Mesele çok grift ve komleks değil ama, yediden yetmişe herkesin ilgilendiği, futbol ile meseleye yaklaşmak ilgi çekebilir. Her karşılaşmadan sonra, ekran önünde Aristovari konuşan futbol yorumcularından, taraftarlığı, tarafgirlik bağnazlığı ile karıştıran emekli spor camiası mensuplarına, ıskartaya çıkmış emekli hakemlerden, adı mafyaya karışmış eski futboculara kadar her ağızın konuştuğu bir sektörün işleyişi, hiç olmazsa bir problemimizi çözmede örneklik teşkil etsin de, sebeb-i vucudu mana kazansın.
Sayın Başkan, -Futbol Federasyonu Başkanı değil!- bile Almanya ziyaretinde Türk asıllı Alman futbolcuya sahip çıkarak, ekranları dolduran boş insanlar grubuna dahil oldu ve problemimizi izah etme konusunda futbol'u seçmemizdeki haklılığımız perçinlendi. Çok sempatik olduğunu zanneden siyasetçilerin kendilerine çok hüsn ü zanları çok fazla ve her konuya maydanoz olmaktan üşenmiyorlar.
Mensup ve taraftar yelpazesi böylesi harc ı alem futbol camiasının yüzde doksandokuz oyuncu, hakem, saha, siyasi fikir, eğilim ve kanatleri ile, global ısınma kadar dahi ilgilenmiyoruz. Hatta koca koca adamların, ahı gitmiş vahı kalmış tiplerin kameralar önündeki durumlarını görünce, için için üzüldüğümüzü söylemeyeliyiz. “Bu yaşta insan daha ciddi şeylerle ilgilenmeli!” noktasındaki hayıflanmamız mazur görülmeli. Hele bir de devleti idare edenleri de aynı safta görünce, acı bir iç burkulmasına dönüşüyor.
Şu kadar var ki, ekran karşısındaki bütün bu boş konuşma, luzumsuz laflar, incir çekirdeğini doldurmayan atışmalara rağmen, maç bittikten sonra, skor ve maç sonucu hususunda fikir ayrılığı yaşamamalı ilginç. Bütün tartışmalar bu skorun neden, niçin, nasıl ve sonuçları üzerinde cereyan ediyor. Maç sonunda, galip ve mağlup kesin olarak biliniyor. Bitiş düdüğü çaldıktan sonra, “Hayır efendim, siz yanlış biliyorsunuz, karşı takım, daha fazla gol attı, buna rağmen yenildi. Skor levhasında gördüğünüz, 4-1'lik skor yanlış! Sonuç panolarında elektrikler söndüğü için maç sonucunun 4-3 olduğunu görmediniz!” diyerek, milyonların gözü önündeki bir neticeyi, herkesten farklı yorumlayarak meczup ve budala durumuna düşme gibi bir gariplik sergilemiyorlar. Hiç olmadı, “Oynat oğlum, bir defa daha seyredelim.” diyeret, hata yapma risklerini en aza indiriyorlar.
Futbol'un iki takım arasında olduğu, maç eğer seyirciye açık bir statda oynandı ise, bu kadar şahidin olduğu bir gerçeğin aksini iddia etmek, melankolu, sizofren ya da Alzheimer hastalıklarının tedavi tutmaz evresi olarak okunuyor.
Sayın Başkan'ın, son ABD ve Avrupa gezileri, futbol karşılaşmalarındaki seyirci ilgi ve sayı yoğunluğuna ulaşmasa da,-bizim medyayı boşverin-yabancı medyanın da şahitliği ile, başka ülkelerin de katıldığı büyük toplantı ve görüşmelere sahne oldu. BM görüşmeleri, Türkiye ve Sayın Başkan'ın şerefi ve “hoş geldiniz!” kutlamaları için düzenlenmiyor. Türkiye Heyeti'nin görüşmelere katılıyor olması, sağa-sola höykürmeleri, Türkiye'de dikta rejiminin uyardığı panik ve endişeyi uyarmıyor. Hatta, New York'ta yaşayan bir arkadaşımın ifadesi ile “BM günleri, New York'un en sıkıntılı günleri. Onlarca eskort ve makam aracının bir anda trafiğe girmesi, zaten problemli olan şehrin trafiğini on beş gün boyunca daha çekilmez hale getiriyor.” New York Belediye Başkanı da, her yıl yaşanan bu çile rutininin hemen ardından, halka verdikleri rahatsızlıktan özür diliyor. Yani, BM görüşmelerine, sadece, Kasım Paşa'dan ipini koparıp giden Kabadayı, Flinta ya da Modern Yeniçeriler gitmiyor. BM bir dünya karması! Maçları herkes seyrediyor, bir o kadarı da hadiseden haberdar!
Saray'ın ve Sayın Başkan'ın yayın bülteni olarak iş gören malum medya, milyonların şahit olduğu uluslararası bir etkinliği, parti içi eğitim seminerleri basitliğinde ele alıyor. Oradaki lider hayranlığı için ürettikleri bütün saçmalıklar, ABD ve BM'nin toplantı koridorlarında da gerçekleşiyor zannedersiniz. “Merkel, adamımıza hayran hayran baktı. Konuşma boyunca bütün dikkatler, Sayın Başkanımızdaydı!” uydurmaları, kendi liderine hayran parti kaçkınlarının yakıştırmaları. Be kıt akıllılar, bunlar sizin “Yürüşüne kurban olayım!” budalalığında ürettiğiniz Yurttan Sesler havaları.
Saray meddahları böyle abartınca, Sayın Başkan boş durur mu? Onun da şanına uygun racon ve rol kesmesi lazım. Rastgele ABD Başkanı Trump ile karşılaşıp tokalaşınca, (Geçen sefer tokalaşmayınca, bizim ki, fena alınmıştı. Trump'ın, Micro-phobia diye bir takıntısı var. Kimseye elini uzatmıyordu. Şimdi onu ikna etmişler. Artık herkesla tokalaşıyor!) “Trump, görüşelim dedi. Ben gitmedim!” diye kendini ağırdan satıyor. Ayol, üç ay boyunca, Trump'tan randevu almak için uğraşıp eli boş dönen siz değil misiniz?
Hazret'in Avrupa ziyaretleri de bundan farksız. Türkiye mevcut siyasi yüzleriyle, dünya açısından bir vizyon teklifinden daha ziyade, ekonomik çöküşün eşiğindeki ülkeler kategorisinde ele alınıyor. Türkiye'nin ABD'de muhatap olduğu “İstenmeyen ve taşınması zor müttefik!” pozisyonu, coğrafik yakınlık sebebiyle, Avrupa ülkeleri arasında, “Pimi çekilmiş el bombası!” güvensizliği şeklinde anlaşılıyor. Trump'ın Türk Heyetinin bütün görüşme taleplerine dirsek göstermesi, Avrupalı liderlerde Türkiye'de gerçekleşecek ekonomik krizi en az zararla atlatma temkininde ilerliyor. Saray'ın, Trump ile görüşemeden, McKinley dosyası, Avrupa'da her görüştüğü liderden, koltuğunun altında yapılması gereken ev ödevleri ile dönmesi bu yüzden.
Milyonların gözü önünde cereyan eden olayları bile doğruların semtine uğramadan veren medya camiası, Saray'ın kahir kudreti ile manipüle edilen yurt içi olay ve haberleri nasıl çarpıtıp, kamuoyunu aldattıklarını siz hesap edin.
Türk Heyeti, ABD dönüşünde, yapması gerekenler hususunda gerekli teminatları vermesine rağmen piyasaları rahatlatmayı başaramadı. Heyet daha yorgunluğunu atamadan, Türkiye'deki 20 bankanın uluslararası notu düşürüldü ya da işlemleri takibe alındı. Bu da mı gol değil? “Oynat oğlum, bir daha seyretsinler!”
[Kadir Gürcan] 8.10.2018 [Samanyolu Haber]
Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye [Abdullah Aymaz]
Üstad Hazretleri “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil” (3/173) âyetini her gün 500 defa okuyarak hasta, yaşlı şahsiyetine orduların âdeta saldırdığı o sıkıntılı günlerde bir sütre, bir kale yapmıştır… Şu sıkıntılı günlerde de biz Üstadımız gibi böyle sığınağa muhtacız… Gerçekten bu âyetin nasıl bir sığınak olduğunu anlamak için, Müellifinin izahlarına bir göz atalım:
“Ben o gurbetler, hastalıklar ve mazlumiyetlerin tazyiki ile dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâkî bir memlekette daimî bir saadete namzet olduğumu iman telkin ettiği hengâmda ‘of, of’ demekten vazgeçtim, ‘oh, oh’ dedim. Fakat bu gaye-i hayal ve fıtratın neticesinin tahakkuku, ancak ve ancak bütün mahlûkatın bütün harekat ve sekenâtlarını ahvâl ve âmellerini, kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve âciz-i mutlak olan insanı kendine dost ve muhatap eden ve bütün mahlukat üstünde bir makam veren bir Kadir-i Mutlakın hadsiz kudretiyle ve insana nihayetsiz inayet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir, diye düşünüp bu iki noktada; yani böyle bir kudretin faaliyeti… ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatli ehemmiyeti hakkında imanın inkişafını ve kalbin itminanını veren bir izah istedim. Yine o âyetle müracaat ettim, dedi ki, HASBÜNÂ (Bize yeter) daki NÂ (Bize) ya dikkat edip, senin ile beraber Lisan-ı hâl ve lisan-ı kâl ile kimler HASBÜNÂ’yı söylüyorlar, dinle!’ diye emretti.
“Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşcuklar, sinekler ve hesapsız hayvanlar ve hayvancıklar ve nihayetsiz nebatlar, yeşilcikler ve gayetsiz ağaçlar ve ağçcıklar dahi, benim gibi lisan-ı hâl ile HASBÜNALLAH VE Nİ’ME’L-VEKİL mânâsını yâdediyorlar ve yâda getiriyorlar ki: Bütün hayat şartlarını tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalar ve birbirinin misli gibi katreler ve birbirinin aynı gibi habbeler ve birbirine benzer çekirdeklerden kuşların yüz bin çeşitlerini ve hayvanların yüz bin tarzlarını nebâtâtın yüz bin nevini, ağaçların yüz bin sınıfını yanlışsız, noksansız, iltibassız, süslü, mizanlı, intizamlı, birbirinden ayrı, fârikalı bir surette gözümüz önünde, bilhassa her baharda gayet çabuk, gayet kolay, gayet geniş bir dairede gayet çoklukla yaratır, yapar. Kudretinin azamet ve haşmeti içinde, beraberlik be benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapılmaları vahdetini ve ehadiyetini bize gösterir… ve böyle hadsiz mucizeleri, ortaya koyan bir fiil-i rubûbiyete ve bir yaratıcılık tasarrufuna müdahale ve iştirak mümkün olmadığını bildirir, diye bildim.
“Sonra ‘HASBÜNÂ (Bize yeter)’daki ‘NÂ (Bize)’ da bulunan ‘ENE (Ben)’ ye yani NEFSİME baktım, gördüm ki: Hayvanat içinde beni dahi menşeim olan bir katre sudan yaratan yaratmış, mucizâne yapmış, kulağımı açıp gözümü takmış, kafama öyle bir beyin, sineme öyle bir kalb, ağzıma öyle bir dil koymuş ki, o beyin ve kalb ve dilde rahmetin bütün hazinelerinde depolanan bütün rahmanî hediyeleri tartacak, bilecek yüzer mizancıkları, ölçücükleri ve esmâ-yı hüsnânın nihayetsiz tecellilerinin definelerini açacak, ve anlayacak binler âletleri yaratmış, yapmış, yazmış; kokuların, tatların, renklerin adedince tarifeleri o aletlere yardımcı vermiş.”
Cenab-ı Hak o kadar çok ve büyük ihsanlar vermiş ki, saymakla bitmiyor. Mesela zâhirî beş duyu (görme, işitme, dokunma, koklama ve tad alma) yerine ayrıca bâtınî beş duyu (Şâika, sâika, hiss-i kable’l-vuku, rüya-yı sâdıka ve keşfi sahih) daha ihsan etmiş… Otuz İkinci Söz’de bu duyu ve duyguların veriliş hikmetleri ve tecelli eden isimler de anlatılıyor: “Cenab-ı Hak, celîl ulûhiyetiyle, cemîl rahmetiyle, kebîr rubûbiyetiyle, kerim re’fetiyle, azîm kudretiyle, lâtif hikmetiyle, şu küçük insanın vücudunu bu kadar havas (duygular) ve hissiyat ile, bu derece cevârih (el, ayak gibi organlar) ve cihazat (donanımlar) ile ve muhtelif âzâlar, âletler ile çeşit çeşit lâtifeler ve manevî duygular ile, donatıp tezyin etmiştir ki; tâ nevi nevi ve pek çok âletlerle, hadsiz nimet nevilerini ikram ve ihsanlarının çeşitlerini, rahmetinin tabakalarını, o insana hissettirsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem tâ binbir ilahî güzel isimlerinin hadsiz tecelli çeşitlerini; insana o âletlerle bildirsin, tarttırsın, sevdirsin. Ve o insandaki pek çok âletlerin ve cihazların her birisinin ayrı ayrı hizmeti, ubûdiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfatı vardır. Meselâ göz, suretlerdeki güzellikleri ve görünen varlıklar âlemde türlü türlü güzel kudret mucizelerini temâşâ eder. Vazifesi, ibret nazarıyla Yaradanına (Sanatkârına) şükrandır. Nazara mahsus lezzet ve elem malumdur, târife hâcet yok. Meselâ kulak, sadâların çeşitlerini, lâtif nağmelerini, işitme âlemindeki sesleri, Cenab-ı Hakkın rahmetinin lütuflarını hisseder. Ayrı bir ubudiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükâfat var. Mesela koku alma duygusu, kokular taifesindeki İlahî rahmetin lütuflarını hisseder. Kendine mahsus bir şükür vazifesi, bir lezzeti vardır. Elbette mükâfatı dahi vardır. Mesela dildeki tad alma duygusu, bütün taam ve yiyeceklerin zevklerini anlamakla gayet çeşitli manevî bir şükür ile vazife görür ve hâkeza… İşte böyle bütün insanî cihazlarının, kalb, akıl ve ruh gibi büyük ve mühim lütufların böyle ayrı ayrı vazifeleri, lezzetleri ve elemleri vardır.”
Dördüncü Şua’nın Üçüncü Mertebesinde de ilaveten deniliyor ki: “Böylece hadsiz İlahî Güzel İsimlerinin ayrı ayrı zuhurlarını o duygularla, hissiyatla ve hassasiyetle bana (her insana) bildirsin, zevk ettirsin ve bu ehemmiyetsiz görünen hakir ve fakir vücudumu, her müminin vücudu gibi, KÂİNATA bir GÜZEL TAKVİM ve RUZNÂME… Ve âlem-i ekbere muhtasar bir NÜSHA-İ ENVER… VE şu dünyaya bir MİSAL-İ MUSAĞĞAR… Ve sanat eserlerine bir MUZİCE-İ AZHAR… Ve nimetlerinin her nevine tâlip bir müşteri ve vesile… Ve Rubûbiyetinin kanunlarına ve icraat tellerine santral gibi bir mazhar… Ve hikmet ve rahmet armağanlarına ve çiçeklerine numune bahçesi gibi bir liste, bir fihriste… Ve İlahî hitaplara anlayışlı bir muhatap yaratmış olmakla beraber; en büyük bir nimet olan vücudu bu vücudumda büyütmek ve çoğaltmak için hayatı verdi. Ve o hayat ile o vücud nimetimi, şehadet âlemi kadar inbisat edebiliyor.”
Bu kadar nimetlerle bizleri donatan Cenab-ı Hak, elbette her derdimiz, her ihtiyacımız için bize yeter. O ne güzel Vekil’dir. Biz bu kadar nimetlerle bizleri perde eden Yaradanımıza dayandıktan sonra herşeyin altından kalkarız…
[Abdullah Aymaz] 8.10.2018 [Samanyolu Haber]
“Ben o gurbetler, hastalıklar ve mazlumiyetlerin tazyiki ile dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâkî bir memlekette daimî bir saadete namzet olduğumu iman telkin ettiği hengâmda ‘of, of’ demekten vazgeçtim, ‘oh, oh’ dedim. Fakat bu gaye-i hayal ve fıtratın neticesinin tahakkuku, ancak ve ancak bütün mahlûkatın bütün harekat ve sekenâtlarını ahvâl ve âmellerini, kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve âciz-i mutlak olan insanı kendine dost ve muhatap eden ve bütün mahlukat üstünde bir makam veren bir Kadir-i Mutlakın hadsiz kudretiyle ve insana nihayetsiz inayet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir, diye düşünüp bu iki noktada; yani böyle bir kudretin faaliyeti… ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatli ehemmiyeti hakkında imanın inkişafını ve kalbin itminanını veren bir izah istedim. Yine o âyetle müracaat ettim, dedi ki, HASBÜNÂ (Bize yeter) daki NÂ (Bize) ya dikkat edip, senin ile beraber Lisan-ı hâl ve lisan-ı kâl ile kimler HASBÜNÂ’yı söylüyorlar, dinle!’ diye emretti.
“Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşcuklar, sinekler ve hesapsız hayvanlar ve hayvancıklar ve nihayetsiz nebatlar, yeşilcikler ve gayetsiz ağaçlar ve ağçcıklar dahi, benim gibi lisan-ı hâl ile HASBÜNALLAH VE Nİ’ME’L-VEKİL mânâsını yâdediyorlar ve yâda getiriyorlar ki: Bütün hayat şartlarını tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalar ve birbirinin misli gibi katreler ve birbirinin aynı gibi habbeler ve birbirine benzer çekirdeklerden kuşların yüz bin çeşitlerini ve hayvanların yüz bin tarzlarını nebâtâtın yüz bin nevini, ağaçların yüz bin sınıfını yanlışsız, noksansız, iltibassız, süslü, mizanlı, intizamlı, birbirinden ayrı, fârikalı bir surette gözümüz önünde, bilhassa her baharda gayet çabuk, gayet kolay, gayet geniş bir dairede gayet çoklukla yaratır, yapar. Kudretinin azamet ve haşmeti içinde, beraberlik be benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapılmaları vahdetini ve ehadiyetini bize gösterir… ve böyle hadsiz mucizeleri, ortaya koyan bir fiil-i rubûbiyete ve bir yaratıcılık tasarrufuna müdahale ve iştirak mümkün olmadığını bildirir, diye bildim.
“Sonra ‘HASBÜNÂ (Bize yeter)’daki ‘NÂ (Bize)’ da bulunan ‘ENE (Ben)’ ye yani NEFSİME baktım, gördüm ki: Hayvanat içinde beni dahi menşeim olan bir katre sudan yaratan yaratmış, mucizâne yapmış, kulağımı açıp gözümü takmış, kafama öyle bir beyin, sineme öyle bir kalb, ağzıma öyle bir dil koymuş ki, o beyin ve kalb ve dilde rahmetin bütün hazinelerinde depolanan bütün rahmanî hediyeleri tartacak, bilecek yüzer mizancıkları, ölçücükleri ve esmâ-yı hüsnânın nihayetsiz tecellilerinin definelerini açacak, ve anlayacak binler âletleri yaratmış, yapmış, yazmış; kokuların, tatların, renklerin adedince tarifeleri o aletlere yardımcı vermiş.”
Cenab-ı Hak o kadar çok ve büyük ihsanlar vermiş ki, saymakla bitmiyor. Mesela zâhirî beş duyu (görme, işitme, dokunma, koklama ve tad alma) yerine ayrıca bâtınî beş duyu (Şâika, sâika, hiss-i kable’l-vuku, rüya-yı sâdıka ve keşfi sahih) daha ihsan etmiş… Otuz İkinci Söz’de bu duyu ve duyguların veriliş hikmetleri ve tecelli eden isimler de anlatılıyor: “Cenab-ı Hak, celîl ulûhiyetiyle, cemîl rahmetiyle, kebîr rubûbiyetiyle, kerim re’fetiyle, azîm kudretiyle, lâtif hikmetiyle, şu küçük insanın vücudunu bu kadar havas (duygular) ve hissiyat ile, bu derece cevârih (el, ayak gibi organlar) ve cihazat (donanımlar) ile ve muhtelif âzâlar, âletler ile çeşit çeşit lâtifeler ve manevî duygular ile, donatıp tezyin etmiştir ki; tâ nevi nevi ve pek çok âletlerle, hadsiz nimet nevilerini ikram ve ihsanlarının çeşitlerini, rahmetinin tabakalarını, o insana hissettirsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem tâ binbir ilahî güzel isimlerinin hadsiz tecelli çeşitlerini; insana o âletlerle bildirsin, tarttırsın, sevdirsin. Ve o insandaki pek çok âletlerin ve cihazların her birisinin ayrı ayrı hizmeti, ubûdiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfatı vardır. Meselâ göz, suretlerdeki güzellikleri ve görünen varlıklar âlemde türlü türlü güzel kudret mucizelerini temâşâ eder. Vazifesi, ibret nazarıyla Yaradanına (Sanatkârına) şükrandır. Nazara mahsus lezzet ve elem malumdur, târife hâcet yok. Meselâ kulak, sadâların çeşitlerini, lâtif nağmelerini, işitme âlemindeki sesleri, Cenab-ı Hakkın rahmetinin lütuflarını hisseder. Ayrı bir ubudiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükâfat var. Mesela koku alma duygusu, kokular taifesindeki İlahî rahmetin lütuflarını hisseder. Kendine mahsus bir şükür vazifesi, bir lezzeti vardır. Elbette mükâfatı dahi vardır. Mesela dildeki tad alma duygusu, bütün taam ve yiyeceklerin zevklerini anlamakla gayet çeşitli manevî bir şükür ile vazife görür ve hâkeza… İşte böyle bütün insanî cihazlarının, kalb, akıl ve ruh gibi büyük ve mühim lütufların böyle ayrı ayrı vazifeleri, lezzetleri ve elemleri vardır.”
Dördüncü Şua’nın Üçüncü Mertebesinde de ilaveten deniliyor ki: “Böylece hadsiz İlahî Güzel İsimlerinin ayrı ayrı zuhurlarını o duygularla, hissiyatla ve hassasiyetle bana (her insana) bildirsin, zevk ettirsin ve bu ehemmiyetsiz görünen hakir ve fakir vücudumu, her müminin vücudu gibi, KÂİNATA bir GÜZEL TAKVİM ve RUZNÂME… Ve âlem-i ekbere muhtasar bir NÜSHA-İ ENVER… VE şu dünyaya bir MİSAL-İ MUSAĞĞAR… Ve sanat eserlerine bir MUZİCE-İ AZHAR… Ve nimetlerinin her nevine tâlip bir müşteri ve vesile… Ve Rubûbiyetinin kanunlarına ve icraat tellerine santral gibi bir mazhar… Ve hikmet ve rahmet armağanlarına ve çiçeklerine numune bahçesi gibi bir liste, bir fihriste… Ve İlahî hitaplara anlayışlı bir muhatap yaratmış olmakla beraber; en büyük bir nimet olan vücudu bu vücudumda büyütmek ve çoğaltmak için hayatı verdi. Ve o hayat ile o vücud nimetimi, şehadet âlemi kadar inbisat edebiliyor.”
Bu kadar nimetlerle bizleri donatan Cenab-ı Hak, elbette her derdimiz, her ihtiyacımız için bize yeter. O ne güzel Vekil’dir. Biz bu kadar nimetlerle bizleri perde eden Yaradanımıza dayandıktan sonra herşeyin altından kalkarız…
[Abdullah Aymaz] 8.10.2018 [Samanyolu Haber]
Enflasyonu Mehmet Cengiz hesaplasın [Semih Ardıç]
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ilan ettiği enflasyon rakamlarının vatandaşın enflasyonu ile uzaktan yakından alakası olmadığı halde iktidar, TÜİK ile neyi alıp veremiyor anlamak mümkün değil.
TÜİK Başkan Yardımcısı Enver Taştı’nın eylül ayı enflasyon rakamlarının açıklandığı tarih olan 3 Ekim’de görevden alınması, yerine Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Enerji Bakanlığı döneminde birlikte çalıştığı Maden İşleri Genel Müdür Yardımcısı Yinal Yağan atanması hayli manidar. (Mütekaid siyasetçi-milletin vicdanı Bülent Arınç’ın kulakları çınlasın!)
3 EKİM’DE SARAY’DA DEPREM OLMUŞ
İddia o ki TÜFE için yüzde 24,52, ÜFE için yüzde 46,1 rakamı Saray’da gürültü koparmış. Ne hainliği ne de darbeciliği kalmış TÜİK’in.
Damat Berat bu yüzden aynı gün TÜİK’te enflasyonu yüksek açıkladı diye Taştı’yı tali bir birime yollamış.
Şimdi TÜİK topu kaleden çıkarmaya çalışıyor. Dünya standartlarında istatistik tuttuklarından, 5429 sayılı Türkiye İstatistik Kanunu’nun kendilerine verdiği teknik ve meslekî imtiyazdan dem vuruyor.
O kanun çıktığında iktidarda Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yoktu. Devlet iyi kötü ayaktaydı. Siyasetçi de bürokrat da hududunu biliyordu.
DEVİR DEĞİŞTİ
Oysa köprünün altından çok sular aktı. Devir değişti.
Saray’da mukim başkan Recep Tayyip Erdoğan her birimi kendisine bağlıyor. Varlık Fonu’na kendisini başkan olarak atayacak kadar ihtiras sahibi olduğunu cümle âlem gördü.
31 Mart 2019’da yapılacak mahallî idareler seçimine doğru yol alırken enflasyon, işsizlik ve diğer can sıkıcı verileri biraz inceltici filtreden geçirmenin ne mahsuru var?
Millete moral vermek sevap değil mi? Bu hususta parti müftüsü Hayreddin Karaman’ın fetvası yok mu?
Teferruata lüzum yok. McKinsey manevrasında ofsayta düşürülen damat Berat mesajı aldı ve gereğini yaptı.
EKİMDEN İTİBAREN DERTLER BİTECEK
Vatandaşın enflasyon çilesi ekimden itibaren bitecek. İşsizleri daha fazla teşhir edemeyecek TÜİK. Yüzde 1’lik azınlık olarak günlerini gün edecekler.
Sayı azaldıkça gündemde böyle bir madde kalmayacak. Ne âlâ!
Elin oğlu işsizliği düşürmek için 100 milyarlarca dolar yatırım yaparken Türkiye’nin cari açığını artırmadan işsizlik de çözülecek.
2007 ve 2016 senelerinde büyüme formülünü değiştirmiş bir iktidar için enflasyon dairesinin başındaki ismi değiştirmekten kolay ne var!
2013’ten bu yana fert başına millî gelir her ne hikmetse 10-11 bin dolar arasında geziniyor. 2013’te 1 ABD Doları 2 TL idi. O gün de fert başına gelir 10 bin dolar bugün de. Dolar ise 6,15 TL’ye çıktı.
Büyümeyi masa başında halleden AKP bundan böyle de enflasyon ve işsizlik gibi kangren haline gelmiş iktisadî meseleleri gözü kapalı bertaraf edecek.
Millet huzura gark olacak!
HANKE DE KİMMİŞ?
John Hopkins Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Steve Hanke’nin Türkiye’de yıllık enflasyonu yüzde 77 olarak hesapladığı bir dönemde zaten yatırımcıların ve akademisyenlerin itimatını kaybetmiş bir müesseseye siyasetin eli uzanıyor.
Zahiren serbest piyasacı rolü yapmakla niye uğraşıyor ki! Yap-İşlet-Devret (YİD) modelini yandaşı ihya düzeni şeklinde okuyup tatbik eden AKP, TÜİK’in kapısına vursun kilidi.
Enflasyon başta olmak üzere ekonomiye dair ne hesaplanacaksa bu iş de Mehmet Cengiz’e ihale edilsin olsun bitsin.
MEHMET CENGİZ’İN KOLEKSİYONU
Cengiz, AKP’nin devr-i iktidarında kazandığı servetlerle Lonra’da malikâne koleksiyonu yapacağına biraz da enflasyonla uğraşsın.
Geçen günlerde Murat Ülker’in iki VIP jetini satın aldı. Hazine garantili ihale şampiyonu milletin geçmediği otoyol ve köprüler için ödediği paraları Cengiz sandıklara, kasalara, zulalara sığdıramıyor.
Cengiz zaten ihaleyi üstlenip alt taşeronlara dağıtmakta mahirdir. Enflasyon ihalesini alsa kaç firmaya ekmek çıkar onun sayesinde.
Hükûmet her ay için gönlünden geçen rakamları Cengiz’e iletir o da ay sonunda rakamları ilan eder.
İTİRAZ EDEN OLURSA O KADAR YENİ HAPİSHANE VAR
Tıpkı Saray gazetelerine manşetlerin ve köşe yazılarının başlıkları verildiği gibi Cengiz’e de mühürlü zarfla “enflasyon ve işsizlik rakamları” iletilirse tıkır tıkır işler yeni sistem.
Çok fazla itiraz eden olursa endişeye mahal yok. 200’e yakın hapishane boşuna mı inşâ ediliyor?
Atıl kapasiteyi aktif hale getirmiş olmanın sağladığı toplam faktör verimliliği ile dünyada parmakla gösterilmek de var üstelik…
Mehmet Cengiz’e enflasyon ihalesine Erkan Tan’ın “Ver mehteri” anonsu ile başlanırsa hamiyetperver milletimizin krizde kırılan kolu kanadına biraz can gelebilir.
“McKinsey ya da IMF ne farkeder ki” derken bunları kastetmiştim…
[Semih Ardıç] 8.10.2018 [TR724]
TÜİK Başkan Yardımcısı Enver Taştı’nın eylül ayı enflasyon rakamlarının açıklandığı tarih olan 3 Ekim’de görevden alınması, yerine Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Enerji Bakanlığı döneminde birlikte çalıştığı Maden İşleri Genel Müdür Yardımcısı Yinal Yağan atanması hayli manidar. (Mütekaid siyasetçi-milletin vicdanı Bülent Arınç’ın kulakları çınlasın!)
3 EKİM’DE SARAY’DA DEPREM OLMUŞ
İddia o ki TÜFE için yüzde 24,52, ÜFE için yüzde 46,1 rakamı Saray’da gürültü koparmış. Ne hainliği ne de darbeciliği kalmış TÜİK’in.
Damat Berat bu yüzden aynı gün TÜİK’te enflasyonu yüksek açıkladı diye Taştı’yı tali bir birime yollamış.
Şimdi TÜİK topu kaleden çıkarmaya çalışıyor. Dünya standartlarında istatistik tuttuklarından, 5429 sayılı Türkiye İstatistik Kanunu’nun kendilerine verdiği teknik ve meslekî imtiyazdan dem vuruyor.
O kanun çıktığında iktidarda Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yoktu. Devlet iyi kötü ayaktaydı. Siyasetçi de bürokrat da hududunu biliyordu.
DEVİR DEĞİŞTİ
Oysa köprünün altından çok sular aktı. Devir değişti.
Saray’da mukim başkan Recep Tayyip Erdoğan her birimi kendisine bağlıyor. Varlık Fonu’na kendisini başkan olarak atayacak kadar ihtiras sahibi olduğunu cümle âlem gördü.
31 Mart 2019’da yapılacak mahallî idareler seçimine doğru yol alırken enflasyon, işsizlik ve diğer can sıkıcı verileri biraz inceltici filtreden geçirmenin ne mahsuru var?
Millete moral vermek sevap değil mi? Bu hususta parti müftüsü Hayreddin Karaman’ın fetvası yok mu?
Teferruata lüzum yok. McKinsey manevrasında ofsayta düşürülen damat Berat mesajı aldı ve gereğini yaptı.
EKİMDEN İTİBAREN DERTLER BİTECEK
Vatandaşın enflasyon çilesi ekimden itibaren bitecek. İşsizleri daha fazla teşhir edemeyecek TÜİK. Yüzde 1’lik azınlık olarak günlerini gün edecekler.
Sayı azaldıkça gündemde böyle bir madde kalmayacak. Ne âlâ!
Elin oğlu işsizliği düşürmek için 100 milyarlarca dolar yatırım yaparken Türkiye’nin cari açığını artırmadan işsizlik de çözülecek.
2007 ve 2016 senelerinde büyüme formülünü değiştirmiş bir iktidar için enflasyon dairesinin başındaki ismi değiştirmekten kolay ne var!
2013’ten bu yana fert başına millî gelir her ne hikmetse 10-11 bin dolar arasında geziniyor. 2013’te 1 ABD Doları 2 TL idi. O gün de fert başına gelir 10 bin dolar bugün de. Dolar ise 6,15 TL’ye çıktı.
Büyümeyi masa başında halleden AKP bundan böyle de enflasyon ve işsizlik gibi kangren haline gelmiş iktisadî meseleleri gözü kapalı bertaraf edecek.
Millet huzura gark olacak!
HANKE DE KİMMİŞ?
John Hopkins Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Steve Hanke’nin Türkiye’de yıllık enflasyonu yüzde 77 olarak hesapladığı bir dönemde zaten yatırımcıların ve akademisyenlerin itimatını kaybetmiş bir müesseseye siyasetin eli uzanıyor.
Zahiren serbest piyasacı rolü yapmakla niye uğraşıyor ki! Yap-İşlet-Devret (YİD) modelini yandaşı ihya düzeni şeklinde okuyup tatbik eden AKP, TÜİK’in kapısına vursun kilidi.
Enflasyon başta olmak üzere ekonomiye dair ne hesaplanacaksa bu iş de Mehmet Cengiz’e ihale edilsin olsun bitsin.
MEHMET CENGİZ’İN KOLEKSİYONU
Cengiz, AKP’nin devr-i iktidarında kazandığı servetlerle Lonra’da malikâne koleksiyonu yapacağına biraz da enflasyonla uğraşsın.
Geçen günlerde Murat Ülker’in iki VIP jetini satın aldı. Hazine garantili ihale şampiyonu milletin geçmediği otoyol ve köprüler için ödediği paraları Cengiz sandıklara, kasalara, zulalara sığdıramıyor.
Cengiz zaten ihaleyi üstlenip alt taşeronlara dağıtmakta mahirdir. Enflasyon ihalesini alsa kaç firmaya ekmek çıkar onun sayesinde.
Hükûmet her ay için gönlünden geçen rakamları Cengiz’e iletir o da ay sonunda rakamları ilan eder.
İTİRAZ EDEN OLURSA O KADAR YENİ HAPİSHANE VAR
Tıpkı Saray gazetelerine manşetlerin ve köşe yazılarının başlıkları verildiği gibi Cengiz’e de mühürlü zarfla “enflasyon ve işsizlik rakamları” iletilirse tıkır tıkır işler yeni sistem.
Çok fazla itiraz eden olursa endişeye mahal yok. 200’e yakın hapishane boşuna mı inşâ ediliyor?
Atıl kapasiteyi aktif hale getirmiş olmanın sağladığı toplam faktör verimliliği ile dünyada parmakla gösterilmek de var üstelik…
Mehmet Cengiz’e enflasyon ihalesine Erkan Tan’ın “Ver mehteri” anonsu ile başlanırsa hamiyetperver milletimizin krizde kırılan kolu kanadına biraz can gelebilir.
“McKinsey ya da IMF ne farkeder ki” derken bunları kastetmiştim…
[Semih Ardıç] 8.10.2018 [TR724]
Muhteris ihbarcılar [Nurullah Albayrak]
Suç işlenmesinin önlenmesi, kamu düzeninin tesisinin sağlanması adına önemli bir vazife gören muhbirler, siyasilerin şekillendirmesiyle yerini ihbarcılık gibi aşağılık bir davranışa bıraktı. İnsanların egosu, siyasi ve dini idealleri, korkuları, nefretleri, karakter ve psikolojik bozuklukları siyasilerin yönlendirmesiyle birleşince ortaya muhteris ihbarcılar çıktı. Kimi siyasiler tarafından iyi bir iş gibi sunulan bu davranışın toplumu içten içe çürütmeye, toplumsal birliği, beraberliği yok etmeye sebebiyet verecek kadar tehlikeli olduğu anlaşılamadı.
İnsan davranışlarının şekillenmesinde, hiç şüphesiz ki kişilerin içinde bulunduğu toplumun kültürü önemli bir rol oynamaktadır. Kültür, toplumsal ahlakın, geleneklerin, göreneklerin, örflerin, âdetlerin, değerlerin, hukuki kuralların ve toplumsal alışkanlıkların oluşturduğu bir olgudur. İnsandan insana, kuşaktan kuşağa bilgi ve görgü aktarımını sağlayan ortamı oluşturan kültür, siyasilerin menfaatleri ihbarcıların egoları sayesinde hızlı bir değişime neden oldu. Yaşanan bu kültür değişmesi de toplumda davranış ve kişilik bozukluklarının artmasına sebebiyet verdi.
İnsanların iş arkadaşını, okul arkadaşını, ev arkadaşını, komşusunu, akrabasını, çocuğunu, işverenini, işçisini, amirini, memurunu ihbar etmesi yaşanan bu davranış ve kişilik bozukluklarının en önemli göstergesidir. Bu bozukluk etrafımıza bakıldığında da özel bir çaba olmaksızın görülebilmektedir.
Casusluk tarihinin bilinen ilk örneklerini din adamlarının oluştuduğu düşünüldüğünde bizde de diyanet teşkilatı mensuplarının ihbarcılık konusunda öncü olduğunu tahmin etmek güç olmayacaktır. Siyasilerin dini argümanları kullanması ve insanlarda var olan siyasi ve dini idealleri gerçekleştirilme beklentisi ihbarcı olmalarını kolaylaştırmış oldu. Hak,hukuk, adalet konusunda hassas oldukları olmaları gerektiği düşünülen; imamlar, müezzinler, vaizler, müftüler hem ülkemizde hem de yurtdışında ihbarcılık işini ‘dini bir vazife’ olarak görerek, hem dine hem de insanların din adamına bakışına ciddi anlamda zarar vermiştir.
DİYANET EN ÖNDE GİDİYOR…
Diyanet teşkilatı ihbarcılığı bir vazife olarak kabul ederek tüm personelini bu konuda fiilen görevlendirdi. İnsanlık tarihinin en aşağılık vazifesi kapsamında verilen ifadeler mahkemelere yansımaya başladı. Mahkeme dosyalarına yansıyan ifadelere bakıldığında ihbarcıların karakterlerinin ne olduğu kolayca anlaşılabiliyor. Aynı metinler sayesinde ihbarcıların, ihtiraslarını, egolarını, başarısızlıklarını, çapsızlıklarını görmek de mümkün.
Sayın Cumhurbaşkanım, bakanım diye başlayan metinlerde, vatanperverlik edebiyatının yer aldığı giriş sonrasında, işyerinde birlikte çalıştıkları arkadaşının, komşusunun, akrabasının bazen de çocuğunun suçlu olduğuna kesin olarak emin olduğunu söyleyen ifadeler, o arkadaşının görevden alınması, cezalandırılması gerektiğine dair talepler, sonunda ise karaktersizliğinin görülmesinin vereceği rahatsızlığı kaldıramayacağı için olsa gerek, gönderdiği ihbar mektubunun ve isminin gizli tutulmasına dair talep, bazen de bu talebi gerekçelendirmek için arkadaşının, komşusunun, akrabasının çok tehlikeli olduğundan kendisine ve ailesine zarar verebileceğine dair kurgusal senaryolar. Tüm ihbar metinlerinde bu kurguyu görmek mümkün.
‘Şu kişi terör örgütü mensubudur dediğimde bana masumiyet asıldır, ben herhangi bir yanlışını görmedim, suçlamak bana düşmez diyerek cevap verdi, bu cevabıyla onun da terör örgütüyle irtibatlı olduğunu anladım. Cumhurbaşkanımızı eleştirerek terör örgütü mensubu olduğunu göstermiştir.’ Şeklinde ifadeler de ihbarcıların sıklıkla kullandığı argümanlardır.
İnanıyorum ki ihbar mesajları alenileşse, metni yazan kişiler bu metinlerin kendileri tarafından yazılmadığını ispat için çaba sarfedecektir. İhbarcıların verdiği ifadeler en geç mahkeme aşamasında aleniyet kazanacak ve herkes tarafından görülecektir. Bugün bu iş pervasızca yapılsa da hayat biraz normale döndüğünde yapılanlar yerini kaçınılmaz bir pişmanlığa bırakacaktır.
Siyasilerin menfaatlerinin korunması adına yeni bir kültür oluşturuldu. İnsanların karşısındaki kişiye saygı, sevgi, güven duygusu gösterdiği bir toplumdan, karşısındakinin ihbarcı olabileceği gibi bir düşüncenin hakim olduğu bir topluma evrildi ki bu durum hiç şüphesiz telafisi imkansız zararlara sebebiyet verecektir.
Yaşanan bu kültürel yozlaşmanın düzeltilmesi ve oluşacak toplumsal zararın önlenmesi için gayret gösterilmezse, davranış ve kişilik bozukluğuna sahip bir toplum ve telafi edilemeyecek pişmanlıklar kaçınılmaz olacaktır.
[Nurullah Albayrak] 8.10.2018 [TR724]
İnsan davranışlarının şekillenmesinde, hiç şüphesiz ki kişilerin içinde bulunduğu toplumun kültürü önemli bir rol oynamaktadır. Kültür, toplumsal ahlakın, geleneklerin, göreneklerin, örflerin, âdetlerin, değerlerin, hukuki kuralların ve toplumsal alışkanlıkların oluşturduğu bir olgudur. İnsandan insana, kuşaktan kuşağa bilgi ve görgü aktarımını sağlayan ortamı oluşturan kültür, siyasilerin menfaatleri ihbarcıların egoları sayesinde hızlı bir değişime neden oldu. Yaşanan bu kültür değişmesi de toplumda davranış ve kişilik bozukluklarının artmasına sebebiyet verdi.
İnsanların iş arkadaşını, okul arkadaşını, ev arkadaşını, komşusunu, akrabasını, çocuğunu, işverenini, işçisini, amirini, memurunu ihbar etmesi yaşanan bu davranış ve kişilik bozukluklarının en önemli göstergesidir. Bu bozukluk etrafımıza bakıldığında da özel bir çaba olmaksızın görülebilmektedir.
Casusluk tarihinin bilinen ilk örneklerini din adamlarının oluştuduğu düşünüldüğünde bizde de diyanet teşkilatı mensuplarının ihbarcılık konusunda öncü olduğunu tahmin etmek güç olmayacaktır. Siyasilerin dini argümanları kullanması ve insanlarda var olan siyasi ve dini idealleri gerçekleştirilme beklentisi ihbarcı olmalarını kolaylaştırmış oldu. Hak,hukuk, adalet konusunda hassas oldukları olmaları gerektiği düşünülen; imamlar, müezzinler, vaizler, müftüler hem ülkemizde hem de yurtdışında ihbarcılık işini ‘dini bir vazife’ olarak görerek, hem dine hem de insanların din adamına bakışına ciddi anlamda zarar vermiştir.
DİYANET EN ÖNDE GİDİYOR…
Diyanet teşkilatı ihbarcılığı bir vazife olarak kabul ederek tüm personelini bu konuda fiilen görevlendirdi. İnsanlık tarihinin en aşağılık vazifesi kapsamında verilen ifadeler mahkemelere yansımaya başladı. Mahkeme dosyalarına yansıyan ifadelere bakıldığında ihbarcıların karakterlerinin ne olduğu kolayca anlaşılabiliyor. Aynı metinler sayesinde ihbarcıların, ihtiraslarını, egolarını, başarısızlıklarını, çapsızlıklarını görmek de mümkün.
Sayın Cumhurbaşkanım, bakanım diye başlayan metinlerde, vatanperverlik edebiyatının yer aldığı giriş sonrasında, işyerinde birlikte çalıştıkları arkadaşının, komşusunun, akrabasının bazen de çocuğunun suçlu olduğuna kesin olarak emin olduğunu söyleyen ifadeler, o arkadaşının görevden alınması, cezalandırılması gerektiğine dair talepler, sonunda ise karaktersizliğinin görülmesinin vereceği rahatsızlığı kaldıramayacağı için olsa gerek, gönderdiği ihbar mektubunun ve isminin gizli tutulmasına dair talep, bazen de bu talebi gerekçelendirmek için arkadaşının, komşusunun, akrabasının çok tehlikeli olduğundan kendisine ve ailesine zarar verebileceğine dair kurgusal senaryolar. Tüm ihbar metinlerinde bu kurguyu görmek mümkün.
‘Şu kişi terör örgütü mensubudur dediğimde bana masumiyet asıldır, ben herhangi bir yanlışını görmedim, suçlamak bana düşmez diyerek cevap verdi, bu cevabıyla onun da terör örgütüyle irtibatlı olduğunu anladım. Cumhurbaşkanımızı eleştirerek terör örgütü mensubu olduğunu göstermiştir.’ Şeklinde ifadeler de ihbarcıların sıklıkla kullandığı argümanlardır.
İnanıyorum ki ihbar mesajları alenileşse, metni yazan kişiler bu metinlerin kendileri tarafından yazılmadığını ispat için çaba sarfedecektir. İhbarcıların verdiği ifadeler en geç mahkeme aşamasında aleniyet kazanacak ve herkes tarafından görülecektir. Bugün bu iş pervasızca yapılsa da hayat biraz normale döndüğünde yapılanlar yerini kaçınılmaz bir pişmanlığa bırakacaktır.
Siyasilerin menfaatlerinin korunması adına yeni bir kültür oluşturuldu. İnsanların karşısındaki kişiye saygı, sevgi, güven duygusu gösterdiği bir toplumdan, karşısındakinin ihbarcı olabileceği gibi bir düşüncenin hakim olduğu bir topluma evrildi ki bu durum hiç şüphesiz telafisi imkansız zararlara sebebiyet verecektir.
Yaşanan bu kültürel yozlaşmanın düzeltilmesi ve oluşacak toplumsal zararın önlenmesi için gayret gösterilmezse, davranış ve kişilik bozukluğuna sahip bir toplum ve telafi edilemeyecek pişmanlıklar kaçınılmaz olacaktır.
[Nurullah Albayrak] 8.10.2018 [TR724]
Kinsey’e etmem şikayet ağlarım ben halime! [Naci Karadağ]
Çok büyük çabalarla Amerikalı danışman şirket MCkinsey’in Türkiye Cumhuriyeti’ne teklif ettiği öneri paketine ulaştık ve içeriğini açıklıyoruz. İnanmayan yazının sonuna kadar sabırla okusun.
-Efendim bir konu var.
-Buyrun damat.
-Efendim malum uluslararası çevreler güvenirlik ve itibara önem verir.
-Damat sen böyle ıslak kedi yavrusu gibi mahcup mahcup bakınca işin altından mutlaka bir şey çıkıyor, söyle hele diyeceğini. N’olmuş uluslararası çevreler?
-Efendim arkadaşlar düşünmüş taşınmış!
-Ne! Düşünmüşler mi? Suç işlemişler!
-Efendim çok espritüelsiniz, de mesele öyle değil.
-Yoo, hiç esprikçi biri değilimdir.
-Ama babacım…
-Babacım mı? Dalin reklamında mı oynuyoruz, bu ne cıvıklık? “Başkanım” diyeceksin, hadi kendini biraz farklı hissetmek istiyorsan “Başkancım” diyebilir o kadar.
-Tamam başkancım, pardon başkanım. Bizim IMF’e gitmememiz için bir takım adımlar atmamız gerekiyor. Bu kuruluş da öyle bir şey.
-Geç bunları damat, siz bana bırakın bakın nasıl mücadele ediyorum.
-Öyle olmuyor işte, siz her atara atar gidere gider yaptıkça durum daha vahimleşiyor.
-Yapmayayım da siyaseten bitelim mi?
-Yapmayın demiyoruz, yapın tabi…
-Hobi olarak mı yapayım!
-Hayır efendim estağfurullah yapın da çaktırmadan yapın, çok gürültü çıkarmadan yapın…
-Damat sen yenisin bilmezsin racon kesmenin adab-ı muaşeretini. Üstelik lezzetli bir şey uyandırmış olayım.
-Öyle diyorsunuz ama para piyasaları çok kırılgan bir cümlenizle milyarlarca yük altına giriyoruz.
-TL mi döviz mi?
-Ne fark eder? İzin verin bu McKinsey denen adamlarla çalışır gibi görünelim. İlla dediklerini yapmak zorunda değiliz, maksat uluslararası para gözlemcileri biraz rahatlasın.
-Nasıl yani, enflasyon oranlarını manipüle etmemize karışmayacaklar mı? Döviz kurunu kafamıza göre açıklayacak mıyız? Faizi istediğimiz gibi artıp düşürebilecek miyiz yine?
-Hepsini yapacağız başkancım. Siz şunu bir imzalayın hele…
Tahmin edeceğiniz üzere gerçekte olmayan bir diyalog yukarıda aktardığım. Biraz da sulandırdım hazmı kolay olsun diye.
Tam olarak böyle olmasa da McKinsey olayının böyle başladığını düşünüyorum şahsen.
Her iki taraf da birbirine el ense çekti başlangıçta.
Ancak, film RTE iktidarının başlangıcından bu yana TÜİK’in ilk kez gerçeğe yakın enflasyon oranı açıklamasıyla sağlam koptu sanırım. Reis, açıklanan rakamı duyduğunda sorumlusunu aradı hemen. Kelle gerekiyordu zira.
Damada hemen kıyamazdı, lazımdı daha. Yanlış anlaşılmasın ‘damadı harcamaz’ demiyorum asla, bu aşamada harcamayacaktır. Belki durumlar daha vahim olduğunda, biraz daha vakit var ona.
McKinsey, her modern ve ciddi devlet ile çalıştığı gibi daha işin başına denk gelen enflasyon rakamlarının açıklanması kendilerine sorulduğunda, “gerçekler ne ise onu açıklayın, yalan üzerine ekonomi inşa edilmez” dedi muhtemelen.
Biz sıradan ölümlüler gibi Erdoğan da şok oldu açıklanan rakamları gördüğünde ve ilk kelle olarak TÜİK başkan yardımcısını görevden aldı. Onun yerine damadın kankalarından birini de atadı ki çok maraza çıkarmasın.
Ve ardından zehir zemberek McKinsey açıklamaları geldi.
Kızılcahamam’da mikrofonu eline aldı ve başladı saydırmaya.
Gömmediği kimse kalmamıştı… (Bakınız Rüzgargülü ve Gömü Galerisi başlıklı yazımız) Ne MHP lideri Bahçeli’ye acıdı, ne damada, ne troliçe Hilal’e, ne Pelikan eşrafından Salih Tuna hoca efendiye…
Sağlam gömdü ve küreğin tersiyle toprağı düzledi…
Biz kendimize yeteriz, dedi her zaman söylediği gibi.
“Hele ben dizginleri ele alayım görün bakın enflasyonla, dövizle nasıl mücadele ediyor”a getirdi sözü…
Yani tabloyu Nihat Hatipoğlu Hoca görse, “damat ağlıyordu, jöleli ağlıyordu, Cemil Ertem ağlıyordu” şeklinde gözyaşlarıyla aktarırdı bizlere.
Rivayet olur ki Damat Albayrak o kadar üzüldü ki Amazon’a gelen ürünlere göz atmayı bile ihmal etti. Sürekli “Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime/titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime” şarkısını mırıldanıyordu.
Kulisler Mckinsey’in durum kısa sürede algılayıp vahameti idrak ettiğini söylüyor. Sadece bir teklif paketi getirmişler.
İçeriğini bilmiyorum ama bunun için milyon dolara yabancı kuruluşa da gerek yok.
En başta Tayyip Erdoğan biliyor bu ülkenin içinde bulunduğu batak ve uçurum kenarından nasıl kurtulacağını.
Gelelim McKinsey’in öneri paketine. Ancak şu hususu tekrar hatırlatmakta fayda var:
Erdoğan bir hafta önce imzaladığı MCKinsey ‘olur’ anlaşmasına ne muhalefetin tepkisi ne de halkın tepkisinden çekindiği için iptal etmiştir.
Bunlarla en ufak ilgisi yoktur.
İlk ortak icraatta olduğu gibi (Enflasyon rakamları) her hamlenin, açıklamanın, ciddi, doğru, gerçekçi ve manipülasyondan uzak olma ihtimali Erdoğan’ı korkutmuş ve kurduğu iskambilden boş yapının yıkılma ihtimalini ilk kez bu kadar yakından hissetmiştir. Sebep budur…
McKinsey’in Türkiye raporunda iktidar partisi ve Saray’a önerdiği şeyler aslında bilinmeyen şeyler de değildir. Muhtemelen Erdoğan bu öneri paketini açık okutmuş ve öğrendikten sonra damadı yanına çağırıp, “Biz bunları bilmiyor muyuz sanki?” diye fırça kaymıştır.
Bence de insan bildiği şeyleri tekrar öğrenmek için başkalarına yüklü paralar ödemesi saçmalıktır aptallıktır!
McKinsey öneri paketi…
1- Piyasalara müdahale etmekten vazgeçin, belli bir süre sonra kendi stabilitesini oluşturacaktır.
2- Merkez Bankası’nı rahat bırakın.
3- Özgürlük paranın sevdiği bir şeydir, insanların özgür olmasından korkmayın hapisteki gazetecileri ve aydınları derhal bırakın.
4- Ülke medyası üzerindeki acımasız gücünüzü yavaş yavaş terk edin. Size seven medya olabilir ama sizin yönettiğiniz medya bir süre sonra medyanın genel anlamda etkisini yitirmesine sebep olacaktır. İnsanlar yıllarca AHaber’e inanmazlar, bir dönem sonra hiçbir anlamı kalmayacaktır bu kanalların ve gazetelerin.
5- Kurumlar gibi kişiler de öyledir. Emrinizdeki gazeteci, yazar, çizer takımını serbest bırakın. Sadece sizi övmelerine izin vererek hem onlara hem kendinize büyük kötülük ediyorsunuz. Bu taktik de bumerang gibi bir süre sonra sizi vuracaktır.
6- Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere siyasi tutsakların hepsini derhal salıverin.
7- Terör ile siyaseten mücadele edin. İnsanların taleplerini meşru yollarla ifade etmelerine izin verin.
8- Devlete akraba, dost, sempatizan, partili yığmaya son verin. Devleti bitirdiğiniz gibi kendi altınızı oyarsınız. Liyakat tekrar geri gelmeli.
9- Adalet üzerindeki gölgenizi kaldırın, hakim-savcıları yönetmekten vazgeçin. Dünyada genel kanaat Türkiye’deki yargının hukuk ile ilgisinin kalmadığı şeklindedir. Bu algıyı hızla değiştirmelisiniz.
10- İnsanların huzurunu bozmaya uğraşmayın. Birleştirici olun ayrıştırmayın. Düne kadar size seçim kazandıran gerginlik politikası ve ayrıştırıcı söylem artık doyum noktasına ulaşmış durumdadır. Bunun işlerliği kalmamıştır.
11- Devlet harcamalarında, özellikle sarayda yapılan israfların önüne geçin ve daha mütevazı bir hayat yaşayıp bunu kendi halkınıza gösterin. Cuma namazına 150 araçlık konvoyla gitmekten vazgeçin.
12- Hapishanelere doldurduğunuz masumları, anneleri, bebekleri derhal bırakın. Suçun şahsiliğini esas alın. Gerçek darbecileri bulup ortaya çıkarın (Tabi gerçekten istiyorsanız) ve en ağır şekilde cezalandırın. Ama darbeciliği, hainliği muhalif sindirmedi bir silah olarak kullanmaktan vazgeçin.
13- Eşe dosta devlet imkanı, ihale vermekten, peşkeş çekmekten vaz geçin.
14- Artık bir yönetim şekline dönüşmüş olan rüşvet alıp vermeyi önlemek için sert tedbirler alın.
15- Rüşvet, torpil, adam kayırma, yüzde alma gibi kendi oluşturduğunuz gelenekleri derhal sonlandırın.
16- İnsanları fişlemekten, telefonları dinlemekten, özgürlükleri kısıtlamaktan vazgeçin.
17- Kapattığınız internet sitelerden elinizi çekin.
18- Çöktüğünüz muhalif mallarını ve paralarını derhal iade edin.
19- Peşkeş çektiğiniz arazileri ve ihaleleri hakkaniyetle tekrar yapın ve hak edene verin.
20- iş adamlarından aldığınız kayıt dışı paraları hazineye devredin.
21- Başta Suriye olmak üzere dünyanın her yerinde destekleyip, icabında silah yolladığınız Radikal gruplara olan desteğinizi derhal kesin.
22- MİT ile yaptığınız ne kadar kirli ve pis iş varsa hemen iptal edin. İstihbarat servislerinizi düşman üretmekte değil barış ortamı oluşturmak kullanın.
23- İçerde ve dışarda kullandığnız kavgacı dili hemen terk edip 2002 ayarlarınıza geri dönün ve dünyaya düşman değil dış dünyayla bütünleşmiş bir Türkiye modeline dönün.
24- İçe kapanmayı değil dışa açılmayı hedefleyin ve bu hedefinizi tüm dünyaya gösterin.
25- O yüzük de kiminse götürün verin!
Rivayet odur ki, McKinsey’in bu öneri paketini açıp okuyan damat Albayrak en son saray koridorlarında,
“Perde-i zûlmet çekilmiş,korkarım ikbâlime…
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime…”
Mısralarını söyleyerek dolanıyormuş!
[Naci Karadağ] 8.10.2018 [TR724]
-Efendim bir konu var.
-Buyrun damat.
-Efendim malum uluslararası çevreler güvenirlik ve itibara önem verir.
-Damat sen böyle ıslak kedi yavrusu gibi mahcup mahcup bakınca işin altından mutlaka bir şey çıkıyor, söyle hele diyeceğini. N’olmuş uluslararası çevreler?
-Efendim arkadaşlar düşünmüş taşınmış!
-Ne! Düşünmüşler mi? Suç işlemişler!
-Efendim çok espritüelsiniz, de mesele öyle değil.
-Yoo, hiç esprikçi biri değilimdir.
-Ama babacım…
-Babacım mı? Dalin reklamında mı oynuyoruz, bu ne cıvıklık? “Başkanım” diyeceksin, hadi kendini biraz farklı hissetmek istiyorsan “Başkancım” diyebilir o kadar.
-Tamam başkancım, pardon başkanım. Bizim IMF’e gitmememiz için bir takım adımlar atmamız gerekiyor. Bu kuruluş da öyle bir şey.
-Geç bunları damat, siz bana bırakın bakın nasıl mücadele ediyorum.
-Öyle olmuyor işte, siz her atara atar gidere gider yaptıkça durum daha vahimleşiyor.
-Yapmayayım da siyaseten bitelim mi?
-Yapmayın demiyoruz, yapın tabi…
-Hobi olarak mı yapayım!
-Hayır efendim estağfurullah yapın da çaktırmadan yapın, çok gürültü çıkarmadan yapın…
-Damat sen yenisin bilmezsin racon kesmenin adab-ı muaşeretini. Üstelik lezzetli bir şey uyandırmış olayım.
-Öyle diyorsunuz ama para piyasaları çok kırılgan bir cümlenizle milyarlarca yük altına giriyoruz.
-TL mi döviz mi?
-Ne fark eder? İzin verin bu McKinsey denen adamlarla çalışır gibi görünelim. İlla dediklerini yapmak zorunda değiliz, maksat uluslararası para gözlemcileri biraz rahatlasın.
-Nasıl yani, enflasyon oranlarını manipüle etmemize karışmayacaklar mı? Döviz kurunu kafamıza göre açıklayacak mıyız? Faizi istediğimiz gibi artıp düşürebilecek miyiz yine?
-Hepsini yapacağız başkancım. Siz şunu bir imzalayın hele…
Tahmin edeceğiniz üzere gerçekte olmayan bir diyalog yukarıda aktardığım. Biraz da sulandırdım hazmı kolay olsun diye.
Tam olarak böyle olmasa da McKinsey olayının böyle başladığını düşünüyorum şahsen.
Her iki taraf da birbirine el ense çekti başlangıçta.
Ancak, film RTE iktidarının başlangıcından bu yana TÜİK’in ilk kez gerçeğe yakın enflasyon oranı açıklamasıyla sağlam koptu sanırım. Reis, açıklanan rakamı duyduğunda sorumlusunu aradı hemen. Kelle gerekiyordu zira.
Damada hemen kıyamazdı, lazımdı daha. Yanlış anlaşılmasın ‘damadı harcamaz’ demiyorum asla, bu aşamada harcamayacaktır. Belki durumlar daha vahim olduğunda, biraz daha vakit var ona.
McKinsey, her modern ve ciddi devlet ile çalıştığı gibi daha işin başına denk gelen enflasyon rakamlarının açıklanması kendilerine sorulduğunda, “gerçekler ne ise onu açıklayın, yalan üzerine ekonomi inşa edilmez” dedi muhtemelen.
Biz sıradan ölümlüler gibi Erdoğan da şok oldu açıklanan rakamları gördüğünde ve ilk kelle olarak TÜİK başkan yardımcısını görevden aldı. Onun yerine damadın kankalarından birini de atadı ki çok maraza çıkarmasın.
Ve ardından zehir zemberek McKinsey açıklamaları geldi.
Kızılcahamam’da mikrofonu eline aldı ve başladı saydırmaya.
Gömmediği kimse kalmamıştı… (Bakınız Rüzgargülü ve Gömü Galerisi başlıklı yazımız) Ne MHP lideri Bahçeli’ye acıdı, ne damada, ne troliçe Hilal’e, ne Pelikan eşrafından Salih Tuna hoca efendiye…
Sağlam gömdü ve küreğin tersiyle toprağı düzledi…
Biz kendimize yeteriz, dedi her zaman söylediği gibi.
“Hele ben dizginleri ele alayım görün bakın enflasyonla, dövizle nasıl mücadele ediyor”a getirdi sözü…
Yani tabloyu Nihat Hatipoğlu Hoca görse, “damat ağlıyordu, jöleli ağlıyordu, Cemil Ertem ağlıyordu” şeklinde gözyaşlarıyla aktarırdı bizlere.
Rivayet olur ki Damat Albayrak o kadar üzüldü ki Amazon’a gelen ürünlere göz atmayı bile ihmal etti. Sürekli “Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime/titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime” şarkısını mırıldanıyordu.
Kulisler Mckinsey’in durum kısa sürede algılayıp vahameti idrak ettiğini söylüyor. Sadece bir teklif paketi getirmişler.
İçeriğini bilmiyorum ama bunun için milyon dolara yabancı kuruluşa da gerek yok.
En başta Tayyip Erdoğan biliyor bu ülkenin içinde bulunduğu batak ve uçurum kenarından nasıl kurtulacağını.
Gelelim McKinsey’in öneri paketine. Ancak şu hususu tekrar hatırlatmakta fayda var:
Erdoğan bir hafta önce imzaladığı MCKinsey ‘olur’ anlaşmasına ne muhalefetin tepkisi ne de halkın tepkisinden çekindiği için iptal etmiştir.
Bunlarla en ufak ilgisi yoktur.
İlk ortak icraatta olduğu gibi (Enflasyon rakamları) her hamlenin, açıklamanın, ciddi, doğru, gerçekçi ve manipülasyondan uzak olma ihtimali Erdoğan’ı korkutmuş ve kurduğu iskambilden boş yapının yıkılma ihtimalini ilk kez bu kadar yakından hissetmiştir. Sebep budur…
McKinsey’in Türkiye raporunda iktidar partisi ve Saray’a önerdiği şeyler aslında bilinmeyen şeyler de değildir. Muhtemelen Erdoğan bu öneri paketini açık okutmuş ve öğrendikten sonra damadı yanına çağırıp, “Biz bunları bilmiyor muyuz sanki?” diye fırça kaymıştır.
Bence de insan bildiği şeyleri tekrar öğrenmek için başkalarına yüklü paralar ödemesi saçmalıktır aptallıktır!
McKinsey öneri paketi…
1- Piyasalara müdahale etmekten vazgeçin, belli bir süre sonra kendi stabilitesini oluşturacaktır.
2- Merkez Bankası’nı rahat bırakın.
3- Özgürlük paranın sevdiği bir şeydir, insanların özgür olmasından korkmayın hapisteki gazetecileri ve aydınları derhal bırakın.
4- Ülke medyası üzerindeki acımasız gücünüzü yavaş yavaş terk edin. Size seven medya olabilir ama sizin yönettiğiniz medya bir süre sonra medyanın genel anlamda etkisini yitirmesine sebep olacaktır. İnsanlar yıllarca AHaber’e inanmazlar, bir dönem sonra hiçbir anlamı kalmayacaktır bu kanalların ve gazetelerin.
5- Kurumlar gibi kişiler de öyledir. Emrinizdeki gazeteci, yazar, çizer takımını serbest bırakın. Sadece sizi övmelerine izin vererek hem onlara hem kendinize büyük kötülük ediyorsunuz. Bu taktik de bumerang gibi bir süre sonra sizi vuracaktır.
6- Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere siyasi tutsakların hepsini derhal salıverin.
7- Terör ile siyaseten mücadele edin. İnsanların taleplerini meşru yollarla ifade etmelerine izin verin.
8- Devlete akraba, dost, sempatizan, partili yığmaya son verin. Devleti bitirdiğiniz gibi kendi altınızı oyarsınız. Liyakat tekrar geri gelmeli.
9- Adalet üzerindeki gölgenizi kaldırın, hakim-savcıları yönetmekten vazgeçin. Dünyada genel kanaat Türkiye’deki yargının hukuk ile ilgisinin kalmadığı şeklindedir. Bu algıyı hızla değiştirmelisiniz.
10- İnsanların huzurunu bozmaya uğraşmayın. Birleştirici olun ayrıştırmayın. Düne kadar size seçim kazandıran gerginlik politikası ve ayrıştırıcı söylem artık doyum noktasına ulaşmış durumdadır. Bunun işlerliği kalmamıştır.
11- Devlet harcamalarında, özellikle sarayda yapılan israfların önüne geçin ve daha mütevazı bir hayat yaşayıp bunu kendi halkınıza gösterin. Cuma namazına 150 araçlık konvoyla gitmekten vazgeçin.
12- Hapishanelere doldurduğunuz masumları, anneleri, bebekleri derhal bırakın. Suçun şahsiliğini esas alın. Gerçek darbecileri bulup ortaya çıkarın (Tabi gerçekten istiyorsanız) ve en ağır şekilde cezalandırın. Ama darbeciliği, hainliği muhalif sindirmedi bir silah olarak kullanmaktan vazgeçin.
13- Eşe dosta devlet imkanı, ihale vermekten, peşkeş çekmekten vaz geçin.
14- Artık bir yönetim şekline dönüşmüş olan rüşvet alıp vermeyi önlemek için sert tedbirler alın.
15- Rüşvet, torpil, adam kayırma, yüzde alma gibi kendi oluşturduğunuz gelenekleri derhal sonlandırın.
16- İnsanları fişlemekten, telefonları dinlemekten, özgürlükleri kısıtlamaktan vazgeçin.
17- Kapattığınız internet sitelerden elinizi çekin.
18- Çöktüğünüz muhalif mallarını ve paralarını derhal iade edin.
19- Peşkeş çektiğiniz arazileri ve ihaleleri hakkaniyetle tekrar yapın ve hak edene verin.
20- iş adamlarından aldığınız kayıt dışı paraları hazineye devredin.
21- Başta Suriye olmak üzere dünyanın her yerinde destekleyip, icabında silah yolladığınız Radikal gruplara olan desteğinizi derhal kesin.
22- MİT ile yaptığınız ne kadar kirli ve pis iş varsa hemen iptal edin. İstihbarat servislerinizi düşman üretmekte değil barış ortamı oluşturmak kullanın.
23- İçerde ve dışarda kullandığnız kavgacı dili hemen terk edip 2002 ayarlarınıza geri dönün ve dünyaya düşman değil dış dünyayla bütünleşmiş bir Türkiye modeline dönün.
24- İçe kapanmayı değil dışa açılmayı hedefleyin ve bu hedefinizi tüm dünyaya gösterin.
25- O yüzük de kiminse götürün verin!
Rivayet odur ki, McKinsey’in bu öneri paketini açıp okuyan damat Albayrak en son saray koridorlarında,
“Perde-i zûlmet çekilmiş,korkarım ikbâlime…
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime…”
Mısralarını söyleyerek dolanıyormuş!
[Naci Karadağ] 8.10.2018 [TR724]
Futbolun faydası olmayan sopası: Kadro dışı [Hasan Cücük]
Sezona felaket bir başlangıç yapan Fenerbahçe, mağlubiyetlerin faturasını ilk olarak kadro dışı bıraktoğı 3 oyuncuya kesti. Bu oyuncular arasında 2002’den bu yana Fenerbahçe formasını giyen takımın kaptanı Volkan Demirel’in olması şaşkınlıkla karşılandı. Diğer isimler ise Nabil Dirar ve Aatif Chahechouhe oldu. Kadro dışı bırakmak oyuncu için bir ceza ama sonuç alma bakımından pekte yararlı olduğu söylenmez.
Futbolun artık yazılı olmayan bazı kuralları vardır. Yönetim kötü giden haftalarda ‘Hocamızın arkasındayız’ açıklamasını yaparsa, üç vakte kadar teknik adamın bileti kesilecek demektir. Bu kural hiç şaşmaz. Ne zaman benzer bir açıklama gelse, teknik adamlar valizini toplamaya başlar. Örneğin ‘kebabçı baskınından’ sonra Futbol Federasyonu, hocalarına destek açıklaması yapmıştı. Daha açıklamanın mürekkebi kurumadan Terim görevden alınmıştı.
Oyuncuyu kadro dışı bırakma bir bakıma gözden çıkarma demektir. Kadro dışı bırakmada disipsizlik başrol oynar. Bazı oyuncular uslanma bilmeyince, yönetim kadro dışı bırakma sopasını çıkarır. Geçmişte bunun örneği oldukça fazladır. Futbol yeteneği üst düzey olduğu kadar bir o kadar da disiplinsiz olan Engin Baytar sık sık kadro dışı bırakılırdı. Yine Bursaspor’u 2010’da şampiyonluğa taşıyan kadronun temel taşları olan Sercan Yıldırım ve Volkan Şen, takımı umursamayınca kendilerini kadronun dışında sık sık buldular.
Formsuz oyuncular içinde kullanılan sopa yine kadro dışı bırakmak olur. Bu durum birazda hocanın kendini kurtarma hareketidir. Eleştiri oklarının hedefindeki teknik adam, taraftarın önüne birkaç oyuncuyu atarak kendini garantiye almaya çalışır. Kötü skorun nedeninin oyuncu olduğu mesajını verir.
Fenerbahçe’nin kadro dışı bıraktığı 3 oyuncu hakkında çeşitli spekülasyonlar var. Kaptan Volkan Demirel’in sezon başından beri Sportif Direktör Damien Comolli arasının limoni olduğu, Comolli’nin Demirel’in takım içindeki liderliğinden rahatsız olduğu kulislerden sızan bilgiler oldu. Uzun yıllar sarı-lacivertli formatı giymesinden dolayı kulüp ve taraftarla özdeşleşen Volkan Demirel’in, Ozan Tufan’ın kadro dışı bırakılması ve Giuliano ve Josef de Souza’nın da gönülsüz satılmasından dolayı rahatsızlık duyduğu yine sızan bilgiler arasında. Volkan’ın yönetimle senkrnize olmaması kadro dışı kalmasında etkin rol oynamış oldu.
Diğer iki isim Dirar ve Aatif’ın neden kadro dışı kaldığı belirsizliğini koruyor. Yönetimle sıkıntısı olmayan bu oyuncuların büyük ihtimalle formsuzluktan dolayı kadro dışı kaldılar. Özellikle Dirar forma bulduğu maçlarda yaptığı hatalar ve oyunu ciddiye almamasından dolayı tepki çekmişti. Fenerbahçe’de kadro dışı bırakmaların devam edeceği sırada Mehmet Ekici ve Mathieu Valbuena iddiaları dolaşıyor.
Futbolumuzun 3 büyükleri sık sık kadro dışı bıramama sopasını kullanıyor. Galatasaray’da, Melo ve Riera antrenmandaki tartışmalarını soyunma odasında yumruklu kavgaya dönüştürünce, teknik direktör Fatih Terim tarafından kadro dışı bırakılmıştı. Ancak her iki ismin affedilmesi fazla sürmemişti. Futbolumuzun haşarı çocuğu Caner Erkin, kadro dışı kalma konusunda oldukça istikrarlı bir oyuncu. Galatasaray’da Arda Turan ile, Beşiktaş’ta Talisca ile kavga eden Caner Erkin, Fenerbahçe’de de teknik direktör Vitor Pereira ile yaşadığı tartışmanın ardından kadro dışı kalmıştı. Beşiktaş’ın Portekizli oyuncusu Manuel Fernandez, sezon başı idmanlarına alkollü katıldığı iddiası ve özel hayatına dikkat etmediği gerekçesiyle Carlos Carvalhal tarafından kadro dışı bırakılmıştı.
Fenerbahçe’de istikrarın adı olan Mehmet Topal, geçen sezon Aykut Kocaman ile yaşadığı sorunlar sebebiyle forma şansı bulamayanca, disiplinsiz davranışları sebebiyle kadro dışı kalmıştı. Fenerbahçe’de kadro dışı deyince akla ilk gelen isim Ozan Tufan’dır. Bursaspor’da gösterdiği üst düzey performansın ardından Fenerbahçe’ye transfer olan genç yıldız, hem Aykut Kocaman döneminde hem de Phillip Cocu döneminde kadro dışı bırakıldı.
Kadro dışı bırakmak bir ceza ama faydası pek olmuyor. Şayet Fenerbahçe kadro dışı bıraktığı Volkan, Dirar ve Aatif’ı satmayı kafasına koymamışsa, birkaç haftaya affeder, takıma yeniden katılırlar. Bu devran böyle sürer gider.
[Hasan Cücük] 8.10.2018 [TR724]
Futbolun artık yazılı olmayan bazı kuralları vardır. Yönetim kötü giden haftalarda ‘Hocamızın arkasındayız’ açıklamasını yaparsa, üç vakte kadar teknik adamın bileti kesilecek demektir. Bu kural hiç şaşmaz. Ne zaman benzer bir açıklama gelse, teknik adamlar valizini toplamaya başlar. Örneğin ‘kebabçı baskınından’ sonra Futbol Federasyonu, hocalarına destek açıklaması yapmıştı. Daha açıklamanın mürekkebi kurumadan Terim görevden alınmıştı.
Oyuncuyu kadro dışı bırakma bir bakıma gözden çıkarma demektir. Kadro dışı bırakmada disipsizlik başrol oynar. Bazı oyuncular uslanma bilmeyince, yönetim kadro dışı bırakma sopasını çıkarır. Geçmişte bunun örneği oldukça fazladır. Futbol yeteneği üst düzey olduğu kadar bir o kadar da disiplinsiz olan Engin Baytar sık sık kadro dışı bırakılırdı. Yine Bursaspor’u 2010’da şampiyonluğa taşıyan kadronun temel taşları olan Sercan Yıldırım ve Volkan Şen, takımı umursamayınca kendilerini kadronun dışında sık sık buldular.
Formsuz oyuncular içinde kullanılan sopa yine kadro dışı bırakmak olur. Bu durum birazda hocanın kendini kurtarma hareketidir. Eleştiri oklarının hedefindeki teknik adam, taraftarın önüne birkaç oyuncuyu atarak kendini garantiye almaya çalışır. Kötü skorun nedeninin oyuncu olduğu mesajını verir.
Fenerbahçe’nin kadro dışı bıraktığı 3 oyuncu hakkında çeşitli spekülasyonlar var. Kaptan Volkan Demirel’in sezon başından beri Sportif Direktör Damien Comolli arasının limoni olduğu, Comolli’nin Demirel’in takım içindeki liderliğinden rahatsız olduğu kulislerden sızan bilgiler oldu. Uzun yıllar sarı-lacivertli formatı giymesinden dolayı kulüp ve taraftarla özdeşleşen Volkan Demirel’in, Ozan Tufan’ın kadro dışı bırakılması ve Giuliano ve Josef de Souza’nın da gönülsüz satılmasından dolayı rahatsızlık duyduğu yine sızan bilgiler arasında. Volkan’ın yönetimle senkrnize olmaması kadro dışı kalmasında etkin rol oynamış oldu.
Diğer iki isim Dirar ve Aatif’ın neden kadro dışı kaldığı belirsizliğini koruyor. Yönetimle sıkıntısı olmayan bu oyuncuların büyük ihtimalle formsuzluktan dolayı kadro dışı kaldılar. Özellikle Dirar forma bulduğu maçlarda yaptığı hatalar ve oyunu ciddiye almamasından dolayı tepki çekmişti. Fenerbahçe’de kadro dışı bırakmaların devam edeceği sırada Mehmet Ekici ve Mathieu Valbuena iddiaları dolaşıyor.
Futbolumuzun 3 büyükleri sık sık kadro dışı bıramama sopasını kullanıyor. Galatasaray’da, Melo ve Riera antrenmandaki tartışmalarını soyunma odasında yumruklu kavgaya dönüştürünce, teknik direktör Fatih Terim tarafından kadro dışı bırakılmıştı. Ancak her iki ismin affedilmesi fazla sürmemişti. Futbolumuzun haşarı çocuğu Caner Erkin, kadro dışı kalma konusunda oldukça istikrarlı bir oyuncu. Galatasaray’da Arda Turan ile, Beşiktaş’ta Talisca ile kavga eden Caner Erkin, Fenerbahçe’de de teknik direktör Vitor Pereira ile yaşadığı tartışmanın ardından kadro dışı kalmıştı. Beşiktaş’ın Portekizli oyuncusu Manuel Fernandez, sezon başı idmanlarına alkollü katıldığı iddiası ve özel hayatına dikkat etmediği gerekçesiyle Carlos Carvalhal tarafından kadro dışı bırakılmıştı.
Fenerbahçe’de istikrarın adı olan Mehmet Topal, geçen sezon Aykut Kocaman ile yaşadığı sorunlar sebebiyle forma şansı bulamayanca, disiplinsiz davranışları sebebiyle kadro dışı kalmıştı. Fenerbahçe’de kadro dışı deyince akla ilk gelen isim Ozan Tufan’dır. Bursaspor’da gösterdiği üst düzey performansın ardından Fenerbahçe’ye transfer olan genç yıldız, hem Aykut Kocaman döneminde hem de Phillip Cocu döneminde kadro dışı bırakıldı.
Kadro dışı bırakmak bir ceza ama faydası pek olmuyor. Şayet Fenerbahçe kadro dışı bıraktığı Volkan, Dirar ve Aatif’ı satmayı kafasına koymamışsa, birkaç haftaya affeder, takıma yeniden katılırlar. Bu devran böyle sürer gider.
[Hasan Cücük] 8.10.2018 [TR724]
Olta solucanları! [Hakan Zafer]
Gizli kapaklı işler, gereksiz gizemcilik oynamalar, insanı değersizleştirip eşya seviyesine düşürüyor. Dolabın kapağına kulp olmaktan ya da ayakkabıya ökçe, bir fark bırakmıyor.
Sadeliğin gözünü seveyim. Çözmek zorunda kalmıyorsunuz. Masumu oyuna çeken manipülesi yok hiç değilse.
Normal vakitte gidip kavga edemeyeceği kimseyi, müsamereden bozma kavgaya çekip atacağı dayağı arada kaynatmak, gözüne kestirdiğinin merakına seslenip civarına üçkâğıt tezgâhı açarak kalabalığa çekip cüzdanını çalmak gibi oyunlara gelmiyorsunuz.
Flim setindeki kavgayı gerçek zannedip dalan adamı “kestiiik” diye uyandıran yönetmen megafonu gibi, günün birinde çıkıp biri, “aaa! senin haberin yok muydu?” diye olan bitenin sonunu, yarısı alay yarısı acıma dolu bir edayla söylediğinde boşa harcanmaktan yıpranmış duygularla öylece orta yerde kalmıyorsunuz.
*****
Bizim memleketin neresinden toprak kaldırsanız olta ucuna takacak solucan çıkıyor. Her solucanın da alıcısı.
Kaza yapan içinde gizemli adamların olduğu arabada bulunan çanta kayboluyor, “acaba kimde, içinde ne var” diye yıllarca merak ediliyor.
İki adam bir binada oturup konuşuyor, birinin ağzı beton duvar, diğeri “benimle mezara gidecek” diyor. Sen ben de acabalarla güreşelim sonra.
Bir suçluyu, bir başkasıyla ilişkili hatta suç emrini ondan almış göstermek, dahası buna herkesi inandırmak için suçluya diğer şahsın yaşadığı yere bir bilet alıp “gez gel” deseniz yetiyor.
Elini üçgen yapanı mason, Amerikan vatandaşını cebinde dolar var diye terörist, vicdanının sesine kulak verip “çocuklar ölmesin” diyeni hain ilan etmenin mutlaka bir solucanı bulunuyor.
İş, Barnabas İncili’ne(!) kadar gitmeden misal bandını burada durduruyorum neyse ki…
*****
Gizemli pejmürdeler var bir de. Etrafının günahlarını üst üste giydiği için dışardan iri görünenler. Üzerindeki sahtiyanları kaldırmaya gücümüzün yetmeyeceği niceleri var Allah bilir. Allah yüzümüze bakar da bunlardan bazısı siyasete atılırsa saçılıp savruluyor, üç beş kelam edince “bu muymuş” dedirterek gözümüzde gerçek ebada ulaşıyorlar.
Gizli kapaklı işler yapmanın şehvetiyle suç işleyen, işletenler de var. Mükellef sofradan kalkar kalkmaz istifra eden adam gibi sonradan pişman olup mazisiyle yüzleşmesin diye kötülük dozu artırılanlar. Emir aldığı, telkinine uyup suça bulaştığı kimselerin gözünden düştükçe altına rampa gibi suç döşenenler.
Millet, memleket, din üzerinde çöreklenen edebiyatın(!), milletin kendi evladı bile olsa insana karşı işlenen suçların arttığı, daha ilginci bu suçların hesabının sorulmadığı dönemlerde yoğunlaşması sizi de şaşırtmıyor mu?
Devlet öksürüğüne sonsuz hürmeti olan bir milletin kendi içinde oluşturduğu, devletten küçük sosyal yapılara bu garip virüsün bulaşmaması mümkün mü? Ebatları değişiyor ama solucan hastalığı geçmiyor maalesef.
Hisse Özeti
– İsmen dua ettiğiniz birinin gerçek isminin başka olduğunu öğrendiğinizde yaşadığınız hayal kırıklığıyla, “ne gereği vardı, geri ver dualarımı” deseniz de iş işten geçmiş olur.
– Her ne sebeple olursa olsun “aldatan, bizden değildir”. Kimden olduğunu en iyi kendisi bilir. Bana düşen, bendenmiş muamelesi yapıp sırtımı dönmemektir.
[Hakan Zafer] 8.10.2018 [TR724]
Sadeliğin gözünü seveyim. Çözmek zorunda kalmıyorsunuz. Masumu oyuna çeken manipülesi yok hiç değilse.
Normal vakitte gidip kavga edemeyeceği kimseyi, müsamereden bozma kavgaya çekip atacağı dayağı arada kaynatmak, gözüne kestirdiğinin merakına seslenip civarına üçkâğıt tezgâhı açarak kalabalığa çekip cüzdanını çalmak gibi oyunlara gelmiyorsunuz.
Flim setindeki kavgayı gerçek zannedip dalan adamı “kestiiik” diye uyandıran yönetmen megafonu gibi, günün birinde çıkıp biri, “aaa! senin haberin yok muydu?” diye olan bitenin sonunu, yarısı alay yarısı acıma dolu bir edayla söylediğinde boşa harcanmaktan yıpranmış duygularla öylece orta yerde kalmıyorsunuz.
*****
Bizim memleketin neresinden toprak kaldırsanız olta ucuna takacak solucan çıkıyor. Her solucanın da alıcısı.
Kaza yapan içinde gizemli adamların olduğu arabada bulunan çanta kayboluyor, “acaba kimde, içinde ne var” diye yıllarca merak ediliyor.
İki adam bir binada oturup konuşuyor, birinin ağzı beton duvar, diğeri “benimle mezara gidecek” diyor. Sen ben de acabalarla güreşelim sonra.
Bir suçluyu, bir başkasıyla ilişkili hatta suç emrini ondan almış göstermek, dahası buna herkesi inandırmak için suçluya diğer şahsın yaşadığı yere bir bilet alıp “gez gel” deseniz yetiyor.
Elini üçgen yapanı mason, Amerikan vatandaşını cebinde dolar var diye terörist, vicdanının sesine kulak verip “çocuklar ölmesin” diyeni hain ilan etmenin mutlaka bir solucanı bulunuyor.
İş, Barnabas İncili’ne(!) kadar gitmeden misal bandını burada durduruyorum neyse ki…
*****
Gizemli pejmürdeler var bir de. Etrafının günahlarını üst üste giydiği için dışardan iri görünenler. Üzerindeki sahtiyanları kaldırmaya gücümüzün yetmeyeceği niceleri var Allah bilir. Allah yüzümüze bakar da bunlardan bazısı siyasete atılırsa saçılıp savruluyor, üç beş kelam edince “bu muymuş” dedirterek gözümüzde gerçek ebada ulaşıyorlar.
Gizli kapaklı işler yapmanın şehvetiyle suç işleyen, işletenler de var. Mükellef sofradan kalkar kalkmaz istifra eden adam gibi sonradan pişman olup mazisiyle yüzleşmesin diye kötülük dozu artırılanlar. Emir aldığı, telkinine uyup suça bulaştığı kimselerin gözünden düştükçe altına rampa gibi suç döşenenler.
Millet, memleket, din üzerinde çöreklenen edebiyatın(!), milletin kendi evladı bile olsa insana karşı işlenen suçların arttığı, daha ilginci bu suçların hesabının sorulmadığı dönemlerde yoğunlaşması sizi de şaşırtmıyor mu?
Devlet öksürüğüne sonsuz hürmeti olan bir milletin kendi içinde oluşturduğu, devletten küçük sosyal yapılara bu garip virüsün bulaşmaması mümkün mü? Ebatları değişiyor ama solucan hastalığı geçmiyor maalesef.
Hisse Özeti
– İsmen dua ettiğiniz birinin gerçek isminin başka olduğunu öğrendiğinizde yaşadığınız hayal kırıklığıyla, “ne gereği vardı, geri ver dualarımı” deseniz de iş işten geçmiş olur.
– Her ne sebeple olursa olsun “aldatan, bizden değildir”. Kimden olduğunu en iyi kendisi bilir. Bana düşen, bendenmiş muamelesi yapıp sırtımı dönmemektir.
[Hakan Zafer] 8.10.2018 [TR724]
Tek Kavili ile bahar gelmez [Bülent Korucu]
Avukat Ömer Kavili’nin Grup Yorum üyelerinin yargılandığı davada hakimle tartışması sonucu tutuklanıp ertesi gün tahliye edilmesi pek çok açıdan turnusol kağıdı işlemi gördü. Tutuklama kararı Sulh Ceza Yargıçlıklarının röntgenini çıkardı. Yargının en önemli noktalarına donanımsız ve hukuk bilincinden yoksun tecrübesiz trollerin atandığı iyice su yüzüne çıktı.
Tutuklama gerekçesi gerçekten evlere şenlik! “Eyleminin amacının kutsal savunma hakkı olmadığı, aksine ters psikoloji ile müvekkilini ve kendisini mağdur göstererek dosyada haklı çıkmaya çalıştığı şüphelinin eylemininin müdafisi olduğu davayı sulandırmaya çalıştığı, şüphelinin tüm bu eylemleri birlikte değerlendirildiğinde amacının halkın gözünde yargının ve mahkemelerin itibarsızlaştırılmak olduğu, adalete olan güveni sarsmayı amaçladığı, şüphelinin eylemlerinin haber niteliği taşıyarak toplumda infiale sebep olduğu, delillerin henüz toplanmamış olması, şüphelinin kaçma veya delilleri karartma ihtimalinin bulunması göz önüne alınarak atılı suçtan tutuklanmasına…”
Kavili’yi tutuklayan 2016 girişli yargıç Görkem Bayraktutan; “1) niyet okuması yapıyor. 2) Deliller henüz toplanmadı, 3) Kaçma şüphesi var, 4) Delilleri karartma ihtimali var.” diyor. 15 Temmuz’dan sonraki onbinlerce tutuklama kararının tıpatıp aynısı. Kavili’nin delilleri karartması için duruşmada tartıştığı hakimleri, tanık savcı ve katibi ortadan kaldırması ve tutanakları yok etmesi gerekiyor. Ne mantık ama! Kaleme aldığı köşe yazısından dolayı yargılanan gazeteciler için de benzer gerekçelerle tutuklama işlemi yapıldı. Köşe yazısı savcının elinde ama delil karartmaktan söz ediyor.
Ömer Kavili, avukat hakları konusunda kişisel hassasiyetinin ötesinde İstanbul Barosu’nda bunun öncülüğünü yapmış ve kurulan komisyonun başkanlığını üstlenmiş demokrat bir hukukçu. Her türlü desteği fazlasıyla hak ediyor. Tepki seli bir kaç saat içinde tahliyeyi sağladı. Tepkinin büyüklüğünün anlaşılması için şunu söyleyeyim: Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu bile tutuklamayı savunamadı. Bir yandan sevindirici ama bir o kadar da üzüntü verici bir fotograf bu. Çok değil iki hafta önce Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı daha ağır bir muameleye tabi tutuldu. 17 Arkadaşıyla birlikte bir yıldır tutuklu yargılanan Kozağaçlı, 3 gün önce kendisini tahliye eden İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesince yeniden tutuklandı. Orada da avukatlar yaka paça duruşma salonunda çıkarıldı. 12 aydır hukuka aykırı biçimde tutuklu bulunan avukatları tahliye eden mahkeme üç gün sonra baskıyla olduğu aşikar olan bir dönüşle tekrar tutuklama yaptı.
Avukatlara yönelen sistematik kırım o kadar fazla ki eminim Kavili’yi tutuklayan yargıç tepkilerden dolayı şaşkına dönmüştür. Kanun Hükmünde Kararnamelerle işini kaybettiği için oturma ve açlık grevi eylemi yaparken tutuklanan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın duruşmasına iki gün kala avukatları gözaltına alındı. Bu avukatlardan 14’i tutuklandı. Avukatlara ‘Berkin Elvan, Dilek Doğan, Hasan Ferit Gedik, Sabancı suikastı ve iki eğitimcinin davalarını takip etmeleri’ suçlama olarak yöneltildi. Tutuklamanın akabinde avukatlar sekiz ayrı cezaevine sürgüne gönderilerek cezalandırıldı.
Aynı şekilde HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın avukatı Levent Pişkin de müvekkiliyle görüşmesi suç haline getirilerek gözaltına alındı. Pişkin hakkında hazırlanan iddianamede, cezaevinde Demirtaş’la görüşmesi ve meslektaşlarıyla kurduğu iletişim suç olarak isnat edildi. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in avukatı Nuri Polat da tutuklanan isimler arasında. Akşener’in MHP’de kazanacağına kesin gözüyle bakılan Kurultay yargı eliyle engellenmişti. Kemal Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik 13 gün gözaltında tutularak gözdağı verildi.
15 Temmuz’dan sonra savunma hakkının engellenme girişimlerini raporlayan arrestedlawyers.org Kavili’nin tutuklanan 592. avukat olduğunu belirtiyor. Aynı sitenin verilerine göre182 avukata da hapis cezası verildi. Bu avukatlara cezaların tamamına yakını müvekkilleriyle özdeşleştirilerek verildi. Bankasya’nın, okul ve dersanelerin avukatı olmak terör örgütü üyeliği için delil kabul edildi. Ve yargıçlar bu gerekçeleri mahkumiyet kararlarına yazmaktan utanmadılar bile.
Avukatlar, savunma kapsamındaki eylem ve sözlerinden dolayı hukuki ve cezai yaptırıma karşı korunmuştur. Haklarında soruşturma yapılması gerektiği hallerde ise bazı sınırlamalar getirilerek bu korunma sürdürülmüştür. Büro ve ikametgahlarının aranması da bu sınırlar içindedir. “Avukatların avukatlık veya Türkiye Barolar Birliği ya da baroların organlarındaki görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlardan dolayı haklarında soruşturma, Adalet Bakanlığının vereceği izin üzerine, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı tarafından yapılır. Avukat yazıhaneleri ve konutları ancak mahkeme kararı ile ve kararda belirtilen olayla ilgili olarak Cumhuriyet savcısı denetiminde ve baro temsilcisinin katılımı ile aranabilir. Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir suçtan dolayı suçüstü hali dışında avukatın üzeri aranamaz.” Kanun bu, peki ya uygulama? Avukatların ev ve iş yerlerindeki aramalar ile gözaltı işlemleri kanunun açık hükümleri çiğnenerek gerçekleşti. Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hiçe sayıldı. Ters kelepçe takılarak yere yatırılan ve başına ayakkabı ile basılan avukat görüntüleri arşivlerde duruyor.
Adalet Bakanlığı, Kavili’yi tutuklayan yargıç hakkında Hakimler Savcılar Kurulu’nun inceleme başlattığını duyurdu. Gerekçe; kanunda belirtilen Bakanlık izni olmadan soruşturma yapmak. Altısı baro başkanı olmak üzere 1546 avukat hakkında soruşturma yapılırken acaba hangisi için bu izin alındı? Ben söyleyeyim neredeyse hiç. Belki bazı istisnaları vardır. Adil yargılamanın temeli olan savunma hakkı yok edildi; şüphelilerin avukat tutmaları engellendi, prosedür tamamlamak için barodan çağrılan avukatlar işkencelere bile ses çıkaramadı; sır saklama yükümlülüğü çiğnendi, avukatlar müvekkillerinin aleyhine ifade vermeye zorlandı ve ne yazık ki bir kısmı buna boyun eğdi. Müvekkil görüşmeleri kayıt altına alındı, başlarına gardiyan dikildi. Ve Olağanüstü Hal kalkmasına rağmen somut bir düzelme görünmüyor.
Tam da seçim dönemi bazı baro başkanları Kavili’nin tahliyesini hukukun geri dönüşü gibi sunuyor. Kavili’ye kerhen verdikleri destek, bugüne kadarki utanç verici suskunluklarını örtmeyecek. Sevindirici bir gelişme ama tek tahliye ile bahar gelmeyeceğini öğrenecek kadar ağır tecrübeler yaşadık.
[Bülent Korucu] 8.10.2018 [TR724]
Tutuklama gerekçesi gerçekten evlere şenlik! “Eyleminin amacının kutsal savunma hakkı olmadığı, aksine ters psikoloji ile müvekkilini ve kendisini mağdur göstererek dosyada haklı çıkmaya çalıştığı şüphelinin eylemininin müdafisi olduğu davayı sulandırmaya çalıştığı, şüphelinin tüm bu eylemleri birlikte değerlendirildiğinde amacının halkın gözünde yargının ve mahkemelerin itibarsızlaştırılmak olduğu, adalete olan güveni sarsmayı amaçladığı, şüphelinin eylemlerinin haber niteliği taşıyarak toplumda infiale sebep olduğu, delillerin henüz toplanmamış olması, şüphelinin kaçma veya delilleri karartma ihtimalinin bulunması göz önüne alınarak atılı suçtan tutuklanmasına…”
Kavili’yi tutuklayan 2016 girişli yargıç Görkem Bayraktutan; “1) niyet okuması yapıyor. 2) Deliller henüz toplanmadı, 3) Kaçma şüphesi var, 4) Delilleri karartma ihtimali var.” diyor. 15 Temmuz’dan sonraki onbinlerce tutuklama kararının tıpatıp aynısı. Kavili’nin delilleri karartması için duruşmada tartıştığı hakimleri, tanık savcı ve katibi ortadan kaldırması ve tutanakları yok etmesi gerekiyor. Ne mantık ama! Kaleme aldığı köşe yazısından dolayı yargılanan gazeteciler için de benzer gerekçelerle tutuklama işlemi yapıldı. Köşe yazısı savcının elinde ama delil karartmaktan söz ediyor.
Ömer Kavili, avukat hakları konusunda kişisel hassasiyetinin ötesinde İstanbul Barosu’nda bunun öncülüğünü yapmış ve kurulan komisyonun başkanlığını üstlenmiş demokrat bir hukukçu. Her türlü desteği fazlasıyla hak ediyor. Tepki seli bir kaç saat içinde tahliyeyi sağladı. Tepkinin büyüklüğünün anlaşılması için şunu söyleyeyim: Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu bile tutuklamayı savunamadı. Bir yandan sevindirici ama bir o kadar da üzüntü verici bir fotograf bu. Çok değil iki hafta önce Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı daha ağır bir muameleye tabi tutuldu. 17 Arkadaşıyla birlikte bir yıldır tutuklu yargılanan Kozağaçlı, 3 gün önce kendisini tahliye eden İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesince yeniden tutuklandı. Orada da avukatlar yaka paça duruşma salonunda çıkarıldı. 12 aydır hukuka aykırı biçimde tutuklu bulunan avukatları tahliye eden mahkeme üç gün sonra baskıyla olduğu aşikar olan bir dönüşle tekrar tutuklama yaptı.
Avukatlara yönelen sistematik kırım o kadar fazla ki eminim Kavili’yi tutuklayan yargıç tepkilerden dolayı şaşkına dönmüştür. Kanun Hükmünde Kararnamelerle işini kaybettiği için oturma ve açlık grevi eylemi yaparken tutuklanan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın duruşmasına iki gün kala avukatları gözaltına alındı. Bu avukatlardan 14’i tutuklandı. Avukatlara ‘Berkin Elvan, Dilek Doğan, Hasan Ferit Gedik, Sabancı suikastı ve iki eğitimcinin davalarını takip etmeleri’ suçlama olarak yöneltildi. Tutuklamanın akabinde avukatlar sekiz ayrı cezaevine sürgüne gönderilerek cezalandırıldı.
Aynı şekilde HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın avukatı Levent Pişkin de müvekkiliyle görüşmesi suç haline getirilerek gözaltına alındı. Pişkin hakkında hazırlanan iddianamede, cezaevinde Demirtaş’la görüşmesi ve meslektaşlarıyla kurduğu iletişim suç olarak isnat edildi. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in avukatı Nuri Polat da tutuklanan isimler arasında. Akşener’in MHP’de kazanacağına kesin gözüyle bakılan Kurultay yargı eliyle engellenmişti. Kemal Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik 13 gün gözaltında tutularak gözdağı verildi.
15 Temmuz’dan sonra savunma hakkının engellenme girişimlerini raporlayan arrestedlawyers.org Kavili’nin tutuklanan 592. avukat olduğunu belirtiyor. Aynı sitenin verilerine göre182 avukata da hapis cezası verildi. Bu avukatlara cezaların tamamına yakını müvekkilleriyle özdeşleştirilerek verildi. Bankasya’nın, okul ve dersanelerin avukatı olmak terör örgütü üyeliği için delil kabul edildi. Ve yargıçlar bu gerekçeleri mahkumiyet kararlarına yazmaktan utanmadılar bile.
Avukatlar, savunma kapsamındaki eylem ve sözlerinden dolayı hukuki ve cezai yaptırıma karşı korunmuştur. Haklarında soruşturma yapılması gerektiği hallerde ise bazı sınırlamalar getirilerek bu korunma sürdürülmüştür. Büro ve ikametgahlarının aranması da bu sınırlar içindedir. “Avukatların avukatlık veya Türkiye Barolar Birliği ya da baroların organlarındaki görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlardan dolayı haklarında soruşturma, Adalet Bakanlığının vereceği izin üzerine, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı tarafından yapılır. Avukat yazıhaneleri ve konutları ancak mahkeme kararı ile ve kararda belirtilen olayla ilgili olarak Cumhuriyet savcısı denetiminde ve baro temsilcisinin katılımı ile aranabilir. Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir suçtan dolayı suçüstü hali dışında avukatın üzeri aranamaz.” Kanun bu, peki ya uygulama? Avukatların ev ve iş yerlerindeki aramalar ile gözaltı işlemleri kanunun açık hükümleri çiğnenerek gerçekleşti. Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hiçe sayıldı. Ters kelepçe takılarak yere yatırılan ve başına ayakkabı ile basılan avukat görüntüleri arşivlerde duruyor.
Adalet Bakanlığı, Kavili’yi tutuklayan yargıç hakkında Hakimler Savcılar Kurulu’nun inceleme başlattığını duyurdu. Gerekçe; kanunda belirtilen Bakanlık izni olmadan soruşturma yapmak. Altısı baro başkanı olmak üzere 1546 avukat hakkında soruşturma yapılırken acaba hangisi için bu izin alındı? Ben söyleyeyim neredeyse hiç. Belki bazı istisnaları vardır. Adil yargılamanın temeli olan savunma hakkı yok edildi; şüphelilerin avukat tutmaları engellendi, prosedür tamamlamak için barodan çağrılan avukatlar işkencelere bile ses çıkaramadı; sır saklama yükümlülüğü çiğnendi, avukatlar müvekkillerinin aleyhine ifade vermeye zorlandı ve ne yazık ki bir kısmı buna boyun eğdi. Müvekkil görüşmeleri kayıt altına alındı, başlarına gardiyan dikildi. Ve Olağanüstü Hal kalkmasına rağmen somut bir düzelme görünmüyor.
Tam da seçim dönemi bazı baro başkanları Kavili’nin tahliyesini hukukun geri dönüşü gibi sunuyor. Kavili’ye kerhen verdikleri destek, bugüne kadarki utanç verici suskunluklarını örtmeyecek. Sevindirici bir gelişme ama tek tahliye ile bahar gelmeyeceğini öğrenecek kadar ağır tecrübeler yaşadık.
[Bülent Korucu] 8.10.2018 [TR724]
İyilik öksüz kaldı [Alper Ender Fırat]
Bir varmış bir yokmuş, zalimlerin yönettiği vefasızlar ülkesinde iyilik yapmayı çok seven bir ‘Peri’ yaşarmış. İyilik yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmaz, sabah-akşam-gece demeden herkesin derdine koşar, herkese yardım edermiş. Bu ‘peri’ aynı zamanda bir şifacıymış. Derdi olan, sıkıntıya düşen, parasız kalan, kimi kimsesi olmayan bütün kadınlar buna koşarmış. Çocuklar doğarmış ellerinde, kadınlar şifa bulurmuş hastalıklarına, yaz demez, kış demez, yağmur dinlemez, çamuru engel kabul etmezmiş. Dara düşenlere hızır gibiymiş. Kimseler görmeden, bilmeden, işitmeden imdatlarına yetişir sonra yine kimseler görmeden ortadan kaybolurmuş.
Bir gün; bu periyi çok muhtaç var diye kendi gibi şifacılarla birlikte Afrika’ya götürmüşler. Kara kıtayı gördükten sonra günlerce kendine gelememiş, yemeden içmeden kesilmiş. Bakışları değişmiş, bunca yoksulluğun, hastalığın olduğu bir dünyada gülmeyi bile kendisine çok görür olmuş. Bize muhtaç ne kadar çok insan var diye düşünmüş, yaptıkları şeyler kendine yetmez olmuş, daha çok çalışmayı, daha çok koşturmayı, daha çok insana ulaşmayı kendine vazife bilmiş.
Ancak yaşadığı ülkenin zalim hükümdarı iyi insanlardan ve iyilik yapanlardan nefret ediyormuş. İnsanlar bunların eliyle iyilik buldukça öfkesinden deliye dönüyor, her yapılan iyilik onun yüreğine çivi olup batıyormuş. Çalmadan, talan etmeden, kendi parasıyla insanların yardımına koşanlardan iğreniyormuş. İçindeki bu öfkeyi daha fazla dizginleyememiş ve bütün iyilik yapanlarla birlikte ‘şifacıyı’ da zindana attırmış.
Masal gibi anlattığımıza bakmayın bir masal değil her şeyiyle gerçek bir hikaye! Bu; bütün hayatını iyilik yapmaya göre kurgulamış apolitik bir doktorun iyilikten nefret edenler tarafından, hukukun ciddiye alacağı hiçbir gerekçe gösterilmeden iki yıldır derdest edilmesinin hikayesi!
Zulüm her şeyiyle gerçek olmasına karşılık; Nurcan Doktor sanki bir masaldan çıkmış gibi, gerçek hayatta olmayacak kadar hayatını ‘başkasına’ iyilik üzerine kurgulamış bir doktor, bir şifacı. Yaşamanın iyiler ve kötüler arasında bir savaş olduğunu düşünen ve cesurca iyilerin safında yer almayı kendine hayat tarzı olarak belirleyen bir iyilik savaşçısı. Tam iki senedir mahkemeye çıkarılmadan zindanda tutulan ve niye tutulduğunu savcının bile açıklayamadığı bu durumu, zulüm hukukuyla dahi açıklamak mümkün değil.
Günler geçecek, bugünler bitecek, zulmedenler daha önceki bütün zalimler gibi tarihin çöplüğüne yuvarlanıp gidecek. Bugünler; Nurcan Doktor’un yani iyiliğin, hamiyetperverliğin zindana atıldığı dönem olarak yazılacak. Zulmün nasıl hesapsız ve kuralsız olduğunu anlatmak için sadece bu örneği vermek yeterli olacak. Diyecekler ki ‘düşünün Nurcan Doktor gibi hiçbir inanç ve ırk gözetmeksizin hayatını sadece iyilik yapmaya adamış birisini bile tutukladılar ve tam iki yıl hakim karşısına çıkarmadılar.
Darbe girişimineyle ilişkilendirilen askerlerin serbest kaldığı bir zamanda, hayatının merkezine iyiliği koymuş, neredeyse apolitik bir doktoru dört duvar arasında alıkoymanın anlaşılır ve izah edilir bir tarafı yok.
O tam iki yıldır dört duvar arasında tutuklu. Onun yokluğunda mahallenin kedileri mamasız, kumruları, güvercinleri yiyeceksiz kaldı. Muhtaç öğrencilere burslarını gönderen yok. Kimi kimsesi olmayan kadınların kapısını çalan, hiçbir zaman iyi bir doktora tedavi olma fırsatı bulamayan yoksul kadınları tedavi eden de yok.
Nurcan doktorlar zindanda, iyilik öksüz kaldı.
[Alper Ender Fırat] 8.10.2018 [TR724]
Bir gün; bu periyi çok muhtaç var diye kendi gibi şifacılarla birlikte Afrika’ya götürmüşler. Kara kıtayı gördükten sonra günlerce kendine gelememiş, yemeden içmeden kesilmiş. Bakışları değişmiş, bunca yoksulluğun, hastalığın olduğu bir dünyada gülmeyi bile kendisine çok görür olmuş. Bize muhtaç ne kadar çok insan var diye düşünmüş, yaptıkları şeyler kendine yetmez olmuş, daha çok çalışmayı, daha çok koşturmayı, daha çok insana ulaşmayı kendine vazife bilmiş.
Ancak yaşadığı ülkenin zalim hükümdarı iyi insanlardan ve iyilik yapanlardan nefret ediyormuş. İnsanlar bunların eliyle iyilik buldukça öfkesinden deliye dönüyor, her yapılan iyilik onun yüreğine çivi olup batıyormuş. Çalmadan, talan etmeden, kendi parasıyla insanların yardımına koşanlardan iğreniyormuş. İçindeki bu öfkeyi daha fazla dizginleyememiş ve bütün iyilik yapanlarla birlikte ‘şifacıyı’ da zindana attırmış.
Masal gibi anlattığımıza bakmayın bir masal değil her şeyiyle gerçek bir hikaye! Bu; bütün hayatını iyilik yapmaya göre kurgulamış apolitik bir doktorun iyilikten nefret edenler tarafından, hukukun ciddiye alacağı hiçbir gerekçe gösterilmeden iki yıldır derdest edilmesinin hikayesi!
Zulüm her şeyiyle gerçek olmasına karşılık; Nurcan Doktor sanki bir masaldan çıkmış gibi, gerçek hayatta olmayacak kadar hayatını ‘başkasına’ iyilik üzerine kurgulamış bir doktor, bir şifacı. Yaşamanın iyiler ve kötüler arasında bir savaş olduğunu düşünen ve cesurca iyilerin safında yer almayı kendine hayat tarzı olarak belirleyen bir iyilik savaşçısı. Tam iki senedir mahkemeye çıkarılmadan zindanda tutulan ve niye tutulduğunu savcının bile açıklayamadığı bu durumu, zulüm hukukuyla dahi açıklamak mümkün değil.
Günler geçecek, bugünler bitecek, zulmedenler daha önceki bütün zalimler gibi tarihin çöplüğüne yuvarlanıp gidecek. Bugünler; Nurcan Doktor’un yani iyiliğin, hamiyetperverliğin zindana atıldığı dönem olarak yazılacak. Zulmün nasıl hesapsız ve kuralsız olduğunu anlatmak için sadece bu örneği vermek yeterli olacak. Diyecekler ki ‘düşünün Nurcan Doktor gibi hiçbir inanç ve ırk gözetmeksizin hayatını sadece iyilik yapmaya adamış birisini bile tutukladılar ve tam iki yıl hakim karşısına çıkarmadılar.
Darbe girişimineyle ilişkilendirilen askerlerin serbest kaldığı bir zamanda, hayatının merkezine iyiliği koymuş, neredeyse apolitik bir doktoru dört duvar arasında alıkoymanın anlaşılır ve izah edilir bir tarafı yok.
O tam iki yıldır dört duvar arasında tutuklu. Onun yokluğunda mahallenin kedileri mamasız, kumruları, güvercinleri yiyeceksiz kaldı. Muhtaç öğrencilere burslarını gönderen yok. Kimi kimsesi olmayan kadınların kapısını çalan, hiçbir zaman iyi bir doktora tedavi olma fırsatı bulamayan yoksul kadınları tedavi eden de yok.
Nurcan doktorlar zindanda, iyilik öksüz kaldı.
[Alper Ender Fırat] 8.10.2018 [TR724]
Ayetlerin manası, nüzul sebebi, metin içi ve metinler arası münasebeti, bağlamı ve mesajı (1) [Ahmet Kurucan]
Uzun bir başlık ama her biri Allah’ın muradını doğru anlamada çok büyük öneme sahip kavramlar. Herkesin malumudur, ülkemiz insanı da dahil olmak üzere İslam dünyasının en büyük problemlerinden birisi insanlarımızın din söz konusu olduğunda “allame” kesilmeleridir. Bunu bütün bütün engellemenin hem mümkün hem de doğru olduğuna inanmıyorum. Bununla beraber bir sınırının olması gerektiği de izahtan vareste. Dini alanda bazı şeyler vardır ki hemen herkesin bildiği, gündelik hayatta çok sık karşılaşılan veya tekrarlanan ameller cümlesindendir. Böylesi bir konuda ilmihal seviyesinde bile olsa sahih bir temele oturan bilgileriyle bir insanın konuşmasını, bildiğini bir sohbet ortamında aktarmasını, sorulduğunda konunun uzmanı olmadığının bilincinde olarak cevap vermesini çok normal karşılarım. Ama konu gerçekten uzmanlık isteyen bir şey ise işte insan orada durmasını bilmelidir. Zira sınır aşılırsa Allah muhafaza insan farkında olmayarak kendini Allah adına ahkam kesen bir yerde bulabilir. Onun için başlıkta zikrettiğim ayetlerin mana, nüzul sebebi, metin içi ve metinler arası münasebet, bağlam ve mesaj Allah’ın ne dediğini ve ne demek istediğini anlamak için oldukça önemli kavramlardır.
Okumakta olduğunuz yazı, özellikle ayetler hakkında konuşurken Kur’an bilgimizin seviyesini göstermede bir ayna olması ve dikkatli olmamız gerektiğine dair bir uyarı amacıyla kaleme alınmıştır. Bunun için kısa tarifler, açıklamalar ve örneklerle sözünü ettiğimiz kavramları anlatmaya çalışacağız. Eğer yazı bu sonucu hasıl ederse amacına ulaşmış demektir; etmediği ise meramımızı net bir şekilde anlatamadığımızdan dolayı hata bizdedir.
Mana’dan başlayalım. Mana, ayetin ilk okunduğunda zihinde çağrıştırdığı literal/zahiri manadır. Kur’an’ın dili olan Arapçayı bilmek burada hayati bir ehemmiyete sahiptir. İmam-hatip düzeyindeki bir Arapça bilgisinden bahsetmiyorum. Ayette geçen kelimelerin anlam çeşitliliğine, gramer bilgisine vakıf olacak ölçüde bir Arapça bilgisi şart. Yoksa ayeti doğru anlamanın ilk adımında çok büyük yanlışlıklara düşmek mümkündür. Bu ölçüde dile vukufiyet ve özellikle nüzul dönemi Arap toplumunun sosyal hayat yapısını bilmek de gerekir. Zira Kur’an ile nüzul toplumu arasında diyalektik bir ilişki vardır ve bu ilişkinin somut verileri sözünü ettiğimiz dil ile Kur’an’da kendisine yer bulmuştur. Zihar, lian vb. belki bugün Arap toplumlarında bile karşılığı olmayan nice uygulamalar akla gelen ilk örneklerdendir. Bırakın Arapça bilmeyi ellerindeki mealler ile ahkam kesenlerin, Allah adına konuşanların kulakları çınlasın!
Nüzül sebebi: ayetin inmesine vesile teşkil eden hadisedir. Bu açıdan nüzul sebeplerini bildiğimiz ayetleri yukarıda ifade ettiğimiz Allah ile nüzul toplumu arasında cereyan eden diyalektik ilişkinin sonucu olarak değerlendirebiliriz. Dolayısıyla ayetleri doğru anlamanın ikinci adımı sahih bilgi temeline dayalı olmak şartıyla ayetlerin nüzul sebeplerini bilmektir. Şu unutulmamalı, daha önce yaşayan peygamberlerin kıssaları dahil Kur’an’daki ayetlerin hemen hepsi hayatın tabii akışı içinde karşılaşılan somut hadiseler üzerine inmiş, bazısında açık ve net “yap” ya da “yapma” şeklinde emirler ve yasaklar verilirken bazılarında Müslümanların yüz yüze ve karşı karşıya olduğu sorunlarla alakalı mesajlar verilmiştir.
Her iki hususla alakalı birer örnek vereceğim. Meşhur vakıadır, İstanbul’un fethi esnasında bir sahabi, canını koruma adına güvenlik önlemi almaksızın düşmana saldıran bir arkadaşını görünce onu bu davranışından vaz geçirmek ister ve “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” ayetini okur. Askerî açıdan baktığında doğru bir uyarı ve bu uyarıyı Kur’an ayeti ile temellendiriyor diyebilirsiniz. Ama nüzul sebebinden kopuk ve bağımsız olarak ele alınan bu cümle Allah’ın muradını yansıtmıyor. Bunu bu hadiseye şahit olan Ebu Eyyup el-Ensari’den dinleyelim. “Ey mü’minler! Yanlış anlaşılmasın! Bu ayet, biz Ensar hakkında nazil oldu. İslam ve Müslümanlar Medine’de güçlenince biz Hz. Peygamber’e “artık mallarımızın başına geçsek, onları nemalandırsak” dedik. Bunun üzerine Allah “Allah yolunda infak ediniz de, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” (2/195) ayetini gönderdi.”
Görüldüğü gibi Allah’ın “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” beyanındaki uyarısı, muradı, maksadı Müslümanların bağ ve bahçe gibi dünyevi işlerle fazlaca meşgul olup, din yolunda kendilerinden beklenen mücadeleyi terk ve ihmal etmeleridir. Şunu demek istiyorum; o sahabinin hiçbir güvenlik önlemi almadan ölesiye düşmana saldırması karşısında uyarı yapması gayet makul ve yerinde ama bu uyarıyı söz konusu ayetle temellendirmeye çalışmak doğru değil.
İkincisi, hicret öncesi 13 yıllık Mekke hayatında maruz kalınan zulümler, işkenceler, sürgünler olduğunda daha önceki ümmetlerin de imanları uğruna benzer zulüm, işkence ve sürgünlere maruz kaldığının anlatılması ayetin doğru anlaşılmasında nüzul sebebinin önemini belirten bir örnek olarak sunulabilir. “(Ey inananlar!) Yoksa siz, sizden önceki müminlerin çektiklerine benzer sıkıntılar çekmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluk ve sıkıntı öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki nihayet peygamber ve beraberindeki müminler, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” diye feryat etmişlerdi. Öyleyse siz de sabredin ve şunu iyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) Burada Allah müminlere karşılaşmış oldukları sıkıntılara katlanmaları için bunun tabii olduğunu, daha önceki ümmetlerin de başına geldiğini bildiriyor. İmanları uğrunda bu sıkıntılara katlanmaları gerektiği mesajını veriyor. Yoksa bazı oryantalistlerin ifade ettiği gibi mitolojik bir efsaneden, hikâyeden, masaldan bahsetmiyor.
Metin içi münasebet: kısa veya uzun hiç fark etmiyor, kendi içinde anlam bütünlüğü taşıyan bir ayetin sadece bir kesitini alıp diğer kesitlerini devre dışı bırakmaktır. İtiraf edeyim kendi vaizliğim yıllarında da çok yaptığım ve hala daha çokları tarafından defalarca yapılan bir hatadır bu. Yukarıda nüzul sebebi yönüyle ele aldığımız “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” ayeti bu açıdan da örnek verilebilir. Ebu Eyyup uyarıları ile biliyoruz ki o ayet Müslümanlar Medine’de rahata erince Efendimiz’den mallarının, bağ ve bahçelerinin başına geçmek istemeleri üzerine nazil olmuştu. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “(Ey müminler!) Malınızdan-mülkünüzden Allah yolunda harcayın. Bu yolda malınızı harcamaktan kaçınıp da kendi kendinizi tehlikeye atmayın. Allah’ın emirlerini ihlas ve samimiyetle yerine getirin. Çünkü Allah iman ve ibadette ihlaslı olanları sever.” (2/195)
Konu ile alakalı bir başka misal: “Ben de sizin gibi bir insanım, yalnız bana vahyolunuyor.” (41/5) Hz. Peygamberin bir beşer/insan ama aynı zamanda Allah’tan vahy alan bir Peygamber olduğunu beyan sadedinde dile getirilen bir ayettir bu ve zannediyorum şu ana yüzlerce-binlerce defa duymuşuzdur bunu din adamlarından. Ama şu sorular genelde ya sorulmaz ya da cevapsız kalır; ayet bu kadar mı? Devamı var mı? Varsa ne denilmektedir? Bana vahy olunuyor dediğini göre ne vahy edildiğine dair bir şey söylenmekte midir?” Bu sorular cevaplanmayınca bağlamından kopuk olarak ele alınan ve alındığı kadarıyla da anlam bütünlüğüne sahip olan bu cümle İslam dışı diyebileceğimiz uygulamalara da mesned teşkil edebiliyor. Mesela, bazı tarikatlarda şeyhin, Peygamberin vekili olduğu, dolayısıyla peygambere nasıl vahy olunuyorsa şeyh’e de ilham olunduğu bu ayetle temellendirilmeye çalışılıyor. İlham’ın hakikatina inanmıyor değilim ama Peygamber ve vahy ilişkisinin peygamber varisi, şeyh ve ilham üçgeni içinde ele alınmasını doğru bulmuyorum.
Halbuki bu ayet Mekke’de Efendimizin müşriklere karşı verdiği tevhid mücadelesi zamanında inmiştir. Mekke müşriklerinin Kur’an’dan yüz çevirmesi, hatta açıkça kalplerimiz kapalı, kulaklarımızda ağırlık ve seninle bizi davet ettiğin şey arasında perdeler var” dedikleri bir zamanda inmiş ve ben de sizin gibi bir insanım dedikten sonra inen vahyin mahiyeti anlatılmıştır. Ayetin tam manası şöyle: “Ey Peygamber! Onlara de ki: “Ben de sizin gibi bir insanım. Yalnız bana gerçek ilahinizin, tek bir ilah olduğu vahy ediliyor. Şu halde, dosdoğru O’na yönelin, sapmadan O’nun yolunda yürüyün ve (günahlarınız için) O’ndan bağışlanma dileyin.” O’na şirk koşanların vay haline!
Metinler arası münasabet, bağlam ve mesajı da bir sonraki yazıda kaleme alalım.
[Ahmet Kurucan] 8.10.2018 [TR724]
Okumakta olduğunuz yazı, özellikle ayetler hakkında konuşurken Kur’an bilgimizin seviyesini göstermede bir ayna olması ve dikkatli olmamız gerektiğine dair bir uyarı amacıyla kaleme alınmıştır. Bunun için kısa tarifler, açıklamalar ve örneklerle sözünü ettiğimiz kavramları anlatmaya çalışacağız. Eğer yazı bu sonucu hasıl ederse amacına ulaşmış demektir; etmediği ise meramımızı net bir şekilde anlatamadığımızdan dolayı hata bizdedir.
Mana’dan başlayalım. Mana, ayetin ilk okunduğunda zihinde çağrıştırdığı literal/zahiri manadır. Kur’an’ın dili olan Arapçayı bilmek burada hayati bir ehemmiyete sahiptir. İmam-hatip düzeyindeki bir Arapça bilgisinden bahsetmiyorum. Ayette geçen kelimelerin anlam çeşitliliğine, gramer bilgisine vakıf olacak ölçüde bir Arapça bilgisi şart. Yoksa ayeti doğru anlamanın ilk adımında çok büyük yanlışlıklara düşmek mümkündür. Bu ölçüde dile vukufiyet ve özellikle nüzul dönemi Arap toplumunun sosyal hayat yapısını bilmek de gerekir. Zira Kur’an ile nüzul toplumu arasında diyalektik bir ilişki vardır ve bu ilişkinin somut verileri sözünü ettiğimiz dil ile Kur’an’da kendisine yer bulmuştur. Zihar, lian vb. belki bugün Arap toplumlarında bile karşılığı olmayan nice uygulamalar akla gelen ilk örneklerdendir. Bırakın Arapça bilmeyi ellerindeki mealler ile ahkam kesenlerin, Allah adına konuşanların kulakları çınlasın!
Nüzül sebebi: ayetin inmesine vesile teşkil eden hadisedir. Bu açıdan nüzul sebeplerini bildiğimiz ayetleri yukarıda ifade ettiğimiz Allah ile nüzul toplumu arasında cereyan eden diyalektik ilişkinin sonucu olarak değerlendirebiliriz. Dolayısıyla ayetleri doğru anlamanın ikinci adımı sahih bilgi temeline dayalı olmak şartıyla ayetlerin nüzul sebeplerini bilmektir. Şu unutulmamalı, daha önce yaşayan peygamberlerin kıssaları dahil Kur’an’daki ayetlerin hemen hepsi hayatın tabii akışı içinde karşılaşılan somut hadiseler üzerine inmiş, bazısında açık ve net “yap” ya da “yapma” şeklinde emirler ve yasaklar verilirken bazılarında Müslümanların yüz yüze ve karşı karşıya olduğu sorunlarla alakalı mesajlar verilmiştir.
Her iki hususla alakalı birer örnek vereceğim. Meşhur vakıadır, İstanbul’un fethi esnasında bir sahabi, canını koruma adına güvenlik önlemi almaksızın düşmana saldıran bir arkadaşını görünce onu bu davranışından vaz geçirmek ister ve “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” ayetini okur. Askerî açıdan baktığında doğru bir uyarı ve bu uyarıyı Kur’an ayeti ile temellendiriyor diyebilirsiniz. Ama nüzul sebebinden kopuk ve bağımsız olarak ele alınan bu cümle Allah’ın muradını yansıtmıyor. Bunu bu hadiseye şahit olan Ebu Eyyup el-Ensari’den dinleyelim. “Ey mü’minler! Yanlış anlaşılmasın! Bu ayet, biz Ensar hakkında nazil oldu. İslam ve Müslümanlar Medine’de güçlenince biz Hz. Peygamber’e “artık mallarımızın başına geçsek, onları nemalandırsak” dedik. Bunun üzerine Allah “Allah yolunda infak ediniz de, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” (2/195) ayetini gönderdi.”
Görüldüğü gibi Allah’ın “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” beyanındaki uyarısı, muradı, maksadı Müslümanların bağ ve bahçe gibi dünyevi işlerle fazlaca meşgul olup, din yolunda kendilerinden beklenen mücadeleyi terk ve ihmal etmeleridir. Şunu demek istiyorum; o sahabinin hiçbir güvenlik önlemi almadan ölesiye düşmana saldırması karşısında uyarı yapması gayet makul ve yerinde ama bu uyarıyı söz konusu ayetle temellendirmeye çalışmak doğru değil.
İkincisi, hicret öncesi 13 yıllık Mekke hayatında maruz kalınan zulümler, işkenceler, sürgünler olduğunda daha önceki ümmetlerin de imanları uğruna benzer zulüm, işkence ve sürgünlere maruz kaldığının anlatılması ayetin doğru anlaşılmasında nüzul sebebinin önemini belirten bir örnek olarak sunulabilir. “(Ey inananlar!) Yoksa siz, sizden önceki müminlerin çektiklerine benzer sıkıntılar çekmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluk ve sıkıntı öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki nihayet peygamber ve beraberindeki müminler, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” diye feryat etmişlerdi. Öyleyse siz de sabredin ve şunu iyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) Burada Allah müminlere karşılaşmış oldukları sıkıntılara katlanmaları için bunun tabii olduğunu, daha önceki ümmetlerin de başına geldiğini bildiriyor. İmanları uğrunda bu sıkıntılara katlanmaları gerektiği mesajını veriyor. Yoksa bazı oryantalistlerin ifade ettiği gibi mitolojik bir efsaneden, hikâyeden, masaldan bahsetmiyor.
Metin içi münasebet: kısa veya uzun hiç fark etmiyor, kendi içinde anlam bütünlüğü taşıyan bir ayetin sadece bir kesitini alıp diğer kesitlerini devre dışı bırakmaktır. İtiraf edeyim kendi vaizliğim yıllarında da çok yaptığım ve hala daha çokları tarafından defalarca yapılan bir hatadır bu. Yukarıda nüzul sebebi yönüyle ele aldığımız “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” ayeti bu açıdan da örnek verilebilir. Ebu Eyyup uyarıları ile biliyoruz ki o ayet Müslümanlar Medine’de rahata erince Efendimiz’den mallarının, bağ ve bahçelerinin başına geçmek istemeleri üzerine nazil olmuştu. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “(Ey müminler!) Malınızdan-mülkünüzden Allah yolunda harcayın. Bu yolda malınızı harcamaktan kaçınıp da kendi kendinizi tehlikeye atmayın. Allah’ın emirlerini ihlas ve samimiyetle yerine getirin. Çünkü Allah iman ve ibadette ihlaslı olanları sever.” (2/195)
Konu ile alakalı bir başka misal: “Ben de sizin gibi bir insanım, yalnız bana vahyolunuyor.” (41/5) Hz. Peygamberin bir beşer/insan ama aynı zamanda Allah’tan vahy alan bir Peygamber olduğunu beyan sadedinde dile getirilen bir ayettir bu ve zannediyorum şu ana yüzlerce-binlerce defa duymuşuzdur bunu din adamlarından. Ama şu sorular genelde ya sorulmaz ya da cevapsız kalır; ayet bu kadar mı? Devamı var mı? Varsa ne denilmektedir? Bana vahy olunuyor dediğini göre ne vahy edildiğine dair bir şey söylenmekte midir?” Bu sorular cevaplanmayınca bağlamından kopuk olarak ele alınan ve alındığı kadarıyla da anlam bütünlüğüne sahip olan bu cümle İslam dışı diyebileceğimiz uygulamalara da mesned teşkil edebiliyor. Mesela, bazı tarikatlarda şeyhin, Peygamberin vekili olduğu, dolayısıyla peygambere nasıl vahy olunuyorsa şeyh’e de ilham olunduğu bu ayetle temellendirilmeye çalışılıyor. İlham’ın hakikatina inanmıyor değilim ama Peygamber ve vahy ilişkisinin peygamber varisi, şeyh ve ilham üçgeni içinde ele alınmasını doğru bulmuyorum.
Halbuki bu ayet Mekke’de Efendimizin müşriklere karşı verdiği tevhid mücadelesi zamanında inmiştir. Mekke müşriklerinin Kur’an’dan yüz çevirmesi, hatta açıkça kalplerimiz kapalı, kulaklarımızda ağırlık ve seninle bizi davet ettiğin şey arasında perdeler var” dedikleri bir zamanda inmiş ve ben de sizin gibi bir insanım dedikten sonra inen vahyin mahiyeti anlatılmıştır. Ayetin tam manası şöyle: “Ey Peygamber! Onlara de ki: “Ben de sizin gibi bir insanım. Yalnız bana gerçek ilahinizin, tek bir ilah olduğu vahy ediliyor. Şu halde, dosdoğru O’na yönelin, sapmadan O’nun yolunda yürüyün ve (günahlarınız için) O’ndan bağışlanma dileyin.” O’na şirk koşanların vay haline!
Metinler arası münasabet, bağlam ve mesajı da bir sonraki yazıda kaleme alalım.
[Ahmet Kurucan] 8.10.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)