Mezalime sevap elbisesi giydirme çabası olarak Diyanet'in raporu [Güner Erdem]

Bir Müslümanın şahıs ve olayları İslam Dini’nin kriterleri ile değerlendirmesi onun hem hak, hukuk ve hakkaniyete hem de inandığı değerlere bağlılığın bir neticesi ve göstergesidir. Yüce Mesaj’ın değerleri ile toplumu aydınlatma vazife ve konumunda onların mesuliyetlerinin ne derece önemli olduğunu ise açıklamaya gerek yoktur. Özellikle dini değerlerin mezalime ve hukuk katliamlarına alet edilmek istendiği zamanlarda doğru öğretilip, doğru yorumlanması, hayatî önem taşımaktadır.

Bu açıdan Din Işleri Yüksek Kurulu’nun Fethullah Gülen Hocaefendi’nin İslamî değerlere bağlılığını sorgulama çalışmasını hangi şartlarda, niçin ve hangi kıstasları esas alarak yaptığına bakmak gerekir. Zira eğer diyanet, olayları ve şahısları dini açıdan analiz ederek toplumu aydınlatmayı vazife addediyorsa, bunu dinin temel kriterlerini esas alarak yapmak zorundadır.

Dinin temel prensiplerini esas almanın yanında dikkat edilmesi gereken ikinci husus da sorgulanacak olaya ya da kişinin düşüncelerine bir bütün olarak bakmaktır. Olayın bir kesitini, ya da şahsın bir cümlesini alarak hükme varmak asla doğru netice vermez. Böyle parçacı bir yaklaşım hem hak ve hakikate, hem de ilmi çalışma usullerine aykırıdır. Bu ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur.

Biz bu yazıda, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun hazırlamış olduğu raporun, hizmet hareketi mensuplarına uygulanan sistemli ve müteselsil zulümlere dini meşruiyet kazandırma manasına geldiğini göstermek istiyoruz.

İslam dini, can, din, akıl, nesil ve malın muhafazasını olmazsa olmaz (zaruriyat-ı hamse) temel esaslar olarak kabul etmiştir. (Razi, Mahsul, 5/110; Âmidî, el-Ihkam fi usuli’l-ahkam, 3/274; Şatibi, Muvafakat, 2/20; Ibn Emir Hac, et-Tahrir ve’t-tahrîr, 3/231)Yani bu beş esası korumak, onları ihlal ve ifsat edecek zararları defetmek dini ahkamın temel gayesidir. (Şatibi, Muvafakat, 2/18) Aslında bütün semavi dinler, Zaruriyat-ı hamse denilen bu esasları korumayı hedefler. (Şatibi, Muvafakat, 2/18) Nitekim bu durum pek çok hukuk sisteminin de temelini oluşturmuştur. İslam’ın hukuk ve ahlak sistemi bu değerlerin korunması ve ona göre bir şahsiyet inşası üzerine temellendirilmiştir.

Bu girişten sonra hizmet gönüllüleri ve sempatizanlarının maruz kaldığı muameleleri hukuk ve ahlak sisteminin temel esasları açısından değerlendirmeye başlayabiliriz.

1. Canın (nefsin) korunması

Korunması gereken değerlerin başında insanın nefsinin/canının muhafazası gelir. İnsanın suçsuz yere öldürülmesinin yasaklandığını pek çok ayette görürüz. (En’am, 6/151; İsra, 17/33; Tekvîr, 81/8-9; Furkan, 25/68)Yüce Mesaj’da masum bir insanın öldürülmesi bütün insanlığın öldürülmesine; bir insanın ihyası da yine bütün insanlığın ihya edilmesine denk tutulmuştur. (Maide, 5/32) Kur’an’da kasten bir Müslümanı öldüren başka hiçbir suça karşı ifade edilmeyen en büyük cezalarla tehdit edilmiştir. (Nisa, 4/93) Yine Kur’an’da insanlara eziyet edenlerin çok büyük bir günah ve vebal yüklendikleri bildirilmiştir. (Ahzab, 33/58)

İslam insan hayatının muhafazası için belli esaslar getirmiştir; delilsiz, mesnetsiz kişinin hayatına ve hukukuna eziyet, tecavüz ve katl kesinlikle yasaklanmıştır. Bu itibarla delille suçu sabit olan insanların cezalandırılması hak ve adalet olduğu gibi hiçbir delil olmadan cezalandırılması da çok büyük bir zulüm olarak kabul edilmiştir. (Ahzab 33/58)

Durum böyle iken cebinde bir dolar bulundu, falan şahıs ismini verdi (hangi gerekçe ile verirse versin), falanın akrabası, filana bağlılığını ifade etmemesi gibi sebeplerle on binlerce insanın tutuklanması, hayatın korunması emrine zıttır. Aynı şekilde aylarca yıllarca işkence altında onur ve şahsiyetlerin yerle bir edilmesi gibi zulümlerin dinden cevaz alması söz konusu değildir. Söz konusu olamaz; zira İslam'da ve bütün hukuk sistemlerinde cezalar şahsîdir. Suç fiilini kim işlemiş ise o suçludur, cezayı da yalnız o çeker. Bir insanın suçundan ötürü onun yakınları, dostları, tanıdıkları cezalandırılamaz. Kur'an bu temel disiplini gayet net bir şekilde defaatle vurgulamıştır: "Hiç kimse başkasının günahını çekmez" (En’am, 6/164; İsra, 17/15; Fatır, 35/18). Suçlunun yerine bir başkası; onun ailesi, yakınları, dostları, tanıdığı, selam verdiği kimseler kesinlikle cezalandırılamaz.

Masum insanların cezalandırılması, hukukun temelini oluşturan “Beraet-i zimmet asıldır.” prensibine de terstir. Bir insanın suç işlediği delil ile sabit olmadıkça o kimse masumdur. “Önce cezalandıralım, işkence altında alınan ifadelerle delil oluşturalım.” muamelesini ne din ne hukuk ne de insanî değerlerle bağdaştırmak mümkündür.

Bu itibarla delilsiz tutuklamalar, tutukluların feci işkenceler altında ve tecavüze maruz kalarak can vermesi gibi hususlar dinin olmazsa olmaz kabul ederek, birinci dereceden koruma altına aldığı nefsin (canın) muhafazası esasına karşı işlenmiş bir cinayettir. Hele canı burnundaki hamile kadınların, anne karnındaki yavruların, kundaktaki bebeklerin, tekerlekli sandalyedeki sakat ve yaşlıların hayatlarının karartılması ne İslam’dan, ne hukuktan ve ne de insanlıktan onay alabilir. Değil zaruriyat-ı hamse açısından, pek çok mezalim içinden sadece 17 bin baş örtülü dindar kadının zindanlara tıkılması, bazılarının tacize, tecavüze maruz kalması, 560 bebeğin zindanda sağlıksız koşullarda anneleriyle veya annelerinden ayrı zulüm görmesi hiçbir dini kriter ve kıstas ile izah edilemez. O yüzden “Halifeye biat etmediler dolayısıyla bunları hak ediyorlar!?” manasına gelen hezeyanlara sığınmak zorunda kalıyorlar. (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 4 Ağustos 2017)

2. Dinin korunması

Dinin korunması -Cibril hadisinde ifade edildiği üzere- onun üzerine temellendirildiği iman (inanç esasları), İslam (dinin ibadet ve muamelat ile ilgili değerleri) ve ihsan (kalp ve ruh hayatı, ahlakî değerler)ın muhafazası demektir. (Şatibi, Muvafakat, 4/347) İslamî değerlerin ana blokajı olan bu üç temel ile ilgili pek çok ayet ve hadis vardır. Bu değerlerin muhafazası, bir taraftan onların doğru olarak anlatılmasını, temsil edilmesini gerektirdiği gibi diğer taraftan da Müslümanların inanç ve akidesini bozacak, ifsat edecek, pratik hayatta dini değerleri tahrip edecek yorum ve davranışlardan korunması demektir. Dinî değerlerin korunması aynı zamanda Müslüman kimlik ve şahsiyetinin de muhafazası manasına gelmektedir.

Bugün Türkiye’de dört noktadan din ve Müslüman şahsiyetinin tahrip edildiği gözlemlenmektedir:

a. Mabetlerin siyasileştirilmesi.

Semavî değerlerin kuvvet ve siyasetin emrine verilerek nameşru icraatlara dinden meşruiyet kazandırılmaya çalışılması, insanların vahiy kültürü ile beslenme yeri olan mihrap ve minberlerin bir siyasi partinin propaganda merkezi haline getirilmesi bu arada hak ve hakikati ifade etmek isteyenlere hayat hakkının tanınmaması (hırsızlık haram diyen imamların görevden atılması veya sürgün edilmesi) dinin muhafazası değil, tahribi manasına gelir.

b. İnanç esaslarının tahrip edilmesi

Dinin muhafazasında ilk sırada inanç manzumesi gelir. İnanç manzumesinin rüknü aslisi de tevhid akidesidir. İslam inancına göre Allah vardır, birdir, zatî ve sübutî sıfatlarla muttasıftır. Yüce Allah; zatı, sıfatları ve esmasıyla kullara benzemekten münezzehtir. O’na mahsus özellikler kullara verilemez.

Dinin korunması rüknünün perspektifinden bakıldığında “Bir insanın Allah'ın bütün vasıflarını üzerinde topladığı”[1], “ona dokunmanın bile ibadet olduğu”[2], “rahmetinin gazabını aşacağı”[3] gibi milyonların önünde sarf edilen tevhid ve uluhiyet inancına muhalif sözlerin ne kadar dinin ruhundan uzak olduğu ve şirk koktuğu bellidir.[4]

DİB’nın bütün bunlara sessiz kalması dinin temel esaslarına göre değil, siyasi emirlere göre değerlendirmeler yaptığının açık delilidir.

Oysa ki kıdem (ezelî), beka (ebedî), muhalefetün li’l-havadis gibi Allah’ın zati ve sübutî sıfatları hangi fani için söz konusudur ki belli bir insana verilsin! Hemen her Müslümanın ezbere bildiği İhlas suresinde Allah’ın “Samed” olduğu bildirilmektedir. Samed, herşeyin kendisine muhtaç olduğu halde kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan ganiydir. Bu vasıf hangi insanda vardır?

c. Helal-haram hassasiyetinin tahrip edilmesi

Dinin pratik hayattaki emir ve yasakları, helal-haram hassasiyeti üzerine temellendirilmiştir. Helal-haram bahsinde kul hakkına ve kamu hakkına riayet hayati bir önem arz etmektedir. Hakikat böyle iken “Yolsuzluk yapana kim hırsız derse yalan söylemiş, iftira etmiş olur.” (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 21 Aralık 2014)manasına gelen, hak ihlallerini, yolsuzlukları ve gasbı şirin gösteren yorumların en üst perdeden seslendirilmesi karşısında DİB’in sükût etmesi ne manaya gelmektedir?

Oysaki İslam’da kamu hakkı Allah hakkı kabul edilmiştir. Devlette, kamuda çalışan insanların konumlarını, nüfuzlarını kullanarak, yolsuzluk yaparak haksız kazanç elde etmeleri Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gulül (ihanet) olarak nitelendirilmiştir.[5] Ayet-i kerimede de gulül yapanların ahiretteki feci akıbetleri bildirilmiştir: “Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hâsılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebalini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir.” (Âl-i İmrân, 3/161.)

Kur’an’ı hayatıyla, sözleriyle tefsir ve temsil eden Allah Resulü, bir insanın konumunu kullanarak haksız kazanç elde etmek istemesi karşısında çok net bir tavır koyarak şöyle buyurmuştur: “Eğer bu adam doğru söylüyorsa, anasının veya babasının evinde otursaydı bunlar ona gelir miydi?” buyurmuştur. (Buhari, eyman, 3; Ebu Davut Edep, 17.)

Fıkıh kitaplarında Peygamber Efendimiz’in bu uygulaması kamu çalışanlarının konumlarını kullanarak rüşvet, irtikap, ihtilas gibi değişik yolsuzluklarla kendilerine haksız kazanç elde etmelerinin uygun olmadığına delil olarak zikredilmiştir. Hatta bahsi geçen kimselerin vazifesi icabı görüştükleri insanlardan borç almalarının, eşyalarını ödünç alarak kullanmalarının hatta teberru, bağış bile kabul etmelerinin uygun olmadığı üzerinde durmuşlardır. (Ibn-i Abidin, Reddu’l-muhtar, 5/372; İbn Nüceym, Bahru’r-raik, 6/304; İbnü’l-Hümam, Fethu’l-kadir, 7/272)

Tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan kamu malının değişik yolsuzluklarla hortumlanmasına dinden meşruiyet kılıfı giydirilmeye teşebbüs edilmesi dinin ve Müslüman şahsiyetin genetiğini ifsat etmek demektir.

d. İnfakın tabiatının ifsat edilmesi

İslam’da mali ibadetler infak[6] , zekat[7] ve sadaka[8] isimleri altında emredilmiş ve infak edenlerden[9], zekat verenlerden övgü ile bahsedilmiştir.[10] Hatta mali imkânı olmayanlara bile Peygamber Efendimiz tarafından “Bir yarım hurma bile olsa Allah rızası için infak ederek kendinizi cehennem ateşinde kurtarın.” tavsiyesinde bulunulmuştur. (Buhârî, zekât 9, 10, menâkıb 25, edeb 34; Müslim, zekât 66-67.) Zekat, sadaka ve infakın kimlere verileceği de yine Kur’an’da bildirilmiştir: “Sadakalar, (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (zekât toplayan) memurlara, kalbleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allâh yolunda olana ve yolcuya mahsustur. Allah tarafından kesin olarak böyle farz buyuruldu. Allah alîmdir, hakîmdir (her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir). (Tevbe, 9/60) Dolayısıyla bir Müslüman yukarıda zikredilen sıfatlara sahip kimselere zekâtını, sadakasını verebilir. Belli bir şahsa, gruba veya siyasi oluşuma verilmesi gerekir gibi bir kayıt söz konusu değildir. Dolayısıyla birçok grup zekat ve sadaka toplayıp, hizmetlerinde kullandığı halde –Diyanet de dâhil- hizmet hareketi mensupları yapınca nasıl terör parası sayılabilir?

Durum böyle iken dişinden, tırnağından, helal kazancından artırarak talebeye, yardıma muhtaç olanlara el uzatan hayırsever hizmet insanlarını “terörist” gibi göstermek ne ölçüde dinin ruhuna uymaktadır?! Zikredilen mali ibadetler belli bir siyasi partiye ve onun hoş gördüğü insanlara verildiğinde mi makbul olmaktadır? Hangi ayet, hadis ve fıkhi prensip bunu ifade etmektedir?

3. Aklın korunması

İslam dini’nin korunmasını emrettiği değerlerden biri de akıldır. Bir insanın mükellefiyeti ve ilahi mesaj ile muhatap olması aklının kıvamına ve işlevine bağlıdır. Bu itibarla Kur’an, aklın fonksiyonlarını ifsat eden, sarhoşluk veren maddelerin kullanımını haram kılmıştır. (Maide, 5/90) Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), her çeşit müskir (sarhoşluk veren) ve müfettiri (vücutta gevşeklik meydana getirerek insanın direncini azaltan ve geçici bir haz vermekle birlikte bünyeyi içten içe tahrip eden şey) yasaklamıştır. (Ebû Dâvûd, eşribe 5; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/309.) Bu sayılanların yanında insan aklının fonksiyonlarını iptal eden her şey haramdır.

Islam Dini’nin korunmasını olmazsa olmaz bir değer olarak emrettiği aklın korunması zaviyesinden bakılınca hapsedilen insanların ilaçla, işkenceyle, aklının, muhakemesinin ifsat edilmesi hem dine hem de insana karşı işlenmiş büyük bir suçtur. Islam dini’nin değerlerini anlatma, temsil etme konumunda olanların buna ses çıkarmaması hatta onaylaması ne derece dinin ruhuna uygundur?

4. Neslin/ırzın Korunması

İslam dini, neslin, ırzın korunmasını getirdiği ahkâm ile koruma altına almıştır. Neslin korunması temelde kadın-erkek birlikteliğinin ancak sahih evlilik yoluyla olabileceği esasına bağlanmıştır. Böylelikle hem insanların iffeti, onuru hem de bu meşru yolla çocuk edinme muhafaza altına alınmıştır. (Nur, 24/32)Nesli ifsat eden, insan haysiyet ve namusunu dinamitleyen zina (Isra, 17/32) ve fuhuş (Nahl, 16/90) haram kılınmıştır. Bu cümleden olarak insanları zinaya bağımlı hale getiren ve nesilleri perişan eden müt’a nikahı (geçici evlilik) da haram kılınmıştır. (Mü’minun, 23/5-7; Mearic, 70/29; Buharî, Megazi 38, Nikah 31, Zebaih 28, Hiyel 3; Müslim, Nikah 29)

Dindar, iffetli, namuslu kadınların zindana tıkılması, nezarethanelerde tacize ve tecavüze maruz kalması dinin olmazsa olmaz bir esas kabul ettiği neslin ve ırzın korunmasına karşı işlenmiş korkunç bir cinayettir. Hilafetin ihyası, Müslümanların temsili ve dindar nesil yetiştirme iddiasındaki bir iktidar hangi gerekçe ile kadın-erkek demeden ırz ve namusları çiğneyebilir? Bu iddialarla fiiller arasındaki tezat hangi dini esas ile açıklanabilir? Hiçbir gerekçe ile açıklanamaz. Zira Allah Resulü “Müslümanın diğer Müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır. (Müslim, Birr, 32.; Ebu Davud, Edeb, 35.)” buyurmuştur.

Sünnî mezhepler müt’a (geçici birliktelik) nikahının haramlığında ittifak etmişlerdir. Ne var ki din ve diyanetin temsilcisi kurum tarafından hazırlanan tefsirde müt’a nikahına karşı net bir tavır alınmayıp kapı açık bırakılmıştır. (Kur’an Yolu, Nisa, 4/24. Ayetin tefsiri) Bu tutum neslin korunması esasını delerek bir kırılma meydana getirmiştir. Gösterilen tepki üzerine sonraki baskıda biraz daha kapının kapatılması yoluna gidilmiştir. Maalesef Ehl-i Sünnet ulemasının net duruşu sergilenmemiştir.

Bu arada DİB’nın, müt’a nikahı hakkında bir müslümanın “samimî olarak, ictihad veya taklit yoluyla farklı görüşte olanlara da fâsık diyemez.” (Yazının linki) görüşünü serd ederek geçici birlikteliği mübah gösteren Hayrettin Karaman’a herhangi bir cevap verme lüzumu duymaması da üzerinde durulması gereken bir husustur. Zikrettiğimiz bu iddiadaki “fasık diyemez”ifadesi günaha girmemiştir, dinin ruhuna uygun hareket etmiştir, manasına gelir. Neslin, ırzın korunmasını tahrip eden bu yaklaşımı sükut ile karşılamak kabul manasına mı gelmektedir? Kabul edilmiyorsa neden gayet net bir şekilde “müt’a nikahı haramdır, cevaz verilemez denilmemektedir!?” Bu konuda net konuşamayanlar Efendimizin zina konusunda ruhsat isteyen kişiye verdiği cevabı hatırlatarak soracak olursak “Kendi kızlarına, kız kardeşlerine, teyze ve halalarına (Hanbel Ahmet, Müsned, 5/256.)” mut’a yapılmasına razı olurlar mı?

5. Malın korunması

Malın muhafazası helal yollarla nemalandırılması, telef ve zayi olmaktan korunması demektir. İslam helal dairede mal kazanmayı teşvik etmiştir. (Mülk, 67/15); Hırsızlık (Maide sûresi, 5/38), rüşvet ((Bakara 2/188; Mâide 5/42; İbn Mâce, “Aĥkâm”, 2; Ebû Dâvûd, “Akżıye”, 4; Tirmizî, “Aĥkâm”, 9), gasp gibi gayr-i meşru yollarla mal edinmeyi (Nisa, 4/29) haram kılmıştır. Aynı şekilde gulül, yani ganimet malından aşırmak, kamu malından gizlice bir şeyler alma, devlet malında suistimalde bulunmak da haram kılınmıştır. (Âl-i imran, 3/161) Bir Müslümanın başkasının malını batıl yollar ile yemesi yasaklanmıştır. (Bakara, 2/188)

Helal yollardan mal kazanma yerine insanların dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği mallarının üstüne çökmenin helal olmadığı peygamber Efendimiz tarafından gayet açık, hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmaksızın ifade edilmiştir: “Bir Müslümanın malı ancak gönül hoşnutluğu ile verdiğinde helâldir.”(Darakutni, Sünen, 3/424; Beyhaki, Şuabu’l-iman, 7/346)

Dolayısıyla insanların rızası olmadan onların mallarına, mülklerine çökmek, gasp etmek ve başkalarına peşkeş çekmek hangi ayet, hadis ve fıkhî disiplin ile telif edilebilir. Gasp edilen malın sözüm ona bir cemaat veya bir müftü tarafından kullanılması da -zatında haram olduğu için- ona meşruiyet kazandırmaz.

Bazı âlimler korunması gereken bu beş esasa “hürriyet”i de ilave etmişlerdir. Zira hürriyet olmadan canın, dinin, aklın, neslin ve malın korunması mümkün değildir. Zikredilen bu değerlerin korunması ancak insanın hür olmasına bağlıdır. Bu itibarla insan hürriyetinin muhafazası, korunması gereken değerlerin temelini oluşturmaktadır. Ona denk başka bir değer yoktur. (Nevevi, Mecmu, 13/272; Ibn Aşur, Makasidu’ş-Şerîa, s.280)

Şimdi insan hürriyetinin korunması açısından bakıldığında on binlerce hizmet gönüllüsünün, onları sevenlerin, sempati duyanların veya yakınlarının hiçbir delil olmadan hürriyetlerinin ellerinden alınması dinin ve hukukun ruhuna uygun mudur? Yaşlı piri faninin, hamile kadının, çocuğun, kundaktaki bebeğin, engellinin zindanlara hapsedilerek hayat haklarının ellerinden alınmasının delili nedir? Önce insanların hürriyetlerini ellerinden almanın, sonra da iddianame ve delil oluşturmanın dini, hukukî, insanî bir mesnedi var mıdır? Birilerinin keyfî dine rağmen din adına fetva vermesi yapılan zulümlere meşruiyet kazandırır mı?

İslam âlimleri, dini değerleri, batıl yollara alet eden, helali haram, haramı helal, gayr-i meşru uygulamaları meşru imiş gibi göstermeye çalışan kimsenin zararlarından toplumun korunması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Yönetim ve saltanatın gayri meşru uygulamalarına meşruiyet kazandırmak için fetva verenlerin görüşlerine itibar edilmemesini hatta yasaklanması gerektiğini söylemişlerdir. Bu tür vasıflara sahip olan sözüm ona din alimine “müfti-i mâcin” demişlerdir. (Serahsi, 24/157; Kesani, Bedaî, 7/169; Damad, Mecmau’l-enhur, 7/338)

Dinin korunmasını emrettiği temel esaslar yerle bir edilirken DİB’in ses çıkarmayıp, tam tersine bu mezalime sevap elbisesi giydirmeye çalışması tarihte emsaline az rastlanır bir sukûttur. Müslümanlar genellikle zulüm, zalim denilince hemen Haccac-ı Zalimi hatırlarlar. Aşağıda arz edeceğimiz örnek daha ne Haccacların olduğunu göstermesi bakımından yeterince bir kanaat veriyor olsa gerektir.

Haccac zamanında isyana katılan bir şahsın masum kardeşi suçlu ilan edilmiş, vazifesinden atılmış, evi başına yıkılmış, maaşı da kesilmişti. Mağdur olan bu kimse gelip durumunu Haccac’a anlatmıştı. Haccac, yapılanları mazur göstermek için kendince delil getirmiş ve şöyle demişti : “Sen şairin şu sözünü hiç işitmedin mi?! “Suçlu sana karşı cürüm işleyen kimsedir. Fakat devedeki uyuz hastalığı bazan sağlama da geçer. Nitekim bizzat suçu işleyenin kurtulduğu fakat onun masum akrabasının onun yaptığı cürümden dolayı yerine derdest edilip cezalandırıldığı pek çok kimse vardır.”

Bunun üzerine mazlum şahıs “Ey emir! Ben Allah Teâlâ’nın Kur’an’da şairin bu sözünün tam tersini söylediğini görüyorum. Allah’ın sözü şairinkinden daha doğrudur. Bunun üzerine Haccac, Allah ne buyuruyor diye sordu. İlgili şahıs mealini vereceğimiz şu ayetlerle cevap verdi; “Yusuf’un kardeşini alıkoyması karşısında, onlar şöyle dediler:"Aziz vezir! Onun pîr-i fanî bir babası var (Bu küçük evladını kaybetmeye dayanamaz), onun yerine bizden istediğini alıkoy. Gerçekten seni anlayış gösteren, iyilik sever insanlardan olarak görüyoruz! Yusuf: "Biz malımızı kimin yanında bulmuşsak ancak onu alıkoyarız. Başkasını tutmaktan Allah’a sığınırım. Çünkü biz öyle yaparsak zalimler arasına girmiş oluruz!" (Yusuf, 12/78-79)

Haccac-ı Zâlim Kur’an’ın verdiği mesajı insafla karşıladı ve şu talimatı verdi: “Bunun ismini divana yazın, eski vazifesine tekrar başlatın, evini yeniden yapın, kendisine de maaş bağlayın” Haccac bununla da yetinmeyerek bir münadiye emredip sokaklarda “Allah doğruyu söylemektedir. Şair ise yalancının tekidir.” diye nida ettirmiştir. (ibn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 9/144; 124; Ibn-i Asakir, Tarih-i Dımeşk, 12/145)

Haccac-ı zalimi gölgede bırakacak mezalim işlenirken bunlara dinden kılıf giydirmeye çalışmak; dünyevi makam, mevki ve menfaat için dini değerleri ve ahireti feda etmek demektir. Kur’an, “bile bile dünya hayatını ahirete tercih ederler ” buyurarak bu şekilde hareket etmeyi inkar edenlerin bir özelliği olarak zikretmiştir. (İbrahim, 14/3) Peygamber Efendimiz de bu vasıftaki kimseler hakkında, “Dünya menfaati için dinini satar” buyurmuştur. (Müslim, iman, 186)

Dini değerleri, ahiret hayatını geçici dünya hayatının menfaatlerine tercih etmenin en önemli sebeplerinden birine Yüce Mesaj şu şekilde işaret etmektedir: “Sizden önceki nesillerde, dünyada fesat ve düzensizliği menedecek, böylece onları helâk olmaktan koruyacak idrâk ve fazilet sahipleri bulunmalı değil miydi? Onların içinden görevlerini yaptıklarından ötürü kurtardığımız az kimse var. Zulüm yapanlar ise alıştıkları ve küstahlaştıkları lüks saltanatının peşini bırakmadılar ve hep mücrim ve günahkâr oldular.” (Hûd Sûresi, 11/116)

Dini ve diyaneti temsil konumunda olan insanların Islam’ın korunmasını emrettiği değerlere karşı bir zulüm yapıldığında bunun yanlışlığını anlatmaları vazife, inanç, ilim ve şahsiyetlerinin bir gereğidir. Bunun aksine hareket ederek hayatını İslam’ın tanınmasına, bilinmesine ve sevdirilmesine adamış, kitapları kırktan fazla dünya diline çevrilmiş, fikir atlası üzerine onlarca master, doktora tezi, sempozyum yapılmış ve dünya uleması tarafından takdirle yad edilmiş Fethullah Gülen’i, parçacı, kesip yapıştırarak başka bir şekle koyarak tadlil etmeye yeltenmek ona ve sevenlerine yapılan mezalimi bir manada meşru göstermektir. Yapılan mezalime sevap elbisesi giydirmeye çalışmaktır.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinden parçacı bir yaklaşımla altından üstünden kesip çarpıtarak “tadlil” ve “tekfir” çıkarmaya çalışarak, mezalime meşruiyet kazandırmaya yeltenmek zulümdür. Oysaki Kur’an, “Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın! Yoksa size ateş dokunur.” (Hud, 11/113) ayetiyle zulme değil yalnız âlet ve taraftar olanı, belki en küçük bir meyil ve sempati duyanları dahi dehşetle ve şiddetle tehdit etmektedir. Çünkü küfre rıza küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür. (Bediüzzaman, Mektubat, 28. Mektup, 2. Nokta)

Dünden bugüne dini, makam, mevki, dünyevî menfaat ve gücün emrine veren kapıkulları olmuştur. Kur’an’da bildirildiği ve tarihte de kaydedildiği üzere ebedî değerleri geçici, mevsimlik dünyevi menfaat, lüks ve konfora feda eden hak ve hakikati görmeyen görmezlerin saltanatı da mevsimlik ve ibretlik olmuştur.

[5] Ebu Davud, imaret, 10; Hâkim, Müstedrek, 1/563.
[6] Bakara, 2/254, 267; Nisa, 4/39; Hadid, 57/7.
[7] Misal olarak; Bakara, 2/43, 83, 110; Nisa, 4/73
[8] Tevbe, 9/103
[9] Bakara, 2/177; Maide, 5/55; Hacc, 22/41, 78
[10] Bakara, 2/264/ 262; Hadid, 57/10; Furkan, 25/67.

[Güner Erdem] 24.8.2017 [www.fgulen.com]

Diyanet’in Fethullah Gülen aleyhindeki raporuna bakış [Prof. Dr. Suat Yıldırım]

İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar. Büyük ölçüde doğru. Fakat insanlarla sağlıklı bir iletişimde, varış yolu üstündeki istasyonlar gibi geçilmesi gereken on merhale var. Her merhalede kısaca durup durum değerlendirmesi yapmak gerekir.

Ne düşündüm?

Ne demek istedim?

Ne dediğimi sanıyorum?

Ne dedim?

Muhatabım benden ne işitmek istedi?

Ne işittiğini sandı?

Ne işitti?

İşittiğinden ne anlamak istedi?

Dediğimden ne anladığını sandı?

Fiilen ne anladı? (Bernard Werber, L’Enyclopédie du savoir relatif et absolu, Paris, Éd. Albin Michel,2000, p.34)

Diyanet İşleri Başkanlığının raporunu okurken, bu ihtimalleri sorgulayarak değerlendirme yapmak oldukça önemli. Hatip ne diyor? Onu kendine göre söyletmek isteyen ne çıkarıyor? Meşhur Farsça beytin tam yeri: “Men çe gûyem, tenburem çe zened?” (Ben hangi havadayım, tanburum ne havada? Benim söylediğim nerede, karşımdakinin anladığı nerede?)

Elli yıldan fazla bir zamandan beri konuşan, ülkemizin her tarafında konuştukları, yazdıkları izlenen Muhterem Fethullah Gülen’in dedikleri pek iyi anlaşılmış olduktan sonra, faşist bir yönetimin propagandasıyla sun’i bir ortam meydana getirildi. “Biz elli senedir işitme, görme ve anlama engellisi imişiz. Şimdi seni yeniden dinlemek ve duymak istediğimiz bir takım yanlışlarını bulmak istiyoruz” vesvesesi üflendi. Evet, bu rapor hadisesi bundan ibarettir. İslam’a bağlılığı gün gibi aşikâr bir zatı İslam dışı göstermek kolay olmadığından, hazırlatılan rapor tutarsız söz yığınından ibaret olmuştur. Bu metni Din İşleri Yüksek Kurulu’nun hazırlama ihtimali bence oldukça zayıftır. Zira onlar yeterince tanıdıkları bu zatta İslam dışı fikirleri bulmanın pek kolay olmadığını bildiklerinden, yeni yetme birkaç raportöre verilen talimatla alelacele hazırlatılmış ve siyasi otoritenin emri ile imzalatılmıştır.

Böyle olunca, girişte sunduğum on merhaleden beşinci ihtimal devreye girmiş ve muhatap, söyleneni değil de, bulmak istediklerini yazmış. Önyargı ile İslam ilim ve takva beldesinin kapısı Hz. Ali radiyallahu anh’ı, hakem kabul ettiğinden dolayı mahkûm eden Haricî kafa: “Kur’an, ‘Allah’tan başka Hakem aramak olmaz’ diyor (6 En’am, 114). Sen ise ona muhalif davrandın.” dediler. O: “ Bu, yanlış maksat için kullanılan doğru bir söz! Dediğiniz doğru, Allah’tan başka gerçek Hakem olmaz. Fakat O, hükmünü Kur’an’da bildirdi. Kur’an bir kitap olarak kendisi bu hükmü uygulayamaz. Onu insanlardan birinin uygulaması gerekir. Benim yaptığım da bundan ibaret” dedi (Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal, s.111). Ama ne çare, haricî kafa düşünmedi. Dinden çıktı diye Hz. Ali gibi, Hz.Peygamber (a.s.m)ın övgülerine mazhar olmuş pek büyük bir ilim ve takva âbidesini katl etti. Onu vuran zalim kılıç, maalesef günümüze kadar da kınına girmedi. Halbuki o hazret, kendisine kılıç çekenler hakkında mürted demez, “bize zulm eden din kardeşlerimiz” derdi. Müslümanlığına delil olan biri hakkında “İslam dışına çıktı” demenin vebalini iyi bilirdi.

Bu konu ile ilgili ayet-i kerimeleri ve Peygamber Efendimiz aleyhis salat ü ve’s selam’ın hadis-i şeriflerini değerlendiren fukahay-ı kiram: “Bir meselede doksan dokuz ihtimal küfre ve bir ihtimal de küfür olmadığına olursa, küfürde olmamak sûretiyle fetva vermek gerekir” diye hükm etmişlerdir (İbn Âbidin, Reddu’l-Muhtar, I-VI, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1992, 4/224) . Hem İmam-ı Âzam Ebû Hanife’nin kapı gibi ölçüsünü unutmayalım: “Kişi İslam’a hangi kapıdan girmişse o kapıdan çıkar” (Kemaleddin Ömer İbn Ahmed, Buğyetu’t-taleb fî tarihi Haleb, Dâru’l-Fikr, 6/2893. İmam Tahâvî (ö. 321/933) Ehl-i Sünnet akidesini toplayan meşhur eserinin Girişinde şöyle der: "Bu kitap, İmam Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve Muhammed Şeybanî gibi fakihlere göre -Allah hepsinden razı olsun- Ehl-i Sünnet akidesini beyan etmektedir (Gaznevî, Şerhu Akîdeti't-Tahâvî, s.22). Tahâvî metinde de onların akidesini şöyle ifade eder: "Kişi imana nereden girmişse ancak onu inkâr etmekle oradan çıkar" (A.g.e. s.115). Görüldüğü gibi bu da farklı lafızla tamamen aynı mânayı beyan etmektedir. Yani kelime-i şehadet ile, Allah’ı Rab, Hz. Muhammed’i onun elçisi kabul etmekle kişi İslam’a girer, ancak bunu inkâr etmekle o binadan çıkar. Bu kapı gibi ölçüyü görmez’den gelen, kişiyi paketleyip balkondan yere sarkıtmaya kalkarsa bu iş geçerli olmaz, ama buna girişen balkondan düşebilir. Kimsenin de bu duruma düşmesini temenni etmem.

Fakihlerimizi bu ihtiyata sevk eden ciddi gerekçeler vardır ki onlardan birkaç tanesi şunlardır: Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse diğerini fasıklık veya kâfirlikle itham etmesin. Suçladığı kimse fasık veya kâfir değilse, bu sıfatlar kendisine döner” (Buharî, Sahih, Edeb, 44). “Bir kimse din kardeşine “Ey kafir!” derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre girer. Eğer o kimse dediği gibi ise ne âla; aksi takdirde sözü, kendi aleyhine döner” (Müslim, Sahih, 1, 19). Haricîlerin zuhurunu görecek kadar yaşayan Abdullah ibn Ömer (r.a) gibi sahabe fakihleri, onların, ayetleri yanlış anlayıp uyguladıklarını ifade etmek için: “Haricîler, bu Ümmet içinde ortaya çıkan en şerli fırkadır; çünkü onlar, kâfirler hakkında indirilen ayetleri müminler aleyhinde gösterdiler”demişlerdir (Buharî, Sahih, Kitabu İstitabeti’l- mürteddin, 6). Doğru anlayıp doğru uygulamadıktan sonra ayetleri sıralamak marifet değildir.

Raporun din dışına çıkarmak istediği âlim Fethullah Gülen, tüm hayatı boyunca İslam’a öylesine bağlı yaşamaya gayret etmiştir ki bu ithamla başı kesilse bile kanının her damlası:

“Huda Rabbim, nebim hakka Muhammed’dir Resûlullah,
Hem İslam dinidir dinim, kitabımdır kelamullah”

diye yazacak bir şahsiyettir. Dini anlayan ilim sahibi olduğuna da vaazları, kitapları, yaptıkları, sözlerini dinleyen müslümanların anlayış ve davranışları şahittir.

Kur’an-ı Hakîm, Allah’ın kıyamete kadar gelecek insanlığa rehber olarak gönderdiği İslam medeniyetinin güneşi, temeli, anayasası ve bütün islamî ilimlerin kendisinden kaynaklandığı, kütüphaneler dolusu kitapların mânalarını kapsayan mukaddes bir kitaptır. Tefsir, usul-i tefsir, esbab-ı nüzul, usul-i fıkıh, fıkıh, hadis, akaid, kelam, tasavvuf, ahlak, belagat, ahlâk-ı islamiyye gibi ilimler onu gereği gibi anlamanın yol ve yöntemlerini göstermektedir. Bunlardan habersiz haricî tavrı onu layıkı ile anlamaktan çok uzaktır. Kur’an’da ve dinde müteşabih, muhkem, umum, husus, mutlak, mukayyed, esbab-ı nüzul, mecaz, hakikat, teşbih, istiare gibi kavramlar bulunmakta olup onların maksatlarının bu ilimlerin prensiplerine göre anlaşılması gerektiğini İslam âlimleri bildirmişlerdir. Maalesef rapor, bu ilimlerin kural ve prensiplerini yeterince uygulamaktan uzaktır. Ezcümle:

Sayfa 14’de “Caminin kürsüsünde Allah vardır. Cemaatın arasında Muhammed Mustafa vardır” başlığı altında Muhterem Hatibin İzmir Hisar camiinde 1989’daki vaazından şu iktibas yapılmış:

“A. ALLAH İLE GÖRÜŞME İDDİALARI

1. “Caminin Kürsüsünde Allah Vardır, Cemaatin Arasında Muhammed Mustafa Vardır”

Gülen 26.11.1989 tarihli Hisar Camii’nde yaptığı bir konuşmasında İslam inancıyla bağdaşması asla mümkün olmayan şu ifadelere yer vermektedir: “Mümin mabede adımını attığı andan itibaren orada gerçekten kime ta’zim yapılacak, onun mehabet ve mehafeti altına girer. O meclis öyle bir meclistir ki o meclisin kürsisinde artık bakan, gören, duyan, her şeyimize nigehban olan (haberdar olan) Allah vardır. Ve eğer saflarınızın arasında dolaşan birisi varsa, yukarılardan ona müsaade edilmişse o da kendisi ile alakalı her toplantıda bulunup toplantıyı şereflendirmek için bulunan, gönüllerimizin sultanı, gönüllerinizin sultanı, insanlığın efendisi Hz. Muhammed Mustafa vardır. Ve sizi böyle bir mülahaza altında, camide hatırlatacağım, çağıracağım, davet edeceğim gibi ukalaca şeylerden kaçınarak, sizi, böyle bir tablo karşısında camide bulunduğunuz şeyleri takdire davet ediyorum. Kalpleriniz, benim anlayış ve idrakimin çok üstünde bunu takdir ediyordur zannediyorum. Onun için hoca da girse, devlet başkanı da girse, başbakan da girse; burada bizim kalplerimize saniyede, yetmiş defa nazar eden Allah var celle celalühü! Ve burada O’nun gözünün içine bakan, O’nun cemâl-i bâkemâlini müşahade eden Hz. Muhammed Mustafa vardır. Çünkü cemaat, onun cemaatidir, çünkü sultan odur, çünkü sikkeyi basan odur; tuğrayı kesen odur.” (Görüntülü Vaazlar 1-Hisar 1, Kutsilerin Takvası, dk. 10:40-12:00).”

Bu pasajı verdikten sonra rapor şu sonuca varıyor: Konuşmada başlıca üç sakıncalı söylem yer almaktadır: 1- Gülen’in konuştuğu kürsüde Allah vardır. 2- Peygamber Efendimiz Allah’ın gözünün içine bakmaktadır. 3- Hz. Peygamber, Gülen’in hitab ettiği cemaatın arasındadır.

Bu değerlendirme, acınacak bir anlayış sefaleti sergiliyor. “Allah’tan başka Hakem yok” diyen Haricî bile bu kadar tutarsız olmamıştı. Şöyle diyor:

“Gülen’in konuştuğu kürsüde Allah’ın bulunduğu iddiası Yüce Allah’a mekân isnat etmek anlamına gelir. Yüce Allah “mekândan münezzeh” olduğu için O’na mekân isnat eden söylemler kullanmak İslam inancına kesinlikle aykırıdır. Hatta bazı Hanefi âlimler, “Allah semadan ve arştan bizi gözlemektedir.” ifadesini kullanmanın bile sahih Allah tasavvuruyla bağdaşmayan, kişinin imanını zedeleyen bir davranış olduğunu ifade etmişlerdir. (Yahyâ b. Ebû Bekr el-Hanefî, Kitâb fi Beyâni’l-İ’tikâd, s. 18). Buna rağmen örgüt lideri, inanç bakımından risk taşıyan, kişinin imanını tehlikeye sokan bu ifadeleri pervasızca, kitleleri etkilemek için kullanmış; onun tarafından Allah, –hâşâ– cami kürsüsüne yerleştirilmiştir. Allah’a göz isnad edilmesi ve Hz. Peygamber’in onun gözünün içine baktığının ileri sürülmesi Yüce Allah’ı cisim olarak düşünen veya O’na cismanî özellikler nisbet eden tam bir ‘Mücessime’ ve Allah’ı yaratıklara benzeten ‘Müşebbihe’ tavrıdır. Sapkın dinî anlayışlara sahip bu grupların (fırak-ı dâllenin) söylemlerinin örgüt lideri tarafından özensizce, cemaate nüfuz etmek için kullanılması onun ya bilgisinin ya da dinî duyarlılığının eksik olduğunu açıkça ortaya koymakta; daha yerinde bir ifadeyle, iman esasları dâhil hiçbir kutsal değeri istismar etmekten çekinmeyen cüretkâr tavrını gözler önüne sermektedir. Hz. Peygamber’in Gülen’in konuştuğu cami cemaatinin arasında olduğu iddiası ise kendini yüceltme adına sarf ettiği dinî ve hissî dayanaktan yoksun bir hezeyandan ibarettir.”

Şu hadis-i şeriflerin ışığında hatibin söylediklerini anlamaya çalışalım:

Ebu Hüreyre (r.a) Allah Resulü (a.s.m)dan nakl ediyor: “Bir grup insan Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında onu müzakere eder (ders yaparlarsa) mutlaka üzerlerine maddî manevî huzur, rahatlık iner, onları rahmet kaplar ve melekler çevrelerini kuşatır ve Allah o kimseleri Kendi yanında bulunan melekler arasında anar” (Müslim, Sahih, Zikr, 38).

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi: “Allah Teala’nın, zikir meclislerini kollayan seyyar melekleri vardır. Onlar Allah’ın anıldığı bir meclis bulur bulmaz onların yanına otururlar, kanatlarını birbirine bitiştirirler. Zikr edenlerle dünya semasının arasını dolduracak kadar yerleşirler. Zikr edenler dağılnca göğe yükselirler. Allah Teala olanları pek iyi bildiği halde Kendisi ile onlar arasında şöyle bir konuşma geçer:

-Nereden geliyorsunuz?

-Yeryüzünde Seni tenzih, tekbir, tehlil, hamd eden ve Sen’den isteyen kuullarının yanından geliyoruz.

-Ben’den ne istiyorlar?

-Cennetini istiyorlar.

- Cennetimi gördüler mi?

-Hayır ya Rabbi!

-Bir de görselerdi kim bilir ne yaparlardı!

-Ayrıca onlar Sana sığınıyorlardı.

-Peki neden sığınıyorlardı?

-Sen’in cehenneminden sığınıyorlardı ya Rabbi.

-Peki cehennemimi gördüler mi?

-Hayır ya Rabbi.

-Bir de cehennemimi görselerdi kim bilir ne yaparlardı!

-Ayrıca onlar Sen’den af diliyorlardı.

-Ben de onları affettim, istediklerini verdim, korktuklarından onları kurtardım!

Sonra melekler şöyle dediler: Ya Rabbi, onların arasında çok günahkâr biri de vardı ki sadece geçerken yanlarına uğramıştı.

Allah Teala şöyle buyurdu: “Ben onu da affettim, çünkü onlar öyle kimselerdir ki yanlarında oturan da mahrum kalmaz” (Müslim, Sahih, Zikr, 25; Buharî, Sahih, Daavat, 66).

Bir hadis-i kudside, Resulullah (a.s.m) : “Allah Teala şöyle buyurdu: Ben kulumun beni düşündüğü gibiyim. Beni hatırlayıp zikr ettiğinde onunla beraberim. O Beni kendi başına hatırlar ve anarsa Ben de onu aynı şekilde anarım. Şayet Beni bir topluluk içinde anarsa Ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım” (Buharî, Sahih, Tevhid, 15).

Bu hadis-i şerif şu manaları ihtiva ediyor: Cami, Allah’ın evidir. Allah’ın kitabını, dinini öğrenmek, O’nu anmak için orada toplanan cemaat, O’nun rahmet nazarı altındadır. Melekler onların yanına varıp onlara refakat ederler. Allah onlardan razı olduğu için, Mele-i â’la’daki melaikeye, o kullarını takdir ettiğini bildirir. Allah Kendisini zikr eden kulu ile beraberdir. O, Kendisini zikr eden kulunu anar, över. Bu hadislerde müteşabih ifadeler var. Ayet-i kerimelerde de Allah’a; ayn yani göz (20 Tâhâ 39) ; a’yun yani gözler (11 Hud, 37; 23 Mü’minun 27; 52 Tur, 48); yani Allah’ın beraberliği (57 Hadid, 4), Allah’ın vechi yani yüzü (28 Kasas, 88; 76 İnsan 9; 6 En’am 52), Allah’ı önünde bulma (24 Nur 39 ) gibi müteşabih ifadeler vardır. Din dili, bu gibi kendine has ifadelerle Allah’ın varlığını insanlara hissettirir. Selbi sıfatlardan ziyade sübuti sıfatlarla O’nu tanıtır. Felsefi soyut kavramlardan çok, müşahhas kavramlarla ilahi hakikatleri insan anlayışına yaklaştırır. Bunlar yaratıklara ait bazı sıfatlar isnad ediyor intibaı verse de, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûra 42, 11) gibi muhkem ayetlerin ışığında anlaşılmışlardır. Bu lafızları Yüce Allah’ın münezzehiyetine layık bir tarzda tefsir eden ilimler olduğundan, böylesi müteşabih ifadeleri anlamada İslam ümmeti başından beri müşkilat çekmemiş, ilmî seviyesi yüksek olmasa, hatta ümmî olsalar dahi Müslümanlar bunları kelam-ı ilahinin maksadına uygun olarak, siyaka göre O’nun rızası, inayeti, rahmeti, tevfiki veya ilmi mânalarına anlamışlardır. Camiye giriş âdabını anlatan bir çok vaiz: “Allah’ın evine giriyorsunuz. O’nun huzuruna çıkacaksınız. Ona göre bir huşû ve vakar ile girin” gibi hatırlatmada bulunur. Bu gibi ifadelerden kimse Allah’ın bir mekân içinde olduğunu düşünmez. Raporun iddia ettiği üzere Hatibi; Mücessime, Müşebbihe gibi Allah’ı yaratıklara benzeten fırkalara sokuşturmaya çalışmak, gerçekten sırıtmakta, “ben ne diyorum, muhatabım ne çıkarıyor?” sözüne masadak olmaktadır. En büyük iki akaid imamından biri İmam Eş’arî (ö.324/935) müslümanlar içinden çıkmış olup bazıları çok uçuk iddialarda bulunan, birçok kimsenin küfre girdiler diye nitelendireceği yüzden fazla fırkanın inançlarına yer verdiği kitabına “Makalatu’l-İslamiyyin ve ihtilafu’l-Musallin” adını vermiştir. Kur’an’ı kabul edip Ehl-i kıble olan bütün bu inançlardan hiç birini İslam dışına çıkarmamıştır. Raporu hazırlayanlar bunu göz ardı ederlerse Fethullah Gülen hoca efendiyi ve onu takdir eden camiayı değil de, asıl kendilerini tehlikeye attıklarını düşünmelidirler. Camideki cemaata hitap eden hatip, ayetlere ve hadislere dayanarak, onlarda bildirilen vasıfları taşıyan böyle bir mecliste Allah’ın rızasının olduğunu vurgulamaktan başka bir şey yapmamıştır.

Sayfa 16’da Muhterem Fethullah Gülen’in bir hadisi açıklamasının nerelere çekildiğine bakalım:

Dünyada Cenâb-ı Hakk’ı Müşahede

İleriki alıntılarda da görüleceği üzere Gülen, doğrudan Allah’ı gördüğünü ve müşahede ettiğini iddia etmektedir. Ancak o, bu iddiasına zemin hazırlayabilmek için önce herhangi bir beşerin de Allah’ı görebileceğini söylemesi gerekmektedir. Dolayısıyla Gülen, Yol Mülahazaları isimli eserinde şu satırlara yer vermektedir:

“Vicdan mekanizmasına ait hislerini inkişaf ettirmiş birinin nazarında şehvet hislerinin tesiri çok da önemli değildir. Böyle biri memnu bir manzara karşısında vicdanını dinleyerek “Nazar şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim onu benden korktuğundan dolayı terk ederse onu imana çeviririm. Ve o kimse bunu kalbinde derin bir zevk olarak hisseder” kutsî hadisini hatırlar ve haram işlememek için gözünü kapar. Bu hadisi şeriften de anlaşıldığına göre Cenâb-ı Hak, gözünü haramdan çeviren bir insanın kalbinde, imana ait öyle bir lezzet vermektedir ki bu lezzet, o insana âdeta her türlü iştihayı (arzuyu) unutturmaktadır. O kişinin haram karşısındaki bu tutumu, daha sonra Cenâb-ı Hakkı müşahede gibi mühim bir neticeyi de semere verecektir. Bu müşahede ötede olabileceği gibi bu dünyada da olabilir.” (Gülen, Yol Mülahazaları, Nil

Yayınları, İzmir 2008, s. 80).

Bu ifadelerde, gözünü haramdan koruyan kimselerin Cenâb-ı Hakk’ı müşahede (görme) gibi güzel bir sonuçla karşılaşacakları dile getirilerek bunun âhirette olabileceği gibi bu dünyada da gerçekleşebileceği iddia edilmektedir.”

Muhterem Hatip Fethullah Gülen, açıkça görüldüğü üzere bir hadis-i kudsiyi (el-Hakim, Müstedrek, 4/314; Münzirî, et-Terğib ve’t-terhib, 3/63) zikr edip Allah’ın övdüğü işi yapan kulun derecesinin yüksekliğini dile getirmektedir. Rapor ise suizanla bile zor çekilecek yerlere çekiyor: Güya Gülen “doğrudan Allah’ı gördüğünü ve müşahede ettiğini iddia etmektedir. Ancak bu iddiasına zemin hazırlayabilmek için önce herhangi bir beşerin de Allah’ı görebileceğini söylemesi gerekmektedir (…)

Dayanılmaz bir cazibe karşısında, Allah’ın kendisini gördüğünü hatırlayarak, Şeytana ve nefsine uymayıp şehvetle bakıştan vaz geçen mümin, ne yapmıştır, ihsan idealini gerçekleştirmiştir. İhsan nedir ? Resulullah (a.s.m)’ın tabiriyle “O’nu görüyorcasına Allah’a ibadet etmektir” (Buharî, Sahih, İman, 1) . Hatip, Allah’ı görüyorcasına O’nun huzurunda isyan etmekten utanan kulun derecesinin yüksekliğini anlatmaya çalışmıştır. Hatibin, hadis-i şerifte bildirilen tabiri kullanmasını mahkûm eden rapor, “O’nu görüyorcasına Allah’a ibadet” diyen Hz. Peygamber’e ne cevap verecek acaba? Yüce Allah’ı görüyorcasına O’na kulluğu yüksek bir makam olarak gösteren Hz. Peygamber (asm)ın beyanına uymanın yanlışlığını kim iddia edebilir? Muhterem Hatib’in savunmaya ihtiyacı yok. Allah’ı görüyor gibi kulluk etmemizi en büyük gaye olarak bildiren Efendimiz’in bu beyanı başka hiçbir söze hacet bırakmamaktadır.

Konuyu ilgisiz yerlere çeken maksatlı tavır bununla da kalmıyor. Vehim devreye giriyor. Vaiz söylemese de, rapora göre, onun gizli iddiası, insanları Allah ile görüştüğüne inandırmaktır. Güya Gülen : “doğrudan Allah’ı gördüğünü ve müşahede ettiğini iddia etmektedir. Ancak bu iddiasına zemin hazırlayabilmek için önce herhangi bir beşerin de Allah’ı görebileceğini söylemesi gerekmektedir (…) . Bu çıkarımı bir lise öğrencisi bile yapsa mazur karşılanamaz. Din İşleri Yüksek Kurulu buna nasıl imza atabilir. Bu cehalet, suizan ve önyargı karalaması, hazırlayanların düştüğü seviyeyi o derecede göstermektedir ki, başkasının tenkidine hiç hacet bırakmamaktadır.

Sonra da hadis-i şerifi açıklayan Hatibi firak-ı dalle’ye,İslam’dan sapan sapık gruba atıyor ve şöyle bitiriyor: “Böyle bir sapmayı kitlelere telkin etmek ise, kendisine bağlı konsolide/muhkem bir topluluk oluşturmak için dinî hakikatleri çarpıtmaktan çekinmeyen makyavelist bir zihniyet ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir” (s.17). İki sayfanın sonucu olan bu psikiyatrik laf salatası, raporu hazırlayanların dini de, hukuku da, ahlâkı da, sosyolojiyi de yeterince bilmediklerinin itirafından ibarettir. Din İşleri Yüksek Kurulunu bu duruma düşürenlere yazıklar olsun!

Peygamber Efendimiz (a.s.m) çocuk yaşta olan Abdullah İbn Abbas (r.a)’ya bile: “Ya gulam, ihfazi’llahe yahfazke. İhfazi’llahe tecidhu emamek” diye başlayan nasihatte bulunmuştur. Anlamı: “Evladım! Sen Allah’ı gözet ki O da seni gözetsin. Sen Allah’ı gözetirsen O’nu önünde bulursun. İsteyecek olursan yalnız Allah’tan iste! (…) (Tirmizî, Sünen, Kıyame, 59; İmam Ahmed, Müsned 1, 307). Sözü uzatmaya gerek yok. Hazret-i Peygamber (a.s.m)ın bu beyanı, yoruma ihtiyaç bırakmaksızın, bu kabîl tutarsız iddialara en kesin cevaptır.

Böylesi bir metin, cevabı uzatmayı, yazanı da okuyanı da daha fazla meşgul etmeyi hak etmiyor. Ama bir konuyu daha irdeleyip yazımı tamamlamak istiyorum. S.18-19 dan “Zat-ı Uluhiyyet ile bî kem u keyf konuşması” başlığını iktibas edelim:

“Yukarıdaki alıntıda üstü kapalı bir şekilde Allah’ı gördüğü hadsizliğinde bulunan Gülen, aşağıdaki pasajda ise zaman ve mekân üstü olarak; Allah, Cebrail ve Hz. Peygamber ile nitelik ve niceliği belirsiz bir şekilde görüştüğünü ima etmektedir. Ancak bunu yaparken kendisine karşı oluşabilecek soru işaretlerini ve muhtemel tepkileri bertaraf etmek amacıyla konuyu kendisinden bahsetmeksizin genel bir anlatımla izah etmeye çalışmaktadır. Şu kadar var ki müntesipleri bu ifadelerle Gülen’in aslında kendisinden bahsettiğini çok iyi bilmektedir. “Yani insan, mahiyeti itibariyle zaman üstü, mekân üstü olabilir. Dünü yarınla beraber görebilir. Doğrudan doğruya huzur-i risaletpenâhiye ulaşabilir ve Efendimizi dinleyebilir. Hz. Cibril’i Kur’an okurken duyuyor gibi olabilir. Zât-ı uluhiyyetin bikem u keyf kendisine konuştuğunu duyabilir. Buna binaen ehlullahtan bazıları Efendimizden ve sahabeden hadis aldıklarını söylüyorlar. Hatta ben tabiindenim diyen insanların sayısı az değildir… Doğrudan doğruya efendimizden emir aldım diyenlerin sayısı da az değildir.” (Gülen, Sohbet-i Canan, Nil Yayınları, İstanbul 2013, s. 21-22).

“Öyle ki, inkişaf etmiş bir gönül, melekûtî ufku itibariyle dünü bugünle beraber, bugünü de yarınla beraber duyup yaşayabilir ve zaman üstü olmayı bütün derinlikleriyle duyabilir.” (Gülen, Kalbin

Zümrüt Tepeleri 3, Nil Yayınları, İstanbul 2011, s. 98).

Yukarıdaki ifadelerde Gülen, başlıca şu üç iddiada bulunmaktadır:

1. İnsan, keyfiyeti/niteliği ve kemiyeti/niceliği meçhul bir şekilde Yüce Allah’ın konuşmasını duyabilir.

2. İnsan, zaman ve mekân üstü olabilir; dünü bugünle, bugünü de yarınla beraber yaşayabilir.

3. Doğrudan doğruya Peygamber Efendimizin huzuruna çıkıp onunla görüşebilirve hatta ondan talimat alabilir. Kur’an-ı Kerim’de havarilere (Mâide, 5/111) ve Hz. Musa’nın annesine (Tâhâ, 20/38) ilham yoluyla birtakım yönlendirmeler yapılmış olsa da âyet-i kerimede açıkça vurgulandığı üzere peygamberler dışında hiçbir kimsenin Yüce Allah ile konuşup görüşmesi vaki değildir. Allah Teâlâ kendi mesajını insanlara ulaştırmak için onlar arasından seçmiş olduğu peygamberleri vasıta kılmıştır. (Şûrâ, 42/51). Bu sebeple Allah’ın, peygamberler dışında insanlarla konuşması söz konusu olamaz. İnsanın zaman ve mekân üstü olduğu iddiasına gelince böyle bir özellik sadece Yüce Allah’a mahsustur. Allah’ın dışında hiçbir varlık zamandan ve mekândan münezzeh değildir. Nitekim âyet-i kerimede hiçbir varlığın Allah Teâlâ’nın zatına has özellikleri taşıyamayacağı şu şekilde ifade edilmektedir: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 42/11).

Dünü bugünle, bugünü de yarınla beraber yaşamak iddiası da geçmişi ve geleceği aynı anda bilmek ve gayba muttali olmak anlamı taşır. Hâlbuki gayb bilgisi sadece Allah’a mahsustur. Zira Kur’an-ı Kerim’de, “Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir.” (En’âm, 6/59) buyurulmaktadır. Dolayısıyla Gülen’in bu sözleri İslam inanç esasları ile bağdaşmadığından bu tür iddialarda bulunan kişilerin söylediklerini de dikkate almamak gerekmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüşüp ondan talimat alma iddiası ise ileride ayrı bir başlık altında ele alınacaktır.”

Değerli okuyucu dikkatle okursa buradaki niyet okuma, suizan, ön yargı, lafı ilgisiz yerlere çekme gibi tutarsızlıkları görebilir. İmam Gazzalî İhyay-ı Ulum eserinin “Kur’an okuma âdabı” bölümünün üçüncü kısmında, Kur’an okumanın derunî âdabını on maddede toplamıştır. Bu da oldukça bilinmekte olup bir çok vaiz ve ilim ehli bu mütalaasını ondan nakl etmişlerdir. “Tahsis” adını verdiği sekizinci maddede İmam Gazzalî şunu vurgular: Okuyan, Kur’an’daki her hitabın yalnız kendisine yönelik olduğunu düşünüp etkilenmelidir. Raporun zihniyeti, bunu kim bilir nasıl tenkid ederdi: “Ne demek, Kur’an bütün insanlığa geldiği halde onun yalnız kendisine hitap ettiği iddiası da ne oluyor? Batıl ve saçma bir iddia vs.” derdi. Bundan sonraki dokuzuncu maddede ise İmam, Kur’an’ı okuyan veya dinleyenin onu Hz. Peygamber’den, sonra Cebrail’den işittiğini tasavvurdan sonraki mertebeye “terakki” adını verip şöyle diyor: “Okuyan veya dinleyen, Kur’an’ı bizzat Allah’tan dinleme derecesine terakki etmeli.” (İhyay-ı Ulum, 1, 372-382).

Muhterem Hatip Fethullah Gülen’in sözlerinde insanın Allah ile konuşması, ona vahiy gelmesi iddiası yok. Sadece ayeti dinlerken, tefekkür ile, kelamı asıl sahibinden dinleme derecesine terakki etme tavsiyesi var. Bu iddia sahiplerini İmam Gazzalî’ye havale ediyorum. Onu mağlup ettikten sonra Fethullah Gülen’e de hücum edebilirler.

Sayfa 20’de “Bana Hak’tan nida geldi” başlığı altında, onun vaaz eznasında nakl ettiği bir şiir beytinden, “ağzından baklayı çıkarıp Allah ile görüştüğünü iddia ettiği” iftirası mübah görülmektedir.

Bakın, s.21’de Hz. Peygamber’in cemaata iltifatı nerelere çekiliyor. Men çe gûyem, tenburem çe zened? meselesi. Oysa Hz. Peygamber (a.s.m)ın vaaz cemaatına iltifatının maksadı, belli ki onun talimatını nazar-ı dikkate alan müslümanları takdir etmesidir. Bunun için, Vaizin onunla görüştüğünü iddia ettiği nereden çıkarılıyor? Muhterem Vaiz’in bu tarafa çekilebilecek bir sözü yok. Hadisleriyle amel eden camiaya bir teşvik var. “Maşaallah, onun dediklerini yapmanız sebebiyle Efendimizin takdirine mazhar oldunuz!” demek istiyor. Yoksa bunun ötesinde bir mâna aramak, suizannın hayali zorlamasından ibarettir. Vaiz, hadiste matlup vasıfları taşıyan cemaata Allah’ın rahmet nazarıyla baktığını anlatmak istiyor. Bunu yüzlerce vaiz ve hatip devamlı yapar. Hiç biri de bundan, raporun iddia ettiği “O’nu duyu organlarıyla algılama, teşbih (Allah’ı yaratıklara benzetme), tecsim (Allah’ı cisim şeklinde kabul etme) mânası” kasd etmez. Cemaat da bu anlamları çıkarmaz. “İnsanların ilmi Allah’ı kapsayamaz” (20 Tâha 110) gibi ayetleri, muhterem Hatibi red için zikr etmenin yeri yok. Çünkü Hatibin “Ben Allah’ı gördüm. Ben sizi karşımda gördüğüm gibi O’nu gördüm” gibi bir iddiası söz konusu değil.

Psikiyatrik laf salatası mahiyetindeki diğer zan ve iddiaları fark etmeyi ise değerli okuyucunun iz’anına havale ediyorum. 140 sayfalık raporun diğer bölümlerini de yazdıklarıma kıyas edebilirsiniz. Bütün vücut sistemini öğrenmek için bir damla kanın tahlilinin yetmesi gibi, bu mikdarın rapor hakkında kâfi derecede kanaat vereceğini umuyorum.

Vallahu A’lem. Tevfik Allah’tan.

[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 22.8.2017 [www.fgulen.com]

Ben batarsam ülke batar! [Seyfi Mert]

“Körler memleketinde görmek, bir hastalık sayılır.”
(Cenap Şahabettin)

Yakında giderek yükselen bir ses ile tam olarak böyle olmasa da, benzeri manaya gelen cümleleri çok işiteceksiniz. Özellikle iktidar partisi ve hassaten Cumhurbaşkanı’ndan çok duyacaksınız. Hele hele referanduma doğru o kadar çok söyleyecek ki herkeste, “bu kadar söylediğine göre doğrudur zaar!”! gibi bir algı oluşacak. En azından kendileri öyle hedefliyor. 

Son olarak hatırlayın; Reis Denizli’de partililerine konuşma yaparken Almanya Dışişleri Bakanı’na ‘diss’ attı. Ardından da şunu haykırdı: “Türkiye'nin kaderiyle AK Parti'nin kaderi birbiriyle bütünleşmiştir, bunu böyle biliniz. Biz zayıf düşersek unutmayın Türkiye de zayıf düşer.”

Görme bozukluğu önce zihinde başlıyor sanırım. 

Uzağı göremeyenler, bir süre sonra yakınları da flu görmeye başlıyor. 

Şaşılıktan bile tehlikeli bir marazın ilk halleri. 

Zira uzağı ve yakını beraber göremeyen kişi, bir süre sonra kendi zihninde oluşturduğu imaj ile gerçekliğini yerini takas ediyor. Ve bambaşka bir dünyada kendi kurguladığı bir evrende var olma mücadelesi veriyor. 

Kişinin zihninde kurduğu dünya ile gerçekler arasındaki bağ giderek inceliyor ve bir noktadan sonra zincir tamamen kopuyor. Çıkan gürültü ise boşa dönen çarkların ve atmış zincirin sesinden başka bir şey değil. Çağdaş dünyanın Türk siyasetçilerini artık ciddiye almamalarının sebebi de sanırım bu. Boşa dönen zincir sesinden başka bir şey değil. 

Bir partinin kaderini bir ülkenin kaderiyle ilintilemek en hafif tabiriyle saçmalıktır. Çünkü siyasi olarak tarihin en güçlü partileri bile sonsuza kadar var olmaz, olmayacaktır. Siyasetin doğası budur. Başka bir parti gelir ve yerini alır. 

Partiler insanlar gibidir, doğarlar, büyürler, yaşlanırlar ve siyasi hayatları sona erir. 

Eğer siz partinizi ülkeye hizmet için değil, ülkenizi partinize ram etmek için yola çıktıysanız o başka. 

O zaman partiniz için her şey mubahtır. 

Dahası, ülkeyi partisine bağlayanların bağlamayacakları hiçbir şey yoktur. 

Onlar için vakti gelince hizmet edip, ardından emekli olup, köşesine çekilip hayırla yad edilmek gibi bir durum yoktur. 

Kendi bekaları için gerekirse memleketi, gerekirse dünyayı ateşe verirler. 

Biliyorum çok kızıyor ve bozuluyorlar ama eli kanlı diktatörlerin tamamı bu düşüncedeydi. 

Hitler, sadece kendi ülkesini değil, dünyayı ateşe attı partisi adına. 

Aslında bir basamak aşağı inersek, meselenin parti de olmadığı ortaya çıkacaktır. 

Başka ortamlarda, şöyle bir cümle binlerce kez edilmiştir. Bizzat dinledim çünkü:
“Mesele ben değilim, beni zayıflatıp göndermek istiyorlar, ben gidersem parti biter, her şey biter!”

Zincirleme mantık tamlaması yapalım: 
“Ben zayıflarsam partim zayıflar, partim zayıf düşerse ülke batar!”

Yani benim kaderim ile ülkenin kaderi aynıdır. 

Bir başka deyişle; “Ben demek, Türkiye demektir. Dolayısıyla beni eleştiren, gitmemi isteyenler Türkiye’nin düşmanıdır!”

Meseleye bu zaviyeden bakınca, Tayyip Erdoğan’a yapılan en minik eleştirinin bile hainlik sayıldığını anlamak çok daha kolay olacaktır. 

Çünkü Erdoğan aynaya baktığında şahsında memleketi, hatta ümmeti görmektedir. Erdoğan’ı eleştirmek İslam’ı eleştirmektir, Erdoğan’a karşı durmak (haşa) Allah’a karşı durmaktır!

Hatırlıyorsunuz değil mi yalaka partililerin benzer minvaldeki sözlerini?

Şimdi kendi açılarından bakıldığında haksızlar mı?

(Haşa) Allah’ın, peygamberin, dinin, ümmetin, memleketin şahsında tebarüz ettiği bir zatı kim ve ne haddine eleştirecek de karşı duracak! Durursanız alacağınız cevap da belli: 

Alayınız hainsiniz be!

[Seyfi Mert] 25.8.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Ne dost ne de düşmanlar, sorun bizim ilkesizliğimiz [Hasan Cücük]

Türk siyasilerin yabancı meslektaşları ya da sanatçı ve yazarlar için sık kullandığı tanımların başında ‘Türk dostu’, ‘Türkiye karşıtı’, ‘Terör örgütü yanlısı’ gelir. Kimin dost, kimin düşman olduğunu bir açıklama ile öğreniriz. Türkiye hakkında olumlu konuşanlar hemen dost olur. Aradan vakit geçer farklı bir görüş ifade ederse bu kez düşman kategorisine geçer.

SEÇİMLER ÖNCESİ ALMANYA’DA ‘DOSTLAR’ VE ‘DÜŞMANLAR’

Almanya’da 24 Eylül’de yapılacak genel seçimler öncesi ‘Türkiye düşmanı’ tanımı yeniden sürüme girdi. Bu kez en yetkili isim kullandı bunu. Almanya’da yaşayan 3 milyon Türkiye kökenli seçmene seslenen Erdoğan, ‘Türkiye’den mesajımı veriyorum. Ne diyorum? Türkiye düşmanı olan partilere sakın ha oy vermeyiniz. Sakın! Türkiye dostu olanlarla beraber olun. Küçük partiymiş falan buna da bakmayın, verin’ dedi. ‘Türkiye düşmanı’ kategorisinde 3 parti saydı sonra: Şansölye Angela Merkel’in Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi, Türkiye kökenli Cem Özdemir’in eş genel başkanlığını yaptığı Yeşiller ve Avrupa Parlamentosu eski başkanı Martin Schulz’un genel başkanlığını yaptığı Sosyal Demokrat Parti. Bu partiler son seçimde oyların yüzde 75’ini aldı.

SOSYAL DEMOKRATLAR ‘TÜRK DOSTU’ DEĞİL MİYDİ?

‘Düşman’ kategorisindeki Sosyal Demokratlar, Avrupa’nın diğer ülkelerinde olduğu gibi Türklerin sandık başına gittiklerinde tercih ettiği partilerin başında geliyor. Zira göçmenlere en yakın parti politikalarını yapıyorlar. Türkler de doğal olarak buraya yöneldi. 1998-2005 arasında Almanya Başbakanı olan Gerhard Schröder, bu partidendi. Aynı zamanda Erdoğan’ın ‘yakın dostum’ dediği bir isimdi. Aynı zamanda Schröder 1999’da Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin AB’ye aday ülke statüsünün verilmesinin, 2002’deki Kopenhag Zirvesi’nde dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile diğer AB liderlerini ikna edip müzakerelere başlanmasının yolunu açan kişiydi.

2005’te seçimi kaybedince görevinden istifa eden Schröder’le Erdoğan’ın dostluğu devam etmiş, 2009’da Erdoğan ‘yakın dostunun’ 65. doğum günü kutlamasına katılmak için Almanya’ya kadar gitmişti. Şimdi Erdoğan, Schröder’in partisini ‘Türkiye düşmanı’ olarak niteliyor. Burada sormak gerekiyor değişen kim? Sosyal Demokrat Parti mi Erdoğan mı?

İLKELERE GÖRE HAREKET ETMİŞLERDİ

Avrupa’da siyasi parti ve siyasetçiler ilkeler üzerine hareket eder. En azından bu yönde bir çaba ve genel kabul vardır. Erdoğan’ın ifade ettiği gibi ‘yakın dostum’ diye bir kavram yoktur. Prensipler ve ilkeler vardır. Bunların başında demokrasinin temel değeri olan din, vicdan, düşünce ve basın özgürlüğü gelir. Erdoğan’ın ‘dost’ olarak nitelediği dönemde bu partiler ilişkilerini ‘dostluk’ değil ilkeler üzerinden yürütüyordu. AKP, AB yolunda reformlar yaptıkça yılların önyargıları bir bir yıkılmıştı. Nitekim AKP’ye kapatma davası açıldığında, bugün Erdoğan’ın ‘düşman’ olarak sınıflandırdığı parti ve ülkeler kapatmaya karşı çıkıp, AKP ve Erdoğan’ın yanında saf tutmuşlardı. Ne o gün ‘dost’ idiler ne de bugün ‘düşman’. O gün demokrasiden yana olan AKP’ye destek olup, yüzde 50 oy almış bir partinin Google’den toparlanan haberlerle kapatılmasına karşı çıktıkları gibi bugün demokrasiyi yok eden, basını susturan, muhalifleri hapse atan bir AKP ve Erdoğan’ı eleştirip, icraatlarına karşı çıkıyorlar. Dün verilen desteği ‘dostluk’ olarak algılayan ve anlayan Erdoğan, bugün yapılan eleştiriyi ise ‘düşmanlık’ olarak niteliyor.

KANUNA GÖRE YAŞAMAYI BİLİYOR MUYUZ?

Sorun bizim duygusallığımızda yatıyor. Daha doğru ifadeyle eleştiriye açık olmamanın sıkıntısını yaşıyoruz. Türkiye’nin klasik sorunu olan, adamını bulunca sorunu çözme veya kanunları kişiye göre uygulamanın Avrupa için de geçerli olduğunu sanıyoruz. Türkiye’de cumhurbaşkanı veya iktidar alenen anayasayı ihlal ederken, kimseye hesap verme gereği duymaz. Bürokratlar kanunları değil başındaki amir ve siyasileri dinlediği için suyu tersine bile akıtmak mümkün olur.

Ya Avrupa’da? İster başbakan olun ister bakan olun fark etmez, kanunları eğip bükme hakkına sahip değilsiniz. Kurallara sadece vatandaşlar değil ülkeyi yönetenler de uyar; hatta en başta onlar uyar. Yetkileri bellidir, dışına kimse çıkmaz, çıkınca bedeli olur. Bürokratlar başındaki amiri veya siyasileri değil kanunları dinler. Bürokratlar, siyasilerin değil devletin memuru olduğu için kolay kolay değişmezler. Basit bir örnek vereyim. Danimarka’da 1986’dan bu yana savunma bakanlarının şoförlüğünü aynı isim yapıyor. Bakanlar değişiyor ama şoför aynı kalıyor. Sebebi basit, bakanın değil savunma bakanlığının makam şoförü çünkü.

BİZ HATASIZ MIYIZ?

Artık şu ‘Türk dostu’, ‘Türkiye düşmanı’ gibi saçma kavramları geride bırakalım. Bizim hakkımızda olumlu laf edenler dost olmadığı gibi eleştirenler de düşman değil. Devletler arası ilişkilerde dostluktan ziyade ilkeler ve çıkarlar ön planda olur. Dün bize destek verenler bugün eleştiriyorsa, suçu hemen karşıdakine atma yerine bu fikir değiştirmenin sebebini sorgularsak, hatanın hangi tarafta olduğunu buluruz. Nedense biz hata yapmayan bir millet/devlet olduğumuz için böyle bir sorgulamaya girmeden hatayı hemen karşı tarafa veririz. İlkesizlik bizim ilkemiz olduğu için karşımızdakilerden de aynısı bekleriz. İlkeli hareket edenler de doğal olarak bizim düşmanımız olur!

[Hasan Cücük] 26.8.2017 [TR724]

Erdoğan rejimi, Humeyni’nin izinde Humeyni’nin bile çok gerisinde [Bülent Keneş]

Ahlaksız dikta rejiminin fetvacıbaşı Hayrettin Karaman’ın verdiği fetvalarla hırsızlığı, rüşveti, yolsuzluğu ahlak edinen, azgınlıkta sınır tanımayan zulmü ve gaddarlığı beşikteki masum bebeklere kadar uzanan İslamofaşist Erdoğan rejiminin hukuken, ahlaken, dinen olmazlara cevaz veren bu sapkın fetvalar sayesinde artık yeni bir aşamaya geçtiğinin güçlü işaretleri geliyor.

Hayrettin Karaman’ın son aylarda yazılarında en az iki kez bahsettiği, radikal İslamcı birçok çömezinin ise foseptik medyasında sıklıkla tekrarladığı şekilde, Erdoğan dikta rejimi önümüzdeki dönemde tüm güzüyle kitle imha silahları üretimine odaklanırsa kimse şaşırmasın. Her türlü ahlaksızlıklarına dinden bir perde yapmak amacıyla “yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvası verip Erdoğan rejiminin hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvet kepazeliği için sınırsız bir alan açan Hayrettin Karaman, yüzbinlerce masum insana reva görülen insanlık dışı zulümlere cevaz veren isim olarak da biliniyor.

YAŞANAN AHLAKSIZLIKLARDA VE ZULÜMDE KARAMANÎLERİN ROLÜ

İslam’ı ve apaçık hükümlerini hayasızca çarpıtarak ahlaksızlıklarına ve zulümlerine konforlu bir kamuflaj olarak kullanmaktan vazgeçemeyen Erdoğan ve aveneleri, hiçbir kural ve ilke tanımayan rejimlerini konsolide etmekte Hayrettin Karaman ve türevlerine çok şey borçlu. Şayet Hayrettin Karaman ve Karamanîler zihnen yaşadıkları çağlar öncesinden seslenerek Muhsin Yazıcıoğlu’nun katline olduğu gibi Hizmet Hareketi gönüllülerinin kitlesel kıyımına da cevaz vermemiş olsaydı, belki Erdoğan bu alçakça zulümlerini yine sürdürecekti. Ama en azından bunları efsun yemiş taraftarlarına bir dini neşve içerisinde sunamayacak ve onları aynı kepazeliği yapmaya bu kadar kolay ikna ve teşvik edemeyecekti.

Bugün yüzbinlerce insanın zalim Erdoğan rejiminin elinde çile çekmesinin, Kürt şehirlerinin yerle bir edilmesinin Hayrettin Karaman’ın masum kıyımına cevaz veren şu fetvasıyla hiçbir alakasının olmadığını kim iddia edebilir? “Mecellemizin 26. Maddesi şöyle der: ‘Zarar-ı âmmı def’ içün zarar-ı hâss ihtiyar olunur.’ Gençler de anlasın diye günün diline çevirelim: Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir. Siyasette olan selim akıl ve kalb sahiplerine de bu kuralı hatırlatıyor ve örnek olarak merhum şehid Muhsin Yazıcıoğlu’nu dua ile anıyorum.”

İslam’ın ruhunu muazzep edip hırsızlığa, ahlaksızlığa ve insanlık dışı en alçakça zulümlere cevaz veren Hayrettin Karaman, şimdilerde İslam’ın en temel Kur’anî ilkelerinden birini daha hiçe saymak suretiyle yeni ve sapkın bir fetvasını daha tekrarlayıp duruyor. Kur’an-ı Kerim apaçık bir şekilde “Kim bir canı, kısas olmadan veya yeryüzünde bir fesadı olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de birinin hayatına vesile olursa, sanki bütün insanları hayatlandırmış gibidir.” (Maide, 5/32) dediği halde güya büyük fakih Hayrettin Karaman, bu hükme taban tabana zıt sapkın fetvalar verebiliyor. Dini iğfalle dinbazlığı şiar edinmiş Erdoğan ve avaneleri ise, bu tür sapkınlıkların üzerine mal bulmuş mağribi gibi atlıyor.

BAŞLIK LENİN’DEN İÇERİK CAHİLİYE DÖNEMİNDEN

Karaman, 16 Mart 2017 tarihli yazısına Lenin’in meşhur kitabına adını verdiği gibi “Ne Yapmalı?” başlığını koymuş ve şöyle yazmıştı: “Bir zamanlar askeri güç oklar ve atlar imiş, şimdi ise başta nükleer olmak üzere çağın bilim ve teknolojisi ile icat edilmiş etkili silahlardır ve bunların kullanılmasını sağlayan araçlardır. Hiç vakit kaybetmeden ve Batı’nın sözüne ve engellemesine kulak asmadan bu silahları satın almaya değil, icat etmeye bakmamız gerekiyor.”

Hayrettin Karaman, gelebilecek tepkileri dikkate almış olmalı ki bu yazısını/fetvasını “İcat edelim, dengeleyelim, ama zaruret olmadıkça kitle imha silahlarını kullanmayalım; kullanmamanın yolu da düşmanda olana veya daha güçlüsüne sahip olmaktır,” diyerek sözlerini dengelemeye, kendisini emniyete almaya çalışmıştı.

Aklî melekelerini yitirmemiş herkesin rahatlıkla görebileceği gibi bu sapkın fetvada iki önemli sıkıntı bulunuyor. 80’ine merdiven dayayan hayatının büyük bir kısmını “İslam Fakihi” unvanıyla geçirmiş Hayrettin Karaman’ın, nihai olarak masum ya da suçlu ayrımı yapmaksızın kitlesel katliamdan başka bir amaca hizmet etmesi beklenemeyecek nükleer ve diğer kitle imha silahları konusunda Allah’ın ne dediğinden önce “Batı”nın takınacağı tavra karşı bir tavsiyede bulunması düçar olduğu mental ve psikolojik hastalığın niteliğine ve ciddiyetine dair net bir fikir veriyor. Allah’ın apaçık hükümlerinin üstesinden çoktan gelmiş olmalılar ki Karaman ve Karamanîler’in önünde üstesinden gelmeleri gereken tek dert olarak “Batı’nın ne diyeceği ve ne yapacağı” duruyor.

Bu sapkın fetvayla ilgili ikinci sorunu ve soruyu ise şu oluşturuyor: Fetvacıbaşılarının bile zihni ve kalbî selametini bu ölçüde yitirerek sapıttığı bir vasatta “zaruret olmadıkça kitle imha silahlarını kullanmayalım” makyajındaki ‘zaruret’e kim, nasıl karar verecek? Hayrettin Karaman’ın verdiği ahlaksız fetvalarla Erdoğan ve çevresinin ülkeyi nasıl soyup soğana çevirdikleri, ana karnındaki ceninlere, yeni doğmuş bebeklere, 80 yaşındaki ninelere kadar nasıl alçakça zulmettiklerine dair korkunç tecrübe ortada duruyorken, Karaman’ın kendisinin de bir parçası olduğu Yezitler güruhunun “zaruret” konusunda sağlıklı bir karar verebileceğine kimi ikna edebilirsiniz?

SAPKIN FETVALAR BİRER TALEP Mİ, YOKSA SİPARİŞ SONUCU MU?

Hayrettin Karaman nükleer silah edinme konusundaki görüşlerinin gelip geçici bir heves olmadığını aynı fikirleri 18 Ağustos tarihli yazısında tekrarlayarak gösterdi. Tabii, sistem nasıl işliyor tam olarak bilemiyorum… Gerçekleştirmek istedikleri sapkınlıkları, İslam ve insanlık dışı eylemleri önce Hayrettin Karaman ve ekürileri yazıyor, sonra Erdoğan ve haramileri mi bu sapkınlıkların gereğini yapıyor? Yoksa Erdoğan ve haramileri, zaten yapmakta oldukları sapkınlıklarla ilgili İslam’ın apaçık hükümlerini saptırarak sözde dini kılıflar uydurmaları için Karamanîlere sipariş mi veriyor? Muhtemelen ikincisi, ama bunu net olarak bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa o da, öyle de olsa böyle de olsa yapılanın büyük bir ahlaksızlık ve sapkınlık olduğudur.

“Sulh tercih edilmelidir, ama savunma ve zulme karşı savaş için caydırıcı güce de sahip olmak gerekir… (Ben ısrarla bu gücün günümüzde nükleer olduğunu söylüyor ve bunu edinmemizin gerekliliğini savunuyorum. Bu gücü edinmek zalimce kullanmak için değil, güç dengesini oluşturmak, savunmak ve caydırmak içindir.) Ben Kuzey Kore olalım demiyorum, ilâhî ikazları da gözümüzün önünde tutarak ihtiyat ve tedbiri elden bırakmayalım…”

Hayrettin Karaman bu ikinci yazısında da hem sapkın bir fetva vermekten imtina etmiyor hem de, tıpkı önceki yazısında yaptığı gibi, gelecek muhtemel eleştirilere karşı kendisini emniyete alma çabasına girişiyor. Kimse de çıkıp Allah rızası için Hayrettin Karaman’a şunu demiyor: “Yahu Hayrettin Karaman, Erdoğan ve çevresindeki yamyam güruhunun senin verdiğin önceki fetvalarla bugüne kadar yaptıklarına bakarak, tepe tepe kullanmaları için verdiğin bu sapkın fetvayla da neler yapabileceklerini akıl edemeyecek kadar izanını ve aklî melekelerini yitirmiş olabileceğine kimseyi ikna edemezsin!”

HUMEYNİ KADAR BİLE AHLAKİLİK, İSLAMİLİK VE İNSANİLİK GÜTMÜYOR

Erdoğan’ın özellikle 2011’den bu yana siyasal İslamcı hedeflere yöneldiği ve bu hedeflere ulaşmak için önündeki en uygun örnek olan İran’dan çok etkilendiği sıklıkla söyleniyor. Hakikaten de İran Devrimi’nin hızla yaptıklarını Erdoğan gücünün elverdiği hızda ve sırası geldikçe peyderpey gerçekleştiriyor. Ancak, Erdoğan ve kendisine kuyruk haline getirdiği Karamanîler, İran Devrimi’nin babası Humeyni’nin güttüğü kadar olsun bile bir ahlakilik, insanilik, İslamilik kaygısı gütmüyor. Birçok örnekle bu acı gerçeği ispatlamamız mümkün ama konumuz nükleer olduğu için sadece bu konuda dini ve insani açıdan Erdoğan ve Karamanîlerin Humeyni’nin ne kadar gerisine düştüğünü göstermekle yetineceğiz.  

Malum olduğu üzere ABD ve Batı ile yakın müttefiklik ilişkisi içerisinde bulunan ve dahası ABD’nin Ortadoğu’daki jandarmalığına soyunan Şah Rejimi, nükleer çalışmalara 1957 yılında başlamıştı. 1960’lı, 1970’li yıllar boyunca ABD, Fransa ve Almanya’nın yoğun destekleriyle bu konuda önemli bir yol katemişti. Ancak, Humeyni’nin 1979’da ipleri ele alır almaz attığı en radikal adımlardan biri, nükleer program başta olmak üzere, biyolojik ve kimyasal silah programları dahil tüm kitle imha silah programlarına son vermek olmuştu. Humeyni, sadece birkaç üniversitede terapatik amaçlı nükleer çalışmalara müsaade etmekle yetinmişti.

Hakikaten de, karşıt yönde bazı marjinal görüşler olmakla birlikte, Humeyni’nin hayatını kaybettiği 1989 yılına kadar İran, nükleer dahil hiçbir kitle imha silahı programına devam etmemişti. Ölümünden sonra ise Rafsancani gibi pragmatik siyasetçilerin, Şii gelenekleri hiçe sayarak “Rehber” yani “Velayet-i Fakih” koltuğuna oturttukları Hamaney’den ilk taleplerinden biri kitle imha silahları üretimini yasaklayan Humeynî’nin fetvasını tersine çevirmek olmuştu.  

Sapkın Karamanîlerin bugün yapmaya çalıştıklarının aksine Humeynî bile, adı üzerinde kitle imha silahlarının masum, suçlu ayrımı yapmaksızın herkesi tek seferde kitlesel olarak öldürmesini İslâmî savaş kurallarına aykırı bulmuş ve üretimlerini yasaklamıştı. Neticede, İran’da da Erdoğan ve Karaman benzeri tipler baskın gelmiş ve 1989 yılından sonra Cumhurbaşkanı Rafsancânî’nin kendi seçtikleri dinî lider Hamâney’i ikna etmesi üzerine nükleer programa yeniden dönülmüştü.

Belli ki İslamofaşist Erdoğan rejimi, orduyu budama, alternatif silahlı kuvvetler oluşturma konusunda örnek aldığı Humeyni’nin görmezden gelemediği İslam ve insani ilkelere takılmayacak kadar gözünü karartmış durumda. Evet, Erdoğan da bugün Humeyni’nin yaptığını yapıyor ve orduda giriştiği kıyımlarla TSK’yı bir silahlı kuvvet olmaktan çıkarıp ideolojik bir insan kalabalığına dönüştürmeye çaba harcıyor. Yine tıpkı onun Pasdaran’ı (Devrim Muhafızları) kurduğu gibi SADAT benzeri alternatif silahlı güçler oluşturmaya çalışıyor. Ama sıra Humeyni’yi bile sınırlayan bazı ilkelere geldiğinde Erdoğan ve rejimi o sınıra bile takılmıyor. Ne insani ne de İslami herhangi bir hassasiyet belirtisi göstermiyor.

Erdoğan ve rejimi belki model aldığı Humeyni’nin izinde kendi devrimini gerçekleştiriyor ama Humeyni’nin temsil ettiği sorunlu insanlık ve İslamîlik seviyesinin bile yüzyıllarca gerisinde bulunuyor.

[Bülent Keneş] 26.8.2017 [TR724]

Avrupa’da yine bize hüsran düştü [Efe Yiğit]

Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi’nde gruplara kalan takımlar belli olurken, Türkiye olarak önce Galatasaray ardından Fenerbahçe ile hüsran yaşadık. Beşiktaş Şampiyonlar Ligi, Konyaspor ise UEFA Avrupa Ligi gruplarına doğrudan katıldı. Lig ikincimiz Başakşehir ise Şampiyonlar Ligi hayaline Sevilla engel olunca, yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam edecek.

UEFA’NIN SON İKİ TAKIMINA ELENDİK

Türk futbolu olarak Avrupa yolunda ilk şoku Galatasaray ile yaşadık. UEFA Avrupa Ligi 2. ön eleme maçında İsveç’in Östersunds takımıyla eşleşti. Tarihinde ilk kez Avrupa kupaları için mücadele etme hakkını elde eden Östersunds’a deplasmanda 2-0 yenilen Galatasaray sahasında ise 1-1 berabere kalarak henüz Temmuz ayında Avrupa’ya veda etti. Östersunds ise bir sonraki aşamada rakibi PAOK’u da eleyerek UEFA Avrupa Ligi’nde gruplara kalma başarısı gösterdi.

Derken Fenerbahçe ile bir şok daha yaşadık. UEFA Avrupa Ligi 3. ön eleme maçında Avusturya’nın Sturm Graz takımını eleyen Fenerbahçe’nin gruplara kalmak için kâğıt üzerinde oldukça zayıf olan Vardar takımını geçmesi gerekiyordu. Ancak ilk maçını 2-0 kaybeden sarı lacivertli ekip sahasında da rakibine 2-1’lik skorla teslim olup, Avrupa defterini kapattı. Östersunds ve Vardar adlarını UEFA Avrupa Ligi’nde mücadele edecek 32 takım arasına yazdırırken, Fenerbahçe ve Galatasaray için artık tek hedef yerel lig ve kupa kaldı. Hemen belirtelim UEFA Avrupa Ligi’nde mücadele edecek 32 takımın Avrupa’da aldığı puan sıralamasında Vardar 31., Östersund ise 32. sırada bulunuyor.

BAŞAKŞEHİR FUTBOLUYLA TAKDİR TOPLADI

Geçen sezonun flaş ekibi Başakşehir ise Şampiyonlar Ligi yolunda Belçika’nın Club Brugge takımını eleyerek büyük sükse yapmıştı. Devler Ligi için önündeki son engel Sevilla’ya kendi sahasında 2-1 yenilirken, deplasmanda 2-2 berabere kalıp tarihinde ilk kez mücadele edeceği Şampiyonlar Ligi’nin eşiğinden geri döndü. Ancak Başakşehir ortaya koyduğu futbolla takdir topladı ve yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etmeyi başardı. 5 takımla katılma hayalini kurduğumuz Avrupa kupalarında yolumuza şimdilik 3 takımla devam ediyoruz.

AJAX, 52 YIL SONRA İLK KEZ KATILAMIYOR

Avrupa yolunda Türkiye’nin Fenerbahçe ile Galatasaray yaşadığı hayal kırıklığının bir benzeri Hollanda’da Ajax ve PSV Eindhoven takımlarından geldi. Geçen sezonun UEFA Avrupa Ligi finalisti Hollanda’nın ünlü takımı Ajax ilk hüsranı Şampiyonlar Ligi yolunda yaşadı. Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme maçında Fransa’nın Nice takımına elenen Ajax’ın UEFA Avrupa Ligi’ne katılabilmesi için Rosenborg engelini aşması gerekiyordu. Rakibine her iki maçta da yenilen Ajax 52 yıl aradan sonra ilk kez Avrupa kupalarında mücadele edememenin şokunu yaşadı. 33 kez Hollanda şampiyonu olan Ajax, 3 kez Avrupa Şampiyon Kulüpler kupasını, birer kez Şampiyonlar Ligi, Avrupa Kupa Galipler Kupası ve UEFA Kupası’nı kazanmış dev bir ekip.  

Ülkenin bir başka devi PSV Eindhoven ise UEFA Avrupa Ligi 3. ön eleme maçında Hırvatistan’ın Osijek takımına elenerek Avrupa defterini erkenden kapattı. 23 kez Hollanda şampiyonu olan PSV bu başarısını da Avrupa’ya taşıyan ekiplerden biri. PSV, 1988’de şimdinin Şampiyonlar Ligi olan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı, 1978’te ise UEFA Kupası’nı müzesine götürmeyi başardı.

İSMİ DUYULMAMIŞ TAKIMLAR DEVLER LİGİNDE

UEFA Avrupa Ligi’nde Galatasaray, Fenerbahçe, Ajax ve PSV Eindhoven yer almazken takımlarımızı eleyen Östersund ve Vardar ile birlikte Arnavutluk’tan KF Skënderbeu, Çek Cumhuriyeti’nden Fastav Zlin, Belçika’dan Zulte Waregem gibi futbolseverlerin adını dahi bilmedikleri ekipler mücadele edecek.

Benzer durum Şampiyonlar Ligi içinde geçerli. Avrupa’nın en kaliteli 6. ligiyiz diyoruz ama bunu sahaya yansıtmakta zorlanıyoruz. 32 takım arasında sadece şampiyon Beşiktaş yer alıyor. Şimdilik ülke puanımız yeterli olduğu için ligimizin şampiyonu ön eleme maçları oynamadan doğrudan gruplara kalıyor. Bu şekilde giderse birkaç yıl içinde şampiyonumuz da ön eleme maçı oynama durumunda kalacak. Bir anlamda Devler Ligi’ne kalmak için önümüze güçlü engeller çıkacak. Türkiye olarak sadece Beşiktaş’la temsil edildiğimiz Şampiyonlar Ligi’nde futbolda esamesi okunmayan Kıbrıs Rum Kesimi Apoel’le, Slovenya Maribor’la, Azerbaycan ise tarihinde ilk kez Karabağ FK ile temsil ediliyor.

[Efe Yiğit] 26.8.2017 [TR724]

KHK surları Erdoğan’ı ne kadar korur? [Sefer Can]

Eskiden sabaha karşı darbe bildirileriyle uyanırdık; şimdi aynı saatlerde kanun hükmünde kararnameler yayınlanıyor. 15 Temmuz’dan sonra yasama, yürütme ve yargı erklerini tek başına kontrol eden AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Tayyip Erdoğan, kendi ifadesiyle normal zamanlarda yapamayacağı bir çok şeyi Olağanüstü Hal sayesinde yapmaya devam ediyor. 693 ve 694 sayılı KHK’lar Erdoğan’ın tek adam diktasında sona yaklaştığımızı haber veriyor. Tuğla aşamasını geçeli çok oldu, yeni kurduğu rejimin artık çatısını kapatıyor.

Her KHK’ya hedef saptırıcı kamuoyunu oyalayıcı bir madde koyuyorlar. Bu defa da bir ay önce ihraç edilen bir AKP milletvekilinin kızını geri aldılar. İsabetli bir karar; onun neden iade edildiğini değil, geride kalan binlercesinin süren mağduriyetini konuşmalıyız.

MECLİS’İN RUHUNA EL FATİHA!

Son KHK’ların en belirgin özelliği TBMM’nin hükmen ve yasayla değilse bile fiilen kapatılması. Daha önceki kararnameler de yasama yetkisi gasbının örneklerini veriyordu. Bu defaki fark Anayasa değişikliğinden sonraki uyum yasalarının da bu yolla yapılması. Kış lastiğinden televizyon programlarına uzanan zihniyetin, rejim şekillendirirken hukuka geri dönmesini beklemek biraz hüsnü kuruntuydu. Ne yazık ki CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu böyle bir beklenti içindeydi. 16 Nisan referandumunda mühürsüz oy skandalından sonra ‘Meclis’ten çekilelim’ tekliflerine karşı “uyum yasalarının KHK ile düzenlenmesi durumunda Meclis’ten çekilmeyi tartışabiliriz” demişti. O gün geldi. Bakalım Kemal Bey sert muhalefet taleplerini bu defa nasıl bastıracak? Erdoğan çok kurnaz bir siyasetçi ‘afedersiniz fanila’ ile tank durdurduğu şüpheli ama muhalefeti kilitlediği muhakkak. Yine bir şey bulur ve CHP’yi oyalar.

MİLLETVEKİLLERİNE DEMOKLES’İN KILICI

Yeni KHK’larla yasama organına vurduğu darbe bununla sınırlı değil, milletvekili dokunulmazlığı Anayasa ve iç tüzüğe rağmen ortadan kaldırılıyor. HDP milletvekillerinin tutuklanmasıyla başlayan süreç bütün vekilleri kapsayacak şekilde yeniden tanımlanıyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ve Mahkemesi vekilleri yargılamak üzere görevlendirildi. Seçimden önce ve sonraki suç iddiaları kapsama alınarak parlamenterler üzerinde Demokles’in kılıcı sallandırılıyor. Suçun işlendiği iddia edilen yer savcılığı ve mahkemesinin görevli olması hukukun temel ilkelerinden biri. Buna doğal yargıç ilkesi deniliyor. Böylece lehte ya da aleyhte kişiye özel soruşturmacı ve yargıç tayininin önüne geçiliyor. Erdoğan 16 Nisan’da kendine bağladığı Hakimler Savcılar Kurulu marifetiyle atayacağı bir savcı ve 3 yargıçla istediği her vekili tutuklayabilecek. Selahattin Demirtaş ve vekil arkadaşlarını tutuklatmak için haftalarca kampanya yapmak ve yereldeki adliyeleri kanunsuzluğa ikna etmek gerekmişti. Zaman kaybına bile tahammülü olmadığı anlaşılıyor. Özel atanmış savcı ve yargıçlarla kısa sürede sonuç alacak.

POLİS ÖZEL HAREKATA ‘DEVRİM MUHAFIZI’ ROLÜ

KHK’nın dikkatten kaçan önemli bölümü özel harekatın yeniden yapılandırılması. Daire Başkanlığı statüsü başkanlığa yükseltiliyor. 3 bin 12 kişilik yeni kadro veriliyor. TSK’da Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın korgeneral düzeyinden iki basamak inerek tuğgeneral seviyesine indirildiği düşünüldüğünde manidar bir değişiklik. Erdoğan, özel harekatı, polis içinde de ayrıştırarak devrim muhafızlarına benzetmeyi planlıyor. Yeni kadroların nasıl doldurulacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Aynı kararnamelerle askeriyedeki terfilerin şekil şartlarının bile ortadan kaldırılması önemli bir dönüşüm. Rütbe bekleme süresi gibi temel usuller devre dışı bırakılıyor. Erdoğan istediği subayı kendini sınırlayan kuralların hiçbirine takılmadan general yapabilecek ya da generali emekli edebilecek.

AT DEĞİŞMEDİ, DERE DEĞİŞTİ

Erdoğan’ın attığı diğer önemli adım ise fiilen başbakanı by-pass edip kendisine bağlı çalışan Milli İstihbarat Teşkilatını açıkça Saray personeli haline getirmesi. Ortadoğu diktatörlüklerinde sık karşılaştığımız durum bizde de yürürlükte. Milli İstihbarat Koordinasyon Kurulu Saray bünyesinde kuruluyor. Hakan Fidan’ın tanık ya da sanık olarak mahkemeye çağrılması için Başbakan değil, Cumhurbaşkanı izin verecek. Başbakan Binali Yıldırım’ın Hakan Fidan’ın 15 Temmuz’da kendilerine haber vermeyişini tekrar gündeme getirdiği günlerde önemli bir değişiklik. Erdoğan, 15 Temmuz’u eniştesinden öğrenmesinden sonra Fidan’ın görevde kalmasıyla ilgili soruyu “dere geçerken at değiştirilmez” diye savuşturmuştu. Şimdi at yerine dereyi değiştirmeyi tercih ettiğini görüyoruz. Fidan’ın sorgulanmaması Erdoğan için neden bu kadar hayati bir konu?

Akıncı Üssü eski Harekat Başkanı Ahmet Özçetin mahkemede, 15 Temmuz’dan bir buçuk ay önce MİT’ten 40 kişilik bir ekibin inceleme yapmak üzere üsse geldiğini açıkladı. Bu daha önce yaşanmamış bir durumdu. Acaba keşif yapmaya mı geldiler? Böyle giderse Erdoğan, Hakan Fidan’ı Saray’da bir odaya kapatıp dışarı çıkmasını bile yasaklayabilir!

[Sefer Can] 26.8.2017 [TR724]

Bir aşk hikâyesi (3) [Bekir Salim]

Meğer boyumu çok aşan bir soru sormuşum:

“Hocam, Efendiler Efendisine (SAV) nasıl âşık olacağız? Ömrümüz geldi geçti, hâlâ o duygulardan uzağız. (Ben bunu kendim için söyledim) Molla Cami, Diyarbakırlı Leylâ Hanım, Yaman (Yanan) Dede gibileri bu aşka nasıl vasıl olmuşlar?”

Erzurumlu demiş ya:

“-Boyuna bahmir (bakmıyor), Hasan Dede’ye oduna çıhir (çıkıyor)!”

Hadsizlik etmişim, hatta edepsizlik etmişim…  

(Ama benim gibi patavatsızlar da olmasa bu tür şeyleri soran olmuyor.)

Şimdi anlıyorum ki, cevabını beklediğim asıl soru şuymuş:

“Hocam, hiç çaba sarf etmeden, uykusuz, aç-bîilâç kalmadan, dağları delmeden, çöllerde kavrulmadan, kısa yoldan nasıl âşık oluruz?”

Dün, dar dairede yaptığı bir sohbetini dinledim Hocaefendi’nin… Yer yarılsaydı da içine girseydim…


**********

Bahsetmiştim ya, ortaokul son sınıfta çok sarsıcı, yakıcı bir aşka düşmüştüm.

Ne uykusu! Sabahlara kadar bağdaş kurup onu düşünüyordum. İbrahim Hakkı Hazretleri kulağıma yalnız olmadığımı fısıldıyor, az nefes aldırıyordu:

“Âşıklar uyumaz gece, hem sen uyuma kim;

Gönlün gözüne görüne Cânân gecelerde…”

“Yemek yerken çatal kaşık seslerinde bile” onu duyar gibi oluyordum. (*)

Bir hayâldi belki ama, hep başımın üstünde dolaşıyor ve yaptığım her şeyi denetliyordu…

Diploma aldığımız günün akşamı müsâmerede, babası protokolde en ön sırada, kendi öğrenciler arasında üçüncü sırada oturuyordu. Daha önce Zaman Gazetesi’ndeki köşemde yazmıştım, ama, yeri geldi bir daha paylaşayım; saz elimde, söz gönlümde, on üç yaşında bir çocuğun çocukça ifadeleri olsa da, kalbe dokunan bir ezgi ile doğaçlama olarak demiştim ki:

Ağlarım, yanarım, bakmazsın bana,
Kendini âlemin gülü mü sandın?
Kibirin yüzünden kıyarsın cana,
Bu canı babanın malı mı sandın? 

Yaralarım derin, durmaz, kan akar.
Gözlerin ateşi ciğerim yakar.
Bilmem kim yüz verir, sana kim bakar;
Herkesi ben gibi deli mi sandın? 

Gözünün önünde dursam görmezsin,
Hasta düştüm, hatırımı sormazsın,
Yandım susuzluktan, bir su vermezsin,
Erzurum’u Sahra Çöl’ü mü sandın? 

Çamurun içinde cevher ararsın.
Toptan altın olsan neye yararsın!
Gönüller incitir, gurur kırarsın.
Beni de yüreksiz, ölü mü sandın? 

SALİM der başıma çoraplar ördün,
Aşkın hançerini sineme vurdun.
Aylarca kapında beklettin, durdun.
Kapının köpeği, kulu mu sandın?

*********

Garip, bu kadar serzenişi hak edecek ne yaptı ki? Haberi bile yoktu!

Hikâyeyi biliyorsunuz, sırf onun yüzünden Bursa Işıklar Askerî Lisesi’ni kazandım, gittim. Aylar geçti, âteş-i aşk dayanılmaz bir seviyeye ulaştı…

Bir gün Agâh isimli arkadaşımla teneffüste çay içiyoruz:

“-Bekir, sana ne oldu yahu! İyi görünmüyorsun…”

Niyazî Mısrî’den ödünç alıp zârlandım:

“Bir devâsız derde düştüm ah ki lokman bîhaber…”

“-Derdini söylemeyen derman bulamaz. Anlat hele…”

Çok nefessiz kalmıştım; ucundan-köşesinden azıcık bahsettim. Dinlerken gözleri kızarmıştı. Vardı onda da bir şeyler…

Nihayet çayın son yudumunda aklıma çok ilginç bir fikir geldi. Niyeyse çay içince ufkum çok açılıyor. Dert sahibi bendim ama merhemi de kendim tertip ediyordum:

“-Agâh, bak, bir ay sonra mı olur iki ay sonra mı bilemem, şu an yaptığımız konuşmaları benim unutmuş olabileceğimi düşündüğün bir gün, otur bana bir mektup yaz. Yani, senin adınla yazma, “O”nun adıyla yaz! Zarfın sol üst köşesinde “O”nun adı-soyadı olsun. İçine de ne yazarsan yaz…”

O zamanlar internet yok, telefon yok, (var da sıra bekliyorsun, yazdırıyorsun üç saat sonra Alo! Alo! deyip hiçbir şey anlamadan kapatıyorsun) hele “akılsız telefon” sadece “Uzay Yolu” filminde… Mektup o kadar kıymetli bir şey ki, bunu anlatmak için orta boy bir kitap bile yazabilirim. Bir de, on dört yaşında ana kucağından, aile ocağından ayrılmış, askerî okulun disipliniyle yaşayan bir çocuğun mektup hasretini düşünün… Ben ki, fazladan san’atkârlık hassasiyetiyle mâlül… Hem de âşık… Mektuplar dolma kalemle yazılırdı; ben, fakir, mürekkebini de İstanbul’dan, “Sahaflar Çarşısı”ndan temin ederdim…

Gel zaman git zaman… Bir posta günü ve mektuplar dağıtılıyor… Pembe zarf içinde bir mektubum var. İlk kez öyle bir zarf görmüştüm. Aklımın ucundan geçmiyor… Sol üst köşeyi okuduğumda dizlerimin bağı çözüldü. Yere yığıldım dersem sakın mübalağa sanmayın… Kalbim o an durmadıysa “ecelim beni koruduğu” içindir… Önce birkaç dakika açamadım zarfı; gözlerimin önünden kırk tane uzun metrajlı film geçti… Nihayet açıp okumaya koyuldum; tam yarısına gelmiştim ki, bir şimşek yandı söndü… Bu Agâh’ın bana yazmasını istediğim mektuptu… Keyfimi hiç bozmadan okumaya devam ettim. Bir yandan da şöyle düşünüyordum:

“Yok canım! Agâh nasıl bu kadar ince ruhlu olabilir ki! Zarf pembe! Aklına bile gelmez hıyarın (özür dilerim, ama öyle düşünmüştüm)… Bu ifadeler ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir erkekten çıkamaz. Hem Erzurum kokuyor…”

Erzurum deyince hemen pulun üzerindeki damgaya bakmak geldi aklıma. Mektubun geldiği yeri oradan anlayabilirdim. Kıyamadım o güzel duygulara; bir hafta bakmadım pula… Bu arada her gün elli kere okuyordum mektubu… Ben Türkçe’nin ne kadar ihtişamlı bir dil olduğunu tâ o günlerde kavramıştım. Bir kelime, tonlamasına göre, söyleniş makamına göre onlarca mânâya gelebiliyordu. Bir cümleyi kırka bölüp kırk ayrı mânâda anlayabiliyordum. Sekiz tane nota ile sekiz milyar beste üretilmesi misâli ben bir mektuptan sayısız anlamlar çıkarabiliyordum. Yeni duyuşlar, farklı keşifler için ha bire tekrar be tekrar okuyordum:

“-Burada acaba şunu mu demek istedi, bunu mu demek istedi?”

Aradan kırk sene geçti; o mektubu hâlâ ezbere kırk ayrı makamda okuyabilirim…

(Amma çok kırk dedim, var bunda da bir hayır…)

Neden sonra pula baktım… Acı hakikat ortadaydı. Mektup Bursa’dan geliyordu. Agâh yazmıştı belli ki…

“Yahu! Yoksa maşuka Erzurum’dan Bursa’ya tatile gelmişti de mektubu buradan mı postaya vermişti?”

Olamaz mıydı yani? Bir müddet de böyle iki ihtimal arasından okumaya devam ettim. Nihayet Agâh’a sordum. O da tebessüm edip,

“-Daha yeni mi anladın?” deyince artık kabullenmek zorunda kalmıştım.

******

Şimdi kalkmış Allah aşkından bahsediyorum utanmadan…

Hocaefendi yıllardır “gece hayatı” diyor, “teheccüd” diyor… Bu ses kaydında da, “teheccüd namazı kılmayan bana böyle sorular sormasın” diyor.

Sahte olduğunu bildiğim bir mektubu binlerce kere her bir kelimesine onlarca anlam yükleyerek okuyup anlamaya çalışmışım. Muhatabının haberinin bile olmadığı, kendi kendime gelin-güveyi olduğum bir aşk için kaç gece sabahladığımı söylesem sizleri şahit tutmuş olurum. Gene bu ses kaydında Hocaefendi, “namaz kılarken okuduğunuz ayetlerin, duaların mânâsını bilmemek Kur’an’a karşı saygısızlıktır. Allah’a karşı, Peygamber’e karşı, ruhanilere karşı ayıptır” diyor.

Görün ki, ne büyük ayıplarla yaşıyoruz, ne kadar saygısız insanlarız… (Ben kendimi ırgalıyorum.)

Allah aşkı nerede sen neredesin be samimiyetsiz, tembel teneke…

Evet, umudunu kaybetme, ama o “ufuk senin ufkun değil.”

“Daha o gönül sarayının bahçe kapısının tokmağına dokunmaktan acizsin, harem dairesinden bahsediyorsun.”

“Ona âşık olabilmek için yürünmesi gereken o kadar yol var ki, hangi birini söyleyeyim.”


Ah Yunus!

“Bu yol uzaktır.
Menzili çoktur.
Geçidi yoktur;
Derin sular var…”

Ben en iyisi, O’nun (CC)  “Habibim” dediğine (SAV) âşık olanların hâllerine bir bakayım. Belki  mecâzi aşktan oraya varmak daha imkân dahilindedir…

Haftaya…

———————————————-

(*) Bu ifade Hocaefendi’ye ait… “Biliyor musunuz benim hiç sevdam olmadı. Sizin temsil ettiğiniz bu Hizmet’e sevdalandım ben… Ne olur onun kâkülüne toz kondurmayın. Her anınız Hizmet olsun; yatak odalarınızda bile sadece onu soluklayın; yemek yerken çatal kaşık seslerinde yalnız Hizmet’in sesini duyun…”

[Bekir Salim] 26.8.2017 [TR724]