Bir KHK’lı daha kanserden hayatını kaybetti

Cezaevinde kanser olan KHK’lı sağlık memuru Caner Durukan bugün akşam üzeri tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

BOLD ÖZEL – KHK ile ihraç edildikten sonra bir yıl hapiste kalan ve kansere yakalanan sağlık memuru Caner Durukan, tedavi gördüğü Kayseri Erciyes Üniversitesi Hastanesi Onkoloji yoğun bakımında hayatını kaybetti.

Cemaat soruşturmaları kapsamında 2017 yılının ortalarında tutuklanan ve Nevşehir Cezaevinde 1 yıl kalan Durukan, 2,5 yıldır bağırsak kanseri tedavisi görüyordu. Durukan’ın tedavisi cezaevinde geciktirilince tümör karaciğerine sıçramıştı.

SON SÖZLERİ

Evli ve iki çocuk sahibi Durukan Kayseri’nin Develi ilçesinde görev yaparken Ekim 2016’da ihraç edildi. Durukan’ın ailesine söylediği son sözleri “Hayatımda yanlış yapmadım, yanlış insanlarla birlikte oldum, tanıdığım insanlar pırıl pırıl ahirette de onlarla olmak isterim. Ölümden korkmuyorum, masum insanların aklandığı gün bir değil bin Caner feda olsun. Allah’tan gelen baş göz üstüne” oldu.

42 yaşındaki Caner Durukan’ın cenazesi yarın Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesinde defnedilecek.

[Bold Medya] 3.6.2020

Bir Ergenekon sanığından daha '15 Temmuz' itirafı

Ergenekon davası sanıklarından kapatılan Ulusal Birlik Partisi Kurucusu Semih Tufan Gülaltay'dan 15 Temmuz ile ilgili ilginç iddialar geldi

Bir Ergenekon sanığından daha '15 Temmuz ' itirafı

15 Temmuz kontrollü darbe girişimi ile ilgili Ergenekon sanıklarından bir itiraf daha geldi . Ergenekon davası sanıklarından kapatılan Ulusal Birlik Partisi Kurucusu  Semih Tufan Gülaltay sosyal medya hesaplarından paylaştığı videoda ilginç bilgiler verdi...

15 Temmuz darbe girişimini aylar öncesinden yetkililere duyurduğunu iddia eden Gülaltay 15 Temmuz Günü Erdoğan'ın kaldığı Marmaris'teki otelin yanındaki otelde kaldığını açıkladı.

Erdoğan'a dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala ile ilgili de bilgiler verdiğini iddia eden Gülaltay şimdiki Bakan Süleyman Soylu hakkında da suçlamalarda bulundu.

Soylu'yu paralel devlet kurmakla suçlayan Gülaltay'lıya göre 'Erdoğan Ankara'ya gidemiyor'

Gülaltay  YouTube kanalında yayımladığı bir başka videoda da , cezaevinde ölen eski Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) görevlisi Kaşif Kozinoğlu’nun ölüm emrini Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’in verdiğini iddia etmiş, bu iddianın ardından tutuklanmıştı

Ergenekon sanıklarından gelen ilk 15 Temmuz itirafı aslında Semih Tufan Gülaltay'dan gelen itiraf değil. Daha önce  Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in “Darbeyi   Genel Başkan Yardımcımız Sayın Atilla Uğur gitti Yeni Şafak gazetesine bildirdi.' demişti. Yine Ergenekon sanığı Hasan Atilla Uğur'un darbeden saatler öncesinde verdiği röportajda anlattığı ortaya çıkmıştı

[Samanyolu Haber] 3.6.2020

İngiltere'de Koronavirüs tedavisinde İbuprofen ilacı deneniyor

İngiltere'de Koronavirüs hastaları için "İbuprofen" isimli ilacın denendiği bir çalışma başlatıldı.

Araştırma ekibi, aynı zamanda ağrı kesici olarak kullanılan ibuprofenin solunum güçlüğünü giderebileceğini ve hastaları solunum cihazına bağımlılıktan kurtarabileceğini düşünüyor.

Londra'daki Guy's and St Thomas Hastanesi ve King's College Üniversitesi'nin birlikte yürüttüğü çalışma kapsamında burada koronavirüstedavisi gören hastaların yarısına rutin tedavilerine ek olarak İbuprofen de verilecek.

Hastalar tablet yerine, iltihaplı romatizma hastalarının kullandığı lipid İbuprofen kullanacak.

HAYVANLARDAKİ DENEMELERDE UMUT VERİCİ SONUÇLAR

Hayvanlar üzerindeki çalışmalar, ilacın akut solunum yetersizliği sendromunu tedavi edebileceğine işaret ediyor. Bu sendrom, ağır koronavirüs vakalarındaki semptomlardan biri.

Araştırma ekibinden Prof. Mitul Mehta, "Çalışmayı bu sonucun insanlarda da alınıp alınamayacağını görmek için yapıyoruz." dedi.

Koronavirüs salgınının başlangıcında orta şiddetteki vakalarda ibuprofenin riskli olabileceğine dair kaygılar vardı.

Bir tıp doktoru olan Fransa Sağlık Bakanı Oliver Veran, steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçların enfeksiyonu ağırlaştırıcı bir etki yapabileceğini söylemiş ve hastalara bunun yerine parasetamol almaları tavsiyesinde bulunmuştu.

Ancak İngiltere'de İnsan Tıbbı Komisyonu nisanda Koranavirüs vak'alarında parasetamol gibi steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçların da güvenli olduğunu açıklamıştı.

İki ilacın da ateş düşürebileceği ve grip benzeri semptomların ortadan kaldırılmasına yardımcı olabileceği belirtiliyor.

İngiltere Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS), hafif vak'alarda İbuprofen'e göre daha az yan etkisi olduğu için parasetamol alınmasını öneriyor.

Mide ülseri olanlara ibuprofen önerilmiyor.

[Samanyolu Haber] 3.6.2020

İHD: Cezaevlerinde bin 334 ağır hasta var

İHD Diyarbakır Şubesi tarafından hazırlanan rapora göre cezaevlerinde şu anda bin 334 ağır hasta ve tutuklu bulunuyor.

Koronavirüs salgını sürerken cezaevlerindeki durumun kaygılara neden olduğunu kaydeden İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi cezaevlerinde bulunan hasta tutuklu ve mahkûmların büyük risk altında olduğuna dikkat çekti.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi, hapishanelerdeki hastalarla ilgili hazırladığı raporu kamuoyu ile paylaştı. Açıklamada 2018 yılından bu yana prostat kanseri tedavisi gören hasta mahkûm Soydan Akay’ın durumu ile ilgili bilgi de paylaşıldı.

‘KRONİK RAHATSIZLIĞI BULUNAN TUTUKLULARA TEK KİŞİLİK HÜCRE TUTULUYOR’

Açıklamada 27 yıldır ülkenin değişik cezaevlerinde tutulan Soydan Akay’ın yakını Şafii Hayme’nin 1 Haziran’da şubelerine başvurduğunun belirtildi: “Soydan Akay’ın prostat kanseri yanı sıra eklem romatizması, hepatiti B ve kalp spazmı gibi rahatsızlıklarının da bulunduğunu beyan etmiştir. Soydan’ın son 2 yıldır da Silivri Kapalı Cezaevi’nde tek kişilik hücrede tutulduğu ve 6 aydan fazla bir süredir telefon ve görüş hakkına çıkmayarak bu durumu protesto ettiğini belirtmiştir.”

‘HASTA MAHPUSLARIN SAYILARI ARTIYOR’

Hasta tutuklu ve mahkûmların sayısında gün geçtikçe artış yaşandığına işaret edilen çıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Tahliye edilmeyen birçok kişi hastalıklarının son aşamasına gelmişlerdir. 2019 yılında sadece bölge hapishanelerinde 6 hasta mahpus yaşamını yitirdi. 2020 yılının mayıs ayında ise Osmaniye T Tipi Kapalı Cezaevinde Sabri Kaya ve Edirne F Tipi Kapalı Hapishanesinde Vefa Kartal isimli hasta mahpuslar, maalesef yaşamlarını yitirmişlerdir. Bugün itibariyle, derneğimiz tarafından tespit edilen verilere göre hapishanelerde 458’i ağır olmak üzere toplam bin 334 hasta mahpus bulunmaktadır.”

İHD Diyarbakır Şubesi açıklamada taleplerini şöyle sıraladı:

*Sağlık sebebiyle infazın ertelenmesi kararlarında cumhuriyet savcılarının takdir yetkisi kaldırılmalı, hastanelerin verdiği raporlar esas alınarak cezaların infazları ertelenmeli.

*Hasta mahpusların infaz ertelemesinin önündeki engel teşkil eden infaz kanununun 25. maddesindeki “infaza ara verilemeyeceği”ne dair düzenleme ile 107. maddenin 16 fıkrasındaki düzenleme kaldırılmalı.

*Mahpusların müddetnamelerinde yaşları ve sağlık durumları dikkate alınarak tahliye olabilecekleri uygun bir tarih yer almalı.

*Hasta mahpusların tahliye edilmemesinin AİHS’in 3. maddesinin ihlali olduğu hatırda tutulmalı.

[Samanyolu Haber] 3.6.2020

Ali Bayram Ağabey gurbette ruhunun ufkuna yürüdü...

Hizmet Hareketi'nin ilklerinden olan araştırmacı Dr. Ali Bayram, gece saatlerinde Mısır'ın başkenti Kahire'de vefat etti.

''Köprüyü geçen binlerce kişi Anadolu toprağını öpüp geri dönüyordu...''

Özellike Orta Asya hizmetlerinin başlamasında büyük katkısı olan Dr. Ali Bayram bir süre önce beyin kanaması sebebiyle felç geçirmişti. Bir süredir Mısır'ın başkenti Kahire'de ikamet etmek zorunda bırakılan Dr. Bayram gurbette ruhunu teslim etti.

Vefatın ardından Fethullah Gülen Hocaefendi de bir taziye mesajı yayınladı:

İman ve Kur’an hizmetine gönül vermiş ve hayatını o istikamette yaşamış, kıymetli insan Ali Bayram Hoca ruhunun ufkuna yürüdü. Hizmetlerdeki gayreti, insanlarla münasebetlerdeki mahareti ve hatır bilen bir gönül insanı olmasının yanında, hicret bezmi açılınca Orta Asya’ya hicreti ile de arkadan gelen geç nesillere hüsnü misal olmuş öncülerdendi. Yaşamakta olduğumuz zulüm sürecinden o da hissesine düşeni almış ve bu sefer de cebri hicrete maruz kalarak ülkesinden ayrılmıştı. Cenab-ı Rabbülalemin’den diler ve dilenirim ki, hem Ali Bayram Hocayı hem de hicret yolunda veya hicret diyarlarında ruhunun ufkuna yürüyen bütün kardeş ve hemşirelerimi “… Her kim de Allah ve Peygamber uğruna hicret etmek için evinden çıkar, sonra bu yolda ölürse şüphesiz onun mükafatı Allah’a aittir.” Ayetinin şümulüne dahil etsin. Zira O’nun rahmet hazineleri, ihsan ve lütufları sonsuzdur, sınırsızdır.
Aileleri, çocukları, akrabaları, yakınları ve hizmetimize gönül vermiş arkadaşlarıma sabr-ı cemil niyaz ediyorum.

M. Fethullah Gülen

[Samanyolu Haber] 3.6.2020

DSÖ yetkilileri de Çin'i suçluyor: Kuşkular doğru mu?

Ocak ayından bu yana Covid-19 salgınına yönelik hızlı cevap konusunda Çin'e övgüler yağdıran Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) yüz binlerce kişinin ölümüne neden olan koronavirüs ile ilgili bu ülkeden çok az bilgi edindiği öne sürüldü.

Associated Press haber ajansı, DSÖ'nün kulislerinde resmi açıklamaların tam tersine bir durum yaşandığını ve örgütün Çin'den bilgi almakta oldukça zorlandığı iddia etti.

İddialara göre, Covid-19'un genetik şifresi DSÖ'ye haftalar sonra bildirildi ve bu konuda da gecikme yaşandı.

Bu gecikmenin birçok ülkede salgının hızla yayılmasına neden olduğu, test, ilaç ve aşı konusunda geç kalınmasına yol açtığı ifade edildi. Hastalar hakkında yeterince bilginin paylaşılmamasının da ölümcül virüsün dünya genelinde hızla yayılmasına neden olduğu savunuldu.

Covid-19 genetik şifresinin 2 Haziran'da ortaya çıkmasına rağmen Çin'in bu tutumundan dolayı DSÖ'nün 30 Haziran'da harekete geçebildiği ifade ediliyor.

Çin Sağlık Bakanlığı'nın bilgileri sıkı bir şekilde kontrol ettiği görüldü.

Çin hükümetine bağla laboratuvarlar, Covid-19'un genetik şifresini bir başka laboratuvarın 11 Ocak'ta bilgileri paylaşmasının ardından gün ışığına çıkardı.

Çin böylece en az iki hafta boyunca vakalar ve hastalar hakkında DSÖ'ye detaylı bilgileri vermekte gecikti.

DSÖ'de Covid-19 konusunda teknik sorumlu olan Amerikalı Maria Van Kerkhove'un bir toplantıda, "çok az bilgiye sahibiz" dediği ortaya çıktı.

Dünya Sağlık Örgütü üyesi ülkeler, koronavirüs salgınının küresel çapta ele alınışı hakkında bağımsız bir soruşturma başlatılmasını kararlaştırdı.

ABD Başkanı Donald Trump, Çin'i övdüğü gerekçesi ile birçok kez DSÖ'yü eleştirdi. Daha sonra ise yardımları tamamen durdurma kararı aldı. Trump, Çin'i özellikle salgının boyutunu gizlemekle suçluyor.

Dünya çapında şu ana kadar 6 milyon kişi Covid-19'a yakalandı, 375 bin kişi ise hayatını kaybetti.

[Samanyolu Haber] 3.6.2020

Almanya'da gevşemeye rağmen bulaşma hızı düşüyor

Almanya'da korona virüs yasaklarının gevşetilmesine rağmen bulaşma hızı düşüyor

Koronavirüs salgını nedeniyle alınan önlemlerin hafifletilmeye başlandığı bu dönemde, hükümetlerin en yakından takip ettiği göstergelerin başında virüsün yayılma hızı geliyor.

Virüs bulaştırma katsayısı ya da kısa adıyla "R0" (R-naught) en basit haliyle bir kişinin virüsü bulaştıracağı kişi sayısını gösteriyor.

R0 değeri hesaplanırken vaka sayısı ve can kaybı oranının yanı sıra kuluçka ve bulaşıcılık süresi, bulaşma yolu ve yöntemi gibi etkenler de hesaplamalara dahil ediliyor.

Almanya'da gevşemeye rağmen korona virüsün bulaşma hızı düştü .  Robert Koch Enstitüsü'ne (RKI) göre, çoğaltma sayısı veya kısaca R değeri, kritik sınır olan 1.0'ın altına düştü... Merkez son 24 saat için bu değerin  0.89'a düştüğünü duyurdu.  Bu, enfekte olmuş bir kişinin ortalama olarak başka bir kişiden daha az enfekte olduğu anlamına geliyor

R değeri enfeksiyon sürecini yaklaşık bir buçuk hafta öncesinden işaret ediyor  Almanya'da Pazartesi günü, R değeri hala 1.20 idi..

Almanya'da resmi olarak halen aktif olan korona vakalarının sayısı şu anda 7100 civarında. Yeni enfeksiyonların sayısı nispeten giderek düşüyor.  Almanya'daki sağlık yetkilileri bir gün içinde RKI'ye 213 yeni korona enfeksiyonu vakası bildiridi. Son zamanların en düşük ölüm saysı olan 24 saatte 11 ölüm sayısı bildirildi

R0 nedir?

Türkçe karşılığı temel çoğalma ya da üreme sayısı olan R0, virüsün bulaştığı bir kişinin, virüsün ortaya çıkmadığı bir ortamda bunu kaç kişiye bulaştıracağını gösteriyor.

Örneğin, bu sayının 3 olduğu bir durumda; virüsü taşıyan kişinin, herhangi bir önlem alınmaması halinde, virüsü taşımayan ya da aşı olmamış kişilerin bulunduğu, yani virüsün daha hiç var olmadığı bir ortamda 3 kişiye daha bulaştıracağı anlamına geliyor.

Bir başka deyişle, temel çoğalma sayısı gerçek hayatta pek var olmayan, ideal bir ortamdaki yayılımı gösteriyor. Efektif çoğalma sayısı ise nüfusun mevcut bağışıklık durumuna göre bulaşıcılığı gösteriyor. Temel sayıdan daha düşük olması normal olmakla birlikte genel nüfusun virüse karşı bağışık olması ya da aşısının bulunması gibi etkenlerle zaman içerisinde değişiklik gösteriyor.
Bilim insanları R0'ı bir virüsün ne kadar bulaşıcı olduğunun tespitinde kullanılıyor.
Buradan hareketle de bulaşma hızına dayanarak salgının ne ölçüde ve ne kadar büyüklükte bir risk yaratacağı tahmin edilmeye çalışılıyor.

Nottingham Üniversitesi'nden moleküler viroloji bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Jonathan Ball, Telegraph gazetesinin yaptığı değerlendirmede, "Bu sayı, virüsün kaç kişiye bulaşabileceği konusunda bir fikir vermesinin yanı sıra salgın sırasında alınan önlemlerin ne kadar etkili olduğunu da ortaya koyuyor" dedi.

[Samanyolu Haber] 3.6.2020

“Eşim ölümcül hastalıkla mücadele ediyor, kurul toplanıp rapor vermiyor”

Kanser hastası Ümit Gökhasan’ın hastalığı ilerlediği için yemek borusuna stent takılacak. Gökhasan kanunlara rağmen tahliye edilmediği gibi tek başına hastane hastane dolaştırılıyor.

Cezaevinde mide kanseriyle mücadele eden Ümit Gökhasan’ın şimdi de yemek borusuna stent takılacak. Korona salgını nedeniyle bir süre kemoterapi için hastaneye götürülmeyen Gökhasan’ın hastalığı ilerlediği için yemek yiyemiyor.

“HASTA ADAMI SÜRÜYORLAR”

Eşi Şükran Gökhasan, “Kemoterapi geç kaldığı için tümör başka yerlere sıçramış. Tedavi ağır olduğu için yemek yiyemiyor. Yemek borusu daralmış, operasyon gerekiyor. Afyon’da mahkum koğuşu olmadığı için Eskişehir’e götürecekler. Sonra kemoterapi için geri getirecekler. Adam hasta, sürüyorlar resmen. Oradan oraya getir götür, hepten hasta oldu.” dedi.

Şubat 2020’de midesinin tamamı, yemek borusunun yarısı alındıktan sonra tekrar Afyon Cezaevine gönderilen Ümit Gökhasan’ın kemoterapi tedavisi salgın nedeniyle geciktirildi. Tahliye için gerekli sağlık kurulu raporu alınmak üzere 23 Mart 2020’de Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi Sağlık Kuruluna götürülen Gökhasan’a “şu an koronavirüs salgını nedeniyle yeni başvuru alınmadığı ve ne zamana kadar süreceğinin belli olmadığı” cevabı verildi.

Şükran Göhasan, “Eşim ölümcül hastalıkla mücadele ediyor kurul toplanıp raporu vermiyor. Allah bize yardım etsin inşallah” ifadelerini kullandı.

HASTA TUTUKLULAR HAKKINDAKİ KANUN

Cezaevinde hayatını devam ettiremeyen ağır hastaların cezalarının infazının ertelenmesiyle ilgili iki kanun bulunuyor. 6411 Ceza Muhakemesi Kanunu ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfaz Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair kanunun 3. maddesinin 6. bendine göre, “Maruz kaldığı ağır bir hastalık, sakatlık veya kocama nedeniyle hayatlarını yalnız idame ettiremeyen hükümlülerin cezasının infazı iyileşinceye kadar geri bırakılır.”

5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirleri İnfazı Hakkında kanunun 16. maddesi 2. bendine göre “diğer hastalıklarda cezanın infazına, resmi sağlık kuruluşlarının mahkumlara ayrılan bölümlerinde devam olunur. Ancak bu durumda bile cezanın infazına hapis cezasının infazı iyileşinceye kadar geri bırakılır.”

Bu iki kanun, kanser gibi ölümcül hastalığa yakalanan tutuklular için bile uygulanmıyor. Cezaevi koşullarında sağlık hizmetlerine ulaşmak oldukça zor. Tedaviler geciktiriliyor, resmi işlemler uzun sürüyor, salgın nedeniyle bu süreçler daha da zorlaşmış durumda.

TEDAVİSİ GECİKTİRİLDİ, GEÇ TEŞHİS KONULDU

Cemaat soruşturmaları kapsamında 8 Mart 2017’de tutuklanan komiser Ümit Gökhasan’ın teşhis konulmadan 7 ay önce başladı. Resmi prosedürler uzadığı için hastaneye geç götürüldü. Ocak 2020’te teşhis konuldu. 13 Şubat’ta Eskişehir Osmangazi Tıp Fakültesinde midesinin tamamı ve yemek borusunun yarısı alındı. Ameliyattan 14 gün sonra tekrar cezaevine gönderildi. Koronavirüs salgını nedeniyle de kemoterapisine geç başlandı. En son Bitlis’te komiser olarak görev yapan Gökhasan, Kasım 2016’da çıkarılan KHK ile ihraç edilmişti. 6 yıl 11 ay hapis cezasına çarptırılan Ümit Gökhasan’ın dosyası Yargıtay’da bulunuyor.

[Samanyolu Haber] 3.6.2020

Kazım Güleçyüz: Mazlumun âhı çıkıyor. Aheste aheste....

"Bizim olgulara dayalı olarak ifade ettiğimiz hususlara hâlâ kulak tıkayıp itiraz edenleri acaba Perinçek’in sözleri uyandırır mı?"

Kazım Güleçyüz | Yeni Asya
Derin uykudan hâlâ uyanamayanlara

Yarım kalmış 28 Şubat projelerinin, o dönemdeki baskıların biriktirdiği yoğun tepkiler sayesinde tek başına iktidar olan AKP eliyle uygulamaya konulduğunu 2014’ten itibaren yazmaya devam ediyoruz. Ağustos-2004 MGK kararlarının da. (Bu husustaki yazılarımızın bir kısmını “Cemaat ve İktidar” adlı kitabımıza da koyduk.)

Ama siyaset tarafgirliği ve tek taraflı algı operasyonlarının hipnotize edici narkoz etkisi, dindarların bunu görmesini engelledi.

Hâlâ da görmemekte ısrar edenler var.

Bizim olgulara dayalı olarak ifade ettiğimiz hususlara hâlâ kulak tıkayıp itiraz edenleri acaba Perinçek’in şu sözleri uyandırır mı:

“28 Şubat’ta da irticaya karşı bir tavrım vardı. O çizgiye geldi Türkiye. Aynı 28 Şubat’ı devam ettiriyor. 28 Şubat bildirisini ben yazdım. O bildiriyi okuyalım, hepimiz bugün alkışlarız. İkna odası fena birşey mi? Eğer doğru birşeye insanları ikna etmeye çalışıyorsa...

“Fetullah Terör Örgütü adını Vatan Partisi verdi. Doğu Perinçek verdi. Türkiye devleti de 10-15 yıl sonra kabul etti. O adı ‘F....’ diye veren ve Yargıtay kararlarını eleştiren biziz.

“Yakın tarihimizde irticaya karşı bu kadar kapsamlı bir başarı kazanılmamıştır. Bu Türkiye tarihinin, Cumhuriyet tarihinin gördüğü en köklü, en kapsamlı irtica tasfiyesidir. Cemaatlerin, tarikatların Türkiye’de var olamayacağını, cemaatlerle, tarikatlarla çağdaş bir toplum kuramayacağımızı gösterdi.” (HaberTürk, Türkiye’nin Nabzı, 3.9.18)

Bunlar için ayrıca yoruma hacet var mı?

Gelinen noktada gerçi hâlâ “Eski tas eski hamam” diyerek bildiğini okumayı sürdürenler, dahası bu lâfların sahibi olan Perinçek’e güzellemeler yapıp kucak açanlar var.

Ama bilhassa zulümlerin ulaştığı boyut epeyce insanı uyandırmış ve bu uyanış gittikçe yayılarak devam ediyor gibi. İktidar partisindeki hızlı çözülme de bunu gösteriyor.

13.9.17 günü çıkan yazımızda “Özellikle 20 Temmuz OHAL’iyle hız verilip yaygınlaştırılan demokrasi ve hukuk dışı adaletsiz uygulamalar, bu iktidar için ‘Aşil’in topuğu’na dönüşmüş durumda” ifadesini kullanmıştık.

Görünen o ki, bu süreçte defaatle hatırlatıp vurguladığımız uyarı mesajlarının nihayet yerini bulmaya başladığı bir noktadayız.

Mazlumun âhı çıkıyor. Aheste aheste....

[Samanyolu Haber] 3.6.2020

Türkiye tarihi fırsatı kaçırdı [Turhan Bozkurt]

Enflasyon yeniden çift hanede. Dünyada eksi enflasyon (deflasyon) tehlikesinin baş gösterdiği, petrolün varil fiyatının 24-32 dolar arasında salındığı mayıs ayında tüketici fiyatları endeksi (TÜFE) aylık yüzde 1,36, yıllık yüzde 11,39 arttı.

Normal bir ekonomi için anormal bir enflasyon!

12 aylık ortalamalara göre tüketici enflasyonu yüzde 12,10. Üstelik bu oranlar sokaktan kopuk veri derlediği için eleştirilen Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ilan ettiği oranlar.

MANEVİ DAMAT TÜİK'E BAŞKAN OLDU

Bir parantez: TÜİK’te başkanlık koltuğuna iki hafta önce Emine Erdoğan’ın özel kalem müdiresi Elif Esen'in kocası Muhammet Cahit Şirin oturdu.

Şirin’in selefi Emine Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın sağ kolu Yinal Yağan idi. Saray eşrafı arasında koltuk kavgasını açığa çıkaran manidar bir terfi oldu Şirin namına.

Tek sermayesi damat Berat’a yakınlığı olan Yinal Yağan ise batık Kamu İksadi Teşebbüsleri’nin (KİT) merkez valiliği Sümer Holding’e genel müdür tayin edildi.

İtibarını ayaklar altına alma pahasına TÜİK’te teamülleri yerle bir etmesinin mükâfatı tenzil-i rütbe oldu. 

VERGİ VE DİĞER ZAMLARIN ARTÇI SARSINTILARI

Enflasyon mayısta niye mi yükseldi? Fâil uzakta değil.

Hükûme doları 7 TL’nin altına düşürmek için Gümrük Vergisi’ne yüzde 40’ı bulan ilave vergi artışları getirmişti.  Petroldeki ucuzluğa rağmen akaryakıtta zamlar otomatiğe bağlandı. Daha dün otoagaza 19 kuruş zam geldi.

Dolar ve altına getirilen yüzde 1 Kambiyo Vergisi ithalata dayalı imalat yapan sanayiciler başta olmak üzere tarladaki çiftçiye zam olarak döndü.

Bazı kalemlerde sessiz sedasız Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) artışları da gıda fiyatlarını artırdı. 

Giyim ve ayakkabı yüzde 6,85, ulaştırma yüzde 3,30, çeşitli mal ve hizmetler yüzde 1,92 arttı. Enerji, vergi ve kurdaki artışın radyoaktif serpintisi bunlar.

YILLIK GIDA ENFLASYONU YÜZDE 11,7

Enflasyon sepetinde 418 maddeden 282’sinin fiyatı artarken, sadece 66 maddenin ortalama fiyatı düştü. Fahiş artışların görüldüğü şehirler arası otobüs fiyatının 2019 yılı ile aynı kalması ise TÜFE’nin cilvesi olarak kayıtlara geçti.

İşlenmemiş gıda (sebze-meyve belirleyici) fiyatlarının o kadar kesip biçmeye rağmen mayısta bir evvelki aya kıyasla yüzde 1,52 artması dar gelirli için endişe verici.

12 aylık ortalama fiyat artışı gıdada yüzde 11,74.

En temel girdi enerji, o kalemde de Türkiye haricinde tarihi düşüşler var. Türkiye enflasyonda dünyada ilk 10 arasındaydı.

Almanya’da yıllık TÜFE’nin yüzde 1,4 olduğu dikkate alındığında aradaki uçurum daha berraklaşır. Fert başına gelirin 40 bin doların üzerinde olduğu Almanya’nın 10 katı bir enflasyon cepteki parayı pula çeviriyor.

ENFLASYON GİZLİ VERGİDİR

Nitekim 2009 yılında tedavüle çıkan 200 Türk Lirası ile 130 dolar alınıyordu, halihazırda 29 dolar alınabiliyor.

Her seferinde 50 liralık benzin alanlar bu acı gerçeği hiç fark etmese de enflasyon devletin vatandaşın cebine gizlice elini uzatmasıdır.

Kasa hısım akrabayı ihya etmek için boşaltılınca vatandaşın cebine el uzatmaktan başka çare kalmıyor tabii. 

Enflasyon yükselirken Merkez Bankası (TCMB) haziranda da baskı ile politika faizini indirirse eksi faiz döneminin ceremesini yine 82 milyon çeker.

Böyle giderse kur yükselir, bankalardan mevduat çıkışı hızlanır ve para yastık altına kaçar. Türkiye enflasyonun yüzde 5 ila yüzde 7 arasına indirme fırsatını kaçırdı.

Dünyadaki iklim buna müsaitti. Kıt kaynaklar inşaat lobisini ve Saray ahalisini ihya etmek maksadıyla heba edilmeseydi enflasyon düşecekti. Şimdi tam aksi bir eğilim söz konusu. 

Bu kafayla borç batağında daha çok debelenip dururuz.

[Turhan Bozkurt] 3.6.2020 [Samanyolu Haber]

Mücedditler [Safvet Senih]

Ahmed Feyzi Kul Ağabeyimiz Şualar kitabında “Risale-i Nur Nedir?”  ve Hakikatler Muvacehesinde  “Risale-i Nur ve Tercümanı Ne Mahiyettedirler?”  Diye Bir Takriznâmedir. Başlıklı yazısında şöyle diyor:

“Her asır başında hadisçe geleceği müjdelenen dinin yüksek hâdimleri, din konusunda bid’atçı değillerdir. Bilakis dini milimi milimine yaşayan, ittiba eden zâtlardır. Yani kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Dinî esaslara ve hükümlere ve Muhammed Aleyhisselamın sünnetlerine harfiyyen tâbî olup uyma yoluyla dini takvim (en ideal hale  getirme) ve tahkim (sağlamlaştırma)..  ve dinin hakikat ve asliyetini izhâr..  ve o karıştırılmak istenilen bâtıl şeyleri kaldırma ve ibtal..  ve dine gelen tecavüzleri red ve imhâ..  ve İlâhî emirleri ikâme (yerleştirilip oturtma)..  ve İlahî hükümlerin şeref  ve ulviyetini izhâr ve ilân ederler. Ancak esas tavrı bozmadan ve aslî ruhu rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın anlayışına uygun yeni ikna usulleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilat ile vazife ifâ ederler.

“Bu Rabbanî memurlar, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin tasdikcisi olurlar. Salâbet-i  imaniyelerinin (imanî bağlılıkların kararlılık, sağlam duruşlarının) ve ihlaslarının aynadarlığını bizzat ifâ ederler. İman mertebelerini fiilen izhar ederler. Muhammedî ahlâkın (S.A.S.)  tam âmili Ahmedî üslub ve tarzın  (S.A.S.) ve Peygamberi vasıfların (S.A.S.)  hakiki temsilcisi olduklarını gösterirler. Hülasâ, amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i nebeviyyeye (S.A.S.)  ittiba ve tam sarılma cihetinden Ümmet-i Muhammed’e (S.A.S.)  tam bir hüsn-i misal olurlar ve uyulup peşlerinden gitmeye numune teşkil ederler. Bunların Allah’ın Kitabı Kur’an’ın tefsiri ve dînî hükümlerin izahı ve zamanın fehmine ve ilim mertebesine göre tevcih ve yönlendirme tarzı sadedinde yazdıkları eserler; kendi şahsî ve nefsî anlayışlarının ve yüce zihin güçlerinin mahsülü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar doğrudan doğruya vahiy menbaı olan Peygamberlik âleminin tertemiz, pırıl pırıl sultanı Efendimizin (S.A.S.) mânevî ilhâm ve telkinatıdır. Celcelûtiye, Mesnevî-i Şerif ve Fütuhu’l-Gayb ve emsâli eserler, hep bu nevidendir. Bu kudsî eserlere o şanı yüce zatlar ancak tercüman hükmündedirler. Bu mukaddes zatların o seçkin eserlerinin tanziminde ve beyan tarzında bir hisseleri vardır. Yani bu kudsi zâtlar, o mânânın mazharı, aynası ve yansıma noktası hükmündedirler.

Risale-i Nur ve Tercümanına gelince; Bu şanı yüce eserde şimdiye kadar emsaline rastlanmamış ulvî bir FEYİZ ve sonsuz bir KEMÂL  mevcut olduğundan..  Ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde İlahî meşale, hidayet güneşi, pırıl pırıl saadet olan Kur’an’ın feyizlerine vâris olduğu müşahede edildiğinden; onun esası tamamen Kur’an’a ait bir Nur olduğu.. ve Allah’ın veli kullarının eserlerinden ziyade Muhammedî Nurların FEYZİ  (S.A.S.) uhdesine aldığı..  Peygamberlik âleminin tertemiz, pırıl pırıl sultanının ondaki hissesi, alâkası ve kudsî tasarrufu evliyâullah’ın eserlerinden ziyade olduğu..  ve onun mazharı ve tercümanı olan mânevî zâtın (Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin)  mazhariyeti ve kemâlâtı ise, o nisbetle âlî ve emsâlsiz olduğu, güneş gibi âşikar bir hakikattır. (…)

“Âlî meziyetleri ve ilmî faziletleriyle de din-i Muhammedînin (S.A.S.)  neşrinde ve isbatında tam bir kemâl halinde ortaya çıkmış olan böyle bir Zât, elbette Peygamberlerin Efendisinin (S.A.S.)  en yüksek iltifatına mazhar.. ve en âlî himaye ve himmetine nâildir. Ve şüphesiz o Nebiyy-i Akdesin (S.A.S.)  emir ve fermanıyla yürüyen..  ve tasarrufuyla hareket eden..  ve O’nun Nurlarına ve Hakikatlarına vâris ve ayna olan asil sıfatlara sahip olan yüce bir zattır.

“Muhammedî nurları (S.A.S.)  Ahmedî irfan ve ilimleri (S.A.S.) İlahî meşalenin feyizlerini en şaşaalı bir şekilde parlatması  ve Kur’an ve Hadise ait riyazî işaretlerin kendisinde nihayet bulması itibarı ile o Zât, iman hizmeti noktasında risaletin parlak bir aynası..  ve risalet ağacının son bir nurlu meyvesi..  ve risalet lisanının irsiyet noktasında gerçekleri söyleyen ağzı..  İlahî meşalenin iman hizmetli cihetinde saadetli bir taşıyıcısı olduğuna şüphe yoktur.”

Afyon Mahkemesi sırasında Hapishanede, Üstadın verdiği “El-Hüccetü’z-Zehra ve Zühretü’n Nur” dersini dinleyen talebeleri namına Ahmed Feyzi Kul.

[Safvet Senih] 3.6.2020 [Samanyolu Haber]

Formalarında milyonları taşıyorlar [Hasan Cücük]

Beşiktaş, adının özdeşleştiği Beko ile 16 yıl aradan sonra sponsorluk imzaladı. Yıllarca Beşiktaş’ın forma sponsorluğunu yapan Beko, başka firmaların araya girmesiyle siyah-beyazlı formanın göğsündeki yerini kaptırmıştı. Beşiktaş, 1990-1991 sezonundan 2003-2004 sezonunun sonuna kadar forma önünde Beko reklamını taşımıştı. Bu anlaşma kulüp tarihinin en uzun sponsorluk anlaşmasıydı. İki yıllığına Beko ile anlaşan Beşiktaş’ın kasasına yıllık 21 milyon lira girecek. Forma sponsorluğundan en fazla kazananlar ise Avrupa’nın bildik dev takımları.

Kulüplerin gelir kalemleri arasında sponsorluk anlaşmaları önemli yer tutuyor. En fazla ücreti ödeyenler göğüs sponsorları oluyor. Formaların kol, sırt bölgelerinde de markalar yerini alıyor ama ana sponsor daima göğüs sponsorları oluyor. Beşiktaş, bir zamanlar adıyla özdeşleşen Beko ile 16 yıl aradan sonra sponsorluk anlaşması imzalayınca gözler kulüplerin forma göğüs sponsorluklarından kazandıkları ücretlere çevrildi. Süper Lig’de forma sponsorluğundan en fazla kazanan ekip sıralamasının ilk basamağında Fenerbahçe yer alıyor. Sarı-lacivertliler, araç kiralama markası Avis adını formasına yazdırmasından dolayı yıllık 35 milyon lira gelir elde ediyor. Fenerbahçe’den sonra en fazla kazanan ekip Trabzonspor. Dört büyükler içinde sponsorluk anlaşmasını döviz üzerinden yapan tek takım olan Trabzonspor, Vestel’den yıllık 3 milyon Euro alıyor. Beşiktaş, Beko adını taşımaktan yıllık 21 milyon lira, Galatasaray ise Terra Pizza’dan 18 milyon lirayı kasasına koyuyor.

Forma güğüs sponsorluğunda aslan payını kasasına İngiliz devi Manchester United koyuyor. Her ne kadar 2013’te Alex Ferguson’un emekliye ayrılmasıyla zirveye hasret kalsa da United hâlâ dünyanın en popüler ekipleri arasında bulunmaya devam ediyor. Araba markası Chevrolet’i formasına yazdıran United’in kasasına yıllık 72 milyon Euro giriyor. Listenin ikinci sırasında bir başka dev Real Madrid yer alıyor. Özellikle Şampiyonlar Ligi başarısıyla dünyanın en bilinen kulüplerinden biri olan Real Madrid, Birleşik Arap Emirlikleri’nin bayrak taşıyıcı havayolu Fly Emirates’ten yıllık 70 milyon Euro kazanıyor.

Katarlılar tarafından satın alındıktan sonra Fransa Ligi’ne ambargo koyan PSG, kadrosuna kattığı yıldızlardan dolayı firmaların formasında yer bulmak için uğraş verdiği bir ekip oldu. PSG’nin göğüs forma sponsorluğunu Fransa merkezli dünyanın önde gelen otel zinciri Accor Grubu yapıyor. Accor’un yeni yaşam tarzı sadakat platformu, ALL (Accor Live Limitless), 2019-2020 sezonundan itibaren, Paris Saint-Germain’in ana partneri ve resmi forma sponsoru oldu. Ödediği ücret ise yıllık 60 milyon Euro.

Japon merkezli elektronik ticaret firması Rakuten, İspanyol devi Barcelona’nın forma sponsorluğunu yapıyor. Kurulduğu tarihten itibaren 105 yıl boyunca forma reklamı almayan Barcelona, bu uygulamasını Unicef için bozmuştu. Unicef’ten ücret almayan Barcelona, ilerleyen yıllarda bu politikasını değiştirip para karşılığı forma göğüs reklamı almaya başladı. Rakuten, Barcelona’ya yıllık 55 milyon Euro ücret ödüyor.

Son 7 yıldır Bundesliga’yı zirvede tamamlayıp, üst üste 8. kez şampiyonluk yolunda hızla ilerleyen Bayern Münih’in forma sponsorluğunu Deutsche Telekom yapıyor. Alman GSM devi, Bayern’e yıllık 52 milyon Euro ödüyor. Bayern Münih, sponsorluk anlaşması gereği en ilginç uygulamalardan birini stadyumunda deniyor. Anlaşma gereği Bayern Münih stadı Allianz Arena’da sponsoruna çok özel bir bölümü anlaşma boyunca rezerv etmiş durumda. Stadın kamera açısında net olarak görülen bu bölümde sponsorun görevlendirdği kişiler maç boyunca beyaz bir kıyafet altında hiç ayağa kalkmadan maç izliyor. Böylelikle maç oynanırken televizyon ekranlarında maçı takip edenler kendilerini bir reklamın içinde buluyor. Deutsche Telekom’un Bayern Münih’in Allianz Arena Stadı’nda tribünlere yerleştirdiği ‘insan reklam panosu’nun alanı toplam 58 koltuktan oluşuyor.  Allianz Arena’nın maçı en güzel izleyebilen yerlerinden olan bu koltuklarda bedava maç seyreden futbolseverler sponsor firmaya başvuruyorlar. Bedava bileti alan talihli taraftarların, maç sırasında bazı fedakarlıkta bulunması gerekiyor. Beyaz kıyafet ve şapkayı giyen taraftarlar maç boyunca oturmak zorundalar.

Manchester City, Etihad Airways’ten yıllık 51,3 milyon Euro, Arsenal Fly Emirates’ten yine yıllık 51,3 milyon Euro, Chelsea Yokohama’dan yıllık 45,6 milyon Euro, Liverpool Standard Chartered’ten 44,8 milyon Euro ve Tottenham AIA’dan yıllık 40 milyon Euro’yu forma göğüs sponsorluğu karşılığında kasasına koyuyor. İlk 10’da 7 İngiliz, iki İspanyol ve bir Alman ekibi bulunuyor.

 [Hasan Cücük] 3.6.2020 [TR724]

Bir İttihatçı geleneği olarak İstanbul’un fethi kutlamaları [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Fatih Sultan Mehmet 567 yıl önce İstanbul’u fethetmiş, şehrin sosyal ve mimari dokusu kısa zamanda değiştirilerek bir “İslam şehri” haline getirilmişti. Ayasofya ile birlikte bazı kiliseler camiye çevrilmiş; fetihten sonra camiler, medreseler ve çarşılarla şehir kısa zamanda yeni bir görünüm kazanmıştı. Anadolu ve Rumeli’den “sürgün” olarak gönderilen ailelerle şehirdeki Müslüman nüfus da 1478 sayımına göre gayrimüslimlerin iki katına ulaşmıştı.

İstanbul’un bir başka yönü de farklı unsurların birlikte yaşamasıydı. Şehirde Müslüman halkın yanında Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler kendi kilise ve hahambaşılıklarına bağlı bir şekilde hayatlarını sürdürüyorlardı.

Nedense XX. Yüzyıla kadar kimsenin aklına İstanbul’un fethi gibi önemli bir olayı kutlamak gelmemişti. Ama İttihatçılar II. Meşrutiyet devrinde “yeni bir gelenek icat ederek” fetih kutlamalarını başlattılar. Türk-İslam sentezi ögelerinin öne çıkarılmasıyla başlayan kutlamalar, Demokrat Parti iktidarında yeniden canlandırıldığı gibi bir süre sonra da “İslamcı” kimliğin önemli etkinliklerinden birisi haline geldi.

Gelenek İcat Etmek!

Çok kültürlülük şehrin adına bile yansımıştı. Bir kesim şehre “İslambol, İstanbul” derken bir başka kesim “Konstantinopolis, Konstantiniyye” demekteydi. Osmanlı aydını bunu bir zenginlik olarak gördüğünden olsa gerek son dönem basılan kitaplarda bile basım yeri olarak “Konstantiniyye” yazmaktaydı.

Osmanlı’nın 19. Yüzyılı modernleşme dönemiydi ve yeni kültürel ögelere ihtiyaç duyulmuştu. Bir taraftan “İttihad-ı anasır” vurgulanırken diğer taraftan yeni gelenekler icat ediliyordu.

Bunlardan birisini de II. Abdülhamit gerçekleştirmiş, atalarının “Söğüt’lü” kimliğini öne çıkarmıştı. Bu amaçla Söğüt’te Ertuğrul Gazi Türbesi’nde ihtifaller düzenlemişti. Bu dönemde Padişahın doğum günü ve tahta çıkış yıldönümü de kutlanmaktaydı. Özellikle tahta çıkışının yirmi beşinci yılı birçok etkinliğe sahne olmuştu.

Başkentin Taşınması Meselesi

İttihatçılar II. Meşrutiyetin ilanından sonra 10 Temmuz’u (Miladi 23 Temmuz) “ıyd-i millî-milli bayram” olarak ilan edip kutlamaya başladıkları gibi ilk defa İstanbul’un fethi etkinliklerini de organize ettiler. Bu etkinlikler, gazetelere yansıdığı şekliyle 1914’den itibaren görkemli bir şekilde düzenlendi. Bunda İttihatçıların Balkan Harbi mağlubiyetinin etkisiyle Türkçülük ideolojisini öne çıkarmalarıyla o zamana kadar düşünülmemiş figürlere sarılmaları etkili olmuştu.

Balkan Harbi İttihatçılar için tam bir travmaydı. Çok kısa zamanda Rumeli’nin büyük bir kısmı elden çıkmış, “Kâbe-i Hürriyet” dedikleri Selanik, bir kurşun atılmadan Yunanlılara teslim edilmişti. Bulgarlar Çatalca’ya kadar ilerlemiş ve payitaht İstanbul tehlikeye düşmüştü.

Bu sırada birçok İttihatçı subayın başta “Millet-i Müsellaha” kavramı olmak üzere düşüncelerinden etkilendiği Von der Goltz Paşa’dan farklı bir teklif gelmişti. Goltz Paşa on beş yıl önce gündeme getirdiği başkentin taşınması meselesini yeniden dile getirerek Rumeli’nin kaybı sonrasında Osmanlıların artık bir Türk-Arap Devleti’ne dönüştüğünü yazmıştı. Bu nedenle “savunulması zor olan” İstanbul’un başkent olması anlamsızdı ve payitaht İstanbul’dan Konya veya Halep’e taşınmalıydı. İttihatçılar bu teklife bir kitap hazırlayarak cevap vermişlerdi.

İttihatçı ideolojide Fatih Sultan Mehmet’in ayrı bir yeri vardı. Onlar Abdülhamit’ten sonraki hükümdar Sultan Reşad’ı “Mehmed Reşad”, Vahdeddin’i de “Mehmed Vahdeddin” adıyla tahta çıkarmışlardı. Yine İngilizlere sipariş edilen dretnotlardan birisi de “Fatih” adını taşımaktaydı.

Türk-İslam Sentezi

İstanbul’un fethi kutlamaları için 11 Haziran tarihi seçilmişti. Kutlamanın tam adı, “Gazi Fatih Sultan Mehmed Han-ı Sânî’nin İstanbul’u zaptı ve Ayasofya Camii-i Şerif’inde ilk cuma namazını eda buyurduklarının sene-i devriyesi” olarak ilan edilmiş, bundan dolayı kutlamalar her sene başka güne denk gelmişti.

Tören Ayasofya’da Cuma namazıyla başlıyor, namazdan sonra dualar okunuyor sonra üçe ayrılan kortej, Fatih Camii’ne gidiyor ve Fatih’in türbesinde bir merasim düzenleniyordu. Törenlere “İhtifal-i Millî” adı veriliyor, töreni organize eden Ziya Bey de “İhtifalci Ziya Bey” olarak adlandırılıyordu. Gazete haberlerinde İstanbul’a da “İkinci Kâbe” denilmekteydi.

Törenlerde yeniçeri kıyafeti taşıyan kişiler bulunuyor; törenlere idadi, sultani, yüksekokul ve Darülfünun öğrencileri katılıyor, halk büyük bir ilgi gösteriyordu. Bu vesileyle şehir gündüz bayraklarla gece de kandil ve fenerlerle süsleniyordu. Bu etkinlikler ve etkinliklerdeki söylemler tipik olarak “Millet-i Müsellaha” düşüncesinin bir yansımasıydı.

1915 yılında İtilaf donanmasının Çanakkale önlerine gelmesiyle önce deniz sonra da kara savaşları başlamıştı. Bu sırada padişah ve hükümetin, Eskişehir ve Konya’ya taşınması için hazırlıklar yapılıyordu. Bu durum törenlere de yansımış, yüzbinlerce kişi büyük bir coşkuyla kutlamalara iştirak etmişti. 1916’da da görkemli bir şekilde yapılan kutlamalar, 1917’de bilinmeyen nedenlerle yapılmamış, 1918’de de bir gün önce Fatih’te çıkan büyük bir yangın nedeniyle iptal edilmişti.

Cumhuriyet’in 6 Ekim Bayramı

13 Kasım 1918’de İtilaf donanmasının İstanbul’a gelişiyle işgal günleri başladı. Lozan Barış Antlaşması sonrasında 6 Ekim 1923’de Türk ordusunun İstanbul’a girmesiyle de İstanbul kurtarıldı.

Cumhuriyet rejimi ise İstanbul’un fethini değil işgalden kurtarıldığı 6 Ekim tarihini öne çıkardı. Bu tarih, “İstanbul’un bayramı” olarak kabul edilerek kutlanmaya başladı. Artık 29 Mayıs’ın yerini “6 Ekim”, Fatih’in yerini de “Atatürk” almıştı. Bunlara bir de Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi eklenince Türkçü ve muhafazakâr kitlenin tepkisi giderek arttı.

İstanbul’un fethi kutlamalarının yeniden hatırlanması ise Osmanlı tarihiyle barışma politikası izleyen İsmet İnönü devrinde oldu. 1933’de Darülfünun’un kapatılmasıyla faaliyete geçen İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşu 1453’e götürülüyor, yıllardır kapalı olan Fatih’in türbesi yeniden açılıyordu. İşte bu değişim süreci İnönü devrinde İstanbul’un fethinin 500. Yılının gündeme gelmesi ve bunun için neler yapılabileceğinin tartışılması ve başkanlığını Hasan Ali Yücel’in yaptığı bir kutlama komisyonu kurulmasıyla sonuçlandı.

Demokrat Parti’nin “Fethi” Keşfi

1950’de DP’nin iktidara gelişi, 500. Yıl kutlamaları planlamasının coşkulu bir şekilde ele alınmasına zemin hazırladı. Türkiye artık NATO’ya üye olmuş, Sovyetlere karşı Batı ittifakını tercih etmişti. ABD de komünizme karşı “panzehir” olarak milliyetçiliği ve dindarlığı teşvik ediyordu. Bu yönüyle İstanbul’un fethi bu sürece de katkı sağlayabilirdi.

Bu amaçla birçok fetih cemiyeti kurulduysa da olumlu yönde ilerleyen Türk-Yunan ilişkileri, 1953’teki 500. Yıl kutlamalarının coşkusunu engellediği gibi Cumhurbaşkanı Bayar ve Başbakan Menderes kutlamalarda yer almadılar. Programda ise surlara yapılan top ateşi ve Ulubatlı Hasan’ın surlara tırmanışı canlandırılmıştı. Ayrıca balolar, defileler, fener alayları ve güreş müsabakaları düzenlenmişti.

1955 yılına gelindiğinde Kıbrıs yüzünden Türk-Yunan ilişkileri gerginleşmiş ve bu durum kutlamaların tam bir şova dönüşmesine neden olmuştu. Ancak yaşanan 6-7 Eylül olayları, sonraki yıllardaki kutlamaların sönük geçmesiyle sonuçlandı.

Bu dönemdeki kutlamalara bakıldığında Türk-İslam sentezi yönünün ağır bastığı ve Ayasofya figürünün öne çıktığı görülmektedir. Muhafazakâr kesim Ayasofya’nın müze yapılmasını bir nevi “Hristiyanlığın İslamiyet’e galebesi” olarak algılamakta ve müzenin bir süre sonra yeniden kilise olarak açılacağına inanmaktaydı.

Osman Yüksel Serdengeçti başta olmak üzere birçok yazar, Ayasofya’yı merkeze alan eserler kaleme almış hatta Serdengeçti yazdığı kitaptan dolayı yargılanmıştı. “Fetih” bir taraftan da şairler tarafından ele alınmış, milliyetçi-muhafazakâr şair Arif Nihat Asya “Fetih Marşı” şiirinde Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşta olan gençleri “oyunda oynaşta olmak” yerine fethe yönlendirmiş ve 1964’deki fetih kutlamalarında şöyle demişti: “Bu iki defa mübarek günde hünkârımız, kendisini Cuma namazı için, Fethin sembolü İstanbul Ayasofya’sına götüremeyen bizi torunluğa kabul edebilir mi?”

Sıra İslamcılarda

1970’lerden itibaren fetih kutlamaları artık İslamcıların tekeline girmiş görünmektedir. İslamcılar için İstanbul, Batılılaşmanın bir sonucu olarak “İslam” kimliğini kaybetmiş “Yitik Şehir” olup, onlara göre bu süreç Lale devrinde başlamış, cumhuriyetle birlikte de zirveye ulaşmıştı. Buna bir de Ayasofya’nın 1934’de camiden müzeye çevrilmesi eklenince İslamcılara göre artık geriye tek seçenek kalmıştır: “İstanbul’un yeniden fethi”.

Özellikle Millî Görüş partileri (MNP-MSP-RP) yıllarca bunu siyaseten kullanmış ve bu fethin “silahla değil manen” olacağı, bunun yolunun da RP’nin İstanbul belediye başkanlığını kazanması olduğu iddia edilmiştir. Böylece şehir yeniden “Fatih’in İstanbul’u” olacak, İstanbul yeniden fethedilince “mahzun Ayasofya da cami olarak” gerçek kimliğine kavuşacaktır. Bu durum Tanil Bora’nın ifadesiyle genelde İstanbul’u, özelde ise Ayasofya’yı “vaat edilmiş toprak” haline getirmiş ve kurulu nizama karşı bir mücadele söylemine dönüşmüştür.

İslamcı ideoloji açısından bugün bile benzer romantik söylemlerin devam ettirilmesi her yönüyle ilginç bir durumdur. Çünkü bir taraftan Millî Görüş partileri 1994-2019 arasında yirmi beş yıl İstanbul’u yönetirken, diğer taraftan 2002’den günümüze kadar AKP iktidarı Türkiye’yi yönetti.

AKP özellikle 15 Temmuz sonrasında tek hâkim güç haline geldiğinden icraatının önünde hiçbir engel de kalmadı. Bütün bunlar dikkate alındığında İstanbul’un yeniden fethi gibi söylemlerin reelde hiçbir karşılığı olmadığı gibi şu an Türkiye’nin tek hâkim gücü olan iktidar partisinin Ayasofya’yı camiye çevirebilecekken bunun yerine benzer söylemleri devam ettirmesinin tek amacının kitleleri manipüle etmek olduğu anlaşılmaktadır.

Kaynaklar

T. Bora, “Fatih’in İstanbul’u” Birikim, 1995, S. 76; M. Ö. Alkan, “Ne Zamandan Beri İstanbul’un Fethi Kutlanıyor ve Ayasofya’nın Camiye Çevrilmesi İsteniyor?”, Toplumsal Tarih, 2016, S. 272; A. Ş. Çoruk, “Bir Gelenek İcadı Olarak II. Meşrutiyet Döneminde Gerçekleştirilen İstanbul’un Fethi Törenleri”, FSM İlmi Araştırmalar, 2016, S.7; M. Bölükbaşı, “Bir Gelenek İcadı Olarak İstanbul’un Fethi”, Sosyoloji, 2013, S. 28; Ç. D. Tağman, “Fetih Derneği ve İstanbul’un Fethinin 500. Yılı”, TKSAD, 2014, S. 4.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 3.6.2020 [TR724]

Kader kavşağının teğet geçicileri: Ayhan Işık ve Ömer Şerif [M.Nedim Hazar]

Çağrı filmi dolayısıyla kaleme aldığımız seri yazılarda, rahmetli Akkad’ın Çağrı filmini çekmeye ünlü Arabistanlı Lawrence filmini izlerken karar verdiğini yazmıştık. Bu filmdeki Ömer Şerif’in deve üzerinde çölde geldiği efsanevi sahne Çağrı gibi bir klasiğin doğumuna vesile olmuştu.

Aslında Ömer şerif de en az Mustafa Akkad kadar enteresan bir tarihsel karakter.

Ve enteresan bir şekilde Arabistanlı Lawrence filmi Ömer Şerif ve Ayhan Işık’ın da kaderdenk noktasında nasıl bir bileşik kap gibi birbirini göstermesi açısından enteresan.

Hemen anlatıyorum.

Ömer Şerif ve Ayhan Işık…

Bir kaç yıl arayla biri İzmir, diğeri İskenderiye’de dünyaya geldiğinde kaderlerinin birbirini etkileyeceğini bilemezlerdi elbette. Işık Yeşilçam’ın, Şerif ise Mısır sinemasının yıldızı olmaya doğru yol alırken hayatlarındaki küçük ayrıntılar hem kariyerlerini hem de kaderlerini belirledi.

Ayhan Işıyan (gerçek soy ismi buydu) küçük yaşta babasını kaybedince hayata erken atılmak için İstanbul’a göç etmek zorunda. Zorlu hayat yokuşunun basamaklarını tırmanırken, asıl adı Michel Demitri Chalhoub olan Ömer Şerif ise Katolik ve varlıklı bir ailenin çocuğuydu.  Bir yandan daha çocuk yaşta cam fabrikasında, darphanede işçi olarak çalışmaya başlayan Ayhan için oyunculuk bir kurtuluş yoluydu. Michel kiloluydu ve ailesi katı yemek disipliniyle tanınan bir İngiliz okuluna onu yatılı olarak verdi. Burada sadece zayıflamadı aynı zamanda İngilizceyi anadili gibi öğrendi. Öte yandan okulun tiyatro kolu ilgisini çekti ve oyunlarda rol almaya başladı. Işık ise darphanedeki lastik mühür yapma işinden hoşlandığı için –çünkü desen çizimine eli çok yatkındı- Güzel Sanatlar’a kaydını yaptırdı. Ömer Şerif’in ailesi, çocukları hakkındaki kariyer planları bambaşka olduğu için onun tiyatroya merak saldığını duyunca çıldırdı ve ona tiyatroyu yasakladı ama elbette bunu dinlemedi oğulları.

Yıldız, Artist, Ses gibi mecmualar açtıkları yarışmalarda sinemaya yeni yüzler kazandırıyorlardı ve bunlardan biri de Ayhan oldu ve artık Ayhan Işık’tı. Ailesinin baskısından Londra’ya kaçan Michel ise tiyatro okudu ve ufak rollerle sinemaya başladı. Baba baskısından dolayı ailesini utandırmamak için adını da değiştirdi, o da artık Ömer Şerif’ti.

Dünya sinema sektörü ise biten 2. Cihan harbi sonrasında adeta coşmuştu. İngiliz kökenli yönetmen David Lean, Kwai Köprüsü filmiyle epey ses getirdikten sonra sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olan Arabistanlı Lawrence için hazırlıklara başlamıştı. Dünya tarihini etkileyen insanlardan biri olan Ünlü İngiliz ajan Lawrence’in filmini yapacaklardı.

Ancak filmde önemli bir rolü olan Şerif Ali karakterini oynayacak birini bulamıyorlardı bir türlü. Sam Spiegel uçağa atladı ve orta doğuda oyuncu aramak üzere Türkiye ve Mısır’ı da kapsayan bir gezi düzenledi. Epey kabarık bir listeyle geri döndü. En beğendiği oyuncuyu yönetmen Lean gözleri renkli diye kabul etmedi. Lean, Lawrence’ı oynayacak olan Peter O’Toole’un mavi olan göz rengine kontrast bir renk arıyordu ki yakın planlarda istediği etkiyi oluşturabilsin. Ayhan Işık tam bu sırada bir davet aldı. Arabistanlı Lawrence filminde rol almak üzere çağrıldı. Koşarak gitti Işık.

Daha önce benzer bir yerli film olan İngiliz Kemal Lawrense Karşı’da başrol oynamıştı. Ancak teklif edilen rolü küçük buldu. Hiçbir zaman açıkça ifade etmedi ama İngilizcesine de güvenemiyordu ünlü yıldız. Annesinin sağlık sorunlarını gerekçe gösterip affını isteyerek geri döndü Ayhan Işık. David Lean şaşkındı ama kaybedecek vakit yoktu. Listeye baktılar, sırada Mısırlı bir oyuncu vardı ve fiziği de, İngilizcesi de rol için uygundu. Ömer Şerif’ten başkası değildi bu oyuncu.

Işık döndü ve kendi ülkesine bir yıldız olarak yaşayıp genç yaşta hayata veda etti. Ömer Şerif’in ise bahtı açıldı. Kısa süre sonra Dr. Jivago filmiyle bir dünya starı olmuştu. Çalkantılı bir hayat yaşadıktan sonra önceki gün o da hayata gözlerini yumdu.

Işık ve şerif… Birbirinden uzak ve alakasız görünen bu iki önemli sinema oyuncusu birbirinin kaderini etkilediklerinden habersiz şekilde hayata veda ettiler belki de. Mekanları cennet olsun.

[M.Nedim Hazar] 3.6.2020 [TR724]

Önümüzdeki 5 ay zor geçecek [Adem Yavuz Arslan]

Bu hafta itibariyle ABD başkentindeki 6. yılımı bitirdim. Geride kalan süreye dair tek kelimelik bir özet yapabilirim; de ja vu !

Washington’u izleyin bir Türk gazeteci olarak sık sık “ben bunu görmüştüm” ya da “biz bunu yaşamıştık” diyorum.

Mesela bu yazıya başladığım saatlerde Başkan Donald Trump Beyaz Saray’dan çıkıp göstericilerin toplandığı Lafayette Park’ı geçip caddenin karşısındaki tarihi kiliseye gitti.

Tabi öncesinde polis ve ulusal muhafızlar göstericileri gazla püskürttü, caddeleri boşalttı ve yolu açtı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Kilisenin papazının CNN’de anlattıklarına göre Trump dini ritüellerle pek ilgilenmemiş. Onun yerine bahçeye çıkıp eline İncil aldı, fotoğraf çektirdi ve kendi tabanını motive edecek açıklamalar yaptı.

Dinle pek ilgisi yokmuş gibi gözüken Trump’ın eline İncil alıp fotoğraf çektirmesi doğal olarak ABD kamuoyunda da gündem oldu.

Biz Türkiyeliler böyle görüntülere alışık sayılırız.

Erdoğan’da siyaseten sıkıştığı zaman eline Kur’an-ı Kerim alır, iki gözyaşı döker, namaz kıldırır. Siyasi çıkarı varsa gerginlik üretir, kutuplaştırır, ötekileştirir.

Yeni ve sürpriz olan ise benzeri bir süreci ABD’nin yaşıyor olması.

Aslında Trump ile Erdoğan arasındaki benzerlik bu olayla sınırlı değil.

Başkan Trump’ta göreve gelir gelmez medyayla kavga etti, yargıçlara ‘sözde hakimler’ diyerek onları etki altına almaya çalıştı. ‘Yandaş medya, yandaş işadamları’ oluşturmak istedi.

Sosyal medyayı yasaklamak için adımlar attı.

Başkan Trump bugünlerde ise Erdoğan’ın Gezi olayları sırasında izlediği politikayı takip ediyor.

Olaylar herkesin malumu.

Minnesota eyaletinin Minneapolis şehrinde Derek Chauvin adlı beyaz bir polis, sahte 20 dolarla alışveriş yaptığı iddiasıyla gözaltına aldığı 46 yaşındaki siyahi George Floyd’u yere yatırıp ensesine diziyle çökmek suretiyle ölümüne neden oldu.

Floyd ‘nefes alamıyorum’ diye diye ölürken 8 dakika 46 saniyelik şok görüntüler Facebook’tan canlı yayınlandı.

Bu görüntü sosyal medyada viral olunca ABD tarihinin gördüğü en büyük protesto dalgalarından birisi başladı.

Gösteriler New York’tan Los Angeles’e kadar yirmi beşten fazla eyalete yayıldı. Başkent Washington DC olmak üzere bir çok şehirde sokağa çıkma yasakları ilan edildi.

Pazartesi akşamı itibariyle Washington DC semalarında askeri Black Hawk helikopterleri uçuyor, caddelerde ulusal muhafızlar turluyordu.

Peki ne oluyor?

Havuz medyasının dediği gibi bir ‘ABD Baharı’ mı yaşanıyor? Veya yine bazı Havuzcuların iddiası gibi ABD iç savaşın eşiğinde mi?

Analizime geçmeden şu notu düşeyim; Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri, polis şiddeti ve hukuksuzluklara karşı üç maymunu oynayanların ABD’de yaşanan polis şiddetine karşı hep birlikte ayağa kalkmaları en basit tabirle iki yüzlü-ahlaksız bir tavır.

Hele ki 180 civarında medya kurumunu kapatmış, yüzlerce gazeteciyi hapsetmiş, bir o kadarını sürgün etmiş, en küçük eleştiri yapanın kafasına çökmüş Erdoğan rejiminin sözcüsü Fahrettin Altun’un ABD’ye ‘özgür basın demokrasinin belkemiğidir’ diyerek ders vermeye yeltenmesi tam tüy anlamıyla dikmek oldu.

Eğer birileri ABD’ye polis şiddeti ve medyaya karşı orantısız müdahale ile ilgili laf söyleyecekse bu kesinlikle Erdoğan değildir.

Gelelim sorunun kaynağına ve bundan sonra ne olabileceğine.

Öncelikle şunu hatırlatmakta fayda var. ABD’de ırkçılık hala sorun. 200 küsür yıllık geçmişi olan bu problem -büyük mesafe kat edilse de- çözülebilmiş değil.

Dolayısıyla bugün yaşanan olay tekil ya da spontane sayılamaz. Mesele sadece Trump’ın tweetleri ya da söylemleriyle de sınırlı değil.

Öyle olsa Obama başkanken 2014’te Ferguson, 2015’te Baltimore isyanları yaşanmazdı.

Nitekim 1992 Los Angeles’ten bu yana irili ufaklı onlarca isyan çıktı.

İstatistiklere göre siyahların polis şiddetine maruz kalma oranı beyazların üç katı. Son dönemde yapılan bir araştırmaya göre siyahların yarısı hayatlarında en az bir kere polis tarafından hiç bir gerekçe olmadan durdurulup arandığını söylüyor. Özetle sorun hayli köklü.(Merak edenler için gazeteci Cemal Tunçdemir’in çok detaylı yazıları var)

Gelelim bugüne.

Siyahlara yönelik polis şiddeti ve adaletsizlik yeni değil ama şimdi yeni bir durum var; Başkan Trump.

Şöyle ki; Trump seçildiği günden bu yana populist bir dil kullanıyor. Kendi tabanını konsolide etmek için mülteciler konusu başta olmak üzere hassas meselelerde hayli tartışmalı ifadeler kullanıyor. Hatta savaş suçu işlemiş bir askeri bile affetti.

Kısacası Trump’ın sicili hayli kabarık.

Floyd’un kameralar önünde öldürülmesi olayında da yangına körükle giden bir üslubu var.

Önce göstericilere ‘haydutlar’ dedi ardından valilere eylemlere sert müdahale edilmesi çağrısı yaptı. Ulusal muhafızları devreye sokmakla tehdit etti. Nitekim Washington DC başta olmak üzere güvenlik güçleri göstericilere hayli sert müdahale ediyor.

Muhalefet ise Trump’ı ‘bağnazlığa oksijen vermekle’ suçluyor.

Girişte de dikkat çektiğim gibi, her şey bana Türkiye ve Gezi sürecini hatırlatıyor.

Gezi Parkı olayları başladığında da Erdoğan olayları yatıştırmak yerine yangına körükle gitmiş, polise sert müdahale ettirmiş, eylemcileri ‘çapulcular’ olarak  tanımlamıştı. Herhangi bir delil ortaya konamasada dış güçlerin müdahalesinden Soros’a kadar tonla spekülasyon ortaya atılmıştı.

Hatta ‘Kabataş yalanı’ gibi tarihe geçen bir rezilliğe imza atmışlardı.

Şimdi aynı süreci ABD’de yaşıyoruz.

Silahsız bir sivilin kameraların önünde öldürülmesi gibi gayet anlaşılabilir bir olayda bile yatıştırıcı bir dil yerine ayrıştırıcı tutum sergileyen Trump her geçen gün dozajı yükseltiyor.

Polis sert kullandıkça göstericiler kenetleniyor.

Bir yandan da Trump taraftarları olayların Rusya başta olmak üzere dış güçlerin oyunu olduğunu dillendirmeye başladı. Dahası ırkçı bazı grupların eylemcilerin arasına karışarak provokasyon yaptıkları tespit edildi.

Yani tıpkı Gezi döneminde Erdoğan’ın siyasi planlarla gerginliği arttırması gibi Trump’ta aynı yolu izliyor.

Trump için olaylar “Allah’ın lütfu” olma yolunda. Öncelikle Corona virüsüyle mücadele de yaşanan başarısızlığı gözden kaçırma fırsatı yakaladı.

Dün itibariyle salgında hayatını kaybedenlerin sayısı 100 binin üstüne çıktı. Salgın ekonomiyi de alt üst etti. Bu hafta itibariyle 41 milyondan fazla insan işsiz kalmış durumda.

Gösterilerin yaygın ve geniş katılımlı olmasında bu işsizlik rakamları da etkili. Trump yaklaşan seçimler öncesi çıkan olayların faturasını muhalefete yıkarak siyasi kazanım elde etme planı yapıyor.

Özellikle son bir kaç gündür Demokrat valilere ‘daha sert müdahale edin’ çağrısı yapması bu stratejinin bir parçası. Eğer olaylar kontrolden çıkarsa Trump ulusal orduyu devreye sokup düzeni sağlayan kişi olmayı istiyor olabilir.

Bir yandan da kendi tabanını konsolide ediyor.

Çünkü artan yağma ve şiddet – siyahlara yönelik polis şiddetini onaylamasa bile- Trump’ın sadık seçmenlerini kenetliyor.

Özetle nasıl ki Erdoğan Gezi olaylarını siyasi hesaplarla istismar edip kullandı, benzeri bir tablo da Trump için söz konusu.

Ancak bu olayda Amerika ile Türkiye arasında çok temel bir fark var.

Burası her şeye rağmen özgür bir ülke. Trump’ın bütün engelleme girişimlerine rağmen basın ve yargı bağımsız.

Dahası yaşanan bütün krizlere rağmen sivil haklar, özgürlükler ve şeffaflık gibi alanlarda geriye dönüş olmadı.

Dolayısıyla AKP çevrelerin iddia ettiği gibi ne bir ABD baharı ne de iç savaş beklememek lazım.

Fakat önümüzdeki ayların zor geçeceği muhakkak. Trump seçimin zora girdiğini gördükçe gaza basacak ve Amerika’da yaşanan bu zor dönem doğal olarak tüm dünyayı etkileyecek.

[Adem Yavuz Arslan] 3.6.2020 [TR724]

Nefes alamayanların başkanı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

George Floyd’un hunharca, herkesin gözleri önünde, orantısız güç kullanan polislerce sokak ortasında öldürülmesinden sonra ortaya çıkan olaylar, kontrolden çıkan bir orman yangını gibi tüm Birleşik Devletler’i sardı. Floyd, yerde yüzüstü, elleri arkadan kelepçeli yatarken, onun boynuna, beline ve bacaklarına dizleriyle basan, vücut ağırlıklarıyla onun boğularak ölmesine neden olan polisler, görevden alındılar. Şimdi üçüncü derece cinayetten yargılanacaklar.

ABD başkanı Donald Trump ise, ülkesindeki haklı protestolarla o protestolar arasına karışan yağmacıları bilinçli olarak ayırmayıp, hepsini bir potaya atarak, “Nefes Alamıyorum” tepkisini gayrı meşru bir zemine çekiyor. Elinde olan federal güçleri göstericilerin üzerine sürüyor, yaşanan dramın bu protesto hareketinin ortaya çıkmasındaki rolünü göz ardı ederek, bilgelikten uzak, kısa vadeli seçim taktiklerine yatkın bir tutum sergiliyor. Bunu yaparken, Beyaz Saray’ın karşısındaki bir kilisenin önüne gidip elindeki İncil’i sallayarak, meseleyi ABD iç politikasındaki beyaz, Anglosakson, Protestan perspektifinden, adeta bir zaman makinesiyle, 1960’lı yılların ırk siyasetine havale ediyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Bu strateji tutar mı, bilmiyorum. Bildiğim, Trump nefes alamayan, “anne, anne!” diyerek ölen Floyd gibilerin başkanı olmayacak. Olmak gibi bir niyeti de yok zaten. Birçok ırktan, etnik kökenden, din ve mezhepten insanların göç etmesi sonucu oluşmuş Amerikan ulusu, kendilerini ayrıştıran fay hatlarını lehimleyen, farklılık tohumlarını sulamayan, ırkçılığa tolerans göstermeyen bir tarihsel gidişata sahip olsa da, bu yönün veya rotanın tutturulması ve sabitlenmesi kolay olmadı kuşkusuz. Köleliğin kaldırılması, insanın insan olmaktan gelen haklarının herkesi kapsayacak şekilde genişletilmesi, ABD toplumuna kurucu babalar tarafından hediye edilmedi. Aksine, eşitlik için kan ve terin birbirine karıştığı, iç savaşların, mücadelelerin, protestoların, direnişlerin yaşanması gerekiyordu. Öyle de oldu. Tarihin ilerleyişi ABD’de siyah başkan, siyah astronot, siyah profesör, siyah öğretmen, siyah bakan, siyah federal üst seviye bürokratlar, siyah işverenler ve yatırımcılar ortaya çıkardı. Fakat bir yerlerde, sosyolojik genlerin dip yerlerinde, toplumsal arkeoloji ile üst katmanın belki on santimetre altında, o hınzır, rezil ideoloji ırkçılık kendisine yaşam alanı buldu. “Nefes alamıyorum” ve “anne” diyerek ölürken, George Floyd bunları düşünmüş müdür, bilmiyorum.

Ama polislere yalvarırken, “lütfen” derken, “ölüyorum” veya “dizini çek lütfen” diye inlerken, o polisler tutumlarını yumuşatmadı. Ve her normal insanın göstereceği tepki olan, makul davranış olan, doğru tutum olan tepkiyi vermediler. Oysa basitçe onu yere oturtup, nefes almasına olanak verip, belki bir bardak su içmesine izin verip, sonra da insani bir şekilde onu polis arabasına bindirerek olay yerini terk edebilirlerdi. Ceza makamı olmadıklarını unuttular. Yetkilerini aştılar. Ve görevden alındılar. Şimdi sanık sandalyesinde, ABD mahkemelerinin önünde, jüriye ve yargıçlara hesap verecekler. Ömürlerinin önemli bir bölümünü demir parmaklıklar arasında geçirecekler. Hapisten çıktıktan sonra da bir daha kamusal görev alamayacaklar.

Trump bir dahaki dönemde koltuğunu koruyabilir mi, emin değilim. Ama tarihe, ABD’nin en kutuplaştırıcı, en bölücü, bilgelikten en az nasibini almış olan, otoriter lider figürüne en yakın başkanı olarak geçeceği kesin.

Bu polisler ve bu başkan, sonsuza kadar güçlerini ellerinde tutamayacaklar, tutamadılar. Bu korkunç dip noktanın sonrasında bir yeniden değerlendirme ve inşa süreci başlayacak. Bu olaydan alınan derslerle, belki polis prosedürleri ve eğitimi yeniden gözden geçirtilecek. Belki müfettişlik prosedürleri daha ince eleyip sık dokumaya başlayacak. Belki daha fazla siyah ve Asyalı Amerikalı kamusal alanda görev yapmaya başlayacak. Belki okullarda ırkçılığın palazlanmamasına yönelik müfredat değişiklikleri gerçekleşecek. Belki Demokrat başkan adayı Biden başkan yardımcısı adaylığı için bir siyahı, muhtemelen de bir siyah kadını aday gösterecek. Ve ABD döngüsü devam edecek. Bir adım geri gidilse de, iki adım ileri gidilerek, ilerleme sağlanacak. Her badireden sonra güçlenen insan hakları, demokratikleşme, eşitliğin yaygınlaşmasına yönelik önlemler, bu olaydan sonra da aynen gerçekleşecek.

Birçok ülkede bunlar olurken, Türkiye’de hala Ermeni Soykırımı inkâr edilecek. Kimse “Ermenilere ne oldu peki?” diye sormayacak bile. Dersim’de havadan bombalanan Alevi Zazaların dramı da hatırlanmayacak. Kendi kökleri de bu gariban mağdurlarla aynı olan ana muhalefet lideri, hiçbir zaman bu olayın hesabını sormayacak. Hiçbir şey olmamış gibi hayat devam edecek. Başka bir politik parti lideri, bir organize suç örgütü lideri ile hapisten çıkar çıkmaz makam odasında poz verecek. Kürtler yine Türkçe konuşmaya zorlanacak. Ana dillerinde eğitim almak gibi talepleri bölücü faaliyet olarak görülecek. Liderleri ve seçimlik onlarca milletvekilleri zindanda tutulmaya devam ederken, kendi dilinde müzik dinlediği için gençler öldürülecek. Bebekler ve çocukların hapishanede olduğu bir ülkenin başkan danışmanı, Boğaz’da milyon dolarlık araziyi devletten yok pahasına alıp, oraya kaçak inşaat yaptıracak, bunu haber yapan gazetecilere gözdağı verilecek, haberler internetten mahkeme kararı ile kaldırılacak. Sonra aynı adam, resmi sosyal medya hesabından İngilizce olarak basın özgürlüğü mesajı yayınlayacak, basın özgürlüğünün “demokrasinin bel kemiği olduğunu” söyleyecek. İstiklal marşında kendi “ırkının” kahraman olduğu yazan bu ülke, Amerikalılara ırkçılığın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatırken, Türkiye dışındaki her Türkî kavme Türk denmekte de asla beis görülmeyecek. Yine de Türklerin ve Kürtlerin kardeş olduğu her fırsatta vurgulanacak. Güneydoğu’da öldürülen Kürtlerin kemikleri İstanbul’da bir mahalle kaldırımının altından tesadüfen çıkarken, Güneydoğu’da bir mağarada kırk kadar insanın toplu mezarı ve kemikleri bulunacak. Tüm bunları ve bunlardan milyon kat daha fazlasını “özgür Türk basını ve medyası” asla yazmayacak. Nasıl olsa ABD’de veya Batı’da başka bir yerlerde ırkçılık ve Türk düşmanlığı var!

Tüm bunlar olurken, Amerika’da, Almanya’da, İngiltere’de veya başka Batılı ülkelerde insanlar kendi toplumlarındaki kanserli yapıları tedavi etmeye uğraşacak. Olsun. Türkiye, başını kumdan çıkarmadığı sürece var olan problemlere nasıl olsa herkes yokmuş muamelesi yapar. O Batılı ülkelerde din adamları salt kendi Tanrı’larına kendilerine duydukları saygıdan, elinde İncil sallayan başkanlarına en ağır eleştirileri yaparken, Türkiye’de devletin memuru olan, kul zihniyetli İmam ordusu, ekmek yedikleri eli ısırmayacak, sahibinin sesi olmaya devam edecek. Ne de olsa bu hep böyleydi! Fazlası zarar! Ve aynı Türkiye’nin polisleri, işkence yaparken, silahsız insanları vururken, masumların gözünü gaz fişeği ile patlatırken, insan cesetlerini vergi paraları ile alınan resmi araçların arkasına takıp yerlerde sürükleyerek parçalarken, George Floyd’u öldüren ABD polisleri en dramatik köşe yazılarında ele alınacak ve eleştirilecek. Böylece Türkiye halkı hep bir adım ileri, iki adım geri gidecek. Kopenhag kriterlerinin Ankara kriterleri haline geldiği, baştaki zatın ustalık döneminin yaşanmakta olduğu bu dönemlerde, herkes işine gücüne bakacak. Bazıları, ABD’deki Amerikalı çocukluk arkadaşların arayıp, artık ABD’de güvende olmadıklarından Türkiye’ye göç etmek istediklerini söylediğini yazacak, Türkiye halkı bunu okuyup Türkiye’deki huzurun kıymetini daha bir bilecek! Sonuçta Kürt olmamak, KHK ile işinden atılmamış olmak, hedefteki bir gruba dâhil olmak ne güzel, değil mi?

Bu insanların ABD’de beyazların yoğunlukta olduğu kırsal kesimlerde yaşayan, siyahların hakları veya hukukları umurlarında bile olmayan insanlardan ne farkları var merak ediyor musunuz? Çünkü her geriye bir adımın sonrasında ABD ve diğer açık toplumlarda ve liberal demokrasilerde nefes alamayanların haklarını savunan, hatta onların arasından çıkan bir başkan olacak. Ve iki adım ileri gittiklerinde, bir önceki tek adım gerilemeye karşı yine de bir adım önde olduklarını görecekler ve çocuklarının yarınlarına biraz daha umutla bakacaklar!

Ya Türkiye’de Anadolu’lu George Floyd’ların ve diğer nefes alamayanların haklarını kim savunacak?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.6.2020 [TR724]