Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), yılın ilk çeyreğine (ocak-şubat-mart) ilişkin küresel ticaret verileri raporunu açıkladı. Buna göre korona virüsü salgını, ilk çeyrekte 2019’un son çeyreğiyle kıyaslandığında küresel ticaret değerinde yüzde 3’lük bir düşüşe yol açtı.
KRONOS -13 Mayıs 2020
UNCTAD’nın tahminlerine göre söz konusu ticarette yılın ikinci çeyreğinde düşüşün katlanarak ilk çeyreğe göre yüzde 27’ye ulaşmasını beklendiğinin belirtildiği raporda, aralıktan bu yana hızlan düşen emtia fiyatları küresel ticarette düşüşte etkili oldu.
EMTİYA FİYATLARINDA YÜZDE 20’LİK DÜŞÜŞ
Raporda, martta yüzde 33,2 düşen akaryakıt fiyatlarının emtia fiyatlarında düşüşün itici gücü olduğu belirtilerek, mineral, cevher, metal, gıda ve tarımsal ham madde fiyatlarında ise yüzde 4’ten az düşüş olduğu kaydedildi.
Yine mart ayında emtia fiyatlarında yüzde 20’lik bir düşüşün yaşandığına yer verilen raporda, 2008 finansal krizinde söz konusu fiyatlarda en büyük aylık düşüşün yüzde 18,6 olduğu hatırlatıldı.
‘BELİRSİZLİK ENDİŞE VERİCİ’
UNCTAD’ın raporunda 2008 finansal krizde emtia fiyatlarındaki düşüşün 6 ay sürdüğüne işaret edilerek, “Endişe verici bir şekilde, emtia fiyatlarında ve küresel ticaretteki mevcut düşüş eğiliminin süresi ve genel gücü belirsizliğini koruyor” değerlendirmesine yer verildi.
[Kronos.News] 13.5.2020
‘Vergileri arttıranlar, beş dolara muhtaç kaldık diyemiyor’
Sözcü gazetesi yazarı Murat Muratoğlu, "Vergileri artırarak ekonomiyi düzelteceklerini zannedenler, beş dolara muhtaç kaldık diyemiyorlar, yerli üreticiye destek ayağına ek vergi bindiriyorlar. Sanki yabancı ürünlere vergi gelince, yerli üretici tavan fiyat uygulamasına geçecek" dedi.
KRONOS -13 Mayıs 2020
Sözcü gazetesi yazarı Murat Muratoğlu, “Ortam hazır. Salgın var vergiyi tabana yay! Yetmez… Bu aslında bir kurtuluş savaşı, küresel ekonomik çeteler ekonomimize saldırıyorlar ayağına milletten daha fazla vergi al. Verilen her açıkta ek vergi getireceksen ülkeyi kahvedeki Hüsnü Dayı da gayet güzel yönetebilir. Sahi ülkeyi yönetenlerin Hüsnü Dayı’dan farkı nedir?” ifadesini kullandı.
‘ÜLKEDE PARA KALMADI, KIT KAYNAKLAR LÜKSE ŞATAFATA HARCANDI’
Muratoğlu, “Türkiye’nin döviz rezervi kalmadı diyenlere kızıyorlar. Yapışkan banttan, çakmaklara kadar fiyatları artırıp ellerindeki kıt dövizi tutmaya çalışıyorlar. O dövizin nasıl kuruduğunu hiç düşünmüyorlar! Ben size zor günlerin daha başlangıcında olduğumuzu söyleyeyim. Bırakın diğerleri buna dış mihraklar sebep olduğunu zannetmeye devam etsin. Ek vergiler bir işe yarar mı? Maalesef hasta olan ekonomi için çok geç kalındı! Ülkede para kalmadı. Kıt kaynaklar lükse, şatafata harcandı. Sarayın kaç uçağı var? Birini bile sattı mı? Durun bunlar sadece dış ticaret açığı için alınan önlemler. Bu sefer SMS de kurtaramayacak, bütçe açıklarını kapatmak için kulağımızın arkasını göstereceğiz. Çocuklar inanın, inanın çocuklar… Zor günler göreceğiz, güneşsiz günler… Biz bize yetmeyeceğiz. Her geçen gün fakirleşeceğiz” dedi.
[Kronos.News 13.5.2020]
KRONOS -13 Mayıs 2020
Sözcü gazetesi yazarı Murat Muratoğlu, “Ortam hazır. Salgın var vergiyi tabana yay! Yetmez… Bu aslında bir kurtuluş savaşı, küresel ekonomik çeteler ekonomimize saldırıyorlar ayağına milletten daha fazla vergi al. Verilen her açıkta ek vergi getireceksen ülkeyi kahvedeki Hüsnü Dayı da gayet güzel yönetebilir. Sahi ülkeyi yönetenlerin Hüsnü Dayı’dan farkı nedir?” ifadesini kullandı.
‘ÜLKEDE PARA KALMADI, KIT KAYNAKLAR LÜKSE ŞATAFATA HARCANDI’
Muratoğlu, “Türkiye’nin döviz rezervi kalmadı diyenlere kızıyorlar. Yapışkan banttan, çakmaklara kadar fiyatları artırıp ellerindeki kıt dövizi tutmaya çalışıyorlar. O dövizin nasıl kuruduğunu hiç düşünmüyorlar! Ben size zor günlerin daha başlangıcında olduğumuzu söyleyeyim. Bırakın diğerleri buna dış mihraklar sebep olduğunu zannetmeye devam etsin. Ek vergiler bir işe yarar mı? Maalesef hasta olan ekonomi için çok geç kalındı! Ülkede para kalmadı. Kıt kaynaklar lükse, şatafata harcandı. Sarayın kaç uçağı var? Birini bile sattı mı? Durun bunlar sadece dış ticaret açığı için alınan önlemler. Bu sefer SMS de kurtaramayacak, bütçe açıklarını kapatmak için kulağımızın arkasını göstereceğiz. Çocuklar inanın, inanın çocuklar… Zor günler göreceğiz, güneşsiz günler… Biz bize yetmeyeceğiz. Her geçen gün fakirleşeceğiz” dedi.
[Kronos.News 13.5.2020]
Covid-19 hastası tutuklu yüzbaşı: ‘Sayı yüksek çıkmasın’ diye test yapılmıyor
Silivri cezaevinde tutuklu bulunan ve koronavirüs testi pozitif çıkan eski Yüzbaşı Ş.G. yakınları aracılığıyla duyurdu: En az 180 tutuklu ve hükümlünün testi pozitif. Hastalar aynı koğuşta tutuluyor. Durumu CİMER'e de yazdık ama ses çıkmadı.
HİCRAN AYGÜN -13 Mayıs 2020
Türkiye’deki cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlüler arasında hızla yayılan Covid-19 pozitif vakalarının büyük bir bölümüne PCR (ağız ve burundan sürüntü alarak teşhis) testi yapılmadığı ortaya çıktı.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), pandemi ilanının ardından tüm ülkelere şüpheli gördükleri vakalara PCR testi yapılmasını istedi. Test, hangi ülkede kaç Covid-19 vakası olduğunu kodlama açısından şart koşuldu. Ancak DSÖ’nün tüm uyarılarına rağmen bazı ülkeler bu testi yapmadı. Bunlardan biri de Türkiye… Bilim insanları, testin Türkiye’de şüpheli her vakaya yapılmamasını “Covid vaka sayısını az göstermek için” olduğunu belirtti. Covid vakalarıyla ilgili tartışmalar sürerken, cezaevlerinden de arka arkaya haberler gelmeye başladı.
TEK ÖNLEM GARDİYAN İZOLESİ!
Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, 28 Nisan’da yaptığı açıklamada 4 ayrı cezaevinde 120 tutuklu ve hükümlüde Covid-19’un pozitif olduğunu, 3 hükümlünün ise hayatını kaybettiğini açıkladı. Bakanlık, bu süre içerisinde Koronavirüs’e karşı tek tedbir olarak ise cezaevi personelinin dönüşümlü olarak 15 gün lojmanlarda kalması kuralını getirdiklerini söyledi. Ancak bu “izolasyon” cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlüleri koronavirüsten korumadı. 28 Nisan’dan bu yana açıklanan sayılara yenileri eklendi. Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı, sadece Silivri Cezaevi’nde geçen hafta Cuma günü 44 kişiye Covid-19 teşhisi konulduğu bu vakalardan ikisinin ise hastaneye kaldırıldığını açıkladı.
’15 KİŞİYDİK 50’YE ÇIKTIK’
Ancak özellikle Silivri Cezaevi’nden gelen haberler bu rakamların “eksik” olduğunu ortaya çıkardı. 4 yıldır cezaevinde bulunan Yüzbaşı Ş.G. de Covid pozitif hastalarından biri. Yüzbaşı Ş.G.’nin bir yakını cezaevlerindeki durumun Adalet Bakanlığı’nın açıkladığı gibi olmadığını söyledi. Ş.G.’nin Covid pozitif hastalarıyla aynı koğuşta tutulduğunu ancak daha önce bulunduğu koğuştaki 50 kişiye daha Covid teşhisi konulduğunu belirttiğini söyledi. Ş.G.’nin yakınına aktardığına göre, “Silivri Cezaevi’nde yaklaşık 180 tutuklu ve hükümlünün Covid olduğu, her gün 2-3 ambulansın cezaevine giderek hasta aldığını biliyoruz. Ancak bu durum açıklanmıyor ve hastalık hızla yayılıyor” dedi.
‘PCR TESTİ YAPILMIYOR, GRİP DENİYOR’
Yaklaşık 50 gündür cezaevinde izole halde bulunan tutuklu ve hükümlüler ise durumu avukatları ve yakınları aracılığıyla kamuoyuna duyurmaya çalışıyor, ancak konuya ilişkin herhangi bir adım atılmıyor. Ş.G. ise durumu şöyle özetliyor: “Yakınlarımız aracılığıyla cezaevinde Covid vakası görülünce Adalet Bakanlığı sayı açıklamak zorunda kaldı. Silivri Cezaevinde vaka sayısı geçen hafta açıklananın çok üzerine çıktı. Buraya her gün 2-3 ambulans geliyor, mahkumlar kelepçelenip sedyeyle hastaneye kaldırılıyor. Hastaların büyük bir bölümüne rakam yükselmesin ve Covid olarak kodlanmasın diye PCR testi yapılmıyor. Grip vs. gibi hastalıklar olduğu söyleniyor” ifadelerini kullandı.
CİMER’E YAZDILAR, DAVA AÇACAKLAR
Kendisine de Covid bulaştığını daha önce 15 hastayla aynı koğuşta bulunduğunu ancak şimdi bu sayının 50’ye çıktığını söyleyen Ş.G., “50 gündür izole haldeyiz. Gardiyanlar 15 gün dönüşümlü olarak çalışıyor ama aileleriyle görüşmelerine, alışveriş vs. yapmalarına izin veriliyor. Virüsü bize gardiyanlar bulaştırıyor” mesajını iletti. Durumu CİMER’e de yazdıklarını belirten Yüzbaşı Ş.G., “Virüs bulaşan herkes aile ve avukatları aracılığıyla durumu CİMER’e de yazdı, ancak ses çıkmadı” açıklamasında bulundu. Covid hastalarının avukatları ve yakınlarının cezaevi yönetimine dilekçe verdiği eğer hastaların yaşam koşullarında herhangi bir değişiklik olmazsa önce cezaevi yönetimine ardından Adalet Bakanlığı’na dava açılacağı öğrenildi.
[Kronos.News] 13.5.2020
HİCRAN AYGÜN -13 Mayıs 2020
Türkiye’deki cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlüler arasında hızla yayılan Covid-19 pozitif vakalarının büyük bir bölümüne PCR (ağız ve burundan sürüntü alarak teşhis) testi yapılmadığı ortaya çıktı.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), pandemi ilanının ardından tüm ülkelere şüpheli gördükleri vakalara PCR testi yapılmasını istedi. Test, hangi ülkede kaç Covid-19 vakası olduğunu kodlama açısından şart koşuldu. Ancak DSÖ’nün tüm uyarılarına rağmen bazı ülkeler bu testi yapmadı. Bunlardan biri de Türkiye… Bilim insanları, testin Türkiye’de şüpheli her vakaya yapılmamasını “Covid vaka sayısını az göstermek için” olduğunu belirtti. Covid vakalarıyla ilgili tartışmalar sürerken, cezaevlerinden de arka arkaya haberler gelmeye başladı.
TEK ÖNLEM GARDİYAN İZOLESİ!
Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, 28 Nisan’da yaptığı açıklamada 4 ayrı cezaevinde 120 tutuklu ve hükümlüde Covid-19’un pozitif olduğunu, 3 hükümlünün ise hayatını kaybettiğini açıkladı. Bakanlık, bu süre içerisinde Koronavirüs’e karşı tek tedbir olarak ise cezaevi personelinin dönüşümlü olarak 15 gün lojmanlarda kalması kuralını getirdiklerini söyledi. Ancak bu “izolasyon” cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlüleri koronavirüsten korumadı. 28 Nisan’dan bu yana açıklanan sayılara yenileri eklendi. Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı, sadece Silivri Cezaevi’nde geçen hafta Cuma günü 44 kişiye Covid-19 teşhisi konulduğu bu vakalardan ikisinin ise hastaneye kaldırıldığını açıkladı.
’15 KİŞİYDİK 50’YE ÇIKTIK’
Ancak özellikle Silivri Cezaevi’nden gelen haberler bu rakamların “eksik” olduğunu ortaya çıkardı. 4 yıldır cezaevinde bulunan Yüzbaşı Ş.G. de Covid pozitif hastalarından biri. Yüzbaşı Ş.G.’nin bir yakını cezaevlerindeki durumun Adalet Bakanlığı’nın açıkladığı gibi olmadığını söyledi. Ş.G.’nin Covid pozitif hastalarıyla aynı koğuşta tutulduğunu ancak daha önce bulunduğu koğuştaki 50 kişiye daha Covid teşhisi konulduğunu belirttiğini söyledi. Ş.G.’nin yakınına aktardığına göre, “Silivri Cezaevi’nde yaklaşık 180 tutuklu ve hükümlünün Covid olduğu, her gün 2-3 ambulansın cezaevine giderek hasta aldığını biliyoruz. Ancak bu durum açıklanmıyor ve hastalık hızla yayılıyor” dedi.
‘PCR TESTİ YAPILMIYOR, GRİP DENİYOR’
Yaklaşık 50 gündür cezaevinde izole halde bulunan tutuklu ve hükümlüler ise durumu avukatları ve yakınları aracılığıyla kamuoyuna duyurmaya çalışıyor, ancak konuya ilişkin herhangi bir adım atılmıyor. Ş.G. ise durumu şöyle özetliyor: “Yakınlarımız aracılığıyla cezaevinde Covid vakası görülünce Adalet Bakanlığı sayı açıklamak zorunda kaldı. Silivri Cezaevinde vaka sayısı geçen hafta açıklananın çok üzerine çıktı. Buraya her gün 2-3 ambulans geliyor, mahkumlar kelepçelenip sedyeyle hastaneye kaldırılıyor. Hastaların büyük bir bölümüne rakam yükselmesin ve Covid olarak kodlanmasın diye PCR testi yapılmıyor. Grip vs. gibi hastalıklar olduğu söyleniyor” ifadelerini kullandı.
CİMER’E YAZDILAR, DAVA AÇACAKLAR
Kendisine de Covid bulaştığını daha önce 15 hastayla aynı koğuşta bulunduğunu ancak şimdi bu sayının 50’ye çıktığını söyleyen Ş.G., “50 gündür izole haldeyiz. Gardiyanlar 15 gün dönüşümlü olarak çalışıyor ama aileleriyle görüşmelerine, alışveriş vs. yapmalarına izin veriliyor. Virüsü bize gardiyanlar bulaştırıyor” mesajını iletti. Durumu CİMER’e de yazdıklarını belirten Yüzbaşı Ş.G., “Virüs bulaşan herkes aile ve avukatları aracılığıyla durumu CİMER’e de yazdı, ancak ses çıkmadı” açıklamasında bulundu. Covid hastalarının avukatları ve yakınlarının cezaevi yönetimine dilekçe verdiği eğer hastaların yaşam koşullarında herhangi bir değişiklik olmazsa önce cezaevi yönetimine ardından Adalet Bakanlığı’na dava açılacağı öğrenildi.
[Kronos.News] 13.5.2020
Maske takmayan vatandaşa maskesiz polislerden ters kelepçe
Aydın Kuşadası'nda polisin maske takmadığı için uyardığı bir kişi, itiraz edince ters kelepçeyle gözaltına alındı.
KRONOS -13 Mayıs 2020
Aydın Kuşadası’nda polis, maske takmadığı için uyardıkları bir kişiyi itiraz etmesi sonucu ters kelepçe takarak gözaltına aldı. Çevredeki bir vatandaş çekilen videoda, polislerin çoğunun maske takmadığı ve çevrede toplanan vatandaşların sosyal mesafe kuralına uymadıkları görüldü.
Aydın’da koronavirüs nedeniyle cadde ve sokaklarda maskesiz gezmenin yasaklanmasının ardından; polis ekipleri Kuşadası’nda denetimlere başladı.
Bugün, denetimlerde maske takmadığı için uyarılan bir kişi, polisle tartıştığı gerekçesiyle gözaltına alındı. Bu sırada bir vatandaş tarafından çekilen görüntülerde polislerin çoğunun maske takmadığı görüldü. Polisler söz konusu kişiyi yere yatırıp ters kelepçe yaparak gözaltına alırken, çok sayıda vatandaş da maskesiz şekilde ve sosyal mesafe kuralına aldırış etmeden olayı izledi.
[Kronos.News] 13.5.2020
KRONOS -13 Mayıs 2020
Aydın Kuşadası’nda polis, maske takmadığı için uyardıkları bir kişiyi itiraz etmesi sonucu ters kelepçe takarak gözaltına aldı. Çevredeki bir vatandaş çekilen videoda, polislerin çoğunun maske takmadığı ve çevrede toplanan vatandaşların sosyal mesafe kuralına uymadıkları görüldü.
Aydın’da koronavirüs nedeniyle cadde ve sokaklarda maskesiz gezmenin yasaklanmasının ardından; polis ekipleri Kuşadası’nda denetimlere başladı.
Bugün, denetimlerde maske takmadığı için uyarılan bir kişi, polisle tartıştığı gerekçesiyle gözaltına alındı. Bu sırada bir vatandaş tarafından çekilen görüntülerde polislerin çoğunun maske takmadığı görüldü. Polisler söz konusu kişiyi yere yatırıp ters kelepçe yaparak gözaltına alırken, çok sayıda vatandaş da maskesiz şekilde ve sosyal mesafe kuralına aldırış etmeden olayı izledi.
[Kronos.News] 13.5.2020
Resmen battık! Doları 7 liranın altına indirmek için Hazine ne kadar zarar etti?
Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz nedeniyle dövizdeki yükselişin ardından dolar 7 liranın üzerini test etti. AKP iktidarının açıklamaları piyasalardaki endişeye çare olmadığı vurgulanıyor.
BOLD – Ekonomi Yazarı Turhan Bozkurt, BOLD Medya YouTube kanalında Fatih Akalan’ın sunumuyla gerçekleştirdiği canlı yayında merak edilen soruları yanıtladı.
[Bold Medya] 13.5.2020
BOLD – Ekonomi Yazarı Turhan Bozkurt, BOLD Medya YouTube kanalında Fatih Akalan’ın sunumuyla gerçekleştirdiği canlı yayında merak edilen soruları yanıtladı.
[Bold Medya] 13.5.2020
Eski AKP’li Bakan Ergün: Kork kork nereye kadar! Bu böyle gitmez desinler
AKP’de Sanayii ve Ticaret Bakanı olarak görev yapan Nihat Ergün, AKP’nin geldiği noktayı eleştirerek birçok arkadaşının partide korkularından dolayı kaldığını vurguladı.
BOLD – AKP’den istifa ettikten sonra Ali Babacan’ın başkanlığını yaptığı Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi’ne katılan Nihat Ergün, KRT TV’de yaptığı açıklamalarda AKP iktidarının geldiği noktayı ve Cumhurbaşkanlığı sistemini eleştirdi.
DURUM “BUNLARIN NE KÖTÜLÜK YAPACAĞI BELLİ OLMAZ” GELDİ
AKP ile birlikte muhafazakâr insanlara bakışında değiştiğini vurgulayan DEVA Partisi Teşkilat İşleri Başkanı Nihat Ergün, “İnsanlar şöyle bakıyordu, bunlar iyi insanlar, güvenilir insanlar, bunlardan bir kötülük gelmez. Bugün birçok insan şöyle bakıyor: bunların ne kötülük yapacağı belli olmaz! Bu bile tek başına büyük bir yıkım değil mi? Güvenilir insan olma vasfını kaybetmek ne demek! Muhafazakâr insanlar hakkında toplumun önemli bir kesiminde, ‘bunların ne kötülük yapacağı belli olmaz’ düşüncesi var. Bunu sembolize eden insanlar da var. Birkaç gün önce bir televizyon kanalında bir hanımefendi, nasıl insan katliamı yapacağına dair konuşma yaptı. Kimse bir şey demedi. Dava açılmadı, hesap soran olmadı.” dedi.
“SİYASİ İKLİMDEN CESARET ALIYORLAR”
Sevda Noyan gibi insanların demokrasi dışı konuşmalarını değerlendiren Nihat Ergün, “Açıkçası ben bu kişilerin siyasi iklimden cesaret aldıklarını düşünüyorum. Bunu oluşturan iklimin var olduğunu siyasetçilerin, önce ülkeyi yönetenlerin görmesi lazım. Acaba nerede yanlış yapıyoruz diye bir muhasebe yapmaları gerekiyor. Acaba bizim üslubumuzdan kaynaklanıyor olabilir mi? Türkiye bundan hoşnut değil. Biz de bundan hoşnut olunmadığını gördüğümüz için bu siyasi hareketi oluşturduk. Bizim en önemli ilkelerimizden bir tanesi siyasetin dilini ve üslubunu değiştirmek. Türkiye bu siyaset dili ve üslubuyla bir yere varamaz.” şeklinde konuştu.
“HUKUKUN DIŞINA ÇIKMAYI SİYASETİN GEREĞİ ZANNEDİLİYOR”
“Cumhur İttifakı temsilcileri, kutuplaştırıcı söylemi, kendi partilerinin kitlelerini konsolide etmek amaçlı mı kullanıyor?” sorusunu yanıtlayan Ergün, “Siyasette konsolidasyon politikaları var ama insani ve ahlaki sınırların dışına çıkılmamalı. Bizde insani ve ahlaki sınırların, hatta hukukun dışına çıkılıyor ve siyasetin gereği zannediliyor bazı şeyler. (06 00) Siyasetin raconuymuş bu! Siyasetin raconu bu değil! Biz o nedenle partilerle kavgaya girmek, liderlerle çatışmak siyaseti gütmeyeceğiz diyoruz. Bunun reytingi yüksek olabilir ama insani değil. Onun için siyasetin zeminini değiştirmemiz, yepyeni bir siyaset yapmamız lazım.” dedi.
“90’LI YILLARDAKİ YAKLAŞIMA DÖNDÜK”
Son dönemde organize suç örgütü liderlerinin sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımlara ve siyasete ilişkin mesajlarını değerlendiren Nihat Ergün, “Devlet örgütü mafya ile mücadele örgütüdür. Suç örgütlerinden yakın olanları himaye eden bir devlet mekanizması tahayyül edilebilir mi? Ama bunlar televizyon dizilerinde bile teşvik ediliyor. Gençlik bu istikamete yönlendiriliyor. Gerçekten de mafya lideri olanlar ağzına geleni söylüyor, bir Allah’ın kulu bir şey söylemiyor. Geziyor, dolaşıyorlar rahatça. Bunların devlet adabıyla, devlet anlayışıyla örtüşmesi mümkün değil. Böyle değildi bu işler. Bir anda yeniden adeta 90’lı yıllarda yaklaşıma her açıdan dönmüş olduk. Bu gidişatı doğru bulmuyoruz.” ifadesini kullandı.
“İNSANLARIN KORKULARI VAR”
“Yanlış gidişata AKP içerisinden neden ses çıkmıyor” tarzındaki soruyu yanıtlayan Nihat Ergün, “Arkadaşlarım hâlâ bulundukları partide durmalarına rağmen çocukları durmuyor, başka istikamete gidiyorlar. Bizi de ilk kuvvetli uyaranlar çocuklarımız oldu, n’apıyorsunuz diye. Biz çocuklarımızın torunlarımızın geleceği için sorumlu hissettik ve elimizi taşın altına koyduk. Kork kork kork, nereye kadar! Arkadaşların korkuları varmış. Kredi aldım üstüme çökerler, borcum var ödeyemem, iş yerime müfettiş gönderirler… Anladım da kardeşim, bunlar 28 Şubat sürecinde de yapıldı. Benzer şeyleri o zaman da yaşadık. Şimdi benzerleri bugün yaşanıyorsa bu çare değil. Bu anlayışı terk etmeleri gerekiyor. Bizim partimize gelsinler diye söylemiyorum, kendi partileri içinde cesaretlensinler. Yeter artık desinler, bu böyle gitmez desinler göreceksiniz Türkiye’nin birçok meselesi düzelmeye başlayacak.” ifadesini kullandı.
“AKP’DEN ŞİDDETLİ GÜVENSİZLİKTEN AYRILDIM”
“İslami muhafazakârlar 28 Şubat sürecinde zulme uğradığında yanlarında her kesimden demokratlar vardı. Ancak İslami muhafazakârlar ne zaman kendilerini devletin asıl sahibi olarak gördüler, demokratlarla tüm bağlarını kopardılar. Bunun ne gibi sonuçları oldu?” sorusunu değerlendiren Ergün, “Bu çok ciddi bir güven kaybına yol açtı. Bana soranlara da diyorum, biz şiddetli geçimsizlikten değil şiddetli güvensizlik nedeniyle ayrıldık. Karşılıklı güven kaybı oldu. Birtakım ilkelere anlayışlara artık çok uzak noktalara savrulduğunu ve artık geri dönüşü olmayan bir yola girildiğini gördük. Allaha şükür çok paralar yönettik ama elimizi devletin parasına sürmedik.” şeklinde yorumladı.
“BU GİDİŞLE DİNDAR İNSANLARIN ESAMESİ OKUNMAYACAK”
AKP’nin MHP’ye angaje olmasıyla dindar seçmen arasındaki etkiye değinen Ergün, “Ben de dindar bir insanım, dindar bir seçmenim. Eğer kendimize çekidüzen vermezsek dindar insanlar olarak, bu gidişatı yanlış bulmazsak inanın önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin dindar insanlarının Türkiye’nin siyasetinde, ekonomisinde, sosyal hayatında hiç esamisi okunmayacak. Selam bile vermeyecek birçok insan. Neden? Güven kaybı yüzünden. Sadece dindarların değil herkesin üslubunu, kendisini gözden geçirmesi gerekiyor. Bizim üç ölçümüz var: birlikte çalıştığımız insanlar etrafta iyi insanlar olarak bilinsinler; yaptıkları işi iyi yapsınlar, demokrat insan olsunlar.” uyarısında bulundu.
“KORKU SİYASETİ ÜRETİLİYOR”
Darbe tartışmalarına ilişkin, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun bu niyetle söylemediğini açıklamasının esas alınması gerektiğini ifade eden Nihat Ergün, “Canan Kaftancıoğlu böyle bir maksadı olmadığını ifade etti, öyle dedikten sonra hayır öyle değildi demek polemik konusu olur. Hukuki bir anlamı olmaz, politik istismar meselesi olur. Türkiye’de hükümet etme tarzı bunların üzerine bina edilmiş oldu. Geleceğe dair umut verilemeyince korku siyaseti üretiliyor” dedi.
“28 ŞUBAT SÜRECİNDE, ERDOĞAN, CEZA ALANA KADAR GÖREVDEN ALINMAMIŞTI”
HDP’li belediyelere mahkeme kararı olmadan kayyım atanmasını 28 Şubat sürecine benzeten Nihat Ergün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte yaşadıklarını hatırlattı: “Belediye başkanları, hakkında adli ve idari bir soruşturma yoksa, kesinleşmiş bir mahkeme kararı yoksa görevinden uzaklaştırılamaz. Sayın Cumhurbaşkanı bunu yaşadı. 312’inci maddeden nahak yere yargılandı, ceza aldı. Cezası kesinleşene kadar görevinden alınmadı. Cezası kesinleştikten sonra hapse giderken görevinden alındı. Yine aynı partinin içerisinden bir başka kişi belediye meclis üyeliğinden seçildi. Bakın bunlar 28 Şubat sürecinde olan şeyler. Şimdi başka türlü oluyor. Olabilir mi bunlar! Hakkında bir kesinleşmiş bir yargı kararı yoksa yapılabilir mi bunlar! O zaman Türkiye hukuk devleti olmaktan hızla uzaklaşır ve ekonomisinden dış siyasetine birçok konuda Türkiye’ye zarar verir. Zarar verdiğini görmüyor arkadaşlarımız.” değerlendirmesinde bulundu.
“PARTİ DEVLETİ Mİ BU?”
Diyarbakır Belediye Başkanı yerine kayyım olarak atanan Diyarbakır Valisi Hasan Güzeloğlu’nun AKP il ve ilçe başkanları ile video konferans sistemiyle toplantı yapması konusu hakkına konuşan Nihat Ergün, “Deveye sormuşlar niye boynun eğri, nerem doğru demiş. Sistemde neresi doğru ki! Doğru bir taraf kalmadı. Tepeden tırnağa yanlış. İdlip Harekâtında, Cumhurbaşkanlığındaki görüntüye bakın. Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, MİT Müsteşarı, Kuvvet Komutanları olacak. Karşılarında parti genel başkan yardımcıları var. Parti devleti mi bu? Böyle olur mu? Böyle olmadı hiç. Çünkü Cumhurbaşkanı hem parti genel başkanı hem cumhurbaşkanı. Bu, mevcut anayasaya bile aykırı. Cumhurbaşkanının parti başkanına değil parti üyesi olmasına izin veriyor anayasa. Anayasanın 103’üncü maddesi cumhurbaşkanına tarafsızlık yemini ettiriyor. Parti başkanı olan bir cumhurbaşkanı nasıl tarafsız olacak? Melaike olsanız tarafsızlığınızı koruyamazsınız. Anayasanın 104’üncü maddesinde de cumhurbaşkanından milleti birleştirmesi isteniyor. Parti başkanı olan bir cumhurbaşkanı milletin birliğini nasıl temsil edecek? Kuvvetler ayrılığını, yargı bağımsızlığını zedeleyen yönü var. Ben 16 Nisan referandumunda o zaman parti üyesiydim, gidip parti genel başkanına da bunu açık açık anlattım ve hayır dedim.” dedi.
“Bu bir sistem değil sistemsizlik” diyen Ergün, “Sistem dediğimiz şeyin bir takım temel ilkeleri koruyor olması lazım. Kuvvetler ayrılığı, yürütmenin denetlenmesi, yargı bağımsızlığı olmazsa olmazdır. Bu sistem hiçbirini sağlamıyor. Bizim önerimiz gerçek bir parlamenter sistem. Bundan önceki sistemimiz de parlamenter sistem değildi. Bir parlamenter sistemde cumhurbaşkanının o kadar yetkisi olmaz, sembolik olur.” ifadesini kullandı.
“TÜRKİYE’DE FİİLEN CUMHURBAŞKANLIĞI KAYBOLDU”
İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yaptığı ve adına “Memleket Masası” dediği, Cumhurbaşkanının tüm siyasi parti liderlerini bir masa etrafında toplaması çağrısına iktidar cephesinden gelen olumsuz yanıtı ise şöyle değerlendiren Nihat Ergün, “Cumhurbaşkanının iki şapkası var, cumhurbaşkanı şapkası ve parti genel başkanı şapkası. Sadece cumhurbaşkanı şapkası olsaydı tarafsız, milletin birliğini temsil eden bir cumhurbaşkanı olarak herkesi bir masanın etrafında toplayabilirdi. Ne oluyor bu siyaset nereye gidiyor diyebilirdi ama bunu diyecek kimse yok şimdi. Türkiye büyük bir kayıp yaşıyor. Fiilen cumhurbaşkanlığı kayboldu Türkiye’de. Cumhurbaşkanlığı başbakanlık düzeyine inmiş oldu. Sistem, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ama bir cumhurbaşkanından beklenen rolleri oynatmayan bir sistem.” dedi.
[Bold Medya] 13.5.2020
BOLD – AKP’den istifa ettikten sonra Ali Babacan’ın başkanlığını yaptığı Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi’ne katılan Nihat Ergün, KRT TV’de yaptığı açıklamalarda AKP iktidarının geldiği noktayı ve Cumhurbaşkanlığı sistemini eleştirdi.
DURUM “BUNLARIN NE KÖTÜLÜK YAPACAĞI BELLİ OLMAZ” GELDİ
AKP ile birlikte muhafazakâr insanlara bakışında değiştiğini vurgulayan DEVA Partisi Teşkilat İşleri Başkanı Nihat Ergün, “İnsanlar şöyle bakıyordu, bunlar iyi insanlar, güvenilir insanlar, bunlardan bir kötülük gelmez. Bugün birçok insan şöyle bakıyor: bunların ne kötülük yapacağı belli olmaz! Bu bile tek başına büyük bir yıkım değil mi? Güvenilir insan olma vasfını kaybetmek ne demek! Muhafazakâr insanlar hakkında toplumun önemli bir kesiminde, ‘bunların ne kötülük yapacağı belli olmaz’ düşüncesi var. Bunu sembolize eden insanlar da var. Birkaç gün önce bir televizyon kanalında bir hanımefendi, nasıl insan katliamı yapacağına dair konuşma yaptı. Kimse bir şey demedi. Dava açılmadı, hesap soran olmadı.” dedi.
“SİYASİ İKLİMDEN CESARET ALIYORLAR”
Sevda Noyan gibi insanların demokrasi dışı konuşmalarını değerlendiren Nihat Ergün, “Açıkçası ben bu kişilerin siyasi iklimden cesaret aldıklarını düşünüyorum. Bunu oluşturan iklimin var olduğunu siyasetçilerin, önce ülkeyi yönetenlerin görmesi lazım. Acaba nerede yanlış yapıyoruz diye bir muhasebe yapmaları gerekiyor. Acaba bizim üslubumuzdan kaynaklanıyor olabilir mi? Türkiye bundan hoşnut değil. Biz de bundan hoşnut olunmadığını gördüğümüz için bu siyasi hareketi oluşturduk. Bizim en önemli ilkelerimizden bir tanesi siyasetin dilini ve üslubunu değiştirmek. Türkiye bu siyaset dili ve üslubuyla bir yere varamaz.” şeklinde konuştu.
“HUKUKUN DIŞINA ÇIKMAYI SİYASETİN GEREĞİ ZANNEDİLİYOR”
“Cumhur İttifakı temsilcileri, kutuplaştırıcı söylemi, kendi partilerinin kitlelerini konsolide etmek amaçlı mı kullanıyor?” sorusunu yanıtlayan Ergün, “Siyasette konsolidasyon politikaları var ama insani ve ahlaki sınırların dışına çıkılmamalı. Bizde insani ve ahlaki sınırların, hatta hukukun dışına çıkılıyor ve siyasetin gereği zannediliyor bazı şeyler. (06 00) Siyasetin raconuymuş bu! Siyasetin raconu bu değil! Biz o nedenle partilerle kavgaya girmek, liderlerle çatışmak siyaseti gütmeyeceğiz diyoruz. Bunun reytingi yüksek olabilir ama insani değil. Onun için siyasetin zeminini değiştirmemiz, yepyeni bir siyaset yapmamız lazım.” dedi.
“90’LI YILLARDAKİ YAKLAŞIMA DÖNDÜK”
Son dönemde organize suç örgütü liderlerinin sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımlara ve siyasete ilişkin mesajlarını değerlendiren Nihat Ergün, “Devlet örgütü mafya ile mücadele örgütüdür. Suç örgütlerinden yakın olanları himaye eden bir devlet mekanizması tahayyül edilebilir mi? Ama bunlar televizyon dizilerinde bile teşvik ediliyor. Gençlik bu istikamete yönlendiriliyor. Gerçekten de mafya lideri olanlar ağzına geleni söylüyor, bir Allah’ın kulu bir şey söylemiyor. Geziyor, dolaşıyorlar rahatça. Bunların devlet adabıyla, devlet anlayışıyla örtüşmesi mümkün değil. Böyle değildi bu işler. Bir anda yeniden adeta 90’lı yıllarda yaklaşıma her açıdan dönmüş olduk. Bu gidişatı doğru bulmuyoruz.” ifadesini kullandı.
“İNSANLARIN KORKULARI VAR”
“Yanlış gidişata AKP içerisinden neden ses çıkmıyor” tarzındaki soruyu yanıtlayan Nihat Ergün, “Arkadaşlarım hâlâ bulundukları partide durmalarına rağmen çocukları durmuyor, başka istikamete gidiyorlar. Bizi de ilk kuvvetli uyaranlar çocuklarımız oldu, n’apıyorsunuz diye. Biz çocuklarımızın torunlarımızın geleceği için sorumlu hissettik ve elimizi taşın altına koyduk. Kork kork kork, nereye kadar! Arkadaşların korkuları varmış. Kredi aldım üstüme çökerler, borcum var ödeyemem, iş yerime müfettiş gönderirler… Anladım da kardeşim, bunlar 28 Şubat sürecinde de yapıldı. Benzer şeyleri o zaman da yaşadık. Şimdi benzerleri bugün yaşanıyorsa bu çare değil. Bu anlayışı terk etmeleri gerekiyor. Bizim partimize gelsinler diye söylemiyorum, kendi partileri içinde cesaretlensinler. Yeter artık desinler, bu böyle gitmez desinler göreceksiniz Türkiye’nin birçok meselesi düzelmeye başlayacak.” ifadesini kullandı.
“AKP’DEN ŞİDDETLİ GÜVENSİZLİKTEN AYRILDIM”
“İslami muhafazakârlar 28 Şubat sürecinde zulme uğradığında yanlarında her kesimden demokratlar vardı. Ancak İslami muhafazakârlar ne zaman kendilerini devletin asıl sahibi olarak gördüler, demokratlarla tüm bağlarını kopardılar. Bunun ne gibi sonuçları oldu?” sorusunu değerlendiren Ergün, “Bu çok ciddi bir güven kaybına yol açtı. Bana soranlara da diyorum, biz şiddetli geçimsizlikten değil şiddetli güvensizlik nedeniyle ayrıldık. Karşılıklı güven kaybı oldu. Birtakım ilkelere anlayışlara artık çok uzak noktalara savrulduğunu ve artık geri dönüşü olmayan bir yola girildiğini gördük. Allaha şükür çok paralar yönettik ama elimizi devletin parasına sürmedik.” şeklinde yorumladı.
“BU GİDİŞLE DİNDAR İNSANLARIN ESAMESİ OKUNMAYACAK”
AKP’nin MHP’ye angaje olmasıyla dindar seçmen arasındaki etkiye değinen Ergün, “Ben de dindar bir insanım, dindar bir seçmenim. Eğer kendimize çekidüzen vermezsek dindar insanlar olarak, bu gidişatı yanlış bulmazsak inanın önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin dindar insanlarının Türkiye’nin siyasetinde, ekonomisinde, sosyal hayatında hiç esamisi okunmayacak. Selam bile vermeyecek birçok insan. Neden? Güven kaybı yüzünden. Sadece dindarların değil herkesin üslubunu, kendisini gözden geçirmesi gerekiyor. Bizim üç ölçümüz var: birlikte çalıştığımız insanlar etrafta iyi insanlar olarak bilinsinler; yaptıkları işi iyi yapsınlar, demokrat insan olsunlar.” uyarısında bulundu.
“KORKU SİYASETİ ÜRETİLİYOR”
Darbe tartışmalarına ilişkin, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun bu niyetle söylemediğini açıklamasının esas alınması gerektiğini ifade eden Nihat Ergün, “Canan Kaftancıoğlu böyle bir maksadı olmadığını ifade etti, öyle dedikten sonra hayır öyle değildi demek polemik konusu olur. Hukuki bir anlamı olmaz, politik istismar meselesi olur. Türkiye’de hükümet etme tarzı bunların üzerine bina edilmiş oldu. Geleceğe dair umut verilemeyince korku siyaseti üretiliyor” dedi.
“28 ŞUBAT SÜRECİNDE, ERDOĞAN, CEZA ALANA KADAR GÖREVDEN ALINMAMIŞTI”
HDP’li belediyelere mahkeme kararı olmadan kayyım atanmasını 28 Şubat sürecine benzeten Nihat Ergün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte yaşadıklarını hatırlattı: “Belediye başkanları, hakkında adli ve idari bir soruşturma yoksa, kesinleşmiş bir mahkeme kararı yoksa görevinden uzaklaştırılamaz. Sayın Cumhurbaşkanı bunu yaşadı. 312’inci maddeden nahak yere yargılandı, ceza aldı. Cezası kesinleşene kadar görevinden alınmadı. Cezası kesinleştikten sonra hapse giderken görevinden alındı. Yine aynı partinin içerisinden bir başka kişi belediye meclis üyeliğinden seçildi. Bakın bunlar 28 Şubat sürecinde olan şeyler. Şimdi başka türlü oluyor. Olabilir mi bunlar! Hakkında bir kesinleşmiş bir yargı kararı yoksa yapılabilir mi bunlar! O zaman Türkiye hukuk devleti olmaktan hızla uzaklaşır ve ekonomisinden dış siyasetine birçok konuda Türkiye’ye zarar verir. Zarar verdiğini görmüyor arkadaşlarımız.” değerlendirmesinde bulundu.
“PARTİ DEVLETİ Mİ BU?”
Diyarbakır Belediye Başkanı yerine kayyım olarak atanan Diyarbakır Valisi Hasan Güzeloğlu’nun AKP il ve ilçe başkanları ile video konferans sistemiyle toplantı yapması konusu hakkına konuşan Nihat Ergün, “Deveye sormuşlar niye boynun eğri, nerem doğru demiş. Sistemde neresi doğru ki! Doğru bir taraf kalmadı. Tepeden tırnağa yanlış. İdlip Harekâtında, Cumhurbaşkanlığındaki görüntüye bakın. Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, MİT Müsteşarı, Kuvvet Komutanları olacak. Karşılarında parti genel başkan yardımcıları var. Parti devleti mi bu? Böyle olur mu? Böyle olmadı hiç. Çünkü Cumhurbaşkanı hem parti genel başkanı hem cumhurbaşkanı. Bu, mevcut anayasaya bile aykırı. Cumhurbaşkanının parti başkanına değil parti üyesi olmasına izin veriyor anayasa. Anayasanın 103’üncü maddesi cumhurbaşkanına tarafsızlık yemini ettiriyor. Parti başkanı olan bir cumhurbaşkanı nasıl tarafsız olacak? Melaike olsanız tarafsızlığınızı koruyamazsınız. Anayasanın 104’üncü maddesinde de cumhurbaşkanından milleti birleştirmesi isteniyor. Parti başkanı olan bir cumhurbaşkanı milletin birliğini nasıl temsil edecek? Kuvvetler ayrılığını, yargı bağımsızlığını zedeleyen yönü var. Ben 16 Nisan referandumunda o zaman parti üyesiydim, gidip parti genel başkanına da bunu açık açık anlattım ve hayır dedim.” dedi.
“Bu bir sistem değil sistemsizlik” diyen Ergün, “Sistem dediğimiz şeyin bir takım temel ilkeleri koruyor olması lazım. Kuvvetler ayrılığı, yürütmenin denetlenmesi, yargı bağımsızlığı olmazsa olmazdır. Bu sistem hiçbirini sağlamıyor. Bizim önerimiz gerçek bir parlamenter sistem. Bundan önceki sistemimiz de parlamenter sistem değildi. Bir parlamenter sistemde cumhurbaşkanının o kadar yetkisi olmaz, sembolik olur.” ifadesini kullandı.
“TÜRKİYE’DE FİİLEN CUMHURBAŞKANLIĞI KAYBOLDU”
İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yaptığı ve adına “Memleket Masası” dediği, Cumhurbaşkanının tüm siyasi parti liderlerini bir masa etrafında toplaması çağrısına iktidar cephesinden gelen olumsuz yanıtı ise şöyle değerlendiren Nihat Ergün, “Cumhurbaşkanının iki şapkası var, cumhurbaşkanı şapkası ve parti genel başkanı şapkası. Sadece cumhurbaşkanı şapkası olsaydı tarafsız, milletin birliğini temsil eden bir cumhurbaşkanı olarak herkesi bir masanın etrafında toplayabilirdi. Ne oluyor bu siyaset nereye gidiyor diyebilirdi ama bunu diyecek kimse yok şimdi. Türkiye büyük bir kayıp yaşıyor. Fiilen cumhurbaşkanlığı kayboldu Türkiye’de. Cumhurbaşkanlığı başbakanlık düzeyine inmiş oldu. Sistem, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ama bir cumhurbaşkanından beklenen rolleri oynatmayan bir sistem.” dedi.
[Bold Medya] 13.5.2020
AYM: Kararname yetkisi sınırsız değil!
Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkartma yetkisinin sınırsız olmadığını vurguladı. CHP’nin iptal istemli 3 başvurusundan 2’sini reddeden Yüksek Mahkeme, 1’ini kabul etti. Hiçbir karar oy birliği ile alınamadı.
BOLD – Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP), bazı Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri’nin (CBK) iptali istemli başvurusuna dair Anayasa Mahkemesi (AYM) kararı, Resmi Gazete’de yayımlandı. Anayasa 148. Maddede, CBK’ların şekil ve esas itibarıyla Anayasa’ya uygunluğunun denetiminin öngörüldüğü belirtilen kararda, yargısal denetim görev ve yetkisinin AYM’ye verildiği hatırlatıldı.
İÇERİK UYGUNLUĞU DEĞİL YETKİ KURALLARINA UYGUNLUK ESAS ALINIR
“Anayasa’da Cumhurbaşkanı’na CBK çıkarma yetkisi verilmekle bu yetki sınırsız değildir” denilen karar şöyle: “Kanunlardan farklı olarak, Anayasa’da CBK ile düzenlenecek konular sınırlandırılmıştır. Sınırlamalar Anayasa 104. Maddede düzenlenmiştir. Maddenin 17’nci fıkrasında Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisine ilişkin konularda CBK çıkarabileceği; temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle, siyasi haklar ve ödevlerin CBK ile düzenlenemeyeceği belirtilmiştir. Aynı fıkrada Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen ve kanunda açıkça düzenlenen konularda CBK çıkarılamayacağı hüküm altına alınmıştır. CBK’’arın yukarıda belirtilen konu bakımından yetki kurallarına uygun olmaması durumunda içeriği Anayasa’ya aykırılık oluşturmasa bile düzenlemelerin Anayasa’ya uygunluğundan söz edilemez. Konu bakımından yetki yönünden herhangi bir aykırılık tespit edilmemesi durumunda ise CBK’ların içerik yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmalıdır.”
BÜTÜN KARARLAR OY ÇOKLUĞU İLE ALINDI
AYM, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) sekretaryasının Cumhurbaşkanı’nca belirlenecek bir makam tarafından yapılması ile Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu kurulmasına ilişkin kararnamelerin iptal istemini reddetti. Türkiye’nin tanıtımı için yurtdışında yapılacak mal ve hizmet alımlarında yükleniciye bütçe dışı avans ön ödeme yapılabilmesine dair hükmüyse iptal etti. Tüm kararlar oy çokluğu ile alındı.
[Bold Medya] 13.5.2020
BOLD – Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP), bazı Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri’nin (CBK) iptali istemli başvurusuna dair Anayasa Mahkemesi (AYM) kararı, Resmi Gazete’de yayımlandı. Anayasa 148. Maddede, CBK’ların şekil ve esas itibarıyla Anayasa’ya uygunluğunun denetiminin öngörüldüğü belirtilen kararda, yargısal denetim görev ve yetkisinin AYM’ye verildiği hatırlatıldı.
İÇERİK UYGUNLUĞU DEĞİL YETKİ KURALLARINA UYGUNLUK ESAS ALINIR
“Anayasa’da Cumhurbaşkanı’na CBK çıkarma yetkisi verilmekle bu yetki sınırsız değildir” denilen karar şöyle: “Kanunlardan farklı olarak, Anayasa’da CBK ile düzenlenecek konular sınırlandırılmıştır. Sınırlamalar Anayasa 104. Maddede düzenlenmiştir. Maddenin 17’nci fıkrasında Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisine ilişkin konularda CBK çıkarabileceği; temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle, siyasi haklar ve ödevlerin CBK ile düzenlenemeyeceği belirtilmiştir. Aynı fıkrada Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen ve kanunda açıkça düzenlenen konularda CBK çıkarılamayacağı hüküm altına alınmıştır. CBK’’arın yukarıda belirtilen konu bakımından yetki kurallarına uygun olmaması durumunda içeriği Anayasa’ya aykırılık oluşturmasa bile düzenlemelerin Anayasa’ya uygunluğundan söz edilemez. Konu bakımından yetki yönünden herhangi bir aykırılık tespit edilmemesi durumunda ise CBK’ların içerik yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmalıdır.”
BÜTÜN KARARLAR OY ÇOKLUĞU İLE ALINDI
AYM, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) sekretaryasının Cumhurbaşkanı’nca belirlenecek bir makam tarafından yapılması ile Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu kurulmasına ilişkin kararnamelerin iptal istemini reddetti. Türkiye’nin tanıtımı için yurtdışında yapılacak mal ve hizmet alımlarında yükleniciye bütçe dışı avans ön ödeme yapılabilmesine dair hükmüyse iptal etti. Tüm kararlar oy çokluğu ile alındı.
[Bold Medya] 13.5.2020
Fed eski Başkanı: FED, Türkiye ile swap konusunda isteksiz
New York Fed eski Başkanı William Dudley, ekonomik zorlukları ve ABD ile inişli çıkışlı diplomatik ilişkileri göz önüne alındığında Türkiye’nin dış nakit ihtiyaçlarını Fed’in gidermesinin muhtemel olmadığını söyledi. Yakın geçmişte Fed’in para politikasını belirleyen kurulda görev alan Dudley, Türkiye’nin Fed’le swap hattı kurma talebiyle ilgili, Fed’in kesinlikle ‘isteksiz’ olduğunu belirtti.
Fed’in para politikasını belirleyen kurulun 2009-2018 yılları arasında başkan yardımcılığı görevini yürüten Dudley, bu yıllarda Fed’in dış finansman operasyonlarını yürüten New York biriminin de başında bulunuyordu. Dudley, telefon ile yapılan söyleşide yeni dolar swap hatları kurmak konusunda Fed içinde ‘kesinlikle önemli ölçüde isteksizlik’ var olduğunu söyledi.
JEOPOLİTİK GERİLİM ENGEL OLUŞTURABİLİR
Ankara ve Washington arasındaki jeopolitik gerilimin de swap hattı önünde başka bir engel oluşturabileceğini ifade eden Dudley, ABD Başkanı Donald Trump’tan gelecek güçlü bir desteğin Fed’in Türkiye’ye kaynak sağlayıp sağlamama kararını etkileyebileceğine de dikkat çekti. Dudley, “Türkiye’de swap hattına ihtiyaç duymasının nedenleri Fed’in hedefleriyle uymuyor. ABD ile inişli çıkışlı ilişkileri olan bir ülkeye Fed’in swap hattı açacağını hayal etmek de zor” dedi.
[TR724] 13.5.2020
Fed’in para politikasını belirleyen kurulun 2009-2018 yılları arasında başkan yardımcılığı görevini yürüten Dudley, bu yıllarda Fed’in dış finansman operasyonlarını yürüten New York biriminin de başında bulunuyordu. Dudley, telefon ile yapılan söyleşide yeni dolar swap hatları kurmak konusunda Fed içinde ‘kesinlikle önemli ölçüde isteksizlik’ var olduğunu söyledi.
JEOPOLİTİK GERİLİM ENGEL OLUŞTURABİLİR
Ankara ve Washington arasındaki jeopolitik gerilimin de swap hattı önünde başka bir engel oluşturabileceğini ifade eden Dudley, ABD Başkanı Donald Trump’tan gelecek güçlü bir desteğin Fed’in Türkiye’ye kaynak sağlayıp sağlamama kararını etkileyebileceğine de dikkat çekti. Dudley, “Türkiye’de swap hattına ihtiyaç duymasının nedenleri Fed’in hedefleriyle uymuyor. ABD ile inişli çıkışlı ilişkileri olan bir ülkeye Fed’in swap hattı açacağını hayal etmek de zor” dedi.
[TR724] 13.5.2020
Bilim Kurulu Üyesi: Toplumda 50 bin hayalet taşıyıcı var
Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Serhat Ünal, “Toplumda 36 bin ya da 50 bin hayalet taşıyıcı var. Karşımızdaki herkese hayalet taşıyıcı olarak davranmanız, ona göre tedbir almanız lazım” dedi.
CNN Türk, canlı yayına katılan Prof. Dr. Serhat Ünal şu önemli tespitleri yaptı. “Bütün atılacak adımlar virüsle yaptığımız kavgaya bağlı. İnsanlar sıcak bir akşam günü parkta 8-10 kişi birlikte bir şeyler yerken çok keyif alabilir, ama inanın bunun bedelini tüm Türkiye öder” ifadelerini kullanan Ünal’dan hayalet taşıyıcılarla ilgili de açıklama geldi:
“Toplumda 36 bin ya da 50 bin hayalet taşıyıcı var. Bunun pratik bir sonucu yok. Pratik sonuç karşınızdaki herkesin hayalet taşıyıcı diye davranmaktır. Karşınızdaki herkesten bulaşabilir diye davranmanız, ona göre tedbir almanız lazım.”
‘Her hamlemiz sonrası virüs de bir hamle yapıyor’
Normalleşme sürecinden geri atma olasılığını da değerlendiren Prof. Dr. Serhat Ünal şunları söyledi:
“Bilimsel Danışma Kurulu içerisinde, halk sağlığı uzmanı olan arkadaşlarımız var. Onlar Sağlık Bakanlığı ile çok sıkı bir takip içerisinde. Orada hedef 1 ve altıydı. Eğer bu yeniden 2’ye doğru kıpırdama yaşanırsa o zaman arkadaşlarımız gerekli uyarılarını yapacaktır ve Bilim Kurulu tavsiyesi olarak gündeme gelecektir. Burada 3-5 gün sonra bile yorum yapmak çok zor. Önümüzde bir satranç tahtası var ve biz virüsle satranç oynuyoruz. Her hamlemiz sonrası virüs de bir hamle yapıyor.”
[TR724] 13.5.2020
CNN Türk, canlı yayına katılan Prof. Dr. Serhat Ünal şu önemli tespitleri yaptı. “Bütün atılacak adımlar virüsle yaptığımız kavgaya bağlı. İnsanlar sıcak bir akşam günü parkta 8-10 kişi birlikte bir şeyler yerken çok keyif alabilir, ama inanın bunun bedelini tüm Türkiye öder” ifadelerini kullanan Ünal’dan hayalet taşıyıcılarla ilgili de açıklama geldi:
“Toplumda 36 bin ya da 50 bin hayalet taşıyıcı var. Bunun pratik bir sonucu yok. Pratik sonuç karşınızdaki herkesin hayalet taşıyıcı diye davranmaktır. Karşınızdaki herkesten bulaşabilir diye davranmanız, ona göre tedbir almanız lazım.”
‘Her hamlemiz sonrası virüs de bir hamle yapıyor’
Normalleşme sürecinden geri atma olasılığını da değerlendiren Prof. Dr. Serhat Ünal şunları söyledi:
“Bilimsel Danışma Kurulu içerisinde, halk sağlığı uzmanı olan arkadaşlarımız var. Onlar Sağlık Bakanlığı ile çok sıkı bir takip içerisinde. Orada hedef 1 ve altıydı. Eğer bu yeniden 2’ye doğru kıpırdama yaşanırsa o zaman arkadaşlarımız gerekli uyarılarını yapacaktır ve Bilim Kurulu tavsiyesi olarak gündeme gelecektir. Burada 3-5 gün sonra bile yorum yapmak çok zor. Önümüzde bir satranç tahtası var ve biz virüsle satranç oynuyoruz. Her hamlemiz sonrası virüs de bir hamle yapıyor.”
[TR724] 13.5.2020
Nihat Ergün AKP’den neden ayrıldığını açıkladı: ‘Kendimize çeki düzen vermezsek dindarlara selam bile verilmeyecek’
Eski AKP’li bakan ve DEVA Partisi Teşkilat İşleri Başkanı Nihat Ergün gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.
Son dönemde muhafazakâr insanlara bakışın değiştiğini söyleyen Ergün, “Önceden şöyle bakılıyordu: bunlar iyi güvenilir insanlar, bunlardan bir kötülük gelmez. Bugün birçok insan şöyle bakıyor: bunların ne kötülük yapacağı belli olmaz!.. Bu bile tek başına büyük bir yıkım değil mi?.. (AK Parti’yi kastederek) Arkadaşlarım hâlâ bulundukları partide durmalarına rağmen çocukları durmuyor, başka istikamete gidiyorlar… Biz çocuklarımızın torunlarımızın geleceği için sorumlu hissettik ve elimizi taşın altına koyduk.” dedi.
Nihat Ergün, “AK Parti’nin MHP’ye bu kadar angaje olması, dindar seçmeni nasıl etkiliyor?” sorusunu ise şu sözlerle cevapladı: “Ben de dindar bir insanım, dindar bir seçmenim. Eğer kendimize çekidüzen vermezsek dindar insanlar olarak, bu gidişatı yanlış bulmazsak inanın önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin dindar insanlarının Türkiye’nin siyasetinde, ekonomisinde, sosyal hayatında hiç esamesi okunmayacak. Selam bile vermeyecek birçok insan. Neden? Güven kaybı yüzünden. Sadece dindarların değil herkesin üslubunu, kendisini gözden geçirmesi gerekiyor. Bizim üç ölçümüz var: birlikte çalıştığımız insanlar etrafta iyi insanlar olarak bilinsinler; yaptıkları işi iyi yapsınlar, demokrat insan olsunlar.”
‘Kork kork nereye kadar; 90 yıllara döndük’
“Kork kork kork, nereye kadar!..” diyen Ergün, “Mafya lideri olanlar ağzına geleni söylüyor, bir Allah’ın kulu bir şey söylemiyor… Bir anda yeniden adeta 90’lı yıllardaki yaklaşıma her açıdan dönmüş olduk… Dünyada da aşırı milliyetçilik gibi kutuplaştırıcı yaklaşımlar ön plana çıkıyor ama bu teslim olunacak bir rüzgâr değil. Milliyetçilikleri vatanseverlik çizgisine getirmek gerekir.” şeklinde konuştu.
Nihat Ergün, KRT’de dün akşam yayınlanan Özlem Akarsu Çelik ile POLİTİKA programında gündeme ilişkin soruları cevapladı.
Ergün, ‘siyasi iktidarın yanlışlarına AKP içinden neden ses çıkmıyor’ sorusuna şu yanıtı verdi:
’28 Şubat’ın benzeri’
“Arkadaşlarım hâlâ bulundukları partide durmalarına rağmen çocukları durmuyor, başka istikamete gidiyorlar. Bizi de ilk kuvvetli uyaranlar çocuklarımız oldu, n’apıyorsunuz diye. Biz çocuklarımızın torunlarımızın geleceği için sorumlu hissettik ve elimizi taşın altına koyduk. Kork kork kork, nereye kadar! Arkadaşların korkuları varmış. Kredi aldım üstüme çökerler, borcum var ödeyemem, iş yerime müfettiş gönderirler… Anladım da kardeşim, bunlar 28 Şubat sürecinde de yapıldı. Benzer şeyleri o zaman da yaşadık. Şimdi benzerleri bugün yaşanıyorsa bu çare değil. Bu anlayışı terk etmeleri gerekiyor. Bizim partimize gelsinler diye söylemiyorum, kendi partileri içinde cesaretlensinler. Yeter artık desinler, bu böyle gitmez desinler göreceksiniz Türkiye’nin birçok meselesi düzelmeye başlayacak.”
‘Şiddetli geçimsizlik değil şiddetli güvensizlik nedeniyle ayrıldım’
Nihat Ergün, “İslami muhafazakârlar 28 Şubat sürecinde zulme uğradığında yanlarında her kesimden demokratlar vardı. Ancak İslami muhafazakârlar ne zaman kendilerini devletin asıl sahibi olarak gördüler, demokratlarla tüm bağlarını kopardılar. Bunun ne gibi sonuçları oldu?” sorusuna ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu çok ciddi bir güven kaybına yol açtı. Bana soranlara da diyorum, biz şiddetli geçimsizlikten değil şiddetli güvensizlik nedeniyle ayrıldık. Karşılıklı güven kaybı oldu. Bir takım ilkelere anlayışlara artık çok uzak noktalara savrulduğunu ve artık geri dönüşü olmayan bir yola girildiğini gördük. Allaha şükür çok paralar yönettik ama elimizi devletin parasına sürmedik.”
‘Bugün muhafazakrlara ne kötülük geleceği belli olmaz diye bakılıyor’
“İnsanlar şöyle bakıyordu, bunlar iyi insanlar, güvenilir insanlar, bunlardan bir kötülük gelmez. Bugün birçok insan şöyle bakıyor: bunların ne kötülük yapacağı belli olmaz! Bu bile tek başına büyük bir yıkım değil mi? Güvenilir insan olma vasfını kaybetmek ne demek! Muhafazakâr insanlar hakkında toplumun önemli bir kesiminde, “bunların ne kötülük yapacağı belli olmaz” düşüncesi var. Bunu sembolize eden insanlar da var. Birkaç gün önce bir televizyon kanalında bir hanımefendi, nasıl insan katliamı yapacağına dair konuşma yaptı. Kimse bir şey demedi. Dava açılmadı, hesap soran olmadı.”
“Açıkçası ben bu kişilerin siyasi iklimden cesaret aldıklarını düşünüyorum. Bunu oluşturan iklimin var olduğunu siyasetçilerin, önce ülkeyi yönetenlerin görmesi lazım. Acaba nerede yanlış yapıyoruz diye bir muhasebe yapmaları gerekiyor. Acaba bizim üslubumuzdan kaynaklanıyor olabilir mi? Türkiye bundan hoşnut değil. Biz de bundan hoşnut olunmadığını gördüğümüz için bu siyasi hareketi oluşturduk. Bizim en önemli ilkelerimizden bir tanesi siyasetin dilini ve üslubunu değiştirmek. Türkiye bu siyaset dili ve üslubuyla bir yere varamaz.”
“Siyasetin raconu bu değil!”
Nihat Ergün, “Cumhur İttifakı temsilcileri, kutuplaştırıcı söylemi, kendi partilerinin kitlelerini konsolide etmek amaçlı mı kullanıyor?” sorusunu ise şöyle yanıtladı: “Siyasette konsolidasyon politikaları var ama insani ve ahlaki sınırların dışına çıkılmamalı. Bizde insani ve ahlaki sınırların, hatta hukukun dışına çıkılıyor ve siyasetin gereği zannediliyor bazı şeyler. (06 00) Siyasetin raconuymuş bu! Siyasetin raconu bu değil! Biz o nedenle partilerle kavgaya girmek, liderlerle çatışmak siyaseti gütmeyeceğiz diyoruz. Bunun reytingi yüksek olabilir ama insani değil. Onun için siyasetin zeminini değiştirmemiz, yepyeni bir siyaset yapmamız lazım.”
‘Her anlamda 90’lı yıllara dönüldü’
Nihat Ergün, son haftalarda organize suç örgütü yöneticilerinin sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımlara ve siyasete ilişkin mesajlarını ise şu sözlerle değerlendirdi: “Devlet örgütü mafya ile mücadele örgütüdür. Suç örgütlerinden yakın olanları himaye eden bir devlet mekanizması tahayyül edilebilir mi? Ama bunlar televizyon dizilerinde bile teşvik ediliyor. Gençlik bu istikamete yönlendiriliyor. Gerçekten de mafya lideri olanlar ağzına geleni söylüyor, bir Allah’ın kulu bir şey söylemiyor. Geziyor, dolaşıyorlar rahatça. Bunların devlet adabıyla, devlet anlayışıyla örtüşmesi mümkün değil. Böyle değildi bu işler. Bir anda yeniden adeta 90’lı yıllarda yaklaşıma her açıdan dönmüş olduk. Bu gidişatı doğru bulmuyoruz.”
“Dünyada da kötü bir gidişat var, popülizm yükseliyor, içe kapanma, aşırı milliyetçilik gibi kutuplaştırıcı yaklaşımlar ön plana çıkıyor ama bu teslim olunacak bir rüzgâr değil. Bunun sonu felakettir. Bu mücadele edilmesi gereken bir rüzgârdır. Zemini, liderlikleri demokratikleştirmek gerekiyor. Milliyetçilikleri vatanseverlik çizgisine getirmek gerekir.”
Dindarların esamesi okunmayacak
Nihat Ergün, “AK Parti’nin MHP’ye bu kadar angaje olması, dindar seçmeni nasıl etkiliyor?” sorusunu ise şu sözlerle yanıtladı: “Ben de dindar bir insanım, dindar bir seçmenim. Eğer kendimize çekidüzen vermezsek dindar insanlar olarak, bu gidişatı yanlış bulmazsak inanın önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin dindar insanlarının Türkiye’nin siyasetinde, ekonomisinde, sosyal hayatında hiç esamesi okunmayacak. Selam bile vermeyecek birçok insan. Neden? Güven kaybı yüzünden. Sadece dindarların değil herkesin üslubunu, kendisini gözden geçirmesi gerekiyor. Bizim üç ölçümüz var: birlikte çalıştığımız insanlar etrafta iyi insanlar olarak bilinsinler; yaptıkları işi iyi yapsınlar, demokrat insan olsunlar.”
Darbe tartışmalarına ilişkin, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun bu niyetle söylemediğini açıklamasının esas alınması gerektiğini ifade eden Nihat Ergün, “Canan Kaftancıoğlu böyle bir maksadı olmadığını ifade etti, öyle dedikten sonra hayır öyle değildi demek polemik konusu olur. Hukuki bir anlamı olmaz, politik istismar meselesi olur. Türkiye’de hükümet etme tarzı bunların üzerine bina edilmiş oldu. Geleceğe dair umut verilemeyince korku siyaseti üretiliyor” dedi.
’28 Şubat sürecinde, Erdoğan, ceza alana kadar görevden alınmamıştı’
HDP’li belediyelere mahkeme kararı olmadan kayyım atanmasını 28 Şubat sürecine benzeten Nihat Ergün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte yaşadıklarını hatırlattı: “Belediye başkanları, hakkında adli ve idari bir soruşturma yoksa, kesinleşmiş bir mahkeme kararı yoksa görevinden uzaklaştırılamaz. Sayın Cumhurbaşkanı bunu yaşadı. 312’inci maddeden nahak yere yargılandı, ceza aldı. Cezası kesinleşene kadar görevinden alınmadı. Cezası kesinleştikten sonra hapse giderken görevinden alındı. Yine aynı partinin içerisinden bir başka kişi belediye meclis üyeliğinden seçildi. Bakın bunlar 28 Şubat sürecinde olan şeyler. Şimdi başka türlü oluyor. Olabilir mi bunlar! Hakkında bir kesinleşmiş bir yargı kararı yoksa yapılabilir mi bunlar! O zaman Türkiye hukuk devleti olmaktan hızla uzaklaşır ve ekonomisinden dış siyasetine birçok konuda Türkiye’ye zarar verir. Zarar verdiğini görmüyor arkadaşlarımız.”
Nihat Ergün, Diyarbakır Belediye Başkanı yerine kayyım olarak atanan Diyarbakır Valisi Hasan Güzeloğlu’nun AK Parti il ve ilçe başkanları ile video konferans sistemiyle toplantı yapması konusunu ise şöyle değerlendirdi:
“Deveye sormuşlar niye boynun eğri, nerem doğru demiş. Sistemde neresi doğru ki! Doğru bir taraf kalmadı. Tepeden tırnağa yanlış. İdlip Harekâtında, Cumhurbaşkanlığındaki görüntüye bakın. Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, MİT Müsteşarı, Kuvvet Komutanları olacak. Karşılarında parti genel başkan yardımcıları var. Parti devleti mi bu? Böyle olur mu? Böyle olmadı hiç. Çünkü Cumhurbaşkanı hem parti genel başkanı hem cumhurbaşkanı. Bu, mevcut anayasaya bile aykırı. Cumhurbaşkanının parti başkanına değil parti üyesi olmasına izin veriyor anayasa. Anayasanın 103’üncü maddesi cumhurbaşkanına tarafsızlık yemini ettiriyor. Parti başkanı olan bir cumhurbaşkanı nasıl tarafsız olacak? Melaike olsanız tarafsızlığınızı koruyamazsınız. Anayasanın 104’üncü maddesinde de cumhurbaşkanından milleti birleştirmesi isteniyor. Parti başkanı olan bir cumhurbaşkanı milletin birliğini nasıl temsil edecek? Kuvvetler ayrılığını, yargı bağımsızlığını zedeleyen yönü var. Ben 16 Nisan referandumunda o zaman parti üyesiydim, gidip parti genel başkanına da bunu açık açık anlattım ve hayır dedim.”
‘Türkiye’de fiilen Cumhurbaşkanlığı kayboldu’
Nihat Ergün, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yaptığı ve adına “Memleket Masası” dediği, Cumhurbaşkanının tüm siyasi parti liderlerini bir masa etrafında toplaması çağrısına iktidar cephesinden gelen olumsuz yanıtı ise şöyle değerlendirdi: “Cumhurbaşkanının iki şapkası var, cumhurbaşkanı şapkası ve parti genel başkanı şapkası. Sadece cumhurbaşkanı şapkası olsaydı tarafsız, milletin birliğini temsil eden bir cumhurbaşkanı olarak herkesi bir masanın etrafında toplayabilirdi. Ne oluyor bu siyaset nereye gidiyor diyebilirdi ama bunu diyecek kimse yok şimdi. Türkiye büyük bir kayıp yaşıyor. Fiilen cumhurbaşkanlığı kayboldu Türkiye’de. Cumhurbaşkanlığı başbakanlık düzeyine inmiş oldu. Sistem, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ama bir cumhurbaşkanından beklenen rolleri oynatmayan bir sistem.”
[TR724] 13.5.2020
Son dönemde muhafazakâr insanlara bakışın değiştiğini söyleyen Ergün, “Önceden şöyle bakılıyordu: bunlar iyi güvenilir insanlar, bunlardan bir kötülük gelmez. Bugün birçok insan şöyle bakıyor: bunların ne kötülük yapacağı belli olmaz!.. Bu bile tek başına büyük bir yıkım değil mi?.. (AK Parti’yi kastederek) Arkadaşlarım hâlâ bulundukları partide durmalarına rağmen çocukları durmuyor, başka istikamete gidiyorlar… Biz çocuklarımızın torunlarımızın geleceği için sorumlu hissettik ve elimizi taşın altına koyduk.” dedi.
Nihat Ergün, “AK Parti’nin MHP’ye bu kadar angaje olması, dindar seçmeni nasıl etkiliyor?” sorusunu ise şu sözlerle cevapladı: “Ben de dindar bir insanım, dindar bir seçmenim. Eğer kendimize çekidüzen vermezsek dindar insanlar olarak, bu gidişatı yanlış bulmazsak inanın önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin dindar insanlarının Türkiye’nin siyasetinde, ekonomisinde, sosyal hayatında hiç esamesi okunmayacak. Selam bile vermeyecek birçok insan. Neden? Güven kaybı yüzünden. Sadece dindarların değil herkesin üslubunu, kendisini gözden geçirmesi gerekiyor. Bizim üç ölçümüz var: birlikte çalıştığımız insanlar etrafta iyi insanlar olarak bilinsinler; yaptıkları işi iyi yapsınlar, demokrat insan olsunlar.”
‘Kork kork nereye kadar; 90 yıllara döndük’
“Kork kork kork, nereye kadar!..” diyen Ergün, “Mafya lideri olanlar ağzına geleni söylüyor, bir Allah’ın kulu bir şey söylemiyor… Bir anda yeniden adeta 90’lı yıllardaki yaklaşıma her açıdan dönmüş olduk… Dünyada da aşırı milliyetçilik gibi kutuplaştırıcı yaklaşımlar ön plana çıkıyor ama bu teslim olunacak bir rüzgâr değil. Milliyetçilikleri vatanseverlik çizgisine getirmek gerekir.” şeklinde konuştu.
Nihat Ergün, KRT’de dün akşam yayınlanan Özlem Akarsu Çelik ile POLİTİKA programında gündeme ilişkin soruları cevapladı.
Ergün, ‘siyasi iktidarın yanlışlarına AKP içinden neden ses çıkmıyor’ sorusuna şu yanıtı verdi:
’28 Şubat’ın benzeri’
“Arkadaşlarım hâlâ bulundukları partide durmalarına rağmen çocukları durmuyor, başka istikamete gidiyorlar. Bizi de ilk kuvvetli uyaranlar çocuklarımız oldu, n’apıyorsunuz diye. Biz çocuklarımızın torunlarımızın geleceği için sorumlu hissettik ve elimizi taşın altına koyduk. Kork kork kork, nereye kadar! Arkadaşların korkuları varmış. Kredi aldım üstüme çökerler, borcum var ödeyemem, iş yerime müfettiş gönderirler… Anladım da kardeşim, bunlar 28 Şubat sürecinde de yapıldı. Benzer şeyleri o zaman da yaşadık. Şimdi benzerleri bugün yaşanıyorsa bu çare değil. Bu anlayışı terk etmeleri gerekiyor. Bizim partimize gelsinler diye söylemiyorum, kendi partileri içinde cesaretlensinler. Yeter artık desinler, bu böyle gitmez desinler göreceksiniz Türkiye’nin birçok meselesi düzelmeye başlayacak.”
‘Şiddetli geçimsizlik değil şiddetli güvensizlik nedeniyle ayrıldım’
Nihat Ergün, “İslami muhafazakârlar 28 Şubat sürecinde zulme uğradığında yanlarında her kesimden demokratlar vardı. Ancak İslami muhafazakârlar ne zaman kendilerini devletin asıl sahibi olarak gördüler, demokratlarla tüm bağlarını kopardılar. Bunun ne gibi sonuçları oldu?” sorusuna ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu çok ciddi bir güven kaybına yol açtı. Bana soranlara da diyorum, biz şiddetli geçimsizlikten değil şiddetli güvensizlik nedeniyle ayrıldık. Karşılıklı güven kaybı oldu. Bir takım ilkelere anlayışlara artık çok uzak noktalara savrulduğunu ve artık geri dönüşü olmayan bir yola girildiğini gördük. Allaha şükür çok paralar yönettik ama elimizi devletin parasına sürmedik.”
‘Bugün muhafazakrlara ne kötülük geleceği belli olmaz diye bakılıyor’
“İnsanlar şöyle bakıyordu, bunlar iyi insanlar, güvenilir insanlar, bunlardan bir kötülük gelmez. Bugün birçok insan şöyle bakıyor: bunların ne kötülük yapacağı belli olmaz! Bu bile tek başına büyük bir yıkım değil mi? Güvenilir insan olma vasfını kaybetmek ne demek! Muhafazakâr insanlar hakkında toplumun önemli bir kesiminde, “bunların ne kötülük yapacağı belli olmaz” düşüncesi var. Bunu sembolize eden insanlar da var. Birkaç gün önce bir televizyon kanalında bir hanımefendi, nasıl insan katliamı yapacağına dair konuşma yaptı. Kimse bir şey demedi. Dava açılmadı, hesap soran olmadı.”
“Açıkçası ben bu kişilerin siyasi iklimden cesaret aldıklarını düşünüyorum. Bunu oluşturan iklimin var olduğunu siyasetçilerin, önce ülkeyi yönetenlerin görmesi lazım. Acaba nerede yanlış yapıyoruz diye bir muhasebe yapmaları gerekiyor. Acaba bizim üslubumuzdan kaynaklanıyor olabilir mi? Türkiye bundan hoşnut değil. Biz de bundan hoşnut olunmadığını gördüğümüz için bu siyasi hareketi oluşturduk. Bizim en önemli ilkelerimizden bir tanesi siyasetin dilini ve üslubunu değiştirmek. Türkiye bu siyaset dili ve üslubuyla bir yere varamaz.”
“Siyasetin raconu bu değil!”
Nihat Ergün, “Cumhur İttifakı temsilcileri, kutuplaştırıcı söylemi, kendi partilerinin kitlelerini konsolide etmek amaçlı mı kullanıyor?” sorusunu ise şöyle yanıtladı: “Siyasette konsolidasyon politikaları var ama insani ve ahlaki sınırların dışına çıkılmamalı. Bizde insani ve ahlaki sınırların, hatta hukukun dışına çıkılıyor ve siyasetin gereği zannediliyor bazı şeyler. (06 00) Siyasetin raconuymuş bu! Siyasetin raconu bu değil! Biz o nedenle partilerle kavgaya girmek, liderlerle çatışmak siyaseti gütmeyeceğiz diyoruz. Bunun reytingi yüksek olabilir ama insani değil. Onun için siyasetin zeminini değiştirmemiz, yepyeni bir siyaset yapmamız lazım.”
‘Her anlamda 90’lı yıllara dönüldü’
Nihat Ergün, son haftalarda organize suç örgütü yöneticilerinin sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımlara ve siyasete ilişkin mesajlarını ise şu sözlerle değerlendirdi: “Devlet örgütü mafya ile mücadele örgütüdür. Suç örgütlerinden yakın olanları himaye eden bir devlet mekanizması tahayyül edilebilir mi? Ama bunlar televizyon dizilerinde bile teşvik ediliyor. Gençlik bu istikamete yönlendiriliyor. Gerçekten de mafya lideri olanlar ağzına geleni söylüyor, bir Allah’ın kulu bir şey söylemiyor. Geziyor, dolaşıyorlar rahatça. Bunların devlet adabıyla, devlet anlayışıyla örtüşmesi mümkün değil. Böyle değildi bu işler. Bir anda yeniden adeta 90’lı yıllarda yaklaşıma her açıdan dönmüş olduk. Bu gidişatı doğru bulmuyoruz.”
“Dünyada da kötü bir gidişat var, popülizm yükseliyor, içe kapanma, aşırı milliyetçilik gibi kutuplaştırıcı yaklaşımlar ön plana çıkıyor ama bu teslim olunacak bir rüzgâr değil. Bunun sonu felakettir. Bu mücadele edilmesi gereken bir rüzgârdır. Zemini, liderlikleri demokratikleştirmek gerekiyor. Milliyetçilikleri vatanseverlik çizgisine getirmek gerekir.”
Dindarların esamesi okunmayacak
Nihat Ergün, “AK Parti’nin MHP’ye bu kadar angaje olması, dindar seçmeni nasıl etkiliyor?” sorusunu ise şu sözlerle yanıtladı: “Ben de dindar bir insanım, dindar bir seçmenim. Eğer kendimize çekidüzen vermezsek dindar insanlar olarak, bu gidişatı yanlış bulmazsak inanın önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin dindar insanlarının Türkiye’nin siyasetinde, ekonomisinde, sosyal hayatında hiç esamesi okunmayacak. Selam bile vermeyecek birçok insan. Neden? Güven kaybı yüzünden. Sadece dindarların değil herkesin üslubunu, kendisini gözden geçirmesi gerekiyor. Bizim üç ölçümüz var: birlikte çalıştığımız insanlar etrafta iyi insanlar olarak bilinsinler; yaptıkları işi iyi yapsınlar, demokrat insan olsunlar.”
Darbe tartışmalarına ilişkin, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun bu niyetle söylemediğini açıklamasının esas alınması gerektiğini ifade eden Nihat Ergün, “Canan Kaftancıoğlu böyle bir maksadı olmadığını ifade etti, öyle dedikten sonra hayır öyle değildi demek polemik konusu olur. Hukuki bir anlamı olmaz, politik istismar meselesi olur. Türkiye’de hükümet etme tarzı bunların üzerine bina edilmiş oldu. Geleceğe dair umut verilemeyince korku siyaseti üretiliyor” dedi.
’28 Şubat sürecinde, Erdoğan, ceza alana kadar görevden alınmamıştı’
HDP’li belediyelere mahkeme kararı olmadan kayyım atanmasını 28 Şubat sürecine benzeten Nihat Ergün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte yaşadıklarını hatırlattı: “Belediye başkanları, hakkında adli ve idari bir soruşturma yoksa, kesinleşmiş bir mahkeme kararı yoksa görevinden uzaklaştırılamaz. Sayın Cumhurbaşkanı bunu yaşadı. 312’inci maddeden nahak yere yargılandı, ceza aldı. Cezası kesinleşene kadar görevinden alınmadı. Cezası kesinleştikten sonra hapse giderken görevinden alındı. Yine aynı partinin içerisinden bir başka kişi belediye meclis üyeliğinden seçildi. Bakın bunlar 28 Şubat sürecinde olan şeyler. Şimdi başka türlü oluyor. Olabilir mi bunlar! Hakkında bir kesinleşmiş bir yargı kararı yoksa yapılabilir mi bunlar! O zaman Türkiye hukuk devleti olmaktan hızla uzaklaşır ve ekonomisinden dış siyasetine birçok konuda Türkiye’ye zarar verir. Zarar verdiğini görmüyor arkadaşlarımız.”
Nihat Ergün, Diyarbakır Belediye Başkanı yerine kayyım olarak atanan Diyarbakır Valisi Hasan Güzeloğlu’nun AK Parti il ve ilçe başkanları ile video konferans sistemiyle toplantı yapması konusunu ise şöyle değerlendirdi:
“Deveye sormuşlar niye boynun eğri, nerem doğru demiş. Sistemde neresi doğru ki! Doğru bir taraf kalmadı. Tepeden tırnağa yanlış. İdlip Harekâtında, Cumhurbaşkanlığındaki görüntüye bakın. Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, MİT Müsteşarı, Kuvvet Komutanları olacak. Karşılarında parti genel başkan yardımcıları var. Parti devleti mi bu? Böyle olur mu? Böyle olmadı hiç. Çünkü Cumhurbaşkanı hem parti genel başkanı hem cumhurbaşkanı. Bu, mevcut anayasaya bile aykırı. Cumhurbaşkanının parti başkanına değil parti üyesi olmasına izin veriyor anayasa. Anayasanın 103’üncü maddesi cumhurbaşkanına tarafsızlık yemini ettiriyor. Parti başkanı olan bir cumhurbaşkanı nasıl tarafsız olacak? Melaike olsanız tarafsızlığınızı koruyamazsınız. Anayasanın 104’üncü maddesinde de cumhurbaşkanından milleti birleştirmesi isteniyor. Parti başkanı olan bir cumhurbaşkanı milletin birliğini nasıl temsil edecek? Kuvvetler ayrılığını, yargı bağımsızlığını zedeleyen yönü var. Ben 16 Nisan referandumunda o zaman parti üyesiydim, gidip parti genel başkanına da bunu açık açık anlattım ve hayır dedim.”
‘Türkiye’de fiilen Cumhurbaşkanlığı kayboldu’
Nihat Ergün, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yaptığı ve adına “Memleket Masası” dediği, Cumhurbaşkanının tüm siyasi parti liderlerini bir masa etrafında toplaması çağrısına iktidar cephesinden gelen olumsuz yanıtı ise şöyle değerlendirdi: “Cumhurbaşkanının iki şapkası var, cumhurbaşkanı şapkası ve parti genel başkanı şapkası. Sadece cumhurbaşkanı şapkası olsaydı tarafsız, milletin birliğini temsil eden bir cumhurbaşkanı olarak herkesi bir masanın etrafında toplayabilirdi. Ne oluyor bu siyaset nereye gidiyor diyebilirdi ama bunu diyecek kimse yok şimdi. Türkiye büyük bir kayıp yaşıyor. Fiilen cumhurbaşkanlığı kayboldu Türkiye’de. Cumhurbaşkanlığı başbakanlık düzeyine inmiş oldu. Sistem, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ama bir cumhurbaşkanından beklenen rolleri oynatmayan bir sistem.”
[TR724] 13.5.2020
Reuters'ten Türkiye açıklaması
Reuters, Türkiye'nin ekonomik çöküşünün gelişen piyasalar için çok ağır bir darbe olmayacağını yazdı.
Karin Strohecker imzalı haberde, Türkiye'nin yeni bir ekonomik çöküşe doğru gittiği ancak hem gelişmekte olan ekonomilerdeki yatırımcıların gözünde öneminin azalması hem de sektördeki değişimler nedeniyle, çöküşün gelişmekte olan piyasalardaki etkisinin büyük ölçüde azaldığı belirtildi.
Reuters'ın haberinde dikkat çeken hususlar şöyle:
Türk Lirası geçen hafta rekor seviyede düşerek 2018'deki Rus rouble'sini ve Güney Afrika rand'ını sarstığı krizi hatırlattı.Ancak gelişmekte olan bir piyasadan bir başkasına sıçrayan bu tepki bile geçmiş yıllarda, Asya ya da Rusya krizi ile kıyaslandığında daha sessiz gerçekleşti.
Bu son krizin yansımaları ise daha düşük şiddette olabilir çünkü gelişen piyasalardaki yatırımcılar yeniden pozisyon alıyor ve Türkiye 2018 yazından önemli ölçüde farklı görünüyor.
Societe Generale'den Phoenix Kalen, "Türk piyasalarındaki yabancı yatırımcı katılımı son birkaç yıldır çökmüş vaziyette ve yerleşik olmayanlar halihazırda Hazine tahvillerinin sadece yüzde 6'sını elinde tutuyor ki, bu oran 2013'e kıyasla yüzde 29 daha az" yorumunu yapıyor.
Institute of International Finance verileri ise, mart ayında gelişen piyasalara sermaye akışının aniden durduğunu gösteriyor. Sadece mart ayında, koronavirüs salgını ve petrol fiyatlarının çöküşünün ardından 83.3 milyar dolar hisse senedi ve tahvil kaçtı.
Türkiye ise sermaye kaçış anlarındaki sarsıntı karşısında daha kırılgan bir konum sergiliyor. Yabancı yatırımcıların sahip oldukları yurt içi varlıklar keskin bir düşüş gösterirken, yerleşik olmayanların sahip olduğu iç borçlanma, 2019 sonunda 15.5 milyar dolar iken mayısta 8.4 milyar dolara geriledi. Yine aynı dönemde, yerleşik olmayan yatırımcının elinde bulunan hisse senedi 32 milyar dolardan 22 milyar dolara geriledi.
Kalen, "Benzer şekilde, müdahaleci politikalar ve art arda gelen yeni düzenlemeler nedeniyle Türk para piyasalarına yabancı katılımı da çok daha az" yorumunu yapıyor.
Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın sık sık yabancı spekülatörleri lirayı istikrarsızlaştırmakla suçlamasının ardından offshore lira piyasalarında sayısız oynama yaptı.
Türkiye'nin endeksli tahvillerde giderek azalan ağırlığı da yatırımcılar için riski azaltıyor. Yerel gösterge tahvili olarak kullanılan JPMorgan GBI-EM endeksinde, Türkiye'nin ağırlığı yüzde 3.2 oranında. 2015'te bu oran yüzde 10 idi.
UBS stratejisti Manik Narain, "Türkiye çok uzun bir süredir yabancı yatırımcılar arasında endişe kaynağıydı. Varlık yönetimi dönüşlerinde aynı derecede güçlü bir sarsıntı etkisine sahip değil, durum Meksika ya da Brezilya'nın patlaması ile aynı değil" ifadelerini kullandı.
Türkiye'den farklı olarak, pek çok gelişen piyasa son yıllarda dışarıdan para akışı azalmasıyla belirli kırılganlıklar gösterdi. 2013'den bu yana, gelişmekte olan piyasalardaki cari hesap açıkları geriledi ancak döviz rezervlerindeki çöküş daha küçük ve riskli gelişen piyasalarda yoğunlaştı.
Bu arada, varlık sınıfları olarak gelişen piyasalar da değişti. Daha fazla sayıda ülke artık yatırım yapıyor ve daha geniş kapsamlı bir yatırımcı piyasası var, bunlara yerel emeklilik ve sigorta fonları da dahil. Yabancılar satsa bile bu yatırımcılar kalmaya devam ediyor.
[Samanyolu Haber] 13.5.2020
Karin Strohecker imzalı haberde, Türkiye'nin yeni bir ekonomik çöküşe doğru gittiği ancak hem gelişmekte olan ekonomilerdeki yatırımcıların gözünde öneminin azalması hem de sektördeki değişimler nedeniyle, çöküşün gelişmekte olan piyasalardaki etkisinin büyük ölçüde azaldığı belirtildi.
Reuters'ın haberinde dikkat çeken hususlar şöyle:
Türk Lirası geçen hafta rekor seviyede düşerek 2018'deki Rus rouble'sini ve Güney Afrika rand'ını sarstığı krizi hatırlattı.Ancak gelişmekte olan bir piyasadan bir başkasına sıçrayan bu tepki bile geçmiş yıllarda, Asya ya da Rusya krizi ile kıyaslandığında daha sessiz gerçekleşti.
Bu son krizin yansımaları ise daha düşük şiddette olabilir çünkü gelişen piyasalardaki yatırımcılar yeniden pozisyon alıyor ve Türkiye 2018 yazından önemli ölçüde farklı görünüyor.
Societe Generale'den Phoenix Kalen, "Türk piyasalarındaki yabancı yatırımcı katılımı son birkaç yıldır çökmüş vaziyette ve yerleşik olmayanlar halihazırda Hazine tahvillerinin sadece yüzde 6'sını elinde tutuyor ki, bu oran 2013'e kıyasla yüzde 29 daha az" yorumunu yapıyor.
Institute of International Finance verileri ise, mart ayında gelişen piyasalara sermaye akışının aniden durduğunu gösteriyor. Sadece mart ayında, koronavirüs salgını ve petrol fiyatlarının çöküşünün ardından 83.3 milyar dolar hisse senedi ve tahvil kaçtı.
Türkiye ise sermaye kaçış anlarındaki sarsıntı karşısında daha kırılgan bir konum sergiliyor. Yabancı yatırımcıların sahip oldukları yurt içi varlıklar keskin bir düşüş gösterirken, yerleşik olmayanların sahip olduğu iç borçlanma, 2019 sonunda 15.5 milyar dolar iken mayısta 8.4 milyar dolara geriledi. Yine aynı dönemde, yerleşik olmayan yatırımcının elinde bulunan hisse senedi 32 milyar dolardan 22 milyar dolara geriledi.
Kalen, "Benzer şekilde, müdahaleci politikalar ve art arda gelen yeni düzenlemeler nedeniyle Türk para piyasalarına yabancı katılımı da çok daha az" yorumunu yapıyor.
Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın sık sık yabancı spekülatörleri lirayı istikrarsızlaştırmakla suçlamasının ardından offshore lira piyasalarında sayısız oynama yaptı.
Türkiye'nin endeksli tahvillerde giderek azalan ağırlığı da yatırımcılar için riski azaltıyor. Yerel gösterge tahvili olarak kullanılan JPMorgan GBI-EM endeksinde, Türkiye'nin ağırlığı yüzde 3.2 oranında. 2015'te bu oran yüzde 10 idi.
UBS stratejisti Manik Narain, "Türkiye çok uzun bir süredir yabancı yatırımcılar arasında endişe kaynağıydı. Varlık yönetimi dönüşlerinde aynı derecede güçlü bir sarsıntı etkisine sahip değil, durum Meksika ya da Brezilya'nın patlaması ile aynı değil" ifadelerini kullandı.
Türkiye'den farklı olarak, pek çok gelişen piyasa son yıllarda dışarıdan para akışı azalmasıyla belirli kırılganlıklar gösterdi. 2013'den bu yana, gelişmekte olan piyasalardaki cari hesap açıkları geriledi ancak döviz rezervlerindeki çöküş daha küçük ve riskli gelişen piyasalarda yoğunlaştı.
Bu arada, varlık sınıfları olarak gelişen piyasalar da değişti. Daha fazla sayıda ülke artık yatırım yapıyor ve daha geniş kapsamlı bir yatırımcı piyasası var, bunlara yerel emeklilik ve sigorta fonları da dahil. Yabancılar satsa bile bu yatırımcılar kalmaya devam ediyor.
[Samanyolu Haber] 13.5.2020
Corona aşısı için kritik anlaşma
Corona virüsü tedavisinde umut verici ilaç olarak gösterilen remdesivirin üreticisinden flaş bir hamle geldi. Fiyat ve maliyetle ilgili spekülasyonların artmasının ardından şirket, ilacın daha çok insana ulaşması için beş ayrı üreticiyle hak talep etmeden anlaşma sağladığını açıkladı.
Corona virüsü dünya genelinde can almaya devam ederken, pek çok ülkede aşı ve ilaç araştırmaları aralıksız devam ediyor. Ebolaya karşı geliştirilen ve corona tedavisinde de etkili olduğu öne sürülen remdesivir ilacıyla ilgili yeni gelişmeler yaşandı.
İlacın maliyeti ve dünyaya dağıtımıyla ilgili spekülasyonların artmasının ardından, üretici şirket Gilead’dan çarpıcı bir hamle geldi. ABD merkezli şirket, beş ilaç üreticisiyle remdesivir üretimi için anlaşma sağladıklarını açıkladı. Varılan anlaşmayla Hindistan ve Pakistan merkezli fabrikalarda 127 ülke için remdesivir üretileceği belirtiliyor.
HAKLARI İÇİN PARA ALMAYACAKLAR
Bu hamlenin amacının orta ve düşük gelirli ülkelerin ilaca ulaşabilmesi olduğunu ifade eden Gilead yönetimi, ücret politikasını da üretimi yapan firmaların kendilerinin belirleyeceğini duyurdu.
Söz konusu şirketlerin remdesivirin hakları için Gilead’a herhangi bir ücret ödemeyeceği, bu durumun başka bir ilacın onay alması ya da Dünya Sağlık Örgütü’nün acil durum kararını kaldırması halinde değişebileceği vurgulandı.
Gilead, yıl sonuna kadar 1 milyon kişinin tedavisine yetecek kadar ilacı üretmeyi hedeflediklerini açıklamıştı.
32 BİN TL FİYAT İDDİASI
ABD'de Boston merkezli kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Klinik ve Ekonomik Değerlendirme Enstitüsü (ICER), geçtiğimiz günlerde remdesivir ilacının fiyatlandırmasıyla ilgili flaş bir iddia ortaya atmıştı.
ICER, ilacın onay alması halinde 10 günlük dozunun 10 dolara (yaklaşık 70 TL) mal edilmesine rağmen 4 bin 500 dolara (yaklaşık 32 bin TL) satılabileceğini öne sürmüştü. Gilead’ın yaptığı son anlaşmanın bu iddiaların ardından gelmesi de dikkat çekti.
[Samanyolu Haber] 13.5.2020
Corona virüsü dünya genelinde can almaya devam ederken, pek çok ülkede aşı ve ilaç araştırmaları aralıksız devam ediyor. Ebolaya karşı geliştirilen ve corona tedavisinde de etkili olduğu öne sürülen remdesivir ilacıyla ilgili yeni gelişmeler yaşandı.
İlacın maliyeti ve dünyaya dağıtımıyla ilgili spekülasyonların artmasının ardından, üretici şirket Gilead’dan çarpıcı bir hamle geldi. ABD merkezli şirket, beş ilaç üreticisiyle remdesivir üretimi için anlaşma sağladıklarını açıkladı. Varılan anlaşmayla Hindistan ve Pakistan merkezli fabrikalarda 127 ülke için remdesivir üretileceği belirtiliyor.
HAKLARI İÇİN PARA ALMAYACAKLAR
Bu hamlenin amacının orta ve düşük gelirli ülkelerin ilaca ulaşabilmesi olduğunu ifade eden Gilead yönetimi, ücret politikasını da üretimi yapan firmaların kendilerinin belirleyeceğini duyurdu.
Söz konusu şirketlerin remdesivirin hakları için Gilead’a herhangi bir ücret ödemeyeceği, bu durumun başka bir ilacın onay alması ya da Dünya Sağlık Örgütü’nün acil durum kararını kaldırması halinde değişebileceği vurgulandı.
Gilead, yıl sonuna kadar 1 milyon kişinin tedavisine yetecek kadar ilacı üretmeyi hedeflediklerini açıklamıştı.
32 BİN TL FİYAT İDDİASI
ABD'de Boston merkezli kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Klinik ve Ekonomik Değerlendirme Enstitüsü (ICER), geçtiğimiz günlerde remdesivir ilacının fiyatlandırmasıyla ilgili flaş bir iddia ortaya atmıştı.
ICER, ilacın onay alması halinde 10 günlük dozunun 10 dolara (yaklaşık 70 TL) mal edilmesine rağmen 4 bin 500 dolara (yaklaşık 32 bin TL) satılabileceğini öne sürmüştü. Gilead’ın yaptığı son anlaşmanın bu iddiaların ardından gelmesi de dikkat çekti.
[Samanyolu Haber] 13.5.2020
DSÖ'den "Koronavirüs HIV gibi kalıcı olabilir" açıklaması
koronavirüs ile mücadele tüm hızıyla sürerken, DSÖ Acil Durumlar Programı Direktörü Mike Ryan'dan düşündüren bir açıklama geldi. Ryan, yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19), tıpkı HIV gibi kalıcı olabileceği uyarısında bulundu.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Acil Durumlar Programı Direktörü Mike Ryan, yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19), tıpkı HIV gibi kalıcı olabileceği uyarısında bulunarak, "Bu virüs toplumlarımızda endemik olarak kalabilir" dedi.
Ryan, DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus'un, Örgütün İsviçre'nin Cenevre kentindeki merkezinde video konferans yoluyla düzenlediği basın toplantısında soruları cevapladı.
Dünyanın pek çok ülkesinde normal yaşama yeniden dönüş için "önlemlerin gevşetilmesine" yönelik adımlar atıldığını belirten Ryan, bununla birlikte salgının kontrol altına alınabilmesi için "çok uzun bir yol" olduğunu vurguladı.
Ryan, "Hepimiz, yeni salgın dalgaları tespit edilmeden tecritlerin gevşetilmesi durumunda halk sağlığı ve ekonomik felaketlerin kısır döngüsünün ortaya çıkmasından endişe ediyoruz." ifadesini kullandı.
"En büyük umudumuz çok etkili bir aşı"
Covid-19'a yönelik aşı çalışmaları hakkındaki bir soru üzerine ise Ryan, "Şunu masaya koymanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu virüs toplumlarımızda endemik olarak kalabilir. Bu virüs çekip gitmeyebilir." uyarısını yaptı.
"HIV de gitmedi ve şartlarına alıştık" diyen Ryan, HIV'e karşı tedavi ve önleyici yöntemler bulduklarını, dolayısıyla insanların eskisi gibi HIV'den korkmadığına işaret etti.
Ryan, "HIV'li insanlara uzun ve sağlıklı yaşam sunuyoruz ancak bu iki hastalığı karşılaştırmıyorum. Bence gerçekçi olmamız önemli ve kimsenin bu hastalığın (Covid-19) ne zaman veya yok olup olmayacağını tahmin edebileceğini sanmıyorum" değerlendirmesinde bulundu.
Mevcut risk değerlendirmesini azaltmak için Covid-19'un "kayda değer" şekilde kontrol altına alınabilmesi gerektiğinin altını çizen Ryan, virüse karşı en büyük umutlarının tüm dünyanın eşit şekilde yararlanabileceği "çok etkili" bir aşının bulunması olduğunu kaydetti.
[Samanyolu Haber] 13.5.2020
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Acil Durumlar Programı Direktörü Mike Ryan, yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19), tıpkı HIV gibi kalıcı olabileceği uyarısında bulunarak, "Bu virüs toplumlarımızda endemik olarak kalabilir" dedi.
Ryan, DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus'un, Örgütün İsviçre'nin Cenevre kentindeki merkezinde video konferans yoluyla düzenlediği basın toplantısında soruları cevapladı.
Dünyanın pek çok ülkesinde normal yaşama yeniden dönüş için "önlemlerin gevşetilmesine" yönelik adımlar atıldığını belirten Ryan, bununla birlikte salgının kontrol altına alınabilmesi için "çok uzun bir yol" olduğunu vurguladı.
Ryan, "Hepimiz, yeni salgın dalgaları tespit edilmeden tecritlerin gevşetilmesi durumunda halk sağlığı ve ekonomik felaketlerin kısır döngüsünün ortaya çıkmasından endişe ediyoruz." ifadesini kullandı.
"En büyük umudumuz çok etkili bir aşı"
Covid-19'a yönelik aşı çalışmaları hakkındaki bir soru üzerine ise Ryan, "Şunu masaya koymanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu virüs toplumlarımızda endemik olarak kalabilir. Bu virüs çekip gitmeyebilir." uyarısını yaptı.
"HIV de gitmedi ve şartlarına alıştık" diyen Ryan, HIV'e karşı tedavi ve önleyici yöntemler bulduklarını, dolayısıyla insanların eskisi gibi HIV'den korkmadığına işaret etti.
Ryan, "HIV'li insanlara uzun ve sağlıklı yaşam sunuyoruz ancak bu iki hastalığı karşılaştırmıyorum. Bence gerçekçi olmamız önemli ve kimsenin bu hastalığın (Covid-19) ne zaman veya yok olup olmayacağını tahmin edebileceğini sanmıyorum" değerlendirmesinde bulundu.
Mevcut risk değerlendirmesini azaltmak için Covid-19'un "kayda değer" şekilde kontrol altına alınabilmesi gerektiğinin altını çizen Ryan, virüse karşı en büyük umutlarının tüm dünyanın eşit şekilde yararlanabileceği "çok etkili" bir aşının bulunması olduğunu kaydetti.
[Samanyolu Haber] 13.5.2020
Tutuklu öğretmen Betül Çil: “Kızımın gözü önünde gözaltına alındım, o günden beri ağlıyor” [Sevinç Özarslan]
3 ay önce tutuklanan matematik öğretmeni Betül Çil, 7 yaşındaki kızının yaşadığı travmayı anlattı. Kızının iki defa görebilen Çil, büyük azap çektiğini söyledi.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 18 Şubat 2020’den beri Artvin Kadın Kapalı Cezaevinde olan matematik öğretmeni Betül Çil, 7 yaşındaki kızının gözü önünde gözaltına alındığını, o günden beri çocuğunun sürekli ağladığını ve okula gitmediğini söyledi. HDP Milletvekili ve insanlar hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazan Çil, 3,5 yıl önce mesleğinden mahrum edildiğini belirtip 3 aydır da özgürlüğünden mahrum olmasının acısını yazdı.
Meslektaşı olan eşinin de Cemaat soruşturmaları kapsamında 6 Haziran 2018’de tutuklandığını ve 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldığını belirten Çil, kendisinin de aynı soruşturmalar kapsamında hapsedildiğini ifade etti.
“KIZIM KONUŞAMIYOR, BENİ AL DİYEBİLDİ SADECE”
Betül Çil, 7 yaşındaki kızının ise şu an birçok hastalığı bulunan annesinin yanında olduğunu anlattı. “Ben kızımın gözü önünde gözaltına alındım ve o tarihten beri kızım ağlıyor, okula gitmiyor. Her an kendine bir şey olacak korkusu ile yaşıyormuş.” diyen Çil şöyle devam etti:
“İki defa görüşe geldi. Konuşamıyor. Konuşmayı unutmuş, kekeliyor, ağlıyor. Beni al diyebildi sadece. Bir anne için dünyada bundan daha büyük azap olabilir mi? Bylock, banka ve tanık beyanlarıyla terörist ilan edilmekteyim. Ben terörse, şiddete, argo sözlere bile karşıyım. Nasıl terörist olabilirim. Teröre dair hiçbir eylemim yok. Bu iddia her gün bin defa ölmekten daha çok acı veriyor.”
OKUL HAYATIM BAŞARILARLA DOLU
Betül Çil, mektubunda okul hayatının başarılarla dolu olduğundan da bahsediyor: “İlkokul, ortaokul, lise, yüksek lisans okul birincilikleriyle tamamladım. Tez, makale, bildiriler yayınladım. Ama mesleğime, ideallerime, dünyaya ait en küçük bir umudum kalmadı. Eşimin yokluğunda kızıma hem anne hem baba olmaya çalıştım. Maddi manevi zorluklar yaşadım. Ama onun yüzündeki gülümsemeyi görmek, ona sarılmak her şeye katlanabilme gücü verdi.”
TUTUKSUZ YARGILANMAK İSTİYORUM
Henüz iddianamesinin hazırlanmadığını belirten Betül Çil, tutuksuz yargılanmak istediğini söyleyerek mektubunu tamamladı.
[Sevinç Özarslan] [Bold Medya] 13.5.2020
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 18 Şubat 2020’den beri Artvin Kadın Kapalı Cezaevinde olan matematik öğretmeni Betül Çil, 7 yaşındaki kızının gözü önünde gözaltına alındığını, o günden beri çocuğunun sürekli ağladığını ve okula gitmediğini söyledi. HDP Milletvekili ve insanlar hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazan Çil, 3,5 yıl önce mesleğinden mahrum edildiğini belirtip 3 aydır da özgürlüğünden mahrum olmasının acısını yazdı.
Meslektaşı olan eşinin de Cemaat soruşturmaları kapsamında 6 Haziran 2018’de tutuklandığını ve 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldığını belirten Çil, kendisinin de aynı soruşturmalar kapsamında hapsedildiğini ifade etti.
“KIZIM KONUŞAMIYOR, BENİ AL DİYEBİLDİ SADECE”
Betül Çil, 7 yaşındaki kızının ise şu an birçok hastalığı bulunan annesinin yanında olduğunu anlattı. “Ben kızımın gözü önünde gözaltına alındım ve o tarihten beri kızım ağlıyor, okula gitmiyor. Her an kendine bir şey olacak korkusu ile yaşıyormuş.” diyen Çil şöyle devam etti:
“İki defa görüşe geldi. Konuşamıyor. Konuşmayı unutmuş, kekeliyor, ağlıyor. Beni al diyebildi sadece. Bir anne için dünyada bundan daha büyük azap olabilir mi? Bylock, banka ve tanık beyanlarıyla terörist ilan edilmekteyim. Ben terörse, şiddete, argo sözlere bile karşıyım. Nasıl terörist olabilirim. Teröre dair hiçbir eylemim yok. Bu iddia her gün bin defa ölmekten daha çok acı veriyor.”
OKUL HAYATIM BAŞARILARLA DOLU
Betül Çil, mektubunda okul hayatının başarılarla dolu olduğundan da bahsediyor: “İlkokul, ortaokul, lise, yüksek lisans okul birincilikleriyle tamamladım. Tez, makale, bildiriler yayınladım. Ama mesleğime, ideallerime, dünyaya ait en küçük bir umudum kalmadı. Eşimin yokluğunda kızıma hem anne hem baba olmaya çalıştım. Maddi manevi zorluklar yaşadım. Ama onun yüzündeki gülümsemeyi görmek, ona sarılmak her şeye katlanabilme gücü verdi.”
TUTUKSUZ YARGILANMAK İSTİYORUM
Henüz iddianamesinin hazırlanmadığını belirten Betül Çil, tutuksuz yargılanmak istediğini söyleyerek mektubunu tamamladı.
[Sevinç Özarslan] [Bold Medya] 13.5.2020
CHP Yenikapı ruhundan kopuyor: Üç darbeden de Erdoğan yararlandı
15 Temmuz sonrası Yenikapı ruhuna katılan CHP’den geri adım: “28 Şubat, 27 Nisan e-Muhtırası, 15 Temmuz Allah’ın lütfu darbelerinin üçünden de istifade eden Erdoğan’dır.”
BOLD – CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, darbe tartışmalarına ilişkin, “Üç darbe var ki şu veya bu şekilde bundan Erdoğan istifade etti. 28 Şubat üzerinden siyasi yürüyüşe çıktı, 27 Nisan’da beslendi, 15 Temmuz darbesine de ‘bu Allah’ın lütfu’ dedi” diye konuştu.
Darbe tartışmalarına değinen Altay, “Ben, Erdoğan’ın darbe paranoyası içinde olduğunu söylüyordum fakat görüyorum ki darbe paranoyasından ziyade darbe mağduriyetine yatan bir Erdoğan ve AK Parti üst yönetimiyle karşı karşıyayız. AK Parti’ye karşı olan herkes darbeci, AK Parti hükumetlerinin artık görev yapmamasını isteyen herkes terörist ve bu konuda AK Parti’yi eleştirenleri televizyonlarına çıkaran bütün televizyonlarda aynı şekilde terörist” ifadesini kullandı.
Geçmişte söyledikleri sözlerin “darbe çağrısı” olarak yansıtıldığını dile getiren ve bunlara ilişkin örnekler veren Altay, şu değerlendirmede bulundu:
“Erdoğan, ‘sandıkta hesaplaşacağız’ der bazen, evet seninle sandıkta hesaplaşacağız. Bu konuda aynı düşünüyoruz, için rahat olsun ama sandığı tekmeleyen sensin. 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde sonucunu beğenmediğin için sandığı deviren sensin, 2017 referandumunda kanunda açıkça yazmasına rağmen mühürsüz oylar geçerli saydırarak sandığa şer karıştıran sensin, seçilmiş genel başkanını bir darbe yapmak suretiyle başbakanlıktan ve genel başkanlıktan indiren de sensin ve sonra geleceksin darbe edebiyatı yapacaksın.
Hakikaten darbe paranoyası mı yaşıyor yoksa darbe mağduriyetine mi yatıyor anlamış değilim. 27 Nisan, 15 Temmuz hepsi aynıdır, lanetlenmelidir ama üç darbe var ki şu veya bu şekilde bundan Erdoğan istifade etti. 28 Şubat üzerinden siyasi yürüyüşe çıktı, 27 Nisan’da beslendi, 15 Temmuz darbesine de ‘bu Allah’ın lütfu’ dedi. 27 Nisan muhtırasını yapanlara zırhlı cip aldın. Bütün darbelerden en olumsuz etkilenen parti CHP’dir. Bütün darbelerde en ağır bedeli ödeyen Türkiye’nin devrimcileridir.”
[Bold Medya] 13.5.2020
BOLD – CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, darbe tartışmalarına ilişkin, “Üç darbe var ki şu veya bu şekilde bundan Erdoğan istifade etti. 28 Şubat üzerinden siyasi yürüyüşe çıktı, 27 Nisan’da beslendi, 15 Temmuz darbesine de ‘bu Allah’ın lütfu’ dedi” diye konuştu.
Darbe tartışmalarına değinen Altay, “Ben, Erdoğan’ın darbe paranoyası içinde olduğunu söylüyordum fakat görüyorum ki darbe paranoyasından ziyade darbe mağduriyetine yatan bir Erdoğan ve AK Parti üst yönetimiyle karşı karşıyayız. AK Parti’ye karşı olan herkes darbeci, AK Parti hükumetlerinin artık görev yapmamasını isteyen herkes terörist ve bu konuda AK Parti’yi eleştirenleri televizyonlarına çıkaran bütün televizyonlarda aynı şekilde terörist” ifadesini kullandı.
Geçmişte söyledikleri sözlerin “darbe çağrısı” olarak yansıtıldığını dile getiren ve bunlara ilişkin örnekler veren Altay, şu değerlendirmede bulundu:
“Erdoğan, ‘sandıkta hesaplaşacağız’ der bazen, evet seninle sandıkta hesaplaşacağız. Bu konuda aynı düşünüyoruz, için rahat olsun ama sandığı tekmeleyen sensin. 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde sonucunu beğenmediğin için sandığı deviren sensin, 2017 referandumunda kanunda açıkça yazmasına rağmen mühürsüz oylar geçerli saydırarak sandığa şer karıştıran sensin, seçilmiş genel başkanını bir darbe yapmak suretiyle başbakanlıktan ve genel başkanlıktan indiren de sensin ve sonra geleceksin darbe edebiyatı yapacaksın.
Hakikaten darbe paranoyası mı yaşıyor yoksa darbe mağduriyetine mi yatıyor anlamış değilim. 27 Nisan, 15 Temmuz hepsi aynıdır, lanetlenmelidir ama üç darbe var ki şu veya bu şekilde bundan Erdoğan istifade etti. 28 Şubat üzerinden siyasi yürüyüşe çıktı, 27 Nisan’da beslendi, 15 Temmuz darbesine de ‘bu Allah’ın lütfu’ dedi. 27 Nisan muhtırasını yapanlara zırhlı cip aldın. Bütün darbelerden en olumsuz etkilenen parti CHP’dir. Bütün darbelerde en ağır bedeli ödeyen Türkiye’nin devrimcileridir.”
[Bold Medya] 13.5.2020
Tayyip Erdoğan üç çocuk isterken iki çocuk da elden gitti
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sürekli üç çocuk tavsiyesine karşın Türkiye’de doğurganlık hızı AKP’nin iktidara geldiği yıldan itibaren geriledi. 2.38’den 1.88’e indi.
BOLD – Türkiye İstatistik Kurumunun, Merkezi Nüfus İdaresi Sistemi (MERNİS) verilerine dayanarak yaptığı hesaplamalara göre Türkiye’de toplam doğurganlık hızı, 2001 yılında 2.38 çocuk düzeyindeyken 2019 yılında 1.88 çocuk olarak gerçekleşti.
Bir başka deyişle, bir kadının doğurgan olduğu dönem boyunca doğurabileceği ortalama çocuk sayısı 2019 yılında 1.88 oldu. TÜİK’e göre bu durum, “doğurganlığın nüfusun yenilenme düzeyi olan 2,10’un altında kaldığını gösterdi.”
TÜİK’e göre canlı doğan bebek sayısı 2019 yılında 1 milyon 183 bin 652 oldu. Canlı doğan bebeklerin yüzde 51.3’ü erkek, yüzde 48.7’si kız oldu.
Toplam doğurganlık hızının en yüksek olduğu il 2019 yılında 3.89 çocuk ile Şanlıurfa oldu. Bu ili 3.37 çocuk ile Şırnak, 3.16 çocuk ile Ağrı ve 3.15 çocuk ile Muş izledi.
Toplam doğurganlık hızının en düşük olduğu il ise 1.33 çocuk ile Gümüşhane oldu. Bu ili 1.34 çocuk ile Kütahya ve Edirne izledi.
Yaş grubuna göre doğurganlık hızı incelendiğinde, 2001 yılında en yüksek yaşa özel doğurganlık hızı binde 144 ile 20-24 yaş grubunda iken 2019 yılında binde 122 ile 25-29 yaş grubunda görüldü. Bu durum, doğurganlığın kadının daha ileri yaşlarında gerçekleştiğini gösterdi.
Adölesan (ergenlik) doğurganlık hızı, 15-19 yaş grubunda bin kadın başına düşen ortalama canlı doğan çocuk sayısını ifade etmektedir. Adölesan doğurganlık hızı, 2001 yılında binde 49 iken 2019 yılında binde 17’ye düştü. Diğer bir ifadeyle, 2019 yılında 15-19 yaş grubundaki her bin kadın başına 17 doğum düştü.
Doğumlarını 2001 yılında gerçekleştiren annelerin ortalama yaşı 26.7 iken 2019 yılında 28.9 oldu. İlk doğumunu 2019 yılında gerçekleştiren annelerin ortalama yaşı ise 26.4 oldu.
Doğumların 2019 yılında yüzde 3,1’i çoğul doğum olarak gerçekleşirken, bu doğumların yüzde 96.4’ü ikiz, yüzde 3.4’ü üçüz ve yüzde 0.2’si dördüz ve daha fazla bebek olarak gerçekleşti.
AKP’Lİ YILLARDA DÜŞÜŞ
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan hemen her fırsatta 3 çocuk tavsiyesi yapmasına rağmen kendisini seçen kitlelerin bu tavsiyeye uymadığı görülüyor. AKP iktidarı 2.38 doğum ortalamasıyla alırken, bu rakam 2019 yılında 1.88’e düştü.
Buna karşın Avrupa’daki pek çok ülkede doğurganlık hızı her geçen yıl yükseliyor.
[Bold Medya] 13.5.2020
BOLD – Türkiye İstatistik Kurumunun, Merkezi Nüfus İdaresi Sistemi (MERNİS) verilerine dayanarak yaptığı hesaplamalara göre Türkiye’de toplam doğurganlık hızı, 2001 yılında 2.38 çocuk düzeyindeyken 2019 yılında 1.88 çocuk olarak gerçekleşti.
Bir başka deyişle, bir kadının doğurgan olduğu dönem boyunca doğurabileceği ortalama çocuk sayısı 2019 yılında 1.88 oldu. TÜİK’e göre bu durum, “doğurganlığın nüfusun yenilenme düzeyi olan 2,10’un altında kaldığını gösterdi.”
TÜİK’e göre canlı doğan bebek sayısı 2019 yılında 1 milyon 183 bin 652 oldu. Canlı doğan bebeklerin yüzde 51.3’ü erkek, yüzde 48.7’si kız oldu.
Toplam doğurganlık hızının en yüksek olduğu il 2019 yılında 3.89 çocuk ile Şanlıurfa oldu. Bu ili 3.37 çocuk ile Şırnak, 3.16 çocuk ile Ağrı ve 3.15 çocuk ile Muş izledi.
Toplam doğurganlık hızının en düşük olduğu il ise 1.33 çocuk ile Gümüşhane oldu. Bu ili 1.34 çocuk ile Kütahya ve Edirne izledi.
Yaş grubuna göre doğurganlık hızı incelendiğinde, 2001 yılında en yüksek yaşa özel doğurganlık hızı binde 144 ile 20-24 yaş grubunda iken 2019 yılında binde 122 ile 25-29 yaş grubunda görüldü. Bu durum, doğurganlığın kadının daha ileri yaşlarında gerçekleştiğini gösterdi.
Adölesan (ergenlik) doğurganlık hızı, 15-19 yaş grubunda bin kadın başına düşen ortalama canlı doğan çocuk sayısını ifade etmektedir. Adölesan doğurganlık hızı, 2001 yılında binde 49 iken 2019 yılında binde 17’ye düştü. Diğer bir ifadeyle, 2019 yılında 15-19 yaş grubundaki her bin kadın başına 17 doğum düştü.
Doğumlarını 2001 yılında gerçekleştiren annelerin ortalama yaşı 26.7 iken 2019 yılında 28.9 oldu. İlk doğumunu 2019 yılında gerçekleştiren annelerin ortalama yaşı ise 26.4 oldu.
Doğumların 2019 yılında yüzde 3,1’i çoğul doğum olarak gerçekleşirken, bu doğumların yüzde 96.4’ü ikiz, yüzde 3.4’ü üçüz ve yüzde 0.2’si dördüz ve daha fazla bebek olarak gerçekleşti.
AKP’Lİ YILLARDA DÜŞÜŞ
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan hemen her fırsatta 3 çocuk tavsiyesi yapmasına rağmen kendisini seçen kitlelerin bu tavsiyeye uymadığı görülüyor. AKP iktidarı 2.38 doğum ortalamasıyla alırken, bu rakam 2019 yılında 1.88’e düştü.
Buna karşın Avrupa’daki pek çok ülkede doğurganlık hızı her geçen yıl yükseliyor.
[Bold Medya] 13.5.2020
Hasta tutuklu Sabri Kaya yine yoğun bakıma alındı: Mide kanaması geçirdi, durumu ağır
Bir ay içinde dördüncü kez yoğun bakıma kaldırılan hasta tutuklu Sabri Kaya, önceki akşam mide kanaması şikayetiyle tekrar hastaneye götürüldü. Kaya’nın durumu ağır.
BOLD – Bir ay önce kalp krizi ve beyin kanaması geçiren o günden beri neredeyse her gün acile kaldırılan hasta tutuklu Sabri Kaya, önceki gece yine hastaneye götürüldü. Mide kanaması geçiren Sabri Kaya, şu anda Osmaniye Devlet Hastanesi yoğun bakım servisinde bulunuyor. Sabri Kaya’nın kızı Dilan Kaya babasının yoğun bakıma alınması için verdikleri uğraşı ve son durumunu anlattı:
ENDOSKOPİ YAPILACAK
“Babamın durumu iyi değil. Gece mide kanaması geçirmiş, 2’de acile getirmişler. Sabaha kadar acilde tutmuşlar. Kaç çok düşükmüş. Kan takviyesi yaptılar. Kan takviyesi yapılırken yoğun bakıma alınması gerekiyor, yine kanama geçirir diye. Yoğun bakımda yer yok dediler. Gece 2’den öğlen 16’ya kadar yoğun bakımda yer yok diye acilde beklettiler. 112 acile bildirmişler, 10 ile sormuşlar yoğun bakımda yer var mı sevk yapalım diye. Hepsi yok demiş, korona diye de kabul etmiyorlar. Biz Osmaniye Devlet Hastanesinin başhekiminin yanına defalarca, gittik görüştük. Saat 16.00’da yoğun bakıma alındı. Bağırsaklarında da kanama vardı. Yoğun bakımda kan takviyesi yapıldı. Kanamayı durdurdular. Kan düzeyi istedikleri hala gelmemiş, o yüzden yine endoskopi çekilecek dedi doktor.”
Kürt soruşturmaları kapsamında 2010 yılında tutuklanan Sabri Kaya, müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay tarafından onaylandı. Adana Osmaniye 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu olan Sabri kaya 25 Mart 2020’de kalp krizi ve beyin kanaması geçirmiş, kısa bir süre sonra tekrar cezaevine gönderilmişti. Cezaevi revirinde koğuş arkadaşlarının yardımıyla kalan Sabri Kaya en son telefon görüşünde kızına “Öleceğim ben, ayaklarım hiç tutmuyor. Takatim yok artık. Gücüm kalmadı” demişti. HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Yine hastane, ölecek gibi.” demişti.
[Bold Medya] 13.5.2020
BOLD – Bir ay önce kalp krizi ve beyin kanaması geçiren o günden beri neredeyse her gün acile kaldırılan hasta tutuklu Sabri Kaya, önceki gece yine hastaneye götürüldü. Mide kanaması geçiren Sabri Kaya, şu anda Osmaniye Devlet Hastanesi yoğun bakım servisinde bulunuyor. Sabri Kaya’nın kızı Dilan Kaya babasının yoğun bakıma alınması için verdikleri uğraşı ve son durumunu anlattı:
ENDOSKOPİ YAPILACAK
“Babamın durumu iyi değil. Gece mide kanaması geçirmiş, 2’de acile getirmişler. Sabaha kadar acilde tutmuşlar. Kaç çok düşükmüş. Kan takviyesi yaptılar. Kan takviyesi yapılırken yoğun bakıma alınması gerekiyor, yine kanama geçirir diye. Yoğun bakımda yer yok dediler. Gece 2’den öğlen 16’ya kadar yoğun bakımda yer yok diye acilde beklettiler. 112 acile bildirmişler, 10 ile sormuşlar yoğun bakımda yer var mı sevk yapalım diye. Hepsi yok demiş, korona diye de kabul etmiyorlar. Biz Osmaniye Devlet Hastanesinin başhekiminin yanına defalarca, gittik görüştük. Saat 16.00’da yoğun bakıma alındı. Bağırsaklarında da kanama vardı. Yoğun bakımda kan takviyesi yapıldı. Kanamayı durdurdular. Kan düzeyi istedikleri hala gelmemiş, o yüzden yine endoskopi çekilecek dedi doktor.”
Kürt soruşturmaları kapsamında 2010 yılında tutuklanan Sabri Kaya, müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay tarafından onaylandı. Adana Osmaniye 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu olan Sabri kaya 25 Mart 2020’de kalp krizi ve beyin kanaması geçirmiş, kısa bir süre sonra tekrar cezaevine gönderilmişti. Cezaevi revirinde koğuş arkadaşlarının yardımıyla kalan Sabri Kaya en son telefon görüşünde kızına “Öleceğim ben, ayaklarım hiç tutmuyor. Takatim yok artık. Gücüm kalmadı” demişti. HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Yine hastane, ölecek gibi.” demişti.
[Bold Medya] 13.5.2020
Sarsıcı tahmin!
İngiltere ekonomisi karantina kısıtlamalarının uygulamaya başlamasının etkisi ile mart ayında yüzde 5,8 daraldı. İngiltere Merkez Bankası'na göre yılın 2'nci çeyreğinde ekonomi yüzde 25 daralacak.
SAMANYOLUHABER- 3 trilyon dolarlık milli geliri ile dünyanın en büyük 5'inci ekonomisi olan İngiltere, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınında krize girdi.
İngiltere ekonomisi salgına karşı alınan karantina kısıtlamalarının martın son haftasında başlamasına rağmen 2020 yılının mart ayında yüzde 5,8 daraldı. İlk üç aylık daralma ise yüzde 2.
Daralmanın sokağa çıkma yasakları ve diğer sınırlamaların en geniş şekliyle uygulandığı nisan-mayıs aylarını ihtiva eden 2'nci çeyrekte yüzde 20'nin üzerine çıkabileceği belirtiliyor.
MERKEZ BANKASI'NDAN SARSICI TAHMİN!
Halihazırda durgunlukta olan İngiltere ekonomisi için Korona salgını krizi daha da derinleştirdi. İngiltere Merkez Bankası sarsıcı bir tahminde bulunarak yılın 2'nci çeyreğinde ekonominin yüzde 25 daralmasını beklendiğini kaydetti.
Yüzde 6 daralma hükümetin ekonomiyi yeniden açmak için küçük adımlar atarken karşılaştığı devasa zorlukların altını çiziyor. Merkez Bankası'nın ekonomiyi desteklemek için daha fazla teşvik adımı atması bekleniyor.
İngiltere'de Koronavirüs karantinası 23 Mart'ta başlamış, birinci çeyreğin yalnızca bir haftası kısıtlamalarından etkilenmişti. Yine de bu durum üç aylık bir dilimde yüzde 2 daralma kaydedilmesi için yeterli oldu.
NORMALLEŞME YOLUNDA İLK ADIM ATILDI
İngiltere'de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla mücadele kapsamında hayata geçirilen kısıtlamaların bugün bir kısmı kaldırılarak, sosyal hayatta normalleşme yolunda ilk adım atıldı.
İngiltere'nin başşehri Londra, 2'nci Dünya Savaşı'ndan bu yana en zor günlerini yaşıyor.
Normalleşmenin ilk safhasında insanlar parklarda güneşlenebilecek, piknik yapabilecek ve balık tutabilecek. Katı sosyal mesafe kurallarına uyulması ve 2 metre sosyal mesafe şartıyla başka bir hane üyesiyle görüşülebilecek.
Tenis kortları, golf kulüpleri ve basketbol sahaları dahil açık hava spor tesisleri yeniden açılacak. Bu yerlerde kişiler tek başlarına, hane halkı üyeleri ve sosyal mesafe kurallarına bağlı kalarak başka biriyle oyun oynayabilecek.
PARK VE PLAJLAR AÇILDI
Gün içinde istenildiği kadar dışarıda egzersiz yapılabilecek. Ayrıca kırsal alanlara, milli parklara ve plajlara gidilebilecek, dışarıda vakit geçirmek şartıyla mesafe sınırı bulunmadan seyahat edilebilecek.
Toplu taşıma araçlarından kaçınılması tavsiye edildiğinden bu gibi seyahatler ancak özel araçlarla yapılacak.
Evde çalışmaları mümkün olmayan inşaat veya fabrika işçileri gibi çalışanlar, iş yerlerinde güvenlik prosedürlerinin sağlanması şartıyla işbaşı yapabilecek.
[Samanyolu Haber] 13.5.2020
SAMANYOLUHABER- 3 trilyon dolarlık milli geliri ile dünyanın en büyük 5'inci ekonomisi olan İngiltere, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınında krize girdi.
İngiltere ekonomisi salgına karşı alınan karantina kısıtlamalarının martın son haftasında başlamasına rağmen 2020 yılının mart ayında yüzde 5,8 daraldı. İlk üç aylık daralma ise yüzde 2.
Daralmanın sokağa çıkma yasakları ve diğer sınırlamaların en geniş şekliyle uygulandığı nisan-mayıs aylarını ihtiva eden 2'nci çeyrekte yüzde 20'nin üzerine çıkabileceği belirtiliyor.
MERKEZ BANKASI'NDAN SARSICI TAHMİN!
Halihazırda durgunlukta olan İngiltere ekonomisi için Korona salgını krizi daha da derinleştirdi. İngiltere Merkez Bankası sarsıcı bir tahminde bulunarak yılın 2'nci çeyreğinde ekonominin yüzde 25 daralmasını beklendiğini kaydetti.
Yüzde 6 daralma hükümetin ekonomiyi yeniden açmak için küçük adımlar atarken karşılaştığı devasa zorlukların altını çiziyor. Merkez Bankası'nın ekonomiyi desteklemek için daha fazla teşvik adımı atması bekleniyor.
İngiltere'de Koronavirüs karantinası 23 Mart'ta başlamış, birinci çeyreğin yalnızca bir haftası kısıtlamalarından etkilenmişti. Yine de bu durum üç aylık bir dilimde yüzde 2 daralma kaydedilmesi için yeterli oldu.
NORMALLEŞME YOLUNDA İLK ADIM ATILDI
İngiltere'de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla mücadele kapsamında hayata geçirilen kısıtlamaların bugün bir kısmı kaldırılarak, sosyal hayatta normalleşme yolunda ilk adım atıldı.
İngiltere'nin başşehri Londra, 2'nci Dünya Savaşı'ndan bu yana en zor günlerini yaşıyor.
Normalleşmenin ilk safhasında insanlar parklarda güneşlenebilecek, piknik yapabilecek ve balık tutabilecek. Katı sosyal mesafe kurallarına uyulması ve 2 metre sosyal mesafe şartıyla başka bir hane üyesiyle görüşülebilecek.
Tenis kortları, golf kulüpleri ve basketbol sahaları dahil açık hava spor tesisleri yeniden açılacak. Bu yerlerde kişiler tek başlarına, hane halkı üyeleri ve sosyal mesafe kurallarına bağlı kalarak başka biriyle oyun oynayabilecek.
PARK VE PLAJLAR AÇILDI
Gün içinde istenildiği kadar dışarıda egzersiz yapılabilecek. Ayrıca kırsal alanlara, milli parklara ve plajlara gidilebilecek, dışarıda vakit geçirmek şartıyla mesafe sınırı bulunmadan seyahat edilebilecek.
Toplu taşıma araçlarından kaçınılması tavsiye edildiğinden bu gibi seyahatler ancak özel araçlarla yapılacak.
Evde çalışmaları mümkün olmayan inşaat veya fabrika işçileri gibi çalışanlar, iş yerlerinde güvenlik prosedürlerinin sağlanması şartıyla işbaşı yapabilecek.
[Samanyolu Haber] 13.5.2020
Amerika'dan gelen mesaj... [Turhan Bozkurt]
Türkiye'de “serbest piyasa” düzeninin ismi var. 1980 öncesinde döviz bulundurmanın yasak olduğu dönemlerden halliceyiz.
Bankalar yurt dışından gelen dövizi TL olarak ödüyor müşteriye. Döviz mevduatını çekmek isteyen müşteriye bugün git, yarın gel" deniliyor. Tabela, vitrin parlak nasıl olsa!
Herkes bir yol tutturmuş gidiyor. Artık Saray’ın talimatları yön veriyor piyasalara.
Borsa İstanbul’un (BİST) da dövizin de hangi seviyede kalacağı tek bir merkezden nokta atışı ile belirleniyor.
Dolarda 1 Mayıs tatilinde gaflete düşen ve 7 TL barajının yıkılmasının müsebbi üç kamu bankasının genel müdürü zılgıtı yiyince soluğu tanzim satış çadırı kurmakta buldu.
İKİ GÜNDE 2 MİLYAR DOLAR SATTILAR
Konuya yakın kaynaklar kamu bankalarının son iki günde 6,92 TL ila 6,98 TL arasında fiyattan 2 milyar dolara yakın döviz sattığını belirtiyor.
Otoriter rejimler semboller etrafında şekillenen irrasyonel bir dünyada neşvünema bulur.
Hakiki başarıların yok denecek kadar az olduğu bir dönemde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) düşen oylarını bir yerde durdurabilmesi, seçmen tabanına umut vaat edebilmesi için semboller etrafında harikalar diyarı inşa etmekten başka çaresi kalmadı.
Devlet mekanizması Saray marifeti ile hayal tacirliğinin taşeronuna dönüştürüldü.
Algı ile hakikat arasındaki uçurum büyürken, Merkez Bankası’nda (TCMB) döviz rezervleri sadece mart ayında 16,5 milyar dolar eridi. Altın dahil net rezerv 25 milyar doların altında.
Türk Lirası sadece dolar ve euro karşısında değer kaybetmiyor.
HAZİNE 1 LİRALIK BORCU ÖDEMEK İÇİN 3 LİRA BORÇ ALDI
Kasadaki döviz buharlaşırken bir darbe de yabancı sermayeden geldi. Martta 5,5 milyar dolar tutarında “sıcak para” Türkiye'yi terk etti. Fırsatını bulan bavulu topluyor.
İhracat ve ithalat arasındaki makas ihracatın sert düşüşünün etkisi ile ithalat lehine açıldı. Neticede döviz geliri ile gideri arasındaki fark (cari açık) 4,9 milyar dolara yükseldi.
Hazine nisanda 20 milyar liralık borç ödemek için 60 milyar TL borç aldı.
Nisanda borç çevirme oranı (roll over) yüzde 289’a yükselen Hazine, mayısta bütçede belirlenen tutardan daha fazla borçlanacağının işaretlerini veriyor.
13 Mayıs’ta iki ihale ve iki sukuk ihracı ile yaklaşık 20 milyar TL borç alındı. Muhtemelen borçlanma yekûnu mayıs sonunda 50 milyar lirayı bulacak.
BANKALAR SOPA İLE HAZİNE’YE KOVALANDI
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) "net akif rasyosu" ve "dolar-TL swap işlemlerinin özkaynaklara oranı yüzde 1 olacak" sopasını gören bankalar Hazine’den tahvil almaya koşuyor.
Hazine’nin 10 yıllık tahvil faizi yüzde 13’ü geçti. Borçlanma maliyetinde iki hafta öncesine kıyasla 200 baz puanlık artış anlamına geliyor.
Hazine 2020 yılının ilk 4 ayında 100 liralık borç ödemek için 160 liralık borç aldı.
Bu da gösteriyor ki AKP “faiz lobisi” dediği bankalara hem sopa hem havuç göstererek, “TCMB’nin tabelasındaki yüzde 8,75’e aldırma, gel yüksek faiz burada.” diyor.
151 milyar liralık yıllık borçlanma limitinin 121 milyar lirasını 4 ayda kullanan hükûmet mayıs bittiğinde ne yapacak? Kanun değiştirme ihtiyacı bile hissetmeden “al takke, ver külâh” yöntemleri ile devam edebilir.
DÖVİZİ TUTMAK İÇİN İTHALATA EK VERGİ
Vatandaşın cebinden faizi gidecek para artarken, döviz talebini kısmak için Gümrük Vergisi oranlarına zam üstüne zam geliyor. Oysa kendi ayağımıza sıkıyoruz. İhracat için ithalat şart.
Zamların etkisi mayıs-haziran hissedilmeye başlayacak.
Bütçe açığının nisanda 50 milyar lirayı geçmesi beklenirken, elde avuçta ne varsa doları 6,99 TL’ye indirmek için harcanması basiretsiz tacirlik değil de nedir?
Dünyayı kasıp kavuran Korona salgınında Türkiye Saray’ın doları 6,99 TL’ye, Borsa İstanbul’u 98 bine sabitleme saplantasının bedelini ödüyor.
IMF: ÜÇ HAFTA ÖNCESİNE GÖRE DAHA KÖTÜ
Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) Amerikan Merkez Bankası’na varıncaya dek hemen her kuruluş “En kötüsü henüz gelmedi” diye ikaz ediyor.
İşsizlik patlaması bütün dünyayı hiç tahmin edilmedik bir şekilde tehdit ediyor. IMF yüzde 3 küçülme tahminini haziranda yüzde 4’ün üzerine çıkarabilir.
İngiltere martta yüzde 5,8 daralırken, İngiltere Merkez Bankası sarsıcı bir tahminde bulundu: “İkinci çeyrekte yüzde 25 daralacak.” 3 trilyon dolarlık bir ekonomi için çok dramatik bir düşüş.
Hindistan’da şimdiden 120 milyon kişi işsiz kaldı.
Dünya genelinde 1 trilyon dolarlık gelir düşüşü beklenen turizmde toplam 120 milyon kişi işini kaybedecek. Böylesine yüksek bir işsizlikte dünyada harcamaların ne kadar azalacağı tahmin bile edilemiyor.
TÜRKİYE’NİN İFLAS RİSKİ VE AMERİKA'DAN GELEN MESAJ
Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), Türkiye’nin Korona krizinden en fazla zarar görecek ekonomilerden biri olacağına işaret ederek milli gelirin yüzde 3’ten fazla gerileyeceğini vurguladı.
Fed geniş çaplı iflaslar yaşanabileceğine dair yeni bir ikazda bulundu: “Ekonominin depresyona girme ihtimali var. Etkisi uzun süre devam edecek iflaslarla sonuçlanacak.” Amerikan ekonomisi ikinci çeyrekte yüzde 30 daralacak.
Türkiye haricinde herkes mali kıyamete hazırlanırken, hükûmet “swap anlaşması olacak” diye pazarlamacılık yapıyor.
Amma velâkin New York Merkez Bankası’nın (Fed) eski başkanı William Dudley, boşuna heveslenmeyin imasında bulundu.
Dudley “Türkiye'de swap hattına ihtiyaç duyulmasının sebepleri Fed'in hedefleriyle uymuyor. ABD ile inişli- çıkışlı ilişkileri olan bir ülkeye Fed'in swap hattı açacağını hayal etmek de zor.” sözleri ile TCMB Başkanı Murat Uysal’ın swap yalanını adeta yüzüne vurdu.
FED SWAP KANALINI ÇOKTAN AÇTI
Bu arada Fed, Koronavirüs salgınında patlama yapan dolar talebini karşılamakta zorlanan Endonezya, Brezilya, Yeni Zelanda ve Güney Kore’nin aralarında bulunduğu 13 ülkenin merkez bankasını dolar havuzuna martta dahil etmişti.
Türkiye o listeye giremedi. Fed olmayınca dümeni doğuya kıran Hazine Bakanı Berat Albayrak Çin ve Japonya merkez bankalarını ikna etmeye çalışıyor.
Anlaşma sağlansa bile saman alevi kadar etkisi olur. Zira Türkiye’nin acilen en az 3 yıl vadeli 60-70 milyar dolar bulması elzem. Rezervlerde artık sıra külçe altınlara geldi.
Sermaye çıkışı devam ediyor. Dışarıdan borç bulmanın en önemli anahtarı kredi risk priminin (CDS) seviyesidir.
300 ve üzerindeyseniz kimse yüzünüze bakmaz. 600 civarındaki CDS ile Türkiye en riskli 5 ülke arasında. Bu yüzden istediğimiz vadede ve istediğimiz kadar borç bulamıyoruz.
1 Türk Lirası, Okyanusya'da yer alan ada devleti Papua Yeni Gine'nin para birimi Kina'dan daha değersiz.
HAYALLER VE ACI GERÇEKLER
Bütçe açığı yıl sonunda 200 milyar TL’yi aşabilir.
Böyle bir tabloda Alman kredi derecelendirme kuruluşu Scop Corp’un “İflas riski en yüksek üç ülke” diye işaretlediği Türkiye’de demokrasi ve hukuk açığı giderilmeden ne döviz kurları ne de faiz istikrara kavuşabilir.
Sopa ile yönlendirilen piyasadaki fiyatlar günün sonunda kasayı doldurmaya yetmiyor.
Artık sembol fetişizminde sosyal medyayı bile millî-gayri millî diye tasnif edecek kadar ileri giden AKP için vitrin süslü ise gerisi teferruattır.
Mutfakta yangın çıksa başlık hazır: “Dünyanın en ateşli mutfağı bizde!”
Harikalar diyarında ekonominin karın doyurup doyurmadığına ise yine vatandaşın kendisi karar verecek.
[Turhan Bozkurt] 13.5.2020 [Samanyolu Haber]
Bankalar yurt dışından gelen dövizi TL olarak ödüyor müşteriye. Döviz mevduatını çekmek isteyen müşteriye bugün git, yarın gel" deniliyor. Tabela, vitrin parlak nasıl olsa!
Herkes bir yol tutturmuş gidiyor. Artık Saray’ın talimatları yön veriyor piyasalara.
Borsa İstanbul’un (BİST) da dövizin de hangi seviyede kalacağı tek bir merkezden nokta atışı ile belirleniyor.
Dolarda 1 Mayıs tatilinde gaflete düşen ve 7 TL barajının yıkılmasının müsebbi üç kamu bankasının genel müdürü zılgıtı yiyince soluğu tanzim satış çadırı kurmakta buldu.
İKİ GÜNDE 2 MİLYAR DOLAR SATTILAR
Konuya yakın kaynaklar kamu bankalarının son iki günde 6,92 TL ila 6,98 TL arasında fiyattan 2 milyar dolara yakın döviz sattığını belirtiyor.
Otoriter rejimler semboller etrafında şekillenen irrasyonel bir dünyada neşvünema bulur.
Hakiki başarıların yok denecek kadar az olduğu bir dönemde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) düşen oylarını bir yerde durdurabilmesi, seçmen tabanına umut vaat edebilmesi için semboller etrafında harikalar diyarı inşa etmekten başka çaresi kalmadı.
Devlet mekanizması Saray marifeti ile hayal tacirliğinin taşeronuna dönüştürüldü.
Algı ile hakikat arasındaki uçurum büyürken, Merkez Bankası’nda (TCMB) döviz rezervleri sadece mart ayında 16,5 milyar dolar eridi. Altın dahil net rezerv 25 milyar doların altında.
Türk Lirası sadece dolar ve euro karşısında değer kaybetmiyor.
HAZİNE 1 LİRALIK BORCU ÖDEMEK İÇİN 3 LİRA BORÇ ALDI
Kasadaki döviz buharlaşırken bir darbe de yabancı sermayeden geldi. Martta 5,5 milyar dolar tutarında “sıcak para” Türkiye'yi terk etti. Fırsatını bulan bavulu topluyor.
İhracat ve ithalat arasındaki makas ihracatın sert düşüşünün etkisi ile ithalat lehine açıldı. Neticede döviz geliri ile gideri arasındaki fark (cari açık) 4,9 milyar dolara yükseldi.
Hazine nisanda 20 milyar liralık borç ödemek için 60 milyar TL borç aldı.
Nisanda borç çevirme oranı (roll over) yüzde 289’a yükselen Hazine, mayısta bütçede belirlenen tutardan daha fazla borçlanacağının işaretlerini veriyor.
13 Mayıs’ta iki ihale ve iki sukuk ihracı ile yaklaşık 20 milyar TL borç alındı. Muhtemelen borçlanma yekûnu mayıs sonunda 50 milyar lirayı bulacak.
BANKALAR SOPA İLE HAZİNE’YE KOVALANDI
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) "net akif rasyosu" ve "dolar-TL swap işlemlerinin özkaynaklara oranı yüzde 1 olacak" sopasını gören bankalar Hazine’den tahvil almaya koşuyor.
Hazine’nin 10 yıllık tahvil faizi yüzde 13’ü geçti. Borçlanma maliyetinde iki hafta öncesine kıyasla 200 baz puanlık artış anlamına geliyor.
Hazine 2020 yılının ilk 4 ayında 100 liralık borç ödemek için 160 liralık borç aldı.
Bu da gösteriyor ki AKP “faiz lobisi” dediği bankalara hem sopa hem havuç göstererek, “TCMB’nin tabelasındaki yüzde 8,75’e aldırma, gel yüksek faiz burada.” diyor.
151 milyar liralık yıllık borçlanma limitinin 121 milyar lirasını 4 ayda kullanan hükûmet mayıs bittiğinde ne yapacak? Kanun değiştirme ihtiyacı bile hissetmeden “al takke, ver külâh” yöntemleri ile devam edebilir.
DÖVİZİ TUTMAK İÇİN İTHALATA EK VERGİ
Vatandaşın cebinden faizi gidecek para artarken, döviz talebini kısmak için Gümrük Vergisi oranlarına zam üstüne zam geliyor. Oysa kendi ayağımıza sıkıyoruz. İhracat için ithalat şart.
Zamların etkisi mayıs-haziran hissedilmeye başlayacak.
Bütçe açığının nisanda 50 milyar lirayı geçmesi beklenirken, elde avuçta ne varsa doları 6,99 TL’ye indirmek için harcanması basiretsiz tacirlik değil de nedir?
Dünyayı kasıp kavuran Korona salgınında Türkiye Saray’ın doları 6,99 TL’ye, Borsa İstanbul’u 98 bine sabitleme saplantasının bedelini ödüyor.
IMF: ÜÇ HAFTA ÖNCESİNE GÖRE DAHA KÖTÜ
Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) Amerikan Merkez Bankası’na varıncaya dek hemen her kuruluş “En kötüsü henüz gelmedi” diye ikaz ediyor.
İşsizlik patlaması bütün dünyayı hiç tahmin edilmedik bir şekilde tehdit ediyor. IMF yüzde 3 küçülme tahminini haziranda yüzde 4’ün üzerine çıkarabilir.
İngiltere martta yüzde 5,8 daralırken, İngiltere Merkez Bankası sarsıcı bir tahminde bulundu: “İkinci çeyrekte yüzde 25 daralacak.” 3 trilyon dolarlık bir ekonomi için çok dramatik bir düşüş.
Hindistan’da şimdiden 120 milyon kişi işsiz kaldı.
Dünya genelinde 1 trilyon dolarlık gelir düşüşü beklenen turizmde toplam 120 milyon kişi işini kaybedecek. Böylesine yüksek bir işsizlikte dünyada harcamaların ne kadar azalacağı tahmin bile edilemiyor.
TÜRKİYE’NİN İFLAS RİSKİ VE AMERİKA'DAN GELEN MESAJ
Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), Türkiye’nin Korona krizinden en fazla zarar görecek ekonomilerden biri olacağına işaret ederek milli gelirin yüzde 3’ten fazla gerileyeceğini vurguladı.
Fed geniş çaplı iflaslar yaşanabileceğine dair yeni bir ikazda bulundu: “Ekonominin depresyona girme ihtimali var. Etkisi uzun süre devam edecek iflaslarla sonuçlanacak.” Amerikan ekonomisi ikinci çeyrekte yüzde 30 daralacak.
Türkiye haricinde herkes mali kıyamete hazırlanırken, hükûmet “swap anlaşması olacak” diye pazarlamacılık yapıyor.
Amma velâkin New York Merkez Bankası’nın (Fed) eski başkanı William Dudley, boşuna heveslenmeyin imasında bulundu.
Dudley “Türkiye'de swap hattına ihtiyaç duyulmasının sebepleri Fed'in hedefleriyle uymuyor. ABD ile inişli- çıkışlı ilişkileri olan bir ülkeye Fed'in swap hattı açacağını hayal etmek de zor.” sözleri ile TCMB Başkanı Murat Uysal’ın swap yalanını adeta yüzüne vurdu.
FED SWAP KANALINI ÇOKTAN AÇTI
Bu arada Fed, Koronavirüs salgınında patlama yapan dolar talebini karşılamakta zorlanan Endonezya, Brezilya, Yeni Zelanda ve Güney Kore’nin aralarında bulunduğu 13 ülkenin merkez bankasını dolar havuzuna martta dahil etmişti.
Türkiye o listeye giremedi. Fed olmayınca dümeni doğuya kıran Hazine Bakanı Berat Albayrak Çin ve Japonya merkez bankalarını ikna etmeye çalışıyor.
Anlaşma sağlansa bile saman alevi kadar etkisi olur. Zira Türkiye’nin acilen en az 3 yıl vadeli 60-70 milyar dolar bulması elzem. Rezervlerde artık sıra külçe altınlara geldi.
Sermaye çıkışı devam ediyor. Dışarıdan borç bulmanın en önemli anahtarı kredi risk priminin (CDS) seviyesidir.
300 ve üzerindeyseniz kimse yüzünüze bakmaz. 600 civarındaki CDS ile Türkiye en riskli 5 ülke arasında. Bu yüzden istediğimiz vadede ve istediğimiz kadar borç bulamıyoruz.
1 Türk Lirası, Okyanusya'da yer alan ada devleti Papua Yeni Gine'nin para birimi Kina'dan daha değersiz.
HAYALLER VE ACI GERÇEKLER
Bütçe açığı yıl sonunda 200 milyar TL’yi aşabilir.
Böyle bir tabloda Alman kredi derecelendirme kuruluşu Scop Corp’un “İflas riski en yüksek üç ülke” diye işaretlediği Türkiye’de demokrasi ve hukuk açığı giderilmeden ne döviz kurları ne de faiz istikrara kavuşabilir.
Sopa ile yönlendirilen piyasadaki fiyatlar günün sonunda kasayı doldurmaya yetmiyor.
Artık sembol fetişizminde sosyal medyayı bile millî-gayri millî diye tasnif edecek kadar ileri giden AKP için vitrin süslü ise gerisi teferruattır.
Mutfakta yangın çıksa başlık hazır: “Dünyanın en ateşli mutfağı bizde!”
Harikalar diyarında ekonominin karın doyurup doyurmadığına ise yine vatandaşın kendisi karar verecek.
[Turhan Bozkurt] 13.5.2020 [Samanyolu Haber]
WSJ: Erdoğan 18 yıllın en büyük zorluğuyla karşılaşabilir
Amerkan Wall Street Journal gazetesi Türkiye ile ilgili haberinde Erdoğan’ı 18 yıllık iktidarının en büyük zorluklarından biriyle karşı karşıya bırakabileceği” kaydedildi Gazete ayrıca “Ekonomik manzara kötüleşirse, suçu koronavirüse atabilir” yazdı.
KRONOS -13 Mayıs 2020
Amerkan Wall Street Journal (WSJ) gazetesi “Ekonominin üzerine salgının ağırlığı çökerken, Türkiye döviz krizini önlemeye çalışıyor” başlıklı haberinde, “Ankara’nın koronavirüs krizi başlamadan aylar önce, Türk Lirası’nı güçlendirmek için döviz piyasasında milyarlarca dolar harcadığını” yazdı.
Gazetenin İstanbul Büro Şefi David Gauthier Villars’ın imzasını taşıyan haberi BBC Türkçe aktardı. Haberde, “salgının Türkiye’nin tam bir ödemeler dengesi krizine girmesi tehdidini beraberinde getirdiği ve bu durumun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı 18 yıllık iktidarının en büyük zorluklarından biriyle karşı karşıya bırakabileceği” kaydediliyor.
Salgının, “ülkede işsizliği artırdığı ve kontrolsüz enflasyon artışı tehdidini ortaya çıkarttığı” belirtilirken, diğer kalkınmakta olan ülkelerde olduğu gibi Türkiye’nin başlıca otomotiv ürünleri ve tekstil ihracatı pazarı Avrupa Birliği’ndeki kısıtlamaların talebi düşürdüğü ve bunun kötü bir domino etkisine yol açtığı” vurgulanıyor.
‘SERMAYE KONTROLLERİ YA DA IMF’DEN YARDIM’
“Ama Erdoğan yönetiminin daha büyük bir sorunla mücadele ettiğine yönelik bir işaret olarak, Türk Lirası’nın dolar karşısındaki değeri geçen hafta tüm zamanların en düşük seviyesine geriledi. TL’de yılbaşından bu yana yaşanan değer kaybı, koronavirüs krizine girerken, hem özel şirketlerin büyük dış borcu hem de bunu finanse etmek için dış yatırımcılara bağımlığı azaltamayan ülkenin, zaten ne kadar riskli bir mali durumda olduğunu sergiledi.
“Koronavirüsün etkisi bu karşıdan esen rüzgarlara eklenirken, ekonomistler Türkiye’nin dış borçlanma maliyetinin fahiş olduğunu ve hükümetin Erdoğan’ın tekrar tekrar reddettiği bir adımı atma ihtimalini arttırdığını söylüyor; Sermaye kontrolleri başlatmak, ya da Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) yardım istemek.”
‘TL BU YIL YÜZDE 15 DEĞER KAYBETTİ’
Haberde görüşlerine yer verilen Bilkent Üniversitesi Ekonomi Profesörü Refet Gürkaynak “En nihayetinde bu noktaya geleceğimizden büyük ölçüde eminim. Sebebi bunun diğer seçeneklere göre daha tercih edilebilir olması değil, tek seçenek olarak kalması” diyor.
Gazete, Erdoğan’ın sözcüsünün (İbrahim Kalın) geçen ay IMF’den yardım istemenin gündemde olmadığını söylediğini hatırlatıyor ve Cumhurbaşkanı’nın “Türkiye’nin dış güçlerin saldırısı altında olduğunu” söylediğini belirtiyor.
Erdoğan’ın “Ekonomimizin önünde kurulan tuzakların farkındayız. Bunların özellikle gerisindeki sinsi amaçların gayet iyi farkındayız” şeklindeki sözlerine de haberde yer veriliyor.
Wall Street Journal, geçen hafta Perşembe günü TL’nin dolar karşısındaki değerinin rekor düzeylere gerilediğini, kurun 7,26’ya yükseldiğini düştüğünü ve daha sonra biraz değer kazansa da, TL’nin yılbaşından bu yana yüzde 15 değer kaybettiğini hatırlatıyor.
Türkiye’nin de dünyadaki birçok ülke gibi virüs nedeniyle ekonomik faaliyetlerde frene bastığı, Türkiye’nin en büyük ihracat pazarlarının birçoğunun hala kısıtlamalardan çıkma aşamasında olduğu ve önemli bir döviz kaynağı olan turizmin durduğu kaydediliyor.
‘Ekonomi daralacak, işsizlik artacak’
Habere göre uzmanlar bu ortamda ekonomik üretimin, yılın ikinci ve üçüncü çeyreğinde en az yüzde beş düşeceğini, Aralık’ta yüzde 13,5 olan işsizlik oranının ise özellikle genç nüfusta artacağını tahmin ediyor.
Gazete, Türkiye’nin en büyük turizm kentlerinden Antalya’da turist olmamasının, otelcilerden, çiftçilere ve inşaat şirketlerine yerel ekonomiyi olumsuz etkilediğini söylüyor.
Kaya Otelleri Pazarlama Müdürü Pınar Kaya, “Bazı çalışanlarımızı işten çıkartmak zorunda kaldık. Bu sene para kazanmayı beklemiyoruz. Amaç sadece hayatta kalabilmek” diyor.
Wall Street Journal, anket şirketlerine göre ekonomik sorunların Erdoğan’ın siyasi konumuna çok az etkisi olduğunu belirtiyor. Erdoğan’ın “2009’daki ekonomik durgunluktan, 2016’daki darbe girişimine ve geçen yılki belediye seçimlerinde aldığı yenigilere dek sayısız krizi atlattığını söyleyen gazete, muhalefete karşı yoğunlaşan baskıya rağmen, Cumhurbaşkanı’nın hala Türkiye’nin en popüler siyasetçisi olduğunu” vurguluyor.
‘ERDOĞAN SUÇU KORONAVİRÜSE ATABİLİR’
Gazete ayrıca “Ekonomik manzara kötüleşirse, suçu koronavirüse atabilir” derken bu noktada anket şirketi ANAR’ın Genel Müdürü İbrahim Uslu’nun “Bu salgın, cumhurbaşkanı için bir krizden çok bir fırsat oldu. Türkiye’de hiç kimse neden sözlerini tutmadığını sorgulamayacak” şeklindeki sözlerine yer veriyor.
Wall Street Journal, “Erdoğan yönetimindeki bazı isimlerin, Türkiye’nin mali yardıma ihtiyacı olabileceğini kabul ettiğini” söylüyor ve “bu isimlerin Türkiye’nin ABD Merkez Bankası’nın kısa vadeli borçlanma aracı üzerinden dövize erişim için Washington ile görüşmeler yaptığını aktardığını” vurguluyor. Gazete şöyle devam ediyor:
“Ancak uzmanlar, Ankara’nın Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın almasından kaynaklanan gerilim çözülmedikçe, ABD’nin Türkiye’ye önemli bir mali yardıma gönülsüz olacağını söylüyor. Hem Beyaz Saray hem de Kongre, Kuzey Atlantik İttifakı’nın (NATO) iki üyesi arasındaki işbirliğini tehliKeye atacağı ve Ankara’nın doğrudan ambargolara maruz kalacağını söyleyerek, Türkiye’ye Rus silahlarını kullanmama çağrısında bulundu. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi David Satterfield, geçtiğimiz günlerdeki bir açıklamasında Fed’in kısa vadeli borç vermesinin siyasi değil, mali bir mesele olduğunu söyledi. Bir Fed Sözcüsü ise yorum yapmayı reddetti.”
‘ABD’YLE YAKINLAŞMA HAMLELERİ’
Gazete Türkiye’nin ABD’ye yakınlaşma çabası gibi görünen adımlar attığını, S-400’lerin faaliyete geçirilmesinin ucu açık bir şekilde ertelendiğini ve Erdoğan’ın ABD’ye giden tıbbi malzeme yardımıyla birlikte Başkan Donald Trump’a yazdığı bir mektupta, iki liderin küresel ekonominin tamirinde işbirliği umudunu dile getirdiğini belirtiyor.
Türkiye’nin 20 yıl önceki mali krizde IMF’ye başvurduğunu hatırlatan Wall Street Journal, 2001’de, Erdoğan iktidara gelmeden önce başlatılan programın başarılı geriye dönüş modeli olarak kabul edildiğini kaydediyor.
Ancak gazete, “Erdoğan’ın Türkiye’nin ekonomik toparlanmasında IMF’nin rolünü sürekli küçük gösterdiğini, dışarıya bağımlı olmayan Bir Türkiye inşasında kendi liderliğini öne çıkarttığını” aktarıyor. 2008’de IMF programı sona erdiğinde, Erdoğan’ın 83 milyon nüfuslu Türkiye’yi dünyanın önde gelen 10 ekonomisi arasına sokma hedefi belirlediğini hatırlatan gazete şöyle devam ediyor;
“İstanbul’a yeni havaalanı gibi büyük altyapı projeleri başlatan Erdoğan tarafından teşvik edilen şirketler, 2010’lu yılların başında döviz bazlı kredilerle tıka basa doydular. Strateji 2018 yazında TL satışlara maruz kaldığında ve borç yükünü ödemek zorlaştığında geri tepti. Dünya Bankası’na göre dünyanın en büyük 17. ekonomisi olan Türkiye, 2019’da 19. luğa geriledi.
“Türkiye Merkez Bankası’na göre Şubat itibarıyla Türk bankalarının ve şirketlerinin 155 milyar dolar kısa vadeli döviz borcu ödemeleri var. TL’yi güçlendirmek için yapılması gereken tipik hamle, faiz oranlarını yükseltip, para biriminin çekiciliğini artırmak. Ama Erdoğan, geçen yıl kredileri artırmak ve 2020’deki yüzde 5’lik büyüme oranı amacının gerçekleşmesine yardımcı olmak için Merkez Bankası’na tam tersini yapma talimatı verdi.
‘DÖVİZ REZERVİ OLDUĞUNDAN FAZLA GÖRÜNÜYOR’
“Son 10 ayda Merkez Bankası kredi faizini yüzde 24’ten, enflasyon oranının altına yüzde 8,75’e indirdi. Geçen ay Merkez Bankası, TL’nin değerini yüksek tutmak için rezerlerindeki 19 milyar doları kullandı ve toplam rezerv 56 milyar dolara indi. Ekonomistler bu sayının da Merkez Bankası’nın elindeki cephane miktarını olduğundan çok gösterdiğini, çünkü büyük kısmının, ticari bankalardan borç aldığı döviz olduğunu söylüyor.”
Wall Street Journal, habere Prof. Refet Gürkaynak’ın sözleriyle son veriyor. Gürkaynak, Türkiye’nin TL’nin değerini korumak için döviz rezervlerini kullanırken, bir yandan da ekonomiyi desteklemek için faiz oranlarını düşük tutamayacağını söyülüyor.
Gürkaynak “Bu iki şey, uzun süre yan yana yapılamaz. Biri ya da diğerinden vazgeçilmesi gerekecek” diyor.
[Kronos.News] 13.5.2020
KRONOS -13 Mayıs 2020
Amerkan Wall Street Journal (WSJ) gazetesi “Ekonominin üzerine salgının ağırlığı çökerken, Türkiye döviz krizini önlemeye çalışıyor” başlıklı haberinde, “Ankara’nın koronavirüs krizi başlamadan aylar önce, Türk Lirası’nı güçlendirmek için döviz piyasasında milyarlarca dolar harcadığını” yazdı.
Gazetenin İstanbul Büro Şefi David Gauthier Villars’ın imzasını taşıyan haberi BBC Türkçe aktardı. Haberde, “salgının Türkiye’nin tam bir ödemeler dengesi krizine girmesi tehdidini beraberinde getirdiği ve bu durumun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı 18 yıllık iktidarının en büyük zorluklarından biriyle karşı karşıya bırakabileceği” kaydediliyor.
Salgının, “ülkede işsizliği artırdığı ve kontrolsüz enflasyon artışı tehdidini ortaya çıkarttığı” belirtilirken, diğer kalkınmakta olan ülkelerde olduğu gibi Türkiye’nin başlıca otomotiv ürünleri ve tekstil ihracatı pazarı Avrupa Birliği’ndeki kısıtlamaların talebi düşürdüğü ve bunun kötü bir domino etkisine yol açtığı” vurgulanıyor.
‘SERMAYE KONTROLLERİ YA DA IMF’DEN YARDIM’
“Ama Erdoğan yönetiminin daha büyük bir sorunla mücadele ettiğine yönelik bir işaret olarak, Türk Lirası’nın dolar karşısındaki değeri geçen hafta tüm zamanların en düşük seviyesine geriledi. TL’de yılbaşından bu yana yaşanan değer kaybı, koronavirüs krizine girerken, hem özel şirketlerin büyük dış borcu hem de bunu finanse etmek için dış yatırımcılara bağımlığı azaltamayan ülkenin, zaten ne kadar riskli bir mali durumda olduğunu sergiledi.
“Koronavirüsün etkisi bu karşıdan esen rüzgarlara eklenirken, ekonomistler Türkiye’nin dış borçlanma maliyetinin fahiş olduğunu ve hükümetin Erdoğan’ın tekrar tekrar reddettiği bir adımı atma ihtimalini arttırdığını söylüyor; Sermaye kontrolleri başlatmak, ya da Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) yardım istemek.”
‘TL BU YIL YÜZDE 15 DEĞER KAYBETTİ’
Haberde görüşlerine yer verilen Bilkent Üniversitesi Ekonomi Profesörü Refet Gürkaynak “En nihayetinde bu noktaya geleceğimizden büyük ölçüde eminim. Sebebi bunun diğer seçeneklere göre daha tercih edilebilir olması değil, tek seçenek olarak kalması” diyor.
Gazete, Erdoğan’ın sözcüsünün (İbrahim Kalın) geçen ay IMF’den yardım istemenin gündemde olmadığını söylediğini hatırlatıyor ve Cumhurbaşkanı’nın “Türkiye’nin dış güçlerin saldırısı altında olduğunu” söylediğini belirtiyor.
Erdoğan’ın “Ekonomimizin önünde kurulan tuzakların farkındayız. Bunların özellikle gerisindeki sinsi amaçların gayet iyi farkındayız” şeklindeki sözlerine de haberde yer veriliyor.
Wall Street Journal, geçen hafta Perşembe günü TL’nin dolar karşısındaki değerinin rekor düzeylere gerilediğini, kurun 7,26’ya yükseldiğini düştüğünü ve daha sonra biraz değer kazansa da, TL’nin yılbaşından bu yana yüzde 15 değer kaybettiğini hatırlatıyor.
Türkiye’nin de dünyadaki birçok ülke gibi virüs nedeniyle ekonomik faaliyetlerde frene bastığı, Türkiye’nin en büyük ihracat pazarlarının birçoğunun hala kısıtlamalardan çıkma aşamasında olduğu ve önemli bir döviz kaynağı olan turizmin durduğu kaydediliyor.
‘Ekonomi daralacak, işsizlik artacak’
Habere göre uzmanlar bu ortamda ekonomik üretimin, yılın ikinci ve üçüncü çeyreğinde en az yüzde beş düşeceğini, Aralık’ta yüzde 13,5 olan işsizlik oranının ise özellikle genç nüfusta artacağını tahmin ediyor.
Gazete, Türkiye’nin en büyük turizm kentlerinden Antalya’da turist olmamasının, otelcilerden, çiftçilere ve inşaat şirketlerine yerel ekonomiyi olumsuz etkilediğini söylüyor.
Kaya Otelleri Pazarlama Müdürü Pınar Kaya, “Bazı çalışanlarımızı işten çıkartmak zorunda kaldık. Bu sene para kazanmayı beklemiyoruz. Amaç sadece hayatta kalabilmek” diyor.
Wall Street Journal, anket şirketlerine göre ekonomik sorunların Erdoğan’ın siyasi konumuna çok az etkisi olduğunu belirtiyor. Erdoğan’ın “2009’daki ekonomik durgunluktan, 2016’daki darbe girişimine ve geçen yılki belediye seçimlerinde aldığı yenigilere dek sayısız krizi atlattığını söyleyen gazete, muhalefete karşı yoğunlaşan baskıya rağmen, Cumhurbaşkanı’nın hala Türkiye’nin en popüler siyasetçisi olduğunu” vurguluyor.
‘ERDOĞAN SUÇU KORONAVİRÜSE ATABİLİR’
Gazete ayrıca “Ekonomik manzara kötüleşirse, suçu koronavirüse atabilir” derken bu noktada anket şirketi ANAR’ın Genel Müdürü İbrahim Uslu’nun “Bu salgın, cumhurbaşkanı için bir krizden çok bir fırsat oldu. Türkiye’de hiç kimse neden sözlerini tutmadığını sorgulamayacak” şeklindeki sözlerine yer veriyor.
Wall Street Journal, “Erdoğan yönetimindeki bazı isimlerin, Türkiye’nin mali yardıma ihtiyacı olabileceğini kabul ettiğini” söylüyor ve “bu isimlerin Türkiye’nin ABD Merkez Bankası’nın kısa vadeli borçlanma aracı üzerinden dövize erişim için Washington ile görüşmeler yaptığını aktardığını” vurguluyor. Gazete şöyle devam ediyor:
“Ancak uzmanlar, Ankara’nın Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın almasından kaynaklanan gerilim çözülmedikçe, ABD’nin Türkiye’ye önemli bir mali yardıma gönülsüz olacağını söylüyor. Hem Beyaz Saray hem de Kongre, Kuzey Atlantik İttifakı’nın (NATO) iki üyesi arasındaki işbirliğini tehliKeye atacağı ve Ankara’nın doğrudan ambargolara maruz kalacağını söyleyerek, Türkiye’ye Rus silahlarını kullanmama çağrısında bulundu. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi David Satterfield, geçtiğimiz günlerdeki bir açıklamasında Fed’in kısa vadeli borç vermesinin siyasi değil, mali bir mesele olduğunu söyledi. Bir Fed Sözcüsü ise yorum yapmayı reddetti.”
‘ABD’YLE YAKINLAŞMA HAMLELERİ’
Gazete Türkiye’nin ABD’ye yakınlaşma çabası gibi görünen adımlar attığını, S-400’lerin faaliyete geçirilmesinin ucu açık bir şekilde ertelendiğini ve Erdoğan’ın ABD’ye giden tıbbi malzeme yardımıyla birlikte Başkan Donald Trump’a yazdığı bir mektupta, iki liderin küresel ekonominin tamirinde işbirliği umudunu dile getirdiğini belirtiyor.
Türkiye’nin 20 yıl önceki mali krizde IMF’ye başvurduğunu hatırlatan Wall Street Journal, 2001’de, Erdoğan iktidara gelmeden önce başlatılan programın başarılı geriye dönüş modeli olarak kabul edildiğini kaydediyor.
Ancak gazete, “Erdoğan’ın Türkiye’nin ekonomik toparlanmasında IMF’nin rolünü sürekli küçük gösterdiğini, dışarıya bağımlı olmayan Bir Türkiye inşasında kendi liderliğini öne çıkarttığını” aktarıyor. 2008’de IMF programı sona erdiğinde, Erdoğan’ın 83 milyon nüfuslu Türkiye’yi dünyanın önde gelen 10 ekonomisi arasına sokma hedefi belirlediğini hatırlatan gazete şöyle devam ediyor;
“İstanbul’a yeni havaalanı gibi büyük altyapı projeleri başlatan Erdoğan tarafından teşvik edilen şirketler, 2010’lu yılların başında döviz bazlı kredilerle tıka basa doydular. Strateji 2018 yazında TL satışlara maruz kaldığında ve borç yükünü ödemek zorlaştığında geri tepti. Dünya Bankası’na göre dünyanın en büyük 17. ekonomisi olan Türkiye, 2019’da 19. luğa geriledi.
“Türkiye Merkez Bankası’na göre Şubat itibarıyla Türk bankalarının ve şirketlerinin 155 milyar dolar kısa vadeli döviz borcu ödemeleri var. TL’yi güçlendirmek için yapılması gereken tipik hamle, faiz oranlarını yükseltip, para biriminin çekiciliğini artırmak. Ama Erdoğan, geçen yıl kredileri artırmak ve 2020’deki yüzde 5’lik büyüme oranı amacının gerçekleşmesine yardımcı olmak için Merkez Bankası’na tam tersini yapma talimatı verdi.
‘DÖVİZ REZERVİ OLDUĞUNDAN FAZLA GÖRÜNÜYOR’
“Son 10 ayda Merkez Bankası kredi faizini yüzde 24’ten, enflasyon oranının altına yüzde 8,75’e indirdi. Geçen ay Merkez Bankası, TL’nin değerini yüksek tutmak için rezerlerindeki 19 milyar doları kullandı ve toplam rezerv 56 milyar dolara indi. Ekonomistler bu sayının da Merkez Bankası’nın elindeki cephane miktarını olduğundan çok gösterdiğini, çünkü büyük kısmının, ticari bankalardan borç aldığı döviz olduğunu söylüyor.”
Wall Street Journal, habere Prof. Refet Gürkaynak’ın sözleriyle son veriyor. Gürkaynak, Türkiye’nin TL’nin değerini korumak için döviz rezervlerini kullanırken, bir yandan da ekonomiyi desteklemek için faiz oranlarını düşük tutamayacağını söyülüyor.
Gürkaynak “Bu iki şey, uzun süre yan yana yapılamaz. Biri ya da diğerinden vazgeçilmesi gerekecek” diyor.
[Kronos.News] 13.5.2020
İstanbul’da 934 bin kişi belediyeden yardım talebinde bulundu
İBB Sözcüsü Murat Ongun, belediyenin sosyal yardım tablosunu paylaştı. Tabloya göre 934 bin 128 kişi belediyeye sosyal yardım için başvuruda bulundu. Yardım talebi en fazla Bağcılar, Esenyurt, Sultangazi ve Küçükçekmece'den geldi.
KRONOS -13 Mayıs 2020
İSTANBUL – İstanbul Büyükşehir Belediyesi, belediyeye yapılan yardım başvurularının tablosunu açıkladı. İBB Sözcüsü Murat Ongun Twitter hesabından, “İstanbul’da kimseyi geride bırakmıyor, yüz binlerce ihtiyaç sahibine ulaşıyoruz. İBB’nin sosyal yardım faaliyetlerini size düzenli verilerle iletmeye devam edeceğiz. 23 Nisan için 100 bin ve Anneler Günü için 9 bin koli olmak üzere İBB sosyal yardım tablosu şu şekildedir” diyerek tabloyu paylaştı.
Askıda Fatura Kampanyası’nda ödenen fatura sayısı 115 bin 98, ödenen miktar ise 14 milyon 836 bin liraya ulaştı. Belediye tarafından 186 bin 53 aileye gıda ve hijyen kolisi teslim edildi, 31 bin 201 aileye alışveriş destek kartı verildi, 11 bin 119 aileye ise psikolojik destek sağlandı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne en fazla yardım talebi Bağcılar, Esenyurt, Sultangazi ve Küçükçekmece ilçelerinden geldi.
[Kronos.News] 13.5.2020
KRONOS -13 Mayıs 2020
İSTANBUL – İstanbul Büyükşehir Belediyesi, belediyeye yapılan yardım başvurularının tablosunu açıkladı. İBB Sözcüsü Murat Ongun Twitter hesabından, “İstanbul’da kimseyi geride bırakmıyor, yüz binlerce ihtiyaç sahibine ulaşıyoruz. İBB’nin sosyal yardım faaliyetlerini size düzenli verilerle iletmeye devam edeceğiz. 23 Nisan için 100 bin ve Anneler Günü için 9 bin koli olmak üzere İBB sosyal yardım tablosu şu şekildedir” diyerek tabloyu paylaştı.
Askıda Fatura Kampanyası’nda ödenen fatura sayısı 115 bin 98, ödenen miktar ise 14 milyon 836 bin liraya ulaştı. Belediye tarafından 186 bin 53 aileye gıda ve hijyen kolisi teslim edildi, 31 bin 201 aileye alışveriş destek kartı verildi, 11 bin 119 aileye ise psikolojik destek sağlandı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne en fazla yardım talebi Bağcılar, Esenyurt, Sultangazi ve Küçükçekmece ilçelerinden geldi.
[Kronos.News] 13.5.2020
Silivri Cezaevi’nde korona testi pozitif çıkan mahpuslardan haber alınamıyor
44 kişide koronavirüs tespit edilen Silivri Cezazevi'ndeki tutuklu ve hükümlülerin yakınlarına hastaların sağlık durumları ile ilgili bilgi verilmiyor. Tutuklu Harp Okulu öğrencisi H.Y’nin annesi 'Oğlumun testi pozitif çıktı, sağlığı ne durumda bilmiyorum' diyor.
ZAFER CAĞRI -13 Mayıs 2020
Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda bulunan tutuklu ve hükümlülerin yakınları koronavirüs (COVID-19) salgını nedeniyle endişelerini dile getirerek önlem alınmasını istedi.
Geçtiğimiz günlerde HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun yaptığı paylaşımlarda 7 no’lu cezaevindeki B-10 ve B-12 koğuşundaki birçok mahpusun virüs taşıdığını açıklamasının ardından tutuklu ve hükümlü yakınları yeteri kadar bilgi alamamaktan şikâyet ediyor.
TBMM’ye taşınan koronavirüs salgını iddialarıyla ilgili Kronos‘a konuşan aileler tek isteklerinin Silivri Cezaevi’ndeki yakınlarının sağlıklarının korunması ve can güvenliklerinin sağlanması olduğunu ifade ediyor. Ailelerin bir başka talebi ise cezaevinde bulunan herkese test yapılması.
“SEVDİKLERİMİZDEN HABER ALAMIYORUZ”
KHK ile mesleğinden ihraç edilen ve 21 aydır Silivri’de tutuklu bulunan hipertansiyon hastası eski Maliye gelir uzmanı Serhat Sarıkaya’nın (51) kızı Sena Sarıkaya babasının sağlığından endişe ediyor. “Koğuştaki herkesin farklı farklı hastalıkları var. Benim babam 51 yaşında ve hipertansiyon hastası. Haliyle endişe ediyoruz” diyen Sarıkaya sözlerini şöyle sürdürüyor: “Çok daha ciddi hastalıkları olan mahkumlar da var. Biz mevcut hastalıklarıyla alakalı bile cezaevinden bilgi almakta zorlanırken şu anki süreçte de bilgi akışı sağlanmıyor ne yazık ki. Cezaevine bağlı sağlık ocaklarını arayıp içerideki yakınımızın sağlık durumu hakkında bilgi almak istediğimizi söyleyince, bunun yasak olduğunu ve ciddi bir sorun olması halinde zaten cezaevi yönetiminin kendilerine hemen bildireceğini söylüyorlar. Böyle ağır şartlar altında sevdiklerimizden haber alamıyoruz. Haftada bir gün sadece 20 dakika konuşabiliyoruz.”
“TAHLİYEYİ GEÇTİK, SAĞLIKLARINI KORUSUNLAR”
Geçen hafta cezaevinde ilk kez maske dağıtıldığını öğrendiklerini kaydeden Sena Sarıkaya, telefon görüşleri için koğuşlardan çıkarken maske eldiven verildiğini, kullandıkları telefonların dezenfekte edildiğini aktararak şu bilgileri veriyor: “Gardiyanların önemlerini tam aldıklarını söyledi. Kendileriyle hiçbir temasta bulunmadıklarını ve tam teçhizatlı giyindiklerini söyledi. Bu zamana kadar taleplerimiz hep tahliye yönünde oldu. Artık tahliyesini geçtik en azından sağlığının korunmasını istiyoruz. Silivri 7 numaralı cezaevinde yaklaşık 3 bin kişi kalıyor ve bu blokta koronavirüs tespit edildi. Bu bloktaki herkese test yapılmalı öncelikli talebimiz bu. Koğuşları çok kalabalık. İnfaz yasası kalabalığı azaltmak için çıkarıldı ama koğuşların kapasitesi düşürülmedi. Karantina koğuşu açmak için bazı koğuşlardaki mahkumları dağıttılar ve ancak biraz nefes alabildik dediler. Babam karantina süreci başladıktan sonraki telefon konuşmalarımızda genelde yemeklerin sıkıntılı olduğundan bahsetti. İnfaz yasasından sonra açık cezaevindeki insanların tahliye olmasıyla birlikte gelen yemeklerin az ve konserve yemekler olduğunu söyledi. Kantinden istenen ürünler ya eksik geliyor ya da hiç gelmiyor. Bizim talebimiz onların sağlık koşullarının ve canlarının güvence altına alınması. Onlardan düzenli bir şekilde haber alabilmek bizim içimizi bu dönemde az da olsa rahatlatacaktır.”
“OĞLUMUN KORONAVİRÜS TESTİ POZİTİF ÇIKTI”
Kapatılan Hava Harp Okulu öğrencisi olan H.Y’nin annesi ise oğlunun Silivri Cezaevi’nde C-) koğuşunda kaldığını söyleyerek şu açıklamaları yapıyor: “15 Temmuz’dan beri içeride olan Hava Harp Okulu öğrencisi oğluma yapılan koronavirüs testi pozitif çıktı. İki gün önce cezaevi tarafından büyük oğlum aranıyor ve Halil’in koronavirüs testinin pozitif çıktığı ona söyleniyor. Ben de bu durumu büyük oğlumdan öğrendim. Sağlık durumu hakkında herhangi bir bilgi alamıyoruz. Bugün normalde kaldığı koğuşun arama günüydü fakat Halil bizi aramadı. Oğlum aramayınca biz de cezaevini aradık ama telefon sürekli meşgul çaldı. En azından oğlumun sağlık durumu hakkında cezaevinden bilgi alabilirdik ama maalesef alamadık. Oğlumla her telefon görüşmemizde “Anne biz iyiyiz asıl siz dikkat edin. Dışarıya çok çıkmayın, evde kalın” diyordu ama içerideki problemlere dair bize bilgileri üzülmeyelim diye çok sık vermezdi. Ben de görüşmemiz sırasında “Hijyeninize, sağlığına ve yediğinize içtiğinize dikkat edin” diyordum o da “Ediyoruz anne merak etmeyin” diye karşılık veriyordu. En son görüşmemizde bunları konuşmuştuk. Virüsün cezaevlerine sıçrayacağı hiç aklımıza gelmezdi. Oğlumun uzun süredir muzdarip olduğu tek konu koğuşlarda yaşanan yoğunluktu.”
“ÇOCUKLARIMIZLA İLGİLİ DÜZENLİ BİLGİ VERİLMESİNİ İSTİYORUZ”
H.Y’nin annesi, “Bize dışarıdan gelenlerin çok olduğu ve içerisinin tıklım tıklım olduğunu söylemişti. En son 5-6 kişinin farklı bir koğuşa geçtiğini ve az da olsa yoğunluğun azaldığını belirtmişti.” diyerek şu bilgileri paylaşıyor: “Geçen haftaki aramamızda bizimle o kadar iyi konuşmuştu ki onun gayet iyi olduğunu düşünmüştük. Bu virüsün cezaevlerine nasıl bulaştı? Bir ihmal var ki dışarıya dahi adımını atamayan mahkumlara bu virüs bulaştı. Artık gardiyanlardan mı yoksa siparişlerin getirildiği poşetlerden mi bilemiyorum. Sonuçta bizim çocuklarımız dışarıya çıkmıyor, gardiyanlar veya görevliler çıkıyor dışarıya. Muhtemelen onlardan bulaştığını düşünüyorum. Bizim cezaevi yönetiminden ve yetkililerden tek beklentimiz onların canlarının koruma altına alınması, sağlık koşullarının ve kaldıkları koğuşların düzeltilmesi. Çocuklarımız hakkında, onların sağlık durumları hakkında bize düzenli olarak bilgi verilmesini talep ediyoruz. Bugün onun hakkında haber almak için cezaevini aradığımda telefon sürekli meşgul çaldı ve hiçbir şey öğrenemedik. En azından sağlık durumu ile ilgili bize bilgi vermelerini bekliyoruz.”
“SADECE ATEŞLERİ ÖLÇÜLMÜŞ”
27 yaşında olan M.G, er olarak görev yaparken tutuklanmış ve 15 Temmuz 2016 tarihinden itibaren Silivri cezaevinde C-7 koğuşunda tutuklu bulunuyor. M.G’nin annesi oğlunun sağlık durumu ile ilgili yapılan görüşmede şu bilgileri verdi: “Nisan ayı başında koğuştan bir kişi rahatsızlanmış. Doktora götürüldüğünde virüs olduğu saptanmış. Fakat bir hafta boyunca koğuştaki diğer kişilere test yapılmamış. Sadece ateşleri ölçülmüş. Bir hafta sonra koğuştakilere test yapıldığında oğlumun test sonucunun pozitif çıktığı bize cezaevi tarafından söylendi. En son telefon görüşmesi sırasında konuştuğumuzda henüz koğuştakilere test yapılmadığının yakında yapılacağından bahsetmişti. Daha sonrasında cezaevinden arayarak oğlumun test sonucun pozitif çıktığını, şu an karantinada olduğunu ve merak etmememiz gerektiği söylendi. Oğlumun telefon görüş gününde arayacağı ve iletişim kurabileceğimiz söylenmesine rağmen oğlumla iletişim kuramadım. Cezaevine ulaşmaya çalışmama rağmen ulaşamadım. Haber alamıyorum ve çok meraklanıyorum. Cezaevi yönetiminin bizi bilgilendirmesini istiyorum. Sağlığı, şu an ki durumu, ilaçlarına ulaşım sağlayabildiği hakkında bilgilendirmek istiyorum. Daha öncesinde koğuşta virüs tedbiri olarak sadece ilaçlama yapıldığını biliyorum.
[Kronos.News] 13.5.2020
ZAFER CAĞRI -13 Mayıs 2020
Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda bulunan tutuklu ve hükümlülerin yakınları koronavirüs (COVID-19) salgını nedeniyle endişelerini dile getirerek önlem alınmasını istedi.
Geçtiğimiz günlerde HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun yaptığı paylaşımlarda 7 no’lu cezaevindeki B-10 ve B-12 koğuşundaki birçok mahpusun virüs taşıdığını açıklamasının ardından tutuklu ve hükümlü yakınları yeteri kadar bilgi alamamaktan şikâyet ediyor.
TBMM’ye taşınan koronavirüs salgını iddialarıyla ilgili Kronos‘a konuşan aileler tek isteklerinin Silivri Cezaevi’ndeki yakınlarının sağlıklarının korunması ve can güvenliklerinin sağlanması olduğunu ifade ediyor. Ailelerin bir başka talebi ise cezaevinde bulunan herkese test yapılması.
“SEVDİKLERİMİZDEN HABER ALAMIYORUZ”
KHK ile mesleğinden ihraç edilen ve 21 aydır Silivri’de tutuklu bulunan hipertansiyon hastası eski Maliye gelir uzmanı Serhat Sarıkaya’nın (51) kızı Sena Sarıkaya babasının sağlığından endişe ediyor. “Koğuştaki herkesin farklı farklı hastalıkları var. Benim babam 51 yaşında ve hipertansiyon hastası. Haliyle endişe ediyoruz” diyen Sarıkaya sözlerini şöyle sürdürüyor: “Çok daha ciddi hastalıkları olan mahkumlar da var. Biz mevcut hastalıklarıyla alakalı bile cezaevinden bilgi almakta zorlanırken şu anki süreçte de bilgi akışı sağlanmıyor ne yazık ki. Cezaevine bağlı sağlık ocaklarını arayıp içerideki yakınımızın sağlık durumu hakkında bilgi almak istediğimizi söyleyince, bunun yasak olduğunu ve ciddi bir sorun olması halinde zaten cezaevi yönetiminin kendilerine hemen bildireceğini söylüyorlar. Böyle ağır şartlar altında sevdiklerimizden haber alamıyoruz. Haftada bir gün sadece 20 dakika konuşabiliyoruz.”
“TAHLİYEYİ GEÇTİK, SAĞLIKLARINI KORUSUNLAR”
Geçen hafta cezaevinde ilk kez maske dağıtıldığını öğrendiklerini kaydeden Sena Sarıkaya, telefon görüşleri için koğuşlardan çıkarken maske eldiven verildiğini, kullandıkları telefonların dezenfekte edildiğini aktararak şu bilgileri veriyor: “Gardiyanların önemlerini tam aldıklarını söyledi. Kendileriyle hiçbir temasta bulunmadıklarını ve tam teçhizatlı giyindiklerini söyledi. Bu zamana kadar taleplerimiz hep tahliye yönünde oldu. Artık tahliyesini geçtik en azından sağlığının korunmasını istiyoruz. Silivri 7 numaralı cezaevinde yaklaşık 3 bin kişi kalıyor ve bu blokta koronavirüs tespit edildi. Bu bloktaki herkese test yapılmalı öncelikli talebimiz bu. Koğuşları çok kalabalık. İnfaz yasası kalabalığı azaltmak için çıkarıldı ama koğuşların kapasitesi düşürülmedi. Karantina koğuşu açmak için bazı koğuşlardaki mahkumları dağıttılar ve ancak biraz nefes alabildik dediler. Babam karantina süreci başladıktan sonraki telefon konuşmalarımızda genelde yemeklerin sıkıntılı olduğundan bahsetti. İnfaz yasasından sonra açık cezaevindeki insanların tahliye olmasıyla birlikte gelen yemeklerin az ve konserve yemekler olduğunu söyledi. Kantinden istenen ürünler ya eksik geliyor ya da hiç gelmiyor. Bizim talebimiz onların sağlık koşullarının ve canlarının güvence altına alınması. Onlardan düzenli bir şekilde haber alabilmek bizim içimizi bu dönemde az da olsa rahatlatacaktır.”
“OĞLUMUN KORONAVİRÜS TESTİ POZİTİF ÇIKTI”
Kapatılan Hava Harp Okulu öğrencisi olan H.Y’nin annesi ise oğlunun Silivri Cezaevi’nde C-) koğuşunda kaldığını söyleyerek şu açıklamaları yapıyor: “15 Temmuz’dan beri içeride olan Hava Harp Okulu öğrencisi oğluma yapılan koronavirüs testi pozitif çıktı. İki gün önce cezaevi tarafından büyük oğlum aranıyor ve Halil’in koronavirüs testinin pozitif çıktığı ona söyleniyor. Ben de bu durumu büyük oğlumdan öğrendim. Sağlık durumu hakkında herhangi bir bilgi alamıyoruz. Bugün normalde kaldığı koğuşun arama günüydü fakat Halil bizi aramadı. Oğlum aramayınca biz de cezaevini aradık ama telefon sürekli meşgul çaldı. En azından oğlumun sağlık durumu hakkında cezaevinden bilgi alabilirdik ama maalesef alamadık. Oğlumla her telefon görüşmemizde “Anne biz iyiyiz asıl siz dikkat edin. Dışarıya çok çıkmayın, evde kalın” diyordu ama içerideki problemlere dair bize bilgileri üzülmeyelim diye çok sık vermezdi. Ben de görüşmemiz sırasında “Hijyeninize, sağlığına ve yediğinize içtiğinize dikkat edin” diyordum o da “Ediyoruz anne merak etmeyin” diye karşılık veriyordu. En son görüşmemizde bunları konuşmuştuk. Virüsün cezaevlerine sıçrayacağı hiç aklımıza gelmezdi. Oğlumun uzun süredir muzdarip olduğu tek konu koğuşlarda yaşanan yoğunluktu.”
“ÇOCUKLARIMIZLA İLGİLİ DÜZENLİ BİLGİ VERİLMESİNİ İSTİYORUZ”
H.Y’nin annesi, “Bize dışarıdan gelenlerin çok olduğu ve içerisinin tıklım tıklım olduğunu söylemişti. En son 5-6 kişinin farklı bir koğuşa geçtiğini ve az da olsa yoğunluğun azaldığını belirtmişti.” diyerek şu bilgileri paylaşıyor: “Geçen haftaki aramamızda bizimle o kadar iyi konuşmuştu ki onun gayet iyi olduğunu düşünmüştük. Bu virüsün cezaevlerine nasıl bulaştı? Bir ihmal var ki dışarıya dahi adımını atamayan mahkumlara bu virüs bulaştı. Artık gardiyanlardan mı yoksa siparişlerin getirildiği poşetlerden mi bilemiyorum. Sonuçta bizim çocuklarımız dışarıya çıkmıyor, gardiyanlar veya görevliler çıkıyor dışarıya. Muhtemelen onlardan bulaştığını düşünüyorum. Bizim cezaevi yönetiminden ve yetkililerden tek beklentimiz onların canlarının koruma altına alınması, sağlık koşullarının ve kaldıkları koğuşların düzeltilmesi. Çocuklarımız hakkında, onların sağlık durumları hakkında bize düzenli olarak bilgi verilmesini talep ediyoruz. Bugün onun hakkında haber almak için cezaevini aradığımda telefon sürekli meşgul çaldı ve hiçbir şey öğrenemedik. En azından sağlık durumu ile ilgili bize bilgi vermelerini bekliyoruz.”
“SADECE ATEŞLERİ ÖLÇÜLMÜŞ”
27 yaşında olan M.G, er olarak görev yaparken tutuklanmış ve 15 Temmuz 2016 tarihinden itibaren Silivri cezaevinde C-7 koğuşunda tutuklu bulunuyor. M.G’nin annesi oğlunun sağlık durumu ile ilgili yapılan görüşmede şu bilgileri verdi: “Nisan ayı başında koğuştan bir kişi rahatsızlanmış. Doktora götürüldüğünde virüs olduğu saptanmış. Fakat bir hafta boyunca koğuştaki diğer kişilere test yapılmamış. Sadece ateşleri ölçülmüş. Bir hafta sonra koğuştakilere test yapıldığında oğlumun test sonucunun pozitif çıktığı bize cezaevi tarafından söylendi. En son telefon görüşmesi sırasında konuştuğumuzda henüz koğuştakilere test yapılmadığının yakında yapılacağından bahsetmişti. Daha sonrasında cezaevinden arayarak oğlumun test sonucun pozitif çıktığını, şu an karantinada olduğunu ve merak etmememiz gerektiği söylendi. Oğlumun telefon görüş gününde arayacağı ve iletişim kurabileceğimiz söylenmesine rağmen oğlumla iletişim kuramadım. Cezaevine ulaşmaya çalışmama rağmen ulaşamadım. Haber alamıyorum ve çok meraklanıyorum. Cezaevi yönetiminin bizi bilgilendirmesini istiyorum. Sağlığı, şu an ki durumu, ilaçlarına ulaşım sağlayabildiği hakkında bilgilendirmek istiyorum. Daha öncesinde koğuşta virüs tedbiri olarak sadece ilaçlama yapıldığını biliyorum.
[Kronos.News] 13.5.2020
Fauci: Resmi sayı düşük, ABD’de 80 binden fazla ölüm var
ABD'nin viroloji konusundaki en önemli uzmanlarından Dr. Anthony Fauci kongreyi uyardı. Hızla normale dönüldüğü takdirde kontrol altına alınamayacak yeni bir salgın ve daha derin bir ekonomik kriz görüleceğini söyledi.
KRONOS -13 Mayıs 2020
ABD koronavirüs (Covid-19) ile Mücadele Görev Gücü üyesi ve viroloji uzmanı Dr. Anthony Fauci, önemli bir açıklama yaptı. Kısıtlamaların hızlıca gevşetmenin yeni ve kontrol edilemeyen bir salgını tetikleyebileceğini söyledi. Fauci, açıklanan resmi koronavirüs sebepli ölüm sayısınından kuşku duyduğunu, daha fazla olduğunu düşündüğünü söyledi.
“NORMALLEŞMENİN ÇOK CİDDİ SONUÇLARI OLUR”
AFP’nin haberine göre, Capitol Hill’de konuşan Fauci, harap olmakta olan ekonomiyi yeniden canlandırmak için hızlı adımlar atmaya çalışan Başkan Donald Trump’ın söylemiyle çelişen bir uyarı mesajı verdi.
ABD’de açıklanan Covid-19 kaynaklı ölüm sayısının gerçek rakamların altında olduğunu ve alınan önlemlerden hızlı bir şekilde vazgeçmenin “çok ciddi sonuçları olabileceğini” söyledi.
Video konferans yoluyla Senato’ya hükûmetin koronavirüsle mücadelesi konusunda açıklama yapan Dr. Fauci, “Vaka sayılarında ufak yükselmelerin yaşandığı yerlerde salgınlar görmeye başlayacağımızdan endişe duyuyorum” dedi.
ÖLÜM SAYISI 80 BİN’DEN YÜKSEK
Senatör Bernie Sanders’in bir sorusuna yanıt veren Fauci, ABD koronavirüs ölümlerinin muhtemelen açıklanan resmi sayı 80.000’den daha yüksek olduğunu söyleyerek, özellikle New York’taki birçok insanın hastaneye kaldırılmadan önce evlerinde hayatlarını kaybettiğini söyledi.
Soruları yanıtlayan Fauci, “Bir eyalet veya içindeki bir topluluk yönergelere uymaz ve yeniden normal hayata geçerse sonuçlar gerçekten ciddi olabilir.” dedi.
Fauci, aşı konusunda ise “ihtiyatlı bir şekilde iyimser” olduğunu ve konunun üst düzey yetkilisi Ulusal Sağlık Enstitülerinin 8 ayrı klinik deney ile yakından ilgilendiğini, enstitü ile yakın işbirliği içinde olan Moderna firması tarafından da bir deneme gerçekleştirildiğini belirtti.
SADECE ÖLÜMLER YAŞANMAZ EKONOMİ DAHA GERİLER
İnsan hayatının ekonomiden daha değerli olduğunu hatırlatan uzman kongredekilere “Daha sonra kontrol edemeyeceğiniz bir salgını tetiklemeniz için gerçek bir risk var,” dedi.
Fauci, test sayısı arttırılmadan ve filyasyon sistemi oluşturulmadan ülkenin normale dönmesinin doğru olduğunu belirtti ve aksi takdirde “Sadece acı ve ölüm yaşanmaz, ekonomik iyileşme yolunda da daha geriye gidilir” uyarısını yaptı. (KRONOS DÜNYA)
[Kronos.News] 13.5.2020
KRONOS -13 Mayıs 2020
ABD koronavirüs (Covid-19) ile Mücadele Görev Gücü üyesi ve viroloji uzmanı Dr. Anthony Fauci, önemli bir açıklama yaptı. Kısıtlamaların hızlıca gevşetmenin yeni ve kontrol edilemeyen bir salgını tetikleyebileceğini söyledi. Fauci, açıklanan resmi koronavirüs sebepli ölüm sayısınından kuşku duyduğunu, daha fazla olduğunu düşündüğünü söyledi.
“NORMALLEŞMENİN ÇOK CİDDİ SONUÇLARI OLUR”
AFP’nin haberine göre, Capitol Hill’de konuşan Fauci, harap olmakta olan ekonomiyi yeniden canlandırmak için hızlı adımlar atmaya çalışan Başkan Donald Trump’ın söylemiyle çelişen bir uyarı mesajı verdi.
ABD’de açıklanan Covid-19 kaynaklı ölüm sayısının gerçek rakamların altında olduğunu ve alınan önlemlerden hızlı bir şekilde vazgeçmenin “çok ciddi sonuçları olabileceğini” söyledi.
Video konferans yoluyla Senato’ya hükûmetin koronavirüsle mücadelesi konusunda açıklama yapan Dr. Fauci, “Vaka sayılarında ufak yükselmelerin yaşandığı yerlerde salgınlar görmeye başlayacağımızdan endişe duyuyorum” dedi.
ÖLÜM SAYISI 80 BİN’DEN YÜKSEK
Senatör Bernie Sanders’in bir sorusuna yanıt veren Fauci, ABD koronavirüs ölümlerinin muhtemelen açıklanan resmi sayı 80.000’den daha yüksek olduğunu söyleyerek, özellikle New York’taki birçok insanın hastaneye kaldırılmadan önce evlerinde hayatlarını kaybettiğini söyledi.
Soruları yanıtlayan Fauci, “Bir eyalet veya içindeki bir topluluk yönergelere uymaz ve yeniden normal hayata geçerse sonuçlar gerçekten ciddi olabilir.” dedi.
Fauci, aşı konusunda ise “ihtiyatlı bir şekilde iyimser” olduğunu ve konunun üst düzey yetkilisi Ulusal Sağlık Enstitülerinin 8 ayrı klinik deney ile yakından ilgilendiğini, enstitü ile yakın işbirliği içinde olan Moderna firması tarafından da bir deneme gerçekleştirildiğini belirtti.
SADECE ÖLÜMLER YAŞANMAZ EKONOMİ DAHA GERİLER
İnsan hayatının ekonomiden daha değerli olduğunu hatırlatan uzman kongredekilere “Daha sonra kontrol edemeyeceğiniz bir salgını tetiklemeniz için gerçek bir risk var,” dedi.
Fauci, test sayısı arttırılmadan ve filyasyon sistemi oluşturulmadan ülkenin normale dönmesinin doğru olduğunu belirtti ve aksi takdirde “Sadece acı ve ölüm yaşanmaz, ekonomik iyileşme yolunda da daha geriye gidilir” uyarısını yaptı. (KRONOS DÜNYA)
[Kronos.News] 13.5.2020
90’lar devleti konsolide mi oluyor? Çakıcı ve Peker neden barıştı?
Bir ‘analiz’ yazısısından aynen alıntılıyorum : AKP, Sedat Peker'i MHP’ye alternatif bir yedek güç olarak yanında tuttu...' Çakıcı-Peker barışmasından sonra gözlerimizi kısarak “kartlar yeniden karıldı” diyebiliriz veya arkamıza yaslanıp “gerçekten mi?” diye de sorabiliriz.
NİHAL KAYA -13 Mayıs 2020
Saygı Öztürk’ün geçen hafta, “Çakıcı ve Peker cephesinde sürpriz gelişme” başlığıyla muştuladığı haberi okuduğunda insanın yüksek sesle “hoppala” diyesi geliyor. Ama bu sürprizin yarattığı heyecanı bir kenara bırakıp önce Öztürk’ün verdiği haberlere bakalım: İnfaz düzenlemesiyle birlikte Çakıcı tahliye olmuştu, “Çakıcı ve Peker grupları arasında her an silahlı çatışmanın çıkması bekleniyordu.” Ama devreye “hatırlı bir dost girmiş”, taraflar birbiriyle telefonda konuştuktan sonra “aralarında ‘abi-kardeş’ ilişkisi başlamıştı.’ Bu öyle bir gelişmeydi ki Öztürk, ‘kuşkusuz polisin de rahatladığını düşünüyordu.’
Sosyal medyada olduğu kadar bazı ‘analizciler’ tarafından da bu haber şaşkınlıkla karşılandı. Bu şaşkınlığa neden olan temel bilgi şu iddiaya dayanıyordu – bir ‘analiz’ yazısısından aynen alıntılıyorum – :
“Bahçeli, partisi de bölününce iyice zayıfladı. MHP liderinin Erdoğan’a sunabileceği ne bir oy potansiyeli vardı ne de ittifakın saygınlığını arttıracak siyasi prestiji. Ancak Ülkü Ocakları, AKP’nin sahip olmadığı sokak gücünü ona sunabilirdi. Ne var ki AKP, Bahçeli’nin kontrolündeki Ülkü Ocakları’na bel bağlamadı, Sedat Peker adlı mafya liderini MHP’ye alternatif bir yedek güç olarak yanında tuttu. Sedat Peker de kurttan Rabia işaretine geçerek ve AKP muhaliflerine tehditler yağdırarak yeni görevine adapte oldu. Devlet Bahçeli, Alaattin Çakıcı ziyareti ile Sedat Peker’e karşı bir ağırlık oluşturmak istedi.”
Barışmanın üzerinden çok da geçmedi Peker, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ı, ismini açık açık vererek, kendisine komplo kurmakla suçladı. Şimdi gözlerimizi kısarak “kartlar yeniden karıldı” diyebiliriz veya arkamıza yaslanıp “gerçekten mi?” diye de sorabiliriz.
Çakıcı ve Peker’in barışmasıyla karşı cephelerde yer aldığı söylenen “ağırlıklar” bir tarafta toplanmış, bu ve buna benzer tezlerse havada kalmıştı. CEZAEVİNDE ÇETE SAVAŞI
Sorulara yanıt vermek için geçmişi biraz hatırlamak gerekiyor. Saygı Öztürk’ün ‘barış’ haberini verirken yazdığına göre, “Alaattin Çakıcı’nın cezaevinde bulunduğu dönemde, çok sevdiği arkadaşlarından bazıları cezaevinde öldürülmüştü. Bunun sorumlusu olarak da Sedat Peker gösteriliyordu. O yüzden Çakıcı ile Peker’in aralarının açık olduğu söyleniyordu.”
Öztürk’ün söz ettiği bu olay, Bayrampaşa Cezaevi’nde, 20 Eylül 1999 tarihinde meydana geldi. İki gün sonra Hürriyet’te yer alan haberde bu ‘olay’ bir hikâye gibi anlatılmıştı.
İddiaya göre Sedat Peker’in Bayrampaşa Cezaevi’nden ayrılmasından sonra, “el verdiği” Trabzon Çetesi’nin elebaşısı Hakan Çillioğlu ile Alaattin Çakıcı’nın yeğeni Kenan Ali Gürsel arasında cezaevinde güç savaşı başlamıştı. Çakıcı’nın yeğeni Kenan Ali Gürsel, Tevfik Ağansoy’u öldürdüğü gerekçesiyle idam istemiyle DGM’de yargılanıyordu. Olaydan önce Gürsel, cezaevinin D-10 koğuşuna giderek, Hakan Çillioğlu’nu adamlarının yanında tokatlamıştı.
Olayın yaşandığı gün Kenan Ali Gürsel, “görüş için” ikinci müdürün odasına çağırılmıştı. Ziyaretçisi ise daha önce dört, beş kez ziyaretine gelen Hakan Ural’dı. (Çehov’un hikâye anlatımı kuralında, “oyunun başında duvarda silah asılıysa oyunun sonunda mutlaka patlıyor”, tesadüfe bakın ki çeteler tarihinde de Ural’lardan biri bir sahnede görülünce biri ölüyor. 1996’da Tevfik Ağansoy, Alaattin Çakıcı’nın adamları tarafından Bebek’te öldürüldüğünde, Hakan Ural’ın babası Selçuk Ural da yine tesadüfen aynı mekândaydı.)
Olaya dönelim: Kenan Ali Gürsel, ikinci müdürün odasındayken Hakan Çillioğlu gardiyanların gözetiminde D17 koğuşundan alınıp, 425 metrelik ana maltayı geçtikten sonra görüş odasına getirildi. İşte, bu sırada iki hasım karşılaştı. Hakan Çillioğlu, ikinci müdürün odasının önündeki koridorda, Kenan Ali Gürsel’e üç el ateş etti. Çillioğlu, ifadesinde silahı Gürsel’in elinden aldığını iddia etti. (Hürriyet, 22.09.1999) Başka bir iddaya göre de Çillioğlu, tabancayı Gürsel’in elinden almamış 425 metrelik mesafeyi belindeki tabancayla yürümüş ve hatta kontrol noktalarından da bu şekilde geçmişti. Peşinden çıkan çatışmada 7 kişi ölürken, 3 kişi de yaralandı.
Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün “cezaevi yönetimindeki zafiyeti itiraf ettiği” bu olayla ilgili daha sonra Sedat Peker, Hakan Çillioğlu Nesrin Filiz ve Mecnun Odyakmaz hakkında Eyüp 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ”taammüden birden fazla kişiyi öldürmeye azmettirmek”, “adam öldürmek” ve “öldürmeye iştirak” suçlamalarıyla dava açıldı. Burada, Mecnun Odyakmaz’ı not etmek gerek, ileride yine karşımıza çıkacak.
CEZAEVİ KASASINDA 5 TRİLYONLUK DÖVİZ
Elbette cezaevindeki bu çete savaşı basit bir tokat meselesinden çıkmamıştı. Öldürülen Kenan Ali Gürsel’in koğuşundaki bir kasada, o dönemin kuruna göre, 5 trilyonluk döviz bulundu. Ayrıca 6 adet dokuz milimetrelik tabanca, 3 adet telsiz telefon, 61 adet mermi, 3 cep telefonu, 18 adet adaptör, çok miktarda kesici delici alet, 21 paket esrar, 6 adet bali, 116 adet hap ele geçirildi. Yok yok!
O dönemde gazetecilik yapan Tuncay Özkan, Bayrampaşa Cezaevi’nden kendisine gönderilen bir mektubu yayınlamıştı:
“Bayrampaşa Cezaevi’nde altı ayda bir ihaleye çıkılıyormuş. Neyin mi? Uyuşturucunun. Uyuşturucunun Bayrampaşa Cezaevi tarifesi söyle. Bir bardak esrar 30 milyon lira. Bir gram kokain 300 dolar. 37 ekran bir televizyon ile derin donduruculu bir buzdolabı alacaksınız, malların kalitesine göre 20 bin doları gözden çıkartmanız gerekiyor. (…) Şu anda Erricson 688 marka cep telefonu 600 milyon lira. Model ve markasına göre fiyat çeşitliliği var. 300 milyondan başlıyor cep telefonlarının fiyatı. Cep telefonunu kullanmak isteyen mahkûm, dakikası 500 bin liradan caninin istediği yeri arayabiliyor.”
Mafyada çatışmalar “siyasi dava” sebebiyle değil, mektuptan da anlaşılacağı gibi, “para sebebiyle” çıkıyor.
“BEN YAPMADIM AĞABEY”
Bu olayın hemen ardından Peker, Fransa’da yakalanan ve o sırada Marsilya Les Baumettes Cezaevi’nde yatan Çakıcı’ya bir mektup yazarak, “Ben yapmadım ağabey” dedi. (Milliyet, 25.09.1999)
Peker, Milliyet’ten Duygu Asena’ya (evet, doğru okudunuz Duygu Asena’ya) verdiği söyleşide (Tarih: 15.12.1999) de bu mektupla ilgili şunları söylemişti:
“Alaattin Çakıcı geçmiş yıllardan tanımış olduğum bir insandır. Kendisiyle görüşemediğimiz zamanlarda da dostluk ilişkileri haricinde aramızda bir gerginlik söz konusu değildir. Cezaevinde kendisinin yakınları öldürülünce benim tarafımdan bu insanların öldürtüldüğü söylendi. Benim tarafımdan öldürtülmediği anlaşıldı . (…) Daha sonra Alaattin Çakıcı’ya gazetelerde olayı benim yönlendirdiğim yönünde birkaç haber çıkınca mektup yazdım. Yapmış olduğum bir şeyi rahat bir şekilde yaptırdığımı söylecek kadar cesaret sahibi olduğumu kendisine söyledim.”
“SEDAT ÜLKÜCÜ MÜLKÜCÜ DEĞİLDİR”
Peki, Çakıcı ile Peker’in ‘abi-kardeş ilişkisinin’ evveliyatı neydi ve bu ilişkiyi Çakıcı nasıl anlatıyordu?
Bunu da Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığının, “Say Metalin yasadışı yollardan ele geçirildiği” iddiaları üzerine düzenlediği “Gökyüzü” operasyonu kapsamında yaptığı telefon dinlemesinden öğreniyoruz. 9 Ocak 2004 tarihinde yapıldığı öne sürülen görüşme Çakıcı, MHP Erzurum Milletvekili adayı Haluk Pirimoğlu’na bu ilişkiyi şöyle anlatmıştı (Milliyet, 08.09.2005) :
Alaattin Çakıcı: Sedat ülkücü mülkücü değildir.
Haluk Pirimoğlu: Evet, enteresan bir çocuk, senin yanından bilirim.
A.Ç: Yok bende değildi o zaman, tanımazsın. O bu değil. Küçük Sedat benim yanımdaydı o zaman.
H.P: Hangi Küçük Sedat?
A.Ç: Peker, Peker…
H.P: O mu yanındaydı?
A.Ç: Benim yanımda oydu abisi.
H.P: Ya bu Sedat da senin yanındaydı…
A.Ç: Yok buna yardım ederdim ama yanımda değildi, hapisteydi o zamanlar. Küçük ufaklık olan vardı, bu yoktu. Aşağı yukarı 41 – 42 yaşında bu.
H.P: Peker yanında mıydı yahu, ben onu bilmiyorum hiç.
A.Ç: He he gelip giderdi yanıma sürekli. Ayda 8 – 10 gün… Ben o bizim Ömer’le bunu, Savaşı vurdurmaya gönderdim.
H.P: Hangi Savaşı?
A.Ç: Benim yeğenimi ya. Ha ha ha…
H.P: Ee?
A.Ç: Gittiler, ben de gittim. Dediler, “Abi ne yapalım bunu?” Dedim, “Bırakın.”
ARAYA GİRİP BARIŞTIRAN HATIRLI DOST KİM?
Saygı Öztürk, Çakıcı ile Peker’in barıştıran ismi açıklamamıştı. Kim olduğunu daha sonra Sabahattin Önkibar yazdı: Atilla Yıldırım.
Arşivler karıştırıldığında dönemin Trabzon Spor Başkan Yardımcısı Atilla Yıldırım’ın pek çok kez iki ismin arasına girdiği görülüyor. Yıldırım, Çakıcı ile birlikte Türkbank davasında yargılanan isimlerden biri. Davanın 15 Haziran 1999 yılında görülen celsesinde verdiği ifadede şunu söylemişti (Milliyet, 16.06.1999):
“Çakıcı 10 yıl önce benim ofisime gelirdi. Yanında Mehmet Eymür gibi devletin üst düzey adamları vardı. Ben Çakıcı’nın isteği üzerine Sedat Peker’i aradım ve Çakıcı’nın konuşma isteğini ilettim.”
Atilla Yıldırım, 15 Aralık 1998 tarihli savcılık ifadesindeyse şunları söylemişti (Takvim):
“Alaattin Çakıcı beni telefonla aradı. Türkbank ihalesinde Sedat Peker’in Hayyam Garipoğlu’nu destekleyip desteklemediğini öğrenmemi istedi. Peker bana cevaben, Hayyam Garipoğlu’nun Hayrettin Alp isimli bir kişi vasıtası ile aradığını ve Türkbank ihalesinde kendisini desteklemesini, bunun karşılığında Sedat Peker’e 25 milyon dolar para vereceğini söyledi.”
Daha sonra gözaltına alınan Peker de ifadesinde, Türkbank ihalesinde Hayyam Garipoğlu’nu desteklemeyi düşündüğünü, ama Çakıcı’nın kendisini arayıp, arkadaşı Korkmaz Yiğit’in gireceğini söylemesi üzerine vazgeçtiğini söyledi. (27.08.1998, Hürriyet)
Yıldırım, 1999 yılından önce de 1998 yılının Aralık ayında bu kez “Futbol Federasyonu seçimlerine, Alaattin Çakıcı’nın talimatıyla müdahale ettiği” gerekçesiyle gözaltına alınmıştı. İddiaya göre Abdullah Kiğılı’nın başkan seçildiği kongrenin yenilenmesi için, DYP Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar da devreye girmişti. Abdullah Kiğılı ve yardımcısı Hadi Türkmen, birer ay ara ile istifa etmişlerdi. Aynı konuya ilişkin, Sedat Peker’in sağ kolu Mecnun Odyakmaz da gözaltına alındı. Mecnun Otyakmaz, çok değil bir yıl sonra Bayrampaşa Cezaevi’nde Çakıcı’nın adamlarının vurulmasına iştirak ettiği iddiasıyla yargılandı.
Hürriyet gazetesinden Gülçin Telci, 9 Ocak 1999 tarihli köşesinde Türkbank davası ve TFF seçimlerine ilişkin şunları yazmıştı:
“Türkbank ihalesi ile ilgili olarak sorgulandıktan sonra tutuklanarak cezaevine koyulan Trabzonspor eski Başkan yardımcısı Atilla Yıldırım’ın ifadeleri elime geçti. Valla okuduğum zaman başım döndü. İfadelerde Sedat Peker’in adı nedense hep Hayyam Garipoğlu ile birlikte anılıyor. Yıldırım’ın, ‘Futbol Federasyonu Başkanlığı seçimlerinde Alaattin Çakıcı’nın rolü oldu mu?’ sorusuna verdiği cevap oldukça ilginç. Alaattin Çakıcı, Futbol Federasyonu seçimlerinde Sedat Peker ile birlikte Mustafa Kefeli’yi desteklemiş. Tabii, kardeş Gencay Çakıcı da bu desteği vermiş. Tüm bu desteğe rağmen, Federasyon Başkanlığı seçimlerini Haluk Ulusoy kazanmış. Ve ardından Haluk Ulusoy da tehdit edilmiş.”
YOLLAR HEP AKÇELİ İŞLERDE KESİŞİYOR
Dava dosyalarına göre, Çakıcı ve Peker’in “abi-kardeş ilişkisi” hep akçeli işlerde devreye giriyor. Çakıcı ve “Küçük Sedat” dediği Peker’in işlerini ‘mafya kurallarına’ göre yürüttükleri de aşikâr. O kuralları da “dava adamlığı” değil, para ve çıkar ilişkileri belirliyor.
Çakıcı ile Peker’i bugünlerde birleştiren çıkar ilişkisinin ne olduğunu tam olarak anlamak için de herhalde biraz daha beklemek gerekiyor.
[Kronos.News] 13.5.2020
NİHAL KAYA -13 Mayıs 2020
Saygı Öztürk’ün geçen hafta, “Çakıcı ve Peker cephesinde sürpriz gelişme” başlığıyla muştuladığı haberi okuduğunda insanın yüksek sesle “hoppala” diyesi geliyor. Ama bu sürprizin yarattığı heyecanı bir kenara bırakıp önce Öztürk’ün verdiği haberlere bakalım: İnfaz düzenlemesiyle birlikte Çakıcı tahliye olmuştu, “Çakıcı ve Peker grupları arasında her an silahlı çatışmanın çıkması bekleniyordu.” Ama devreye “hatırlı bir dost girmiş”, taraflar birbiriyle telefonda konuştuktan sonra “aralarında ‘abi-kardeş’ ilişkisi başlamıştı.’ Bu öyle bir gelişmeydi ki Öztürk, ‘kuşkusuz polisin de rahatladığını düşünüyordu.’
Sosyal medyada olduğu kadar bazı ‘analizciler’ tarafından da bu haber şaşkınlıkla karşılandı. Bu şaşkınlığa neden olan temel bilgi şu iddiaya dayanıyordu – bir ‘analiz’ yazısısından aynen alıntılıyorum – :
“Bahçeli, partisi de bölününce iyice zayıfladı. MHP liderinin Erdoğan’a sunabileceği ne bir oy potansiyeli vardı ne de ittifakın saygınlığını arttıracak siyasi prestiji. Ancak Ülkü Ocakları, AKP’nin sahip olmadığı sokak gücünü ona sunabilirdi. Ne var ki AKP, Bahçeli’nin kontrolündeki Ülkü Ocakları’na bel bağlamadı, Sedat Peker adlı mafya liderini MHP’ye alternatif bir yedek güç olarak yanında tuttu. Sedat Peker de kurttan Rabia işaretine geçerek ve AKP muhaliflerine tehditler yağdırarak yeni görevine adapte oldu. Devlet Bahçeli, Alaattin Çakıcı ziyareti ile Sedat Peker’e karşı bir ağırlık oluşturmak istedi.”
Barışmanın üzerinden çok da geçmedi Peker, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ı, ismini açık açık vererek, kendisine komplo kurmakla suçladı. Şimdi gözlerimizi kısarak “kartlar yeniden karıldı” diyebiliriz veya arkamıza yaslanıp “gerçekten mi?” diye de sorabiliriz.
Çakıcı ve Peker’in barışmasıyla karşı cephelerde yer aldığı söylenen “ağırlıklar” bir tarafta toplanmış, bu ve buna benzer tezlerse havada kalmıştı. CEZAEVİNDE ÇETE SAVAŞI
Sorulara yanıt vermek için geçmişi biraz hatırlamak gerekiyor. Saygı Öztürk’ün ‘barış’ haberini verirken yazdığına göre, “Alaattin Çakıcı’nın cezaevinde bulunduğu dönemde, çok sevdiği arkadaşlarından bazıları cezaevinde öldürülmüştü. Bunun sorumlusu olarak da Sedat Peker gösteriliyordu. O yüzden Çakıcı ile Peker’in aralarının açık olduğu söyleniyordu.”
Öztürk’ün söz ettiği bu olay, Bayrampaşa Cezaevi’nde, 20 Eylül 1999 tarihinde meydana geldi. İki gün sonra Hürriyet’te yer alan haberde bu ‘olay’ bir hikâye gibi anlatılmıştı.
İddiaya göre Sedat Peker’in Bayrampaşa Cezaevi’nden ayrılmasından sonra, “el verdiği” Trabzon Çetesi’nin elebaşısı Hakan Çillioğlu ile Alaattin Çakıcı’nın yeğeni Kenan Ali Gürsel arasında cezaevinde güç savaşı başlamıştı. Çakıcı’nın yeğeni Kenan Ali Gürsel, Tevfik Ağansoy’u öldürdüğü gerekçesiyle idam istemiyle DGM’de yargılanıyordu. Olaydan önce Gürsel, cezaevinin D-10 koğuşuna giderek, Hakan Çillioğlu’nu adamlarının yanında tokatlamıştı.
Olayın yaşandığı gün Kenan Ali Gürsel, “görüş için” ikinci müdürün odasına çağırılmıştı. Ziyaretçisi ise daha önce dört, beş kez ziyaretine gelen Hakan Ural’dı. (Çehov’un hikâye anlatımı kuralında, “oyunun başında duvarda silah asılıysa oyunun sonunda mutlaka patlıyor”, tesadüfe bakın ki çeteler tarihinde de Ural’lardan biri bir sahnede görülünce biri ölüyor. 1996’da Tevfik Ağansoy, Alaattin Çakıcı’nın adamları tarafından Bebek’te öldürüldüğünde, Hakan Ural’ın babası Selçuk Ural da yine tesadüfen aynı mekândaydı.)
Olaya dönelim: Kenan Ali Gürsel, ikinci müdürün odasındayken Hakan Çillioğlu gardiyanların gözetiminde D17 koğuşundan alınıp, 425 metrelik ana maltayı geçtikten sonra görüş odasına getirildi. İşte, bu sırada iki hasım karşılaştı. Hakan Çillioğlu, ikinci müdürün odasının önündeki koridorda, Kenan Ali Gürsel’e üç el ateş etti. Çillioğlu, ifadesinde silahı Gürsel’in elinden aldığını iddia etti. (Hürriyet, 22.09.1999) Başka bir iddaya göre de Çillioğlu, tabancayı Gürsel’in elinden almamış 425 metrelik mesafeyi belindeki tabancayla yürümüş ve hatta kontrol noktalarından da bu şekilde geçmişti. Peşinden çıkan çatışmada 7 kişi ölürken, 3 kişi de yaralandı.
Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün “cezaevi yönetimindeki zafiyeti itiraf ettiği” bu olayla ilgili daha sonra Sedat Peker, Hakan Çillioğlu Nesrin Filiz ve Mecnun Odyakmaz hakkında Eyüp 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ”taammüden birden fazla kişiyi öldürmeye azmettirmek”, “adam öldürmek” ve “öldürmeye iştirak” suçlamalarıyla dava açıldı. Burada, Mecnun Odyakmaz’ı not etmek gerek, ileride yine karşımıza çıkacak.
CEZAEVİ KASASINDA 5 TRİLYONLUK DÖVİZ
Elbette cezaevindeki bu çete savaşı basit bir tokat meselesinden çıkmamıştı. Öldürülen Kenan Ali Gürsel’in koğuşundaki bir kasada, o dönemin kuruna göre, 5 trilyonluk döviz bulundu. Ayrıca 6 adet dokuz milimetrelik tabanca, 3 adet telsiz telefon, 61 adet mermi, 3 cep telefonu, 18 adet adaptör, çok miktarda kesici delici alet, 21 paket esrar, 6 adet bali, 116 adet hap ele geçirildi. Yok yok!
O dönemde gazetecilik yapan Tuncay Özkan, Bayrampaşa Cezaevi’nden kendisine gönderilen bir mektubu yayınlamıştı:
“Bayrampaşa Cezaevi’nde altı ayda bir ihaleye çıkılıyormuş. Neyin mi? Uyuşturucunun. Uyuşturucunun Bayrampaşa Cezaevi tarifesi söyle. Bir bardak esrar 30 milyon lira. Bir gram kokain 300 dolar. 37 ekran bir televizyon ile derin donduruculu bir buzdolabı alacaksınız, malların kalitesine göre 20 bin doları gözden çıkartmanız gerekiyor. (…) Şu anda Erricson 688 marka cep telefonu 600 milyon lira. Model ve markasına göre fiyat çeşitliliği var. 300 milyondan başlıyor cep telefonlarının fiyatı. Cep telefonunu kullanmak isteyen mahkûm, dakikası 500 bin liradan caninin istediği yeri arayabiliyor.”
Mafyada çatışmalar “siyasi dava” sebebiyle değil, mektuptan da anlaşılacağı gibi, “para sebebiyle” çıkıyor.
“BEN YAPMADIM AĞABEY”
Bu olayın hemen ardından Peker, Fransa’da yakalanan ve o sırada Marsilya Les Baumettes Cezaevi’nde yatan Çakıcı’ya bir mektup yazarak, “Ben yapmadım ağabey” dedi. (Milliyet, 25.09.1999)
Peker, Milliyet’ten Duygu Asena’ya (evet, doğru okudunuz Duygu Asena’ya) verdiği söyleşide (Tarih: 15.12.1999) de bu mektupla ilgili şunları söylemişti:
“Alaattin Çakıcı geçmiş yıllardan tanımış olduğum bir insandır. Kendisiyle görüşemediğimiz zamanlarda da dostluk ilişkileri haricinde aramızda bir gerginlik söz konusu değildir. Cezaevinde kendisinin yakınları öldürülünce benim tarafımdan bu insanların öldürtüldüğü söylendi. Benim tarafımdan öldürtülmediği anlaşıldı . (…) Daha sonra Alaattin Çakıcı’ya gazetelerde olayı benim yönlendirdiğim yönünde birkaç haber çıkınca mektup yazdım. Yapmış olduğum bir şeyi rahat bir şekilde yaptırdığımı söylecek kadar cesaret sahibi olduğumu kendisine söyledim.”
“SEDAT ÜLKÜCÜ MÜLKÜCÜ DEĞİLDİR”
Peki, Çakıcı ile Peker’in ‘abi-kardeş ilişkisinin’ evveliyatı neydi ve bu ilişkiyi Çakıcı nasıl anlatıyordu?
Bunu da Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığının, “Say Metalin yasadışı yollardan ele geçirildiği” iddiaları üzerine düzenlediği “Gökyüzü” operasyonu kapsamında yaptığı telefon dinlemesinden öğreniyoruz. 9 Ocak 2004 tarihinde yapıldığı öne sürülen görüşme Çakıcı, MHP Erzurum Milletvekili adayı Haluk Pirimoğlu’na bu ilişkiyi şöyle anlatmıştı (Milliyet, 08.09.2005) :
Alaattin Çakıcı: Sedat ülkücü mülkücü değildir.
Haluk Pirimoğlu: Evet, enteresan bir çocuk, senin yanından bilirim.
A.Ç: Yok bende değildi o zaman, tanımazsın. O bu değil. Küçük Sedat benim yanımdaydı o zaman.
H.P: Hangi Küçük Sedat?
A.Ç: Peker, Peker…
H.P: O mu yanındaydı?
A.Ç: Benim yanımda oydu abisi.
H.P: Ya bu Sedat da senin yanındaydı…
A.Ç: Yok buna yardım ederdim ama yanımda değildi, hapisteydi o zamanlar. Küçük ufaklık olan vardı, bu yoktu. Aşağı yukarı 41 – 42 yaşında bu.
H.P: Peker yanında mıydı yahu, ben onu bilmiyorum hiç.
A.Ç: He he gelip giderdi yanıma sürekli. Ayda 8 – 10 gün… Ben o bizim Ömer’le bunu, Savaşı vurdurmaya gönderdim.
H.P: Hangi Savaşı?
A.Ç: Benim yeğenimi ya. Ha ha ha…
H.P: Ee?
A.Ç: Gittiler, ben de gittim. Dediler, “Abi ne yapalım bunu?” Dedim, “Bırakın.”
ARAYA GİRİP BARIŞTIRAN HATIRLI DOST KİM?
Saygı Öztürk, Çakıcı ile Peker’in barıştıran ismi açıklamamıştı. Kim olduğunu daha sonra Sabahattin Önkibar yazdı: Atilla Yıldırım.
Arşivler karıştırıldığında dönemin Trabzon Spor Başkan Yardımcısı Atilla Yıldırım’ın pek çok kez iki ismin arasına girdiği görülüyor. Yıldırım, Çakıcı ile birlikte Türkbank davasında yargılanan isimlerden biri. Davanın 15 Haziran 1999 yılında görülen celsesinde verdiği ifadede şunu söylemişti (Milliyet, 16.06.1999):
“Çakıcı 10 yıl önce benim ofisime gelirdi. Yanında Mehmet Eymür gibi devletin üst düzey adamları vardı. Ben Çakıcı’nın isteği üzerine Sedat Peker’i aradım ve Çakıcı’nın konuşma isteğini ilettim.”
Atilla Yıldırım, 15 Aralık 1998 tarihli savcılık ifadesindeyse şunları söylemişti (Takvim):
“Alaattin Çakıcı beni telefonla aradı. Türkbank ihalesinde Sedat Peker’in Hayyam Garipoğlu’nu destekleyip desteklemediğini öğrenmemi istedi. Peker bana cevaben, Hayyam Garipoğlu’nun Hayrettin Alp isimli bir kişi vasıtası ile aradığını ve Türkbank ihalesinde kendisini desteklemesini, bunun karşılığında Sedat Peker’e 25 milyon dolar para vereceğini söyledi.”
Daha sonra gözaltına alınan Peker de ifadesinde, Türkbank ihalesinde Hayyam Garipoğlu’nu desteklemeyi düşündüğünü, ama Çakıcı’nın kendisini arayıp, arkadaşı Korkmaz Yiğit’in gireceğini söylemesi üzerine vazgeçtiğini söyledi. (27.08.1998, Hürriyet)
Yıldırım, 1999 yılından önce de 1998 yılının Aralık ayında bu kez “Futbol Federasyonu seçimlerine, Alaattin Çakıcı’nın talimatıyla müdahale ettiği” gerekçesiyle gözaltına alınmıştı. İddiaya göre Abdullah Kiğılı’nın başkan seçildiği kongrenin yenilenmesi için, DYP Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar da devreye girmişti. Abdullah Kiğılı ve yardımcısı Hadi Türkmen, birer ay ara ile istifa etmişlerdi. Aynı konuya ilişkin, Sedat Peker’in sağ kolu Mecnun Odyakmaz da gözaltına alındı. Mecnun Otyakmaz, çok değil bir yıl sonra Bayrampaşa Cezaevi’nde Çakıcı’nın adamlarının vurulmasına iştirak ettiği iddiasıyla yargılandı.
Hürriyet gazetesinden Gülçin Telci, 9 Ocak 1999 tarihli köşesinde Türkbank davası ve TFF seçimlerine ilişkin şunları yazmıştı:
“Türkbank ihalesi ile ilgili olarak sorgulandıktan sonra tutuklanarak cezaevine koyulan Trabzonspor eski Başkan yardımcısı Atilla Yıldırım’ın ifadeleri elime geçti. Valla okuduğum zaman başım döndü. İfadelerde Sedat Peker’in adı nedense hep Hayyam Garipoğlu ile birlikte anılıyor. Yıldırım’ın, ‘Futbol Federasyonu Başkanlığı seçimlerinde Alaattin Çakıcı’nın rolü oldu mu?’ sorusuna verdiği cevap oldukça ilginç. Alaattin Çakıcı, Futbol Federasyonu seçimlerinde Sedat Peker ile birlikte Mustafa Kefeli’yi desteklemiş. Tabii, kardeş Gencay Çakıcı da bu desteği vermiş. Tüm bu desteğe rağmen, Federasyon Başkanlığı seçimlerini Haluk Ulusoy kazanmış. Ve ardından Haluk Ulusoy da tehdit edilmiş.”
YOLLAR HEP AKÇELİ İŞLERDE KESİŞİYOR
Dava dosyalarına göre, Çakıcı ve Peker’in “abi-kardeş ilişkisi” hep akçeli işlerde devreye giriyor. Çakıcı ve “Küçük Sedat” dediği Peker’in işlerini ‘mafya kurallarına’ göre yürüttükleri de aşikâr. O kuralları da “dava adamlığı” değil, para ve çıkar ilişkileri belirliyor.
Çakıcı ile Peker’i bugünlerde birleştiren çıkar ilişkisinin ne olduğunu tam olarak anlamak için de herhalde biraz daha beklemek gerekiyor.
[Kronos.News] 13.5.2020
4 ülkede 4 dilde ‘Ağladıkça’
Türkiye’de “Ağladıkça” ismiyle Ahmet Kaya tarafından seslendirilen ünlü besteci Ara Dinkjian’ın "Picture" adlı eseri, 4 ülkede, 4 farklı dilde, 4 farklı sözle söylendi. Bu çalışmayla dört dil ilk kez bir araya geldi.
KRONOS -11 Mayıs 2020
Dünyaca ünlü Ermeni besteci Ara Dinkjian’ın, Türkiye’de “Ağladıkça” olarak bilinen parçası “Picture”, 4 ülkeden 4 farklı dilde söylendi.
Dinkjian’ın sözsüz olarak 1986’da bestelediği ezgiye sonraki yıllarda dört farklı dilde söz yazıldı. Sanatçılar yaptıkları bu çalışmayla dört dili ilk kez bir araya getirdi. Ara Dinkjian’ın New York’ta, Kardeş Türküler ve Maral Ayvaz’ın İstanbul’da, Eleftheria Arvanitaki’nin Atina’da ve Yoav Itzhak’ın Tel Aviv’de yaptığı kayıtlar İstanbul’da bir araya getirildi ve düzenlendi. İnternet üzerinden kaydedilen eser, YouTube aracılığıyla dinleyicilerle buluşturuldu.
TÜRKÇEDEKİ SÖZLERİNİ GÜLTEN KAYA YAZDI, AHMET KAYA SÖYLEDİ
Gülten Kaya’nın sözlerini yazdığı “Ağladıkça”yı Ahmet Kaya seslendirdi ve bu şarkı Türkiye’de çok sevildi. Yunanistan’da Lina Nikolakopoulou’nun sözleriyle “Meno Ektos” adını alan şarkıyı Eleftheria Arvanitaki seslendirdi ve şarkı en bilinen Yunanca şarkılar arasına girdi. “Picture”, İsrail’de Yoav Itzhak’ın İbranice sözleriyle “Ze Hazman Lisloach” ve yine Türkiye’de Maral Ayvaz Ermenice sözleriyle “Anverç Khavar” adını aldı. Şarkı sözlerinin içeriği farklı olsa da ezginin lirizmi ve hüznü ayrı coğrafyalardaki söz yazarlarına ortak duygular yaşattı, yaşatıyor.
DÖRT İSMİN, DÖRT SÖZÜ
Gülten Kaya’nın Türkiye’de ezbere bilinen sözleri şöyle: “Dağlarda, öfkeli başım/ Serhat’ta hep akşam oluyor/ Nasipsiz, kıştan mı?/ Yağmurdan mı yoksa aşktan mı?/ Ağladıkça ağladıkça, dağlarımız yeşerecek, görecek göreceksin/ Ağladıkça ağladıkça, geceyi tutacağız, görecek göreceksin/ Ağladıkça ağladıkça, dağlarımız yeşerecek, görecek göreceksin.”
Maral Ayvaz şarkıyı savaşta hayatını kaybeden çocuklara ve annelerine adadı: “Gecenin bir yarısı, güya huzurlu… / Sessiz ve karanlık, dünya uykuda/ Aniden bir çığlık parçalar serin göğü/ Gömülür kara oğlanın rüyaları… / Artık uçabilirsin, uçurtman elinde/ Özgürce dolaşıp dünyanın dört bir yanını kutsayarak.”
Lina Nikolakopoulou’nun Yunanca sözleri büyük acılardan doğan yalnızlıkları dile getiriyor: “Hâlâ dışlanmış durumdayım, /Bir kartalmışım gibi kendimi sessizlikte tartıyorum/ Hâlâ dışlanmış durumdayım, / Tıpkı bir hacının kuma oyduğu şekiller gibiyim/ Benim yalnız akşamlarım,/ Ermenice şarkılar söylüyorum/ Geri dönmek istiyorum/ Ama cennetin kapısı kapanmış.”
Yoav Itzhak İbranice sözlerde mutluluk çok uzakta olsa da affetmeye başlayarak yola çıkmayı öneriyor: “Mutluluğa giden yol halen çok uzak/ Engellerle döşenmiş/ Gülmenin, neşenin ve aynı zamanda gözyaşının zamanı / Ama hayat çok güzel/ Affetmenin zamanı geldi/ Rahatlamanın, unutmanın/ Zor da olsa, bunu birlikte değiştireceğiz.”
[Kronos.News] 13.5.2020
KRONOS -11 Mayıs 2020
Dünyaca ünlü Ermeni besteci Ara Dinkjian’ın, Türkiye’de “Ağladıkça” olarak bilinen parçası “Picture”, 4 ülkeden 4 farklı dilde söylendi.
Dinkjian’ın sözsüz olarak 1986’da bestelediği ezgiye sonraki yıllarda dört farklı dilde söz yazıldı. Sanatçılar yaptıkları bu çalışmayla dört dili ilk kez bir araya getirdi. Ara Dinkjian’ın New York’ta, Kardeş Türküler ve Maral Ayvaz’ın İstanbul’da, Eleftheria Arvanitaki’nin Atina’da ve Yoav Itzhak’ın Tel Aviv’de yaptığı kayıtlar İstanbul’da bir araya getirildi ve düzenlendi. İnternet üzerinden kaydedilen eser, YouTube aracılığıyla dinleyicilerle buluşturuldu.
TÜRKÇEDEKİ SÖZLERİNİ GÜLTEN KAYA YAZDI, AHMET KAYA SÖYLEDİ
Gülten Kaya’nın sözlerini yazdığı “Ağladıkça”yı Ahmet Kaya seslendirdi ve bu şarkı Türkiye’de çok sevildi. Yunanistan’da Lina Nikolakopoulou’nun sözleriyle “Meno Ektos” adını alan şarkıyı Eleftheria Arvanitaki seslendirdi ve şarkı en bilinen Yunanca şarkılar arasına girdi. “Picture”, İsrail’de Yoav Itzhak’ın İbranice sözleriyle “Ze Hazman Lisloach” ve yine Türkiye’de Maral Ayvaz Ermenice sözleriyle “Anverç Khavar” adını aldı. Şarkı sözlerinin içeriği farklı olsa da ezginin lirizmi ve hüznü ayrı coğrafyalardaki söz yazarlarına ortak duygular yaşattı, yaşatıyor.
DÖRT İSMİN, DÖRT SÖZÜ
Gülten Kaya’nın Türkiye’de ezbere bilinen sözleri şöyle: “Dağlarda, öfkeli başım/ Serhat’ta hep akşam oluyor/ Nasipsiz, kıştan mı?/ Yağmurdan mı yoksa aşktan mı?/ Ağladıkça ağladıkça, dağlarımız yeşerecek, görecek göreceksin/ Ağladıkça ağladıkça, geceyi tutacağız, görecek göreceksin/ Ağladıkça ağladıkça, dağlarımız yeşerecek, görecek göreceksin.”
Maral Ayvaz şarkıyı savaşta hayatını kaybeden çocuklara ve annelerine adadı: “Gecenin bir yarısı, güya huzurlu… / Sessiz ve karanlık, dünya uykuda/ Aniden bir çığlık parçalar serin göğü/ Gömülür kara oğlanın rüyaları… / Artık uçabilirsin, uçurtman elinde/ Özgürce dolaşıp dünyanın dört bir yanını kutsayarak.”
Lina Nikolakopoulou’nun Yunanca sözleri büyük acılardan doğan yalnızlıkları dile getiriyor: “Hâlâ dışlanmış durumdayım, /Bir kartalmışım gibi kendimi sessizlikte tartıyorum/ Hâlâ dışlanmış durumdayım, / Tıpkı bir hacının kuma oyduğu şekiller gibiyim/ Benim yalnız akşamlarım,/ Ermenice şarkılar söylüyorum/ Geri dönmek istiyorum/ Ama cennetin kapısı kapanmış.”
Yoav Itzhak İbranice sözlerde mutluluk çok uzakta olsa da affetmeye başlayarak yola çıkmayı öneriyor: “Mutluluğa giden yol halen çok uzak/ Engellerle döşenmiş/ Gülmenin, neşenin ve aynı zamanda gözyaşının zamanı / Ama hayat çok güzel/ Affetmenin zamanı geldi/ Rahatlamanın, unutmanın/ Zor da olsa, bunu birlikte değiştireceğiz.”
[Kronos.News] 13.5.2020
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



