AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, İdlib’de 33 askerin şehit düşmesi akabinde ilk defa kamuoyuna çıktığı gün kameralar önünde espri yapıp gülmesi büyük tepki çekti.
BOLD – İstanbul’da partisinin milletvekilleri ile buluşan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, konuşmasında İdlib’te hayatını kaybeden şehit sayısının 36’ya çıktığını açıkladıktan birkaç dakika sonra espri yapıp gülünce tepki çekti.
Toplantıda hazır bulunan Tayyip Erdoğan’ın damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın da gülen vaziyette kameralara yansıması sosyal medyanın gündemine oturdu.
Kayınpeder Erdoğan ve damat Albayrak’ın mütebessim hallerine karşı Twitter’da ‘#negülüyorsunerdoğan’ etiketi kısa sürede trend topic (TT) listesine girdi.
KISA SÜREDE ATILAN TWEET SAYISI 100 BİNİ GEÇTİ
Türkiye saati ile 17:30 itibarıyla #negülüyorsunerdoğan etiketine atılan tweet sayısı 100 binin üzerine çıktı.
İşte o tweetlerden bazıları:
– Canan Kaftancıoğlu @ccanannnnnn:
82 milyon ağlarken, günlerce gözüne uyku girmemişken gülen sadece ama sadece birkaç kişi güldüren ise tek kişi
İnsanlığımızdan utandırır hale getirdiler…
– Barış Atay @barisatay:
Başkalarının çocuklarını iktidarın uğruna, kurban gibi ölüme gönderirken, insanlar cenazelerini kaldırırken #NeGülüyorsunErdoğan diye sorulmayacak mı sanıyorsun? @RTErdogan
– Engin Özkoç @enginozkoc:
Allah Mehmetçiği Suriye’de kuşatma altındayken, 36 şehidi, halen hastanede ölümle pençeleşen vatan evlatları varken petrol hesabı yapıp, gülenin gazabından korusun…#CumhurbaskanıErdoğan #BizTürkiyeyiz
– Tuncay Özkan @ATuncayOzkan:
Türkiye ağlarken gülmeyin beyler.#negülüyorsunerdoğan
– Su Bora @GonulsuB:
Bazı gülüşler kurşundan daha ağırdır. #negülüyorsunerdoğan
– Jamieee @ahahbege
Bundan sonra benim için dünyanın en akıllı hayvanları kedilerdir…aslan parçası seni… #negülüyorsunerdoğan
– Remzi Akçakaya @remiegoback
36 vatan evladını kaybeden bir ülkenin Cumhurbaşkanı, 2 gün sonra kamera karşısına geçip ortalığı yıkması gerekirken, gezi olaylarından, ülkenin ekonomisinden, turizminden ve Trump’la arasında geçen espriden bahsedip gülmesi insanın kanına dokunuyor
#negülüyorsunerdoğan
[BoldMedya] 29.2.2020
Kriz zamanında insan onuru [Başak Yüce]
Bir krizin tam ortasındayız: insanlık onurunu yitiriyoruz. Ötekinin onuruna sahip çıktıkça geri dönecek insanlığımız... Kriz zamanında insanlık onurunu ancak ötekinin elini tutarak kurtaracağız.
BAŞAK YÜCE -29 Şubat 2020
Son haftalarda sadece savaş, salgın, iltica ile değil, onlarla birlikte gelen manevi bir krizle de boğuşuyoruz: İnsan onurunun hiçe sayılması.
Kriz zamanında önce insanlık onuru gözden çıkarılıyor. İnsanlık onurunu (human dignity), insan haklarından ayrı tutmayan düşünür Ioanna Kuçuradi, İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları adlı kitabında şöyle der: “Dünya problemlerine felsefe ile baktığımızda, hangisine bakarsak bakalım, hepsi insan haklarıyla ilgili görünüyor.”
Dün gece yarısı, Göç İdaresi’nde “tutulan” mültecilerin “salıverilmesinin” ardından medyada boy boy “müjdelendi” mültecilerin “gittikleri.” Ülkeden ayrılmak için yola çıkmış bir Afgan genci şöyle diyordu: “Sonunda Avrupa’ya gidiyoruz. İnsan gibi yaşayacağız.”
Çok geçmeden Yunanistan kapılarını kapattı ve Yunan güvenlik güçleri sınırı geçmeye çalışanlara ilaçlı su sıktı. Görüntüler kelimelere dökülünce kulağa sıradan geliyor bu onur kırıcı tepki ama olan buydu. Bu sırada, bir baba gözleri yaşlı oğluna sarılmış, oğul başını babanın bağrına gömmüştü. “İnsan gibi yaşama” umudu, hayal edilen Avrupa böylece düş kırıklığına dönüşürken, bir yandan yetkililerin sınırı geçemeyenleri, üstelik kış mevsiminde, “deniz yoluna yönlendirdikleri” haberleri düştü.
Dünyada da bir süredir mülteci krizi var, ABD’nin Meksika sınırında yaşananları, orada da resmî tutumun pek farklı olmadığını biliyoruz. Bir krizin tam ortasındayız o halde: insanlık onurunu yitiriyoruz. (Valeria Luiselli, Kayıp Çocuk Arşivi romanında bunu anlatıyordu: dışarıdaki krizin içimizde de olduğunu…)
Önce büyük harflerle hatırlayalım: GÖÇ ETMEK BİR İNSAN HAKKIDIR.
Uluslararası hukukta transit ülkenin de, göç edilen ülkenin de geçene, sığınana karşı sorumlulukları var. Oysa, görülüyor ki, bu ve insanlık onuru hiçbir hükümetin umrunda değil, önceliği de değil.
Sınırda olma, arada kalma halini düşünürken anılması gereken düşünürlerden Homi Bhabha, bu hali tartışırken moderniteye de atıf yapar. Ona göre modern bir haldir arada kalmışlık ve hem mekânda hem zamanda, bu arada kalmışlığın öncesi de sonrası da (çıkılan yer de varılacak yer de) bir mittir. Bunu en çok insanca yaşanacak Avrupa’nın (İtalya) kıyılardan döndürdüğü teknelerin batışında gördük. Geriye dönen teknelerde boğulan insanlar kıyıya vurunca ne mi oldu: Tunus’ta çöp kamyonlarıyla taşındılar mezarlara. Yine Bhabha geçtiğimiz yıl bir konuşmasında, mülteciler hep daha iyiyi aradıkları için, tam da insanlık onurunu aradıkları için yoldalar, göçüyorlar, diyordu.
Koronavirüs salgını krizinde de birkaç haftadır benzer bir dinamiğin ortaya çıktığı görülüyor. Bir kez daha insanlık onuru, bilinmeyenden duyulan korkuyla hiçe sayılıyor. Dünyanın pek çok ülkesinden haberler geliyor, Asya kökenlilere fiziksel saldırılardan ve her yerde bullying yapıldığından bahsediliyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde “Çinliler Giremez” tabelaları asılan mağazalar var. İnsanlar evlerine çivileniyor, kapılara tahtalar çakılıyor. “Otobüse binen bir çekik gözlü görürseniz bildirin” duyurusu yapılan ülkeler var.
Bütün bunlar olurken, Porto Riko’da McDonalds’taki kadın tuvaletini kullandığı için bir trans birey, Alexa Negrón Luciano öldürüldü. Ve yine sözcükler hiç masum değildi, sosyal medya homofobik söylemlerle doldu. Onur Yürüyüşü’nü, LGBTQ toplumunun nasıl da sımsıkı tutunduğunu hatırlayalım onur’a… Her birimizin, sadece insan olduğumuz, biricik olduğumuz için, sahip olduğumuz insanlık onuruna.
Kriz, korkudan yayılıyor. Popülizmle beslenen, sözcüklerin harladığı korkudan… Suriyeli mültecinin koronavirüsü taşıyan Çinliden, Çinlinin öldürülen transeksüelden farkı yok. Kendinden olmayan her şey hakkında korku üreten, komşusunun yüzüne kapı çarpan, karşı kıyıya geçti mi diye emin olduktan sonra da kapıyı ardından sıkıca kapatanların delilik çağındayız.
Onların insana tahammülleri yok. O halde ötekinin onuruna sahip çıktıkça geri dönecek insanlığımız… Kriz zamanında insanlık onurunu ancak ötekinin elini tutarak kurtaracağız.
[Başak Yüce] 29.2.2020 [Kronos.News]
BAŞAK YÜCE -29 Şubat 2020
Son haftalarda sadece savaş, salgın, iltica ile değil, onlarla birlikte gelen manevi bir krizle de boğuşuyoruz: İnsan onurunun hiçe sayılması.
Kriz zamanında önce insanlık onuru gözden çıkarılıyor. İnsanlık onurunu (human dignity), insan haklarından ayrı tutmayan düşünür Ioanna Kuçuradi, İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları adlı kitabında şöyle der: “Dünya problemlerine felsefe ile baktığımızda, hangisine bakarsak bakalım, hepsi insan haklarıyla ilgili görünüyor.”
Dün gece yarısı, Göç İdaresi’nde “tutulan” mültecilerin “salıverilmesinin” ardından medyada boy boy “müjdelendi” mültecilerin “gittikleri.” Ülkeden ayrılmak için yola çıkmış bir Afgan genci şöyle diyordu: “Sonunda Avrupa’ya gidiyoruz. İnsan gibi yaşayacağız.”
Çok geçmeden Yunanistan kapılarını kapattı ve Yunan güvenlik güçleri sınırı geçmeye çalışanlara ilaçlı su sıktı. Görüntüler kelimelere dökülünce kulağa sıradan geliyor bu onur kırıcı tepki ama olan buydu. Bu sırada, bir baba gözleri yaşlı oğluna sarılmış, oğul başını babanın bağrına gömmüştü. “İnsan gibi yaşama” umudu, hayal edilen Avrupa böylece düş kırıklığına dönüşürken, bir yandan yetkililerin sınırı geçemeyenleri, üstelik kış mevsiminde, “deniz yoluna yönlendirdikleri” haberleri düştü.
Dünyada da bir süredir mülteci krizi var, ABD’nin Meksika sınırında yaşananları, orada da resmî tutumun pek farklı olmadığını biliyoruz. Bir krizin tam ortasındayız o halde: insanlık onurunu yitiriyoruz. (Valeria Luiselli, Kayıp Çocuk Arşivi romanında bunu anlatıyordu: dışarıdaki krizin içimizde de olduğunu…)
Önce büyük harflerle hatırlayalım: GÖÇ ETMEK BİR İNSAN HAKKIDIR.
Uluslararası hukukta transit ülkenin de, göç edilen ülkenin de geçene, sığınana karşı sorumlulukları var. Oysa, görülüyor ki, bu ve insanlık onuru hiçbir hükümetin umrunda değil, önceliği de değil.
Sınırda olma, arada kalma halini düşünürken anılması gereken düşünürlerden Homi Bhabha, bu hali tartışırken moderniteye de atıf yapar. Ona göre modern bir haldir arada kalmışlık ve hem mekânda hem zamanda, bu arada kalmışlığın öncesi de sonrası da (çıkılan yer de varılacak yer de) bir mittir. Bunu en çok insanca yaşanacak Avrupa’nın (İtalya) kıyılardan döndürdüğü teknelerin batışında gördük. Geriye dönen teknelerde boğulan insanlar kıyıya vurunca ne mi oldu: Tunus’ta çöp kamyonlarıyla taşındılar mezarlara. Yine Bhabha geçtiğimiz yıl bir konuşmasında, mülteciler hep daha iyiyi aradıkları için, tam da insanlık onurunu aradıkları için yoldalar, göçüyorlar, diyordu.
Koronavirüs salgını krizinde de birkaç haftadır benzer bir dinamiğin ortaya çıktığı görülüyor. Bir kez daha insanlık onuru, bilinmeyenden duyulan korkuyla hiçe sayılıyor. Dünyanın pek çok ülkesinden haberler geliyor, Asya kökenlilere fiziksel saldırılardan ve her yerde bullying yapıldığından bahsediliyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde “Çinliler Giremez” tabelaları asılan mağazalar var. İnsanlar evlerine çivileniyor, kapılara tahtalar çakılıyor. “Otobüse binen bir çekik gözlü görürseniz bildirin” duyurusu yapılan ülkeler var.
Bütün bunlar olurken, Porto Riko’da McDonalds’taki kadın tuvaletini kullandığı için bir trans birey, Alexa Negrón Luciano öldürüldü. Ve yine sözcükler hiç masum değildi, sosyal medya homofobik söylemlerle doldu. Onur Yürüyüşü’nü, LGBTQ toplumunun nasıl da sımsıkı tutunduğunu hatırlayalım onur’a… Her birimizin, sadece insan olduğumuz, biricik olduğumuz için, sahip olduğumuz insanlık onuruna.
Kriz, korkudan yayılıyor. Popülizmle beslenen, sözcüklerin harladığı korkudan… Suriyeli mültecinin koronavirüsü taşıyan Çinliden, Çinlinin öldürülen transeksüelden farkı yok. Kendinden olmayan her şey hakkında korku üreten, komşusunun yüzüne kapı çarpan, karşı kıyıya geçti mi diye emin olduktan sonra da kapıyı ardından sıkıca kapatanların delilik çağındayız.
Onların insana tahammülleri yok. O halde ötekinin onuruna sahip çıktıkça geri dönecek insanlığımız… Kriz zamanında insanlık onurunu ancak ötekinin elini tutarak kurtaracağız.
[Başak Yüce] 29.2.2020 [Kronos.News]
Türkiye’de 5.1 milyon göçmen var [Yavuz Genç]
Türkiye’de 20 Ocak 2020 itibariyle 3 milyon 585 bin Suriyeli bulunuyor. Sayı her gün değişirken, Türkiye’de halihazırda 192 ülkeden 5.1 milyonun üzerinde düzensiz göçmen bulunduğu tahmin ediliyor.
YAVUZ GENÇ -29 Şubat 2020
ANKARA – Mülteciler, sığınmacılar, yasadışı göçmenler, insan ticareti mağdurları… Yeni bir hayat umuduyla yollara düşen yüz binlerce insanın yolu her yıl Türkiye’den geçiyor. Avrupa ve Akdeniz’e çıkış kapısı olarak görülen Türkiye, bulunduğu hayatı terk edenlerin yolunun ‘bir şekilde’ düştüğü ilk ülkelerden biri. Suriye’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan 4 milyona yakın göçmen ‘geçici koruma kapsamında’ bulunuyor. 81 il boyunca dağılan Suriyelileri son yıllarda özellikle Afganistan, Pakistan, Filistin, Somali, Myanmar, Gürcistan, İran, Irak gibi ülkelerden gelen göçmenler takip ediyor. Düzensiz göçmenler en çok Van, Ağrı, Erzurum, Muğla, Aydın, İzmir, Çanakkale, Edirne, Tekirdağ ve İstanbul’da yakalanıyor. Şanlıurfa, Hatay, Adana, Mersin, Ankara, Gaziantep gibi iller de yine göçmenlerin yoğun olarak bulunduğu iller.
2019 YILINDA 454 BİN YENİ GÖÇMEN GELDİ
Göç İdaresi Genel Müdürlüğü verilerine göre Türkiye’de 5.1 milyon göçmen bulunuyor. Kaçakçı statüsünde bulunan 8996 göçmen 2019 yılında Türkiye’ye geldi, 2020’de ise şu ana kadar 878 kişi yakalandı. Bu sayı 2018’de 6278’di. 2019 yılında yakalanan ‘düzensiz göçmen’ sayısı ise 454.662 kişi olarak kayıtlara geçti. 19.02.2020 tarihi itibariyle Türkiye’ye giriş yapan düzensiz göçmen sayısı 33 bin 238 olarak kayıtlara geçti.
AFGANİSTAN VE PAKİSTAN’DAN İKİ YILDA 420 BİN KİŞİ GELDİ
Düzensiz göçmenlerin uyruklarına bakıldığında ise 2019 yılında Afganistan’dan gelenlerde bir patlama olduğu görülüyor. 2018 yılında 100.841 düzensiz Afganistan vatandaşı Türkiye’ye giriş yaparken 2019 yılına gelindiğinde 201.437’ye ulaştı. 2020 yılında şu ana kadar 12.109 Afgan uyruklu Türkiye’ye giriş yaptı. Türkiye’deki Afgan uyruklu göçmen sayısının yarım milyona yakın olduğu tahmin ediliyor. 2019 yılında Pakistan’dan 71.645 kişi, Suriye’den 55.236, Irak’tan 12.097, Filistin’den 12.210 kişi Türkiye’ye geldi. Çoğunluğu Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlerden olmak üzere 90.613 kişi de yine 2019 yılında Türkiye’ye geldi.
VE SURİYELİLER… 3 MİLYON 585 BİN KİŞİ
İç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan ve geçici koruma altında kayıtlı 3 milyon 585 bin 209 Suriyeli bulunuyor. Bu kişilerin 1 milyon 660 bin 581’ini (%46,31) 0-18 yaş arası çocuklar oluşturuyor. 0-18 yaş arası çocukların ve kadınların toplam sayısı ise 2 milyon 521 bin 416 kişi. Yaş tablosuna göre kayıtlı Suriyelilerin yaş ortalaması 21,66. Türkiye nüfusunun 31 Aralık 2019 verilerine göre yaş ortalaması ise 32,4.
EN ÇOK İSTANBUL’DA EN AZ BAYBURT’TA
14 Şubat 2020 tarihi itibarıyla şehirlerde yaşayan Suriyeli sayısı 3 milyon 521 bin 303 kişi oldu. Şehirlerde yaşayan Suriyeli sayısı geçen aya göre 13 bin 580 kişi arttı. Suriyelilerin yüzde 98,24’ü şehirlerde yaşıyor. Suriyelilerin hangi şehirde yaşayacağına Göç İdaresi karar veriyor. İstanbul başta olmak üzere bazı büyük şehirler Suriyeli alımına kapalı. Göç İdaresinin 14 Şubat 2020 tarihli verilerine göre En çok Suriyeli barındıran şehir 484 bin 995 kişi ile İstanbul olurken, Suriyelilerin en az olduğu şehir ise 24 kişi ile Bayburt. Bayburt’u 37 kişi ile Artvin, 44 kişi ile Tunceli takip ediyor.
TÜRKİYE’DE DOĞAN SURİYELİ BEBEK SAYISI 450 BİN
İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada Türk vatandaşlığı verilen Suriyeli sayısı 110 bin olarak açıklandı. Bu kişilerin 53 bini yetişkin, 57 bini ise çocuklardan oluşuyor. (30 Aralık 2019 tarihi itibarıyla) İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 19 Eylül 2019 tarihinde yaptığı açıklamada, Türkiye’de doğan Suriyeli bebek sayısının 450 bin civarında olduğu belirtti. İçişleri Bakanlığı’nın 4 Aralık 2019 tarihinde yaptığı açıklamada, ülkesine dönen Suriyeli sayısının 369 bı̇n 690 olduğunu belirtti.
ÇALIŞMA İZNİ VERİLEN SURİYELİ SAYISI
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından 31 Mart 2019 tarihinde yapılan açıklamaya göre Türkiye’de çalışma izni verilen Suriyeli sayısının 31 bin 185 kişi olduğu belirtildi.
EN AZ BİR ORTAĞI SURİYELİ OLAN ŞİRKET SAYISI
Ticaret Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre 26 Şubat 2019 tarihi itibarıyla en az bir ortağı Suriye uyruklu olan şirket sayısının 15 bin 159 olduğu belirtildi.
Kaynak: Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, Mülteciler Derneği
[Yavuz Genç] 29.2.2020 [Kronos.News]
YAVUZ GENÇ -29 Şubat 2020
ANKARA – Mülteciler, sığınmacılar, yasadışı göçmenler, insan ticareti mağdurları… Yeni bir hayat umuduyla yollara düşen yüz binlerce insanın yolu her yıl Türkiye’den geçiyor. Avrupa ve Akdeniz’e çıkış kapısı olarak görülen Türkiye, bulunduğu hayatı terk edenlerin yolunun ‘bir şekilde’ düştüğü ilk ülkelerden biri. Suriye’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan 4 milyona yakın göçmen ‘geçici koruma kapsamında’ bulunuyor. 81 il boyunca dağılan Suriyelileri son yıllarda özellikle Afganistan, Pakistan, Filistin, Somali, Myanmar, Gürcistan, İran, Irak gibi ülkelerden gelen göçmenler takip ediyor. Düzensiz göçmenler en çok Van, Ağrı, Erzurum, Muğla, Aydın, İzmir, Çanakkale, Edirne, Tekirdağ ve İstanbul’da yakalanıyor. Şanlıurfa, Hatay, Adana, Mersin, Ankara, Gaziantep gibi iller de yine göçmenlerin yoğun olarak bulunduğu iller.
2019 YILINDA 454 BİN YENİ GÖÇMEN GELDİ
Göç İdaresi Genel Müdürlüğü verilerine göre Türkiye’de 5.1 milyon göçmen bulunuyor. Kaçakçı statüsünde bulunan 8996 göçmen 2019 yılında Türkiye’ye geldi, 2020’de ise şu ana kadar 878 kişi yakalandı. Bu sayı 2018’de 6278’di. 2019 yılında yakalanan ‘düzensiz göçmen’ sayısı ise 454.662 kişi olarak kayıtlara geçti. 19.02.2020 tarihi itibariyle Türkiye’ye giriş yapan düzensiz göçmen sayısı 33 bin 238 olarak kayıtlara geçti.
AFGANİSTAN VE PAKİSTAN’DAN İKİ YILDA 420 BİN KİŞİ GELDİ
Düzensiz göçmenlerin uyruklarına bakıldığında ise 2019 yılında Afganistan’dan gelenlerde bir patlama olduğu görülüyor. 2018 yılında 100.841 düzensiz Afganistan vatandaşı Türkiye’ye giriş yaparken 2019 yılına gelindiğinde 201.437’ye ulaştı. 2020 yılında şu ana kadar 12.109 Afgan uyruklu Türkiye’ye giriş yaptı. Türkiye’deki Afgan uyruklu göçmen sayısının yarım milyona yakın olduğu tahmin ediliyor. 2019 yılında Pakistan’dan 71.645 kişi, Suriye’den 55.236, Irak’tan 12.097, Filistin’den 12.210 kişi Türkiye’ye geldi. Çoğunluğu Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlerden olmak üzere 90.613 kişi de yine 2019 yılında Türkiye’ye geldi.
VE SURİYELİLER… 3 MİLYON 585 BİN KİŞİ
İç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan ve geçici koruma altında kayıtlı 3 milyon 585 bin 209 Suriyeli bulunuyor. Bu kişilerin 1 milyon 660 bin 581’ini (%46,31) 0-18 yaş arası çocuklar oluşturuyor. 0-18 yaş arası çocukların ve kadınların toplam sayısı ise 2 milyon 521 bin 416 kişi. Yaş tablosuna göre kayıtlı Suriyelilerin yaş ortalaması 21,66. Türkiye nüfusunun 31 Aralık 2019 verilerine göre yaş ortalaması ise 32,4.
EN ÇOK İSTANBUL’DA EN AZ BAYBURT’TA
14 Şubat 2020 tarihi itibarıyla şehirlerde yaşayan Suriyeli sayısı 3 milyon 521 bin 303 kişi oldu. Şehirlerde yaşayan Suriyeli sayısı geçen aya göre 13 bin 580 kişi arttı. Suriyelilerin yüzde 98,24’ü şehirlerde yaşıyor. Suriyelilerin hangi şehirde yaşayacağına Göç İdaresi karar veriyor. İstanbul başta olmak üzere bazı büyük şehirler Suriyeli alımına kapalı. Göç İdaresinin 14 Şubat 2020 tarihli verilerine göre En çok Suriyeli barındıran şehir 484 bin 995 kişi ile İstanbul olurken, Suriyelilerin en az olduğu şehir ise 24 kişi ile Bayburt. Bayburt’u 37 kişi ile Artvin, 44 kişi ile Tunceli takip ediyor.
TÜRKİYE’DE DOĞAN SURİYELİ BEBEK SAYISI 450 BİN
İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada Türk vatandaşlığı verilen Suriyeli sayısı 110 bin olarak açıklandı. Bu kişilerin 53 bini yetişkin, 57 bini ise çocuklardan oluşuyor. (30 Aralık 2019 tarihi itibarıyla) İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 19 Eylül 2019 tarihinde yaptığı açıklamada, Türkiye’de doğan Suriyeli bebek sayısının 450 bin civarında olduğu belirtti. İçişleri Bakanlığı’nın 4 Aralık 2019 tarihinde yaptığı açıklamada, ülkesine dönen Suriyeli sayısının 369 bı̇n 690 olduğunu belirtti.
ÇALIŞMA İZNİ VERİLEN SURİYELİ SAYISI
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından 31 Mart 2019 tarihinde yapılan açıklamaya göre Türkiye’de çalışma izni verilen Suriyeli sayısının 31 bin 185 kişi olduğu belirtildi.
EN AZ BİR ORTAĞI SURİYELİ OLAN ŞİRKET SAYISI
Ticaret Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre 26 Şubat 2019 tarihi itibarıyla en az bir ortağı Suriye uyruklu olan şirket sayısının 15 bin 159 olduğu belirtildi.
Kaynak: Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, Mülteciler Derneği
[Yavuz Genç] 29.2.2020 [Kronos.News]
Reis’in insan kaçakçıları: Cumhurbaşkanımızın talimatını duyunca geldim
“Cumhurbaşkanımızın talimatını duyunca buraya geldim. Biz bu işi gönül işi olarak kabul ediyoruz” diyen insan kaçakçısı Mehmet S, Erdoğan gibi kararlı konuştu: “Son bir tane kalana kadar bu işi yapacağız!”
BOLD – Suriye’de 34 askerin can verdiği saldırının ardından Erdoğan’ın talimatıyla Avrupa’ya gitmek isteyen sığınmacılara engel olunmayacağı açıklandı. Bunu fırsat bilen insan kaçakçıları harekete geçti. 8 yıldır insan kaçakçılığı yaptığını söyleyen Mehmet S, şunları söyledi:
“Cumhurbaşkanımızın talimatını duyunca buraya geldim. Yunanistan göçmenlerin girişine izin vermediği için buradan göndermeye çalışıyoruz” dedi. Afganistanlıların parasının olmadığını veya çok az paraları olduğunu söyleyen Mehmet S., “Akşam saatlerinde deniz durulursa geçişleri bekliyoruz. Biz bu işi gönül işi olarak kabul ediyoruz. Son bir tane kalana kadar en güvenli şekilde bu işi yapacağız.”
SONRA BURAYA GELİRLER
Mehmet S, “Göçmenler serbest olduğunu duyunca hepsi sınır kapısına gittiler. Sınır kapılarından geçiş yok. Bunu öğrenmeleri birkaç günü bulur. Sonra buraya gelirler. Birkaç gün sonra burada yoğunluk olur” diye konuştu.
Motor ve bot alarak mültecileri karşıya geçirdiklerini ifade eden Mehmet S, sözlerine şöyle devam etti: “Bot karşıya geçtiği zaman geri gelmiyor. 7-8 bin Euro bize maliyeti oluyor. 2-3 bin Euro bize kalıyor. 45 kişilik bota 30-35 kişi bindiriyoruz. Buradan 25 dakika içinde Yunanistan’da olurlar” diye konuştu.
GÖNÜL İŞİ
Bir süredir Ayvacık’ta kalan 35’e yakın Afgan’ın paraları olmadığını dile getiren Mehmet S, “Akşam saatlerinde deniz durulursa geçişleri bekliyoruz. Biz bu işi gönül işi olarak kabul ediyoruz. Son bir tane kalana kadar en güvenli şekilde bu işi yapacağız” ifadelerini kullandı.
Bir başka kaçakçı ise, önce mültecilerin güvenliğini sağladıklarını vurguladı. “40 kişilik bota 30-35 kişi bindiriyoruz ve can yelekleri var. Yedek benzin depoları da var. Reisimiz zaten izin vermiş. Karşıya geçtikten sonra Avrupa’ya gidecekler. Önemli olan buradan adaya geçmeleridir” dedi.
BOLD – Suriye’de 34 askerin can verdiği saldırının ardından Erdoğan’ın talimatıyla Avrupa’ya gitmek isteyen sığınmacılara engel olunmayacağı açıklandı. Bunu fırsat bilen insan kaçakçıları harekete geçti. 8 yıldır insan kaçakçılığı yaptığını söyleyen Mehmet S, şunları söyledi:
“Cumhurbaşkanımızın talimatını duyunca buraya geldim. Yunanistan göçmenlerin girişine izin vermediği için buradan göndermeye çalışıyoruz” dedi. Afganistanlıların parasının olmadığını veya çok az paraları olduğunu söyleyen Mehmet S., “Akşam saatlerinde deniz durulursa geçişleri bekliyoruz. Biz bu işi gönül işi olarak kabul ediyoruz. Son bir tane kalana kadar en güvenli şekilde bu işi yapacağız.”
SONRA BURAYA GELİRLER
Mehmet S, “Göçmenler serbest olduğunu duyunca hepsi sınır kapısına gittiler. Sınır kapılarından geçiş yok. Bunu öğrenmeleri birkaç günü bulur. Sonra buraya gelirler. Birkaç gün sonra burada yoğunluk olur” diye konuştu.
Motor ve bot alarak mültecileri karşıya geçirdiklerini ifade eden Mehmet S, sözlerine şöyle devam etti: “Bot karşıya geçtiği zaman geri gelmiyor. 7-8 bin Euro bize maliyeti oluyor. 2-3 bin Euro bize kalıyor. 45 kişilik bota 30-35 kişi bindiriyoruz. Buradan 25 dakika içinde Yunanistan’da olurlar” diye konuştu.
GÖNÜL İŞİ
Bir süredir Ayvacık’ta kalan 35’e yakın Afgan’ın paraları olmadığını dile getiren Mehmet S, “Akşam saatlerinde deniz durulursa geçişleri bekliyoruz. Biz bu işi gönül işi olarak kabul ediyoruz. Son bir tane kalana kadar en güvenli şekilde bu işi yapacağız” ifadelerini kullandı.
Bir başka kaçakçı ise, önce mültecilerin güvenliğini sağladıklarını vurguladı. “40 kişilik bota 30-35 kişi bindiriyoruz ve can yelekleri var. Yedek benzin depoları da var. Reisimiz zaten izin vermiş. Karşıya geçtikten sonra Avrupa’ya gidecekler. Önemli olan buradan adaya geçmeleridir” dedi.
[BoldMedya] 29.2.2020Bakınız bu görüntülerin hepsi;— Ersin DEMİRCAN (@AtiiSubeTR) February 29, 2020
Uluslararası Mahkemeler için DELİL niteliği taşımakta.
Bu cezaları da mevcut rejim değil, Aziz Türk Milletim cebinden ödeyecektir!
Ben hatırlatmış olayım!
pic.twitter.com/CleOyy36Uo
“Şehitler ölmez ama bugün devlet adamlığı ölmüştür!”
İyi Parti Sözcüsü Yavuz Ağıralioğlu, Erdoğan’ın İdlib saldırısı hakkında konuşması yerine konut satışı, bira şişeleri, turist sayısı ve araba satışından söz etmesine tepki gösterdi.
BOLD – Yavuz Ağıralioğlu, “Şehitler ölmemiştir ama devlet adamlığı ölmüştür; nezaket ölmüştür; vefa ölmüştür; izan duygusu ölmüştür; merhamet ölmüştür” dedi. Erdoğan’ın İdlib saldırısıyla ilgili konuşmasında konut satışı, bira şişeleri, turist sayısı ve araba satışı konularından söz etmesini eleştirdi.
İyi Parti Genel Merkezinde basın toplantısı düzenleyen Ağıralioğlu, şunları söyledi:
SÜKUNETLE BEKLEDİK
Cumhurbaşkanlığı makamını mihmandarlık etsin diye, Cumhurbaşkanlığı makamından duyulacak sesin, sözcüğün her türlü siyasi ayrılığımıza rağmen, 83 milyonu ordumuzun arkasında bir ve beraber edebilme kabiliyeti ile görülmesini, devlet-millet beraberliğinin askerlerimizin arkasındaki en büyük kuvvet olmasını, bu duyguyla ordumuzun orada mukavemetinin artmasına vesile edecek bir konuşmayı sükunetle bekledik.
Lakin bugün Cumhurbaşkanlarımızın yüzümüze iyi gelir diye beklediğimiz vakur konuşması yerine konut satışından bira şişelerine, turist sayısından araba satışına kadar mesuliyetsiz bir konuşmasına şahit olduk.
TAHAMMÜL EDEMEYİZ
35 şehidimiz vardı bugün bir şehidimizin daha haberi geldi 36 şehidimiz var. 83 milyon yaralıyız, başımıza baş seçtiğimiz birinin bizimle siyasi başarılarının mutluluğunu paylaşmaması anlayabiliriz ama başımıza baş seçtiğiniz birinin hüznümüzü paylaşmamasını anlayamayız. Cumhurbaşkanlığı makamının sessizliğini anlayamayız, başımıza baş seçtiğimiz birinin her türlü cümlesine tahammül edebiliriz, bunca şehidimiz varken sanki şehitlerimiz yokmuş gibi cümle kurmasına tahammül edemeyiz.
Şehitler ölmez. Çünkü onlar Allah katında rızıklanıyorlardır, müjdesi ile milletin yüzüne iyi gelsin diye milletine sarıp sarmalanmak borcu altında olan siyasetin; bu hissizliğiyle memleket, millet yönetilemez.
Boynumuz Allah’ın hükmüne kıldan incedir ama bugün Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında görülmüştür ki; şehitler ölmez ama devletin dili ölmüştür.
Şehitler ölmemiştir ama devletin dili ölmüştür; devlet adamlığı ölmüştür; nezaket ölmüştür; vefa ölmüştür; izan duygusu ölmüştür; merhamet ölmüştür.
YENİDEN AYAĞA KALKABİLİRİZ
Her türlü belayı çalıştırabilir, her derde derman olabiliriz; siyasi hatalarımızı telafi edebilir ve yeniden ayağa kalkabiliriz.
Ama buna nezaret edecek bir devlet dili lazım görülüyor ki milletin hüznünü paylaşmak, milletin hüznünü paylaşırken devlet sorumluluğunu taşımak mevkiinde olanların gündeminde maalesef bu hüzne alamet bir yüz ifadesi yoktur.
Devletin vazifesi Şehitler Tepesi’ni doldurmak değildir. Devletin vazifesi yaşatma iradesi ile ‘İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın’ idealini dilinde mücevher, müjdeleyici bir siyasi iradeye dönüştürme siyasetidir. Yaptığı hataların bedelini kanıyla canıyla ödemek zorunda kalmış bir millet.
Ferasetsizliğin bedelini ordusunu cepheye sürerek toparlamak zorunda kaldığımız süreç içerisinde hiç değilse; ordumuzun ödediği bedele hürmetini kaybetmelidir. Sayın Cumhurbaşkanı’nı mahcubiyetle izledik. Onlara milletimiz adına merhametli bir kalp diliyoruz.
[BoldMedya] 29.2.2020
BOLD – Yavuz Ağıralioğlu, “Şehitler ölmemiştir ama devlet adamlığı ölmüştür; nezaket ölmüştür; vefa ölmüştür; izan duygusu ölmüştür; merhamet ölmüştür” dedi. Erdoğan’ın İdlib saldırısıyla ilgili konuşmasında konut satışı, bira şişeleri, turist sayısı ve araba satışı konularından söz etmesini eleştirdi.
İyi Parti Genel Merkezinde basın toplantısı düzenleyen Ağıralioğlu, şunları söyledi:
SÜKUNETLE BEKLEDİK
Cumhurbaşkanlığı makamını mihmandarlık etsin diye, Cumhurbaşkanlığı makamından duyulacak sesin, sözcüğün her türlü siyasi ayrılığımıza rağmen, 83 milyonu ordumuzun arkasında bir ve beraber edebilme kabiliyeti ile görülmesini, devlet-millet beraberliğinin askerlerimizin arkasındaki en büyük kuvvet olmasını, bu duyguyla ordumuzun orada mukavemetinin artmasına vesile edecek bir konuşmayı sükunetle bekledik.
Lakin bugün Cumhurbaşkanlarımızın yüzümüze iyi gelir diye beklediğimiz vakur konuşması yerine konut satışından bira şişelerine, turist sayısından araba satışına kadar mesuliyetsiz bir konuşmasına şahit olduk.
TAHAMMÜL EDEMEYİZ
35 şehidimiz vardı bugün bir şehidimizin daha haberi geldi 36 şehidimiz var. 83 milyon yaralıyız, başımıza baş seçtiğimiz birinin bizimle siyasi başarılarının mutluluğunu paylaşmaması anlayabiliriz ama başımıza baş seçtiğiniz birinin hüznümüzü paylaşmamasını anlayamayız. Cumhurbaşkanlığı makamının sessizliğini anlayamayız, başımıza baş seçtiğimiz birinin her türlü cümlesine tahammül edebiliriz, bunca şehidimiz varken sanki şehitlerimiz yokmuş gibi cümle kurmasına tahammül edemeyiz.
Şehitler ölmez. Çünkü onlar Allah katında rızıklanıyorlardır, müjdesi ile milletin yüzüne iyi gelsin diye milletine sarıp sarmalanmak borcu altında olan siyasetin; bu hissizliğiyle memleket, millet yönetilemez.
Boynumuz Allah’ın hükmüne kıldan incedir ama bugün Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında görülmüştür ki; şehitler ölmez ama devletin dili ölmüştür.
Şehitler ölmemiştir ama devletin dili ölmüştür; devlet adamlığı ölmüştür; nezaket ölmüştür; vefa ölmüştür; izan duygusu ölmüştür; merhamet ölmüştür.
YENİDEN AYAĞA KALKABİLİRİZ
Her türlü belayı çalıştırabilir, her derde derman olabiliriz; siyasi hatalarımızı telafi edebilir ve yeniden ayağa kalkabiliriz.
Ama buna nezaret edecek bir devlet dili lazım görülüyor ki milletin hüznünü paylaşmak, milletin hüznünü paylaşırken devlet sorumluluğunu taşımak mevkiinde olanların gündeminde maalesef bu hüzne alamet bir yüz ifadesi yoktur.
Devletin vazifesi Şehitler Tepesi’ni doldurmak değildir. Devletin vazifesi yaşatma iradesi ile ‘İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın’ idealini dilinde mücevher, müjdeleyici bir siyasi iradeye dönüştürme siyasetidir. Yaptığı hataların bedelini kanıyla canıyla ödemek zorunda kalmış bir millet.
Ferasetsizliğin bedelini ordusunu cepheye sürerek toparlamak zorunda kaldığımız süreç içerisinde hiç değilse; ordumuzun ödediği bedele hürmetini kaybetmelidir. Sayın Cumhurbaşkanı’nı mahcubiyetle izledik. Onlara milletimiz adına merhametli bir kalp diliyoruz.
[BoldMedya] 29.2.2020
İki asker ağabeyi KHK ile ihraç edildi, kendisi İdlib'de şehit oldu
İdlib’de şehit olan Piyade Astsubay Kıdemli Çavuş Akif Akçadağ, memleketi Kahramanmaraş’ta toprağa verildi. Akçadağ’ın ordudan KHK ile atılan ve davalarının hâlâ devam ettiği öğrenilen iki ağabeyi kardeşlerini havaalanında asker selamıyla karşıladı.
İdlib bölgesinde Rusya’nın saldırısı sonucu şehit olan Piyade Astsubay Kıdemli Çavuş Akif Akçadağ (29) Kahramanmaraş’ta toprağa verildi. Şehri yönetenlerle milletvekilleri, asker ve yerel yöneticilerin tamamı şehidi havaalanında karşıladı, sosyal medyaya bol bol fotoğraf attı. Ancak şehidin ardından ortaya çıkan bir detay, Türkiye’nin nasıl bir kısır döngü ve girdapta olduğunu kanıtlar nitelikte. Şehidin iki ağabeyinin 15 temmuz darbe girişiminin ardından KHK ile ihraç edilen askerlerden olduğu ortaya çıktı.
Davalarının devam ettiği öğrenilen iki kardeş, şehit kardeşlerini havaalanında asker selamıyla karşıladı.
“HÜZÜN GÖZYAŞI DÖKTÜRENLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM”
Şehit askerin ağabeyi sosyal medyada paylaştığı mesajında, “Kardeşimin düğün konvoyunda mutluluk gözyaşı hayal ederken, şehit konvoyunda hüzün gözyaşı döktürenler için yaşasın Cehennem…” ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 29.2.2020
İdlib bölgesinde Rusya’nın saldırısı sonucu şehit olan Piyade Astsubay Kıdemli Çavuş Akif Akçadağ (29) Kahramanmaraş’ta toprağa verildi. Şehri yönetenlerle milletvekilleri, asker ve yerel yöneticilerin tamamı şehidi havaalanında karşıladı, sosyal medyaya bol bol fotoğraf attı. Ancak şehidin ardından ortaya çıkan bir detay, Türkiye’nin nasıl bir kısır döngü ve girdapta olduğunu kanıtlar nitelikte. Şehidin iki ağabeyinin 15 temmuz darbe girişiminin ardından KHK ile ihraç edilen askerlerden olduğu ortaya çıktı.
Davalarının devam ettiği öğrenilen iki kardeş, şehit kardeşlerini havaalanında asker selamıyla karşıladı.
“HÜZÜN GÖZYAŞI DÖKTÜRENLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM”
Şehit askerin ağabeyi sosyal medyada paylaştığı mesajında, “Kardeşimin düğün konvoyunda mutluluk gözyaşı hayal ederken, şehit konvoyunda hüzün gözyaşı döktürenler için yaşasın Cehennem…” ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 29.2.2020
İnşattan düşüp hayatını kaybeden KHK'lı öğretmene ''işe iade kararı'' mezarda geldi
KHK ile ihraç edildikten sonra inşaatta iş cinayetinde hayatını kaybeden öğretmen Aslan Durman için OHAL Komisyonu'na yapılan başvuruda karar çıktı: Göreve iade. Durman, 14 yıllık öğretmendi.
Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildikten sonra çalıştığı inşaatta iş cinayetinde ölen 14 yıllık öğretmen Aslan Durman, OHAL Komisyonu kararı ile mezarda işe iade edildi.
Gazeteduvar'da yer alan habere göre Şanlıurfa Viranşehir Hürriyet İlköğretim Okulu’nda öğretmenlik yaparken Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında çıkarılan 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Aslan Durman, 14 Nisan 2019’da çalıştığı inşaatta yaşanan çökme sonucu yaşamını yitirmişti. 14 yıllık öğretmen olan Eğitim Sen üyesi Durman’ın ihraç edilmesi sonrasında yaptığı başvuru, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu tarafından incelendi. Komisyon, yaklaşık bir sene önce hayatını kaybeden öğretmen hakkında 'mezarda' işine iade kararı verdi.
Durman’ın ardında biri engelli iki çocuğu, ailesi ve arkadaşları kaldı. Durman’ın en yakın arkadaşlarından biri Saadettin Aydoğan Gazete Duvar’a, “Öğretmenlik yaparken inşaatla ilgilenmiyordu. Ölümüne neden olan durum ihraç edilmiş olması…” demişti.
ÖĞRETMEN GÖKHAN AÇIKKOLLU'YU HATIRLATTI
Durman'ın durumu akıllara tarih öğretmeni Gökhan Açıkkollu'yu getirdi. 15 Temmuz sonrasında görevden uzaklaştırılan ve 13 gün tutulduğu gözaltında işkenceyle öldürülen öğretmen Gökhan Açıkkollu da mezarda işe iade edilmişti. Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından ölümünden 1.5 sene sonra işe iade edilen Açıkkollu, 13 gün gözaltında kalmış, şeker hastalığı sebebiyle kullandığı ilaçları verilmemiş, kaba dayak sebebiyle kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmişti. Hiçbir suçu olmayan Açıkkolu, hainler mezarlığına gömülmek istenmiş, Diyanet imamı cenaze namazını kıldırmamıştı. Açıkkolu'ya iade-i itibar verilmezken ölümünden habersiz Milli Eğitim'in işe iade kararı vermesi dikkati çekmişti.
[Samanyolu Haber] 29.2.2020
Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildikten sonra çalıştığı inşaatta iş cinayetinde ölen 14 yıllık öğretmen Aslan Durman, OHAL Komisyonu kararı ile mezarda işe iade edildi.
Gazeteduvar'da yer alan habere göre Şanlıurfa Viranşehir Hürriyet İlköğretim Okulu’nda öğretmenlik yaparken Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında çıkarılan 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Aslan Durman, 14 Nisan 2019’da çalıştığı inşaatta yaşanan çökme sonucu yaşamını yitirmişti. 14 yıllık öğretmen olan Eğitim Sen üyesi Durman’ın ihraç edilmesi sonrasında yaptığı başvuru, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu tarafından incelendi. Komisyon, yaklaşık bir sene önce hayatını kaybeden öğretmen hakkında 'mezarda' işine iade kararı verdi.
Durman’ın ardında biri engelli iki çocuğu, ailesi ve arkadaşları kaldı. Durman’ın en yakın arkadaşlarından biri Saadettin Aydoğan Gazete Duvar’a, “Öğretmenlik yaparken inşaatla ilgilenmiyordu. Ölümüne neden olan durum ihraç edilmiş olması…” demişti.
ÖĞRETMEN GÖKHAN AÇIKKOLLU'YU HATIRLATTI
Durman'ın durumu akıllara tarih öğretmeni Gökhan Açıkkollu'yu getirdi. 15 Temmuz sonrasında görevden uzaklaştırılan ve 13 gün tutulduğu gözaltında işkenceyle öldürülen öğretmen Gökhan Açıkkollu da mezarda işe iade edilmişti. Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından ölümünden 1.5 sene sonra işe iade edilen Açıkkollu, 13 gün gözaltında kalmış, şeker hastalığı sebebiyle kullandığı ilaçları verilmemiş, kaba dayak sebebiyle kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmişti. Hiçbir suçu olmayan Açıkkolu, hainler mezarlığına gömülmek istenmiş, Diyanet imamı cenaze namazını kıldırmamıştı. Açıkkolu'ya iade-i itibar verilmezken ölümünden habersiz Milli Eğitim'in işe iade kararı vermesi dikkati çekmişti.
[Samanyolu Haber] 29.2.2020
Emekli komutundan çarpıcı açıklama
Türkiye'nin İdlib'de Rus-Suriye ateşi sonucunda 36 askerini kaybetmesine yönelik tepkiler sürüyor. Emekli Tuğamiral Türker Ertürk, İdlib'e Türk askerinin gönderilmesini sert bir biçimde eleştirdi ve, "İdlib’e birlik göndermek bir intihardı" ifadelerini kullandı.
"İdlib'de hava sahasının kontrolü karşı taraftayken; yakın hava desteği veremiyorken oraya birlik göndermek intihar etmektir. İktidar resmen bunu yaptı. Bir an önce yanlışlardan dönülmesi gerekiyor" yorumunu yapan Ertürk, şunları söyledi:
"Türkiye öncelikle kendi güvenliğini, sınırlarının güvenliğini sağlasın, ekonomik kaynaklarını 80 milyonun refahı için kullansın. Yapması gereken bu ama hem Suriye’de hem Libya’da yanlış işler peşinden koşuyor. Bu kafada gidersek daha çok acı çekeriz. Birçok insan evladını kaybetti. Kim ödeyecek bunun hesabını?"
Ertürk, eleştirilerini şu sözlerle sürdürdü:
"İdlib'e hava üstünlüğü, hava sahasının kontrolü karşı taraftayken; yakın hava desteği veremiyorken oraya birlik göndermek intihar etmektir. İktidar resmen bunu yaptı. Bir an önce yanlışlardan dönülmesi gerekiyor. Ama iktidar 'öc alacağız, rövanş alacağız, kanını yerde bırakmayacağız' söylemleriyle ilerliyor. Mesele anlaşılmamış. Bu kafada, bu rotada seyredersek acı çekeriz. Ortadoğu bataklığında, zaten ekonomik iflastayken kaynaklarımızı orada tüketiriz, evlatlarımızın canını veririz. Biz orada hangi siyasi hedef peşinde koşuyoruz ki? İdlib’de yanlış işler yapıyorlar, yanlışı yanlışla düzeltmeye çalışıyorlar. Yanlışta hâlâ ısrar ediyorlar.
Bu bir şekilde satranç oyunuydu: Amerika’nın hamlesiydi İdlib. Ve Amerikalılar başarılı oldu. Nedir bu başarı, Türkiye’yi Rusya’dan tekrar kopardılar, kendi tarafına aldılar. ABD Suriye’deki hedeflerine ulaştı, Rusya da ulaştı. De facto olarak birbirlerini çıkarlarını tanıma durumu söz konusu.
Türkiye’nin güvenliği peşinde koşabilirlerdi. Esad yönetimiyle anlaşabilirlerdi. TSK’yi sınırlarımıza çekebilirlerdi. Sığınmacı akınını engelleyecek koordineli girişimler yapabilirlerdi. İhvanın peşinden koşmayabilirlerdi. Afrin’de, İdlib’i içine alacak şekilde İhvancı bir radikal sunni otorite, otonom yönetim peşinde koşmayabilirlerdi. Çünkü bizim ülkemizin çıkarları, güvenliği bunların politikalarıyla çelişiyor. 2011 Mart’tından itibaren hep yanlış işler yaptılar. Yanlışlarla oluşan Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden sonuçları yine başka yanlışlarla çözmeye çalıştılar. 2020’nin Şubat ayındayız hâlâ kötü sonuçlar yaşatıyorlar. Bu kötü sonuçları düzeltebilmek yine mümkün ama görüyorum yine yanlış işler peşindeler."
[Samanyolu Haber] 29.2.2020
"İdlib'de hava sahasının kontrolü karşı taraftayken; yakın hava desteği veremiyorken oraya birlik göndermek intihar etmektir. İktidar resmen bunu yaptı. Bir an önce yanlışlardan dönülmesi gerekiyor" yorumunu yapan Ertürk, şunları söyledi:
"Türkiye öncelikle kendi güvenliğini, sınırlarının güvenliğini sağlasın, ekonomik kaynaklarını 80 milyonun refahı için kullansın. Yapması gereken bu ama hem Suriye’de hem Libya’da yanlış işler peşinden koşuyor. Bu kafada gidersek daha çok acı çekeriz. Birçok insan evladını kaybetti. Kim ödeyecek bunun hesabını?"
Ertürk, eleştirilerini şu sözlerle sürdürdü:
"İdlib'e hava üstünlüğü, hava sahasının kontrolü karşı taraftayken; yakın hava desteği veremiyorken oraya birlik göndermek intihar etmektir. İktidar resmen bunu yaptı. Bir an önce yanlışlardan dönülmesi gerekiyor. Ama iktidar 'öc alacağız, rövanş alacağız, kanını yerde bırakmayacağız' söylemleriyle ilerliyor. Mesele anlaşılmamış. Bu kafada, bu rotada seyredersek acı çekeriz. Ortadoğu bataklığında, zaten ekonomik iflastayken kaynaklarımızı orada tüketiriz, evlatlarımızın canını veririz. Biz orada hangi siyasi hedef peşinde koşuyoruz ki? İdlib’de yanlış işler yapıyorlar, yanlışı yanlışla düzeltmeye çalışıyorlar. Yanlışta hâlâ ısrar ediyorlar.
Bu bir şekilde satranç oyunuydu: Amerika’nın hamlesiydi İdlib. Ve Amerikalılar başarılı oldu. Nedir bu başarı, Türkiye’yi Rusya’dan tekrar kopardılar, kendi tarafına aldılar. ABD Suriye’deki hedeflerine ulaştı, Rusya da ulaştı. De facto olarak birbirlerini çıkarlarını tanıma durumu söz konusu.
Türkiye’nin güvenliği peşinde koşabilirlerdi. Esad yönetimiyle anlaşabilirlerdi. TSK’yi sınırlarımıza çekebilirlerdi. Sığınmacı akınını engelleyecek koordineli girişimler yapabilirlerdi. İhvanın peşinden koşmayabilirlerdi. Afrin’de, İdlib’i içine alacak şekilde İhvancı bir radikal sunni otorite, otonom yönetim peşinde koşmayabilirlerdi. Çünkü bizim ülkemizin çıkarları, güvenliği bunların politikalarıyla çelişiyor. 2011 Mart’tından itibaren hep yanlış işler yaptılar. Yanlışlarla oluşan Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden sonuçları yine başka yanlışlarla çözmeye çalıştılar. 2020’nin Şubat ayındayız hâlâ kötü sonuçlar yaşatıyorlar. Bu kötü sonuçları düzeltebilmek yine mümkün ama görüyorum yine yanlış işler peşindeler."
[Samanyolu Haber] 29.2.2020
Aşık-ı Sadık Fethullah Gülen Hocaefendi-54 [Tarık Burak]
Faust-Mefisto Kavgası Devam Ediyor
“Dalgakıranlar” ve “Sulh Adacıkları”
Hocaefendi, 28 Şubat 2005 günü yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Elimden gelse, Türkiye’den bir milyon insanın yollara düşüp göç etmesini sağlarım.” Bu, gelecekte dünyada olması muhakkak gibi görünen fırtınalara karşı “dalgakıranlar” ve “sulh adacıkları” oluşturmak için yapılacak bir göçtü. Ve bugün bu göçün aslında ne kadar ehemmiyetli ve mukaddes olduğunu cebri olarak hicret edenler aynel yakin görüyor.
“Eğer gerçekten Huntington’un iddia ettiği gibi geleceğin dünyasında bir medeniyetler çatışması yaşanacaksa, eğer böyle bir dalga kabarmış geliyorsa, yapılacak şey, bu çatışmayı yaşamadan önce önüne daha büyük bir dalgakıran koyarak o dalgayı parçalamaktır. Bunun için âdeta seferberlik ilan edilmelidir.”
Yüce Allah, bugün yaşanılan bu süreçle geleceğin dalgakıranlarını oluşturmak için cebri olarak bir seferberlik içine soktu samimi Hizmet insanlarını… Gelecekte bunun ne kadar muhteşem bir sevk-i İlahi olduğu daha iyi anlaşılacak…
Bugün dünyanın dört bir tarafında değişik milletlere mensup binlerce kişi Hizmet insanına, “Müslümanlığı bize siz tanıttınız ve sevdirdiniz” diyor. Çünkü bu insanlar, Müslüman’ın kan dökücü, kavgacı, fesat ve çıkarcı olmadığını Hizmet insanı sayesinde gördüler. Eğer Müslümanların, insanlık tarafından bu şekilde beğenilen bazı değerleri varsa, hatırı sayılır bir kültür mirası varsa, Hizmet insanı daha çok yere göç ederek daha çok insana bir araya gelerek, onlara da “Müslümanlığı bize siz tanıttınız ve siz sevdirdiniz” dedirtmelidir. Onlar da Müslüman’ın kan dökücü, kavgacı, fesat ve çıkarcı olmadığını görmelidir.
Hocaefendi, 28 Mayıs 2008 günü ise şöyle diyordu: “Çaldığımız enstrümanlardan, musikiye ve dine ait değerlere kadar, bunların hepsi evrensel değerlerdir. Hiç kimseyi bu yüksek değerlerden mahrum etmeye hakkımız yoktur.”
Sık Sık Aynaya Bakmak
Hocaefendi, bir mümin olarak olmamız gerekeni şöyle anlatıyor: “Rüyamda bir dostumun benim kabrimi kazdığını gördüm fakat ben hayattaydım. Sonra tabirine baktım: sıkıntılardan kurtulmaya işaretmiş. Kabir ahirete giden açık bir kapı ve insanlar kabir denince derin mülahazalara dalıyorlar. Zaten Allah Rasulü (sallallahü aleyhi vesellem) önceleri yasaklamasına rağmen sonra kabir ziyaretine izin vermesi ve ahireti hatırlatacağını ifade buyurması bunu göstermiyor mu? Rüyadan uyanınca ilk aklıma gelen Üstad’ın 12. Nota’da söyledikleri oldu.
Evet çok ama çok iyi inanmak lazım. Muhammed Kutup yazdığı bir kitabının adını “Hel Nahnu Müslimûn? – Biz Müslüman mıyız?” koymuş. Neden? Çünkü iman problemimiz var bizim. Kimse rencide olmasın bu sözlerimden ama malesef gerçek bu. Kıvam, evi-işi ve camisi arasında mekik dokuyan sıradan Müslümanlar için de, gönüllerini yüce bir davaya kaptırıp yaşatma zevkiyle yaşamadan vazgeçen gönül erleri için de çok önemlidir. İbadet u taatin, Allah’a yapılan kulluğun sürekli ve her gün artan bir ivme ile devamı, gündüzleri dünyaya açılıp, geceleri gözyaşlarıyla seccadesine kapanıp “Ya Rabbi! Ne yapıyorsam Senin adına yapıyorum. Beni affet!” diye dua dua yalvarma hep bu kıvamla olacak şeyler. İmam Şa’rani Hazretleri “Bînamaz birisi ile otursam 40 gün namazımın tadını alamıyorum.” diyor. İçtimai hayatın içinde çirkefler içinde dala çıka yüzen bizlerin ne demesi lazım o zaman?
Evet, peygamberane bir azim ve irade istiyor. Zaman bunu gerektiriyor. İnsanın en az gördüğü şey kendisidir. Onun için sık sık aynaya bakmak lazım. Sahabenin o derin anlayışı içinde birbirimizin elinden tutup; “Teâlev nü’min saaten! – Gelin bir süre iman edelim!” dememiz, imanî meseleleri sürekli müzakere ederek imanda, marifetullahta, muhabbetullahta ve mehâfetullahta derinleşmemiz lazım. Zira mücerret imanla günümüzün inhiraflarından kurtulmak imkansızdır.
Sahabe içinde bile kıvamını koruyamamadan şikayet eden insanlar vardı ki biz kim oluyoruz. Bakın Amr b. As’a. O vefat ederken sırtını duvara çevirip yatağının içinde ağlıyor. Nedenini soran oğluna hayatındaki üç dönemi anlatarak, son dönemde siyasete karışmaktan duyduğu ızdırabı dile getiriyor.
Hasılı; her şeyimizi sohbet-i Canan’a bağlayıp, ihlasla O’nun rızası istikametinde hareket edersek şaşırmayız. Üstad ihlasla yapılan hizmetin ikiye katlandığını anlatıyor. “İhlasla çalışırsanız beni de ihlasa muvaffak kılarsınız.” sözleriyle küfrün başını alıp gittiği, ehl-i keşfin müşahedesine göre 40 vefiyattan ancak birinin kurtulduğu dehşetli bir dönemde bizlere sarsılmaz ölçüler veriyor.
Kısacası; iş çetin, yol uzun, menzil uzak, tuzak çok. Allah muînimiz ola.”
Fethullah Gülen Hocaefendi’yi Beraat Ettiren Karar
Hocaefendi’nin davasının mahkeme tarafından ertelenmesinden üç yıl sonra, 7 Mart 2006 tarihinde, Meclis, Terörle Mücadele Kanunu’nda birtakım değişiklikler yaptı. Bunun üzerine Hocaefendi’nin avukatları, davanın kesin sonuca bağlanmak üzere yeniden görülmesini talep ettiler. Bu talebin kabul edilmesiyle birlikte yargılama kaldığı yerden devam etti.
Aradan geçen üç yıllık zaman diliminde Devlet Güvenlik Mahkemeleri, ağır ceza mahkemelerine dönüştürülmüştü. Yargılamayı, eski 1 No’lu DGM, yeni adıyla Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi sürdürdü. Ve bu mahkeme 5 Mayıs 2006 günü Hocaefendi’nin beraatine karar verdi. Bu uzun maratonda, sekiz klasörle başlayan Fethullah Gülen davası, beraat kararı çıktığında 28 klasöre ulaşmıştı.
Mahkeme Başkanı Orhan Karadeniz, üyeler Ramazan Aksan ve Kadir Kayaban’ın oybirliğiyle aldığı beraat kararında, düşünce ve örgütlenme özgürlüğüne vurgu yapıldı. Kararda üzerine durulan konu şuydu:
“Bir fikrin ve hareketin bir başkasına göre, olumlu veya olumsuz olması, yararlı veya zararlı olması sübjektiftir ve bu tür değerlendirmelerin hukuk nezdinde bir geçerliliği yoktur. Hukuk için önemli olan, ortada bir suç olup olmadığıdır.”
Mahkeme, Savcı Yüksel’in dosyaya Genelkurmay ve jandarma raporu diye koyduğu dokümanlar için, “Bunlar ancak bilgi notu olabilir” dedi ve raporların bu iki kuruma ait olduğunu kabul etmedi. Mahkemeye göre, yurt çapında terörle mücadelede görevli olduğu için belki Emniyet’in bu konudaki tespitleri dikkate alınabilirdi. Ama Emniyet yazıları da bir mahkemenin kararına esas teşkil edemezdi.
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu tespitleri; ceza hukuku profesörü Çetin Özek’in 47 sayfalık Hocaefendi raporuyla örtüşüyordu.
Bu beraat kararına mahkemenin o tarihteki savcısı Salim Demirci itiraz etti ve dosya Yargıtay’a geldi. Son sözü söyleyecek makam Yargıtay’dı. Bu tür davalara Yargıtay’ın 9. Ceza Dairesi bakıyordu. Fakat, bu daire hemen karar vermedi.
Hocaefendi, o günlerde Özal’ın ölümünün 13. yıldönümünde, 17 Nisan 2006 günü bir ilan yayınladı. Bu ilandaki Özal, hayatı memleketine fedakârane hizmetlerle geçmiş, engin iman sahibi bir vatan sevdalısıydı. Manevi değerlere sımsıkı bağlı bu saygın devlet adamı, geniş ufku ve gelişmeye açık tabiatıyla Türkiye’nin devletler dengesinde hak ettiği yeri alabilmesi için yorulmak bilmeden çalışmıştı. Uluslararası platformlarda Türk milletini şanına yakışır biçimde temsil etmişti. Hayatının son günlerinde çıktığı Balkanlar ve Orta Asya gezisinde gördüğü Türk kolejlerine öylesine sevinmişti ki, içi içine sığmıyordu. İlan şöyleydi:
“Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal, hayatı memleketine fedakarane hizmetlerle geçmiş, engin iman sahibi bir vatan sevdalısıydı. Yaptığı her şeyi şuurlu yapar, adımlarını daima milletinin faydası istikametinde atmaya çalışırdı.
Manevi değerlere sımsıkı bağlı bu saygın devlet adamı, geniş ufku ve gelişmeye açık tabiatıyla memleketimizin devletler muvazenesinde hak ettiği yeri alabilmesi için yorulmak bilmeden çalıştı. Beynelmilel pek çok platformda milletimizi şanına layık bir biçimde, ciddiyetle temsil etmeyi başardı. Hayatının son demlerinde Anadolu insanının dünyanın farklı yerlerinde açtığı eğitim yuvalarına şahit oluyor, gördükleri karşısında içi içine sığmıyordu.
Vefatının 13. sene-i devriyesinde merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ı bir kez daha hayır ve rahmetle yad ediyoruz.” FETHULLAH GÜLEN
Bu kadar İlaç!
10 Eylül 2007 günü Hocaefendi’nin Pennsylvania’daki konuklarından biri ünlü bir ses sanatçıydı. Sanatçı, Atlanta’da düzenlenen Türk festivaline katılmak üzere ABD’ye gitmişti. Yemekte Hocaefendi’nin günde 22-23 ilaçtan daha fazla aldığını öğrenince çok şaşırdı. Hocaefendi’nin bir doktoru, “Yedi sekiz insana yetecek kadar ilaç veriyoruz. Stent takılmadan önce günde 35 ilaca kadar çıkmıştı. Stentten sona 25’e kadar indi” diyordu.
Hocaefendi, 15 Kasım 2007 günü, Güneydoğu’da harekâta katılırken eline kına yakan ve şehit olan üsteğmenin haberini veren gazetesinin manşetini incelerken, tansiyonu yine fırladı.
“Bu zatın etrafında bir aura var”
2007 yılı Kasım ayında Hocaefendi ile görüşmek üzere Pennsylavania’ya gelen Profesör Simon Robinson, İngiltere’deki Leeds Üniversitesi’nin yöneticilerinden biriydi ve “global etik” dersleri veriyordu.
17 Kasım 2007 akşamı ikinci kattaki salonda Hocaefendi ile akşam yemeği yiyen İngiliz profesörün Hocaefendi’ye ilk sorularından biri şöyle oldu: “Okullar açılması fikri ne zaman, nasıl ortaya çıktı?”
Hocaefendi, “Birdenbire ortaya çıkan bir şeyden ziyade zaman içinde oldu. Zaten yurtlar vardı. Sonra bu okullar hayata geçti” cevabını verdi.
Robinson, dünyaya yayılmış olan Türk okulları başta olmak üzere, Hocaefendi’den ilham alan faaliyetlerin gelecekte bir değişime uğrayıp uğramayacağını merak ediyordu. Kafasında, “Bu hareketin Anadolu Müslümanlığı, Türk karakteri zamanla bozulur mu?” sorusu vardı.
Hocaefendi’nin açıklamalarından sonra, “Evrensel değerlerin Türklük aynasından yansıması olan bu hareketin bu şekilde yoluna devam edeceğini anladım” dedi.
Sohbetin devamında Profesör Robinson, Hocaefendi’ye şu kritik soruyu da sordu: “Bu harekette yorulma olursa ne olur?” Hocaefendi’nin cevabı şöyle oldu:
“Burada bir şey var. Doyma bilmeden sürekli format değiştirerek iş yapma. Biz adanmış insanlarız. Bu meselenin cennete dahi götürülmeye kadar yolu var.”
Hocaefendi, yemeğin sonunda Profesör Robinson’un, “Üniversite olarak size onursal doktora vermek istiyoruz” teklifini nazikçe teşekkür ederek geri çevirdi. Evden ayrılan Robinson, Hocaefendi’den hayli etkilenmişti. Kendisine eşlik eden Türk öğretim üyesine “Bu zatın etrafında bir aura var” dedi. Auro, bir insanın etrafını saran ışık halesi (daire şeklindeki ışık) demekti.
Hasır Üzerinde Bir Hayat
Fethullah Gülen Hocaefendi, 28 Kasım 2007 günü namazını kıldıktan sonra odasına doğru giderken, “Hep hasırın üzerinde yattım. Odamda halı istemiyorum. Çünkü halının üzerinde ölmek istemiyorum” dedi. Odasında yere boydan boya serili olan bir hasır vardı. Samanyolu Televizyonu Washington DC temsilcisi Şemsettin Efe’nin hazırladığı ve 04 Nisan 2015’te yayınlanan “Kamp Saati”nde her ne kadar Hocaefendi için paravanla ayrılmış küçük odada bir yatak görülse de yerde üstü kapatılmış hasır gözlerden kaçmadı. Hocaefendi hep bir hasır üzerinde dinlenmişti. O da omzuna inen darbelerden ne kadar gözüne uyku girebildiyse…
“Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar”
Fethullah Gülen Hocaefendi’ye göre adanmış insanların tam tersine bazı insanlarda öylesine güçlü bir benlik duygusu vardır ki, bütün insanlara dağıtsanız yine de artacaktır. Benliklerini aşamayan bunlar, kendilerine âşık insanlardır. Firavunlaşmış egolarına göklerde bile taht bulamazlar. Bunlar övüldükçe, hindiler gibi kabarırlar. Ama sonunda, kendi enkaz ve küllerinin altında ezilip giderler. Çünkü benlik, kurutucu bir zehir gibi insani meziyetleri öldürür.
Benciller, yani “hodbin” ve “egoist” ruhlar, “Ateş düştüğü yeri yakar” derler. Dünya yansa, bunların bir tutam otu yanmaz. Oysa adanmışlar, “Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar” der. Bugün ihtiyaç duyulan insan, dünyanın neresine bir ateş düşse bağrı yanacak kadar duyarlı olan insandır. Hangi vadide, hangi dağın arkasında olursa olsun, mazlum bir çocuğun hali bu insanın içinde bir kıvılcım gibi düşer. Böyle bir insan, başkaları için yaşar.
2007 yılı Kasım ayında ABD’de kendisini ziyaret eden Şişli Etfal Hastanesi doktorunun “nefrolog” olduğunu, nefrolojinin böbrek hastalıklarıyla ilgili bilim dalı olduğunu öğrenen Hocaefendi, “Keşke bir de toplumdaki nefreti temizleyecek nefretoloji diye bir şey olsaydı” dedi.
Hocaefendi’ye göre toplumun nefretten arınmasının yolu, “Biri bana elli defa kötülük yapsa, bütün bunlar benim ona kötülük yapmamı meşru kılmaz” düşüncesinin bütün fertlerde egemen olmasıdır. İyi insan, kobra yılanlarına bile insanca yaşama adabını öğreten, akreplere insanları ısırma yöntemini unutturan insandır. İyi insan, sözleriyle kobra yılanını ve akrebi deliklerinden çıkarıp dans ettirebilen insandır. İnsan, kin, nefret, öfke ve hırsın zindanına düşmemeli, bu duygularını ebedi bir zindana mahkûm etmelidir.
İyi insan kendisi hakkında sürekli suç arayan, her gün bu yöndeki kişisel tahkikatını genişleten bir savcı, başkası için ise sürekli bir fahri avukat gibi olmalıdır ve Alvarlı Lütfi Efendi gibi, “Herkes yahşi men (ben) yaman, herkes buğday men (ben) saman” demelidir.
İnsan için kendi nefsinden (benliğinden) daha keskin ve daha “yavuz” bir düşman yoktur. En muteber düşmanlık, insanın kendi benliğine düşman olmasıdır. Çünkü benlik insanın içinde beslediği azgın bir kurt gibidir, hatta azgın kurttan daha yırtıcıdır. Etrafındaki herkesi düşmanı gibi gören insan benliğinin saldırısı altında demektir. Oysa insan kendisini kötülüklerin merkezi, başkalarını iyiliklerin merkezi olarak görmelidir. Bencilliği aşmak zor bir konudur. Hazreti İsa (as) On İki Havarisi’nden biri olan Yahuda’yı bu kısırdöngüden kurtaramamıştır. Benlikten vazgeçme çabası, Allah için verilecek bir uğraştır.
En kötü insanla bile geçinemeyen kişi kötü insandır. İyi insan kırdaki ve bayırdaki deliklerde yılan, çıyan arayacağına, elindeki feneri kalbine çevirmelidir. Bunun için benliğini aşama aşama eritmelidir. Ünlü filozof Sokrates’in “Kendini tanı”, İslam tasavvufçularının “Nefsini bilen Allah’ı bilir” dedikleri şey budur.
İnsanın, kalbindeki haset duygusunu bir pas gibi görüp silme mücadelesi bir ibadettir. Çünkü haset ve kıskançlığın insana yaptıramayacağı kötülük ve ihanet yoktur. Şeytanı mahveden şey, “Âdem topraktan yaratıldı, ben ateşten. Ateş toprağın önünde eğilmez” düşüncesiydi. İnsanın yapması gereken şey, Hz. Âdem gibi olmaktır. O, yasak meyveye el uzatınca ve cennetten çıkarılınca düştü, ama doğruldu ve yürüdü. Oysa Şeytan diyalektik yaptı ve aldandı. Şeytan’ın Allah’ın huzurundan kovulmasına yol açan şey onun benliğiydi. Hazreti Âdem tevazu ve tevbeyle (bağışlanma dileyerek) kazandı, şeytan kibir ve demagojiyle kaybetti.
İnsanlık tarihi bir anlamda, Goethe’nin Faust adını taşıyan kitabında ortaya koyduğu Faust-Mefisto kavgasıdır ve henüz bitmiş değildir. Faust-Mefisto kavgası, insanın şeytanla mücadelesidir. Faust toy bir delikanlı, kendi ömrünü yaşayan bir varlıktır. Şeytan ise bütün insanlığın ömrünü yaşayan bir ucubedir.
Goethe’nin Faust kitabının sonunda belirttiği gibi hâlâ devam eden bu mücadele, şeytanın Hazreti Âdem’e düşmanlığı ve Hazreti Âdem’in oğlu Habil’in kardeşi Kabil tarafından öldürülmesiyle başlamıştır. Bu, iman ile inkârcılığın kavgasıdır.
Devam edecek…
[Tarık Burak] 29.2.2020 [Samanyolu Haber]
“Dalgakıranlar” ve “Sulh Adacıkları”
Hocaefendi, 28 Şubat 2005 günü yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Elimden gelse, Türkiye’den bir milyon insanın yollara düşüp göç etmesini sağlarım.” Bu, gelecekte dünyada olması muhakkak gibi görünen fırtınalara karşı “dalgakıranlar” ve “sulh adacıkları” oluşturmak için yapılacak bir göçtü. Ve bugün bu göçün aslında ne kadar ehemmiyetli ve mukaddes olduğunu cebri olarak hicret edenler aynel yakin görüyor.
“Eğer gerçekten Huntington’un iddia ettiği gibi geleceğin dünyasında bir medeniyetler çatışması yaşanacaksa, eğer böyle bir dalga kabarmış geliyorsa, yapılacak şey, bu çatışmayı yaşamadan önce önüne daha büyük bir dalgakıran koyarak o dalgayı parçalamaktır. Bunun için âdeta seferberlik ilan edilmelidir.”
Yüce Allah, bugün yaşanılan bu süreçle geleceğin dalgakıranlarını oluşturmak için cebri olarak bir seferberlik içine soktu samimi Hizmet insanlarını… Gelecekte bunun ne kadar muhteşem bir sevk-i İlahi olduğu daha iyi anlaşılacak…
Bugün dünyanın dört bir tarafında değişik milletlere mensup binlerce kişi Hizmet insanına, “Müslümanlığı bize siz tanıttınız ve sevdirdiniz” diyor. Çünkü bu insanlar, Müslüman’ın kan dökücü, kavgacı, fesat ve çıkarcı olmadığını Hizmet insanı sayesinde gördüler. Eğer Müslümanların, insanlık tarafından bu şekilde beğenilen bazı değerleri varsa, hatırı sayılır bir kültür mirası varsa, Hizmet insanı daha çok yere göç ederek daha çok insana bir araya gelerek, onlara da “Müslümanlığı bize siz tanıttınız ve siz sevdirdiniz” dedirtmelidir. Onlar da Müslüman’ın kan dökücü, kavgacı, fesat ve çıkarcı olmadığını görmelidir.
Hocaefendi, 28 Mayıs 2008 günü ise şöyle diyordu: “Çaldığımız enstrümanlardan, musikiye ve dine ait değerlere kadar, bunların hepsi evrensel değerlerdir. Hiç kimseyi bu yüksek değerlerden mahrum etmeye hakkımız yoktur.”
Sık Sık Aynaya Bakmak
Hocaefendi, bir mümin olarak olmamız gerekeni şöyle anlatıyor: “Rüyamda bir dostumun benim kabrimi kazdığını gördüm fakat ben hayattaydım. Sonra tabirine baktım: sıkıntılardan kurtulmaya işaretmiş. Kabir ahirete giden açık bir kapı ve insanlar kabir denince derin mülahazalara dalıyorlar. Zaten Allah Rasulü (sallallahü aleyhi vesellem) önceleri yasaklamasına rağmen sonra kabir ziyaretine izin vermesi ve ahireti hatırlatacağını ifade buyurması bunu göstermiyor mu? Rüyadan uyanınca ilk aklıma gelen Üstad’ın 12. Nota’da söyledikleri oldu.
Evet çok ama çok iyi inanmak lazım. Muhammed Kutup yazdığı bir kitabının adını “Hel Nahnu Müslimûn? – Biz Müslüman mıyız?” koymuş. Neden? Çünkü iman problemimiz var bizim. Kimse rencide olmasın bu sözlerimden ama malesef gerçek bu. Kıvam, evi-işi ve camisi arasında mekik dokuyan sıradan Müslümanlar için de, gönüllerini yüce bir davaya kaptırıp yaşatma zevkiyle yaşamadan vazgeçen gönül erleri için de çok önemlidir. İbadet u taatin, Allah’a yapılan kulluğun sürekli ve her gün artan bir ivme ile devamı, gündüzleri dünyaya açılıp, geceleri gözyaşlarıyla seccadesine kapanıp “Ya Rabbi! Ne yapıyorsam Senin adına yapıyorum. Beni affet!” diye dua dua yalvarma hep bu kıvamla olacak şeyler. İmam Şa’rani Hazretleri “Bînamaz birisi ile otursam 40 gün namazımın tadını alamıyorum.” diyor. İçtimai hayatın içinde çirkefler içinde dala çıka yüzen bizlerin ne demesi lazım o zaman?
Evet, peygamberane bir azim ve irade istiyor. Zaman bunu gerektiriyor. İnsanın en az gördüğü şey kendisidir. Onun için sık sık aynaya bakmak lazım. Sahabenin o derin anlayışı içinde birbirimizin elinden tutup; “Teâlev nü’min saaten! – Gelin bir süre iman edelim!” dememiz, imanî meseleleri sürekli müzakere ederek imanda, marifetullahta, muhabbetullahta ve mehâfetullahta derinleşmemiz lazım. Zira mücerret imanla günümüzün inhiraflarından kurtulmak imkansızdır.
Sahabe içinde bile kıvamını koruyamamadan şikayet eden insanlar vardı ki biz kim oluyoruz. Bakın Amr b. As’a. O vefat ederken sırtını duvara çevirip yatağının içinde ağlıyor. Nedenini soran oğluna hayatındaki üç dönemi anlatarak, son dönemde siyasete karışmaktan duyduğu ızdırabı dile getiriyor.
Hasılı; her şeyimizi sohbet-i Canan’a bağlayıp, ihlasla O’nun rızası istikametinde hareket edersek şaşırmayız. Üstad ihlasla yapılan hizmetin ikiye katlandığını anlatıyor. “İhlasla çalışırsanız beni de ihlasa muvaffak kılarsınız.” sözleriyle küfrün başını alıp gittiği, ehl-i keşfin müşahedesine göre 40 vefiyattan ancak birinin kurtulduğu dehşetli bir dönemde bizlere sarsılmaz ölçüler veriyor.
Kısacası; iş çetin, yol uzun, menzil uzak, tuzak çok. Allah muînimiz ola.”
Fethullah Gülen Hocaefendi’yi Beraat Ettiren Karar
Hocaefendi’nin davasının mahkeme tarafından ertelenmesinden üç yıl sonra, 7 Mart 2006 tarihinde, Meclis, Terörle Mücadele Kanunu’nda birtakım değişiklikler yaptı. Bunun üzerine Hocaefendi’nin avukatları, davanın kesin sonuca bağlanmak üzere yeniden görülmesini talep ettiler. Bu talebin kabul edilmesiyle birlikte yargılama kaldığı yerden devam etti.
Aradan geçen üç yıllık zaman diliminde Devlet Güvenlik Mahkemeleri, ağır ceza mahkemelerine dönüştürülmüştü. Yargılamayı, eski 1 No’lu DGM, yeni adıyla Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi sürdürdü. Ve bu mahkeme 5 Mayıs 2006 günü Hocaefendi’nin beraatine karar verdi. Bu uzun maratonda, sekiz klasörle başlayan Fethullah Gülen davası, beraat kararı çıktığında 28 klasöre ulaşmıştı.
Mahkeme Başkanı Orhan Karadeniz, üyeler Ramazan Aksan ve Kadir Kayaban’ın oybirliğiyle aldığı beraat kararında, düşünce ve örgütlenme özgürlüğüne vurgu yapıldı. Kararda üzerine durulan konu şuydu:
“Bir fikrin ve hareketin bir başkasına göre, olumlu veya olumsuz olması, yararlı veya zararlı olması sübjektiftir ve bu tür değerlendirmelerin hukuk nezdinde bir geçerliliği yoktur. Hukuk için önemli olan, ortada bir suç olup olmadığıdır.”
Mahkeme, Savcı Yüksel’in dosyaya Genelkurmay ve jandarma raporu diye koyduğu dokümanlar için, “Bunlar ancak bilgi notu olabilir” dedi ve raporların bu iki kuruma ait olduğunu kabul etmedi. Mahkemeye göre, yurt çapında terörle mücadelede görevli olduğu için belki Emniyet’in bu konudaki tespitleri dikkate alınabilirdi. Ama Emniyet yazıları da bir mahkemenin kararına esas teşkil edemezdi.
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu tespitleri; ceza hukuku profesörü Çetin Özek’in 47 sayfalık Hocaefendi raporuyla örtüşüyordu.
Bu beraat kararına mahkemenin o tarihteki savcısı Salim Demirci itiraz etti ve dosya Yargıtay’a geldi. Son sözü söyleyecek makam Yargıtay’dı. Bu tür davalara Yargıtay’ın 9. Ceza Dairesi bakıyordu. Fakat, bu daire hemen karar vermedi.
Hocaefendi, o günlerde Özal’ın ölümünün 13. yıldönümünde, 17 Nisan 2006 günü bir ilan yayınladı. Bu ilandaki Özal, hayatı memleketine fedakârane hizmetlerle geçmiş, engin iman sahibi bir vatan sevdalısıydı. Manevi değerlere sımsıkı bağlı bu saygın devlet adamı, geniş ufku ve gelişmeye açık tabiatıyla Türkiye’nin devletler dengesinde hak ettiği yeri alabilmesi için yorulmak bilmeden çalışmıştı. Uluslararası platformlarda Türk milletini şanına yakışır biçimde temsil etmişti. Hayatının son günlerinde çıktığı Balkanlar ve Orta Asya gezisinde gördüğü Türk kolejlerine öylesine sevinmişti ki, içi içine sığmıyordu. İlan şöyleydi:
“Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal, hayatı memleketine fedakarane hizmetlerle geçmiş, engin iman sahibi bir vatan sevdalısıydı. Yaptığı her şeyi şuurlu yapar, adımlarını daima milletinin faydası istikametinde atmaya çalışırdı.
Manevi değerlere sımsıkı bağlı bu saygın devlet adamı, geniş ufku ve gelişmeye açık tabiatıyla memleketimizin devletler muvazenesinde hak ettiği yeri alabilmesi için yorulmak bilmeden çalıştı. Beynelmilel pek çok platformda milletimizi şanına layık bir biçimde, ciddiyetle temsil etmeyi başardı. Hayatının son demlerinde Anadolu insanının dünyanın farklı yerlerinde açtığı eğitim yuvalarına şahit oluyor, gördükleri karşısında içi içine sığmıyordu.
Vefatının 13. sene-i devriyesinde merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ı bir kez daha hayır ve rahmetle yad ediyoruz.” FETHULLAH GÜLEN
Bu kadar İlaç!
10 Eylül 2007 günü Hocaefendi’nin Pennsylvania’daki konuklarından biri ünlü bir ses sanatçıydı. Sanatçı, Atlanta’da düzenlenen Türk festivaline katılmak üzere ABD’ye gitmişti. Yemekte Hocaefendi’nin günde 22-23 ilaçtan daha fazla aldığını öğrenince çok şaşırdı. Hocaefendi’nin bir doktoru, “Yedi sekiz insana yetecek kadar ilaç veriyoruz. Stent takılmadan önce günde 35 ilaca kadar çıkmıştı. Stentten sona 25’e kadar indi” diyordu.
Hocaefendi, 15 Kasım 2007 günü, Güneydoğu’da harekâta katılırken eline kına yakan ve şehit olan üsteğmenin haberini veren gazetesinin manşetini incelerken, tansiyonu yine fırladı.
“Bu zatın etrafında bir aura var”
2007 yılı Kasım ayında Hocaefendi ile görüşmek üzere Pennsylavania’ya gelen Profesör Simon Robinson, İngiltere’deki Leeds Üniversitesi’nin yöneticilerinden biriydi ve “global etik” dersleri veriyordu.
17 Kasım 2007 akşamı ikinci kattaki salonda Hocaefendi ile akşam yemeği yiyen İngiliz profesörün Hocaefendi’ye ilk sorularından biri şöyle oldu: “Okullar açılması fikri ne zaman, nasıl ortaya çıktı?”
Hocaefendi, “Birdenbire ortaya çıkan bir şeyden ziyade zaman içinde oldu. Zaten yurtlar vardı. Sonra bu okullar hayata geçti” cevabını verdi.
Robinson, dünyaya yayılmış olan Türk okulları başta olmak üzere, Hocaefendi’den ilham alan faaliyetlerin gelecekte bir değişime uğrayıp uğramayacağını merak ediyordu. Kafasında, “Bu hareketin Anadolu Müslümanlığı, Türk karakteri zamanla bozulur mu?” sorusu vardı.
Hocaefendi’nin açıklamalarından sonra, “Evrensel değerlerin Türklük aynasından yansıması olan bu hareketin bu şekilde yoluna devam edeceğini anladım” dedi.
Sohbetin devamında Profesör Robinson, Hocaefendi’ye şu kritik soruyu da sordu: “Bu harekette yorulma olursa ne olur?” Hocaefendi’nin cevabı şöyle oldu:
“Burada bir şey var. Doyma bilmeden sürekli format değiştirerek iş yapma. Biz adanmış insanlarız. Bu meselenin cennete dahi götürülmeye kadar yolu var.”
Hocaefendi, yemeğin sonunda Profesör Robinson’un, “Üniversite olarak size onursal doktora vermek istiyoruz” teklifini nazikçe teşekkür ederek geri çevirdi. Evden ayrılan Robinson, Hocaefendi’den hayli etkilenmişti. Kendisine eşlik eden Türk öğretim üyesine “Bu zatın etrafında bir aura var” dedi. Auro, bir insanın etrafını saran ışık halesi (daire şeklindeki ışık) demekti.
Hasır Üzerinde Bir Hayat
Fethullah Gülen Hocaefendi, 28 Kasım 2007 günü namazını kıldıktan sonra odasına doğru giderken, “Hep hasırın üzerinde yattım. Odamda halı istemiyorum. Çünkü halının üzerinde ölmek istemiyorum” dedi. Odasında yere boydan boya serili olan bir hasır vardı. Samanyolu Televizyonu Washington DC temsilcisi Şemsettin Efe’nin hazırladığı ve 04 Nisan 2015’te yayınlanan “Kamp Saati”nde her ne kadar Hocaefendi için paravanla ayrılmış küçük odada bir yatak görülse de yerde üstü kapatılmış hasır gözlerden kaçmadı. Hocaefendi hep bir hasır üzerinde dinlenmişti. O da omzuna inen darbelerden ne kadar gözüne uyku girebildiyse…
“Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar”
Fethullah Gülen Hocaefendi’ye göre adanmış insanların tam tersine bazı insanlarda öylesine güçlü bir benlik duygusu vardır ki, bütün insanlara dağıtsanız yine de artacaktır. Benliklerini aşamayan bunlar, kendilerine âşık insanlardır. Firavunlaşmış egolarına göklerde bile taht bulamazlar. Bunlar övüldükçe, hindiler gibi kabarırlar. Ama sonunda, kendi enkaz ve küllerinin altında ezilip giderler. Çünkü benlik, kurutucu bir zehir gibi insani meziyetleri öldürür.
Benciller, yani “hodbin” ve “egoist” ruhlar, “Ateş düştüğü yeri yakar” derler. Dünya yansa, bunların bir tutam otu yanmaz. Oysa adanmışlar, “Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar” der. Bugün ihtiyaç duyulan insan, dünyanın neresine bir ateş düşse bağrı yanacak kadar duyarlı olan insandır. Hangi vadide, hangi dağın arkasında olursa olsun, mazlum bir çocuğun hali bu insanın içinde bir kıvılcım gibi düşer. Böyle bir insan, başkaları için yaşar.
2007 yılı Kasım ayında ABD’de kendisini ziyaret eden Şişli Etfal Hastanesi doktorunun “nefrolog” olduğunu, nefrolojinin böbrek hastalıklarıyla ilgili bilim dalı olduğunu öğrenen Hocaefendi, “Keşke bir de toplumdaki nefreti temizleyecek nefretoloji diye bir şey olsaydı” dedi.
Hocaefendi’ye göre toplumun nefretten arınmasının yolu, “Biri bana elli defa kötülük yapsa, bütün bunlar benim ona kötülük yapmamı meşru kılmaz” düşüncesinin bütün fertlerde egemen olmasıdır. İyi insan, kobra yılanlarına bile insanca yaşama adabını öğreten, akreplere insanları ısırma yöntemini unutturan insandır. İyi insan, sözleriyle kobra yılanını ve akrebi deliklerinden çıkarıp dans ettirebilen insandır. İnsan, kin, nefret, öfke ve hırsın zindanına düşmemeli, bu duygularını ebedi bir zindana mahkûm etmelidir.
İyi insan kendisi hakkında sürekli suç arayan, her gün bu yöndeki kişisel tahkikatını genişleten bir savcı, başkası için ise sürekli bir fahri avukat gibi olmalıdır ve Alvarlı Lütfi Efendi gibi, “Herkes yahşi men (ben) yaman, herkes buğday men (ben) saman” demelidir.
İnsan için kendi nefsinden (benliğinden) daha keskin ve daha “yavuz” bir düşman yoktur. En muteber düşmanlık, insanın kendi benliğine düşman olmasıdır. Çünkü benlik insanın içinde beslediği azgın bir kurt gibidir, hatta azgın kurttan daha yırtıcıdır. Etrafındaki herkesi düşmanı gibi gören insan benliğinin saldırısı altında demektir. Oysa insan kendisini kötülüklerin merkezi, başkalarını iyiliklerin merkezi olarak görmelidir. Bencilliği aşmak zor bir konudur. Hazreti İsa (as) On İki Havarisi’nden biri olan Yahuda’yı bu kısırdöngüden kurtaramamıştır. Benlikten vazgeçme çabası, Allah için verilecek bir uğraştır.
En kötü insanla bile geçinemeyen kişi kötü insandır. İyi insan kırdaki ve bayırdaki deliklerde yılan, çıyan arayacağına, elindeki feneri kalbine çevirmelidir. Bunun için benliğini aşama aşama eritmelidir. Ünlü filozof Sokrates’in “Kendini tanı”, İslam tasavvufçularının “Nefsini bilen Allah’ı bilir” dedikleri şey budur.
İnsanın, kalbindeki haset duygusunu bir pas gibi görüp silme mücadelesi bir ibadettir. Çünkü haset ve kıskançlığın insana yaptıramayacağı kötülük ve ihanet yoktur. Şeytanı mahveden şey, “Âdem topraktan yaratıldı, ben ateşten. Ateş toprağın önünde eğilmez” düşüncesiydi. İnsanın yapması gereken şey, Hz. Âdem gibi olmaktır. O, yasak meyveye el uzatınca ve cennetten çıkarılınca düştü, ama doğruldu ve yürüdü. Oysa Şeytan diyalektik yaptı ve aldandı. Şeytan’ın Allah’ın huzurundan kovulmasına yol açan şey onun benliğiydi. Hazreti Âdem tevazu ve tevbeyle (bağışlanma dileyerek) kazandı, şeytan kibir ve demagojiyle kaybetti.
İnsanlık tarihi bir anlamda, Goethe’nin Faust adını taşıyan kitabında ortaya koyduğu Faust-Mefisto kavgasıdır ve henüz bitmiş değildir. Faust-Mefisto kavgası, insanın şeytanla mücadelesidir. Faust toy bir delikanlı, kendi ömrünü yaşayan bir varlıktır. Şeytan ise bütün insanlığın ömrünü yaşayan bir ucubedir.
Goethe’nin Faust kitabının sonunda belirttiği gibi hâlâ devam eden bu mücadele, şeytanın Hazreti Âdem’e düşmanlığı ve Hazreti Âdem’in oğlu Habil’in kardeşi Kabil tarafından öldürülmesiyle başlamıştır. Bu, iman ile inkârcılığın kavgasıdır.
Devam edecek…
[Tarık Burak] 29.2.2020 [Samanyolu Haber]
Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tartışan Rus medyasında skandal ifade! Hatay ‘çalınmış vilayet’
Suriye’de yaşanan son gelişmeler sonrası Rusya ile Türkiye ilişkilerini mercek altına alan Rus medyası işi daha da ileriye götürerek Hatay üzerinden Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tartışmaya açtı. Sputnik İngilizce’de yer alan bir haberde, Hatay için ‘çalınmış vilayet’ ifadesi kullanılırken “Suriye’nin bir köşesi 80 yıl önce Fransa tarafından neden Türkiye’ye verildi” diye soruldu.
Türkiye’de yandaş medyada İdlib’in Türkiye’nin 82. ili yapılacağı yönündeki ‘aşırıcı’ yorumlara karşın Rus medyası harekete geçerek Hatay üzerinden Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tartışmaya açtı.
27 Şubat’ta İdlib’de 36 Türk askerinin Rus-Suriye koordinesindeki saldırıda şehit edilmesinin ardından Ankara, Esed rejimini hedef alırken, Rusya’nın bir uçağının da saldırıda yer aldığı ortaya çıkmıştı.
HATAY ‘ÇALINMIŞ VİLAYET’
Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tartışmaya açan ve Hatay için skandal ifadeler kullanan Sputnik İngilizce’de yer alan haberde şu ifadeler dikkat çekti:
“Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İdlib üzerinden Suriye ile doğrudan savaşa her geçen gün daha fazla angaje oluyor. Savaş, 1939 yılında tartışmalı bir referandumun ardından Türkiye’ye devredilen sınır ili Hatay hattı boyunca yürütülüyor.
Türkiye, İdlib’de şubat ayında toplamda 54 asker kaybetti. Esad ve Rus müttefikleri, Türkiye’yi aşırıcı gruplarla diğer savaşçıları birbirinden ayırmayı öngören anlaşmayı yerine getirmemekle suçluyor.
Suriye ordusu halihazırda İdlib’in güneyinin yarısını kontrol ediyor ancak çatışmalar Hatay üzerinden Türkiye’ye geçmeye çalışan mültecilerin sayısında büyük bir artışa neden oldu.
Türkiye ile Suriye arasındaki sınır doğudan batıya düz bir hatta uzanıyor ve Asi Nehri’ne ulaşıyor, ardından keskin bir eğimle 80 mil kadar güneye kıvrılıyor ve Kılıçdağı’nın az ötesinde Akdeniz ile buluşuyor.
Suriyeliler tarafından Liva İskenderun olarak bilinen bu stratejik köşe, Türk devleti için hayati öneme sahip. Şimdi, Antakya ve İskendur’u da içererek Hatay vilayeti olarak isimlendirilen bu bölgede, soykırımla yok edilen Ermeni nüfus tarafından Chork Marzban olarak nitelendirilen Dörtyol limanını da içeriyor.
1923 yılında, modern Türkiye’nin kurucusu Kemal Atatürk, Türk devletinin sınırlarını belirleyen Lozan Anlaşması’nın imzaladı. Bu sınırlar, 1939’da birdenbire Türkiye’ye bağlanan Hatay vilayeti dışında bugün de varlığını koruyor. Lozan Anlaşması imza edilene kadar, Hatay Fransız mandası yönetimi altındaydı. İkinci Dünya Savaşı patlak vermeden hemen önce, Fransa bir referandum düzenledi ve Hatay Türkiye’ye bağlanma yönünde oy kullandı.
1945 yılında Suriye bağımsız oldu ve Hatay’ı Türkiye’nin bir parçası olarak tanımayı reddetti. Ancak Erdoğan ve Türk ordusu Suriye’deki çatışmaya çekilene kadar bu konu hakkında çok az konuşuldu. Suriye medyası şimdi Hatay’ın tartışmalı ve şüpheli bir şekilde Türkiye’ye devredilmesine odaklanmış durumda. Hatay’da Türkler, Türkmenler, Sünni Araplar, Aleviler, Ermeniler ve hatta Yunanlar yaşıyordu. Ancak Ankara’nın Anadolu’nun diğer bölgelerinden Türkleri otobüsle taşıdığı ve referandumda hile yaptığı kanısı hayli yaygın.
Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkiler on yıllarca Hatay nedeniyle gerilimli oldu ve 1990’larda Türkiye’nin Kürt gerillalarla savaşmak için Suriye’nin yardımını istemesiyle gelişme evresine girdi.
2011’de Suriye iç savaşı patlak vermeden hemen önce, Asi Nehri üzerinde Türk-Suriye Dostluk Barajı inşası için 28 milyon dolarlık bir anlaşma imzalanmıştı.
Ancak çatışmalar nedeniyle barajın inşası ertelendi ve Türkiye ile Suriye’nin arası açıldı. Erdoğan, cihatçı direnişçilerin tarafında olmasına rağmen Esad’a Türk askerlerini hedef almaya cüret ettiği için çok öfkeli.”
[TR724] 29.2.2020
Türkiye’de yandaş medyada İdlib’in Türkiye’nin 82. ili yapılacağı yönündeki ‘aşırıcı’ yorumlara karşın Rus medyası harekete geçerek Hatay üzerinden Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tartışmaya açtı.
27 Şubat’ta İdlib’de 36 Türk askerinin Rus-Suriye koordinesindeki saldırıda şehit edilmesinin ardından Ankara, Esed rejimini hedef alırken, Rusya’nın bir uçağının da saldırıda yer aldığı ortaya çıkmıştı.
HATAY ‘ÇALINMIŞ VİLAYET’
Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tartışmaya açan ve Hatay için skandal ifadeler kullanan Sputnik İngilizce’de yer alan haberde şu ifadeler dikkat çekti:
“Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İdlib üzerinden Suriye ile doğrudan savaşa her geçen gün daha fazla angaje oluyor. Savaş, 1939 yılında tartışmalı bir referandumun ardından Türkiye’ye devredilen sınır ili Hatay hattı boyunca yürütülüyor.
Türkiye, İdlib’de şubat ayında toplamda 54 asker kaybetti. Esad ve Rus müttefikleri, Türkiye’yi aşırıcı gruplarla diğer savaşçıları birbirinden ayırmayı öngören anlaşmayı yerine getirmemekle suçluyor.
Suriye ordusu halihazırda İdlib’in güneyinin yarısını kontrol ediyor ancak çatışmalar Hatay üzerinden Türkiye’ye geçmeye çalışan mültecilerin sayısında büyük bir artışa neden oldu.
Türkiye ile Suriye arasındaki sınır doğudan batıya düz bir hatta uzanıyor ve Asi Nehri’ne ulaşıyor, ardından keskin bir eğimle 80 mil kadar güneye kıvrılıyor ve Kılıçdağı’nın az ötesinde Akdeniz ile buluşuyor.
Suriyeliler tarafından Liva İskenderun olarak bilinen bu stratejik köşe, Türk devleti için hayati öneme sahip. Şimdi, Antakya ve İskendur’u da içererek Hatay vilayeti olarak isimlendirilen bu bölgede, soykırımla yok edilen Ermeni nüfus tarafından Chork Marzban olarak nitelendirilen Dörtyol limanını da içeriyor.
1923 yılında, modern Türkiye’nin kurucusu Kemal Atatürk, Türk devletinin sınırlarını belirleyen Lozan Anlaşması’nın imzaladı. Bu sınırlar, 1939’da birdenbire Türkiye’ye bağlanan Hatay vilayeti dışında bugün de varlığını koruyor. Lozan Anlaşması imza edilene kadar, Hatay Fransız mandası yönetimi altındaydı. İkinci Dünya Savaşı patlak vermeden hemen önce, Fransa bir referandum düzenledi ve Hatay Türkiye’ye bağlanma yönünde oy kullandı.
1945 yılında Suriye bağımsız oldu ve Hatay’ı Türkiye’nin bir parçası olarak tanımayı reddetti. Ancak Erdoğan ve Türk ordusu Suriye’deki çatışmaya çekilene kadar bu konu hakkında çok az konuşuldu. Suriye medyası şimdi Hatay’ın tartışmalı ve şüpheli bir şekilde Türkiye’ye devredilmesine odaklanmış durumda. Hatay’da Türkler, Türkmenler, Sünni Araplar, Aleviler, Ermeniler ve hatta Yunanlar yaşıyordu. Ancak Ankara’nın Anadolu’nun diğer bölgelerinden Türkleri otobüsle taşıdığı ve referandumda hile yaptığı kanısı hayli yaygın.
Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkiler on yıllarca Hatay nedeniyle gerilimli oldu ve 1990’larda Türkiye’nin Kürt gerillalarla savaşmak için Suriye’nin yardımını istemesiyle gelişme evresine girdi.
2011’de Suriye iç savaşı patlak vermeden hemen önce, Asi Nehri üzerinde Türk-Suriye Dostluk Barajı inşası için 28 milyon dolarlık bir anlaşma imzalanmıştı.
Ancak çatışmalar nedeniyle barajın inşası ertelendi ve Türkiye ile Suriye’nin arası açıldı. Erdoğan, cihatçı direnişçilerin tarafında olmasına rağmen Esad’a Türk askerlerini hedef almaya cüret ettiği için çok öfkeli.”
[TR724] 29.2.2020
İdlib şehidinin ateşi KHK’lının evine düştü!
Rusya ve Suriye ordusunun İdlib’de düzenlediği saldırıda şehit olan 36 Türk askerinden biri olan Astsubay Kıdemli Çavuş Akif Akçadağ’ın iki kardeşinin 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Kanun Hükmünde Kararname ile (KHK) Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edildiği ortaya çıktı.
GERGERLİOĞLU: ŞİMDİ HANGİ YÜZLE TAZİYEYE GİDECEKSİNİZ?
Halkların Demokratik Partisi Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, İdlib’de şehit düşen Astsubay Kıdemli Çavuş Akif Akçadağ’ın iki kardeşinin KHK ile ordudan atıldığını sosyal medyadan paylaştı.
Gergerlioğlu twitter paylaşımında, ‘‘K.Maraş’tan gelen acı haber, 2 kardeş ordudan ihraç, diğeri… Bir dönem damgalayıp attınız, şimdi hangi yüzle taziyeye gideceksiniz..!? ‘Dün İdlip’te şehit olan Kahramanmaraşlı Akif Akçadağ’ın 2 kardeşi de askeriyeden ihraç ve davaları süren KHKlı eski askerler’’ ifadelerini kullandı.
[TR724] 29.2.2020
GERGERLİOĞLU: ŞİMDİ HANGİ YÜZLE TAZİYEYE GİDECEKSİNİZ?
Halkların Demokratik Partisi Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, İdlib’de şehit düşen Astsubay Kıdemli Çavuş Akif Akçadağ’ın iki kardeşinin KHK ile ordudan atıldığını sosyal medyadan paylaştı.
Gergerlioğlu twitter paylaşımında, ‘‘K.Maraş’tan gelen acı haber, 2 kardeş ordudan ihraç, diğeri… Bir dönem damgalayıp attınız, şimdi hangi yüzle taziyeye gideceksiniz..!? ‘Dün İdlip’te şehit olan Kahramanmaraşlı Akif Akçadağ’ın 2 kardeşi de askeriyeden ihraç ve davaları süren KHKlı eski askerler’’ ifadelerini kullandı.
[TR724] 29.2.2020
Allah’ın lütfu 15 Temmuz’da rant perdesi: Askeri alanlar TOKİ’ye tahsis edildi!
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Allah’ın lütfu’ olarak tanımladığı 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yeşil alan olarak halkın kullanıma açılacağı bahanesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin elinden alınan askeri alanlar TOKİ’ye tahsis edildi.
15 Temmuz darbe girişiminin ardından şehir dışına taşınması planlanan askeri alanlar TOKİ’ye devredilerek yapılaşmaya açıldı.
İstanbul’un en değerli yerlerinde bulunan askeri alanların 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan’ın talimatıyla boşaltılarak şehir dışına taşınmasına karar verildi. Dönemin Başbakan’ı Binali Yıldırım Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait olan alanların piknik alanı olarak kullanılacağını söylerken dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki de şehir merkezinde kalan askeri alanların herkesin kullanacağı yeşil alanlar kalacağını açıklamıştı. Özhaseki ayrıca 100 bin metrekarenin üzerinde 375 askeri alan, 10 bin metrekareye kadar da bin 300 askeri alan bulunduğunu belirtmişti.
Şehir Plancıları Odası’nın hesaplarına göre, sadece İstanbul’da 195 adet askeriyeye ait alan bulunuyor. Bu alanların 172’si kent merkezinde, 23’ü orman statüsündeki bölgenin içinde kalıyor. İlçelere göre bu alanların büyüklükleri değişiyor. Örneğin, Başakşehir’deki askeri alan ilçe büyüklüğünün tam yüzde 16 oranında. Esenler de ise bu oran yüzde 50’ye çıkıyor. Çekmeköy’de yüzde sekiz, Beşiktaş’ta ise yüzde 13.
2016 itibariyle İstanbul yüzölçümünün yüzde 3,7’si askeri alandı. 15 Temmuz’un ardından sivil toplum ve meslek örgütleri, yerel idareler bu alanların yeşil alan olarak kalmasını talep etti. Kişi başına düşen yeşil alan miktarı açısından oldukça fakir olan İstanbul’da özellikle bu yerlerin yeşil alan kullanılması sıkça dile getirildi.
TOKİ’YE TAHSİS EDİLDİ
Halkın kullanımına açılacağı bahanesiyle TSK bu alanların önemli bir bölümünü boşaltarak şehir dışına taşındı. Boşalan alanların da büyük kısmı atıl durumda bekletilirken geri kalanları ise piknik ya da yeşil alan olarak değil Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’nın (TOKİ) kullanımı için tahsis edildi.
Beşiktaş’taki 2.92 hektarlık Jandarma Dikimevi Müdürlüğü, Zeytinburnu’nda 11.4 hektarlık deniz kıyısındaki askeri alan TOKİ’ye teslim edildi. Bu arazide büyük bir inşaat projesinin inşaatı devam ediyor.
İstanbul’un en kıymetli arazilerinden sayılan Bakırköy Florya’daki 34 dönümlük askeri arazi de TOKİ aracılığıyla imara açılıyor. Bu alanın depremde toplanma alanı kalmak üzere yeşil alan yapılması gerektiğini savunan Bakırköy Belediye Başkanı Bülent Kerimoğlu, yapılan planlara itiraz ettiklerini dile getirdi. Yine Yeşilköy’deki 3.48 hektarlık askeriyeye ait arazi de TOKİ’ye devredildi.
BAŞKAN ATLAR: YAPILAŞMAYA DEĞİL YEŞİL ALANA İHTİYAÇ VAR
Esenler’deki devasa büyüklükteki, 720 hektarlık askeriyeye ait arazi yapılaşmaya açıldı. Alanın yüzde 42’si kentsel dönüşüm kapsamında konut, geri kalan yüzde 58’ine ise park, eğitim, sosyo-kültürel tesis, belediye hizmet alanları, meydan, sağlık tesisi, yol, dini tesis, teknik altyapı alanı yapılacak.
Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Akif Burak Atlar, Esenler’deki alanın yapılaşmaya açılması ile ilgili yaptığı açıklamada İstanbul’un yeni yapılaşacak alanlara değil, kamusal kullanıma elverişli, açık ve yeşil alanlara ihtiyacı olduğunu söyledi.
Çekmeköy’de 2017’de imara açılan 187 bin metrekarelik alan daha önce dava açılıp iptal edilmişti. Geçen yılın sonunda bu kez Çekmeköy’deki askeri arazinin 79 bin metrekaresi konut ve ticaret alanı olarak imara açıldı.
ARAZİNİN 162 HEKTARI KUZEY MARMARA OTOYOLU İÇİN KULLANILDI
Maltepe’deki Kenan Evren Kışlası Marmara Üniversitesi’ne devredildi. Üniversitenin dağınık haldeki kent genelindeki kampüsleri buraya taşındı. Ancak terk edilen bu kampüslerdeki okul binalarının yerine yeni inşaatlar yapıldı. Örneğin Nişantaşı’ndaki İletişim Fakültesi Kampüsü, önce TOKİ’ye ardından Emlak Konut’a geçti. Arazi 455 milyon TL’ye rezidans yapılmak üzere satıldı. Eyüpsultan’daki 12.5 hektarlık askeri kışla da metro inşaatı için kullanıldı.
İLK 2007’DE BAŞLADI
Askeri alanların yapılaşmaya açılması konusu ilk kez 2007’de gündeme geldi. Maslak’ta Fatih Ormanı sınırları içindeki askeri alana Maslak 1453 projesi uzun süre kamuoyunun gündeminde kalmıştı.
Yine Zeytinburnu’ndaki deniz kıyısında bulunun 11.4 hektarlık eski tank fabrikasının arazisinde de bugün İstanbul’un en büyük inşaat projelerinden birinin yapılımı devam ediyor.
YIKICI: YÜZDE 13’Ü YAPILAŞMAYA AÇILDI
Kuzey Ormanları Savunması, dört yıldır konunun takipçisi. Platformun üyesi şehir plancısı Ayşe Yıkıcı, İstanbul’da yer alan askeri alanların 13’nün yapılaşmaya açıldığını söyledi.
“Korktuğumuz başımıza geliyor” diyen Yıkıcı, askeri alanların zaten 15 Temmuz öncesinde de hükümet eliyle farklı işlevlere dönüştürüldüğünün altını çizdi. Askeri alanların eğitim amaçlı kullanılası nedeniyle yeşil alan yapısını koruduğunu belirten Yıkıcı, orman bütünlüğünün devamı için bu alanların yeşil alan kalması gerektiğini ifade etti.
Yıkıcı sözlerini “Ama askeri alanlar kamusal bir refahlama alanı olarak düşünülmüyor. Bu açıdan iktidara en büyük eleştirimiz bu. Tüm deprem toplanma alanları, parklar yapılaşmaya açılıyor. Bugüne kadar yapılanlar da daha yapılacakların bir göstergesi. Askeri alanlar büyük bir tehditle karşı karşıya. Bu alanları birer birer kaybediyoruz.” şeklinde sürdürdü.
CHP MİLLETVEKİLİ MURAT BAKAN: 4 YILDIR HİÇBİR ADIM ATILMADI
Uzun süredir konuyu yakından takip eden TBMM Çevre Komisyon CHP Sözcüsü ve İzmir Milletvekili Murat Bakan bugüne kadar ilgili kişi ve kurumlara dört farklı soru önergesi verdi. İktidarın rant ve inşaat sektörü üzerine kurgulandığını belirten CHP Milletvekili Bakan şöyle konuştu: “Bu iktidar ülkenin iktisadi kalkınmasını rant ve inşaat sektörü üzerine kurgulamış bir iktidar. Bunu yaparken de deprem toplanma alanları dahil kamuya ait alanlar satılarak ya da imar değişiklikleriyle yüksek yoğunluklu olarak yapılaşmaya açılmıştır.”
Askeri arazilerin büyük bir rant alanı haline geldiğini anlatan Bakan, soru önergelerin birine dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın, askeri alanların yerel yönetimlerden de gelecek taleplerin dikkate alınarak oluşturacak bir yöntemle şehir parkı, yeşil alan ve sosyal alt yapı için kullanılacağı cevabını verdiğini hatırlatarak “Ancak aradan geçen neredeyse 4 yıllık zaman zarfında buna yönelik hiçbir adım atılmadı.” dedi.
‘‘SARAY, ASKERİ ALANLARIN CHP’Lİ BELEDİYELERİN TASARRUFUNA GEÇMESİNİ İSTEMİYOR’’
Başka bir soru önergesine de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ‘İzmir’deki askeri alanların şehir dışına taşınması ve arazilerin başka kurum ve kuruluşlara tahsisine ilişkin çalışma bulunmadığını’ cevabını verdiğini hatırlatarak şunları belirtti:
“Saray, bu alanların CHP’li belediyelerin tasarrufuna geçerek, kamusal amaçla kullanılmasını istemiyor. Bunun en güncel ve somut örneği; İzmir’de bulunan, Tunç Soyer’in müze yapmak için ihaleye girerek satın aldığı Tarihi Elektrik Fabrikası! 35 milyon TL bedel karşılığı ihale usulüyle satın alınmasına rağmen teslim etmemek için kırk dereden su getiriyorlar. Aynı şekilde İzmir’de ve tüm Türkiye’de askeri bölgeleri yeni rant alanları olarak kendi kontrollerinde tutmayı tercih ediyorlar.”
İstanbul başta olmak üzere Türkiye genelinde şehir merkezlerinde halen ne yapılacağı konusunda karar verilmemiş yüzlerce hektarlık askeri alan bulunuyor. Buraların yeşil alan olarak mı kullanılacağı yoksa yapılaşmaya mı açılacağı bilinmiyor.
[TR724] 29.2.2020
15 Temmuz darbe girişiminin ardından şehir dışına taşınması planlanan askeri alanlar TOKİ’ye devredilerek yapılaşmaya açıldı.
İstanbul’un en değerli yerlerinde bulunan askeri alanların 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan’ın talimatıyla boşaltılarak şehir dışına taşınmasına karar verildi. Dönemin Başbakan’ı Binali Yıldırım Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait olan alanların piknik alanı olarak kullanılacağını söylerken dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki de şehir merkezinde kalan askeri alanların herkesin kullanacağı yeşil alanlar kalacağını açıklamıştı. Özhaseki ayrıca 100 bin metrekarenin üzerinde 375 askeri alan, 10 bin metrekareye kadar da bin 300 askeri alan bulunduğunu belirtmişti.
Şehir Plancıları Odası’nın hesaplarına göre, sadece İstanbul’da 195 adet askeriyeye ait alan bulunuyor. Bu alanların 172’si kent merkezinde, 23’ü orman statüsündeki bölgenin içinde kalıyor. İlçelere göre bu alanların büyüklükleri değişiyor. Örneğin, Başakşehir’deki askeri alan ilçe büyüklüğünün tam yüzde 16 oranında. Esenler de ise bu oran yüzde 50’ye çıkıyor. Çekmeköy’de yüzde sekiz, Beşiktaş’ta ise yüzde 13.
2016 itibariyle İstanbul yüzölçümünün yüzde 3,7’si askeri alandı. 15 Temmuz’un ardından sivil toplum ve meslek örgütleri, yerel idareler bu alanların yeşil alan olarak kalmasını talep etti. Kişi başına düşen yeşil alan miktarı açısından oldukça fakir olan İstanbul’da özellikle bu yerlerin yeşil alan kullanılması sıkça dile getirildi.
TOKİ’YE TAHSİS EDİLDİ
Halkın kullanımına açılacağı bahanesiyle TSK bu alanların önemli bir bölümünü boşaltarak şehir dışına taşındı. Boşalan alanların da büyük kısmı atıl durumda bekletilirken geri kalanları ise piknik ya da yeşil alan olarak değil Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’nın (TOKİ) kullanımı için tahsis edildi.
Beşiktaş’taki 2.92 hektarlık Jandarma Dikimevi Müdürlüğü, Zeytinburnu’nda 11.4 hektarlık deniz kıyısındaki askeri alan TOKİ’ye teslim edildi. Bu arazide büyük bir inşaat projesinin inşaatı devam ediyor.
İstanbul’un en kıymetli arazilerinden sayılan Bakırköy Florya’daki 34 dönümlük askeri arazi de TOKİ aracılığıyla imara açılıyor. Bu alanın depremde toplanma alanı kalmak üzere yeşil alan yapılması gerektiğini savunan Bakırköy Belediye Başkanı Bülent Kerimoğlu, yapılan planlara itiraz ettiklerini dile getirdi. Yine Yeşilköy’deki 3.48 hektarlık askeriyeye ait arazi de TOKİ’ye devredildi.
BAŞKAN ATLAR: YAPILAŞMAYA DEĞİL YEŞİL ALANA İHTİYAÇ VAR
Esenler’deki devasa büyüklükteki, 720 hektarlık askeriyeye ait arazi yapılaşmaya açıldı. Alanın yüzde 42’si kentsel dönüşüm kapsamında konut, geri kalan yüzde 58’ine ise park, eğitim, sosyo-kültürel tesis, belediye hizmet alanları, meydan, sağlık tesisi, yol, dini tesis, teknik altyapı alanı yapılacak.
Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Akif Burak Atlar, Esenler’deki alanın yapılaşmaya açılması ile ilgili yaptığı açıklamada İstanbul’un yeni yapılaşacak alanlara değil, kamusal kullanıma elverişli, açık ve yeşil alanlara ihtiyacı olduğunu söyledi.
Çekmeköy’de 2017’de imara açılan 187 bin metrekarelik alan daha önce dava açılıp iptal edilmişti. Geçen yılın sonunda bu kez Çekmeköy’deki askeri arazinin 79 bin metrekaresi konut ve ticaret alanı olarak imara açıldı.
ARAZİNİN 162 HEKTARI KUZEY MARMARA OTOYOLU İÇİN KULLANILDI
Maltepe’deki Kenan Evren Kışlası Marmara Üniversitesi’ne devredildi. Üniversitenin dağınık haldeki kent genelindeki kampüsleri buraya taşındı. Ancak terk edilen bu kampüslerdeki okul binalarının yerine yeni inşaatlar yapıldı. Örneğin Nişantaşı’ndaki İletişim Fakültesi Kampüsü, önce TOKİ’ye ardından Emlak Konut’a geçti. Arazi 455 milyon TL’ye rezidans yapılmak üzere satıldı. Eyüpsultan’daki 12.5 hektarlık askeri kışla da metro inşaatı için kullanıldı.
İLK 2007’DE BAŞLADI
Askeri alanların yapılaşmaya açılması konusu ilk kez 2007’de gündeme geldi. Maslak’ta Fatih Ormanı sınırları içindeki askeri alana Maslak 1453 projesi uzun süre kamuoyunun gündeminde kalmıştı.
Yine Zeytinburnu’ndaki deniz kıyısında bulunun 11.4 hektarlık eski tank fabrikasının arazisinde de bugün İstanbul’un en büyük inşaat projelerinden birinin yapılımı devam ediyor.
YIKICI: YÜZDE 13’Ü YAPILAŞMAYA AÇILDI
Kuzey Ormanları Savunması, dört yıldır konunun takipçisi. Platformun üyesi şehir plancısı Ayşe Yıkıcı, İstanbul’da yer alan askeri alanların 13’nün yapılaşmaya açıldığını söyledi.
“Korktuğumuz başımıza geliyor” diyen Yıkıcı, askeri alanların zaten 15 Temmuz öncesinde de hükümet eliyle farklı işlevlere dönüştürüldüğünün altını çizdi. Askeri alanların eğitim amaçlı kullanılası nedeniyle yeşil alan yapısını koruduğunu belirten Yıkıcı, orman bütünlüğünün devamı için bu alanların yeşil alan kalması gerektiğini ifade etti.
Yıkıcı sözlerini “Ama askeri alanlar kamusal bir refahlama alanı olarak düşünülmüyor. Bu açıdan iktidara en büyük eleştirimiz bu. Tüm deprem toplanma alanları, parklar yapılaşmaya açılıyor. Bugüne kadar yapılanlar da daha yapılacakların bir göstergesi. Askeri alanlar büyük bir tehditle karşı karşıya. Bu alanları birer birer kaybediyoruz.” şeklinde sürdürdü.
CHP MİLLETVEKİLİ MURAT BAKAN: 4 YILDIR HİÇBİR ADIM ATILMADI
Uzun süredir konuyu yakından takip eden TBMM Çevre Komisyon CHP Sözcüsü ve İzmir Milletvekili Murat Bakan bugüne kadar ilgili kişi ve kurumlara dört farklı soru önergesi verdi. İktidarın rant ve inşaat sektörü üzerine kurgulandığını belirten CHP Milletvekili Bakan şöyle konuştu: “Bu iktidar ülkenin iktisadi kalkınmasını rant ve inşaat sektörü üzerine kurgulamış bir iktidar. Bunu yaparken de deprem toplanma alanları dahil kamuya ait alanlar satılarak ya da imar değişiklikleriyle yüksek yoğunluklu olarak yapılaşmaya açılmıştır.”
Askeri arazilerin büyük bir rant alanı haline geldiğini anlatan Bakan, soru önergelerin birine dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın, askeri alanların yerel yönetimlerden de gelecek taleplerin dikkate alınarak oluşturacak bir yöntemle şehir parkı, yeşil alan ve sosyal alt yapı için kullanılacağı cevabını verdiğini hatırlatarak “Ancak aradan geçen neredeyse 4 yıllık zaman zarfında buna yönelik hiçbir adım atılmadı.” dedi.
‘‘SARAY, ASKERİ ALANLARIN CHP’Lİ BELEDİYELERİN TASARRUFUNA GEÇMESİNİ İSTEMİYOR’’
Başka bir soru önergesine de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ‘İzmir’deki askeri alanların şehir dışına taşınması ve arazilerin başka kurum ve kuruluşlara tahsisine ilişkin çalışma bulunmadığını’ cevabını verdiğini hatırlatarak şunları belirtti:
“Saray, bu alanların CHP’li belediyelerin tasarrufuna geçerek, kamusal amaçla kullanılmasını istemiyor. Bunun en güncel ve somut örneği; İzmir’de bulunan, Tunç Soyer’in müze yapmak için ihaleye girerek satın aldığı Tarihi Elektrik Fabrikası! 35 milyon TL bedel karşılığı ihale usulüyle satın alınmasına rağmen teslim etmemek için kırk dereden su getiriyorlar. Aynı şekilde İzmir’de ve tüm Türkiye’de askeri bölgeleri yeni rant alanları olarak kendi kontrollerinde tutmayı tercih ediyorlar.”
İstanbul başta olmak üzere Türkiye genelinde şehir merkezlerinde halen ne yapılacağı konusunda karar verilmemiş yüzlerce hektarlık askeri alan bulunuyor. Buraların yeşil alan olarak mı kullanılacağı yoksa yapılaşmaya mı açılacağı bilinmiyor.
[TR724] 29.2.2020
İdlib faciasından iki gün sonra kameraların karşısına çıkan Erdoğan’ın gündemi: AB, Avro, Gezi, Sayın Putin, kahkaha, Trump’a dedim
Suriye’nin İdlib kentinde resmi açıklamaya göre 33 askerin şehit edilmesinin üzerinden iki gün geçtikten sonra kameraların karşısına çıkan AKP!li Cumhurbaşkanı Erdoğan şehit sayısının 36 olduğunu açıkladı.
İstanbul’da AKP milletvekilleriyle buluşan AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşması esprilerle ve kahkalarla geçti. Trump ile kuzey Suriye konusunu konuştuğunu belirten Erdoğan’ın söyledikleri salondaki AKP’lilerce kahkahalarla takip edildi.
İdlib faciasından iki gün sonra açıklama yapan Erdoğan’ın gündemindeki diğer konular ise AB’nin para vermemesi, ‘Sayın Putin’ ile yaptığı görüşme, Gezi’de camiye ayakkabıyla girdiler onuları oldu. Zaman zaman Suriye konusuna dönen Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü: ‘‘Suriye meselesi Türkiye için macera değildir. Ülkemizin Suriye’de yaptığı mücadelenin anlamını hala anlamayanlar olduğunu görüyoruz. Harekatlarla güneyimizdeki kuşatmayı 3 noktadan kırdık. İdlib meselesi, ülkemizi köşeye sıkıştırmak ve diğer kazanımlarımızı geri almak için kurgulanan bir oyun olarak önümüze geldi. Bize ‘Sizin orada ne işiniz var?’ diyorlar. Dedim ki, kusura bakmayın, biz oraya Esed’in davetlisi olarak değil, Suriye halkının davetlisi olarak gittik. Ve Suriye halkı ‘Bu iş bitti’ demeden oradan çıkma niyetimiz yok. Dün Sayın Putin’e de söyledim ‘Üs kuracaksanız yine kurun. Ama bizim önümüzden çekilin. Bizi rejimle baş başa bırakın’ dedim. Rusya’nın Suriye’de menfaatleri nedir inanın bunu çözebilmiş değiliz. Trump diyor ki ‘Burada Putin’in ne isteği var?’ Ben de ‘Kamışlı’da bir petrol olayı var bunların’ dedim.’’
[TR724] 29.2.2020
İstanbul’da AKP milletvekilleriyle buluşan AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşması esprilerle ve kahkalarla geçti. Trump ile kuzey Suriye konusunu konuştuğunu belirten Erdoğan’ın söyledikleri salondaki AKP’lilerce kahkahalarla takip edildi.
İdlib faciasından iki gün sonra açıklama yapan Erdoğan’ın gündemindeki diğer konular ise AB’nin para vermemesi, ‘Sayın Putin’ ile yaptığı görüşme, Gezi’de camiye ayakkabıyla girdiler onuları oldu. Zaman zaman Suriye konusuna dönen Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü: ‘‘Suriye meselesi Türkiye için macera değildir. Ülkemizin Suriye’de yaptığı mücadelenin anlamını hala anlamayanlar olduğunu görüyoruz. Harekatlarla güneyimizdeki kuşatmayı 3 noktadan kırdık. İdlib meselesi, ülkemizi köşeye sıkıştırmak ve diğer kazanımlarımızı geri almak için kurgulanan bir oyun olarak önümüze geldi. Bize ‘Sizin orada ne işiniz var?’ diyorlar. Dedim ki, kusura bakmayın, biz oraya Esed’in davetlisi olarak değil, Suriye halkının davetlisi olarak gittik. Ve Suriye halkı ‘Bu iş bitti’ demeden oradan çıkma niyetimiz yok. Dün Sayın Putin’e de söyledim ‘Üs kuracaksanız yine kurun. Ama bizim önümüzden çekilin. Bizi rejimle baş başa bırakın’ dedim. Rusya’nın Suriye’de menfaatleri nedir inanın bunu çözebilmiş değiliz. Trump diyor ki ‘Burada Putin’in ne isteği var?’ Ben de ‘Kamışlı’da bir petrol olayı var bunların’ dedim.’’
[TR724] 29.2.2020
Ekrem Dumanlı: İdlib’in hesabını verin
Zaman Gazetesi eski Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, İdlib’teki saldırı sonucu en az 33 askerin şehit olmasından sonra YouTube kanalında açıklamalarda bulundu. Dumanlı, “İdlib’in hesabını verin” diye konuştu.
İdlib’te yaşanan hadise sonucu Anadolu’da birçok ailenin ocağına ateş düştüğünü söyleyen Dumanlı, “Ancak bakıyorum hala şakşakçılık yapan, goygoyculuk yapan bir kısım kirli havuz medyası hala bahaneler üretiyor, hala kılıflar üretiyor. Türk askerinin İdlib’de ne işi vardır. Bunda amaç neydi? Türkiye nasıl bir provokasyonun içine çekildi?” diye sordu.
Türkiye’nin yıllardır, tüm engellemelere rağmen bir kişinin isteği ile bu girdaba çekildiğini söyleyen Dumanlı, Esad’ın ömrünü AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın uzattığını söyledi.
Videoda gencecik insanlar üzerinden bir kumar oynandığını ifade eden Dumanlı, “İçi kof siyasette ayakta kalabilmek için, oturduğu koltuğu bırakmamak için, yaptıkları işlerin hesabını vermemek için bunlar yapıldı. Muhalefetin de bu olayda suçu var. Türkiye’nin beyni uyuşturuldu. Türkiye’de siyasetçinin, diyanetin, akademisyenin, gazetecinin kalitesine bir bakın. 10-15 yılda bir Türkiye’nin beynini öldürenler, bugün de Türkiye’nin beynin öldürülüyor.” ifadelerine yer verdi.
Kendi hırsızlıklarını, yolsuzluklarını saklamak için kumar oynayanlar için yolun sonunu geldiğini de aktaran Dumanlı, “Rusya, Çin ve İran’la mı savaşacaksınız? Kendi ülkenize hayrınız yokken Ortadoğu’ya ne götürebilirsiniz. Bu acı artık son olur ve Türkiye en azından eski yörüngesine girer.” şeklinde konuştu.
Ekrem Dumanlı’nın İdlib saldırısını değerlendirdiği videosu;
[TR724] 29.2.2020
İdlib’te yaşanan hadise sonucu Anadolu’da birçok ailenin ocağına ateş düştüğünü söyleyen Dumanlı, “Ancak bakıyorum hala şakşakçılık yapan, goygoyculuk yapan bir kısım kirli havuz medyası hala bahaneler üretiyor, hala kılıflar üretiyor. Türk askerinin İdlib’de ne işi vardır. Bunda amaç neydi? Türkiye nasıl bir provokasyonun içine çekildi?” diye sordu.
Türkiye’nin yıllardır, tüm engellemelere rağmen bir kişinin isteği ile bu girdaba çekildiğini söyleyen Dumanlı, Esad’ın ömrünü AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın uzattığını söyledi.
Videoda gencecik insanlar üzerinden bir kumar oynandığını ifade eden Dumanlı, “İçi kof siyasette ayakta kalabilmek için, oturduğu koltuğu bırakmamak için, yaptıkları işlerin hesabını vermemek için bunlar yapıldı. Muhalefetin de bu olayda suçu var. Türkiye’nin beyni uyuşturuldu. Türkiye’de siyasetçinin, diyanetin, akademisyenin, gazetecinin kalitesine bir bakın. 10-15 yılda bir Türkiye’nin beynini öldürenler, bugün de Türkiye’nin beynin öldürülüyor.” ifadelerine yer verdi.
Kendi hırsızlıklarını, yolsuzluklarını saklamak için kumar oynayanlar için yolun sonunu geldiğini de aktaran Dumanlı, “Rusya, Çin ve İran’la mı savaşacaksınız? Kendi ülkenize hayrınız yokken Ortadoğu’ya ne götürebilirsiniz. Bu acı artık son olur ve Türkiye en azından eski yörüngesine girer.” şeklinde konuştu.
Ekrem Dumanlı’nın İdlib saldırısını değerlendirdiği videosu;
[TR724] 29.2.2020
İdlib’te yürekler yandı; İktidar lal kesildi! [İlker Doğan]
İdlib’te önceki gece gerçekleştirilen hain saldırıda resmi açıklamalara göre 33 asker şehit düştü. İktidar temsilcilerinin ‘lal’ kesildiği saldırı sonrası ilk açıklama Hatay Valisi Rahmi Doğan’dan geldi. Doğan, şehit sayısını 9 olarak açıkladı. Ancak ilerleyen saatlerde rakam 33’e kadar çıktı. Al Monitor ise can kaybını 50-55 olarak geçti. Rakamın çok daha fazla olduğunu iddia edenler de var.
Rusya Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, saldırıda hayatını kaybeden askerlerin o bölgede bulunmamaları gerektiği, Ankara’nın da Moskova’yı askerlerin yeriyle ilgili daha önceden bilgilendirmediği savunuldu. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise bu iddiayı yalanladı, askerlerin yerlerinin Rusya’ya bildirildiğini söyledi. Akar, saldırı sonrası 200’den fazla rejim unsurunun havadan ve karadan vurulduğunu anlattı.
NATO, İdlib’deki saldırının ardından olağanüstü toplandı. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, Türkiye’nin yanında olduklarını ve her türlü desteği verdiklerini dile getirdi. Suriye ve Rusya’ya da ateşkes çağrısında bulundu.
BİRLİKTE 400-500 ASKER BULUNUYORDU
Şehit sayısı konusunda çok farklı rakamlar konuşuluyor. İddiaya göre iktidar, tepkilerden çekindiği için gerçek şehit sayısını açıklamıyordu. Al Monitor’un haberine göre saldırıda 50-55 asker hayatını kaybetti. Gazeteci Emre Uslu’nun sağlam olduğunu iddia ettiği kaynağına göre şehit sayısı 79’du. TR724’ün ulaştığı bir asker ise 165 şehit saydığını söyledi. Edinilen bilgiye göre saldırının olduğu yerde 3 tabur ve 400-500 civarında asker bulunuyordu. Hava saldırısıyla söz konusu taburlar bomba yağmuruna tutuldu.
RUSYA: TÜRK ASKERİ ORADA OLMAMALIYDI
Rusya Savunma Bakanlığı’ndan yapılan ilk açıklamada saldırıda hayatını kaybeden askerlerin o bölgede bulunmamaları gerektiği belirtildi. Ankara’nın da Moskova’yı askerlerin yeriyle ilgili daha önceden bilgilendirmediği savunuldu. Peskov, Türk askerlerin İdlib’de yalnızca gözlem noktalarının dışında hayatını kaybettiklerini ve bunun teröristlerin saldırısı sırasında gerçekleştiğini belirtti. Ancak söz konusu açıklama Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar tarafından yalanlandı. Akar, birliklerin yerlerinin saldırı öncesi Rusya ile koordine edildiğini belirtti. Akar’ın açıklamasına göre saldırı sonrası 200’den fazla rejim unsurunun havadan ve karadan vuruldu. 309 rejim askeri öldürüldü.
PUTİN-ERDOĞAN GÖRÜŞMESİ
Sessizliği gömülen AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin’le 10.15’de telefonla görüştüğü açıklandı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, görüşmenin detaylarına ilişkin yaptığı açıklamada, “Sayın Cumhurbaşkanımız, doğrudan ülkemize saldırıldığı ortamda, rejimin her unsurunun Türkiye için meşru hedef olduğunu ve ateş altına alınacağını belirtmiştir.” dedi.
GÖRÜŞME 5-6 MART’TA OLABİLİR
İlerleyen saatlerde Kremlin’den görüşmeye dair açıklama yapıldı. “Putin ve Erdoğan, Suriye’nin kuzeybatısındaki durumun normalleşmesi için ek önlemler alınması gerektiği konusunda anlaştı.” denildi. Kremlin sözcüsü Dmitriy Peskov’un açıklamasına göre, Putin ile Erdoğan 5 ya da 6 Mart’ta bir araya gelecek.
NATO, ‘OLAĞANÜSTÜ’ TOPLANDI
NATO, 12.00 sıralarında olağanüstü toplandı. Yaklaşık 2 saat süren toplantı sonrasında kamelararın karşısına geçen Genel Sekreter Jens Stoltenberg, “Saldırıların durdurulmasını ve BM destekli barış sürecine dönülmesi gerektiğini ifade ediyorum. 2018’deki ateşkese geri dönülmelidir. NATO Türkiye’nin yanındadır. Türkiye’yi çok kıymetli bir müttefik olarak görmektedir. Milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapmaktadır. Hava savunması dahil Türkiye’ye destek veriyoruz.” açıklamasında bulundu.
Skandal: Devlet eliyle ‘insan kaçakçılığı’!
İdlib’ten gelen şehit haberleriyle sarsılan Türkiye’de dün, eşine az rastlanır uluslararası bir skandal yaşandı. Yıllardır ülkedeki mültecileri Avrupa Birliği’ni tehdit aracı olarak kullanan Erdoğan rejimi, onbinlerce göçmeni, ücretsiz otobüsler hatta polis otolarıyla Edirne sınırına taşıdı. Göçmenlerin 2-3 yaşındaki çocuklarıyla bindikleri botlarla Meriç Nehri’ne geçişi canlı yayınlarla ‘Son Dakika’ olarak verildi. Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarda geniş önlemler aldı.
KAPI KAPALI, DENİZDEN GEÇİN!
Sınıra getirilen göçmenlerin anlattıkları, skandalı da gözler önüne serdi. NTV canlı yayınında konuşan Suriyeli bir kadın şunları söylüyordu: “Saat 01.00’da haber geldi. Dediler ki ‘sınır kapıları açılmış geçebilirsiniz.’ Ondan sonra orada otobüsler bekliyorlardı. Bizi buraya kadar bedava getirdi yani. Ondan sonra burada bıraktı bizi. Şimdi sınır kapısına gidiyoruz. Orada jandarma arkadaşlar diyor ki; geçemezsiniz, burada kapılar kapalı. Ama denizden diyor geçebilirsiniz. Şimdi siz düşünün; bu kadar millet, bu kadar çocuklar denizden nasıl geçebilir? Gemi de yok, hiçbir şey yok nasıl geçebilirler?”
POLİS OTOSUYLA SINIRA
Edirne sınırına doğru yürüyen bir başka grupta yer alan göçmen ise 15 gündür polis merkezinde gözaltında olduklarını, akşam apar topar polis otosuyla Edirne sınırına getirildiklerini anlatıyor. “Polisler, ‘gidin, yol açık’ dediler. Bizi buraya bıraktılar.” ifadelerini kullanıyor. Bir başkanı ise cezaevinden tahliye edilerek, yine polis otosuyla sınıra getirildiğini anlatıyor: “Cezaevindeydim bir aydır. Dün akşam bizi serbest bıraktılar, dediler ‘gidin’. Sınıra polis otosuyla geldik. Bize ‘gidin, yol açık’ dediler.”
Siyasi sansür: İnterneti yavaşlat!
İdlib’ten gelen şehit haberleri sonrası AKP rejiminin ilk hamlesi interneti ‘yavaşlatmak’ oldu! 27 Aralık gecesi 23.00’dan sonra özellikle Facebook, Twitter, İnstagram ve Youtube gibi sosyal medya mecralarına giriş yapılamadı. Türk Telekom’un sosyal medya platformlarına 23:00 itibariyle kısıtladığı, diğer büyük operatörler Vodafone ve Turkcell’in de yaklaşık 00:20’de aynı işlemi yaptığı ortaya çıktı. Whatsapp’a bile giriş yapılamadı. İnternete yönelik kısıtlama yaklaşık 18 saat sürdü. Operatörlerden kısıtlamalarla ilgili hiç bir açıklama gelmedi. Kısıtlamanın, BT’nın erişim sağlayıcılara verdiği talimat üzerine ve mahkeme kararı olmaksızın uygulandığı belirtiliyor.
BAŞSAVCILIK’TAN ‘HABERLERE’ SORUŞTURMA
Rejimin ikinci hamlesi ise şehit haberlerine yönelik ‘soruşturma’ açtırmak oldu. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, İdlib’de Türk askerine yönelik saldırıya ilişkin ‘provokatif’ sosyal medya paylaşımlarıyla ilgili soruşturma başlattı.
[İlker Doğan] 29.2.2020 [TR724]
Rusya Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, saldırıda hayatını kaybeden askerlerin o bölgede bulunmamaları gerektiği, Ankara’nın da Moskova’yı askerlerin yeriyle ilgili daha önceden bilgilendirmediği savunuldu. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise bu iddiayı yalanladı, askerlerin yerlerinin Rusya’ya bildirildiğini söyledi. Akar, saldırı sonrası 200’den fazla rejim unsurunun havadan ve karadan vurulduğunu anlattı.
NATO, İdlib’deki saldırının ardından olağanüstü toplandı. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, Türkiye’nin yanında olduklarını ve her türlü desteği verdiklerini dile getirdi. Suriye ve Rusya’ya da ateşkes çağrısında bulundu.
BİRLİKTE 400-500 ASKER BULUNUYORDU
Şehit sayısı konusunda çok farklı rakamlar konuşuluyor. İddiaya göre iktidar, tepkilerden çekindiği için gerçek şehit sayısını açıklamıyordu. Al Monitor’un haberine göre saldırıda 50-55 asker hayatını kaybetti. Gazeteci Emre Uslu’nun sağlam olduğunu iddia ettiği kaynağına göre şehit sayısı 79’du. TR724’ün ulaştığı bir asker ise 165 şehit saydığını söyledi. Edinilen bilgiye göre saldırının olduğu yerde 3 tabur ve 400-500 civarında asker bulunuyordu. Hava saldırısıyla söz konusu taburlar bomba yağmuruna tutuldu.
RUSYA: TÜRK ASKERİ ORADA OLMAMALIYDI
Rusya Savunma Bakanlığı’ndan yapılan ilk açıklamada saldırıda hayatını kaybeden askerlerin o bölgede bulunmamaları gerektiği belirtildi. Ankara’nın da Moskova’yı askerlerin yeriyle ilgili daha önceden bilgilendirmediği savunuldu. Peskov, Türk askerlerin İdlib’de yalnızca gözlem noktalarının dışında hayatını kaybettiklerini ve bunun teröristlerin saldırısı sırasında gerçekleştiğini belirtti. Ancak söz konusu açıklama Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar tarafından yalanlandı. Akar, birliklerin yerlerinin saldırı öncesi Rusya ile koordine edildiğini belirtti. Akar’ın açıklamasına göre saldırı sonrası 200’den fazla rejim unsurunun havadan ve karadan vuruldu. 309 rejim askeri öldürüldü.
PUTİN-ERDOĞAN GÖRÜŞMESİ
Sessizliği gömülen AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin’le 10.15’de telefonla görüştüğü açıklandı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, görüşmenin detaylarına ilişkin yaptığı açıklamada, “Sayın Cumhurbaşkanımız, doğrudan ülkemize saldırıldığı ortamda, rejimin her unsurunun Türkiye için meşru hedef olduğunu ve ateş altına alınacağını belirtmiştir.” dedi.
GÖRÜŞME 5-6 MART’TA OLABİLİR
İlerleyen saatlerde Kremlin’den görüşmeye dair açıklama yapıldı. “Putin ve Erdoğan, Suriye’nin kuzeybatısındaki durumun normalleşmesi için ek önlemler alınması gerektiği konusunda anlaştı.” denildi. Kremlin sözcüsü Dmitriy Peskov’un açıklamasına göre, Putin ile Erdoğan 5 ya da 6 Mart’ta bir araya gelecek.
NATO, ‘OLAĞANÜSTÜ’ TOPLANDI
NATO, 12.00 sıralarında olağanüstü toplandı. Yaklaşık 2 saat süren toplantı sonrasında kamelararın karşısına geçen Genel Sekreter Jens Stoltenberg, “Saldırıların durdurulmasını ve BM destekli barış sürecine dönülmesi gerektiğini ifade ediyorum. 2018’deki ateşkese geri dönülmelidir. NATO Türkiye’nin yanındadır. Türkiye’yi çok kıymetli bir müttefik olarak görmektedir. Milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapmaktadır. Hava savunması dahil Türkiye’ye destek veriyoruz.” açıklamasında bulundu.
Skandal: Devlet eliyle ‘insan kaçakçılığı’!
İdlib’ten gelen şehit haberleriyle sarsılan Türkiye’de dün, eşine az rastlanır uluslararası bir skandal yaşandı. Yıllardır ülkedeki mültecileri Avrupa Birliği’ni tehdit aracı olarak kullanan Erdoğan rejimi, onbinlerce göçmeni, ücretsiz otobüsler hatta polis otolarıyla Edirne sınırına taşıdı. Göçmenlerin 2-3 yaşındaki çocuklarıyla bindikleri botlarla Meriç Nehri’ne geçişi canlı yayınlarla ‘Son Dakika’ olarak verildi. Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarda geniş önlemler aldı.
KAPI KAPALI, DENİZDEN GEÇİN!
Sınıra getirilen göçmenlerin anlattıkları, skandalı da gözler önüne serdi. NTV canlı yayınında konuşan Suriyeli bir kadın şunları söylüyordu: “Saat 01.00’da haber geldi. Dediler ki ‘sınır kapıları açılmış geçebilirsiniz.’ Ondan sonra orada otobüsler bekliyorlardı. Bizi buraya kadar bedava getirdi yani. Ondan sonra burada bıraktı bizi. Şimdi sınır kapısına gidiyoruz. Orada jandarma arkadaşlar diyor ki; geçemezsiniz, burada kapılar kapalı. Ama denizden diyor geçebilirsiniz. Şimdi siz düşünün; bu kadar millet, bu kadar çocuklar denizden nasıl geçebilir? Gemi de yok, hiçbir şey yok nasıl geçebilirler?”
POLİS OTOSUYLA SINIRA
Edirne sınırına doğru yürüyen bir başka grupta yer alan göçmen ise 15 gündür polis merkezinde gözaltında olduklarını, akşam apar topar polis otosuyla Edirne sınırına getirildiklerini anlatıyor. “Polisler, ‘gidin, yol açık’ dediler. Bizi buraya bıraktılar.” ifadelerini kullanıyor. Bir başkanı ise cezaevinden tahliye edilerek, yine polis otosuyla sınıra getirildiğini anlatıyor: “Cezaevindeydim bir aydır. Dün akşam bizi serbest bıraktılar, dediler ‘gidin’. Sınıra polis otosuyla geldik. Bize ‘gidin, yol açık’ dediler.”
Siyasi sansür: İnterneti yavaşlat!
İdlib’ten gelen şehit haberleri sonrası AKP rejiminin ilk hamlesi interneti ‘yavaşlatmak’ oldu! 27 Aralık gecesi 23.00’dan sonra özellikle Facebook, Twitter, İnstagram ve Youtube gibi sosyal medya mecralarına giriş yapılamadı. Türk Telekom’un sosyal medya platformlarına 23:00 itibariyle kısıtladığı, diğer büyük operatörler Vodafone ve Turkcell’in de yaklaşık 00:20’de aynı işlemi yaptığı ortaya çıktı. Whatsapp’a bile giriş yapılamadı. İnternete yönelik kısıtlama yaklaşık 18 saat sürdü. Operatörlerden kısıtlamalarla ilgili hiç bir açıklama gelmedi. Kısıtlamanın, BT’nın erişim sağlayıcılara verdiği talimat üzerine ve mahkeme kararı olmaksızın uygulandığı belirtiliyor.
BAŞSAVCILIK’TAN ‘HABERLERE’ SORUŞTURMA
Rejimin ikinci hamlesi ise şehit haberlerine yönelik ‘soruşturma’ açtırmak oldu. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, İdlib’de Türk askerine yönelik saldırıya ilişkin ‘provokatif’ sosyal medya paylaşımlarıyla ilgili soruşturma başlattı.
[İlker Doğan] 29.2.2020 [TR724]
‘Bir Manisaspor vardı’ deme zamanı [Hasan Cücük]
Bir zamanlar Türk futboluna damga vuran Kocaelispor, Sakaryaspor, Samsunspor ve Gaziantepspor ya alt liglerde ya da amatörde yaşam mücadelesi veriyor. Bu kulüplere biri daha eklenmek üzere. Bu takım Ege’yi Süper Lig’de temsil eden Manisaspor. TFF 3.Lig 1.Grup’ta mücadele eden Manisaspor, son sırada yer alıyor. Bu hafta oynayacağı Şile Yıldızspor’u yenemezse sezonun bitimine 8 hafta kala amatör kümeye düşmeyi garantileyecek. Bu hafta kazansa bile Manisaspor’un ligde kalma şansı neredeyse hiç yok. Bir zamanlar Süper Lig’de fırtına gibi esen takımlar gibi takım yitip gidenler arasına adını yazdıracak.
Vestel’i formaya ekleyince
Manisaspor’un yükselişi Zorlu grubunun desteğini almasıyla başladı. Adının önüne Zorlu grubunun lokomotif markası Vestel’i ekleten Manisaspor’un şanlı Süper Lig yürüyüşünün startı da verilmiş oluyordu. Ekonomik gücün başarıyı getireceği umuluyordu. Zira henüz 2. ligde (TFF 1.Lig) top koştururken Türkiye’nin en medyatik teknik adamı Mustafa Denizli’yi 2002’de takımın başına getiren Vestel Manisaspor bir çok Süper Lig takımını imrendirecek kadro kurmuş, milyon dolarları harcamıştı. Harcanan paralar Süper Lig hedefine ulaşmayınca, Denizli sonrası takımın başına getirilen Levent Eriş hasrete sezonun bitimine 3 hafta kala son vererek Vestel Manisaspor’u yıllardır hayalini kurduğu Süper Lig’e taşıdığında tarihler 2005’i gösteriyordu.
Süper Lig’deki ilk sezonu olan 2005-06’ya Levent Eriş yönetiminde başlayan Manisaspor, başarısız sonuçlar alınca teknik adam değişikliğine gitti. Gözler Anadolu takımlarında başarılı bir grafik çizen Milli Takım’da güven erozyonuna uğrayan Ersun Yanal’a çevrildi. Vestel Manisaspor’la 5 yıllık kontrat imzalayan Yanal’ın hedefi büyüktü. Şampiyonluğa oynayacak bir takım için kolları sıvayan Ersun Yanal’ın flaş transferi Çek futbolcu Zelenka oldu.
Ersun Yanal’lı günlerden bugüne
2005-08 ve 2009-11 sezonları arasında Süper Lig’de mücadele eden Manisaspor’un formasını terleten oyuncular arasında kimler yoktu ki? Burak Yılmaz, Arda Turan, Selçuk İnan, Caner Erkin, Uğur İnceman, Holosko ve Zelenka yolu Manisaspor’dan geçen isimlerdi. Arda Turan, Selçuk İnan, Burak Yılmaz ve Caner Erkin Ege temsilcisinde ortaya koydukları futbolla ligimizin büyüklerinin dikkatini çekmeyi başarmıştı.
İşte bir zamanlar Türk futboluna yeni yıldızlar kazandıran Manisaspor, şimdilerde amatör kümeye düşecek. Zorlu grubunun maddi desteğini çekmesiyle Manisaspor’un serbest düşüşü başlarken, Süper Lig ve 1. Lig döneminde forma giyen eski yabancı futbolcularına olan borçları nedeniyle FIFA tarafından 3 yıldır puanları silindi. Üst üste 2018’de TFF 1. Lig, geçen yıl da 2. Lig’den düştü.
Borçlar, transfer yasakları
Bu sezon yıllar sonra 3. Lig’de boy gösteren ‘Tarzan’ lakaplı Manisaspor, 3 sezondur devam eden transfer yasağı nedeniyle sahaya yine yalnız altyapı oyuncularıyla çıkmak zorunda kaldı. Sezon başında eski yabancılarından Iwanski’ye olan borcu yüzünden FIFA tarafından yine 6 puanı silinen Manisaspor, 25 maçta 1 galibiyet, 3 beraberlik alabildi. Grupta puansız son sırada yer alan siyah-beyazlılar, hafta sonu sahasında oynayacağı maçta 25 puanlı düşme hattının tek basamak üzerindeki Şile Yıldızspor’u yenemediği takdirde kurtuluş umutlarını matematiksel olarak da yitirecek.
Art arda üçüncü kez küme düşüp Bölgesel Amatör Lig’e gerilemenin eşiğinde olan Manisaspor’da kulübün kullanımındaki Tarık Almış Tesisleri geçen yıllarda parasızlık ve bakımsızlıktan harap hale gelmiş, elektrik, gaz ve suları borç nedeniyle kesilince sulanamayan saha da tarlaya dönmüştü. 1965 yılında kurulup maçlarını halen 16 bin kapasiteli kentin en büyük spor tesisi Manisa 19 Mayıs Stadı’nda oynayan Manisasspor’un tarihindeki tüm kupaları geçen yıl borçlu olunan kentteki bir kasap tarafından haczedilip satın alınmıştı.
Mustafa Denizli, Levent Eriş, Ersun Yanal, Giray Bulak, Yılmaz Vural, Mesut Bakkal, Hikmet Karaman, Reha Kapsal, Ümit Özat ve Kemal Özdeş gibi isimlerin teknik adamlık koltuğunda oturduğu Manisaspor, önü alınamayan düşüşle futbol tarihinde yerini aldı. Tıpkı Süper Lig’de bir zamanlar fırtına gibi esen Samsunspor, Sakaryaspor, Kocaelispor, Gaziantepspor gibi Manisaspor’da unutulanlar kervanına katılacak. Geriye sadece iyi günlerden hatıralar kalacak.
[Hasan Cücük] 29.2.2020 [TR724]
Vestel’i formaya ekleyince
Manisaspor’un yükselişi Zorlu grubunun desteğini almasıyla başladı. Adının önüne Zorlu grubunun lokomotif markası Vestel’i ekleten Manisaspor’un şanlı Süper Lig yürüyüşünün startı da verilmiş oluyordu. Ekonomik gücün başarıyı getireceği umuluyordu. Zira henüz 2. ligde (TFF 1.Lig) top koştururken Türkiye’nin en medyatik teknik adamı Mustafa Denizli’yi 2002’de takımın başına getiren Vestel Manisaspor bir çok Süper Lig takımını imrendirecek kadro kurmuş, milyon dolarları harcamıştı. Harcanan paralar Süper Lig hedefine ulaşmayınca, Denizli sonrası takımın başına getirilen Levent Eriş hasrete sezonun bitimine 3 hafta kala son vererek Vestel Manisaspor’u yıllardır hayalini kurduğu Süper Lig’e taşıdığında tarihler 2005’i gösteriyordu.
Süper Lig’deki ilk sezonu olan 2005-06’ya Levent Eriş yönetiminde başlayan Manisaspor, başarısız sonuçlar alınca teknik adam değişikliğine gitti. Gözler Anadolu takımlarında başarılı bir grafik çizen Milli Takım’da güven erozyonuna uğrayan Ersun Yanal’a çevrildi. Vestel Manisaspor’la 5 yıllık kontrat imzalayan Yanal’ın hedefi büyüktü. Şampiyonluğa oynayacak bir takım için kolları sıvayan Ersun Yanal’ın flaş transferi Çek futbolcu Zelenka oldu.
Ersun Yanal’lı günlerden bugüne
2005-08 ve 2009-11 sezonları arasında Süper Lig’de mücadele eden Manisaspor’un formasını terleten oyuncular arasında kimler yoktu ki? Burak Yılmaz, Arda Turan, Selçuk İnan, Caner Erkin, Uğur İnceman, Holosko ve Zelenka yolu Manisaspor’dan geçen isimlerdi. Arda Turan, Selçuk İnan, Burak Yılmaz ve Caner Erkin Ege temsilcisinde ortaya koydukları futbolla ligimizin büyüklerinin dikkatini çekmeyi başarmıştı.
İşte bir zamanlar Türk futboluna yeni yıldızlar kazandıran Manisaspor, şimdilerde amatör kümeye düşecek. Zorlu grubunun maddi desteğini çekmesiyle Manisaspor’un serbest düşüşü başlarken, Süper Lig ve 1. Lig döneminde forma giyen eski yabancı futbolcularına olan borçları nedeniyle FIFA tarafından 3 yıldır puanları silindi. Üst üste 2018’de TFF 1. Lig, geçen yıl da 2. Lig’den düştü.
Borçlar, transfer yasakları
Bu sezon yıllar sonra 3. Lig’de boy gösteren ‘Tarzan’ lakaplı Manisaspor, 3 sezondur devam eden transfer yasağı nedeniyle sahaya yine yalnız altyapı oyuncularıyla çıkmak zorunda kaldı. Sezon başında eski yabancılarından Iwanski’ye olan borcu yüzünden FIFA tarafından yine 6 puanı silinen Manisaspor, 25 maçta 1 galibiyet, 3 beraberlik alabildi. Grupta puansız son sırada yer alan siyah-beyazlılar, hafta sonu sahasında oynayacağı maçta 25 puanlı düşme hattının tek basamak üzerindeki Şile Yıldızspor’u yenemediği takdirde kurtuluş umutlarını matematiksel olarak da yitirecek.
Art arda üçüncü kez küme düşüp Bölgesel Amatör Lig’e gerilemenin eşiğinde olan Manisaspor’da kulübün kullanımındaki Tarık Almış Tesisleri geçen yıllarda parasızlık ve bakımsızlıktan harap hale gelmiş, elektrik, gaz ve suları borç nedeniyle kesilince sulanamayan saha da tarlaya dönmüştü. 1965 yılında kurulup maçlarını halen 16 bin kapasiteli kentin en büyük spor tesisi Manisa 19 Mayıs Stadı’nda oynayan Manisasspor’un tarihindeki tüm kupaları geçen yıl borçlu olunan kentteki bir kasap tarafından haczedilip satın alınmıştı.
Mustafa Denizli, Levent Eriş, Ersun Yanal, Giray Bulak, Yılmaz Vural, Mesut Bakkal, Hikmet Karaman, Reha Kapsal, Ümit Özat ve Kemal Özdeş gibi isimlerin teknik adamlık koltuğunda oturduğu Manisaspor, önü alınamayan düşüşle futbol tarihinde yerini aldı. Tıpkı Süper Lig’de bir zamanlar fırtına gibi esen Samsunspor, Sakaryaspor, Kocaelispor, Gaziantepspor gibi Manisaspor’da unutulanlar kervanına katılacak. Geriye sadece iyi günlerden hatıralar kalacak.
[Hasan Cücük] 29.2.2020 [TR724]
Yatsı Sonrası [Dr. Reşit Haylamaz]
Kimse, “ayranım ekşi” demez; fıtrat bu, dün de öyleymiş bugün de.
Çünkü herkesin doğrusu var ve çoğu insan, başka doğrulara büsbütün kapalı.
Öte yandan, insan sayısınca doğru var, dünyada; öyleyse hangisi doğru?
Sesini daha yüksek çıkaranın dedikleri mi yoksa nitelikli ve pahalı reklamlarla kitleleri uyutabilenlerin söylemi mi?
Semirterek sahip olduğu serveti veya bir şekilde elde ettiği koltuğunu kullanarak saldığı korku ile insanları hizaya getiren mi haklı yoksa mazlum da olsa kimseye zararı dokunmasın diye iniltisini içinde söndüren sükûtîler mi?
Suların bilerek bulandırıldığı demlerde, nakarat halinde toplumdan yükselen ses mi hakikati ifade eder yoksa ancak fırtınaların dindiği gün ve târumâr olmuş bünyânın arasından duyulabilen iniltiler mi?
Zaaflarının esiri olarak köşeye sıkışmış zavallının dili mi doğruyu söyler yoksa cendere üstüne cenderelerden geçtiği halde karakterinde zerre kadar değişiklik olmayan babayiğidin yüreği mi?
Bu durumda kimin, hangi sözünün ve ne kadar doğru olduğunu nereden bileceğiz?
Kıstas ne?
Hâdiselere hangi “niyet” ile bakacak, kalabalıkları önüne katıp sürükleyen olaylara hangi mihenkle “nazar” edip hüküm vereceğiz?
Duruşumuzu netleştirebilmek için isterseniz, geçmişe bu gözle bir bakalım; geleceğimiz hususunda bize neler fısıldıyor?
Yapageldiği melanetlerin Şeytan’a süslü gösterildiğini söylüyor, Kur’ân; tabii kâfir ve Firavun’a da!
Hikmet çerçeveli bir izin almış, mel’ûn; belli ki dünya var olduğu sürece allayıp pullayacak ve peşine taktıkları iradesizleri, Cennet yamaçlarını temaşa ettiriyormuşçasına zift deryasına sokup sokup çıkaracak!
Ebedî kaybına sebebiyet verdiğini düşündüğü âdem oğlundan intikam alacak ve böylelikle, her fırsatta bir başka fatura kesecek ve ardı arkası gelmez bedeller ödetecek, ona.
Fotoğrafı iyi çekmiş ve insan tabiatındaki boşlukları da iyi görmüş; neresine dokunduğunda hangi hareketin, hangi damarına üfürdüğünde nasıl bir sesin çıkacağını çok iyi biliyor!
Şeytan için “kibir”, “büyüklük taslama”, “tepeden bakma”, müthiş bir sermaye; bir kere, “Ben ki…” havasına giren birisi, kıvamını bulmuş bir kukla demek, onun için!
Şatafat, alâyiş, gösteriş, debdebe ve tebzîr gibi israf ve savurganlıklar, işin çerezi mahiyetinde.
Çilingir sofrasına alıp, “Sizden iyisi yok; elinize kimse su dökemez, haydi aslanlarım!” diye şişirdiği insanların çıkmaza sürüklenişi karşısında, “Ben de arkanızdayım!” derken keyiften dört köşe.
İş ciddiye bindiği yerde ise “Ben, sizin yaptığınızdan berîyim; öyle ya, ben sizin görmediğinizi de görüyorum ve ben, Allah’tan korkarım!” diyecek kadar da omurgasız.
İnandığından değil, peşine takılanların sınır tanımaz ve ölçü bilmez şirretlikleri karşısında ürperdiğinden söylüyor, bunu!
Kur’ân, yeri geldiğinde “Ben Allah’tan korkarım!” diyebilen Şeytan’a inat, peşinden koşan sürülerde Allah korkusunun da uçup buharlaşacağını haber veriyor, aynı zamanda!
Yeri geldiğinde Şeytan’ın bile durabildiği yerde, dipsiz kuyuya frensiz kayış ne büyük felaket, her şeyi elde edeceğim derken her şeyden olmak ne büyük hasâret!
Bir de şeytanlaşmış tipler var; benliğini “put” haline getirmiş ucûbe bu tipler, Cehennem’in dibine çeken melanetini, Cennet’in yedi kapısından birden gireceği zannıyla icra ediyor!
Bu tiplerin sahne aldığı yerde Şeytan çakırkeyf, şüphesiz; göbek kaşıyarak gölgenin keyfini çıkarıyor!
Benlik balonu kitleleri kaplayan kabarık tipler, işin merkezine kendilerini koyduğu içindir ki olanca netliğine rağmen Allah’ın âyetlerini bile yalanlayabiliyor, hatta Allah’a bile “yalan” iftirasında bulunabiliyor. Şüphesiz Kur’ân’ın bize resmettiği bu tiplerin tarihte örneği hiç de az değil!
Sana, bana laf atmış çok mu?
Adam, aşmış kendini; siz, onun baktığı yerden bakabilir misiniz?
Bakarsanız, sonuç belli.
Peygamberlerini yalanlayanlar, işkence edenler, hatta hızını alamayıp hak adına peygamber doğrayanların baktığı yerden bakarsak, Allah’ın tavzif ettiği en sevgililere haksızlık etmiş olmaz mıyız?
Firavun, Hâmân ve Kârûn üçlüsünün köpürttüğü tribünlerden yükselen “sihirbaz” ve “yalancı” nakaratlarına kulak vermemiz, Hazreti Mûsâ ile Hazreti Hârûn’a zulmetmemiz anlamına gelmez mi?
Yaşayacakları heyecana kilitlenmiş ateş-perestlerin, Nemrud’un tutuşturduğu ateş etrafında ritim tutuşlarını haklı görürsek, Hazreti İbrâhîm’in yüzüne nasıl bakarız?
Vahy-i ilâhî ile işe koyulup, gelecek felaketten sıyrılabilmek için gemiler inşâ eden Hazreti Nûh’u alaya alanlarla aynı safta yer alırsak, sığınacağımız dağları da kendi ellerimizle yıkmış olmaz mıyız?
Etrafı boşaltılıp yalnızlaştırılan Hazreti Lût’u göz ardı edip, “Bu kadar insan yanlış yapacak değil ya!” kolaycılığıyla kuru kalabalıklara prim verirsek, aynı cürmün ortağı ve dolayısıyla da gelecek tufanın muhatabı olmaz mıyız?
Diyelim ki günü kurtardık; bir de yarın, Hakk’ın divanı var!
Keşke Kur’ân’a, bir de bu gözle bakabilsek.
O kadar çok örnek var ki!
Zaman zaman tarihten sayfalar açsa da tarih kitabı değil, Kur’ân; benzeri durumlarla karşılaştığımızda, durmamız gereken yerin neresi olması gerektiğini fısıldıyor, kulağı olanlara.
İşin mahiyetini görüp sezemeyenler o gün, Hazreti Meryem gibi duru bir anneye, Betül bir afîfeye töhmetle bakmadılar mı?
Dünya güzeli insana zindana açılan kapıları gösterip “Küf kokulu dehlizlerde ceremesini de çeksin!” diyenler, faturayı da Hazreti Yûsuf’a kesmemiş miydi?
Sermayesi yalan olan Şeytan’ın itirafına bakılacak olursa, en nefret ettiği kişi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) değil mi?
21 yıl ateş püsküren Dâru’n-Nedve’nin gözüyle Mekke’ye bakarsan, -hâşâ- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yanlış yolda ve sahabe de haksız!
Uhud yolundan dönenler için İbn-i Selûl, sütten çıkmış ak kaşık; berisi malum!
Ortalığı kaynattıkları dönemde sokağın nabzına kulak verseniz, Hazreti Osmân hakkında müspet bir şey duyabilir misiniz?
Hazreti Ali’yi cendereye sokanlara takılsanız, yolda takılır kalırsınız!
Sarayın “bak” dediği yerden bakarsanız, Ebû Hanîfe’ye de İmâm Şâfii’ye de Ahmed İbn-i Hanbel’e de ateş püskürürsünüz.
Alamut kalesi’nin o günkü ayyaşları, tekfir sıralamasında İmâm Gazâlî’yi liste başı ilan etmemiş miydi?
İmâm Rabbânî, Mevlâna ve daha niceleri…
Örnekleri çoğaltabilirsiniz.
Ne acı ki bir türlü kendimiz olamadığımız tarihimiz, bu örneklerle dolu.
Üstelik, bugün yaşanan pratikten bakıldığında daha iyi anlaşılıyor!
Onlara bu zulmü yaşatanlar bugün, kütüklerde bile kendilerine yer bulamıyor; halbuki dün kıymeti bilinmeyip kitlelerin kin ve nefretine muhatap olan baş yücelere kapılar da açık gönüller de.
Ortalığın aydınlanmasını beklemeden acele karar veren bugünkü kardeşim!
Düne bir de bu gözle bak ve temkini elden bırakma!
Bu delikten çok ısırıldık; bir daha fırsat verme!
Unutma ki saraydan sızan ışıkların göz kamaştırdığı, saz ekibinin çıkardığı seslerin de kulakları sağır ettiği demlerde, mazlumun iniltisi pek duyulmaz.
Zâlimin yüzüne akseden ikindi güneşi, çoğu insanı aldatır; en iyisi mi kararını vermek için sen, suların durulup yalancı mumların da sönüp gideceği yatsı sonrasına odaklan!
[Dr. Reşit Haylamaz] 29.2.2020 [TR724]
Çünkü herkesin doğrusu var ve çoğu insan, başka doğrulara büsbütün kapalı.
Öte yandan, insan sayısınca doğru var, dünyada; öyleyse hangisi doğru?
Sesini daha yüksek çıkaranın dedikleri mi yoksa nitelikli ve pahalı reklamlarla kitleleri uyutabilenlerin söylemi mi?
Semirterek sahip olduğu serveti veya bir şekilde elde ettiği koltuğunu kullanarak saldığı korku ile insanları hizaya getiren mi haklı yoksa mazlum da olsa kimseye zararı dokunmasın diye iniltisini içinde söndüren sükûtîler mi?
Suların bilerek bulandırıldığı demlerde, nakarat halinde toplumdan yükselen ses mi hakikati ifade eder yoksa ancak fırtınaların dindiği gün ve târumâr olmuş bünyânın arasından duyulabilen iniltiler mi?
Zaaflarının esiri olarak köşeye sıkışmış zavallının dili mi doğruyu söyler yoksa cendere üstüne cenderelerden geçtiği halde karakterinde zerre kadar değişiklik olmayan babayiğidin yüreği mi?
Bu durumda kimin, hangi sözünün ve ne kadar doğru olduğunu nereden bileceğiz?
Kıstas ne?
Hâdiselere hangi “niyet” ile bakacak, kalabalıkları önüne katıp sürükleyen olaylara hangi mihenkle “nazar” edip hüküm vereceğiz?
Duruşumuzu netleştirebilmek için isterseniz, geçmişe bu gözle bir bakalım; geleceğimiz hususunda bize neler fısıldıyor?
Yapageldiği melanetlerin Şeytan’a süslü gösterildiğini söylüyor, Kur’ân; tabii kâfir ve Firavun’a da!
Hikmet çerçeveli bir izin almış, mel’ûn; belli ki dünya var olduğu sürece allayıp pullayacak ve peşine taktıkları iradesizleri, Cennet yamaçlarını temaşa ettiriyormuşçasına zift deryasına sokup sokup çıkaracak!
Ebedî kaybına sebebiyet verdiğini düşündüğü âdem oğlundan intikam alacak ve böylelikle, her fırsatta bir başka fatura kesecek ve ardı arkası gelmez bedeller ödetecek, ona.
Fotoğrafı iyi çekmiş ve insan tabiatındaki boşlukları da iyi görmüş; neresine dokunduğunda hangi hareketin, hangi damarına üfürdüğünde nasıl bir sesin çıkacağını çok iyi biliyor!
Şeytan için “kibir”, “büyüklük taslama”, “tepeden bakma”, müthiş bir sermaye; bir kere, “Ben ki…” havasına giren birisi, kıvamını bulmuş bir kukla demek, onun için!
Şatafat, alâyiş, gösteriş, debdebe ve tebzîr gibi israf ve savurganlıklar, işin çerezi mahiyetinde.
Çilingir sofrasına alıp, “Sizden iyisi yok; elinize kimse su dökemez, haydi aslanlarım!” diye şişirdiği insanların çıkmaza sürüklenişi karşısında, “Ben de arkanızdayım!” derken keyiften dört köşe.
İş ciddiye bindiği yerde ise “Ben, sizin yaptığınızdan berîyim; öyle ya, ben sizin görmediğinizi de görüyorum ve ben, Allah’tan korkarım!” diyecek kadar da omurgasız.
İnandığından değil, peşine takılanların sınır tanımaz ve ölçü bilmez şirretlikleri karşısında ürperdiğinden söylüyor, bunu!
Kur’ân, yeri geldiğinde “Ben Allah’tan korkarım!” diyebilen Şeytan’a inat, peşinden koşan sürülerde Allah korkusunun da uçup buharlaşacağını haber veriyor, aynı zamanda!
Yeri geldiğinde Şeytan’ın bile durabildiği yerde, dipsiz kuyuya frensiz kayış ne büyük felaket, her şeyi elde edeceğim derken her şeyden olmak ne büyük hasâret!
Bir de şeytanlaşmış tipler var; benliğini “put” haline getirmiş ucûbe bu tipler, Cehennem’in dibine çeken melanetini, Cennet’in yedi kapısından birden gireceği zannıyla icra ediyor!
Bu tiplerin sahne aldığı yerde Şeytan çakırkeyf, şüphesiz; göbek kaşıyarak gölgenin keyfini çıkarıyor!
Benlik balonu kitleleri kaplayan kabarık tipler, işin merkezine kendilerini koyduğu içindir ki olanca netliğine rağmen Allah’ın âyetlerini bile yalanlayabiliyor, hatta Allah’a bile “yalan” iftirasında bulunabiliyor. Şüphesiz Kur’ân’ın bize resmettiği bu tiplerin tarihte örneği hiç de az değil!
Sana, bana laf atmış çok mu?
Adam, aşmış kendini; siz, onun baktığı yerden bakabilir misiniz?
Bakarsanız, sonuç belli.
Peygamberlerini yalanlayanlar, işkence edenler, hatta hızını alamayıp hak adına peygamber doğrayanların baktığı yerden bakarsak, Allah’ın tavzif ettiği en sevgililere haksızlık etmiş olmaz mıyız?
Firavun, Hâmân ve Kârûn üçlüsünün köpürttüğü tribünlerden yükselen “sihirbaz” ve “yalancı” nakaratlarına kulak vermemiz, Hazreti Mûsâ ile Hazreti Hârûn’a zulmetmemiz anlamına gelmez mi?
Yaşayacakları heyecana kilitlenmiş ateş-perestlerin, Nemrud’un tutuşturduğu ateş etrafında ritim tutuşlarını haklı görürsek, Hazreti İbrâhîm’in yüzüne nasıl bakarız?
Vahy-i ilâhî ile işe koyulup, gelecek felaketten sıyrılabilmek için gemiler inşâ eden Hazreti Nûh’u alaya alanlarla aynı safta yer alırsak, sığınacağımız dağları da kendi ellerimizle yıkmış olmaz mıyız?
Etrafı boşaltılıp yalnızlaştırılan Hazreti Lût’u göz ardı edip, “Bu kadar insan yanlış yapacak değil ya!” kolaycılığıyla kuru kalabalıklara prim verirsek, aynı cürmün ortağı ve dolayısıyla da gelecek tufanın muhatabı olmaz mıyız?
Diyelim ki günü kurtardık; bir de yarın, Hakk’ın divanı var!
Keşke Kur’ân’a, bir de bu gözle bakabilsek.
O kadar çok örnek var ki!
Zaman zaman tarihten sayfalar açsa da tarih kitabı değil, Kur’ân; benzeri durumlarla karşılaştığımızda, durmamız gereken yerin neresi olması gerektiğini fısıldıyor, kulağı olanlara.
İşin mahiyetini görüp sezemeyenler o gün, Hazreti Meryem gibi duru bir anneye, Betül bir afîfeye töhmetle bakmadılar mı?
Dünya güzeli insana zindana açılan kapıları gösterip “Küf kokulu dehlizlerde ceremesini de çeksin!” diyenler, faturayı da Hazreti Yûsuf’a kesmemiş miydi?
Sermayesi yalan olan Şeytan’ın itirafına bakılacak olursa, en nefret ettiği kişi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) değil mi?
21 yıl ateş püsküren Dâru’n-Nedve’nin gözüyle Mekke’ye bakarsan, -hâşâ- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yanlış yolda ve sahabe de haksız!
Uhud yolundan dönenler için İbn-i Selûl, sütten çıkmış ak kaşık; berisi malum!
Ortalığı kaynattıkları dönemde sokağın nabzına kulak verseniz, Hazreti Osmân hakkında müspet bir şey duyabilir misiniz?
Hazreti Ali’yi cendereye sokanlara takılsanız, yolda takılır kalırsınız!
Sarayın “bak” dediği yerden bakarsanız, Ebû Hanîfe’ye de İmâm Şâfii’ye de Ahmed İbn-i Hanbel’e de ateş püskürürsünüz.
Alamut kalesi’nin o günkü ayyaşları, tekfir sıralamasında İmâm Gazâlî’yi liste başı ilan etmemiş miydi?
İmâm Rabbânî, Mevlâna ve daha niceleri…
Örnekleri çoğaltabilirsiniz.
Ne acı ki bir türlü kendimiz olamadığımız tarihimiz, bu örneklerle dolu.
Üstelik, bugün yaşanan pratikten bakıldığında daha iyi anlaşılıyor!
Onlara bu zulmü yaşatanlar bugün, kütüklerde bile kendilerine yer bulamıyor; halbuki dün kıymeti bilinmeyip kitlelerin kin ve nefretine muhatap olan baş yücelere kapılar da açık gönüller de.
Ortalığın aydınlanmasını beklemeden acele karar veren bugünkü kardeşim!
Düne bir de bu gözle bak ve temkini elden bırakma!
Bu delikten çok ısırıldık; bir daha fırsat verme!
Unutma ki saraydan sızan ışıkların göz kamaştırdığı, saz ekibinin çıkardığı seslerin de kulakları sağır ettiği demlerde, mazlumun iniltisi pek duyulmaz.
Zâlimin yüzüne akseden ikindi güneşi, çoğu insanı aldatır; en iyisi mi kararını vermek için sen, suların durulup yalancı mumların da sönüp gideceği yatsı sonrasına odaklan!
[Dr. Reşit Haylamaz] 29.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Biraz dün, biraz hüzün! [M.Nedim Hazar]
Ona de ki;
Şakaklarından tutuyoruz güneşi.
Zehir soluyan bir yaprak gibi çırpınıyor rüzgâr.
Bir iz düşümü kalmış gözlerimizde.
Yıldızları saymak kaderidir bekleyenin.
Ya sonra?
Girift bir bilinmeze açılıyor tüm taraçalar.
Sonrası serili serin ve uzun bir karanlık.
Ona de ki;
Boşlukta birikir gözyaşları.
Sonrası boşluk işte.
Soğukta titriyor menekşeler
Bir çiğ damlası gibi hasret yaza.
Rüzgârda sesi kalır gidenin.
Ya sonra?
Bir beste umuda dair, gelmezse bile beklemek güzel sonrasında.
Ona söyle;
Gece mavi bir yelkovan telaşesiyle çöker efkârın üzerine.
Demiştim ya hani;
Ne çok zehir varmış saatin akrebinde!
Payımıza düşen buharlı bir camın arkası
Ellerimiz nefesimizin buğusunda.
Hayaller çizeriz hep, sonrasında.
De ki ona;
Hüzünlü bir peri fısıldar melodisini ayrılığın.
Uzaklar sevmez melekleri,
Sevdiğine bir urgan, kan kurusu renkte bir yorgan.
Boynumuzda asılı yenilgi madalyaları.
Her bitişte gözlerimiz dikili aya.
Sonra..
Ya…
**
Bir gölge kadar değeri oluyor karanlığın..
Yalnız bir kelebek çığlığı bölüyor geceleri.
Gamzeler sığınak evsiz meleklere, biz ki her rüyada kirlenmiş sevdalar devşiriyoruz.
Ona de ki;
Gülümsemek vicdansızcadır acının kardıklarına.
Mutluluk ise acımasızlık gelir gidenlere.
Söyle ona;
Omuz ortamızda yirmilik kanat ağrısı.
Kollarımızı açsak çakılacağız bulutlardan çivileme.
Ruhu hassas olanın kar taneleri bile yakar tenini.
Bir tüy, hançer etkisi yapar da kelimeler sürgün olur hançeresinden.
Teselli bile bazen ihanet gibi gelir.
Gereksizdir…
Ne yani, bu hüznü bile yaşayamayacaksam.
Ne anlamı var ki gözyaşlarının?
Dün hüzünle olduğu için güzeldir…
Lezzet bugünündür, elem dünün..
Tebessümler, kahkahalar şen şakrak şuh ruhlar çepeçevre sarar da..
Yatıya kalır hüzün aslında…
Herkes başını yastığa koyduğunda,
Usulca kıvrılır elbiselerin arasından.
şairin dediği gibi; belki bir genç kızın solgun dudak boyasından emanet alınmış hatıralarla dopdolu mendilden usulca zemine süzülür…
Dün yürür yarına, yürürken beden sabaha dörtnala.
Ruh düne dönerek uyur, öyle olmazsa tutmaz uyku…
Uykunun tutamadığını kim tutabilir Allah aşkına!
Üstüne bir şey alır beden..
üşütmeye gelmez..
Hüzün, atarak üstünden tüm sıkletleri…
Dün soyunur birer birer kabuklarından…
Üryan bir acı didikler göğüs kafesini..
İşte; orada durup, bize bakmakta…
Yanında yorgun ve ürkek; biraz hüzün…
[M.Nedim Hazar] 29.2.2020 [TR724]
Şakaklarından tutuyoruz güneşi.
Zehir soluyan bir yaprak gibi çırpınıyor rüzgâr.
Bir iz düşümü kalmış gözlerimizde.
Yıldızları saymak kaderidir bekleyenin.
Ya sonra?
Girift bir bilinmeze açılıyor tüm taraçalar.
Sonrası serili serin ve uzun bir karanlık.
Ona de ki;
Boşlukta birikir gözyaşları.
Sonrası boşluk işte.
Soğukta titriyor menekşeler
Bir çiğ damlası gibi hasret yaza.
Rüzgârda sesi kalır gidenin.
Ya sonra?
Bir beste umuda dair, gelmezse bile beklemek güzel sonrasında.
Ona söyle;
Gece mavi bir yelkovan telaşesiyle çöker efkârın üzerine.
Demiştim ya hani;
Ne çok zehir varmış saatin akrebinde!
Payımıza düşen buharlı bir camın arkası
Ellerimiz nefesimizin buğusunda.
Hayaller çizeriz hep, sonrasında.
De ki ona;
Hüzünlü bir peri fısıldar melodisini ayrılığın.
Uzaklar sevmez melekleri,
Sevdiğine bir urgan, kan kurusu renkte bir yorgan.
Boynumuzda asılı yenilgi madalyaları.
Her bitişte gözlerimiz dikili aya.
Sonra..
Ya…
**
Bir gölge kadar değeri oluyor karanlığın..
Yalnız bir kelebek çığlığı bölüyor geceleri.
Gamzeler sığınak evsiz meleklere, biz ki her rüyada kirlenmiş sevdalar devşiriyoruz.
Ona de ki;
Gülümsemek vicdansızcadır acının kardıklarına.
Mutluluk ise acımasızlık gelir gidenlere.
Söyle ona;
Omuz ortamızda yirmilik kanat ağrısı.
Kollarımızı açsak çakılacağız bulutlardan çivileme.
Ruhu hassas olanın kar taneleri bile yakar tenini.
Bir tüy, hançer etkisi yapar da kelimeler sürgün olur hançeresinden.
Teselli bile bazen ihanet gibi gelir.
Gereksizdir…
Ne yani, bu hüznü bile yaşayamayacaksam.
Ne anlamı var ki gözyaşlarının?
Dün hüzünle olduğu için güzeldir…
Lezzet bugünündür, elem dünün..
Tebessümler, kahkahalar şen şakrak şuh ruhlar çepeçevre sarar da..
Yatıya kalır hüzün aslında…
Herkes başını yastığa koyduğunda,
Usulca kıvrılır elbiselerin arasından.
şairin dediği gibi; belki bir genç kızın solgun dudak boyasından emanet alınmış hatıralarla dopdolu mendilden usulca zemine süzülür…
Dün yürür yarına, yürürken beden sabaha dörtnala.
Ruh düne dönerek uyur, öyle olmazsa tutmaz uyku…
Uykunun tutamadığını kim tutabilir Allah aşkına!
Üstüne bir şey alır beden..
üşütmeye gelmez..
Hüzün, atarak üstünden tüm sıkletleri…
Dün soyunur birer birer kabuklarından…
Üryan bir acı didikler göğüs kafesini..
İşte; orada durup, bize bakmakta…
Yanında yorgun ve ürkek; biraz hüzün…
[M.Nedim Hazar] 29.2.2020 [TR724]
Ebleh çocukları hesap vermesin diye… [Alper Ender Fırat]
Ahlaksız, zalim bir yönetimin yaptıklarını unutturan ve toplumu avutan her şey bir afyondur. AKP-Ergenekon ittifakı denen hırsızlar ve zalimler koalisyonu da toplumu afyonlamak için dini kullanmaktan hiç geri durmuyor, hiç vazgeçmiyor.
Resmi olmayan rakamlara göre 150’den fazla vatan evladının mantıki hiçbir izahı olmadığı bir şekilde can vermesini, TRT’de bir hükümet peşkircisi ‘Ne ölümü yer değiştirdiler’ diye açıklıyor’. “33 şehidimizle ilgili (resmen 33 olarak açıklansa da bağımsız kaynaklar 150’nin üstünde olduğunu söylüyor) kaybımız varmış gibi konuşuyorlar. Bunlar güzel sözler değil. Ne kaybı yahu? Kayıp filan yok, yer değiştirdiler. Nasıl olsa herkes gidecek’ diyor.
Evet herkes gidecek ama onların ebleh çocukları dünyaya kazık çakacak, surlarla çevrilmiş emin evlerinde can korkusu taşımadan sefa içinde yaşayacak ve hiç yer değiştirmeyecekler.
Sıvasız evlerin çocukları da hep yer değiştirecek, onların çocukları yaşasın diye ölecekler.
Elbette ki şehitlik çok büyük bir mertebe, elbette inanıyoruz ki şehit olanlar ölmez; ama bunu tepe tepe kullanıp çocuklardan can isteyenler, neden bundan böylesine kaçarlar? Neden öve öve bitiremedikleri şehadeti dünyada hiçbir şeyi layık görmedikleri sıvasız evlerin çocuklarına dağıtırlar?
Sabahtan akşama şehitler tepesi nutukları atanlar, böyle bir konuşmaya ancak savaşırken ölen kendi çocuğunun naaşı başında yapabilir. Kendi evlatlarını savaş meydanlarında bıraktıklarında ancak şehitlik konusunda samimiyetlerine inanabiliriz. Asr-ı Saadetten dini bize anlatanlar böyle yaptılar çünkü.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ama bugün öyle mi, tepeden tırnağa kibir ve cahilliği ruhlarında cem edip kanlı bir hırsa dönüştüren bu iktidar güruhu ölüm, daha çok daha çok ölümle sadece safları birleştirme hesabı yapıyor. Hırsız iktidarının din tacirleri de bu kanlı oyuna dini meze yapıyor, bu yolla toplumu afyonluyorlar.
‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ nutukları atanlar, kendi çocuklarına emin gelecek hazırlamak için borsayı, dövizi, ihaleleri takip etmekten bir an geri durmuyorlar.
Sıvasız evde oturan anneler böylesine haramzade bir güruha karşı ne yapabilir?
17-25 Aralık yolsuzluk operasyonunu yapan polislerden Kadri Cemil Yiğit ne diyordu ‘Ebleh çocukları hesap vermesin diye bu milletin çocuklarına kıyanların Allah belasını versin’. Evet olayın en net ifadesi bu: Ebleh çocuklar hesap vermesin diye her gün bu milletin evlatları can veriyor.
Bütün hikaye hırsızların ve hırsız çocuklarının hesap vermemesi için milletin evlatlarını kurban etmeye başladıkları o tarihe denk geliyor.
Bilmem ki daha ne kadar evlat bu harami şebeke uğruna can verecek, ülke daha ne kadar batacak, daha ne kadar yok olacak?
Ey kavmim bilmem ki sizi daha ne uyandıracak?
[Alper Ender Fırat] 29.2.2020 [TR724]
Resmi olmayan rakamlara göre 150’den fazla vatan evladının mantıki hiçbir izahı olmadığı bir şekilde can vermesini, TRT’de bir hükümet peşkircisi ‘Ne ölümü yer değiştirdiler’ diye açıklıyor’. “33 şehidimizle ilgili (resmen 33 olarak açıklansa da bağımsız kaynaklar 150’nin üstünde olduğunu söylüyor) kaybımız varmış gibi konuşuyorlar. Bunlar güzel sözler değil. Ne kaybı yahu? Kayıp filan yok, yer değiştirdiler. Nasıl olsa herkes gidecek’ diyor.
Evet herkes gidecek ama onların ebleh çocukları dünyaya kazık çakacak, surlarla çevrilmiş emin evlerinde can korkusu taşımadan sefa içinde yaşayacak ve hiç yer değiştirmeyecekler.
Sıvasız evlerin çocukları da hep yer değiştirecek, onların çocukları yaşasın diye ölecekler.
Elbette ki şehitlik çok büyük bir mertebe, elbette inanıyoruz ki şehit olanlar ölmez; ama bunu tepe tepe kullanıp çocuklardan can isteyenler, neden bundan böylesine kaçarlar? Neden öve öve bitiremedikleri şehadeti dünyada hiçbir şeyi layık görmedikleri sıvasız evlerin çocuklarına dağıtırlar?
Sabahtan akşama şehitler tepesi nutukları atanlar, böyle bir konuşmaya ancak savaşırken ölen kendi çocuğunun naaşı başında yapabilir. Kendi evlatlarını savaş meydanlarında bıraktıklarında ancak şehitlik konusunda samimiyetlerine inanabiliriz. Asr-ı Saadetten dini bize anlatanlar böyle yaptılar çünkü.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ama bugün öyle mi, tepeden tırnağa kibir ve cahilliği ruhlarında cem edip kanlı bir hırsa dönüştüren bu iktidar güruhu ölüm, daha çok daha çok ölümle sadece safları birleştirme hesabı yapıyor. Hırsız iktidarının din tacirleri de bu kanlı oyuna dini meze yapıyor, bu yolla toplumu afyonluyorlar.
‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ nutukları atanlar, kendi çocuklarına emin gelecek hazırlamak için borsayı, dövizi, ihaleleri takip etmekten bir an geri durmuyorlar.
Sıvasız evde oturan anneler böylesine haramzade bir güruha karşı ne yapabilir?
17-25 Aralık yolsuzluk operasyonunu yapan polislerden Kadri Cemil Yiğit ne diyordu ‘Ebleh çocukları hesap vermesin diye bu milletin çocuklarına kıyanların Allah belasını versin’. Evet olayın en net ifadesi bu: Ebleh çocuklar hesap vermesin diye her gün bu milletin evlatları can veriyor.
Bütün hikaye hırsızların ve hırsız çocuklarının hesap vermemesi için milletin evlatlarını kurban etmeye başladıkları o tarihe denk geliyor.
Bilmem ki daha ne kadar evlat bu harami şebeke uğruna can verecek, ülke daha ne kadar batacak, daha ne kadar yok olacak?
Ey kavmim bilmem ki sizi daha ne uyandıracak?
[Alper Ender Fırat] 29.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
GATA’da Abdullah Gül’ün başına gelenler [Av. Mehmet Tahsin]
28 Şubat’ın en civcivli günleri…
Askerin baskısıyla istifa etmek zorunda kalan Refah-Yol hükümetinin Devlet Bakanı Abdullah Gül, kulaklarından rahatsızdır. Doktorların kendisine tavsiye ettiği basınç odası tedavisi, o günlerde Ankara’da sadece iki hastanede bulunmaktadır. Birisi Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA), diğeri de Özel Çağ Hastanesi.
Eski Devlet Bakanı Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa Hanım’la beraber GATA’ya giderler. İlk sorun kapıda çıkmıştır. GATA nizamiyesindeki subaylar Hayrünnisa Hanım’ın baş örtüsüyle içeri girmesine izin vermez. O günlerde askerlerin “Tavşan Kulağı” diye tabir ettikleri, başörtüsünü çene altından düğümleyecek şekilde bağlamasını isterler. Bu duruma çok içerleyen ama çaresiz kabullenen Hayrünnisa Hanım içeriye girdiğinde ateş püskürmektedir. Abdullah Gül de onu teskin etmeye çalışmaktadır.
Kendilerini karşılayan tabip binbaşı, bu gerginlik içinde Abdullah Gül’ü basınç odasına alır ve tedaviyi başlatır. Bir yandan da eski devlet bakanı olması hasebiyle durumu dönemin GATA Komutanı Orgeneral Ömer Keçecigil’e bildirir.
Başörtülü birinin GATA’ya girmesi, üstelik bu kişinin askerlerin hiç sevmediği bir partinin eski bakanı olması nedeniyle komutan paniğe kapılır. Başına bir iş gelmemesi için telefona sarılır ve durumu Çevik Bir’e anlatır.
O günlerde Genelkurmay ikinci başkanı olan Çevik Bir, dönemin Genelkurmay başkanı İsmail Hakkı Karadayı’dan daha popüler ve GATA da Çevik Bir’e bağlıdır.
Hayrünnisa Gül’ün başörtüsü ile askeri hastaneye alındığını duyan Çevik Bir küplere biner, ağıza alınmayacak kadar galiz küfürler eder ve hastaneden kovulmasını emreder. Bir tarafta Türkiye Cumhuriyeti’nin Devlet Bakanı, diğer tarafta Türkiye Cumhuriyeti ordusunun en kudretli generali. İki ateş arasında kalan GATA komutanı kıvranıyor. Çünkü Çevik Bir, Abdullah Gül ve eşinin hastaneden derhal kovulmasını emretmiştir.
Tedavinin yarım kalmasına gönlü razı olmayan Tabip Binbaşı, o günkü seansı bitirir ve Gül ailesini yolcu eder. Ama tedavinin devam etmesi gerekmektedir. Bu nedenle Ankara’da bu tedavinin yapıldığı Özel Çağ Hastanesi’ni arar ve tedavinin orada tamamlanmasını sağlar.
Bu olayı, gittiğim dil kursunda tanıştığım, Abdullah Gül’ü o gün tedavi eden Tabip Binbaşı’dan bizzat dinledim. O olaydan yıllar sonra emekli olmuş ve bir üniversitede Profesör olarak çalışırken, o lanetli Çakma Darbe, onu da rahat bırakmamış, ailesinden koparıp buralara kadar savurmuştu.
O gün yapılanlardan Abdullah Gül’ün haberi olmuş mudur bilemiyorum. Tedavisinin GATA’da devam etmemesi yüzünden durumdan haberdar olduğunu zannediyorum.
Yıllar sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı olduğu zaman bir yurtdışı gezisinden dönüşte, protokol gereği kendisini karşılamaya gelen Ankara Garnizon Komutanı Aslan Güner’in eşi Hayrünnisa Gül’ün elini sıkmamak için kırmızı halı üzerinde oradan oraya zıplayarak akrobasi hareketleri sergilediği gündem olmuştu. Sadece bu hareketi yüzünden olduğuna ihtimal vermemekle birlikte bu hareketinin Aslan Güner’in Genelkurmay Başkanlığına mal olduğu konuşuldu.
Aradan yıllar geçti, o gün Refah-Yol hükümetine insan muamelesi yapmayan ve istifa etmek zorunda bırakan 28 Şubat’çılar hakkında dava açıldığı zaman, başörtüsü yüzünden okula gidemeyenler bile davaya müdahil oldu ama ne Abdullah Gül ne de Recep Tayyip Erdoğan müdahil olmadılar. Hatta Erdoğan “bu dalgalar ülkeyi boğar” diyerek soruşturmayı engellemek bile istedi.
Dava 2018 yılında karara bağlandı ve Çevik Bir, Çetin Doğan gibi isimlerin de aralarında olduğu 21 kişi o dönemdeki icraatları yüzünden müebbet hapis cezası aldı. Nedense hiçbiri tutuklanmadı. Hiçbir hakkı zayi olmadı. Yargılama sonunda ceza alanların rütbelerinin sökülmesi kararı sadece kağıt üstünde kaldı.
28 Şubat’ta tankları yürüten General Hikmet Köksal, üç gün önce eceliyle öldüğünde devlet töreniyle gömüldü. Törene Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Kuvvet komutanları tam kadro katıldı!
Soruşturmayı yapan ve davayı açan Savcı Mustafa Bilgili, silahlı örgütü üyeliğinden 17 yıl 1 ay hapis cezası aldı ve halen tutuklu.
O gün Gül’ün tedavisi için kariyerini riske atan Tabip Binbaşı, vatanından koparılıp atılmış, yurtdışında ayakta kalma mücadelesi veriyor.
Bu yaşananlar bunca vefasızlığa değer miydi, bilemiyorum.
Değer miydi Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül?
Siz ne dersiniz Hayrünnisa Hanım?
Önceki yazı: 28 ŞUBATÇILARIN HAYALİ ERDOĞAN’LA GERÇEK OLDU
[Av. Mehmet Tahsin] 29.2.2020 [TR724]
Askerin baskısıyla istifa etmek zorunda kalan Refah-Yol hükümetinin Devlet Bakanı Abdullah Gül, kulaklarından rahatsızdır. Doktorların kendisine tavsiye ettiği basınç odası tedavisi, o günlerde Ankara’da sadece iki hastanede bulunmaktadır. Birisi Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA), diğeri de Özel Çağ Hastanesi.
Eski Devlet Bakanı Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa Hanım’la beraber GATA’ya giderler. İlk sorun kapıda çıkmıştır. GATA nizamiyesindeki subaylar Hayrünnisa Hanım’ın baş örtüsüyle içeri girmesine izin vermez. O günlerde askerlerin “Tavşan Kulağı” diye tabir ettikleri, başörtüsünü çene altından düğümleyecek şekilde bağlamasını isterler. Bu duruma çok içerleyen ama çaresiz kabullenen Hayrünnisa Hanım içeriye girdiğinde ateş püskürmektedir. Abdullah Gül de onu teskin etmeye çalışmaktadır.
Kendilerini karşılayan tabip binbaşı, bu gerginlik içinde Abdullah Gül’ü basınç odasına alır ve tedaviyi başlatır. Bir yandan da eski devlet bakanı olması hasebiyle durumu dönemin GATA Komutanı Orgeneral Ömer Keçecigil’e bildirir.
Başörtülü birinin GATA’ya girmesi, üstelik bu kişinin askerlerin hiç sevmediği bir partinin eski bakanı olması nedeniyle komutan paniğe kapılır. Başına bir iş gelmemesi için telefona sarılır ve durumu Çevik Bir’e anlatır.
O günlerde Genelkurmay ikinci başkanı olan Çevik Bir, dönemin Genelkurmay başkanı İsmail Hakkı Karadayı’dan daha popüler ve GATA da Çevik Bir’e bağlıdır.
Hayrünnisa Gül’ün başörtüsü ile askeri hastaneye alındığını duyan Çevik Bir küplere biner, ağıza alınmayacak kadar galiz küfürler eder ve hastaneden kovulmasını emreder. Bir tarafta Türkiye Cumhuriyeti’nin Devlet Bakanı, diğer tarafta Türkiye Cumhuriyeti ordusunun en kudretli generali. İki ateş arasında kalan GATA komutanı kıvranıyor. Çünkü Çevik Bir, Abdullah Gül ve eşinin hastaneden derhal kovulmasını emretmiştir.
Tedavinin yarım kalmasına gönlü razı olmayan Tabip Binbaşı, o günkü seansı bitirir ve Gül ailesini yolcu eder. Ama tedavinin devam etmesi gerekmektedir. Bu nedenle Ankara’da bu tedavinin yapıldığı Özel Çağ Hastanesi’ni arar ve tedavinin orada tamamlanmasını sağlar.
Bu olayı, gittiğim dil kursunda tanıştığım, Abdullah Gül’ü o gün tedavi eden Tabip Binbaşı’dan bizzat dinledim. O olaydan yıllar sonra emekli olmuş ve bir üniversitede Profesör olarak çalışırken, o lanetli Çakma Darbe, onu da rahat bırakmamış, ailesinden koparıp buralara kadar savurmuştu.
O gün yapılanlardan Abdullah Gül’ün haberi olmuş mudur bilemiyorum. Tedavisinin GATA’da devam etmemesi yüzünden durumdan haberdar olduğunu zannediyorum.
Yıllar sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı olduğu zaman bir yurtdışı gezisinden dönüşte, protokol gereği kendisini karşılamaya gelen Ankara Garnizon Komutanı Aslan Güner’in eşi Hayrünnisa Gül’ün elini sıkmamak için kırmızı halı üzerinde oradan oraya zıplayarak akrobasi hareketleri sergilediği gündem olmuştu. Sadece bu hareketi yüzünden olduğuna ihtimal vermemekle birlikte bu hareketinin Aslan Güner’in Genelkurmay Başkanlığına mal olduğu konuşuldu.
Aradan yıllar geçti, o gün Refah-Yol hükümetine insan muamelesi yapmayan ve istifa etmek zorunda bırakan 28 Şubat’çılar hakkında dava açıldığı zaman, başörtüsü yüzünden okula gidemeyenler bile davaya müdahil oldu ama ne Abdullah Gül ne de Recep Tayyip Erdoğan müdahil olmadılar. Hatta Erdoğan “bu dalgalar ülkeyi boğar” diyerek soruşturmayı engellemek bile istedi.
Dava 2018 yılında karara bağlandı ve Çevik Bir, Çetin Doğan gibi isimlerin de aralarında olduğu 21 kişi o dönemdeki icraatları yüzünden müebbet hapis cezası aldı. Nedense hiçbiri tutuklanmadı. Hiçbir hakkı zayi olmadı. Yargılama sonunda ceza alanların rütbelerinin sökülmesi kararı sadece kağıt üstünde kaldı.
28 Şubat’ta tankları yürüten General Hikmet Köksal, üç gün önce eceliyle öldüğünde devlet töreniyle gömüldü. Törene Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Kuvvet komutanları tam kadro katıldı!
Soruşturmayı yapan ve davayı açan Savcı Mustafa Bilgili, silahlı örgütü üyeliğinden 17 yıl 1 ay hapis cezası aldı ve halen tutuklu.
O gün Gül’ün tedavisi için kariyerini riske atan Tabip Binbaşı, vatanından koparılıp atılmış, yurtdışında ayakta kalma mücadelesi veriyor.
Bu yaşananlar bunca vefasızlığa değer miydi, bilemiyorum.
Değer miydi Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül?
Siz ne dersiniz Hayrünnisa Hanım?
Önceki yazı: 28 ŞUBATÇILARIN HAYALİ ERDOĞAN’LA GERÇEK OLDU
[Av. Mehmet Tahsin] 29.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Av. Mehmet Tahsin
İETT – KGB dalaşı [Tarık Toros]
Yakın tarihin en büyük askeri felaketinden sonra Rusya’da kriz masası toplanmış.
Öğreniyoruz ki, İdlib civarındaki Türk gözlem kuleleri Moskova’nın isteği ile kurulmuş.
Amacı, bölgede terör gruplarına geçit vermemekmiş.
Yine Rusya Savunma Bakanlığı açıklamasından öğreniyoruz ki:
Türk askerleri gözlem kulelerinde değil, karıştıkları terör gruplarının arasında vurulmuş.
**
Tabi bu Rusya resmî görüşü.
Türkiye Savunma Bakanlığı, Türk askerinin orada ateşkesi sağlamak ve göçü önlemek için bulunduğunu savunuyor.
Oysa Rusya tarafına göre:
Türk askeri, gözlem noktalarından çıkmamalıymış, mutabakat böyleymiş.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Neresinden baksanız, amaçlar farklı.
Haliyle çatışma kaçınılmaz.
Öyle de oldu.
Putin durduğu yerde duruyor, görüşme talepleri Erdoğan’dan gidiyor.
Cevap: Yakın zamanda bir araya gelme ihtimali üzerinde çalışılması…
**
Erdoğan çok sıkıştı, çıkış arıyor, bulamıyor.
“Durum lehimize” deyip ortadan kaybolması bundan.
Ne ABD, ne AB, ne de Rusya bırak “yeşili”, sarı ışık bile yakmıyor!
**
Moskova, bölgedeki terör gruplarına karşı çok hassas ve defalarca Ankara’yı uyardı.
Gerek Silahlı Kuvvetler (TSK) gerekse bölgeye giden AKP muhabirleri, o gruplarla içli dışlı görüntüler paylaştı.
Anadolu Ajansı, apaçık IŞİD unsurları ile TSK’yı yan yana gösteren görüntüleri önce yayımladı sonra sildi.
**
28 Şubat Cuma günkü gazeteler, şehit haberlerini taşra baskılarına yetiştiremedi.
“İdlib’te gelişmeler lehimize döndü” manşetleri atıldı.
O gazeteler daha dağıtılmadan eskirken, TV’ler “33 şehit” haberini verecekti.
Hoş, bunu da veremediler.
Muhabirler “hesabı misliyle soruldu” haberlerini geçmeye başladı.
Sonra…
Ankara, sınır kapılarını açtı.
CHP’li İstanbul ve Ankara belediyeleri, Suriyeli mültecileri otobüslerle Edirne ve Çanakkale’ye sevk etti.
Gündem kurtuldu böylece.
TV’ler Meriç’i yüzerek geçmeye çalışan mültecilerden, Ayvalık’taki botlardan canlı yayına geçti.
Neresinden baksanız büyük bir utanç ve insanlık trajedisi.
Ülke 2020’de henüz dibi görmediğini göstermiş oldu.
Dibin de dibi varmış.
**
CHP’deki kriz toplantısında ise bazı yöneticiler şehitler için ağlamış.
Toplantıdan çıkan ise “Meclis genel kurulunun acilen ‘kapalı’ toplanması” önerisi oldu.
Açık toplantıda tezkereye onay verip askerin ölümünden sorumlu değillermiş gibi.
Yalova’nın CHP’li belediye başkanının görevden alınması gürültüye gitti, bu arada.
Dünyada tek gündem olan Koronavirüs haberlerini de unuttuk.
**
Ülke dümeni kilitlenmiş, freni patlamış otobüs gibi bariyerlere çarpa çarpa ilerliyor, içindekilerle.
Kaptan, kırmızı telefonla Moskova’yı çaldırıyor, açan yok.
15 Temmuz başta, tüm kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi ise en büyük korkusu.
Elhasıl, İETT kökenlilerle KGB çıkışlıların dansını izliyoruz.
Sonucu tahmin edemediyseniz, yazıyı dönüp tekrar okuyun.
[Tarık Toros] 29.2.2020 [TR724]
Öğreniyoruz ki, İdlib civarındaki Türk gözlem kuleleri Moskova’nın isteği ile kurulmuş.
Amacı, bölgede terör gruplarına geçit vermemekmiş.
Yine Rusya Savunma Bakanlığı açıklamasından öğreniyoruz ki:
Türk askerleri gözlem kulelerinde değil, karıştıkları terör gruplarının arasında vurulmuş.
**
Tabi bu Rusya resmî görüşü.
Türkiye Savunma Bakanlığı, Türk askerinin orada ateşkesi sağlamak ve göçü önlemek için bulunduğunu savunuyor.
Oysa Rusya tarafına göre:
Türk askeri, gözlem noktalarından çıkmamalıymış, mutabakat böyleymiş.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Neresinden baksanız, amaçlar farklı.
Haliyle çatışma kaçınılmaz.
Öyle de oldu.
Putin durduğu yerde duruyor, görüşme talepleri Erdoğan’dan gidiyor.
Cevap: Yakın zamanda bir araya gelme ihtimali üzerinde çalışılması…
**
Erdoğan çok sıkıştı, çıkış arıyor, bulamıyor.
“Durum lehimize” deyip ortadan kaybolması bundan.
Ne ABD, ne AB, ne de Rusya bırak “yeşili”, sarı ışık bile yakmıyor!
**
Moskova, bölgedeki terör gruplarına karşı çok hassas ve defalarca Ankara’yı uyardı.
Gerek Silahlı Kuvvetler (TSK) gerekse bölgeye giden AKP muhabirleri, o gruplarla içli dışlı görüntüler paylaştı.
Anadolu Ajansı, apaçık IŞİD unsurları ile TSK’yı yan yana gösteren görüntüleri önce yayımladı sonra sildi.
**
28 Şubat Cuma günkü gazeteler, şehit haberlerini taşra baskılarına yetiştiremedi.
“İdlib’te gelişmeler lehimize döndü” manşetleri atıldı.
O gazeteler daha dağıtılmadan eskirken, TV’ler “33 şehit” haberini verecekti.
Hoş, bunu da veremediler.
Muhabirler “hesabı misliyle soruldu” haberlerini geçmeye başladı.
Sonra…
Ankara, sınır kapılarını açtı.
CHP’li İstanbul ve Ankara belediyeleri, Suriyeli mültecileri otobüslerle Edirne ve Çanakkale’ye sevk etti.
Gündem kurtuldu böylece.
TV’ler Meriç’i yüzerek geçmeye çalışan mültecilerden, Ayvalık’taki botlardan canlı yayına geçti.
Neresinden baksanız büyük bir utanç ve insanlık trajedisi.
Ülke 2020’de henüz dibi görmediğini göstermiş oldu.
Dibin de dibi varmış.
**
CHP’deki kriz toplantısında ise bazı yöneticiler şehitler için ağlamış.
Toplantıdan çıkan ise “Meclis genel kurulunun acilen ‘kapalı’ toplanması” önerisi oldu.
Açık toplantıda tezkereye onay verip askerin ölümünden sorumlu değillermiş gibi.
Yalova’nın CHP’li belediye başkanının görevden alınması gürültüye gitti, bu arada.
Dünyada tek gündem olan Koronavirüs haberlerini de unuttuk.
**
Ülke dümeni kilitlenmiş, freni patlamış otobüs gibi bariyerlere çarpa çarpa ilerliyor, içindekilerle.
Kaptan, kırmızı telefonla Moskova’yı çaldırıyor, açan yok.
15 Temmuz başta, tüm kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi ise en büyük korkusu.
Elhasıl, İETT kökenlilerle KGB çıkışlıların dansını izliyoruz.
Sonucu tahmin edemediyseniz, yazıyı dönüp tekrar okuyun.
[Tarık Toros] 29.2.2020 [TR724]
Siz hiç şehit verdiniz mi? Siz hiç Meriç’i geçtiniz mi? [Bülent Korucu]
Siz hiç ne adına olduğunu bilmediğiniz bir savaşın ortasında çaresiz ölümü beklediniz mi? Ailenize telefon açıp, ‘bizi durmadan bombalıyorlar, herhalde şehit olacağız’ dediniz mi?
Siz hiç yanıbaşınızda parçalanan arkadaşınızı taşımak zorunda kaldınız mı? Dünyanın en ağır yüküdür; haberi alınca bayılan annesi gelir gözünüzün önüne, için için ağlayan babayı görürsünüz duvar kenarında… Yol gözleyen eşin hali tarifsizdir. Ya çocuklar… artık tek kanatla uçmak zorundadır onlar.
Ahmet Kaya gibi söyleyelim:
Siz nereden bileceksiniz, çocuklar bir kez anne ve babası her gün ölür.
Siz nereden bileceksiniz; gidenler ardında yaş bırakır, ağlayan bir eş bırakır.
Hava desteği olmadan kara birliklerini başka bir ülkeye göndermek, paraşütsüz hava indirmeye yakın bir intihar girişimi. İç politikadaki sıkışmışlığı; dışardaki yalnızlık ve çaresizliği fakir evlerde çıkardığınız yangınla örtmeseniz keşke!
‘Onlar kayıp değil sadece yer değiştirdi’ diye anlatırken şehitleri, 10 saniye kendi çocuğunuzu düşünseniz, empati yapsanız, böylesine ruhsuz görünmezsiniz. Askerliğini bedelli yapan çocuklarınız, okçulukla yeteneklerini çarçur edeceğine savaş meydanlarında arz-ı endam etse de halk “biz bu uğurda ölümü göze aldık” nutuklarına ikna olsa. Şehitler tepesine sizden birileri de çıkana kadar şehit tabutlarından ellerinizi çekseniz.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Madalyonun öbür yüzü de en az bunun kadar acı…
Siz hiç Meriç’i geçtiniz mi?
Derme çatma bir botla tıka basa insan doluyken açılmak zorunda kaldınız mı?
Siz hiç koşarken kan ter içinde kalmış, devriye köpeklerinin havlamasıyla ödü kopmuş bir küçücük kızın korku dolu gözlerine bakıp, ‘sesini çıkarma’ işareti yaptınız mı? Ağlamamak için dudaklarını ısırırken yanaklarından yuvarlanan gözyaşını sildiniz mi?
Önceki kafilenin botunun battığı haberini çocuklardan gizlemeye çalışarak onları cesaretlendirmeye çalıştınız mı?
Siz hiç yürümekten iki ayak başparmağı kan toplayıp tırnağı düşen bir anneyle karşılaştınız mı? Ağlamasın diye bebeğini neredeyse nefessiz bırakacak şekilde göğsüne bastırmasını izlediniz mi?
Siz hiç yavrusu elinden kayıp giden bir babanın çaresiz yüreğine, yıkılmış haline, dönmeyen diline tanıklık ettiniz mi?
Siz hiç aşkını, geleceğini, her şeyini bırakıp giderken dönüp son bir kez bakan delikanlının acı tebessümünü gördünüz mü?
Ahmet Kaya’nın o eşsiz parçasındaki gibi desem anlar mısınız?
Nereden bileceksiniz bu insanların ölümü niye göze aldığını, nasıl yandığını, neler çektiğini, neden kaçtığını…
Elinizi güçlendirmek için kullandığınız Suriyeli mülteciler, satranç tahtasında ileri ittiğiniz bir piyon değil. Kucağında ve sırtında iki çocuğu taşıyan babayı düşünmüyorsanız, hiç olmazsa çocuklara acıyın! İmkansızı istediğimin ve istismar için yeni Aylan bebekler beklediğinizin farkındayım.
Çok sık kullandığınız dini terminolojiyle sorayım; hangi ensar, hangi muhaciri şantaj aracı olarak kullanmış? Dinden, ahlaktan ve insani değerlerden pisletmediğiniz ne kaldı geriye?
‘Avrupa da yansın’ derken benzin olarak mülteci bedenlerini kullanmaktan utanmıyorsunuz, hiç olmazsa bu kadar belli etmeyin. İnsanlığa olan inancın kırıntıları üzerinde tepinmeyin en azından.
[Bülent Korucu] 29.2.2020 [TR724]
Siz hiç yanıbaşınızda parçalanan arkadaşınızı taşımak zorunda kaldınız mı? Dünyanın en ağır yüküdür; haberi alınca bayılan annesi gelir gözünüzün önüne, için için ağlayan babayı görürsünüz duvar kenarında… Yol gözleyen eşin hali tarifsizdir. Ya çocuklar… artık tek kanatla uçmak zorundadır onlar.
Ahmet Kaya gibi söyleyelim:
Siz nereden bileceksiniz, çocuklar bir kez anne ve babası her gün ölür.
Siz nereden bileceksiniz; gidenler ardında yaş bırakır, ağlayan bir eş bırakır.
Hava desteği olmadan kara birliklerini başka bir ülkeye göndermek, paraşütsüz hava indirmeye yakın bir intihar girişimi. İç politikadaki sıkışmışlığı; dışardaki yalnızlık ve çaresizliği fakir evlerde çıkardığınız yangınla örtmeseniz keşke!
‘Onlar kayıp değil sadece yer değiştirdi’ diye anlatırken şehitleri, 10 saniye kendi çocuğunuzu düşünseniz, empati yapsanız, böylesine ruhsuz görünmezsiniz. Askerliğini bedelli yapan çocuklarınız, okçulukla yeteneklerini çarçur edeceğine savaş meydanlarında arz-ı endam etse de halk “biz bu uğurda ölümü göze aldık” nutuklarına ikna olsa. Şehitler tepesine sizden birileri de çıkana kadar şehit tabutlarından ellerinizi çekseniz.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Madalyonun öbür yüzü de en az bunun kadar acı…
Siz hiç Meriç’i geçtiniz mi?
Derme çatma bir botla tıka basa insan doluyken açılmak zorunda kaldınız mı?
Siz hiç koşarken kan ter içinde kalmış, devriye köpeklerinin havlamasıyla ödü kopmuş bir küçücük kızın korku dolu gözlerine bakıp, ‘sesini çıkarma’ işareti yaptınız mı? Ağlamamak için dudaklarını ısırırken yanaklarından yuvarlanan gözyaşını sildiniz mi?
Önceki kafilenin botunun battığı haberini çocuklardan gizlemeye çalışarak onları cesaretlendirmeye çalıştınız mı?
Siz hiç yürümekten iki ayak başparmağı kan toplayıp tırnağı düşen bir anneyle karşılaştınız mı? Ağlamasın diye bebeğini neredeyse nefessiz bırakacak şekilde göğsüne bastırmasını izlediniz mi?
Siz hiç yavrusu elinden kayıp giden bir babanın çaresiz yüreğine, yıkılmış haline, dönmeyen diline tanıklık ettiniz mi?
Siz hiç aşkını, geleceğini, her şeyini bırakıp giderken dönüp son bir kez bakan delikanlının acı tebessümünü gördünüz mü?
Ahmet Kaya’nın o eşsiz parçasındaki gibi desem anlar mısınız?
Nereden bileceksiniz bu insanların ölümü niye göze aldığını, nasıl yandığını, neler çektiğini, neden kaçtığını…
Elinizi güçlendirmek için kullandığınız Suriyeli mülteciler, satranç tahtasında ileri ittiğiniz bir piyon değil. Kucağında ve sırtında iki çocuğu taşıyan babayı düşünmüyorsanız, hiç olmazsa çocuklara acıyın! İmkansızı istediğimin ve istismar için yeni Aylan bebekler beklediğinizin farkındayım.
Çok sık kullandığınız dini terminolojiyle sorayım; hangi ensar, hangi muhaciri şantaj aracı olarak kullanmış? Dinden, ahlaktan ve insani değerlerden pisletmediğiniz ne kaldı geriye?
‘Avrupa da yansın’ derken benzin olarak mülteci bedenlerini kullanmaktan utanmıyorsunuz, hiç olmazsa bu kadar belli etmeyin. İnsanlığa olan inancın kırıntıları üzerinde tepinmeyin en azından.
[Bülent Korucu] 29.2.2020 [TR724]
Türkiye’nin Suriye’de işi ne? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Genlerinde Milli Görüş virüsü taşıyan İslamcılar, Arap Baharı’ndan pragmatik nedenlerle yararlanmak istediler. Diktatörlükler devrilirken, Ortadoğu’da İslamcı yönetimler iktidara gelecekti. Sünnici dış politika böyle doğdu. Tıpkı yirminci yüzyılın başındaki Türkçü dış politika gibi, maceracı bir ideolojiye dayanıyordu. Ortadoğu’daki Müslümanların ümmet gibi bir dini üst kimlikle alakaları yoktu. Ondan çok daha güçlü olan Arap milliyetçiliği dahi Arapları birleştiremiyorken, aralarında kültürel, sosyolojik ve coğrafi farklılıkları çok derin olan dünya Müslümanları nasıl birleşecekti? Fakat Milli Görüş (MG) kökeninden gelen AKP ve Erdoğan, daha çok mistik ve gerçeklikten kopuk masallarla yetiştirilmiş bir nesildi. Onlar, ne Osmanlı’yı ne de İslam tarihini nesnel olarak kavrayamamış bir ekolden gelmekteydiler. İdealize ettikleri bu iki kültürel temelin sentezlenmiş şeklinin şiirsel ve Polyanna’cı bir versiyonuyla, olaylara ve olgulara son derece sübjektif bakıyorlardı.
Böylece “kardeşim Esad” yaklaşımından “diktatör Esed” yaklaşımına yelken açıldı. Suriye’de demokratik güçler denen çapulcuların esasında cihatçı manyaklar olduğu bilerek ve isteyerek görmezden gelinerek, sahada bu unsurlarla içli dışlı bir Suriye politikası izlenmeye başlandı. Amaç, bu grupların iktidarını sağlamaktı. Esad gidince bunlar Türkiye’nin himayesine girecek, Suriye bir tür Osmanlı eyaleti gibi, Ankara ne istiyorsa onu yapacaktı. Böylece Osmanlı sınırları bir başka formatta restore edilecek, Türkler doğu Akdeniz’de yine başat bölgesel güç olacaklardı. Erdoğan’a birileri devamlı hilafet gazı verirken, diğer tarafta alengirli işlerin patlattığı leş gibi kokan kanalizasyon, Erdoğan ve çevresini tabana daha fazla gaz vermeye itti. Türk toprakları cihatçılara açıldı. Yabancı ve Türk cihatçıların Suriye’ye geçişini Türkiye sağlamaya başladı. İslamcılar onlara mahallenin yaramaz çocukları gibi yaklaşıyordu. Bu arada El Kaide’den türemiş El Nusra gibi yapılar nedeniyle ABD Özgür Suriye Ordusu’na verdiği yardımı (Eğit Donat Programı) sonlandırdı. Fakat NATO üyesi Türkiye, girdiği yoldan geri dönmedi. Suriye’de saha IŞİD tarafından işgal edilirken, ısrarla IŞİD ile mücadeleyi düşük frekanstan götürdü ve el altından onlarla petrol ticareti yaptı. Dahası, ambulans, sağlık hizmeti, ilaç yanında, lojistik, istihbari ve askeri destek verdi. Sahada cihatçıların hamisi “laik Türkiye Cumhuriyeti”, gittikçe otoriterleşirken dış politikasında rasyonel temelleri terk ediyor, Ortadoğu bataklığının bilinmez ve tehlikeli gerçekliğinde körlemesine önüne çıkan her fırsatta neo-emperyal tutumunu ilerletmeye çalışıyordu.
15 Temmuz sonrası Rusya, Türkiye’deki Avrasyacılar üzerinden Türk dış politikası üzerinde etkin olmaya başladı. Derken AB ile ilişkiler Suriyeli göçmenlere indirgendi, NATO üyeliği kâğıt üzerinde bir aidiyete dönüştü. ABD 15 Temmuz’un planlayıcısı, Gülen Cemaati düşman ABD’nin enstrümanı olarak lanse edildi. Bu tür düşünceleri sadece birkaç meczup havuz yazarı gündeme getirmedi. En üst seviyeden isimler, ABD’nin ve Batı’nın düşman olduğu anlatısını topluma benimsetmeye gayret etti. Hatta muhalefette bile NATO üyeliğini savunan kalmadı. Sanki Soğuk Savaş boyunca Türkiye Varşova Paktı üyesiydi!
Böylece Suriye’de sahada Rus güdümüne girmek dış politikanın merkezi düşüncesini oluşturdu. 15 Temmuz’da NATO ve Batı ittifakına bağlı, iyi eğitimli ve birinci takım TSK kadroları tasfiye edildi, yerlerine ne kadar Avrasyacı-Ergenekoncu hizip ve fraksiyon varsa onlar geçirildi. Türkiye Esad ile mücadele sevdasından artık vazgeçmişti. Bunun yerine hedef küçülterek kuzey Suriye’deki Kürtler hedef haline getirildi. Bu Kürtlerle (YPG) daha önce diplomatik ilişkiler içinde olan Ankara, Esad ve Ruslara Suriye sahasını bıraktı. IŞİD’i ABD ile beraber yenen Kürtler, Trump yönetimi tarafından satıldıktan sonra, Esad ve Moskova’nın kucağına düştü. Türklere karşı koyabilmek için Moskova ile anlaşarak, ABD’den boşalan hâkimiyet alanına Esad birliklerinin girmesine göz yumdu. Karşılığında kısmi bir otonomi sözü aldı. ABD, böylece Türklerin “siz bizim düşmanımız PKK’nın uzantısı olan YPG’ye destek oluyorsunuz” eleştirisinden kurtuldu. “Alın ne haliniz varsa görün!” diyen ABD, böylece Ankara’yı Rusya-Esad ikilisinin inisiyatifine terk etti.
Türkiye ortak devriye falan derken Suriye’nin kuzeyinden dışlandı. Esad bu bölgeye geçerek hâkimiyetini kuvvetlendirdi. Artık Suriye toprak bütünlüğünü yüzde doksan sağlamıştı. Düzenli ordusu, hava kuvvetleri, Rusya tarafından kontrol edilen hava sahası, desteklenen ekonomisi, yenilenen askeri envanterleri ile güçlenmiş, palazlanmıştı. İdlib bölgesinde kalan eski IŞİD-El Nusra profilindeki cihatçıları temizlemek istiyordu. Onlarla arasındaki tek engel artık bölgedeki Türk askeri varlığıydı.
Ankara bu bölgeyi Rusya’nın baskısına karşın terk etmemekte ısrar ediyordu. Oysa Putin çömezi Erdoğan’a ciddi uyarılar yapmıştı. Fakat Erdoğan görünen o ki bunun bir fırsat olduğunu, Avrasyacıları tasfiye edebileceğini değerlendirmişti. ABD ve Batı, Erdoğan’ın bir şekilde Türkiye’yi yine Batı’nın istediği bir jeopolitik çizgiye getirebileceği olasılığı ile İdlib’de TSK varlığına destek veriyordu. Avrasyacı kadrolar içeriden, Moskova dışarıdan Erdoğan’ı defalarca uyardı. Gözlemciler Erdoğan pazarlık mı yapıyor yoksa cidden Rusya-Avrasyacı cephe ile restleşiyor mu, analizlerinde bunu tartışırken, Erdoğan tansiyonu arttırarak Şubat sonuna kadar TSK gözlem noktalarının yakınındaki Esad (ve Rus) güçlerinin çekilmesi ültimatomunu verdi. Bu arada Washington Erdoğan ve yakın çevresini markaja aldı ve onlara “siz devam edin, arkanızdayız” mesajı verdi. TSK yığınağı Rusya’yı rahatsız edici bir orana ulaştı. Fakat Moskova hava sahasını kontrol ettiğinden ve Türk uçaklarına kapattığından, Türklerin bir çılgınlık yapmayacağını düşünüyordu. Oysa Erdoğan tam da Rusya’nın düşünmek istemediğini yaptı. Hava gücü olmaksızın, TSK birliklerini ateş hattına sürdü. Cihatçılar arasında kalan TSK birlikleri, düzensiz ordu güçleri gibi, amaçsız ve programsız bir durumda, şuursuzca bölgede Esad-Moskova güçlerini tacize katıldı. Türklerin üniforma, teçhizat, silah ve mühimmat sağladığı cihatçı ortaklar, Esad ve Rus birlikleriyle kıyasıya çatışırken, TSK gözlem noktalarında “olayları gözlemekle” yetinmedi, birçok yerde bu cihatçılarla beraber göründü, aktif muharebeye karıştı.
27 Şubat’ta Esad hava unsurları, Rusların desteği ile, havadan Türk askerlerine saldırı düzenledi ve onlarca kayıp vermelerine neden oldu. Sayısı tam bilinmemekle beraber, 79 askerin hayatını kaybettiğini üzüntüyle öğrendik. Hava desteği olmadan o askerlere kim harekât emri verdi? Sahada neden korunmasız şekilde Esad ordusunun ve Rus birliklerinin inisiyatifine terk edildiler? TSK unsurları neden cihatçılarla beraber askeri harekât yapıyor? Daha da önemlisi, Türkiye’nin Suriye’deki amacı nedir? Neden TSK unsurlarının Suriye’nin İdlib bölgesinde kalmasında bu kadar ısrarcı rejim?
Görünen o ki bu sorulara mantıklı bir yanıt verebilecek bir rejim karar alıcısı yok. Erdoğan zaten son yirmi dört saat içinde bir açıklama yapmadı. Avrasyacı kanat Erdoğan’la pazarlığın sürdüğü izlenimini veriyor. Henüz doğrudan muhalefete başlamamış olmalarından bunu anlıyoruz. Fakat bu kriz, içeride Erdoğan ile Avrasyacılar arasında kopacak fırtınanın en somut işaretlerini veriyor. Eğer Avrasyacılar TSK’yı kontrol edebiliyorlarsa, Erdoğan’ı devirebilirler. Eğer Erdoğan bilek gücüne güvenip Avrasyacıları tasfiye edebilirse, otoriter rejimde gerçekten orduyu da kontrol ederek tek adam haline gelebilir. Yani şu anki rejimin geleceğini Erdoğan Avrasyacı mücadelesi belirleyecek.
Erdoğan diğer taraftan sınır kontrollerini gevşeterek ve AB’ye gitmek isteyen sığınmacıları teşvik, hatta organize ederek Batı üzerinde baskı kurmaya çalışıyor. Suriye’de Rusya’ya karşı destek arıyor. Dahası, Avrasyacıların tasfiyesi gerçekleşirse, Türkiye’deki otoriter rejimine dokunmasınlar diye uyarı mesajları gönderiyor. ABD ve AB Erdoğan’ın Atlantik jeopolitik ve güvenlik konseptine geri dönmesi karşılığında Erdoğan’a bu istediğini verebilir mi? Kanımca bu mümkün. Batı (özellikle ABD) için Türkiye’nin Rusya yörüngesinden uzaklaştırılması çok değerli bir hamle olur.
Türkiye, çok kirli, kirli olduğu kadar da tehlikeli bir oyun masasında, kumar oynuyor. Bu kumarın Jöntürklerin Birinci Dünya Savaşı’nda oynadığı kumar gibi, çok ciddi risklerle dolu olduğunu söylememize gerek var mı? Bu oyunun kaybedilmesi, sadece bazı çıkarların yitirilmesi anlamına gelmeyecek. Türkiye için varlık sorunu ortadadır. Moskova-Washington arasında bu zafiyetlerin kullanılmayacağını düşünenler ya saftır, ya da dünya uluslararası ilişkiler tarihini bilmiyordur. Türkiye tarihinin en zayıf dönemini yaşıyor. Ve başında tarihinin en kifayetsiz karar alıcıları var. Anadolu coğrafyasının jeopolitik gerçekliği zafiyet kabul etmez. Yakın gelecek çok daha ciddi ve yıkıcı olaylara gebe. Bir an evvel aklı selimin hakim olmasını diliyorum.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.2.2020 [TR724]
Böylece “kardeşim Esad” yaklaşımından “diktatör Esed” yaklaşımına yelken açıldı. Suriye’de demokratik güçler denen çapulcuların esasında cihatçı manyaklar olduğu bilerek ve isteyerek görmezden gelinerek, sahada bu unsurlarla içli dışlı bir Suriye politikası izlenmeye başlandı. Amaç, bu grupların iktidarını sağlamaktı. Esad gidince bunlar Türkiye’nin himayesine girecek, Suriye bir tür Osmanlı eyaleti gibi, Ankara ne istiyorsa onu yapacaktı. Böylece Osmanlı sınırları bir başka formatta restore edilecek, Türkler doğu Akdeniz’de yine başat bölgesel güç olacaklardı. Erdoğan’a birileri devamlı hilafet gazı verirken, diğer tarafta alengirli işlerin patlattığı leş gibi kokan kanalizasyon, Erdoğan ve çevresini tabana daha fazla gaz vermeye itti. Türk toprakları cihatçılara açıldı. Yabancı ve Türk cihatçıların Suriye’ye geçişini Türkiye sağlamaya başladı. İslamcılar onlara mahallenin yaramaz çocukları gibi yaklaşıyordu. Bu arada El Kaide’den türemiş El Nusra gibi yapılar nedeniyle ABD Özgür Suriye Ordusu’na verdiği yardımı (Eğit Donat Programı) sonlandırdı. Fakat NATO üyesi Türkiye, girdiği yoldan geri dönmedi. Suriye’de saha IŞİD tarafından işgal edilirken, ısrarla IŞİD ile mücadeleyi düşük frekanstan götürdü ve el altından onlarla petrol ticareti yaptı. Dahası, ambulans, sağlık hizmeti, ilaç yanında, lojistik, istihbari ve askeri destek verdi. Sahada cihatçıların hamisi “laik Türkiye Cumhuriyeti”, gittikçe otoriterleşirken dış politikasında rasyonel temelleri terk ediyor, Ortadoğu bataklığının bilinmez ve tehlikeli gerçekliğinde körlemesine önüne çıkan her fırsatta neo-emperyal tutumunu ilerletmeye çalışıyordu.
15 Temmuz sonrası Rusya, Türkiye’deki Avrasyacılar üzerinden Türk dış politikası üzerinde etkin olmaya başladı. Derken AB ile ilişkiler Suriyeli göçmenlere indirgendi, NATO üyeliği kâğıt üzerinde bir aidiyete dönüştü. ABD 15 Temmuz’un planlayıcısı, Gülen Cemaati düşman ABD’nin enstrümanı olarak lanse edildi. Bu tür düşünceleri sadece birkaç meczup havuz yazarı gündeme getirmedi. En üst seviyeden isimler, ABD’nin ve Batı’nın düşman olduğu anlatısını topluma benimsetmeye gayret etti. Hatta muhalefette bile NATO üyeliğini savunan kalmadı. Sanki Soğuk Savaş boyunca Türkiye Varşova Paktı üyesiydi!
Böylece Suriye’de sahada Rus güdümüne girmek dış politikanın merkezi düşüncesini oluşturdu. 15 Temmuz’da NATO ve Batı ittifakına bağlı, iyi eğitimli ve birinci takım TSK kadroları tasfiye edildi, yerlerine ne kadar Avrasyacı-Ergenekoncu hizip ve fraksiyon varsa onlar geçirildi. Türkiye Esad ile mücadele sevdasından artık vazgeçmişti. Bunun yerine hedef küçülterek kuzey Suriye’deki Kürtler hedef haline getirildi. Bu Kürtlerle (YPG) daha önce diplomatik ilişkiler içinde olan Ankara, Esad ve Ruslara Suriye sahasını bıraktı. IŞİD’i ABD ile beraber yenen Kürtler, Trump yönetimi tarafından satıldıktan sonra, Esad ve Moskova’nın kucağına düştü. Türklere karşı koyabilmek için Moskova ile anlaşarak, ABD’den boşalan hâkimiyet alanına Esad birliklerinin girmesine göz yumdu. Karşılığında kısmi bir otonomi sözü aldı. ABD, böylece Türklerin “siz bizim düşmanımız PKK’nın uzantısı olan YPG’ye destek oluyorsunuz” eleştirisinden kurtuldu. “Alın ne haliniz varsa görün!” diyen ABD, böylece Ankara’yı Rusya-Esad ikilisinin inisiyatifine terk etti.
Türkiye ortak devriye falan derken Suriye’nin kuzeyinden dışlandı. Esad bu bölgeye geçerek hâkimiyetini kuvvetlendirdi. Artık Suriye toprak bütünlüğünü yüzde doksan sağlamıştı. Düzenli ordusu, hava kuvvetleri, Rusya tarafından kontrol edilen hava sahası, desteklenen ekonomisi, yenilenen askeri envanterleri ile güçlenmiş, palazlanmıştı. İdlib bölgesinde kalan eski IŞİD-El Nusra profilindeki cihatçıları temizlemek istiyordu. Onlarla arasındaki tek engel artık bölgedeki Türk askeri varlığıydı.
Ankara bu bölgeyi Rusya’nın baskısına karşın terk etmemekte ısrar ediyordu. Oysa Putin çömezi Erdoğan’a ciddi uyarılar yapmıştı. Fakat Erdoğan görünen o ki bunun bir fırsat olduğunu, Avrasyacıları tasfiye edebileceğini değerlendirmişti. ABD ve Batı, Erdoğan’ın bir şekilde Türkiye’yi yine Batı’nın istediği bir jeopolitik çizgiye getirebileceği olasılığı ile İdlib’de TSK varlığına destek veriyordu. Avrasyacı kadrolar içeriden, Moskova dışarıdan Erdoğan’ı defalarca uyardı. Gözlemciler Erdoğan pazarlık mı yapıyor yoksa cidden Rusya-Avrasyacı cephe ile restleşiyor mu, analizlerinde bunu tartışırken, Erdoğan tansiyonu arttırarak Şubat sonuna kadar TSK gözlem noktalarının yakınındaki Esad (ve Rus) güçlerinin çekilmesi ültimatomunu verdi. Bu arada Washington Erdoğan ve yakın çevresini markaja aldı ve onlara “siz devam edin, arkanızdayız” mesajı verdi. TSK yığınağı Rusya’yı rahatsız edici bir orana ulaştı. Fakat Moskova hava sahasını kontrol ettiğinden ve Türk uçaklarına kapattığından, Türklerin bir çılgınlık yapmayacağını düşünüyordu. Oysa Erdoğan tam da Rusya’nın düşünmek istemediğini yaptı. Hava gücü olmaksızın, TSK birliklerini ateş hattına sürdü. Cihatçılar arasında kalan TSK birlikleri, düzensiz ordu güçleri gibi, amaçsız ve programsız bir durumda, şuursuzca bölgede Esad-Moskova güçlerini tacize katıldı. Türklerin üniforma, teçhizat, silah ve mühimmat sağladığı cihatçı ortaklar, Esad ve Rus birlikleriyle kıyasıya çatışırken, TSK gözlem noktalarında “olayları gözlemekle” yetinmedi, birçok yerde bu cihatçılarla beraber göründü, aktif muharebeye karıştı.
27 Şubat’ta Esad hava unsurları, Rusların desteği ile, havadan Türk askerlerine saldırı düzenledi ve onlarca kayıp vermelerine neden oldu. Sayısı tam bilinmemekle beraber, 79 askerin hayatını kaybettiğini üzüntüyle öğrendik. Hava desteği olmadan o askerlere kim harekât emri verdi? Sahada neden korunmasız şekilde Esad ordusunun ve Rus birliklerinin inisiyatifine terk edildiler? TSK unsurları neden cihatçılarla beraber askeri harekât yapıyor? Daha da önemlisi, Türkiye’nin Suriye’deki amacı nedir? Neden TSK unsurlarının Suriye’nin İdlib bölgesinde kalmasında bu kadar ısrarcı rejim?
Görünen o ki bu sorulara mantıklı bir yanıt verebilecek bir rejim karar alıcısı yok. Erdoğan zaten son yirmi dört saat içinde bir açıklama yapmadı. Avrasyacı kanat Erdoğan’la pazarlığın sürdüğü izlenimini veriyor. Henüz doğrudan muhalefete başlamamış olmalarından bunu anlıyoruz. Fakat bu kriz, içeride Erdoğan ile Avrasyacılar arasında kopacak fırtınanın en somut işaretlerini veriyor. Eğer Avrasyacılar TSK’yı kontrol edebiliyorlarsa, Erdoğan’ı devirebilirler. Eğer Erdoğan bilek gücüne güvenip Avrasyacıları tasfiye edebilirse, otoriter rejimde gerçekten orduyu da kontrol ederek tek adam haline gelebilir. Yani şu anki rejimin geleceğini Erdoğan Avrasyacı mücadelesi belirleyecek.
Erdoğan diğer taraftan sınır kontrollerini gevşeterek ve AB’ye gitmek isteyen sığınmacıları teşvik, hatta organize ederek Batı üzerinde baskı kurmaya çalışıyor. Suriye’de Rusya’ya karşı destek arıyor. Dahası, Avrasyacıların tasfiyesi gerçekleşirse, Türkiye’deki otoriter rejimine dokunmasınlar diye uyarı mesajları gönderiyor. ABD ve AB Erdoğan’ın Atlantik jeopolitik ve güvenlik konseptine geri dönmesi karşılığında Erdoğan’a bu istediğini verebilir mi? Kanımca bu mümkün. Batı (özellikle ABD) için Türkiye’nin Rusya yörüngesinden uzaklaştırılması çok değerli bir hamle olur.
Türkiye, çok kirli, kirli olduğu kadar da tehlikeli bir oyun masasında, kumar oynuyor. Bu kumarın Jöntürklerin Birinci Dünya Savaşı’nda oynadığı kumar gibi, çok ciddi risklerle dolu olduğunu söylememize gerek var mı? Bu oyunun kaybedilmesi, sadece bazı çıkarların yitirilmesi anlamına gelmeyecek. Türkiye için varlık sorunu ortadadır. Moskova-Washington arasında bu zafiyetlerin kullanılmayacağını düşünenler ya saftır, ya da dünya uluslararası ilişkiler tarihini bilmiyordur. Türkiye tarihinin en zayıf dönemini yaşıyor. Ve başında tarihinin en kifayetsiz karar alıcıları var. Anadolu coğrafyasının jeopolitik gerçekliği zafiyet kabul etmez. Yakın gelecek çok daha ciddi ve yıkıcı olaylara gebe. Bir an evvel aklı selimin hakim olmasını diliyorum.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)