Korona risk grubundaki tutuklu gazeteci Çetin Çiftçi’nin testi pozitif [Cevheri Güven]

Tutuklu gazeteci Çetin Çiftçi, Sincan Cezaevinde koronavirüse yakalandı. Çiftçi hastaneye kaldırıldı. Kalp ve böbrek rahatsızlığı bulunan Çiftçi, defalarca hastaneye sevk edilmişti.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Gazeteci Çetin Çiftçi, Eylül 2019’dan beri tutuklu bulunduğu Ankara Sincan Cezaevinde koronavirüse yakalandı. Daha önce kalp krizi ve iki kez kalp spazmı geçiren Çiftçi, cezaevinde de üç kez kalp ritm bozukluğu nedeniyle hastaneye sevk edildi. Çiftçi son olarak böbreklerinden de tedavi görmeye başladı. Selda Çiftçi, eşinin korona risk grubunda bulunduğunu ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasını istedi.

SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ BİLGİ VERDİ

12 Mayıs akşamı Ankara İl Sağlık Müdürlüğünden aramasıyla eşinin pozitif çıktığını öğrendiğini anlatan Selda Çiftçi, yaptığı araştırmada eşinin defalarca hastaneye götürüldüğünü öğrendiğini söylüyor.

“Sağlık İl Müdürlüğü yetkilisi telefonda eşim Çetin Çiftçi’nin kovid 19 testinin pozitif çıktığını söyledi. Şok oldum. 11 Mayıs Pazartesi günü görüşmüştüm eşimle en son. Bir sıkıntı olmadığını söylemişti. Filasyon çalışması için aramışlar Sağlık Müdürlüğünden. Bize de test uygulamak için. Çetin’in cezaevinde olduğunu dolayısıyla bizimle teması olmadığını söyledim.

Cezaevini aradığımda onların da hiçbir bilgisi yoktu. 1 saat sonra tekrar arayın dediler. Sonra Sağlık Bakanlığının hasta nakil bölümü aradı. Onlara da cezaevinde olduğunu söyledim. Sağlık Bakanlığı yetkilileri cezaevini aramış sonra bana döndüler. İçiniz rahat olsun hastaneye nakledeceğiz dediler.”

4 MAYIS’TA HASTANEYE GÖTÜRÜLMÜŞ VE KARANTİNAYA ALINMIŞ

Gazeteci Çetin Çiftçi’nin kronik rahatsızlıkları bulunması nedeniyle eşi Selda Çiftçi’nin kendi çabalarıyla yaptığı araştırmada, cezaevinde defalarca rahatsızlanarak hastaneye götürüldüğü ortaya çıktı:

“Cezaevini ikinci kez aradığımda eşimin 4 Mayıs’ta hastaneye götürüldüğünü sonrasında tedbir amaçlı tek kişilik karantina hücresine konduğunu öğrendim. Yaptığım araştırmada 4 Mayıs’ta üroloji bölümüne götürüldüğünü gördüm, böbreklerinde bir rahatsızlığı varmış. Sonra araştırdığımda eşimin ayın 8’inde tekrar hastaneye bu kez de bel rahatsızlığı nedeniyle götürüldüğünü gördüm. Ayın 11’inde de korona testi yapılmış. Ertesi gün test pozitif çıkmış.

Çetin, Eylül 2019’da tutuklandı. Bize hep iyiyim diyordu. Pozitif çıktıktan sonra araştırınca gördüm ki, Ekim ayında üç dört kez taşikardi (kalp ritm bozukluğu) nedeniyle hastaneye götürülmüş. Kalbiyle ilgili büyük sıkıntı var. Böbreğiyle ilgili rahatsızlık başlamış şimdi. Normalde eşim kolay kolay hastaneye gitmez. Kalp krizi geçirdiğinde bile zoraki götürmüştük. Demek ki rahatsızlığı ciddi ki korona salgını döneminde hastaneye gitmek zorunda kaldı.

Biz üzülmeyelim diye sağlığıyla ilgili bu bilgilerin tamamını bizden gizlemiş. Pozitif çıktıktan sonra yaptığımız araştırmayla öğrendik tüm bu hastane kayıtlarını ve sevkleri. Halen kendisiyle görüşemediğimiz için detaylı soramadım bu durumları.”

13 MAYIS’TAN BERİ DIŞKAPI HASTANESİNDE

Eşinin Kovid-19 tedavisi nedeniyle hastanede bulunduğunu belirten Selda Çiftçi, sağlıklı bilgi alamamaları nedeniyle endişelerinin arttığını söylüyor:

“13 Mayıs’ta eşimin hastaneye sevk edildiğini öğrenebildim ancak ama güvenlik gerekçesiyle hangi hastanede olduğunu söylemediler. Kendi çabalarımla Dışkapı Hastanesinde olduğunu öğrendim. Hastaneyi aradığımda doğruladılar. Ancak ne hastane yönetimi ne de cezaevi yönetimi sağlık durumu hakkında bilgi vermiyor. Sadece tedavinin sürdüğünü söylüyorlar.“

KORONA RİSK GRUBUNDA TUTUKSUZ YARGILANSIN

Önemli sağlık problemleri olan gazeteci Çetin Çiftçi’nin tutuksuz yargılanması için daha önce dilekçe verdiklerini belirten eşi Selda Çiftçi, çağrısını yineledi:

“Eşim kalp krizi geçirmişti çalıştığı gazete ilk kapatıldığında. Sonra birkaç kez kalp spazmı geçirdi. Cezaevinde de kalp ritm bozukluğu nedeniyle üç kez hastaneye sevk edilmiş. Şimdi de böbrek ve bel rahatsızlığı başladı. Eşim korona risk grubunda. Hükmünün kesinleşmesini tutuksuz olarak dışarıda bekleyebilir ve bu salgın sürecini atlatabilir”

ÜÇ ÇOCUK BABASI

Gazeteci Çetin Çiftçi’nin 20, 13 ve 6 yaşında üç çocuğu bulunuyor. Kapatılan Bugün Gazetesi’nde Meclis Muhabiri olarak çalıştığı gerekçesiyle tutuklanan Çiftçi, Eylül 2019’da gözaltına alındı. Yargılaması çok hızlı süren çiftçi Şubat 2020’de yargılandığı Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “örgüt üyeliği” gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası İstinaf Mahkemesinde.

İşsizlik nedeniyle Malatya’ya taşınan Çiftçi ailesi, seyahat kısıtlamaları nedeniyle Ankara’ya gelemiyor.

[Cevheri Güven] 14.5.2020 [Bold Medya]

43 kişilik koğuşta 30 kişi hasta: Bulaşık deterjanı ve soğuk su ile banyo yapıyorlar

Korona vakalarının arttığı İstanbul Silivri Cezaevindeki hak ihlallerine bir yenisi daha eklendi. Temizlik malzemeleri verilmeyen tutuklular, bulaşık deterjanıyla yıkanıyor.

BOLD – Koronavirüs salgını nedeniyle Silivri Cezaevinde son günlerde sıkıntılı günler yaşanıyor. Bakırköy Savcılığının yaptığı resmi açıklamaya göre 44 tutuklu ve hükümlünün testi pozitif çıktı. Ancak hasta sayısının çok daha fazla olduğu iddia ediliyor. Sağlık, yemek, temizlik haklarından yoksun bırakılan tutuklu aileleri de yeterli açıklama yapılmadığı için panik içinde.

HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, kendisine ulaşan 27 mahpus yakınının mesaj ve mektuplarında yazdığı bilgilerin doğru olup olmadığının araştırılması için TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonuna 27 dilekçe ve Adalet Bakanlığına soru önergesi verdi.

Özellikle vaka iddialarının odağı haline gelen Silivri 7 Nolu Kapalı Cezaevinde kalan bir mahpus yakınının ifadesine göre tutuklular bulaşık deterjanı ve soğuk su ile banyo yapmaya mecbur bırakıldı. Mahpus yakını, “43 kişilik koğuşta 30 kişide ishal, kusma gibi şikayetler var. Haftalardır kantin sorunu yaşıyorlar. Sabun, şampuan ve peçete verilmiyor, bulaşık deterjanı ve soğuk suyla yıkanıyorlar” dedi.

CEZAEVİ YÖNETİMİ SALGINI YÖNETEMİYOR

Bir basın açıklaması yapan Gergerlioğlu, “Silivri Cezaevinde özellikle 7. ve 8. bölümde son 1 haftada birçok Kovid-19 vakası oldu ve yayılım gösteriyor. Koğuşlarda hemen hemen herkeste Covid-19 çıktı! Cezaevi yönetimi olayı yönetemiyor. Cezaevlerine zaten infaz yasası sonrası bir moral bozukluğu arttı, kantin ihtiyaçlarının karşılanamaması ve ardından immün direnç düşüklüğü sonrasında Kovid-19 vakalarının artması manidar!” diye konuştu.

KOĞUŞLAR ARASI DEĞİŞİM SALGINI ARTIRDI

Yeni infaz yasası sonrasında açık cezaevlerinin boşalması sonrası yemek kalitesinin düşmesiyle de bu vakaların arttığını belirten Gergerlioğlu, “Birçok kişide ilk testler negatif çıkmasına rağmen sonraki testler pozitif çıkabiliyor. Sadece test sayısına güvenilmemesi gerektiği ortaya çıkıyor. Koğuşlar arası yapılan değişimlerin bulaşımı artırdığını görüyoruz. Bu uygulama çok amatörce sonucu düşünülmeden yapılmış belli ki. Zaten koğuşlarda salgın başladığında durdurmak mümkün değil. 7 kişilik koğuşlarda 35 kişi kalırken karantinaya ayrılan koğuşlar dolayısıyla koğuşlar daha da artmıştı. 7 kişilik yerlerde 45 kişi kalıyor. Balık istifi şeklinde kalınan bu yerlerde salgını durdurmak mümkün değil. Adalet Bakanlığı ve Bakırköy savcılığı halen bir açıklama yapmıyor. Adalet Bakanlığı ilk baştan itibaren hiç güven vermeyen bir şekilde bu olayı yönetiyor.” ifadelerini kullandı.

ORADA ÖLÜME TERK EDİLDİLER

Gergerlioğlu şöyle devam etti: “Birçok vakayı biz haber verdik kamuoyuna. Bizden sonra Adalet Bakanlığı açıklama yapmak zorunda kaldı. Bu son yayılımlar konusunda da halen bir açıklama yok. Mahpus ve mahpus yakınları çok kötü bir psikoloji altında. Burada ölüyoruz diyen pek çok mahpusun bilgisi bana ulaştı. Mahpus yakınları, eşleri, çocukları, anneleri, babaları çok tedirgin, çok öfkeli ve karamsar bir şekilde beni arıyorlar. Orada ölüme terk edildiler diyorlar. Bu çok ağır bir psikoloji yetkilileri empati yapmaya davet ediyorum. Bir an evvel şeffaf bir açıklamayla gerçek sayılarla birlikte bir açıklama yapmaya davet ediyorum.”

KAÇ MAHPUSUN TESTİ POZİTİF ÇIKTI BİLİNMİYOR

Gergerlioğlu, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün cevaplaması için şu soruları sordu:

1. Silivri Cezaevinde Covid-19 teşhisi koyulan mahpus sayısı kaçtır? Bu mahpuslardan kaçı yoğun bakımda kaçı entübe durumdadır? Silivri Cezaevinde Korona sebebiyle yaşamını yitiren mahpus sayısı kaçtır?

2. Silivri Cezaevinde 7 kişilik koğuşta 45 kişinin kaldığı iddiası doğru mudur? Bu iddia doğruysa salgın döneminde buna nasıl izin verilmiştir?

3. Silivri Cezaevinde Kovid-19 vakasını azaltmak için Korona semptomları taşıyan mahpuslara test yapılmadığı iddiası doğru mudur?

4. Şu ana kadar test yapılan mahpus sayısı kaçtır? Bu mahpuslardan negatif çıkanların kaçına tekrar test yapılmıştır?

5. Açık Cezaevlerinin boşaltılması sebebiyle Cezaevlerinde yemek sorunlarının yaşandığı kalitesiz yemekler sebebiyle mahpusların immün dirençlerinin düştüğü ve Koronaya yakalandıkları iddiaları doğru mudur?

6. İddialar her gün basında ve sosyal medyada dolaşırken Adalet Bakanlığı ve Bakırköy Savcılığının bir açıklama yapmamasının sebepleri nelerdir?

7. Adalet Bakanlığı ailelerin tedirginliğini gidermek için herhangi bir tatmin edici açıklama yapacak mıdır?

Gergerlioğlu önergede, kendisine ulaşan 27 tutuklu aile yakınının mesajlarına da yer verdi:

OĞLUM ATEŞ NEDENİYLE İKİ KEZ REVİRE GÖTÜRÜLDÜ

1: “Z. A. Silivri 5 No’lu Kapalı Cezaevi’nde kalmaktadır. Annesi ile yaptığı telefon görüşmesinde; ateşinin olduğunu bu nedenle 2 defa revire götürüldüğünü daha sonra çağrılan ambulansta mahpustan ambulansın içinde bir örnek alındığını ancak niçin örnek alındığına dair mahpusa bilgi verilmediğini ve hastaneye götürülmeden koğuşuna geri gönderildiğini aktarmıştır.”

15 KİŞİLİK KOĞUŞTA 45 KİŞİ KALIYORLAR

2: “Abim Silivri 2 No’lu Kapalı Cezaevi’nde kalmaktadır. Geçen hafta yaptığımız telefon görüşmesinde yemeklerin az verildiğini söylemişti. Koronavirüs nedeniyle abimin hayatından endişe etmekteyiz. 15 kişilik koğuşta 45 kişi kalıyorlar ve açık cezaevindeki tahliyeler nedeniyle yemekler çok sıkıntılıymış. Zaten 45 kişilik koğuşa 15 kişilik yemek geliyordu yemekler kötü olduğundan yenilecek durumda değilmiş.”

EŞİME ÜÇ AYDIR İLAÇLARI VERİLMİYOR

3: “Eşim Y.A. Silivri 2 No’lu Kapalı Cezaevi’nde kalıyor. Kendisi alerjik astım hastası kendisinin 3 aydır ilaçları verilmiyor. Kendisi her yere dilekçe yazdı ancak hiçbir sonuç yok. Eşimin Kovid-19 nedeniyle hayatından endişe ediyorum.”

KİŞİSEL EŞYALARINA EL KONULDU

4: “Silivri 9 No’lu Kapalı Cezaevi’nde kalanların defter, kalem, kitap, radyo ve kişisel eşyalarına el konulmuş. Avukat görüşü de yasaklanmış. Yakınımın sağlığından da Kovid-19 nedeniyle endişe ediyorum.”

BULAŞIK DETERJANI VE SOĞUK SU İLE BANYO YAPILIYOR

5: “Silivri 7 No’lu Kapalı Cezaevi’nde mahpusların 43 kişi kaldıkları, içeride salgın olduğu, ishal, kusma gibi şikayetlerle 30 kişi aynı sıkıntıyı yaşadığı, haftalardır kantin sorunu olduğu, sabun, şampuan ve peçete verilmediği, bulaşık deterjanıyla banyo yapıldığı, mahpusların soğuk su da yıkandığı.”

C-7’DE BİR KİŞİ POZİTİF ÇIKTI

6: “Silivri 7 No’lu Cezaevi’nde C-7 koğuşunda bir kişi de Kovid-19 testi maalesef pozitif çıkmıştır. Koğuşta bulunan 45 kişi büyük risk altındadır. Koğuştaki diğer mahpuslara da bulaşmasından korkuyoruz.”

7: “Eşim Silivri 2 No’lu Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olarak bulunmaktadır. Telefonla görüşmeler 10 dakika bile sürmeden kapanıyor, aynı telefonu yüzlerce kişi kullanıyor, karantina odaları açmak için boşaltılan koğuşlar sonucu bir koğuşta 44 kişiler şu anda.”

EŞİMİN TESTİ POZİTİF ÇIKTI, KENDİSİNDEN HABER ALAMIYORUM

8: “Eşim R.K. Silivri 8 No’lu L Tipi Cezaevi C-6 koğuşunda kalmaktaydı. Eşimin ilk Covid-19 test sonucu negatif. Bugün sabah ise E-Nabız’da 2. Bir test sonucu vardı ve sonuç pozitif çıkmış ama cezaevini aradığımda 2. bir test yapılmadığını, daha sonra yapılacağını söylediler. E-Nabız’da pozitif görünen bir test var ama cezaevi 2. test yapılmadığını söylüyor. Dün aradığımda test sonucu negatif olduğu için C-1 koğuşuna alındığını ve salı sabah yani bugün telefon görüşü olacağını söylediler fakat bugün cezaevini aradığımda pazar telefon görüşü olduğunu söylediler. Eşimden haber alamıyorum ve çok endişeliyim.”

İNSANİ İHTİYAÇLARDAN YOKSUNUZ

9: “Silivri Kapalı Cezaevi’nde hükümlü olarak yatan kardeşim R.G. 06.04.2020 tarihinde yapmış olduğu telefon görüşmesinde her türlü insani ihtiyaçtan yoksun olduklarını, 7 kişilik koğuşta 29 kişinin tutulduğunu, beslenme ihtiyaçları ve temizlik malzemelerinin eksik verildiğini aktarmıştır.”

10: “15 Temmuz mağduru eşim M.K. Silivri L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutuklu. Covid-19’dan ve cezaevindeki şartlardan dolayı eşimin hayatından endişeliyim.”

11: “M.E. Silivri L Tipi 5 No’lu Kapalı Cezaevi’nde kalmaktadır. Ailesinin aktarımlarına göre; mahpusun hastalık belirtilerinden kuru öksürük şikayetleri olduğunu, kaldığı koğuşta kronik hastaların bulunduğunu, kişisel temizlik malzemelerin verilmediğini, düzenli olarak soğuk ve sıcak suyun akmadığını, koronavirüs salgınıyla ilgili yeterli bilgi verilmediğini, yemekhanelerde temizlik, hijyen ve sosyal mesafe kuralına uyulmadığını, yemeklerin sağlıksız ve kötü çıktığını, karantina odalarının bulunmadığını iletmiştir.”

12: “Eşim M.K. Silivri Kapalı Cezaevi’nde kalmaktadır. Kovid-19 nedeniyle eşimin hayatından çok endişeliyiz.”

13: “Sayın vekilim, eşim M.A. Silivri 1 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi’nde hükümözlü. 2016 yılının Ekim ayında tutuklandı. O tarihten beri Silivri 1 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalıyor. İstinaf Mahkemesi kararı onadı. Bu kez Yargıtay’a başvurduk ancak son 2 senedir Yargıtay’dan bir cevap gelmedi. 2020 Haziran sonunda cezasının müddeti dolup çıkması gerekiyor ama Yargıtay herhangi bir karara varmadığı için bekliyoruz. Bu durum beni çok tedirgin ediyor. Kesinleşmemiş bir cezayı yatmasına rağmen çıkma ihtimali düşük. Üstelik şimdi de salgın hastalık var ve üzüntümüz kat kat arttı.”

EŞİM SOLUNUM CİHAZIYLA YAŞIYOR

14: “Eşim A.G. Silivri 1 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalmaktadır. Eşim Hava Harp Okulu’nda Kurmay Albay rütbesiyle Dekan olarak görevini icra ediyordu. 15.07.2016 günü 100’lerce personelinin şahitliğiyle görevinin başında, yerinden ayrılmamış ve kimseye de emir vermemiş olmasına rağmen o günden beri tutuklu. Müebbetle yargılanıyor ve dosyası Yargıtay’da. Bu olay öncesi uyku apnesi rahatsızlığından dolayı tedavi görüyordu. Bu uzun süreçte eşimin rahatsızlığı da ilerledi ve solunum cihazı kullanması yönünde rapor edildi, solum cihazı aldık ve yaklaşık 1,5-2 yıldır solunum cihazı kullanıyor. Toplumunda yaşamış olduğu malum Kovid-19’dan dolayı içerideki şartlar çok daha zorlaşmıştır. Eşim solunum cihazı ile de nefes alması zorlaşmış. 40 kişilik odalarda 2 tane tuvalet ve 2 tane duşların olması hiçbir şekilde önlem alınmayan hijyen ve sağlanmayan temizlik malzemelerinin de olmayışı içerideki durumu çok ama çok fazla durumu ve şartları kötüleştirmiştir. Eşimin hayatından endişe ediyorum.” ifadeleri yer almıştır.

15: “Eşim H.K. Silivri Kapalı Cezaevi’nde kalıyor. Eşim dün telefon görüşmesinde hepimiz koğuş olarak eklem ağrısı çekiyoruz ve birkaç arkadaşını da hastaneye götürmüşler. Neden götürdüklerinin bilgisini de vermiyorlar. Eşimin Covid-19 nedeniyle hayatından endişe ediyorum.”

16: “Eşim F.T. Silivri 7 No’lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü’nde 19 aydır hükümlü. Eşim şeker hastası ve bu süreçte Kovid-19 riskinden dolayı hayatından endişeliyiz. Koğuşu çok kalabalık 45 kişi kalıyorlar.”

17: “Eşim E. S. Silivri 2 No’lu Kapalı Cezaevi’nde kalıyor. Eşimde yüksek tansiyon olduğu için Kovid-19 Salgınında risk grubuna giriyor. Eşimin hayatından endişeleniyorum.”

EŞİMİN İKİNCİ TESTİ POZİTİF ÇIKTI

18: “Eşim R.K. Silivri 8 No’lu L Tipi Cezaevi C-6 koğuşunda kalmaktaydı. Eşimin ilk Kovid-19 test sonucu negatif. Bugün sabah ise E-Nabız’da 2. bir test sonucu vardı ve sonuç pozitif çıkmış ama cezaevini aradığımda 2. Bir test yapılmadığını, daha sonra yapılacağını söylediler. E-Nabız’da pozitif görünen bir test var ama cezaevi 2. Test yapılmadığını söylüyor. Dün aradığımda test sonucu negatif olduğu için C-1 koğuşuna alındığını ve salı sabah yani bugün telefon görüşü olacağını söylediler fakat bugün cezaevini aradığımda pazar telefon görüşü olduğunu söylediler. Eşimden haber alamıyorum ve çok endişeliyim.”

19: “Eşim A. A. İstanbul Silivri Kapalı Cezaevi’nde kalmaktadır. Kovid-19 nedeniyle sağlığından endişeliyim.”

KANSER, ŞEKER, TANSİYON, HEPATİT-B HASTALARI VAR

20: “Z. K.; Silivri L Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalmaktadır. Kardeşi ile yaptığı telefon görüşmesinde; mahpuslar arasında yüksek ateş kuru öksürük ve boğaz ağrıları baş göstermiş durumda olduğunu ancak revire çıkarılmadıklarını sadece ateşleri ölçülüp geri koğuşlarına gönderildiklerini, koğuşta ve cezaevi genelinde yaşlı ve kronik rahatsızlıkları olan kişi sayısı çok yüksek olup Koah, kanser, şeker, tansiyon, Hepatit-b ve bunun gibi rahatsızlıkları olan hasta mahpusların bulunulduğunu, koğuşlar kalabalık olduğu için sosyal mesafe bir yana ranzaların dip dibe olduğunu ve aynı masada yemek yediklerini, eldiven, maske ve benzeri koruyucu hiçbir malzeme verilmediğini iletmiştir.”

21: “Ömer Bey ben İlhan Sevinç Silivri Cezaevinde oğlu olan bir babayım, bu salgınla ilgili bilginiz vardır. Sıkıntılar olduğunu duyuyoruz biz sesimizi duyuramıyoruz bizim sesimiz olun lütfen.”

“7 NOLU B8 KOĞUŞUNDA HERKES KORONA OLMUŞ”

22: “Ömer Bey babam cezaevinde, dün babam ile telefonda görüştük 7 Nolu B8 koğuşunda herkes korona olmuş ilaçlar gitmiyor, hastaneye kaldırılmıyorlar.”

7 NOLU’DA VİRÜS YAYILIYOR

23: Silivri 7 Nolu kapalı cezaevi C7 koğuşunda kalıyordu. Koğuştan Enes adlı Harbiyeli öğrencinin testi pozitif çıkmış. Ama koğuştakilere test bile yapılmamış. 6 Mayıs’a kadar sadece ateşleri ölçülmüş. 7 Mayıs’ta eşimin Kovid 19 testi pozitif çıkmış. Silivri 7 Nolu da Kovid 19 hızla yayılıyor. Eşim yemeklerin az geldiğini söyledi. Kantinden ise istediklerimiz gelmiyor dedi. Bugün ise konuşamadım. Koğuşları değiştirmişler. Haber bile alamıyoruz. Silivri’yi arıyoruz telefonu meşgule alıyorlar”

GARDİYANLAR KORKUDAN BAYILAN KİŞİYE DOKUNAMADI

24: “Eşim E. T. Silivri 7 Nolu’da B8 koğuşunda kalmakta. Bugün telefon görüşmemizde söyledikleri şöyle: Birçok kişide yüksek ateş yok ama halsizlik, öksürük, eklem ağrısı, göz burun akıntısı var 1 haftadır. 6 kişi birkaç gündür test yapılsın kronik hastalığım var diye dilekçe yazıyorlar. Bu sabah sadece 2 kişiyi götürüyorlar hastaneye. Yemek yok denecek kadar az birkaç gündür ekmek de yeterli gelmiyor. Bazı arkadaşlar hem hastalık hem açlık sebebiyle oruçlarını dahi tutamıyorlar. Geçen bir arkadaş merdivenlerde bayıldı. Memurlar geldiler ama korkudan adama ellerini bile sürmediler. Müdahale edilmediğinden açlıktan mı hastalıktan mı bilemiyoruz. Kısıtlamalar hat safhada.”

25: “Bir şey almak zaten zordu şimdi hiç yok tedbir amaçlıymış. Para ile dahi kendilerine bir şey alma imkânı tanınmıyor. Bu insanlar nasıl dengeli ve yeterli beslenecek de salgına karşı bağışıklıklarını güçlendirecek sayın vekilim. Sesimize ses olun lütfen. Biz aileler dışarıda onlar dört duvar arasında her an endişe merak ve korku ile yaşamaktan yorulduk. En temel hakları olan yaşam hakkını istiyoruz ve bunun için de yapılması gerekenleri sorumlu mercilerden talep ediyorum, eşim ve arkadaşları adına.”

10 GÜNDÜR RAPORLU İLAÇLARI VERİLMEDİ

26: “Abim H. O. Silivri 8 No’lu Kapalı Cezaevi’nde kalmaktadır. Abimle konuştuğumuzda Kovid-19 testi pozitif çıkan hastalar olduğu ve onlarla temas halinde olduklarını, cezaevi yönetiminden test yapılmasını talep ettiklerini ve olumsuz cevap geldiğini söyledi. Abim koğuşlarda çok kalabalık kaldıklarını söylüyor. Abimin hayatından endişe ediyoruz. Abimin isteği üzerine test yapılmasını istiyoruz.”

27: “Eşim Silivri 7 Nolu B8 koğuşunda. Bu hafta telefon görüşünde 10 gündür raporlu ilacını vermediklerini söyledi. Kendisi 1998’den beri raporlu Hipoparatiroidi hastası. E-nabızdan sürekli kontrol ederim. 4 Mayıs’ta ilaçları reçete edilmiş ama verilmemiş. Koğuştan, haberiniz de olmuştur. Bayılan hastalık belirtisi gösteren 2 kişi çıkarıldı. Testlerinin negatif olduğunu beyan ediyor 7 No, aradığımızda. Yalnız B6’ya geçmiş biri ve bu bizi şüphelendiriyor. Kronik hastalığı bulunduğu için daha bir elzem bizim için. Olası, doz düşüklüğünden, hipoparatiroidi hastalığının semptomlarından biri görülür de Covid diye yanlış yönlendirilirse diye endişeleniyorum.”

[Bold Medya] 14.5.2020

Silivri Cezaevinde korona testi pozitif çıkan tutuklu anlatıyor: Yemek çok az kendi başımızayız [Cevheri Güven]

Silivri Cezaevinde pozitif çıkan tutuklulara telefon hakkı verildikten sonra ilk bilgiler geldi: Yemek az, kantin yok, hastalık yayılıyor, kendi başımızayız…

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Korona salgını cezaevlerinde hızla yayılırken özellikle Silivri Cezaevinde yayılım hızı dikkat çekiyor.

Testleri pozitif çıkanlara ailesiyle telefon görüşmesi ve avukat görüşmesi yasaklanırken bu hafta başından itibaren aileyle telefon görüşmesine yeniden izin verildi. İsminin açıklanmasını istemeyen bir tutuklu yakını, Silivri 7 no’lu cezaevi B10 koğuşunda kalan 40 kişiden biri olan yakınının anlattıklarını aktardı.

Özellikle yiyecek sıkıntısına dikkat çeken tutuklu, hastalığı 38 pozitif kişinin bir arada tutulmaya devam edildiğini, hastalığı kendi kendilerine atlatmalarının beklendiğini söyledi. Yakınının aktardıkları şöyle:

“Sağlıklı beslenemiyoruz. Yemekler az veriliyor. Meyve, sebze ve çerez tarzı ek gıdaları alamıyoruz, dış kantin kapalı. İç kantinden sadece kahvaltılık alabiliyoruz.

Ateşi artan kişiler için zile basıp üç dört defa söyledikten sonra ancak revire götürüyorlar. Ateş ölçüp bırakıyorlar. Herkes kendi kendine atlatmaya çalışıyor. Hijyen önlemleri diye bir durum yok. Testi bile çok zor yaptılar.

B10 koğuşunda 40 kişiden sadece iki kişi negatif çıktı onları ayırdılar. Testten sonra ilaçlar ve bir vitamin verildi. Benim kronik rahatsızlığım yok buna rağmen ağır geçiriyorum.

Koğuştan sadece 56 yaşında bir kişi şuan hastanede o da ısrarla dilekçe yazdıktan sonra hastaneye götürüldü.”

BİR GARDİYANLA BAŞLADI YÖNETİM GİZLEDİ

“Önce bir gardiyanın testi pozitif çıktı. Ondan bulaştı koğuşlara. Gardiyanın testi pozitif çıktıktan iki hafta sonra bize söylediler. Bu sürede her şey normalmiş gibi davrandılar. Bu şekilde hastalık tüm koğuşları sardı.”

YÖNETİM: MEKTUPLARDAN BULAŞMIŞTIK

Müvekkilleriyle görüşemeyen avukatların cezaevi yönetimine yaptığı baskı sonucu cezaevi müdürü görüşmeyi kabul ederken, hastalığın yayılmasıyla ilgili tutuklu yakınlarını suçladığı öğrenildi. Cezaevi Müdürünün, “Biz önlemlerimizi alıyoruz, yakınlarının gönderdiği mektuplardan bulaşmıştır” dediği belirtiliyor.

HASTANEYE SEVK YOK

Öte yandan tutuklu avukatları ise hastaneye sevklerin yapılmamasından şikayetçi. Silivri 7 ve 8 numaralı cezaevinde çok sayıda tutuklunun pozitif çıktığını, bunların bir koğuşa toplandığını belirten avukatlar, bu önlemin yeterli olmadığını, pozitif çıkanların hastaneye sevklerinin yapılması gerektiğini belirtiyorlar.

GARDİYANLAR İLAÇLARI ATIP GİDİYOR

Gardiyanların yeterli hijyenik donanıma sahip olmadığını belirten avukatlar, tutuklulara vebalı gibi davranıldığını, gardiyanların ilaçların bir poşet içerisinde koğuş kapısındaki pencerelerden fırlatıp gittiklerini ifade ettiler.

[Cevheri Güven] 14.5.2020 [Bold Medya]

12 yaşındaki kızı taciz edip kolundan tutup eve götürmek isteyen 3 sabıkalıyı savcı serbest bıraktı!

Koronavirüs salgını nedeniyle 20 yaş altı için uygulanan sokağa çıkma yasağının ardından 13 Mayıs’ta 0-14 yaş grubuna 4 saatliğine sokağa çıkma izni verildi. Sokağa çıkma izninde annesiyle Gezi Parkı’na gelen 12 yaşındaki kız çocuğu, bisikletle gezerken 3 kişinin sözlü tacizine uğradı. Çığlık atarak annesinin yanına dönmek isteyen 12 yaşındaki kızı, sapıklardan biri kolundan tutarak evine götürmek istedi. Yakalanan 3 tacizci, emniyetteki işlemlerinin ardından savcılık kararıyla serbest bırakıldı.

Dün Taksim Gezi Parkı’nda gerçekleşen taciz olayı şöyle gelişti:

14 yaş ve altı için sokağa çıkma serbestliğinden yararlanarak annesi F.Ş. ile Gezi Parkı’na gelen 12 yaşındaki H.Ş. komşularından aldıkları bisiklet ile park içinde gezmeye başladı. Yorulan H.Ş., bisikleti elinde sürerek annesinin yanına dönerken, önüne çıkan 3 kişinin sözlü tacizine uğradı.

KIZI KOLUNDAN TUTUP EVİNE GÖTÜRMEK İSTEDİ

Tacizcilerden biri H.Ş.’yi  kolundan tutarak evine götürmek istedi. Korku içinde çığlıklar atarak kaçan H.Ş,  koşarak annesinin yanına geldi. Polis ekipleri, Gezi Park’ının karşısındaki çocuk parkında tacizcileri yakaladı.

H.Ş., yakalanan sapıkları teşhis ederken gözyaşlarına boğuldu. Anne, F.Ş. kızını taciz edenlere elleriyle vurarak, tepki gösterdi. H.Ş.’yi bir polis memuru ve annesi sakinleştirmeye çalıştı.

SABIKALI ÇIKTILAR

Kelepçe takılarak polis merkezine götürülen A.K., M.A. ve İ.A.’nın kırmızı ışıklarda duran araçlardaki sürücülere mendil satmaya çalışıp cam silen kişiler olduğu, uyuşturucu kullanmak ve hırsızlıktan suç kayıtlarının olduğu tespit edildi.

SAVCI SERBEST BIRAKTI

Anne F.Ş.’nin şikayetçi olduğu sapıklar, savcılık talimatıyla serbest bırakıldı.

[TR724] 14.5.2020

Eski AKP il başkanı Temurci: KHK’lılarla helalleşme olmadan yeni bir gelecek tesis edilemez

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Selim Temurci, AKP’nin Türkiye’yi getirdiği noktayla ilgili çok önemli açıklamalarda bulundu. Eski AKP İstanbul İl Başkanı olan Temurci, 15 Temmuz’u milleti kutuplaştırmak için kullanan başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iktidar temsilcilerinin imtihanı kaybettiğini anlattı. Temurci, “1930’larda jakoben Kemalizm’i neyse, CHP’ye bakış neyse bugün AK Parti’ye bakış gençlerde budur. Şu KHK’larla ilgili olarak o insanlarla bu millet, bu devlet helalleşemezse biz yeni bir geleceği asla tasavvur edemeyiz. Zulüm üzerine yeni bir gelecek tesis edilmez. Mutlaka helalleşmemiz gerekiyor.” dedi.

Selim Temurci, AKP il başkanlığı görevini 2015 yılında Aziz Babuşçu’dan devralmıştı. 15 Temmuz sözde ‘darbe’ girişiminde AKP’nin İstanbul İl Başkanı’ydı. Ancak 2018 yılı şubat ayında görevinden istifa etti. Temurci bugün Gelecek Partisi’nde siyaset yapıyor. Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü…

ÜLKEYİ YÖNETENLER 15 TEMMUZ GECESİ İSTANBUL’U TERK ETTİ

Selim Temurci, Karar TV’de gündeme dair önemli açıklamalarda bulundu. İşte o açıklamalar: “15 Temmuz gecesi sonrası kimin ne olduğu mücadelesine girildi. O gece ülkeyi yönetenler İstanbul’u terk edip gittiler. Tünellere kapandılar. İnsanlar telefonlarını açmadı. Bir telefon kırdım o gece. Canımızla uğraştığımız bir zaman diliminde bile toplumu ayrıştırmanın, kamplaştırmanın peşinde olanların 15 Temmuz’u kullanmaları şehitlerimizin aziz hatıralarına büyük bir saygısızlıktır. Ve ben bunu asla kabul etmiyorum.”

DAVA DEDİĞİMİZ YAPI YOLDAN ÇIKTI

“Dava diye inandığımız bir yapının yoldan çıktığını şu anda insanlarımıza anlatmak bizim vazifemiz. Bu milletin değerlerini, kutsallarını kullanıp, gücü ele aldıktan sonra, “Sadece benim gibi sesi çıkanlar, sadece beni övenler konuşsun, diğerleri sesini kessin.” diyenler var. Başta sayın Cumhurbaşkanımız da bu imtihanı kaybetmiştir.”

YAYININ TAMAMI İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN:


DEMOKRASİ SÖYLEMİ GÜCÜ ELİNDE TOPLAMAK İÇİNMİŞ

“Doğrusunu söylemek gerekirse biz onun için ölümü göze alan insanlardık. Yani amacı için her aracı kullanabileceğini düşünüyorum. Demokrasi, insan hakları hukuk; bütün özgürlüklerle ilgili o dönemki söylem Türkiye’de mevcut güç odaklarını dağıtmak ve bütün gücü elinde toplamak içinmiş. Şu anda bunu görüyoruz. Toplum olarak bunu yaşıyoruz.”

HELALLEŞME OLMADAN YENİ BİR GELECEK TESİS EDİLEMEZ

“1930’larda jakoben Kemalizm’i neyse, CHP’ye bakış neyse bugün AK Parti’ye bakış gençlerde budur. Şu KHK’larla ilgili olarak o insanlarla bu millet, bu devlet helalleşemezse biz yeni bir geleceği asla tasavvur edemeyiz. Zulüm üzerine yeni bir gelecek tesis edilmez. Mutlaka helalleşmemiz gerekiyor.”

[TR724] 14.5.2020

İpek ailesi ve grubu hakkındaki "Dava"nın gerekçeli kararına Akın İpek'ten cevap.

AKIN İPEK

Muhammed Aleyhisselam ve Beraberindekiler [Safvet Senih]

Fetih Suresinin son âyeti üzerindeki M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tesbitlerine devam ediyoruz:
“Muhammed Aleyhisselam ile beraber peygamberi bir maiyete (beraberliğe) eren herkes, İlahî maiyete de ermiş demektir. Bir yönüyle cismaniyet âlemine ve yaratma âlemine ait Efendimizle (S.A.S.)   maiyet, aynı zamanda emir âlemine ait belki Cenab-ı Hakla maiyetin bir İZDÜŞÜMÜDÜR. İşte Âyet-i Kerimede ‘Onun (Muhammed’in) maiyetinde bulunanlar’  derken bahsettiğimiz bu maiyet kasdedilmektedir; âyetin devamında ise, bu ufku yakalayan insanların özelliklerinden bahsedilmektedir.

“Bu özelliklerden biri, onların ‘inkarcılara karşı son derece şiddetli’ olmalarıdır. Yani mahiyetlerindeki inanma istidadını (potansiyelini) körelten, bunca deliller Allah’ın varlığını ilan ederken, bütün bütün onları yalanlayıp inkâra sapan ve Allah’ın yaktığı İlahî meş’aleyi söndürmeye çalışan insanlara karşı şedittirler. İkinci özellikleri ise ‘Kendi aralarında fevkalade şefkatli ve merhametlidirler.’  Bu özellikler ile beraber:  ‘Sen onları, sürekli rüku ve secde halinde görürsün. Allah’ın lütuf ve rızasını ister dururlar.’  Demek ki, onlar, ayaklarını koydukları aynı yere başlarını da koyarak bir HALKA  HALİNE  gelmiş ve böylece Allah’a en yakın bulunma halini kazanmış kimselerdir. Aynı zamanda onlar, her şeylerini Allah’ın fazlından bilirler. Zaten neticede, onların istedikleri de sadece ve sadece Allah’ın rızasıdır. ‘Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir.’
“İşte bunlar, Ümmet-i Muhammed’in Tevrat’taki vasıflarıdır.’ Tevrat, Hz. Musa Aleyhisselama inen ve daha sonra tahrif  edilerek büyük ölçüde hüdanın yerine hevanın, ruhun yerini maddenin aldığı bir kitaptır. Tevrat’ta Ümmet-i Muhammed anlatılırken, manevî yönleri ve yanlarıyla ve METAFİZİK cepheleriyle anlatılmaktadır. Diğer taraftan ‘Onların İncil’deki vasıflarına gelince, onlar tıpkı bir ekin gibidirler.” Ekin, tohumda meydana gelir ve maddidir. Tohum bir cisimdir ve tıpkı yumurtadaki hayat düğümü ve insandaki sperm gibi hayat programı yüklenmiş bir cisim ‘Topraktan rüşeymini çıkarır.’  ki, o da bir maddedir. ‘Şat’e’ kelimesinde maddi yapının zuhuru gibi bir musiki de gizlidir. Burada her kelimeye, mükemmel bir sözcüğü ile ifade edilmeyecek ölçüde seçilmiş.. seçilmiş ve adeta bir dantelanın atkıları halinde örgülenmiştir. ‘Gılzet kazanır, kalınlaşır, sertleşir.’ Burada da mesele yine hep madde etrafında dönmektedir. Zira mânânın, ruhun, metafiziğin kalınlaşması söz konusu değildir. ‘O maddî yapı üzerinde kalkar, doğrulur’ demektir. ‘İnsanın sâk’ı bacaklarıdır. Filiz ve ağacın sâk’ı ise sapıdır. ‘Öyle ki, tohumu, toprağın bağrına atan insan bile, onu bu haliyle gördüğü zaman şaşkınlıktan kendisini alamaz. Öyle ki, tohumu toprağın bağrına atan insan bile, onu haliyle gördüğü zaman şaşkınlıktan kendini alamaz. Netice itibariyle inkârcıları gayz içinde bırakıp öfkelendirsin diye.’  Bu ise, başkalarının gözünü doldurması, onların içine takdir, dehşet ve korku salması gibi hep maddeye müteallik şeylerdir.

“Dikkat edildiği takdirde, İncil’de yer alan benzetmeler, fizîkî açıdan, tamamen maddeci bir anlayışı aksettirmekte ve her şey mahsusata (gözle görülür, elle tutulur şeyler)  ait yanları ile nazara verilmektedir. Tevrat’ta zikredilen hakikatlar ise, hiçbiri elle tutulur, gözle görülür ve pozitivistçe mülahazalarla mahsûsata taalluk eden şeylerden değildir. Bunların hepsi âdeta insanları âlem-i emir ve mücerred (soyut) hakikatlar etrafında dolaştıran manevî mefhumlardır. İşte bu incelik Efendimiz Hz. Mesih’in konumunu anlama bakımından çok önemlidir. Hz. Mesih’i yetiştirme mevzuunda Hz. Meryem ölçüsünde başka bir kadın göstermek mümkün değildir. O, öyle yüce bir kadındır ki, iffetine düşkünlük meselesinde meleğin karşısında bile müthiş bir ürperti yaşamıştır.

“Hz. Mesih’in hayatı hep sebepler üstü ve hârikulâdelikler içinde cereyan eden bir anneden dünyaya gelmiş bir RUH  İNSANI  olarak, Cenab-ı Hakkın himayesinde büyümüştür. Zira, Hz. Mesih’in karşısında, senelerden beri devam eden ve maddeciliği, tamamen bir din haline getiren; yıkılması, yenilenmesi, değiştirilmesi çok zor olan bir toplum vardı ve o, hayatı boyunca böyle bir toplumda mücadele etti. Hz. Mesih, peygamberlik vazifesi ile gönderilirken bu insanları doyuracak bir donanımla teçhiz  edilmiş ve onların putlaştırdıkları maddeyi; babasız dünyaya gelme, ölmüş insanı diriltme hastaları iyileştirme, en onulmaz dertlere şifa dağıtma gibi pek çok mucizeler  göstererek aslî hüviyetine kavuşturmuştur.” (Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar)

Diyaloglarda,  Ehl-i Kitapla meseleleri görüşürken Hocaefendinin tesbitleri de aklımızın bir ucunda bulunmalıdır.

[Safvet Senih] 14.5.2020 [Samanyolu Haber]

Pankreas kanseri gazeteci Mevlüt Öztaş’ın kızı o plaketi ve haberlerini paylaştı paylaştı: Şimdi ise ondan haber almak için haftalarca uğraşıyoruz

Afyonkarahisar’da 2,5 yıldır cezaevinde tutuklu bulunan ve pankreas kanseri teşhisi konulan eski Cihan Haber Ajansı muhabiri Mevlüt Öztaş’ın kızı Büşra Öztaş, babasından sağlıklı haber alamadıklarını söyledi.

Sosyal medya hesabı Twitter’den açıklama yapan Büşra Öztaş, babasına yaptığı haberlerden dolayı geçtiğimiz yıllarda Sağlık Bakanlığı tarafından verilen plaketi paylaştı.

Öztaş, “Zamanında babama yapmış olduğu haberler sebebiyle bu plaket layık görülmüştü. Şimdi ise cezaevinde kendisine pankreas kanseri teşhisi koyuldu. Korona sebebiyle kendisinden kilometrelerce uzakta haber almak için bile haftalarca uğraşıyoruz.” şeklinde konuştu.

Büşra Öztaş, babasının tutuklanmasına sebep olan haberlerin kupürlerini de şu mesajla paylaştı: ”Evet babam gazeteci olduğu için tutuklu yargılanıyor. Diğer gazetecilerin de yapmış olduğu haberi yapmasıyla soruşturması başladı. Sonrasında da zamanında resmi bir kurum olmasına rağmen çalıştığı yer sebebiyle terör örgütü üyesi olmakla suçlandı.”

[TR724] 14.5.2020

Silivri’den sonra şimdi de Sincan! Gazeteci Çetin Çiftçi’ye cezaevinde koronavirüs bulaştı!

Silivri Cezaevi’nde 44 tutuklu ve hükümlünün koronavirüs salgınına yakalanmasının ardından bu kez de Sincan Cezaevi’nde mahpusların salgına yakalandığı bildirildi.

Cemaat soruşturması kapsamında 8 ay önce tutuklanarak Sincan Cezaevi’ne konulan eski Bugün Gazetesi muhabiri Çetin Çiftçi’ye cezaevinde koronavirüs bulaştı. Tek kişilik hücredeyken kalp krizi geçiren gazeteci Çetin Çiftçi, üç kez ritim bozukluğu şikayetiyle hastaneye kaldırılmıştı.

Eski Bugün Gazetesi muhabiri Çetin Çiftçi, cemaat soruşturması kapsamında 8 ay önce tutuklanıp 6 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Sincan T Tipi Cezaevi A-2 koğuşunda kalan gazeteci Çetin Çiftçi, böbrek rahatsızlığı için kampüs içindeki hastaneye gitti. Koronavirüs belirtileri gösteren Çiftçi’ye yapılan Kovid-19 testi pozitif çıkınca hastane dönüşü tek kişilik hücrede karantinaya alındı.

Çetin Çiftçi tutuklu bulunduğu 8 ay boyunca cezaevinde kalp krizi geçirmiş, böbrek ve kalp şikâyetiyle 3 kez hastaneye kaldırılmıştı. Kovid-19 tanısı üzerine endişelenen ailesi birçok kronik rahatsızlıkları bulunan Çetin Çiftçi’nin acilen tahliye edilmesini istedi.

[TR724] 14.5.2020

Akademik çöküş! [İlker Doğan]

Video konferans görüşmesinde yayını açık unutup kız öğrencilerle ilgili hezeyan dolu sözler söyleyen Gazi Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanı Orhan Acar, görevinden istifa etti. Ancak skandal olay Türkiye’de üniversite kadrolarının kalite(sizliğini) yeniden tartışmaya açtı. Zira AKP döneminde üniversiteler bilimsel yayınlardan çok skandal uygulama, intihal ve toprilli atamalarla gündeme geldi. Google’da kısa bir araştırmada bile ‘Üniversiteyi aile şirketine çevirdiler’ başlıklı onlarca habere ulaşıyorsunuz. Hukuksuz KHK’larla işlerinden edilen 6 binden fazla akademisyenin yerine ‘militanlar’ dolduruldu.

15 vakıf üniversitesi, ‘cemaatle ilişkisi olduğu’ gerekçesiyle kapatıldı. KESK’e bağlı Eğitim Sen’in raporuna göre, 15 Temmuz sonrası toplam 2 bin 274 eğitim kurumun kapısına kilit vuruldu. 36 KHK ile bugüne kadar toplam 135 bin 144 kamu görevlisi hukuken kendilerini savunma hakkı tanınmadan ihraç edildi. Kamudan ihraç edilenlerin 41 bin 705’i yani yüzde 30’u eğitim ve yükseköğretim kurumlarından gerçekleşti. KHK’ler ile MEB’den 34 bin 393 kişi, Yükseköğretim kurumlarından idari personel dahil 7 bin 312 kişi ihraç edildi.

Center for World University Rankings (CWUR) her yıl dünyanın en iyi üniversitelerini sıralıyor. Geçtiğimiz yıl ağustos ayında açıklanan listede ilk 500’de Türkiye’den bir tek üniversite bile yoktu. Türkiye’den en iyi dereceyi alan ODTÜ, 582. basamakta yer aldı.

Gazi Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanı Orhan Acar, katıldığı bir video konferans görüşmesi sırasında kameranın açık olduğunu unuttu. Skandal da bundan sonra patladı. Acar’ın, öğrencilerin isimlerini okuduğu sırada, “Kızların resimlerini de görüyoruz böylece, çaktırma!” dediği video sosyal medyada bir anda yayıldı. Yanında bulunan bir kişi tarafından uyarılan 58 yaşındaki Acar, yayında olduğunu öğrenince ise neye uğradığını şaşırdı. Tepkiler üzerine Acar, istifa etti. Üniversite açıklama yaptı. Yasal sürecin başlatıldığı belirtildi.

VALLA ANAMA DERİM SİZİ, PARÇALAR HEPİNİZİ!

Orhan Acar’ın skandal sözleri Türkiye’de üniversitelerin durumunu da tekrar tartışmaya açtı. Geçtiğimiz haftalarda Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof Dr. Şafak Ertan Çomaklı, instagramda yaptığı canlı yayında öğrencilerine yönelik kullandığı ifadeler nedeniyle büyük tepki çekmişti. Bir öğrencinin, “Siyaset yapmayın, sınavları iptal edin.” sözleri üzerine Çomaklı, “Lan sen… Ders çalış ders çalış… Valla anama derim sizi… Parçalar sizin hepinizi ha!… Kafanızı gözünüzü kırar…” ifadelerini kullanmıştı. Çomaklı da geçtiğimiz günlerde ‘sağlık sorunlarını’ gerekçe göstererek istifa etti.

AİLELERE ÖZEL KADRO AÇILIYOR

Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Baykal’ın atamaları da geçtiğimiz aylarda gündem oldu. Baykal’ın üç kızı ve iki damadı üniversitede öğretim görevlisiydi! Aynı üniversitenin Yapı İşleri Teknik Daire Başkanlığı Şube Müdürü Ali Paşa Güleş’in beş akrabasının çeşitli birimlerde çalıştığı ortaya çıkmıştı. Üniversite açıklama yaptı: “Herşey resmi!”

KARDEŞ, OĞUL, EŞ… HEPSİ ÜNİVERSİTEYE!

Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Celalettin Vatansev’in  dekan olunca erkek kardeşi, oğlu ve eşini aynı üniversitede işe aldığı yansımıştı basına. Vatansev ’in işe aldığı kardeşinin başvuru yapan 6 aday arasında 4. sırada olması dikkat çekti. Dekan, uzman doktor eşini de Yard. Doç. olarak atadı.

LİYAKATA DİKKAT ETTİK!

Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Rektörü Prof. Dr. İlker Çarıkçı’nın eşine, kardeşine, kardeşinin arkadaşına, kızının özel kayak eğitmenine ve müzik eğitmeninin eşine kadro açtığı iddia edilmişti. Rektör atamaların da ‘liyakat’ usulüne göre yapıldığını söylemekle yetindi. Google’da buna benzer onlarca atama haberi var üniversitelerle ilgili.

KAYIRMA YOK, BİZİ ÇEKEMİYORLAR!

Sivas Cumhuriyet Üniversitesi için açılan kadro sınavını öğretim üyelerinin eş ve çocuklarının kazanması da günlerce konuşulmuştu. Üniversite Genel Sekreteri Hakan Yekbaş, “Kayırma söz konusu değil, başarılı olan kazanıyor.” demiş ve yeni yönetimi çekemeyenler olduğunu iddia etmişti. (Ağustos 2018)

BÜTÜN AİLESİNİ ÜNİVERSİTEYE YERLEŞTİRDİ

Prof. Dr. Ali Sarıışık adını da hatırlayacaksınız. Harran Üniversitesi Rektör Yardımcısı olduktan sonra neredeyse tüm ailesini üniversiteye yerleştirdiği ortaya çıkmıştı. Sarıışık, kardeşinin yüksekokul müdürlüğüne getirilmesine yardımcı olurken, kızını Almanca okutmanı yaptı. Oğul Sarıışık ise üniversitenin yabancı öğrenci sınavını ‘kazanarak’ tıp fakültesine girdi. (Ocak 2018)

GELECEĞİMİZ İÇİN CAHİL NESİL LAZIM!

Sabahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Bülent Arı’nın mart 2016’da gündem olan sözleri de hala tazeliğini koruyor. Şöyle demişti Arı, “Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben daha çok cahil ve okumamış tahsilsiz kesimin ferasetine (anlayış-sezgi) güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halktır.”

‘ERDOĞAN’A İTAAT ETMEK FARZDIR’

Harran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ramazan Taşaltın’ın 2018 yılında katıldığı bir televizyon programında kullandığı skandal ifadeleri de hatırlatalım. Taşaltın, “İslami olarak cumhurbaşkanına itaat etmek farzı ayın’dır. Karşı gelmek de harpten kaçmak manasına gelir haramdır. Biz itaat ediyoruz cumhurbaşkanımızdır.” diyordu.  Skandal ifadeler büyük tepki çekti. İstifa etmek zorunda kaldı.

İlk 500’de tek bir Türk üniversitesi yok!

Dünyanın en iyi üniversiteleri Center for World University Rankings (CWUR) tarafından her yıl sıralanıyor. Geçtiğimiz yıl ağustos ayında yapılan sıralamada ilk 500’de Türk üniversitesi bulunmuyordu. Türkiye’den en iyi dereceyi alan ODTÜ ise 582. sırada. Listede tam 2 bin üniversite var.

Sıralamadaki kriterler arasında eğitim kalitesi, mezunların iş bulma oranı, eğitim kadrosunun kalitesi, araştırma sayısı, yüksek kaliteli yayın sayısı, üniversitenin dışarıdaki etkisi ve yayımladığı kitap ve makalelere yapılan atıf sayısı yer alıyor. Listede ilk bin üniversite arasında Türkiye’den 10 üniversite yer alıyor. Zirvedeki ilk 10 üniversitenin 8’i ABD kurumlarından oluştu. Bir önceki yıl hazırlanan listede Türkiye’den 13 üniversite bulunuyordu. Her yıl daha da kötüye gidiyor.

Binlerce akademisyen KHK’larla ihraç edildi

Üniversitelerin kadroları AKP yandaşı, militan isimlerle dolduruldu. Ne kadar muhalif varsa hukuksuz KHK’larla Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalar kapsamında ihraç edildi. Resmi rakamlara göre OHAL kapsamında ilan edilen 12 KHK ile ihraç edilen akademisyen sayısı 6 bin 86.

Ancak BBC Türkçe’nin akademisyen ihraçlarının başladığı 1 Eylül 2016’dan bu yana derlediği verilere göre, Türkiye’de son bir yılda en az 23 bin 427 akademisyen ya kadro hakkını kaybetti, ya ihraç edildi ya da çalıştığı üniversite kapatıldığı için işsiz kaldı. BBC söz konusu rakama KHK’larla ihraç edilenleri tek tek toplayarak ulaştı.

[İlker Doğan] 14.5.2020 [TR724]

HSK’nın, hakimleri ihraç kararıyla ilgili AİHM ne diyor? [Aziz Kamil Can]

15 Temmuz darbe girişiminden bugüne kadar HSK 5 bin civarında hakim-savcıyı, tüm hukuk kurallarına aykırı olarak, ihraç etti.

Darbe girişiminden hemen sonra ilk önce açığa alma ve akabinde verilen ihraç kararları ile, demokratik bir toplumun en önemli erki olan “hukuk/yargı erki” adeta yerle bir edildi ve tüm geri kalan hakimlere de bağımsız/tarafsız düşünmemeleri mesajı verildi.

Peki gerçekten bu hakimlerin ihracı ve akabinde tutuklanmaları ve hatta bazılarının olası kasta varan ölümleri haklı nedenlere dayanıyor muydu?

İsterseniz bu konuyu uluslararası bir yargı kurumu olduğu kabul edilen AİHM’nin kanaatlerine/tespitlerine göre yorumlayalım.

AİHM, 03/03/2020 tarihinde, HSK’nın ihraç gerekçesini bir hakimin (Hakan Baş / Türkiye, Başvuru no. 66448/17) haksız tutuklama başvurusu bağlamında ele aldı. Bu kararın muhatabı bir hakim olunca ve meslekten ihraç edilen yaklaşık 5000 hakimin ihraç gerekçesi aynı olunca haliyle karar da önemli oldu.

Kararın eleştirilecek yönleri olduğu gibi ulaşılan ihlal tespitlerinin deşifre edilmiş ve bir uluslararası karara bağlanmış olması da hafife alınmayacak bir olgudur. Şimdilik bu yazımızda sadece HSK işlemlerine ve AİHM’in bu yöndeki tespitlerine değineceğiz.

Başvurucu hakkında, 15/07/2016 tarihinde gerçekleşen darbe teşebbüsünü organize ettiği Hükümetçe iddia edilen Fethullah Gülen yapılanması ile iltisaklı bulunduğu gerekçesiyle cezai soruşturma açılmıştır.

16/07/2016 tarihinde HSK, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunun 82. maddesi (görevden doğan suç soruşturması) uyarınca idari soruşturma başlatmış ve müfettiş atamıştır. Aynı gün HSK anılan Kanunun 77 (soruşturma nedeniyle geçici görevden uzaklaştırma) ve 81. (uzaklaştırma süresi ve incelenmesi) maddeleri uyarınca başvurucuyu diğer 2735 hakim/savcı ile birlikte ve ortak bir gerekçe ile görevden uzaklaştırmıştır.



Burada dikkat çekilen husus, HSK’nın Kararını, atadığı müfettiş raporuna veya yapılan cezai soruşturma kanıtlarına değil de darbe girişiminden önce sağladığı anlaşılan istihbarat bilgilerine dayandırması olmuştur (bk. AİHM Kararı prg. 16).

Bu şüphesiz hakimleri koruyan yasal ve anayasal tüm normların çiğnenmesi anlamına gelmektedir. İlk önce 3000’e yakın ve kısa aralıklarla 5000’e yaklaşan (hakim statüsündeki Anayasa Mahkemesi Raportörleri, Sayıştay Denetçileri, Askeri Yargı mensupları, İdari Kadroda bulunanlar da ayrıca dikkate alınmalıdır ki bu durumda sayı 5000’i geçmektedir) incelemelerin, aslında HSK yetkili birimleri tarafından yapılmadığı, önceye dayalı ince işçiliğin uygulandığı bir fişleme listesine bağlı olarak gerçekleştiğinin kanıtıdır. Şüphesiz HSK, AİHM’ye gönderdiği savunması ile bilerek ya da bilmeyerek açıkça suçunu itiraf etmiştir (prg. 16).

Diğer yandan 16 Temmuz’da başvurucu ile birlikte 2735 hakim hakkında ceza soruşturması açılmıştır. 23 Temmuz günü 667 sayılı KHK çıkartılmıştır. Bu KHK ile HSK’ya hakimleri meslekten ihraç görevi verilmiştir. Fakat HSK’nın bunu yapabilmesi için 2802 sayılı Kanun ve Anayasanın sağladığı (md 139) güvenceler bağlamında hareket etmesi gerekiyordu.

Normalde bir hakimin tutuklanması için ağır cezalık suçüstü halli oluşması lazımdır (2802 sayılı Yasa md. 88). Ancak anılan olay gecesinde hiçbir hakim eline silah alıp sokağa çıkmamıştı. Dolayısıyla ağır cezalık suçüstü koşulu gerçekleşmediği halde tutuklanmalar başlamıştı.

Kanuna göre hakimlere ilişkin suçlar görevden kaynaklanmışsa disiplin soruşturması başlatılmalıdır (md 62 vd). Eğer söz konusu suçlar kişisel bir eylemden kaynaklanmış ise, genel hükümler uyarınca cezai soruşturma yapılacak ve ayrıca HSK uygun görürse disiplin soruşturması da başlatabilecektir. Fakat cezai soruşturmaya bağlı bir meslekten ihraç kararı verilecekse her hâlükârda hükmün kesinleşmesi gerekmektedir (md 96). İdari soruşturma ile ihraç işlemi uygulanacaksa bu durumda da Kanunun 62 ve devamı maddelerince prosedürün işletilmesi gerekir. Örneğin madde 71’e göre “Hakim ve savcılar hakkında, savunmaları alınmadan disiplin cezası verilemez.”

Oysa HSK, açıkça bu hükümlere aykırı biçimde hükmün kesinleşmesini beklemeden, idari soruşturma kaidelerine uymadan, bir savunma almadan, hiçbir zaman başvurucu ve meslektaşlarına açıklamadığı istihbarat raporları ile önce meslekten uzaklaştırma ve akabinde de ihraç kararını vermiştir.

Buna göre hakim Baş ve 2847 meslektaşı, kanun ve anayasanın sağladığı tüm güvencelerden uzak bir biçimde önceden sağlanan fişleme raporları ile toplu bir liste ile 24/08/2016 tarihinde ihraç edilmiş ve HSK bu suçu AİHM dosyasında açıkça kabul etmiştir.

AİHM, HSK’nın sunduğu hakimlerin meslekten atılma gerekçesini oluşturan 669 sayfalık dokümana temas etmiştir (prg 188). AİHM, bu belgelerde, doğrudan ve kişisel olarak başvurana ilişkin herhangi bir “olgu” veya “bilgi” bulunmadığını, kararda disiplin ve ceza soruşturmasına konu olduğu belirtilen kişiler arasında başvurucunun yer almadığı ve adının hiç geçmediğini kayda almıştır.

Nitekim anılan gerekçe, hikayeler ve teorik açıklamalar ile dolu olup, hükümeti ilgilendiren birkaç soruşturma ve medyatik birkaç davadaki hakimlerin isimlerine yer verildikten sonra, suçun şahsiliği ve kanıt ilkeleri bir tarafa bırakılarak, 2847 hakim toplu liste ile ihraç edilmiştir. Maalesef bu gerekçe, mahkemeler ve AYM tarafından her hakim için geçerli ve etkili bir değerlendirme ve delil olarak görülürken AİHM, suçun şahsiliği prensibine riayetle kişi bazlı incelemeyi yapmıştır.

Yine AİHM kararının 15-22. paragrafları arasındaki HSK’nın ihraç nedenlerine bakıldığında, tüm açıklamaların genel ve soyut ve başvurucunun özel durumu ile ilişkili olmadığı açıkça görülmektedir.

AİHM’in HSK kararını yorumladığı bir başlık da “dosyaya erişimin kısıtlanması konusu” ile ilgili başlık olmuştur. Başvurucunun ilk tutuklama gerekçesi HSK kararına dayanmakta ve başvurucu bu karar içeriklerine ulaşamamış, ancak AİHM, zaten HSK kararının tutuklamanın bir kanıtı olarak kullanılamayacağını, içinde objektif ve makul nedenler bulunmadığını tespit ettiği ve bu konuda ihlal verdiği için buradaki hak kaybı şikayetini incelemeye gerek görmediğini ifade etmiştir (prg. 235).

AİHM, Hükümetin (dolayısıyla HSK’nın), başvuranın bir örgüt üyesi olduğu, darbe girişimi öncesinde de hakkında soruşturma bulunduğu iddialarını kanıtlamadığını tekrarlamıştır (prg 188).

HSK’nın istihbarat bilgilerine dayanması ve bunun ihraç ve soruşturma nedeni yapılması konusunda AİHM, bu dosya özelinde istihbarat bilgilerinin tutuklamaya dayanak olup olamayacağını tartışmayacağını belirtmiştir. Çünkü AİHM’e göre “Hükümet, HSK’nın kararı için yeterli olgusal bir dayanak zaten sağlamamıştır. Ayrıca başvurucunun ilk tutuklamasına dayanak hiçbir delil yoktur. HSK’nın kararı bir delil olamaz ve kaldı ki Anayasa Mahkemesi de böyle değerlendirmiştir (AYM Mustafa Açay kararı 2016/66638, prg 54 ve E.A kararı, 2017/78293, prg 57).”

Burada yeri gelmişken AİHM’nin temas ettiği AYM kararını da değerlendirmekte yarar vardır. Çünkü son 5 yıldır temel haklar kapsamında özellikle belli muhalif gruplara karşı taraflı tutumunu devam ettiren AYM, nasıl oldu da HSK kararını tutuklama için yeterli delil kabul etmemiştir. Bunun masum bir insan hakları yaklaşımını olduğunu düşünmek en basit hali ile naiflik olacaktır.

Bir yandan AYM, HSK ihraç kararının tek başına kişinin suç işlediği kanıtını oluşturmayacağını ortaya koyarken, diğer yandan ceza soruşturmalarına konu olan iddiaların ihraç gerekçesine de konu olmasını göz ardı ederek, yargılama dosyaları ile ilgili binlerce hakim başvurularını kabul edilemez bulmuştur. Sırf bu çelişki bile AYM’nin samimiyetsizliğini kanıtlamaya yeterdir.

O zaman AYM neden böyle bir karar vermiş olabilir?

Öncelikle AYM’nin bilinçli olarak bu kararı aldığı bilinmelidir. AYM, bu kararı ile, hakimlerin idari bir soruşturmaya bağlı olarak değil sadece 667 sayılı KHK ve OHAL şartları bağlamında ihraç edildiğini göstermeye çalışmaktadır ki, tamamıyla Hükümet-HSK ve AYM arasında planlanan bir durumdur. Bu yol ile başvurucuların “biz görev suçu nedeniyle ihraç edildik, buna göre disiplin hukuku prosedürünün uygulanması gerekiyordu” biçimindeki itirazların bertaraf edilmesi amaçlanmıştır.

Tüm bu çaba tabi ki boşa çıkmıştır. Nitekim AİHM, tutuklamanın 2802 sayılı Kanun kuralları içerisinde yapılmadığını belirtip ihlal kararı vererek, hakimlerin ağır cezalık suçüstü hali ile değil anılan yasanın sağladığı güvencelere aykırı olarak tutuklandığını ortaya koymuş ve soruşturmaların HSK eliyle başlatılarak idari bir hal aldığını (görev kaynaklı) vurgulamıştır.

Öte yandan AYM’nin anılan bilinçli hamlesini fark etmeyen AİHM’in, HSK’nın istihbarat bilgilerine dayanarak binlerce hakimi mağdur etmesi ve “istihbarı yol ile alınan bilgilerin” idari ve cezai soruşturmalarda kullanılması gerçeği karşısında, istihbarat bilgileri hukuksuzluğunu inceleme dışında bırakmış olması uygun olmamıştır. Bu durum, temel hakların Hükümet oyunları karşısında güçsüz kalması sonucunu doğurmuştur. Bugün on binlerce insan kendilerine açıklanmayan istihbarat bilgileri kapsamında yargılanmaktadır.

Tüm bu eleştiri ve eksikliğine rağmen Mahkeme, ilk tutuklama sırasında Sözleşmenin    5/1-c maddesi uyarınca başvuranın tutukluluğunu haklı kılan herhangi bir olgu veya bilgi bulunmadığını, tutuklamayı hâkli kılacak makul şüphe oluşmadığını, HSK karar ve gerekçelerinin delil değeri olmadığını, bu nedenle Sözleşme’nin 5/1 hükmünün ihlal edildiğini tespit etmiştir (prg 179, 193-195-201).

Buna göre şöyle bir sonuca ulaşmak mümkündür. Eğer başvurucunun davası iç hukukta kesinleşmiş ve hukuksal süreci tüketilmiş bir başvuru olsaydı, Mahkeme, çok büyük ihtimalle ByLock kullanımı da dahil hiçbir delilin başvurucunun isnat edilen suçtan ceza almasını sağlamaya yeter olmadığını söyleyecek ve adil yargılama hakkında ihlal kararı verecekti. Böylece ByLock iddiası dahil diğer hayali suçlamalar başvurucunun şahsında tüm meslektaşları için çökmüş olacaktı.

[Aziz Kamil Can] 14.5.2020 [TR724]

Akıl Sokağı Vicdan Mahallesi [Gülşah Çavuşoğlu]

Duygulu harfler yan yana gelsin ağdalı kelimeler yapsın. Sonra kelimeler kolkola nağmeli cümlelere dönüşsün. İnsan dinlediği bu nağmelerin mi etkisinde kalır yoksa konu dediğimiz büyük resme mi gözlerini diker?

Başlayalım o zaman konuşmaya! Yazımızın konusu ‘süpürge’. Hatta biz konuşmayalım o anlatsın kendisini. Bakalım, büyük resmin görüntüsü yüzünden yazının devamını okumayacak mısınız yoksa son parağrafa kadar sabredip ortalığı nasıl süpürdüğüme şahit mi olacaksınız?

Süpürgeyi tanıtıp aradan çekileyim diyorum. Çamaşır makinası kadar dua almayan evin vefalı, yaşlı uşağıdır kendisi. ‘İsim-şehir -hayvan’ oynarken ‘eşya’ bölümünde akla ilk “s” ile başlayanlarda gelendir. O da yıllar içinde evrim geçirdi. Bir süpürge 11 plus olmasa da siz evde yokken ortalığı süpüren, koltuk altlarına girebilen, merdivenden aşağı düşmeyen yusyuvarlak akıllı modelleri var. Ama konuğumuz elleri un kokan, oyalı yazmasını arkadan bağlamış, çiçekli şalvarı belinde, eğilip kalktıkça alnından terleri silen, yetmedi evin önünü, sokağı süpürmeye devam eden yaşlı anamızın kullandığı süpürge. ‘Süpürgenin atası’; Edirnelilerin gayet iyi bildiği süpürgenin dünyasına misafir olup biraz kulak verelim gözyaşlarına, beklentilerine, arzularına!

Sarı saçlarım yerde, uzun boynum boğum boğum ince gerdanlıklar şeklinde. Kalabalığın tozunu toprağını alır evinden, bahçenden, avlundan uzaklaştırırım. Herkes kapısının önünü temizlese dünya temizlenir dersiniz ya işte onu benimle yaparsınız. Ve biliyor musunuz hiç de dünyayı kurtaran süper eşya egom yok benim. Genelde kapı arkasında ya da gölgelerin oturduğu odalarda, merdiven altlarında konaklarım.

Saçlarımı kelimenin tam anlamıyla süpürge etsem de beklentim ve kırgınlığım yoktur kimseye. Fıtratımın gereğini yapıyorum. Elimden geleni ardıma koymadan temizliyorum da temizliyorum. Vücudumu sıkıca tutan nasırlaşmış ellerin, saç telimdeki yaralarımı saracağını bile ummuyorum. Ummuyorum ki küsmüyorum. Yalnızlığı üstüme ayna diye takıyorum. Beni tutan ellerin temizlerken sağı solu, söylediği türkülerin nakaratlarına katılarak tozu dumana katıyorum.

Vardır bilirim süpürgenin de iyisi kötüsü! Büyük büyük büyük anneannem, bir cadı süpürgesiymiş. Alır götürürmüş cadıyı kötüden kötüye, zifiri karanlıktan kararan sabaha! Anlıyorum ki basit bir süpürge nelere alet edilebilirmiş. Ey insan, sana bir süpürge atasözü  ‘Kimin elinde olduğun, ne iş görebileceğinden daha önemli!’ Düşünmediğinde kimlere ait olabileceğini düşün.

Madem dinlemek istediniz, benim bir de hicranlı tarafım var. Bulunduğum asrın en iyisi değilim diye merdiven altında tozlanarak yaşlandığıma çok üzülüyorum. Düşün ki bambaşka bir coğrafyaya yüzdün. Dil, yön bilmiyorsun. Belki cerrahdın, önemli ameliyatların kahramanıydın ama bu yeni toprakta bastığın yer gıcırdıyor. Yerim yurdum yok hiçbir yere ait değilim hissi. Sen eskiden çok işe yarardın be süpürge ama şimdi yaşlı bir babaanne gibi köşende değerli hissetmenin ümidi ile dile yabancı kulaklarınla kısık sesleri duymaya çalışıyorsun. Avucumda kalan eski alkış sesleri ve geride bıraktıklarım rengimi solduruyor.

Gördüğüm, gerçek olmasını dilediğim düşlerimden bahsetmeden olmaz.  Boyuma-posuma, gücüme kuvvetime bakmadan sevgilimi de koynuma alıp ‘faraşcığımla’ birlikte çocuk katillerini, kadına sinsice dokunan kalın derili elleri, özgürlük arayanları boğan nehirleri, kürt/engelli çocukları arkadan vuran şerefsizleri, türkü söylemek istedi diye hürriyete aç öldüren fikirleri süpürmek istiyorum.

Yazının bu kısmına geldiyseniz birazdan süpürgeyi kucaklayıp sarılıp öpeceğinize eminim. Alelade bir eşya ile dünya barışı nasıl gelir gördünüz değil mi! Unutmayalım ki maharet süpürmekte değil. O kadar çok insan, süpürge var ki kasırgaları halının altına süpüren. Tüm olay şeffaflıkta. Süpürmeye kalbinin önünden başla. Akıl sokağını iyice temizleyip vicdan mahalleni mis gibi yap. Hadi kolay gelsin.

[Gülşah Çavuşoğlu] 14.5.2020 [TR724]

Ramazan Ayı mü’mini güzelleştirir… [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Bugünkü yazımızda, oruç ibadetinin, mü’minin beden ve ruhuna kazandırdığı birtakım güzellikler üzerinde durmaya çalışacağım.

Oruç, bedenimizi dinlendirir. Dünyaya gelir gelmez faaliyete başlayan sindirim sisteminin zaman zaman dinlenmeye ihtiyacı vardır. İnsanın vücudu bir fabrika, organları da o fabrikanın aletleri yerindedir. Oruç ibadeti ise, vücut fabrikamızın dinlenmesine, eskimemesine ve mükemmel bir şekilde çalışmasına vesiledir. Oruçla vücutta biriken zararlı yağlar, şişmanlık vesilesi fazla kilolar atılmış ve vücut da rahatlamış olur.

Oruç, hastalıklara karşı korur; vücudun hastalıklara karşı mukavemetini artırır. Nitekim günümüz tıbbı orucu, hastalıklara karşı koruyucu bir çâre olarak tavsiye etmektedir.

Oruç, insana Cenab-ı Hakk’a ulaşmayı hatırlatır. Oruç bu fonksiyonunu mü’minde, hem sabahtan akşama aç ve susuz kalmakla, hem de iftar vaktindeki yeniden serbest hayata geçişiyle icra eder. Oruçlu bir mü’min, yemez, içmez, şehevi arzulardan uzak kalır. Bununla her dâim Allah’ı hatırlar. İftarın başlamasıyla da, büyük bir sevinç yaşar; bu da kendisine bu sevinci bahşedeni hatırlatır. 

Oruç, insanı adeta melekleştirir. Zira meleklerde yeme-içme, evlenme, Allah’a isyan etme gibi davranışlar söz konusu değildir. Oruçlu da, sabahtan akşama kadar yemeyip içmemesi, nefsine hakim olması, gıybet ve zulümden kaçınması durumuyla, adeta melek gibi bir niteliğe bürünmüş olur.

Oruç, nimetlerin değerini öğretir. İnsanlar, sonsuz nimetlere mazhardır. Ancak çoğu kez bu nimetlerin farkına varamamaktadır. Oruçlu mü’min, nimetlerin değerini yakından anlar ve şükrünü eda etmeye çalışır.

Oruç, insanı iktisatlı olmaya alıştırır. İstediği şeyi aklına geldiği zaman, hiçbir sınırlama getirmeden elde edebilen, her aklına estiği zaman yiyen-içen, bedeni arzularına boyun eğen insan, oruçlu iken zorunlu olarak iftar saatinin gelmesini bekler. Bir ay boyunca böyle bir eğitimden geçen kişi, iktisat etmeyi öğrenir ve böylece her aklına gelene ulaşma ve tüketme çılgınlığından kurtulmuş olur.

Oruç, ruhu olgunlaştırır. Zira ruh ile ceset birbirlerinin rağmına gelişir. Oruç, ruhun önemli bir gıdasıdır. Bu gıda sayesinde mü’minin ruh dünyası, gerçek gücüne ulaşmış olur.

Oruç, insanın azgınlıklarını önler. Nefis, verdikçe büyüyen, büyüdükçe de isteyen bir özelliğe sahiptir. Nefsi kendi kontrolü altına almanın uygulamalı olarak sembolü ise oruçtur. Oruçla insan, kendi nefsini, Cenab-ı Hakk karşısında isyankarlıktan kurtarır; itaat eden bir kul haline getirir.

Oruç, insanı günahlara karşı koruyan bir kalkandır. Günahlara karşı oruç, koruyucu bir zırh gibidir. Nitekim Allah Rasulü de orucun bir kalkan olduğunu bildirmiştir. Mü’min oruçlu olduğu zaman, her türlü negatif istek ve meyillere engel olmaya güç yetirdiği gibi, kazandığı bu dirençle, oruçlu olmadığı zamanlarda da, bu tür istek ve meyillere engel olmaya güç yetirebilir.

Dili kontrol altında tutmanın en etkili yolu oruçtur. Zira sürekli olarak midenin tok olması, insan vücudunun bütün organlarını, en yüksek enerji kapasitesine ulaştırır. Bu da nefsin arzu ve isteklerini, azgınlıklarını zirveye ulaştırır. Böylece insanın dili çözülür ve onu kontrol edemez hale gelir. Kontrolsüz bir dil ise, insanın ahiret hayatı için en büyük tehlikelerden biridir.

Oruç, emanete dikkat etme alışkanlığı kazandırır. Oruçlu mü’min, sabahtan akşama kadar Allah’ın koyduğu prensiplere riayet eder. Bütün imkanlar hazır olmasına ve hiç kimse görmemesine rağmen mü’min, orucuna devam eder. Çünkü o, akşama kadar emaneti muhafaza hissiyle doludur. Oruca karşı gösterilen bu tavır, müslümanın bütün hayatına yansır. Dolayısıyla oruç tutan insan, bütün hayatı boyunca kendisine emanet olarak verilen şeylere karşı son derece dikkatli davranır.

Oruç, ahde vefayı duygusunu aşılar. Zira oruç, Allah ile kul arasında yapılmış bir antlaşmadır. Kul, belirli zaman dilimlerinde, belirli şeylerden vazgeçer; bununla ahdinde vefalı olduğunu gösterir.

Oruç, sabır eğitimi verir. Orucun en büyük faydalarından birisi, şüphesiz ki insanı sabra alıştırmasıdır. Tuttuğu oruçla insan, bir sabır eğitimi görmüş olur. Zira o, acıktığında yemez, susadığında içmez, kendisine yapılan kötülükler karşısında “Ben oruçluyum” der, sabreder.

Oruç, sıkıntılara katlanmaya alıştırır. Beklenmedik bir durum karşısında dayanıklı olmak ve sarsılmamak için önceden hazırlıklı olmak, kendini böyle zamanlara göre alıştırmak gerekir. Mesela insan zenginken, iflas edip fakirleşebilir; çıkan bir felaketle her şeyini kaybedebilir; meydana gelen bir savaşta çeşitli sıkıntılarla baş başa kalabilir. İşte benzeri durumlarda zor duruma düşmemek ve ümitsizliğe kapılmamak için oruç ibadeti, adeta bir uyum eğitimi gibi, vücudu yeme-içme gibi en zaruri ihtiyaçlara sabrettirerek, başına ansızın gelecek her türlü sıkıntıya karşı hazırlamış olur.

 Oruç, insanı düzenli bir hayata yönlendirir. Belirli vakitlerde yiyip, belirli vakitlerde kendini yeme-içmeden alıkoyması, namazlarına oruçlu olduğu zamanlarda daha da dikkat etmesi, bütün inananlarla aynı ânı bekleyip sahura kalkması, teravih namazını kılması gibi Ramazan Ayı ibadetlerinin bütünü, hayatı disipline eden birer faktördür. Böylece mü’min, zamanını en güzel şekilde değerlendirerek, hayatını disipline etmiş ve ondan tam manasıyla istifade etmiş olur.

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 14.5.2020 [TR724]

Salgınlar ve liderler [Yüksel Durgut]

Winston Churchill’den Woodrow Wilson’a, David Lloyd George’dan Franklin D. Roosevelt’e kadar bir çok dünya lideri, hayatta oldukları dönemlerde yaşadıkları hastalıklarla da tarihe geçti. Bugün, dünya Kovid-19 salgınıyla boğuşurken, geçmişe uzanıp liderlerin yaygın hastalıklarla nasıl mücadele ettiklerini bir bakalım.

Bir tarihçi de olan Yunan General Thucydides, veba salgını sonrası yaşanan yıkımın ve ardından Atina İmparatorluğu’nun çöküşünü kaleme aldığı notlarında hastalığın birkaç yıl içerisinde imparatorluğu nasıl bir yıkıma uğrattığını aktarıyor. Veba, büyük düşmanı Sparta’ya karşı savaştığı sırada Atina’yı vuruyor ve Yunan nüfusunun dörtte biri Ege kıyılarında salgına yenik düşüyor.

Thucydides’in kendisi de vebaya yakalanıyor. Belirtilerini ayrıntılı ve korkunç yönlerini kaleme alıyor. Thucydides’in notlarında, veba ile sarsılan halkın arasında kamu düzeninin bozulduğunu belirterek geleneklerine bağlı olan halkın cenazelerini törenler yerine sessizce gömdüklerini anlatıyor. Hastalığın bulaşması korkusuyla insanların birbirini ziyaret etmediği, “acı çekenlerin ise yalnızlıklarından öldüğü” bilgisi artık çok tanıdık geliyor. Kovid-19 hastalarının da hayatlarını kaybettikleri anlarda yanlarında kimselerinin olmaması bize geçmişi hatırlatıyor. 

CEPHEDEKİ SALGIN

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında dünya çapında on milyonlarca insan korkunç grip salgını sonucunda öldü. Yaşanan savaşta, hastalık ile mücadele zorluğun en büyük tarafıydı. Hastalık cephe çizgilerini aşarak, savaşın galiplerini yenilgiye uğrattı. 1918 yılının bahar aylarında Fransa’nın Batı Cephesi’ne saldıran Alman askerleri, Müttefik hatlarını kırarak savaşı kendi lehlerine çevirmeyi başardılar. Ancak yayılan hastalık askerlerin fiziksel gücünü azaltarak yenilgiye uğratmıştı.

Siperlerin diğer tarafında, yayılan grip salgını, Amerikan ordusunu harekete geçirerek Avrupa’ya konuşlanmasına neden oldu. Ancak salgın neredeyse birçok Amerikan askerini de hastalıktan öldürdü. İngilizler arasında yaklaşık 150 bin kişi salgından öldü. Bu rakamlar, ülkenin girdiği 1916’da ve 1917’de ki savaş kayıplarından çok fazla.

Eski Atina’da olduğu gibi, grip salgını toplumun tüm seviyelerini etkilemişti. 1841 yılında da ABD’nin en kısa süre görevde kalan Başkanı William Henry Harrison pnömoniden öldü. Eylül 1918’de grip, bir tören programı için Manchester’ı seyahat ettiği ziyaret ettiği sırada İngiltere’nin başbakanı David Lloyd George’u da yakaladı. Gripten etkilenen 56 yaşındaki İngiliz başbakanı halka açık etti ancak salgın eşine de bulaştı.

Grip salgını sırasında ölümden dönen bir diğer lider de Franklin D. Roosevelt. Woodrow Wilson yönetimindeki Donanma Sekreter Yardımcısı olan 36 yaşındaki Roosevelt, 1918 yazında ABD’nin İngiltere ve Fransa ile birlikte mücadelesini görmek için Avrupa’ya geldiği sırada hastalığa yakalandı. Roosevelt, Avrupa’dan evine dönmek için ayrıldığında yüksek ateş ile yatağa düştü. Atlantik’teki bütün yolculuk boyunca hastaydı. Durumu kötüleşti ve her iki akciğerde pnömoni olduğu saptandı. Gemiden bir sedye ile indirildi.

Grip salgını, 11 Kasım 1918’de Batı Cephesi’nde bir ateşkesin yapılmasına neden oldu. Bu ateşkes için mücadele eden birçok personel ve lider salgın hastalıklara yakalandı. Hastalıktan ölen kişilerden birisi de Ortadoğu’nun bölünmesi de söz sahibi olan asker ve diplomat Sir Mark Sykes’di. 39 yaşında olan Sykes, Paris’teki otel odasında ölü bulundu.

BAŞKAN WİLSON VE SAVAŞIN SEYRİ

Başkan Woodrow Wilson da hastalığın yayıldığı dönemlerde ciddi şekilde hastalandı. Wilson’un doktoru Cary Grayson, Başkanın “şiddetli öksürüğe yakalandığını, bu da çok şiddetli ve sık sık nefes almasını engellediğini” kaydetti belgelere… Wilson’un yüksek ateşi birçok insanı korkutmuştu. Gripten etkilendiği zaman, 62 yaşında olan Başkan, barış antlaşmaları konusunda Fransıza, İtalya ve Japonya ile diplomatik mücadelesi içerisinde bulunuyordu. Wilson, özellikle Fransa ile Almanya konusunda barış anlaşmalarının yapılabilmesi için zorlu mücadeleler verdi. Amerikan heyeti ise Başkanın hastalığından diğer ülkelerin yararlanmaya çalışacağına inanıyordu. Birkaç gün boyunca Wilson tartışmalara katılamayacak kadar hastaydı. Wilson’un eşi Edith, “Yatağından kalkmak için çok hastaydı. Ancak yaşanan krizin bir an önce sona erdirilmesi hastalığını unutmak zorunda” olduğunu aktarıyor. Wilson’un hastalığı Almanya ile barış anlaşması müzakerelerinin son aşamalarındaki kararları ile tarihteki yerini aldı. Salgın Paris’te Wilson’ı yakalamamış olsaydı Versay Antlaşması ile Almanya’ya karşı uygulanan kararlar çok daha farklı olur muydu? Bu soruların cevabını bilemiyoruz ancak Barış Anlaşmasının baş mimarı Wilson’un hastalıktan sonra çok değiştiğini yardımcısı anılarında “Wilson çok farklıydı” diyerek aktarıyor.

CHURCHILL VE AİLESİ

Salgınından kurtulmayı başaran önemli bir lider, Roosevelt’in bir sonraki dünya savaşının gelecekteki koalisyon ortağı Winston Churchill idi. Churchill’in yakın çevresinde bulunan birçok kişi hastalıktan hayatını kaybetti. 1919 yılının ortalarında, Churchill’in Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin genelkurmay başkanı olarak seçtiği Air Mareşal Sir Hugh Trenchard’ı hastalıktan ölenler arasındaydı. Churchill Paris’teki barış görüşmelerinde yer aldığı sırada eşi Clementine’da salgın hastalığa yakalanarak yüksek ateş ile uzun süre yattı. Churchill ailesi, Aralık 1921’de Noel’den hemen sonra tekrar grip benzeri bir rahatsızlık geçirdi. Ancak bu sefer çocukların üçünde de yüksek ateş vardı. Churchilller en küçük çocukları Marigold’u kaybetmişlerdi. Churchill salgın hastalıktan kaçarken, 1922’de apandisit hastalandığında ölüme yaklaştı. Zamanında yapılan müdahale ile hayatı kurtuldu ancak seçimlerin arefesinde geçirdiği hastalık ile partisi de büyük bir yenilgiye uğradı.

Liderlerin ve hastalıkların bu hikayeleri, tarihin yazıldığı sırada “ya olsaydı” sorusunu akıllara getiriyor. Hastalık, Franklin D. Roosevelt’i ve Winston Churchill’i öldürmüş olsaydı tarihin şekli değişir miydi? II. Dünya Savaşı sırasında Roosevelt’ten daha donanımlı liderlerin olmaması Nazi tehdidine karşı ne tür yıkımlar doğurabilirdi? Ancak Churchill ve Roosevelt hayatta kaldılar ve Batının bulaşıcı Nazi hastalığından korunmasında önemli rol oynadılar. Bu da Onlara farklı bir çağın yazılmasına yardım etti.

[Yüksel Durgut] 14.5.2020 [TR724]

Dini kim istismar ediyor? (1) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Daha önceki bir yazımızda Diyanet’in Hizmet hareketi aleyhine yaptığı çalışmalar hakkında kısa bir bilgi vermiştik. Diyanet, kontrollü 15 Temmuz darbesinden iki hafta sonra gerçekleştirdiği din şurası kararlarını  Fetö: Örgütlü Bir Din İstismarı (2016) ismiyle neşretti. Bundan bir yıl sonra Hizmet hakkında hazırladığı rapora, Kendi Dilinden FETÖ: Örgütlü Bir Din İstismarı ismini verdi. Aynı yıl kolektif bir çalışmanın ürünü olarak neşrettiği diğer bir çalışmanın adı da Fetö: Örgütlenmiş Din İstismarının Tahlili idi. 2018 yılında hazırladığı başka bir kitapçığı ise etö: Din İstismarının Arkasına Gizlenen Terör Örgütü ismiyle yayınladı. Aynı şekilde Diyanet aylık dergisinin Eylül 2016 sayısını da Din İstismarı başlığıyla dosya çalışması olarak neşretti.

Kitap içerikleri hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir insan bile, sadece kitap isimlerinden hareketle Diyanetin, Hizmet hareketine yönelttiği en önemli suçlama hakkında doğru bir tahmin yürütebilir. Hiç şüphesiz Diyanet nazarında Hizmet, dini istismar eden bir harekettir. Elbette bu, Diyanet’in Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ve Hizmet hareketine yönelttiği tek suçlama değildir. Diyanet, son 5-6 yıllık süreçte siyasî iradenin talepleri doğrultusunda Hizmet hareketini karalamayı kendisine temel bir vazife edindi. Hem Din İşleri Yüksek Kurulu üyelerinin desteği hem de ilahiyat fakültelerindeki bazı hocaların katkılarıyla sistematik bir karalama kampanyası başlattı ve Hizmet hareketi hakkında akıl almaz iddia ve iftiraları ortalığa saçtı.

Biz, konunun doğru anlaşılabilmesi ve meselenin bütün derinliğiyle görülebilmesi adına burada ve bundan sonraki yazılarımızda öncelikle farklı yönleriyle din istismarı üzerinde duracak, sonrasında Diyanet’in, Hizmet hareketine yönelttiği temel suçlamaları verecek, ardından Diyanet’in böylesi bir karalama kampanyasına dahil olmasının sebeplerini analiz edecek ve son olarak da iktidar erkinin taleplerini karşılama adına din istismarının nasıl istismar edildiğini ortaya koymaya çalışacağız.

Din İstismarı

Arapça bir kelime olan ve istismarla aynı kökten gelen semere, meyve, ürün, mal gibi anlamlara gelir. İstismar da bu meyve ve ürünlerin devşirilmesi ve onlardan istifade edilmesi demektir. İstismar, daha genel anlamıyla bir şeyden fayda ve menfaat sağlama anlamında kullanılır. Fakat dilimizdeki anlamı bundan farklıdır. İstismarın Türkçedeki kullanımı tamamıyla olumsuz anlamdadır. Bir şeyi haksız yere şahsî çıkarları için kullanma, sömürme ve suiistimal etme anlamlarına gelir.

a) Din istismarı ne demektir?

Din istismarı denildiğinde, dinin vaz olunuş maksadının dışında şahsî hesaplar adına kullanılması, maddî ve dünyevî çıkarlara alet edilmesi anlaşılır. Bir yönüyle din istismarı, insanların dinle, mukaddesatla ve Allah’la aldatılması demektir.

Sırf dünyevî ve maddî menfaatler uğruna hadis uydurmanın, bâtınî yorumlara başvurmanın, muhtemel yorumlardan birini mutlaklaştırmanın, ayet ve hadisleri bağlamından kopararak yorumlamanın da bir çeşit din istismarı olduğunda şüphe yoktur. Aynı şekilde dikkat çekebilme adına marjinal görüşler ortaya atma, eleştiri ve muhalefetin yıkıcı etkisinden faydalanarak meşhur olmaya çalışma gibi faaliyetler de din istismarının farklı çeşitleridir.

Din istismarı denildiğinde öncelikle anlaşılan mana, dinin siyasal istismarıdır. Siyasiler ya iktidar gücünü ele geçirme ya da devam ettirme adına öteden beri dini istismar edegelmişlerdir. Zira siyasiler açısından meşruiyet sorununu çözebilecek en güçlü değer, dindir. Fakat şunun da hatırdan çıkarılmaması gerekir ki, dinin siyasal istismarının temelinde de bireysel istismar yatar. Çünkü din gücünü arkasına alarak iktidarını pekiştirmek isteyen kimselere bakıldığında, bunların genel itibarıyla hırslarının kurbanı olmuş iktidar delisi insanlar olduğu görülür. Dolayısıyla dinin; kurumlar, gruplar veya devlet tarafından istismar edildiği durumlarda da psikolojik faktörlerin göz ardı edilmemesi gerekir. Neticede din istismarının temelinde, insanın aşırı bencilliği ve kendi çıkarlarına düşkünlüğü yatar.

Din istismarcıları dini; şahsî, iktisadî, siyasî hedefleri uğruna araçsallaştırdıkları ve bundan menfaat elde ettikleri için, bu tür kişiler için “din tacirleri” veya “din bezirganları” gibi isimler kullanılır. Din istismarının şer’î ıstılahtaki karşılığı ise riyakârlık, münafıklık ve sahtekârlıktır. Din istismarının karşıt anlamı olarak da içtenlik, samimiyet ve ihlâs gibi kavramlar kullanılır.

b) Din İstismarının Sebepleri

İnsanlar, dindar görünmenin kendilerine sağlayacağı bir kısım imtiyazlardan, maddî veya manevî getirilerden faydalanma adına din istismarına başvururlar. Bunu da ya dindar olmadıkları halde dindarmış gibi görünerek ya kendilerini olduklarından daha fazla dindar göstererek ya da dindarlıklarını görünür kılarak yaparlar. Gerek olmadığı halde ibadetlerini izhar etme, ağzından dinî kavramları düşürmeme, dinî kisvelere bürünme ve dindarlığını başkalarının gözüne sokma din istismarcılarının sıkça başvurduğu davranışlardır.

Farklı bir ifadeyle insanları din istismarına sevk eden faktör, dindar olmanın halk nazarındaki itibar ve güveninden faydalanmaktır. Yani dindarlıklarını başkalarına satarak bunun ekmeğini yemektir. Kişi veya gruplar, davranışlarının toplumsal onay görmesi, gayrimeşru davranışlarını meşru gibi gösterme, ekonomik çıkarlar elde etme, siyasî nüfuz kazanma, makam ve payeler elde etme, toplumsal bir kısım imtiyaz ve ayrıcalıklara kavuşma, şahsî emel ve arzularına ulaşma gibi sebeplerle de dinin gücünden veya halk nazarındaki kredisinden istifade etmek isteyebilirler.

c) Din İstismarının Ölçütü

Dinî mükellefiyetleri ihlâsla yerine getirmek de insana, dolaylı yoldan da olsa, bazen maddî faydalar sağlayabilir. İlim ve irfan sahibi olmanın, dindar ve müttaki bir hayat yaşamanın dünyada da getirileri olabilir. Sırf neticelerden yola çıkarak bu tür şahısların “din taciri” ilan edilmesi, büyük bir kul hakkı ve ağır bir vebal olur.

Din istismarı yapanlarla yapmayanları birbirinden ayırmanın temel ölçütü, niyettir, samimiyettir. Niyet ve maksatlar bilinmeksizin sadece davranışların sonuçlarına bakarak önüne geleni din istismarıyla suçlamak, en az din istismarı kadar yıkıcı ve tahrip edicidir. Bizzat din istismarı suçlamasının kendisi de; dindar insanlar üzerinde baskı oluşturma, dinlerini özgürce yaşamalarına engel olma veya belirli şahıs ve grupları itibarsızlaştırma adına istismar edilebilir.

Biraz daha açacak olursak, din istismarının rasyonel ve objektif bir kriterini vaz etmek çok zordur. Söz konusu kavram oldukça muğlak ve göreceli bir anlam içeriğine sahiptir. Bu sebeple din istismarı suçlamasının bizzat kendisi de her an istismara dönüşebilir. Bazıları din istismarı kavramının arkasına gizlenerek samimi mü’minlere zarar verebilir, onların samimi niyetlerle yaptıkları hayır faaliyetlerine değişik kulplar takabilir. Bazıları da başka mezhep ve meşrepleri din istismarcısı gibi göstererek, bununla kendi görüşlerini öne çıkarmak, kendilerini dinin tek temsilcisi gibi göstermek isteyebilir. Kimsenin kalbini, niyetini ve maksadını bilemeyeceğimize göre asıl olan, ortada somut deliller olmadığı sürece kimsenin din istismarıyla suçlanmamasıdır.

Bununla birlikte miting meydanlarında Kur’ân sallama, sürekli siyasal içerikli hutbeler okuma, demokratik bir sistemde belirli bir partiye oy vermeyi dinî hükümlere bağlama, haramlığında şüphe bulunmayan yolsuzluklara dinî kılıflar bulmaya çalışma gibi her tarafından tekellüf ve tarafgirlik dökülen davranışların din istismarı olarak görülmesinin, niyet okumayla bir alakası olmadığını da ifade etmek gerekir. Burada önemli olan nokta, kimin din istismarı yapıp yapmadığıyla ilgili değerlendirmenin, suizan ve niyet okumaya değil, bizatihi ortaya konulan fiil ve davranışların niteliğine bağlanmasıdır.

d) Din İstismarının Zararları

Din kim tarafından istismar edilirse edilsin, bu hem din istismarcılarına hem istismar edilen şahıslara hem toplumun geneline hem de bizzat dine zarar verir. Din istismarcıları, ibadet ü taatlerinde sadece Allah rızasını gözetmek yerine insanların rızasını gözettikleri için, yaptıkları salih ameller boşa gider, hatta onlar için bir günah yüküne dönüşür. Er-geç din istismarcılarının maskesi düşer, şahsî hesapları adına dinî değerleri bile sömürebilen nasıl bencil ve ahlaksız insanlar olduğu anlaşılır, itibar ve güvenilirliklerini kaybederler.

İstismara maruz kalan, daha doğrusu dinle, Allah’la aldatılanlar açısından da maddî manevî pek çok zarar ortaya çıkar. Onlar, dindar olduklarını ve dini temsil ettiklerini düşündükleri kişiler tarafından sömürüldüklerini fark ettiklerinde, bütün Müslümanlara şüpheyle bakmaya başlar, iyi niyet duygularını kaybederler.

Ayrıca dindarlığın prim yaptığını ve amaca ulaşma adına nasıl kullanışlı bir araç olduğunu gören başkaları da buna tevessül eder. Bu da toplumda nifak, yalan, ikiyüzlülük ve sahtekarlığın yayılmasına sebep olur. Neticede değerler aşınır, toplumda güven bunalımı ortaya çıkar, huzur ve iç barış yara alır ve insanlar dinden soğurlar.

Bu sebeple Kur’an, bir çok ayetiyle mü’minleri din istismarına karşı uyarır. Mesela bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Çok hilekâr ve aldatıcı (şeytan ve din istismarcıları) sizi Allah ile aldatmasın.” (Lokman, 31/33; el-Fâtır, 35/5; el-Hadîd, 57/14) Ayrıca Cenab-ı Hak, bir çok âyet-i kerimede, “Âyetlerimi az bir fiyatla, yani dünya menfaati karşılığında satmayın.” (el-Bakara, 2/41) buyurarak, dinin istismar edilmesini şiddetle men eder.

Diğer bir âyette din istismarcılığının nasıl bir uhrevî kayba sebebiyet vereceği şöyle anlatılır: “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmazlar. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlara son derece acı bir azap vardır.” (el-Bakara, 2/174. Ayrıca bkz. el-Bakara, 2/79; Âl-i İmrân, 3/77, 187, 199; el-Mâide, 4/44, 106; et-Tevbe, 9/9; en-Nahl, 16/95)

Allah, zikredilen âyetlerde din istismarını yasakladığı gibi, birçok ayet-i kerimede ise dinin yalnızca Allah’a has kılınmasını, yalnız O’na ibadet edilmesini ve dinî yaşantıda ihlâslı olunmasını emretmiştir. (Bkz. el-Beyyine, 98/5; ez-Zümer, 39/2, 11, 14; el-A’raf, 7/29)

Devam edecek…

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 14.5.2020 [TR724]

Çağrı filmi neden önemli? [M.Nedim Hazar]

Sevgili okuyucularımıza Çağrı filmi ile ilgili ayrıntılı bir yazı yazacağız sözü vermiştik.

Gelin görün ki, yaşadığımız dünyanın gündelik mevzuları bu sözümüzü tutmamızı maalesef geciktirdi.

Ancak gündem ne olursa olsun, niyetim birkaç yazı ile Çağrı filmi, belki perde arkası, etkileri ve akıbeti konusunda fikir jimnastiği yapmak.

Hatırlayacaksınız, birkaç yazı önce rahmetli Mustafa Akkad ile tanışma öykümüzü ve maalesef yaşadığı elim saldırıyı kaleme almıştık.

Çağrı pek çok açıdan sadece Müslümanlar için değil genel anlamda sinema için de önemli bir film. Bu sebeple Akkad’ın öldürülmesi sadece İslam’in muazzez çehresine atılan korkunç bir leke değil, aynı zamanda Müslümanlar ile sinema sanatı arasında tarihten beri kurulmuş olan en güçlü köprüyü ve en önemli değeri yok etti.

Vefatının üzerinden 15 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen ve sinema teknolojisi bu kadar gelişmesine rağmen Müslüman sanatçıların hala Çağrı’nın yanına yaklaşabilecek derecede kaliteli yapıma imza atamamaları bu tespitin en önemli delili sanırım.

Bir kere Çağrı kahramanını göstermeden anlatan önemli bir film olarak sinema tarihinde nadide bir noktada durur.

İslam aleminin çok hassas olduğu “Hz. Peygamberin suretinin gösterilmesi” meselesine bulduğu şahane çözüm takdire şayandır.

İran’ın usta yönetmenlerinden Mecir Mecidi’nin çektiği son film de Hz. Peygamberle alakalı.

Bir üçleme yapacağını söyleyen yönetmenin ilk filmi Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi, Hz. Muhammed (SAV) doğumunu ve çocukluğunu anlatıyor.

Mecidi bu filminde akıllıca bir şey yapıyor. Hz. Peygamberin sesini ve görüntüsünü gösteriyor. Ancak nihayetinde çocukluk dönemi.

Belki de İslam aleminden gelecek tepkiye göre, serinin sonraki filmlerinde Efendimizi sureten gösterip göstermeyeceğine karar verecek.

Kendisiyle yaptığımız görüşmede açıkça şunu sormuştum:

“Hz. Peygamberin suretini gösterecek misiniz, yoksa çekindiğiniz için mi göstermeyeceksiniz?”

Bana “Açıkçası korkularım var!” demişti.

Mustafa Akkad oğlu Malik ile…
Bu sebeple gösterip göstermeme meselesine muğlak cevaplar veriyor.

Ben de şöyle demiştim:

“İkimiz de Hz. Peygamberin görüntüsünün gösterilmemesini savunuyor gibiyiz. Ancak sizinle aramızda bir bakış farklılığı var. Siz tepkilerden çekindiğiniz için bunu yapamadığınızı söylüyorsunuz, ben ise Fahr-i Kâinat’a (ASM) duyduğumuz saygıdan dolayı bunun olmamasının güzel olacağını düşünüyorum. “Gerek Hz. Ömer dizisinde, gerekse Mecidi’nin filminde tüm sahabeler rahatlıkla gösterilmiş ve çok ciddi bir tepki de görmemişti. Ki bence de böyle olması gerekiyordu.

Sıkıntı bu tür filmlerin azlığı.

Eğer yeterince kaliteli dönem filmi çekilebilse, örneğin Hz. Hamza’yı 50 farklı oyuncu 50 farklı filmde canlandırsa bugün hiç birimizin Hz. Hamza denilince zihninde Anthony Quinn görseli oluşmayacaktı belki.

Peki Çağrı filminin önemi sadece Hz. Peygamberi göstermeden onun hikayesini anlatabilmesi miydi?

Elbette değil.

Her Ramazan’da güllaç gibi, hurma gibi adeta bir gelenek haline getirilen Çağrı filminin gösterimi bile bu yapımın özel olduğunu ortaya koyuyor.

İyi senaryosundan, büyük oyuncularına, muhteşem müziğinden şahane görselliğine kadar pek çok üstün özelliği var Çağrı’nın.

Bu anlamda gerçekten çok sıkı ve sağlam bir film.

Ve biz Müslümanlar için çok daha mühim hususiyetleri de var.

Bir kere tasvir ettiği dönem ve ele aldığı kahramanlar itibarıyla büyük perdede gerçekten layığıyla temsil edilen bir Asrı-ı Saadet çiziyor Çağrı.

Gerek cahiliye devrini betimlemesi, gerekse Hicret sonrası adeta Cennete çevrilen Medine’deki asr-ı saadet görselleştirmesi muazzam.

Rahmetli Yücel Çakmaklı ile alakalı yazımızda vurgulamıştık, sinemanın keşfinden sonra Müslümanlar, hassaten Müslüman Türkler Kâbe görsellerini sadece fotoğraf, resim ve Hacc’dan getirilen mini projeksiyonlardaki Kabe dialarından görebiliyorlardı.

Rahmetli Çakmaklı, yaptığı Hac farizası esnasında özel izinle çektiği kutsal topraklar görüntülerini geldikten sonra kurgulamış ve Kâbe Yollarında ismiyle 1969 yılında gösterime sokma imkânı bulmuştu. Pek çok sinema seyircisi olmayan mümin, her Müslümanın gönlünde yatan mübarek beldeleri gidip devasa beyaz perdede izleme şansı bulmuştu.

Mustafa Akkad Çağrı için Önce Fas’a, ardından Libya’ya Mekke ve Medine inşa etmiş, Kabe’nin 1500 yıl önceki halini kondurmuştu. Bu başlı başına muazzam bir hizmetti aslında. Bununla yetinmemiş filmin finalinde Hz. Bilal’in ezanını günün Kâbe görüntüleriyle bağlayarak pek çok inanan insanı mutlu etmişti.

Çağrı final sekansı

Ve o görüntüler yıllar boyunca aşılmaz bir eşik olarak kaldı sinemada. Bugün belki pek çok amatör profesyonel Kabe belgeseli var elbette ama sinemada gösterilecek kalitede olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez.

Bunlardan bir kaçını paylaşarak bugünkü yazımızı bitirelim.

İlk filmimiz Yarı Irak ve yarı Kanada kökenli, Columbia Üniversitesi’nden Gazetecilik yüksek lisansını tamamladıktan sonra gazetecilik yapan ve New York’taki CBS News’de yardımcı yapımcı olarak çalışan Anisa Marie Mehdi’ye ait 2003 yapımı bir National Geographic Belgeseli : İnside Mecca.

Mehdi, belgeselinde Hacc farizasıyla ilgili temel ve teknik bilgilerle beraber, sadece Müslümanların değil İslam dışı dünyanın da anlayacağı şekilde tarihsel ve dini açıdan önemini ele almıştı.


Yönetmenliğini Levent Akçay’ın yaptığı Kabe isimli 2015 yapımı docu-drama her ne kadar canlandırmalarıyla TV dizisi tadında olsa da, temiz nesimleriyle perdede özlemini çekilen Kabe görüntüleri içeriyordu.


Ve bir başyapıt.. Ron Fridcke’in yılların emeğiyle çektiği ve belki de kutsal belde görüntülerinde hiç aşılmayacak bir eşik içeren Samsara…

Bu film hakkında belki daha detaylı bir yazı tekrar kaleme almak gerekecek ama bugünlük Samsara’nın Kabe sekansı ile bitiriyoruz.


[M.Nedim Hazar] 14.5.2020 [TR724]

Boş [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Ahmet İnsel, “Erdoğanizm kurumların içini boşaltıyor…” diyor, haklı olarak. Haklı, ama eksik bir tespittir. Erdoğan ve AKP, özellikle mutlak güce yöneldikten sonra devleti ele geçirmeye yönelik adımlar atmaya başladı. Devlet kurumlardan oluşur. Bakanlıklar, adalet sistemi, akademi, emniyet teşkilatı, istihbarat, milli eğitim, ordu; aklınıza ne gelirse, çalışan bürokratlarla ve memurlarla doludur. AKP bu kurumlara atamalar yaptı. Bundan normal bir şey olamaz zaten. Her iktidar, kendi döneminde memur alımlarında bulunur. Bir gereksinim varsa, bu telafi edilir. Normal olmayan bunun partizan bir şekilde yapılması!

AKP, kendisinden önceki hükümetlerin geleneğini izledi. Türkiye’de devlette “yapılanmak” çok beylik bir stratejidir. İktidara gelen parti, önceki iktidarların döneminde atanmış olan memurları kızak görevlere çeker, kendi elemanlarını devlete alarak onları karar alıcı kilit makamlara getirir. Elbette bunu durup dururken yapmaz. Kendisine sadık olacak kadrolar, bir dediğini iyi etmeyecek, “tık dedi mi şık diye yapacak” bürokratlar olması işine gelir. Hükümet ve devlet sentezlenir. Hükümet devleti yalnızca yönetmekle yetinmez; devlete hâkim olmak da ister. Türkiye siyasi tarihi bir kadrolaşma tarihidir. Kadrolar devlette iktidardaki ideolojiyi benimsemiş partizan ve hatta militan memurlardan oluşur. Bu memurların sadakatleri anayasaya değil, kendilerini atayanlaradır. Bir terim vardır, “tırpanlama” diye. Yeni hükümet gücünü konsolide ettikçe devletteki kadroları “deşer”. Bu deşme operasyonuna tırpanlama denir. Tırpanlamanın temelleri fişlemelere dayanır. Fişleme, bir memurun “kimden” veya “neci” olduğunu belirlemeye yönelik, yasadışı ve hatta anayasaya aykırı bir istihbari faaliyettir. Memur kimin tarafından atanmış, kimin altında görev yapmış, kime hizmet etmiştir; bunlar fişlemede bellidir. Aynı zamanda memurun Alevi mi Sünni mi olduğu, dindar mı seküler mi olduğu, cumalara gidip gitmediği, eşinin başını kapatıp kapatmadığı, Ramazan’da oruç tutup tutmadığı, elinde içki bardağı tutan resminin olup olmadığı gibi özel yaşamına ilişkin bilgiler de dosyaya girer. Rezalet bir şeydir, etik bakımdan. Ama maalesef Türkiye bürokrasisi budur; hep bu olmuştur. İktidara gelen herkes bunu yaptı. Bu bir siyasi kültürdür ve iktidardan iktidara değişmeyen bir “devlet pratiğidir”. Bu bağlamda Türkiye bir tür “kabile devletidir”.

Yani Profesör İnsel’in bahsettiği “iç boşaltılması” durumu, daha önce “doldurulmuş” bir bürokrasinin “içinin boşaltılmasıdır” ki bu, yukarıda açıkladığım üzere, Türk devlet ve siyaset kültüründe adeta gelenekleşmiş bir uygulamadır. Partizan kadrolar boşaltılıyor. AKP tabanı bundan çok memnundur. Eskilerinin yerine onların değimiyle “müspet” (olumlu) kadrolar alınıyor. Nedir? Kendi İslamcı profillerine daha uygun görünümde bir devlet bürokrasisi doğmuştur. Elbette bunun bir şekli değişim olduğu açıktır. Zaten tırpanlama başladı mı, onunla eş zamanlı olarak bir kamufle olma da başlar. Mesela döneme göre oruç tutulur veya tutulmaz, cumaya gidilir veya gidilmemeye başlanır ya da bakmışsın eşlerin başı kapanır yahut da sarkık ülkücü bıyığı bırakılır. Tespih gibi aksesuarlar kullanılır veya kullanılmaz. Makam odalarının arkasına abdesthane yapılır veya dairenin duvarlarına Atatürk’e atfedilen vecizeler falan işlenir. Bu arada devamlı “dönemin ruhuna uygun” profilde yeni memur alımları yapılır. Bu memur alımlarında “yaş tahtaya basmamak” için “referans” sistemi devreye sokulur. O bunu, bu şunu, şu filancayı tanıyordur, ona kefil olur falan filan! Anlayacağınız, tam bir Ortadoğu rejimidir, tam bir muz cumhuriyetidir, başarısızlığa endekslenmiş, meritokrasinin tam tersi bir organize yolsuzluktur.

İçi boşaltılan devlet budur. İçi yeniden doldurulan devlet de budur. Devlet budur. Bu devlet midir peki? Bizim Türkiye’deki ölçülerde devlettir.

YÖK’ü ele alalım mesela. Her muhalefet YÖK’e karşıdır. Ama hiçbir yeni iktidar, YÖK’ü kaldırmaya veya onu reforme tabi tutmaya girişmez. Enteresan değil mi bu sizce? Bakın üşenmezseniz iktidara talip siyasal partilerin YÖK’e ilişkin söylemlerini okuyun. Çok şaşıracaksınız. Fakat YÖK, iktidara bir kez geldiniz mi, sırtınızı yere getirmeyecek kadar faşizan ve merkeziyetçi bir bürokratik kurumdur. Üniversiteler iktidarlar için en tehlikeli kurumlardır. Bu kurumlarda genelde çok konuşan, her meseleye ahkâm kesen egosu şişkin ve her şeye muhalif zihniyette birileri vardır. YÖK gibi kurumlar, bu “kakofoniyi” intizamlı ve kontrol edilebilir hale getirmek için kurulmuştur. 12 Eylül darbesi ürünü olduğu için YÖK bir tür genelkurmay gibi hareket eder. Muhalefetteyken iktidarın kontrolünde olduğu için karşı pozisyon alınan bu yapı, iktidar olunca tadından yenmez olur. YÖK Ahmet Necdet Sezer Türkiye’sinde de aynı YÖK’tü. Değişen içi! O dönemin kadrolarının yerine bugünün rejime sadık kadroları geldi. YÖK Kemalistken mesela ulusalcılar için YÖK’ün demokratikleştirilmesi ve özerk üniversite gibi konular çok ikincil, üçüncül konulardı. İslamcılar muhalefetteyken, YÖK’teki ve akademideki kadroların seküler olması ve mütedeyyinlerin akademiye girmekte zorlanması çok popüler bir mevzuuydu. Sanırım dediğim netleşmiştir: mesele YÖK değildir, YÖK’ün içidir, ona yüklenen anlam ve işlevdir, onun kimi filtre ettiğidir! Bu YÖK’teki durumu tüm devlete uyarlayabilirsiniz. Durum ana hatlarıyla aynıdır!

Oysa devlet ve hükümetin ayrı konseptler olması ve hükümetlerin devletleşmemeleri, tam da yukarıda anlattığım felaket ötesi durumdan dolayı elzem! Devletin birilerinin devleti değil, tüm vatandaşların devleti olması, ancak tüm vatandaşların devlette kendileri gibi olanlarca temsil edilmeleriyle sağlanır. Toplum yeknesak olmadığına göre, devlet de tek tip olmamalıdır. Devletler vatandaşlarını mutlu ettikleri oranda başarılıdırlar. Eğer bir devletin başarısı büyüklüğü veya gücü olsaydı, Rusya veya Çin gibi ülkelerin en fazla göçmen, öğrenci, işçi çeken, en etkili yumuşak güç kullanabilen ülkeler olması gerekirdi. Oysa ne Rusya ne de Çin, vatandaşlarını mutlu etmeleriyle ön planda olan ülkeler değil. Demek ki güç de büyüklük de, vatandaş mutluluğu ile doğrudan doğruya bağlantılı olan özellikler değil! Esas olan güç veya büyüklük değil, insanların yaşam kalitesidir. Türkiye’deki gibi işleyen kabile devletleri, vatandaşlarını ancak kısmen mutlu edebilir. Dahası, vatandaşlarının ancak sınırlı bir bölümü, kendilerini bu tür bir devletle özdeşleştirebilir. Mesela bugün Kürtler, KHK’lılar, Gülen Cemaati, gayrimüslim azınlıklar, LGBT, liberaller, yeşiller vs. kendilerini mevcut devletle özdeşleştiremiyor. Daha başka bir ifadeyle kendilerini dışlanmış hissediyorlar, bu devlete ait olmadıklarını düşünüyorlar. Haksızlar mı?

Devlet bürokrasisinin devamlı boşal-dol-boşal sarmalında gidip gelmesi, bir zafiyettir. Devletin partizanca bir kadrolaşmaya tabi tutulması, tüm sorunların gelip düğümlendiği bir mesele. Mesela 15 Temmuz sonrası kamuda yapılan “temizlik” (ki bu biliyorsunuz bir soykırım dili!) sonrasında yüz binlerce kamu görevlisi bir gecede, yasalara aykırı olarak görevinden alındı. Bu basit bir hükümet tasarrufu değildi. Bir sivil darbe yapıldı ve rejim, yetki aşımı yapan hükümet marifetiyle bürokrasiyi tırpanladı. Hep bahsettiğim bir örnek var – TSK’daki amiral-generallerin toplam sayısının ½’si (%50’si) terörist olarak yaftalanarak hapse atıldı! Bu bile tek başına işlevsel ve ölçeği bakımından Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması gibi sonuçları olacak bir olaydır. Olumludur demiyorum. Ama önemlidir, çünkü bu aslında fiilen yeniden bir devlet kurulmasıdır! 170,000 kadar kamu görevlisi atıldı. Yerlerine partizan ve fanatik kadrolar alındı. Liyakate falan hiç girmiyorum. Doğrudan bu rakamlar (yani 170,000 insanı at, yerine 170,000 yeni insanı yerleştir) bir darbedir zaten. Neymiş? Ahmet Hoca’nın söylediği gibi bir boşaltma olayı gerçekmiş. Fakat bundan da öte, boşalan yerlere yapılan atamalarla, devlette güç berkitme ve iktidarı konsolide etme gibi, çok daha önemli, daha kalıcı ve maalesef daha kalıcı bir sorun ortaya çıkmış!

Şimdi inanın, eski rejimin elitleri, yeni bir tırpanlamanın hayallerini kuruyor. Bu “azan kuduran dincileri” alaşağı etmenin hesapları dönüyor. Önümüzde YAŞ var mesela. TSK’daki durumlar ne olacak? Derin devlet istediği atamaları yaptırabilecek mi? Tamam, istedikleri “temizliği” (!) yaptırdılar ve devleti boşalttılar da, acaba yerlerine kimler atanıyor? İşte benim hep vurguladığım sonuca bir başka yoldan varıyoruz yine. İktidardaki parti veya baştaki adam kim, bunun çok fazla bir önemi yok. Önemli olan, yapısal sorun. Yapısal sorun nedir? Kim iktidara gelirse gelsin, meritokratik bir devlet hayal etmiyor! Yani liyakate göre atama yapılan, devleti herkesin devleti haline getirecek, demokratik ve insan haklarına saygılı bir devletin hayalini kimse kurmuyor. Kimseden kastım, şu an meclis içi partiler elbette. Yoksa tabi ki bazı insanlar – bu satırların yazarı gibi – bunu talep edebilir. Ama oranları çok ama çok düşüktür (<%1).

İçi boşaltılsın, doldurulsun, yeniden boşaltılsın, sonra tekrardan doldurulsun, bir şey değişmez. Bu devlet bu zihniyetle hep boş kalacak.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.5.2020 [TR724]

Nerden türedi bu tipler? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

İktidarın desteğiyle sürekli siyasal İslamcı yaklaşımların endoktrine edilmesi, şiddet içeren söylemlerin kamusal alanlarda görünür olması radikal söylemleri ve eğilimleri yükseltti.

Ses vermesi gereken (varsa) ulemanın sükûtu, makulu, dengeyi temsil etmesi gereken ılımlı dindar kesimin, cemaatlerin, tarikatların onay vermesi veya etkisiz kalması nedeniyle dini radikalleşme yönünde ciddi dönüşümler oldu.

AKP’nin dini, milli kavramlar üzerinden yürüttüğü ötekileştirici, politikalar yeni sosyolojik gruplar ve kişilik tipleri üretti. Bu türedi gruplardan bazılarını anlatmaya çalışalım:

Şiddet eğilimli yobazlar: İslami söylemleri slogan şeklinde kullanan ama kullandığı kavramların dahi ne anlama geldiğini bilmeyen, şiddete yatkın, silahlanmaya düşkün, kendisine benzemeyeni “düşman” “öteki”, “hain” gören ve yok etmeye çalışan, kan dökmeye hazır, alt gelir grubundan,  eğitimsiz, ufuksuz bir kitle mevcut artık. Önceden de bunun zemini vardı, ama AKP bu anlayışı tüm topluma yaydı. Erdoğan belki de cahil, yobaz, şiddete yatkın, bu “rejim fedaileri” ile muhaliflerine gözdağı veriyor. Belki işlem yapılmayarak itiraz edenler, ses çıkaranlar gözünü kan bürümüş bu kitlenin önüne atılmakla tehdit ediliyor. En kötüsü bu kitlenin organize edilmiş ve milisler şeklinde silahlandırılmış olması.

Dual yaşayan, mürai Müslümanlar: AKP politikalarının ürettiği bir başka kesim ise ihalelerle, makamlarla, imkanlarla palazlanmış, dilinde Allah, ayet, hadis olan; ama helal ve haramı çıkarına göre yorumlayan orta/üst gelir grubu ve bunların çocukları. Bunlar görünür ortamlarda Müslüman pozu veren, gerçekte bohem bir hayat yaşayan, babalarının elde ettiği kolay paralarla sefa süren, ilkesiz, sınırsız, karakter yoksunu bir nesil. Bu kesimin itikat ve ibadetle ilgili çok ciddi sorunları var. Ama imkanlarını, statülerini İslamcılık ve İslamcı iktidar sayesinde elde ettikleri için dual yaşamaya mecburlar.

Genetiğiyle oynanmış cemaatler/tarikatler: Tasavvuf ekolleri, tarikatler bin yıldır bu toprakların mayası oldu. Toplumu eğitti, ahlakı, sevgiyi, tevazuyu yaydı insanlara. Normalde selefi zihniyetle tasavvuf ekolleri, siyasal İslamcı yaklaşımla tarikat anlayışı örtüşmez. Ama AKP ile tarikatlar cemaatler arasında kazan-kazan esasına dayalı çıkar ilişkisi kuruldu. Gelinen noktada İslamcı iktidar kamu kaynaklarına bağımlı kıldığı veya korkuyla hizaya soktuğu tasavvuf ekollerini, cemaatleri asli çizgilerinden uzaklaştırdı. Onları politize etti, şiddete yatkın, tepkisel, kucaklayıcılıktan uzak, dışlayıcı hale getirdi. Gönül ehli olması gereken pek çok tarikat ehli artık asmaktan, kesmekten, kan akıtmaktan bahsediyor. Bu kesimlerin gençleri ise kolayca radikal eğilimlere savruluyor.

Konjonktürel dindarlar: AKP politikalarının ürettiği bir başka insan tipi ise normalde seküler bir hayat yaşadığı, dinle ibadetle alakası olmadığı halde absürd şekilde dini söylemler, motifler kullanan, siyasi bir görüşü olmayan, ama iktidar nimetleri için dindarımsı takılan eyyamcı, çıkarcı kesimler.

Rövanşı bekleyen laikler: AKP politikalarının ürettiği en büyük kitle sessiz duran, içinden homurdanan, baskı nedeniyle sadece dar ortamlarda konuşan, ama dine,  dindara, İslami olan her şeye tepki duyan kesim. Bunların bir kısmı bu dönem geçtikten sonra katı seküler/laik bir yapı kurmak ve Kemalizmi ve en sert şekliyle yeniden tesis etmek için fırsat kolluyor. Bu kesim kazara gücü ele geçirirse, -Erdoğan’ın dini siyasetine ilkesizce alet etmesi nedeniyle- bütün dindarları 28 Şubat’a rahmet okutacak günler bekliyor demektir. Erdoğan bir gün mutlaka gidecek. Eğer makul, demokratik, uzlaşıya dayalı iktidarlar çıkarılmazsa, Tunus’ta bir dönem var olan, çok sert laiklik uygulaması, rövanşist anlayış kapımıza dayanabilir.

AKP’nin dini istismar eden politikalarından bıkmış, ahlaksızlıklardan yalanlardan gına gelmiş geniş bir kesim en basitinden dine dair bir şey duymak istemiyor. Yanında Allah, Kur’an, peygamber, ayet, hadis dediğinizde bile irite oluyor. Haklı olarak dinin, dini kavramların ticari meta, sömürü aracı yapıldığını düşünüyor. Bu kesimden ve çocuklarından deizme, ateizme, agnostizme yönelen çok kimse var. Bunlar bir dindarla oturup kalkmak, yolunu kesiştirmek istemiyor. Komünizmin çöküşünden yıllar sonra AKP pragmatizmi geniş bir kesime tekrar “din afyondur” dedirtmeyi başardı.

Bir de AKP medyasının hergün mehter havasında verdiği coşkudan, hamasetten ve nefretten türemiş tiplemeler var: Diriliş Ertuğrul dizisi izlerken başına leğen geçirip, eline oyuncak kılıç alıp kendinden geçen amcalar bu dönemin ürünü. Türkiye’nin dünyaya şekil veren müthiş bir devlet olduğuna ciddiyetle inanan ve bunu kamera görünce savunan naif abiler, ablalar da bu dönemin ürünü. Bir Kanala konuşurken hoşuna gitmeyen şeyler söylenince: “Vallahi bak 155’i araarın, içeri aldırırın seni. Biz burda kürtaj yapıyoz. Vatan hayını! alçaklar!” diyen hacı amca bu dönemin ürünü. Allah’ın verdiği havayı-suyu bile ülke insanına çok gören siyasetçiler, belediye başkanları bu dönemin ürünü. “Erdoğanı anamın üstünde görsem vallahi suç anamdadır” diyen hırbolar bu dönemin ürünü. “Erdoğan’a dokunmak ibadettir” diyen milletvekili tipi bu dönemin ürünü. “Kendim hakkında gerekeni yapacağım efendim” diyen bürokrat bu dönemin ürünü. Camide parti propagandası yapan imam bu dönemin ürünü.

Nene olmuş, yaşını başını almış başörtülü bir kadın TV ekranlarına çıkıyor ve silahlandığından, komşularını fişlediğinden, “en az 50 tanesini götüreceğinden” bahsediyor. Bunlar “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” hadisi şerifini hiç mi duymadılar? Sahabenin “Allah Resulü o kadar komşu hakkından bahsetti ki, neredeyse komşuyu komşuya mirasçı yapacak zannettik” demesinden habersizler mi?

AKP’ye yüzde 80’lere yakın oy veren Kayseri’de bir grup insan, bir cenazeyi mezarından çıkarıp yakmaktan, asmaktan bahsediyor. Bunu kameralara karşı, cüretle söylüyorlar. Bunlar Hazreti Peygamberin Yahudi cenazesine ayağa kalktığını bilmiyorlar mı? İnsanın dirisi kadar ölüsünün de saygıya layık olduğunu duymamışlar mı?

Kendini Erdoğan fedaisi olarak gören biri: “Erdoğan’ın tırnağı kanarsa karılarınızı, çocuklarınızı bizden kim koruyacak? Sizin hazırlanan listelerden, zulalardan haberiniz varmı?” diyor. Bu zırtapoz herif İslam’a göre savaşta bile kadınlara, çocuklara dokunulmayacağını bilmiyor mu?

Bu kadar tuhaf, gözünü kan bürümüş, ama kendini “Müslüman” olarak tanıtan tipler nereden türedi?

Bunlar Erdoğan’ın mafyatik yönetim anlayışından, siyasal İslamın ilkesizliğinden, selefi yaklaşımların yaygınlaşmasından öte çoğunluğun sessizliğinden, adam sendeci anlayışından türedi. Erdoğan bu tipleri mafyatik yönetim anlayışının maşaları, değnekçileri olarak kullanıyor olabilir. Ama suçun büyüğü öncelikle bunları sineye çeken, sükût eden muhafazakarlarda, cemaatlerde, tarikatlarda, dindarlarda.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 14.5.2020 [TR724]