Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Denizli Hapishanesiyle ilgili mektuplarında diyor ki: “Evet, münafıkların ehemmiyetli ve tecrübeli bir planı: Böyle her biri birer zâbit, birer hâkim hükmündeki şahısları, müşterek bir meselede böyle kaçınmak ve birbirini tenkit etmek asabiyetini veren sıkıntılı yerlerde toplattırıp, boğuşturur, MÂNEVÎ KUVVETLERİNİ DAĞITTIRIR. Sonra kuvvetini kaybedenleri, TOKATLAR, VURUR.”
“Sakın sakın münakaşa etmeyiniz! Casus kulaklar istifade ederler. Haklı olsa, haksız olsa, bu halimizde münakaşa eden haksızdır. Bir dirhem hakkı varsa, münakaşayla bin dirhem bizlere zararı dokunabilir.”
“Bazı sebeplere binâen, en ziyade Hüsrev’i ve Hâfız Ali’yi ve Tâhirî’yi sıkıntıda tahmin ettiğim halde, en ziyade temkin, teslim ve kalbî rahatlık onlarda ve beraberlerinde bulunanlarda görüyorum. ‘Acaba neden?’ derdim. Şimdi anladım ki, onlar HAKÎKÎ VAZİFELERİNİ YAPIYORLAR. Mâlâyanî (boş) şeylerle meşgul olmadıklarından, kaza ve kaderin vazifelerine karışmadıklarından ve enaniyetten gelen hodfuruşluk (bencillik etmediklerinden) ve telaş etmediklerinden, temkinleriyle, metanetleriyle ve kalbî itminanlarıyla Risale-i Nur talebelerinin yüzlerini ak ettiler, zındıklara karşı Risale-i Nur’un mânevî kuvvetini gösterdiler.”
“Bu eski (Eskişehir) ve yeni (Denizli) Medrese-i Yusufiyedeki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar hücumlara karşı kuvve-i mâneviyesi kırılmayan zatları ehl-i hakikat ve gelecek nesiller alkışlayacakları gibi, melekler ve ruhanîler de alkışlıyorlar diye kanaatim var.”
“(Elleri kelepçeli, ağır suçlular gibi halkın gözleri önünde mahkemeye götürülen Risale-i Nur Talebeleri)… Had ve hesaba gelmeyen meleklerin, ruhanîlerin ve insanlardan ehl-i hakikatın ve vicdan sahiplerinin ve iman-ı tahkiki sahiplerinin nazarlarında, hak ve hakikat, Kur’an ve iman yolunda BU ASRA MEYDAN OKUYAN BİR KAHRAMANLAR KAFİLESİ suretinde görünüyorlar.
“Çok defa söylediğim gibi yine tekrar ediyorum ki, tarihte Risale-i Nur Şâkirtleri gibi hak yolunda pek çok hizmet eden ve pek çok sevap kazanan ve pek az zahmet çeken görülmüyor. Biz ne kadar meşakkat çeksek, yine ucuzdur.”
Hapishane şartlarının her zaman sıkıcı ve asabiyeti artırıcı oluşu ve küçük bir kıvılcımın bile, tartışmaları ateşleyip yıkıcı haller ortaya koymasına karşılık Üstad Hazretleri Afyon hapsinde şunları yazmıştır: “Aziz, sıddık kardeşlerim Hüsrev ve Mehmet Feyzi, Sabri!.. Ben sizlere bütün kanaatimle itimat edip kalb istirahatiyle kabre girmek ve Nurların selametini size bırakmak bekliyordum ve hiçbir şey bizi birbirimizden ayırmayacak biliyordum. Şimdi dehşetli bir planla, Nur’un erkânını birbirinden soğutmak için resmen iş’ar (bildirme) var… Madem sizler lüzum olsa, birbirinize hayatınızı, sadakat gücünüz ve Nurlara şiddetli alâkanızın muktezası olarak feda edersiniz, elbette gayet cüz’î ve geçici, ehemmiyetsiz hissiyatınızı feda etmeye mükellefsiniz. Yoksa katiyen bizlere bu sırada büyük zararlar olacağı gibi, Nur dairesinden ayrılmak ihtimali var diye titriyorum… Üç günden beri hiç görmediğim bir sıkıntı tekrar beni sarsıyordu. Şimdi katiyen bildim ki, göze bir saç düşmek gibi az bir nazlanmak, sizin gibilerin arasında Nur hizmetimize bir bomba olur. Hatta size bunu da haber vereyim. Geçen fırtınayla bizi alâkadar göstermeye çok çalışılmış. Şimdi aramızda az bir yabanilik atmaya çabalıyorlar. Ben sizin hatırınız için her birinizden on derece ziyade zahmet çektiğim halde, sizden hiçbirinizin kusuruna bakmamaya karar verdim. Siz dahi haklı ve haksız olsa benlik yapmamak, üstadımız olan şâkirtlerin şahs-ı mânevisi namına istiyorum. Eğer o acip yerde beraber bulunmaktan gizli parmaklar karışıyorlarsa, biriniz Tâhirî’nin koğuşuna gidiniz.” (Said Nursi, Şualar On Dördüncü Şua)
Sungur Ağabey diyor ki: “Üstadımız bu (ihtilaf) durumdan çok müteessir olmuş ve Cenab-ı Hakka yönelerek, ‘Yâ Rab, yok mu benim hiç ihtilaflara girmeyen bir talebem?’ diye yalvarmış. Üstad, ‘İşte o zaman bana Tahirî gösterildi’ diyerek bunu Isparta’da bir ders esnasında anlatmıştı.”
Tahirî Mutlu Ağabeye yakınları sorarlar: “Ağabey, niçin Üstad, ‘Biriniz Tahirî’nin koğuşuna gitsin’ demiş?” Tahirî Mutlu Ağabeyimiz boynunu bükerek, bu soruya şöyle cevap verir: ‘Kardeşim, bizde gıybet yok, dedikodu yok. Yalnız Kur’an var, namaz var, Risale yazmak ve okumak var.”
Ekrem Kılıç diyor ki: “Tahirî Mutlu Ağabey, kimseyi gıybet etmediği gibi, kimseye de gıybet ettirmezdi. Yanında gıybet edilecek olsa, ‘Kes kardeşim!’ derdi. Gıybet edilen şahıs kendi aleyhinde bile olsa, müsaade etmezdi. Hatta vefatından bir sene önceydi. Bir levha yazdırmış, kapıdan girenin tam karşısına gelecek şekilde duvara astırmıştı: “BURADA KİMSENİN ALEYHİNDE KONUŞULMAZ.”
Cenab-ı Hak onların hepsinden razı olsun…
[Safvet Senih] 20.2.2019 [TR724]
ssenih@samanyoluhaber.com
Asra meydan okuyanlar [Safvet Senih]
İşte Serdar Coşkun’un skandal tutanaktan sonraki ilk talimatı [Ahmet Dönmez]
15 Temmuz gecesi tuttuğu tutanakla tartışma konusu olan dönemin Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçları Soruşturma Bürosu Savcısı Serdar Coşkun’un ilk yazılı emirlerinden biri daha ortaya çıktı. Bu da en az tutanağın kendisi kadar skandal.
Darbe girişiminin üzerinden henüz saatler geçmişken, 16 Temmuz 2016’da bütün illerin cumhuriyet başsavcılıkları ile Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bir yazı yazan Coşkun, binlerce hakim ve savcının tutuklanması için ‘talimat’ veriyor. Serdar Coşkun, “Bütün iller ile irtibata geçilip listede adı geçen hakim ve savcıların acele gözaltına alınmaları”, “Gözaltına alınan hakim ve savcıların tutuklanmalarının sağlanması” şeklinde ifadeler kullanıyor. Daha darbe girişimi devam ederken faili tespit eden (!) Coşkun, listedeki hakim ve savcıları da peşin peşin suçlu ilan ediyor. Mahkemeler üzerinde adeta vesayet kurarak “tutuklanmaları” talimatını veriyor.
Bütün hakim-savcı dava dosyalarına giren bu yazının bir diğer önemli özelliği, hemen altında bir fişleme belgesinin unutulmuş olması.
Yazının tam metni şöyle:
“Türkiye genelinde hükümeti devirmeye ve anayasal düzeni cebren ilgaya teşebbüs etmek suçunun halen işlenmeye devam edildiği, bu suçu işleyen Fethullahçı terör örgütlenmesi üyelerinin yurt dışına kaçıp saklanma ihtimali bulunduğu anlaşıldığından Türkiye genelindeki Fethullahçı terör örgütlenmesine mensup hakim ve savcıların listesi ilişikte gönderilmiştir.
1- Bütün iller ile irtibata geçilip listede adı geçen hakim ve savcıların acele gözaltına alınmaları
2- İkametlerinde, çalışma odalarında ve araçlarında CMK 116. Maddesi gereğince arama yapılıp suç unsuru tespit edilmesi halinde CMK 327. Maddesi gereğinde el koyma işlemlerinin gerçekleştirilmesi,
3- Gözaltına alınan hakim ve savcıların Cumhuriyet başsavcılıklarına sevklerinin sağlanıp TCK’nın 309/2 maddesi gereğince tutuklanmalarının sağlanması,
4- Arama işlemleri sonucunda dijital materyallerin ele geçirilmesi halinde ilgili Cumhuriyet savcılıkları ile koordinasyon kurularak ilgili Sulh Ceza Hakimliklerinden CMK 134. maddesi uyarınca inceleme kararı alınarak gerekli incelemelerin yapılması,
5- Adı geçenlerin yurtdışına kaçma ihtimali bulunduğundan yurt dışı çıkışlarının acele önlenmesi,
6- Soruşturmaların tamamlanarak Türkiye genelindeki bu yapıya mensup hakim ve savcılarla ilgili yapılan soruşturma işleminin sonucunun bildirilmesi rica olunur. 16.07.2016”
****
Bu belge, aslında tartışma konusu olan tutanakla da örtüşüyor. Nedenini madde madde açıklayalım:
1- Serdar Coşkun imzalı tutanağın altında, 16 Temmuz 2016, saat 01.00 yazıyordu. Yani resmi olarak bu saat itibariyle yazılmıştı.
2- Tutanakta, o dakika itibariyle henüz gerçekleşmemiş olaylar, sanki vuku bulmuş gibi yazıyordu. Ayrıca, o gece ve daha sonraki bir tarihte hiç yaşanmayacak olaylar da yaşanmış gibi kayda geçirilmişti.
3- Savcı Serdar Coşkun kendini, şöyle savundu: “Evet, tutanağı yazmaya 01.00’de başladım ama 07.00’de bitirdim. Başlangıç saatini yazmıştım, bitirdiğim saati yazmadım.”
4- Serdar Coşkun ayrıca, bu belgenin 16 Temmuz sabahı ilk gözaltı ve soruşturma emirlerine dayanak teşkil ettiğini de açıkladı.
5- Ben de yazdığım haber ve yorumlarda böyle bir tutanak tutulamayacağını, altında hangi saat yazıyorsa, o saat itibariyle bu tutanağın yazımının bitmiş kabul edileceğini savunmuştum.
6- Ayrıca HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın bir beyanatından yola çıkarak, bu tutanağın gerçekten de saat 01.00 itibariyle tutulmuş olma ihtimalinin yüksek olduğunu iddia etmiştim. Çünkü Yılmaz, 16 Temmuz saat 01.00’de 2 bin 740 hakim ve savcıyı görevden aldıklarını ifşa etmişti. Böylesi bir idari tasarrufun bir şeye dayandırılması gerekiyordu. O dayanağın da bu tutanak olabileceği görüşündeyim.
7- Çünkü tutanakta, darbe girişimini Fethullah Gülen ve cemaatinin yaptığı ileri sürülüyor. Halbuki o dakika itibariyle savcının böylesine somut ve hukuki bir tespitte bulunabilme imkanı olmadığı gibi, daha sonra da bu yönde bir delil ortaya koymadı. Yani, 16 Temmuz sabahı darbeyi Gülen ve cemaatinin yaptığını tespit etmiş olduğunu gösteren bir delil göstermedi. Dolayısıyla bu bir değerlendirme, görüş veya iddia olarak kaldı. Oysa savcının, görüş veya değerlendirmeyi kesin sübut bulmuş bir karine gibi tutanağa yazmak gibi bir yetkisi yok. Böyle bir usul de yok. Demek ki bir ihtiyaca binaen yazıldı.
8- Serdar Coşkun’un başsavcılıklara ve Emniyet’e gönderdiği yukarıdaki yazıda da, “Türkiye genelindeki Fethullahçı terör örgütlenmesine mensup hakim ve savcıların listesi ilişikte gönderilmiştir” deniyor. O saat itibariyle böyle bir listenin neye göre oluşturulduğu belli değil. Ayrıca “Fetullahçı terör örgütü yapılanmasına mensup oldukları iddia olunan hakim ve savcılar” yerine hepsi ile ilgili sanki yargılama yapılmış da hüküm tesis edilmiş gibi kesin yargıda bulunması da yazıyı hukuki olmaktan çıkarıp bir jurnale dönüştürüyor.
9- Tutanağa böyle bir ‘tespit’ yazıldı, çünkü darbeci askerlerle yetinmeyip yüzbinlerce insanı içine alacak şekilde genel bir tasfiyeye gidebilmek için bu neviden bir ibareye gerek vardı. Zaten kontrollü darbe bunun için yapılmıştı. Bundan dolayı “Allah’ın lütfu” idi zaten. Başka türlü bir anlamı olmayacaktı ki! TSK’nın sadece yüzde bir buçuğunun dahil olduğu, onların da çoğunun hiç bir şeyden haberi olmayan er, öğrenci veya düşük rütbeli subaylardan oluştuğunu göz önüne alacak olursak; böyle bir kalkışmadan hepi topu üçyüz-beşyüz kişi tutuklanabilecekti. Oysa şimdi İçişleri Bakanı’nın açıklamasına göre 500 binin üzerinde insan gözaltına alınabildi. Onbinlercesi tutuklanabildi. 150 bin devlet memuru bu sayede sorgusuz sualsiz ihraç edilebildi.
10- İşte Serdar Coşkun’un Emniyet Genel Müdürlüğü ve başsavcılıklara yazdığı yazı da bu çerçeveyi tamamlıyor. Çünkü bu söz konusu yazıda da darbeyi cemaatin yaptığı yazılı. Listede adı bulunan bütün hakim ve savcıların tutuklanması isteminin gerekçesi de bu olarak gösteriliyor.
****
Şimdi tekrar 16 Temmuz sabahına gidelim. O zamanki adıyla Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), saat 09.00’da “FETÖ üyesi hakim ve savcılar hakkında disiplin yönünden en ağır tedbirleri görüşmek üzere” olağanüstü toplandı. Toplantının amacı, bu şekilde açıklanmıştı.
İşin ilginç tarafı, HSYK toplanmadan önce 5 Kurul üyesi hakkında gözaltı kararı çıkmıştı bile.
Nitekim dönemin Anayasal Düzen Başsavcı Vekili Necip İşçimen, saat 09.50 itibariyle Habertürk TV canlı yayınında şöyle diyordu: “Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, darbe teşebbüsünde bulunan FETÖ paralel yapı örgütü ile irtibatlı olan Yargıtay, Danıştay, askeri idare mahkemesi ve askeri Yargıtay Daire Başkanı ve üyeleri ile HSYK’da görev yapan FETÖ paralel yapı örgütü mensubu üyeleri ile sözde Yurtta Sulh komitesi mensubu general, amiral, subay, astsubay, er ve erbaşlar hakkında gözaltı kararı vermiştir.”
Bu saat itibariyle henüz Akıncı Üssü bile bombalanmamış ve tamamen etkisiz hale getirilmemişti. Genelkurmay karargahındaki darbeciler bile teslim olmaya başlamamıştı. Fakat başsavcılık kararı vermişti. Hakim ve savcılar, henüz kimlerden oluştuğu bile belli olmayan darbeci Yurtta Sulh Konseyi üyeleri ile bir tutuluyordu. Yargı, “Darbeyi cemaat yaptı. Bu hakim ve savcılar da cemaatten. Öyleyse bunlar da darbeci” şeklinde Aristo mantığı ile hareket ediyordu.
Ayn gün saat 15.00’te Anadolu Ajansı, HSYK’nın olağanüstü toplantısının sonuçlarını abonelerine duyuruyordu. Buna göre toplam 2 bin 745 hakim açığa alınmıştı. Saat sizi yanıltmasın. HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, Murat Kelkitlioğlu’na yaptığı açıklamada, “15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece saat 01.00’de 2 bin 740 hakim ve savcıyı görevden aldık” demişti. İşte o 2 bin 740 hakim-savcı, bu 2 bin 745 hakim-savcı. Mehmet Yılmaz sadece sayıyı 5 eksik vermiş, o kadar.
Peki gece saat 01.00’de bu işlem yapıldıysa HSYK sabah 09.00’da neyi görüştü?
Çünkü bu sadece işi kitabına uydurma toplantısıydı.
Bu da, HSYK’nın o sabah bir iki saatte nasıl olup da 2 bin 745 hakim ve savcının durumunu tek tek görüşebildiği sorusunu cevaplıyor.
Çünkü kararlar daha önceden alınmıştı. O toplantı sadece işin şekil şartının yerine getirilmesinden ibaretti. O yüzden de 5 kurul üyesi, daha toplantıdan önce gözaltına alınmıştı.
Ayrıca Danıştay Başkanı Zerrin Güngör de sabah saatlerinde bütün Danıştay üyelerini toplantıya çağırıyor, genel kurul salonunda toplantı devam ederken içeri giren polisler 10 üyenin isimlerini tek tek okuyarak gözaltına alıyordu. Aynı saatlerde 140 Yargıtay üyesi hakkında da yakalama kararı çıkarılıyordu.
HSYK’nın kararının hemen ardından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da aynı 2 bin 745 hakim ve savcının gözaltına alınması talimatını veriyordu. Saat 17.00’den itibaren tek tek bu yargı mensuplarının evlerine operasyonlar başlıyordu.
Türkiye Cumhuriyeti, yaklaşık 3 bin yargı mensubunu ‘terörist’ ilan ediyordu. Yani o ana kadar yargı camiasının beşte biri, teröristlerden oluşuyormuş, devlet bize bunu söylüyordu.
****
Yazı, başsavcılıklar ve Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bu şekilde gönderildi.
Dava dosyalarına da bu şekilde girdi.
Bu listenin o sabah itibariyle hangi kritere göre hazırlandığı, bu isimlerin hangi delille darbe ile suçlandığı belli değil.
İşte Serdar Coşkun’un belgesinin bir diğer önemli tarafı, bununla ilgili.
Bu ‘tutuklama emri’, hemen her hakim savcının dosyasında mevcut. Benim elimde biri Ankara, biri de Gaziantep olmak üzere iki ayrı dava dosyasından bu belge var. Fakat enteresan bir şekilde dosyadaki belgede, Coşkun’un yazısının altında bir başka evrak daha görünüyor. Ve bu evrakın, bir fişleme raporu olduğu anlaşılıyor. Yukarıdaki fotoğrafta da görüleceği üzere, alttan köşesi görünen bu kağıtta, ‘Eşinin adı, soyadı, görevi’ şeklinde bir başlık yazılı. Belge, yine bir çok dosyaya girmiş olan, hakim-savcı fişleme listesinin ta kendisi. Tek tek bütün hakim ve savcıların eşlerinin ad soyadları ve nerede çalıştığı raporlanmış. Belli ki Serdar Coşkun başsavcılıklar ve Emniyet’e bu yazıyı acele ile gönderirken masada bu fiş dosyaları da vardı. Altta bu şekilde başka bir evrakın çıkmış olması, savcının telefonla fotoğraf çektiği ve WhatsApp üzerinden bu yazıları gönderdiği kuşkusu doğuruyor. Çünkü Serdar Coşkun, Nedim Şener’e yaptığı açıklamada 15 Temmuz gecesi UYAP’ı kapattıklarını ve ilk emirleri elden gönderdiklerini söylemişti. Bu da savcının böyle ‘ufak’ kazalarla karşılaşmasına neden olmuş belli ki.
Gaziantepte 99 hakim, savcı ve yüksek yargı mensubunun gözaltına alındığı dosyanın içinde, bu fişleme belgesi mevcut. İl il, ilçe ilçe bütün hakim savcılar, eşleri ile birlikte fişlenmiş. 2 bin 204 kişilik liste. Eşinin adı soyadı, görevi diye başlık açılmış. İşte bu listeler o gün Serdar Coşkun’un masasının üzerindeydi. Gözaltı emirlerini yazdıktan sonra kağıdı bu listelerden birinin üzerine koydu, fotoğrafını çekti ve Emniyet’e gönderdi.
Bu fişleme belgesi, Gaziantep’teki hakim ve savcıların yargılandığı dava dosyasında bu şekliyle mevcut. Aynı liste, bütün iller için hazırlandı.
Çok açık ki bu listeler önceden hazırlanmıştı. Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şentop, 2014’teki HSYK seçimlerinin ardından “4 bin paralel hakim meslekten atılmalı” mesajı vermişti. Eski HSYK Başkanvekili Metin Yandırmaz da Mart 2016’da “Yargıda 5 bin paralelci tespit ettik” demişti.
Nasıl tespit edildiği açıklanmıyor. Fakat HSYK seçimlerinde Saray’ın altında çalışan Yargıda Birlik Platformu’na oy vermeyen herkesi ‘paralelci’ ilan ettikleri anlaşılıyor. Ya da doğrudan MİT’in gönderdiği fişleme listelerine göre hareket ediliyor.
Bir şekilde bu listeler hazırdı. Fakat tasfiye için bir gerekçe yoktu. Ayrıca hakimler, yasalara göre ancak ağır cezalık bir suç üstü halinde görevden alınabiliyordu. 15 Temmuz, hiç kimsenin itiraz edemeyeceği güzel bir gerekçe sundu. Önceden hazırlanmış istihbarat raporları ve fişleme listeleri bu sayede hemen işleme konuldu.
Ayrıca Serdar Coşkun’un yazısında soruşturma numarasının olmaması dikkat çekici. Tıpkı tutanak gibi bunun da çok acele ile hazırlandığı belli.
NOT: YARIN BU KONUYA DEVAM EDECEĞİM.
[Ahmet Dönmez] 20.2.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]
Eşinize sevginiz ‘kördüğüm’ gibi mi?
Evliliklerde eşlerin birbirlerine hitap sözleri çok önemli ve değerli. Hanımefendi ve beyefendinin birbirlerine hitabı “sevgi, şefkat, saygı, ilgi ve yakınlık” hissettirecek şekilde olmalı. Eşler böylesi sözcükleri birbirlerinden sakınmamalı.
Unutmayın, evliliklerde sevgiyi ve aşkı yaşatan, monotonluğunu kıran kulaktır. Çünkü kulak, kalbe giden en etkili yoldur. Zira iyi ve kopmaz bir iletişim, öncelikle güzel hitapla başlar.
Bozulan evliliklere baktığımızda ilk kaybedilen güzelliğin eşlerin birbirlerine hitap şekli olduğunu görüyoruz. Sözlülük veya nişanlılık sürecinde sarf edilen, “Canım, bitanem ve hayatım”lar zamanla yerini, “Baksana, hişt, alo, hop, bizimki, ananız, babanız..”a bırakıyor
Oysa ki, küçük bir sevgi sözü, muhatabın kalbini ısıtan sıcak bir tebessüm, samimi bir alaka bir çok problemi çözüyor… Basit gördüğümüz bu davranışlar mutlu bir yuvanın temelini oluşturuyor.
Peki evlilik hayatınızda bunlara yeteri kadar yer verdiğinize inanıyor musunuz? Harikulade davranışlarıyla hayatı adeta dantela gibi ören Söz Sultanı (sas) bakın eşini mutlu etmenin yolunu nasıl öğretiyor bize.
Mesela Allah Resulü, Aişe annemize, “Gözbebeğim- (Lübbetülayn)” diye hitap ediyordu. Hz. Aişe anlatıyor: Bir gün Efendimiz’e (sas) “Bana olan sevginiz nasıldır?” diye sordum. Efendimiz (sas) “Kördüğüm gibi.” diye cevap verdi. Her sorduğumda da “Ya Rasulallah kördüğüm ne haldedir?” soruma “İlk günkü gibi.” diye cevap verirdi.
Bakın, olumsuzluk ifade eden ‘kördüğüm’ kelimesi Efendimiz’in (sas) beyanlarında, öyle güzel bir hal alıyor ki, olumsuz kelime olumluya dönüşmesinin yanı sıra muhteşem bir tasvire de bürünüyor: kördüğüm. Birbirine sımsıkı bağlı, yıpranmayan bir sevda, anlamında kördüğüm… Ve bu harika benzetmeye muhatap olan Hz. Aişe mutluluktan adeta uçuyor.
Siz de eşinize güzel kelimelerle hitap edin
Gelin ey sevda insanları! Madem gayemiz Efendimiz’e benzemektir, o halde eşimizi mutlu etmenin yollarını arayalım. İşte 3 teklif bizden, siz de kendi tekliflerinizi uygulayabilirsiniz:
* Eşinize, sevginizin eksilmediğini ifade eden bir sevda mektubu yazın. Lakin sanal değil, gerçek mektup olsun.
* Efendimiz’in (sas) yaptığı gibi, siz de eşinize hitap edecek güzel sevgi sözcükleri ile hitap edin.
* Eşinizin anne babasına, ‘böyle harika bir eş yetiştirdikleri için’ birer hediye alın.
[TR724] 20.2.2019
Unutmayın, evliliklerde sevgiyi ve aşkı yaşatan, monotonluğunu kıran kulaktır. Çünkü kulak, kalbe giden en etkili yoldur. Zira iyi ve kopmaz bir iletişim, öncelikle güzel hitapla başlar.
Bozulan evliliklere baktığımızda ilk kaybedilen güzelliğin eşlerin birbirlerine hitap şekli olduğunu görüyoruz. Sözlülük veya nişanlılık sürecinde sarf edilen, “Canım, bitanem ve hayatım”lar zamanla yerini, “Baksana, hişt, alo, hop, bizimki, ananız, babanız..”a bırakıyor
Oysa ki, küçük bir sevgi sözü, muhatabın kalbini ısıtan sıcak bir tebessüm, samimi bir alaka bir çok problemi çözüyor… Basit gördüğümüz bu davranışlar mutlu bir yuvanın temelini oluşturuyor.
Peki evlilik hayatınızda bunlara yeteri kadar yer verdiğinize inanıyor musunuz? Harikulade davranışlarıyla hayatı adeta dantela gibi ören Söz Sultanı (sas) bakın eşini mutlu etmenin yolunu nasıl öğretiyor bize.
Mesela Allah Resulü, Aişe annemize, “Gözbebeğim- (Lübbetülayn)” diye hitap ediyordu. Hz. Aişe anlatıyor: Bir gün Efendimiz’e (sas) “Bana olan sevginiz nasıldır?” diye sordum. Efendimiz (sas) “Kördüğüm gibi.” diye cevap verdi. Her sorduğumda da “Ya Rasulallah kördüğüm ne haldedir?” soruma “İlk günkü gibi.” diye cevap verirdi.
Bakın, olumsuzluk ifade eden ‘kördüğüm’ kelimesi Efendimiz’in (sas) beyanlarında, öyle güzel bir hal alıyor ki, olumsuz kelime olumluya dönüşmesinin yanı sıra muhteşem bir tasvire de bürünüyor: kördüğüm. Birbirine sımsıkı bağlı, yıpranmayan bir sevda, anlamında kördüğüm… Ve bu harika benzetmeye muhatap olan Hz. Aişe mutluluktan adeta uçuyor.
Siz de eşinize güzel kelimelerle hitap edin
Gelin ey sevda insanları! Madem gayemiz Efendimiz’e benzemektir, o halde eşimizi mutlu etmenin yollarını arayalım. İşte 3 teklif bizden, siz de kendi tekliflerinizi uygulayabilirsiniz:
* Eşinize, sevginizin eksilmediğini ifade eden bir sevda mektubu yazın. Lakin sanal değil, gerçek mektup olsun.
* Efendimiz’in (sas) yaptığı gibi, siz de eşinize hitap edecek güzel sevgi sözcükleri ile hitap edin.
* Eşinizin anne babasına, ‘böyle harika bir eş yetiştirdikleri için’ birer hediye alın.
[TR724] 20.2.2019
Zindanda unutulmaz iki hece: Gö-rüş [Nurullah Kaya]
Zindandaki görüş günleri açık görüş ve kapalı görüş şeklinde ikiye ayrılıyor. Zaman aralığının keyfi bir şekilde hapishane hapishane değiştiği görüş günlerinin bende bıraktığı haleti ruhiyeyi ve halen yaşanan o atmosferi elimden geldiği kadar ve dar bir açıdan tasvir etmeye çalışacağım. İşte kapalı görüş ve öncesi yaşadıklarımız.
Hasretini çektiğiniz ve hasretinizin çekildiği zindanlarda hayatınızın en değerli kelimelerinden biri de “görüştür.” Öyleki, görüş deyince ruhunuzun ve bedeninizin adeta farklı bir atmosfere büründüğünü hissedersiniz. Görüş gününüz yaklaştıkça heyecanınız artar, hayaller kurar, görüşte sevdiklerinizle konuşacaklarınızı tekrar tekrar hafızanızdan geçirirsiniz. İçinizden, bazende kısık sesle, en sık tekrar ettiğiniz cümle, “her ne olursa olsun hislerime yenilmeyeceğim, gözyaşlarıma hakim olacağım” dır.
14 kişilik koğuşta 46 kişiydik. Olması gereken birçok temel ihtiyacımız yoktu. Yatak, ranza, masa, sandalye, dolap… Herşey kısıtlı. Paslı küçük bir dolabı 3 kişi kullandığımız oluyordu. Diğer suçluların temel ihtiyaçları giderilirken bizlerde kesintilere gidiliyordu. Dolap vermek yerine elbiselerimizi kısıtlamışlardı. Kargo günlerinde yapılan kıyafet listesi yüzünden mutlaka bir arkadaşımız gardiyanlarla tartışırdı. (Yakınlarımız kıyafetlerimizi kargoyla gönderirdi.) Kısıtlı sayıda elbisemiz olsa da onları binbir titizlikle muhafaza etmeye çalışıyorduk. Giysilerimizi kimimiz çöp poşetlerine sarıp sarmalıyor, kimimiz yatağın altına koyuyordu. Bir ara hayli konuşulan badem rengi tek tip tulumlar gündeme gelmişti. “50-60 bin adet dikilmişti, herkes mecbur giyecekti!” Kendi aramızda gülüşür “artık kıyafet sıkıntımızda olmaz” diye birbirimize takılırdık. Birçok söylemlerinde olduğu gibi o da yalan olmuştu.
Koğuşta ağır bir rutubet olduğu için kıyafetlerin kokusu zamanla değişiyor, yeterince dolap olmadığı için de açıkta duran elbiseler bir kaç ay içinde hapishanenin kokusunu alıyordu. Ne kadar temizlersek temizleyelim bu kokuyu engelleyemiyorduk. Ayrıca bir müddet sonra bizde bu kokuya alışmıştık. Her şeye rağmen görüş gününe bir gün kala koğuşta hareketlilik başlar ve özenle muhafaza edilmiş görüş günü elbiseleri hazırlanırdı. Kokusundan ve kirinden arındırdığımızı düşündüğümüz görüş elbiselerimizi yıkadıktan sonra ıslak bırakarak küçük avlumuzdaki ipe asardık. Böylece kıvrışıklığı gider ütülenmiş gibi olurdu. Tabi biz bununla yetinmezdik. Sıcak su dolduduğumuz karavanaları gömlek ve pantolanların üstüne koyar ve büyük bir titizlikle onları ütülerdik.
Görüş günün arefesinde uyumak ne mümkün. İple çekerdik zamanı. Hepimizde ayrı bir heyecan, ayrı bir sevinç. Bayramlıklarını giymek için sabısızlanan çocuklar gibi şendik. Dinç görünüp moralli olmalıydık. Görüş gününün sabahı, namaz sonrası tespihatla gürül gürül inlerdi zindanların duvarları. Ve akreple yelkovan tılsımlı bir zaman dilimine girmiş gibi akardı. Zaman başka bir boyutun penceresini aralardı. Hisler zamanın kapısını tıklatır, aralanan boşluktan sessizce içeri girerdi. Tarifi imkansız bir havaydı sinelerimizde gezinen. Hafakanlar bassa da yüreimizi mesrurdu hicranla yanan gönüllerimiz, umut doluydu ağlayan gözlerimiz…
Her görüş günü bizim için bir bayram, kıyafetlerimiz de birer bayramlıktı.
Her görüş günü bizim için bir düğün, elbiselerimiz de damatlıklarımızdı.
Her görüş günü bizim için bir hac, üstümüzdekilerde ihramımızdı.
Küçücük lavabomuz bir an boş kalmazdı. Tıraş bıçağını, tarağını, havlusunu kapan geçerdi aynanın karşısına. Defalarca dişlerini fırçalayanımı ararsın, benim gibi saçı olmayan kel kafasındaki 2-3 kılı düzelteni mi ararsın… Kıl fırçayı köpürtüp kantinin verdiği kör jiletle tıraş olmaya çalışırsın… Suları kestiklerinde pet şişelerle saçını yıkamaya başlarsın…
Hapishanede ülkesine hizmet eden yiğitler
Artık bir yılı doldurunca görüş günlerinde kendi içimizde elbiselerimizi değiştirmeye başlamıştık. Dolaplarımızı ranzaya boşaltır adeta küçük bir defile yapardık. Benim gri keten pantolon Cengiz abinin gömleğine harika uyum sağlamıştı. Ahmet abinin yeleğini de haftaya ödünç aldık mı değme keyfime… Ayakkabılarımız kapalı görüşlerde görünmezi. Olsun, onları da itinayla siler, temizler ve havalandırırdık. İçimizde bir arkadaşımız vardı. En güzel o giyinirdi. Aslında giydiği farklı bir şey de yoktu ama ona giydiği her şey çok yakışırdı. O, elbiselerine hepimizden daha fazla dikkat ederdi. Hatta ona takılırdık; “Mahpushanedesin neden sık sık traş oluyorsun.” Ancak o moralini hiç bozmadığı gibi sanki hala görevinin başında ülkesine hizmet ediyormuş gibi görünür ve günlük bakımını ihmal etmezdi. Aslında bir yönüyle gösterdiği bu duruşuyla gelecek nesillere ve tarihe karşı örnek bir duruş sergiliyordu. Onun bu nezih hasleti hepimizi bir yönüyle motive etmeye yetiyordu. Bugünlerde çilesini hücrede tek başına çekmeye devam ediyor bu yiğit oğlu yiğit.
Görüş saati yaklaşınca yüreğim bir güvercin kalbi gibi titrerdi. Hazırlıklarım bitince son bir kez aynaya bakardım. Bazı günler dizlerimde fer olmazdı. Belki sevinçten, belki hüzünden, belki de görüş sonrası yaşadığım ayrılıktan… Bir duvarın dibine sırtımı dayar hafifçe çömelirdim. Neler neler düşünürdüm. Hareketsiz bedenim uçar giderdi koğuştan. Gözlerimi hiç kırpmadan bir noktaya doğru bakakalırdım. İstem dışı sık sık yaptığım bu davranışın sonucunda gözlerimi hiç kırpmadan uzun süre bir yere baktığımı özgürlüğüme kavuştuğumda öğrendim. Ayrıca uzağı artık daha iyi göremediğimi de.
Namaza izin verilmeyen görüş günleri
Görüş saati yaklaştığında kader arkadaşlarımla koğuşun dış kapısına çıkan dar alanda dururduk. Alan küçüktü ve biz iç içe oradaydık, koğuşun kapısının açılmasını dört gözle beklerdik. Bazen geçikirdi gardiyanlar. Kış günlerinde bu geçikmelere çok üzülürdük. Dondurucu soğuklarda geçiken görüş günleri bize yapılan bir başka işkenceydi. Cezaevi yüksek bir tepede olduğu için soğuk daha da katmerleniyordu. Böyle bir atmosferde birçok kez ailemiz saatlerce dışarda beklemek zorunda kalmıştı. Çocuklar daracık bekleme salonunda, anneleriyle veya yakınlarıyla ağlıya sızlaya kalmak zorundaydı. Tüm bunlar bir yana adi suçlularla aynı saate getirilen görüş günlerinde yakınlarımıza sözlü saldırıların haddi hesabı yoktu. Hırsızlıktan, tecavüzden, çocuk istismarından ve uyuşturucudan hüküm giymiş insanların yakınları sık sık ailelerimizi sözlü taciz eder morallerini ve sinirlerini bozarlardı. Üstelik dile getirmeye dahi utandığımız bu suçlardan hüküm giyenlerin yakınları bize atılan iftirayla kendi yakınlarının suçlarını kıyaslar sözde şükür ederlerdi. Ancak yakınlarımız dışarıda yaşadıklarını görüş esnasında bize yansıtmamaya çalışırlardı. Fakat bazen bu saldırılar öyle dayanılmaz hale gelirdiki görüşte gözyaşlarına hakim olmayan aileler olurdu. Hemen her konuda olduğu gibi “dilekçe yaz” diyenlere sukut etmekten başka çare olmadığı için sonuçsuz dilekçeleri yazmaya devam etmekten de başka seçeneğimizde yoktu. Görüşe gelen yakınlarınızın uzun süre yaşadıkları en ciddi sıkıntıkardan biri de namazdı. Namaz vakitlerinin birbirine yaklaştığı zaman dilimlerinde görüşe gelen yakınlarımıza gardiyanlar namaz kılacak yer göstermiyorlardı. Hayli zaman sonra yakınlarımızın getirdiği seccadeleri binbir güçlükle içeri almışlar ve bir kapının arkasında namaz kılmalarına müsade etmişlerdi. Evet yanlış okumadınız. Kuş uçmaz kervan geçmez yerlere gösteriş için cami diken zihniyet görüşe gelenler için küçük bir mescit bir yana odayı dahi çok görüp bir kapı arkası göstermişlerdi.
Görüş günlerinde en faza sıkıntıyı evlatlarının yanında olan yaşlı anne babalarımız çekerdi. İçlerine kor parçası gibi oturmuş acıyı tarif edecek kelimelerin olmadığı insanlardı onlar. Helal sütleriyle besleyip büyüttükleri karınca incitmez yavruları zindanlara atılmıştı. Güvenlik için konulan elektronik aletler gözleri iyi görmeyen yaşlı ana babalarımızın göz retinalarını iyi okuyamıyordu. Dolayısıyla elektronik aletler onay vermiyor ve tekrar tekrar süren göz okumaları yaşlılar için ayrı bir sıkıntıya dönüşüyordu.
Sık sık detaylı aramalar hatta bebeklerin bezinin içine kadar yapılan kontoller. Sesini dahi zor duyduğunuz ve temasın imkansız olduğu kapalı görüşte acaba içeri ne sokmak isteyecekki bu insanlar? Bu konuda yaşanan ve yazılacak o kadar çok hadise varki… İşte bizatihi eşimin şahit olduğu bir olay. Yine haftalık bir görüş günü. Bekleme salonu hınca hınç dolu. X raylardan geçmeye çalışıyor yaşlılar, kadınlar, bebekler… İçlerinden bir çocuk annesiyle birlikte geçerken X ray ötüyor. Geri dönüyorlar önce anne geçiyor sonra çocuk. Bu kez X ray çocuk geçerken ötüyor. Anne, gardiyanlara dönerek çocuğunun bacağında platin takılı olduğunu söylüyor. Gardiyan detaylı arama yaptıktan sonra elindeki aletle çocuğun bacağını kontrol ediyor aynı ses tekrar geliyor. Çocuğun bacağının içinde bir metal olduğu belli. Ancak gardiyan anneye dönerek “bunu çıkarmalısınız” diyor. Anne, ben bunu nasıl çıkartabilirim. Doktorun ameliyatla taktığı bir platin diyor. Ancak ne dese dinletemiyor. Uzun süre devam eden ısrarlar sonunda anne artık dayanamayıp ağlayarak feryat ediyor…
Hapishanenin dışından tekrar içeriye dönelim
Ve demir kapının sürgüsü açılıyor. Gardiyan elindeki kağıtta yazan isimleri yüksek sesle okumaya başlıyor. Kalplerimiz hızla çarpıyor. Eğer listede isminiz yoksa o hafta ziyaretçiniz gelmemiş demektir. Eğer o hafta ziyaretciniz yoksa hülyalarınız ve yaptığınız tüm hazırlık bir inkisara dönüşüyor. Oracıkta boynunuz bükülüyor. Gözleriniz kararıyor. Yutkunuyor ve “hayırlısı olsun” diyerek sessizce bir kenara çekiliyorsunuz. Eğer size bir önceki görüşte bir şey söylemedilerse kolunuz kanadınız kırılıyor. İsmi olanların da sevinçleri kursaklarında kalıyor. Bu durum 3-5 kişi olunca çok hissedilmese de, tüm koğuştan bir kişi olursa hepten moraliniz bozuluyor… İşte zindanda yaşadığımız birçok an böyle. Ümit ve korku, sevinç ve hüzün. Zıt duygular hep içiçe. Tüm bunlar bir yana yakınınızın gelmediğini öğrendiğiniz anda yaşadığınız en büyük endişe aslında koğuşta kalmak veya görüş yapamamak değil acaba eşiniz veya yaşlı anneniz de gözaltına alınmış, tutuklamış olabilir mi endişesidir. Koğuşta örneklerini yaşadığımız bu durumun tarifi satırlara sığmayacak kadar acıdır. Korku dolu bu düşüncenin gerçekliğini yakinen hissetmek bize zindanın iki heceden fazlası olduğunu öğretiyor. Eşi alınan koğuş arkadaşımızla gözyaşlarımız sel oluyor . Hem kendisinin hem de eşinin tutuklanmış olmasına daha küçücük evlatlarının kimsesiz kalması eklenince zindanın duvarları hepimiz için artık bir mezara dönüşüyor. Kan ağlayan kalplere imanın eşsiz güçü yetişiyor, nefes oluyor, su oluyor, derman oluyor iman. İmanınız olmasa yıkılır kalırsınız oracıkta.
Her şeye rağmen liste tamamlanıp dış koridorda yanyana diziliyoruz. Tekrar bir kontrol yapılıyor. Sağa dönüyoruz ve tek sıra hızlı adımlarla yürümeye başlıyoruz. Demir parmaklıklı kapılardan, dolambaçlı koridorlardan, kafeslerden geçiyoruz. Sağa dönüyoruz, sola dönüyoruz… Labirent gibi bir cezaevi. Görüş odalarının olduğu yere geliyoruz. Duvarın diğer tarfından gelen çocuk çığlıkları koridorlarda yankılanıyor. Tüylerimin diken diken olduğu bu anda tekrar listeler çıkıyor. İsimler okunuyor. … Nurullah Kaya … üç kişilik görüş odalarına geçiyoruz. Odadaki demir kapı kilitleniyor. Ses geçirmeyen kalın bir cam var karşınızda. Bazılarında ayrıca cam üstü tel örgü. Diğer mahkumların hemen her hafta kırdıkları telefon, kalın camın yanındaki kirli duvarda asılı. Çoğu kez çalışmayan ve gardiyandan onu değiştirmek için görüşten kullandığınız moral bozucu zaman. Genelde pislik içindeki o küçük görüş odası. Camı, telefonun ahizesini, kolumu dayadığım pis betonu yanımda getirdiğim peçeteyle 3-5 saniyede siliyorum. Sonra ailemi beklemeye başlıyorum. Onlara hangi kabinde olduğumuz söylenmediği için çoluk çocuk tam bir curcuna içinde herkes görüş odasının koridorlarında koşuşturuyor. Eşim, bu karmaşık durumu bizim 2 afacana “baba bulmaca” diye bir oyunla anlatmış. Bizim çocuklar da heyecanla onlarca oda arasında koşturup benim olduğum kabini bulmaya çalışıyor. Nefes nefese “buldum, buldum” nidalarıyla telefonu kapıyor biri, sonra diğeri. Biraz derslerden biraz yaptıklarından bahsediyoruz. Ama söz dönüp dolaşıp “ne zaman geleceksin babaya” geliyor. Yutkunuyorum, “sabır kuzum, az kaldı” diyebiliyorum her zamanki gibi. Gözlerde damla damla yaş. Kızaran o güzel körpe yanaklar. Boyunları buruk, kalpleri kırık evlatlarımızın… Ancak yapacak başka bir şey de yok. Eşim alıyor telefonun ahizesini. İnançı, umudu, sevgiyi ve yorgunluğun apaçık görüldüğü gözlerine dikkat kesiliyorum. Sonra bir hafta boyunca özlediğim sesini duyuyorum. Konuşacak o kadar çok şey varki ancak vakit su gibi akıp geçiyor. Kırk dakikanın ne kadar kısa bir zaman dilimi olduğunu ne kadar da hızlı geçip gittiğini anlayamıyorum. Tatlı tatsız birçok şeyi o soğuk kabinin içinde o kırık ahizenin diğer tarafından gelen sesle öğreniyorum. Sana ve ailene kimlerin iftiralar attığını, aileni kimlerin yapayalnız bıraktığını, kimlerin sahip çıktığını… Sürenin dolduğunu telefonun kesilmesiyle anlıyorum. Sakince ve hüzünle ahizeyi soğuk betonun üzerine koyuyorum. Gardiyan gelene kadar bir iki dakikamız daha var. Ellerimi cama doğru uzatıyorum. Parmaklarımı açıyor gözbebeklerimi oynatmadan gözlerimi onlara dikiyorum. Gardiyanın tok sesiyle “görüş bitti” haykırışı yankılanıyor koridorlardan. Öncelikle ailelerimiz çıkarılıyor görüş odalarından. Sonra bizim kabinlerin kilitleri açılıyor. Işıklar kapanıyor. Demir kapıların birinin açılıp diğerinin kapandığı koridorlarda o ses tekrar kulaklarınızda yankılanıyor görüş bitti, görüş bitti.
[Nurullah Kaya] 20.2.2019 [TR724]
Hasretini çektiğiniz ve hasretinizin çekildiği zindanlarda hayatınızın en değerli kelimelerinden biri de “görüştür.” Öyleki, görüş deyince ruhunuzun ve bedeninizin adeta farklı bir atmosfere büründüğünü hissedersiniz. Görüş gününüz yaklaştıkça heyecanınız artar, hayaller kurar, görüşte sevdiklerinizle konuşacaklarınızı tekrar tekrar hafızanızdan geçirirsiniz. İçinizden, bazende kısık sesle, en sık tekrar ettiğiniz cümle, “her ne olursa olsun hislerime yenilmeyeceğim, gözyaşlarıma hakim olacağım” dır.
14 kişilik koğuşta 46 kişiydik. Olması gereken birçok temel ihtiyacımız yoktu. Yatak, ranza, masa, sandalye, dolap… Herşey kısıtlı. Paslı küçük bir dolabı 3 kişi kullandığımız oluyordu. Diğer suçluların temel ihtiyaçları giderilirken bizlerde kesintilere gidiliyordu. Dolap vermek yerine elbiselerimizi kısıtlamışlardı. Kargo günlerinde yapılan kıyafet listesi yüzünden mutlaka bir arkadaşımız gardiyanlarla tartışırdı. (Yakınlarımız kıyafetlerimizi kargoyla gönderirdi.) Kısıtlı sayıda elbisemiz olsa da onları binbir titizlikle muhafaza etmeye çalışıyorduk. Giysilerimizi kimimiz çöp poşetlerine sarıp sarmalıyor, kimimiz yatağın altına koyuyordu. Bir ara hayli konuşulan badem rengi tek tip tulumlar gündeme gelmişti. “50-60 bin adet dikilmişti, herkes mecbur giyecekti!” Kendi aramızda gülüşür “artık kıyafet sıkıntımızda olmaz” diye birbirimize takılırdık. Birçok söylemlerinde olduğu gibi o da yalan olmuştu.
Koğuşta ağır bir rutubet olduğu için kıyafetlerin kokusu zamanla değişiyor, yeterince dolap olmadığı için de açıkta duran elbiseler bir kaç ay içinde hapishanenin kokusunu alıyordu. Ne kadar temizlersek temizleyelim bu kokuyu engelleyemiyorduk. Ayrıca bir müddet sonra bizde bu kokuya alışmıştık. Her şeye rağmen görüş gününe bir gün kala koğuşta hareketlilik başlar ve özenle muhafaza edilmiş görüş günü elbiseleri hazırlanırdı. Kokusundan ve kirinden arındırdığımızı düşündüğümüz görüş elbiselerimizi yıkadıktan sonra ıslak bırakarak küçük avlumuzdaki ipe asardık. Böylece kıvrışıklığı gider ütülenmiş gibi olurdu. Tabi biz bununla yetinmezdik. Sıcak su dolduduğumuz karavanaları gömlek ve pantolanların üstüne koyar ve büyük bir titizlikle onları ütülerdik.
Görüş günün arefesinde uyumak ne mümkün. İple çekerdik zamanı. Hepimizde ayrı bir heyecan, ayrı bir sevinç. Bayramlıklarını giymek için sabısızlanan çocuklar gibi şendik. Dinç görünüp moralli olmalıydık. Görüş gününün sabahı, namaz sonrası tespihatla gürül gürül inlerdi zindanların duvarları. Ve akreple yelkovan tılsımlı bir zaman dilimine girmiş gibi akardı. Zaman başka bir boyutun penceresini aralardı. Hisler zamanın kapısını tıklatır, aralanan boşluktan sessizce içeri girerdi. Tarifi imkansız bir havaydı sinelerimizde gezinen. Hafakanlar bassa da yüreimizi mesrurdu hicranla yanan gönüllerimiz, umut doluydu ağlayan gözlerimiz…
Her görüş günü bizim için bir bayram, kıyafetlerimiz de birer bayramlıktı.
Her görüş günü bizim için bir düğün, elbiselerimiz de damatlıklarımızdı.
Her görüş günü bizim için bir hac, üstümüzdekilerde ihramımızdı.
Küçücük lavabomuz bir an boş kalmazdı. Tıraş bıçağını, tarağını, havlusunu kapan geçerdi aynanın karşısına. Defalarca dişlerini fırçalayanımı ararsın, benim gibi saçı olmayan kel kafasındaki 2-3 kılı düzelteni mi ararsın… Kıl fırçayı köpürtüp kantinin verdiği kör jiletle tıraş olmaya çalışırsın… Suları kestiklerinde pet şişelerle saçını yıkamaya başlarsın…
Hapishanede ülkesine hizmet eden yiğitler
Artık bir yılı doldurunca görüş günlerinde kendi içimizde elbiselerimizi değiştirmeye başlamıştık. Dolaplarımızı ranzaya boşaltır adeta küçük bir defile yapardık. Benim gri keten pantolon Cengiz abinin gömleğine harika uyum sağlamıştı. Ahmet abinin yeleğini de haftaya ödünç aldık mı değme keyfime… Ayakkabılarımız kapalı görüşlerde görünmezi. Olsun, onları da itinayla siler, temizler ve havalandırırdık. İçimizde bir arkadaşımız vardı. En güzel o giyinirdi. Aslında giydiği farklı bir şey de yoktu ama ona giydiği her şey çok yakışırdı. O, elbiselerine hepimizden daha fazla dikkat ederdi. Hatta ona takılırdık; “Mahpushanedesin neden sık sık traş oluyorsun.” Ancak o moralini hiç bozmadığı gibi sanki hala görevinin başında ülkesine hizmet ediyormuş gibi görünür ve günlük bakımını ihmal etmezdi. Aslında bir yönüyle gösterdiği bu duruşuyla gelecek nesillere ve tarihe karşı örnek bir duruş sergiliyordu. Onun bu nezih hasleti hepimizi bir yönüyle motive etmeye yetiyordu. Bugünlerde çilesini hücrede tek başına çekmeye devam ediyor bu yiğit oğlu yiğit.
Görüş saati yaklaşınca yüreğim bir güvercin kalbi gibi titrerdi. Hazırlıklarım bitince son bir kez aynaya bakardım. Bazı günler dizlerimde fer olmazdı. Belki sevinçten, belki hüzünden, belki de görüş sonrası yaşadığım ayrılıktan… Bir duvarın dibine sırtımı dayar hafifçe çömelirdim. Neler neler düşünürdüm. Hareketsiz bedenim uçar giderdi koğuştan. Gözlerimi hiç kırpmadan bir noktaya doğru bakakalırdım. İstem dışı sık sık yaptığım bu davranışın sonucunda gözlerimi hiç kırpmadan uzun süre bir yere baktığımı özgürlüğüme kavuştuğumda öğrendim. Ayrıca uzağı artık daha iyi göremediğimi de.
Namaza izin verilmeyen görüş günleri
Görüş saati yaklaştığında kader arkadaşlarımla koğuşun dış kapısına çıkan dar alanda dururduk. Alan küçüktü ve biz iç içe oradaydık, koğuşun kapısının açılmasını dört gözle beklerdik. Bazen geçikirdi gardiyanlar. Kış günlerinde bu geçikmelere çok üzülürdük. Dondurucu soğuklarda geçiken görüş günleri bize yapılan bir başka işkenceydi. Cezaevi yüksek bir tepede olduğu için soğuk daha da katmerleniyordu. Böyle bir atmosferde birçok kez ailemiz saatlerce dışarda beklemek zorunda kalmıştı. Çocuklar daracık bekleme salonunda, anneleriyle veya yakınlarıyla ağlıya sızlaya kalmak zorundaydı. Tüm bunlar bir yana adi suçlularla aynı saate getirilen görüş günlerinde yakınlarımıza sözlü saldırıların haddi hesabı yoktu. Hırsızlıktan, tecavüzden, çocuk istismarından ve uyuşturucudan hüküm giymiş insanların yakınları sık sık ailelerimizi sözlü taciz eder morallerini ve sinirlerini bozarlardı. Üstelik dile getirmeye dahi utandığımız bu suçlardan hüküm giyenlerin yakınları bize atılan iftirayla kendi yakınlarının suçlarını kıyaslar sözde şükür ederlerdi. Ancak yakınlarımız dışarıda yaşadıklarını görüş esnasında bize yansıtmamaya çalışırlardı. Fakat bazen bu saldırılar öyle dayanılmaz hale gelirdiki görüşte gözyaşlarına hakim olmayan aileler olurdu. Hemen her konuda olduğu gibi “dilekçe yaz” diyenlere sukut etmekten başka çare olmadığı için sonuçsuz dilekçeleri yazmaya devam etmekten de başka seçeneğimizde yoktu. Görüşe gelen yakınlarınızın uzun süre yaşadıkları en ciddi sıkıntıkardan biri de namazdı. Namaz vakitlerinin birbirine yaklaştığı zaman dilimlerinde görüşe gelen yakınlarımıza gardiyanlar namaz kılacak yer göstermiyorlardı. Hayli zaman sonra yakınlarımızın getirdiği seccadeleri binbir güçlükle içeri almışlar ve bir kapının arkasında namaz kılmalarına müsade etmişlerdi. Evet yanlış okumadınız. Kuş uçmaz kervan geçmez yerlere gösteriş için cami diken zihniyet görüşe gelenler için küçük bir mescit bir yana odayı dahi çok görüp bir kapı arkası göstermişlerdi.
Görüş günlerinde en faza sıkıntıyı evlatlarının yanında olan yaşlı anne babalarımız çekerdi. İçlerine kor parçası gibi oturmuş acıyı tarif edecek kelimelerin olmadığı insanlardı onlar. Helal sütleriyle besleyip büyüttükleri karınca incitmez yavruları zindanlara atılmıştı. Güvenlik için konulan elektronik aletler gözleri iyi görmeyen yaşlı ana babalarımızın göz retinalarını iyi okuyamıyordu. Dolayısıyla elektronik aletler onay vermiyor ve tekrar tekrar süren göz okumaları yaşlılar için ayrı bir sıkıntıya dönüşüyordu.
Sık sık detaylı aramalar hatta bebeklerin bezinin içine kadar yapılan kontoller. Sesini dahi zor duyduğunuz ve temasın imkansız olduğu kapalı görüşte acaba içeri ne sokmak isteyecekki bu insanlar? Bu konuda yaşanan ve yazılacak o kadar çok hadise varki… İşte bizatihi eşimin şahit olduğu bir olay. Yine haftalık bir görüş günü. Bekleme salonu hınca hınç dolu. X raylardan geçmeye çalışıyor yaşlılar, kadınlar, bebekler… İçlerinden bir çocuk annesiyle birlikte geçerken X ray ötüyor. Geri dönüyorlar önce anne geçiyor sonra çocuk. Bu kez X ray çocuk geçerken ötüyor. Anne, gardiyanlara dönerek çocuğunun bacağında platin takılı olduğunu söylüyor. Gardiyan detaylı arama yaptıktan sonra elindeki aletle çocuğun bacağını kontrol ediyor aynı ses tekrar geliyor. Çocuğun bacağının içinde bir metal olduğu belli. Ancak gardiyan anneye dönerek “bunu çıkarmalısınız” diyor. Anne, ben bunu nasıl çıkartabilirim. Doktorun ameliyatla taktığı bir platin diyor. Ancak ne dese dinletemiyor. Uzun süre devam eden ısrarlar sonunda anne artık dayanamayıp ağlayarak feryat ediyor…
Hapishanenin dışından tekrar içeriye dönelim
Ve demir kapının sürgüsü açılıyor. Gardiyan elindeki kağıtta yazan isimleri yüksek sesle okumaya başlıyor. Kalplerimiz hızla çarpıyor. Eğer listede isminiz yoksa o hafta ziyaretçiniz gelmemiş demektir. Eğer o hafta ziyaretciniz yoksa hülyalarınız ve yaptığınız tüm hazırlık bir inkisara dönüşüyor. Oracıkta boynunuz bükülüyor. Gözleriniz kararıyor. Yutkunuyor ve “hayırlısı olsun” diyerek sessizce bir kenara çekiliyorsunuz. Eğer size bir önceki görüşte bir şey söylemedilerse kolunuz kanadınız kırılıyor. İsmi olanların da sevinçleri kursaklarında kalıyor. Bu durum 3-5 kişi olunca çok hissedilmese de, tüm koğuştan bir kişi olursa hepten moraliniz bozuluyor… İşte zindanda yaşadığımız birçok an böyle. Ümit ve korku, sevinç ve hüzün. Zıt duygular hep içiçe. Tüm bunlar bir yana yakınınızın gelmediğini öğrendiğiniz anda yaşadığınız en büyük endişe aslında koğuşta kalmak veya görüş yapamamak değil acaba eşiniz veya yaşlı anneniz de gözaltına alınmış, tutuklamış olabilir mi endişesidir. Koğuşta örneklerini yaşadığımız bu durumun tarifi satırlara sığmayacak kadar acıdır. Korku dolu bu düşüncenin gerçekliğini yakinen hissetmek bize zindanın iki heceden fazlası olduğunu öğretiyor. Eşi alınan koğuş arkadaşımızla gözyaşlarımız sel oluyor . Hem kendisinin hem de eşinin tutuklanmış olmasına daha küçücük evlatlarının kimsesiz kalması eklenince zindanın duvarları hepimiz için artık bir mezara dönüşüyor. Kan ağlayan kalplere imanın eşsiz güçü yetişiyor, nefes oluyor, su oluyor, derman oluyor iman. İmanınız olmasa yıkılır kalırsınız oracıkta.
Her şeye rağmen liste tamamlanıp dış koridorda yanyana diziliyoruz. Tekrar bir kontrol yapılıyor. Sağa dönüyoruz ve tek sıra hızlı adımlarla yürümeye başlıyoruz. Demir parmaklıklı kapılardan, dolambaçlı koridorlardan, kafeslerden geçiyoruz. Sağa dönüyoruz, sola dönüyoruz… Labirent gibi bir cezaevi. Görüş odalarının olduğu yere geliyoruz. Duvarın diğer tarfından gelen çocuk çığlıkları koridorlarda yankılanıyor. Tüylerimin diken diken olduğu bu anda tekrar listeler çıkıyor. İsimler okunuyor. … Nurullah Kaya … üç kişilik görüş odalarına geçiyoruz. Odadaki demir kapı kilitleniyor. Ses geçirmeyen kalın bir cam var karşınızda. Bazılarında ayrıca cam üstü tel örgü. Diğer mahkumların hemen her hafta kırdıkları telefon, kalın camın yanındaki kirli duvarda asılı. Çoğu kez çalışmayan ve gardiyandan onu değiştirmek için görüşten kullandığınız moral bozucu zaman. Genelde pislik içindeki o küçük görüş odası. Camı, telefonun ahizesini, kolumu dayadığım pis betonu yanımda getirdiğim peçeteyle 3-5 saniyede siliyorum. Sonra ailemi beklemeye başlıyorum. Onlara hangi kabinde olduğumuz söylenmediği için çoluk çocuk tam bir curcuna içinde herkes görüş odasının koridorlarında koşuşturuyor. Eşim, bu karmaşık durumu bizim 2 afacana “baba bulmaca” diye bir oyunla anlatmış. Bizim çocuklar da heyecanla onlarca oda arasında koşturup benim olduğum kabini bulmaya çalışıyor. Nefes nefese “buldum, buldum” nidalarıyla telefonu kapıyor biri, sonra diğeri. Biraz derslerden biraz yaptıklarından bahsediyoruz. Ama söz dönüp dolaşıp “ne zaman geleceksin babaya” geliyor. Yutkunuyorum, “sabır kuzum, az kaldı” diyebiliyorum her zamanki gibi. Gözlerde damla damla yaş. Kızaran o güzel körpe yanaklar. Boyunları buruk, kalpleri kırık evlatlarımızın… Ancak yapacak başka bir şey de yok. Eşim alıyor telefonun ahizesini. İnançı, umudu, sevgiyi ve yorgunluğun apaçık görüldüğü gözlerine dikkat kesiliyorum. Sonra bir hafta boyunca özlediğim sesini duyuyorum. Konuşacak o kadar çok şey varki ancak vakit su gibi akıp geçiyor. Kırk dakikanın ne kadar kısa bir zaman dilimi olduğunu ne kadar da hızlı geçip gittiğini anlayamıyorum. Tatlı tatsız birçok şeyi o soğuk kabinin içinde o kırık ahizenin diğer tarafından gelen sesle öğreniyorum. Sana ve ailene kimlerin iftiralar attığını, aileni kimlerin yapayalnız bıraktığını, kimlerin sahip çıktığını… Sürenin dolduğunu telefonun kesilmesiyle anlıyorum. Sakince ve hüzünle ahizeyi soğuk betonun üzerine koyuyorum. Gardiyan gelene kadar bir iki dakikamız daha var. Ellerimi cama doğru uzatıyorum. Parmaklarımı açıyor gözbebeklerimi oynatmadan gözlerimi onlara dikiyorum. Gardiyanın tok sesiyle “görüş bitti” haykırışı yankılanıyor koridorlardan. Öncelikle ailelerimiz çıkarılıyor görüş odalarından. Sonra bizim kabinlerin kilitleri açılıyor. Işıklar kapanıyor. Demir kapıların birinin açılıp diğerinin kapandığı koridorlarda o ses tekrar kulaklarınızda yankılanıyor görüş bitti, görüş bitti.
[Nurullah Kaya] 20.2.2019 [TR724]
‘Futbol asla sadece futbol değil’miş! [Hasan Cücük]
Futbol giderek zenginlerin oyuncağı haline dönüşürken, şampiyonluk rüyasını bile göremeyen takımlar arkalarına aldıkları maddi güç sayesinde ligin zirvesine demir atacak. Simon Kuper’in ünlü ‘Futbol asla sadece futbol değildir.’ sözü zenginler sayesinde ‘Futbol sadece bir oyuncak.’ olarak değişecek. ‘Parayı verenin şampiyon olduğu’ dönemleri yaşamaya başladık.
Soğuk Savaş’ın hüküm sürdüğü yıllarda Doğu Bloku ülkelerde şampiyon devlet destekli kulüplerin tekelindeydi. Rusya’da Moskova, Romanya’da Bükreş, Bulgaristan’da Sofya ve Çekoslovakya’da Prag takımları şampiyonluğun kimseye kaptırmıyordu. CSKA, Lokomotiv, Spartak ve Dinamo ön adlarını alan Moskova takımları SSCB döneminde fırtına gibi estiler. Bu dönemde Rusya merkezli takımlara Dinamo Kiev kafa tutarken, Dinamo’nunda ardında Ukrayna yönetimi vardı. Soğuk Savaş döneminin sona erip, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla Doğu Bloku çökerken beraberinde devlet destekli kulüplerinde şampiyonluk hegomanyası sona erdi. Serbest piyasa ekonomisine geçen Doğu Bloku’nda zenginlerin el attığı sıradan kulüpler ligde şampiyonluk görmeye başladı. Rusya’da Zenit Petersburg ve Rubin Kazan, Romanya’da CFR Cluj ve Viitorul Constanta, Bulgaristan’da Ludogorets gibi takımlar tarihlerinde ilk kez şampiyonluk görmekle kalmayıp, devlet destekli başkent takımlarına karşı üstünlük kurdu.
Doğu’da devlet, Batı’da para
Doğu’da devlet destekli takımlar şampiyon olurken, Batı’da ekonomik gücü, seyirci desteğiyle birleştiren kulüplerin hegomanyası vardı. Almanya’da Bayern Münih, İtalya’da; Milan, İnter ve Juventus, İspanya’da; Barcelona ve Real Madrid, İngiltere’de Liverpool ve Manchester United şampiyonlukların adresi oluyordu. Bu takımların başarısında elbette paranın gücü vardı. Özellikle İtalyan kulüpleri zengin aileler tarafından yönetiliyordu. Ancak Alman, İspanyol ve İngiliz kulüpleri, başarılı idareci ve teknik adama seyirci desteğiyle şampiyonluğa koşuyordu.
Abramovich devrimi
Avrupa futbolunda devrim niteliğindeki gelişme 2003’te Rus milyarder Roman Abramovich’in Chelsea’yı satın almasıyla başladı. Parasının hesabını bilmeyen henüz 37 yaşındaki Abramovich, transfer piyasasını alt üst etmekle kalmadı Chelsea’nın 2005’te şampiyon olmasıyla parası çok zenginlere kötü örnek oldu. Artık Batı’da paranın gücüyle şampiyonluğun mümkün olduğunu gören zenginlerin, futbol yeni oyuncağı haline geldi. Putin’in hışmından kaçıp İngiltere’ye yerleşen Roman Abramovich, Chelsea sayesinde geniş kitlelerin sempatisini kazandı. Abramovich’in izinden 2008’de giden isim Abu Dabi Emiri Şeyh Mansur bin Zayed al Nahya oldu. Aldığı kulüp ise Manchester City idi. City’de tıpkı Chelsea gibi paranın gücünü arkasına alınca lig şampiyonluğunu görüyordu. Paris Saint Germain (PSG), 2011’de Katarlılara satılırken, Arap sermayesi Ligue 1’e giriş yaptı. 2012’den sonra şampiyonluğun adresi bir yıl dışında PSG oluyordu. Artık PSG’nin şampiyonluğundan ziyade kaç hafta önce şampiyon olacağı konuşuluyor.
Peki zenginler futbola el atmasıydı bu kulüpler liglerinde hegomanya kurar mıydı? Sorunun net cevabı var; hayır. Premier Lig’de 6 kez şampiyonluk yaşayan Chelsea’nın Abramovich öncesi sadece bir şampiyonluğu bulunuyor. Bu şampiyonluğun hangi yıl olduğunu görmek için 1955 yılına gitmemiz gerekiyor. Yine Abramovich sonrası tarihlerinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’ni kazandılar. Chelsea’nın Avrupa’daki tek başarısı 1971 ve 1998 yılında kazandıkları Avrupa Kupa Galipleri Kupası olmuştu. Abramovich sonrasi Şampiyonlar Ligi’nde iki kez final oynayıp birini kazandılar, yine 2013’te UEFA Avrupa Ligi kupasını müzelerine taşıdılar. Abramovich satın almadan önceki sezon transferde hiç harcama yapmayan Chelsea için ’Abramovich olmasa da yine şampiyon olurdu’ demek imkansız ötesi bir durum.
Zengin patron City’yi parlattı
Yine Premier Lig’de 5 şampiyonluğu bulunan Manchester City, bunun 3’ünü 2008’de zengin sahibi geldikten sonra yaşadı. İlk iki şampiyonluğunu 1937 ve 1968 yılında yaşadı. Üçüncü şampiyonluğunu zengin sahibi sayesinde 44 yıl sonra 2012’de gördü. Manchester’in diğer devi United’in gölgesinden çıkamayan City, zengin sahibi olmasıydı Premier Lig’in orta sıra takımlarından biri olmaya devam edecekti. Transferde milyonlarca Euro harcayan, Pep Guardiola gibi dünyanın en iyi teknik adamı ve bir çok yıldızı kadrosunda ancak ve ancak zengin sahibi sayesinde görürdü. Nitekim de öyle oldu.
Arap sermayesiyle PSG kendine geldi
Keza Paris Saint Germain (PSG). Fransa Ligue 1’de rakipsiz olan PSG’nin 2011 öncesi başarısı oldukça sıradan. Hepi topu iki şampiyonluğu var. Biri 1986’da diğeri 1994’te. Ya 2011 sonrası? Şimdilik 6 yılda 5 şampiyonluk. Şimdilik diyoruz bu yılda açık ara şampiyonluğa koşuyor. Arap sermayesi olmasaydı PSG, Neymar, Cavani, Mbappe, Di Maria, Buffon gibi yıldızları ancak rüyasında görürdü.
Türkiye ‘Doğu Bloğu çağına döndü
Türkiye ise farklı bir yoldan gidiyor. Örneği Doğu Bloğu. Yıllar sonra AKP iktidarı futbolu keşfetti. Devlet destekli kulübümüz Başakşehir. Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın akrabası Göksel Gümüşdağ. Ligin en seyirci fakiri takımlarından biri. Açık ara lider ama Antalyaspor deplasmanında sadece 4 (yazıyla dört) taraftarı vardı tribünlerde. Ama olsun devlet baba sağ olsun. AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tüm şirketleri sponsor olmak için sıraya girmiş durumda. İstanbul Havaalanı bir türlü açılamadı ama Başakşehir’in formasında yıllardır reklam olarak duruyor. Doğu Bloku gibi yıllar sonra devlet destekli bir şampiyonumuz olacak. Erdoğan, geçen gün bir TV’deki röportajında ’Benim kurduğum takım’ deyip başarılarını yakından takip ettiğini söyledi. Bu yakınlığın ne anlama geldiğini sanırım herkes anlamıştır.
Yazının başına dönüp Simon Kuper’in ünlü sözüyle noktayalım; ‘Futbol asla sadece futbol değildir.’
[Hasan Cücük] 20.2.2019 [TR724]
Soğuk Savaş’ın hüküm sürdüğü yıllarda Doğu Bloku ülkelerde şampiyon devlet destekli kulüplerin tekelindeydi. Rusya’da Moskova, Romanya’da Bükreş, Bulgaristan’da Sofya ve Çekoslovakya’da Prag takımları şampiyonluğun kimseye kaptırmıyordu. CSKA, Lokomotiv, Spartak ve Dinamo ön adlarını alan Moskova takımları SSCB döneminde fırtına gibi estiler. Bu dönemde Rusya merkezli takımlara Dinamo Kiev kafa tutarken, Dinamo’nunda ardında Ukrayna yönetimi vardı. Soğuk Savaş döneminin sona erip, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla Doğu Bloku çökerken beraberinde devlet destekli kulüplerinde şampiyonluk hegomanyası sona erdi. Serbest piyasa ekonomisine geçen Doğu Bloku’nda zenginlerin el attığı sıradan kulüpler ligde şampiyonluk görmeye başladı. Rusya’da Zenit Petersburg ve Rubin Kazan, Romanya’da CFR Cluj ve Viitorul Constanta, Bulgaristan’da Ludogorets gibi takımlar tarihlerinde ilk kez şampiyonluk görmekle kalmayıp, devlet destekli başkent takımlarına karşı üstünlük kurdu.
Doğu’da devlet, Batı’da para
Doğu’da devlet destekli takımlar şampiyon olurken, Batı’da ekonomik gücü, seyirci desteğiyle birleştiren kulüplerin hegomanyası vardı. Almanya’da Bayern Münih, İtalya’da; Milan, İnter ve Juventus, İspanya’da; Barcelona ve Real Madrid, İngiltere’de Liverpool ve Manchester United şampiyonlukların adresi oluyordu. Bu takımların başarısında elbette paranın gücü vardı. Özellikle İtalyan kulüpleri zengin aileler tarafından yönetiliyordu. Ancak Alman, İspanyol ve İngiliz kulüpleri, başarılı idareci ve teknik adama seyirci desteğiyle şampiyonluğa koşuyordu.
Abramovich devrimi
Avrupa futbolunda devrim niteliğindeki gelişme 2003’te Rus milyarder Roman Abramovich’in Chelsea’yı satın almasıyla başladı. Parasının hesabını bilmeyen henüz 37 yaşındaki Abramovich, transfer piyasasını alt üst etmekle kalmadı Chelsea’nın 2005’te şampiyon olmasıyla parası çok zenginlere kötü örnek oldu. Artık Batı’da paranın gücüyle şampiyonluğun mümkün olduğunu gören zenginlerin, futbol yeni oyuncağı haline geldi. Putin’in hışmından kaçıp İngiltere’ye yerleşen Roman Abramovich, Chelsea sayesinde geniş kitlelerin sempatisini kazandı. Abramovich’in izinden 2008’de giden isim Abu Dabi Emiri Şeyh Mansur bin Zayed al Nahya oldu. Aldığı kulüp ise Manchester City idi. City’de tıpkı Chelsea gibi paranın gücünü arkasına alınca lig şampiyonluğunu görüyordu. Paris Saint Germain (PSG), 2011’de Katarlılara satılırken, Arap sermayesi Ligue 1’e giriş yaptı. 2012’den sonra şampiyonluğun adresi bir yıl dışında PSG oluyordu. Artık PSG’nin şampiyonluğundan ziyade kaç hafta önce şampiyon olacağı konuşuluyor.
Peki zenginler futbola el atmasıydı bu kulüpler liglerinde hegomanya kurar mıydı? Sorunun net cevabı var; hayır. Premier Lig’de 6 kez şampiyonluk yaşayan Chelsea’nın Abramovich öncesi sadece bir şampiyonluğu bulunuyor. Bu şampiyonluğun hangi yıl olduğunu görmek için 1955 yılına gitmemiz gerekiyor. Yine Abramovich sonrası tarihlerinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’ni kazandılar. Chelsea’nın Avrupa’daki tek başarısı 1971 ve 1998 yılında kazandıkları Avrupa Kupa Galipleri Kupası olmuştu. Abramovich sonrasi Şampiyonlar Ligi’nde iki kez final oynayıp birini kazandılar, yine 2013’te UEFA Avrupa Ligi kupasını müzelerine taşıdılar. Abramovich satın almadan önceki sezon transferde hiç harcama yapmayan Chelsea için ’Abramovich olmasa da yine şampiyon olurdu’ demek imkansız ötesi bir durum.
Zengin patron City’yi parlattı
Yine Premier Lig’de 5 şampiyonluğu bulunan Manchester City, bunun 3’ünü 2008’de zengin sahibi geldikten sonra yaşadı. İlk iki şampiyonluğunu 1937 ve 1968 yılında yaşadı. Üçüncü şampiyonluğunu zengin sahibi sayesinde 44 yıl sonra 2012’de gördü. Manchester’in diğer devi United’in gölgesinden çıkamayan City, zengin sahibi olmasıydı Premier Lig’in orta sıra takımlarından biri olmaya devam edecekti. Transferde milyonlarca Euro harcayan, Pep Guardiola gibi dünyanın en iyi teknik adamı ve bir çok yıldızı kadrosunda ancak ve ancak zengin sahibi sayesinde görürdü. Nitekim de öyle oldu.
Arap sermayesiyle PSG kendine geldi
Keza Paris Saint Germain (PSG). Fransa Ligue 1’de rakipsiz olan PSG’nin 2011 öncesi başarısı oldukça sıradan. Hepi topu iki şampiyonluğu var. Biri 1986’da diğeri 1994’te. Ya 2011 sonrası? Şimdilik 6 yılda 5 şampiyonluk. Şimdilik diyoruz bu yılda açık ara şampiyonluğa koşuyor. Arap sermayesi olmasaydı PSG, Neymar, Cavani, Mbappe, Di Maria, Buffon gibi yıldızları ancak rüyasında görürdü.
Türkiye ‘Doğu Bloğu çağına döndü
Türkiye ise farklı bir yoldan gidiyor. Örneği Doğu Bloğu. Yıllar sonra AKP iktidarı futbolu keşfetti. Devlet destekli kulübümüz Başakşehir. Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın akrabası Göksel Gümüşdağ. Ligin en seyirci fakiri takımlarından biri. Açık ara lider ama Antalyaspor deplasmanında sadece 4 (yazıyla dört) taraftarı vardı tribünlerde. Ama olsun devlet baba sağ olsun. AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tüm şirketleri sponsor olmak için sıraya girmiş durumda. İstanbul Havaalanı bir türlü açılamadı ama Başakşehir’in formasında yıllardır reklam olarak duruyor. Doğu Bloku gibi yıllar sonra devlet destekli bir şampiyonumuz olacak. Erdoğan, geçen gün bir TV’deki röportajında ’Benim kurduğum takım’ deyip başarılarını yakından takip ettiğini söyledi. Bu yakınlığın ne anlama geldiğini sanırım herkes anlamıştır.
Yazının başına dönüp Simon Kuper’in ünlü sözüyle noktayalım; ‘Futbol asla sadece futbol değildir.’
[Hasan Cücük] 20.2.2019 [TR724]
Sıra Varlık Vergisi’nde mi? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Bugün Türkiye savaş ortamında olmamasına rağmen ekonomik şartların ağırlığı yüzünden Hükümetin serbest piyasaya müdahale ettiği bir dönemden geçiyor. Hükümet çözüm olarak daha önce İttihat ve Terakki ve CHP’nin başvurduğu yöntemleri takip edince bu teşebbüsler günlük hayata karaborsa göstergesi olan “sınırlı satış ve kuyruklar” şeklinde yansıyor.
Hükümetin tanzim satış mağazaları uygulamasından sonra geçmiş dönemlerdeki hangi yöntemlere başvuracağını tahmin edemiyoruz.
Ancak İnönü devrinde geçen yazımızda (http://www.tr724.com/ekmek-neden-karneye-baglandi/) söz ettiğimiz “Milli Korunma Kanunu” uygulamaları çözüm olmamış ve tek parti iktidarı “Varlık Vergisi” adıyla bir vergi uygulamasına başvurmuş ve böylece “servetin el değiştirmesiyle yeni zenginlerin türediği” bir dönem yaşanmıştı.
TETİKÇİ BASIN
İkinci Dünya Savaşı’nın başında başbakanlık koltuğunda Refik Saydam oturmaktaydı. Saydam Hükümeti savaşla birlikte halkın temel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan aciz kalınca Milli Korunma Kanunu’nu çıkararak hükümeti ekonominin tek patronu yaptı. Bu da çözüm olmayınca ekmek başta olmak üzere birçok tüketim maddesi karneye bağlandı.
Saydam’ın ani ölümünden sonra 1942 yılında başbakan olan Şükrü Saraçoğlu da çözüm olarak Varlık Vergisi’ni çıkardı.
Vergi kanunlaşmadan birkaç ay önce dönemin basınında zenginler ve özellikle azınlıklar hedef gösterildi. Başbakan önceden gazete sahipleri ve başyazarları davet ederek desteklerini istediğinden basında karaborsanın nedeninin sermayeyi elinde bulunduran azınlıklar olduğu propagandası geniş yer buldu ve azınlıkların “ hırsız ve vurguncu” olduklarına dair birçok haber yayınlandı.
Köşe yazarları da bu kişilerin mallarına el konulmasının şart olduğuna dair yazılar kaleme aldılar. O dönemde hem milletvekili olup hem de gazetelerde yazan Falih Rıfkı Atay, Necmettin Sadak ve Yunus Nadi gibi yazarlar “yandaş gazeteciliğin” gereğini yaparak Varlık Vergisi için kamuoyu oluşturdular.
VARLIK VERGİSİ
Başbakan olarak Meclisteki ilk konuşmasında “Arkadaşlar biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız… Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hâkimiyetidir” diyen Saraçoğlu izleyeceği politikanın işaretlerini de vermişti.
Kanunun hazırlıklarını haber alan azınlık temsilcileri Saraçoğlu’nu ziyaret ederek toplanması tahmin edilen miktarı kendi aralarında toplayıp vermeyi teklif ettiler. Ancak Başbakan “Türkiye’nin modern bir devlet olduğunu” söyleyerek bunu reddetti.
1942 Kasım’ında kanunun hazırlıkları tamamlandı ve CHP grubuna getirildi. Saraçoğlu gruptaki konuşmasında “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz” diyerek amacı açıkça ifade etti.
Varlık Vergisi Kanunu 11 Kasım 1942’de çok az bir tartışmadan sonra oybirliğiyle kabul edildi. Oylamaya 76 milletvekili katılmamış, olumlu oy kullananlar arasında Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Nihat Anılmış Paşalar da yer almıştı.
Kanunun amaçları enflasyonu düşürmek için piyasadan para çekilmesi, savaş süresince çok para kazananlardan peşin vergi alınması ve bütçe açığının azaltılması olarak açıklanmıştı.
HEDEF KİMLERDİ?
Kanuna göre Varlık Vergisi; servet ve kazançlar üzerinden bir defaya mahsus alınacak, verginin miktarı komisyonlarca belirlenecekti. Mükellefler ilan tarihinden sonraki on beş gün içinde vergiyi peşin olarak ödeyeceklerdi.
Kanunun en çok eleştirilen maddelerinden birisi de mükelleflerin itiraz amacıyla adli veya idari dava açamamalarıydı. Hükümete göre servet sahipleri vergiyi ödeyebilmek için ellerinde ne varsa satmak zorunda kalacağından karaborsadaki mallar piyasaya sürülecekti. İlginç hükümlerden birisi de verginin sadece mükellefin servetinden ibaret kalmayıp bütün ailenin mal varlığını kapsamasıydı.
Uygulama Ankara’da Maliye Bakanı Fuat Ağralı başkanlığında bir komisyon tarafından yapılırken en zengin mükelleflerin bulunduğu İstanbul’da Vali Lütfi Kırdar, CHP parti müfettişi Suat Hayri Ürgüplü ve İstanbul Defterdarı Faik Ökte’nin dâhil olduğu bir komisyonca yapıldı.
Bu komisyonda İttihatçı “İaşe Nazırı” Kara Kemal’in üç adamı da yer aldı. Miktarların belirlenmesinde dönemin istihbarat teşkilatı olan Milli Emniyet ve CHP parti teşkilatı etkili oldu.
Sürecin en önemli tanığı olan Faik Ökte DP’nin iktidara gelmesiyle bu döneme ait tanıklığını “Varlık Vergisi Faciası” adlı hatıratında bütün ayrıntılarıyla anlattı.
Kanun metninde “etnik” bir ayrım yer almamasına karşılık uygulama farklı olmuştu. Ökte’nin anlatımlarından miktarlar belirlenirken mükelleflerden Müslümanların (M), içinde Levantenlerin de yer aldığı Ecnebilerin (E), Gayrimüslimlerin (G) ve Dönmelerin yani Sabataycıların da (D) olarak kodlandığı anlaşılmaktadır.
Vergi miktarları incelendiğinde en az vergi oranının Müslümanlar ve Ecnebilere daha sonra Dönmelere uygulandığı, Gayrimüslimlere yani Musevi, Ermeni ve Rumlara ise çok daha yüksek oranların tatbik edildiği görülmektedir.
Vergilerin ilanı araya giren tatiller nedeniyle uzadığından tahsilatlar 1943 Ocak ayına sarktı. Listeler incelendiğinde objektif kriterler olmadığından aynı zenginliğe sahip olan veya aynı mesleği yapan kişilerin birbirinden farklı miktarlarda vergilere muhatap oldular.
Detaylı bir çalışma yapılmadığından ve kayıtların yetersizliğinden bazı Müslüman adı taşıyan Gayrimüslimler (M) grubunda değerlendirilirken bazı Müslüman kişilere de (G) grubuna göre vergi hesaplanmış, Müslüman adı taşıyan Dönmelerin vergi miktarlarının belirlenmesinde de problemler yaşanmıştı.
YOLSUZLUK İDDİALARI
Mükellefler verginin belirlenmesinden sonra Hükümetin bu uygulamadan vazgeçeceği düşüncesiyle küçük bir miktar yatırarak bir süre beklemeyi tercih ettilerse de kararlı tutum karşısında geri kalan miktarları da ödediler.
Sürgün cezasının da etkisiyle belirlenen miktarın % 68,6’sı tahsil edildi. Verginin % 52’si Gayrimüslimler tarafından ödenmiş, Müslümanların ödediği miktar % 29’da kalmıştı.
Birçok mükellef de siyasi yakınlıklarını kullanarak vergilerini azaltmaya çalıştı. Örneğin Vali Lütfi Kırdar terzisi İzzet Ünver’in vergisini azaltmış, CHP adına Varlık Vergisi’ni takip eden Suat Hayri Ürgüplü sınıf arkadaşı Prens Sait Halim’in vergisinin indirilmesinde aracılık yapmıştı.
Yine dönemin Maliye Bakanı Fuat Ağralı da “bazı dostlarının” vergilerine doğrudan müdahale etmiş, Vali Kırdar meslektaşı doktorların az vergi ödemelerinde aracı olmuştu.
Bazen “şahsi düşmanlıklar” devreye girmiş, örneğin Maliye Müfettişi Ferit Melen Trabzon’da kızgın olduğu bir firma sahibini vergi kapsamına aldırmış, yine Bakan Ağralı bir mükellefin vergisini artırmıştır. Aynı usulsüzlükler çalışma cezalarında da yaşanacak, bazı mükellefler vergiyi ödemedikleri halde “hatırlı kişiler sayesinde” Aşkale’ye gönderilmeyecektir.
Gayrimüslimler nakit vergileri ödemekte zorlandıklarından servetlerinin önemli bir kısmını, şirketlerini ve ortaklıklarını kaybettiler. Yapılan ayrıntılı çalışmalarda (G) listesinde yer alan şirket ve ortaklıkların genellikle (M) ve (E) listesindekilere yani Müslüman ve Ecnebilere geçtiği görülmektedir.
Verginin tahsili sırasında han, işyeri ve evlerle evlerdeki eşyalar hızla elden çıkarılmıştır. Dönemin tanıklarına göre Anadolu’daki zenginlerin bir kısmı İstanbul’a gelerek bu gayrimenkulleri yok pahasına satın almışlardır. Yine en önemli alıcıların belediye, vakıflar ve KİT’ler olması bir “devletleştirme” sürecini de akla getirmektedir.
AŞKALE SÜRGÜNÜ
Vergilerini ödeyemeyen mükelleflerin cezalandırılması süreci de hemen başladı. Bu kişiler borçlarını bedenen çalışarak ödemeleri için Aşkale’ye sürgün edildiler. 1943 Ocak ayı sonunda 32 kişilik ilk kafile Aşkale’ye hareket etti. Bazı tanıklar sayının beş altı bine kadar çıktığını belirtse de sayının bu kadar olmadığı ve bu sürgünlerden 21’inin borçlu olarak Aşkale’de hayatını kaybettiği anlaşılmaktadır.
Dönemin tek parti iktidarı borcunu ödemeyen erkekleri taş kırma ve yol yapımında istihdam ederken kadın mükellefleri de temizlik işlerinde çalıştırmıştır.
Sürgün cezası Müslümanlara uygulanmamış, sadece Gayrimüslimler sürgüne gönderilmişlerdi. Verginin tamamen kaldırılması ise 1944 Mart ayında gerçekleşmiştir.
DIŞ BASKILAR
Ecnebilere konulan vergiler İngiltere, Almanya ve ABD’nin tepkilerine neden oldu. Bu devletlerin müdahaleleriyle Alman ve İngiliz vatandaşlarının vergileri azaltıldı. SSCB vatandaşlarından sadece kendi rızalarıyla ödedikleri miktar tahsil edilirken ABD vatandaşlarından hiç vergi alınmadı.
Vergiden ve sürgünden vazgeçilmesi ise Batılı devletlerin baskısıyla gerçekleşti. Olan yine Türk vatandaşlarına olmuş, yabancı sermaye sahipleri konumlarını devam ettirmeyi başarmışlardı.
Varlık Vergisi’yle ilgili yolsuzluk iddiaları DP döneminde Seyhan milletvekili Sinan Tekelioğlu tarafından gündeme getirilerek özellikle siyasilerin müdahaleleri için soru önergeleri verildi. Hatta alınan vergilerin sahiplerine iade edileceğine dair haberler bile çıktı. Ancak yolsuzluklarla ilgili somut bir adım atılmadığı gibi vergiler de iade edilmedi.
KİMLER ZENGİN OLDU?
O dönemde “harp zengini” denildiğinde ilk akla gelenler iktidar partisine yakın kişiler olsa da Varlık Vergisi sürecinde kimlerin zengin olduğuna dair ayrıntılı çalışmalar yapılması gerekiyor. Bu süreçte yaşananlar Gayrimüslimlerin önemli bir kısmının Türkiye’yi terk etmelerine ve geri kalanların da büyük yatırımlara girmemelerine neden olmuştur.
Bugün de Türkiye’deki sermaye sahiplerinin kendilerini güvende hissettiklerini söylemek mümkün değil. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra KHK’larla yüzlerce şirkete ve vakfa el konulması sermaye sahiplerini korkuttu ve onları yurt dışında arayışlara itti.
Ekonomideki kötü gidişi durdurmak için olağanüstü yöntemler uygulayan günümüz iktidarının da “Varlık Vergisi” benzeri bir kanunla sermayeye el koymasının önünde hiçbir engel olmadığı da çok açıktır.
Kaynakça: A. Aktar, “Varlık Vergisi ve İstanbul”, Toplum ve Bilim, 1996, S. 71; O. Yalçın, “Varlık Vergisi Kanunu ve Uygulaması”, AVİD; 2012, S. 1; N. Coşar, “Varlık Vergisinde Yolsuzluk Söylentileri”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, S. 58; F. Ökte, Varlık Vergisi Faciası, İstanbul, 1951; R. Akar, Aşkale Yolcuları, İstanbul, 2000.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 20.2.2019 [TR724]
Hükümetin tanzim satış mağazaları uygulamasından sonra geçmiş dönemlerdeki hangi yöntemlere başvuracağını tahmin edemiyoruz.
Ancak İnönü devrinde geçen yazımızda (http://www.tr724.com/ekmek-neden-karneye-baglandi/) söz ettiğimiz “Milli Korunma Kanunu” uygulamaları çözüm olmamış ve tek parti iktidarı “Varlık Vergisi” adıyla bir vergi uygulamasına başvurmuş ve böylece “servetin el değiştirmesiyle yeni zenginlerin türediği” bir dönem yaşanmıştı.
TETİKÇİ BASIN
İkinci Dünya Savaşı’nın başında başbakanlık koltuğunda Refik Saydam oturmaktaydı. Saydam Hükümeti savaşla birlikte halkın temel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan aciz kalınca Milli Korunma Kanunu’nu çıkararak hükümeti ekonominin tek patronu yaptı. Bu da çözüm olmayınca ekmek başta olmak üzere birçok tüketim maddesi karneye bağlandı.
Saydam’ın ani ölümünden sonra 1942 yılında başbakan olan Şükrü Saraçoğlu da çözüm olarak Varlık Vergisi’ni çıkardı.
Vergi kanunlaşmadan birkaç ay önce dönemin basınında zenginler ve özellikle azınlıklar hedef gösterildi. Başbakan önceden gazete sahipleri ve başyazarları davet ederek desteklerini istediğinden basında karaborsanın nedeninin sermayeyi elinde bulunduran azınlıklar olduğu propagandası geniş yer buldu ve azınlıkların “ hırsız ve vurguncu” olduklarına dair birçok haber yayınlandı.
Köşe yazarları da bu kişilerin mallarına el konulmasının şart olduğuna dair yazılar kaleme aldılar. O dönemde hem milletvekili olup hem de gazetelerde yazan Falih Rıfkı Atay, Necmettin Sadak ve Yunus Nadi gibi yazarlar “yandaş gazeteciliğin” gereğini yaparak Varlık Vergisi için kamuoyu oluşturdular.
VARLIK VERGİSİ
Başbakan olarak Meclisteki ilk konuşmasında “Arkadaşlar biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız… Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hâkimiyetidir” diyen Saraçoğlu izleyeceği politikanın işaretlerini de vermişti.
Kanunun hazırlıklarını haber alan azınlık temsilcileri Saraçoğlu’nu ziyaret ederek toplanması tahmin edilen miktarı kendi aralarında toplayıp vermeyi teklif ettiler. Ancak Başbakan “Türkiye’nin modern bir devlet olduğunu” söyleyerek bunu reddetti.
1942 Kasım’ında kanunun hazırlıkları tamamlandı ve CHP grubuna getirildi. Saraçoğlu gruptaki konuşmasında “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz” diyerek amacı açıkça ifade etti.
Varlık Vergisi Kanunu 11 Kasım 1942’de çok az bir tartışmadan sonra oybirliğiyle kabul edildi. Oylamaya 76 milletvekili katılmamış, olumlu oy kullananlar arasında Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Nihat Anılmış Paşalar da yer almıştı.
Kanunun amaçları enflasyonu düşürmek için piyasadan para çekilmesi, savaş süresince çok para kazananlardan peşin vergi alınması ve bütçe açığının azaltılması olarak açıklanmıştı.
HEDEF KİMLERDİ?
Kanuna göre Varlık Vergisi; servet ve kazançlar üzerinden bir defaya mahsus alınacak, verginin miktarı komisyonlarca belirlenecekti. Mükellefler ilan tarihinden sonraki on beş gün içinde vergiyi peşin olarak ödeyeceklerdi.
Kanunun en çok eleştirilen maddelerinden birisi de mükelleflerin itiraz amacıyla adli veya idari dava açamamalarıydı. Hükümete göre servet sahipleri vergiyi ödeyebilmek için ellerinde ne varsa satmak zorunda kalacağından karaborsadaki mallar piyasaya sürülecekti. İlginç hükümlerden birisi de verginin sadece mükellefin servetinden ibaret kalmayıp bütün ailenin mal varlığını kapsamasıydı.
Uygulama Ankara’da Maliye Bakanı Fuat Ağralı başkanlığında bir komisyon tarafından yapılırken en zengin mükelleflerin bulunduğu İstanbul’da Vali Lütfi Kırdar, CHP parti müfettişi Suat Hayri Ürgüplü ve İstanbul Defterdarı Faik Ökte’nin dâhil olduğu bir komisyonca yapıldı.
Bu komisyonda İttihatçı “İaşe Nazırı” Kara Kemal’in üç adamı da yer aldı. Miktarların belirlenmesinde dönemin istihbarat teşkilatı olan Milli Emniyet ve CHP parti teşkilatı etkili oldu.
Sürecin en önemli tanığı olan Faik Ökte DP’nin iktidara gelmesiyle bu döneme ait tanıklığını “Varlık Vergisi Faciası” adlı hatıratında bütün ayrıntılarıyla anlattı.
Kanun metninde “etnik” bir ayrım yer almamasına karşılık uygulama farklı olmuştu. Ökte’nin anlatımlarından miktarlar belirlenirken mükelleflerden Müslümanların (M), içinde Levantenlerin de yer aldığı Ecnebilerin (E), Gayrimüslimlerin (G) ve Dönmelerin yani Sabataycıların da (D) olarak kodlandığı anlaşılmaktadır.
Vergi miktarları incelendiğinde en az vergi oranının Müslümanlar ve Ecnebilere daha sonra Dönmelere uygulandığı, Gayrimüslimlere yani Musevi, Ermeni ve Rumlara ise çok daha yüksek oranların tatbik edildiği görülmektedir.
Vergilerin ilanı araya giren tatiller nedeniyle uzadığından tahsilatlar 1943 Ocak ayına sarktı. Listeler incelendiğinde objektif kriterler olmadığından aynı zenginliğe sahip olan veya aynı mesleği yapan kişilerin birbirinden farklı miktarlarda vergilere muhatap oldular.
Detaylı bir çalışma yapılmadığından ve kayıtların yetersizliğinden bazı Müslüman adı taşıyan Gayrimüslimler (M) grubunda değerlendirilirken bazı Müslüman kişilere de (G) grubuna göre vergi hesaplanmış, Müslüman adı taşıyan Dönmelerin vergi miktarlarının belirlenmesinde de problemler yaşanmıştı.
YOLSUZLUK İDDİALARI
Mükellefler verginin belirlenmesinden sonra Hükümetin bu uygulamadan vazgeçeceği düşüncesiyle küçük bir miktar yatırarak bir süre beklemeyi tercih ettilerse de kararlı tutum karşısında geri kalan miktarları da ödediler.
Sürgün cezasının da etkisiyle belirlenen miktarın % 68,6’sı tahsil edildi. Verginin % 52’si Gayrimüslimler tarafından ödenmiş, Müslümanların ödediği miktar % 29’da kalmıştı.
Birçok mükellef de siyasi yakınlıklarını kullanarak vergilerini azaltmaya çalıştı. Örneğin Vali Lütfi Kırdar terzisi İzzet Ünver’in vergisini azaltmış, CHP adına Varlık Vergisi’ni takip eden Suat Hayri Ürgüplü sınıf arkadaşı Prens Sait Halim’in vergisinin indirilmesinde aracılık yapmıştı.
Yine dönemin Maliye Bakanı Fuat Ağralı da “bazı dostlarının” vergilerine doğrudan müdahale etmiş, Vali Kırdar meslektaşı doktorların az vergi ödemelerinde aracı olmuştu.
Bazen “şahsi düşmanlıklar” devreye girmiş, örneğin Maliye Müfettişi Ferit Melen Trabzon’da kızgın olduğu bir firma sahibini vergi kapsamına aldırmış, yine Bakan Ağralı bir mükellefin vergisini artırmıştır. Aynı usulsüzlükler çalışma cezalarında da yaşanacak, bazı mükellefler vergiyi ödemedikleri halde “hatırlı kişiler sayesinde” Aşkale’ye gönderilmeyecektir.
Gayrimüslimler nakit vergileri ödemekte zorlandıklarından servetlerinin önemli bir kısmını, şirketlerini ve ortaklıklarını kaybettiler. Yapılan ayrıntılı çalışmalarda (G) listesinde yer alan şirket ve ortaklıkların genellikle (M) ve (E) listesindekilere yani Müslüman ve Ecnebilere geçtiği görülmektedir.
Verginin tahsili sırasında han, işyeri ve evlerle evlerdeki eşyalar hızla elden çıkarılmıştır. Dönemin tanıklarına göre Anadolu’daki zenginlerin bir kısmı İstanbul’a gelerek bu gayrimenkulleri yok pahasına satın almışlardır. Yine en önemli alıcıların belediye, vakıflar ve KİT’ler olması bir “devletleştirme” sürecini de akla getirmektedir.
AŞKALE SÜRGÜNÜ
Vergilerini ödeyemeyen mükelleflerin cezalandırılması süreci de hemen başladı. Bu kişiler borçlarını bedenen çalışarak ödemeleri için Aşkale’ye sürgün edildiler. 1943 Ocak ayı sonunda 32 kişilik ilk kafile Aşkale’ye hareket etti. Bazı tanıklar sayının beş altı bine kadar çıktığını belirtse de sayının bu kadar olmadığı ve bu sürgünlerden 21’inin borçlu olarak Aşkale’de hayatını kaybettiği anlaşılmaktadır.
Dönemin tek parti iktidarı borcunu ödemeyen erkekleri taş kırma ve yol yapımında istihdam ederken kadın mükellefleri de temizlik işlerinde çalıştırmıştır.
Sürgün cezası Müslümanlara uygulanmamış, sadece Gayrimüslimler sürgüne gönderilmişlerdi. Verginin tamamen kaldırılması ise 1944 Mart ayında gerçekleşmiştir.
DIŞ BASKILAR
Ecnebilere konulan vergiler İngiltere, Almanya ve ABD’nin tepkilerine neden oldu. Bu devletlerin müdahaleleriyle Alman ve İngiliz vatandaşlarının vergileri azaltıldı. SSCB vatandaşlarından sadece kendi rızalarıyla ödedikleri miktar tahsil edilirken ABD vatandaşlarından hiç vergi alınmadı.
Vergiden ve sürgünden vazgeçilmesi ise Batılı devletlerin baskısıyla gerçekleşti. Olan yine Türk vatandaşlarına olmuş, yabancı sermaye sahipleri konumlarını devam ettirmeyi başarmışlardı.
Varlık Vergisi’yle ilgili yolsuzluk iddiaları DP döneminde Seyhan milletvekili Sinan Tekelioğlu tarafından gündeme getirilerek özellikle siyasilerin müdahaleleri için soru önergeleri verildi. Hatta alınan vergilerin sahiplerine iade edileceğine dair haberler bile çıktı. Ancak yolsuzluklarla ilgili somut bir adım atılmadığı gibi vergiler de iade edilmedi.
KİMLER ZENGİN OLDU?
O dönemde “harp zengini” denildiğinde ilk akla gelenler iktidar partisine yakın kişiler olsa da Varlık Vergisi sürecinde kimlerin zengin olduğuna dair ayrıntılı çalışmalar yapılması gerekiyor. Bu süreçte yaşananlar Gayrimüslimlerin önemli bir kısmının Türkiye’yi terk etmelerine ve geri kalanların da büyük yatırımlara girmemelerine neden olmuştur.
Bugün de Türkiye’deki sermaye sahiplerinin kendilerini güvende hissettiklerini söylemek mümkün değil. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra KHK’larla yüzlerce şirkete ve vakfa el konulması sermaye sahiplerini korkuttu ve onları yurt dışında arayışlara itti.
Ekonomideki kötü gidişi durdurmak için olağanüstü yöntemler uygulayan günümüz iktidarının da “Varlık Vergisi” benzeri bir kanunla sermayeye el koymasının önünde hiçbir engel olmadığı da çok açıktır.
Kaynakça: A. Aktar, “Varlık Vergisi ve İstanbul”, Toplum ve Bilim, 1996, S. 71; O. Yalçın, “Varlık Vergisi Kanunu ve Uygulaması”, AVİD; 2012, S. 1; N. Coşar, “Varlık Vergisinde Yolsuzluk Söylentileri”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, S. 58; F. Ökte, Varlık Vergisi Faciası, İstanbul, 1951; R. Akar, Aşkale Yolcuları, İstanbul, 2000.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 20.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Bir adım ötesi politik motivasyonlu devlet güdümlü tecavüzlerdir [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Devletin polisi ve polis devleti – 3
Polisin nitelikli saldırı yaptığı genç kızın konu edilmesi, en çok da fotoğrafının haberlerde ve yazılarda kullanılması bazılarını çok kızdırdı. Tepkilerinin nedeni, çok arkaik ve ataerkil bir ahlak anlayışına dayanıyor. Buna göre, toplumda böyle bir olay meydana geldiğinde çok fazla detaylandırılmamalı ve geçiştirilmeli. Dahası, özellikle mağdurun kimliği saklanmalı. Neden? Çünkü ortada yüz kızartıcı bir şey var. Mağdurun daha fazla mağdur olmaması için, mümkünse adının açıklanmaması, görsellerinin – video ve fotoğraflarının – kullanılmaması gerekiyor. Çoğunlukla “fotoğrafın servis edilmesi” terimi kullanılıyor. Servis etmek demek, bir şekilde herhangi bir hedef doğrultusunda bu görsellerin kullanılması anlamına geliyor. Yani bilinçli bir kötüye kullanım iması içeriyor. Temelde argümanlar bu yönde.
Ben burada söz konusu olan “ahlak” anlayışına hiç kimse kusura bakmasın, asla ve asla katılmıyorum. Öncelikle şunu saptayayım: bu haber ve yazılara konu olan genç insan yanlış hiçbir şey yapmadı, başına gelenleri hak veya provoke edecek. Yaşadığı mağduriyet, her kadının başına gelebilir – geliyor da zaten. Bu türden nitelikli cinsel saldırıların Türkiye’de böylesi sıklıkta yaşanması, ortadaki bu garip ahlak anlayışından bağımsız değerlendirilemez! Özellikle kadın cinselliğini erkek egemen kültürün kontrol sahasına bırakan toplumlarda kadınlara yönelik cinsel saldırılar, erkekler arası “evrende” konu ediliyor ve oldukça ataerkil (pederşahi) bir perspektiften ele alınıyor. İşlenen suçun yüz kızartıcı olmasından ve suçu işleyenin utanmasından ziyade, kurbanın başına gelenin konuşulmasının yüz kızartıcı olması ve sapığın işlediği korkunç suçun duyurulmaması yönünde bir mekanizma işletiliyor. Masum olan birinin demeçlerine başvurmak, videolarını yayınlamak, olayın gerçekleştiği ana ilişkin – iyi ki de – ele geçirilmiş olan görsel kanıtları medyada toplumla paylaşmak ve farkındalık oluşturmaya çabalamak neden etik bakımdan sorunlu görülüyor? Anlamak güç!
Yapılan eylem sapıklıktır. Eylemin kurbanı olan mağdurun bu yaşadığı sapıklıkta bir suçu bulunmuyor. Dolayısıyla masum ve alnı ak olan birinin gizleyecek veya saklayacak da bir şeyi yoktur. Bir kadın ne yaparsa yapsın, cinsel istismar veya tecavüzü hak etmez. Ne giydikleriyle, ne söyledikleriyle, ne davranışlarıyla ve de politik kimliğiyle herhangi bir cinsel saldırıyı provoke etti denemez. Dahası babasının dünya görüşü veya kimliksel aidiyetleri üzerinden gayet aşağılık bir şekilde yapılan cinsel saldırıyı aklama girişimlerine en iyi yanıt, gayet açıklıkla ve hiçbir şeyi örtbas etmeden bu olayın peşini bırakmamak ve toplumu bilinçlendirmektir.
Bu tür şeylerin bir adım ötesi politik motivasyonlu devlet güdümlü tecavüzlerdir. Bunun örnekleri birçok iç savaş ve savaş bölgesinde yaşandı, yaşanıyor maalesef. Erkek egemen toplumsal düzenlerde devletin kolluk güçlerini bu tür kitlesel suçlara alet eden devletler az buz değil. Bunun en vahim örnekleri Hitler Almanya’sında, Bosna’da ve Ruanda’da yaşandı. Kadın bedeni üzerinden güç ve şiddet kullanmak, politik karşıtları sindirme ve moralman bozguna uğratmak amacıyla kullanılıyor. Kızın babası “FETÖ’cü” savunması aşağılık ve mide bulandırıcı olduğu kadar, bu yapılanın sistematikliğine de, Türkiye’deki devlet aparatının ideolojik diskuruna da, memleketteki bürokrasiden topluma uzanan hücresel seviyelerdeki ahlaki çöküşe de işaret etmesi bakımından çok endişe verici ve düşündürücüdür. Sokakta gündüz gözüyle bu yapılıyorsa, kapalı kapılar ardında gözaltına alınan ve tutuklu kadınlara neler yapılmaz?
Bu rezil erkek egemen sapık muktedir rejim aparatları kendilerini rahat hissediyorlar. İçişleri bakanı olacak zat Gestapo türü açıklamalar yapıp utanmadan sıkılmadan 500,000 insanın 15 Temmuz sonrası gözaltına alındığını söylüyor, hatta en başarılı siyasetçi unvanlarına layık görülüyor. Olsa devletin namusu, bir genç kadının uğradığı elim cinsel saldırıyla yerle bir olmuş, kimsenin umurunda değil. Rejimin bakanları, bakan yardımcıları, müsteşarları sus pus oturuyorlar. Eminim bıyık altından gülümsüyor, kulislerde “FETÖ’yle mücadele” konuşmaları yapıyorlar. İşkenceler ve kötü muamelelerde zaman aşımı yok – bu yazı serisinde bunu defalarca vurguladım. İleride ulusal veya uluslararası yargı önünde hesap verecek bu tür şerefsiz hukuksuzlukların sahipleri. Ayrıca bu failler dışında, bu hukuksuzlukların ve saldırıların gerçekleştiği birimlerin sorumluları da, en alttan en üste tüm devlet hiyerarşisi içerisinde tek bir birim bile atlanmadan hesap verecektir, şüphem yok! Hukuka geri dönüldüğünde, bu edepsiz, ahlaksız, sapık, şerefsiz çete, sonuna kadar yargıya hesap verecek. Bu yaptıklarının ve yaptırttıklarının, dahası bu göz yumduklarının hukuksal bedelini ödeyecekler. “Ben yapmadım nasıl olsa. Beni bağlamaz!” diye düşünenleriniz varsa buraya yazıyorum, tarihe not olsun: bu sizi kurtarmayacak! Siyasi ve hukuki sorumluluk gereği, bu yapılan korkunç suçu ve benzerlerini engellemeyen alçak fırsatçı yöneticiler de bu hukuksuz ve anayasasız rejim çöktüğü gün, kaçacak delik arayacaklar! Zaten kendileri de bunun farkında. Bu rejimi desteklemekte birbirleriyle yarışmalarının bir nedeni de, ipin koptuğunu artık bilmeleridir! 17 Aralık sonrası gerçekleşen sivil darbenin sonrasındaki domino efekti bu işte!
Bu şuna benzer: hani rüşvetin yaygın olduğu bir polis karakolunda rüşvet yemeyen polisi de aralarına almak ve batağa çekmek için uğraşırlar ya! Neden? Çünkü potansiyel olarak temiz olan biri daima onları ihbar edebilir, güç dengesi değiştiğinde vicdanına uygun şekilde ifade verebilir. Bunu engellemenin en kısa yolu, onu da suça ortak etmektir. Bu sivil darbe Türkiye’sinde bugün itibarıyla içeride temiz bir bürokrat kalmamıştır! Hepsi suça battı. O fişleme listelerine göre yüz binler gözaltına alınırken, kamudan hukuksuzca ihraç edilirken, onların eşleri, ana-babaları ve çocukları “Sippenhaft” yaklaşımı gereği takibata alınırken, sustular, göz yumdular, hatta üstten aldıkları emirleri uyguladılar! Sippenhaft Hitler döneminde suçun şahsiliği ilkesinin uygulanmamasıdır. Yani, babanızın ya da eşinizin işlediği iddia edilen suç kapsamında sizin de takibata ve zulme uğratılmanızdır! İşte bu NAZİ taktiğini uyguluyor Türk devleti. Türk devleti bir NAZİ’leşme sürecinde! “Kızın babası ‘FETÖ’cü’ ama” türü bir “izahat” ve “savunma”, esasında yurtdışındaki tüm siyasi iltica davalarında baş argüman olarak mahkemelere ve yetkililere sunulmalı! Bu, itirafname değerinde bir demeçtir. Türkiye’de hukuk yok demektir, devletin kendi ağzından!
Herkes endişe duysun
Bir diğer konu, cinsel işkencelerin Türkiye devletinin hücrelerine işlemesi karşısında duyulması gereken endişedir! Sorgulamalarda (işkence seansı diye okuyun bunu siz!) suçlanan insanların cinsel organlarına veya makatlarına cisim sokmak gibi veya bunun yapılacağına ilişkin tehdit etmek gibi işkenceler, aynen bu genç kızın başına gelen gibi, nitelikli cinsel saldırıdır. Bunun devlet gözetiminde, devletin memurları tarafından yapılması, suçun organize olduğuna işaret eder. Dahası, suçu kat be kat ağırlaştırır. Bunu yapan devlet, artık uluslararası camiada meşru kabul edilmez. Türkiye’de bu tür aşağılık işkence ve devlet gözetim ve kontrolünde cinsel saldırılar artık sistematikleşmiş görünüyor! Bu korkunç bir şeydir. İstediği insana ocu veya bucu diye kulp takan ve bir anda itibarsızlaştırabilen bir “kamu algısı yönetimi”, bu tür işkencelerin her Türkiye vatandaşının başına her an gelebileceği anlamına gelmektedir. Nitekim, yaş, cinsel kimlik, siyasi yönelim gibi farklılıklar gözetilmeksizin, bu tür cinsel nitelikli işkence ve saldırıların hedefi haline gelen insanlar, sosyal medyada sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bu, buzdağının yüzeydeki görünen kısmıdır! Dipte olan biten rezaleti, demokratikleşme olursa göreceğiz ancak! Diyorum ya, sokakta herkesin gözü önünde bu alçak saldırıyı yapabilen sapık polis, kimsenin olmadığı, sadece kendi gibi olan “meslektaşlarının” olduğu bir ortamda neler yapmaz!
İşte bu tür kanserli dokuların detaylı ortaya konması bu nedenle son derece önemli! Fotoğraf kullanılmasına veya detay verilmesine karşı çıkan kafalar, bu habis ve kronik rezaletin yeniden üretimine katkı sunuyorlar, çoğu kez fark etmeden. Uyanın ve yapılanı görün. Eğer arınma istiyorsanız, bunu mağdurların utancı retoriği üzerinden yapamayız, bu böyle biline! Mağdurlar değil, failler utanmalı. Buna göz yuman, hayır, düzeltiyorum, çanak tutan siyasi sorumlular utanmalı. Ülkeyi hukukun her gün katledildiği bir Leviathan haline getiren bürokrasi utanmalı.
Bu rejimde hizmet etmeyi içine sindirebilen herkes bir şekilde suç ortağıdır. Kaçarı yok, hepiniz hesap vereceksiniz bir gün hukuk önünde. Hiç kimsenin yaptığı hak ihlali yanına kar kalmayacak. Alçakların alçaklıkları yüzünden hukuka hesap vereceği günleri görmenin ümidiyle.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.2.2019 [TR724]
Polisin nitelikli saldırı yaptığı genç kızın konu edilmesi, en çok da fotoğrafının haberlerde ve yazılarda kullanılması bazılarını çok kızdırdı. Tepkilerinin nedeni, çok arkaik ve ataerkil bir ahlak anlayışına dayanıyor. Buna göre, toplumda böyle bir olay meydana geldiğinde çok fazla detaylandırılmamalı ve geçiştirilmeli. Dahası, özellikle mağdurun kimliği saklanmalı. Neden? Çünkü ortada yüz kızartıcı bir şey var. Mağdurun daha fazla mağdur olmaması için, mümkünse adının açıklanmaması, görsellerinin – video ve fotoğraflarının – kullanılmaması gerekiyor. Çoğunlukla “fotoğrafın servis edilmesi” terimi kullanılıyor. Servis etmek demek, bir şekilde herhangi bir hedef doğrultusunda bu görsellerin kullanılması anlamına geliyor. Yani bilinçli bir kötüye kullanım iması içeriyor. Temelde argümanlar bu yönde.
Ben burada söz konusu olan “ahlak” anlayışına hiç kimse kusura bakmasın, asla ve asla katılmıyorum. Öncelikle şunu saptayayım: bu haber ve yazılara konu olan genç insan yanlış hiçbir şey yapmadı, başına gelenleri hak veya provoke edecek. Yaşadığı mağduriyet, her kadının başına gelebilir – geliyor da zaten. Bu türden nitelikli cinsel saldırıların Türkiye’de böylesi sıklıkta yaşanması, ortadaki bu garip ahlak anlayışından bağımsız değerlendirilemez! Özellikle kadın cinselliğini erkek egemen kültürün kontrol sahasına bırakan toplumlarda kadınlara yönelik cinsel saldırılar, erkekler arası “evrende” konu ediliyor ve oldukça ataerkil (pederşahi) bir perspektiften ele alınıyor. İşlenen suçun yüz kızartıcı olmasından ve suçu işleyenin utanmasından ziyade, kurbanın başına gelenin konuşulmasının yüz kızartıcı olması ve sapığın işlediği korkunç suçun duyurulmaması yönünde bir mekanizma işletiliyor. Masum olan birinin demeçlerine başvurmak, videolarını yayınlamak, olayın gerçekleştiği ana ilişkin – iyi ki de – ele geçirilmiş olan görsel kanıtları medyada toplumla paylaşmak ve farkındalık oluşturmaya çabalamak neden etik bakımdan sorunlu görülüyor? Anlamak güç!
Yapılan eylem sapıklıktır. Eylemin kurbanı olan mağdurun bu yaşadığı sapıklıkta bir suçu bulunmuyor. Dolayısıyla masum ve alnı ak olan birinin gizleyecek veya saklayacak da bir şeyi yoktur. Bir kadın ne yaparsa yapsın, cinsel istismar veya tecavüzü hak etmez. Ne giydikleriyle, ne söyledikleriyle, ne davranışlarıyla ve de politik kimliğiyle herhangi bir cinsel saldırıyı provoke etti denemez. Dahası babasının dünya görüşü veya kimliksel aidiyetleri üzerinden gayet aşağılık bir şekilde yapılan cinsel saldırıyı aklama girişimlerine en iyi yanıt, gayet açıklıkla ve hiçbir şeyi örtbas etmeden bu olayın peşini bırakmamak ve toplumu bilinçlendirmektir.
Bu tür şeylerin bir adım ötesi politik motivasyonlu devlet güdümlü tecavüzlerdir. Bunun örnekleri birçok iç savaş ve savaş bölgesinde yaşandı, yaşanıyor maalesef. Erkek egemen toplumsal düzenlerde devletin kolluk güçlerini bu tür kitlesel suçlara alet eden devletler az buz değil. Bunun en vahim örnekleri Hitler Almanya’sında, Bosna’da ve Ruanda’da yaşandı. Kadın bedeni üzerinden güç ve şiddet kullanmak, politik karşıtları sindirme ve moralman bozguna uğratmak amacıyla kullanılıyor. Kızın babası “FETÖ’cü” savunması aşağılık ve mide bulandırıcı olduğu kadar, bu yapılanın sistematikliğine de, Türkiye’deki devlet aparatının ideolojik diskuruna da, memleketteki bürokrasiden topluma uzanan hücresel seviyelerdeki ahlaki çöküşe de işaret etmesi bakımından çok endişe verici ve düşündürücüdür. Sokakta gündüz gözüyle bu yapılıyorsa, kapalı kapılar ardında gözaltına alınan ve tutuklu kadınlara neler yapılmaz?
Bu rezil erkek egemen sapık muktedir rejim aparatları kendilerini rahat hissediyorlar. İçişleri bakanı olacak zat Gestapo türü açıklamalar yapıp utanmadan sıkılmadan 500,000 insanın 15 Temmuz sonrası gözaltına alındığını söylüyor, hatta en başarılı siyasetçi unvanlarına layık görülüyor. Olsa devletin namusu, bir genç kadının uğradığı elim cinsel saldırıyla yerle bir olmuş, kimsenin umurunda değil. Rejimin bakanları, bakan yardımcıları, müsteşarları sus pus oturuyorlar. Eminim bıyık altından gülümsüyor, kulislerde “FETÖ’yle mücadele” konuşmaları yapıyorlar. İşkenceler ve kötü muamelelerde zaman aşımı yok – bu yazı serisinde bunu defalarca vurguladım. İleride ulusal veya uluslararası yargı önünde hesap verecek bu tür şerefsiz hukuksuzlukların sahipleri. Ayrıca bu failler dışında, bu hukuksuzlukların ve saldırıların gerçekleştiği birimlerin sorumluları da, en alttan en üste tüm devlet hiyerarşisi içerisinde tek bir birim bile atlanmadan hesap verecektir, şüphem yok! Hukuka geri dönüldüğünde, bu edepsiz, ahlaksız, sapık, şerefsiz çete, sonuna kadar yargıya hesap verecek. Bu yaptıklarının ve yaptırttıklarının, dahası bu göz yumduklarının hukuksal bedelini ödeyecekler. “Ben yapmadım nasıl olsa. Beni bağlamaz!” diye düşünenleriniz varsa buraya yazıyorum, tarihe not olsun: bu sizi kurtarmayacak! Siyasi ve hukuki sorumluluk gereği, bu yapılan korkunç suçu ve benzerlerini engellemeyen alçak fırsatçı yöneticiler de bu hukuksuz ve anayasasız rejim çöktüğü gün, kaçacak delik arayacaklar! Zaten kendileri de bunun farkında. Bu rejimi desteklemekte birbirleriyle yarışmalarının bir nedeni de, ipin koptuğunu artık bilmeleridir! 17 Aralık sonrası gerçekleşen sivil darbenin sonrasındaki domino efekti bu işte!
Bu şuna benzer: hani rüşvetin yaygın olduğu bir polis karakolunda rüşvet yemeyen polisi de aralarına almak ve batağa çekmek için uğraşırlar ya! Neden? Çünkü potansiyel olarak temiz olan biri daima onları ihbar edebilir, güç dengesi değiştiğinde vicdanına uygun şekilde ifade verebilir. Bunu engellemenin en kısa yolu, onu da suça ortak etmektir. Bu sivil darbe Türkiye’sinde bugün itibarıyla içeride temiz bir bürokrat kalmamıştır! Hepsi suça battı. O fişleme listelerine göre yüz binler gözaltına alınırken, kamudan hukuksuzca ihraç edilirken, onların eşleri, ana-babaları ve çocukları “Sippenhaft” yaklaşımı gereği takibata alınırken, sustular, göz yumdular, hatta üstten aldıkları emirleri uyguladılar! Sippenhaft Hitler döneminde suçun şahsiliği ilkesinin uygulanmamasıdır. Yani, babanızın ya da eşinizin işlediği iddia edilen suç kapsamında sizin de takibata ve zulme uğratılmanızdır! İşte bu NAZİ taktiğini uyguluyor Türk devleti. Türk devleti bir NAZİ’leşme sürecinde! “Kızın babası ‘FETÖ’cü’ ama” türü bir “izahat” ve “savunma”, esasında yurtdışındaki tüm siyasi iltica davalarında baş argüman olarak mahkemelere ve yetkililere sunulmalı! Bu, itirafname değerinde bir demeçtir. Türkiye’de hukuk yok demektir, devletin kendi ağzından!
Herkes endişe duysun
Bir diğer konu, cinsel işkencelerin Türkiye devletinin hücrelerine işlemesi karşısında duyulması gereken endişedir! Sorgulamalarda (işkence seansı diye okuyun bunu siz!) suçlanan insanların cinsel organlarına veya makatlarına cisim sokmak gibi veya bunun yapılacağına ilişkin tehdit etmek gibi işkenceler, aynen bu genç kızın başına gelen gibi, nitelikli cinsel saldırıdır. Bunun devlet gözetiminde, devletin memurları tarafından yapılması, suçun organize olduğuna işaret eder. Dahası, suçu kat be kat ağırlaştırır. Bunu yapan devlet, artık uluslararası camiada meşru kabul edilmez. Türkiye’de bu tür aşağılık işkence ve devlet gözetim ve kontrolünde cinsel saldırılar artık sistematikleşmiş görünüyor! Bu korkunç bir şeydir. İstediği insana ocu veya bucu diye kulp takan ve bir anda itibarsızlaştırabilen bir “kamu algısı yönetimi”, bu tür işkencelerin her Türkiye vatandaşının başına her an gelebileceği anlamına gelmektedir. Nitekim, yaş, cinsel kimlik, siyasi yönelim gibi farklılıklar gözetilmeksizin, bu tür cinsel nitelikli işkence ve saldırıların hedefi haline gelen insanlar, sosyal medyada sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bu, buzdağının yüzeydeki görünen kısmıdır! Dipte olan biten rezaleti, demokratikleşme olursa göreceğiz ancak! Diyorum ya, sokakta herkesin gözü önünde bu alçak saldırıyı yapabilen sapık polis, kimsenin olmadığı, sadece kendi gibi olan “meslektaşlarının” olduğu bir ortamda neler yapmaz!
İşte bu tür kanserli dokuların detaylı ortaya konması bu nedenle son derece önemli! Fotoğraf kullanılmasına veya detay verilmesine karşı çıkan kafalar, bu habis ve kronik rezaletin yeniden üretimine katkı sunuyorlar, çoğu kez fark etmeden. Uyanın ve yapılanı görün. Eğer arınma istiyorsanız, bunu mağdurların utancı retoriği üzerinden yapamayız, bu böyle biline! Mağdurlar değil, failler utanmalı. Buna göz yuman, hayır, düzeltiyorum, çanak tutan siyasi sorumlular utanmalı. Ülkeyi hukukun her gün katledildiği bir Leviathan haline getiren bürokrasi utanmalı.
Bu rejimde hizmet etmeyi içine sindirebilen herkes bir şekilde suç ortağıdır. Kaçarı yok, hepiniz hesap vereceksiniz bir gün hukuk önünde. Hiç kimsenin yaptığı hak ihlali yanına kar kalmayacak. Alçakların alçaklıkları yüzünden hukuka hesap vereceği günleri görmenin ümidiyle.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Ama siz şeysiniz! [Naci Karadağ]
Ahmet Dönmez her şeyden önce bir gazeteci. Ve çok çok iyi bir gazeteci. Yaşadığı tüm haksızlığa, zalimliklere rağmen hislerini mesleğine olabildiğince az bulaştıran nadir gazetecilerden üstelik.
Özellikle 15 Temmuz ile ilgili yayınladığı son belge, dünyanın neresinde olursa olsun takdir görecek, alkışlanacak ve mesleki ödülle iltifatlandırılacak bir başarıydı.
Nitekim başta Avrupa olmak üzere dünyanın pek çok saygın ve özgür medya organı Dönmez’in bu haberini haberleştirdi.
Nedim Şener gibi iktidar ve Ergenekon’un maaşlı görevlileri hariç bu belgeyle ilgili ciddi bir körlük ve sağırlık rolü yapmayı tercih ettiler.
Elbette anlaşılabilir bir durum.
Şener’in kendisine söylenileni hırpani bir lisan ile yapma çabası da, Havuz ve kendisine muhalif, sol diyen medyanın da görmezden gelmesinden bahsediyorum.
Anlaşılabilir bir durumdu evet.
Ancak bir tepki beni şaşırttı.
Belki de şaşırmamak gerekiyordu ama şaşırdım.
Dönmez’in bu takdir edilecek gazetecilik başarısı karşısında başka bir meslektaş, üstelik suret-i haktan gibi görünen meslektaş olan Ergun Babahan’dı beni şaşırtan.
Bir kere zihinsel arka plan açısından mevcut yandaş medya personelinden milim farkı olmayan bir duruşu böylesine rahatça söyleyebilmek şaşırtıcıydı.
15 Temmuz’u yapanlar ile Ahmet Dönmez’in en ufak bir ilgisi olmadığı gibi, Dönmez, bu konuda en objektif yazıları kaleme almış ve tarihe not düşmüş bir gazeteciydi.
Dahası ve endişe verici olanı ise Babahan’ın yazdığı şu cümleler olmuştu:
Gerçi Ahmet Dönmez yine kendine yakışan olgun bir üslupla muhatabına cevabı veriyordu ama Türkiye’de artık yabancı olmadığımız bu zihniyeti görebilmek adına önemliydi Babahan’ın paylaştıkları.
Malum, cemaatin pek çok ülkede eğitim kurumları var ve AKP iktidarının kendine görev bildiği en önemli icraatlardan biri de, rüşvet, tehdit vesair yöntemlerle bu kurumlara çökmek.
İktidarın çöktüğü eğitim kurumlarında yaptığı ilk iş okulların arşivini, belleğini yakıp, yıkıp yok etmek.
Böylelikle tarihten de silebileceklerini düşünüyorlar şüphesiz.
Hatırlarsınız Hakan Şükür’ü hain olarak ilan ettikten sonra TRT arşivlerinden onun attığı golleri silmişlerdi.
Keza yine hain belledikleri Enes Kanter gibi bir NBA oyuncusu yokmuş gibi davranıyorlar.
Onun maçlarını yayınlamıyorlar, attığı sayıları yok farzediyorlar filan.
Babahan da, kendine göre suçlu bulduğu belki milyon kişilik bir sosyal grubu topyekûn suçlu ilan edip onların yaptığı her şeyin şüpheli, kabul edilemez görüyor ve yok saymayı tercih ediyordu nedense.
Aslında mevcut iktidar ve Saray çevrelerinin de yaptığı çok farklı bir şey değildi.
Bakınız Fazıl Say gelişmelerine. Düne kadar Say’ın sanat hayatı hakkında en ufak bir haber yayınlamayan devlet haber kurumları ve havuz medyası, Erdoğan’ın Say’ın konserine gidişi sonrası birden bire Fazıl Say’ı tekrar sanatçı saymaya başladı ve haberleri yayınlanıyor artık.
Senin gibi düşünmeyeni yok saymak fikri ilk başta çok önemsiz gibi görülebilir.
Ancak bu fikir yerinde durmuyor ve bir süre sonra senin gibi olmayanı yok etmeye dönüşüyor.
Şu an ülkeyi yöneten güç, cemaatin mallarına bu düşünce ile çöküyor, zulümleri bu fikriyatla yapıyor ve sakınca görmüyor.
Dolayısıyla, polisin taciz ettiği genç kızın mağduriyetini, yapılan iğrençliği görmezden gelirken, üzerlerine gelinince de, “Ama onun babası FETÖcü” diye açıklama yapıyor…
Ruhunu Saray’a teslim eden İslamcı bir profesör var bilirsiniz.
Kısa süre önce, cemaatin Erdoğan’a biat etmeyerek kanlarının hela olduğuna dair fetva vermişti.
Şu anda ülkede hakim olan zihniyet belli:
Bunlar cemaatçi…
O halde;
Gazetecilikleri sayılmaz.
Attıkları gol sayılmaz.
Basketleri de geçersizdir!
Her türlü iftira atmak mubahtır!
Mallarına çökmek caizdir.
İşkence de yapabilirsiniz, gıkımız çıkmaz!
Kaçırmak; öldürmekte sakınca yoktur.
Taciz, tecavüz mübahtır…
Geçtiğimiz gün başka bir gazeteci Cevheri Güven, konuyla ilgili bir paylaşım yaptığında bir Ergenekoncu aynen şunları yazmıştı:
Ergun Babahan bilmiyorum ne kadar farkında ama birilerine duyduğu alerji, hoşnutsuzluk ya da karşıtlık kendisini Ergenekoncularla maalesef böyle aynı safta buluşturuyor bir şekilde.
Belki de bir tane bile mazluma sahip çıkan, zulmü kınayan cümlesine denk gelinmemesinin sebebi budur!
[Naci Karadağ] 20.2.2019 [TR724]
Özellikle 15 Temmuz ile ilgili yayınladığı son belge, dünyanın neresinde olursa olsun takdir görecek, alkışlanacak ve mesleki ödülle iltifatlandırılacak bir başarıydı.
Nitekim başta Avrupa olmak üzere dünyanın pek çok saygın ve özgür medya organı Dönmez’in bu haberini haberleştirdi.
Nedim Şener gibi iktidar ve Ergenekon’un maaşlı görevlileri hariç bu belgeyle ilgili ciddi bir körlük ve sağırlık rolü yapmayı tercih ettiler.
Elbette anlaşılabilir bir durum.
Şener’in kendisine söylenileni hırpani bir lisan ile yapma çabası da, Havuz ve kendisine muhalif, sol diyen medyanın da görmezden gelmesinden bahsediyorum.
Anlaşılabilir bir durumdu evet.
Ancak bir tepki beni şaşırttı.
Belki de şaşırmamak gerekiyordu ama şaşırdım.
Dönmez’in bu takdir edilecek gazetecilik başarısı karşısında başka bir meslektaş, üstelik suret-i haktan gibi görünen meslektaş olan Ergun Babahan’dı beni şaşırtan.
Bir kere zihinsel arka plan açısından mevcut yandaş medya personelinden milim farkı olmayan bir duruşu böylesine rahatça söyleyebilmek şaşırtıcıydı.
15 Temmuz’u yapanlar ile Ahmet Dönmez’in en ufak bir ilgisi olmadığı gibi, Dönmez, bu konuda en objektif yazıları kaleme almış ve tarihe not düşmüş bir gazeteciydi.
Dahası ve endişe verici olanı ise Babahan’ın yazdığı şu cümleler olmuştu:
Gerçi Ahmet Dönmez yine kendine yakışan olgun bir üslupla muhatabına cevabı veriyordu ama Türkiye’de artık yabancı olmadığımız bu zihniyeti görebilmek adına önemliydi Babahan’ın paylaştıkları.
Malum, cemaatin pek çok ülkede eğitim kurumları var ve AKP iktidarının kendine görev bildiği en önemli icraatlardan biri de, rüşvet, tehdit vesair yöntemlerle bu kurumlara çökmek.
İktidarın çöktüğü eğitim kurumlarında yaptığı ilk iş okulların arşivini, belleğini yakıp, yıkıp yok etmek.
Böylelikle tarihten de silebileceklerini düşünüyorlar şüphesiz.
Hatırlarsınız Hakan Şükür’ü hain olarak ilan ettikten sonra TRT arşivlerinden onun attığı golleri silmişlerdi.
Keza yine hain belledikleri Enes Kanter gibi bir NBA oyuncusu yokmuş gibi davranıyorlar.
Onun maçlarını yayınlamıyorlar, attığı sayıları yok farzediyorlar filan.
Babahan da, kendine göre suçlu bulduğu belki milyon kişilik bir sosyal grubu topyekûn suçlu ilan edip onların yaptığı her şeyin şüpheli, kabul edilemez görüyor ve yok saymayı tercih ediyordu nedense.
Aslında mevcut iktidar ve Saray çevrelerinin de yaptığı çok farklı bir şey değildi.
Bakınız Fazıl Say gelişmelerine. Düne kadar Say’ın sanat hayatı hakkında en ufak bir haber yayınlamayan devlet haber kurumları ve havuz medyası, Erdoğan’ın Say’ın konserine gidişi sonrası birden bire Fazıl Say’ı tekrar sanatçı saymaya başladı ve haberleri yayınlanıyor artık.
Senin gibi düşünmeyeni yok saymak fikri ilk başta çok önemsiz gibi görülebilir.
Ancak bu fikir yerinde durmuyor ve bir süre sonra senin gibi olmayanı yok etmeye dönüşüyor.
Şu an ülkeyi yöneten güç, cemaatin mallarına bu düşünce ile çöküyor, zulümleri bu fikriyatla yapıyor ve sakınca görmüyor.
Dolayısıyla, polisin taciz ettiği genç kızın mağduriyetini, yapılan iğrençliği görmezden gelirken, üzerlerine gelinince de, “Ama onun babası FETÖcü” diye açıklama yapıyor…
Ruhunu Saray’a teslim eden İslamcı bir profesör var bilirsiniz.
Kısa süre önce, cemaatin Erdoğan’a biat etmeyerek kanlarının hela olduğuna dair fetva vermişti.
Şu anda ülkede hakim olan zihniyet belli:
Bunlar cemaatçi…
O halde;
Gazetecilikleri sayılmaz.
Attıkları gol sayılmaz.
Basketleri de geçersizdir!
Her türlü iftira atmak mubahtır!
Mallarına çökmek caizdir.
İşkence de yapabilirsiniz, gıkımız çıkmaz!
Kaçırmak; öldürmekte sakınca yoktur.
Taciz, tecavüz mübahtır…
Geçtiğimiz gün başka bir gazeteci Cevheri Güven, konuyla ilgili bir paylaşım yaptığında bir Ergenekoncu aynen şunları yazmıştı:
Ergun Babahan bilmiyorum ne kadar farkında ama birilerine duyduğu alerji, hoşnutsuzluk ya da karşıtlık kendisini Ergenekoncularla maalesef böyle aynı safta buluşturuyor bir şekilde.
Belki de bir tane bile mazluma sahip çıkan, zulmü kınayan cümlesine denk gelinmemesinin sebebi budur!
[Naci Karadağ] 20.2.2019 [TR724]
Başka neleri geri alacaksınız İlker Bey? [Adem Yavuz Arslan]
Bir önceki yazımda eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un son kitabı ‘Ergenekondan Çıkış’a dair bir analiz yazmıştım.
Özetle; 11.kitabını yazan ve bugüne kadar sayısız röportaj veren Başbuğ’un AKP kapatma davasındaki rolüne, gerek Kara Kuvvetleri Komutanı gerekse de Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde yaşanan tartışmalı karakol baskınlarına, 27 Nisan E-muhtırasına, faili meçhul cinayetlere dair soruşturmalara, Hrant Dink’i hedef haline getiren Genelkurmay açıklamasındaki rolüne, Balyoz belgelerindeki kendi imzasını inkarına kadar cevaplaması gereken sorular olduğunu kaleme almıştım.
DÜN ÖYLE BUGÜN BÖYLE
İlker Başbuğ röportajlarına devam ediyor.
Son olarak Halktv’de 3 saatlik bir program yaptı. Saatler boyunca ne istiyorsa onları anlattı. Genelkurmay Başkanlığı dönemindeki gibi ‘parmak sallama’ alışkanlıklarını sürdürdüğü, karşısındaki gazetecilere ayar verdiği görüldü. Taraf Gazetesi’nden bahsederken ‘o kağıt parçası’ dedi, bazı karakol baskınlarının ardında ABD’nin olduğunu iddia etti.
Aslında Başbuğ’un röportajlarda söyledikleri kadar o röportajları yapan gazeteciler de bizatihi yazı konusu olmaya aday.
Mesela Halk Tv’deki röportajın moderatörü Şaban Sevinç. Objektif ve tarafsızlık gibi ilkeleri geçtim, henüz yargılaması bitmemiş davalar hakkında bile kesin hüküm ifadeleri kullanıp suçlamalarda bulundu.
Kitabın sunumunu yaparken ‘anlatabildim mi paşam?’ dedi. Bol bol sıfat içeren tanımlamalar yaptı. İdeolojik tercihlerinin gazeteciliğinin önüne geçtiği çok belliydi.
Başbuğ’un ayar veren hitaplarına sessiz kaldı. Mesela 3.bölümde Başbuğ’un “Konuyu bilmiyorsunuz, detaylara hakim değilsiniz, soru sorsam kalırsınız. O yüzden soru sormayı bırakın” demesi karşısında sus pus oldu.
Gelelim asıl meseleye.
Önce kısa bir özet yapayım zira zincirin halkalarını atlamamak gerekiyor. Başbuğ 11 Şubat’ta Hürriyet’e verdiği demeçte ; En kritik ve tartışmalı döneminizi ‘Kozmik Oda’ sürecinde yaşadınız. Arama izniniz yıllardır tartışılıyor. Pişman mısınız? sorusuna şu cevabı verdi;
“Hayır, gerekeni yaptığımızı düşünüyorum. Bugün olsa yine Kozmik Oda’yı açardım. Kozmik Oda olayı basında gereğinden fazla büyütüldü. TSK’ya gerçekten samimi duygularla güvenen, seven insanlarımızın psikolojik olarak yüreklerini dağlayan bir olay oldu, üzüntü yarattı. Tenkit edenler olabilir, samimi tenkitlere saygımız var. Ama olayı saptırarak yanlış noktalara götürenlere karşı da pek saygı duyduğumu söyleyemem. Bizim prensibimiz şu oldu: Biz o gün doğru yaptığımızı düşündük, bugün hâlâ öyle düşünüyorum.”
Görüldüğü gibi ifadeler son derece net. Başbuğ ‘kararı ben verdim, bugün olsa yine Kozmik Oda’yı açardım’ diyor. Zaten Hürriyet’te manşete bu cümleyi çekiyor.
Peki sonra ne oldu ?
İKİNCİ AÇIKLAMA DOĞRUYSA BİRİNCİSİ DEĞİLDİR
Başbuğ’un bu ifadelerine eski mesai arkadaşlarından sert tepki geldi.
Bir gün sonra yani 12 Şubat’ta “Başbuğ’a Kozmik Tepki” başlıklı haberde aralarında emekli Oramiral Nusret Güner ve emekli tümamiral Soner Polat gibi Ergenekon sanıklarının Başbuğ’a tepkisi vardı. Eski silah arkadaşları Başbuğ’a Kozmik Oda’nın kapısını açtığı için sert tepki gösteriyordu. Başbuğ’a tepki kervanına Odatv’de katıldı.
Aslında buraya kadar çok büyük bir anormallik yok.
Zira Başbuğ bir şey söylüyor, iddia ediyor. Bu iddiaya karşı başkaları başka şeyler söylüyor, farklı şeyler iddia ediyorlar. Yani her zaman yer yer de olabilecek şeyler.
Ancak her zaman her yerde olmayacak şeyler bu aşamadan sonra geldi.
Yukarıda satırı satırırına alıntıladım. Başbuğ’un Kozmik Oda süreçlerine dair söyledikleri çok net. “Bugün olsa yine Kozmik Oda’yı açardım. O gün doğru yaptığımızı düşündük, bugün hala öyle düşünüyorum” diyor. Bu cümlenin anlaşılmaz bir tarafı yok.
Sonra ‘ne oldu ise’ oldu ve Başbuğ 180 derece döndü.
Halk Tv röportajında uzun uzun ‘ben öyle dedim ama aslında öyle değil’ mealli açıklamalar yaptı. Başbuğ ‘bugün olsa yine açardım’ sözünün ‘kastı aştığını’ söyledi.
Devamında da o gün yaşananlara dair detaylar aktardı.
Başbuğ’un anlattığına göre Kozmik Oda’da arama kararı gelince Genelkurmay’da direnç oluşmuş, savcının çalışması engellenmiş ve Erdoğan’a gidilmiş. Başbuğ, dönemin başbakanı Erdoğan’a Kozmik Oda’ya girilmemesi gerektiği yönünde izahatlarda bulunmuş fakat Erdoğan ‘aranabilir’ dediği için direnilmemiş.
Yani Kozmik Oda’ya giriş siyasi bir kararla olmuş. Bir başka ifadeyle Kozmik Oda’da arama kararı Başbuğ’un değil Erdoğan’ın kararıymış.
Normal şartlarda bir gazeteci ‘Nasıl yani, iki gün önce verdiğiniz röportajda Kozmik Oda’yı ben açtım, yine olsa açarım’ demiştiniz. Bugün ben direndim kararı Erdoğan verdi’ diyorsunuz.Bu iki ifadeden hangisi doğru. İkincisinin doğru olduğunu söylüyorsanız ilk açıklamayı neden yaptınız?’ diye sorar.
Ancak Şaban Sevinç ve Fikret Bila konunun üzerine gitmedi.
Oysa ki Başbuğ’un iki açıklaması taban tabana zıt. Başbuğ ikinci açıklamasının doğru olduğunu söylüyor. Eğer ikinci açıklaması doğruysa birinci açıklaması hilaf-ı hakikattir. O zaman sorulması gereken soru neden gerçeğe aykırı beyanda bulunduğudur. Takip eden soru da ‘başka hangi konularda gerçeğe aykırı beyanda bulunduğu’ olur.
Başbuğ ‘Kozmik Oda’nın iznini ben verdim, bugün olsa yine verirdim’ sözlerimi geri alıyorum” deyip konuyu kapattı.
Bir diğer nokta ise Başbuğ’un “YAŞ’ta Başbakan’ın uzlaşıcı, Cumhurbaşkanı Gül’ün ise daha ısrarlı davranışlar içinde olduğunu” söylemesi. Başbuğ’un buradaki amacının Erdoğan’a yaklaşmak olduğu açık. Zaten Erdoğan – Ergenekon ittifakı sonrası Başbuğ istikrarlı bir şekilde Erdoğan güzellemelerinde bulunuyor. Son kitabı vesilesiyle verdiği röportajlarda da bu geleneği sürdürdü.
Ancak son röportajında “YAŞ’ta Başbakan uzlaşıcı, Cumhurbaşkanı Gül’ün ise daha ısrarlı davranışlar içinde olduğu” yönündeki beyanları da hilaf-ı hakikat. Çünkü Cumhurbaşkanları YAŞ üyesi değildir. Toplantılara da katılmaz. Zaten Gül’de gayet diplomatik bir dille bu gerçeği hatırlatıp ‘anlattıkların doğru değil’ demiş.
Yani Kozmik Oda açıklaması gibi YAŞ açıklaması da gerçeğe aykırı.
“FİŞLEME BİZİM RUTİN GÖREVİMİZ”
Bir önceki yazıda anlattığım gibi, İlker Başbuğ Hürriyet röportajında Alevilere yönelik provokasyon yapıyor. Başbuğ’a göre Cemaat Alevilere yönelik fişlemeler yaptı ve Alevilerin TSK’dan temizlenmesi için çalıştı. Ayrıca diyor ki, ‘TSK’daki Alevilerin hedef alınması çok tehlikeliydi, çünkü milli orduyu çökertebilirdi’
Başbuğ’a kimse “TSK’da mezhebe dayalı fişleme mi var? Kimin hangi mezhepten olduğunu nereden biliyorsunuz ?” diye sormadığı için diğer başlıklar gibi bu konuda tartışılmadı. Başbuğ’un son açıklamalarını ‘Alevileri Erdoğan-Ergenekon ittifakına katma çabası’ olarak görmek mümkün.
Başbuğ’un Kozmik Oda ve YAŞ toplantılarına dair açıklamalarının gerçeği yansıtmaması gibi Alevilere yönelik ifadeleri de hilaf-i hakikat. Çünkü Ergenekon operasyonları sırasında görüldü ki fişlemeyi yapanlar kendileri.
Dahası Alevilere yönelik fişlemeler münferiden yapılmamış.
Mesela Ergenekon’un askeri kanat sorumlularından olduğu iddiasıyla tutuklanan eski özel kuvvetlerci binbaşı Fikret Emek’in Eskişehir’de ki evinde çıkan cephanelik yanında kapsamlı fişleme dosyaları vardı. İstanbul’da ki çok sayıda kişi ve kuruluşun fişlendiği dosyalarda en çarpıcı olanlar TSK’nın içinde dönük olanlardı.
Fikret Emek, emniyet sorgusunda fişlemeleri kabul edip “Bunlar bizim rutin görevimizdir” dedi.
Şu örnekler Emek’in “rutin görevimiz” dediği fişlemelerden; “Tümg.Şevket Dingiloğlu-Sol ideolojik yaklaşım içinde, Alevilerle işbirliği içinde. Tümg.Rasim Arslan-İdeolojik sol. Tümg.Volkan Tiryakiler-İdeolojik sol. Kur.Plt.Alb.Adnan Kul-İdeolojik Alevi.Örgütleyici ve idare eden pozisyonunda,Merzifonlu. Kur.Plt.Alb.Ali Kemal Cadoğlu-İdeolojik Alevi yaklaşımında, ekibin her koşulda ön plana çıkartır. Kur.Alb.Metin Çankaya- İdeolojik sol olup, Alevilerle yakın işbirliği içinde. Plt.Kur.Alb.Coşkun ince- İdeolojik sol ve Alevilerle yakın işbirliği içinde. Kendine yakın olanları her durum ve şartta özel olarak kayırmaktadır. 2.Ana Jet Üs.Hrk.K.olup siyasi emellerini gerçekleştirmek istemektedir. Tümg.Mustafa Çotuksöken- Alevi dedesi olup bütün emeli Alevileri Hava Kuvetleri’ne hakim kılmak. Harp okulu’nu hedeflemektedir. Tuğg.Atilla Özler- ideolojik Alevi tutumu içinde. Yandaşlarını gözeten ve koruyucu pozisyonda.alb.İsmet Çıngı’nın emrinde davranmaktadır. Plt.Kur.Alb.Özdilek Öcalan-İdeolojik Alevi.Terörist başının akrabası olduğu iddiaları mevcut. Nüfus kayıt değişikliği yapılmış. oğlunun ismi Baran kzının ismi Berfin.Sık sık ‘Türklerden nefret ediyorum’ ibaresini kullanır. Müh.Alb.Zeki Dikilitaş- Alevi olup EH projelerinde firma yanlısı tutum sergileyen, kendine ve amirlerine menfaat sağlayan biri. Kur.Alb.Doğan Nebol-İdeolojik Alevi tutumu içinde yandaşlarını gözeten ve koruyucu niteliğinde”
Emek’in de kabul ettiği fişlemelerde Alevilerin hedef alındığı çok net. Fikret Emek’in evinden çıkan fişlemelerin benzerlerini başka sanıklarda da gördük.
Mesela emekli Orgeneral Şener Eruygur’un Fenerbahçe Orduevi’ndeki ofisinde ele geçirilen belgelerde yüzlerce bürokrata dair fişlemeler vardı. Özellikle “Dışişleri 1.xls” isimli exell dosyasında diplomatlara dair fişleme notları vardı. Bir başka belgede ise İçişleri Bakanlığı bürokratları vardı.
Fişlemelere başka örnekler vermek mümkün. Fikret Emek’te çıkan belgelerde görüldüğü gibi Aleviler öncelikli hedef olarak fişlenmiş.
Yani, Başbuğ’un Kozmik Oda ve YAŞ’a dair açıklamaları gibi Alevilere dair söylemleri de gerçeğe aykırı. Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir isme ‘yalan beyanda bulunuyor’ denilmez ama gerçeğe aykırı beyanlarını da gündeme getirip ‘başka hangi sözlerinizi geri çekeceksiniz ?’ diye sormak şart oldu.
[Adem Yavuz Arslan] 20.2.2019 [TR724]
Özetle; 11.kitabını yazan ve bugüne kadar sayısız röportaj veren Başbuğ’un AKP kapatma davasındaki rolüne, gerek Kara Kuvvetleri Komutanı gerekse de Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde yaşanan tartışmalı karakol baskınlarına, 27 Nisan E-muhtırasına, faili meçhul cinayetlere dair soruşturmalara, Hrant Dink’i hedef haline getiren Genelkurmay açıklamasındaki rolüne, Balyoz belgelerindeki kendi imzasını inkarına kadar cevaplaması gereken sorular olduğunu kaleme almıştım.
DÜN ÖYLE BUGÜN BÖYLE
İlker Başbuğ röportajlarına devam ediyor.
Son olarak Halktv’de 3 saatlik bir program yaptı. Saatler boyunca ne istiyorsa onları anlattı. Genelkurmay Başkanlığı dönemindeki gibi ‘parmak sallama’ alışkanlıklarını sürdürdüğü, karşısındaki gazetecilere ayar verdiği görüldü. Taraf Gazetesi’nden bahsederken ‘o kağıt parçası’ dedi, bazı karakol baskınlarının ardında ABD’nin olduğunu iddia etti.
Aslında Başbuğ’un röportajlarda söyledikleri kadar o röportajları yapan gazeteciler de bizatihi yazı konusu olmaya aday.
Mesela Halk Tv’deki röportajın moderatörü Şaban Sevinç. Objektif ve tarafsızlık gibi ilkeleri geçtim, henüz yargılaması bitmemiş davalar hakkında bile kesin hüküm ifadeleri kullanıp suçlamalarda bulundu.
Kitabın sunumunu yaparken ‘anlatabildim mi paşam?’ dedi. Bol bol sıfat içeren tanımlamalar yaptı. İdeolojik tercihlerinin gazeteciliğinin önüne geçtiği çok belliydi.
Başbuğ’un ayar veren hitaplarına sessiz kaldı. Mesela 3.bölümde Başbuğ’un “Konuyu bilmiyorsunuz, detaylara hakim değilsiniz, soru sorsam kalırsınız. O yüzden soru sormayı bırakın” demesi karşısında sus pus oldu.
Gelelim asıl meseleye.
Önce kısa bir özet yapayım zira zincirin halkalarını atlamamak gerekiyor. Başbuğ 11 Şubat’ta Hürriyet’e verdiği demeçte ; En kritik ve tartışmalı döneminizi ‘Kozmik Oda’ sürecinde yaşadınız. Arama izniniz yıllardır tartışılıyor. Pişman mısınız? sorusuna şu cevabı verdi;
“Hayır, gerekeni yaptığımızı düşünüyorum. Bugün olsa yine Kozmik Oda’yı açardım. Kozmik Oda olayı basında gereğinden fazla büyütüldü. TSK’ya gerçekten samimi duygularla güvenen, seven insanlarımızın psikolojik olarak yüreklerini dağlayan bir olay oldu, üzüntü yarattı. Tenkit edenler olabilir, samimi tenkitlere saygımız var. Ama olayı saptırarak yanlış noktalara götürenlere karşı da pek saygı duyduğumu söyleyemem. Bizim prensibimiz şu oldu: Biz o gün doğru yaptığımızı düşündük, bugün hâlâ öyle düşünüyorum.”
Görüldüğü gibi ifadeler son derece net. Başbuğ ‘kararı ben verdim, bugün olsa yine Kozmik Oda’yı açardım’ diyor. Zaten Hürriyet’te manşete bu cümleyi çekiyor.
Peki sonra ne oldu ?
İKİNCİ AÇIKLAMA DOĞRUYSA BİRİNCİSİ DEĞİLDİR
Başbuğ’un bu ifadelerine eski mesai arkadaşlarından sert tepki geldi.
Bir gün sonra yani 12 Şubat’ta “Başbuğ’a Kozmik Tepki” başlıklı haberde aralarında emekli Oramiral Nusret Güner ve emekli tümamiral Soner Polat gibi Ergenekon sanıklarının Başbuğ’a tepkisi vardı. Eski silah arkadaşları Başbuğ’a Kozmik Oda’nın kapısını açtığı için sert tepki gösteriyordu. Başbuğ’a tepki kervanına Odatv’de katıldı.
Aslında buraya kadar çok büyük bir anormallik yok.
Zira Başbuğ bir şey söylüyor, iddia ediyor. Bu iddiaya karşı başkaları başka şeyler söylüyor, farklı şeyler iddia ediyorlar. Yani her zaman yer yer de olabilecek şeyler.
Ancak her zaman her yerde olmayacak şeyler bu aşamadan sonra geldi.
Yukarıda satırı satırırına alıntıladım. Başbuğ’un Kozmik Oda süreçlerine dair söyledikleri çok net. “Bugün olsa yine Kozmik Oda’yı açardım. O gün doğru yaptığımızı düşündük, bugün hala öyle düşünüyorum” diyor. Bu cümlenin anlaşılmaz bir tarafı yok.
Sonra ‘ne oldu ise’ oldu ve Başbuğ 180 derece döndü.
Halk Tv röportajında uzun uzun ‘ben öyle dedim ama aslında öyle değil’ mealli açıklamalar yaptı. Başbuğ ‘bugün olsa yine açardım’ sözünün ‘kastı aştığını’ söyledi.
Devamında da o gün yaşananlara dair detaylar aktardı.
Başbuğ’un anlattığına göre Kozmik Oda’da arama kararı gelince Genelkurmay’da direnç oluşmuş, savcının çalışması engellenmiş ve Erdoğan’a gidilmiş. Başbuğ, dönemin başbakanı Erdoğan’a Kozmik Oda’ya girilmemesi gerektiği yönünde izahatlarda bulunmuş fakat Erdoğan ‘aranabilir’ dediği için direnilmemiş.
Yani Kozmik Oda’ya giriş siyasi bir kararla olmuş. Bir başka ifadeyle Kozmik Oda’da arama kararı Başbuğ’un değil Erdoğan’ın kararıymış.
Normal şartlarda bir gazeteci ‘Nasıl yani, iki gün önce verdiğiniz röportajda Kozmik Oda’yı ben açtım, yine olsa açarım’ demiştiniz. Bugün ben direndim kararı Erdoğan verdi’ diyorsunuz.Bu iki ifadeden hangisi doğru. İkincisinin doğru olduğunu söylüyorsanız ilk açıklamayı neden yaptınız?’ diye sorar.
Ancak Şaban Sevinç ve Fikret Bila konunun üzerine gitmedi.
Oysa ki Başbuğ’un iki açıklaması taban tabana zıt. Başbuğ ikinci açıklamasının doğru olduğunu söylüyor. Eğer ikinci açıklaması doğruysa birinci açıklaması hilaf-ı hakikattir. O zaman sorulması gereken soru neden gerçeğe aykırı beyanda bulunduğudur. Takip eden soru da ‘başka hangi konularda gerçeğe aykırı beyanda bulunduğu’ olur.
Başbuğ ‘Kozmik Oda’nın iznini ben verdim, bugün olsa yine verirdim’ sözlerimi geri alıyorum” deyip konuyu kapattı.
Bir diğer nokta ise Başbuğ’un “YAŞ’ta Başbakan’ın uzlaşıcı, Cumhurbaşkanı Gül’ün ise daha ısrarlı davranışlar içinde olduğunu” söylemesi. Başbuğ’un buradaki amacının Erdoğan’a yaklaşmak olduğu açık. Zaten Erdoğan – Ergenekon ittifakı sonrası Başbuğ istikrarlı bir şekilde Erdoğan güzellemelerinde bulunuyor. Son kitabı vesilesiyle verdiği röportajlarda da bu geleneği sürdürdü.
Ancak son röportajında “YAŞ’ta Başbakan uzlaşıcı, Cumhurbaşkanı Gül’ün ise daha ısrarlı davranışlar içinde olduğu” yönündeki beyanları da hilaf-ı hakikat. Çünkü Cumhurbaşkanları YAŞ üyesi değildir. Toplantılara da katılmaz. Zaten Gül’de gayet diplomatik bir dille bu gerçeği hatırlatıp ‘anlattıkların doğru değil’ demiş.
Yani Kozmik Oda açıklaması gibi YAŞ açıklaması da gerçeğe aykırı.
“FİŞLEME BİZİM RUTİN GÖREVİMİZ”
Bir önceki yazıda anlattığım gibi, İlker Başbuğ Hürriyet röportajında Alevilere yönelik provokasyon yapıyor. Başbuğ’a göre Cemaat Alevilere yönelik fişlemeler yaptı ve Alevilerin TSK’dan temizlenmesi için çalıştı. Ayrıca diyor ki, ‘TSK’daki Alevilerin hedef alınması çok tehlikeliydi, çünkü milli orduyu çökertebilirdi’
Başbuğ’a kimse “TSK’da mezhebe dayalı fişleme mi var? Kimin hangi mezhepten olduğunu nereden biliyorsunuz ?” diye sormadığı için diğer başlıklar gibi bu konuda tartışılmadı. Başbuğ’un son açıklamalarını ‘Alevileri Erdoğan-Ergenekon ittifakına katma çabası’ olarak görmek mümkün.
Başbuğ’un Kozmik Oda ve YAŞ toplantılarına dair açıklamalarının gerçeği yansıtmaması gibi Alevilere yönelik ifadeleri de hilaf-i hakikat. Çünkü Ergenekon operasyonları sırasında görüldü ki fişlemeyi yapanlar kendileri.
Dahası Alevilere yönelik fişlemeler münferiden yapılmamış.
Mesela Ergenekon’un askeri kanat sorumlularından olduğu iddiasıyla tutuklanan eski özel kuvvetlerci binbaşı Fikret Emek’in Eskişehir’de ki evinde çıkan cephanelik yanında kapsamlı fişleme dosyaları vardı. İstanbul’da ki çok sayıda kişi ve kuruluşun fişlendiği dosyalarda en çarpıcı olanlar TSK’nın içinde dönük olanlardı.
Fikret Emek, emniyet sorgusunda fişlemeleri kabul edip “Bunlar bizim rutin görevimizdir” dedi.
Şu örnekler Emek’in “rutin görevimiz” dediği fişlemelerden; “Tümg.Şevket Dingiloğlu-Sol ideolojik yaklaşım içinde, Alevilerle işbirliği içinde. Tümg.Rasim Arslan-İdeolojik sol. Tümg.Volkan Tiryakiler-İdeolojik sol. Kur.Plt.Alb.Adnan Kul-İdeolojik Alevi.Örgütleyici ve idare eden pozisyonunda,Merzifonlu. Kur.Plt.Alb.Ali Kemal Cadoğlu-İdeolojik Alevi yaklaşımında, ekibin her koşulda ön plana çıkartır. Kur.Alb.Metin Çankaya- İdeolojik sol olup, Alevilerle yakın işbirliği içinde. Plt.Kur.Alb.Coşkun ince- İdeolojik sol ve Alevilerle yakın işbirliği içinde. Kendine yakın olanları her durum ve şartta özel olarak kayırmaktadır. 2.Ana Jet Üs.Hrk.K.olup siyasi emellerini gerçekleştirmek istemektedir. Tümg.Mustafa Çotuksöken- Alevi dedesi olup bütün emeli Alevileri Hava Kuvetleri’ne hakim kılmak. Harp okulu’nu hedeflemektedir. Tuğg.Atilla Özler- ideolojik Alevi tutumu içinde. Yandaşlarını gözeten ve koruyucu pozisyonda.alb.İsmet Çıngı’nın emrinde davranmaktadır. Plt.Kur.Alb.Özdilek Öcalan-İdeolojik Alevi.Terörist başının akrabası olduğu iddiaları mevcut. Nüfus kayıt değişikliği yapılmış. oğlunun ismi Baran kzının ismi Berfin.Sık sık ‘Türklerden nefret ediyorum’ ibaresini kullanır. Müh.Alb.Zeki Dikilitaş- Alevi olup EH projelerinde firma yanlısı tutum sergileyen, kendine ve amirlerine menfaat sağlayan biri. Kur.Alb.Doğan Nebol-İdeolojik Alevi tutumu içinde yandaşlarını gözeten ve koruyucu niteliğinde”
Emek’in de kabul ettiği fişlemelerde Alevilerin hedef alındığı çok net. Fikret Emek’in evinden çıkan fişlemelerin benzerlerini başka sanıklarda da gördük.
Mesela emekli Orgeneral Şener Eruygur’un Fenerbahçe Orduevi’ndeki ofisinde ele geçirilen belgelerde yüzlerce bürokrata dair fişlemeler vardı. Özellikle “Dışişleri 1.xls” isimli exell dosyasında diplomatlara dair fişleme notları vardı. Bir başka belgede ise İçişleri Bakanlığı bürokratları vardı.
Fişlemelere başka örnekler vermek mümkün. Fikret Emek’te çıkan belgelerde görüldüğü gibi Aleviler öncelikli hedef olarak fişlenmiş.
Yani, Başbuğ’un Kozmik Oda ve YAŞ’a dair açıklamaları gibi Alevilere dair söylemleri de gerçeğe aykırı. Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir isme ‘yalan beyanda bulunuyor’ denilmez ama gerçeğe aykırı beyanlarını da gündeme getirip ‘başka hangi sözlerinizi geri çekeceksiniz ?’ diye sormak şart oldu.
[Adem Yavuz Arslan] 20.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Tacizci devlet! [Ramazan Faruk Güzel]
Kamuoyunu rahatsız eden bir haber var: Ankara’da, 16 Şubat günü, TAYAD’ın tutuklu avukatların serbest bırakılması talebiyle her cumartesi yaptığı eyleme, üç kişiyle birlikte katılan üniversite öğrencisi Merve Demirel’in basın açıklaması başlar başlamaz gözaltına alınması ve bu esnada polisin açık açık taciz etmesi!
Görüntüler çok rahatsız edici idi. Olayın bu kadar pervasızca gerçekleştirilmesi ve o öğrencinin çaresiz hali insanın o kadar içine oturuyordu ki, günlerce konu hakkında ne yazacağımı bilemedim. Devletin, Emniyetin açıklamasını bekledim. Hani hep deniyor ya, “kadim devlet anlayışı” vs… “Bu kadar yıllık devlet, millet tecrübesi olan” Türkiye Cumhuriyeti Devleti idaresinde küçük de olsa bir sorumluluk anlayışı bekliyor insan. Ama beyhude. Onun yerine, Ankara Emniyet Müdürlüğü, (üniversite öğrencisi Merve Demirel’in gözaltına alınması sırada polis tarafından tacizi ile ilgili) resmi internet sitesinden şöyle bir açıklama geldi: ‘Babası FETÖ’cü‘.
İlgili memurla ilgili herhangi bir yaptırım, bir tavır alma yok. Devletin diğer kurumlarından da ses yok. Olsa, bu suç bir memurun alçaklığı olarak kalacak, “tacizci memur” olarak olay sabitlenecekti. Fakat olaya kurumsal olarak sahip çıkılınca, suç sahiplenilmiş oldu. Dolayısıyla artık ortada “Tacizci/ Tecavüzcü bir Emniyet” dolayısıyla da “Tacizci/ Tecavüzcü bir Devlet” var! Bu da zaten münferit bir hadise değil, içeriden öyle kan donduran haberler geliyor ki, şu anki devlet yönetimi bu tanımlamayı fazlasıyla hak ediyor.
Avukatının, kimliğini ve yüzünü saklaması tavsiyelerine rağmen alnı ak bir şekilde kameraların karşısına geçen ve yaşananları anlatan bu 21 yaşındaki genç bayan, asıl utanması gerekenleri şöyle anlatıyordu:
“Polisin haysiyetsizce yaptığı muamelenin yarattığı utanç kesinlikle polise aittir. Bu utanç bana yüklenemez. Haysiyetsizleştirilen, itibarsızlaştırılan ben değilim, tacizci polistir. Toplumda böyle bir algı var; tecavüzcülerin, tacizcilerin, onursuzca muamele yapanların yarattığı utanç kadınlar üzerine yüklenmeye çalışılıyor. Bu utanç onlara aittir.”
Bu utanç hepimizin; bu ve buna benzer sayısız hadise yaşanırken gerektiği gibi müdahale edemediğimiz, ses çıkaramadığımız, engel olamadığımız için! Başkaları adına utanarak, insanlığımdan, erkekliğimden ar ederek, bir hukukçu, eski bir yargı mensubu olarak sadece şu satırları yazabiliyorum.
HEM SUÇLU, HEM GÜÇLÜ DEVLET!
Ankara Emniyeti’nin o menfur olaya dair açıklamasına tekrar dönecek olursak… Açıklamada, “Saat 18.00’de Yüksel Caddesi Konur Sokak kesişiminde gerçekleşen sözde ‘Yüksel Direnişi’ eylemine katıldığından hakkında yakalama işlemi yapılarak 5326 Sayılı Kabahatler Kanunu’nun 32. Maddesinden hakkında ikinci kez idari işlem yapılmıştır” ifadelerine yer verildikten sonra, baba E.D’nin “öğretmenlik yaparken ‘fetö’ içerisindeki faaliyetlerinden dolayı 2016 yılında ihraç edildiği” bilgisini de özenle yerleştiriyor. Tribündekilere mesaj veriliyor yani “Ne üzerimize geliyorsunuz, bak onların ailelerinden Cemaat üyesi olmakla suçlananlar var. Ki bu insanlar elan soykırıma tabi; fetvacıların dediği gibi karıları, kızları, malları zaten helal. İstediğimiz gibi taciz ederiz, karışmayın!”
Bu uyarıyla yetiniyor mu Emniyet? Hayır! Tehdit de var:
“Kanunsuz eylemlere yapılan müdahaleler müdürlüğümüz tarafından kayıt altına alınmıştır. Örgüt mensuplarınca gündeme getirilen bu ve benzeri görüntülerin amacı, emniyet teşkilatını yıpratmak, görev alan personeli teşhir ederek moral ve motivasyonunu bozmak, görev yapmasını engellemeye çalışmak amaçlı olup, şahıslar tarafından kullanılan sosyal medya hesaplarında emniyet teşkilatı ve personeli hakkında yapılan tehdit, hakaret, personeli hedef gösteren vb. paylaşımlar hakkında cumhuriyet başsavcılığına birden fazla suç duyurusunda bulunulmuştur.”
Emniyet, bu açıklamayı yaparken şunu çok iyi biliyor: Yargı tamamen kuşatılmış ve de diz çöktürülmüş vaziyette. Yakın zamanda 5 bine yakın hakim-savcısı onursuzca ve kuralsızca ihraç edilmiş, diğerleri ise sinerek ve sessizce bunu izlemiş. Kalanlar içinse “artık Hükümet aparatından gelecek her türlü suç duyurusuna karşı sessiz kalacak, hatta üstüne üstelik mağdurların sesini iyice kesmeye dönük suç duyurularını da işleme koyacak” anlayışı..
TACİZCİYE KANUNLAR NE DİYOR?
Emniyet, “Babası Fetö şüphelisiymiş, kızına tacizin lafı mı olur, cezası mı olur?” demeye getirse de kanun hükümleri açık.
Türk Ceza Kanunu (TCK) ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, “İşkence ve Eziyet” başlığının “İşkence” bahsinin 94. Maddesinde: “Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” denilmektedir.
TCK 94/3’de ise fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi hâlinde, “on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunacağı” kaydedilir.
Yine TCK’nın ALTINCI BÖLÜM “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar” başlığının “Cinsel saldırı” maddesi 102’de: “Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” denilmektedir.
TCK 103/3-b’de ise bu “Cinsel saldırı” suçunun “Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle” işlenmesi hâlinde, “yukarıdaki fıkraya göre verilen cezaların yarı oranında artırılacağı” ifade edilir. Yani bu “tacizci memur”a 7 yıl ceza verilecekse ½ oranında arttırılıp 10 yıl 6 ay hapis cezası verilmesi gerekir.
Bu iki madde göz önünde bulundurulduğunda, bu “tacizci memur”a ve onun bu alçak fiiline sahip çıkmakla ortak olan sıralı sorumlularına ihmalleri ve kasıtları oranında 12 yıla kadar hapis cezaları verilmesi gerekir. İçişleri Bakanlığı’nın başında polislere “vurun kırın, arkanızdayım” diyen Süleyman Soylu’nun bulunduğu, Adalet Bakanlığı’nda “Yargının gücünü gösteriyoruz” diyen Abdülhamit Gül’ün bulunduğu, “acımak yok, acırsanız acınacak duruma düşersiniz” diyen Erdoğan’ın Başkan olduğu yerde belki kısa zamanda bu pek mümkün olmaz. Ama ileride adalet bir şekilde yerini bulacaktır. Hem de tek tek, her suç ve suçlu için!
TCK’nın ilgili maddeleri de orada halen duruyor:
TCK 94/4: “Bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de kamu görevlisi gibi cezalandırılır.”
TCK 94/5: “Bu suçun ihmali davranışla işlenmesi halinde, verilecek cezada bu nedenle indirim yapılmaz.”
TCK 94/6: (Ek: 11/4/2013-6459/9 md.) “Bu suçtan dolayı zamanaşımı işlemez.”
ULUSLARARASI YASALARI KABUL ETMİŞTİK YA?
İç yasalarda “işkence suçu” yasaklanmıştır. TCK m.94 ve devamında işkence suçu tanımlarına ve verilecek cezalara yer verilmiştir. Türkiye ayrıca taraf olduğu milletlerarası sözleşmelerde “işkencenin yasak olduğunu” kabul edip “işkencenin önlenmesiyle ilgili gerekli tedbirleri alma” konusunda taahhüt altına girmiştir. Uluslararası maddeler AY 90 m. gereği “iç hukuk gibi bağlayıcıdır.”
Nitekim Türkiye’nin üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin 5. maddesinde: “Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tâbi tutulamaz.” denilmiştir.
Yine 4 Kasım 1950 tarihli “İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme”nin 3.maddesinde: “Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani yahut haysiyet kırıcı ceza veya muameleye tâbi tutulamaz.” şeklinde açık bir hüküm bulunmaktadır.
10 Şubat 1984 tarihli “İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”nin 1.maddesinde “işkence kavramı” tanımlanmış:
“Bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla, bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla uygulanan fiziki veya manevî ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir. Bu yalnızca yasal müeyyidelerin uygulanmasından doğan, tabiatında olan veya arızi olarak husule gelen acı ve ızdırabı içermez.”
Yine bu Sözleşme’nin 2 nci maddesinde, hiçbir hâlin, hiç bir “Olağanüstü Halin” işkenceyi meşru ve mazur gösteremeyeceği hüküm altına alınmıştır:
“Hiç bir istisnai durum, ne harp hâli ne de bir harp tehdidi, dahili siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hâl, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez.” Ayrıca “Bir üst görevlinin veya bir kamu merciinin emri, işkencenin haklılığına gerekçe kabul edilemez.”
Uluslararası yasalardaki “işkence” bahsini daha fazla uzatmak istemiyorum ama AİHM ‘de işkence, taciz ve tecavüzler konusunda bir çok emsal kararlar bulunduğunu, bu konularda da Türkiye’nin sabıkasının kabarık olduğunu belirtmekle iktifa ediyorum!
ANKARA BAROSU SAĞOLSUN
Kameraların gözü önünde genç bir bayana bir kamu görevlisince açıkça cinsel taciz uygulanırken, bu konu bu kadar kamuoyunda tartışılırken; kadın derneklerinden, kuruluşlarından, “Kadın ve Aile Bakanlığı” ve ilgili dairelerinden, müdürlüklerinden vs hiç ses yok.
Türkiye Barolar Birliği hakeza.. Başkanı Metin Feyzioğlu’nu sadece hükümete destek açıklamalarında görüyoruz; hükümet bakanları ile ortak açıklama yapıp “terörü yok etme, devletin gücünü gösterme” sözleri veriyor. Belli muhalif kesimlerin ezildiğini ve yok edildiğini bildiği, AKP ile o malum derin odağın işbirliğini bildiği için ona göre konum alıyor.
Fakat bunlara rağmen Ankara Barosu’ndan şaşırtıcı ve takdir edilecek bir çıkış oldu ve Sakarya’da bir eylem sırasında gözaltına aldığı genç kadına cinsel tacizde bulunan polis hakkında suç duyurusunda bulundu. Baro, suç duyurusu dilekçesinde, “Başlıca görevi kamunun güvenliğini sağlamak olan kolluk görevlisinin gözaltına alınmakta olan ve kendisini kesinlikle savunma imkanı olmayan bir vatandaşa karşı bu şekilde cinsel bir saldırıda bulunması kabul edilemez bir davranıştır. Fotoğraflardan çok net anlaşıldığı üzere, kolluk tarafından müdahale edilirken yapılmaması gereken bu fiil genç kıza uygulanmıştır. Bu durumda bir vatandaşı gözaltına alırken kolluk tarafından yapılan müdahale ölçülü olmalıdır. Kişilerin vücut dokunulmazlığı ihlal edilmemeli ve konusu suç teşkil edecek davranışlardan özellikle kaçınılmalıdır. Somut olayda, şüpheli tarafından kamu görevinin verdiği nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle genç kıza cinsel saldırıda bulunulmuştur” diyerek net bir şekilde olayın adını koymuştur, tebrikler.
BU, KAMUYA YANSIYAN, YA İÇERİDEKİLER?!
Devlet, baştakilerin gemi azıya almasıyla artık zembereği boşanmış gibi, şu son 4-5 yıldır pervasızca suçlar işliyor. 2015’de kameralar önünde polis kurşunları ile infaz edilen Tahir Elçi suikastından gününümüze kameralar önünde nice suçlar işleniyor. Daha yakınlarda HDP’li kadın bir milletvekili (Saliha Aydeniz) polisce düşürüldü, iş pişkinliğe vuruldu. Diyarbakır’da açlık grevindeki Leyla Güven için yapılan etkinlik polisin sınırları zorlayan engellerine maruz. Bu dönemin ihlallerini sıralayan TR724 yazarı Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman, bu durumu: “Devletin polisi ve polis devleti” başlıklı yazısı ile çok net özetlemiş…
Van’da çocuk şube müdürlüğünde gözaltında olan iki çocuğa yapılan işkencelere dair detaylar çok rahatsız edici! Bunlar, ekrana/ göze takılanlar, kamuoyuna yansıyanlar. Ya kimsenin görmediği yerlerde, hücrelerde yaşananlar? Ya sokak ortasında kaçırılıp götürülen ve kendisinden bir daha haber alınamayanlar?
Sosyal medyaya yansıdığı kadarını bilebiliyoruz: genç kızlara içeride tacizler, tecavüzler, hamile bırakmalar, erkek tutuklulara copla vs tecavüz hadiseleri, akla hayale gelmedik işkenceler, insanlık suçları!
“Devlet tecrübesi” var bu sahada Türkiye’nin. 60’larda darbeden sonra çok canlar yakıldı. Bu konuda da övünüldü. Nitekim darbenin sembol ismi Cemal Gürsel, 16 Kasım 1960 tarihli İsveç gazetesi Dagens Nyheter’e açık açık şöyle demişti: “Eğer yola yordama gelmezlerse, dağlı Türkler (Kürtler) rahat durmazlarsa, ordu, şehir ve köylerini bombalayıp yıkmakta, tereddüt etmeyecektir. Öyle bir kan gölü olacaktır ki, onlar da ülkeleri de yok olacaktır.” Nitekim dönem dönem de bunu yaptılar. Doğu insanına her dönem zulmedildi.
12 Eylül Darbesi sonrası yaşanan işkence ve tecavüzlerin haddi hesabı yok! Sadece Diyarbakır Cezaevinde yaşananlar bile bu topraklar için vebal olarak yeter. Darbecilerin kurdurdukları MDP’nin Genel Başkanı Turgut Sunalp’un, gözaltına alınanlara işkence yapıldığı ve copla tecavüz edildiği haberlerine sinirlenerek söyledikleri, bunun mottosudur: “Niye cop kullansınlar, taş gibi delikanlılarımız var!”
Aynı (derin) devlet 93’lerde de bu döneme yakın faili meçhuller, cinayetler ve tecavüzler işlemiştir. Özel harekatçı, polis kimlikli bazı şehir eşkiyaları bastıkları evlerinde, “arama yapıyorum” diyerek yöre insanlarının karılarını, kızlarını, kız kardeşlerini taciz etmiş, tecavüz etmekten bile çekinmemişlerdir. Bu yaşananlara kızıp isyan ederek dağa çıkan nice gençler oldu. Şimdi onlar bu devlete kurşun sıkıyorlar.
Devlet, ya seni teröristlikle suçlar, ya da seni böyle zorla terörist yapar. Böyle terör estiren devlet ve devlet yöneticileri de teröristin ta kendisidir!.. Devletin böyle azdığı, kudurduğu zamanlarda not almalı, bu cürmü işleyenlerin isimleri, fotoğrafları eylemleri kayıt altına alınmalı. Çünkü ileride çok işe yarayacak!
[Ramazan Faruk Güzel] 20.2.2019 [TR724]
Görüntüler çok rahatsız edici idi. Olayın bu kadar pervasızca gerçekleştirilmesi ve o öğrencinin çaresiz hali insanın o kadar içine oturuyordu ki, günlerce konu hakkında ne yazacağımı bilemedim. Devletin, Emniyetin açıklamasını bekledim. Hani hep deniyor ya, “kadim devlet anlayışı” vs… “Bu kadar yıllık devlet, millet tecrübesi olan” Türkiye Cumhuriyeti Devleti idaresinde küçük de olsa bir sorumluluk anlayışı bekliyor insan. Ama beyhude. Onun yerine, Ankara Emniyet Müdürlüğü, (üniversite öğrencisi Merve Demirel’in gözaltına alınması sırada polis tarafından tacizi ile ilgili) resmi internet sitesinden şöyle bir açıklama geldi: ‘Babası FETÖ’cü‘.
İlgili memurla ilgili herhangi bir yaptırım, bir tavır alma yok. Devletin diğer kurumlarından da ses yok. Olsa, bu suç bir memurun alçaklığı olarak kalacak, “tacizci memur” olarak olay sabitlenecekti. Fakat olaya kurumsal olarak sahip çıkılınca, suç sahiplenilmiş oldu. Dolayısıyla artık ortada “Tacizci/ Tecavüzcü bir Emniyet” dolayısıyla da “Tacizci/ Tecavüzcü bir Devlet” var! Bu da zaten münferit bir hadise değil, içeriden öyle kan donduran haberler geliyor ki, şu anki devlet yönetimi bu tanımlamayı fazlasıyla hak ediyor.
Avukatının, kimliğini ve yüzünü saklaması tavsiyelerine rağmen alnı ak bir şekilde kameraların karşısına geçen ve yaşananları anlatan bu 21 yaşındaki genç bayan, asıl utanması gerekenleri şöyle anlatıyordu:
“Polisin haysiyetsizce yaptığı muamelenin yarattığı utanç kesinlikle polise aittir. Bu utanç bana yüklenemez. Haysiyetsizleştirilen, itibarsızlaştırılan ben değilim, tacizci polistir. Toplumda böyle bir algı var; tecavüzcülerin, tacizcilerin, onursuzca muamele yapanların yarattığı utanç kadınlar üzerine yüklenmeye çalışılıyor. Bu utanç onlara aittir.”
Bu utanç hepimizin; bu ve buna benzer sayısız hadise yaşanırken gerektiği gibi müdahale edemediğimiz, ses çıkaramadığımız, engel olamadığımız için! Başkaları adına utanarak, insanlığımdan, erkekliğimden ar ederek, bir hukukçu, eski bir yargı mensubu olarak sadece şu satırları yazabiliyorum.
HEM SUÇLU, HEM GÜÇLÜ DEVLET!
Ankara Emniyeti’nin o menfur olaya dair açıklamasına tekrar dönecek olursak… Açıklamada, “Saat 18.00’de Yüksel Caddesi Konur Sokak kesişiminde gerçekleşen sözde ‘Yüksel Direnişi’ eylemine katıldığından hakkında yakalama işlemi yapılarak 5326 Sayılı Kabahatler Kanunu’nun 32. Maddesinden hakkında ikinci kez idari işlem yapılmıştır” ifadelerine yer verildikten sonra, baba E.D’nin “öğretmenlik yaparken ‘fetö’ içerisindeki faaliyetlerinden dolayı 2016 yılında ihraç edildiği” bilgisini de özenle yerleştiriyor. Tribündekilere mesaj veriliyor yani “Ne üzerimize geliyorsunuz, bak onların ailelerinden Cemaat üyesi olmakla suçlananlar var. Ki bu insanlar elan soykırıma tabi; fetvacıların dediği gibi karıları, kızları, malları zaten helal. İstediğimiz gibi taciz ederiz, karışmayın!”
Bu uyarıyla yetiniyor mu Emniyet? Hayır! Tehdit de var:
“Kanunsuz eylemlere yapılan müdahaleler müdürlüğümüz tarafından kayıt altına alınmıştır. Örgüt mensuplarınca gündeme getirilen bu ve benzeri görüntülerin amacı, emniyet teşkilatını yıpratmak, görev alan personeli teşhir ederek moral ve motivasyonunu bozmak, görev yapmasını engellemeye çalışmak amaçlı olup, şahıslar tarafından kullanılan sosyal medya hesaplarında emniyet teşkilatı ve personeli hakkında yapılan tehdit, hakaret, personeli hedef gösteren vb. paylaşımlar hakkında cumhuriyet başsavcılığına birden fazla suç duyurusunda bulunulmuştur.”
Emniyet, bu açıklamayı yaparken şunu çok iyi biliyor: Yargı tamamen kuşatılmış ve de diz çöktürülmüş vaziyette. Yakın zamanda 5 bine yakın hakim-savcısı onursuzca ve kuralsızca ihraç edilmiş, diğerleri ise sinerek ve sessizce bunu izlemiş. Kalanlar içinse “artık Hükümet aparatından gelecek her türlü suç duyurusuna karşı sessiz kalacak, hatta üstüne üstelik mağdurların sesini iyice kesmeye dönük suç duyurularını da işleme koyacak” anlayışı..
TACİZCİYE KANUNLAR NE DİYOR?
Emniyet, “Babası Fetö şüphelisiymiş, kızına tacizin lafı mı olur, cezası mı olur?” demeye getirse de kanun hükümleri açık.
Türk Ceza Kanunu (TCK) ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, “İşkence ve Eziyet” başlığının “İşkence” bahsinin 94. Maddesinde: “Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” denilmektedir.
TCK 94/3’de ise fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi hâlinde, “on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunacağı” kaydedilir.
Yine TCK’nın ALTINCI BÖLÜM “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar” başlığının “Cinsel saldırı” maddesi 102’de: “Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” denilmektedir.
TCK 103/3-b’de ise bu “Cinsel saldırı” suçunun “Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle” işlenmesi hâlinde, “yukarıdaki fıkraya göre verilen cezaların yarı oranında artırılacağı” ifade edilir. Yani bu “tacizci memur”a 7 yıl ceza verilecekse ½ oranında arttırılıp 10 yıl 6 ay hapis cezası verilmesi gerekir.
Bu iki madde göz önünde bulundurulduğunda, bu “tacizci memur”a ve onun bu alçak fiiline sahip çıkmakla ortak olan sıralı sorumlularına ihmalleri ve kasıtları oranında 12 yıla kadar hapis cezaları verilmesi gerekir. İçişleri Bakanlığı’nın başında polislere “vurun kırın, arkanızdayım” diyen Süleyman Soylu’nun bulunduğu, Adalet Bakanlığı’nda “Yargının gücünü gösteriyoruz” diyen Abdülhamit Gül’ün bulunduğu, “acımak yok, acırsanız acınacak duruma düşersiniz” diyen Erdoğan’ın Başkan olduğu yerde belki kısa zamanda bu pek mümkün olmaz. Ama ileride adalet bir şekilde yerini bulacaktır. Hem de tek tek, her suç ve suçlu için!
TCK’nın ilgili maddeleri de orada halen duruyor:
TCK 94/4: “Bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de kamu görevlisi gibi cezalandırılır.”
TCK 94/5: “Bu suçun ihmali davranışla işlenmesi halinde, verilecek cezada bu nedenle indirim yapılmaz.”
TCK 94/6: (Ek: 11/4/2013-6459/9 md.) “Bu suçtan dolayı zamanaşımı işlemez.”
ULUSLARARASI YASALARI KABUL ETMİŞTİK YA?
İç yasalarda “işkence suçu” yasaklanmıştır. TCK m.94 ve devamında işkence suçu tanımlarına ve verilecek cezalara yer verilmiştir. Türkiye ayrıca taraf olduğu milletlerarası sözleşmelerde “işkencenin yasak olduğunu” kabul edip “işkencenin önlenmesiyle ilgili gerekli tedbirleri alma” konusunda taahhüt altına girmiştir. Uluslararası maddeler AY 90 m. gereği “iç hukuk gibi bağlayıcıdır.”
Nitekim Türkiye’nin üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin 5. maddesinde: “Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tâbi tutulamaz.” denilmiştir.
Yine 4 Kasım 1950 tarihli “İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme”nin 3.maddesinde: “Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani yahut haysiyet kırıcı ceza veya muameleye tâbi tutulamaz.” şeklinde açık bir hüküm bulunmaktadır.
10 Şubat 1984 tarihli “İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”nin 1.maddesinde “işkence kavramı” tanımlanmış:
“Bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla, bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla uygulanan fiziki veya manevî ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir. Bu yalnızca yasal müeyyidelerin uygulanmasından doğan, tabiatında olan veya arızi olarak husule gelen acı ve ızdırabı içermez.”
Yine bu Sözleşme’nin 2 nci maddesinde, hiçbir hâlin, hiç bir “Olağanüstü Halin” işkenceyi meşru ve mazur gösteremeyeceği hüküm altına alınmıştır:
“Hiç bir istisnai durum, ne harp hâli ne de bir harp tehdidi, dahili siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hâl, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez.” Ayrıca “Bir üst görevlinin veya bir kamu merciinin emri, işkencenin haklılığına gerekçe kabul edilemez.”
Uluslararası yasalardaki “işkence” bahsini daha fazla uzatmak istemiyorum ama AİHM ‘de işkence, taciz ve tecavüzler konusunda bir çok emsal kararlar bulunduğunu, bu konularda da Türkiye’nin sabıkasının kabarık olduğunu belirtmekle iktifa ediyorum!
ANKARA BAROSU SAĞOLSUN
Kameraların gözü önünde genç bir bayana bir kamu görevlisince açıkça cinsel taciz uygulanırken, bu konu bu kadar kamuoyunda tartışılırken; kadın derneklerinden, kuruluşlarından, “Kadın ve Aile Bakanlığı” ve ilgili dairelerinden, müdürlüklerinden vs hiç ses yok.
Türkiye Barolar Birliği hakeza.. Başkanı Metin Feyzioğlu’nu sadece hükümete destek açıklamalarında görüyoruz; hükümet bakanları ile ortak açıklama yapıp “terörü yok etme, devletin gücünü gösterme” sözleri veriyor. Belli muhalif kesimlerin ezildiğini ve yok edildiğini bildiği, AKP ile o malum derin odağın işbirliğini bildiği için ona göre konum alıyor.
Fakat bunlara rağmen Ankara Barosu’ndan şaşırtıcı ve takdir edilecek bir çıkış oldu ve Sakarya’da bir eylem sırasında gözaltına aldığı genç kadına cinsel tacizde bulunan polis hakkında suç duyurusunda bulundu. Baro, suç duyurusu dilekçesinde, “Başlıca görevi kamunun güvenliğini sağlamak olan kolluk görevlisinin gözaltına alınmakta olan ve kendisini kesinlikle savunma imkanı olmayan bir vatandaşa karşı bu şekilde cinsel bir saldırıda bulunması kabul edilemez bir davranıştır. Fotoğraflardan çok net anlaşıldığı üzere, kolluk tarafından müdahale edilirken yapılmaması gereken bu fiil genç kıza uygulanmıştır. Bu durumda bir vatandaşı gözaltına alırken kolluk tarafından yapılan müdahale ölçülü olmalıdır. Kişilerin vücut dokunulmazlığı ihlal edilmemeli ve konusu suç teşkil edecek davranışlardan özellikle kaçınılmalıdır. Somut olayda, şüpheli tarafından kamu görevinin verdiği nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle genç kıza cinsel saldırıda bulunulmuştur” diyerek net bir şekilde olayın adını koymuştur, tebrikler.
BU, KAMUYA YANSIYAN, YA İÇERİDEKİLER?!
Devlet, baştakilerin gemi azıya almasıyla artık zembereği boşanmış gibi, şu son 4-5 yıldır pervasızca suçlar işliyor. 2015’de kameralar önünde polis kurşunları ile infaz edilen Tahir Elçi suikastından gününümüze kameralar önünde nice suçlar işleniyor. Daha yakınlarda HDP’li kadın bir milletvekili (Saliha Aydeniz) polisce düşürüldü, iş pişkinliğe vuruldu. Diyarbakır’da açlık grevindeki Leyla Güven için yapılan etkinlik polisin sınırları zorlayan engellerine maruz. Bu dönemin ihlallerini sıralayan TR724 yazarı Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman, bu durumu: “Devletin polisi ve polis devleti” başlıklı yazısı ile çok net özetlemiş…
Van’da çocuk şube müdürlüğünde gözaltında olan iki çocuğa yapılan işkencelere dair detaylar çok rahatsız edici! Bunlar, ekrana/ göze takılanlar, kamuoyuna yansıyanlar. Ya kimsenin görmediği yerlerde, hücrelerde yaşananlar? Ya sokak ortasında kaçırılıp götürülen ve kendisinden bir daha haber alınamayanlar?
Sosyal medyaya yansıdığı kadarını bilebiliyoruz: genç kızlara içeride tacizler, tecavüzler, hamile bırakmalar, erkek tutuklulara copla vs tecavüz hadiseleri, akla hayale gelmedik işkenceler, insanlık suçları!
“Devlet tecrübesi” var bu sahada Türkiye’nin. 60’larda darbeden sonra çok canlar yakıldı. Bu konuda da övünüldü. Nitekim darbenin sembol ismi Cemal Gürsel, 16 Kasım 1960 tarihli İsveç gazetesi Dagens Nyheter’e açık açık şöyle demişti: “Eğer yola yordama gelmezlerse, dağlı Türkler (Kürtler) rahat durmazlarsa, ordu, şehir ve köylerini bombalayıp yıkmakta, tereddüt etmeyecektir. Öyle bir kan gölü olacaktır ki, onlar da ülkeleri de yok olacaktır.” Nitekim dönem dönem de bunu yaptılar. Doğu insanına her dönem zulmedildi.
12 Eylül Darbesi sonrası yaşanan işkence ve tecavüzlerin haddi hesabı yok! Sadece Diyarbakır Cezaevinde yaşananlar bile bu topraklar için vebal olarak yeter. Darbecilerin kurdurdukları MDP’nin Genel Başkanı Turgut Sunalp’un, gözaltına alınanlara işkence yapıldığı ve copla tecavüz edildiği haberlerine sinirlenerek söyledikleri, bunun mottosudur: “Niye cop kullansınlar, taş gibi delikanlılarımız var!”
Aynı (derin) devlet 93’lerde de bu döneme yakın faili meçhuller, cinayetler ve tecavüzler işlemiştir. Özel harekatçı, polis kimlikli bazı şehir eşkiyaları bastıkları evlerinde, “arama yapıyorum” diyerek yöre insanlarının karılarını, kızlarını, kız kardeşlerini taciz etmiş, tecavüz etmekten bile çekinmemişlerdir. Bu yaşananlara kızıp isyan ederek dağa çıkan nice gençler oldu. Şimdi onlar bu devlete kurşun sıkıyorlar.
Devlet, ya seni teröristlikle suçlar, ya da seni böyle zorla terörist yapar. Böyle terör estiren devlet ve devlet yöneticileri de teröristin ta kendisidir!.. Devletin böyle azdığı, kudurduğu zamanlarda not almalı, bu cürmü işleyenlerin isimleri, fotoğrafları eylemleri kayıt altına alınmalı. Çünkü ileride çok işe yarayacak!
[Ramazan Faruk Güzel] 20.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Batık proje, THY’nin üzerine yıkılacak [Semih Ardıç]
İstanbul Yeni Havalimanı (3’üncü havalimanı) yılan hikâyesine döndü. Güya Başkan Recep Tayyip Erdoğan tarafından 29 Ekim 2018’de tertip edilen şaşaalı merasimle resmen uçuşlara açılmıştı.
Erdoğan gayet emin konuşuyordu. Yeşilköy’de hizmet veren Atatürk Havalimanı 1 Ocak 2019’da tamamen kapatılacak ve uçuşların tamamı İstanbul’un kuzeyinde Tayakadın bölgesine inşa edilen havalimanına yönlendirilecekti.
TAŞINMA TARİHİ YİNE TEHİR EDİLDİ
1 Ocak’a yetiştirilemeyince taşınma işlemi mecburen 1 Mart’a tehir edildi. 1 Mart’a sayılı günler kala havalimanı ıssızlığın ortasında şantiyeyi andırıyor.
O tarihte bırakın taşınmayı Erdoğan’a şirin görünmek için bitmemiş havalimanından uçuş başlatan Türk Hava Yolları’nın (THY) sınırlı sayıdaki mevcut uçuşlarını bile durduracağı belirtiliyor.
THY’nin internet sitesi üzerinden bilet almak isteyenler İstanbul Yeni Havalimanı (İYH) yerine Atatürk ya da Sabiha Gökçen havalimanlarından yapılacak seferlere yönlendiriliyor.
Hazine garantileri, kredi kıyakları ve şartname cambazlıkları bile batık projeyi kurtarmaya kâfi gelmedi.
KIYAK ÜSTÜNE KIYAK
İhalesinin yapıldığı 2013 yılı mayıs ayından itibaren “pistlerin deniz seviyesinden yüksekliğinin 90 metreden 30 metreye düşürülmesi” gibi ihaleyi kazanan Cengiz-Limak-Kolin-Mapa-Kalyon gruplarının lehine hayli değişiklik yapılmıştı.
Maç devam ederken oyun kuralları iktidarın tuttuğu takım lehine değiştirilmişti.
Sadece kot değişikliği sayesinde 1,4 milyar euro, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) has müteahhitlerinin cebinde kaldı. Sayıştay raporlarına geçmesine rağmen kot skandalında geri adım atılmadı.
O PARA HAZİNE’YE VERİLMEDİ
Proje maliyetinin düşmesinden, daha doğrusu düşürülmesinden mütevellit fark ihale bedeline aksettirilmedi.
Kotun düşürülmesinin doğru veya hatalı olması bir tarafa yeni tabloda Hazine’nin menfaatinin gözetilmemesi ihalenin baştan itibaren birilerini ihya etmek maksadıyla tertip edildiğini gösteriyor.
Fizibilitesi alelacele yapılmış, çevresel etki değerlendirmesinde (ÇED) formaliteyi yerine getirecek kadar riayet edilmiş, en mühimi de maliyet/kazanç faslı kale alınmamış bir projeden makul ve istikrarlı bir fayda temin edilebilir mi?
BEŞ ORTAKTAN BİRİ HAVLU ATTI, ÇÜNKÜ…
Geçen ay beş ortaktan biri olan Kolin payının tamamını (yüzde 20) Kalyon’a sattı Elini verip kolunu kaptırdığı projede en azından gövdesini kurtardı sayılır.
Cengiz teknik şartnameyi karşılayan “kilit şirket” olduğu için istese de hisselerini devredemez. Limak ve Mapa’nın da fırsat bulduğu anda havalimanını terk etmek istediği iddiasını taraflar şu ana kadar tekzip etmedi.
İhaleyi üstlenen şirketler cenahında tek gündem var o da para! 6,5 milyar euro kredi borcu dövizin son bir senede yüzde 50’ye yakın artması sebebiyle katlandı.
BORÇ DURDUĞU YERDE ARTIYOR
Geçen seneden bu yana ortaklığın döviz borcu 17-18 milyar TL arttı. Üstelik havalimanında inşaatın tamamlanması için 4,5 milyar euro kredi lazım.
Dünyada bu kadar istikrarsız bir projeye kredi tahsis edecek bankacı yok. Başlangıçta Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank’ın üzerine yıkılan kredilerin nasıl tahsil edileceği meçhul.
BATIK BÖLGESİNDE THY TUR ATIYOR
Kördüğümü çözmek için kuvvetle muhtemel Türk Hava Yolları kullanılacak. Erdoğan, Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) yönetim kurulu başkanı sıfatıyla THY’nin patronu.
Zira Hazine’ye ait yüzde 49 pay TVF’ye devredilmişti. Tam yetkili başkanvekili damadı Berat Albayrak olduğuna göre yüzde 51’i halka açık THY, Albayrak’ın talimatı ile batık havalimanına ortak yapılabilir.
2018 yılında 8,1 milyar TL zarar eden THY, 10 milyon lira sermaye ile niçin yeni bir şirket kurar? Şirket yurt içi ve yurt dışında yatırım yapacak. Güzergâhı da yeni havalimanı…
İLKER AYCI, ERDOĞAN’IN PRENSLERİNDEN
Zarar rekoru kıran THY, İYH’nin kapasitesinin yüzde 70’ten fazlasını kullanacak. Yönetim kurulu başkanı İlker Aycı, Erdoğan’ın prenslerinden.
Yatırım Tanıtım Ajansı’nda ve Güneş Sigorta’da batırdığı milyonlarca liranın mükâfatı (!) olarak THY’nin başına getirildi. Aycı’nın Erdoğan’ın sözünden çıkma ihtimali yok. Erdoğan daha 3 ay evvel Aycı’nın krallara layık düğününde nikâh şahitliği yaptı.
Erdoğan’ın “ustalık dönemi eserleri” arasında gösterdiği 3’üncü havalimanına kendi ismini vereceği güne kadar batığın dipten çıkarılması şart. O vazifeyi THY üstlenecek.
Hisseler el değiştirmeye devam edecek, nihayetinde ortaklık yapısı yüzde 60 THY, yüzde 40 Kalyon olarak şekillenecek.
Yol veya havalimanı yaptıkları doğru. Naylon faturacıların taktikleri ile devleti soyamazlar. İşlem hacmi olmadan Hazine soygununa kılıf bulamazlardı.
ALIN SİZE ÇILGIN PROJE
Bütün bu organize soygunun bedeli var elbette.
Daha işin başında batık projeye dönüşen 3’üncü havalimanı da Erdoğan’ın diğer çılgın projeleri gibi 82 milyonun sırtında kambur olarak kalacak.
THY hissesi alan -son bir yılda yüzde 23 zarar etti- küçük yatırımcıdan Yükseova’daki çobana kadar herkesin cebindeki parayı eksiltecek.
Erdoğan’ın “Türkiye’yi Aile şirketi gibi idare etmemiz lazım.” derken neyi kast ettiğini yaşayarak tecrübe ediyoruz.
Dün Türk Telekom bugün THY. İyi uçuşlar Türkiye…
[Semih Ardıç] 20.2.2019 [TR724]
Erdoğan gayet emin konuşuyordu. Yeşilköy’de hizmet veren Atatürk Havalimanı 1 Ocak 2019’da tamamen kapatılacak ve uçuşların tamamı İstanbul’un kuzeyinde Tayakadın bölgesine inşa edilen havalimanına yönlendirilecekti.
TAŞINMA TARİHİ YİNE TEHİR EDİLDİ
1 Ocak’a yetiştirilemeyince taşınma işlemi mecburen 1 Mart’a tehir edildi. 1 Mart’a sayılı günler kala havalimanı ıssızlığın ortasında şantiyeyi andırıyor.
O tarihte bırakın taşınmayı Erdoğan’a şirin görünmek için bitmemiş havalimanından uçuş başlatan Türk Hava Yolları’nın (THY) sınırlı sayıdaki mevcut uçuşlarını bile durduracağı belirtiliyor.
THY’nin internet sitesi üzerinden bilet almak isteyenler İstanbul Yeni Havalimanı (İYH) yerine Atatürk ya da Sabiha Gökçen havalimanlarından yapılacak seferlere yönlendiriliyor.
Hazine garantileri, kredi kıyakları ve şartname cambazlıkları bile batık projeyi kurtarmaya kâfi gelmedi.
KIYAK ÜSTÜNE KIYAK
İhalesinin yapıldığı 2013 yılı mayıs ayından itibaren “pistlerin deniz seviyesinden yüksekliğinin 90 metreden 30 metreye düşürülmesi” gibi ihaleyi kazanan Cengiz-Limak-Kolin-Mapa-Kalyon gruplarının lehine hayli değişiklik yapılmıştı.
Maç devam ederken oyun kuralları iktidarın tuttuğu takım lehine değiştirilmişti.
Sadece kot değişikliği sayesinde 1,4 milyar euro, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) has müteahhitlerinin cebinde kaldı. Sayıştay raporlarına geçmesine rağmen kot skandalında geri adım atılmadı.
O PARA HAZİNE’YE VERİLMEDİ
Proje maliyetinin düşmesinden, daha doğrusu düşürülmesinden mütevellit fark ihale bedeline aksettirilmedi.
Kotun düşürülmesinin doğru veya hatalı olması bir tarafa yeni tabloda Hazine’nin menfaatinin gözetilmemesi ihalenin baştan itibaren birilerini ihya etmek maksadıyla tertip edildiğini gösteriyor.
Fizibilitesi alelacele yapılmış, çevresel etki değerlendirmesinde (ÇED) formaliteyi yerine getirecek kadar riayet edilmiş, en mühimi de maliyet/kazanç faslı kale alınmamış bir projeden makul ve istikrarlı bir fayda temin edilebilir mi?
BEŞ ORTAKTAN BİRİ HAVLU ATTI, ÇÜNKÜ…
Geçen ay beş ortaktan biri olan Kolin payının tamamını (yüzde 20) Kalyon’a sattı Elini verip kolunu kaptırdığı projede en azından gövdesini kurtardı sayılır.
Cengiz teknik şartnameyi karşılayan “kilit şirket” olduğu için istese de hisselerini devredemez. Limak ve Mapa’nın da fırsat bulduğu anda havalimanını terk etmek istediği iddiasını taraflar şu ana kadar tekzip etmedi.
İhaleyi üstlenen şirketler cenahında tek gündem var o da para! 6,5 milyar euro kredi borcu dövizin son bir senede yüzde 50’ye yakın artması sebebiyle katlandı.
BORÇ DURDUĞU YERDE ARTIYOR
Geçen seneden bu yana ortaklığın döviz borcu 17-18 milyar TL arttı. Üstelik havalimanında inşaatın tamamlanması için 4,5 milyar euro kredi lazım.
Dünyada bu kadar istikrarsız bir projeye kredi tahsis edecek bankacı yok. Başlangıçta Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank’ın üzerine yıkılan kredilerin nasıl tahsil edileceği meçhul.
BATIK BÖLGESİNDE THY TUR ATIYOR
Kördüğümü çözmek için kuvvetle muhtemel Türk Hava Yolları kullanılacak. Erdoğan, Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) yönetim kurulu başkanı sıfatıyla THY’nin patronu.
Zira Hazine’ye ait yüzde 49 pay TVF’ye devredilmişti. Tam yetkili başkanvekili damadı Berat Albayrak olduğuna göre yüzde 51’i halka açık THY, Albayrak’ın talimatı ile batık havalimanına ortak yapılabilir.
2018 yılında 8,1 milyar TL zarar eden THY, 10 milyon lira sermaye ile niçin yeni bir şirket kurar? Şirket yurt içi ve yurt dışında yatırım yapacak. Güzergâhı da yeni havalimanı…
İLKER AYCI, ERDOĞAN’IN PRENSLERİNDEN
Zarar rekoru kıran THY, İYH’nin kapasitesinin yüzde 70’ten fazlasını kullanacak. Yönetim kurulu başkanı İlker Aycı, Erdoğan’ın prenslerinden.
Yatırım Tanıtım Ajansı’nda ve Güneş Sigorta’da batırdığı milyonlarca liranın mükâfatı (!) olarak THY’nin başına getirildi. Aycı’nın Erdoğan’ın sözünden çıkma ihtimali yok. Erdoğan daha 3 ay evvel Aycı’nın krallara layık düğününde nikâh şahitliği yaptı.
Erdoğan’ın “ustalık dönemi eserleri” arasında gösterdiği 3’üncü havalimanına kendi ismini vereceği güne kadar batığın dipten çıkarılması şart. O vazifeyi THY üstlenecek.
Hisseler el değiştirmeye devam edecek, nihayetinde ortaklık yapısı yüzde 60 THY, yüzde 40 Kalyon olarak şekillenecek.
Yol veya havalimanı yaptıkları doğru. Naylon faturacıların taktikleri ile devleti soyamazlar. İşlem hacmi olmadan Hazine soygununa kılıf bulamazlardı.
ALIN SİZE ÇILGIN PROJE
Bütün bu organize soygunun bedeli var elbette.
Daha işin başında batık projeye dönüşen 3’üncü havalimanı da Erdoğan’ın diğer çılgın projeleri gibi 82 milyonun sırtında kambur olarak kalacak.
THY hissesi alan -son bir yılda yüzde 23 zarar etti- küçük yatırımcıdan Yükseova’daki çobana kadar herkesin cebindeki parayı eksiltecek.
Erdoğan’ın “Türkiye’yi Aile şirketi gibi idare etmemiz lazım.” derken neyi kast ettiğini yaşayarak tecrübe ediyoruz.
Dün Türk Telekom bugün THY. İyi uçuşlar Türkiye…
[Semih Ardıç] 20.2.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
