Ensarlıktan Muhacirliğe Paris'te gezip gördüklerim - 2 [Eyüp Ensar Uğur]

Bugün epeydir aklımda olan şeyi artık yapayım dedim;

Paris görmüş Türk münevverlerin eserlerinde sıkça bahsettiği üç km. uzunluğa sahip Saint Germain Bulvarını bir uçtan bir uca gezmek.

İstanbul'u Anadolu ve Rumeli kıyıları olarak ayıran Boğaziçi gibi, Paris’in de Seine Nehrinin sağ ve sol olarak isimlendirilen iki kıyısı bulunmakta.

Şehrin sol yakasında, Paris'te rönesans aydınlanmasının tohumlarının atıldığı, beş-on asırlık üniversiteler ve meşhur kolejler yer alıyor. İşte Saint Germain Bulvarı da şehrin bu tarafında bulunuyor. Sahil yolunun bir üst paralelinde uzanan bu geniş yol, geçmişten günümüze zengin birikimiyle dünyada iyi bilinen caddelerden biri. Paris’i uluslararası arenada temsil eden futbol kulübü de ismini bu bulvardan alıyor.

Paris Saint Germen Bulvarı. Yıl 1880

150 yıllık geçmişi olan Saint Germain Bulvarındaki birçok kafe ve restoran; Türkiye'de magazin âleminin takıldığı mekânların aksine, ünlü düşünürlerle birlikte anılıyor. Buradaki kafeler adeta yazarların birer çalışma odası halini almış. Nice filozof dünyaca meşhur kitaplarını, bu bulvarın özellikle orta ve batı kısımlarında yer alan kafelerde yazmışlar. Ama geziye bulvarın doğusundan başladığım için buraları daha sonra anlatacağım. Çünkü Saint Germen Caddesinin doğu ucuna yakın bir metro istasyonunda inmiştim.

Bu durak sadece Fransa’nın değil dünyanın da en iyi teknik üniversitelerinden biri kabul edilen Pierre ve Mary Curie Teknik Üniversitesinin önünde idi. Okulun çıkış kapısının hemen karşısında şehrin diğer kısımlarına göre pizzayı en az yarı fiyatına satan, sahibi Arap olan bir pizza dükkânı var. Öğrencilere hitap eden bu pizzacının tabelası Türkiye’deki bir milyoncu dükkânları gibi fiyatta iddialı bir isim taşıyor. “Five Pizza” yani pizzalar 5 Euro. “Ucuz yemek istiyorsan öğrenci mekânlarına, bol ve lezzetli yemek istiyorsan esnaf lokantasına gideceksin” özlü sözüne kulak vererek daha önce buraya yolumu düşürmüştüm.  Pizzanın tüm dünya çocuklarının sevdiği ortak bir yiyecek olduğunu burada görüyorsunuz. Uzun masada Çinli, Vietnamlı, Malezyalı, Brezilyalı, Senagalli, Meksikalı,Kırgız, Avustralyalı,Tunuslu, Suriyeli ve Avrupalı gençlerle birlikte Pizza yiyorsunuz.

"Pierre ve Marie Curie Teknik Üniversitesi”

Adını bilim insanı iki kardeşten alan Sorbonne üniversitesinin bir yan kolu olan “pierre et marie curie university”, 32 bin öğrencisi bulunan devasa büyüklükte bir okul. Mühendisliğe yakışır bir tarzda koca koca binaları inceden çelik sütunlar ayakta tutuyor.
Okulun önünden ağır ağır yol alırken havsalam da doğu batı arası seyahat ediyor. Dualar mırıldanıyorum;
“Allah’ım!, Doğu Dünyası’nı, zilletine neden olan cahillik çukurundan, çıkarma niyetiyle kurulan ilim yuvalarını dirilt ve muhafaza eyle” diye. Ayrıca Pierre ve Mary kardeşlere gıpta ederek, ikizlerim Hikmet ile Nimet’in de herkese faydası olan böylesine semereli ilmî bir hayatları olsun diye temennide bulundum.

Pierre- Mary Curie Kardeşler

Sorbonne Üniversitesi'nin bünyesinde “Pierre ve Marie Curie Teknik Üniversitesi”’nin de bulunduğu bir şubesinin Abu Dabi'de açılmış olduğunu da ilave edeyim. Zengin Arap Körfezi yönetimlerinde dikkat çekici bir değişimin olduğu, geleceğe yönelik yatırımlarından açıkça fark ediliyor. Bu gelişimin en büyük etkeni de, yeni iktidar sahiplerinin, babalarının aksine iyi eğitimli olmaları. Çünkü yeni nesil, çoğunlukla Batı üniversitelerinde eğitim görmüşler.

İçlerinde, zengin olmanın ukdesi kalmış olanlar, parayı bulmayla yaşadıkları, “sonradan görme” psikolojileri, zenginlik içinde doğmuş çocukları ve özellikle torunlarında ancak izale ediliyor. Yani sonradan zenginlerin çocukları servetlerinden dolayı yaklaşımları daha akîl ve oturaklı oluyor. Ispanya sahillerinde bir seferde yarım milyar dolar, tatillere para harcayan petrol zenginlerinin çocukları, bugün en iyi okulların ülkelerinde açılmasına ön ayak olurken, ülkelerini de dünya finans merkezleri haline getirmeye çabalıyor.

Curie Kardeşler Üniversitesi’nin batı köşesinde mühendislik öğrencileri için dizayn edilmiş ve fen alanında zengin bir kitap literatürüne sahip harika bir kütüphane bulunuyor. Bu kütüphane boyunca uzanan yolda yürürken, masalarında çalışmalarına yoğunlaşmış öğrencileri gözlemledim.

Pierre ve Marie Curie Universitesi

Artık fen ilimlerinin ortaya sunduğu hizmetleri ırk, din, renk ayırt etmeden tüm insanlığın faydalandığı bir zamanda, burada bulunan geleceğin mühendisleri de her renkten, ırktan ve dinden. Uçağa bakarak “Nev’imle iftihar ediyorum” diyen Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla, bilim adına her gelişmeden, alt kimliklere takılmadan insan olma kimliğiyle iftihar etmek ne kadar da ulvi bir düşünce.

 “Arap Dünyası Enstitüsü"

Okulun kütüphanesini geçer geçmez Saint Germain Bulvarı'nın doğu ucuna vardım. Ama beklemediğim bir sürprizle de karşılaşmış oldum.
"Institut du monde arabe" yani Arap Dünyası Enstitüsü binası. Avrupa aydınlanmasının en önemli adreslerinden biri olan bu mahallede, Arap ismi taşıyan bir kurumun varlığı gerçekten hayret verici. Hem de Fransa’nın en itibarlı mühendislik okuluyla, Arap Dünyası'nın insanlığa ve bilime katkılarının anlatıldığı bu binanın iç içe olmasından derin bir mutluluk duydum.

Bahçesiyle birlikte 18 bin m2’lik büyük bir alanı kaplayan Arap Dünyası Enstitüsü ilginç bir bina. Mimarisi modernliğin yanı sıra oryantal unsurlar taşıyor. Binanın giriş kısmının pencereleri bizim kafes dediğimiz, Batı dünyasında ise “kıskançlık penceresi” olarak tanımlanan "moucharabiehs". Yani Arapçası maşrabiya. İslam mimarisinin klasik geometrik şekillerine sahip bu pencerelerden 240 adet var. Her birinin tam ortasında fotoğraf makinalarındaki gibi güneş ışığına duyarlı olarak açılıp kapanan diyaframlar yer alıyor.

Dünya Mimarlık ödülü almış bu yapının kütüphanesinde Arap Dünyasına ait pek çok kitap bulunuyor. Burası fantastik üç okuma salonu ile muazzam bir kütüphane. Aynı zamanda Arap dünyasını en eski çağlardan günümüze kadar tanıtan, 2400 m2’lik alanda arkeoloji, sanat, el sanatları, etnografya, modern ve çağdaş sanat eserlerinin bulunduğu bir müze var.

Ayrıca bu enstitü Arap ve Batılı Doğubilimcilerinin konuşmalar yaptığı geniş bir oditoryuma sahip.

En üst katta ise menüsü otantik Arap ve Mağrip yemekleri olan "Nour" isminde bir restorant var. Yemeklerin fiyatları oldukça pahalı ama Seine Nehri, adalar ve nehrin etrafına yayılmış tarihi şehrin manzarasını görünce, “bu fiyata değermiş” diyorsunuz. Tabi paranız varsa. :)

Bizim kuşağın iyi bildiği Fransa’nın Sosyalist Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın 1987’de ‘Büyük Projeler’ adı altında yaptırdığı kentsel gelişim hamlelerinden biri bu kurum.

Arap Birliği ülkeleri, Arap Dünyası’nın Fransa'da temsil eksikliği düşüncesiyle bu kompleksin 230 milyon Euroluk masrafının önemli bir kısmını karşılamış. Fransa için maksat, ülkelerinde yaşayan yoğun Arap nüfusun elitsel gelişimi ve Arap Dünyasıyla ekonomik ilişkileri sağlamlaştırmak. Ne amaçla olursa olsun çok hayırlı bir hizmet.

Fransa'nın Geleceğinde Söz Sahibi Olacak Araplar

Frenk nüfusun git gide tükendiği Fransa’nın geleceğinde, siyahi kadrolarla birlikte Mağrip Araplarının büyük ağırlığı olacağı derin analizlere yer bırakmayacak kadar ortada. Şimdiden devletin birçok kademesinde olmakla birlikte, siyaset, sanat, basın, spor alanlarında Fas, Cezayir ve Tunusluların yoğunluğu epey dikkat çekici. Fransa’ya ve insanlarına maddi manevi yatırım yapanlar bu dinamiği göz ardı etmemeliler.

Özellikle Fransa'da yaşayan eğitimli 2. ve 3. nesil Mağriplilerin ekseriyeti Avrupaî yaşama adapte olup sekülerleşmişler. Bu durumu yadırgamadım doğrusu. Zira kökenlerinin bulunduğu topraklarda, dini anlayış ve yorumlamaların çağın sorunlarına evrensel çözümler sunamaması ve Batı'nın siyasi, bilimsel ve sosyal altyapısı karsısında İslam Dünyasının genel perişaniyetinden etkilenmişler. Ama bununla birlikte bu insanlar, Batılı insanın bir önceki yazımda konu edindiğim; inançsızlık buhranlarına ve hayatlarının son devresindeki acınası yalnızlıklarına şahitler. Beyaz Araplar denen bu eğitimli laik kitlenin; kalpleriyle birlikte akıllarına hitap edecek evrensel, barışçı ve uyumlu imanî anlayışa kapılarını ardına kadar açacaklarına inanıyorum. Çünkü bugünün Doğu halklarına has peşin hükümlerden ve yanlış dar ezberlerden arınmış olduklarını düşünüyorum. Ümitliyim bu insanlardan. Nihayetinde mayaları İslâm'ın öncülerinden olan bir milletin çocukları onlar.

Bu alanda kendilerini ispatlamış olan aksiyoner ariflerin, meramı iyi anlayabileceğini zannediyorum. Ezcümle, Türkiye'den sürgün vermiş bereketli dallarla nicedir ürün vermeyen ağaçlara meyve-i İmaniye aşısı gerekli gibi duruyor.

Kurumun avlusu diyebileceğimiz düz taş zeminde Arap coğrafyasına has bitkiler ve çiçeklerden geçici küçük bir bahçe var. Laleler, güller, zambaklar, geniş yapraklı bitkiler, palmiyegillerden ağaçların varlığı seyirlik de olsa çok latif bir ortam oluşturmuş. Gezdiğim, gördüğüm her bir Arap ülkesini anımsatan bahçeyi seyreyledikten sonra binaya girdim. Arap kökenli güvenlik görevlilerin, “Bonjour, Bienvenue”, Müslüman olduğunuzu anladıklarında ise “Marhaba” selamlarını verip güvenlik aramasını yapıyorlar. Bu kontrolü geçtikten sonra ilk olarak zemin katta bulunan kitap satış bölümüne uğradım.

Kitaplar, İstanbul

Ortadoğu ve Arap Yarımadasından Mağrip’e kadar uzanan bir coğrafyada, Arapların özellikle İslam Tarihinden modern döneme kadarki serüvenlerini konu edinen kitaplar ilgimi çekti.

Hem Doğulu hem de Batılı yazarların Arap Dünyasının sosyo kültürel, siyasi ve ekonomik durumlarını ele alan eserlerin çokluğu da dikkate değer. Fransa’da en çok ilgi duyulan Arap yazarlar, yolları Paris’ten geçen Amin Mauluf, Halil Cibran gibi Lübnanlı düşünürler. Batı'ya yerleşmiş olan Doğulu insanlara, özellikle Amin Maluf'un "Ölümcül Kimlikler" kitabını şiddetle tavsiye ediyorum. Bu kitaptan bir pasaj:

“ sağduyu sahibi insanlar geldikleri ülkenin ne bomboş bir sayfa, ne de kemale ermis bir sayfa olmadığını, yazılmaya devam etmekte olan bir sayfa olduğunu bilerek, açık bir anlaşma zeminine doğru ilerleyeceklerdir.

..gelinen ülkenin kültüründe herkesin katılması istenen asgari paket neleri kapsıyor ve neler meşru olarak tartışılabilir ya da reddedilebilir? Göçmenlerin geldiği ülkelerin kültürü için de aynı soru geçerli: Bu kültürün hangi bileşenleri değerli bir çeyiz gibi, yeni gelinen ülkeye taşınmaya değer ve hangileri -hangi alışkanlıklar? hangi uygulamalar?- "vestiyerde" bırakılmalıdır?”…

Anlayacağınız, insanların yaşadığı herşey ve her sorunu daha önce başkaları da yaşamış ve düşünürler tarafından tüm yönleriyle kitaplara aktarılıp çözüm yolları teklif edilmiştir. Ama işte uzun okuma yapmayanlar, yaşanılanları anlamlandırmada ve yeni yol haritaları çıkarmada zorlanıp polemiklerle meseleleri uzatıyorlar.

Kitapçıda Arapça, Fransızca ve İngilizce yazılmış eserlerin yanı sıra, Farsça mesnevileri görünce bir yetkiliye, “Türkçe kitap var mı?” diye sordum. O da hemen bir bayan yetkiliye seslendi. Yardımcı olmak için gelen bayan, Türkçe konuşmayı bilen Tebrizli bir İran vatandaşı imiş. Komşu ülke Türkiye’den olduğumdan mıdır bilemedim ama bir sorum için epey bir kitabı hallaç etti doğrusu. Uğraşısını görünce, ”sadece öylesine sordum” diyemedim. Ama Osmanlı bakiyesi eserlerin tanıtıldığı atlas boy, bol resimli kitaplar dâhil hiçbir Türkçe kitap yoktu.

Sürpriz ise Orhan Pamuk’un hatıralardaki ve kendi hatıralarındaki İstanbul’u anlattığı Fransızcaya çevrilmiş kitabıydı. On dakika boyunca, İstanbul hatıralarımı canlandıran bu kitabın sayfalarını hevesle çevirdim de çevirdim. Eski İstanbul ve Boğaziçi’nin birbirinden ilginç resimlerine ve fotoğraflarına bakan bir Fransız’ın, dersaadeti görmek için can atacağına eminim. Paris'in fotoğraf kataloglarını dahi gölgede bırakacak bir iç açıcılığı var İstanbul'un. Zaten şu sözü de burada duydum; “Paris’i insanlar yarattı, İstanbul’u ise Allah”. Tabi Allah’ın yarattığı güzellikleri çirkinleştiren de insandan başkası değil.

Parisli İranlılar

İranlı bayan Azeri kökenli imiş. Ailesi ile epeydir Fransa’da yaşıyorlarmış. Ama küçük yaşta ayrıldığı Tebriz’i çok sevdiğini ve medeniyetlerin beşiği olan şehirlerden biri olduğunu söyledi. Zira bugün İstanbul'unun ufuklarını kaplayan devasa Osmanlı camilerinin mimarisinde ve çini sanatında gözle görülür Tebriz etkisi vardır.

Paris’te, Humeyni döneminden bugüne kadar molla rejiminden kaçarak buralara sığınan pek çok İranlı aile var.

Bugün Amerika başta olmak üzere Batı'nın birçok ülkesi, diğer doğu ülkelerinde olduğu gibi, İran’ın nitelikli beyinlerini de bünyesinde barındırıyor. Son dönemde bu trende Türkler de eklendi.

Velhasıl kişisel çıkarlarını ve önceliklerini hamasi söylemlerle örten, niteliksiz kadrolardan müteşekkil baskıcı hükümetler; yer altı ve üstü zenginliklerini berhava ederken, ülkeleri adına iyi işler yapabilecek insanları da vatanlarından kaçırıyorlar. Ama zeki ve donanımlı evladlarını Batıya kaptıran bu zevata ve kandırdıklarına sorarsanız; “Gelecek kendilerinin Batı ise tükeniyor” cevabını alırsınız. 

"Analarımız yasımızı tutsun!" Bugün hep Araplardan söz ettik ya onların sözüyle de hayıflanmış olduk.

1988'de İran'da 30 bin siyasi tutsağın katledilmesinin yıl dönümünde anma törenleri-PARİS

Ekseriyeti seküler kimlikli, hatta ateist olan İranlılarla Paris’te hem karşılaştım hem de burada bulunan arkadaşlardan ilginç hikâyelerini dinledim.  İran’ın, Şii molla rejiminin kurucusu olan Humeyni’nin yaşadığı Paris’te, bu sefer bu rejimin en keskin elit muhalifleri ikamet etmekteler. Paris’in birçok meydanı ve caddesinde, İran'da yaşanan insan haklarına aykırı uygulamaların anlatıldığı fotoğraf sergilerine rastlarsınız. Kendi insanlarını mutlu edemediği halde Ortadoğu’da yayılmacı bir politika yürüten Iran`daki molla rejiminin, çok da uzun ömürlü olmadığını burada bile tahmin edebiliyorsunuz.

Farkındayım bu yazının konusu bizi Paris'ten alıp Ortadoğu'ya sık sık götürdü ama gördüğünüz üzere Arap ve Batı Dünyası arasındaki uzaklık sadece haritalarda kaldı. Yarını belirleyecek bir etkileşim yoğun bir şekilde yaşanıyor.

Arap Dünyası Enstitüsünde epey bir vakit geçirdikten sonra Saint Germain’de yürümeye başladım. Bu bulvarda trafik tek yönlü akıyor, batıdan doğuya doğru. Yani trafiğin tersine doğru yol alıyordum.

Devam edecek..

[Eyüp Ensar Uğur] 25.9.2017 [Samanyolu Haber]

Verme duygusu nasıl bir şeydir? [Dr. Hüseyin Kara]

İnsandaki verme ve paylaşma duygusu ilâhî bir mevhibedir. Vermeye alışana kadar başlangıçta nefse ağır gelebilir. Bir zaman sonra infak etmek fıtratın bir yanı haline gelir. Bu defa da vermeden rahat edemez bir konuma yükselir. Tıpkı namaz ve oruca alışmak gibi. Çok mala-mülke sahip olan daha çok verir diye bir kural asla yoktur.  Fakat insanın aldığı terbiye ve yetiştiği aile çevresi, içinde bulunduğu hizmet halkası onun cömert bir kişilik kazanmasına katkı sağlar. Allah’ın Cevâd ismine mazhar olan Efendimiz (sav) in yetiştirdiği sahabe-i Kiram’ın önlerinde böyle cömert bir Nebi, elinde avucunda olanı korkusuzca isteyenlere veren bir peygamberi görmeleri, onları birinci dirilişin infak kahramanları haline getirmiştir. Şüphesiz bu insanlar önceden böyle değillerdi. Fakat fıtratlarında verme ve var olanı başkaları ile paylaşma duygusunun çekirdekleri mevcuttu. Efendimiz (sav) Sahabe-i Kiram’ın ruhlarında var olan bu cömertlik tohumlarını, sağanak sağanak başlarından aşağıya yağan Kur’an-ı Kerim'in ayetlerini bizzat kendisi hayata geçirerek öyle suladı ki, o mübarek cemaat, kendisi gibi cömertler topluluğu haline dönüştüler. Aradan on beş asır geçmiş olmasına rağmen, her asrın müslümanları fedakârlık konusunda ashab-ı kiram’ın yaptığı fedakârlıkları anlatmaktadırlar.

Verebilme duygusu aynı zamanda imanî bir haslet olması itibarıyla da dinimizde ön plana çıkmıştır. İslam dini, müntesiplerini kendi duyguları ile baş başa bırakıp insanların cimrilik girdabında boğulmalarına müsaade etmemiştir. Tam tersine cömertliği teşvik etmiş ve en azından her yıl kazancının kırkta birini fakirlere vermeyi (zekat) farz kılmıştır. Böylece dinimizde en cimri müslüman bile bu kırkta biri vermek zorundadır. Beş vakit namazın sadece farzlarını kılan namaz cimrisi bir müslüman gibi.  Zekattan daha kapsamlı olan sadakaya üst sınır konmamış olup, kişinin cömertlik anlayışına bırakılmıştır. Böylece bazıları Hz. Ebubekir (ra) gibi sahip olduğu her şeyi bir anda verebilmiş, bazıları da Hz. Ömer (ra) gibi yarısını verebilmiştir. Aslında müminlik cömert bir kişiliğin tezahürüdür. Verebilmek hakiki inanmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Onun için ‘ insanlar inandığı kadar verirler’ hükmü çok doğru ve isabetli bir hükümdür.

Müslümanın temel anlayışına göre; sahip olunan her şeyi Allah ihsan ettiği gibi, onu başkaları ile paylaşma duygusunu da veren O’dur. İlki muğnî ve Rezzak isimlerinin tecellileri ise, ikincisi de Cevâd isminin tezahürüdür. Kullarına verdiklerinden başkalarına verme duygusunu da beraberinde vermiş ise bu talihli bir kul sayılır. Diğeri de talihsiz. Bundan dolayıdır ki verme duygusu müminde bir Allah ahlakıdır. Çünkü Allah vermeyi seviyor. Verebilen kullarını da seviyor. Allah’ın cimrilik diye bir ismi ve sıfatı olmadığı gibi cimriliği de sevmiyor, cimri kullarını da…

Müslüman, sahip olduğu her şey ( ki buna canı da dahil ), kendisine imtihan aracı olarak verildiğinin farkında ve şuurunda olarak, onlarla rıza-i ilâhiyi peyleme adına her türlü fedakârlığı göze alan bir insandır. Değil sadece var olandan verme, gerekiyorsa kendisinin ihtiyacı olanları bile başkalarına verebilme duygusu (isar ruhu) sadece müminde bulunabilen yüksek bir haslettir.( 59/9 ) 

Medine'de, Ensar ve muhacir kardeşliği çerçevesinde yaşanan verme duygusunun zirveleşmiş haline insanlık o güne kadar hiç şahit olmamıştı. Bugün onun ikincisi hizmet hareketinde misliyle yaşanmakta olduğunu görmekteyiz.  Zira onlar biliyorlardı ki Allah, bütün kullarına verdiklerini Rahmaniyeti ile bu dünyada karşılıksız olarak vermektedir. Usul-ü hamseden ikisi olan can ve malın korunması kadar, gerektiğinde de sarf edilmesi çok ince bir noktadır. Yani bu emanetlerin korunmaları farz olduğu gibi, canı da malı da Allah yolunda verebilmek de ayrı bir farzdır. Canını verebilen şehitlik mertebesi ile serfiraz kılınırken, malını verebilen de infak kahramanı olarak Allah’ın nezdinde en sevimli kullar arasına girebiliyor. Hz. Osman (ra) gibi her ikisini birden verebilenlere Allah Rahimiyyeti ile ahrette ne gibi bir mükâfat vereceği onun cennetteki makamı görüldüğünde daha net anlaşılacaktır. Beş yüz deveyi yükleri ile bir defada vermek ona nasip olduğu gibi, mübarek canını da fitne ateşine kurban vermenin karşılığı olarak ebedî Firdevs’ler onu beklemektedir.

Bu asırda hizmet insanları, birinci dirilişin infak kahramanlarını kendilerine numune-i imtisal görerek, onlar gibi olma istikametinde bir çabanın ve gayretin içine girdiler. Başta Tevbe suresi 111. ayet olmak üzere Kur’an-ı Kerimin pek çok ayetinde meth-ü sena edilen cömertliğin zirvelerini yakalamak üzere adeta bir yarışa giriştiler. Böylece, özellikle son üç asırda İslam dünyasında yaşanan görüntü kirliliğini de temizlediler. Vermenin ne demek olduğunu sadece anlatmakla kalmadılar, yaşayarak da gösterdiler. 

Dinimizdeki hakikatların tarihsel değil, evrensel olduğunu ispat ettiler. On beş asır önce yaşanabilen bu güzellikler on beş asır sonra niçin yaşanmasın ki diyerek,  Anadolu’da kolları sıvadılar ve şimdi dünyanın 170 ülkesinde hizmet üretmeye muvaffak oldular. Hizmet hareketi bu yönü ile de nerede ise kaybolmaya yüz tutmuş isar ruhunu Allah’ın lütuf ve inayeti ile yeniden ihya etmeyi başararak insanlık tarihinin en büyük cömertlik destanını yaptılar. Destanın yazılması ise sonraki nesillerin vazifesidir. Hizmet insanı vasfı taşıyan kadın- erkek herkes, ya sahip olduğu malını, mülkünü ve evladını bu peygamberanî  yola feda etti veya canını bu uğurda kurban etti. Böylece en değerli varlıklarını vererek, en büyük emanetler olan dine, imana ve Kur’an’a sahip çıktı. Hizmet hareketi dünyanın Gülen yüzü oldu. Sebepler açısından bu semavî projenin insana bakan yanında iki kaliteli grup bulunmaktadır. Birincisi; kadın-erkek dünyanın en cömert kişileri, diğeri de dünyanın en fedakâr öğretmenleri.

Tevbe suresinin 111. ayetinde Allah, müminler ile bir alış-verişini anlatmaktadır. İkinci Akabe biatının yapıldığı esnada Abdullah bin Revaha (ra) ‘’Rabbin ve senin için şartların nedir?’’ diye Efendimiz’e ( sav ) soruyor.  Rasulüllah (sav ) buyurdu ki: Rabbim için şartım O’na ibadet etmeniz ve O’na şirk koşmamanızdır. Kendi hakkımdaki şartım da canlarınızı ve mallarınızı nasıl koruyorsanız beni de öyle savunmanızdır. Tekrar sordular: Dediğiniz gibi yaparsak bize ne vardır?  Rasulüllah (sav ) de cennet vardır. Buyurdular. Onlar da ‘’Ne kârlı alış-veriş, Bundan ne döneriz, ne de dönülmesini isteriz’’ dediler. 
           
Allah (cc) ile müminler arasında cereyan eden alış-veriş ayeti böyle bir olay üzerine nazil oluyor ve bu çok kârlı alış-verişin hem tarihi arka planı hem de kıyamete kadar bu alış-verişten yararlanacakların durumları açıklığa kavuşturulmuş oluyor. Şöyle ki: ‘’Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. ( Bu ) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah’ın üzerine hak bir vaaddir.  Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır!  O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış-verişinizden dolayı sevinin. İşte bu ( gerçekten ) büyük kazançtır. ( 9/111 )

Tenezzülât-ı ilâhî olarak;  Cenab-ı Hakk'ın kendisine inanan kullarını muhatap alıp, mümin kullarına verdiklerini, müminlerin dönüp yine kendisine satması karşılığında ebedî cennetleri vermesi bir rahimiyet tecellisidir. Zira Allah’ın kâfirlerle hiçbir alış-verişi yoktur. Onlara dünyada verir, fakat ahirette asla... Üstelik Allah bu kârlı alış-verişi sadece kur’an’da değil, Tevrat ve İncil’de de ferman buyurduğunu söylemekle işin ne kadar ehemmiyetli olduğunu ortaya koyuyor. Bu ayetin aynısı bu gün elimizde bulunan Tevrat ve İncil’de olmasa bile Kur’anın bu ayeti inananlara bir kez daha haykırarak demek istiyor ki; Ey Allah’a ve ahret gününe inananlar, en çok sevdiğiniz canlarınız da mallarınız da size belli bir süreliğine verilmiş emanetlerdir. Bu emanetleri bakîleştirmenin tek bir yolu vardır. O da bunları malın ve mülkün gerçek sahibi olan Allah’a cennet karşılğı satmanızdır. Dünyanın cazibesine aldanıp da yanılmayın sakın! Şimdiye kadar bu emanetleri kendi gücü ile koruyabilen hiç kimse olmadı. Siz de olamazsınız. Bu güne kadar olduğu gibi insanlar ya mallarını bırakıp kendileri önden gitti, ya da mal ve mülkleri onları bıraktı, ayrıldı gittiler. Üçüncü hal muhal. Yani ; Yunus’un diliyle : Mal da yalan mülk de yalan, var biraz da sen oyalan. 

İnsanlık tarihi boyunca bu ilâhî alış-veriş davetine kulak veren babayiğitler, infak kahramanlığı imtihanın kazananları olmuşlardır. Kıyamete kadar da bu yol her mümine açık olacaktır. Asrımızda bu davete en görkemli cevabı hizmet insanlarının verdiğine hiç kimsenin şüphesi yoktur. Bu günlerde ensar ve muhacir kardeşliğinden ve yardımlaşmasından tutun da dünyanın dört bir tarafına hicret edip, himmet edip hizmet eden gönüllüler hareketinin talihlileri, fanî dünyayı değil, bakî alemi peylemenin peşinde olduklarını diklenmeden dik duruşları ile bir kez daha aleme göstermişlerdir. Dünyanın gözü önünde cereyan eden bu kadar ağır şartlar altında bile kıvamını ve konumunu kaybetmeden ister hapiste isterse hicrette isterse gaybubette olsun, Allah ile olan alış-verişin verdiği zevk-i ruhani ile meşbu bulunmaktadırlar. Bu kadar büyük bir hizmet yapısından elbette dökülenler de olacaktır. Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de imtihanı kaybedenlerin olması her kes için mukadderdir. Her zaman Allah, kendi Hak davasının hizmetçilerini Kendisi tercih etmiştir. Zaman içinde liyakatsizleri de yine Kendisi ayıklamıştır. Bugün itibarıyla hizmet hareketinin içinde bulunuyor olmamız , hizmetin içinde bir fert olarak ölebileceğimizin teminatı asla değildir. Fakat bütün bu zor şartlara rağmen sarsılmadan, yiğitçe konumumuzun hakkını vererek, aktif sabırla  durmamız bir fiilî dua olacaktır. Ayrıca kavlî dualarımızla da ''Ey Yücelerden Yüce Rabbimiz, liyakatımız olmadığı halde bizleri istihdam buyurduğun bu hizmet-i imaniye ve Kur’aniyede ayaklarımızı sabit kadem eyle. Şartlar ne kadar zor olursa olsun bizlere dayanma gücü ver. Son nefesimizi hizmetin içinde iken verdiğimize meleklerini ve mümin kullarını şahit eyle’’ diye dua-dua yalvarmak en elsem yoldur kanaat-i acizanemce.     

[Dr. Hüseyin Kara] 25.9.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Ruhumuzun heykelini ikame ederken [Abdullah Aymaz]

Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi “Ruhumuzun Heykelini Dikerken” isimli kitabında yeryüzü mirasçılarının sekiz vasfını anlatıyor. Biz seneler önce söylenip yazılan bu özellikleri tekrar mütalaa edip anladıklarımızı takdim edelim:

“Mirasçının birinci vasfı kâmil imandır. Kur’an; insanın  yaratılış gayesini marifet ufku, muhabbet ruhu, aşk-u şevk buudu ve ruhânî hazlar televvünleriyle ‘iman-ı billah’ olarak tesbit eder.” diyerek Hocaefendi, Allah’a imanın, kuru bir inanç olmadığını; bilakis Kur’anî derinlik açısından marifetullah ufuklu (ki; yetmiş bin mertebeli Esma-i Hüsnâ’da terakkiye açık güzelliklerle) muhabbetullah ruhlu ve bundan doğan aşk ve şevk boyutlu ve bunların neticesi ruhanî  hazlar ile renk renk zevklerle donanmış bir iman ve iz’an olduğunu ifade ediyor. Devamla: “İnsan, yerinde kendi özünden varlığın derinliklerine yollar vurarak, yerinde varlıktan değişik kesitler alıp özünde değerlendirerek iman ve düşünce dünyasını inşa etmekle sorumlu tutulmuştur. Bu, aynı zamanda onun ruhunda meknî bulunan insanlık gerçeğinin ortaya çıkması demektir.” diyor. İnsan genleri üzerinde yapılan bir çalışmanın neticesinde “İnsanda İNANÇ GENİ  VAR”  tesbiti yapılmıştı. Bu meselenin maddi bir tesbiti olmakla beraber, bir gerçeğin de ifadesiydi.  Belki de ELEST  BEZMİ’nin bilim diline bir esintisi olarak da değerlendirilebilir… 

Pek çok mühtedinin ilk EZAN’ı işitince dillerinden dökülen aynen şu ifadeler olmuştur: “Kendimi, tozlu yollardan evime dönmüş olduğumu hissettim.” Belki de EZAN, ELEST  BEZMİ’ni hatırlatıyor… Bir zamanlar İsveç’in İstanbul Başkonsolosluğunu yapan Dr.   İngmar Karlsson, şöyle demişti: “Tayinimiz Pekin’e çıkınca iki-üç yaşlarındaki kızım ‘Baba evimize gidelim, anne evimize dönelim…’  dedi durdu. Birkaç gün sonra komşumuz olan Pakistan Konsolosluğundan okunan EZAN’ı işitince; ‘Artık şimdi evimizdeyim!’ dedi. Meğer Şam’da okunan ezanlar, onu evinde hissettiriyormuş. Şam’dan Pekin’e gelince EZAN  sesinden mahrum kaldığı için, ‘Evimize dönelim’ diyormuş. Yani EZAN’da evine dönme duygusu var…

İslamiyetin, iman meselesinin, insanların fıtratlarında meknî en derin duygularına kâmil mânada idrak ettirilmesi, gerekiyor. Yoksa oturmamış bir iman bazılarının İslâm adına büyük yanlışlar yapmalarına bile sebep olabilir…

1998’de İngiltere’de ziyaret ettiğimiz Prof. Dr. Colin Tourner şunları anlattı:

1970’te Ortadoğu üzerine doktora çalışması yapmaya başladım. 1975’te İslamiyeti kabul ettim. 1979’da Ruslar Afganistan’a girince, İngiltere’deki Müslümanlar Londra’da toplanıp bu işgali protesto için bir yürüyüş organize ettiler… Ben de bu yürüyüşe katıldım. Çeşitli sloganlar atıyor, arada bir “Allahü Ekber” veya “Lâ ilâhe illallah” diye bağırıyoruz. Yine böyle bir “Lâ ilahe illallah” demiştik. Bizi seyreden İngilizlerden birisi bana “Lâ ilahe illallah”ın ne ifade ettiğini sordu. Ben de “Allah’tan başka ilâh, Tanrı yoktur” dedim. O kişi, “O kadar ben de biliyorum; esasen bu neyi ifade ediyor?” dedi. Belli ki, o kadarcık bir mealle tatmin olmamıştı. Ben de bunu yeterli görerek başka bir şey söylemedim. Ama bu husus kafama takıldı... Bu yürüyüşün akabindeki günlerde Pakistanlı, Mısırlı, Bangladeşli Müslümanların camilerine gidip hocalarına benim daha neler söylemem gerektiğini sordum. Onlar da ‘Sen söyleyeceğini söylemişsin’ mânasında karşılıklar verdiler. Evim kitap doluydu. İslamda, şeriatta bankacılık, siyaset, diplomasi, hâriciye, ekonomi gibi konular üzerinde yazılmış kitaplardı bunlar, ama iman üzerine bir şey yoktu. Müfehrese (Yani Kur’an kelimelerinin fihristesini ihtiva eden kitaba ) baktım. Yüz tane iman kelimesi geçmişse, on tane İslam kelimesi geçiyordu. Kur’an’da bir defa şeriat kelimesi geçmekte idi. Ama bizim kitapların hepsi de şeriat üzerineydi. Çünkü ben İslamiyeti Siyasal İslam görüşüne mensup kimselerden tanımıştım. Bu hususta bir çelişkiyi fark ettim. Çalıştığım üniversitenin mescidine gidip oradakilere de ‘Benim bu kişiye neler söylemem gerekirdi?’ diye sordum. Orada bulunan bir Türk kardeş bana Âyetü’l-Kübrâ isimli bir kitap uzattı: ‘O sorunun cevabı bu kitapta var’ dedi. Ben ‘Tasavvufa karşıyım, bunu okumam’ deyince ‘Cevap bunda, bu tasavvuf, tarikat kitabı değil, tefekkür kitabı’ meâlinde sözler söyleyip mutlaka okumam gerektiği üzerine ısrarda bulundu. Mecburen bir bakayım diye aldım. Bir okudum, gerçekten cevabın onda olduğunu gördüm. Hemen o kardeşi buldum. Dedim ki; ‘Bu kitabın üzerinde Risale-i Nur Külliyatı’ diye yazıyor. Demek ki, bu seriden daha başka kitaplar da var. Bana onlardan getirir misin?’ O da gitti, bana büyük bir kitap getirdi. ‘Sözler’ imiş. Merakla okumaya başladım. Otuzuncu Söz’deki ‘Ene’ bahsine geldim. İnsana ‘benlik’ duygusunun veriliş sırrını okuyunca kendimden geçtim. Çıldıracağım; böyle bir kitap yazılamaz... İşte bizim muhtaç olduğumuz konular! Bir İngiliz’in ‘İslamda Bankacılık’  kitabına ne ihtiyacı var. O  Marifetullah’a Allah hakkında bilgilere muhtaç... Bu bilgiler de işte bu Risale-i Nurlar’da…

Evet herkesin kâmil bir imana ihtiyacı var. Zaten M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin dediği gibi yeryüzü mirasçılarının birinci vasıfları KÂMİL İMAN…   

[Abdullah Aymaz] 25.9.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

8 yıllık Barla tecriti ve Risale i Nurlar [Ali Emir Pakkan]

"Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen yanımda on beş yirmi günde bir misafir bulunuyor. " Bu sözleri Barla'da Çam dağında yazıyor Bediüzzaman.

Tek parti dönemi... Çağın alimi Said Nursi, Van'dan ellerine kelepçe vurularak sürgüne gönderiliyor. Isparta Barla'da 1934'e kadar yaklaşık 8 sene tecritte yaşıyor...

Canilere bile bazı haklar tanınmışken o akraba ve dostları ile bile görüştürülmüyor... 

İnsanlarla sohbeti arzuladığında, talebelerini yanında hayal edip, onlarla dertlenip teselli buluyor:

"İşte gece vakti garip bir vaziyette, şu dağlarda sessiz sedasız, yalnız ağaçların hazin hışırtıları arasında kendimi birbiri içinde beş farklı renkteki gurbetlerde gördüm."

Çağın Kur'an müfessiri, ihtiyar, akraba ve dostlarından uzakta.. Vatanından ve yakınlarından ayrı... 

Peki bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır?

Birden imanın Nur'u ve Kuran ın feyzi ile Rahman'ın lütfu imdadına yetişiyor.

"Hasbünallah ve niğmel vekil" diyor.

Hz. İbrahim'in ateşe atılırken yaptığı dua  karşımıza çıkıyor. Ve sonra şu satırlar dökülüyor kaleminden:

"Cenab- ı Hakkı bulan neyi kaybeder?
Ve O'nu kaybeden neyi kazanır?"

İman nuru ile karanlıklar aydınlanıyor ama o hüzünlü hal bir süre etkisini sürdürüyor. Talebelerine soruyor;

"Ben garibim, gurbetteyim, ve gurbete gideceğim. Şu misafirhanedeki işim bitmiş midir? Ta ki sizleri ve sözleri vekil tayin etsem, dünyadan tamamen alakamı kessem. Ulvi bir gurbeti arayabilir miyim?  " (Mektubat)

Tek Parti, kendisine biat etmeyen Bediüzzaman’ı Barla'da tecritte tutarak cezalandırıyor. 

Onun Kur’ân hizmetine engel olmak istiyorlar...

Ancak kader başka türlü tecelli ediyor. 

Sürgün yurdu, Kur’ân’ın müdafaasını yapacak ve mucizeviliğini gösterecek Risale-i Nur eserlerinin yazıldığı yer oluyor...

Bediüzzaman, Mektubunun sonunda, "Nur'la kavga edilmez, ona düşmanlık beslenmez, sadece kovulmuş şeytandan başka ondan nefret eden olmaz." diyordu. 

Bugünkü hapislerin, tecritlerin, sürgünlerin, neye tecelli kaynağı olacağını ise bilemiyoruz...

[Ali Emir Pakkan] 25.9.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Müebbet Mazbatası [Kadir Gürcan]

Dört yüz küsur gün içeride, sebepsiz yere tuttukları Zaman Gazetesi yazarları için uydurulmuş, şişirilmiş, abartılmış ve gazete manşetlerinden devşirilmiş iddianame, müebbetlerle gündeme gelmişti. Daha ilk günden beri dik duruşlarından taviz vermeyen aşina yazarlar, Saray eşrafını sevindirecek malzeme vermediler. Duayen yazarların kadem-i sabitleri, omurgasız medya esnafının hoşuna gitmedi. Geçtiğimiz hafta içinde usulen yapılan duruşmanın adaleti, hele gecikmiş adaleti telafi gibi bir hedefi yoktu.  

Aylardır gerilip, yerleri deşeleyip, burunlarından soluyarak hukuksuzluğa odaklanan adalet kadrosundan, herhalde beraat ya da tutuksuz yargılanma çıkmayacaktı. Tutukluluğun cezalandırma, dize getirme ya da itirafçı üretme potası haline dönüştüğü köhne hukuk sisteminin sürpriz yapmasını beklemek fazla iyimserlik olurdu. 

Saray-ı hümayun mühürleri arasında, düşünce suçlularının tutuksuz yargılanması gerektiğine dair bir mazbata yok. Savcılar da işe başlarken ya müebbet hem de ağırlaştırılmış olanından, ya da tutuksuz yargılanma kararı verseler de maznunları bir şekilde bekletip, Saray münasebetlerini iyi tutmaya çalıyorlar. Alemşumul hukuk esaslarını hiçe sayan HSYK giyotini adalet camiasını sokak kedilerine çevirdi. 

Bir yıl önce Ahmet Turan Alkan, Mümtaz Türköne, Ali Bulaç ve Şahin Alpay’ın tutuklanmadan önceki resimleri ile verilen habere, Hasan Cemal dışında, değerlendirme yazabilecek entellektüel bir duruş sergileyen olmamıştı. Hasan Cemal kadim dostu Şahin Alpay’a vefasında kusur etmedi. Aradan bir sene geçtikten sonra Hasan Cemal, Türkiye’de işlenen hukuk cinayetleri karşısındaki şaşkınlığını bir kez daha dile getirmekten geri durmadı; “Suçlular, suçsuzları yargılıyor!”

Yılların tecrübesi, Hasan Cemal’e zamanın, ideolojik bataklıkta yok olup gitmek olmadığını çok iyi öğretmiş. İyi bir arkadaş ve kötü gün dostuymuş. Başkalarını kızdırma pahasına Altmış dokuz kuşağının son bir kaç örneği olmaya devam ediyorlar. Devletin ürettiği terör örgütlerine hiç inanmadılar. Devlet terör üretir mi? Siz de benim gibi televizyon seyretmiyor musunuz yoksa?

Türkçe ve Türk Dili için büyük kazanç, deneme ve gazete yazılarının piri Ahmet Turan Alkan için söylenecek ne çok şey var. Sakalı ile sevimli bir kompozisyon sergileyen samimi gülüşü uzun bir zamandır demir parmaklıklar arkasında. En son basına yansıyan mektubunda, kitap ve okumadan da mahrum edildiğini öğrendik. Okumayı tutku haline getirmiş bir insan için kitaptan mahrumiyet derin bir hicran olsa gerek.

Bugünler tam Ahmet Turan’ın yazacağı günlerdi. Başımıza bela kesilenleri, kuşa dönen muhalefet liderlerini, başlarını doğrultamayan parti içi muhalifleri, Saray soytarılarını, meslek ve karakter olarak iflas eden ucuz entelektüelleri, Saray’ın fetva eminini, cübbesi ve sarığıyla siyasete batan ve sonra unutulup giden sabık Diyanet İşleri Başkanı’nı hatta Trump’ı onun kalemi ve üslubundan okumalıydık. 

Zaman Gazetesi ve yazdıklarıyla Türkiye’de bazılarının yüreklerini hoplatan yazarlar susturulunca, Türk düşünce hayatı pespaye beslemelerin eline kaldı. Okurlarını bir yere taşımaktan ziyade, onların istediği, alıştığı ve rüşvet-i kelam oranı yüksek methiyeler yazmakla meşgul ediyorlar. Polemik yapıyor gibi göründükleri zaman bile, göz ucuyla Saray Mahfilini kontrol edip “Bak ne güzel kavga ediyoruz!” pozu verecek kadar da korku ve endişe içindeler.

Müstebit iktidarlar, yalnız hapse attıklarını cezalandırmıyor, yıllarca kapatılamayacak kültür tahribatına da sebep oluyorlar. Düşündüklerini cesurca söylemenin dışında suçu olmayan emektar yazarlar için takdir edilecek ceza, bundan yüz yıl sonra da “siyasi” olmaktan öteye geçmeyecek. Ancak, zamanın müstebitlerinin alnına dövülen “müebbet” mührünü silecek “delete” tuşu daha bulunamadı, bin yıl sonra da bulunamayacak...

[Kadir Gürcan] 25.9.2017 [Samanyolu Haber] 
newkadirgurcan@gmail.com

Trump’la fotoğraf çektirmenin maliyeti [Mehmet Yıldız]

Yıl 2014… Ocak ayının ilk günleri… Yurtdışında yaşayan ünlü bir iş adamı Türkiye’ye yatırım yapmak ister. İstanbul’un gözde mekanlarından birinde bulunan bir gayrimenkulü alıp turizme kazandırmaktır niyeti. “Bu işler öyle olmaz, İstanbul’a kim bir çivi çakacaksa Reis’ten izin almak zorunda…” der çevresindekiler. “Ama merak etme o iş kolay. Sen bir çantaya 500 bin Euro koy, filan tarihte Ankara’ya getir. Seni Reis’le görüştürelim her işin kolaylaşır.”

Tam da o günlerde 17/25 Aralık yolsuzluk skandalları patlamıştır. Kendilerinden rüşvet alınıp ihale verilen yandaş iş adamlarının isimleri havalarda uçuşuyordu. Yatırımcı iş adamı konuyu avukatlarına açar. Avukatları çanta içinde 500 bin € verilmesine karşı çıkar. “Aman beyefendi ne yapıyorsunuz, baksanıza çok ünlü kişilerin başı bu yüzden belaya girdi. Yapmayın… ” derler ve vaz geçirirler.

Aradan birkaç ay geçmeden olay patlar. 11 Mart 2014 tarihli Taraf Gazetesi’nin haberine göre Erdoğan’la 15 dakika görüşmek isteyen iş adamlarının danışmanlara 500 bin lira ödediği ortaya çıkar.

Kamuoyunda ikinci dalga yolsuzluk operasyonu olarak bilinen 25 Aralık tarihli soruşturma dosyasına giren usulsüzlüklerin başında, Başbakan’ın bazı danışmanlarının iş adamlarından randevu karşılığında ücret tahsil ettikleri iddia edilir. Bu iddiaya göre Erdoğan’ın iki ya da üç danışmanının Başbakan’la 15 dakikalık görüşme için iş adamlarından 500 bin lira talep edilmektedir.

SARAY’IN İŞ YAPMA ŞEKLİ

O gün medyaya yansıyan bu bilginin doğru mu yanlış mı olduğunu bilmem. Ama bildiğim bir şey var ki, yurtdışından yatırım için gelen bir iş adamından 500 bin Euro istendiği doğruydu. Aradaki tek fark, danışmanların Türkiyeli iş adamlarına kıyak yapıp, parayı Euro değil Türk Lirası üzerinden almalarıydı. O gün o iş adamına “sakın yapma, başın derde girer” diyen avukatları bugün pişmanlar belki de. O gün o iş adamı 500 bin Euro verseydi bunun karşılığını misliyle alabilirdi sonradan. Yapmadı ve geldiği ülkeye geri döndü.

Erdoğan ve çevresinin iş yapma şekli bu. Son dönemde bu yöntemin dünyanın pek çok yerinde işe yarayacağını düşünerek vatandaşından vergi olarak topladığı paraları saçıp savurdular, savurmaya da devam ediyorlar. Bu yöntemle pek çok üçüncü dünya ülkesinde Hizmet Hareketini köşeye sıkıştırmayı başardılar. Türkiye’nin dış politikası tamamen buna odaklanmış durumda. Varsa yoksa Hizmet okullarını kapattırmak, hizmet gönüllülerini sınır dışı ettirmek!.. Ancak modern demokrasilerde bu konuda henüz sonuç alabilmiş değiller.

Ülkenin başına gelen her türlü mel’anetin baş sorumlusu olarak gösterdikleri ABD ve AB liderlerinden randevu alabilmek için yapmayacağı fedakârlık yok bizimkilerin. Ne var ki Batılı liderlerin Erdoğan’la görüşmekten pek hoşlandıkları söylenemez. Bunu da açıkça dile getirmekten çekinmiyorlar.

LİDERLER GÖRÜŞMEK İÇİN SIRADAYMIŞ

Geçtiğimiz günlerde Le Point dergisine bir mülakat veren Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “Bildiğiniz gibi, küresel sahneye çıkmak aslında o kadar da havalı bir şey değil. Erdoğan ile her 10 günde bir konuşması gereken benim” dediği zaman pek çoğumuzun içi acımıştı.

Birçok uluslararası toplantıda olduğu gibi son Birleşmiş Milletler toplantısında da Erdoğan’ın en büyük hedefi, dünya liderleriyle bir fotoğraf çektirebilmekti. Gerek danışmanları gerekse havuz medyası bu konuda adeta kendilerini parçaladılar. Haberlere bakılırsa Dünya liderleri Erdoğan’la görüşebilmek için sıraya girmişler.

Peki gerçek öyle mi? Pek öyle durmuyor. Gayri resmî Resmî Gazetemiz Sabah’ın başyazarı Mehmet Barlas’a göre “Erdoğan, Donald’la arkadaş oldu ama durumda değişiklik yok.” Zira istediği hiçbir şeyi alamadı Erdoğan. Barlas’a göre hiçbir şey değişmeyecek, Fetullah Gülen Pensilvanya’daki ikametine … devam edecek. ABD PYD’ye bedava silah verecek ama Türkiye’ye silah satmayacak. Türkiye de Rusya’dan S-400 füzeli savunma sistemini alacak. Suriye’de ABD ile iş birliği yapmayacak.

Türkiye bütün bu görüşmelerden ne kazandı sorusunun cevabı yok. Ne kaybettiği konusuna gelince…

TRUMP’LA GÖRÜŞMENİN DE BEDELİ OLMALI DEĞİL Mİ?

Medyaya yansıyan haberlere göre milli havayolumuz THY, 40 uçak almak için Boeing’le 11 milyar dolarlık bir anlaşma yapmış. 2007’den bu yana göklerde (!) olan Yerli Milli Uçağımız varken nereden çıktı 40 uçak diyebilirsiniz.

Ne gerek var dışarıdan uçak almaya?

Zarar eden bir havayolunun durup dururken 40 uçak almasının izahı yok.

Bu ödemelerin bizimkilerden tek farkı giden paranın nereye gittiği belli. Adamlar sonuçta kendi ülkelerindeki şirketlerin lobiciliğini yapıyor. Bizimkilerin çanta içinde aldıkları paraların kime gittiği belli değil.

E Trump’la görüşmenin de bir bedeli olmalı değil mi?

O Trump ki, bir Suudi Arabistan ziyareti yaparak 100 milyar dolarlık silah, Katar emiriyle görüşerek 12 milyar dolarlık F 16 satmış adam. Bakmayın bize gene kıyak yapmış. Sadece 11 Milyar dolarla kurtarmışız.

Benzer bir alışveriş de Putin’le yapılmıştı. Önce Rus uçağını düşürüp ardından AKP’nin arka bahçesinde yetişen bir IŞİD militanı tarafından Rus büyükelçisi öldürülünce iyice bozulan ilişkiler 2,5 milyar dolarlık S400 anlaşmasıyla toparlanabildi ancak. Kaporası bile verilen S400’lerin Türkiye’ye teslim edilip edilmeyeceği bir muamma. Her şey ABD ve AB’ye karşı, “size mecbur değiliz” fotoğrafı verebilmek için. İşe yarayacak mı? Pek sanmam. İşe yarayacak olsaydı, ABD’ye gidip Trump’la görüşebilmek için kendini bu kadar paralamazdı.

Netice-i kelam… Her makamın bir bedeli var.

Kiminin 110 milyar dolar, kiminin 12 milyar dolar, kiminin 11 milyar dolar, kiminin de 500 bin lira. Günahını almayalım, bizim bildiğimiz başbakanlık döneminin tarifesi. Belki cumhurbaşkanı olduktan sonra değişmiştir, kim bilir…

[Mehmet Yıldız] 25.9.2017 [TR724]

‘Tanrılar katı’nın muhafazakâr kalemleri [Türk Sağı’nın hikâyesi-7] [Kemal Ay]

1930’lu yılların ‘Tek Parti’ idaresinde entelektüel hayata bir yerinden dâhil olmuş fakat daha sonra ‘muhafazakâr’ camianın sahipleneceği iki önemli yazar vardır: Peyami Safa ve Necip Fazıl. Onların hikâyesi, Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’a benzer ancak zemin değiştiği için ortaya çıkan sonuçlar da farklıdır.

FARKLI FİKİRLERİN ETKİSİNDE BİR KALEM USTASI

Peyami Safa’dan başlayalım. Onun dönemleri var. Abdullah Cevdet etkisinde kalarak pozitivizme merak saldığı ve o yönde yazılar kaleme aldığı bir dönemden bahsedebiliriz mesela. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte farklı fikirlerle flörtü mevcut. Devrimlere karşı ‘dikkatli’ ancak açıkça eleştirmek gibi bir gayesi yok. 1930’da yazdığı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu Nazım Hikmet’e ithaf ediyor, o yıllarda Tan gazetesinde yazdığı için ‘komünist’ olmakla suçlanıyor. Ve fakat Türk sağı hâlen 1 yıl sonra kaleme alınan Fatih-Harbiye romanını ‘muhafazakâr düşünce’nin kaynaklarından biri olarak okuyor. İlginç değil mi? 1 yılda ne değişti acaba?

Aslında çok da ilginç değil Türkiye’deki düşünce akımlarını düşününce. Kişiler arasındaki dostluk, arkadaşlık ya da düşmanlık, çoğu zaman ‘entelektüel’ dediğimiz insanların düşünce ufkunu da belirlemiş. Küskünlük, insanları soldan sağa, sağdan sola savurmuş mesela. Peyami Safa’nın da ‘sol’dan kopuşu bir anlamda Nazım Hikmet’le dostluk ilişkisinin bozulmasına dayanıyor. Daha sonraları yeminli bir ‘anti-komünist’ olmasını da buna borçlu olabiliriz ancak doğrudan ‘sağcı’ olmadığını ve önceleri bir miktar ‘liberalizmi’ denediğini akılda tutalım.

ROMANCILIĞI, TANZİMAT’IN İZİNDE: ‘BİZ KİMİZ?’

Tekrar Fatih-Harbiye’ye dönelim. Bu romanda Neriman isimli kadın kahraman, yaşadığı ve hatta evlenerek hayatının geri kalanını da idame ettirmeyi düşündüğü Fatih semtinden, bir iş vesilesiyle Harbiye’ye gidip gelmeye başlar. Fatih Doğu’yu, Harbiye ise Batı’yı temsil etmektedir ve Neriman’ın kafasını karıştıran şey, Batı’ya duymaya başladığı hayranlıktır. Roman boyunca Neriman’ın gözünden Doğu’nun ve Batı’nın nitelikleri sayılır ve Türk entelektüelinin Tanzimat’tan bu yana yaşadığı çelişkiler bir bir sıralanır. Bu yönüyle romanın orijinalliği olmadığını söyleyebiliriz ancak yıllarca Peyami Safa’nın tercihini ‘Doğu’dan yana’ kullandığı düşünüldü. Zira ideolojik dönüşümleri de bunu destekler nitelikteydi ancak Safa’nın hayat hikâyesi, kişisel zevkleri, tıpkı Yahya Kemal örneğinde olduğu gibi bu çıkarımın aceleci olduğunu düşündürüyor.

Aslında Peyami Safa, kafası karışık bir yazardır ve romanlarına yansır bu durumu. Uzun boylu ruh tahlilleri ve sürekli ‘nutuk atar’ tarzda yaptığı felsefî değerlendirmeleri aslında bir ‘roman yazarı’ değil de, bir ‘düşünce adamı’ olmak istediğini ortaya koyar. Ancak Türkiye’de Avrupa’daki gibi ‘felsefe’ ile ekmek kazanılamayacağından olsa gerek, edebiyat ve gazetecilik elde kalan tek ‘mevzidir’. Bu sebeple de Cumhuriyet gazetesinde (sol) başlayan köşe yazarlığı serüveni çeşitli gazetelerden geçerek Tercüman gazetesine (sağ) kadar uzanır. Komünizme karşı duruşu, onu ‘muhafazakâr’ düşünceye açıyor gibi görünse de, onun zihninde daha ziyade bir çeşit Türk milliyetçiliği vardır. Fatih-Harbiye’deki ‘Doğu’ tercihinin de sebebi bu ‘Biz’ fikrinden ileri gelir. ‘Biz kimiz?’ sorusunun Safa’ya göre cevabı, Türk ve Doğu’dur. İslam? Muhafazakârların düşündüğü kadar İslam’a dair fikirleri olan bir yazar değildir Peyami Safa.

METAFİZİĞE GEÇİŞ EVRESİ VE BÜYÜK DOĞU

Peyami Safa da, İkinci Dünya Savaşı sırasında Adolf Hitler’i daha ‘sempatik’ bulanlardan. Ancak aynı yıllarda mistisizme de yöneliyor. Matmazel Noraliya’nın Koltuğu (1949) ve Yalnızız (1950) romanları bu yönelimin bir eseri. Safa’nın ortalamayı aşan bir hayalgücü ve kaleme aşkla bağlılığı var bunu hiçbir zaman unutmamak gerekir. Ancak siyasî fikirleri daha ziyade ‘polemikçilik’ üzerine kurulu. Gazetelerde meşhur köşe yazarlarıyla girdiği polemikler hatırda kalmış. Elbette bunların bazıları, işinden olmasına da yol açmış. Bu yönüyle ‘yalnız’ bir adam. Demokrat Parti ile yakınlaşması, Adnan Menderes’le ‘konuşmalarını telefonla yazacak kadar’ ahbaplık kurması, bir nebze de olsa bu hissiyatını kırıyor. Ancak bu arada zamanına göre ‘İslamcı’ sayılabilecek Büyük Doğu dergisinde dâhi yazıyor. Bu ideolojiden önce, kişisel ilişkilerin ve yazma ihtiyacının geldiği Babıâli’ye uygun bir tavır.

Necip Fazıl Kısakürek’le kesiştikleri tek yer Büyük Doğu değil. 1930’larda benzer yollardan geçiyorlar. Rejimle bir sıkıntıları yok. Bilakis ‘memur entelektüellik’ rolünün hakkını veriyor, rejimin ihtiyacına uygun düşünceler ve fikirler üretiyorlar. Çünkü evvela kendilerini ispat etme gibi bir zorunlulukları var. Her ikisi de Batılı eğitim alıyor. Ancak Tanzimat’ın vurguladığı Doğu-Batı ikilemine kafa yormaktan geri durmuyorlar. Necip Fazıl bu arada çalkantılı bir hayat sürüyor. 1930’larda meşhur ‘ham yobaz, kaba softa’ ifadesinin geçtiği yazıları ve konuşmaları yapıyor. 1934’te Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’nde vaazlar veren Abdülhâkim Arvasî’yle yolları kesişince bir miktar sarsılıyor. Ancak bugün tanıdığımız Necip Fazıl’a dönüşmesi için biraz vakit geçmesi gerekli. Zira bu dönemde ‘fikir ayrılıklarının’ bir zemini yok. Demokrat Parti kurulmuş değil, entelektüelimiz maalesef ‘rejime muhtaç’.

TÜRK MUHAFAZAKÂRLIĞININ FAVORİ HİKÂYESİ

Necip Fazıl’ın Celal Bayar’la yakın ilişkisi, onun çeşitli memurluklara atanmasına vesile olduğu gibi, eserlerinin devlet tiyatrolarında sergilenmesine, Milli Eğitim Bakanlığı’nca ‘görülmesine’ de yardımcı oluyor. Ama 1940’larda yayınlanan Büyük Doğu’da Necip Fazıl, biraz da Fransız filozof Henri Bergson’un etkisiyle metafizik dersler vermekten, doğrudan doğruya ‘İslam düşmanları ile kavgaya’ geçiyor. Bu da Necip Fazıl’ın dinî cemaat ve tarikatlar arasında sevilmesine yol açıyor o dönemde. Nakşibendî tarikatına mensup Abdülhâkim Arvasî ile dostluğu da bunun bir nişanesi oluyor. Üstelik hayatının çalkantıları içerisinde bir ‘ihtida hadisesi’ barındırması, yüzünü Batı’dan Doğu’ya dönmesi, Türk muhafazakârlığının ‘favori hikâyesine’ dönüştürüyor Necip Fazıl’ın hayat hikâyesini. Ankara’da karşılığı olan bir ‘entelektüel’ kazanmış oluyor.

Gelgelelim Necip Fazıl kafası bir hayli karışık bir fikir adamı. Yukarıda bahsetmiştim Türk entelijansiyasında bir ‘Tanrılar katı’ var. Oraya bir şekilde çıkmış olmak, bir gazetede köşe yazarlığı, bir yayınevi ile kitap anlaşmaları yapmak, ‘kalemi eline almak’ yani, mühim bir hedef. Oraya çıktıktan sonra, hele popüler hâle gelebiliyorsanız, hele kaleminiz de kuvvetliyse ve ‘bazı dostluklar’ edinmişseniz, artık ‘entelektüel’ postunu kapmış olursunuz. Belli bir noktadan sonra Necip Fazıl’ın kitabını okuyup da, ‘buralar saçma olmuş’ diyecek bir yayınevi, editör bulunacağını sanmıyorum. ‘Tanrılar katı’na çıkmış bir yazarın artık ‘freni’ yoktur adeta. Fikirleri kendinden menkuldür, eleştirileri ‘polemikçilik’ ile savar. Tarihi hadiseler hep ondan yanadır. Bu, Türk sağının olduğu kadar Türk solunun da trajedisidir. Günlük politik ihtiyaçlara göre yaşamak, sağın da solun da ‘fikir işçilerinin’ şiarıdır.

ANTİ-KOMÜNİZMİN KESİŞTİRDİĞİ HAYATLAR

Nitekim 1940’lar son bulup 1950’lere girilirken anti-komünizm öncelikli gündemdi ve muhafazakâr-sağ camianın da önde gelenleri anti-komünizm mücadelesinde saflaşacaktı. Büyük Doğu’nun ‘coşkulu’ dönemleriydi bu. Necip Fazıl’ın Rus kozmonot Yuri Gagarin’e bile çatmaktan geri durmadığı, Yahudi karşıtlığının ve çeşitli seviyede Türk ırkçılığının yer aldığı bir mecmuaya dönüşecekti Büyük Doğu. O devrin ‘sağ-muhafazakâr’ çevresinde bunun tehlikelerini görebilecek muhtemelen pek kimse yoktu. 1940’larda nasıl faşizmi savunmak adetten olduysa, 1950’lerde de anti-komünizmi ‘bayraklaştırmak’ için hemen her şey mubahtı. Bu dönemde Necip Fazıl’ın ‘Başyücelik Devleti’ fikri ve daha sonra yayınlayacağı ‘İdeolocya Örgüsü’ gibi kitapları, ne ölçüde ‘frensizleştiğinin’ ve düşüncelerinde ne derece ‘kopuk’ hâle geldiğinin alametiydi aslında. Ancak kelimeleri güzeldi, ‘kavgacıydı-polemikçiydi’ ve o dönem ‘İslam adına kavga ediyordu’…

BATI’YLA VERİLEN TUHAF KAVGA

Benzer bir hikâyeyi, Cemil Meriç için de anlatmak mümkün. Ufkunu Fransızca’ya borçluydu Meriç ancak yıllarca Batı’yla Doğu arasında ‘tercihe zorlandığını’ hissediyordu. Çeviriler yapıyor, kendince çok önemli metinler kaleme alıyordu ancak ‘Türk solu’ ona yüz vermemişti. Halbuki ilk yargılandığında ‘Marksist’ olduğunu haykıracaktı mahkemede. Öğretmenlik yaptı, sonra üniversiteye geçti. Tıpkı Peyami Safa gibi Meriç’in de fikirlerinin kaynağı aslında Fransızca kitaplar ve mecmualardı ancak bunu ‘belli etmemeye’ çalıştı hep. Kimse ‘kaynak’ sormuyordu ve hiçbir yayınevi de kitapların ‘sistematik bir disiplin içinde’ yazılmış olmasını önemsemiyordu. Ancak böyle olunca içinde barındırdığı çelişkiler, maddi bilgi hataları, yanlış okumalar, kaybolacaktı. Ancak Cemil Meriç de, muhafazakâr dünyaya yakınlaştıkça ‘kucaklandı’. Ne dediğinin, dediklerinin ne anlama geldiğinin fazla önemi yoktu.

Bu isimler hayat hikâyelerinin onları sürüklediği bir nokta olarak ‘muhafazakâr’ camiaya yakınlaşmıştı. Onları, Türk-İslam düşüncesinin ‘merkezine’ koymaya kalkmak, eserlerindeki mevcut kafa karışıklığını hiç önemsememek ve aslında Doğu-Batı tartışmasını es geçerek, sadece siyasî bir cevap üretmek olur. Zira muhafazakâr siyasetçiler için bu isimlerin tek işlevi, ‘Bakın bizim de fikir adamlarımız var’ cümlesinde yer almak. Bu isimlerin eserleri elbette ciddiye alınmalı, okunmalı ama evvela sosyal bilimlerin namusuna halel getirmeyecek biçimde kritik edilmeli. Etkilendikleri, reaksiyon gösterdikleri hadiselere ve fikirlere yoğunlaşılmalı ve tam olarak nerede durdukları ortaya çıkarılmalı. Ancak o zaman, sloganlara malzeme olmaktan kurtarılıp ‘muhafazakâr’ dünyaya ne kattıklarını anlamak mümkün olacaktır.

Gelecek yazıda bu ‘sloganlaşma’ hikâyelerini ele alalım.

[Kemal Ay] 25.9.2017 [TR724]

Diyanet İşleri Başkanı’nın zor seçimi [Abdullah Salih Güven]

Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Diyanet İşleri Başkanlığına Prof. Dr. Ali Erbaş atandı. Hayırlı olsun. Kendisini tebrik eder, vazifelerinde başarılar dileriz. Okuyacağınız bu yazı Ali Erbaş’tan Diyanet işleri Başkanı olarak şahsen benim beklentilerimi yansıtmaktadır.

Sayın Başkan,

Türkiye gibi cennet vatan yurdumuzda İslam dininin ferdi, ailevi, sosyal, kültürel, siyasi, iktisadi hayatımızdaki oynadığı rolü ve bu rolün önemi aşikardır. İki cümle ile bile olsa bu konuya değinmeyi size, ilminize, makamınıza saygısızlık olarak addederim. Dolayısıyla aşağıda okuyacağınız samimi duygularla yazdığım düşünceler bu hakikatin şuuru ve idraki içinde olduğunuz varsayımı üzerine kuruludur.

Sayın Başkan,

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu başlangıç tarihi kabul edecek olursak, 100 yıla yaklaşan ömrüyle ülkemiz, nice nice dini, iktisadi, içtimai çalkantılar geçirmiş ve hala geçirmekte olan bir ülkedir. Bu ülkede gerek İslami gerekse Batı standartları ölçüsünde temel insan hakları, hukukun üstünlüğü, düşünce ve inanç özgürlüğü gibi ilke ve prensipler tam anlamıyla uygulan/a/madığı için yıllardan beri kendi vatanında “parya” olarak yaşayan, görünüşte özgür hakikatte köle ya da ikinci sınıf bir vatandaş kitlesi vardır ve var olmaya da devam etmektedir. Ne yazık ki din, cins, ırk, ideoloji, mezhep ayrılıklarını körükleyen zihniyet bitmediği müddetçe de bu gidişatın önü alınamayacaktır. Siz de biliyorsunuz ki Sayın Başkan, bu hakların vatandaşlara devlet tarafından verilmesi lütuf değil aksine bir vazifedir. Hatta “devletin hakları vermesi” diye bir tabir bile gereksizdir. İnsanlar bu hakları Allah tarafından insan olarak yaratılmakla almış durumdadır. Onun için bu temel haklara hukuk dilinde “negatif statü hakları” denir. Bunu günümüz diline “devlet gölge etmesin, başka ihsan istemez” diye çevirmek mümkündür.

Bununla beraber bugün ülkemizde bu haklardan mahrum edilen binler-yüzbinler-milyonlar vardır. Ne yazık ki bu hak mahrumiyeti, yeni göreviniz itibariyle bir parçası haline geldiğiniz sistem tarafından yapılmaktadır. Dünyada ve ukbada sorumluluğunuz büyüktür Sayın Başkan. Ümidim o ki bu sorumluluğa göre mevki ve mevzi edinir, hak ve hakikatleri haykırmakta zerre kadar tereddüt etmezsiniz. “Zalim sultanın önünde hakikati söylemeyi en büyük cihat” gören Hz. Peygamberin temsili cübbesini sırtında taşıyan bir insan olarak sizden bunu beklemeye hakkımız vardır.

Sayın Başkan,

Elinizde sihirli bir değneğin olmadığını, nihai olarak sözün sizde bitmediğinin farkındayız. Ama sahibi olduğunuz gücün de küçümsenmeyecek ölçüde değerli olduğunu biliyoruz. Gerek sorumlusu olduğunuz siyasi makamlara gerekse halka karşı yapacağınız tavsiyeler, telkinler, konuşmalar, yazılar, bu istikamette uygulayacağınız plan ve projeler tabandan tavana bir uyanışın, bir zihniyet değişimin fitilini ateşleyebilir. İnanıyorum ki sizin bu çerçevede yapacağınız şeyler zifiri karanlıklar altındaki mum ışığına güneş muamelesi yapan milyonlarca insana ümit ışığı olacaktır. Kaldı ki buna çok müsait zihni bir zemin de vardır şu an Türkiye’de. Keşke bu fırsat kaçırılmasa.

Sayın Başkan,

Kastını ettiğim zemin, ne olduğu, nasıl olduğu, neden yapıldığı yetkili makamlarca bir türlü aydınlatılmayan 15 Temmuz mel’un hadisesinden sonraki bütün Türkiye zeminidir. Hukukun en temel kaidesi olan “masuniyet karinesi” berhava edilmiş, “suçun ve cezanın şahsiliği” ilkesi bir kenara atılmış, insanlığın yüzyıllarca önce ancak kabile yönetimlerinde gördüğü kolektif ceza “iltisak” kelimesi ile hayata taşınmış ve neticede yüzbinlerce masum insan işinden edilmiş, yüzbinlerce kadın-erkek özgürlükleri ellerinden alınıp hapishanelere tıkılmış durumdadır. Vicdanı ölmemiş her insanın göz yaşlarını Seyhan-Ceyhan nehirleri misali akıtmasına vesile olacak nice zulümler irtikap edilmiş ve hala edilmektedir. Devletin ceberut yüzü orantısız şiddetle kendi vatandaşlarının hayatına kastetmiş durumdadır. Bu zulüm uygulaması, Kürt, Alevi, Liberal vs toplumun bütün gruplarına uygulanmış, cemaat mensuplarında ise zirve yapmıştır. Bugün siyasi iktidar ve onun ideolojisine muhalif olan herkes bu zulmün muhatabı olmakta ya da ne zaman olacağım endişe ve korkusuyla yaşamaktadır. Siyaset bilimlerde bu türlü bir yönetim anlayışına -aralarındaki farklar mahfuz- otoriteryanizm, totalitarizim, faşizm denildiğinin bilincindesinizdir umarım. İşte bu noktada, sizin yapacağınız uyarılar, kurumsal düzlemde idari olarak devlete bağlı ama temsilcisi olduğu dini değerleri hayata intikal ettirme adına siyaset üstü olan makamınızın alacağı pozisyon çok önemlidir.

Sayın Başkan,

Adalet mülkün temelidir. Adaleti besleyen şey ise nısfet yani hakikat düşüncesidir. Ülkemizde hakikat düşüncesi yara almıştır. Kur’an’ın anne-baba başta insanın kendi nefsi de dahil en yakınlarının aleyhine bile olsa adaletten ayrılmama emri havada, zihniyeti de yaralıdır. Adaletin gerçekleşmemesinin zihni arka planında bu yaralı zihniyet yatmaktadır. Bunu onarmak dün de bugün de yarın da bizim en büyük görevlerimiz arasındadır ve size bu bağlamda çok büyük iş düşmektedir. Geciken adalet, adalet değildir Sayın Başkan. Adaletin gecikmesi mülkün de elden gitmesini netice verecektir. Bu zaviyeden ülkemize bakınca tehlike çanları ve alarm zilleri çoktan beri çalmakta ve adalet, şaşalı adalet saraylarında ikamet etse bile hızla yıkılmaya doğru gitmektedir. Umarım farkındasınızdır.

Sayın Başkan,

Hayal mi bütün bunlar? Siz bir şeyler yapabilir misiniz? Evet, hayal, ama her şey hayal ile başlar. Umarım bunlar sizin de hayalinizdir. Olması da gerekir. Zira hem bir insan hem Müslüman hem vatandaş olarak ve hepsinden daha önemlisi Diyanet İşleri Başkanlığı gibi sorumluluk mevkiinde oturan bir yetkili olarak sizin hayaliniz olması gerekir. Resmi düzlemde küçük ya da büyük adımlarla bunları hayata taşıma makamında bulunan kişi sizsiniz.

Bekleyip göreceğiz Sayın Başkan; bakalım “Sultanların alimi mi” olacaksınız yoksa “Alimlerin sultanı mı?” Kabul, zor bir seçim. Ama iki tane yol var ve yollar çok net. Birini seçeceksiniz. Hepsi bu. Nihai karar sizde.

[Abdullah Salih Güven] 25.9.2017 [TR724]

Vertigo – Bir cemaatin başı döner mi? [Hakan Zafer]

Baş sadece sarhoşta dönmez. Her başı dönene de bir şeylerin sarhoşudur denemez. Bazen ortam algısını yitirir, etrafın akışını yakalayamaz da insan başı döner. O esnada siz mi dönüyorsunuz, gözünüzü yoran dünya ve üzerindekiler mi kayıp gidiyor karar veremezsiniz. Her iki durumun da ayakta durmayı zorlaştırdığı kesin. Böylesi bir baş dönmesi halinde düşüp yerde kalmamak için elinizin altında, kol mesafesinde tutunacak yer aramak yapılacak ilk iş olmalı.

Son birkaç yıldır Hizmet Hareketi “baş döndüren sabır günleri” yaşıyor. Maksadım böyle bir esnada riskli bir çıkış yapmak değil. Birçok insandaki gibi uzun süreli zihnî yoğunlaşmaların yoruculuğunu bir kayıp olarak yaşamamak.

Belirli ilke ve prensipler etrafında bir araya gelmiş bu yapı da tıpkı bir şahıs gibi, bir kol mesafesi kadar yakın temel ilkelerine tutunarak pekâlâ ayakta kalabilir. Başımız dönüp düşerken elimizde tuttuğumuz poşetin hesabını yapmayacağımız gibi, vazgeçilmez gördüğümüz birçok şeyin sıkı sıkıya tuttuğumuz ağırlığından kurtulmak, bu durumun bir sonucu olarak algılanmalıdır. Başka yol bilmediğimizden veya bilsek de devam edenin konforundan vazgeçememek gibi, aslen öyle olmadığı halde kendimize mecburiyet edindiğimiz poşetlerimizi bırakmamamız, özden uzaklaşmaktan başkası değildir.

Normal şartlarda yaşanan son derece ağır acılar üzerine bina edeceğimiz bir çözüme zihnimi ikna edemiyorum. Çünkü tüm unsurlarıyla imtihan, eski veya yeni usulle birçok çözüm gayretine kapalı gözüküyor. Üstelik zaman, bir marangoz zımparası gibi yonttukça yontuyor. Hali hazırda Hizmet Hareketi ile ilgili ortaya konan muhakemeleri, arayışın merkezindeki imtihanı sebep gösterip kınama meyli ise şahsen beni ümitsizliğe sevk etmiyor da değil.

Ne yapılacağına, nasıl devam edileceğine verilebilecek karardan sonra ortaya konan fikrî çabaların daha tutarlı olacağını düşünüyorum. Böylece, dert edinmiş, üzerine düşünmüş kimseler ve onlara celallenenler arasında yaşanan daha büyük ölçeklere taşınması muhtemel kırgınlıkların da önü alınmış olabilir. Görünen o ki, ortaya harita koyma konusunda zaman aleyhte işliyor.

Temel kriterlerin yeniden parlatılması ile kimseyi kırmadan merkeze toplama ve hangi pozisyonda olursa olsun insani etkiyi en aza indirecek bir anlayışın kitabını yazma vakti geçirilmemelidir.

BİR ÇALIŞTAY FİKRİ

Mesela, eldeki güvenilir imkânları kullanarak bir çalıştay, kongre, vs. düzenlenebilir. Farklı milletlerden, mesleklerden; genç yaşlı, yılların adamı yeni yetme ayırmadan; kimin ne kadar çektiğinin hadsiz tartıcılığına girişmeden; kime ne kadar yakın, “tutanı” kim bakılmaksızın; kendisi gibi düşünen kaç kişi var tespihçiliğinden uzak, insana verilen değerin göstergesi olarak, ortaya konan her şey kayıt altına alınıp bir rapor haline getirilerek değerlendirilebilir. Bir kimsenin doğru yanlış fikirlerinin tamamına ipoteklenmeden, sadece isabetli bulunan tarafına da pekâlâ odaklanılabilir. Bu durum, kendini istişare olgusuyla tanıtan bir topluluğa yabancı gelip yakışmayacak da değil. İlgili (her seviyede etkilenen) ve bilgililerin (dert edinip kafa yoran) çözüme katkı sağlamaları için verilecek her fırsat, kalpleri kenetleyecektir ki işte bu bugün ihtiyaç duyulan, yabana atamayacağımız gerçek kazanımdır.

Herkes için önde bir haritanın varlığı, yaşananları anlamlandırma ve umutsuzluktan kurtulma – kurtarma adına son derece yararlı olacaktır. Bunca zulme karşı edilen sabrı kolaylaştıracak olan, gaipten haberler değil, sadece Allah’ın bildiği vakit geldiğinde azmedilen işi ortaya koyma ideallerinden başkası değildir. Aksi halde, bitmek bilmeyen, “üç vakte kadar” türünden gevşek falcı ağızlarıyla yılın on iki ayının ismini oltasına takıp bekleyen umut avcılarına teslim olanımız çok olacak.

Gözü önünde hızla akıp giden dünya namına çok şeyini kaybetmiş Hizmet Hareketi, bu yöndeki çabalarıyla Müslüman dindarlığı adına model olabilecek bir fırsatla karşı karşıya. Yaşanan bunca olumsuzluğa rağmen birçok sosyal yapıdan bu hengâmede beklenebilecek sertliği asla göstermemiş olması, -ne vakit ederler bilemem- sevmeyenlerinin dahi takdirini hak etmektedir. Şimdiye dek ortaya koyduğu engin tavrını yeniden toparlanma sürecinde de sergilemesi halinde önemli bir mirası nakletmiş olacak.

Dini argümanları, fikirlerin sopası gibi kullanma saplantısından kendimi uzak tutarak yazıyı bitirebilecek miyim diye merak ediyordum.

Çok şükür.

[Hakan Zafer] 25.9.2017 [TR724]

Topbaş’la ‘bu adam’ arasındaki fark…[Ahmet Dönmez]

Yüzünün gözünün kanlar içinde olmayışı…

Aradaki fark bu.

Elbette başka farklar da var ama detayların önemi yok.

Uğradığı muamele, bu adamdan çok farklı değil.

13 yıldır İstanbul’u kesintisiz yöneten ‘Kadir Abi’, mafyanın gözden düşen emektarları gibi, bir gün ‘adam yerine bile konmadan’ kaldırıp kenara atıldı.

Canlı yayında…

Sonrasında sosyal medyada AKP’li trollerce “FETÖ’ye uyup Sedat Peker’e hakaret eden pavyoncunun hazin sonu” tadında dolaştırıldı…

Kadir Topbaş’tan bir mağdur ya da mazlum çıkaracak değilim. Bu yeni mafyöz düzenin ‘doktor yüksek mimarlarından’ biriydi o sonuçta. Sadece, mafya geleneklerinden biri onu da vuracaktı ve vurdu. Bu kadar.

AKP’liler onu zaten çoktan ‘Hainler Mezarlığı’na gömmüştü. Mezarı bile kendisine kazdırılmıştı.

Kalemi çoktan kırılmıştı yani. Sadece infazın ne zaman olacağı meçhuldü. Bizzat kendi adamları eliyle ipi çekildi. Kendi partisince Belediye Meclisi’ne getirilen 5 dosyayı veto ettiğinde, artık mukadder sonun geldiğini anlamış olacak. Dosyayı getiren Meclis üyeleri, “Ne yapalım?” diye ‘AKP Babası’nın gözlerine baktıklarında, ‘Baba’ baş parmağını aşağı çevirerek ‘abi’nin ipini çekti…

O ABD’de iken AKP Meclis grubu veto edilen bu 5 dosyayı yeniden oyladı. ‘AKP Babası’nın uzaktan damadı Göksel Gümüşdağ’ın yönettiği Meclis oturumunda, başkanın vetosu veto edildi. Daha doğrusu başkanın kendisi veto edildi. Kendi adamlarınca… O beş dosya tek kelime bile değişiklik yapılmadan tekrar Genel Kurul’a getirildi ve AKP’lilerin oylarıyla Meclis’ten geçirildi. Kendi ifadesiyle “Adam yerine bile konmadı” yani…

‘AKP Babası’ boşuna “Bu ülkede racon kesilecekse onu da ben keserim” demiyor.

AFEDERSİN RANTA KARŞI ÇIKANI KENARA KOYDU

Burada benim için dikkat çekici olan, istifaya vesile edilen konu. Başka bir bahane de bulunabilirdi. Yoksa Topbaş’ın istifası bugünün mevzuu değildi sadece. Referandumdaki İstanbul yenilgisinden bile önce konuşuluyor, bekleniyordu. 15 Temmuz gecesinden başlayıp damadı Ömer Faruk Kavurmacı’nın tutuklanma kararları üzerinden körüklenen bir beklenti, hatta kurulan bir baskıydı bu. Mafyada ıskartaya çıkarılan eski has adamlar gibi, bir süreliğine kendi haline bırakılmıştı. Belediyeyi o değil, Emine Erdoğan’ın kardeşinin damadı Göksel Gümüşdağ yönetiyordu.

Resmi işlemler bugüne kadar bir şekilde bekletildi. Tayyip Erdoğan’ın son kongre ile beraber verdiği ’metal yorgunluğu’ mesajının ardından, teşkilatta bir bir görevden el çektirmeler başlamıştı. Bu da onun bir devamı hüviyetine büründürüldü.

Fakat istifanın, 5 imar dosyasına denk getirilmesi enteresan. Çünkü Erdoğan, daha 2 hafta önce Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda, “Afedersiniz yolsuzluğa bulaşan mı var, kenara koyacağız” demişti.

Bu 5 imar değişikliği de muhalefetin “yandaşa rant kıyağı” eleştirilerine konu oluyordu. Neydi bu değişiklikler:

1-) Pendik Gökçebeyli’deki tarla ve özel orman vasıflı arazilerin bir kısmı park, köy meydanı ve ibadet alanına dönüştürülecek.

2-) Beşiktaş Ortaköy’deki 1641 metrekarelik arazinin inşaat hakkı yaklaşık 500 metrekare artırılacak.

3-) Kartal Soğanlık mahallesinde 2 bin 400 metrekarelik bir park alanı, ticaret ve konut alanına dönüştürülecek.

4-) Zekeriyaköy’de anaokulu yapılmak için ayrılmış bir parsel, konut alanına dönüştürülecek.

5-) Bayrampaşa’da 5 bin 500 metrekarelik bir parsel üzerinde ayrılan kamusal sağlık tesisi alanı, özel sağlık tesis alanına dönüştürülecek.

‘BÜYÜK PATRON’UN TALİMATIYLA OLAN ŞEYLER BUNLAR

İstanbul Büyükşehir Belediyesi muhabirliği yapmış biri olarak imar komisyonunun da bu tür imar değişikliklerinin de ne işe yaradığını çok iyi bilirim. Buradaki rant amacını görmemek diye bir ihtimal yok. Nitekim Kadir Topbaş da “İleride bizi sıkıntıya sokar” diyerek bu 5 değişikliği veto etti.

Halbuki, ‘Sen kimin imar dosyasını kime iade ediyorsun’, değil mi?

Karşında, TOKİ Başkanı’nı bile kendisinden habersiz değerli arazileri sattığı için fırçalayan bir ‘AKP Babası’ var. Ne diyordu: “Bundan sonra böyle kupon yerlerin satışından önce benden onay alacaksın!”

‘Anlaşıldı mı ulen?’

Anlaşılan, anlaşılmamış.

Filmdeki gibi bağıran kişi değil bu kez ‘Kadir Abi’; azarı yiyen kişi.

Bilmez mi peki başına geleceği? 17 Aralık operasyonu ile hepimiz öğrenmemiş miydik? Görgüsüz müteahhit Ali Ağaoğlu, Bakırköy Veliefendi’de bir arazide imar değişikliği yapmak istiyor ama Kadir Topbaş’ın vetosuyla karşılaşıyordu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin uygun görmediği plan değişikliği, yaklaşık bir ay sonra Erdoğan Bayraktar’ın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından “re’sen” onaylanacaktı. 17 Aralık tapelerine giren ses kaydında Ali Ağaoğlu, bu ‘onayı’ bizzat ‘1 numaradan’ aldığını itiraf edecekti. AKP’li Belediye Meclis Üyesi Timur Soysal’a, “Ben Başbakan’a yaptırdım. Açık ve net söylüyorum. Yapmadınız, yapmadınız, Kadir Bey’e söyledim, olmayınca ben de gittim büyük patrona, o da bakana talimat verdi.” diyordu. Dönemin AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu’ya da telefonda, “Kadir Bey planı yapmadı, onun üzerine ben sayın büyük patron, asıl yani büyük patron, anladınız …. O da ‘Söyle Erdoğan Bey yapsın’ diye söylemişti. Yani direkt onun talimatı ile yapılan birşey yani bu. Büyük patronun talimatıyla yapılan bir şey o…”

O Erdoğan Bayraktar, 17 Aralık’tan sonra çıkıp boşuna “Ne yaptımsa onun talimatlarıyla yaptım. İstifa edecekse Sayın Başbakan etsin” dememişti.

‘Büyük patron’ o…

1 numara…

‘AKP Babası’…

DAVUTOĞLU’NU DA AYNI ŞEKİLDE TASFİYE ETMİŞTİ

Başbakanlığı döneminde bir yönetmelik çıkartarak ülkedeki kamuya ait bütün taşınır, taşınmaz malların satışı, kiralanması ve devredilmesini kendisine bağlamıştı. Ondan habersiz umumi tuvalet bile satılamıyordu.

Buna rağmen kalkıp da “Afedersiniz yolsuzluğa bulaşanı kenara koyacağız” diyebildi. Sonra ne yaptı? Bu 5 küçük rant girişimine direnen Topbaş’ı kaldırıp kenara koymak suretiyle cümle aleme rezil etti.

Zamanın başbakanı Ahmet Davutoğlu da bu rezaleti tadanlardan. Güya şeffaflık paketleri hazırlıyor, rantiyeye savaş açıyordu. N’oldu? ‘AKP Babası’ çıkıp açık açık “O zaman teşkilatta görev alacak il başkanı, belediye başkanı bulamayız” deyiverdi. Sanki parti teşkilatı değil, organize suç örgütü mübarek. Zaten o Davutoğlu’nu da kaldırıp kenara koymak suretiyle tasfiye etmedi mi? O da kongrede “Neden görevden alındığımı bilmiyorum” diye karnından birkaç cümle sarfetti. Fakat pelikanlar onu çoktan ‘medeni ölüye’ çevirdiği için bu cümleleri duyan bile olmadı. Ondan beridir bu bir çeşit AKP mafya teamülü halini aldı. Seçilmiş başbakanlar, başkanlar, ‘Büyük patronun’ emriyle görevden istifa ettirilir oldu. “Hani demokrasi sadece sandıktı? Hani seçimle gelen seçimle giderdi?” diye sorabilecek babayiğit çıkmadı aralarından.

BUNU SİLUETLE ALAY EDERKEN DÜŞÜNECEKTİ

Nitekim Topbaş da canlı yayında “Asla yorgun değilim” mesajı verdi ama kimse oralı olmadı.

Bunu, Zeytinburnu’ndaki ikiz kulelere “Silueti bozuyor, İstanbul’un her yerinden görünüyor” diye parti içinden itiraz geldiğinde, “Ben Eminönü’nde kafamı kaldırıp baktığımda göremiyorum” diye alay ederken düşünecekti. Belki şimdi bakarsa görür.

Bunu, 2004 yılında belediye başkanı olabilmek için AKP’nin derin rantiyecileri ile anlaştığında düşünecekti. Normalde aday gösterilmeyecekken o rantiye babalarına ihale sözleri verip son gece Ankara’ya giderek kararı değiştirttiğinde düşünecekti.

Bunu, rantiye düzeninin devamı uğruna İstanbul’u Betonbul’a çevirirken düşünecekti.

O yüzden diyorum bu mafyöz düzenin ‘yüksek mimarlarından’ biridir o diye…

Şimdi artık çok geç ‘Kadir Abi’.

Su testisi su yolunda kırılır…

Sen dua et, şu resimdeki adamla aranda az biraz fark bıraktılar.

[Ahmet Dönmez] 25.9.2017 [TR724]

Piyasaya sürülen ‘tarikat görüntüleri’ bir tezgâhın parçası olabilir mi? [Erkam Tufan Aytav]

Sanırım sizin de dikkatinizi çekmiştir.

Son zamanlarda sosyal medyada sıklıkla sakallı cübbeli insanlar eşliğinde tuhaf tuhaf görüntüler yayınlanıyor.

Ortada biri sanki cezbe halinde, dansa benzer hareketler yapıyor, çevresindekiler tempoya uygun bir şekilde başlarını sallıyor.

İnsanları dinden soğutan, İslami bilgisi zayıf kişiler için “İslam buysa…” dedirtecek cinsten görüntüler bunlar.

Bu görüntüler piyasaya çıktı mı, sürüldü mü onun üzerinde biraz durmamız lazım.

Ben piyasaya sürüldüğünü, yani bir plan dahilinde bu görüntülerin hazırlandığını ve gündeme taşındığını düşünüyorum.

Tıpkı 28 Şubat’taki gibi.

O günlerde de Ali Kalkancı’ları, Fadime Şahin’leri, Müslüm Gündüz’leri piyasaya sürmüşlerdi. Neredeyse bütün Türkiye ekranlara kilitlenmiş, profesyonelce hazırlanmış senaryoları izlemişlerdi.

Fadime Şahin ile Müslüm Gündüz’ün canlı yayında basılması, Fadime Şahin’in gözyaşları ile yaşadıklarını anlattığı sahneler Türkiye televizyon tarihinin reyting rekorlarını kırdırmıştı.

O zamanlar da bugün gibi “tarikat ayinlerinin” benzerleri ekranlara taşınmıştı. Azcimediler birden türemiş, ülkenin gündemine oturmuştu.

Toplum üzerinde oynanan bu psikolojik harekât meyvesini vermiş, pek çok kimse o dönem “İslam buysa…” diyecek noktaya gelmişti. O yılın dini yayınlar fuarında kitap satışları hiç olmadığı kadar dip yapmıştı.

Bugün de benzer bir plan uygulanıyor diyor düşünüyorum. Bunu biraz açayım.

Dönüp geriye bir bakalım. Ortada şöyle bir fotoğraf var.

Şeytanlaştırılmış ve terör örgütü ilan edilmiş bir Hizmet Hareketi, hırsızlık ve zulümleri ile nam yapmış bir AKP, peşlerine takılmış cemaatler, tarikatlar…

AKP de, peşlerinden gidenler de Türkiye’de İslam düşüncesini tamamen bitirmek isteyen zihniyetin ekmeğine yağ sürdüler ne yazık ki!

Psikolojik harekât da zaten var olan bir ortamı, psikolojiyi büyütür ve yönlendirir. ‘Yok’u var edemez ve yönlendiremez. Bugün tam da bunu yapıyorlar.

Zaten Türkiye’de harabeye dönmüş, toplumdaki güven duygusunu yitirmiş tarikat ve cemaatlere piyasaya sürülen bu görüntüler üzerinden ölümcül bir vuruş yapılıyor.

“Ne yani bu tür görüntüler gerçekte olamaz mı?” diyecekler olabilir. Belki de vardır ama marjinaldir. Bu görüntülerdeki sahneler Türkiye’deki tarikatları ne kadar temsil edebilir? Bütünü için böyledir diyebilir miyiz?

Ama algı “bütünü böyle” yönünde dönüşüyor.

Bazı arkadaşlar da bu görüntülerin üzerine hemen atlıyor “bak işte Hizmet Hareketi gidince ülke bunlara kaldı” şeklinde tweet’ler paylaşıyorlar.

Açıkça söylüyorum bu görüntüleri piyasaya sürenlerin oyununa geliyorlar.

Tarikat ve cemaatlerin hırsızın peşinden gitmeleri, Hizmet Hareketi’ne yapılan zulümleri alkışlamaları veya sessiz kalmaları karşısında duydukları öfke bunu onlara yaptırıyor sanıyorum.

Ama yanlış.

Erdoğan sonrası tarikat ve cemaatlerin tamamen bittiği hatta yasaklandığı ama en önemlisi insanların dinden, dindardan nefret ettiği bir Türkiye’ye doğru hızla gidiyoruz.

Söyler misiniz bana toplumun bütün bu yaşananlardan sonra dindar olma ihtimali var mı?

Yeni nesil dinin ahlak üretemediği, “dindarların” her türlü hırsızlık ve zulümleri yüzleri kızarmadan yapabildikleri düşüncesiyle büyüyor. Piyasaya sürülen o görüntüler de zaten berbat olan imajın üstüne tüy dikiyor.

Mevcut tarikat ve cemaatlerin başlarına balyoz inmeden akıllanmayacaklarını düşünenler olabilir. Maalesef Türkiye’de dayak yiyen akıllanıyor, bu da bir gerçek.

Ama olan dine, dindar imajına oluyor.

[Erkam Tufan Aytav] 25.9.2017 [TR724]

Almanya seçimini yaptı, Türkiye’ye AB kapısı kapanıyor [Semih Ardıç]

Almanya seçimini yaptığına göre bundan sonra ne olacağına dair tahlillere ağırlık vermeliyiz. Sandıktan geçen hafta yayımladığımız (http://www.tr724.com/almanyanin-secimi-az-cok-belli/) sıralamaya yakın bir netice çıkması dolayısyla Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan geri adım atmadıkça Berlin ile Ankara arasında gerilimin tırmanacağı artık sır değil.

Zira Almanya Başbakanı Angela Merkel, Erdoğan’ın AB kriterlerini çiğnemesine daha fazla göz yummayacaklarını seçim vaadi olarak ilan etmişti. Oyları 2013’e nazaran yüzde 8 puana yakın gerilese de sandıktan açık ara birinci parti olarak çıkması Merkel’in eline güçlendirdi.

ABD VE ALMANYA ZIMNÎ AMBARGO UYGULUYORMUŞ

Seçim geride kaldığına göre Almanya’nın tavrı sertleşirken Türkiye’nin ahvalini yine Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) sözcülerinden dinliyoruz. Türkiye’yi beş kuruş etmeyen ‘yalnızlık’ ile daha muteber olacağını iddia edenler işler aksayınca veya Saray’da tasavvur ettikleri gibi gitmeyince oyuncağı elinden almış çocuk misali ağlamaya başlıyor.

Neymiş efendim! Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Almanya başta olmak üzere bazı muasır devletler Türkiye’yi zımnî (örtülü) ambargoya maruz bırakıyormuş. Parası ödendiği ya da ödeneceğine dair muhkem teminat takdim edildiği halde savunma sanayiinde kullanılacak teçhizat gönderilmiyormuş.

NİYE ÖYLE DAVRANIYORLAR ACABA?

Nereden nereye savrulduk? Türkiye’nin kadim dost ve müttefikleri dahi artık Ankara’ya mesafeli yaklaşılıyor. Millî Savunma Bakanı Nurettin Canikli, askerlerin huzurunda aynen şunları söyledi: “Bugün birçok Amerikan ve Alman firması, savunma mamullerinde kullandığımız yedek parçaları örtülü bir şekilde ambargo uygulayarak Türkiye’ye vermiyorlar, geciktiriyorlar. Şu anda içinde yaşadığımız durum, tablo bu. Hibe filan değil, parasını peşin veriyoruz.”

Türkiye’nin savaş uçağı, tank, helikopter ve füze yaptığına mı inanacağız? Yoksa Canikli’nin satır aralarına sinen o ezik halimize mi inanacağız? Güya Canikli Almanya ve ABD’yi kimi gazi kimi muvazzaf askerlere şikâyet ediyor. Esasında bu esnada Türkiye’yi bahsi geçen devletlerin nezdinde ne kadar acınacak hale düşürdüklerini de itiraf ediyor. Adeta süt dökmüş kedi misali ‘parasını da veriyoruz oysa’ meyanında konuşuyor. Tribünlerin önünde başka basına kapalı odalarda başka perdeden dem vuruyorlar…

SOMUN VE CİVATA BİLE BİNBİR MEŞAKKETLE ALINIYOR

‘NATO üyeliği bizi bağlamaz, Rusya’dan uzun menzille S-400 füzeleri alırız. Kime ne!’ diyenlerin somun, cıvata ya da makineli tüfek kabzası için NATO üyelerine dil dökmesine ne demeli!

Madem paranız var, süper güçler zaten sizi kıskanıyor ve ‘bir dünya lideri’ dediğiniz Recep Tayyip Erdoğan’ın tarz-ı siyasetine sırtınızı yaslamışsınız, o halde bu endişe niye? Telaşa lüzum yok. Telefon ne güne duruyor? Erdoğan ABD Başkanı Donald Trump ile “Bizim siparişler ne oldu? O kadar para saçtık. Gecikme istemiyorum. Derhal yollayın malları.” kabilinden konuşur ve mevzuyu tereyağından kıl çeker gibi anında halleder. Erdoğan’ın Trump’ ikna etmesi öyle uzun sürmez, en fazla tercümanların Türkçe’den İngilizce’ye çeviri yapacakları vakit kadar beklemek kâfi.

THY ZARAR EDERKEN BİLE O KADAR UÇAK ALACAK

Bu arada Beyaz Saray sözcüsünün ikide bir çıkıp resmen tekzip etmesi Erdoğan’ın dünya liderliğine gölge düşürüyor gibi olsa da siparişleri hızlandırmasına mani olmaz. Zarar rekorları kıran Türk Hava Yolları ‘kelin ilacı olsa başına sürer’ sözüne aldırış etmeden 40 Dreamliner uçağı için Boeing’e neredeyse 11 milyar dolar ödemeyi göze aldı. Bunun hiç mi hatırı yok. Altı üstü cıvata, somun, pim, yay ve gres yağı istiyoruz. Parasıyla değil mi? Yarından tezi yok gönderirler bizim konteynerleri.

Savunma sanayii devletlerin tavır değişikliğinin anında hissedildiği bir sektördür. Almanya’yı ‘Nazi artığı ve Türkiye düşmanı partilere oy vermeyin’ hezeyanı ile çileden çıkaran Erdoğan, okyanus ötesine yaptığı her ziyarette en küçük bir gösteriye mukabil tekme tokat saldıran korumaları yüzünden ABD’nin de öfkesini celbetmeyi başardı.

Bu iki süper güçle bilek güreşine başlamak kolay olmasına kolaydır da o güreşi bitirmek hayli meşakkatlidir. Güreşi, onlar, istedikleri zaman ve şartlarda hitama erdirirler.

GIDA HAM MADDESİ İTHALATINDA BİLE AĞIRDAN ALIYORLAR

Türkiye, Canikli’nin izhar ettiği o eziklik halini sadece savunmaya dair ithalatta yaşamıyor. Pazar günü (24 Eylül) Türkiye’de gıda imalatı yapan bir dostumla telefonda hasbihal ederken mevzu Erdoğan’ın dış siyasetteki keskin sirke tavırlarının faturasına geldi.

Dostum, Hollanda ve Almanya’dan ham madde ithalatında aksaklıklar yaşandığını aktardı: “Mesela potasyum ithal edeceğiz. Muhatabımız ‘elimizde kalmadı’ diyor. Bu mümkün değil. Adamlar ağırdan alıyor. Türkiye’ye mal vermek istemediklerini hissettiriyorlar bize. Tavırları son 6 ayda çok değişti. Alışverişi bıraksak niye böyle yaptınız bile demeyecekler.”

Bu ve benzeri tarife dışı zorluklar rekabette Türkiye’nin elini zayıflatıyor. Bugün en basit ithalatta bile zorluklarla karşılaşan dostum, “Ekim ayında AB liderler zirvesinde müzakerelerin askıya alınması kararı çıkarsa ne olur?” diye suâl edince ne diyeceğimi bilemedim?

ALMANYA’DA MERKEL DÖRDÜNCÜ DEFA BAŞBAKAN

Dostuma telefonda net bir cevap veremedim, ona Almanya seçimlerini ve akabinde olacakları dikkatle takip etmesini tavsiye ettim. Telefonu kapattığımda Almanya’da sandıklar açılmaya başladı ve devlet televizyonu ARD sandık çıkış anketini duyurdu. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in partisi yüzde 32,9 oyla seçimden birinci parti olarak çıktı. Kesin neticeler açıklandığında Merkel’in yüzde 33 ila yüzde 36 arasında bir oy oranına ulaşacağı belirtiliyor.

2005’te başbakan olan Merkel, Almanya tarihinde kadın bir siyasetçi olarak bir ilke imza atarak başbakan olarak girdiği dördüncü seçimden de zaferle çıktı. Merkel ismi Alman siyaset tarihinde 16 yıl Başbakanlık yapan Helmut Kohl ile yan yana zikredilecek. Sosyal Demokrat Parti (SPD) ise yüzde 20,2 ile ikinci parti, aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD) ise yüzde 13,5 ile üçüncü parti oldu.

GÖÇMEN SİYASETİNE TEPKİ OYLARI AfD’YE YARADI

Angela Merkel (Hristiyan Demokrat/CDU) ile Martin Schulz (Sosyal Demokrat Parti/SPD) anketlere yakın oy olarak seçimde sırasıyla birinci ve ikinci oldu. Merkel’e verilen destek 2013’e nazaran yüzde 8 puana yakın gerilerken (2013’te yüzde 41 oy almıştı) bu oyların ekseriyetinin göçmen muhalifi AfD’ye gittiği anlaşılıyor.

Muhtemelen yaşlı seçmenler Merkel’e tepki olarak radikal sağcı AfD’ye meyletti ve AfD yüzde 13,5 gibi hafife alınmaması icap eden bir halk desteği ile üçüncü sırada yer aldı. SPD’nin de iktidar ortağı CDU/CSU gibi son 4 senede yüzde 5 puana yakın gerilediği görülüyor.

AfD KOALİSYONDA YER ALAMAZ

Hasılı Erdoğan’ın Türkiye düşmanı ilan ettiği partiler Meclis’teki yerlerini muhafaza etti. AfD’nin girdiği ikinci seçimde Federal Meclis’te sandalye kapması Almanya’da taşları yerinden oynatmasa da iktidarı paylaşacak üç partiye nefes aldırmayacaktır. Merkel’in başkanlığında kurulacak koalisyonda ikinci ve üçüncü ortağın Sol Parti mi, Yeşiller mi ya da liberaller mi? olacağını şimdiden söylemek zor.

Merkel’in seçimden evvel ifade ettiği gibi AfD ile ortak olmayacakları kati. Schulz’un partisi SPD seçimden ağır bir mağlubiyetle çıktığı için muhalefette kalmayı tercih edebilir. Geçen hükûmette SPD kontenjanından Dışişleri bakanlığı yapan Sigmar Gabriel de dün akşam saatlerinde bu meyanda beyanat verdi.

BERLİN’İN TÜRKİYE SİYASETİ DAHA DA SERTLEŞECEK

Dolayısıyla Merkel başkanlığında kurulacak yeni hükûmetin ilk icraatının Erdoğan’a demokrasi dersi vermek olacağı dünden belli. Seçimden evvel Merkel de Schulz da ‘Türkiye ile AB’ye üyelik müzakerelerini askıya alacaklarını’ taahhüt etmişti. Almanya’nın liderliğinde AB’nin Erdoğan’ın tek adam hevesi uğruna Türkiye’de işlenen hukuk ve demokrasi cinayetlerini daha fazla sineye çekmeyeceğini hep beraber müşahade edeceğiz.

Merkel ile Schulz’un AB nezdindeki nüfuzunu Erdoğan’a karşı daha fazla kullanması sürpriz sayılmaz. Bilek güreşinde Almanya son sözünü söylemedi henüz. AB defteri kapanırken Türkiye’nin dümen kıracağı hiç bir liman AB kadar müreffeh ve demokrat olmayacaktır.

BU KADAR RİSKE RAĞMEN TÜRKİYE’DE HERKES MESUT!

AB’den kovulacak olmak… Böyle bir kararın siyasî ve iktisadî neticelerinin ne kadar ağır olacağını ve Türkiye’de hâlâ olup biteni anlamamakta ısrar eden milyonların aymazlığını ve diğer savrulmaları düşündüm.

Ambargo açıktan ya da zımnî devam ediyor ve Türkiye’nin ufku günden güne kararıyor. Üstelik bütün bunların müsebbibi iktidar cenahında dillendirildiği gibi dış mihraklar değil. Bütün bunların müsebbibi bizzat Erdoğan. Bin küsur odalı Saray’da mukim Erdoğan’ın marifetiyle beşinci sınıf bir demokrasiye paraşütle atlıyoruz.

Görünmeyen ambargolar daha başlangıç…


24 EYLÜL 2017 FEDERAL ALMANYA MECLİSİ (BUNDESTAG) SEÇİM NETİCELERİ:

PARTİ İSMİ                                          ALDIĞI OY (YÜZDE)*
Hristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU):     32,9
Sosyal Demokrat Parti (SPD):                  20,2
Almanya için Alternatif (AfD):                13,3
Hür ve Demokrat Parti (FDP):                 10,5
Yeşiller (Die Grüne):                                  9,3
Sol Parti (Die Linke):                                 9
Diğer:                                                        4,8

(*) Resmî olmayan, sandık çıkış anketlerine göredir.

[Semih Ardıç] 25.9.2017 [TR724]