Zalim görünümlü korkaklar [Salih Yusuf]

Yıllar önce Suriye’ye gezmeye gittiğimde, araştıracaklarım arasındaki önemli konu '1982 Hama katliamı' idi. Hafız Esad dönemi Suriye Rejiminin acımasız saldırılarında on binlerce sivilin katledildiği bu olayın kurbanlarından birinin oğluyla Şam’da Hamidiye Çarşısı'nda tanıştım. Konuyu açmamla, birden arkasını dönüp uzaklaşması bir oldu. Çok şaşırmıştım doğrusu. Çoğu dükkânda veya arabanın üstünde Baba Esad ve Oğullarının resmini gören safiyane Türk Turistler, “Başkanlarını ne de çok seviyorlar!” derlerdi.. Heyhat 'devlet başkanına imâlı bir eleştirinin dahi insanları çocuklarından ve güneşten mahrum ettiği bir ülke nasıl olurmuş'u okuyarak bilemeyenleri kader her şeyde olduğu gibi göstererek, yaşatarak öğretiyor.

İstanbul’da, Iraklı, ressam ve heykeltıraş Türkmen bir dostum vardı. Bir gün bana demişti ki: “Türkiye’ye geldiğim zaman sağından solundan insanlar, “Saddam gibi bir kahramanı, Amerika zalimi karşısında nasıl yalnız bırakırsınız?” diye bize zılgıt çekiyorlardı. “Hayret” dedim “demek ki içeride insanlarına adeta kan kusturan böyleleri, uzaktan harika adamlar olarak görülüyorlar.” 
Bakın size anlatayım. Irak’ta sürekli ev teftişleri olurdu. Yatak odalarında uyanır uyanmaz Başkan Saddam Hüseyin portresiyle uyanmak zorundaydınız. Bana, büyük bir binaya asılmak üzere sipariş verilen devasa Saddam resmini yetiştirememe korkusunu halen hissediyorum. Bugün bile gece yarıları kurşuna dizilme rüyalarıyla çığlık atarak uykudan uyandığım oluyor.”

Saddam’ın yıkılmasıyla birlikte yıkılan heykellerinden birini terliğiyle döven insanı tüm dünya televizyonlarda izlemişti. Emin olun o abartılı tepkiyi sergileyen zat, zamanında Saddam'a övgülerde de aşırıya kaçan bir kişiliktir. Korku işte böyle sahibinin karakterini bir sıvı gibi kalıptan kalıba sokuyor, bir uçtan bir uca sürüklüyor.

Arnavutluk Tiran’da tanıdığım bir Türk işadamı, servis arabasının şoförünün yeni doğan bebeklerinin kulağına ezan okuma sünnetinden bahsediyor. Bunu hiç duymadığını söyleyen Arnavut şöföre: “Ben geleyim kulaklarına, ezan okuyup ismini fısıldayayım” teklifinde bulunuyor. O da anneme sorayım diyor. Sorduğunda bebeğin babaannesi kısık bir sesle: “Oğlum ben hallettim o işi. Elbasan’da yaşayan bildiğim bir imama gizlice götürüp çocuğun kulağına ezan okuttum” diyor.

Başkent Tiran’da Arnavutluk’un bir zamanlar tiranı olan Enver Hoca’nın sarayı veya villalarının önünden geçerken kafayı kaldırıp bu yapıları veya bahçeleri gözlemlemek 7 yaş üstüne yasak idi. İnsanlar buralardan başlarını eğip geçmek zorundaydılar.

Böylesine bir örnekten sonra, birbirinden absürt nice hikayeden daha başkasını anlatmaya gerek var mı?

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş dönemlerinde Düzce, Yozgat, Konya ve Doğu başta olmak üzere İstiklal mahkemeleri tarafından komik yargılamalarla suçlu-suçsuz ayırt etmeden çeşitli eziyetler gören ve idam edilen on binleri aşkın insan var. Bu trajik olayları yaşayan veya tanık olanlar kendi çocuklarının başlarına benzer belalar gelmesin düşüncesiyle, okullarda çocuklarının kafalarına sokulan mihnet ettirici yalan propagandalara sessiz kaldılar. Belki içlerinde bir burukluk olsa da, babalarına veya diğer yakınlarına zulmedenleri, heyecanla yere göğe sığdıramayan, çocuklarına coşkularında eşlik etmek zorunda kaldılar. Bugün, geçmişteki yaşanmış bu trajik olaylar hakkında yazılanlara, duyumlara ve söylemlere, “böyle korkunç şeyler yaşansaydı anne, baba, dede veya ninelerimiz bize anlatırlardı” savunmalarıyla karşılık veriliyor. 

KORKAKLIK ve FAYDACILIĞIN ÇOCUKLARI İKİ YÜZLÜ KARÂKTER(SİZ)LER

Evet cocukların cesur ve erdemli yetişmeleri konusundaki zaafiyet her toplumda zulümlere ve bencil bir yaşama ortam hazırlıyor. Korkuların gölgesinde ve faydacılık üzerine nasihatlerle yetiştirilen çocuklar, gelecekte ellerinde imkânlar bulunsa dahi zulümlere sessiz kalan, çanak tutan ve destekleyen insanlar olabiliyorlar. Otoriter kişilikler, fazilet ve adalet gibi asil duygulardan mahrum olarak kollektif bir direnç oluşturamayan, fırsatçı ve korkak yöneticilerden cüret alarak sonunda geri dönülmez bir zulme adım atıyorlar.

Tarih boyu zâlimin verdiği emirleri uygulayan kuvvetlerin amirleri ve hâkimleri aslında sadece zalim görünümlü korkaklardır. Şiddet uygulayan anne-babalar çocuklarını yalancı, despot bir devlet ise bütün bir toplumu hem yalancı hem de çift karakterli olmasına yol açıyor.

Despotizmle yönetilen ülkelerin çocukları, okulda, medyada, sokakta devlet başkanlarının abartılı övüldüğü bir alt yapı içerisinde yetişiyorlar. Aydınlar ve yazarlar gibi önemli ilim adamlarının da çeşitli hesap ve endişeleriyle ülkelerindeki bu teatrel olaya ayak uydurmasıyla hakikatlerin öğrenilmesinin önü iyice tıkanıyor. Otoriteden direk zulüm görmüş aileler dahi, sır ve söz tutamayacak çocuklarına, yaşadıkları konusundaki bahislerden imtina ediyorlar. Çocuklar veya gençler anlatılanlar hakkında sezgileriyle veya bir yerlerden gerçekler hakkında bilgiler edinseler evlerinin içinde dahi: "Aman sus! yerin kulağı var" müdahaleleriyle düşünceleri ve karakterleri bastırılıyor. Evlerinde doğruları konuşmaya cesaret edebilen ebeveynlerin bile, dışarıda iken içeride serdettiği düşüncelerinin tam aksine olan söylem ve davranışları, fıtratı tertemiz olan çocukların zihinlerini ve kalplerini dezonforme ediyor. 

Peki, gelelim bugünümüze. Ülkemizin başında kendini çok orijinal ve farklı biri gören ama okuma alışkanlığı ve entelektüel derinliği olmadığından diğer diktatörlerin düştüğü zulüm çukuruna düşen, çevresi dalkavuklardan mürekkep tipik bir diktatör bulunmakta.

Bu post modern despot, tüm diğer benzer diktatörlerin her birinin kanunları askıya almak için başvurduğu karanlık bir vakayla, zamanında Suriye rejiminden kaldırılmasını sürekli talep ettiği ve oradaki olaylara müdahil olmaya bahane olan OHAL’i, tüm Türkiye’de uygulamaya başladı. Tümü gibi OHAL’in gölgesinde keyfince ilan edilen KHK’lar ile mağdur edilen insanların istatistiği ülkenin nasıl bir çukura doğru yuvarlandığının göstergesi. Bu istatistik yazımızı bir hayli uzatacağından detaylarına girmeyeceğim. Hem bu husus her platformda ve bazı medya kuruluşlarında sürekli dile getirilmekte..

Ama yazının konusuna örnekler barındığından dolayı bazı mağduriyetlerden bahsedeceğim. Hapislere atılanların yakınlarının veya işlerinden edilen KHK Mağdurlarının çeşitli sosyal medya aracığıyla feryatlarını dile getirdiği çeşitli sayfalar kurulmuş. Bu sayfalarda tarihe not olarak düşecek nice acı hikâyeler duyuruluyor. 

İnsanların, ahu efganlarını duyurabildiği bu platformlarda birbirlerine verdikleri tesellilerin başında, “kimin ne olduğunu görmemiz adına yaşadıklarımız hayır oldu. Kimler vefalı, kimler vefasız bu süreç ile görmüş olduk” sözleri gelmekte. Böylece mazlumiyetlerin üstüne bir de akraba, ahbap ve akranları tarafından dışlandıklarını öğreniyoruz. Başta hain olmak üzere, edilen hakaretler de onca eziyet ve üzüntülerin cabası.

KHK mağduru bir öğretmen hanım, kendisi gibi öğretmen hanım olan ve arkadaşlıkları uzun yıllara dayanan bir arkadaşına, telefonda konuşurlarken, ortak bazı dostları hakkında, “Ne arıyorlar, ne de aramalarıma cevap veriyorlar” diyerek dert yanıyor. Bunun üzerine Arkadaşı “Senin tayinin ne oldu?” diye soruyor. Mağdur öğretmen, “kendisinin KHK ile memuriyetten atıldığını ve eşinin de tutuklu olduğunu” söylüyor. Arkadaşı, mağdur öğretmen daha cümlesini bitirir bitirmez, “canım kusura bakma bebek ağlıyor” deyip telefonu hızlıca kapatıyor ve sonrasında ne arıyor, ne de soruyor.

İşin bir diğer garip tarafı ise, aylar öncesinden KHK ile atılmış arkadaşlarıyla selamı sabahı kesmiş kişilerin, daha sonra ilan edilen KHK’lerle atıldıktan sonraki tutumları. Mazlumlar kervanına katıldıktan sonra feryatlarını duymayanlara ve kendileriyle ilişkisini kesenlere evvelkilerin benzeri hitaplarda bulunuyorlar.

Bu trajikomik seviyede hadiselerin nedenlerini sorgulayıp ortaya çıkarmalı. Şikâyetçi olunan mevzular bu kadar yaygınsa, bunun sosyo-psikolojik nedenleri irdelenmeli ki millet olarak herkesin şikayetçi olduğu böylesine sorunları çözülebilsin. Öncelikle sosyal hayatın her tabakasında rastlanan yozluğun insanların yetiştirilmesinden kaynaklandığı görülmeli artık. 

Toplumun uzun suredir barındırdığı ve kökleri aileden okullara, camilerden kahvehanelere ve sokağa kadar uzanan biçimsiz bir anlayış, cehalet ve düşkünlük var.

Yine KHK Mağdurları sayfasında okuduğum bir örnek: 
Milli Eğitim’den atılan yılların öğretmeni, yoğun bakımda yatmakta olan 80 yaşlarındaki babasını ziyaret ediyor. Ömrünün son anlarını yaşamakta olan babası, bir ara gözünü açar ve oğlunu fark eder. ilk sözü, “Maaşın yatıyor mu?” sorusu olur. Öğretmen yutkunup cevap veremediğini ve başını eğdiğini söylüyor. Ve akabinde buna neden olan zalimlere köpürüyor. Bu paylaşımın altına yorum yazan diğer mağdurlar da aynı minvalde tepki veriyorlar.

Evet, meselenin adaletsizliği ortada ve izaha lüzum yok elbet. Ama toplumsal sorunların asıl kaynağının yine kendini gösterdiği, bunu anlamanın ise yine ıskalandığı bir örnek bu yaşanan. İnsanımızın ömrünün son saniyelerinde dahi çocuklarının dünyalığını hala birinci gündem yapıyorsa, varın hayatın başında ve devamında maişetin nasıl da her şeyden daha öncelendiğini hesap edin.
Değerlerin çakışması durumunda, öncelik neyse onun dışındakilerin feda edilmesinden bahsediyorum. Bu öncelik erdem ve adalet duygusu değil de, “Evde çoluk çocuğun var, günahı seni bu tercihe mecbur edenlerin” korku ve bencilliği ise, başkalarının rızıklarını kesme, hapislere girmesine neden olma gibi vicdansızlıklara sürükler insanoğlunu.

Bediüzzaman, Şeytanın Allah’ın kullarını avlama metotlarını 6 ana desisesine dayandırır. Bunlardan ikisi bu yazının konusu olan korku ve tamâ’ yani maişet endişesi diyebiliriz.

İkinci Desise-i Şeytâniye’de, insanda en mühim ve esaslı bir hissin, korku duygusu olduğuna ve dessas zâlimlerin bu korku damarından çok istifâde ettiklerine işaret eder. Korkakları ve özellikle âlimleri, ilim ehlini gemlendiriyorlar. Oysa “Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah’ın azabı şiddetlidir” âyeti gereğince, yalnız O’ndan korkmalıdır.

Üçüncü Desise-i Şeytâniye’de, tamâ’ (aşırı açgözlülük, hırs) yüzünden çoklarının avlandığına vurgu yapar... Yani, para, maaş ve mal için, dinî meselelerde verilen tavizlerin sonsuz hayatı da kaybetmeye vesile olduğu ikazını yapar. İnsanların parayla satın alınabileceğine dikkat çeker: Gayr-i meşru bir tarzda yüzsuyu dökmekle, vicdanını, belki bazı mukaddesâtını rüşvet verip, menhus, bereketsiz bir mâl-ı haramı kabul eder!  ......kısa süreli hayat-ı dünyevîyeye bir derece yardım edecek bir mala/maaşa mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrip etmeye bazen vesile olduğunu söyler.

Ne hazin… 

Çözüm, Cuneydi Bağdadi’nin ifadesiyle, “halkın kirinden temizlenip, Hakk’ın öncelikleriyle tezyin edilmiş nesillerde”

Bu minvalde Müslüman anneler ve babaların çocuklarını yetiştirirken şu nasihatin içerdiği hakikati bir şekilde yavrularına duyurmalı:
"Karşıma Kur’an’da, Hadis’te ve her yerde Yevmiddin (din günü) ve o gün anne-babanın evladından kaçacak olması bahsi çıkıyor. Evladım o mahşer günü başımızı sakın belaya sokma.
Hayat bir şekil geçiyor işte. Birilerinden nefret veya bir sevda uğruna dahi olsa katiyetle Kahhar olan Allah’ın defaetle uyardığı zulme meyletme, razı olma. Hele zulmedene yalakalığa hiç yanaşma. Hangisine gücün yetiyorsa kalbinle, dilinle veya elinle, zulümlere karşı çık. Böylece Allah'a isyan etme. Kendi yavrularının mutluluğu uğruna başka masum yavrularının acı çekmesine neden olma. Allah'a tevekkül edip aç kal, susuz kal, icabında ağaç kökü çiğne ama sakın kul hakkı çiğneme”

[Salih Yusuf] 9.9.2017 [Samanyolu Haber]
salihyusufist@gmail.com

Beş yürekli adam -Hac Hatıraları-8 [Harun Tokak]

Büyük bir yıkım yaşayan kentin ileri gelenleri, “Bu da senin kardeşinin oğlunun bir sihridir!” Dediler. “O yaptırmıştır bunu! Hükümler aynen geçerlidir.”

Bunun üzerine Ebu Talib, toplanan kalabalığın önünde “Kaside-i Şi’biyye” olarak tarihe geçecek meşhur kasidesini okudu:

“Kötülük için bize saldıran ve bir batılda ısrar eden herkesten, insanların Rabbine sığınırım.

Mekke’nin göbeğindeki Kâbe’ye ve Kâbe’nin hakikatine sığınırım.

Ve Allah’a sığınırım ki Allah olanlardan habersiz değildir.

Allah’ın evine yemin olsun ki Muhammed’le olursak yenileceğimizi düşünmekte yanıldınız.

Henüz biz Onun uğrunda mızrak ve ok kullanmadık.

Biz çocuklarımız ve hanımlarımızdan vazgeçip Onun etrafında yere serilmedikçe onu teslim ederiz zannetmeyin.”

Okuduğu bu şiirle Mekkelilere meydan okuyan Ebu Talib, yanındakilerle birlikte Kabe’den ayrıldı. Mazlum Müslümanların yanına döndü.

Sürgün günleri üç tam yılını doldurmuş, zavallı Müslümanlarda dayanacak güç kalmamıştı. Açlıktan ağlayan çocukların feryatları, ıssız çöl gecelerinde evlerinin damlarında yatan, pencereleri açık uyuyan insanların yüreklerine bir ağıt gibi doluyor, onları derin uykularından uyandırıyordu.

Tükenen sadece gıdalar, giyecekler, erzaklar değildi, umutlarda tükeniyordu. Sürgündeki Müslümanlar için gece en karanlık anındaydı. Gece, işte tam da o en karanlık anında hayatın okşayışını hisseden biri gibi bakmaya başladı Müslümanlara.

Zulmün vardığı safha Mekke halkını da iyiden iyiye rahatsız etmeye başlamıştı. İçten içe kaynayan bir huzursuzluk vardı. Haşimoğulları ve Muttaliboğulları aleyhine Kureyş’in yaptığını bozmak için Kureyş’ten bir gurup ayaklandı. Özellikle, Müslüman olmadığı halde Müslümanlara geceleri gizlice erzak taşıyan Hişam bin Amr bu konuda büyük çaba sarf etti.

Hişam bir gün Peygamberimizin halası Atike’nin oğlu Züheyr’in yanına gitti.

Ona sitem dolu sözler söyledi, “Sen yemek yiyor, elbise giyiyor ve evinde oturuyorsun” dedi. “Dayılarının ne durumda olduğunu biliyor musun? Vallahi onlar Ebu Cehil’in dayıları olsaydılar ve sen de ondan, senin yakınlarına karşı senden beklediği davranışı bekleseydin asla seni dinlemezdi.”

Züheyr’in canı sıkıldı. Hişam’a hak verdi, fakat böyle bir direniş için kendini yeterince güçlü hissetmiyordu.

“Ne yapabilirim? Ben tek başına bir kişiyim.” dedi.

Bu, Hişam’ın beklediği cevaptı. Bu fırsatı kaçırmadı ve “İkinciyi buldun’ diye atıldı hemen.

Züheyr, “Kim o?” deyince, “Ben seninleyim.” dedi. Bu iki yiğit yanlarına Mutim Bin Adiy, Ebu’l Bahteri bin Hişam ve Zema bin Esved’i de aldılar.

Bu beş yiğit Mekke’nin üst tarafındaki Hacun denen yerde bir gece yarısı buluşmak için sözleştiler. Tayin edilen gecede toplanıp meseleyi müzakere ettiler ve bir plan yaptılar.

İNSAFSIZ YAFTA YIRTILMADIKÇA

Sabah olunca yeni elbiselerini giyip Kâbe’ye gittiler. Yedi kez Kâbe’yi tavaf ettikten sonra kılıçlarını çektiler.
İçlerinden genç Züheyr kükredi: “Ey Kureyşliler! Şu bizim yaptığımız şey insanlığa sığar mı? Biz her imkândan faydalanırken, onların sefalet içinde olmaları sizi hiç rahatsız etmiyor mu? Bu kararın bozulması gerek! Yemin ederim ki, bu insafsız yafta yırtılmadıkça buradan ayrılmayacağız!”

Kalabalıktan tasdik cümleleri yükseldi.

Ebû Cehil duruma hemen müdahale etti. Küçümseyen, alaycı bir tavırla:

“Sen kim oluyorsun da bunları söylemeye cüret ediyorsun? Çok seviyorsan git Ebu Talib Mahallesinde onlarla birlikte yaşa.” dedi.

Zem’a bin Esved kükredi:

“Züheyr doğru söylüyor. Biz o sayfa yazılırken de ona rıza göstermemiştik. Artık bu zulme bir son verin.” dedi.

Ebu’l Bahterî, Ebu Cehil’in konuşmasına fırsat vermeden:

“Zem’a doğru söylüyor.” dedi.  “O yazıldığı sırada biz o maddelere razı değildik. Böyle acımasızca uygulanmasına da razı değiliz. Bitsin artık bu zulüm.”

Ardından Mut’im bin Adîy söze karışarak “İkiniz de doğru söylediniz. O yazıdan ve içindekilerden Allah’a sığınırız.” dedi.

Hişam bin Amr da söz alarak onları destekledi. Etrafta toplananların sayısı artmış, itiraz sesleri çoğalmıştı. Şehrin ileri gelenleri de katılmıştı kalabalığın arasına. Ebu Cehil bunun organize bir iş olduğunu, Hişam’ın komplo kurduğunu söylese de itibar eden olmadı.

Boykot kararının aleyhinde görüş beyan eden hatırı sayılır “beş yürekli adam” kılıçlarını çekerek yüreklerini ortaya koydular. Zaten bir kamuoyu oluşmuş, boykot havasının şiddeti bir derece kırılmıştı. Psikolojik üstünlüğü kaybettiklerinin farkında olan Ebu Cehil işin büyümesini istemiyordu. Anlaşmayı feshettiklerini ikrar etmek zorunda kaldı.

Tam bin gün bin gece süren sürgün günleri böylece Miladi 620’de son buldu. Kureyş’in hudut tanımaz inadının ve küfürlerinin eseri olan bu uygulama ortadan kaldırıldı. Sürgün yıllarında derme çatma çadırlarla bir arada olanlar kendi evlerine taşındı.

HER ŞEY BUNDAN SONRA BAŞLAYACAKTI

Müslümanlar yeniden sosyal hayatın içine girdiler. Ama bu zulmün bittiği anlamına gelmiyordu. Belki de her şey bundan sonra başlayacaktı.

Sürgüne maruz kalanlar, kuru ot yemiş, aç kalmış, susuz kalmış; çocuklar ve yaşlılardan sürgünün kahredici hayatına dayanamayıp ölenler olmuştu ama imanından vazgeçen olmamıştı.

İmanın baharındaki bu insanlar, kıyamete kadar gelecek nesillere ibret olacak bir vefa ve sadakat sergilemişlerdi.

Can da dâhil olmak üzere Allah Rasulü’nün hiçbir şeye değişilmeyeceğini asırlara topyekûn haykırmışlardı.

Kar ve fırtına çiçeği öldürebilir ama tohumları asla yok edemezdi.

Ebu Talib bütün gücünü toplamış, muhasara yıllarında Efendimizi himaye etmek için kullanmıştı. Vazifesini tamamlamak üzere olduğunu hissediyordu.

“Ahmed artık içimizde öyle kökleşti ki Ona saldıracak güçlülerin saldırısı boşa çıkar.

Sanki onu atların üzerinde görüyorum. Onları her türlü batıla sapmış topluluğun üzerine sürüyor.

Onun önünde kendimi kambur ettim ve Onu korudum. Göğüs kemiklerimle siper yaparak Onu müdafaa ettim. Hiç şüphe yok ki Allah dünyada da mücadele gününde de Onun işini yüceltip yükseltecektir.” diyordu kasidesinde.

Yaşlı ve yorgundu, çok yorgundu artık. Yatağa düştü.

Belli ki artık, yeni bir yük daha kaldıracak durumda değildi.

Hastalık haberi kısa zamanda Mekke’ye yayıldı.

Ramazan ayıydı…

Herkes doksanına dayanmış bu yaşlı çınara koştu.

O sadece Efendimizin değil, tüm mazlum müminlerin hamisi idi. Güllerin Efendisinin ve getirdiği İslam davasının hep yanında durmuştu.  Varlığı o kadar değerli ve o kadar vazgeçilmezdi ki, Müslümanlar Mekke’de onsuz bir hayat düşünemiyorlardı.

Hazreti Hamza, Hazreti Ömer gibi bahadırlar Müslüman olmuştu, ama Mekkelilerin Ebu Talib’e olan saygısı başkaydı.

Ebu Talib’den sonrası sadece Müslümanları değil müşrikleri de korkutuyordu. Öyle görünüyor ki babanın evlada kılıç çekeceği günler yakındı.

Son bir ümitle koştular Ebu Talib’in yanına.

HAKİKATE MUHALİF BİR ŞEYİ ONDA BULAMAZSINIZ

Aralarında Ebu Cehil’in de bulunduğu müşrik mümessilleri hastanın başucunda yerlerini aldılar.

“Geçmiş olsun ya Ebû Talib! Sen bizim ulumuzsun. Hasta olman bizi üzüyor ve ürkütüyor. Gelecekten kaygı duyuyoruz. Yeğeninle aramızdaki ihtilaf malum. Ölmeden evvel bu meseleyi çözmelisin. Onu buraya çağır. Hakem ol, aramızı bul. Kimse kimseye karışmasın. O kendi yoluna gitsin, biz kendi yolumuza gidelim.” dediler.

Müşriklerin bu sözleri, hasta yatağındaki şefkatli amcayı umutlandırmıştı. Oğullarından birini Peygamberimizi çağırması için gönderdikten sonra yanındakilere son sözlerini söylemek istedi. Tane tane konuştu:

“Hiç şüphesiz yeğenim Muhammed, emindir. Hakikate muhalif bir şeyi Onda bulamazsınız. Muhammed’i inkâr eden sadece dildir, vicdan onu reddedemez. Şuna kesin olarak inanıyorum ki milletimizin zayıf ve yoksulları, cesur gençleri ve vicdanlı ihtiyarları süratle Ona bağlanacaklar. Çevre ülke insanları da Müslüman olacak. Kureyş’in Ona tâbi olmayan seçkinleri, zenginleri rezil olup sürünecekler. Tavsiyem o ki siz de Ona sahip çıkınız!”

Ebu Talib hasta yatağında Mekke’nin ileri gelenlerine bu nasihatleri sürdürürken Allah’ın yüce Peygamberi de geldi, amcasının yanı başına oturdu.

Allah’ın Rasulünün oturuşu, susuşu vakurdu…

Ebu Talib, müşfik nazarlarla yeğenine bir müddet baktıktan sonra doğrudan konuya girdi:

“Yeğenim! Gördüğün gibi kavmimizin ileri gelenleri buradalar… Benden sonra vaziyetin daha da kötüleşeceğinden endişeliler. Bu sebeple “Sen hayatta iken kardeşinin oğlu ile aramızı bul. Hakem ol, vereceğimizi verelim, alacağımızı alalım, diyorlar.”

Ebu Talip, kesik kesik konuşurken herkes susmuş ve beklemeye durmuştu.

Bütün dikkatler Allah’ın yüce peygamberinin üzerine çevrilmişti.

“Vallahi amcacığım!” dedi Efendimiz, “Eğer bir cümleyi kabullenirlerse Araba ve Aceme hâkim olurlar.

Ebu Talib hayretle sordu:

“Hepsi bir cümleden mi ibaret?”

“Evet, bir cümle “La ilahe illallah”

Müşrikler öfkelenmişti:

“Ey Muhammed!” dediler, “Sen şu kadar tanrıyı bir tek ilah mı yapacaksın?”

“Şartın hak ve hakikate uygun. Kabulü mümkün bir şey söyledin.” dedi Ebu Talib.

Amcasının bu konuşması Allah Rasulünü ümitlendirdi. Büyük yardım ve himayesini gördüğü Ebu Talib’in ebedî hasarete düşmesinden korkuyordu.  

“Amcacığım ‘La ilahe illallah’ de ki ahirette sana şefaatçi olabileyim” dedi.

Fakat başında şeytan gibi duran Ebu Cehil ve Utbe gibi kimseler, “Zinhar, atalarının ve dedelerinin dininden dönme” diyerek Ebu Talib’e engel oldular. Bir kınama ve alay üslubu ile Ebu Talib’i tahrik ettiler.

Ebu Talib’in dudaklarından son bir cümle döküldü: “Ben Abdülmuttalib’in yolunda ölüyorum.”

Amcasının bu son sözleri Allah’ın Rasulünü ziyadesi ile üzdü. Çocukluktan, evliliğe kadar on yedi yıl, peygamberlikten sonra da on yıl olmak üzere tam yirmi yedi yıl kendisine sahip çıkan yiğit amcanın iman etmesini çok arzuluyordu.

Bu az bir zaman değildi.

“Gerçek şu ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah dilediğini hidayete erdirir. O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.” (Kasas 56) Ayeti bu yiğit amca içindi.

Çok geçmeden Fâran dağlarında bir ağıt gibi acı bir haber yankılandı:

“Ebu Talib öldü!”

CENNETÜ’L MUALLA

Sıcak bir sonbahar ikindisinde Hasan Abdullah’la birlikte Cennetü’l Mualla’dayız.

Burası asude bir ışık ülkesi…

Yer gök ışık kesmiş.

İslam’a hizmet etmiş birçok şahsiyetin yanında Peygamberimizin oğulları Kasım, Abdullah, şefkatli dedesi Abdulmuttalib, yiğit amcası Ebu Talib burada yatıyorlar. Abdullah Bin Zübeyr ve annesi Esma Hatun da onlara komşu. Ana oğul yan yana yatıyorlar. Hazreti Esma’yı görünce, Hazreti Ebu Bekir’in bu kahraman kızının hicret esnasında ip yetmeyince belindeki kuşağı çıkarıp ikiye bölerek azık keselerinin ağzını bağladığı günlere gidiyor hayalimiz. Bu kahraman anneye ve zalim Haccac’a karşı son nefesine kadar Mekke’yi müdafaa eden kahraman oğula selam vererek, güneşin ışığını bolca döktüğü patika yollardan Mekke Melikesi Hazreti Hatice Annemizin mütevazı kabrine varıyoruz.

Bütün gam ve kederleri bir vakum gibi bağrına çeken vadinin beyaz zambağını, güneşin bağrında öylece yatıyor görünce yüreklerimiz bir güvercin yüreği gibi çarpmaya başlıyor. Hasan Abdullah daha o anda kendinden geçiyor.

Hatice, “erken doğan” demek. Müslümanlar arasında hak ve hakikate en erken uyanan insan. İslam’ı sadakat sütüyle emziren asil anne. Efendimizin başının üzerinde gezen bulutun yağdıracağı evrensel rahmeti herkesten önce sezen büyük ve soylu kadın. Dünyeviliği ve tenperverliği elinin tersi ile iten, maddi manevi bütün varlığı ile hizmet eden cömertlik sultanı…

Hayatında olduğu gibi ölümünde de aydınlık bir ikindi güneşine bağrını yaslamış, öylece yatıyor.

MEKKE MELİKESİNİN MÜTEVAZI TÜRBESİNDE

Bir ay kadar önce anacığımı kaybetmiş olmanın garipliği üzerimde. Anamın adının da Hatice olması bambaşka duygulara alıp götürüyor beni. Hüzün bütün benliğimi kuşatıyor.  

Bu sükûn diyarında biz susuyoruz, Mekke Melikesinin mütevazı türbesindeki suskun taşlar konuşmaya başlıyor:

“Güllerin Efendisi, bir ömür boyu koruma kanatlarını üzerinden hiç çekmeyen şefkatli bir amcayı kaybetmenin derin ıstırabı içindeydi.

O günlerde, Mekke Melikesi de sürgün günlerinin hediyesi hastalıklarla boğuşarak geride kalanlara vedaya hazırlanıyordu.

Merve’deki evin bir odasında yer yatağında her an biraz daha solarken, gözlerinde yaş vardı. Kızları Ümmü Gülsüm’ün ve incelerden ince Fatıma’nın gözünden kaçmadı o gözyaşları.

“Niye ağlıyorsun anacığım?”

“Ah yavrularım! Yıllar benden çok şey alıp götürdü, takdir edilen ecelin yakında gelip çatması muhakkaktır.”

Hüzün çökmüştü evin içine.

Güllerin Efendisi (s.a) eve geldiğinde büyük kadın ateşler içinde yanıyordu.

Durumu yürek yakıcıydı.

Ayrılığın çığlıkları gibiydi iniltileri.

Bütün zamanların en büyük kadını Hazreti Hatice, Mekke’nin o soylu ve zengin kadını yoklukların ağında iki büklümdü.

Çöl sıcağının bağrındaki evin içerisinde bir mum gibi son damlaları akıtıyordu alnından.
Yüzünde derin bir hüzün vardı…

Bir ana, bir eş için ne zor bir andı. Fakat yüreği şükürle doluydu.

9.Bölüm: KADINLARIN EFENDİSİNİN GİDİŞİ…

[Harun Tokak] 9.9.2017 [TR724]

Bir aşk hikâyesi (5) [Bekir Salim]

Erzurumlu delikanlı çok yaman âşık… Benim çocukluğumdaki gibi içinden seviyor, içten seviyor… Bir gün her nasılsa olanca cesaretini toplayıp kıza açılmaya karar veriyor:

“-Selamünaleyküm!”

Oğlan heyecandan kıpkırmızı, kız utancından… Allah’ın selâmı… Cevapsız bıraksa, o da olmaz. Kaşlarını çok fena çatıyor ve sesini kavga tonuna ayarlayıp:

“-Aleykümselâm! Ne var, niye selâm verirsen?”

Oğlanın zaten kalbi durmak üzere, nefesi kesilmiş, öldü ölecek… Sevdiğini söylemesi hiç mümkün mü? Son bir gayretle lâfı çeviriyor:

“-Heç işte! Soracaktım ki kömür aldız mi?” (*)

Kız sesini daha da sertleştirerek:

“-Aldık, sene ne!”

Oğlan ne desin; mahcup, ürkek bir sesle:

“- Heç işte! Biz de aldık da bizimki tozli çıhti, oni diyecahtım…”

********

Bizim zamanımız daha güzeldi…

Aşklar nihândı… Çünkü gerçekti… Çünkü çok kıymetliydi…

Âşık Emrah, “gizli aşkını aşikâr eden” maşukasından bakın nasıl şikâyetlenmiş:

O maral bakışın ey peri sûret,
Çok açtı bağrımda yâre gözlerin.
Bilmem ahu mudur, yoksa ki âfet,
Yakar yüreğimi nara gözlerin. 

Her dem işvelenip mestâne süzer.
Gamzelerin oku sinemde gezer.
Bir kez iltifâtla eylese nazar;
Olur her derdime çare gözlerin. 

Emrah’ı âlemde bîkarar etti.
O nihân aşkını aşikâr etti.
Aklımı, fikrimi târumar etti;
Fitne bakışların, kara gözlerin. 

Emrah’ın aşkı nasıl bir aşktır, bilinmez… O da gönül ehliydi…

Bir de büyük Âşık Râbiat’ü-l Adeviyye Validemize nazar edin… Ellerini açıp yaşlı gözlerle gizli gizli nasıl dertleşiyor sevdiğiyle:

“- Allahım! Herkes uyumaya gitti; seven sevdiğiyle sarmaş dolaş. Benim sevdiğim de sensin. Derdimi yalnız sana şerh ederim…

Aşkımı şefaatçi değil, senin bana olan alakanı şefaatçi yapıyorum.”

“Hamd ü sena olsun ki, belâlar içinde değilim ve Sana belâlardan şikâyet etmeyeceğim. Ey muradımı gerçekleştirmeye kâdir yüce Rabbim; Senden istediğim ne “kudret helvası”dır ve ne de “bıldırcın eti”. Bana dünyâyı da versen âhireti de, her iki âlemi bağışlasan bile, yine razı olmam; ben Seni dilerim Rabbim, ancak rüyetinle hoşnutluğa ererim.”

Var mı içimizde tâbiinin bu yüce gönüllü hanımefendisinin duygularını anlayabilen?

Bu soruyu gece hayatı olan, teheccüd namazlarını hiç kaçırmayanlara soruyorum. Benim gibi, “kıl beşi, kurtar başı” diyen müptedilere değil… Hele hele miting meydanlarında dört parmağını kaldıran, bir de bıyık altından sırıtan nifak ehline asla…(Keşke bu son cümleyi yazıp yazıyı zedelemeseydim.)

Allah aşkı büyük ufuk… Nihâi nokta… Müntehâ… Biz daha onbaşı olmadan mareşal olmayı bir kenara bırakalım; ama ümidimizi hep canlı tutarak…

Peki, Efendiler Efendisine (SAV) âşık olmak?

Yol aynı yol… Bir önceki durak…

Ben sadece âşıkânı okuyup, dinleyip iç geçirmek mevkiindeyim şimdilik… Bu tembellikle nasıl olur bilmiyorum…

Aslında sadece okuyup dinlemedim; bu âşıklardan birçoğunu görüp, meclisinde de bulundum. Bu bile büyük tâlih…

Efendimizin âşıklarını anlatmaya kalksak, kütüphane dolusu kitap yazmamız lâzım.

Başta sahabe efendilerimiz (RA)… Her biri ayrı tonda, ayrı renkte âşık… O büyük kametleri “Hayat-üs Sahabe”ye havale ediyorum.

Ben, şiirle alâkalı biri olarak daha çok “âşık şairlerden” bahsetmek istiyorum.

O’na (SAV) yazılan Naat-ı Şeriflerin sayısını bilemiyoruz. Binlercesini okudum. En çok çarpıldığım Naat yukarıda bir şiirinden alıntı yaptığım Erzurumlu Âşık Emrah:

Bugün ben bir güzel gördüm,
Bakar cennet sarayından.
Kamaştı gözümün nuru,
Onun hüsn-ü cemalinden. 

Salındı bahçeye girdi.
Çiçekler selama durdu.
Mor menekşe boyun burdu.
Gül kızardı hicabından. 

Bahçenin kapısın açtım.
Sandım ki cennete düştüm
Sevdim, coştum, helâlleştim.
Buse aldım yanağından. 

Bahçenin kapısı güldür.
Dalında öten bülbüldür.
Emrah da bir edna kuldur;
Bağışla geç günahından. 

Emrah’ın bu şiiri şarkı, türkü formunda farklı makamlarda bestelenmiş, söyleniyor. Çoğu insan bunun Efendimiz’e (SAV) söylendiğini bilmez.

Böyle pek çok şarkı türkü vardır. Bestekâr Yesarî Asım Arsoy’un “Ömrüm Seni Sevmekle Nihayet Bulacaktır”, Sadettin Kaynak’ın, “Muhabbet Bağına Girdim Bu Gece”, Hacı Arif Bey’in “Vücut İkliminin Sultanı sensin” şarkıları bunlardan sadece bir kaçı…

Bu şiirde, “Gül kızardı hicabından.” mısraı beni perişan ediyor. Bizim edebiyatımızda

Hüsn-i Tâlil sanatının tartışmasız en güzel örneğidir bu mısra ve dünyanın hiç bir edebiyatında da böyle bir ifade hatırlara bile gelmemiştir.(İleride hatırlatın, bu iddiamı ispat edeyim size…)  

Bana katılır mısınız bilmem:

Gül aslında beyaz renktedir, hadiseler ve anlamlar ona renk vermektedir. Öte taraftan, gerçek gül de sadece ve sadece Efendimiz(SAV)’dır. Salınarak bahçeye giren Efendimize(SAV) bütün çiçekler selâm duruyorlar; zira onların bir iddiası yok, boyunları zaten muhabbetle bükülmüş. Ama gül O’nun(SAV) remzi olma iddiasında… O beyaz gül, Hakiki Gülü (SAV) görünce o güzellik karşısında hem mahcubiyetten hem heyecandan kıpkırmızı kesiliyor. Belirtmeden geçmeyeceğim; üçüncü mısra genelde “Mor menekşe boyun eğdi.” şeklinde okunur ki, yanlıştır. Emrah gibi dev bir âşık, “girdi, durdu” kelimelerine kafiye olarak “eğdi” kelimesini seçip kafiye hatası yapmaz. Doğrusu yukarıda yazdığım gibi “burdu” olacak…

Böyle âşıklar varken insanın şiir söylemeyi (şiir yazılmaz söylenir) bırakası geliyor.

Sözü gene çok uzattım.

Efendimizin âşıklarına birkaç hafta daha devam edeceğiz gibi görünüyor…

******

(*)Erzurum kış memleketi; doğalgazdan evvel kömür o kadar önemli bir şeydi ki, millet birbirinin kömürünü merak eder, kadınlar da birbirlerine öyle mobilyayla filan değil kömürleriyle hava atarlardı. Kömür karneyle alınan bir şey… Kok kömürü vardı ki, çok güzel yanardı; durumu nispeten iyi olanlar alabilirlerdi. Bir de isli kömür… Daha ucuz olduğu için imkânı az olanlar o kömürü yakarlardı. Rahmetli anam, hiç unutmam, komşumuz Vesviye (Vasfiye) Ezeye; “Bu sene dört ton kok kömürü aldım, Allah’ıma şükür… Oğlani yolla birkaç kova da sene yolliyim…” diye nasıl da kasılmıştı… Erzurum’dan İstanbul’a taşınıyoruz; kamyon evin önüne yanaşmış, eşya demek ki çok azmış, bir saatte taşındı bitti. Kamyonun dörtte üçü boş kaldı. Ama çatı katında kömür var; tam üç saat sürdü kömürün taşınması. Kamyoncu en son isyan etti, anama sitem etti: “-Bacı daha de ki ben İstanbul’a eşya değil, kömür daşiram…”

[Bekir Salim] 9.9.2017 [TR724]

Myanmar’daki zulüm çok tanıdık [Kemal Ay]

Myanmar’da olup bitenler aslında tanıdık. Arakan eyaletindeki Müslümanların etnik kimliklerini tanımamakta ısrar eden ve bir süredir baskı rejimi uygulayan Myanmar hükümeti, en son 2012’deki isyanı şiddetle bastırınca, karşısında ‘etnik tanınma’ amacına sahip olduğunu söyleyen bir ‘militan grubu’ buldu. Kendilerine Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu adını veren bu silahlı grup, Myanmar güvenlik görevlilerine yönelik son bir senedir çeşitli saldırılarda bulunuyor. Devlet ise, buna karşılık bölgedeki bütün Müslümanları sindirme yolunu seçti. Yüz binin üzerinde Arakanlı Müslümanın komşu ülke Bangladeş’e sığındığı ifade ediliyor. Budist rahiplerin oluşturduğu silahlı bir grubun da katıldığı bu ‘kıyım’ ile ilgili Birleşmiş Milletler, ‘etnik temizlik’ riskinden bahsediyor.

Myanmar’ın devlet başkanı ve Nobel Barış Ödüllü aktivist Aung San Suu Kyi ise Türkiye’ye yönelik yaptığı açıklamada ortada ciddi bir ‘propaganda’ savaşı olduğunu vurguladı. Yani Arakan’da olup bitenler ‘farklı yansıtılıyor’. Aslında oradakiler ‘terörist’. Dolayısıyla eğer burada bir ‘katliamdan’ bahsetmek ‘teröristlerin ekmeğine yağ sürülmüş’ olunacak. Myanmar devletinin bir takım ‘önlemler’ alma hakkından bahsediliyor. Kendisi gibi Nobel ödüllü aktivistlerin çağrısına da benzer bir cevap verdi Aung San Suu Kyi. Bu arada Myanmar yetkilileri özellikle sosyal medyadaki propaganda konusunda kısmen haklı, Arakan’da mevcut durumla ilgili olduğu söylenen pek çok fotoğraf ve görüntü ya başka bir ülkeden ya da geçmiş tarihlere dayanıyor.

NESİLLER BOYU SÜREN DÜŞMANLIKLAR

Gelgelelim zulmün bahanesi çok. O yüzden tanıdık yaşananlar. PKK’nın ortaya çıkış hikâyesine, Türk devletinin verdiği karşılığa, Kürtlerin yaşadığı zulme çok benziyor mesela. 1990’larda başlayan köy yakmalar, zorunlu göçler, sivil katliamların 2010’larda yeniden hortladığını hatırlarsak, bu tip meselelerin öyle hemen çözülemediğini görmüş oluruz. Eğer Arakan’a yakın Müslüman ülkeler sırf İslam dünyasında popülarite devşirmek uğruna Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu’nun şiddet eylemlerini savunmaya ve hatta maddi olarak desteklemeye kalkarsa, Filistin meselesine de benzeyecektir Myanmar’da olanlar. Nesiller boyu süren bir şiddet pratiği, bir yandan daha fazla zulüm, diğer yandan daha fazla radikalleşme getirecektir. Birbirinin bahanesi olan bu süreçler, çözümsüzlükten başka bir yola çıkmaz elbette.

Dedim ya, zulmün bahanesi çok. 1915’teki Ermeni kıyımını ‘savunan’ devletçiler de benzer argümanlar sunmuşlardı. ‘Ermeni çeteleri Türkleri kesiyordu’ haliyle bütün Ermenilere zulmetmekte bir beis yoktu. 1930’larda başlayıp 1940’larda ölüm kamplarında son bulan ‘Yahudi karşıtlığı’ da bir ‘mantığa’ sahipti. Nazi rejimine göre Yahudiler ‘virüs gibi toplumu sarmıştı’ ve Alman halkının maddi manevi değerlerine saldırıyordu. 6-7 Eylül 1955’teki gasp, tecavüz, saldırı hikâyelerinin de ‘bahanesi’ vardı. Rumlar, Türklere düşmanlık ediyordu. Daha da fenası ‘ihanet’ ediyordu. Nasıl affedeceksin ihanet edeni, değil mi? İkinci Dünya Savaşı’nda iki Japon şehrine atom bombası atan, savaşı kazandığı hâlde Alman şehri Dresden’i yakıp yıkan Amerikan hükümetinin de kendince ‘sebepleri’ bulunuyordu. Daha sonra Vietnam’da, Irak’ta, Afganistan’da, Yemen’de sivilleri öldürürken de, ‘ama onlar teröristlerle işbirliği içindeler’ savunması yapmışlardı. Sırpların, Bosnalı Müslümanları katletmesinin de ‘gerekçesi’ vardı. O dönem sniper’la insan avlayan bir Sırp’ı oturup iki saat dinleseniz, size çok ‘insancıl’ gerekçeler sunacaktır. Karabağ işgali ve sonrasında oluşan Azeri-Ermeni düşmanlığının da iki tarafta müthiş haklı ‘savunucuları’ bulunuyor.

NEFRET, SEVGİDEN DAHA HIZLI YAYILIYOR

Çok daha taze bir örnek vereyim: Geçen hafta Hakkari’nin Oğul kasabasında İnsansız (İnsafsız!) Hava Aracı (İHA) marifetiyle 4 köylü vurularak öldürüldü. Valilik açıklamasında köylülerle ilgili olarak ‘işbirlikçi’ suçlaması yapıldı. Üstelik açıklamaya göre bu köylülerin teröristlerle toplantı halinde olduğu ‘sonradan’ anlaşılmış. Muhtemelen Erdoğan’ın damadının ürettiği Bayraktar İHA’dan ateş açıldığı sırada böyle bir bilgi yok ellerinde. Zaten önemi de yok! Nasılsa teröristlerle ‘yakınlar’. Bu yeterli. Hukuka, yargılamaya, adalete de gerek yok. En tepedeki zat, ‘Bunlar terörist!’ dedi mi, bitti. Ya onun da tepesindeki birileri ona ‘terörist’ derse ne olacak? Bitecek mi öylece?

Nefret, sevgiden çok daha hızlı yayılıyor. Çatışma, çözümden daha tatlı geliyor politikacılara. Zira çatışma yoluyla iktidar alanlarını genişletebiliyorlar. Bir ‘düşman’ ilan edip onlarla çatıştıklarında kendi taraftarlarını mobilize edebiliyor, onların desteğini hep canlı tutabiliyor ve düşmanlık üzerinden taraftarların giyebileceği bir elbise üretiyorlar. Bu kimlik siyaseti, çok kimlikli siyasî entitelerin (Osmanlı İmparatorluğu, Sovyetler Birliği) dağılmasından sonra hep gündeme gelmiş. Şimdilerde ABD’yi ve İngiltere’yi etkileyen ‘kimlik siyasetine dönüş’ akımı da, benzer bir etki ediyor dünyaya. Bu nefretin önüne lokal barajlar kurmak, siyasetin genel gerilimini düşürmek ve birbirine düşman toplumları diyalog zemininde bir araya getirmek, tek çare.

[Kemal Ay] 9.9.2017 [TR724]

Duadan başka silâhımız yok! [Cemil Tokpınar]

Son dört yıldır Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetlerinde en çok üzerinde durduğu konu, hiç şüphesiz duadır. Duaya ayrılan zamanın arttırılması, dualarımızın huşu ve derinlik kazanması, her vesileyi kullanarak cemaat halinde dua etmek, hem tavsiye ettiği, hem de birlikte kaldıkları külliyede talebe ve misafirleriyle uyguladığı en önemli husustur.

O kadar ki, “Günde üç saat dua etsek bile azdır” cümlesini defalarca tekrarlamıştır. Bunu ilk duyduğumuzda belki de mübalağa zannetmiş, ancak yaşadığımız acı olayları görünce de “Keşke, günde beş saat dua etseydik de bunlar başımıza gelmeseydi” dediğimiz olmuştur.

Onun 2014 Şubat’ında yaptığı bir sohbette vurguladığı dua konusu bugün de tazeliğini ve güncelliğini korumaktadır:

“Başımıza gelen musibetlerden murâd-ı ilâhî bizim kendisine yürekten dönmemiz ise, döneceğimiz âna kadar o musibetler gırtlağımızı sıkar ve devam eder. Kendisine dönmemiz için o musibetleri salması bile bir yönüyle rahmetin ayrı bir tecellî dalga boyudur. Kullarını Kendisine döndürmenin bir vesilesi onları ızdırar içinde bırakmak ve bütün sebepleri ellerinden almaktır; ta ki nur-u tevhîd içinde sırr-ı ehadiyeti duysun, görsün ve hissetsinler. Yunus ibn Mettâ (alâ seyyidinâ ve aleyhisselam) gibi ‘Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn’ desinler. Geceleri yataklarından fırladıklarında abdest alsın, başlarını yere koysunlar. Gözleri yaşarmıyor ve ağlamıyorsa, kendilerini levmetsinler; ‘Yuh bana, bu kadar da katı kalplilik olur mu?’ desinler. Gözlerinin yaşlarını salabiliyorlarsa, o esnada ellerini Allah’a açsınlar, ‘Allahım bütün ümmet-i Muhammed’den belaları, musibetleri def eyle, hususiyle memleketimizde bozulan vifak ve ittifakı temin buyur; çünkü o, Senin tevfîkinin en büyük vesilesidir’ desinler.” (Osman Şimşek, Ağlayın Su Yükselsin, 23 Şubat 2014)

MUSİBETİN SEBEBİ VE NETİCESİ OLARAK DUA

Görüldüğü gibi, yaşadığımız musibetlerin birçok sebebi olabilir. Ama bize bakan yönüyle çok önemli bir sebebi, “müminlere hakkıyla dua ettirmek”tir.

Duanın hadiseler üzerindeki tesiriyle ilgili Bediüzzaman Hazretlerinin 16. Lem’a’nın ilk sorusunu cevaplarken dikkat çektiği husus çok önemlidir. 1934’lerde bazı veliler keşfiyatlarına dayanarak Ramazan ayında Müslümanlar için bir ferec ve fütuhat olacağını müjde verirler. Ancak bu müjde gerçekleşmeyince bunun sebebi sorulur. Üstad Hazretleri de, “sadakanın belayı def ettiğini” belirten hadis-i şerife işaret ederek, o müjdelerin mutlak olmayıp bazı şartlara bağlı olduğunu ifade edip konuyu şöyle bağlar:

“Ramazan-ı şerifte bid’aların ref’ine Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef camilere ramazan-ı şerifte bid’alar girdiğinden, duaların kabulüne set çekip ferec gelmedi. Nasıl ki sâbık hadîsin sırrıyla: Sadaka, belayı ref’ eder. Ekseriyetin hâlis duası dahi ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i cazibe vücuda gelmediğinden fütuhat da verilmedi.”

Sonuç cümlesi adeta matematiksel denklem gibi kesindir: Umumî zafer ve fetih için çoğunluğun ihlâsla dua etmesi gerekir. Dua edilmezse zafer ve fütuhat verilmez.

Günümüze uyarlarsak:

Süreç niçin devam ediyor? Ekseriyet halis dua etmediği için.

Ne zaman biter? Dua külliyet kazanırsa, ekseriyet halis ve devamlı dua ederse biter.

Örnek olarak Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Bedir, Uhud ve Hendek savaşları öncesinde ve esnasında yaptığı dualarını hatırlayalım. Sadece Bedir gecesi sabaha kadar namaz kılıp ağlayarak dua ettiğini hatırlamak bile konuyu anlamaya yeter.

Zaten Rabbimiz, “Dua edin, cevap vereyim” garantisi verdiğine göre, istediğimizi alamıyorsak ya hiç istemiyor ya da hakkıyla istemiyoruz demektir.

KENDİNİZ İÇİN NASIL DUA EDİYORSANIZ…

Hocaefendi’nin 2016 yılının Ramazan Bayramı’nda hanımlara hitaben söylediği bir cümle, duanın nasıl yapılması gerektiği konusunda da bir fikir verebilir. Hocaefendi, bayram tebriki vesilesiyle 15 Temmuz’dan on gün önce şöyle diyordu:

“Sizden istirham ediyorum, kendiniz için, Allah’ın rızasına ermek için hangi heyecanla dua ediyorsanız, mübarek ülkemizin, mübarek insanımızın bu badirelerden sıyrılması için yatarken, kalkarken, gezerken sürekli dudaklarınız dua ile kıpırdasın. Allah’ın izni ve inayetiyle bundan başka silahımız yok.”

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) “Dua, müminin silahı, dinin direği, göklerin ve yerin nurudur” hadis-i şerifini hatırlatan bu cümlelerde iki önemli mesaj var:

Birincisi, ülkemize ve İslâm âlemine dua ederken tıpkı kendi derdimize dua ederken yaşadığımız samimiyet, heyecan, yürek yangını hissetmeliyiz. Âdeta amansız bir hastalığa tutulmuş birisinin ıztırabı ya da evladı yoğun bakımda yatan bir annenin acısıyla dua etmeliyiz.

İkincisi, nasıl ki Mecnun Leyla’sını dilinden hiç düşürmez, günün her saatinde onu terennüm eder; biz de günümüzün her saatini dua cümleleriyle süslemeli, her fırsatı duaya vesile etmeliyiz.

Çünkü ülkemiz ve İslâm dünyası tarihin en büyük sıkıntılarından birini yaşıyor. Daha dün Afganistan, Bosna ve Çeçenistan’da yapılan katliamları bugünkü Filistin, Irak, Yemen, Arakan ve Suriye ile birleştirirsek, ülkemizin son 30 yılında terör ve afetlerde kaybettiklerini düşünürsek felâketlerin boyutunu bir parça hissedebiliriz.

Ülkemizdeki ve İslâm dünyasındaki manevî kazanımların nasıl yok edildiğini yüreğimiz yanarak büyük bir ıztırabla izliyoruz. Ülkemizdeki elli yıllık manevî birikim ve kurumlar yok edildi. Yetiştirilen insan kaynağını da tamamen etkisiz hale getirmek veya yok etmek için sayısız tuzaklar ve komplolar hazırlanıyor.

FİİLİ DUA İMKÂNI YA KALMADI, YA ÇOK AZALDI

Tüm bunlar için sebeplere başvurmak diyebileceğimiz “fiilî dua” imkânı neredeyse hiç kalmadı veya çok azaldı.

Bütün gücümüz, her şeyin sahibi olan Rabbimizin rahmetine sığınmak ve dua dua yalvarmaktır.

Duadan kastımız, birkaç cümle dudağımızın ucuyla isteksiz mırıldanmalar değildir. Burada köklü, sistematik, bütün güne yayılan bir duayı kast ediyoruz.

Bir kimse aralıksız birkaç saat dua edemez. Ama sistemli bir şekilde duayı farklı formatlarda günün belirli saatlerine yayarak hayatının vazgeçilmez parçası yaparsa her gün toplamda üçle altı saat arasında dua edebilir.

Günün her saatine yayılan duayı şu maddelerde özetleyebiliriz:
  1. Namaz bir dua olduğuna göre, beş vakit namazı kaliteli hale getirmek, yani huşu ve derinlik ile samimî bir şekilde, anlayarak, vaktinde kılmak.
  2. Namaz içi tesbih ve duaları arttırmak ve çeşitlendirmek.
  3. Namaz sonrası duaları zaman, muhteva ve keyfiyet açısından arttırmak.
  4. Kısa ve uzun namaz tesbihatını vazgeçilmez hale getirmek.
  5. Dua namazları diyebileceğimiz kuşluk, evvabin, teheccüd ve hacet namazlarına azamî ihtimam göstermek.
  6. Günlük evrad ve ezkârı ihmal etmemek.
  7. Günün ölü vakitlerini dua için fırsata dönüştürmek.
  8. Sabah ve akşam namazlarında kunut yapmak.

Önümüzdeki günlerde bu sekiz maddenin her birini bir yazı ile açarak bir dua sistemi sunacağız inşallah. Çünkü dua Cenab-ı Hakkın rahmet, inayet ve nusretini celbedecek en büyük vasıtadır. Çünkü duadan başka silahımız yok.

[Cemil Tokpınar] 9.9.2017 [TR724]

Bağımsız Kürdistan Devleti fikrinin zamanı geldi mi? [Bülent Keneş]

Victor Hugo’ya atfedilen o sözde olduğu gibi hakikaten de hiçbir ordu zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü değildir. Ancak bu ölçü, sözkonusu fikrin, hayatta yer bulabilecek ve hayatı kökünden etkileyecek şekilde zamanının gelip gelmediğine karar verecek bir iradeden bağımsız olduğu anlamına gelmez. Siyasi tarih ve ideolojiler çöplüğü “zamanı gelmiş iyi bir fikir” diye harekete geçilen pek çok fikrin sahadaki akıbetlerinin hezimetle sonuçlanmakla kalmayıp büyük yıkımlara yol açtığının sayısız örnekleriyle doludur.

Çok eskilere gitmeye gerek yok. Bu konudaki örnekler için sadece Arap İsyanları sonrası bölgede yaşanan trajedilere bakmak bile yeterli. Daha özelde Mısır, Suriye örnekleri yıllardır rüyası görülerek zamanı geldiği düşünülen bir fikrin (liberal demokrasi) nasıl bir kabusa dönüşebileceğinin somut örneklerini oluşturuyor. Biraz daha gerilere gidecek olursak, asimetrik güç dengelerini, dünya realitelerini hiçe saymak pahasına peşine düşülen bağımsızlık fikrinin bir ülkeyi nasıl yerle bir, bir milleti nasıl perişan edebildiğini Çeçenistan örneğinde görebiliriz. 

BENZER ZEHABA KAPILMALARININ BEDELİ ÇOK AĞIR OLMUŞTU

Akıldan ziyade duyguların baskın olduğu bu çalkantılı bölgede, taraftarlarına yeniden zamanı gelmiş duygusu yaşatan oldukça eski bir fikrin hayata aktarılma çabasının arifesi içerisinde bulunuyoruz. Kürtler için bağımsız bir Kürt Devleti fikrinin düşünceden kuvveye, hayalden gerçeğe dönüşmesine sadece günler kaldı. Bu ideal yeni değil. Türkiye, Suriye, Irak, İran başta olmak üzere farklı ülkelere ait sınırlar tarafından parçalanmış dünyanın devletsiz en büyük etnik gruplarından biri olan Kürtlerin bağımsız ve egemen bir devlete sahip olma özleminin geçmişi yüzyılı aşıyor. Bu yüzyıl boyunca gerek Irak, gerek Türkiye ve gerekse İran’daki Kürtler zaman zaman bağımsızlık fikrinin zamanının geldiği zehabına kapılmış ve bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödemişlerdi.

Resmi anlatıların ötesinde karanlık yönleri hala oldukça baskın olan Şeyh Sait İsyanı benzeri çalkantıların Kürtlerdeki bağımsızlık fikrinin zamanının geldiği duygusuyla mutlaka yakından ve doğrudan bir alakası vardı. Büyük bir dünya savaşı sonrası her şeyin alt üst olduğu, bölgede henüz sınırların bile tam konsolide olmadığı bir zaman diliminde yeni kurulmuş ve kurucu unsurlarına kuruluş öncesi verdiği sözleri maalesef büyük ölçüde tutmamış olan, kurumları ise henüz yerli yerine oturmamış bir rejime karşı bağımsızlık hareketine girişmek Şeyh Sait ve arkadaşlarına muhtemelen zamanı gelmiş iyi bir fikir şeklinde görünmüştü.  

2.Dünya Savaşı sırasında benzer bir hercümerç yaşayarak İngiltere’nin güneyden, Rusya’nın kuzeyden işgaline uğrayan İran’da yaşayan Kürtler de o şartların bağımsız bir Kürt devleti fikrinin hayat bulması için son derece elverişli şartlar oluşturduğuna kanaat getirmişlerdi. Bu kanaatlerinin oluşmasında şüphesiz ki İran merkezi yönetiminin zayıflığı kadar işgalci Sovyetler Birliği’nin İran’ın bölünmüşlüğünü sürdürme ve kendi işgalini dolaylı da olsa sürekli kılma amacıyla İran Kürtleri’ne verdiği siyasi, mali ve askeri desteğin önemli bir rolü vardı. 

İran Kürtleri için zamanı gelmiş, şartları fevkalade oluşmuş bağımsız bir Kürt devleti fikrinin nihayet hayat bulmasının önünde hiçbir engel kalmamıştı. Ancak, zamanı gelmiş iyi bir fikir olarak necat bulmuş olan Mahabad Cumhuriyeti’nin ömrü sadece ve sadece 11 ayla sınırlı kalmıştı. Heveslerine ve yanlış varsayımlara kendilerine kaptıran pek çok Kürt önde geleninin akıbeti idam sehpası ya da kurşuna dizilmek olmuştu. 

BARZANİ, BABASININ PEŞİNDE ÖMRÜNÜ HARCADIĞI İDEALE YAKLAŞTI

Kendisi Irak Kürdistanı’ndan olmasına rağmen Moskova ile yakın ilişkileri ve elinde bulundurduğu silahlı Peşmerge gücü sayesinde Mahabad Cumhuriyeti’nin Genelkurmay Başkanlığı’nı üstelenen Mustafa Barzani o hengamede hayatını kılpayı kurtarmıştı. Bugün ise oğlu Mesud Barzani (babasının Genelkurmay Başkanlığı sırasında Mahabad’da doğmuştur), babasının tüm ömrünü peşinde harcadığı ve o uğurda pek çok yakınını feda ettiği o ideali, üstelik de nesiller boyu yaşadıkları kendi topraklar üzerinde, gerçekleştirmeye çok yaklaştı. 

Bugün Türkiye’nin hala Kuzey Irak diye tanımlamakta ısrar ettiği, Kürtlerin ise daha büyük bir bütünün parçası imasıyla sürekli “Güney Kürdistan” diye andığı, resmi ismi Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) olan özerk yönetimin özerklik sınırlarını fazlasıyla aştığını, maliye, savunma ve dış politikayı da içerecek şekilde neredeyse bağımsız bir devlet haline geldiğini, Barzani’nin dostu da düşmanı da artık kabul ediyor. Geriye ise, ete kemiğe bürünmüş bu fiili durumu resmi bir kalıba sokmak kalıyor. 

2010’ların başında farklı tarihlerde yolum Basra, Bağdat ve Erbil’e düştüğünde, şaşırarak fark etmiştim ki, Irak’ta devlet görünümüne en yakın kurumsallaşmayı ve uluslararası protokol kurallarına en fazla yakınlaşmayı IKYB başarmıştı. Kürtlerin yönetimindeki şehirler birer istikrar ve refah bölgesi olarak görülüyordu. O tarihte bile Bağdat’ta, Basra’da soluklama imkânı bulamadığınız kurumsallaşmış bir devletin varlığı hissini Erbil’de fazlasıyla duyabiliyordunuz. 

1991’deki Birinci Körfez Savaşı’ndan itibaren fiilen, Irak’ın ABD tarafından işgal edildiği 2003’ten itibaren resmen bir devlet gibi hareket eden, 2005’te ise statüsü anayasal güvence altına alınan Barzani yönetimi, belli ki atalarının özlemiyle hayatlarını geçirdikleri bağımsız ve egemen bir Kürt Devleti kurma idealini, kendi gözlerini dünyaya kapamadan önce gerçekleştirme ve bu devlete adlı adınca vücut verme arzusu taşıyor. Bağımsız bir Kürt Devleti’nin, Barzani ve Kürtler tarafından zamanı fazlasıyla gelmiş, hatta yüzyıllık Wilson İlkeleri’nin en başat maddesi olan self-determinasyon bakımından gerçekleştirilmesinde oldukça geç kalınmış iyi bir fikir olarak görüldüğü kesin. 

IKYB’NİN SINIRLARINI AŞAN REFERANDUM, ADI ŞİMDİDEN BELLİ DEVLET

Onun içindir ki, 2014 yılında olduğu gibi son anda bir değişiklik olmazsa bu ayın 25’inde nihayet dananın kuyruğu kopacak. Daha şimdiden kurulacak devletin adı “Federal Kürdistan Cumhuriyeti” olarak çoktan konulmuş durumda. Buna göre, yetkilerin merkezde toplandığı bir ulus-devlet modelinden ziyade her bir federe bölgenin kendi meclisi ve hükümeti aracılığıyla kurulacak devlete dahil olacağı çoğulcu bir teritoryal yapı hedefleniyor. Bu federe bölgelerin bugün Kürdistan Bölgesel Yönetimi sınırları dahilinde olan Erbil, Duhok, Süleymaniye, Halepçe vilayetlerinin yanısıra referanduma il meclislerinin tartışmalı kararlarıyla katılacak olan Şengal, Ninova, Mahmur ve Kerkük gibi vilayetlerden oluşması planlanıyor. 

Referandumun en can alıcı ve tartışmalı yönünü de zaten başta Irak petrollerinin en az yüzde 10’unu üreten Kerkük olmak üzere IKYB yönetimi dışındaki bu tartışmalı bölgelerin referanduma dahil edilmesi oluşturuyor. IKYB’nin Kürtçe, Türkçe, Arapça ve Süryanice olmak üzere 4 dilde bastırdığı oy pusulasında yer alan “Kürdistan Bölgesi ve bölge idaresinin dışında kalan Kürdistanlı yörelerin bağımsız devlet olmasını istiyor musunuz?” ifadesi referandum sonrası nasıl bir barut fıçısının alev alabileceğinin sinyallerini veriyor. 

Mesela, Kerkük İl Meclisi’nin referanduma katılma kararının Türkmen ve Arap meclis üyelerinin boykotuna rağmen alınmış olması, referandum sonrası atılacak yanlış bir adımın büyük bir kaosu ve çatışmayı beraberinde getireceği endişelerine yol açıyor. Öyle ki, IKYB’nin referandum vesilesiyle sergilediği Mezopotamya’ya has bu fırsatçılık, zamanı geldiğini düşündükleri iyi bir fikrin ölü ya da felç doğumuna neden olabilir. Irak ve tüm bölgede Sünnilerle Şiiler arasında yaşanmakta olan gerilim, kaos ve çatışma ortamına karşılık bağımsızlığı en iyi fikir olarak gören Kürtler, atacakları yanlış bir adımla tüm bu kargaşanın hızla bir odağı ve ana malzemesi haline gelebilir. 

KERKÜK BÖLGESEL AKTÖRLERİN NAZARINDA KÜÇÜK BİR KUDÜS

Bölgesel aktörlerin pozisyonuna bakıldığında Kerkük’ün de arasında bulunduğu bazı bölgelerin statüsü Erbil ile Bağdat arasında hala tartışılıyorken Kürtlerin referandum sonuçlarına dayanarak girişecekleri bir oldu-bittiye meşruiyet kazandırma çabalarından kalıcı bir sonuç alma ihtimallerinin bulunmadığı söylenebilir. 

2014’te Irak ordusunun çekilmesine rağmen IŞİD’in saldırısını püskürterek Kerkük’e hakim olan Peşmergeler sayesinde belli ki IKYB Ortadoğu’da hala geçerliliğini sürdüren kimin elinde silah varsa o haklıdır ilkesine dört elle sarılmış bulunuyor. IKYB, IŞİD saldırganlığı sayesinde silahlı kontrol sağlama imkanı bulduğu Kerkük’ü siyasi ve coğrafik olarak da yönetimine katma arzusunu gizlemiyor. Tarafların yüklediği anlam bakımından küçük bir Kudüs olarak değerlendirilen Kerkük’teki yanlış bir adımın yol açacağı Arap-Kürt çatışmasının varabileceği boyutu ise şimdiden tahmin etmek kolay gözükmüyor.

Öte yandan, IKYB’nin bağımsızlığını ilan etme cesareti gösterecek bir noktaya gelmesinde Erdoğan rejiminin çok büyük bir katkısı bulunuyor. Özellikle Nuri el-Maliki döneminde Bağdat yönetimi ile düşmanca ilişkiler geliştirerek IKYB’yi önceler hale gelmesi ve Esed rejimini yıkmak saplantısıyla bölge dengelerini alt üst etmesinden en fazla yararı sağlayanlar doğal olarak Kürtler oldu. Erdoğan ve yakınlarının bizzat rol alarak Barzani yönetiminin çıkardığı petrolleri, Bağdat’ın iradesi hilafına, İsrail’e satması da IKYB’yi muhtemel bir bağımsızlığın gerektirdiği siyasi ve askeri kurumları oluşturmakta ihtiyaç duyduğu mali imkanlara kavuşturmuş oldu. 

BAĞIMSIZ KÜRT DEVLETİ’NE ERDOĞAN REJİMİ EBELİK YAPIYOR

Erdoğan rejiminin IŞİD’e karşı güven vermeyen pozisyonu da geçmişte Türkiye’nin müttefiği olan tüm güçleri Kürtlere mahkûm ederek, Kürtlerin ihtiyaç duyduğu uluslararası destek ve meşruiyet zeminini genişletti. Her ne kadar bugün referanduma, referanduma Kerkük’ün dahil edilmesine ve Irak Kürtlerinin bağımsızlığına karşı olduğuna dair açıklama üzerine açıklama yapsa da Erdoğan rejimi tarihe muhtemel Bağımsız Kürt Devleti’ne ebelik rolüyle çoktan geçmiş bulunuyor. 

Erdoğan rejiminin aksine bölgede etkin rol oynayan diğer aktörlerin IKYB’nin referandum ve muhtemel bağımsızlık girişimleri konusundaki söylem ve eylemleri daha bir tutarlı görünüyor. İran mesela baştan beri referanduma açıktan karşı çıkıyor ve tüm eylemleri de bu tavrıyla muvafık. İsrail ise tam tersine bağımsız bir Kürt devletine en fazla destek verecek ülkeler arasında bulunuyor. 

Kürtlerle yakın müttefiklik ilişkisi içerisinde olan ABD, referandumun ve takip edecek muhtemel bir bağımsızlık ilanının zamanlamasına dair endişeler taşıyor. ABD, böyle bir durumun bölgede yeni kamplaşmalara yol açacağı için IŞİD’le mücadeleyi zaafa uğratacağından kaygı duyuyor. Bu yüzden de Irak’ın toprak bütünlüğü söylemini tekrarlayıp duruyor. Buna rağmen ABD’nin oluşacak fiili duruma göre hareket edeceğini tahmin etmek zor değil.

Irak Kürtlerinin bağımsız devlet idealine ulaşması halinde hiç şüphesiz ki bu başarı Suriye, Türkiye ve İran’daki siyasal Kürt hareketlerini benzer hedeflere yönelik cesaretlendirecek ve motive edecektir. Türkiye ve İran’ın içinde bulunduğu mevcut şartlarda bu durumun yol açacağı risk ve korkuların Kürtlere yönelik baskı ve hukuksuzlukların tırmanması gibi bir sonuç doğuracağı da şimdiden söylenebilir. Bağımsızlık konusunda Irak Kürtlerini ilk takip edecek olanlar ise, şüphesiz ki Suriye Kürtleri ve PKK’nın orada farklı isimlerde yer alan uzantıları olacaktır.

NE ENGELLEYEBİLİR NE YOKEDEBİLİRSİNİZ, SADECE YÖNETEBİLİRSİNİZ

25 Eylül Pazartesi günü yapılacak referandumun ilk somut sonucu şüphesiz ki Irak’ın bölünmesi olacaktır. Bunu orta ve uzun vadede bölgede başka parçalanmalar ve birleşmelerin izlemesi ise kaçınılmazdır. Bu ihtimalleri düşünmek, yazmak ve konuşmak elbette yapmaktan ve üstesinden gelmekten daha kolay. Tam bir bölgesel hercümerci gerektiren bu türden değişikliklerin ne türden acılara ve trajedilere yol açacağını tahmin etmek ise zor değil. Çünkü, özellikle çatışmacı ya da bir çatışmayı göze alan parçalanmalar ve sınır değişiklikleri tektonik depremler gibidir. Bir kez başladığında nerede duracağını kimse tahmin edemez. Etkileri de sadece içinde bulunduğu bölgeyle sınırlı kalmaz.

Tüm bunlara rağmen, zamanı hakikaten gelmiş bir fikri ne engelleyebilir ne de yok edebilirsiniz. Yeterli kapasiteniz ve becerinizi varsa sadece yönetebilir ve yönlendirebilirsiniz. Maalesef, Türkiye’deki mevcut yönetim dahil bölge ülkeleri ve bölgede etkin olan güçler illa kurulacaksa bağımsız bir Kürt Devleti’nin bir kaosa yol açmadan nasıl kurulacağı, engellenecekse çok daha büyük sorunlar yaratmadan nasıl engelleneceği konusunda gerekli basiret, firaset ve kabiliyetin emaresini göstermiyor. Bölgenin zamanı gelmiş bir fikrin eşiğinde olup olmadığı belki tartışılır ama yepyeni ve çok derin bir krizin eğişinde olduğu su götürmez bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

[Bülent Keneş] 9.9.2017 [TR724]

Erdoğan doğru söylüyor: Çok pis kokular geliyor [Semih Ardıç]

Depremin merkez üssü okyanus ötesinde olsa da artçı sarsıntıları Ankara Beştepe’de, bin küsur odalı Saray’da birebir hissediliyor. ABD adeta iki haftadır Türkiye aleyhine açılan davaları konuşuyor. Cumhurbaşkanlığı kadrosunda vazifeli bazı korumalar ABD’de hapis cezası talebi ile gıyaben yargılanacak.

Haklarında yakalama kararı çıkarılan eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan da İranlı Reza Zarrab gibi kara para aklamaktan hesap verecek. Zarrab davasında siyasetçiler, bürokratlar, bankalar ve şirketler ayağı da şekilleniyor. Oysa Saray’ın hesapları bambaşkaydı. Gizli kasalarda muhafaza edilen dolarlardan birazını feda ederek Amerikan mahkemelerine nüfuz edebileceklerini zannettiler. Saray’ın hesabı okyanus ötesinde tutmadı.

REZA ZARRAB KİLİT TAŞIYDI, İLK ONU ALDILAR

Evvela Reza Zarrab, New York JFK Havalimanı’nda uçağın kapısında (22 Mart 2016) tevkif edildi. Zarrab’ı kefaletle kurtarmak için eski New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani ve eski ABD Adalet Bakanı Michael Mukasey’i avukat olarak mukavele imzalandığında Saray medyasında, “Zarrab üç vakte kalmaz tahliye olur” sosu dökülmüş haberler yayınlandı.

Hele hele Donald Trump’ın ABD başkanı seçilmesi, akabinde Trump’ın Zarrab’ı hapse attıran New York Güney Başsavcısı Preet Bharara’yı görevden alması Saray’da bayram havası estirdi. Türkiye’de savcıları, hâkimleri değiştirerek davaları kapattıkları için aynı neticeyi elde edeceklerdi!

BHARARA GİTTİ, İKİ HAFTA SONRA ATİLLA YAKALANDI

Mamafih Amerika’da hâkimler başkanın önünde değil düğme iliklemek ayağa dahi kalkmadığı için Saray’ın hevesini kursağında bırakacak bir hadise daha yaşandı. Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla, 29 Mart 2017’de (Zarrab’tan bir sene sonra) yine JFK Havalimanı’nda evvela gözaltına alındı ve çıkarıldığı mahkeme tarafından hapse gönderildi.

Atilla’nın kefaletle tahliye talebi reddeden mahkeme önceki gün de aynı davada Zafer Çağlayan, Süleyman Aslan gibi iki kilit ismin sanık olarak yargılanması talebini ihtiva eden iddianameyi kabul etti.

HÂKİM BERMAN: DAVANIN SEYRİ DEĞİŞTİ

Mahkeme Başkanı Hâkim Richard Berman, Türkiye’nin eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın da itham edildiği yeni iddianame ile dava seyrinin değiştiğini belirterek, “Bu iddianame ile bir devlet kuruluşu olan Halk Bankası kurum olarak öne çıktı.” ifadelerini kullandı. Berman, Atilla hakkında kara para aklama, bankacılık sahtekârlığı, ABD’nin İran’a uyguladığı ambargoları delme gibi çok güçlü iddialar olduğunu da söyledi.

ÇUVAL DOLUSU PARA HARCAMAK İŞE YARAMADI

Zarrab’ın tahliyesi için örtülü ödeneğin ağzını açan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan için gelinen nokta tam bir fiyasko olmalı. Son iki senede Amsterdam&LLP Partners Hukuk Bürosu’na milyonlarca dolar ödendiği halde bir arpa boyu yol alamadı Erdoğan.

17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk Soruşturması’nda haklarında fezleke hazırlanan dört bakandan biri olan Çağlayan’ı daha fazla himaye etmek o kadar kolay olmayacak. Nitekim bu sefer davayı açan ABD. Hatta diğer üç bakanın, hassaten Muammer Güler’in (Reza Zarrab’a telefonda, ‘Soruşturma olursa önüne yatarım’ demişti) sanıklar arasına girmesi de an meselesi.

ÇAĞLAYAN’IN KOD İSMİ ‘ABİ’

Zira New York Güney Bölge Federal Savcı Vekili Joon Kim’in mahkemeye takdim ettiği 53 sayfalık yeni iddianamede, İran’ın legal olmayan gelirlerinin aklanmasında paravan olarak kullanılan Halkbank’ta bu işlere imza atan üç isim (Genel Müdür Aslan, Genel Müdür Yardımcısı Atilla ve dış ilişkiler yöneticisi Levent Balkan) hakkında hayli bilgi, belge ve tape mevcut. Çağlayan’ın da ‘abi’ kod ismi ile bütün organizasyonu idare ettiği belirtiliyor.

Türkiye’de 17/25 Aralık 2013 soruşturmasını itibarsızlaştırmak için kullanılan ‘paralel yapı’ hezeyanını aynen tedavüle sürmek bu sefer işe yaramaz. Amerika’daki dava artık siyasetçi ve bürokratlara uzandı. Hem Amerika’nın tesis ettiği malî sistemi kullanacaksınız hem de aynı devletin İran’a tatbik ettiği malî tecridi ihlal edeceksiniz. Güya Excel tablolara mercimek, bulgur, soya diye yazınca uçak dolusu altın ve paraları kimse fark edemeyecekti. Merkezî İstihbarat Teşkilatı (CIA) her adımı not etmiş.

SAVCI, KİRLİ TİCARETİN NASIL YAPILDIĞINI ADIM ADIM ANLATMIŞ

CIA’in sağladığı delilleri bir araya getiren Savcı da ABD ambargosunun Türkiye tarafından nasıl delindiğini iddianameye şu şekilde dökmüş:

-Halk Bankası’nda duran İran petrol ve gaz gelirleri, önce Zarrab’ın kontrolündeki döviz büroları ya da paravan şirketlere aktarılmış. Bu aktarılan paralarla altın satın alınmış. 

-Sonra bu paravan şirketlerce satın alınan altınlar Türkiye’den ihraç edilmiş. İhraç edilen altınlar, gittikleri ülkelerde de satış işlemiyle yeniden dövize çevrilmiş.

-Bu dövizler de nakit olarak ya da hesaptan İran’a veya İran adına hareket eden kişi ya da kurumlara uluslararası transfer biçiminde gönderilmiş. 

-Altınların İran hükûmeti ya da adına hareket edenlerce satın alınmasına karşın, Aslan ve yardımcısı Atilla’nın (muhtemelen çok önceden ziyaretlerine gelen) ABD Hazine Bakanlığı yetkililerine bu işlemlerin İranlı özel şirket ve bireylere ait olduğunu söylemiş.

-Ekim 2012’de, Zarrab’ın Çağlayan, Aslan ve Atilla ile İran hükûmet yetkilileri ve İran Merkez Bankası başkanını bir araya getirdiği bilgisi de mevcut. Bu toplantıda, Çin’in petrol ödemelerinin de Halk Bankası’na aktarılmasının konuşulduğu yer alıyor.

O TELEFON GÖRÜŞMESİNE TAKILAN ALTINLAR

Her adımlarını takip etmiş CIA… Zarrab ve Aslan arasında Eylül 2013’te geçen telefon konuşması da iddianameye girdi. Temmuz 2013’te ABD’nin İran’a altın üzerinden ticarete yasak getirmesi üzerine Zarrab ve Aslan’ın yeni bir metot bulmaya çalıştığı bu konuşmadan anlaşılıyor.

Aslan, aynı konuşmada 2012’de İran’a 11 milyar dolarlık altın ihracatı yapıldığını söylüyor ve Ankara’daki hükûmet yetkililerin o yıl da aynı miktarı tekrarlamak istediklerini belirtiyor. ABD’nin müeyyidesi sebebiyle bunun İran’a göndermek biçiminde olamayacağı ve Zarrab’tan başka bir yer ve başka bir yol bulmasını istediği aktarılıyor.

DUBAİ’YE BUGÜNLERDE DE ALTIN GİDİP GELİYOR

Aralık 2012 ve Ekim 2013 arasında İran enerji gelirleri ile kurulmuş fonların Türkiye’de satın aldığı altınlar Türkiye’den Dubai’ye ihraç edildikten sonra yeniden Türkiye’ye ithal edilerek “satılmış”. Bu paralar sonra transfer edilmiş. İşte bu işlemlerde ve transferlerde dolar kullanıldığı için para aklama suçlamaları ve otoriteleri ‘dolandırma’ ithamı yapılıyor.

Parantez açayım… Ne kadar şayan-ı dikkat ki aynı altın trafiği 2017’de Dubai üzerinden devam ediyor. Bu mevzuya 4 Mayıs 2017’de (http://www.tr724.com/zarrabtan-miras-kalan-altin-ucgeni-analiz-semih-ardic/) dikkat çekmiştim.

SIRADA BAŞKA BANKALAR MI VAR?

İddianamede Halk Bankası’ndan ‘Turkish Bank-1’ diye bahsedilmesi başka bankaların da dosyaya dahil edilebileceği manasına geliyor olabilir mi? 17/25 Aralık’ta Halkbank haricinde Ziraat Bankası, Vakıfbank, Denizbank, Garanti Bankası ve Finansbank’ın da aynı işlemler için kullanıldığı iddia edilmişti.

Savcı Kim, Zarrab ve iş ortaklarının, İran ve Türkiye’de irtibat halinde oldukları en üst seviyedeki hükûmet yetkililerinin desteği ile ABD’nin İran için getirdiği müeyyideleri ihlal ettiğini belirtiyor. Sistemin nasıl işlediği de adım adım anlatılıyor.

BABACAN’IN SÖZLERİNİ TEYİT EDEN BELGELER

Ali Babacan’ın, 22 Kasım 2012’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerine verdiği şu beyanatın altını tekrar çiziyorum: “Türkiye olarak İran’dan aldığımız gazın parasını biz TL olarak İran’ın Türkiye’deki hesabına yatırıyoruz. Fakat İran’ın o parayı dolar olarak kendi ülkesine götürmesi mümkün değil, uluslararası kısıtlamalar, ABD’nin müeyyideleri sebebiyle. Dolayısıyla İran bunu döviz olarak kendi ülkesine götüremeyince o TL’yi kendi hesabından çekiyor, altın alıyor piyasadan. Altını kendi ülkesine götürüyor. Bunu nasıl götürüyor bilmiyorum, ama işin özü bu. Oraya altın ihracatı aslında bizim doğalgazı almak için ödediğimiz karşılık gibi bir şey oluyor.” Babacan’ın sözleri beş sene sonra savcının iddianamesinde ete kemiğe bürünmüş.

17/25 ARALIK DAVASI, ABD’DE GÖRÜLÜYOR

Zarrab davasında geçen isimleri himaye eden AKP lideri Erdoğan da Halkbank da artık okyanus ötesinde sanık. Ne yazık ki Türkiye’de TBMM’den kaçırılan fezlekeler ve mahkemelerin elinden alınan bu hırsızlık ve rüşvet dosyası, Amerika’da muhakeme ediliyor.

Ehl-i vicdan herkese hicap veren davanın bu safhaya gelmesinin en büyük müsebbibi Erdoğan hâlâ ‘cambaza bak’ diyerek milleti yanıltmaya devam ediyor.

Gerçi Kazakistan ziyareti öncesi gazetecilerin Zarrab davasına dair suâllerini geçiştirmeye çalışırken ağzından birkaç cümle kaçırdı. Erdoğan aynen şunları söyledi: “Bu işlerin arkasından çok pis kokular geliyor. Rıza Sarraf olayı da Halk Bankası Genel Müdürü’müz hakkındaki konu da böyledir.”

Elhak çok pis kokular geliyor. Fazla söze ne hacet!

[Semih Ardıç] 9.9.2017 [TR724]