KHK’ların açtığı yaralar Diyarbakır’da konuşulacak

KHK’lılar Diyarbakır’da bir araya geliyor. “KHK’ların Açtığı Yaralar” başlıklı panel, Türkiye’nin dört bir tarafından sivil toplum kuruluşlarını buluşturacak.

BOLD – Diyarbakır KHK Platformu, Türkiye’nin dört bir tarafından sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla yarın (29 Şubat) saat 15.00’te bir panel düzenliyor. Diyarbakır Barosu Tahir Elçi Konferans Salonu’nda düzenlenecek olan “KHK’ların Açtığı Yaralar” isimli panelin teması “Birlikte daha güçlüyüz” olarak belirlendi.

ÖNEMLİ KONUŞMACILAR

Toplumun her kesiminden, farklı siyasi görüşlere sahip tüm mağdurları birleştirmeyi amaçlayan toplantı, Türk Tabipler Odası eski başkanlarından Uz. Dr. Şemsettin Koç moderatörlüğünde yapılacak. Toplantıya HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, KHK Platformları Birliği Koordinatörü eğitimci Münir Korkmaz, psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Haluk Savaş, eğitimci ve yazar Mehmet Şahin ve biyolog Tuğba Kaygusuz da konuşmacı olarak katılacak.

DEV DAYANIŞMA

Toplantı Diyarbakır Tabip Odası, KHK’lı Platformları Birliği, Diyarbakır Barosu, KESK, Diyarbakır KHK Platformu, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, Amed KHK Platformu, Hak İnisiyatifi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, DİSK, İnsan Hakları Derneği, KHK TV dayanışmasıyla yapılacak. Toplantıya katılacak KHK ve OHAL mağdurları 5’er dakika süreyle kendi hikayelerini anlatacak.

[BoldMedya] 28.2.2020

Suriye’de yolun sonu: Türkiye ya savaş ilan edecek ya da çekilecek

Hediye Levent’e göre Türkiye, İdlib’de yolun sonuna geldi ve çok sıkıştı. Artık Suriye’ye savaş ilanı ya da çekilmeden başka yol yok.

BOLD – İdlib’de Türk askerlerine yapılan saldırının Rusya tarafından bilinmemesinin olanaksız olduğunu söyleyen Hediye Levent, “Artık Türkiye’nin önünde iki seçenek var. Ya Suriye ordusuna savaş ilan edecek ya da İdlib’den çekilecek” dedi.

Suriye ve Rusya ordu güçlerinin saldırısıyla 33 Türkiye askerinin yaşamını yitirmesinin ardından sahada tansiyon tavan yaptı. Saldırının şokundaki Ankara, bir yandan NATO desteğini arkasına almaya çalışırken, diğer yandan da Moskova ile görüşerek, bir ateşkes sağlamaya çalışıyor.

Suriye’nin başkenti Şam’da bulunan gazeteci Hediye Levent’e göre Türkiye’nin önünde fazla seçenek kalmadı.

RUSYA REAKSİYON GELİŞTİRDİ
Türkiye’nin Soçi Mutabakatı çerçevesinde İdlib’de kurduğu 12 gözlem noktasından 10’unun fiilen Suriye ordusunun kuşatması altında olduğunu dile getiren Levent, “Türkiye Soçi Mutabakatında hiçbir şekilde yer verilmeyen başka bir şey yaptı. Mobil gözlem noktaları oluşturmaya çalıştı. Hatta gözlem noktaları çerçevesinde askeri yığınak yapmaya başladı. Böyle yaparak, gözlem noktaları sayısını 30’a kadar çıkardı. Rusya’dan Soçi Mutabakatı bu duruma ‘yeşil ışık yakmadı’ diye bir reaksiyon geldi. Ancak bu saldırıyı asıl tetikleyecek olan şey; birkaç gün önce omuzdan fırlatılan füzelerle Rus uçaklarının düşürülme görüntü oldu. Tüm bunlar tansiyonu yükselti. İdlib konusunda Rusya veya Türkiye’nin geri atmaması tansiyonu düşürmeyecektir. Bu da muhtemeldir ki; önümüzdeki günlerde tansiyonu yükseltecektir” dedi.

‘RUSYA SALDIRIDAN HABERDARDI’

Rusya’nın saldırıya ilişkin yaptığı açıklamalara da değinen Levent, “Rusya saldırıyı ‘Biz yapmadık, Suriye Ordusu yaptı’ diye bir açıklama yaptı. Ancak şunu belirtmek gerekiyor. İdlib’deki operasyon büyük ihtimalle Rusya’nın desteğiyle gerçekleşiyor. Rusya’nın saldırıyı bilmemesi mümkün değil” değerlendirmesi yaptı.

‘NATO VE ABD SOMUT ADIM ATMAYACAK’

Saldırıdan sonrası NATO’dan yapılan açıklamaya da değinen Levent, NATO’nun daha önceki yıllarda da buna benzer durumlarda toplandığını, ancak sahada Türkiye’yi destekler somut atmadığını hatırlattı. Levent, “NATO ve ABD’den sahada Türkiye’nin lehine ve olayın seyrini değiştirecek somut bir adım gelmesi olası değildir. Çünkü Türkiye’nin İdlib’de yürüttüğü savaşın bir gerekçesi yok.” ifadelerini kullandı.

TÜRKİYE’NİN İKİ SEÇENEĞİ VAR

Türkiye’nin önünde iki seçeneğin olduğunu ifade eden Levent, “Türkiye ya Suriye ordusuna savaş ilan edecek ya da İdlib’den çekilecek. Başka bir seçenek görülmüyor” dedi. Levent, Türkiye’nin Suriye’ye savaş açması durumda bu savaşın sadece Suriye ile Türkiye arasında sınırlı kalmayacağının ve bu durumunda hiçbir ülkenin yararına olmayacağını dile getirdi.

[BoldMedya] 28.2.2020

Midilli’ye ilk kafilede 15, ikinci kafilede 54 göçmen geçti [Ufuk Yardımcı]

Kronos'a konuşan Midilli’den gazeteci Savvas Karmanyolas (Savvas Karmaniolas), “İlk bot, sabah saat 9 sularında adaya ulaştı. Botta, kadın, erkek, çocuk ve bebeklerden oluşan 15 kişi vardı. İkinci botta ise 54 kişi vardı. Gelenlerin çoğu Afganistan kökenliydi” dedi.

UFUK YARDIMCI -28 Şubat 2020

ATİNA, KESTANYES, MİDİLLİ – Yunanistan, Edirne Pazarkule sınır kapısında toplanan mültecilerin ülkeye girişlerine engel olmak için Pazarkule-Kastanyes kara gümrük kapısını kapattı. Bu arada Türkiye’den hareket eden 15 kişilik ilk mülteci grubu ise sabah saatlerinde Midilli adasına ulaştı.

Yunanistan, Türkiye’den Yunanistan’a kara ve denizden geçmek için hareket eden yüzlerce mülteciye engel olmak için güvenlik önlemlerini arttırdı. Edirne yakınlarındaki Kastanyes kara sınır kapısını kapatan Yunanistan, gerekçe olarak Türkiye tarafında toplanan göçmenleri gösterdi.

Türkiye’nin mültecilerin ülkeden ayrılmalarına yeşil ışık yakmasının ardından, dün geceden bu yana Edirne ve Ege denizi yoluyla Yunanistan’a geçmek için akın eden mülteciler, Yunanistan tarafında endişeye neden oldu.

Kastanyes gümrük kapısında sabah saatlerinden bu yana çok sayıda polis güvenlik önlemi aldı. Yunanistan’a kontrolsüz geçişlerin önüne geçmek için polis sayısının kademeli olarak arttırılacağı duyuruldu.

Öte yandan Yunanistan Genelkurmay Başkanı Konstantinos Floros, hükümetin talebi üzerine ardından bölgeye gitti. Suriye’deki gelişmelerin ardından Floros, yeni göçmen akınına karşı önlemleri koordine ediyor.

Bu arada Ege denizinden de geçişlerin başlamasının ardından Bakan Yorgos Plakiotakis, Midilli, Samos ve Sakız adalarını ziyaret edecek. Bakana, Sahil Güvenlik komutanı da eşlik edecek.

YUNAN GAZETECİ: İLK MÜLTECİ GRUBU 15 KİŞİYDİ

Türkiye’nin kapıları açmasının ardından ilk mülteci grubu, şişme botlar ile Midilli adasına ulaştı. Kronos‘a konuşan Midilli’den gazeteci Savvas Karmanyolas (Savvas Karmaniolas), “İlk bot, sabah saat 9 sularında adaya ulaştı. Botta, kadın, erkek, çocuk ve bebeklerden oluşan 15 kişi vardı. İkinci botta ise 54 kişi vardı. Gelenlerin çoğu Afganistan kökenliydi” bilgisini verdi.

Yunan yetkililer tarafından mültecilerin Moria mülteci kampına götürüldüklerini ifade eden Savvas Karmanyolas, “İkinci grup ise öğlen saat iki civarında adaya ulaştı.” dedi. Yerel vatandaşların mülteci grubuna el salladıklarını ve gönüllü ekiplerin ihtiyaçlarını karşıladıklarını anlatan Yunan gazeteci, herhangi bir gerginlik yaşanmadığını belirtti.

TÜM GÜMRÜK KAPILARI KAPATILABİLİR

Medya, Yunan hükümetinin Türkiye ile tüm gümrük kapılarını geçici süreliğine de olsa kapatma ihtimali üzerinde durduğunu iddia etti.

Yunan Başbakan Kiryakos Miçotakis, Almanya Başbakanı Angela Merkel ile telefonda görüştü. Son gelişmelere ilişkin bilgi veren Miçotakis’in, gümrük kapılarını mühürleme düşüncesini Merkel’e aktardığı gelen bilgiler arasında. Miçotakis, AB’den yeni duruma ilişkin destek talebinde de bulundu.

İdlib’teki gelişmelerin ardından AB ve NATO’yu bilgilendiren Yunanistan, kara ve deniz sınır kapılarında güvenlik önlemlerini en üst seviyeye çıkardı. Bu bağlamda sert tedbirlerin hayata geçirilmesi planlanıyor.

[Ufuk Yardımcı] 28.2.2020 [Kronos.News]

23. yıl dönümünde fotoğraflarla 28 Şubat: Örümcek kafadan teröristliğe [Sevinç Özarslan]

Bugün 28 Şubat’ın 23. yıl dönümü… 28 Şubat’ta kudretli generallerin “örümcek kafalı” nitelemesiyle karşılaşan başörtülüler, şimdi devlet için birer “terörist”…

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ANALİZ – Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) irtica ile mücadele gerekçesiyle 28 Şubat 1997’de aldığı başörtü yasağı kararının üzerinden 23 yıl geçti. Tarihe post modern darbe olarak geçen dönemde gerilim başörtülü kadınlar üzerinden yükseltildi. Ancak 15 Temmuz sonrasının Türkiye’sinde başörtülü kadınlar için daha zor günler geldi. Kafileler halinde kelepçelendikleri, cezaevlerinin başörtülü kadınlarla dolduğu günlerdi bunlar.

28 Şubat’ta başörtüsü yasağı nedeniyle binlerce öğrenci üniversiteden atıldı, binlercesi ikna odalarında örtülerini açmaya zorlandı. Başörtülüler mücadelelerini, sokakta da üniversite sıralarında da verdi. İstanbul Üniversitesinin ana kampüsünün önünde gerçekleştirilen başörtüsü eylemlerinde genç kızlar yerlerde süründürüldü. Kelepçelenip gözaltına alındı. İdamla yargılananlar oldu. Kamuda çalışan başörtülü kadınlar işten atıldı. Eşleri başörtülü olan TSK’daki subaylar ihraç edildi.

28 Şubat döneminin Kara Kuvvetleri Komutanı olan ve ardından Genelkurmay Başkanlığı görevini yürüten emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun o dönemde söylediği “28 Şubat bin yıl sürecek” sözü bugün hala geçerliliğini koruyor. Hem de gibi 28 Şubat karanlık bir dönemin ardından kurulan ve 18 yıldır iktidarda olan ‘başörtüsü’ ve ‘dini söylem’leri dilinden düşürmeyen AKP gibi bir partinin eliyle.




15 Temmuz’dan sonra ise düzlem tamamen değişti. Başörtülü kadınlar artık devlet için teröristti. Başörtülü kadınlar kitlesel gözaltılar, binlerce tutuklamayla karşılaştı. Cemaat soruşturmaları kapsamında çoğu örtülü 11 bin kadın bugün Türkiye cezaevlerinde tutuklu. 8,5 aylık hamile bir kadın bile ifadeye götürüldü. Bazı anneler hamilelik sürecini hapiste geçirdi, çocuklarını doğurup tekrar cezaevine gönderildi. Birçok başörtülü kadın bebekleriyle birlikte cezaevi ortamında yaşamaya mecbur bırakıldı. Hapis şartlarında ders çalışıp dereceyle üniversite sınavını kazanan başörtülü öğrencilerin eğitim hakkı engellendi.

O gün de başörtülü kadınlar mağdurlar edildi, bugün de durum aynı. İşte 23.yıl dönümünde fotoğraflar 28 Şubat…

BAŞÖRTÜLÜ POLİS, BAŞÖRTÜLÜ ÖĞRETMENİ GÖZALTINA ALINCA…


Beden eğitimi öğretmeni Semra Polat, 30 Ocak 2018’de Konya’daki evinde çocuklarının gözü önünde başörtülü polis tarafından gözaltına alındı ve rapor için hastaneye götürüldükten sonra kendisine bekleyen basın mensuplarına böyle gülümseyerek poz verdi. Çünkü suçsuzdu, kimseye bir şey yapmamıştı. Polat bu fotoğrafın çekindiği anı Bold Medya’ya verdiği özel röportajda şöyle anlatmıştı: “O fotoğraf çekildiğinde kocam tutukluydu. Kocamın tahliyesini beklerken, beni de gözaltına aldılar. Çocuklarımı bırakacak kimsem yoktu. İçim yanıyordu ama en güzel kıyafetimi giyerek çıktım evden. İnsanlar benim özellikle ismini söylemek istemediğim örgüt suçlamasıyla alındığımı bilsinler istedim. Ve gülümseyerek ilerledim. Çünkü korkmadım.”

Semra Polat, 28 Şubat’ı da yaşamış bir öğretmen. O yıllarda üniversitenin 3. sınıfta olan Polat, “Üniversitenin son iki yılında daha yoğun yaşadım 28 Şubat’ı, kampüs yasağı vardı, içeri almıyorlardı. Ana giriş kapısından girmeden başörtülü biçimde gitmeye çalışıyorduk ama sürekli okulun güvenliği tarafından siren sesiyle uyarılarak, açın başınızı diyerek herkesin içerisinde bağırarak başlarımızı açtırıyorlardı. Yani o dönemde de zulüm gördük bu dönemde de zulüm gördük.” demişti.

YER YENİŞEHİR CEZAEVİ, TARİH 2017


Bu fotoğraf 2017’nin son aylarında (Ekim-Aralık 2017) Bursa Yenişehir Cezaevinde çekildi. Aralarında doktor, öğretmen, mimar, hemşire, akademisyen, 28 Şubat mağduru bir kamu çalışanı, bir de ikiz bebek annesi bulunuyor. Fotoğraf çekildiğinden bugüne iki yıldan fazla oldu. Bu karede yer alan 4 kadın tahliye edildi. Kalanlardan bir kısmı başka bir cezaevine gönderildi. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan ve örgüt üyesi oldukları iddiasıyla yargılanan başörtülü bu kadınlar hepsi AKP iktidarına göre terörist!

ADALET İÇİN TEK BAŞINA MÜCADELE EDEN BAŞÖRTÜLÜ BİR EV HANIMI


İlkokul mezunu Melek Çetinkaya’nın bu fotoğrafı Eylül 2019’da Ankara Yüksel Caddesinde çekildi. İlkokul mezunu Melek Çetinkaya adalet için tek başına meydanlara inip oğlunun ve müebbet verilen tüm askeri öğrencilerin hakkını arayan bir başörtülü bir kadın.

15 Temmuz’dan sonra Türkiye’deki bütün askeri okullar kapatıldı. O okullarda okuyan 329 öğrenci darbeye katıldıkları gerekçesiyle Mayıs 2018’de müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Aslında öğrencilerin adil yargılanma hakkı ihlal edildi. İki yıl süren mahkemelerde hiçbir tanık dinlenmedi. Öğrencilerin o gece silahlarından tek bir kurşun dahi atmadığı balistik raporlarla kanıtlandı ama buna rağmen sonuç değişmedi.

Daha henüz 19, 20 yaşında olan gençlerdi hepsi. Aileleri uzun süre bu yanlıştan dönüleceğini umarak susmayı tercih etti. Hala daha birçok anne aynı fikirde. Melek Çetinkaya ise askeri öğrencilere yapılan haksızlığa karşı tek başına mücadele eden bir kadın. Ankara’da caddelere, meydanlara çıkıp her gün gözaltına alınma pahasına onların sesini duyurdu.

19 Ocak 2020’de ise Ankara’dan, oğlu Taha Furkan Çetinkaya’nın da tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevine Adalet Yürüyüşü başlattı. 10 gün sürecek olan yürüyüşü 3. gün bırakmak zorunda kaldı. İlk iki gün gözaltına alınıp bırakıldı. 3. gün ise daha eylem yerine gitmeden Ankara Terörle Mücadele Şubesi polisleri evinin önünde gözaltına aldı, 3 gün nezarette tuttu.

LOHUSA HALİYLE İFADE GÖTÜRÜLEN PEMBE BAŞÖRTÜLÜ KADIN


Fadime Günay (31), Tenkil sürecinde doğumhane kapısında gözaltına alınan ilk annelerden biri. İki büklüm halde, yüzündeki acının yansıdığı bu kare sürecin sembollerinden oldu. Fotoğraf Alanya Adliyesinin önünde çekildi. Tarih 30 Ocak 2017, saat 14.30 civarıydı. Fadime Günay’ın bir kolunda kadın polis memuru, diğer kolunda annesi ve onun kucağında da gece yarısı 1.30’da normal doğumla dünyaya getirdiği kızı Beyza vardı. Doğumdan henüz çıkmış lohusa kadın, eşikteki iki küçük basamağı çıkmaya çalışıyordu. Ama adım dahi atamayacak haldeydi. 6 dikişi bulunan bir kadının o an yaşadığı acı, stres ve sıkıntı herkesi derinden etkilemişti. Kamuoyunda büyük bir tepki oluştu ve Fadime Günay ifade için götürüldüğü adliyede 5 saat bekletildikten sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Günay o gün şanslıydı ama daha sonra birçok hamile kadın aynı şeyi yaşadı, yaşamaya devam ediyor.



8,5 hamileyken gözaltına yeşil tunikli başörtülü kadın fotoğrafı bu dönemin unutulmayacak kareleri arasındadır.

OĞLUNUN GÖZÜ ÖNÜNDE KELEPÇE TAKILAN VE BASININ ÖNÜNDEN BU ŞEKİLDE GEÇİRİLEN BAŞÖRTÜLÜ BİR KADIN


Bu fotoğraf 27 Eylül 2017’de Tekirdağ’da çekildi. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan başörtülü kadına oğlunun yanında kelepçe takılması sosyal medyada büyük bir tepkiye yol açmıştı. Fotoğraftaki kadın kim, sonra ne oldu, tutuklandı mı serbest mi bırakıldı bilinmiyor. Ama merdivenden ağır ağır çıkarken çekilen bu fotoğrafı ve yüzündeki ifade tarihe geçti.

BAŞÖRTÜLÜ BİR GAZETE OKURUNA UYGULANAN POLİS ŞİDDETİ


Bu fotoğraf 5 Mart 2016’da KHK ile kapatılan Zaman Gazetesinin Yenibosna’daki ana binasının önünde foto muhabiri Kürşat Bayhan tarafından çekildi. 4 Mart 2016’da devlet tarafından el konulan ve kayyım atanan Zaman Gazetesine o günlerde okurları da sahip çıkmış, genç, yaşlı birçok kadın çocuklarını da yanlarına alarak bu kararı protesto etmek için toplanmıştı. Saat öğlen civarlarıydı. Toplanan kalabalığı polis su sıkarak, gaz bombası atarak dağıttı. Kadınlar yerlerde sürüklendi. O gün yaralanan ve yüzünde gaz maskerleriyle görevini yapmaya çalışan foto muhabirleri tarafından taşınan bu genç kızın hala yaşadığı travmayı atlatamadığı biliniyor. Havuz medyasının başörtülü gazetecilerinden Esra Elönü bu fotoğrafa bakıp “Başı tokasıyla yaralanmış” diyebilmişti.

CEZAEVİNDEKİ BAŞÖRTÜLÜ ÖĞRENCİLER


Şu anda Türkiye cezaevilerinde sayıları tam olarak belirlenememekle birlikte başörtülü birçok öğrenci olduğu biliniyor. Bu fotoğraf, en çok öğrencinin tutuklu bulunduğu cezaevlerinden biri olan Konya Ereğli Kadın Kapalı Cezaevi…

POLİS TACİZİNDEN KURTULAMAYAN BAŞÖRTÜLÜ KADINLAR

6 Şubat 2019’da  Ankara Sakarya Caddesi’nde Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Dayanışma Derneği (TAYAD) tarafından gerçekleştirilen eylemde Merve Demirel’in, kendisini gözaltına alan polisler tarafından tacize uğramıştı. Günlerce konuşulan ve gündemden düşmeyen bu kareler için Ankara Emniyet Müdürlüğü, tacizi meşrulaştıran bir açıklama yaptı. Merve’yi “terör örgütü üyesi”, babasını da “FETÖ’cü” olmakla itham etti. Başörtülü vekiller, bakanlar, gazeteciler, 28 Şubat mağdurları bu konuda sessizliğini korudu. AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin ise olayı telaşlı bir an diye değerlendirdi ve “Bir telaş içerisinde, bir kişiyi arabaya yerleştirmeyle alakalı telaşın verdiği yanlış bir hareket. Bu da yanlış, olmamalıydı.” dedi.


PAZARDA GÖZALTINA ALINAN BAŞÖRTÜLÜ TEYZE
8 Ağustos 2017’de Aksaray’da kayıtlara geçen bu fotoğraf ve görüntüler günlerde gündemden düşmemişti. Pazarcılık yaparak geçimini sağlayan Gülden teyzeyi o sabah bir erkek, bir de başörtülü polis ekmek parasını kazanmak için tezgahının başındayken alıp götürmüştü. Cemaat soruşturmaları kapsamında hakkında yakalama kararı çıkarılan teyzenin Bylock kullanıcısı olduğu iddia edilmişti ama daha sonra bu iddianın doğru olmadığı ortaya çıktı. Gülden teyze o gün kendisini almaya gelen polislere bir türlü inanamamış, Anadolu’nun o saf temiz cümlesiyle “Yanlış olmasın. Allah Allah, şimdi mi götüreceksiniz, ürünlerim var..” diyebilmişti. Gülden teyze kendisini tutmaya çalışan başörtülü polisten kolunu silkeleyerek kurtarmış, polisi azarlamış ve “Saçmala ya bırak kolumu” demişti.


İKNA ODASINA ALINAN KIZLARDAN EMİNE’NİN FARKI NE?

Emine Altın 14 Şubat 2018’den beri tutuklu. Cezaevi şartlarında ders çalışıp ilk bine girmeyi başarabilen öğrenci.

28 Şubat döneminin en acı tablolarından biri İstanbul Üniversitesinin bahçesine kurulan ikna odalarıydı. O dönem okulun öğretim üyeleri arasında bulunan Nur Sertel’in önerisiyle kurulan bu odalara başörtülü öğrenciler tek tek alınıp örtülerini çıkarmaya ikna ediliyordu. Eğer ikna olmazlarsa okumaları mümkün değildi. Oraya giren birçok öğrenci yaşadığı travmayı hala atlatabilmiş değil.

Emine Altın da bugün İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okuyamayan, eğitim hakkı engellenen bir öğrenci. 2019 yılı üniversite sınavında derece yaparak 719. oldu. Fakat iki yıldır İzmir Şakran Cezaevinde tutuklu olduğu için eğitim hakkı engelleniyor. Sınavlara girmesine izin verilmiyor. Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezinden (CİMER) 7 Ocak 2020’de gelen en son cevaba göre Altın ‘toplum güvenliğini tehlikeye atabilir’ diye sınavlara alınmıyor.

[Sevinç Özarslan] 28.2.2020 [BoldMedya]

Hocaefendi “Dert Musikisi’nde hangi mesajları veriyor? [Dr. Ali Demirel]

Geçtiğimiz günlerde Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kaleme aldığı “Dert Musikisi” isimli eser okurlarıyla buluştu.

Müellif bu eseriyle genelde tüm insanlığın, özelde de insanlığa hizmete gönül vermiş dava insanlarının hangi durumlarda nasıl tavır takınmaları gerektiği üzerinde duruyor.

Dava, gerçekleşmesi arzu edilen kutsî bir mefkûreyi en büyük değer bilmek, bu yüksek ideale inanmak kilitlenmektir. Dava şuuru da hayat gayesi bilinen kutsal ideal ile dolu olma, onun gerçekleşmesi için bir ömür boyu cehd ve gayret gösterme demektir.

Dava şuuru, kanda ve beyinde dolaşan oksijendir, canlılıktır. Fidanın çiçeğe, meyveye durmasıdır. Solmayan bir kutlu bahardır. Aklın, gönlün ışığıdır dava şuuru.

Hakkın omza koyduğu ihsanı “Emret Sultanım!” diyerek gönüllü yükleniştir. Allah’ın değer biçilmez hediyesini hayatı pahasına şevkle taşıma isteğidir. Dava şuuru, Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanma aşkıdır.

Mal, makam, şan, şöhret kaygılarını hastalık görmektir dava şuuru. Dava şuuru, insanın bu bağlardan kurtulmasına önem verir. Dava adamı, eğilmez, minnet etmez, beklenti içinde olmaz, kimseden lütuf beklemez. Yalnız Allah’tan ister. O, onurun, hür iradenin yalçın kayasına yaslanır.

Dava adamı idealisttir; şan, şöhret, makam peşinde koşmaz. Allah yolunda hizmetkârlığı en büyük makam bilir. Buna engel olan zamanın en büyük hastalığı olan enaniyeti bırakır.

Dava adamı, başkasının değil, kendi kusurlarını görür. Bu yüzden dava adamı kaba davranmaz, kaba kuvvete başvurmaz.

Dava şuuru şan ve şeref hastalığının türemesine, gelişmesine meydan vermez. Başkalarına şirin görünmeye, beğenilmeye ihtiyaç duymaz. Çünkü bu duygular, kalbi çürütür, dava ruhunu öldürür.

Dava şuuru, insanın hayatını anlamlı hale getirir. İnsan bu sayede niçin yaşadığını bilir. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi: “İnsan yüksek ideallerle yaşar. İdeal, insanı besler, büyütür, faziletlerle donatır. Adeta ona bir hayat damarı olur. Bir ideali olmayan, yaşama arzusunu kaybetmiş insandır.” derken bu gerçeği ifade eder.

Dava adamı, davasının mecnunudur. Aşkı için dağı delen Ferhat, zorlukların adamıdır. Mum gibi yanar ama başkalarını aydınlatır.

Dava adamının gözleri projektör gibi daima öteleri tarar. Göz kapaklarının arkasında umudun rüyaları vardır. Azmin kalesinde rüzgârlara vermiştir göğsünü. Hayat denizinin dalgaları arasında yolculuğuna devam eder. Korkuya, paniğe kapılmaz. Sıkıntılı günlerin adamıdır. Dava adamının hedefi büyüktür. Dava adamı, hedefine ulaşma derdindedir.

Hayat, onun yoluna çile barikatları kursa da o yoluna devam eder. O toplumun dertleriyle sancılanır. Izdırap insanıdır ama eziyetler, ızdıraplar onu yoldan alıkoyamaz. Çileyi, ızdırabı yolunun yolculuğunun gereği bilir.

Bu hakikat “Dert Musikisi’nde şu ifadelerle seslendiriliyor:

“Toplumda farklı patlamalar olabilir. Bir kısım zalim ve müstebitler, devirmeye güçleri yettiği anda, kendilerine muhalif gördükleri insanların tepesine binerek onları ezip geçebilirler. Bazen de toplumlarını hercü merce sevk edecek daha başka hadiselere sebebiyet verebilirler.

Fakat bütün bunlar karşısında Müslümanlara düşen, falanı filanı ta’n u teşni etmek yerine öncelikle kendileriyle meşgul olmak ve kendilerini düzeltmektir. Onlar başlarındaki zalimlerden şikayet etmek yerine öncelikle, “Acaba Allah bu zalimleri niye bizim başımıza musallat ediyor?” diye düşünmelidirler. Çünkü onlar dosdoğru olacakları ana kadar, başkalarıyla uğraşmaları faydasızdır.” (s. 96)

Hocaefendi’nin şu sözleri ise özellikle İslam dünyasında yaşanan kıpırdanış ve çırpınışların niçin semere vermediğini izah ediyor ve yeniden ayağa kalkmak isteyen dava insanlarının önüne çok önemli bir strateji koyuyor:

“Toplumun ıslahı ve yeniden dirilişi mevzuunda dipten gelmeyen ve dibe bağlı olmayan hiçbir hareket istikbal vaat edici ve kalıcı olamaz. Nice çalımlı şovlarla başlayan hareketler vardır ki üç adım ötede takılıp yollarda kalmış, belleri bükülmüş ve sonra da esefli birer hulya, yıkık birer ruya olarak devrilip gitmişlerdir.

Evet, toplumun ıslahı mevzuunda müsait bir ortamın hazırlanması ve yürünecek yoldaki bir kısım engellerin bertaraf edilmesi adına idareci ve siyasilerin belli ölçüde inisiyatif ve desteği olabilir. Onlar, bu destekleriyle ıslah erlerinin daha hızlı mesafe almalarına vesile olabilirler ve bu yönüyle de takdiri hak ederler.

Fakat tamir adına yapılması gereken asıl iş, meselenin dipten ele alınması ve tabana yayılmasıdır. Bu itibarla “vira bismillah” diyerek işin “elif-ba”sından başlamalı; toplumun ıslahının fertlerin ıslahından geçtiği bilinmelidir. Topluma ait bütün üniteler ıslah edilmedikçe de toplumun ıslahının mümkün olmayacağı asla unutulmamalıdır.” (s. 32)

Eser, aşağıdaki mağazalardan temin edilebilir.

ABD: www.antstores.com
ALMANYA: www.kitapdunyasi.eu

[Dr. Ali Demirel] 28.2.2020 [Samanyolu Haber]

Ve ben üşüyorum [Harun Tokak]

'Kardır yağan üstümüze geceden/ Yağmurlu, karanlık bir düşünceden/ Ormanın uğultusuyla birlikte/ Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte/ Kar yağıyor üstümüze, inceden.
....
Sesin nerde kaldı, her günkü sesin/ Unutulmuş güzel şarkılar için/ Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan/ Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu'dan/ Sesin nerde kaldı? Kar içindesin!”
.....
Üç ayların ilk gecesi…
Cemreler düştü düşüyor derken, kar yağıyor üstümüze, inceden...
Burası benim gurbetteki evim.
Dışarıya bakıyorum pencereden…
Kar yağıyor inceden…
Uzun hava ağıt gibi kar yağıyor. Ve ben bu kış çok ama çok üşüyorum.
 Karların, sokak lambalarının ışık harelerinden, mehtabın ışığına âşık beyaz kelebekler gibi geçişi pek muhteşem.
Yapamıyorum kışta, karda üşüyenleri düşünmeden.
Annesinin kucağında koğuşa giden iki günlük Enes bebeği…
Oğlunun şehit haberini alınca, “yapma komutan, hani yaralı demiştiniz” diyerek tipiye tutulmuş bir ağaç gibi titreyen babayı.
Kanser hastası yavrusu için çırpınan anneyi, depremde eşini ve çocuklarını kaybetmiş dizlerini döven kadını...
Bu kış çok üşüyorum.
Yuvasız kuşlar gibiyim.
Durmadan mekân değiştiriyorum.
Duramıyorum eski dostları düşünmeden
Kar yağıyor inceden.
Karın rüzgârla gece dansını seyrediyorum pencereden.
Karşı tepedeki ağaçlar, ölümün ak örtüleri altında yenibahara erişebilmek için nefesini tutmuş bekliyor.
Rüzgârın uğultusu duyuluyor.
Gurbette yürek yakıcı bir kar musikinin tam merkezindeyim.
En tatlı nağmelerinde rüzgâr muttasıl türküler söylüyor incecikten yağan karlara, sabırla baharı bekleyen ağaçlara.
Bilirim Şubat soğukları haşindir.
Odam sıcak ama ben yine üşüyorum.
Kar yağıyor inceden..
Kaşı tepelere, ağaçlara, yollara, kaldırımlara.
Baharı beklerken…
Cemreler düştü, düşecek derken…
Kuşlar cıvıldayacak yine dallarda, kelebekler uçuşacak yeni bir baharda derken…
Kar yağıyor incecikten umudumun yarınlarına, yüreğimin yangınlarına, baharımın körpe dallarına.
Kar yağıyor lapa lapa…
Beyaz melekler iniyor yere…
Üç ayları müjdeler gibi…
Baharın bereketi, yazın coşkusu gibi
Kar kokuyor ortalık.
Mis gibi…
Bazı geceler yıldırımlar indirmeler yapıyor yükseklere, şimşekler ışıktan kılıçları ile yırtıyor karanlıkları…
“Unutmadım ben sizi, unutmadım kullarım, siz sahipsiz değilsiniz” nidaları.
Büyük üstad Lahikalarda, aylardan beri kuraklık hüküm sürüyordu, dualar akim kalıyordu ”diyor.
“ Herkes ümitsiz, derdi maişet endişesiyle kalpler ağlarken birden Leyle-i Regaib’de üç saatte belki 100 defa Melek-i Ra’dın(bulutlardan sorumlu melek) yüksek ve şiddetli tesbihatıyla öyle bir rahmet yağdı ki, Hazreti Risalet’in bir derece, bir cihetle âlemi şahadete teşrifi umum kainata ve bütün asırlarda nazar-ı ehemmiyette ve Rahmeten lil âlemin olduğunu isbat etti ve kainat o geceyi alkışlıyor. Burada kerametiyle Leyle-i Regaib’in kerametini takviye ederek, ehl-i imana bildirdi ki:
“Siz sahipsiz değilsiniz. Kâinat kabzasında bulunan bir zât’ın, âleme rahmet gönderdiği bir istinatgâhınız vardır.” diye meyusiyet ve endişelerini kısmen izale eyledi.
Regaib ihsandır ikramdır.
 Hocaefendi , “ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan 'Regâib, bir ses ve enstrüman denemesi gibidir.” Diyor.
Bir koşuş ve koşuşturma ayları başlıyor,
Cennete doğru bir koşuştur bu.
 Kendine göre tadı ve şivesi olan üç aylar başlıyor.
Seherler, inayet çağrısı ile gürleyecek diller bekliyor.
Dünya ılgıt ılgıt şefkat tecellilerinde.
Canlı cansız her şeyin üzerine füsun ışıkları yağıyor.
“Yok mu dua eden duasını kabul edeyim” günleri ve geceleri başlıyor.
Ashabı Kiramdan Su’ban anlatıyor…
 Rasulullah’la (sav) birlikte giderken yolumuz bir kabristana uğradı. Gözlerinden akan yaşlar göğsünü ıslatıyordu.
“Burada yatanlar Recebi Şerifte bir gün oruç tutsalardı bu azaba maruz kalmayacaklardı”
Allah Rasulü Ramazan dışında en çok bu aylarda oruç tutardı.
Ardı ardına yükselen, salkım salkım dökülen havai fişekler gibi bir birini takıb edecek mübarek geceler.
“Yirmi küsur gün sonra gelecek olan Miraç, tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semâvî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelecek.
 Beraât, bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sînelere kurtuluş muştularıyla seslenecek”
 Ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi…
Adeta nazlı bir gelin edasıyla harem kapılarını aralayacak mübarek geceler…
Bu mübarek gün ve gecelerde ancak Rablerine yönelenler gönül pınarlarından fışkıran ışıklarla içinde ebedi kalacakları Firdevs cennetlerine erişebilirler.
 Bu aylarda her şey ebedi renklerle tüllenir.”
Allah yolunda geçen bir ömrün sahibi söylüyor bize bunları ve yine uzaklardan çok uzaklardan sesleniyor bize…
“Keşke muttasıl teheccüde kalksa ve ağlasa insanlar. Seccadelerini ıslatsalar o gözyaşlarıyla, sonra da kalksa sıksalar; onu bir yönüyle vasıta yapsalar!.. Eğer cehennemin kıvılcımlarını söndüren de gözyaşları ise, onların dünyada söndüremeyecekleri hiçbir fitne ateşi yoktur.”
Üç ayların ilk gecesi…
İnceden bir kar yağıyor…
Gecenin siyah zülüfleri ıslanıyor.
Melekler iniyor göklerden…
Sokak lambasının ışığında sonsuz uçan beyaz kelebekler gibi hareleniyor karlar.
Üç aylarla ağarıyor gece…
Üç aylarla aydınlanıyor gönüller.
Duygularda alevlenmeler…
Gülden ve laleden rengini alan gönüller.
Cemreler düşüyor, havaya, suya toprağa, ısınsın sımsıcak olsun dünya, diye.
Bense üşüyorum.
Konyalılar Mevlana’ya soruyorlar.
 “Ey Mevlana sen Şems’ten önce de büyük bir insandın, Konya’nın en büyük camisinde vaaz ederdin, halk seni severdi, millet peşinden giderdi, ne oldu sana? Şems’ten sonra ne değişti? Geceleri gözüne uyku girmemeye başladı, Divan-ı Kebir’de mağmalar gibi coşmaya kendi etrafında dönmeye başladın. Nedir sendeki bu değişiklik? Şems sana ne öğretti, ne dedi de hayatın birden bire değişti? Şiirlerinde; ” Sinem parça parça ama onu da kalbi parça parça olanlar bilir” diyorsun. Nedir sendeki bu dert, ızdırap?”
 “Şems bana üşümeyi öğretti.” Diyor Mevlana. “Şems’ten önce ben üşüdüğüm zaman ısınabiliyordum. Şems bana dedi ki; “Ey Mevlana, dünyada üşüyen bir insan varsa sen ısınamazsın, dünyada acı çeken bir insan varsa sen rahat uyuyamazsın, dünyada aç bir insan varsa sen tok olamazsın.”
Asrın Mevlana’sı bize üşümeyi öğretti.
Şimdi gurbetlerde üşüyoruz.
Kar yağıyor çiçek açan dallara…
Üç ayların ilk gecesi…
Penceremden dışarı bakıyorum.
Beyaz melekler iniyor göklerden…
Buz gibi beton duvarların arkasında güneşi görmeyenleri düşünüyorum…
Hastalıktan acılar içinde kıvranan, bir mum gibi her gün eriyen,
Yurduna, yuvasına, yavrusuna hasret giden insanları düşünüyorum.
Ve ben üşüyorum…

[Harun Tokak] 28.2.2020 [Samanyolu Haber]

Türkiye’nin Vietnam’ı [Cumali Önal]

Türk Silahlı Kuvvetleri dün gece tarihindeki en büyük darbelerden birini aldı. Suriye Ordusu tarafından Tunceli‘den İdlib’e gönderilen 65. Mekanize Tugayı‘na yönelik düzenlenildiği öne sürülen saldırıda en az 34 asker hayatını kaybeti. Hatay Valisi Rahmi Doğan bu rakamı sırasıyla 9, 22 ve 29 olarak açıkladı. Olayın sosyal medyada duyurulmasından hemen sonra Türkiye’deki sosyal medya platformları erişime kapatıldı.

Hükümetin kontrolündeki Türk medyası gelebilecek tepkileri azaltmak için binden fazla rejim askerinin öldürüldüğünü öne sürdü. Ancak bölgedeki tarafsız kaynaklar bu yöndeki iddiaları doğrulamazken, Londra merkezli İnsan Hakları Gözlemevi ve İngiliz Reuters haber ajansı en az 34 Türk askerinin hayatını kaybettiğini duyurdu.

Saldırının ardından Türkiye‘nin mültecilerin kara ve deniz yoluyla Avrupa’ya geçişlerini durdurmama kararı aldığı duyuruldu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’le, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ise ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Büyükelçi Robert O’Brien ile görüşerek, son gelişmeleri ele aldı. Ancak bir yandan Rusya’ya karşı Batı’dan yardım istenirken, diğer yandan Batı’yı tehdit etmek için mülteci kartının oynanması Erdoğan hükümetinin kontrolü kaybettiği şeklinde yorumlanıyor.

Saldırının akabinde ABD ve Avrupa Birliği, ‘Türkiye, geçmişteki ve gelecekteki müttefiki olduğumuzu görecek.‘ açıklamaları ile Erdoğan’a net bir mesaj verdi.

Aylardır şiddetli çatışmaların yaşandığı İdlib’de geçtiğimiz yıl Aralık ayı sonundan itibaren Suriye ordusu hızla ilerleyerek arka arkaya M5 karayolu üzerindeki stratejik Maaret el Numan ve Sarakib kentlerini ele geçirdi.

Rejimin ilerleyişi karşısında çaresiz kalan Türkiye, hem Rusya ve hem de Suriye rejimi nezdinde caydırıcı olmak için bölgeye konvoylar halinde asker sevketmeye başladı.
Şu ana kadar İdlib’e konuşlandırılan asker sayısının on bini, gönderilen zırhlı araç sayısının da iki bini geçtiği tahmin ediliyor.

Ancak askerlerin hava saldırılarına karşı savunmasız olması, uzmanlar tarafından katliama davetiye şeklinde yorumlanıyordu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, askeri yığınakla birlikte Suriye rejimine Şubat ayı sonuna kadar Eylül 2018’de varılan Soçi Mutabakatı sınırlarının dışına çıkması konusunda ültimatom verdi.

Ültimatomu kaale almayan Rusya ve Suriye rejimi Halep’i Şam’a bağlayan M5 karayolunu temizlemekle kalmadı, Halep’i Lazkiye’ye bağlayan M4 karayolunun çevresindeki köylerde de ilerlemeye başladı.

Türkiye sahada sıkıştıkça diplomatik alanda da Rusya’dan istediği tavizleri koparamadı. Ankara ve Moskova’da yapılan görüşmelerde Rusya hiçbir şekilde Ankara’nın istediği tavizleri vermedi.

Ankara Moskova’dan acilen çatışmaların durdurulması ve aynı zamanda hava sahasının Türk savaş uçaklarına açılmasını talep etti. Buna karşılık Rusya ise Türkiye’nin bölgeye yaptığı yığınakla El Kaide yanlısı güçler ve diğer milislere askeri destek sağladığını öne sürerek Türkiye’nin izlediği politikadan rahatsızlığını ortaya koydu.

Ancak Erdoğan Libya’nın yanısıra İdlib’de durumun Türkiye’nin lehine dönmeye başladığını öne sürerek Suriye rejimini yeniden son iki ayda kontrol ettiği bölgelerden çekilmesi yönündeki ültimatomunu tekrarladı.

15 Temmuz 2016’daki senaryo darbe girişiminden sonra Erdoğan Rusya ile stratejik işbirliğine giderek Batılı ülkelere karşı cephe almaya başladı. Ancak Erdoğan’ın daha bir yıl önce Suriye hava sahası üzerinde düşürülen Rus uçağı yüzünden karşı karşıya geldiği Rus Lider Vladimir Putin’le bir yıl içinde düşmanken dost olması, kameralar karşısında birlikte dondurma yalaması her zaman tartışıldı. Erdoğan, Putin’le olan dostluğunu kimi zaman abartarak, Batılı ülkelerin bu dostluğu kıskandığını dahi öne sürdü. Fakat iki lider aslında hiçbir zaman birbirine güvenmedi. Erdoğan Putin için çok değerliydi, çünkü Türkiye’nin desteği olmadan Rusya’nın Suriye’ye yerleşmesi, Ortadoğu’da önemli bir oyuncu olması kolay değildi.

Putin ise Erdoğan için çok daha önemliydi. Çünkü 15 Temmuz darbesinden sonra ikilinin neredeye her hafta görüşecek düzeye gelmesi diplomatik teamüllerin ötesinde bir anlam taşıyordu. Darbeden sonra ordu başta olmak üzere bürokrasi ve güvenlik kurumlarında kıyım yaşandıkça iki ülke daha da yakınlaştı. Bu yakınlaşma NATO ile uyumlu olmayan savunma sistemleri S-400 füzelerinin satın alınmasıyla taçlandırıldı. Erdoğan, görünürdeki stratejisini Putin ve ABD Başkanı Donald Trump’la yakın ilişkiler tesis etme üzerine kurdu. Kimi zaman her ikisini kullanarak, kimi zaman birine yaslanarak, özellikle Suriye’de küçük çaplı başarılar elde etti ve bunu iç kamuoyuna, ‘Yedi düvele karşı kazanılmış başarı‘ şeklinde lanse edildi. Günü kurtarmak için politikalar geliştiren Erdoğan, başta Libya ve Suriye olmak üzere hiçbir alanda kesin çözüm çözüm üretemedi. Sorunlar sürekli büyüdü. Suriye’de daha önce üç operasyon düzenleyen ve bunun karşılığını iç politikada koltuğunu sağlama almak için kullanan Erdoğan, çığ gibi büyüyen İdlib krizini Putin ile kurduğu dostlukla çözebileceğini sandı.

Ancak bir milyona yakın mülteci Türkiye sınırına yığılırken, Putin’in Erdoğan için kılını dahi kıpırdatması peş peşe asker ölümlerine mal oldu. Dün akşam gerçekleşen saldırıdan önce Suriye rejiminin dört kez düzenlediği saldırıda 19 asker hayatını kaybetti.

Erdoğan’ın Şubat ayı sonuna kadar rejim güçlerine verdiği sürenin dolmasına birgün kala nasıl bir adım atacağı bilinmiyor. Ancak koltuğu tehlikede oldukça, Rusya ile savaşı dahi göze alabileceğine şüphe yok. Nasılsa şehitler tepesi boş kalmamalı ona göre. Nasılsa ölenler onun ya da çevresindeki şakşakçıların çocukları değil. Hesap içinde hesap yapan Erdoğan’ın Türkiye için Vietnam’a dönüşen İdlib’den hiçbir şekilde çıkış stratejisi yok.

[Cumali Önal] 28.2.2020 [TR724]

Zidane aynı da Real farklı! [Hasan Cücük]

Şampiyonlar Ligi tarihine yapılacak bir yolculukta karşımıza çıkan ilk takım Real Madrid olacaktır. 1955 yılında start alan o zaman ki adıyla; Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı İspanyol ekibi 1955-60 arasında üst üste 5 kez kazanarak kırılması zor bir rekorun sahibi oldu. 1992’de format değiştirip Şampiyonlar Ligi adını alan turnuvada yine Real Madrid başarısı vardı. 2015-18 arasında 3 yıl üst üste Şampiyonlar Ligi kupasının adresi Real Madrid oldu. Bu başarının kenar yönetiminde Zinedine Zidane vardı. Zidane, geçen yıl takıma yeniden döndü ama Şampiyonlar Ligi’nde bu yıl Real Madrid için yolun sonu son 16 turunda gözüküyor.

Şampiyonlar Ligi son 16 turu dev bir eşleşmeye sahne oldu: Real Madrid – Manchester City. Bir nevi erken finaldi bu eşleşme. Bir tarafta Şampiyonlar Ligi’ni 13 kez kazanan Real Madrid… Diğer tarafta son iki yılın Premier Lig şampiyonu Manchester City… Bu aynı zamanda yeni neslin iki önemli teknik adamı olan Pep Guardiola ile Zidane’nin kapışması olacaktı. Zidane’nin Şampiyonlar Ligi, Guardiola’nın Premier Lig başta olmak üzere La Liga ve Bundesliga başarıları bu buluşmayı heyecanlı kılıyordu.

Barcelona ile iki kez Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Guardiola, aynı başarıyı Bayern Münih ve Manchester City ile tekrarlayamadı. Lig şampiyonluğunu Devler Ligi’yle süsleme hayali şuana kadar gerçekleşmeyen Guardiola için bu sezon Şampiyonlar Ligi’nin ayrı bir önemi var. Premier Lig’de şampiyonluk yarışında Liverpool’un 22 puan gerisinde kalan City için sezonun hüsran olmaması için Devler Ligi’nin kazanılması gerekiyor.

Madrid’deki buluşmada gülen taraf City’di

İşte bu atmosferde iki ekibin Madrid buluşmasında 90 dakika sonunda City’nin 2-1 üstünlüğü vardı. İngiltere’de oynanacak rövanşta Real Madrid’in işi oldukça zor. Kırmızı kart gören kaptan Sergio Ramos, olmayacak. Defansın emniyet sübabı Ramos’un yokluğu Real Madrid’in gücünü oldukça azaltacak. Keza sezonun flaş transferi Eden Hazard’ın sakatlığı bir başka dezavantajı olacak. Real’e karşı onuncu galibiyetini elde eden Guardiola, aynı zamanda dokuzuncu kez çıktığı Santiago Bernabeu’da toplamda altı kez kazanabilen ilk rakip antrenör oldu. Daha önce Real Madrid’e karşı hiç galibiyeti olmayan City de Guardiola sayesinde 5. maçında ilk galibiyetini aldı.

La Liga’da Barcelona ile şampiyonluk yarışı veren Real Madrid, son iki haftada kaybettiği 5 puan sonrası liderliğe Barcelona’ya kaptırdı. Ligde 15 maç sonra yenilen Real’in hafta sonu oynanacak El Clasico’da Barcelona’yı mutlak yenmesi gerekiyor. Olası bir mağlubiyetle yarışta rakibinin 5 puan gerisine düşmüş olacak.

Cezayir asıllı teknik adamın kendi imajıyla mücadelesi

Zidane’nin sorunu Real taraftarına kazanmaya alıştırması oldu. 4 Ocak 2016’da takımın başına geçen Zidane, 2 Haziran 2018 arasına tam 9 kupa sığdırdı. Bu süreçte 3 kez kazanılan Şampiyonlar Ligi ve bir La Liga şampiyonluğunun yanı sıra FİFA Kulüpler Kupası, İspanya Süper Kupa ve UEFA Süper Kupası olmak üzere kulübe 9 kupa kazandırdı. Öyle ki; Real Madrid Zidane yönetiminde çıktığı hiçbir finali kaybetmedi. Zidane, 2 Haziran 2018’de sürpriz bir şekilde görevinden istifa edip giderken, doldurulması zor bir boşluk bıraktı.

Zidane sonrası dümene geçen Julen Lopetegui ve Santiago Solari süreci tam bir hüsran oldu. Mart 2019’da koltuk yeniden Zidane’a teslim edildi. Ancak bırakıp gittiğinden farklı bir Real Madrid vardı. Takımın en önemli yıldızı Cristiano Ronaldo, tıpkı Fransız teknik adam gibi 2018 yazında ayrılmıştı. Zidane geri dönmüştü ama Ronaldo artık Juventus için ter döküyordu. Takımın dinamosu Luka Modric yaşlanmış, yeni transferler Luka Jovic ve Eden Hazard beklentilerin altında kalmıştı. Özellikle 60 milyon Euro ödenen Jovic tam bir hüsrandı. Chelsea günlerinden uzak olan Hazard ise bir türlü takımı sırtlayacak oyun ortaya koyamadı.

Zidane’nin ilk Real Madrid dönemi oldukça başarılı geçmişti. Takımın başında çıktığı 149 maçta 2,3 puan ortalaması tutturmuştu. İkinci döneminde ilk döneminin oldukça gerisinde kaldı. 48 maçta 1,94 puan ortalaması tutturdu. Almanların ünlü teknik adamı Ottmar Hitzfeld, yıllar önce “Bir teknik adamın en büyük hatası, daha önce başarılı olduğu kulübe ikinci kez gelmesidir” demişti. İstatiskler Hitzfeld’i haklı çıkarıyor. Bakalım Zidane’nin ikinci dönemi nasıl sonlanacak. Görünen, ilk dönemi çok aratacağıdır.

[Hasan Cücük] 28.2.2020 [TR724]

Zorba yönetimler ve müsadere (2) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Önceki yazımızda İslâm’ın mal dokunulmazlığı ve mülkiyete müdahale hakkı konusundaki hükümlerini ele almış, sonrasında da müsadereyle ilgili ahkâmı incelemeye başlamıştık. Bu yazımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz:

c) Suç Aletlerinin Müsaderesi

Günümüz anayasalarının müsadereyle ilgili düzenlemeleri, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan, suçun işlenmesine tahsis edilen veya suçtan meydana gelen eşyalara el konulması etrafında döner. Günümüz hukukçuları arasında müsadereden anlaşılan öncelikli mana da budur.

Müsaderenin uygulanabilmesi için öncelikle ortada kasıtlı işlenen bir suçun olması gerekir. Taksirle işlenen suçlarda müsadere mümkün değildir. Aynı şekilde suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşyanın da kamu güvenliği açısından tehdit oluşturmadıkça müsadere edilemeyeceği belirtilir. Müsadereyle ilgili ileri sürülen diğer bir şart da “orantılılık” kuralına riayet edilmesidir. Buna göre suçta kullanılan eşyanın müsadere edilmesi, işlenen suça nispetle daha ağır sonuçlar doğurmamalı, yani müsadere adalet ve hakkaniyete uygun olmalıdır.

Suç âletlerinin müsadere edilmesinin amacı, suç işlemenin bir kazanç kaynağı olarak görülmesinin, suçların yaygınlaşmasının ve suç âletlerinin tehlike teşkil etmeye devam etmesinin önüne geçmektir.

Müsadereyle ilgili negatif yaklaşımın bir neticesi olarak suç aletlerinin müsadere edilmesi meselesi, fıkıh kitaplarında ağırlıklı olarak üzerinde durulan bir konu değildir. Fakat modern çalışmalarda, getirilen bir kısım delillerle bunun caiz olduğu belirtilir. Bu konuda Kur’ân’dan getirilen delil, Mescid-i Dırar’ın yıkılmasını emreden âyet-i kerimedir. (et-Tevbe, 9/107) Bizzat âyetin ifadesiyle bu mescidin inşa edilme amacı, Müslümanların birlik ve bütünlüğünü bozmaktır. Bu sebeple Allah Resulü, âyetin emri gereğince bu mescidi yıktırmıştır. Aynı şekilde Hz. Ömer’in de içine su katılmış sütü döktüğü ve içki satılan bir yeri yıktırdığı rivayet edilir. (İbn Ferhun, et-Tebsıratü’l-hükkâm, 2/220)

İçki satışı, kahinlik, fuhuş, kumar, faiz gibi haram yollardan kazanılmış paraların müsadere edilmesi de konu etrafında yapılan tartışmalar arasındadır. Bu tür malların müsaderesini caiz görenler, gulûlle ilgili hadisleri delil getirir. Âlimler, ilgili hadislerden yola çıkarak genel itibarıyla çalınan ganimet malının yakılmasına veya tekrar geri iade edilmesine hükmetmişlerdir. Ebu Davud’da geçen bir hadis-i şerifte, Allah Resûlü’nün, Hz. Ebu Bekir’in ve Hz. Ömer’in ganimet malına hıyanet eden kimsenin eşyasını yaktırdıkları ve sahibini de cezalandırdıkları rivayet edilmiştir. (Ebû Dâvud, Cihad 135)

Ne var ki Hanefi, Maliki ve Şafiî âlimleriyle günümüz araştırmacıları, söz konusu hadisin senedinin zayıf olduğunu ileri sürerek, daha başka hadislerle istidlalde bulunarak ve İslâm’da mal israfının ve itlafının yasaklanmasını gerekçe göstererek, eşyanın yakılmasının ve itlaf edilmesinin caiz olmadığına hükmetmiştir.

d) Para Temini Maksadıyla Yapılan Müsadereler

Tarihte savaşlar sebebiyle devletin mala ihtiyaç duyması, sık sık müsadereye başvurulmasına sebep olmuştur. Mesela Osmanlı’nın son dönemlerinde devam eden uzun süreli savaşlar sebebiyle birçok kez zenginlerin malları müsadere edilmiştir. Tabi ki bu durum fıkhî tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Bazı şeyhülislamlar zaruret durumlarında ve belirli şartlar çerçevesinde müsadereye fetva verseler de, fakihlerin çoğunluğu yapılan bu uygulamalara itiraz etmiştir.

Mesela bunlardan birisi olan Sadrazam Lütfi Paşa (ö. 1564), Asafname isimli eserinde küçük bahanelerle insanların mallarını almaktan ve bu konuda vebale girmekten kaçınılması gerektiğini belirtmiştir. “Halkın mallarını, padişahın mallarına dahil etmek -neuzu billah- devletin fena bulmasına delildir.” diyerek, devlet ricalini haksızlık ve zulümlere karşı ikaz etmiştir.

Aynı şekilde Osmanlı şeyhülislamlarından birisi olan Esad Efendi (ö. 1753), “İslam beldelerinde ikamet eden ve kazancını devlet üzerinden sağlamayan, bilakis ticaret ile mal kazanan zenginlerin ellerinde bulunan mallardan, herhangi bir zaruret bulunmaksızın, savaşlara malî destek sağlamak maksadıyla, rızaları olmaksızın mallarının alınarak beytü’l-male aktarılması şer’an caiz midir?” şeklindeki bir soruyu, “Hayır, caiz değildir.” diyerek cevaplamıştır.

Bunlardan ayrı olarak Ahmed Cevdet Paşa, “madde-i müstekreh” dediği döneminin müsadere uygulamasını şiddetle eleştirmiş ve bunun İslamî kurallara uymadığını belirtmiştir. Aynı şekilde Mısırlı İslam hukukçusu Tahtavî de (1816), “Bila sebeb-i şer’î bir kimsenin malını ahz yoktur.” kuralını zikrederek, yöneticilerin kendi nefisleri veya betü’l-mal için mal müsaderesine başvurmalarını reddetmiştir. Halkın mallarına küçük bahanelerle el konulmasını eleştiren, müsadere konusunda yapılan zulüm ve haksızlıkların devletin yok olmasına yol açabileceği uyarısını yapan diğer bir devlet adamı da Defterdar Sarı Mehmet Paşa’dır.

Devletin savaş gibi sebeplerden ötürü müsadereye başvurması sadece Osmanlılara has bir uygulama değildir. Bilakis tarihte birçok devletin başvurduğu bir uygulama olmuştur. Büyük Şafiî hukukçusu İmam Nevevî’nin başından geçen şu olay da konumuza ışık tutar:

Tatarların h. 658. tarihinde Filistin’e kadar gelip Şam’a saldırıya hazırlanmaları üzerine Sultan Baybars, orduyu teçhiz etmek için halkın mallarına ihtiyaç duyduğunu belirtir ve müsadere için âlimlerden fetva ister. Fakat İmam Nevevî, fetva vermez. Bu tutumunun gerekçesini de şu sözleriyle açıklar: “Sen buraya geldiğinde bir köleydin ve hiçbir şeye sahip değildin. Ben şu anda senin yanında birçok bağ ve bahçelerin, köle ve cariyelerin, altın ve gümüşlerin olduğunu görüyorum. Şayet sen öncelikle bunları cihat için satar ve hâlâ paraya ihtiyaç duyarsan, ben de sana cihatta kullanmak üzere halkın malını alman için fetva veririm.”

e) Siyasi Suçlardan Ötürü Yapılan Müsadereler

Fıkıh kitaplarında neredeyse hiç rastlanmayan fakat zorba yönetimlerin hâkim olduğu devletlerde hiç eksik olmayan müsadere türü, siyasi suçlu olarak ilân edilen kimselere karşı uygulanan müsaderedir. Daha Emeviler döneminde müsadere, hasımlardan intikam almanın önemli vesilelerinden biri hâline gelmiştir. Muhalif ve hasımları tehdit etme, susturma ve bazen de ezme adına bir silah olarak kullanılmıştır. Mesela Muaviye Irak Valisi Ziyad b. Ebih’in, Haccac b. Yusuf da Abdullah b. Zübeyr’in terekesine el koymuşlardır.

Müsadere asıl kötü yüzünü Abbasiler döneminde göstermiştir. Öncekilerden farklı olarak müsadere politikasıyla ilgili özel düzenlemeler yapılmış, vezir başkanlığında müstakil divanlar (divanü’l-müsadere) tesis edilmiştir. Abbasiler başa geçer geçmez Beni Ümeyye’den ele geçirdikleri kimselerin mallarını müsadere etmiş ve sonraki yıllarda da farklı gerekçe ve bahanelerle bu uygulamayı devam ettirmişlerdir. Zengin tüccarlar maruz kaldıkları zorbalık ve müsadereden dolayı ciddi sıkıntılar çekmiştir.

Eyyübiler, Memlükler, Fatımiler, Selçuklular ve Osmanlılar gibi sonraki İslâm devletlerinde de müsadere uygulaması sadece kamu görevlilerinin mallarıyla, suç aletlerine el konulmasıyla veya savaş durumlarında ekstra vergiler alınmasıyla sınırlı kalmamış; siyasi sebeplerden ötürü birçok kimsenin malvarlığına el konulmuştur. Özellikle Memlük sultanları, kendileri açısından rakip olabilecek emirlerin mallarını müsadere etmek suretiyle, onların güçlerini zayıflatmayı hedeflemişlerdir. (Bkz. el-Beyyûmî İslamil Şirbînî, Musâdaratu’l-emlâk fi’d-devleti’l-İslâmiyye)

Hususiyle istibdat ve zorbalığın arttığı dönemlerde, sultanlar çıkarlarına ters düşen, otoritesi açısından tehdit oluşturan veya isyan girişiminde bulunan kişi veya toplulukların mallarına el koymuşlardır. Müsadereyi bir silah olarak kullanmak suretiyle rakiplerini tasfiye etmeye çalışmışlardır. Hatta yer yer müsadere, suç işlediği düşünülen şahıslarla da sınırlı kalmamış, onların yakınlarının bile bir kısım mülklerini kapsayacak ölçüde genişletilmiştir.

Kaynaklarda verilen örneklere bakıldığında, yer yer genel müsadere uygulamasına da rastlanmaktadır. Yani bazı durumlarda sultanın emriyle cezalandırılan kimselerin bütün malvarlığına el konulmuştur. Mesela Eyyûbîler, halefleri olan Fâtımîlerin saraylarını ve onlardan kalan diğer malları müsadere etmiş ve kendi adamlarına dağıtmışlardır. Bu da hem halk hem de ulema arasında gittikçe artan rahatsızlıklara sebep olmuştur.

Osmanlıda aile vakıflarının kurulmasındaki önemli sebeplerden birisinin de yaygınlaşan müsadere uygulaması olduğu belirtilmiştir. Vatandaşlar aile vakıfları aracılığıyla mallarını hibe veya vasiyet ederek aile bireylerine bırakmış ve böylece devlet tarafından müsadere edilmesini engellemek istemişlerdir. Müsadereyle ilgili artan rahatsızlıklardan ve yükselen itirazlardan ötürü III. Selim ve II. Mahmut ıslah teşebbüsünde bulunmuş ve yayınladıkları hatt-ı hümayunla müsadereyi belirli bir çerçeveye oturtmaya çalışmışlarsa da yeterince başarılı olamamışlardır.

Eski hukuklarda çok yaygın olarak uygulama sahasında olan ve İslâm devletlerinde de sıkça karşılaşılan müsadere uygulamasıyla ilgili anlayış, Fransız ihtilalinden sonra değişmeye başlamıştır. Mesela hangi gerekçeyle olursa olsun kişinin bütün malvarlığının elinden alınması demek olan genel müsadereye şiddetle karşı çıkılmış, müsaderenin alanı olabildiğince daraltılmış ve oldukça sıkı şartlara bağlanmıştır. Temel insan hak ve özgürlüklerinin gelişmesiyle birlikte mal dokunulmazlığına yönelik haksızlıklar ve keyfi uygulamalar da ortadan kalkmaya başlamıştır.

Kasıtlı işlenen suçlarda dahi bir tazir cezası olarak müsadereyi tecviz etmeyen ulemanın, “devlet otoritesini tehdit”, “itaatsizlik”, “muhalefet”, “isyan” gibi sınırı ve çerçevesi belirli olmayan suçlardan ötürü müsadereyi onaylaması mümkün değildir. Zira bunlar, İslâm’ın özel mülkiyet ve mal masumiyetiyle ilgili hükümleriyle taban tabana zıt uygulamalardır. Genel itibarıyla itaatsizlikler, özel mülkiyetin dokunulmazlığını kaldırmaya sebep teşkil edecek kadar önemli görülmemiştir.

Özellikle bir kişinin menkul ve gayrimenkul bütün mal varlığına el konulması şeklindeki genel müsadere, hiçbir İslâm alimi tarafından tecviz edilmemiştir. Onlara göre bu yolla alınan mallar, haksız yere alınmış olacağı için haramdır. Her ne kadar eski hukuklarda suçluya daha fazla acı çektirmek ve cezanın daha çok caydırıcı olmasını temin etmek için genel müsadere uygulamasına başvurulmuş olsa da, ne çağdaş ceza hukuklarında, ne de İslâm hukukunda böyle bir uygulama kabul edilmemiştir.

f) Vakıf Mallarının Müsaderesi

Buraya kadar şahıslara ait malların müsadere edilmesi üzerinde durduk. Acaba vakıflara ait malların müsadere edilmesinin dinî hükmü nedir? Devlet, vakıf mallarına el koyarak bunları mütevellilerin elinden alabilir mi? Vakıfları kuruluş amaçlarının dışında başka yollarda kullanabilir mi? Vakıf mallarını satmasının veya onlar üzerinde değişiklik yapmasının hükmü nedir?

Aslında İslâm’da vakıf ahkâmına muttali olan ve vakıflar etrafında oluşmuş fıkıh geleneğini bilen birisi, İslâm’ın hiçbir surette vakıf mallarının müsaderesine yol vermeyeceğini bilir. Meseleyi kısaca izah edelim:

Vakıf, bir insanın sahip olduğu bir malın menfaatini ebediyen hayır yollarına tahsis etmesidir. Ulemanın çoğunluğuna göre vakfedilen mal, vâkıfın mülkiyetinden çıkarak Allah’ın (kamunun) mülkü hâline gelir. Kamu malı statüsü kazanan vakıf malları hiçbir şekilde satılamaz, hibe edilemez ve mülkiyete konu olamaz.

Bir vakfın nasıl yönetileceği ve işletileceği, ondan kimlerin hangi esas ve ölçüler içinde faydalanacağı ve daha başka şartlar malını vakfeden kimse tarafından tespit edilir. Bunlar “vakfiye” ismi verilen yazılı bir belgeyle ortaya konulur. Vakfiyeler âdeta vakfın tüzüğü niteliğindedir. Fıkıhta bu şartların önem ve bağlayıcılığı şu fıkıh kaidesiyle ortaya konulmuştur: “Vâkıfın şartı, Şâriin nassı gibidir.”

Fakihler vakıf malları üzerinde değişiklik yapılıp yapılamayacağı (tağyir) veya vakfın yeni bir vakfa dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği (istibdal) üzerinde tafsilatlı olarak durmuş ve bu konuda önemli içtihatlar ortaya koymuşlardır. Şafii ve Malikiler, sedd-i zerai delilinden hareketle, idarî ve kazaî bir kısım suiistimallerin ve keyfî uygulamaların önüne geçme adına, vakıf malının satılarak elde edilen parayla benzerinin satıl alınmasına karşı çıktıkları gibi, vakıflar üzerinde yapılacak tağyiri (değişikliği) de oldukça sınırlamaya çalışmışlardır.

Hanefi ve Hanbeli mezhepleri ise istihsan ve maslahat delillerinden hareketle, bu tür uygulamaların belirli şartlar dahilinde caiz olacağını hükme bağlamışlardır. Bu şartların başında da vakfa konu olan malın istifade edilemez hâle gelmesi ya da masraflarının gelirlerinden daha fazla olması durumu gelir. Ayrıca onlar vakıf malının ancak hâkimin kararıyla satılıp yerine yenisinin alınabileceğini belirtirler. Son olarak vakıf malının rayiç bedelin altında bir fiyata satılmaması ve elde edilen parayla aynı maksatlı daha iyi bir vakfın kurulması da onların öne sürdükleri şartlar arasındadır.

Vakıflarla ilgili en fazla üzerinde durulan meselelerden birisi de onların vakıf senedine ve maslahata uygun bir şekilde sevk ü idare edilmesidir. Ulema, vakfın yönetim ve işletiminden sorumlu olan mütevellilerin, vakfiyede belirtilen şartlara uymaları, vakfın kendisinden beklenen amacı gerçekleştirmeleri, her tasarruflarını vakfın yararını gözeterek yapmaları, bakım ve onarımını ihmal etmemeleri, elde edilen gelirleri hak sahiplerine vermeleri gibi meseleler üzerinde titizlikle dururlar.

Buraya kadar kısaca izaha çalıştığımız hükümlerden de anlaşılacağı üzere, vakıflara ait mal ve paralar hiçbir şekilde müsadere edilemez. Âlimler açıkça bunun caiz olmadığını dile getirir. Daha önce de belirtildiği üzere, müsadere uygulaması Osmanlıda geniş bir uygulama alanına sahip olsa da, vakıf malları müsaderenin dışında tutulmuş ve onlara dokunulmamıştır.

Özellikle Osmanlının son asırlarında zürrî vakıflarda (aile vakıfları) görülen artışın sebebi de budur. Mesela bir çalışmaya göre 17. ve 18. asırlarda kurulan vakıfların yaklaşık yarısı aile vakfıdır. Devlet hizmetinde çalışan askerler ve daha başka kamu çalışanları, mallarının müsadere edilmesini engellemek ve onları varislerine bırakabilmek için, vakıf kurmaya yönelmişlerdir.

Bu bilgiler ışığında, son yıllarda AKP hükümetinin Hizmet hareketine ait müesseselere el koymasının hükmüne bakalım: Öncelikle belirtmek gerekir ki, dinî grup ve cemaatlerin tesis etmiş oldukları yurtlar, okullar, Kur’ân kursları, dernekler ve hatta şirketler vakıf mahiyetindedir. Her ne kadar bunların tamamı ismen vakıf olarak adlandırılmasa da, mahiyetleri, kuruluş gayeleri ve icra ettikleri fonksiyonlar açısından bunları “vakıf” olarak görmek mümkündür. Zira fıkıhta isimlerden ziyade mana ve muhteva önemlidir. Söz konusu kurum ve müesseselerin hayır ve sevap işlemek ve bir kısım dinî maksatları gerçekleştirmek maksadıyla kurulmaları, gerçek anlamda mülkiyetlerinin kamuya ait olması da bunu gösterir. Verdikleri finansal desteklerle söz konusu kurumların ortaya çıkmasını sağlayan kimseleri vakıf sahipleri, bu kurumların tüzüklerini de birer vakfiye olarak görmek mümkündür.

Bu sebepledir ki bu kurumların, asılsız bazı suçlamalarla ve uydurma bir kısım bahanelerle, devlet tarafından müsadere edilmesini, başkalarına verilmesini, değişikliğe uğratılmasını, başka amaçlar için kullanılmasını tecviz edecek İslâm’da hiçbir hüküm yoktur. Bu tür zorba uygulamaları, ceberut devlet mantığıyla izah etmek mümkün olsa da, bunların şer’î ahkâm açısından bir izahı yoktur. Bazı ilahiyatçıların bâtıl bir kısım tevil ve yorumlarla meseleye dinî bir kılıf bulmaya çalışmaları ise ancak dinin menfur emeller uğruna araçsallaştırılmasının bir ifadesi olabilir.

Netice

İslâm âlimleri, âyet ve hadislerden hareketle, ısrarla mülkiyet haklarının dokunulmazlığı üzerinde durmuş ve malî bir cezalandırma yöntemi olarak müsadereye açıkça tavır almış olsa da, ne yazık ki tarihte ve günümüzde müsadere uygulamaları hiç eksik olmamıştır. Ne ulemanın aksi yöndeki fetvaları, ne de anayasa ve kanunlar zorba yönetimleri müsadere uygulamasından alıkoymaya yetmemiştir. Müsadere, bütün güç ve iktidarı ellerinde toplayan zorba idarecilerin gözünde, çoğu zaman hem bütçeyi denkleştirmenin bir vasıtası olarak görülmüş, hem de muhalifleri cezalandırmanın en etkili yolu. Bu sebeple, “tehlikeli” gördükleri insanların mallarına çökmek, onların nazarında oldukça normalleşmiş ve hatta gerekli görülmüştür. Onlar, kendilerine kafa tutan ve karşı çıkan kesimleri rahatlıkla “fitneci”, “hain” veya “isyankâr” gibi sıfatlarla suçlamış ve mal varlıklarını ellerinden almışlardır.

Ne yazık ki bir kısım İslâm uleması da, içtihat ve yorumlarıyla, ceberut devlet gücü karşısında zayıf durumdaki vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini koruyacaklarına, dinin ruhuna uygun olmayan bir kısım marjinal fetvalarıyla zalim idarecilerin eline önemli kozlar vermişlerdir. Günümüzde AKP iktidarının hiçbir şer’î gerekçe bulunmaksızın, zorbalıkla müsadere ettiği malların, pek çok dinî cemaat ve yapı tarafından “ganimet” olarak görülmesi ve sahiplenilmesi ise tarihte emsaline ender rastlanacak vakalardan birisidir. Nasıl olup da bunu içine sindirdiklerini anlamak gerçekten zor. Esasında bu da aşırı devletçi bakış açısının, dinî ve ahlakî değerlerin yozlaşmasının bir yansımasıdır.

Fakat şurası unutulmamalıdır ki kısa vadede kazançlı gibi görünen müsadere uygulaması, gerçekte devletin temellerine konulan bir dinamit gibidir. Nitekim birçok siyasetname yazarı da hazinesine yetim malı ve kul hakkı giren devletin, uzun süre ayakta kalamayacağını belirtir. Zira insanların malvarlıkları konusunda endişeli oldukları ve devletlerine güvenmedikleri ülkelerde, yatırımlar artmayacak, hür teşebbüsler ortaya çıkmayacak, dolayısıyla da ekonomiye büyük darbe inecektir. Mülkiyet haklarının sürekli tehdit altında bulunduğu bir ülkede, çalışıp kazanma ve üretim yapma azmi kalmayacak ve neticede ülkenin kalkınması engellenecektir.

Hâsıl-ı kelam, yıllarca ülkeye ve ülke insanına hizmet etmiş, eğitime büyük destek vermiş, insanlar arasında sevgi ve barışın yayılmasına katkı sunmuş ve bu faaliyetleri de devlet ricali tarafından bugüne kadar hep takdir ve teşvik görmüş insanlara bir anda “isyankar, terörist, hain, darbeci” gibi yaftalar koyup, onların mal varlıklarını müsadere etmek, büyük bir günah ve katmerli bir zulümdür. İslâm’ın mal dokunulmazlığı ve özel mülkiyet haklarıyla ilgili getirmiş olduğu temel disiplinlere aykırılığı aşikâr olan bu tür zorbalık ve zulümlere, İslâmî hükümler içerisinde yer bulmaya ve dinî bir meşruiyet kılıfı giydirmeye çalışmak ise altından kalkılması mümkün olmayan ağır bir vebaldir. Bu tür fetvalarıyla yetkili mercilerin keyfî uygulamalarına zemin hazırlayan kişilerin, onların irtikâp ettikleri zulüm ve haksızlıklara ortak olacaklarında şüphe yoktur.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 28.2.2020 [TR724]

Gönüllü hareketlerde maaş alıp almama [Prof. Dr. Osman Şahin]

Son zamanlarda çok konuşulan konulardan birisi de hizmet eden insanların Hizmet’ten maaş alıp almamaları hakkındadır.

Yaşanan süreçte bu kurumlara el konulmuş ve Hizmet’in finansman imkanları ellerinden alınmıştır. Hizmet insanlarının ekseriyetinin çalışma imkanları da azalınca maddi imkansızlıklar had safhaya ulaşmıştır. Hizmet fertlerinin zaruri ihtiyaçlarının karşılanmasında bile çok büyük problemler yaşanılır hale gelmiştir. Dolayısıyla her şeyden önce, bu mazlum ve mağdur edilen insanların ihtiyaçlarını karşılamak, Hizmet’in en önemli meselesi haline gelmiştir. Durum böyle olunca, halen Hizmette bir takım hizmetleri yerine getiren insanların maaş alıp almamaları konusu gündem olmaya başlamıştır. Tabi ki burada söz konusu edilen, mevcut kurumlarda çalışanların değil, kurum dışı hizmet birimlerinde çalışanların maaş alıp almamaları hususudur.

Günümüzde bu şekilde çalışanların sayısı, süreç öncesine göre çok önemli ölçüde azalmış bulunmaktadır.  Daha önce Hizmet birimlerinde vazife yapan çok sayıda insan, gittikleri yeni coğrafyalarda kendilerine yeni işler bulmuşlardır. Bunlardan özellikle Batı’ya hicret edenlerin büyük ölçüde ihtiyaçları gittikleri yerlerden karşılanmaktadır. Yeni gelinen noktada, bu yerlerde, mümkün olan bazı yerel imkanlar da seferber edilerek, Hizmet’e maddi anlamda bir yük getirmeden de bir takım hizmetler deruhte edilebilmektedir.

Bütün bunlar, acaba hiç bir maaşlı eleman olmadan bu hizmetler yapılamaz mı gibi  düşünceleri gündeme getirmiştir. Maddi sıkıntıları da hesaba katınca ve mesele bütüncül bir bakış açısıyla ele alınmayıp, sadece bazı hususlara odaklanınca bu düşünceler kulağa hoş gelmektedir. Ama unutulmamalıdır ki, bütüncül bir bakışla konular tahlile tabi tutulmadan, ifrat ve tefritlerden uzak sağlıklı analizler yapılmadan, sebepler ve sonuçlar arasındaki ilişkileri daha doğru olarak ortaya koymak mümkün olmayacaktır.

Maaş almak beklentisizlik düsturuna aykırı değildir…

Öncelikle Hizmet Hareketi’nin bugünlere gelmesinde, bütün mesailerini bu işe hasreden, kendi mesleklerini ve kariyerlerini feda eden, çok büyük özverilerde bulunarak koşturan insanların emeklerinin çok büyük payları ve rolleri vardır. Hocaefendi’nin sohbetlerinde, bu beklentisizlerin yaptığı hizmetlerin destanlaştırılmasına çok defa şahit oluruz. Bütün ömürlerini Hizmet’e veren bu insanlar da ağaç kovuğundan çıkmadıklarına göre, bunların ihtiyaçlarına cevap verecek bir maaşın onlara takdir edilmesi kadar doğal bir şey yoktur.

Üstad hazretleri de hem kendisinin, hem de bazı talebelerinin ihtiyaçlarını telifden gelen sermayeden karşıladığını Emirdağ Lahikası’nda “Vasiyetnamenin Bir Zeyli” başlıklı mektupta ifade etmektedirler. Hocaefendi de “Tiranlar ve Adanmışlar” başlıklı Bamteli’nde kendi geçimini ve misafirlerinin masraflarını telif haklarından gelen parayla karşıladığını ifade etmektedirler. Ayrıca okuttuğu talebelerinin bursları gibi giderlerlerin de bu sermayeden karşılandığı bilinmektedir.

Hz. Ebubekir (ra) efendimiz kendisine hilafet vazifesi verildiğinde, hayvanların sütlerini sağmaktan elde ettikleri parayla geçimini temin etmekteydiler. Fakat bu iş, hilafet vazifesini yerine getirmeye engel olunca, O’na bir maaş takdir edilmiş ve mesaisinin tamamını hilafet işine tahsis etmesi kendisinden istenilmiştir.  Maaş almamak gerektiğini savunanlar her nedense, süt sağmakla geçinme meselesini delil olarak ileri sürmekte, ama sonrasında, buna engel olunarak bir maaş takdir edildiği hakikatini gözardı etmektedirler.

Dolayısıyla mesailerini Hizmet’e tahsis edenlerin maaş almalarında hiç bir engel bulunmamaktadır. Bilakis, özelliği olan bazı işlerde, vazifelerin sağlıklı eda edilebilmeleri  açısından böyle olmasında zaruret vardır. Bu zaruri olan maaşların takdir edilmesi, beklentisizlik düsturuna aykırı olmayan ve realitenin de gerektirdiği bir durumdur.

Hocafendi imamlık ve vaizlik yaptığı dönemde, Allah’ı (cc) anlatmanın karşılığında maaş almanın verdiği huzursuzluğu, Mustafa Sungur Ağabeyin Üstad Hazretlerine ait bir hatırasını dinledikten sonra aşabilmiştir. Bir cami imamı devlet tarafından kendisine takdir edilen maaşı alıp alamayacağını sorduğunda, Üstad Hazretleri, eğer başka bir geçim kaynağı yoksa bu maaşın kullanılabileceğini  ifade etmişlerdir.

Eğer bu işte bir yanlışlık olsaydı bugüne kadar geçen zaman zarfında böyle bir uygulamaya herkesten önce Hocaefendi karşı çıkardı. Nitekim hususi bir sohbetinde, geçmişte farklı ele aldığı üç hususta artık farklı düşündüklerini, bunlardan bir tanesinin de eskiden sıcak bakmadığı ama artık öyle düşünmedikleri Hizmet’ten maaş alma konusu olduğunu ifade etmişlerdir.

Realitenin gereği olarak bazı hizmetlerin yapılabilmesi için bütün mesailerini bu işe tahsis eden insanlara ihtiyaç vardır. Aksi takdirde çok sayıda hizmetler yapılamayacaktır. Böyle bir düşünce, dengeden uzak ifrat derecede uygulandığı zaman, önemli bazı işlerde istihdam edilecek insan bulma problemi baş gösterecektir.

Günümüzde, başarılı olmak ve daha verimli olabilmek için ihtisaslaşmaya verilen önem bütün dünyada kabul edilen bir husustur. Benzer şekilde, Hizmet içindeki  bazı işlerin tam olarak yapılabilmesi için de uzmanlaşmaya ihtiyaç vardır. Uzmanlaşma gerektiren işler için de bazı elemanların istihdam edilmesi zarureti vardır.

Bu ifade edilenler ile beraber, Hz. Ebubekir (ra) efendimizin hilafet gibi çok ağır bir vazife yükleninceye kadar süt sağarak ve İmam-ı A’zam Ebu Hanife Hazretleri’nin yaptıkları onca manevi hizmetlerinin yanısıra tüccarlık yaparak geçimlerini sağladıklarını da unutmamak gerekir. Buna binaen mümkün olduğu kadar, Hizmet insanlarının bir taraftan üstlerine düşen hizmetleri yerine getirirken, diğer taraftan da geçimlerini kendi imkanları ile sağlamaya çalışmaları da bir hedef olarak kabul edilmelidir.

İfratlara ve tefritlere girmeden mesele ele alındığında, aşağıdaki hususların realize edilmesine ihtiyaç vardır.

Hizmette yapılacak işlerin bir sınıflandırmaya tabi tutularak, hangileri için tam mesai gerektiği ve hangileri için yarı zamanlı mesai gerektiğine dair bir planlama çalışması yapılması gerekmektedir. Tam mesai gerektiren işlerde maaş takdir edilmesi zaten normaldir. Yarı zamanlı işlerin hangileri için ve ne kadar maaş takdir edileceği ise ayrıca çalışılmalıdır.  Buradaki amaç, maaş alma meselesini minimize etmek olmalıdır.

Hulefay-ı Raşidin efendilerimizin uygulamalarından hareketle, takdir edilecek maaşın halkın ortalama yaşam standartlarına uygun ve hatta biraz da altında olmasına ve böylece bunun bir kazanç kapısı olarak görülmemesi gerektiği tavsiye edilmektedir.

İstişarelerin de hakkı verilerek, finansman kaynaklarının en verimli bir şekilde kullanılmasına gayret edilmelidir. Gereksiz istihdamların ortadan kaldırılmasına ve mümkün olan bazı işler için ise maaş almayacak insanların istihdam edilmesine çalışılmalıdır. Su-i istimallerin ve yanlış istihdamların önünün alınabilmesi için, bu hususta alınan kararların denetime açık olması ise bir zarurettir. İstihdam ile ilgili bütçe çalışmaları yapılmalı, yapılacak denetimlerle, bütçelere uygun hareket edilip edilmediğine bakılmalıdır.

Tam mesai ile çalışan maaşlı personelin yarı zamanlı da olsa kendi mesleklerini ifa etmeleri ve donanımlarını geliştirmeleri de planlanmalıdır ki, birgün istihdam edilememeleri durumunda ciddi mağduriyetlere maruz kalmasınlar.

Ayrıca yönetim kararlarının alındığı istişare toplantılarında, maaş alan ve almayanların dengesine de dikkat edilmelidir. Kararlardaki isabetliliğin artması açısından maaş almayanlardan da yeterli sayıda insan bu toplantılarda bulunmalıdırlar. Bu husus, istişarelerin sıhhati ilgili daha önceki yazılarda ayrıca ele alınmıştır.

Bir gün yaşanan hadiseler zorlar ve yapılan hizmetler için imkanlar yetersiz hale gelirse, gerektiğinde Hizmet insanlarının pazarın yolunu tutmasını da bilecekleri Hocaefendi tarafından ifade edilmiştir.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 28.2.2020 [TR724]

Kesintisiz 28 Şubat’ların yargı bağımsızlığı ve yargıyı etkilemesi üzerine… [Ramazan Faruk Güzel]

Yıl: 28 Şubat 1997.

Yani tam 23 yıl geçmiş; “28 Şubat süreci” veya “postmodern darbe” denilen o karanlık sürecin başlangıcından beri…

Necmettin Erbakan’ın başbakan, Tansu Çiller’in dışişleri bakanı olduğu 28 Şubat 1997’de olağanüstü toplanan Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve “irticaya karşı harekât” denilen ve de ordu- bürokrasi merkezli bir süreç idi.

O dönem inançlı kesimlerin üzerine adeta bir karabasan gibi çökülmüş, ağır baskılar yapılmıştı. “Ne zaman biter bu uğursuz günler?” diye sorulurken, dönemin aktörlerinden (Eski G.K.B.) Hüseyin Kıvrıkoğlu’ndan: “Bu süreç 1000 yıl sürecek demişti.

Bu amansız süreç bitsin diye insanlar, o dönemin “mağdurlarından” bildiği kimseleri yani RTE ve adamlarını ezici bir çoğunlukla başa getirmişti. (Malum, o da bir şiir okudu diye kısa bir süreliğine hapse atılmış, siyasi haklardan mahrum edilmişti. Bu bir mizansen miydi, gerçek miydi hala muallakta…)

28 ŞUBAT MİSLİ İLE…

Evet, toplumun büyük bir kesimi bu süreç bitsin diye malum Siyasal İslamcı kesimi başa getirmişti. Sonradan anlıyoruz ki, devletin ve sistemin muhalifi gibi gözüken, yılan gibi her havada ayrı bir gömlek değiştiren bu kimseler derin yapılarla da kısa sürede uzlaşmışlar ve ilk MGK toplantılarında başta Gülen Cemaati olmak üzere bazı inançlı kesimlerin aşamalı bir şekilde yok edilmesi için mutabakata varmışlar…

Gelinen şu son noktada, yani o muhtıradan sonra aradan geçen 23 yıl ve de AKP/RTE iktidarının 18 yıllık serencamı sonucunda “Bin yıl sürecek” denilen “28 Şubat”tan bin kat daha beter günler yaşıyor ülke insanları.

Uluslararası camiada bile dillere, mahkemelere düşmüş, boğazına kadar yolsuzluk, terör, insanlığa karşı suçlara bulaşmış bu iktidar, koalisyon yapmakta olduğu darbeci, terör işbirlikçisi derin yapılarla hukuku, yargıyı, adaleti ayaklar altına almış durumdalar. Ve şu son haliyle bir hukuk devleti olmaktan çıkıp bir mafya devletine dönüşmüş durumda!

O DÖNEMİN YARGISI…

O dönemdeki yargı dünyasına dair şunlar hatırlarsınız:

– 21 Mayıs’ta Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, ‘‘Ülkeyi iç savaşa sürüklediğini’’ söyleyerek, RP’nin kapatılması için dava açmış,

– 3 Haziran’da Susurluk Davası (7 ay aradan sonra) DGM’de başlamış,

– 7 Haziran’da Genelkurmay, “irticai faaliyetleri desteklediğini” iddia ettiği firmalara ambargo koymuş,

–  10 Haziran’da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılarak kendilerine irtica konusunda brifingler verilmişti.

O dönem yapılmış bu hukuksuzluklarla ilgili sonradan kısmen hesap da sorulmuştu:

– 2012 yılında “TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu” kurulmuş ve 28 Şubat başta olmak üzere askeri darbeleri araştırmaya başlanmış,

– Sonrasında 28 Şubat’ta etkin rol oynayanların tutuklu yargılanması başlamış,

– 2 Ekim 2012 tarihinde Dönemin Başbakan Yardımcısı ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller ‘mağdur’ sıfatıyla ifade vermiş,

– Dönemin 54. Türkiye Hükümeti’ni “cebren devirmeye, düşürmeye iştirak”la suçlanan aralarında dönemin genelkurmay başkanı İsmail Hakkı Karadayı, dönemim YÖK başkanı Kemal Gürüz, dönemin orgeneralleri Çevik Bir ve Çetin Doğan’ın da olduğu 103 sanık hakkında açılan dava Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmüş,

– 14 Nisan 2018’de kararını açıklayan mahkeme heyeti, “Türkiye Cumhuriyeti icra vekilleri heyetini cebren ıskat veya vazife görmekten men” suçlamasıyla, aralarında dönemin Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, emekli Orgeneral Çetin Doğanın da bulunduğu 21 sanığa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildiğini duyurmuş,

– “Sanıkların duruşmalardaki tutum ve davranışları” lehlerine kabul edilerek, cezada indirim yapılmış, cezaları müebbet hepse çevrilmiş ve ardından sanıkların, “yaşı ve sağlık sorunları” gerekçe gösterilerek adli kontrol tedbiri uygulanmasına karar verilmişti.

NEO 28 ŞUBAT YARGISI

O dönemin bütün ceberrutluğuna rağmen hala Anayasa ve Anayasal haklar yürürlükte idi. Askeriyenin en yoğun baskılarında bile yukarıda saydığımız sansasyonel icraatlarında bir hukuk çerçevesinde kalıyordu. Fişlediği firmalara ambargo uygulamakla yetiniyordu. Yargı mensuplarına Genelkurmay’da brifing verse de yargıyı etkileme noktasında haddini aşmıyordu…

Ama mevcut iktidarın Rusya ve Avrasyacılar ile gizli iş birliği neticesinde kotardığı “15 Temmuz Kurgu Darbesi” sonrasında kurguladığı devlet nizamında gerek 28 Şubat, gerekse diğer darbeleri aratacak hukuksuzluklar ve zulümler irtikap edildi.

En temel insan haklarının, Anayasal hakların hiçe sayıldığı, Anayasa’nın tamamen rafa kaldırıldığı yerde hukukun en temel “masumiyet”, “kanunilik”, “adil yargılama” gibi ilkeleri yok edildi! Buna dair örnekler sayısız!

“BAĞIMSIZ YARGI” VE “YARGIYI ETKİLEME”

Onları geçtim, mahkemelerin hepsinin duvarında yazan “Adalet mülkün temelidir” sözündeki temeli tamamen yerle bir eden; “Bağımsız Yargı”nın işlevsiz hale getirilmesi ve “Yargıyı etkileme suçu”nun olağan işlerden hale gelmesi idi…

“Adil Yargılamayı Etkileme Suçu”na dair 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 277. Maddesinde şöyle denilmekte:

“Görülmekte olan bir davada gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, davanın taraflarından birinin, sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs…”

Bu suçu işleyen kişi de aynı madde gereği “iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası” ile cezalandırılır… Ve de bu suçu oluşturan fiilin başka bir suçu da oluşturması halinde, fikri içtima hükümlerine göre verilecek cezanın “yarısına kadar artırılacağı” kaydedilmekte…

Ağzını açanı Cumhurbaşkanına Hakaret’ten (TCK 299 m) dava açtıran ve on binlerce insana 1 yıldan 4 yıl arasında hapis cezası isteyen ve de “basın yayın yoluyla yapıldığında” 6’da 1 oranında cezasını arttıran, bu yolla bütün muhalif sesleri susturan RTE;

Aynı zamanda “Adil Yargılamayı Etkileme Suçu”nu bu ara en çok ihlal eden kişi… Muhalifleri karşı davalarla susturan Erdoğan, onların yargılandığı davalara da sürekli müdahaleler yaparak, yönlendirerek yargıyı adeta sopa gibi kullanmakta…

Bunun örnekleri sayısız. Ama Cafer Solgun’un da hatırlattığı meşhur 3 örneği aktaralım:

-Kamuoyunda “Barış Bildirisi” bildiriyi (11 Ocak 2016) imzalayan akademisyenler için Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 15 Ocak 2016’da şöyle demişti:

“Bunlar zalimdir, alçaktır, çünkü zalimlerle beraber olanlar zalimdir. Katliam yapanlarla beraber olanlar katliam içerisinde oldukları için onlar da aynı suçu işlemişlerdir. Bütün yargı makamlarını, üniversitelerin senatolarını Anayasamız ve yasalara ters bu hareketleri sebebiyle, dün yaptığım konuşmada göreve davet ettim, atılması gereken adımların süratle atılması gerektiğini…”

Ardından da o akademisyenler görev yaptıkları üniversitelerden uzaklaştırıldılar, haklarında “terör” davaları açıldı.

-Yine Erdoğan, HDP eski Eş başkanı Selahattin Demirtaş için yurtdışında katıldığı bir toplantıda gazetecilerin sorusu üzerine yaptığı açıklamada (8 Temmuz 2017), “Bu söylediğiniz kişi bir teröristtir” demiş ve: “Ve öyle bir terörist ki, bütün benim Kürt kardeşlerimi sokağa döküp, ondan sonra sokağa döktüğü Kürt kardeşlerimi de 53 Kürt kardeşimi, yine Kürtlere öldürten bir teröristtir. Bu sadece suçlarından bir tanesidir. Şu anda zaten yargıdadır. Yargı onlarla ilgili ne karar verirse, o karar bizim başımızın gözümüz üstündedir” şeklinde direktiflerini yargıya seslenmişti.

Ve Selahattin Demirtaş hala tutuklu; AİHM ve iş hukuk yolları arayışlarına rağmen kimse onu çıkarmaya cesaret edemiyor…

-Ve son olarak da Erdoğan’ın Osman Kavala’nın beraat etmesiyle ilgili açıklaması (18 Şubat 2020):

“(Soros’un) Türkiye ayağı içerideydi bir manevrayla dün onu beraat ettirmeye kalktılar.”

Bu çıkışı üzerine hemen HSK durumdan vazife çıkarmış, o beraat ve tahliye kararını veren mahkeme üyeleri hakkında soruşturma açılmış ve de Osman Kavala tekrar tutuklanmıştı. Buradan da TR724’den İlker Doğan’ın da dediği gibi: “Yargıya ‘Kavala’ mesajı: Hepinizi yakarız!”

Ve Erdoğan koptu gidiyor… Şimdilerde de Ana muhalefet lideri için işarette bulunuyor yargıya: “CHP’nin genel başkanı kısa zamanda değişecek, yargıya yeni dosyalar her an gelebilir.” Belli ki vaktinde yargıya talimatlar verilmiş, dosyalar hazırlanmış bekliyor. Geçen hafta da “yatak odası”ndan bahsediyordu. Baykal’ı değiştirdiği gibi Kılıçdaroğlu’nu da bel altı vurup ekarte etme noktasında…

“NEREDE O HAKİMLER”?!

Şimdilerde SP Lideri Karamollaoğlu: “Zulme rıza gösteren insan istemiyoruz. Adaletten sapan, zulme rıza gösteren insan istemiyoruz. İmam Ebu Hanife hazretleri gibi ‘Senin hoşuna gidecek fetvaları veremem’ dediği için hapse giren hakimler istiyoruz.” diyor…

Sosyal medya hesabımda dediğimi tekrarlayayım: “Oldu da sanki sahip çıktılar !.. (Çok beklersiniz.)”

5 bin kadar yargı mensubu hukuksuzca ihraç edilip hapse atılırken neredeydiniz?

“Darbeye teşebbüs” iddiasıyla bu kadar hâkim savcı linç edilirken ne yaptınız? Müdahale ettiniz mi, yoksa onlar ihraç olunca bizim Siyasal İslamcı kadrolarımıza yer açılıyor” diye ellerinizi mi ovuşturdunuz?

Neredeyse yargı teşkilatının yarısı biçilirken muhalefet (SP dahil) ve halk kitleleri hiç sahip çıkmadı, hatta yer yer alkışladılar… Geriye kalan yargı mensupları da bunu acı acı gördü, kahramanlık yapmaya, işini adilane yapmaya çalışanların durumunu müşahede etti ve sonrasında ayağını denk aldı!

Zaten boşalan kadrolara da hükümet, kendi teşkilatından partili adamlar alarak tam itaati sağlamış oldu.

Hadi şimdi adalet bekleyin!

**

Yazımızın başında dediğimiz gibi; 28 Şubat’ta yer almış baş aktörlerine müebbet hapisler verildi. 15 Temmuz’dan sonra 28 Şubat’ın 1000 katı hukuksuzluklar işlendi. İleride hukuk geldiğinde de buna sebep olanlara çok daha ağır cezalar verilecektir. O ayrı…

Ama o zaman gelmeden önce kesintisiz devam etmekte olan bu uğursuz 28 Şubat sürecinin bitmesi için somut adımlar atmalı.

Bosna’nın efsanevi lideri rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi:

“Her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır…”

[Ramazan Faruk Güzel] 28.2.2020 [TR724]

28 Şubatçıların hayali Erdoğan’la gerçek oldu! [Av. Mehmet Tahsin]

Bundan tam 23 yıl önce, 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında alınan kararlar Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasi tarihine “Postmodern Darbe” olarak geçti.

28 Haziran 1996 tarihinde kurulan Refah-Yol koalisyonu, daha icraata başlamadan askerlerin büyük tepkisini çekmiş, Başbakan Necmettin Erbakan, henüz koltuğuna bile ısınamadan, askerin baskısı yüzünden 1 yılını doldurmadan, 18 Haziran 1997’de istifa etmek zorunda kalmıştı. O süreçte en az askerler kadar, bazı sivil toplum kuruluşları ve medyanın asker yanlısı tutumu çok eleştirilmişti.

Erbakan’ın istifası sonrası ANAP lideri Mesut Yılmaz tarafından 30 Haziran 1997’de kurulan Anasol-D hükümeti, MGK’da alınan 28 Şubat Kararları’nı hızla uygulamaya koydu. Askerler tarafından kurulan Batı Çalışma Grubu, yaptığı fişlemelerle, dindar kesimi ve onlara ait özel okulları, yurtları, vakıf ve dernekleri sıkı bir takibe aldı. Bu dönemde 8 yıllık kesintisiz eğitim yürürlüğe konuldu, İmam hatip liselerinin ortaokulları kapatıldı, üniversiteye girişleri neredeyse imkânsız hale getirildi.

BÇG, AKP DÖNEMİNDE DE FAALİYETİNİN SÜRDÜRMÜŞ

30 Ağustos 1998’de genelkurmay başkanı olan ve nispeten ılımlı olarak görülen Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun, kendisine yöneltilen bir soru üzerine “28 Şubat bin yıl sürecek” demesi hafızalarda kaldı.

2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesiyle 28 Şubat’ın da ‘görünen’ etkisi azaldı. Sonradan ortaya çıkan belgelere göre Batı Çalışma Grubu’nun 15 Mayıs 2009’a kadar faaliyetlerini sürdürdüğü ortaya çıktı. Yani AKP döneminde de yaklaşık 7 yıl boyunca Batı Çalışma Grubu faaliyetine devam etmişti!

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


12 YIL SONRA BAŞLAYAN SORUŞTURMA

28 Şubat ile ilgili soruşturma 15 yıl sonra açıldı. Özel Yetkili Ankara Cumhuriyet Savcısı Mustafa Bilgili tarafından yürütülen soruşturma kapsamında ilk gözaltılar 12 Nisan 2012’de başladı ve 5 ilde 31 kişi için gözaltı kararı verildi. İlk dalgada gözaltına alınan dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’in de aralarında bulunduğu sanıklar tutuklandı. Soruşturma ilerledikçe gözaltı haberleri de dalga dalga gelmeye başladı.

ERDOĞAN’DAN 28 ŞUBAT ÇIKIŞI

İlk dalganın üzerinden 1 ay geçmemişti ki 9 Mayıs 2012 tarihinde Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dan sürpriz bir çıkış geldi. Bir yurtdışı seyahatinden dönüşünde yaptığı açıklamada, “Bu dalgalar böyle arka arkaya geldikçe kusura bakmasınlar, bu dalgalarda bu ülke boğulur. Bu kadar bu iş bence uzatılmamalı.” diyerek operasyonlardan rahatsızlığını dile getirdi. Aynı toplantıda 28 Şubat’a müdahil olup olmayacağı sorusuna da “Belli şeyler var ki 28 Şubat’la ilgili şahsıma yönelik olan o dönemin sıkıntısını yaşamış olan; ama partiler, ama kuruluşlar neyse onlarla ilgili de böyle bir süreç iddianame kabul edildiği anda, dava başladığı anda tabii ki hakkını arayacaktır. Ben de ararım veya aramam, kararımı bu süreç başladığında veririm.” cevabını vermişti.

Savcı Mustafa Bilgili tarafından hazırlanan iddianame 2013 yılı Haziran’ında kabul edildi. İddianamede 480 mağdur müşteki, 103 tane de şüpheli var. İlginçtir 480 şikayetçi arasında 28 şubattan en çok zarar gördüğünü iddia eden Recep Tayyip Erdoğan yoktu. Gazetelerde Sümeyye Erdoğan’ın müdahil olmak için dilekçe verdiği yazılmıştı ama şikayetçiler arasında onun da ismi yoktu. Ne var ki Erdoğan her vesileyle 28 sürecinde uğradığı haksızlıkları anlatmaya devam etti.

20 Aralık 2013’te Çevik Bir’in de aralarında olduğu 5 eski general de tahliye edilince bu davadan tutuklu kimse kalmadı. Yani en uzun tutuklu kalan 20 ay cezaevinde kalmış oldu.

“ERDOĞAN 28 ŞUBATÇILARLA TEMASTAYDI” İDDİASI

Geçtiğimiz Pazartesi günü Millî Gazete’de bir yazı yayınlandı. O dönemde Refah Partisi İstanbul il başkanı olan Erdoğan’ın yardımcılarından olan Ekrem Şama, 28 Şubat kararlarının alındığı MGK’da Erbakan’ın tutumunu Erdoğan’ın açıktan eleştirdiğini hatta 28 Şubatçı ekiple temas kurduğunu anlatıyor. İddialar vahim. AKP ve Erdoğan cenahından bu iddialara herhangi bir yalanlama gelmedi.

ERDOĞAN’IN SAĞ KOLU BÇG ÇALIŞANI

AKP kurulduktan sonra Erdoğan’ın çok yakınında görev yapan isimlerde Yalçın Akdoğan’ın 28 Şubat döneminin Batı Çalışma Grubu ile olan ilişkisi çok konuşulmuştu. Batı Çalışma Grubu’nun 15 Mayıs 2009’a kadar faaliyetlerini sürdürdüğü de…

Yalçın Akdoğan’ın bir bakıma askeri vesayetin sonunu getiren Ergenekon ve Balyoz davaları hakkında “Milli orduya kumpas kuruldu.” sözleri bu bilgiyle daha anlamlı hale geliyor.

Lafa gelince 28 Şubat mağduru olduğunu anlatan Erdoğan’ın, o gün yaşananların hesabının sorulmasına karşı çıkması da manidardı.

28 ŞUBAT’I SORUŞTURAN SAVCININ BAŞINA GELENLER

15 Temmuz sonrasında tutuklanan 28 Şubat soruşturmasının savcısı Mustafa Bilgili, geçen yıl Nisan ayında “Fetö üyesi olmak” suçundan 17 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı. Bununla beraber onun iddianamesini hazırladığı dava AKP’li yargıçları tarafından devam etti. 2018 Nisan ayında verilen kararla 21 kişi müebbet hapis cezası aldı. Çok ilginçtir, müebbet hapis cezası alan hiç kimse tutuklanmadı. Mahkeme sanıkların yaş ve sağlık durumları dikkat alarak adli kontrol tedbirleri uygulanmasını yeterli gördü.

72 yaşında olup müebbet alan emekli generaller yaşı ve sağlık durumu dikkate alınarak tutuklanmadı ama 86 yaşındaki Celal Afşar, 84 yaşındaki Mustafa Türk, 81 yaşındaki Yusuf Pekmezci, 81 yaşındaki Gürbüz Dönmez gibi onlarca hayırsever insafsızca hapse atıldı. Bankaya para yatırdığı, gazete abonesi olduğu, sarma sarıp öğrencilere burs verdiği veya dini sohbetlere devam ettiği gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezası alan binlerce kişi hüküm sonrası tutuklu kalmaya devam etti.

28 ŞUBATÇILARIN YAPAMADIĞINI ERDOĞAN YAPTI!

Demem o ki şimdilerde 28 Şubatçıların hayal bile edemediklerini AKP ve Erdoğan hayata geçiriyor. Öncelikle Gülen Cemaati’ne uygulanan soykırım derecesine varan uygulamalar, şimdilerde diğer cemaatleri de tehdit etmeye başladı. Silivri cezaevinden tahliye olduğu gün “Bütün cemaat ve tarikatların kökünü kazıyacağız” diyen Doğu Perinçek AKP iktidarının en büyük destekçisi, adeta gizli ortağı olmuş durumda.

[Av. Mehmet Tahsin] 28.2.2020 [TR724]

Önce aynaya bakalım! [M.Nedim Hazar]

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde basın ile iktidar ilişkisi hiçbir dönem imrenilecek seviyede olmamıştır maalesef. Hele hele Tek Parti döneminin sona ermesinden sonra ülkenin tüm kaynaklarını elinde bulunduran kesim için epey zorlu bir süreç yaşanmış ve malum olduğu üzere sonradan bir geleneğe dönüşecek olan darbeler periyodu başlamıştır.

1960 İhtilali Mahkemeleriyle ilgili ilk kez izlediğim bir video bu konuda bazı ayrıntıları yazmayı mecburi kıldı. Aksi halde kalemin hakkını verememe vebali olacaktı.

Video şu:

https://twitter.com/ilker___1903/status/1232618825310441472?s=20

İlk kez görüntülü izledim şahsen. Daha önce meseleyi sesli olarak dinleme imkanım olmuştu.

https://www.youtube.com/watch?v=jejA-ZMbxqI

İktidar ve beseleme basın meselesi Tanzimat kadar eskidir bu ülkede. Zaman zaman o kadar işin suyu çıkmıştır ki, iktidar kendini gazete patronu sandığı gibi, gazete patronları da kendini iktidar sandığı dönemler olmuştur.

Simavi’nin meşhur “Ne dördüncüsü, bu ülkece basın birinci güçtür” içerikli sürmanşetini hatırlayınız.

Bugün haklı olarak Erdoğan iktidarının oluşturduğu Havuz medyasından canı yanarak şikayetçi olan CHP’nin vaktiyle milyonlarca dolar akıttığı Tuncay Özkan’ı sonradan milletvekili seçmesi ise ayrı bir ironidir.

Necip Fazıl’ın Menderes’ten para aldığı ve bunu klasik yöntem olarak “reklam/tanıtım karşılığı” olduğu bir sır değil.

Gerek bizzat Salim Başol’a söylemesiyle gerekse sonradan yazdığı kitaplarda yazmasıyla bunu bizzat Necip Fazıl zaten itiraf etmiştir.

Ancak bugün Necip Fazıl ya da Adnan Menderes üzerinden ülkedeki muhafazakar kesimi linç etmeye kalkışanların şunu hatırlamasında yarar var: Necip Fazıl’ın DP ve Menderes’den  “tırtıkladığı” paranın yüzlerce mislini İnönü’nün damadı ve haftalık Akis dergisi sahibi Metih Toker CHP ve İnönü’den hortumlamıştır.

Necip Fazıl’ın yayınladığı dergiler de Akis dergisi de ortadadır. Hangisinin aldığı paranın hakkını ziyadesiyle verdiği de…

Mesele bu değildir aslında. Bağlamıyla tartışılacak olsa “Taşı en günahsız olan atsın” diyerek daha başlamadan bitirmek mümkündür bu meseleyi. Ancak esas sıkıntı şuur; Salim Başol’un sorusuna vatan millet edebiyatı yapmadan doğrudan “evet vermişiz” diyen Menderes’in kendisini kurban eden kibar üslubunun neticesinde idam edilmesi mi gerekiyordu. Toker’in Akis dergisinin kapağına Menderes’in görselinin üzerine “Ex” işareti yaparak ya da Simavi’lerin “İdamı hak ediyor” manşetiyle çıkarak yaşanan hukuk cinayetini meşrulaştırma çabalarını es mi geçeceğiz?

Mesele budur, gerisi bu ülkede misliyle katlanarak devam eden bir marazın tekrarından başka bir şey değil.

Yazının bundan sonrası ise Örtülü Ödenek-Necip Fazıl meselesiyle ilgili ayrıntılar. Eğer ilginizi çekmiyorsa yazıyı burada bırakabilirsiniz. Ancak Necip Fazıl’ın kendi ifadeleriyle olayı ele almak da hakkaniyet gereği olsa gerek.

Videoda izlediğimiz gibi bu konu Yassıada Mahkemesi’nde de mesele edilmişti. Hatta aldığı miktar sorulduğunda Necip Fazıl, “Hayır” deyip daha fazla aldığını söyleyerek kadirşinaslık örneği göstermişti.

Mahkeme Başkanı Salim Başol’un “Hangi hizmete mukabil aldınız?”  sorusuna da şöyle cevap vermişti: “Ben örtülü ödenekten methiyeci, kasideci, Eski Roma cenazelerinde sahte ağlayıcılar gibi vicdan kiracısı olarak para almadım. Ve bunların hiçbirisini yapmadım.” dedikten sonra mukaddesatçı, milliyetçi, Anadolucu, ahlakçı bir idealin bu topraklarda yetişmesi için para aldığını söylemişti.

Başkan karşı çıkıp; “Üniversite gençliği süt gibi temizdir. Onlar sizi gerici buluyorlar; zaman zaman protesto etmişlerdir.” deyince şairler sultanının cevabı şöyle olmuştu: “Üniversite gençliğinin bana gerici diyen kısmı, sesi fazla duyulan ve önde görünen kısmı. Üniversite gençliğinden on binlerce gencin benim idealime bağlı olduğunu; fakat sesini yükseltemediğini yakinen bilenlerdenim.”

Bunun üzerine başkan idealinin ne olduğunu sorunca, Kısakürek şu çarpıcı cevabı verdi: “Garb’ın bütün müspet bilgilerini Rönesans anlayışı içinde almak ve Şark’ın ruhunu aynen muhafaza etmek, dinin parlaklığını ve saffetini, asaletini, Garb’ın büyük kafasında tekâmül ettirmek ve bu ruha tatbik etmektir.”

Bu izahtan sonra herhalde dut yemiş bülbüle dönen Başkan’ın; “Sizden fazla alan gazeteci var mı?” sorusuna jurnalciliği kendisine yakıştıramadığı için şu cevabı verdi: “Onu bilmem; şunu bilirim ki ilk Türk gazetesi olan Takvim-i Vekayi’den bugüne kadar fikre müstenit bir tek gazete mevcut değildir ki, şu veya bu şekilde hükümetten yardım görmesin.”

Necip Fazıl Kısakürek’in “Benim Gözümde Menderes” kitabında da mesele ele alınır:

“Beni Yassıada’ya şahitliğe çağırdılar

(…)

Sual:

-Örtülü ödenek vaziyetine ne dersiniz?

-Evet aldım. Alırken de bir rejim ve hükumet meddahlığı vazifesini üzerime almadım. Ben, Tanzimattan beri sökün edici oluşların köksüz olduğunu, hiçbir zaman Doğu be Batı arası bir nefs muhasebesine yanaşılmadığını ve mahsup sırrına varılmadığını, her kıymetin ruh ve kökünde, yani İslam’da bulunduğunu ve aklımızı Batıdan devşirirken, ruhumuzu Doğuda tutmamız gerektiği üzerinde bütün bir dünya görüşü ve ideal savunucusuyum. İşte Adnan Beyde, Tanzimat’tan bu yana gelmiş sadrazamlar ve başvekiller arasında bu davayı tutmaya müstaid biricik insanı buldum ve yardımını davamın hakkı olarak kabul ettim. Bütün aldıklarımı, mücadelesini ettiğim yolda harcadım. Ve sade harcamakla kalmayıp evimdeki eski koltuk ve halılara kadar da bu uğurda satmaya mecbur oldum. Zira Adnan Beyin “bir kere başla da sonu gelir” diye ettiği her yardım, Demokrat Parti iktidarının menfi kutbu tarafından engellenince, kendisine bir ev yaptırılmaya başlanıp, birinci katı çıkmadan yüzüstü bırakılan bîçare gibi, elimdeki avucumdakini sarfetmeğe, üstelik müthiş bir borç altına girmeğe mahkûm oldum.

Yani örtülü ödenekten bana verilen paralar, şahsıma bir şey getirmek yerine, benim bütün imkânlarımı yedi, bitirdi ve neyim varsa götürdü. Böylece Adnan Menderes, örtülü ödeneğiyle beni kullanmış değil, asıl ben onu idealim uğrunda kullanmaya teşebbüs etmiş, fakat iradesiz ve sabatsız karakteri yüzünden muvaffak olamamış bulunuyorum. Benim, bir dava uğrunda bir nevi vergi hakkiyle alabildiğim, reklam parasına bile yetmez, gülünç meblağlara karşılık, kendisinden milyonlar devşirip şimdi gözünü oymaya bakan, Büyük Doğu’yu örtülü ödenek beslemesi olmakla suçlayan ve hesap vermeğe davet edilmeyen bazı gazetelerin hali, masumluk ve ulviliğimizin ters tarafından mükemmel bir ifadesidir. İsterseniz bu gazetelerin hesabını yüksek huzurunuzda ortaya dökeyim.

-Hayır.

-Böyleyken huzurunuzda suçlu sıfatiyle oturan dünün Demokrat Parti Genel Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Başvekili Adnan Menderes’e, bize gösterdiği yarım, devamsız ve samimiyet derecesi belirsiz alakadan dolayı minnettar olduğumuzu ve böyle olmakta devam edeceğimizi bildirmek de vazifemdir.

Bu sahne karşısında, söyleyeceği bir şey olup olmadığı sorulan Adnan Menderes, bana uzaktan teşekkür dolu gözlerle bakarak, söyleyeceği sözü olmadığını bildirirken aynı suale mahut savcı, kürsüsünden hafifçe doğrularak, galerinin hayret bakışları karşısında şu cevabı verdi:

-Söyleyecek bir şey yok!

147.000

Örtülü ödenekten bana verilenleri 147.000 lira olarak tespit etmişlerdi. 1952’den 1960’a kadar, iki kere günlük, bir defa da haftalık gazete çıkarmam için verilen, üstelik en saf niyetle gazeteme ve davama tahsis ettiğim için yetersizliği yüzünde evimdeki baba mirası eşyayı da götüren ve beni çeneme kadar borca batıran para… Bu 147.000 liranın, üzerine oturup “tamamlanmadıkça bir şey yapamam!” diye onu tasarrufuma geçirmiş olsam ve kendimi pahalıya satmayı bilseydim, o zamanlar oturduğum köşkü bana yüzbin liraya satmaya kalkan ev sahibime “evet!” demekle, bugün, yine dava ve gayeme mahsus olmak üzere birkaç milyonluk bir servet sahibiydim. Bugün, Feneryolu’nda, Bağdat Caddesi üstünde, 5000 metre karelik bahçesiyle bu mülk 5 milyon lira değerindedir.

Fakat bende, gayem ve yolum bakımından mutlaka malik bulunmam gereken böyle bir malî ve ticarî şuurdan hiçbir zaman hiçbir eser olmadı; ve mukaddes hedefe yol açabilmek, bir köprübaşı tutabilmek için en yetersiz yardımlara razı olmak ve bu yüzden evimdeki eşyayı da kaybetmek ve borç denizinde boğulmak gibi bir vaziyet doğdu. Yani mahut 147.000, sırf İslamî gayeye yol bulabilmek için, olduğu gibi, pişirdiğim yemeğe gitti, üstelik cebimde ve kilerimdekileri de silip süpürdü.

İşte, davamın baş hakkı olarak aldığım ve bunu iftiharla ilan ettiğim, fakat başta Adnan Bey’den milyonlar çimlenip de sonradan onu vatan haini diye teşhir eden namus yoksunu gazetelere nispetle işimi bilemediğim, örtülü ödenek hikayesi bütün içyüzü ve mahrem karakteriyle bundan ibarettir ve bu hikaye ve içyüzü bütün Büyük Doğu’cuların kavraması lazımdır.”

Meseleyi kendi bağlamından koparıp sanki ideal demokrat bir ülkede yaşıyormuşuz ve siyasetçisinden medyasına kadar herkes pir ü pakmış gibi kalkıp geçmişi yargılamadan önce aynaya bakmamız gerektiğini düşünüyorum.

[M.Nedim Hazar] 28.2.2020 [TR724]