Şevki kıran üçüncü engel acelecilik [Abdullah Aymaz]

Üstad Bediüzzaman’ın ilk dönem yazdığı eserlerde,  Cenab-ı Hakkın, insanın kalbini, Kendi sevgi ve muhabbetine bir taht yaptığı; o İlahî aşk ve muhabbetin yerine başka şeylerin o kalbe girip o tahta oturmalarını istemediği; ama acûliyet (acelecilik), hırs, aşk-ı mecazî ve siyaset gibi şeylerin, müfteris (parçalayıcı) oldukları için kalbi delip girdikleri ve o tahta oturmak istediklerinden dolayı, Cenab-ı Hakkın darılıp aksiyle tokat  vurduğunu anlatıyor.

Acelenin şeytandan olduğunu, hırs gösterenlerin zarara bulaşıp haybet ve hüsrana ulaşacağını ifade eden güzel ifadeler mevcut… Çok aceleci ve hırslı insanlar, yapacakları işlerde kimseyle istişare etmeyi düşünmezler. Sağlarına sollarına bakmadan meseleyi heyetlerdeki meşveret ve şûrâya getirmeden işe dalarlar. Beklemedikleri şeylerle karşılaşınca da endişe ve telaşa kapılırlar, böylece yanlış üstüne yanlış yaparlar. Halbuki danışa-görüşe iş yapsalardı, tecrübe ve birikim sahiplerinin deneyimlerinden istifade edecek, olaya pek çok açıdan, onların verecekleri bilgilerle bakma imkânı bulacak, çıkabilecek komplikasyonlar hakkında hazırlıklı bulunacaklardı. Her zaman iki akıl bir akıldan üstündür. Hele beş-on kişiden meydana gelen bir heyetin aklı olursa o tek akıldan kat kat üstündür. Onun için tek başına hareket eden dâhiden beş-on kişilik sıradan akıllar daha isabetli karar verebilirler. Artık ortak akıllar ve kollektif şuurların söz sahibi olduğu bir çağda bulunuyoruz. Büyük şirketler, büyük şirketlerle evlilik yapıyor, çok daha büyük işler becerebilmek için… Böyle bir zamanda, diktatörce, tek adamlık, tek başına iş yapmanın sonu hep hüsran olacaktır.

Bugün gelişmiş şirketler kendilerini tenkit ettirmek için para harcayıp “şeytanın avukatı” mânasında münekkitler tutuyorlar. Yaptıklarını kritiğe tâbî tutturuyorlar. Tâ ki onların fikrini alıp, hata ve yanlışlarını görerek, onlardan vazgeçsinler, doğru iş yapsınlar.

Prof. Dr. İhsan Doğramacı’ya, “Doğramacı’yı Doğramacı yapan nedir?” diye bir soru sorulunca üç şey söylemiştir: “Birincisi, bir iş için alacağım yardımcımı, o hususta benden daha iyi o işi bilenlerden seçerim. Ben o hususta bir yanlış yaparsam, ‘Hayır olmaz’ diyebilmeli. Yoksa ben onun yardımcısı olmak zorunda kalırım. Bu sefer, iş bilmeyen ‘İsabet buyurdunuz efendim’ diyen yağcıların elinde oyuncak olurum. İkincisi, düşmanlarımın bile tenkitlerine kulak veririm. Belki de hiç fark etmediğim bir hata ve yanlışımı keşfetmişlerdir de düşmanlıklarından söylüyorlardır. O sözlerden istifade etmeye bakarım. Üçüncüsü, düşmanlarıma karşı ‘pahalı proje’ olan yok etme yoluna gitmem. Bilâkis ‘ucuz proje’ olan anlaşma yolunu tercih ederim.”

Kalbi parçalayıp içine girerek o tahta oturmak isteyen aşk-ı mecaziden de insan tokat yer. Onun  için Üstadımızın ihlasta birinci talebesi Hulusî Ağabeyimiz evlenecek gençlere diyor ki: “Gözünüzle karar vermeyin kulağınızla karar verin. Çünkü boyu-endamı, gözü-kaşı hoşunuza gider, kafanıza göre evlilik yaparsınız. Çünkü onu gönül tahtına oturmuşsunuz, hiç kimseyle istişare etmiyor, sorup soruşturmuyorsunuz. Halbuki sizi seven yakınlarınıza istişare etseniz onlar araştırıp-soruştursalar, size, sizin yürüdüğünüz yolda destek mi olur, köstek mi olur tesbit etseler, onların verdiği bilgilerle yani kulağınızla karar verseniz daha isabetli olur.

Tokat yedirecek dördüncü mesele, siyasetin kalbin tâ içine kadar sokulmasıdır. Böyleleri artık Allah’ın rızasını değil, şeytanların vesvesesini kalbine doldurmuş demektir.  Yani onlara göre, partisini destekleyenler şeytan bile olsalar, onları melek gibi görür. Partisinden olmayanlar melek gibi olsalar bile onları da şeytan olarak görür. Onun için bu gerçeği tesbit edince, Üstad Hazretleri “Eûzü billahi mine’ş-şeytanı ve’s-siyaset” diyerek, siyasî hayattan tamamen çekilmişlerdir.

Üstad Hazretleri şevki kıran üçüncü engelden de işte böyle bahsetmektedir: “Sonra da birbirine bağlı olan sebeplerdeki, basamakları atlayarak karıştıran acelecilik çıkar, himmetin ayağını kaydırır. Siz, ‘Sabırlı olun, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, birbirinize sabır tavsiye edin, ribat yapın, uyun-u sâhire olun, irtibatta ifrat derecede olun.’ (Âl-i İmran Suresi, 3/20) âyetini siper ediniz.”

Sabır, sahrada yetişen çok acı bir otun ismidir, ama çok şifalıdır. Sabır da öyledir. Herşeyin ifratı ve müfriti kötüdür ama, hizmette kardeşlerin birbiriyle müfritana bir irtibat içinde bulunması iyidir. Çünkü her an gelişmekte ve yenilenmekte olan bir hizmetten azıcık bile irtibatımızı kesersek, hemen çok gerilerde, eskimiş olarak kalmış oluruz…

[Abdullah Aymaz] 5.12.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

AKP’de istifalar nasıl sağlanıyor? [Sefer Can]

“Direnmenin bedeli ağır olur” diye tehdit etmişti, AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Tayyip Erdoğan. O günden sonra istifası istenen belediye başkanları ve parti yöneticileri bir bir görevi bırakıyor. Direnen çıkmadığı için bedelin ne olduğu konusu netleşmedi. Ama ufak tefek tepkilerden şantajın büyüklüğünü tahmin etmek zor değil.

Bugüne kadarki en cesur çıkış Zonguldak’ta AKP’li Gökçebey Belediye Başkanı Vedat Öztürk’ten geldi. “Şimdi bir belediye başkanı halkın oyuyla gelmiş. Bu kadar mı vefa olur… İnsanın hatası olur mu, olur. Herkesin hatası olur mu, olur. ‘Hatası olmuş, onu şöyle yapalım, düzeltelim’ denir. Muhatap bulamıyorsunuz arkadaşlar. Bu ne demek biliyor musun? Yüzde 50’yi silip atmak demektir. Onların düşüncesi şu: 2019’a kadar yeni belediye başkanını hazırlarız, hem toparlanırız. Ben de diyorum ki 2019 seçimlerinde o sandıktan top mu çıkar bomba mı çıkar hep birlikte göreceğiz.”

GÖKÇEK DAHİ DİRENEMEDİYSE…

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş işareti alır almaz ikiletmedi bile. Bursa’da Recep Altepe sadece kem küm edebildi. Hititlerden beri Ankara’yı yönettiği makaraları yapılan Melih Gökçek minder dışına kaçarak iki hafta kazanabildi. O iki haftaya niye ihtiyaç duydu bilinmez ama şu anda en onur kırıcı muamele ona yapılıyor. Kendisiyle özdeşleşen fıskiyeyi söküp attılar. Dinozorlarını toplayıp depoya kaldırdılar. Bununla da yetinmeyip sekiz milyonu bulan faturaları sızdırarak gazetelere manşet yaptırdılar. AKP’nin tavuğuna bile kışt diyemeyen medya, ortak merkezlerde hazırlanmış haberlerle Gökçek’i köşeye sıkıştırdı. O da gazetecilere ayarlanıyor gibi yaparak kendini savundu. Ama onu da abartmadı. Şimdi Egemen Bağış’tan boşalan sosyal medya müftülüğünü deruhte ediyor. ‘Gökçek dahi direnemediyse…’ cümlesi çok şey anlatıyor.

Aslında hikayeyi önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den başlatmak gerekir. Eşi Hayrünnisa Hanım Köşk’ten ayrılırken “Bizi çok üzdüler. Ben her şeyi biliyorum. Şimdi ben de susuyorum, ama fazla susmayacağım; asıl intifadayı ben başlatacağım” diye patlamıştı. Onlar da az tahkir edilmedi. Ne Gül ne de eşi bir daha tepki gösterebildi, intifada başlamadan bastırıldı. Bülent Arınç kendisine bağlı TRT’nin ambargosuna muhatap oldu. İddia ettiği özgül ağırlığı ile orantılı bir cevap veremedi. Yine de ölü taklidi yapan ekipte hayat belirtisi gösteren nadir kişilerden. O da üç cümle kurmak için kırk dereden su getirmek zorunda kalıyor.

TEHDİDİN BOYUTU, YAPILAN AÇIKLAMALARDA GİZLİ

En acınacak durumda olan ise eski Başbakan Ahmet Davutoğlu. Marmara Üniversitesinde vermek istediği konferans iptal edildi. Tepkisi ancak şu kadar oldu: “Biz tüm mücadeleyi 28 Şubat’ta konuştuğum üniversite kürsülerinin kendi iktidarımızda bize kapanması için yapmadık. Bütün bu yaşadığımız her şey bize yeni sınamalarla karşı karşıya kalacağımızın işaretidir. Bu sınamalarda hepimize düşen görev bu sınavların neresinde olursak olalım hep beraber omuz omuza olmaktır.” 28 Şubat’ın yapmadığını kendi partimizden gördük sızlanması ne yazık ki karşılık bulmuyor.

Başbakanlık’tan tart edildiğinde biraz onurlu durabilseydi belki bugün konuşmaya hakkı olurdu; sitemlerine taraftar toplayabilirdi. Koltuk altından çekilirken ancak şunları söyleyebilmişti: “Daha önce 2 kez sizlerle birlikte olduğum bu salonda zaferle sonuçlanmış bir seçimden kısa bir süre sonra yeni bir kongre için karşınıza çıkmak benim arzu ettiğim bir şey değildi. Bu durumun sizin ve milletimizin maşeri vicdanında oluşturduğu rahatsızlığın da farkındayım. Ama meselemiz, derdimiz, davamız, bütün şahsi hallerin üzerindedir.”

Bu kadar kerli ferli adamlar, böylesine aşağılanmayı sindirebiliyorlarsa direnilmesi zor bir gözdağı ile karşı karşıya olunması gerekir. Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur istifa ederken nadir gördüğümüz tepkilerden birini verdi. Uğur’un “Ailenize, evinize kadar ulaşan baskılar, tehdide varan müdahaleler var. Bu katlanılacak bir durum olmanın ötesine geçmiştir. AK Parti’de siyaset yapma imkanımız ortadan kalkmıştır” sözleri tehditin boyutunu gösteriyor. Türkiye’de AKP’liler dahil kimse kendini güvende hissetmiyor. Erdoğan Ailesi dışında diye belirtmeye gerek var mı?

[Sefer Can] 5.12.2017 [TR724]

Ahmedinecat ve ‘ekonomik cihat’ yılları [Kemal Ay]

2009 yılında İran’da ortaya çıkan ‘Yeşil Hareket’ (Green Movement) ciddi halk desteği sağlamış, hatta Batılı gözlemcileri ümitlendirmişti. 2005’te seçilen muhafazakâr politikacı Ahmedinecat’ın çıkışları dünyayı endişelendiriyor, özellikle nükleer silah yapımı konusundaki politikaları başta ABD olmak üzere Batılı devletleri korkutuyordu. Zaten Ahmedinecat’ın amacı da buydu. Kendisinden önce Batı’yla iyi ilişkiler geçiren ve İran Devrimi’nin ‘muhafazakâr’ karakterini aşındırmakla suçlanan Muhammed Hatemi’nin mirasını reddetmişti. Sırtına geçirdiği basit bir ceketle, Humeyni’nin devrim sırasındaki ‘sadelik’ standartlarına (ve tabii devrimin yakıcı çekirdeğine) dönüş sinyalleri veriyordu. Ancak devrimden bu yana Amerika’nın korktuğu başına gelmiş ve İran nükleer çalışmaları bir silaha dönüştürme yolunda ilerlemeye başlamıştı. 2006’da, yani Ahmedinecat iktidara geldikten kısa süre sonra, Birleşmiş Milletler’in yaptırım kararı geldi.

2009’DAKİ ŞAİBELİ SEÇİM ZAFERİ

2005-2009 arası İran halkı için ekonomik açıdan sıkıntılı zamanlardı. Uluslararası yaptırımlar, kısa sürede ülkenin belini büktü. Bu sebeple de 2009’daki Yeşil Hareket’in başarılı olması bekleniyordu. Halktan ciddi teveccüh gören isimler yer alıyordu harekette. Üstelik popüler lider Muhammed Hatemi de, açıktan destekliyordu. İran uzmanları, Ahmedinecat’ın rakibi Mir Hüseyin Musevi’nin seçimi kazanabileceğini söylerken, sonuçlar açıklandığında herkes şaşırmıştı. Ahmedinecat, oyların yüzde 62’sini alarak yeniden cumhurbaşkanı seçilmişti. Musevi, seçimlerde hile olduğunu savundu fakat İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, yaptığı açıklamayla böyle bir şeyin söz konusu olmadığını belirtti ve seçimleri meşru ilan etti. Bu da, İran’ın bölge ve dünya politikaları için oluşturduğu ‘tehdidin’ devam etmesi anlamına geliyordu. İran’la İsrail arasındaki gerilim bunlardan biriydi ve İran’ın nükleer silah üretme projesinden öncelikli olarak rahatsız olan ülke de İsrail’di. Zira Ahmedinecat, Ortadoğu’daki siyasal İslamcı siyasetçilerin tamamında görülebileceği gibi ‘anti-Siyonist’ söylemi, politikalarının merkezine oturtmuştu.

POPÜLİST DIŞ POLİTİKA

‘Yerleşik güçler’ tarafından dışlanan her popülist liderin yaptığı gibi Ahmedinecat da, yüzünü ‘alternatiflere’ dönecekti. Önce Venezüela’da Chavez’le, Küba’da Fidel Castro’yla görüşmeler yaptı. Bunlar elbette dünyaya bir ‘mesajdı’. Birleşmiş Milletler’de yalnız kalan İran, bir çıkış arıyordu. Bu arada Türkiye ve Brezilya, ‘ekonomileri istikrar vaat eden’ ve yükselişe geçen iki kritik ülke olarak İran’a el uzattı. Yaptırımların belini büktüğü İran devleti de bir miktar ‘yumuşama’ emaresi gösterdi ve uranyum takası meselesi gündeme geldi. Böylece İran’daki silah yapımında kullanılabilen zenginleştirilmiş uranyum alınacak, yerine sadece nükleer enerjide kullanılabilecek seviyede uranyum verilecekti. Takasın adresinin Türkiye olması belirlendi. İran bununla birlikte BM’de ‘Bağlantısızlar Hareketi’ne yanaştı. ABD’nin ‘terörü destekleyen ülkeler’ listesinde uzunca bir süredir bulunan İran’ın ekonomik açıdan ciddi bunalımda olduğu bir dönemde böyle hırslı bir dış politika üretebilmesi, Ahmedinecat’ın içeride iyi gitmeyen işleri ‘toparlama’ çabalarından başka bir şey değildi. 2005’te BM’de yaptığı bir konuşma sırasında ‘başının etrafında bir hale belirdiğini’ açıklayan İranlı siyasetçi için, semboller önemliydi.

EKONOMİK CİHAT

Bu çaresiz noktada, İran farklı bir metot denemeye karar verecekti. 2011’de İmam Ali Hamaney, ‘ekonomik cihat’ kavramını ortaya attı. ‘Kemer sıkma politikası’nın bir diğer adıydı bu. Ancak şimdilerde ABD’de görülen Reza Zarrab davasından da anlıyoruz ki, asıl mesele BM’nin uyguladığı yaptırımları delmenin bir yolunu bulmaktı. Bu konuda Türkiye’nin desteği alınmıştı. Yine Zarrab’ın itiraflarından öğreniyoruz ki, Güney Kore, Hindistan ve Çin gibi ‘alternatif’ ülkeler de hesaba katılmıştı. Bunun için ‘ekonomik Besiç’ olarak adlandırılan bazı işadamları kullanılacaktı. Ahmedinecat’ın bir Meclis oturumunda ‘Bay Z’ diye bahsettiği ve Meclis Başkanı’nı da ondan rüşvet almakla suçladığı Babek Zencani bunlardan biriydi. Servetini Ahmedinecat döneminde edinmişti ve İran’ın en zengin işadamlarından biri olarak görülüyordu. 2009’da Yeşil Hareket’in sokak gösterilerini şiddetle bastıran bir emniyet görevlisiyle fotoğraflarının ortaya çıkması, Ahmedinecat’ın ‘yasa dışı’ işlere bulaştığıyla ilgili tartışmaları körükledi. 2012 yılında AB ve ABD, Zencani’yi kara listeye çoktan almıştı.

HAMANEY’İN AÇIK DESTEĞİ

2005’te eski Cumhurbaşkanı Haşim Rafsancani’ye karşı yarışan ve ilk turda sadece yüzde 20 oranında oy alan fakat ikinci turda Rafsancani karşısında yüzde 61’le seçimi kazanan Ahmedinecat’ın yükseliş hikâyesi, İranlılar için de bir sürprizdi. 2003’te Tahran Belediye Başkanlığı seçimini kazanmıştı fakat seçimlerde muhaliflerin ‘boykot’ kararı alması ve halkın sadece yüzde 12’sinin katılması, Ahmedinecat’ın bir anda önünü açtı. Burada muhafazakâr politikaları devreye soktu ve kendisi gibi düşünen siyaset dünyası arasında yıldızı parladı. Ancak popülist politikalara da yatkınlığı vardı. Özellikle yoksullara yönelik yardımlara önem veriyordu. Yeni evli çiftlere ev ve iş konusunda yardımcı olması için petrol gelirlerinden bir fon ayrılmasını sağlamıştı. Tahran’ın önemli gazetelerinden Hemşeri’yi ‘yandaş medyası’ hâline getirmişti. 2005’te Cumhurbaşkanlığı’na geldikten hemen sonra da İsrail’le didişmeye başlayarak popülist tavırlarını sürdürecekti. Yahudi Soykırımı’nı reddetmesi ve İsrail’in haritadan silinmesi gerektiğini söylemesi, okları kendisine çevirdi.

Ahmedinecat’ın İran’daki muhafazakâr kanadın desteğini aldığı açıktı fakat her şeye rağmen yükselişinin sürmesini, Ali Hamaney’e bağlayanlar muhtemelen haklıydı. İran’ın nükleer silah geliştirme planlarını dış politikada bir ‘güç’ olarak kullanması bir çeşit ‘devlet politikası’ydı. Karşılığında ciddi ekonomik problemlerle yüzleşildi ancak İran’ın yeniden bölge siyasetinde etkili hâle gelmesinin de bir anlamda önünü açtı. Nükleer tehditlerin ve İran’ın dünya siyasetinde marjinalleşmesinin Ahmedinecat’la özdeşleşmeye başlaması, 2013’teki seçimlerin de ana gündem maddesi hâline gelecekti. Daha öncesinde muhafazakâr kanattan bazı etkili figürler Ahmedinecat’ın görevden azli için imza toplasa da Ali Hamaney onu son dakikaya kadar destekleyecekti. Ancak 2013’te reformcu kanadın seçim başarısı, İran için bir devrin sonu anlamına geliyordu.

HÜKÜMET DEĞİŞİKLİĞİ

Bu noktada Ahmedinecat’la kişisel ilişkiler geliştiren ve BM’de ABD’yi karşısına almak pahasına İran’ın yanında duran Türkiye’nin de İran’la yeni dönemde nasıl bir politika yürüteceği merak konusuydu. Zaman zaman çatışıyor görünen ama çoğu zaman ‘ikinci evimiz’ etrafında dönen İran’la ilişkiler, hiçbir zaman Ahmedinecat dönemindeki kadar ‘gösterişli’ olmadı. Ancak özellikle AKP iktidarının İran’daki muhafazakâr kanatla daha yakın olduğunu gözlemlemek mümkün.

İran politikasını dışarıdan izleyenler için şu soru hep kafa kurcalayıcıdır: İran’daki muhafazakâr ve reformist olarak ikiye bölünen siyasî figürler, gerçekten bu düşüncedeler mi, yoksa bu tahterevalliyi işleterek, bir anlamda çeşitli politikaların belirlenmesine kapı mı açıyorlar? Siyaset konusunda emin olmasak da, İran halkı için bu kategoriler gerçek. 2009’daki Yeşil Hareket, belki de İran’da ‘düzenin değişmesi’ için önemli bir sinyaldi. İran’ın artık dışa açılması ve ‘normalleşmesi’ yönünde bir konsensüs sağlandığı görülebilir. Ancak Hasan Ruhani’nin iktidarında da nükleer silah meselesi dış politikanın önemli gündemlerinden biri olarak kaldı. Dış politika yine nükleer mesele etrafında şekillendi. Obama döneminde ABD ile yapılan nükleer anlaşma ise İran’ın yeniden hayata dönüşünün sembolü oldu. Babek Zencani’nin tutuklanması, yeni yönetimin Ahmedinecat dönemindeki ‘yaptırımları delme’ yönündeki uygulamaları reddettiği anlamına geliyordu. 2014’te Ayetullah Ali Hamaney, yine ‘ekonomik cihat’ ilân etti ancak bu kez İran’da daha ‘istikrarlı’ bir yönetim vardı.

Bu dönüşüm, İran’ın dış politikasını yeniden ele almasına, Arap Baharı sonrası bölgede yükselen siyasal İslamcı dalgayı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebilmesine ve Suudi Arabistan’ın bölgedeki etkinliğine çelme takabilmesine yaradı. Gelgelelim, Obama’nın aksine Trump yönetimi İran’a karşı Suudi Arabistan’la çalışmayı tercih ediyor. Şimdilerde Muhammed bin Salman yönetimindeki Suudi Arabistan’ın, bölgedeki İran ve Rusya yakınlaşmasına karşın dengeleyeceği konuşuluyor. Bakalım İran’da muhafazakârlar yeniden hareketlenecek mi…

[Kemal Ay] 5.12.2017 [TR724]

Reza’nın ötüşü AKP’nin çöküşü olur mu? [Mahmut Akpınar]

AKP aslında uzunca süredir çöküşte. Adaletten, kalkınmadan, demokrasiden koptu ve bir dönüşüm geçirdi. Şimdi dönüşmüş, başkalaşmış hali kendini ve ülkeyi tüketiyor.

Sosyolojik, kurumsal yapılarda çöküş bir süreçtir. Bir binanın depremdeki çöküşü gibi olmaz. Bitiş yavaş ve çözülme şeklinde olur. İçten çürümüş ağaçlar gibi mukavemetini kaybeder ama uzaktan dalıyla gövdesiyle sağlam sanılır. Etkili bir fırtına görünce toprakla bağı zaten zayıflamış gövdesi devrilir gider.

ERDOĞAN KAZANDIKÇA, AKP KAYBETTİ

AKP’nin çözülüş sürecini bir olayla başlatmak gerekirse milat Erdoğan’ın çok sesliliği bırakıp tek adam olma yönünde attığı adımlara bağlanabilir. 27 Nisan E-muhtırası Erdoğan’a tek adam olma yolunu açan dönüm noktasıdır. O muhtıra AKP için ne kadar tehditti, ne kadar Erdoğan’ı tek adam kılma stratejisinin adımıydı bilemiyoruz. Erdoğan’ın e-muhtırayı veren Büyükanıt’la Dolmabahçe’de görüşmesinden sonra AKP’nin otoriterleşme ve Erdoğan’ın malı olma süreci başladı. Erdoğan bu vakadan sonra “askere racon kesen, dindar bir adam” olarak topluma pazarlandı. Mağduriyet ve cesaret urbası ile kahramanlaştırılıp tek yetkili haline geldi.

Erdoğan tek adam haline geldikçe AKP güç kaybetmeye başladı. Zira Erdoğan sadece Türkiye, demokrasi, hukuk rağmına değil AKP’nin rağmına da güç devşirdi. Gezi’yle birlikte otoriterleşme tırmanışa geçti. Tek adamlık vatan, millet, din ambalajında muhafazakâr topluma pompalandı. 17/25 hukuki bir süreçti ama Erdoğan’a daha yaptırılacak işler vardı. Bugünlerde ne kadar dolu olduğu görülen 17/25 dosyası püskürtüldü ve Erdoğan’a tek adamlık için ilerleme yolu açıldı. 15 Temmuz ise Dolmabahçe’de taahhüt ettiği işleri yapmak için “Allah’ın lütfu” oldu. Dindarların tezahüratları, cemaatlerin desteğinde Ergenekoncu-derin ekiple birlikte cemaati tasfiye ve kırım işini tekmil yerine getirdi. Tersten tıraşla daha önce laik askerlere yaptırılan insan kıyımı bu defa dindar görünümlü sivillere yaptırılmıştı. Dindar ve eğitimli, etkili bir toplumsal kesimin katli “İslamcı” kimliğinde bir kiralık katile havale edilmişti. Çok ustaca planlanmış bu senaryoda kimse cinayetin arkasındaki azmettireni ve cinayet ortağı Ergenekon’u-derinleri aramayacaktı.

ERDOĞAN’IN ANA MİSYONU TAMAMLANDI

AKP demokrasiden, çoğulculuktan hukuktan kopup tek adam rejimine evrilmeye başladığı andan itibaren çöküşteydi. Anadolu’nun 40 yıllık yetişmiş insan kaynağının bu din tacirlerine biçtirilmesinden sonra Erdoğan’ın asli misyonu bitti.

Erdoğan 2010’dan sonra kendisi sürekli güçlendi ama demokrasiyi, ekonomiyi, hukuku, bürokrasiyi, milletin bütünlüğünü bitirdi. Artık Erdoğan ve onun tekelindeki AKP savunulamayacak kadar kirli, yozlaşmış ve eli kanlıydı. AKP Erdoğan’dan kurtulup bir dönüşüm geçirebilirse belki herhangi bir parti olarak hayatta kalabilir ama bundan sonra Erdoğan’ın ömrü uzatmalara ve global aktörlere vereceği tavizlere bağlı.

Reza’nın itirafları 15 Temmuz’da ülkeye ve Anadolu’nun insan sermayesine verilen hasarı ve AKP/Erdoğan’ın misyonunu tamamlayıp eceline doğru yürümesini birlikte değerlendirmek lazım. Taşeron misyonu tamamladı, elinde üstünde kan ve kir var. Kendini “kahraman” “kurtarıcı” gibi görmeye başladı ve cinayeti birlikte işledikleri Ergenekonculara da kafa tutar, racon keser hale geldi. Ayrıca artık Erdoğan’ın tek adam rejimi, söylemleri, icraatları global ve bölgesel aktörleri rahatsız ediyor. Erdoğan’ın ana misyonu tamamlandığına göre bitiş süreci hızlanacaktır.

AKP KADROLARINDA YÜKSELEN ENDİŞE

Ancak Reza konuşunca hemen Erdoğan’ın çökeceği-biteceği gibi bir beklentiye girmek doğru değil. Erdoğan bunu yine ‘dış güçlerin saldırısı’ olarak sunacak ve içte kendi kitlesini bu tür söylemlerle etrafında tutmak isteyecektir. Ancak toplumda ve AKP kadrolarında giderek yükselen korku ve rahatsızlık var. Erdoğan Korkuya tehdide dayalı bir sistem kurdu ve bununla ayakta duruyor. Açıktan Erdoğan güzellemesi yapanlar, sloganlar atanlar dahi pek çok şeyi sorguluyor ve korkuyor. Dış etkilerden çok bu psikoloji, kaygı Erdoğan’ın tek adamlığını bitirebilecek en önemli etkendir. Diktatörler her dediklerinin yapıldığı eller çatlarcasına alkışlandıkları dönemlerde bu tür rahatsızlıkları görmezler, altının boşaldığını hissetmez. Bir gün onu yıkacak rahatsızlıktan ve biriken nefretten haberdar olmaz. Çünkü insanlar gerçek niyetlerini duygularını açıklayamaz.

Reza’nın ötüşü çöküş sürecini hızlandıracaktır. Erdoğan komplo teorileriyle iç kamuoyunu bir süre daha idare edebilir. Dıştaki itibarsızlığını içerde baskıyı ve korkuyu artırarak savuşturmak ve ayakta kalmak isteyebilir. Ama bundan sonra artık dünyada rüşvetle satın alınabilen ülkeler hariç kimse Erdoğan’a itibar etmeyecektir. Rüşvetle iş yapanlar ise fiyatı artıracaktır. Türkiye’den taviz koparmak isteyenler ise Erdoğan ve çevresinin zaaflarını, dosyalarını, yalnızlığını milli menfaatler rağmına kullanacaktır. Erdoğan ve çevresi artık ülkenin karın boşluğu ve en önemli zaafı haline gelmiştir.

Reza’nın ötmesi 17/25 sürecinin ne kadar dolu hukuki ve gerçek olduğu yanında iktidarın kirliliğinin boyutlarını ortaya koydu. Bundan sonra AKP içinden homurtular yükselecek, ihtilaflar, başkaldırılar artacaktır. Erdoğan bunu sopayla, tehditle bastırmaya çalıştıkça zaafı derinleşecek, zamanla kartondan kaplan haline dönüşecektir. Ayrıca siyasi alternatifler, muhalif sesler etkili hale gelecektir.

HER ARGÜMANI KULLANMAK İSTEYECEK

Reza’nın ötüşü Erdoğan iktidarının ciddi şekilde kimyasını bozdu. Paniklediler, saçmalamaya başladılar. İki hafta önce “vatandaş Reza” için global güç ABD’ye 2 defa nota verenler bugün onu ajan ilan ediyor, malına el koyuyor. “Ekonomiyi kurtaran milli kahraman”, “cari açığı kapatan ihracatçı” Reza’yı nasıl itham edeceklerini şaşırıyorlar. Erdoğan yönetimi yolsuzluklara bulaşmış kişilerden yeni ötenler çıkmasın diye onlara yurtdışı çıkış yasağı koyuyor. Ama Egemen gibiler: “birimiz tehlikedeysek hepimiz tehlikedeyiz” diyerek aba altından sopa gösteriyorlar. Yolun sonuna geliniyor, dünyayı ikna etmek Türk kamuoyunu kandırmak kadar kolay olmayacak. ABD’deki yargılamalara ise ne satın aldıkları Flynn gibi adamlar ne de Trump diş geçirebilir. Çalarken kurulan ortaklık ithama, kavgaya, tehdide, karalamaya dönüşüyor. Geniş toplumsal kesimlerin bu kirli ilişkileri görmesi ve tavır alması zaman alsa da iktidar içinde çok ciddi karın ağrıları, eleştirile var. Ve artık bu baskı sadece içten değil dıştan da gür şekilde geliyor.

Reza’nın ötüşü bugünden yarına Erdoğan’ı bitirmeyebilir ama ekonomiden hukuka bürokrasiden güvenliğe tüm alanları bitiren Erdoğan’ın içten ve dıştan gelen baskıyı savuşturması kolay değil.

Hiçbir diktatör, hele bu kadar kirlenmiş hiçbir adam kendi idam ipini çekmek istemez. Ülkeyi yakacak tüketecek şekilde mücadele etmek, her argümanı kullanmak ister. Bu nedenle Erdoğan ülke için olabilecek en tehlikeli noktada. Her şeye tevessül edebilir, her şeyi deneyebilir. Umarız muhafazakâr-dindar kesimler ve AKP içinde az milli-dini duygusu kalanlar kirli, kişisel savaşın daha fazla kurşun askeri olmazlar. Umarız ülkenin daha öte tahrip edilmesine, milletin heder edilmesine göz yummazlar.

[Mahmut Akpınar] 5.12.2017 [TR724]

Zarrab, 17 Aralık’ta rüşvet verip serbest kalmış [Adem Yavuz Arslan]

New York Güney Bölge Mahkemesi’nde devam eden yargılamanın 5. gününde Reza Zarrab yine önemli açıklamalarda bulundu. Tanık statüsünde savcının sorularını cevaplandıran Zarrab, 17 Aralık 2013’te tutuklandığını, cezaevine konduğunu fakat rüşvet vererek serbest kaldığını anlattı.

Savcı ile Zarrab arasında şu diyalog geçti.

Savcı: Türkiye’de hiç tutuklandınız mı?

Zarrab: Evet.

Savcı Nasıl serbest kaldınız?

Zarrab: Avukatlarım görüşmeler yaptılar.

Savcı: Serbest kalmak için herhangi bir ödeme yaptınız mı?

Zarrab: Kısmen evet.

Reza Zarrab’ın bu açıklaması sonrası savcı “Serbest kaldıktan sonra ne yaptınız?” diye sordu. Zarrab, Halkbank’ta kurdukları sistemi devam ettirmek için yeniden Halkbank’a gittiğini, yeni genel müdür ile toplantı yaptığını anlattı. Savcı “eski genel müdüre ne olduğunu” sorunca “o benimle birlikte tutuklanmıştı” dedi.

Zarrab yeni genel müdür ile toplantı yaptığını ve kendilerinden bir takım evraklar istendiğini anlattı.

SAVCI HAKAN ATİLLA’NIN ÜZERİNE GİDİYOR

Sabah oturumunda çok sayıda telefon tapesi gündeme getirildi ve dinletildi. Bütün bu tapelerin ve belgelerin ortak noktası Hakan Atilla ve Süleyman Aslan’ın iradi olarak İran ambargosunu delmeye yönelik çalışmalar yaptıklarını, Zarrab’ı yönlendirdikleri, hangi belgeyi nasıl hazırlamaları gerektiğini öğrettiklerini ispatlamaya yönelikti.

Zarrab sabah oturumunda yaklaşık 15 kez Hakan Atilla’nın ismini tekrar edip “Evrakları nasıl düzenlememiz gerektiğini bize banka söylüyordu” açıklamasını yaptı.

CARGİLL BİZE RAKİP OLUYORDU

Savcının ekrana getirdiği tapeler ve WhatsApp yazışmalarında ilginç diyaloglar vardı. Savcı, “[İran ambargosunu delmede işbirliği yapan ABD’li şirket] Cargill size rakip miydi?” diye sorduğunda Zarrab “Hem evet hem hayır” cevabını verdi.

Zarrab, “Evet çünkü onlar da İran ile iş yapıyorlardı ve benim hedefim olan parayı azaltıyorlardı. Hayır çünkü onlar gerçekten ticaret yapıyorlardı, biz ise hiçbir zaman gıda ticareti yapmadık” dedi. Zarrab, İran ile yapılan işlemlerin gerçek olmadığını tekraren anlattı.

DUBAİ’DEN BUĞDAY

Savcının ekrana getirip sorular sorduğu bir başka tapeye göre Zarrab, Dubai’den buğday ithal etmiş. Söz konusu telefon tapesinde Hakan Atilla, Zarrab’ı uyarıyor. Savcı bu uyarının nedenini sorduğunda “Çünkü ithal ettiğimiz buğdayın menşeini Dubai yazmışız. Hakan Atilla da bizi uyardı çünkü Dubai’de buğday yetişmez. Bu tip hatalar yüzünden başımızın derde gireceği uyarısını yaptı” dedi.

İŞLER TIKANINCA YENİDEN RÜŞVET

Bir başka telefon tapesinde ise Zarrab ile yardımcısı Happani, Halkbank’ta işlerin tıkandığından bahsediyor. Zarrab bunun üzerine ‘biraz para hazırlayın’ talimatı veriyor. Savcı bu paranın ne olduğunu sorduğunda ‘rüşvet’ cevabını aldı.

Duruşmanın öğleden önceki seyri bu şekildeydi. Öğleden sonra da Zarrab’ın sorgusuyla devam etti.

ZARRAB MİAMİ’DE TUTUKLANINCAYA KADAR PARA AKLAMAYI SÜRDÜRMÜŞ

Tarihi duruşmanın Pazartesi günü oturumları ilginç diyaloglara şahit oldu. Sabah oturumunda 17 Aralık 2013’te tutuklandığını, cezaevinden rüşvet vererek çıktığını anlatan Reza Zarrab, tahliye olduktan sonra da kurduğu şirketlerle ‘eski düzeni’ devam ettirdiğini anlattı.

Dönemin Halkbankası genel müdürü Ali Fuat Taşkesenoğlu ile buluştuğunu, İran parasını transfer etmek için gıda ve altın işine devam etmek istediğini anlatan Zarrab, toplamda 3 yada 4 toplantı yaptıklarını, o toplantılara Hakan Atilla’nın da katıldığını, Halkbank yöneticilerinin “kendi adını kullanmayacağın, yeni tabela şirketleri kur, onlarla devam edelim” teklifinde bulunduğunu anlattı. Bu toplantıda Zarrab’a Halkbank yöneticileri tarafından ‘muteber şirketler’in ismi de verilmiş.

Savcı 17 Aralık sonrası Halkbank’ta kimseye rüşvet verdiniz mi ? diye sordu. Zarrab ‘kimse istemedi, kimseye rüşvet vermedim’ dedi.

SAVCI 2014 DELİLLERİNİ SUNDU

Savcı, öğlede sonra oturumunda Zarrab ile Halkbank arasındaki işbirliğine dair çok sayıda tape, e mail ve banka dekontu ekrana getirip bunlara dair sorular sordu. Zarrab o dönemde Amerikan Cargill şirketinin de İran’a gıda ürünleri ihraç ettiğini anlattı. Savcı ‘Cargill sizin rakibiniz miydi ?’ diye sordu. Zarrab bu soruya ‘hem evet hem hayır’ diye cevap verdi. Zarrab “Evet çünkü onlar da gıda işindeydi. Halkbank’ta ki parayı azaltıyorlardı.Hayır, çünkü onlar gerçekten gıda ihracatı yapıyordu, benim ise İran’a ihraç ettiğim tek kalem mal olmadı. Benim bütün işlerim hayaliydi” dedi.

Savcı Dubai- Çin ve Halkbank arasındaki para transferlerine dair çok sayıda ödeme emri, banka dekontu ve muhasebe kayıtları çıkardı. Kayıtların hepsinin 2014 yılına ait olması dikkat çekti. Davanın ilk günü 2013 itibariyle FBI’ın da dinleme yaptığını söyleyen savcı, bugünkü oturumda o delillerden bazılarını ekrana taşıdı. Bu esnada Türkiye Finans’ın adı da kayıtlara girmiş oldu.

ZARRAB’A ‘DİKKAT EDİN TELEFONU’

Duruşmanın öğleden sonraki bölümünde savcı dönemin Halkbank yöneticisi Levent Balkan ile Zarrab arasındaki bir telefon tapesini dinletti. O tapede Levent Balkan’ın Zarrab’ı bir işlem hakkında uyarıldığı görüldü. Tapeye göre HSBC bank üzerinden para transferi yapan Zarrab’a banka yöneticisi Balkan kızıyor : “ Hem Amerikan bankası kullanmışsınız, hem dolar transfer etmişsiniz hem sizin adınıza olan şirketten yapmışsınız. Bunlar tehlikeli şeyler” Tapeye göre yapılan işlemin tehlikeli olduğunu anlatıp çözüm arayışına giriyorlar.

MİAMİ’DE TUTUKLANINCAYA KADAR SÜRDÜRMÜŞ

Zarrab savcının sorularına verdiği cevapta 17 Aralık operasyonu sonrası Halkbank ile tekrar çalışmaya başladığını, 2016 Mart ayında Miami’de tutuklanıncaya kadar Halkbank üzerinden İran’ın paralarının transferlerini yaptıklarını anlattı.

Bu esnada savcının bazı ödeme faturalarını getirerek ısrarla iki İran şirketi üzerinde durması dikkat çekti. Öte andan savcının ödeme emrinden, paranın Halk Bankası’ndan çıkışı, paravan şirketlere geçişi ve oradan İranlı şirketlere dair ödeme yapılması anına kadar her aşamayı tek tek belgelediği görüldü. Zarrab bu işlemleri tek tek teyit etti.

NAMAZ ARASI ZARRAB’LA İSTİŞARE

Öğleden sonraki oturumda 12 tape dinletildi. Bazıları daha önce tercüme edilmiş olarak ekrana getirilen bazı tapeler hakim Berman’ın ‘tercümelerini gördüğümüz bazı tapelerin ses kaydını da dinlemek iyi olur’ demesi üzerine tapeler dinletildi.

Bu esnada Süleyman Aslan ile Zarrab arasındaki telefon tapesinde yer alan bir diyalog salonda tebessümlere neden oldu. Tapeye göre Zarrab ile Aslan, telefonda İran parasının aklanması için kurdukları sisteme dair istişare ederken Aslan “Toplantıdaydık, şimdi namaz arası verdik, ben seni namaz arası arıyorum” deyip Zarrab’a talimatlar verdiği görüldü.

Bir başka tapede ise Zarrab yardımcısı Happani ile konuşurken Süleyman Aslan’ın ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Bu tapede Zarrab’ın Aslan için “Benim için çok önemli bir adam. Başkalarına verdiğimin çeyreği değil ama bütün işimizi görüyor. Şimdi vereceğim rüşvet 6 ay yeter ona” dediği görülüyor. Bir başka tapede ise Babek Zencani’nin adı ilk kez geçerken Zarrab’ın telefonda tartışırken “Ali Babacan kim, onun gücü benden çok mu ?” dediği görülüyor.

Reza Zarrab’ın sorgusu Salı sabahı da devam edecek. Savcıdan sonra Atilla’nın avukatları Zarrab’ı çapraz sorguya alacaklar.

[Adem Yavuz Arslan] 5.12.2017 [TR724]

Türkiye’nin rüşvet rüşvet çalınan istikameti [Zarrab davası milli bir dava mı?-4] [Ahmet Dönmez]

Dünkü bölümde, İran’la ticaret yapan Çin, Hindistan ve Güney Kore gibi ülkelerin Reza’ya yol vermediğini, kendileri adına ‘yerli ve milli’ davrandıklarını, ülke menfaatlerini düşündüklerini, ya İran’a petrol karşılığı gıda ve ilaç sattıklarını ya da Türkiye’yi maşa olarak kullandıklarını yazmıştım.

Örneğin G. Kore, İran’a “Senden petrol aldım. Paranı da buradaki bir bankada senin merkez bankan adına açılmış hesaba yatırdım. Şimdi bunu nasıl çıkarırsan çıkar. O senin sorunun” demişti. Sürekli petrol satmak zorunda olan ve tabiri caizse müşteriye muhtaç durumda bulunan İran da G. Kore’den ambargo kapsamında olmayan gıda ve ilaç almak durumunda kalmıştı. Yani petrolün parası kadar gıdayı G. Kore ile takas etmişti.

Takdir edersiniz ki bu İran’ın tercihi değildi. Tahran yönetimine kalsa ödemeyi sadece para olarak almak ister. Burada imdadına Türkiye yetişiyor işte. Zarrab ile anlaşan AKP yönetimi, Erdoğan’ın talimatları doğrultusunda İran lehine operasyonlar yapıyor. En iyi bildiği yöntemle, ‘win-win’, yani ‘kazan-kazan’ formülü ile… Fakat burada kazanan taraflardan biri İran iken diğeri Türkiye devleti değil maalesef. Sadece Zarrab ve ondan nimetlenen AKP’li bakanlarla, bürokratlar…

Olan kime oluyor? Türk çiftçisine, Türk işçisine, Türk üreticisine, Türk sanayicisine, Türk bankasına, Türk devletine ve en nihayet Türk halkına…

Buna rağmen takdire şayan bir başarı ile bu acı gerçeği ters-yüz edip, “Bu dava milli bir davadır! Hedef güçlü Türkiye’dir” masalları ile milyonları kandırabiliyorlar.

Peki, Erdoğan ve ondan emir alarak Zarrab’ın önüne yatanlar bu ihaneti niye yaptı?

Masada elle tutulur iki tane gerekçe var:

Bir: İran’ın Türkiye içinde ulaştığı muazzam nüfuz.

İki: Rüşvet.

OKUTAN: ZARRAB İRAN SAVAMA AJANI

Dün İyi Parti Isparta Milletvekili Nuri Okutan, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında çok çarpıcı açıklamalar yaptı. Zarrab’ın İran istihbarat teşkilatı Savama’ya çalıştığını, ailesinin Tebriz’deki Azeri Türkleri arasında ‘İran ajanı’ olarak tanındığını, bunun Türkiye devleti tarafından da bilindiğini, kayıtlara girdiğini ama buna rağmen AKP yönetiminin Reza ile çalıştığını öne sürdü.

Okutan’ın en az bunun kadar önemli diğer iddiası ise şuydu: “Ortada bir tuzak olduğu kesindir. Bu tuzak ABD’yi çileden çıkartıp Türkiye’nin üzerine çullanmaya yöneltecek bir işe Türk yöneticilerini sokma tuzağıdır. ABD ile Türkiye’yi düşman etme tuzağıdır.”

Eski Vali Okutan’a göre bu tuzağı kuranlar, başta İran istihbaratı olmak üzere çeşitli ülke gizli servisleriydi. Amaç Türkiye’yi Rusya’nın kucağına itmekti. “Bu olayda ‘FETÖ’cü polis ve savcılar bir piyon olarak kullanılmıştır” dedi Okutan.

Bu bir görüş. Oturan-oturmayan tarafları, boşlukları olacaktır elbette. Fakat ciddi bir olguya işaret ediyor.

MİRVEKİLİ, AĞA VE EMİN

İran’ın Türkiye’deki nüfuzu hakkında en fazla ipucu veren doküman, üzeri kapatılan Selam-Tevhid fezlekesi. Her anlamda Türkiye ile rekabet halinde olan bir ülkenin, nasıl olup da Türk devleti içerisinde kendine bu kadar alan açabildiğini göstermesi bakımından çarpıcı bir belge.

O dosyanın en önemli ismi, İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü yapılanması generallerinden Seyed Ali Ekber Mirvekili. Kendisine aynı zamanda Reza Zarrab ve petrol ticareti konusunda da rastlıyoruz.

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ‘Ağa’, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Fidan’dan da ‘Emin’ kod adıyla bahsedecek kadar Türkiye’nin ‘içinden’ biri. Selam-Tevhid dosyasındaki iddiaya göre örgüt, Fidan’a ‘Emin’ kod adını takmış ve ondan bu isimle bahsediyorlardı.

İşte Mirvekili, ‘Emin’ sayesinde Türkiye Cumhuriyeti bakanlar kurulunda konuşulanları bile öğrenebiliyordu. Mesela 18 Haziran 2013 tarihinde Kudüs Gücü’nün Türkiye sorumlularından Hakkı Selçuk Şanlı ile yaptığı telefon konuşmasında, Erdoğan’ın bakanlar kurulu toplantısında Bülent Arınç’ı fırçaladığını anlatıyordu. Bunları da kendisine ‘Emin’in anlattığından bahsediyordu.

4 Aralık 2012 tarihinde dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız, Erbil’deki Petrol ve Gaz Konferansı’na gidiyor ama Bağdat’ın izin vermemesi nedeniyle uçak geri dönüp Kayseri’ye inmek zorunda kalıyordu. O sırada Mirvekili’nin telefonuna AKP Milletvekili Faruk Koca’dan bir mesaj düşüyordu. Mirvekili’nin İran yanlısı Irak Başbakanı Nuri El-Maliki nezdinde girişimde bulunması talep ediliyordu. Koca, bu talebin Hakan Fidan’dan geldiğine işaret ederken, “Emin Abi size söylememi istedi” notunu düşüyordu. Sonrasında devreye giren Mirvekili, Taner Yıldız’ın uçağının tekrar Erbil’e inmesi için izin alıyordu. Böylece Türkiye, kendi bakanının bir başka ülkeye inişini, üçüncü bir ülkenin gizli ordusunun bir yöneticisi sayesinde sağlayabiliyordu. Egemenlik haklarından feragat anlamına gelen bu skandal, ilişkilerin geldiği boyutları gözler önüne seren çarpıcı bir örnek. Burada sözü geçen Faruk Koca, aynı zamanda Erdoğan’ın Keçiören’deki evinin de sahibi. ‘İkinci evi’nin de zaten İran olduğunu Erdoğan Tahran’da açıklamıştı.

Mirvekili’nin Türkiye’de yakın ilişkide bulunduğu bir diğer kişi de işte bu Faruk Koca idi. Ondan da Erdoğan’ın Obama ile yaptığı telefon görüşmesinin detaylarını alabiliyordu söz gelimi. Bunu da Mirvekili’nin bir başka telefon konuşmasından öğreniyorduk.

Mesela Türkiye, ABD ve NATO’nun baskısıyla Malatya’ya Patriot füze savunma sistemi kuruyor, İran buna sert tepki gösteriyor, Erdoğan da 24 Kasım 2012 tarihinde Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nde İran Meclis Başkanı Ali Laricani’yi kabul ederek kendisine ‘izahat’ yapıyordu. O görüşmeye Hakan Fidan ve Ali Ekber Mirvekili de katılıyordu. Selam-Tevhid dosyasında Mirvekili’nin görüşme sonrası Dolmabahçe Ofisi’nden çıkarken görüntüleri de vardı.

Erdoğan’ın bu füze kalkanı ve NATO konusunda ne düşündüğüne, daha önceki “Erdoğan o işe başladı mı?” başlıklı yazımda değinmiştim. Aslında füze kalkanı için çok isteksiz olan Erdoğan’ın “Gücü elime bir geçireyim o zaman bu NATO’nun anasını s…” dediği, bizzat AKP milletvekillerince İran ajanlarına anlatılıyordu.

Mirvekili’nin, Türkiye ile İran arasında yapılan istihbarat anlaşmasında da görev aldığını hatırlatalım. Ekim 2013’te imzalanan bu gizli anlaşma ile Türkiye, bir NATO üyesi olmasına rağmen İran’a karşı üçüncü ülkelerle istihbarat anlaşması yapmayı durduracaktı. Ayrıca İran’a karşı istihbarat toplayan Türk ajanların faaliyetlerini de iptal edecekti.

MAN ADASI, AYAN VE MİRVEKİLİ

Aynı Mirvekili, bugünlerde Man Adası belgeleriyle yeniden gündem olan Sıtkı Ayan’ın da sık görüştüğü bir isim. Hatırlayacaksınız Ayan, 17 Aralık sürecinde meşhur olmuştu. Bilal Erdoğan, babasını arayıp Sıtkı Ayan’ın sadece ’10 milyon Euro’ komisyon verdiğini söylüyor ve “Ne yapayım? Alayım mı?” diye soruyordu. Başbakan olan babası ise “Sakın alma! Herkes ne veriyorsa o da aynısını verecek. Nasıl olsa kucağımıza oturacak.” karşılığını veriyordu.

Erdoğan’ın o gün beğenmeyip geri çevirdiği miktar, bugün Reza’nın Zafer Çağlayan’a verdiğini açıkladığı toplam rüşvetin beşte biri.

Ne kadar da yerli ve milli bir dava bu değil mi?

CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı Man Adası’nda 1 sterline kurulan ve daha sonra Erdoğan’ın bütün iç halkasının milyon dolarlar aktardığı naylon şirketin kâğıt üstündeki sahibi de o Sıtkı Ayan işte.

Selam-Tevhid dosyasında Sıtkı Ayan ile Mirvekili’nin çok sayıda konuşmaları var. Ayan’ın İran’daki enerji işlerini Mirvekili takip ediyor, ona yol gösteriyordu. Ayan, Hakkı Selçuk Şanlı ve Faruk Koca ile de sık sık temas kuran bir işadamı. Man Adası’nda kurulan şirketi daha sonra devrettiği Kasım Öztaş da aynı şekilde Selam-Tevhid fezlekesine girmiş bir işadamı.

MİRVEKİLİ VE REZA ZARRAB

İşte bu Mirvekili, bir yandan da İran petrolünün satışı ve paraların Türkiye üzerinden döndürülmesi ile de ilgileniyordu. Bunun için en fazla görüştüğü kişi, ABD’deki Hakan Atilla davasının sanıklarından olan eski Halkbank yöneticisi Levent Balkan’dı. İran’a yakın bir dünya görüşüne sahip olan Balkan, gerek Mirvekili gerekse de Hakkı Selçuk Şanlı’ya sürekli tüyolar veriyordu.

Üzerinde durdukları konulardan biri de Reza Zarrab’dı. Mirvekili, Ebru Gündeş’le evlendiği için Devrim Muhafızları’nın Zarrab’a kızgın olduğunu anlatıyordu. Kendileri de Reza’dan ayrı olarak Halkbank, Ziraat Bankası ve Vakıfbank üzerinden aynı sistemi kurmaya çalışıyorlardı.

ABD’nin baskısı nedeniyle artık Halkbank’ta bu işi yapmanın imkânı kalmadığından bahisle Vakıfbank ve Ziraat Bankası için görüşmeler yapıyorlardı. Bunun için Levent Balkan’dan yardım istiyorlardı.

O dönem, Reza ile eski ortağı Ahmet Taha Alacacı’nın da rekabet içine girdiği bir dönemdi. Alacacı ile Reza aynı şekilde İran’ın paralarını döndürüyorlardı. Fakat Reza, verdiği rüşvetlerle Zafer Çağlayan ve Süleyman Aslan’ı bağlamıştı. Vardıkları anlaşmaya göre Alacacı’dan, asla getiremeyeceği belgeler istenecekti. Reza ise aynı belgeyi ‘photoshop’la halledecekti. Karşılığında da rüşvet verecekti. Böylece Reza, tekel haline getirilecekti. Bu işin detaylarını, 12 Eylül 2017 tarihli, “Kıçı kırık Ahmet ne iş yapar” başlıklı yazımda anlatmıştım. Oradan daha detaylı bakılabilir.

ZARRAB’I TEKEL HALİNE GETİRDİLER

Bu arada Zarrab, geçen hafta New York’taki duruşmada, İran’ın bir ara kendisini devreden çıkarmak istediğinden bahsetmişti. İran tarafı Halkbank yöneticilerine başka bir formül önermiş ama Süleyman Aslan, “Gerek yok, zaten mevcut bir sistem var. Reza Bey’in sistemi üzerinden devam edelim” cevabını vermişti.

İşte bu dönemde Ahmet Taha Alacacı da Hakkı Selçuk Şanlı kanadı ile görüşerek işlerini halletmeye çalışıyordu. Ve bu görüşmeler sırasında Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın rüşvet karşılığı her işi yapabildiği, İran Devrim Muhafızları komutanlarından Mirvekili’nin dilindeydi. Hakkı Selçuk Şanlı ile beraber, “Süleyman’a rüşvet bulmak kolay. Ben Süleyman’a rüşvet verecek adam bulabilirim” diye konuşuyorlardı.

“Bu dava, milli bir dava. Hedef Türkiye” diyenlerin kulağına küpe olsun.

Aynı periyotta, 24 Nisan-27 Nisan 2013 tarihleri arasında Hakkı Selçuk Şanlı ile Mirvekili’nin mesajlaşmaları, Reza’nın rüşvet karşılığı nasıl kollandığını gösteriyordu. Şanlı, Reza’nın eski adamlarından olup sonra Alacacı ile birlikte hareket etmeye başlayan Türker Sargın’dan söz ederken şunları aktarıyordu Mirvekili’ye:

“Türker diyor ki, Halk Bankası Genel Müdürü diyor, rüşvet… Türker bir sene öncesine kadar Rıza’nın yanında çalışıyordu. Yıllardan beri Rıza’nın yanında çalışmış, Türker’i sen bi dinle. Türker diyor ki ‘Bizzat rüşveti ben götürdüm.’ Telefon işini, telefonlarını diyor ben götürdüm. On tane telefon, yirmi tane, o diyor, her onbeş güne bir atıyordu telefonu, şeyle beraber çalışmış bunlar, Süleyman’la ve Süleyman da şeyle beraber, ııı Zafer Çağlayan. Ona götürdüğü paraları, ben ben paraları ben götürdüm rüşvetleri, ne kadar kime kaç kuruş, kaç kuruştu ben biliyorum diyor, ben götürdüm diyor.”

18 Haziran 2013 tarihinde de Levent Balkan, Mirvekili’ye, “Bakan bir taraftan şey bir taraftan, Rıza’yı yapacaklar multimilyoner…” diye hayıflanıyordu. ‘Bakan’dan kastı Zafer Çağlayan, ‘şey’den kastı da Süleyman Aslan’dı.

15 TEMMUZ DA BİR GÜN AYDINLANIR

Burada birileri karşılıklı multimilyoner olurken Türkiye de adım adım İran ve Rusya’nın eksenine oturtuluyordu. Bir yandan İran lehine kara para düzeni kuruluyor, bir yandan İran ajanı olduğu iddia edilen toy bir adamdan milyonlarca dolar rüşvet alınıyor, diğer taraftan da Devrim Muhafızları Türk devletinin koridorlarında cirit atıyordu.

Perinçek ve ekibi Tahran ile Moskova arasında mekik dokurken Dugin’in ‘müjdelediği’ 15 Temmuz’da da bu süreç tamamlanacaktı.

O da bir gün aydınlanır elbet.

Bugün 17 Aralık, Amerika’daki bir davada bizzat 1 numaralı aktörünün ağzından doğrulanıyorsa 15 Temmuz gerçekleri de gün gelir bizzat tepesindeki aktörlerce itiraf edilir.

Neyin ne kadar ‘milli’ olduğunu o zaman çok daha iyi anlarız.

[Ahmet Dönmez] 5.12.2017 [TR724]

Yere çarpılan siyah kedi Türkiye’dir [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Yerde çırpınıyor, kanadı kırık bir kuş gibi. Minik kara vücudu seke-seke kendini oradan oraya atıyor. Acı çekiyor belli ki, hem de çok, ama çok fazla. Tüm akıllı canlılar gibi ölüm korkusunu yaşıyor. Bir minik kedi olması çektiği acıyı daha mı kabul edilebilir kılmalı? İnsan mı layıktır sadece merhamete? Ağır bir toplumsal patoloji, bir sosyal çöküşün travması, hukuktan ve toplumsal normlardan kendini kopartan bir vahşet ve barbarlığın yansımasıdır o orduevinde yumruklanan, eziyet edilen, vahşice işkenceye maruz bırakılan kendini savunmaktan aciz kediciğin başına gelenler. Kendini savunmaktan aciz… Kendisini savunmaktan… Bunun çok anlamlı olduğunu düşünenlerdenim.

Gezi’de katledilen ağaçların başına gelenler, Soma’da koca bir ekosistemin altın çıkartmak uğruna mahvedilmesi, yakılan sokak köpekleri, zehirlenen ve iç organları parçalanarak öldürülen sokak hayvanları… Ölmez onlar, telef olur bizim ülkemizde. Telef… Telef olmak terimi zaten hastalıklı bilinçaltını yansıtır. Kurbanlık dana yere otursun diye bacaklarını kıran kalpsizliğin çıktığı yerdir o bilinçaltı. Ağaca, hayvana, doğaya karşı salt duyarsızlığın değil, nefretin yansımasıdır. Nefret! Nereden geliyor bu nefret?

Hapishanede 700’e yakın bebek var diye bu vahşeti eleştirenleri kem görenlere sesleniyorum: Hatalısınız! Çünkü o bebeciklere kalbini mühürleyenler, izbe zindanlarda insanları inleterek sadece bedenlerini değil, ruhlarını incitenler, Kuran kurslarında dünyanın en saf varlıklarına sapık bir cinselliğin hastalıklı iktidarıyla tecavüz edenler, anne-babalarının uğradığı zulümden kaçarken Ege kıyılarına cansız bedenleri vuran çocuklar işte bu hastalıklı ruhların eseridir! Toplumsal kurallara yaptırımın olmadığı yerde insanlığın tüm değerlerinin yok olduğu sessiz ve görüntüsüz cehennemlerde yaşanan kimsenin duymadığı, görmediği, duymak ve görmek istemediği eziyetin ortaya çıktığı yerdir o minik kedinin başına gelenler. Kendini savunmaktan aciz…

HUKUKUN BİTTİĞİ YERDE VAHŞET PATLAR

Yasanın olmadığı yerde yaptırım korkusu olmaz. İnsanların çoğu, maalesef salt yaptırım korkusundan dolayı içlerindeki vahşete ket vuruyor. “Müeyyide” olmayınca toplumun atomsal seviyedeki bağları yitip gidiyor. Geriye kalan içgüdülerle tahrip edilmiş vicdanlar arasındaki boşlukta atılan çığlıklar, tıpkı uzay boşluğundaki sessizlik gibi, kayboluyor. Hukukun bittiği yerde, vahşet patlar. Kendisini savunamayanlara yapılan zulme yaptırım yoksa, zulüm ödüllendirilmiş olur. Otobüste şort giyen kıza fiziksel saldırıda bulunan, gücünü gösterici kızı saçlarından kavrayıp yere çarpan polisten alıyor aslında. Hapishanede bebeklerin olabilmesi, kedilere yumruk atarak yerde ezen canilerin toplumlarında mümkün olabiliyor. Kırk beş derece açıyla uzak mesafeden belirli kaideler çerçevesinde kullanılması gereken biber gazı fişeğini en yakın mesafeden insanların kafalarını hedef alarak atan ve kafatasını kıran ya da gözünü çıkartan polis, kendisini koruyamayacak olanlara yapılan zulmün görmezden gelindiği çökük ahlaklı toplumlarda yetişiyor. Ege’de sahile vuran minik cansız bedenleri tek eliyle Pazar çantası taşır gibi kaldıran jandarmanın olduğu, dahası bir diğerinin de o anın fotoğrafını çekebildiği yerler, o minik kediciklere yumruk atılarak omurgalarının kırıldığı, iç organlarının patlatıldığı toplumlardır.

O kediciğe yumruk atan, yere çarpan ve kırk beş numara ayakları altında ezen “insan” uzaklardan Cizre’yi, Sur’u topa tutma emrini verebilenlerin toplumunda sosyalizasyonunu geçirdi. Dayak atan kocasından boşanan kadının sokak ortasında bıçaklanarak öldürüldüğü, ama takım elbise giyerek mahkemeye çıktı diye hâkim tarafından hafifletilmiş cezaya çarptırıldığı hukuk sisteminde büyüdü. Saçları parmak arasında kavranacak uzunluğa geldi diye kafasında patlayan ağır tokatla “saygının ne olduğunu” (!) öğrendi. Annelerin ayakları altında olduğuna inanılan cennetin vaat edildiği dine inananların ülkesindeki en ağır küfrün annelere edildiğini öğrenerek ilk gençlik yıllarında, değerlerin hiçbir anlam ifade etmediğini deneyimledi. Yahudi ve Ermeni sözcüklerinin yaygın küfür ve hakaret olarak kullanıldığı bir toplumda yabancı olan her şeye karşı koşullandırıldı. Hayvan sözcüğünün hakaret olduğu toplumda kendisiyle aynı dünyayı paylaşan hayvanları zihninde sınıflandırdı.

O kediciğe yumruk atan, yere çarpan ve ezerek canına kıyan vahşinin oluştuğu, hayır, düzeltiyorum, oluşturulduğu toplumdur, altmış bin insanın hukuken yok hükmünde olan fabrikasyon suçlarla hapse atıldığı toplum. Yüz altmış bin kamu görevlisinin keyfe keder nedenlerle, hak yemiş, yolsuzluğa batmış bir avuç siyasetçinin karın ağrısı sebebiyle işinden olduğu, hain damgası yediği yerdir orası. Ölen çocukların, işkenceye uğrayan mağdurların, tecavüze uğrayan kadınların ardından ama diye başlayan cümlelerin kurulduğu, bunun gazetelerin manşetlerinde yapıldığı yerdir, üstelik. O yere çarpılan ve ezilen kedi sizsiniz aslında kardeşim! Güzelim yüzüne yumrukla vurulan, pembecik burnundan kan getirilen, o harika bedeninin tarumar edildiği, yumuşacık tüylerinin okşanmak yerine bir çöplükte kokuşan bedenine yapışarak yok olacağı o minik simsiyah masum kedicik, en korunmasız olan, en suçsuz olan, o an orada var olmak dışında hiçbir “hatası olmayan” varlık, hepimiziz. O an orada var olmak…

HEPİMİZ ORADAYDIK!

Hepimiz o an orada vardık. Orada olan diğerleri, katliamı yapandan daha mı masumdu? Kediciği hunharca katleden, onu seyreden ve “Dur, ne yapıyorsun” bile diyemeyenlerden daha mı kötü, daha mı suçlu, daha mı insafsızdı? Tutuklanan ve makatına cisim sokularak bağırsakları parçalanan Eyüp öğretmene birkaç işkenceci polis tarafından karşı insanlık suçu işlenirken onun acı çığlıklarına, yalvarmalarına, dualarına, inlemelerine, can havline, çırpınışına ve çaresizliğine gözlerini kapatan “meslektaşları” (!) masum mudur yani? Milletvekili Aysel Tuğluk’un vefat eden anneciğini Ankara’da gömdürmeyecek kadar insanlıktan çıkmış ve kolektif cinneti, nefreti, ırkçılığı özümsemiş, dünyanın belki de ilk post-portal linçinin bir numaralı figürü bir seviyedir de, insanlık testinde, peki onunla fotoğraf çektiren bakan nedir? O kedicik can havliyle çırpınırken biz de oradaydık. Hepimiz orada vardık.

Susarak… Başımızı öbür yöne çevirerek… Kulaklarımızı tıkayarak… İlla failin siz olması gerekmiyor. Fiziksel ve ruhsal şiddet uygulamanın kurumsallaştığı, dayağın “cennetten çıktığına” inanacak kadar zıvanadan çıkmış, “tekrir ile uslanmayanın hakkının kötek olduğu” genel kabul gören, “öğretmenin burduğu yerde gül bittiğine” inanılan, okula canı ciğeri kızını veya oğlunu verirken öğretmene “eti senin kemiği benim” diyenlerin toplumunda kedilerin yere çarpılmasına elbette ama ile başlayan cümleler kurulacak. Keşke bilebilseydiniz o kediciğin kendiniz olduğunu aslında. Gezide kesilmeye çalışılan ağaçların aslında kendimiz olduğunu bugün hala anlamayanlara seslenmek istiyorum. Ayakkabısı delik yerde yatan Hrant’ın cansız bedeninin aslında anayasal haklarımız, hukukumuz olduğu gerçeğini görmezden gelenlerimizedir sesim. Duyun. O kedicik sadece katledilmiş hayvanlar istatistiğinde bir sayısal değer değildir bugünkü Türkiye’de. Hukuksuzluğun, Türkiye topraklarında dayandığı temelin sadece yasalar ve siyaset düzeyinde çözülecek bir şey olmadığının, sorunun çok daha derinlerde yattığının ispatıdır! Hasta olan toplumdur. Hukukun bu denli kolay ortadan kaldırılabilmesinin püf noktası, o kedicik katledilirken susan, tepki göstermekten ürken, diğerlerinin olası karşı tepkisini göze alamayarak ses çıkartmamayı, kamufle olmayı strateji haline getirmiş olanlardır. Türkiye’dir aslında yere çarpılan.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 5.12.2017 [TR724]

Acısı taze olduğu için farkında değiller…[Tarık Toros]

Cemaat’ten hazzetmemek ayrıdır.

Cemaat’i bir nefret objesine dönüştürüp doğruluk terazisine vurmadan her suçu günahı buraya yüklemek ayrı.

Reza Zarrab’ın ABD mahkemesindeki ifadeleri elbette yüzde yüz doğru kabul edilmemeli.

Mahkeme bunlara bakacak, çelişkili görünen tarafları ayıklayacak, delillerle örtüşüp örtüşmediğini değerlendirecektir.

Tüm bunları canlı izleyen jüri, kendi içinde oylama yapıp haftalar sonra karar verecek.


***

Bazı konular mahkeme ve jüri için yeni olabilir.

Bizim için değil.

4 senedir takip ettiğimiz bir konu bu.

İçinde yaşadık.

Başımıza ne geldiyse de bundan geldi.

Haliyle şu pratik sonuçları çıkarabiliriz:
  1. 17 Aralık 2013 rüşvet ve yolsuzluk operasyonu bizzat bir numaralı şüphelisi tarafından teyit edilmiştir.
  2. Mesele, 17 Aralık polis fezlekesini aşmış, dosyaya ilave isimler, bakanlar, bankalar girmiştir.
  3. Reza Zarrab, 17 Aralık’ta ortaya konan puzzle’ın eksik parçalarını birleştirmiştir.
  4. Amerikan soruşturma sistemi ve federaller, bizzat kendi temin ettikleri delilleri mahkemeye sunmuşlardır. Nitekim bazı belge, bilgi ve telefon dinlemeleri ile ilk defa ortaya çıkmıştır.
  5. Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla ve bankasının tuttuğu avukatları rüşveti ve usulsüzlükleri teyit etmiştir.
  6. Yine Hakan Atilla, genel müdürü Süleyman Arslan’ı suçlayarak rüşveti onun aldığını iddia etmiştir.
  7. Türkiye, düne kadar “bizim görevli adamımız”, “hayırsever işadamı” dediği Reza Zarrab’ı terk etmiş, ülkedeki mal varlığına el koymuştur.

***

Hepsi bir yana…

17 Aralık’ın düzmece/üretilmiş delillerle hükümete darbe girişimi olduğu savı boşa çıkmıştır.

Onun için…

Bırakın AKP rejimini, kendine “ana akım” diyen gazetecilerin hazımsızlığının nedeni budur.

15 Temmuz 2016’dan sonra Cemaat’in bittiğini düşünüp en keyifli zamanlarını yaşayanların, şimdi “ABD’deki dava Cemaat’in haklı olduğu anlamına gelmez” demesi de bundandır.

Yine…

Davayı bir avuç Türk gazeteci izlerken… Bir kısmını şeytanlaştırıp ağza alınmayacak ifadelerle, çok okunan gazete köşelerinde hayasızca küfretmeleri de bundandır.

Ülkeyi yönetenleri, duvardan duvara toslatanları yok sayıp…

Önlerine düşen her haberi Cemaat zaviyesinden yorumlamak…

En az egemenler kadar paranoyak olmanın işareti değildir de nedir?


***

Siyasal iktidar, 17 Aralık’tan birkaç hafta sonra hemen her sıkıntıyı Cemaat’e bağlama alışkanlığı edinmişti. Misal, dönemin Tarım Bakanı, kuru fasulye fiyatlarındaki spekülasyonu dahi oraya bağlamıştı.

O dönem, bu haberlere dudak bükenler, şimdi daha ötesini yapmaktan imtina etmiyor.

Neden?

Çünkü korkuyorlar.

Devran döndü, telaştalar.

“Aynı gemideyiz” esprisi var ya, son günlerde Twitter’da… Gemiye bir şey olduğu yok. İktidarla bindikleri filika, su alıyor. Ve gittikçe gemiden uzaklaşıyor, bilinmez sulara doğru.


***

Paniklemelerinin asıl nedeni ise şu:

15 Temmuz’dan bu yana geçen 16-17 ayda…

Tutuklanan yaklaşık 60 bin kişi…

Soruşturulan yüzbinler, el konulan mallar, hüküm veren mahkemeler, vesaire.

Onca işkence, adam kaçırma, 80’lik dedelere, kundakta bebeklere kadar varan zulüm…

Tamamında milat olarak konulan bir tarih vardı: 17 Aralık 2013.

İşte bu çöktü.

Altında kaldıkları da bu.

Acısı taze olduğu için henüz farkında değiller sadece.

Bitirirken: 17 Aralık büyük rüşvet ve yolsuzluk skandalını ortaya çıkaran polisler, çocuklarına şimdiden şerefli bir isim bırakmışlardır. Tabir yerindeyse her birinin heykeli dikilse yeridir.

[Tarık Toros] 5.12.2017 [TR724]

Paul Le Guen’in Bursa’sı sessiz sedasız yükseliyor! [Hasan Cücük]

Türk futbolunun başkenti hep İstanbul’du. Anadolu daha futbolla tanışmadan İstanbul’da meşin yuvarlak hayli popülerdi. Ligimiz 1959’da start aldıktan sonra şampiyonluğun adresi de haliyle İstanbul takımları Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş olacaktı. 1976’da Trabzonspor’la şampiyonluk ilk kez İstanbul dışına çıktı. Karadeniz Fırtınası, 1976-84 arasında 6 şampiyonluk yaşadıktan sonra sessizliğe büründü. Anadolu, Trabzonspor dışında uzun süre şampiyon çıkaramadı.

Yine de Anadolu takımları Türk futboluna heyecan katmayı sürdürdü. Şampiyonluğa oynayan, zirveyi zorlayan takımlar çıktı. Samsunspor, Sakaryaspor, Kocelispor, Göztepe, Eskişehir ve Bursaspor gibi ekipler, futbol seyircisine zaman zaman ‘Acaba?’ dedirtmeyi başardı. Hatta Bursaspor, 2010’da büyük bir başarı hikâyesi yazarak şampiyonluğu elde etti ve tarihe geçti. Ancak Bursa’nın başarısı kalıcı olmadı. Şampiyon takım daha sonra sıradan bir görüntü verdi. Bu sezon ise Bursa’nın yeniden toparlanmaya başladığını görüyoruz ve bunda aslan payı Fransız hoca Paul Le Guen’e ait.

FRANSA’NIN YILDIZ OYUNCULARINDAN

Türkiye’ye gelen en kariyerli hocalardan birisi Paul Le Guen. Bursaspor’da olduğu için basının pek dikkatini çekmiyor. Hem futbolculuk hem de teknik adamlık kariyerinde önemli başarıla imza atmış bir isim.

1 Mart 1964 doğumlu Paul Le Guen, futbol kariyerini defans oyuncusu olarak tamamladı. Kariyerine şu anda Ligue 2’de olan Brest’te 1983’te başlayan Le Guen, 6 yıl bu takımın formasını giydi. 1989’da Nantes’a transfer olurken Brest formasıyla 154 maça çıkıp, 6 gol atmıştı. İstikrarını Nantes’ta de sürdüren Le Guen, 2 yılda 76 maçta sahaya çıkıp 1 gol attı.

Paul Le Guen, 1991’de bugün Fransa’nın bir numaralı takımı olan Paris Saint Germain’e (PSG) transfer oldu. 1998’e kadar giydiği bu formayla, 344 maçta sahaya çıkıp, 24 gol bulmuştu. Neredeyse her sezon tüm maçlarda formayı giymişti. Kariyerindeki ilk ve tek şampiyonluğunu 1993-94 sezonunda yaşarken, 1995-96’da Avrupa Kupa Galipleri kupasını kaldırdı. PSG ile 3 kez de Fransa kupasını kazandı. 17 maçta giydiği Fransa milli takımı formasıyla da 1 gol atmayı başardı.

HOCALIK KARİYERİ HIZLI BAŞLADI

Kramponlarını çıkarıp, hemen eşofmanlarını giyen Le Guen’in ilk çalıştırdığı takım Rennes olacaktı. 34 yaşındaki tecrübesiz bir isim olmasına rağmen Rennes’e oynattığı futbolla dikkatleri üzerine çekti. Rennes’de bir dönem Galatasaray formasını giyen Shabani Nonda ve El Hadji Diouf gibi genç yetenekleri keşfedip, futbol dünyasına kazandırdı.

Takvim yaprakları 2002’yi gösterdiğinde Paul Le Guen’in yolu Lyon ile kesişti. Lyon 2001-02 sezonunda tarihinde ilk kez Jacques Santini yönetiminde lig şampiyonluğuna ulaşmıştı. Santini, Lyon’u milli takımın başına geçmek için bıraktı. Le Guen, Lyon’un başına geçerken kafalarda oldukça fazla soru işareti vardı. 38 yaşında genç bir isim olmasının yanı sıra, Rennes’ten ayrıldıktan sonra 1 yıl kulüp çalıştırmamış olmaması önemli bir handikaptı.

LYON’LA TARİH YAZDI

O yıllarda Fransa liginde hangi takımın şampiyon olacağını sezon başından kestirmek güçtü. Her sezon farklı bir takım ligi zirvede bitirebiliyordu. 1994-2001 arasında tam 8 farklı şampiyon olmuştu. Lyon, 9 yılda şampiyon olan 9. farklı takımdı. Hiçbir takım bu sürede iki yıl üst üste şampiyon olamamıştı. İşte bu şartlarda Lyon’a gelen Le Guen, ya başarılı olup adını herkesin bildiği bir isim olacaktı ya da başarısız olup daha teknik adamlık kariyerinin başında sıradanlaşıp gidecekti.

Lyon kariyeri oldukça kötü başladı. Ligin ilk 9 haftasında sadece 3 maçtan sahadan galip ayrılabildi. Sonra ise bir açıldı pir açıldı. 2002-05 arasında Lyon’u üst üste 3 yıl Fransa şampiyonu yaptı. Takımını Şampiyonlar Ligi’nde de çeyrek finale kadar çıkaran Le Guen, üçüncü şampiyonluğunu kazandığı 9 Mayıs 2005’te görevini bıraktığını açıkladı. Lyon’u bıraktıktan sonra teknik adamlığa ara vereceğini belirterek, Lazio ve Benfica’dan gelen teklifleri geri çevirdi.

DAHA SONRA TUTUNAMADI

Eşofmanlarını yeniden giyen La Guen, 2006’da gittiği Glasgow Rangers’te sadece 7 ay görevde kalabildi. La Guen’i sahadaki sonuçların yanı sıra takım kaptanı Barry Ferguson ile kapışması ayrılmaya zorlayacaktı. Takım kaptanını disiplinsizliğinden dolayı kadro dışı bırakan ve kötü gidişin faturasını bu oyuncuya çıkaran La Guen, güç mücadelesinin ortasında kaldı. Ağır basan Ferguson cephesi olunca, başarılı teknik adam başarısız bir iz bırakarak Glasgow defterini kapattı.

2007’de yıllarca top koşturduğu PSG’yi çalıştırmaya başlayan Le Guen, görevde sadece 1 yıl kalırken, sadece Fransa Lig Kupası’nı kazanabildi. PSG ile kulüp defterini kapatıp milli takım çalıştırmaya başlayan Le Guen, Kamerun ve Umman’ın teknik patronluğunu yaptı. Kamerun’u 2010 Dünya Kupası’na taşıyan Le Guen, sıradan futbol ülkesi Umman ile 83 maçta sahaya çıktı. Umman’dan 2015’te ayrıldı ve teknik adamlığa yine ara verdi. Ta ki bu sezon başında Bursaspor’a gelinceye kadar.

SESSİZ SEDASIZ ZİRVEYE

Paul Le Guen yönetimindeki Bursaspor ligin ilk 7 haftasında 4 mağlubiyet aldı. 3 maçta ise sahadan galip ayrıldı. Ligin zirvesine oturan Başakşehir, Beşiktaş ve Galatasaray’a yenilirken, yine ligin flaş ekiplerinden Kayserispor’a deplasmanda yenildi. Ligin son 7 haftasında ise mağlubiyet görmeyen Bursaspor, 4 galibiyet ve 3 beraberlikle sahadan ayrıldı. Giderek takımı tanıyan Le Guen, oyun anlayışını oyuncularına da benimsetti. Bu hafta deplasmanda Konyaspor’u 3-0 yenerken, taktik ustalığını gösterdi. Sessiz sedasız geldiği Bursaspor’u yine sessiz sedasız yukarılara taşıdı.

[Hasan Cücük] 5.12.2017 [TR724]

Güney Afrikalı yetimler, hapishanedeki 668 bebek için yürüdü [Türkmen Terzi]

Güney Afrika vatandaşları tarafından kurulan Set Them Free SA sivil inisiyatifi, Johannesburg’un en kalabalık buluşma noktalarından Rosebank Zone’da 668 bebek için toplandı. Sokak sanatçılarının performanslarını sergilediği etkinlik boyunca ziyaretçilere bilgilendirici el ilanları dağıtıldı. Şehrin en büyük yetimhanesinden çocuklar Türkiye’deki yaşıtlarına destek vermek için etkinlikte yer aldı.

İnisiyatif adına konuşan Brenda Nagel, Türkiye’de anneleriyle birlikte hapishanede kalmak zorunda olan çocukların durumunu sosyal medyadan gördüğünü, uluslararası olarak devam eden farkındalık çabalarına katkı bulunmak için bu inisiyatifi kurduklarını söyledi.

Türkiye’deki başarısız darbe girişiminden sonra on binlerce sivilin tutuklandığına, bu tutuklulardan 17 bininin kadın olduğuna dikkat çeken Nagel, yeni doğum yapmış ya da bakıma muhtaç bebeklerini bırakabilecekleri bir yakınları olmaması sebebiyle 700 annenin çocuklarıyla hapishanede mahpus hayatı yaşadığını vurguladı. Nagel, bu kadınların tutuksuz yargılanmasını sağlamak için herkesin, Türk Hükümetine baskı yapması çağrısında bulundu. Darbeyi kimin yaptığıyla ilgilenmediğini, ev hanımı, öğretmen, doktor bu kadınların askeri darbeyle ne ilgisi olduğunu soran Nagel, “Bildiğimiz bir şey var ki o bebekler masum, hapishane koşullarında büyümeyi hak etmiyorlar, annelerinin tutuksuz yargılanması da adaleti aksatmaz.” dedi.

Programlarının büyük ilgi gördüğünü ve çocuklar için bağış yapmak isteyenlerin çıktığını belirten Nagel, Güney Afrikalı olmaktan bir kere daha gurur duyduklarını ifade etti.

Etkinliğin sonında 668 siyah balon, Güney yarım kürenin en ucundan gökyüzüne bırakıldı.

[Türkmen Terzi] 5.12.2017 [TR724]

Özgürlüğe kaçışın göz yaşartan hikâyesi [TR724]

Türkiye’deki darbe girişimi sonrasında başlatılan kitlesel kıyım operasyonlarından dolayı özgürlüğe kaçan bir ailenin yaşam öyküsünü Euronews ekranlara taşıdı.

Ege’de can veren Maden ailesini de tanıyan ailenin anlattıkları, yaşanan dramı gözler önüne serdi.

Tahsin 46 yaşında. Darbe girişimi öncesinde, Aile ve Sosyal İşler Bakanlığı’nda Yetimler Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyordu. Fakat darbe girişimi sonrası bir kararnameyle Gülenci olduğu gerekçesiyle görevden alındı ve hakkında tutuklama emri çıkarıldı. Ayrıca banka hesaplarına ve pasaportuna da el konuldu. Bu sırada iki kardeşi de yine Gülen cemaatine mensup oldukları gerekçesiyle hapse mahkum edildi. Tüm bu yaşananların ardından Tahsin ve eşi Meryem Yunanistan’a kaçmaya karar verdi.

Tahsin:

“Bunu bir oyun olarak kızıma anlattım. 3 aşamalı bir oyun oynayacağız kızım, eğer bu oyunun her aşamasını kazanırsan sonunda ödül verecekler dedi. İlk aşama, Türkiye’den Yunanistan tarafına geçene kadar ki kısımdı. Uzn bir süre yürüyeceğimizi, bataklıklardan geçeceğimizi, hiç konuşmayacağımızı söyledim. 2. aşamada da Yunanistan tarafında da polislere teslim olacağımız, onların bizi kapalı bir yere koyacağını burada iki, üç gün kalacağımızı bu süreçte de hiçbir şey istememesi gerektiğini eğer çişini tutar, yemek istemez, ağlamazsa ikinci aşamayı da kazanacağımızı ve daha büyük ödül alacağımızı söyledim. 3. aşamada da Atina’ya geçeceğimizi orada okula başlayacağını, onların dilini öğreneceğini ve okulada öğretmenleriyle konuşmayı öğrendiğinde Türkiye’deki evimize geri dönebileceğimizi söyledim.”

Meryem:

“Bürçok büyük insan bile yürüyemezken, Rana yarışmaya katıldım ödül var diye çoğu yeri yürüdü. Ben kucağıma almaya kakltığım zaman anne bırak dedi. Ben yarışmayı kazanacağım.”

Tahsin’in ailesi şanslıydı. Tehlikeli bir yolculuğun ardından en azından Yunanistan’a varmaya başardı. Fakat Tahsin’in yakın arkadaşı olan Hüseyin Maden, eşi, kızı ve oğlu için yolculuk trajediyle sonuçlandı. Gülen cemaati üyesi olduğu gerekçesiyle hakkında tutuklama emri çıkarılan ve Yunanistan’a kaçmaya karar veren Hüseyin Maden ve ailesinin Ege’yi geçmek için satın aldığı eski ahşap sandalın Midilli açıklarında battığı belirtildi. Tahsin, çocukluk arkadaşım dediği Hüseyin’in Kastamonu’daki ailesinin hala onların öldüklerine inanamadıklarını söylüyor.

Tahsin:

“Bizim içim Hüseyin Maden’in durumun burada netleşmesine rağmen onların ailesine bunu söyleyemedik. Çünkü hala bir umutları vardı. DNA testlerinin sonucunu bekliyorlar.”

Michalis Arampatzoglou’nun haberine göre, yaklaşık 300 Türk aile, siyasi nedenlerden ötürü bu tehlikeli yolculuğu göze alarak Yunanistan’a kaçtı. Çoğu sığınma başvurusunda bulundu.

[TR724] 4.12.2017