Sayıştay: AKP döneminde 1993 kamu malı, usulsüz dağıtıldı

Kamu idarelerine kamu yararına kullanılmak kaydıyla tahsis edilen ancak uygulamada, bir bölümü özel sektöre kâr ettiren kamu taşınmazlarının geri alınması süreci Sayıştay’ın yıllardır yaptığı uyarılara karşın sonuçlanmadı.

ÖZELLEŞTİRME İDARESİ’NİN TÜM YETKİLERİ ERDOĞAN’IN

BirGün’den Nurcan Gökdemir‘in haberine göre; Sayıştay’ın Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nı denetim raporunda yeni sistemle birlikte tüm yetkilerini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın devraldığı kurulun tahsisleri önceki yıllarda olduğu gibi eleştirildi. Mevzuatın, “milli güvenlik ve kamu yararının gerektirdiği durumlar hariç, kamu kurum ve kuruluşları ile kamu tüzel kişiliğine sahip eğitim kurumları ve mahalli idarelere devir yapılamayacağı” hükmünün, “kamu yararı” gerekçesi ile aşıldığı belirtildi.

TAŞINMAZLAR, KAMU YARARI DIŞINDA KULLANILDI

Raporda, bu istisnadan yararlanarak ÖYK kararı ile kamu yararına kullanılması kaydıyla bedelli/bedelsiz olarak kamu kurum ve kuruluşları ile yerel yönetimlere devredilen bazı taşınmazların daha sonra amacı dışında kullanıldığı tespitine yer verildi.

Amaca aykırı kullanımın durumunda taşınmazın geri alınmasının gerektiği vurgulanan raporda, “Ancak ihlallere ilişkin herhangi bir yaptırımın uygulanmadığı tespit edilmiştir” denildi.

2017’DE KOMİSYON OLUŞTURULDU

Bu durumun 2014, 2015 ve 2016 yıllarında da tespit edildiği bildirilen raporda, kurulun aykırılıkların giderilmesi amacıyla çalışma yapılacağını bildirdiği belirtildi. ÖYK’nin kamu kurum ve kuruluşlarına devredilen taşınmazların mevcut durumlarının tespiti amacıyla yerinde inceleme yapılmak üzere 2017’de bir komisyon oluşturduğu bildirildi.

KOMİSYON, SAYIŞTAY’A BİLDİRDİ

Komisyonun 67 ildeki bin 993 taşınmaza ilişkin incelemeyi tamamladığı, kullanım durumlarını gösteren listeler hazırlandığı, üçüncü şahıslara devredilen veya amacı dışında kullanılanlar için işlem yapılacağını Sayıştay’a bildirdiği belirtildi.

Ancak uzun yıllardır bilinen hukuk dışılıklarla ilişkin sayısız uyarıdan sonra ancak 2017’de kurulabilen komisyon geri alma ile ilgili çalışmalarını hala sonuçlandıramadı.

2017 yılı raporunda örneklendirilmeyen amaca aykırı kullanımlarla ilgili önceki yıllarda yapılan tespitlerden bazıları şöyle:

DEPREM İÇİN TAHSİS EDİLEN ALANA TESİS VE CAMİ

♦ Deprem evi ve diğer kamu hizmetlerinde kullanılması için Sakarya İl Özel İdaresi Müdürlüğüne bedelsiz tahsis edilen 183 bin 888 metrekarelik alan yeşil alan, sosyal ve kültürel tesis alanı olarak kullanılmak üzere Belediye’ye, okul yapımı için MEB’e, cami yapımı için de Diyanet İşleri Başkanlığı’na verildi.

♦ Adli tıp hizmetlerinde kullanılmak kaydıyla Adalet Bakanlığına verilen taşınmazın üzerinde özel bir şirkete ait kafenin yer aldığı tespit edildi.

[Kronos.News] 6.2.2019

AKP seçim öncesi Fonları yağmalıyor

İŞKUR’dan ihraç edilen İstihdam Uzmanı Sinan Ok, özellikle 2015 yılındaki seçimlerden itibaren işsizlik fonundan amaç dışı harcamaların arttığını belirtti. Ok, “Raporların yayımlanmamasının bir sebebi de son yıllarda artan bu milyarlarca liralık harcamanın artık kontrolden çıkması” dedi.

Son yıllardaki birkaç veri bile işçilerin zor gün parası olan işsizlik fonundaki yağmayı gözler önüne seriyor. İşsizlik Sigortası Fonu 2018 yılı bağımsız denetim raporuna göre, kısa vadeli alacakları dışında GAP idaresine verilen ama tahsilatı şüpheli 11.6 milyar lira, geçtiğimiz ekim ayında fondan Halkbank, Vakıfbank ve Eximbank’ın 11 milyar TL’lik tahvil alımı, 2015 yılından bu yana  toplum yararına program (TYP) adı altında plan ve amaç dışında fondan harcanan yaklaşık 15 milyar lira...

İşsizlik fonundan aktarılan milyarlarca liranın neye göre, nasıl bir planla harcandığı halka açıklanmak bir yana gizleniyor. İşçilerin SGK verileri, fon faiz gerçekleşmeleri, ödeme yükümlülükleri ve ekonomik göstergeler ışığında 2007’den 2015’e kadar yayımlanan işsizlik sigortası fonu aktüeryal değerlendirme raporları 2015’ten beri açıklanmıyor. Durumu gazetemize değerlendiren, Eski İŞKUR Çalışanı İstihdam Uzmanı Sinan Ok, “Raporun amaçlarına baktığımızda fon denetimini ve sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla hazırlanan bir öngörü ve planlama raporu olduğunu görüyoruz. Raporun temel amacı mevcut sigortalı çalışan sayısındaki eğilimler, fonun gelirleri ve faiz gelirleri ile giderleri arasında bir denge öngörmek ve olasılıklara göre fonun yönünü tayin edebilmektir. Raporun en önemli amacı fonun sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için öneriler sunmasıdır. Raporların yayımlanmama nedeni ekonomik öngörülerin orta vadeli olmaktan çıkması ve fonun amaç dışı kullanımının da 2015 yılından sonra yoğunlaşması” dedi.

FONUN KARA DELİĞİ TYP HARCAMALARI

Özellikle 7 Haziran seçimleri itibariyle fonun amacı dışında yoğun olarak kullanıldığına dikkat çeken Ok, ayrıca 1 Kasım seçimleri, 16 Nisan referandumu ve 24 Haziran’da da fonun kara deliği olarak toplum yararına program (TYP) harcamalarının astronomik bir biçimde arttığını anlattı. Son açıklanan 2015 yılı aktüeryal değerlendirme raporunda fonun giderleri içerisinde bu büyüklükte TYP gideri olabileceğinin öngörülmediğini belirten Ok, yine GAP idaresine aktarılan 11.5 milyar liralık fon harcamasının iade edilmesinin öngörüldüğünü söyledi. Ok, geçen süreçte bu iki kalem dışında onlarca öngörülmeyen gider ve vazgeçilmiş gelir kalemleri ortaya çıktığını belirtti.

İŞSİZLİK FONUYLA SEÇİM KAMPANYASI

TYP denilen programın nitelikli, kalıcı, insan onuruna yakışır bir istihdam sağlamadığını anlatan Ok, şöyle devam etti: “Bugüne kadar 1.5 milyondan fazla yurttaş TYP programından yararlandı ama program sonrasında yeni bir iş, meslek veya gelir elde edemedi. Bu program bir tür ertelenmiş işsizliğe neden oluyor. Ortalama 300 bin işsize işsizlik fonundan asgari ücret kadar bir ödeme yapılıyor bu program kapsamında. Seçim dönemlerinde bu sayı yarım milyonu bulabiliyor. AKP seçimlerdeki ‘başarısını’ işsizlik fonundan da alıyor diyebiliriz. Sosyal yardımlar üzerinden yapılan değerlendirmeler TYP için yapılmıyor ilginç bir şekilde. Program kapsamında işe alınan yüz binlerce kişi işe gitmeden para alıyor aslında.”

ANKARA’DAKİ BİNLERCE TYP’Lİ DENETLENMİYOR

Bunun en somut örneklerinden birinin Ankara Büyükşehir Belediyesi olduğunu söyleyen Ok, Ankara Büyükşehir Belediyesi personeli kadar TYP işçisinin başkentte olduğunu aktardı. Sayının 7 bin civarında tahmin edildiğini belirten Ok, “7 bin kişinin nasıl seçildiği, işe gidip gitmediği, ne iş yaptığı tam olarak denetlenmemektedir. Van özelinde ise yerel seçim tarihi netleştiğinde 1500 kişi noter çekilişi ile aralıkta belirlenmişti. Ancak noter çekilişi ile adı listeye çıkanlar güvenlik ve arşiv soruşturması gerekçesiyle elenebiliyor. Şimdi yerel seçime yakın yine 1500 kişinin bu sefer noter çekilişi olmadan TYP’den yararlandırılacağı söyleniyor. On binlerce kişi bu kapsamda başvuruyor ve kuyruklar uzuyor. Zaten İŞKUR kayıtlarında son bir yılda kayıtlı işsiz artışının ilave 1 milyonu geçerek 3.5 milyon bandına ulaşmasının en temel nedeni de bu TYP kuyrukları.

KAYIT DIŞI ÇALIŞMA ARTTI

Aktüeryal değerlendirme raporunun Türkiye’de kayıt dışılığın son yıllarda ne kadar arttığını ortaya çıkaracağı için de yayımlanmadığını dile getiren Ok, “Son rapora göre 2015 yılında Türkiye’de 13.4 milyon 4/A’lı bulunmaktaydı. Aradan geçen 3 yıla, artan nüfusa ve harcanan milyarlarca fona rağmen 4/A’lı sayısı bir milyon artmamıştır. Yine raporun ortaya çıkaracağı başka bir gerçek fonun kötü yönetilmesidir” dedi.

FONDAN HARCAMALAR KONTROLDEN ÇIKTI

Fondan patronlara asgari ücret desteği, stajyer çalıştırma bedeli, sigorta prim teşviki gibi başlıklarda destekler verildiğini belirten Ok, “Ama kantarın topuzu 7 Haziran seçimlerinden sonraki AKP hezimetiyle kaçtı. OHAL döneminde fon KHK’ler aracılığıyla daha yoğun harcanmaya başlandı. AKP iktidarı hem merkezi bütçeden şeffaf bir şekilde yapması gereken harcamaları hem de işverenlerin mali yükümlülüklerini fondan karşılamaya alıştı. Fon aktüeryal değerlendirme raporunun yayımlanmamasının bir nedeni de bu giderlerin artık kontrolden çıkmış olmasıdır. En son kamu bankalarına aktarılan yaklaşık 11 milyarın bilgisi kamuoyuna sızmıştır. Önceden kamuoyuna bu konuda herhangi bir bilgi verilmemiştir. Bu 11 milyar reel faiz alınarak fonda kalsaydı fonun aktüeryal değerlendirmesi farklı olurdu. 2015 yılından bu yana fon kaynakları bankalara ucuz kredi şeklinde verilmektedir. Geçen hafta ortaya çıkan kamu bankalarının faaliyet zararları fondan karşılanacak gibi görünüyor” diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 6.2.2019

Mizacı Bozulmuş Çocuk Gibi… [Safvet Senih]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Husûmet ve adavetin vakti bitti. İki harb-i umumî (Birinci ve İkinci Dünya Savaşları) düşmanlığın ne kadar fena ve tahrip edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezâhür etti. Öyleyse düşmanlarımızın kötülükleri –tecâvüz olmamak şartıyla – düşmanlığınızı celbetmesin. Onlara Cehennem ve İlâhî azap yeter…”

Onun için “Uhuvvet Risalesi”nde husumet ve adavetin; hakikat, hikmet, insaniyet-i kübra olan İslamiyet, şahsî hayat, ictimaî hayat ve mânevî hayat nazarında çirkin, muzır ve zulüm olduğunu hatta bütün insanlık dünyası için bir zehirden ibaret olduğunu ifade ediyor.

Düşmanlığın hakikat nazarında zulüm olduğunu Hz. Üstad şöyle izah ediyor: “Nasıl ki sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum ile bir cânî var. O gemiyi batırmaya ve o haneyi yakmaya çalışan bir adamın, ne derece zulmettiğini bilirsin ve zâlimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hatta bir tek masum dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir adalet kanunu ile batırılamaz. Aynen öyle de: Sen Rabbanî bir hâne ve İlâhî bir gemi hükmünde olan bir müminin vücudunda İMAN, İSLAMİYET  ve KOMŞULUK  gibi dokuz değil, belki yirmi mâsum sıfat varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cânî sıfat yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla, o manevî vücut hânesinin mânen batmasına ve yakılıp tahrip edilmesine teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi alçak ve gaddar bir zulümdür.”

“Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyetin mizacıdır, râbıtasıdır. Ehl-i adavet, mizacı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister; bir şey arıyor ki, onunla ağlasın. Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz bir şey, ağlamasına bahane olur. Hem insansız, bedbin bir adama benzer ki, su-i zan mümkün oldukça hüsn-i zan etmez. Bir seyyie on haseneyi örter. Böyle birşeyi ise, İSL MΠ SECİYE olan İNSAF  ve HÜSN-İ   ZAN reddeder.”

“Cenab-ı Hak kerem, merhamet ve adâletinin kemâlinden dolayı iyilik içinde acele bir MÜK FAT  ve fenalıklar içinde de acele bir CEZA  yerleştirmiştir. Hasenat içinde âhiretin sevabını andıracak mânevî lezzetler, seyyiât içinde, âhiretin azabını hissettirecek mânevî cezalar yerleştirmiştir.
“Mesela, müminler arasında husumet ve adâvet bir seyyiedir, bir kötülüktür. O kötülüğün içinde, kalb ve ruhu sıkıntılarla boğacak VİCD NΠ BİR  AZABI, âlicenap ruhlara hissettirir. Ben kendim, belki yüz defadan fazla tecrübe etmişim ki, bir mümin kardeşe adâvetim vaktinde, o adavetten öyle bir azap çekiyordum; şüphe bırakmıyordu ki, bu kötülüğüme acele bir cezadır, çektiriliyor.

“Mesela, hürmete lâyık zâtlara HÜRMET  ve merhamete lâyık olanlara MERHAMET  ve HİZMET, bir hasenedir, bir iyiliktir. Bu iyilikte âhiret sevabını hissettirmek derecede öyle bir ZEVK ve LEZZET  vardır ki, hayatını fedâ etmek derecesine o hürmeti,  o merhameti ileri götürür. Validenin çocuğa merhametindeki şefkat vasıtasıyla kazandığı zevk ve mükâfat için hayatını o merhamet yolunda feda eder dereceye gider. Yavrusunu kurtarmak için arslana saldıran tavuk, hayvanat milletinde bu hakikate bir misaldir. Demek, merhamet ve hürmette acele bir mükâfat var; âlîcenap ve yüce himmet sahibi insanlar onları hisseder ki, kahramanca bir vaziyet alıyorlar.

“Hem, mesela HIRS  ve İSRAFTA  öyle bir ceza var ki, şekvâli, meraklı, mânevî ve kalbî bir ceza insanı sersem eder. HASET  ve KISKANÇLIKTA  öyle acele bir ceza var ki, haset ve haset edeni yakar. Hem TEVEKKÜL  ve KANAAT’te öyle bir mükâfat var ki, o lezzetli acele sevap, fakirlik ve muhtaçlığın belâsını ve elemini giderir.

“Hem, mesela GURUR  ve KİBİR’de öyle bir ağır yük var ki, mağrur adam herkesten hürmet ister ve istemek sebebiyle istiskal (ağır gelme, hoşnutsuzluk) gördüğünden, daima azap çeker. Evet hürmet verilir, istenilmez. Hem, mesela, tevâzuda ve enâniyeti terketmekte öyle lezzetli bir mükâfat var ki, ağır bir yükten ve kendini soğuk beğendirmekten kurtarır.

“Hem, meselâ, su-i zan ve su-i tevil (kötüye yorumlama) de, bu dünyada acele bir ceza var.  ‘Men dakka,  dukka’ (Başkasının kapısını çalanın, kapısını çalarlar. Yani ne yaparsan onu bulursun) kaidesiyle su-i zan eden, su-i zanna mâruz olur. Mümin kardeşinin hareketlerini su-i tevil edenlerin (kötüye yoranların) hareketleri, yakın bir zamanda su-i tevile uğrar, cezasını çeker.
“İşte bunlar gibi güzel veya kötü ahlâklar bu ölçüye göre ölçülmeli. Ben Allah’ın rahmetinden ümit ederim ki, Risale-i Nur’dan bu zamanda tezâhür eden Kur’anî mucizeliğini zevk eden zâtlar, bu mânevî zevkleri hissederler, kötü ahlâka mübtelâ olmayacaklar inşaallah…”

Bizler bu ölçüler içinde hareket etmeye mecburuz. Kinlerini din kabul edenler, mizacı bozulmuş çocuğa benzeyenler ne yaparsa yapsınlar, eğer biz bu Kur’anî prensiplere sımsıkı sarılıp dimdik durur ve gerçek bir direniş sağlarsak inşaallah dünyada herkese örnek olacak bir güzellik sergilemiş oluruz… Cenab-ı Hak bizler son nefesimize kadar Kitaba, Sünnete bağlı ve sâdık kalmaya muvaffak eylesin ve bizleri sâlihler ve sâdıklar zümresine ilhak buyursun.  min…

[Safvet Senih] 6.2.2019 [Samanyolu Haber]

“Hey gidi günler!” [Tarık Burak]

Fethullah Gülen Hocaefendi, çok yürekten bağlanmıştı i'la-yı kelimetullaha ve insanlığın kurtuluşunun Hizmet ile olacağına. O yüzden İzmir Kestanepazarı'nda geçirdiği o günlerin her anında hizmet etme çabası içindeydi. Küçük tahta bir kulübede yaşıyor, riyazat yapıyor, az yiyor, az içiyor, talabenin, vakfın, yurdun imkanlarından kesinlikle yararlanmıyordu. Kılı kırk yararcasına çok dikkatli yaşıyordu. En küçük bir şüphe dahi gördüğü sahalara asla yaklaşmıyordu.   

 Fakat, bütün bu samimi gayretleri bugün olduğu gibi o gün de hasetle engellenmek isteniyordu. Kestanepazarı'ndaki gerginlik gün geçtikçe artıyor, azalmıyordu. Güzelyalı tarafında bir ev bulmuştu Hocaefendi. Bir gece eşyalarını topladı ve talebelerin de yardımıyla bir arabaya yükledi. Ve gözyaşları içinde, gönlü hicranla dolu olarak Kestanepazarı'ndan ayrıldı...

“Beni beş sene barındıran tahta kulübemi çok özleyecektim. Uzuvlarım vücudumdan koparılmış gibi oldum. Ben kulübemle, Kestanepazarı'yla ve onlardan da önemlisi canım kadar sevdiğim talebelerimle öylesine bütünleşmiştim...”

Hocaefendi, Kestanepazarı’ndaki tahta kulübesini yıllar sonra şöyle anlatacaktı:

“Belki bunlar sizin gelecekte iyi günleri idrak ettiğiniz zaman, geriye dönüp yüzüne bakacağınız günler olacaktır. Çok kimseler, tatlı günleri ileride arayacak, fakat siz yer yer dönüp gerilere bakacaksınız. Alınlarında nur tele’vü’ eden, çehreleri dırahşan, evlerinizin çehrelerine bakacaksınız. Emeğinizle kurduğunuz yurtlarınızın çehrelerine bakacaksınız, okullarınızın çehrelerine bakacaksınız ve camileri lebâlep dolduran genç delikanlıların çehrelerini tahayyül edeceksiniz ve bir gün sahabinin dediği gibi “Hey gidi günler” diyeceksiniz, “Meğer tatlı günler o günlermiş” diyeceksiniz. Belki ben de öyle diyeceğim. Ama belki yerin altında, belki de yerin üstünde ben de öyle diyeceğim.

Hey gidi günler! Tam yaşanacak günlermiş, hiç durmadan gecelerinde koşulacak günler. Hiç durmadan soluk soluğa küheylanlar gibi gündüzlerinde koşulacak günler… Himmet toplantısı deyip utana utana, hicab ede ede, terleye terleye “ne olur Allah aşkına, coşun” denen günler!

Burs verin, kurbanlarınızı verin, imam hatip yapın, yurt yapın, pansiyon yapın, okul açın… açın deyip terin tabandan çıktığı günler!

Ben de diyeceğim, siz de diyeceksiniz. Bugün, belki bu günler hicranlı günler, belki hasretli günler ama bir gün gelecek “özlenen günler” olacak. Nesibe, yetiştiği gül devriyle şen, şâd ve hurrem değildi. O Uhud'u düşününce seviniyor ve gülüyordu. Sırtında elin yumruğun girip saklandığı sırtındaki yarayı gösterdikleri zaman mesud ve bahtiyar oluyordu. Gül devrini yaşarken değil. Abdullah İbni Hüzâfetü’s-Sehmî başının kaynayan sulara sokulduğu günleri hatırlıyor “Hey gidi günler!” diyordu.

Huzeyfe babasının evinden kovulduğu günü düşünüyor, “Hey gidi günler!” diyordu. Ammar yeldire yeldire geziyordu. Sırtında ateşlerin söndürüldüğünü düşünüyor “hey gidi günler” diyordu. Zübeyr bin Avvam hasırlara sarılıp yakıldığı günleri hatırlıyor, “Hey gidi günler” diyordu. Onlar “hey gidi günler”di. Çünkü o günlerde müminler, tırmanma şeridinde sürekli olarak tırmanıyorlardı. Hiçbir şeye gönül kaptırmadan, başka hiçbir sevgiye dilbeste olmadan, turnikeye önce girmiş olmanın hakkını araştırmadan, hizmet karşısında hakk-ı temettu aramadan, sadece “hizmet diyor” ve yürüyorlardı.

“Hey gidi günler!” “Hey gidi günler!” diyorlardı, o çile günlerine, o ızdırap günlerine. Çünkü o günlerde “içlerinde Allah’ın hoşnutluğundan başka mülahaza” yoktu, çünkü o günlerde büyüklük yoktu, çünkü o günlerde herkes küçüktü, çünkü o günlerde herkes neferdi, çünkü o günlerde turnikeye evvel girmiş olmanın hesabını yapma yoktu. Çünkü o günlerde “Kün inde’n-nâs ferden mine’n-nâs.” vardı, “insanlar arasında insanlardan bir insan ol” vardı.

“Ah! nankör nefsim!” sen de “hey gidi günler” diyeceksin. Kafanda hiç o türlü duygular ve düşünceler yoktu, dinleseler de dinlemeseler de alınmıyordun. Sekiz saat derse girdikten sonra, iki yerde de akşam derse iştirak ediyordun. Bir Cumartesi-pazar, burası Simav senin, orası Gediz benim, şurası da Demirci senin. Ve pazartesi derslere yetişme de yine senin. Ama alınmıyordun gönül koymuyordun, “dinleyen yok” diye üzülmüyordun, “tesir etmiyorum” diye müteessir olmuyordun.
 “Hey gidi günler!” ne kadar arkada kaldınız, bizden ne kadar uzaklaştınız, biz ne kadar büyüdük. “Hey gidi günler!” siz ne kadar küçük kaldınız. “Ah eyyâmullah!”, “ah peygamber günleri!”, “ah hizmet günleri!”, “ah başka mülahazaların içine girmediği günler!” Biz büyüdükçe sizler arkada küçük kaldınız. Benim Kestanepazarı’ndaki tahta kulübeciğim içinde kaldınız! Ah tahta kulübem, her şey senin içinde kaldı gitti. Ah küçüklük, sen ne iyiydin, arkadaştık seninle ve yine “hey gidi günler...”

Kestanepazarı’ndan ayrıldıktan sonra Güzelyalı'da günler geçmek bilmiyordu. Sanki saniyeler sene olmuştu. Halbuki, talebelerin arasında bulunduğu günlerde; vaktin arkasından koşturuyor ve adeta zamanla yarışıyordu Hocaefendi. Yapacağı işler ve yapması gerekenler günün yirmi dört saat olması gerçeğine karşı pervasız bir meydan okuyuş içindeydi. Başka türlü bu kadar işi bu kadar dar zamana sığdırmak nasıl mümkün olurdu ki? Halbuki şimdi vaktinin büyük kısmını okumaya ayırabiliyordu. Ama, ‘o hey gidi hizmet günleri’nin arkasından küheylanlar gibi koşmaktan hoşlanıyordu.

Gerçi, bazı insanlar için onun o andaki programı da çok yüklü sayılırdı. Bir kere bütün geceleri ev sohbetleriyle geçiriyordu. Haftanın bir-kaç gününde vaaz veriyor, dersler yapıyordu. Meşgul olunan üniversite talebelerinin sayısı gün geçtikçe artıyor ve onlarla meşguliyeti de yine vaktini alıyordu. Fakat, yine de Kestanepazarı günleri bir başka bereketliydi. Hele o küçücük tahta kulübede verilen hizmet, bütün Türkiye sathında, hizmet adına gösterilen gayrete denk neticeler veriyordu.
Yaşar Tunagür Hoca bu ayrılma hadisesini şöyle anlatıyor:

"İzmir'e gittiğimizde Fethullah Gülen Hoca'yı Kestanepazarı'nda eşraftan Hacı Kemal Bey'le tanıştırdım. Ara sıra bir teftişe gidiyorum, ne var ne yok diye? Baktım ki İzmirliler çok memnun:
- Hocam öyle birisini gönderdin ki sana duacıyız. diyorlar.

Hocaefendi hep camide yatıyor Edirne'de iken de Hocaefendi'nin evi nerde dediğimizde, 'camide yatar' dediler. Hangi camide? 'İş gördüğü camide, iki metrekarelik pencereler var ya, orayı oda yapmış Edirne'de orada yatıyor. Kestanepazarı'nda da öyle. Talebe çok, 400 küsür talebe var o yüzden öyle. Bütün gün ders okutuyor. Sabaha kadar yatakhane yatakhane dolaşıp kimin üstü açılmış, kim ne yapıyor, teftiş ediyor. Aradan iki sene geçti, hoca vaazlara devam ediyor. Vaazlar banta alınıyor. Tuzcu Cahit var, bantları çoğaltıyor. Hocanın İzmir'de büyük himmeti ve hizmetleri oldu. Onu artık kendisinden dinleyeceksiniz. Fakat vaazlar bilinen bazılarını rahatsız etti. Bunun üzerine dernektekiler de: 'Sana sormadan bir şey yapamayız' diyorlar ama Hoca'nın Kestanepazarı'ndan gitmesini de istiyorlar. Ben de Derneğin Başkanı Ali Rıza Bey'e:

 - Her şeyi bir tarafa bırakın, hocaya dokunamazsınız. Eğer hocanın işine son verirseniz cami başınıza yıkılır, dedim."

Ve Fethullah Gülen Hocaefendi, mecburen ayrıldıktan üç ay sonra Yaşar Tunagür Hoca yine Kestanepazarı'na gider. Camiye girmek ister, ancak cami kapatılmıştır.

Yaşar Tunagür Hoca, anlamıştır ne olduğunu ama yine de sorar. Aldığı cevap manidardır:
"Caminin kubbesi dört yerinden çatladı. Niye bilmiyoruz." derler.

Ne enteresan bir tevafuktur ki, seneler sonra Amerika'da alınan kampın ismi de Kestane idi...  Altın Nesil Chestnut Kampı İnziva Merkezi (Golden Generation Chestnut Camp Retreat Center). 

[Tarık Burak] 6.2.2019 [Samanyolu Haber]

Chelsea; Avrupa futbolunun oyuncu tedarikçisi [Hasan Cücük]

Fenerbahçe facia geçen ilk devrenin ardından ara transferi fırsat bilip Victor Moses’i kadrosuna kattı. Kanarya, Nijeryalı oyuncu için Chelsea ile1,5 yıllığına kiralık sözleşmesi yaptı. Fenerbahçe, kadrosunu güçlendirmek için Chelsea’nın kapısını çalan ilk kulüp değildi. İngiliz kulübünün Avrupa’nın çeşitli takımlarında kiralık oynayan tam 42 oyuncusu var. Yanlış okumadınız kırk iki oyuncu!

Haziran 2003’te Chelsea yeni bir sahiple tanışıyordu. Bu isim Rus milyarder Roman Abramovich’ti. Chelsea’yı satın alarak dikkatleri üzerine çeken Abramovich, Rusya’nın yeni zenginlerindendir. Yaklaşık 8 milyar dolarlık şahsi serveti olan Abromovich, Rusya’nın ikinci, Forbes’e göre Dünyanın 49., Sunday Times’e göre ise Avrupa’nın 19. zengini olarak karşımıza çıkıyordu. Paranın gücünü arkasına alan Chelsea, hemen transfer piyasasının baş aktörlerinden biri oluyordu.

Chelsea tarihi artık Abramovich’ten öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılıyordu. Abramovich’ten önce iflasın eşiğine gelen Chelsea 2002-03 sezonunda transfere bir kuruş para harcamazken, 2003’te Rus milyarderin kulübü satın almasıyla 169 milyon Euro’luk transfere imza atıyordu. Crespo, Mutu, Makelele, Veron ve Duff gibi Avrupa futbolunun ünlü isimler birer birer Chelsea kadrosuna katılıyordu. 2004-05 sezonunda 50 yıl sonra Chelsea yeniden şampiyon oluyordu. Bir anlamda harcanan milyonların ilk meyvesi sadece bir yıl sonra alınmış oluyordu.

Chelsea her sezon transferde aşırı harcama geleneğini hala devam ettiriyor. Gerçi son dönemde Arap sermayesini arkasına alan Manchester City ve Paris Saint Germain (PSG) gibi iki rakibi var. Tabi bir de Avrupa futbolunun geleneksel güçlü kulüpleri Real Madrid, Barcelona, Juventus, Bayern Münih ve Manchester United’i de bu listeye eklemek gerekir. Ancak hiçbir kulüp transfer piyasasında Chelsea gibi hovarda ve bonkör davranmıyor. Rakiplerinin transfer edeceği oyuncuları daha çok ücret ödeyerek kadrosuna katmakta bir beis görmüyor. Kadroya katılan oyuncuların sayısı arttıkça çare olarak kiralama yolu seçiliyor.

Ara transferin son dakikalarında Chelsea, Lucas Piazon’u İtalya Serie A takımlarından Chievo’ya gönderiyordu. Böylece Piazon, Chelsea’nın çeşitli takımlarda kiralık oynayan 42. oyuncusu oluyordu. Yine bu ara transfer döneminde Real Madrid’den temmuz 2017’de 60 milyon Euro’ya kadroya katılan Alvaro Morata, Atletic Madrid’e kiralık gitti.

Listede bulunan bazı kiralık oyuncuların durumu ise farklı. Chelsea, gelecek vaat eden bazı oyuncuları transfer ediyor fakat hemen kadrosuna katmıyor. Kendisini geliştirmesi için ya satın aldığı kulübe ya da bir başka kulübe kiralık olarak gönderiyor. Bu isimlere en iyi örnek Christian Pulisic. Borussia Dortmund formasını giyen genç yıldız 64 milyon Euro’ya geçtiğimiz günlerde transfer edildi. Ancak Pulisic, sezon sonuna kadar Dortmund’da kiralık oynamaya devam edecek. Chelsea kadrosuna sezonun bitimiyle katılacak.

[Hasan Cücük] 6.2.2019 [TR724]

Rabia’yı da sattı! [Alper Ender Fırat]

Bütün utanma duygularını kaybetmiş, mahcubiyeti lügatlarından kazıyıp atmışlar. Hiçbir durum bunları utandıramaz ve uyandıramaz. Sır perdesi açılsa her şey ayan beyan gözler önüne serilse yine de doğruyu görme, hakkı teslim etme ihtimalleri yok. Kalp mühürlenmesi işte böyle bir şey herhalde!

İhvan mensubu Muhammed Abdulhafiz Ahmet Hüseyin, Somali’den 16 Ocak akşamı İstanbul Atatürk Havalimanı’na geliyor. 17 Ocak günü sabah saatlerinde elektronik vize işlemlerini yaptığı esnada Mısır yönetimi tarafından talep edilen suçlular listesinde isminin bulunduğu görülünce kendisine Mısır yönetimine iade edileceği söyleniyor. Bunun üzerine Ahmet Hüseyin: İhvan mensubu olduğunu ve Mısır’da hakkında idamla yargılandığını belirterek, siyasi sığınma talebinde bulunuyor ancak talep yetkililerce geri çevriliyor ve Mısır’a iade ediliyor.

Bu olay; her yola çıktıklarını sattıkları gibi İhvan’ı ve Rabia’yı da sattıklarının en sonum örneği. Mısır’da İhvan’ın Müslim’inle irtibatı olduğu gerekçesiyle hakkında idam kararı olan bir genç karga tulumba yakalanıp uçağa bindiriliyor ve ülkesine iade ediliyor. Kimse de yine tık yok. Mırın kırın edenler de sanki onlar teslim etmiş gibi polise çıkışıyor. Suçu yıkacakları kimse bulamayınca kabağı havaalanındaki polislerin başında patlatıyorlar. Kimse de ‘yeter ulan yeter bu nasıl bir ahlaksızlıktır, bu nasıl bir kepazeliktir’. Demiyor. Yakında Suriyeli muhalifler de tek tek yakalanıp bizzat Esed rejimine teslim edilecek yine hiç kimsenin yüzünde en ufak bir değişiklik olmadan, en küçük bir mahcubiyet izine rastlanmadan mehter çalmaya devam edecekler.

Oysa sosyal medyada gördüğümüz fotoğraf, üzerine kitaplar yazılacak kadar acı ve dramatik bir kare! Mısır’a iade edilmek için elleri ters kelepçelenerek uçağa bindirilen Ahmet Hüseyin’in neye uğradığını şaşırmış görüntüsü fotoğraf karesine de yansıyor. Muhtemelen şöyle diyor: “Bir dakika durun yanlış anladınız sanırım. Ben Rabia’dan Abdulhafız Ahmet Hüseyin. Hani şu vurulduğu zaman günlerce ağıtlar yaktığınız Esma’nın ülkesinden. Hani Tahrir’den sonra karışıklık çıkınca size sormuştuk ne yapalım diye ‘Siz de orduya asla alttan almayın, uzlaşmayın, pes etmeyin, direnin’ diye öğütler vermiştiniz de sizi dinlemiştik. İşte onlardanım ben. Hani günlerce, günlerce Rabia işaretleriyle birlikte direniş göstermiştik. Beni iade ettiğiniz Sisi’nin rejimi, yani bize gaz verip düşman ettiğiniz yönetim. Ne çabuk unuttunuz daha yakın zamana kadar dört parmaklı Rabia işareti neredeyse sembolünüz olmuştu. Ne de çabuk sattınız bizi. Dışarıdan ne kadar da emin insanlar görünüyordunuz oysa, ne de süslü laflarla vaazlar veriyordunuz. Görüntünüze aldanıp gelmişim.”

Dedim ya üzerine kitaplar yazılacak bir fotoğraf karesi. Bu fotoğrafta ihanet var, yola çıkardığını yolda bırakma var, savaşa ittiğin insanları arkadan vurma var, ihanet var, ihanet var, ihanet var. Oportünizm var, hayal kırıklığı var, münafıklık var.

Recep T.Erdoğan yola çıktığı herkesi sattı. En son İhvan’ı sattı. Size de sıra gelecek her şeye alkış tutup bütün kepazeliği izah etmeye çalışanlar. İyi geçinmek her yöne müsait hale gelmek sizi kurtaramayacak.

[Alper Ender Fırat] 6.2.2019 [TR724]

Modern dönemin ilk hükümet darbesi: Babıali Baskını [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Abdülhamit rejimine muhalif olarak ortaya çıkan İttihat ve Terakki, inişli çıkışlı dönemlerden sonra 20. Yüzyıl başında yeniden toparlanma imkânı buldu. Bunda Avrupa devletlerinin müdahalesine kadar giden Makedonya meselesinin büyük bir payı vardı. İttihatçılar bölgenin Abdülhamit tarafından Balkan devletlerine bırakılacağı propagandasını yapıyor ve bunu “beka sorunu” olarak yansıtarak güçlerini artırıyorlardı.

Özellikle III. Ordu subayları arasında Cemiyetin taraftar bulması sonucunda 23 Temmuz 1908’de meşrutiyet ilan edildi ve Abdülhamit de bunu kabullenmek zorunda kaldı.

İttihatçılar Fransız İhtilalinden ilham almışlar ve ihtilalin “libérté, égalité, fratérnité (özgürlük, eşitlik, kardeşlik)” prensiplerini benimsemişlerdi. Onlara göre Meşrutiyet ilan edilip kendileri yönetimde etkili olurlarsa kötü gidiş sona erecek hatta “Düvel-i Muazzama’nın” tavrı da değişecekti.

HAYALLERİN SONU

Bunların gerçekle ilgisi olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. Büyük devletlerin desteği alınamadığı gibi problemler ağırlaşarak devam etti. Üst üste gelen Bulgaristan’ın Osmanlı Devleti’nden ayrılarak tam bağımsız olması, Yunanistan’ın Girit’i, Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i topraklarına katması “Hasta Adam’ın iyileşmediğini” ortaya koyuyordu.

İttihatçılar meşrutiyet sonrasında Meclisteki hâkimiyetlerine rağmen doğrudan hükümeti kurmak yerine “Abdülhamit devrinin defalarca denenmiş sadrazamlarıyla” çalışmayı tercih ettiler. Cemiyet devleti dönüştürmek için önünde engel olarak Abdülhamit’i görüyordu. Nitekim 31 Mart Olayı, İttihatçılara “Allah’ın bir lütfu oldu” ve Abdülhamit’i tahttan indirerek yerine V. Mehmet Reşad’ı hükümdar yaptılar.

Cemiyet 1909’daki Anayasa değişiklikleriyle de Padişahın yetkilerini sınırlandırdı ve devlet kademelerinde büyük bir tasfiyeye girişti. “Tasfiye-i Rüteb Kanunu” ile Abdülhamit zamanındaki terfilerin büyük kısmı geri alındığı gibi “alaylı” subaylar emekli edilerek “İttihatçı subayların” önü açıldı.

HALÂSKÂR ZABİTAN

Bir oldu-bittiyle meşrutiyeti ilan ettiren İttihatçılar, kendilerini hiçbir zaman güvende hissetmediler. Bu durum en küçük muhalefete bile çok sert tepki vermelerine neden oldu.

Özellikle muhalefetin güç birliği ile ortaya çıkan Hürriyet ve İtilaf Fırkasına karşı çok sert tedbirler alarak fırka mensuplarını cezalandırdılar ve muhalifleri sürgüne gönderdiler. Nitekim M. Şevket Paşa Meclisteki bir konuşmasında sürgün sayısını 698 olarak vermişti.

İttihatçıların gazabından gazeteciler başta olmak üzere birçok kişi nasibini alıyor ve Cemiyetin fedailerinin silahından çıkan kurşunlarla fail-i meçhul cinayetlere kurban gidiyorlardı.

İkinci Meşrutiyetin önemli dönüm noktalarından birisi de Trablusgarp Savaşı oldu. Osmanlı Devleti dış politikada yalnız kalmanın faturasını çok ağır bir şekilde ödedi ve İtalyan işgali karşısında destek bulamadı.

Bu sırada İttihatçılara karşı farklı bir muhalefet ortaya çıktı. Kendilerine “Halâskâr Zabitan” adını veren ve genellikle küçük rütbeli subaylardan oluşan bu grup tehdit mektupları göndererek “İttihat ve Terakki istibdadının yıkılmasını ve ordunun siyasetten çekilmesini” istedi.

Yapısı bugüne kadar tam olarak çözülemeyen ordu içindeki bu grubun etkisi “gücünden çok daha fazla” olmuş ve İttihatçıların desteklediği Sait Paşa hükümeti düşürülmüştür.

BÜYÜK KABİNE

Sait Paşa’dan sonra yeni hükümet Gazi Ahmet Muhtar Paşa tarafından kuruldu. Kabinede oğlu Mahmut Muhtar Paşa da yer aldığından “Baba-Oğul Hükümeti” ya da eski sadrazamların kabinede bulunmasından dolayı “Büyük Kabine” denilen hükümetin ilk icraatı Meclisi feshetmek oldu.

Büyük ümitlerle kurulan bu kabine Balkan Harbiyle karşı karşıya kaldı. Seferberliğini tamamlayamamış, savaştan kısa bir süre önce binlerce askerini terhis etmiş ve Nazım Paşa’nın Harbiye Nazırlığında realist bir harekât tarzı yerine “daima taarruz” stratejisini benimseyen Osmanlı ordusu hemen her cephede ağır mağlubiyetler yaşadı.

Bu manzara, ordudaki tasfiyeler ve ordunun siyaset bataklığına saplanmasının ağır bir faturasıydı. Meşrutiyet sonrasında da siyasetten vazgeçmeyen İttihatçı subaylar yenilgiyi daha da ağırlaştırmışlardı.

GÜPEGÜNDÜZ DARBE

Harbin daha başında Selanik bir kurşun atmadan teslim olmuş, Bulgarlar kısa zamanda İstanbul’u tehdit etmeye başlamış, Osmanlı’nın elinde Edirne, Yanya ve İşkodra kalmıştı.

Yenilginin faturası Ahmet Muhtar Paşa’ya çıkmış ve onun istifasıyla hükümet “İngiliz yanlısı” olarak bilinen Kamil Paşa tarafından kurulmuş ve ateşkes istenmişti.

Osmanlı Devleti kayıpları hafifletmeye çalışsa da galip devletler geri adım atmadıkları gibi İşkodra, Yanya ve Edirne’nin de teslimini istiyorlardı. Bu nedenle Londra görüşmeleri bir çıkmaza girmişti.

İttihatçılar bu aşamada Kamil Paşa hükümetinin “Edirne’yi teslim edeceği” propagandasına girişerek hükümete karşı bir darbe planladılar.

Plana göre İttihatçı liderlerin önderlik yapacağı ve halkın da bir miting havasında destek vereceği bir harekâtla Kamil Paşa hükümeti düşürülecek ve sadrazamlığa Mahmut Şevket Paşa getirilecekti. Mithat Şükrü Bey’in hatıralarına göre Paşa bu teklife “teşebbüs muvaffak olmazsa bizim için felaket olur” diyerek sıcak bakmamış ve zorlukla ikna edilmişti.

23 Ocak 1913 günü Enver Bey önderliğinde içlerinde Talat Bey, Kara Kemal ve Yakup Cemil’in de yer aldığı bir grup Cağaloğlu’ndan Babıali’ye doğru ilerlemeye başladı. Bu sırada İttihatçıların ünlü hatibi Ömer Naci “Hükümetin Edirne’yi terk ettiği” şeklinde ateşli bir konuşma yaparak halkı galeyana getiriyor, tahriklere kapılanlar tekbirlerle Babıali’ye doğru yürüyorlardı.

Enver Bey ve yanındakiler bir direnişle karşılaşmadan Babıali’ye girdilerse de önce Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin korumasını sonra da Sadaret yaveri Nafiz Bey’i ve Nazım Paşa’nın yaverini vurdular. Çatışmalarda darbecilerden de Mustafa Necip hayatını kaybetti. Bu sırada Çerkez kökenli Nazım Paşa da Cemiyetin silahşoru ve kendisi de bir Çerkez olan Yakup Cemil tarafından şakağından vurularak öldürüldü.

Darbeciler Kamil Paşa’ya bir istifa dilekçesi yazdırdılar. Paşa’nın “askerin isteği üzerine istifa ettiğini” yazması üzerine de cümleyi “ahalinin ve askerin isteği üzerine” şeklinde düzelttiler.

Darbe başarılı olmuş, Kamil Paşa hükümeti düşürülmüştü. Yeni hükümet, İttihatçıların isteğiyle Mahmut Şevket Paşa tarafından kuruldu. Edirne’nin teslim edilmesi ihtimalini bahane ederek darbe yapan İttihat ve Terakki sadece burayı değil, Yanya ve İşkodra’yı da elde tutamayarak 30 Mayıs 1913’de Londra Antlaşması ile Midye-Enez hattının batısındaki bütün toprakları Balkan devletlerine terk etti.

Babıali Baskını’nda altı kişi hayatını kaybetmişti. Bunların içinde en önemlisi Harbiye Nazırı ve Balkan Harbi faciasının en önemli sorumlusu Nazım Paşa idi. Talat Paşa’nın ifadesine göre Paşa ile “darbeden sonra sadrazam olması için” görüşmeler yapılmıştı. Anlaşılan, Paşa İttihatçıların oyununa gelmiş ve öngörüsüzlüğünü hayatıyla ödemişti.

Nazım Paşa’yı öldüren suikastçı Yakup Cemil ise bir türlü dizginlenemedi ve Enver Paşa ile karşı karşıya gelince “darbe” ile suçlanarak “hain” ilan edilip yargılandı ve idam edildi. Birkaç yıl sonra da Yakup Cemil’in eşleri Fatma ve Nuber Hanımlarla oğullarına devlet tarafından maaş bağlandı (BOA, DH. , 21.10.1337). Böylece “devlet” bir silahşörun ailesine maaş bağlayarak devlet için illegal de olsa kurşun atanları ödüllendiriyordu.

Edirne ise Balkan devletlerinin birbirlerine düşmesiyle İkinci Balkan Savaşı’nda geri alınabildi. Darbe sonrasında sadrazam olan M. Şevket Paşa da beş ay sonra bir suikasta kurban gitti.

YOK KANUN! YAP KANUN!

İttihatçılar bu darbe ile beş ay önce kaybettikleri iktidarı geri alarak 1918’e kadar ülkeyi otoriter bir idare ile yönettiler. Mustafa Sabri Efendi İttihatçılar için “Kanun dışına çıkıldıkça korkuluyor, korkuldukça kanun dışına çıkılıyor” demişti. Özellikle Enver Paşa’nın söylediği rivayet edilen “Yok Kanun! Yap Kanun!” sözü keyfi yönetimin ulaştığı boyutu göstermektedir.

Diğer ilginç bir nokta da “özgürlük” vaat eden İttihatçıların iktidarı elde etmek için darbe yapmaları ve 1909’dan 1918’e kadar üç ay haricinde ülkeyi örfi idareyle yani sıkıyönetimle yönetmeleridir. Lütfi Fikri Bey’in Mecliste söylediği şu sözler o dönemin bir özeti gibidir: “En ahmak adam bile örfi idare ile memleketi idare edebilir.”

KARARTMA

Babıali Baskını modern dönemin ilk darbesi olarak tarihe geçti ve kendisinden sonraki 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül darbelerinin ilk örneğini oluşturdu.

Bu önemine karşılık olayla ilgili birçok karanlık nokta bulunmaktadır. Bunun nedeninin darbe ile iktidarı ele geçiren İttihatçıların olayın karartmak için aldıkları tedbirler olduğu anlaşılmaktadır.

Nitekim Osmanlı Arşivlerinde Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın öldürülmesi başta olmak üzere darbe gününe dair kayıtlar yer almamakta ve böylesine önemli bir olay ancak hatıralardan hareketle açıklanabilmektedir.

Kaynakça: M. Ş. Bleda, İmparatorluğun Çöküşü, İstanbul, 1979; M. Albayrak, http://www.geliboluyuanlamak.com/418_100-yilinda-balkan-savasi-ve-babiali-baskini-muzaffer-albayrak.html (Erişim tarihi: 3.2.2019); T. Z. Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, C. 1, İstanbul, 1988;  H. Kamil Bayur, Sadrazam Kamil Paşa,  Ankara, 1954.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 6.2.2019 [TR724]

‘İhlas’lı pişkinlik… [Semih Ardıç]

İhlas Finans, faizsiz bankacılık hizmeti vermeye başladığı 28 Nisan 1995 tarihinden battığı 2001 senesine kadar milyarlarca liralık mevduat toplamıştı.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) 10 Şubat 2001’de 171 sayılı kararı ile faaliyet izni iptal edilen İhlas Finans geride 80 bine yakın mağdur bıraktı.

ENVER ÖREN: CEKETİMİ SATAR, BORCUMU ÖDERİM

O gün hayatta olan Enver Ören, “İcabında ceketimi satar tek kuruş borçla öbür tarafa gitmek istemem.” dese de vefat ettiği 22 Şubat 2013 tarihi itibarıyla İhlas Finans’ın mudiye 450 milyon dolar borcu öylece duruyordu.

Mudi senelerdir oyalandı, bugün git-yarın gel sözlerinden bunalanlardan bazıları amansız hastalığa düçar oldu. Emekli parasını İhlas Finans’a kaptıran bazı mudiler mevduatını alamadan hayata gözlerini yumdu.

Vefat eden İhlas mudilerinin kanunî varislerine de müşahhas bir cevap verilmediği gibi İhlas Holding’in patronu Mücahid Ören, babasının seneler evvel verdiği sözü tutmak adına zerre kadar adım atmadı.

GELSİN İHALELER

İhlas mağdurlarına nispet yaparcasına “Bizim Evler” inşaat serisine devam ediyor. İstanbul Gaziosmanpaşa ilçesinin kentsel dönüşüm ihalesini aldı ki ihaleye dair telaffuz edilen rakam 1,5 milyar TL.

Sahipsiz bırakılan mağdurların sesi kısıldıkça Mücahid Ören, İhlas Finans batığının semtinden geçmedi.

Eşi ile ne kadar ultra-lüks içinde yaşadıklarının fotoğraflarını cemiyet mecmualarında paylaşacak kadar işi pişkinliğe vurdu. Adeta on binlerce mudi ile alay etti.

Kendisini ipten aldığı için Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) en hararetli müdafiî olarak rüşvet havuzuna balıklama atladı.

TÜRKİYE GAZETESİ, TGRT HABER VE İHA, SARAYIN EMRİNDE

İhlas Holding çatısı altındaki Türkiye gazetesi, İhlas Haber Ajansı (İHA) ve TGRT Haber televizyonu havuzun amiral gemisi Sabah-ATV’yi bile kıskandıracak bir yayın çizgizi takip ediyor.

İhlas medya grubu, Saray’ın emrine amade patronun diyet borcunu ödüyor.

Türkiye’de “ihlas” ve “adalet” gibi manevi veçhesi de olan iki kelimenin ne kadar tefessüh ettiğini gösteren iki müessese var karşımızda: Biri AKP, diğeri İhlas Holding.

Hasattan kalan alın terini faizsiz sistemde tasarruf etmeye karar veren çiftçinin üç kuruşunun üzerinde tepinirken hak ve adaletten yana ahkâm kesen bir iktidar ve ekseriyeti orta ve dar gelirli mudiden gasp ettiği paraları ödemediği halde Hizmet Hareketi’ne terör örgütü iftirasını atabilen İhlas (Işık) medya grubu.

Bozacının şahidi şıracı.

ONLAR BATIRMAK İSTEDİ, HİZMET HAREKETİ KURTARDI

O Hizmet Hareketi ki 17/25 Aralık 2013’te ayakkabı kutularına tıkıştırdıkları rüşvetlerle yakalananların “cambaza bak” taktiğinin eseri iftira/tezvirata rağmen “İslâmî bankacılık 2’nci bir İhlas Finans vakasını kaldırmaz” demiş ve tarihe geçecek bir kampanya ile Bank Asya’ya sahip çıkmıştı.

Yer yer Hizmet’e yakın kimselerin tarafından da tenkit edilen o kampanyanın ne kadar kıymetli ve isabetli bir karar olduğunu idrak etmek için İhlas vakasana bakmak kâfi.

Erdoğan, “Bank Asya’yı hortumladılar” senaryosunu boşa düşürerek hevesini kursağında bıraktıkları için Bank Asya’ya para yatıranları hapse atıyor.

Erdoğan’ın diğer bahenelerinde olduğu gibi Bank Asya müşterisi diye masum insanları hapse atmasının hukukî ve ahlakî tek mesnedi yoktur.

Dolayısıyla “Siz batırın dediniz, biz yatırın anladık” kampanyasını halihazırdaki mağduriyetlerin sebebi imiş gibi beyanda bulunmak hakkaniyetli bir mütalaa olamaz.

BATTI DENİLEN BANKANIN KASASINDA 1,7 MİLYAR TL

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın “Battı.” dediği tarihten 2,5 sene sonra keyfi kararla lisansı iptal edildiğinde Bank Asya’nın kasasında mevduat hariç 1,7 milyar TL özkaynak vardı.

AKP’nin zorbalıkla el koyduğu paralar haricinde kimsenin Bank Asya’da alacağı kalmadı.

Yarın hukuk devletine rücu edildiğinde Bank Asya’nın devlet marifeti ile nasıl batırılmak istendiği, buna mukabil bankayı kurtardığı için on binlerce insanın hapse atıldığı gün yüzüne çıkacaktır.

O gün İhlas Finans’ın sahibi İhlas Holding ile AKP’nin tesis ettiği kirli ittifakın halkın sırtından nasıl servet kazandığı da ayan beyan müşahede edilecektir.

CHP’NİN İHLAS MAĞDURLARI İÇİN HAZIRLADIĞI TEKLİF

İhlas bahsi açılmışken… Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) geç de olsa İhlas Finans mağduriyetinin giderilmesine matuf adım atması mühim.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, “İhlaszedelere” dair kanun teklifini Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunduklarını belirtti.

Kılıçdaroğlu, “Parlamentoda görev yapan vicdan sahibi AKP, MHP, HDP, İyi Parti vekillerine sesleniyorum: Eğer siz kul hakkından yanaysanız eğer emeği savunuyorsanız, Allah’a inanıyorsanız bu kanuna ‘Evet’ diyeceksiniz.” ifadelerini kullandı.

AKP, İHLAS GRUBU’NU 2004’TE KURTARDI

AKP’nin kirli ittifakı devam ettirmekten başka çaresi yok. MHP de onun yedek lastiği. AKP ve MHP, emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) için gelen kanun tekliflerinde bile milyonlarca kişinin talebini görmezden gelen iki müttefik.

İktidar partisi AKP, 2004’te dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Ahmet Ertürk’ün gayretiyle TBMM Genel Kurulu’na kadar gelen düzenlemede kendisini inkâr etmeyi göze almış bir siyasî çizgiyi takip ediyor.

Erdoğan bugün kriz sebebiyle ağır yaralı. Vatandaşın bağrını delip geçen krizde bir medya grubunun desteğini kaybetmeyi göze alamaz.

Zira Saray saltanatını ve Türkiye’yi aile şirketi gibi idare etme imtiyazını propaganda ve yalan mekanizmasına borçlu. Haddi zatında Erdoğan oportunizmin, siyasî pragmatizmin yaşayan dahilerinden. Üstelik siyasî hokkabazlığına İslâmîyet’i alet ediyor.

HEMEN İŞ BANKASI SOPASINI GÖSTERDİ

İnsanların malı mülkü gasp edilirken Erdoğan’ın alnı secdeli avanesi, “Hesap sorulmayan tek cemaat mensubu kalmayacak.” gibi boylarından büyük sözler sarf ediyor.

AKP-MHP ittifakına mukabil diğer partiler müşterek etse bile sandalye sayıları maalesef kâfi gelmiyor.

CHP’nin kanun teklifinin kabul edilme ihtimali maalesef çok zayıf. Dikkat ettiyseniz o kanun teklifinin geldiği gün Erdoğan, CHP’ye, “İş Bankası, Hazine’ye devredilecek.” sopasını gösterdi.

Vasiyeti mucibince Atatürk’ün yüzde 28,1 hissesi CHP adına tescil edilmişti. Müteahhitlerin kamudan alacağının bir kısmını Merkez Bankası’nın 2018 kârından ödeyen Erdoğan’a daha fazla para lazım.

Sıra nakit zengini İş Bankası’na geldi.

Gayreti takdire şâyân, amma velâkin CHP’nin işi zor. Türkiye’nin tek adamlığa teslimiyetinde güdük siyasetinin payı olduğunu idrak etseler bile artık çok geç.

CHP, İhlas Finans’ta kirli müttefiklerin sebebiyet verdiği mağduriyeti gidermek maksadıyla girdiği yolda bakalım ne kadar muvaffak olabilecek?

[Semih Ardıç] 6.2.2019 [TR724]

TBMM’de üç kuruşa beş köfte var mı? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Mutfakta. Meclis lokantasında meclis başkanı, etrafında onlarca kravatlı takım elbiseli bıyıklı sırıtan adam, üç beş tane de kafalarında uzun beyaz aşçıbaşı tipi şapka olan lokanta çalışanı, bir sürü yalaka kanalizasyon medyası elemanı, flaşlar kıyamet. Binali Yıldırım. Her zamanki gibi yüzünde ölü balık ifadesi, gülerken bir anda ciddileşen ruh ve karakter haliyle genizden bir şeyler geveliyor. Söylediği espri mi yoksa gerçek mi anlaşılmayan durumlarda etraftaki kılkuyrukların hemen gülümseyerek ve ellerini önde birleştirerek ezik konum moduna geçtiklerini biliyoruz; yine öyle oluyor. Mizansen kurmuşlar. Kırmızı bir tezgâh var. Tezgâhta iki adet kuzu budu, meclis başkanının bir elinde et bıçağı, diğerinde masat, bıçağı işi biliyormuş gibi bir sola bir sağa doğru masata sürtüyor, tiz bir metal sesi, en İslamcı tonla genizden konuşan meclis başkanının sesine karışıyor. Devlet erkânı kravatlı ekip sirk izleyen kalabalık gibi, suratlarında donmuş gülümseme ifadesiyle, en sempatik bakışla sevgili meclis başkanlarını izlemekteler. Ne olur ne olmaz çünkü – ufak bir göz teması, bir minik elektrik, ileride nelere vesile olabilir, ne kapılar açar. Belki de İstanbul Büyükşehir’de bir kadro, ne bileyim, potansiyeli daha büyük, daha etkili ve etiketli bir pozisyon! Olmaz mı, olur! Rızık açıcı, rızık arttırıcı, rızık verici, yani akçalı işlerin erbabı olan kadronun en tepelerinde, yani işini bilen, kar-zarar marjını en optimal seviyede hesap edebilen Binali efendi, görevinin hakkını layığıyla yapmanın çapına bakmaksızın insanları nerelere getirebileceğine zaten en iyi örneklerden biri değil mi?

Yemekhaneyi teftiş ederken tüm bunların bilincinde miydi? Etraftaki kravatlı Akkoyunlu zevat? Ya onlar bilincinde miydi? Bilmemize imkân yok. Bildiğim, kurnazdır bizim millet zahir. Kurnazdır, tilki gibi. Çakaldır ayrıca. Bir de burnu iyi koku alır. Devletin sahibi kimse çevresi kalabalık olur ki işte bundandır! Yemekhane teftişinde elde keskin bıçak, sırıtan ve halinden çok memnun görünen bu meclis başkanı, her ne kadar tarihteki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bazı başkanlarından çok daha başka bir karakterdeymiş gibi göründe de, inanın ortalaması budur. Ortalamanın üzerinde değildir yani. Ve ortalamanın çok da altında değildir, şüpheniz olmasın. İşte bu ortamda, bahsi geçen ekip büyük bir dikkatle sevgili başkanlarına bakarken, bizimki mavi lastik eldivenli eliyle tuttuğu kuzu budunu öbür çıplak eliyle tuttuğu et bıçağıyla kemiğinden ayırmaya çalışıyor. Bıçaklı el hafif titriyor, eyvah kemiğe mi denk geldi ne? Şöyle bir ufaktan silkeleme sarsma türü bir refleks gösteriyor, olmadı, bıçak kemikte çentik açtı, çentiğe oturdu, milim ilerlemiyor. Orada makaslamış zaten televizyon. Malum, sayın meclis başkanının kuzu buduyla boğuşma sahnesi hoş bir imaj değil, doğru mu? Bir sonraki sahne, sanırım hemen akabinde bizimkinin ciddi üslupta konuştuğu sahne.

Ses gene genizden ama!

Muhteşem, gerçekten de muhteşem, adeta bir Yeni Türkiye klasiği olmaya birinci sıradan aday bir konuşmaya şahit oluyoruz. Zat-ı muhterem meclis başkanı konuşmaya başlarken, ilk anda başladı mı başlamadı mı anlaşılamıyor. Flaşlar patlıyor, djjjk djjjk djjk djjjk djjk djjk djjk (…) djjk. Ses gene genizden ama! Hastayım aslında ben bunların aldığı ses eğitimine. Bunun bir eğitimi falan mı var? Bizimki çok ciddi şekilde anlatıyor: “550’den fazla yemek çeşidi var. Bunlar çok fazla!”. Orada son derece manalı ve bir o kadar da bön bir bakış fırlatıyor, devam ediyor: “Bunlar tabi kaliteyi de olumsuz etkiliyor!”. Biraz düşünüyor. E kolay değil tabi böyle girift bir konuda konuşmak, doğru mu? Kafayı öteki tarafa çeviriyor, tekrar konuşmaya başlıyor: “Onun yerine daha az sayıda bilinen  yemekler… İşte mesela et suyu odorü (50 defa dinledim, orası inanın anlaşılmıyor – belki de bir tür Fransız yemeği falan, biz fanilerin bilmediği, kim bilir?). 550’nin öyle takip edip seçmesi bile (biraz es veriyor, belli ki beyni kurduğu cümlenin özne-yüklem ilişkisi ile anlamı arasındaki işlem süresinde bir ese ihtiyaç duydu!) … zor (neyse cümle bitti, oh sen sağ ben selamet!).

Meclis lokantası sağlam yer doğrusu. İnanın menüyü okurken bile zevke geldim. O ne öyle arkadaş, Osmanlı sultanının akşam yemeği ziyafeti gibi falan, o ayarda çeşitler. Zaten yemeklerin adı da çok bir Osmanlı! Burada yazarken kendimi gülme krizine girmemek için zor tutuyorum. Çorba var birinci sırada, adı – sıkı durun – Sultan Mahmut Çorbası. Birincisi mi ikincisi mi yazmamışlar ama, çok bozuldum arkadaş! Yok canım, bu benim eksikliğim tabi, sonradan anladım: birinci porsiyon birinci Mahmut, ikinci porsiyon ikinci Mahmut. Sultan Mahmut Çorbasının fiyatı bir (rakamla 1) lira. Mantarlı dana buğu kebap var, pilavlı. 200 gram. Sağlam porsiyon. Eti löp pişmiştir onun var ya! Neyse geçelim benim yorumlarımı değil mi? Fiyatı nedir biliyor musunuz? Dört lira (rakamla 4)! Tavuk şiş iki lira (2!). Izgara köfte üç (3!) lira! Tulumba tatlısı bir buçuk lira (1,5!). Yani öyle bir sübvanse etmişler ki, utanmasalar gelene üste para verecek meclis! E para var arkadaşım memlekette!

Bu lokantada yemek yiyor milletvekilleri!

Oh, afiyet bal şeker olsun size koçlar! Burada yemek yiyenler sadece AKP’liler değil. CHP’liler, HDP’liler, MHP ve İyi Parti’liler. Hepsi burada yiyorlar, yiyor, yiyor, yiyorlar. Yiyor, yiyor, yine yiyorlar. Arada neler yapıyorlar yazmıyorum. Belki redaksiyon yazıyı yayınlamaz falan, neme lazım! Ama bunu sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Özür dilerim. Ama bunlar hayatın bir parçası. Yani sadece yemiyoruz, ne yapıyoruz? Bir de efendim, yedikten sonra, yemediğimiz anlarda, belirli diğer ihtiyaçlarımız var, onları gideriyoruz. Yine mecliste. Meclise ediyoruz. Neyi? İhtiyacımızı, ihtiyaçlarımızı. AKP’lisi de, CHP’lisi de, HDP ve MHP’lisi de – birbirinden hiç de haz etmeseler – yeme ve diğer ihtiyaçlarını giderirken ortak hareket ediyorlar. Mecliste bol-bol yiyor, üzerine bolca ediyorlar meclise. Meclise etmek.


Bu mecliste milletvekilleri, partiler arası fark gözetmeksizin kişi başına on yedi bin üç yüz lira maaş alıyor (rakamla 17,300!). Bu maaşa beş bin yedi yüz altmış altı (rakamla 5,766) porsiyon 280 gramlık porsiyonda ızgara köfte alabilirler. Yani iki yüz seksen gramdan hesaplarsan, bin beş yüz kilo (rakamla 1,500 kg !) et yapar. Yani iyi maaş, iyi köfte fiyatıdır Türkiye koşullarında. Bizim mahallede “yok öyle üç kuruşa beş köfte!” derdi büyükler, işi ucuza kapamaya çalışan açıkgözlere. Bu mecliste var kardeşim!

Normal bir halk lokantasında bir porsiyon köfte fiyatı ortalama yirmi (rakamla 20!) lira. Üstelik meclis lokantası gibi beş yıldız bir ortam değil, bildiğin esnaf lokantası mekân! Türkiye’de asgari ücret 2019 yılı itibarıyla iki bin lira (rakamla 2,000!). Yani asgari ücret üzerinden vatandaş yüz porsiyon köfte (rakamla 100!) yiyebilir. O kadar yoktur da, haydi biz varmış gibi yapalım, köfte meclis lokantasındaki gibi 280 gram et içersin, oldu mu? Toplam yirmi sekiz kilo (rakamla 28!) kilo et yapar. Yani milletvekili, maaşı ile 1500 kg et yemeği alınabiliyor, işçi-emekçi maaşı ile 28 kg. Milletvekili işçiden 54 kat daha fazla et yiyebiliyor maaşı ile! E sırıtır kardeşim o vekil! Sonra sen kalk Türkiye ekonomisinde kriz var de, bilmem ne! Meclis lokantası milletvekiline candır. Orada oğlu, kızı, eşi, anası danası, ebesi ve ebesinin bilmem nesi, yer, yer, yer. Sonra ne yapar? Yukarıda bahsettik, ayıp değil kardeşim. Meclise eder! Ben yiyemedim meclis lokantasında hiç. Ne köfte, ne mantarlı dana buğu kebabı, ne tulumba, ne bir şey! Dolayısıyla edemedim de meclise, doğruya doğru! Ama bu meclis başkanı var ya bu meclis başkanı! Hah, bildin mi? Onu izledim ya. Sonra da size yazdım mı onu? Hah. İşte o. Onu izledikten sonra, inanın çok gerçekçi hayal ettim. Hayal ettim, meclis lokantasında üç kuruşa beş köfte yemeği. Sonra da o mecliste, meclisin içine etmeyi.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.2.2019 [TR724]

İktidarın üç aşamalı yok etme planı ve ‘kopya’ argümanı üzerine (1) [Ramazan Faruk Güzel]

Türkiye’de akıl almaz bir algı operasyonu yürütülüyor. Yeni bir rejim var ve yeni bir devlet kuruluyor. Tek lider ve tek siyasi hareket etrafında tek devlet; bütün aykırı seslerden ve renklerden arındırılmış yekpare bir düzen.

Bu doğrultuda da sisteme pürüz çıkarabilecek herkes ve her yapı tasfiye ediliyor. Devletin ana kurumları bile bu tasfiyeden, yıkımdan nasibini alıyor; 11 Eylül saldırısında İkiz Kulelerin kontrollü ve sıralı katlar halinde yıkılması gibi…

Bunu yaparken de Hitler’in büyüme, ele geçirme stratejileri kullanılıyor. Önce bir “fobi” oluşturuluyor, belli gruplar şeytanlaştırılıyor, sonra ona karşı kitleler harekete geçiriliyor, tek lider etrafında birleştiriliyor.

Şu an gördüğüm kadarıyla Hitler Almanyası’nda Yahudilere yüklenilen rol Cemaat (Gülen Hareketi)’ne yüklenmiş durumda ve bu Cemaat şimdi her şeyle suçlanıyor: Terörle, darbecilikle, paralel devlet yapılanmasıyla, soruları çalmakla, kopyacılıkla, böylece devlette yapılanmayla vs.. Havuz medyasında çıkan çok daha akıl almaz iddialar ve ithamlar da var, onlara girmiyorum bile..

Dünyada bu kadar suçlamaya maruz başka bir topluluk var mıdır, bilmiyorum. Ama sanırım bu süreç, Cemaat’in Erdoğan’a biat etmeyeceğinin kesinleşmesi üzerine Erdoğan’ın 2012’de Büyükelçiler toplantısında: “Bu Cemaat canımı sıkmasın, 1 savcı ve 2 polisle hepsini terörist ilan ederim!” demesiyle start almıştı. (Bu iddiaya halen Erdoğan cephesinden bir yalanlama gelmedi.)

Hakikaten de o andan itibaren, artan bir ivme ile öyle bir süreç başlatıldı ki, Cemaat Türkiye’nin şu son 50 yılındaki bütün kötülüklerden sorumlu tutuldu..

Geçenlerde de bir AKP’li vekilden “71 Muhtırası’nın arkasında Cemaat’in olduğu” iddiası geldi… Hatta çatı İddianamalerinden görüyoruz ki; Cemaat, “Habil ile Kabil’den beri süregelen insanlık çatışmalarının hemen hepsinden mesul” tutuluyor.

GÜNAH KEÇİSİ

“Şeytanlaştırmak” tabiri tam anlamıyla Cemaat’in şahsında zuhur etti. Cemaat’i ve her bir üyesi adeta şeytanın yerine konularak taşlanıyor her birisi..! Eski Yahudi kültüründeki “Günah Keçisi” kavramı vardır ya hani; bir toplumdaki her fert bütün günahlarını gelip, seçilmiş bir keçinin kulağına fısıldaması ve sonra da bu keçinin bir uçurumdan aşağı atılması ve böylelikle bütün o topluluğun kendi günahlarından –kendince- “kurtulması, arınması”.

Yani Türkiye devleti, toplumu ve artık onların merkezinde yer alan Erdoğan ve AKP; Bütün günahlarını Cemaat’e yıkarak, ellerini yıkayarak yollarına devam ediyorlar. Bu süreci kritize eden tarihçi Ayşe Hür’ün sosyal medya hesabında dediği gibi, AKP iktidarının en büyük başarısı, “17 yıldır iplerin hep başkalarının elinde olduğu hissini yaratması ve böylece her türlü sorumluluktan kurtulmasıdır. Bu “başkaları” bazen “derin devlet”, bazen “dış güçler”, bazen “takdir-i ilahi”, bazen “PKK”, bazen bu twitteki gibi “Fetö” olur.”

Cemaat’ten olma iddiasında olup da suçlanan bazı insanlar kendilerini sosyal medyada vs ifade etmeye ve savunmaya, iddialarla bir alakalarının olmadığını anlatmaya çalışıyorlar. Sayıları da gördüğüm kadarıyla çok az. Karşı tarafta ise devasa bir medya ve algı mekanizması var. Bu güçlü fırtına karşısında da hiç bir yaprağın dayanması ve dalında kalması imkanı yok.

Dolayısıyla da toplum, Cemaat’e isnat edilen suçlamaların neredeyse hepsine inanır oldu. Zaten itham ve isnatların aksini ifade edecek kimse de yok. “Tekzip edilmediyse doğrudur” önkabulü var.

AŞAMALI TASFİYE

Sözün başında dediğimiz gibi, çok profesyonel bir algı yürütülüyor ve bu algı çerçevesinde ülke genelinde ince ayar bir tasfiye ve ayıklama yürütülüyor. Şu an devletin bütün kurumlarının başında/ hakim kişi R. T. Erdoğan gözükse de, bu tasfiyenin arkasında bilinçli ve tecrübeli bir devlet bilinci var. Yani Siyasal İslamcı/ Milli Görüşçü çizgiden gelen, devletle en büyük tecrübeleri belediyecilikten öğrendikleri yüzde 10 komisyonunu alıp yolunu bulmak olan bir avuç haraminin işi değil aslında bunlar!

Ahmet Altan’ın tabiri ile “Hırsızlar ile katiller/ darbeciler anlaştılar” ve karşılıklı birbirini görme ile iş yapıyorlar. Komisyoncu ortakları ile iş yapan ve 60’lardan beri Özel Harp Teknikleri ile pişmiş Avrasyacı bir kesim, kendisine sorun çıkarabilecek kimseleri onlarca yıldır takip edip fişlemekteydiler. Halk çoğunluğunun desteğini almış bu iktidar ile uzlaşınca, şimdi ellerindeki listeler doğrultusunda tasfiyelerini sürdürüyorlar. Nitekim bir TV programında Perinçek de bütün bu tasfiyelerin kendi adamlarının yaptığı listelemeler üzerinden yapıldığını itiraf ve ilan etmişti.

Oluşturulan bir “Fetö” Fobisi var ortada. Bunun isim babasının da kendisi olduğunu söylüyor yine Perinçek… Yok etmek istediklerini de bir şekilde bu torbaya dahil ediyorlar. (Böyle bir terör örgütünün varlığını kabul etmiyorum ve kesin olarak reddediyorum, bunu da ifade edeyim. Zira teröre ve silaha başvurmayan hiç bir dini, sosyal, siyasi grup terör örgütü kapsamına alınamaz. Bu konuda TCK ve TMK açıktır. AİHM içtihatları da ortadadır. Devlet içinde kadroları oldu diye Gülen Cemaati’ni terör örgütü ilan ederseniz, Türkiye’de terör örgütü kapsamına alınmamış kimseyi bırakmazsınız. En başta da AKP’lileri!)

Evet, önceden fişledikleri ve yok etmek istedikleri kişiyi 3 aşamada suçlayıp pasifize ediyorlar:

1-CEMAAT ile İLTİSAK, İRTİBAT İDDİASI: Cemaat, bu toplumun içine nüfus etmiş, hayatın her aşamasında yer almış bir topluluk idi. Bunda mevcut iktidarın da etkisi vardı, onlardan oy devşirmek için bir yere kadar onları tolere etmişlerdi. Onların Türkçe Olimpiyatlarına iştirak ediyorlar, Bank Asya’nın açılışına, Zaman Gazetesi’nin hemen her yıl kuruluş yıldönümlerine katılıyorlardı. En başta da Erdoğan.

Cemaat’in okullar açmasına ses çıkarmayan hatta teşvik eder gözükenler de iktidarın başındaki Erdoğan’ın bütün çocukları, damatlarının ve hısımlarının hemen hepsi bu okullardan mezun.

Bu kadar toplum içinde yer almış ve hemen herkesle mülaki olmuş Cemaat’ten dolayı şu an Türkiye’deki hemen herkes suçlanabiliyor. Cemaat’e karşı tavrının keskinliği bilinmesine rağmen Emin Çölaşan, Hikmet Çetinkaya, Ahmet Şık gibi gazeteci ve yazarlar bile bu yaftalamalardan nasibini alabiliyor!

Ne hikmetse, hakkında ‘fetö’ iddiası olanlar içinde bir tane AKPli siyasi bile yok! Halbuki hemen hepsi çok yakın zamana kadar Cemaat ve lideri ile aynı karede yer alabilmek için adeta birbirini eziyorlardı. Fakat şimdi “şüpheli” belirleyenler, ByLock listeleri hazırlayanlar, çok steril listeleri oluşturuyorlar ve içlerinde bir tane bile iktidar yanlısı yok.

Siyasi gücü olmayanlar ise bugün Erdoğan’ın açtığı “Bank Asya’ya para yatırdığı”, Erdoğan’ın hemen her yıl doğum günü pastasını kestiği “Zaman Gazetesi’nde çalıştığı veya abone olduğu için”, ya da Erdoğan’ın bütün aile efradının okuduğu “Cemaat’e yakın okullarda okuduğu için” hapislerde çürüyor… hem de on binlerce insan!

2-BİR SUÇ İSNAT ETME: Yok etmek için harekete geçtikleri kimseye, önce Cemaatten işareti ile imledikten sonra, sıra onda itham edilecek, lekeyecek bir iz bırakmakta. Toplum nezdinde de itibarlarını düşürme, aşağıya çekip vurmayı kolaylaştırmak için her ferde uygun bir suç bulmaya çalışıyorlar. MİT ve her türlü haber kaynağının, teftişin olduğu yerde, o kişi/ kurum/ ya da şirketi yok etmek için bir kulp bulmaya çalışıyorlar.

İpek Holding olayında da görüldüğü gibi, şirketlerde kara para izi, yolsuzluk- usulsüzlük bulmaya çalışıyorlar. Hiç bulamazlarsa da, “Bu kadar da temiz olmaz ki!” deyip suçluyor ve üzerine çöküyorlar.

Hedef aldıkları kişi devlet bünyesinde çalışan bir kimse ise; onu “usulsüz iş yapma”, “emniyeti suistimal”, “örgütlü hareket etme” ile suçlamaya çalışıyorlar. Hiç bir şey bulamasalar bile Emin Çölaşan ve arkadaşlarına yaptıkları gibi, “Örgüte üye olmamakla birlikte yazılarıyla örgüte dolaylı yardım etme suçu(?)” uyduruyorlar.

Bu bağlamda kullandıkları en yaralayıcı argümanlardan birisi de “Kopya iddiası” oldu. Özellikle şu son 10-15 yılda göreve başlamış kimseler üzerin de böyle bir şaibe çıkardılar. Bununla halkta da bir karşılık bulmasını amaçladılar. Çocukları devlet dairelerine giremeyen yığınların öfkesini çekmeyi amaçladılar ve bunda da kısmen başarılı oldular. Bir de, bu kopya iddiası o kadar muğlak ve soyut bir iddia ki, ortada hiç bir somut veri yok ve bir insanı sadece suçlaman yetiyor. Hukuğun en temel ilkelerinden olan ve Roma Hukuku’ndan beri süre gelen bir ilke vardır: “Necessitas probandi incumbit, illi qui agit” – Yani, “İspat külfeti iddia eden tarafa/davacıya aittir.”

Bu meyanda, “Solutionem adseveranti probationis onus incumbit” yani “İfayı iddia eden ispat külfeti altındadır” Nitekim Anayasamızda ve TCK’da masumiyet karinesi gereğince, “aksi ispat edilinceye kadar herkes masumdur.” Bütün bu evrensel, binlerce yıllık ilkelere rağmen insanlara “Seni suçluyorum, masumiyetini ispatla” deniyor. “Delilin nedir, suçlamana mesnet ne?” denilince de, “orası önemli değil, sen masum olduğunu göster” deniliyor.

Fakat bu başarılı algı operasyonları ve yapılan yüzlerce haberle öyle bir imaj oluşu ki, “Cemaatçi” diye yaftalanmış kimselerin aynı zamanda kopyacı olarak algılanmaları bir önkabul haline getirildi. Evet, bu başarıyı, işi hortumlama ve komisyonculuk olan bir grup Siyasal İslamcının başarısı olarak algılamak, resmi iyi okuyamamak olur. Derin bir devlet aklı ve anlayışı var burada ve bu algıyı öyle yerleştirdiler ki, şu anki iktidarın yanlışlıarına itiraz edenler bile bu argüman üzerinden giderek iktidara vurma ihtiyacı duyar oldu. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi de, mülakat kepazeliğine dikkat çekmek isteyen ve insan hakları konusunda duyarlılığı ile tanınan HDPli vekil Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun açıklamaları… Sınavlarda yüksek not almış kimselerin mülakatlarda komik gerekçelerle elenmesini eleştirmek isteyen Gergerlioğlu, bunu yaparken de eskiden Cemaat’ten birilerinin kopya ile bunu yaptığını ileri sürmüştü. Onun gibi “masumiyet karinesi”nden haberdar, insaflı vekil bile bu retoriği kullanabiliyorsa, gelinen algı durumunun ne kadar uç boyutta olduğunu göstermeye yeter sanırım.

3- DARBECİLİKLE, DEVLETE KARŞI GELMEKLE SUÇLANMA: Bu son aşamaya gelindiğinde ise, hedefteki kişiye kulp da bulunduysa bir şekilde “darbeye kalkışma ve devlete karşı gelme suçu” ile irtibatlandırılıp linç edilme noktasına geçiliyor.

Burada “15 Temmuz Darbe girişimi” mizanseni çok etkili oldu. Muhalif kimseleri devletten tamamen temizlemek için mevcut yasalar buna elverişli değildi, ihraçların yaşanabilmesi için Olağanüstü bir döneme ihtiyaç vardı. Erdoğan buna “Allah’ın bir lütfu!” dese de, Allah’tan bir lütuf değil, kendilerinden menkul bir kumpas imiş!

“Araştırmacı gazeteci” tanımını tam hak edenlerden Ahmet Dönmez, patreon ve kendi sayfasından bir belge paylaştı ve bu belge bile tek başına kumpası açıklamaya yetiyordu. 15 Temmuz resmi tezini çökertecek bu belge, Akıncı dava dosyasında bulunan resmi bir tutanak ve altında, o sırada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu Savcısı olan Serdar Coşkun’un imzası vardı.

İlk soruşturmalara dayanak teşkil etmesi amacıyla hazırlanan ve ilgili yerlere gönderilen tutanağın tarihi 16 Temmuz 2016. Saati ise 01.00. Yani kalkışmanın fiilen başlamasından 3 saat sonrası…  Bu çok tuhaf bir tutanak, zira o gece hiç yaşanmayan olaylar da sanki cereyan etmiş gibi tutanağa yazılmıştı; MİT yerleşkesinin askeri birliklerce kuşatılması, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın ve Emniyet İstihbarat Dairesi’nin bombalanması gibi…

Dönmez’in de yazısında ifade ettiği gibi; tutanakta, daha henüz gerçekleşmemiş olaylar sanki olmuş gibi yazılmıştı; TBMM’nin ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi kavşağının bombalanması gibi… Ve de bu olayların saatleri hep yanlış!

Bu skandal belgenin içeriğinden, “Tutanağın önceden hazırlanmış bir plana göre” ve “bir başkası tarafından hazırlandığı” anlaşılıyor.

Hedef alınan insanların ve toplulukların 3 aşamada itibarsızlaştırılıp tasfiye edilmesini kısaca özetledik. Sonraki yazımızda ise, bu tasfiye sürecinde kullanılan “Kopya” argümanını, şahsi tecrübe ve yaşadıklarımızdan yola çıkarak ortaya koymaya çalışacağım. Zira bunu bir insani vazife olarak görüyorum. Hem de böyle bir dönemde…  Hadika der ki: “Müslümanlara suizan, zuIüm etmek, mallarını gasp etmek gibi ve haset, iftira ve yalan söylemek ve gıybet etmek gibi haramdır.” Burada adeta günümüzün fotoğrafı çekiliyor; insanlara zulmetmek, haklarını ve mallarını gasp etmek için türlü iftiralar ve yalanlar üretiliyor. Kitleler de koşulsuz, bunları kabulleniyor.

İftira, kılıçtan daha zalim silahtır, çünkü “iftiranın açtığı yaralar hiç kapanmaz.” (Henry Fielding) ve bir iftira başka iftiralar doğurur ve “yerleştiği yerde ebediyen kalır.” (William Shakespeare)

Ama haddizatında iftira dediğin, “kötü köpek gibidir, kaçanın ardından ürür, pervasızlıkla yüzüne baktın mı sesini keser.” (G. Csiky) ‘İftira kötü köpeği’nin ve kötücül sahiplerinin yüzüne bakarak diyeceklerim var.

[Ramazan Faruk Güzel] 6.2.2019 [TR724]

Çürüme mi uyanış mı? [Erhan Başyurt]

Yakın zamana kadar iktidarın zulmüne alkış tutan, yol ve yöntem öneren bazı gazeteciler son dönemde ilgi çekici çıkışlar yapıyorlar.

En çarpıcı çıkış AK Parti eski milletvekili ve Erdoğan’ın uzun dönem metin yazarlığını yapan Aydın Ünal’dan geldi.

Ünal sıradan bir isim değil, geçmişte benim de aralarında bulunduğum bir grup gazetecinin adını vererek yurt dışında infaz edileceklerini duyurmuştu.

Fanatik bir isimdir. Hizmet’ten nefret eder, İran Devrimi’nin hayranıdır…

Garip ama halen TÜBİTAK yönetim kurulu üyesidir. İktidarın tüm nimetlerinden tam olarak faydalanmıştır. Vekilken bile Yeni Şafak’ta yazılar kaleme almıştır.

Ünal son yazısını sürpriz şekilde 21 Ocak 2019’da yazdı.

‘Müsaadenizle’ başlıklı yazıda Ünal şöyle diyor;

‘’Lakin kaçışımız çürümeden, seviyenin düşmesinden, tahammülsüzlükten kaçıştır. Kaçışımız düşmandan değil, ‘dost’ görünenden kaçıştır. Kaçışımız korkudan değil, pervasızlıktan; tehditten değil, aldırmazlıktan, gözü dönmüşlükten, hırstan kaçıştır. Kaçışımız, masumane kaygılarla dostça uyarılarımızı sınırsız iştihalarının ve kifayetsiz ihtiraslarının önünde mania olarak görenlerin iftiralarından, ithamlarından kaçıştır.

Kaçışımız Rahmet-i Rahmanadır…

Okur da bilir ki, elin ve kalemin naçar kaldığı zor zamanlarda dervişane sükut eylemden evladır…’’

İktidarı desteklemek uğruna nice ‘kılıçtan keskin’ yazılar kaleme alan, insanları hedef gösteren Ünal bile  ‘çürüme’den dem vuruyor ve kalemini kınına sokuyor.

Korkmuyorum diyor ama ‘sükut ormanı’na saklanıyor. Belli ki, yazacaklarını yazabileceği, gördüklerini paylaşabileceği bir ortam ve mecra artık yok!

***

İlgi çekici ikinci çıkış gazeteci Ahmet Taşgetiren’den geldi.

Taşgetiren, Yeni Şafak’tan iktidarın baskısı ile kovulmuş ve benim Genel Yayın Yönetmeni olduğum BUGÜN Gazetesi’nde yazılar yazmıştı. Taşgetiren’i vicdanlı bir yazar olarak tanıdım.

Gülay Göktürk ve Taşgetiren ile birlikte BUGÜN TV’de haftalık seri programlar da yaptık.

Ancak 17/25 Aralık sürecinde Taşgetiren Star Gazetesi’ne, Gülay Göktürk de Akşam Gazetesine ‘transfer’ oldu. Sanırım, 25 Aralık dosyasında yer alan bazı isimler ile ‘Erenköy’ yakınlığı, Taşgetiren’in bu kararında rol oynadı. ‘Tamamen duygusal’ olduğuna hiç ihtimal vermedim…

Göktürk ve Taşgetiren, kitlesel kıyımlar ve Türkiye’nin otoriterleşmesi sürecinde beklentilerin aksine ‘uyarıcı aydın sorumluluklarını’ yerine getirmediler. 28 Şubat’ın kahraman kalemlerinden Göktürk, eşinin de rahatsızlığı ve vefatı sonrası köşesine çekildi. Yazıları bıraktı. Akşam’daki yazılarını değil de zor zamanlarda kaleme aldığı analizlerini okumayı özledim…

Taşgetiren, Yeni Şafak’ta olduğu gibi eleştirel düşünce tarzı nedeniyle Star’dan da siyasi talimat ile kovuldu. Bir kez daha işsiz bırakıldı.

Destek verdiği, bir süreliğine vicdanını rafa kaldırdığı yazılar, fayda etmedi ya da Taşgetiren gidişatı erken görüp ifade ettiği için ‘körler köyü’nden bir kez daha kovuldu. Kendisine olan saygım, her şeye rağmen ikincisinin olmuş olmasını temenni eder.

Taşgetiren bir süredir çoğunluk itibarıyla ‘körler köyünden kovulmuş katarakt yazarlar kulübü’nde yazıyor. Çoğu nerede duracağına karar verememiş, siyasal islamcılıktan vazgeçemeyen Erdoğan’ı değil de Davutoğlu’nu ya da Gül’ü destekleyen, ‘incitmeden zulmedinciler’ ekolünden yazarlar…

Türkiye Gazetesi’nden ayrılmak zorunda bırakılan Karar yazarı Yıldıray Oğur’un TV 5’teki programına konuk olan Ahmet Taşgetiren yaşadığı ikilemi şöyle dile getirdi;

“12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat dönemlerinde yazdım. Kendimi bu zamandaki kadar kısıtlı bir duygu içinde görmedim…”

Türk medyasının içerisine düşürüldüğü açmazı çok iyi özetliyor. İktidarın medya baskısı ve sansürünün 12 Eylül’ü de 28 Şubat’ı da yani darbe dönemlerini aştığını beyan ediyor. Daha ne desin!!!

***

Uzun süredir bu köşeden uyarıyoruz.

İktidar, başarısız bir hain darbe girişiminden başarılı bir ‘karşı devrim’ çıkarıyor…

Cunta’nın darbe girişiminin başarısız olması için tüm tedbirleri aldıkları ve hatta çok öncesinden haberdar oldukları halde, eyleme geçilmesini beklemiş kimilerine göre de teşvik etmiş ve ‘karşı devrim’ sürecini başlatmışlardır.

Yeniden otoriter bir yönetim anlayışına ‘tek adam’ rejimine geçiştir.

Kemalistler, Cumhuriyet’in ilk dönemini iyi analiz etmiş olsalardı, ilk ‘partili cumhurbaşkanı’nın Atatürk olduğunu, ‘tek adam’ ve ‘tek parti’ ile tüm devrim ve dönüşümleri ‘jakoben’ bir tarzda ama ‘parçalara bölerek’ gerçekleştirdiği bilirlerdi.

Erdoğan’ın, ‘karşı devrimi’nin benzer yöntemlerle gerçekleştiğini ve Kemalistler’in ‘hassas damarı’ üzerinden ‘Cemaat’i hedef gösterip desteklerini alıp altlarından ‘kırmızı halı’yı çektiğini de görürlerdi.

Bu köşede defaatle ifade ettim. Yine belirteyim;

Tek adam rejimlerinde, muhalefet Suriye’de Esed, Venezuela’da Maduro, Irak’ta Saddam yönetimi kadar var olabilir.

Tek adam rejimlerinde, basın Esed’in Suriyesi, Saddam’ın Irak’ı, Mübarek’in Mısır’ı kadar özgür olabilir… Gazeteler ‘devlet bülteni’, gazeteciler de ancak tek adamın propaganda yazarlarıdır…

***

1997-1998 arasında Mısır’da Zaman temsilcisi olarak görev yaptım.

Orada medyanın durumunu ifade etmek için hep şu fıkrayı anlatırlardı;

Bir Mısırlı gazete bayiine gelip Al Ahram gazetesi istemiş, satıcı basılı bir gazeteyi alıp üzerine ‘Al Ahram’ bandı yapıştırmış…

Bir başka Mısırlı gelip ‘Al Ahbar’ gazetesi istemiş, satıcı yine basılı aynı gazeteyi alıp bu sefer Al Ahbar yapıştırmış…

Bu böyle devam edince birisi yaklaşık sormuş, ‘’Ne yapıyorsun? Kim ne isterse aynı gazeteyi veriyorsun, ama isimleri bantla yapıştırıyorsun?’’

Satıcı cevabı yapıştırmış; ‘’Mısır’da gazete isimleri farklı olabilir ama gazete içerikleri aynıdır…’’

Evet, iktidarın bundan böyle olmasını istediği medya da böyledir. Tek adam rejimlerinin fıtratında vardır bu sansür ve her şeyi kamulaştırma…

Muhalefete bakışları da böyledir. Koltuklarını riske sokacak olan varsa, onu en ağır suçlamalarla hapse atarlar. Varlığı fayda sağlıyorsa veya tehdit arz etmiyorsa, ona yaşama hakkı verirler…

***

Aydın Ünal ve Ahmet Taşgetiren ile başlattığımız örneklemeleri artırabilirim.

Uzun dönem YeniŞafak’ın yayın yönetmenliği görevini yürüten ve AK Parti milletvekili de seçilen Mehmet Ocaktan, Yeni Şafak ve Star gazetelerinin yayın yönetmenliğini yapan Yusuf Ziya Cömert de son dönemde iktidara ‘hukukun üstünlüğü ve merhameti’ hatırlatan yazılar kaleme alıyorlar.

Benim için bir o kadar çarpıcı olan itiraf da, yine Yeni Şafak’ta geçmişte yazılar kaleme alan, Cemaate ilk operasyonlar yapıldığında mangal başında başörtüsüyle halay çekecek kadar sevinen akademisyen Cemile Bayraktar’ın son tweetleri…

Ahmet Taşgetiren’e tepkiler ve küfürler sosyal medya da başını alıp giderken, Bayraktar şu tweeti attı;

’’28 Şubat gibi baskı yok, ne demek??? fala diye çemkirenlerin çoğu bırakın eleştiri yapmayı, hakkaniyetle eleştiri yapan 10 yıllık arkadaşlarına selam vermekten korkuyor, çünkü selam verse eleştiren arkadaşıyla anılacak onun da hesabı kesilecek… daha ne kadar baskı olabilir ki?’’

Bu listeye ‘usta gazeteci’ Fehmi Koru’nun son dönem çıkışlarını ve yazılarını da eklemek mümkün…

***

Kemalist ve sol aydınlar iktidarın ‘F…ö’ iksirinin halen etkisindeler… İslamcı yazarların bir kısmında ise ‘uyanış’ yaşıyor…

Merak ettiğim, bu ‘uyanış’ bahar çiçeklerinin habercisi mi yoksa önlenemeyen ‘çürüme’nin son çırpınışları mı? Umarım ilkidir…

Türkiye, yeniden ileri demokrasiye dönmeye insanın ekmek ve suya ihtiyacı  kadar muhtaç! Yoksa Venezuela benzeri bir çöküşün ayak sesleri duyuluyor maalesef…

[Erhan Başyurt] 6.2.2019 [TR724]

Sedat Peker yalnız değildir! [Adem Yavuz Arslan]

Keşke öyle olsaydı, yani bütün mesele bir organize suç örgütü liderinin bireysel çıkışlarından ibaret kalsaydı. Fakat Sedat Peker’in silahlanma çağrısı yapıp rejim muhaliflerini öldürmekle tehdit etmesi ‘yeniden iktidar olan Ergenekon’un ete kemiğe bürünmüş halidir.

Erdoğan-Ergenekon ittifakının tüm dosyalarını temizlediği Sedat Peker ‘saygın iş adamı’ olarak her gün miting yapıyor. Her demeci ayrı bir skandal. Asmaktan, kesmekten, öldürmekten bahsediyor ve bir tek savcı bile çıkıp ‘ne diyorsun sen?’ diyemiyor.

Peki Sedat Peker bu gücü,  dokunulmazlığı nereden alıyor ? Sedat Peker’in silahlanma çağrısı yaparken Cübbeli Ahmet’in ‘bir şeyler olursa hazırlıklı olun, askere polise destek olun’ demesi ne anlama geliyor ? Perinçek’in Binali Yıldırım ile buluşması bu denklemde nereye oturuyor?

Önce altın çağını yaşayan suç örgütlerinin ‘devletle ilişkisi’ne bakalım. Çünkü Peker’in bu gücü nereden aldığı sorusunun cevabı Türkiye’nin yakın tarihinde gizli.

CEZAEVİ PENCERESİNDEKİ TÜRKİYE FOTOĞRAFI

Bu aşamada biraz geriye gidip gözden kaçan önemli bir olayı hatırlatalım.

Ergenekon Operasyonlarının savcısı Zekeriya Öz’e 2008 yazında bir mektup geldi. Kim tarafından gönderildiği belli olmayan mektubun içinde bir de CD vardı. İhbar mektubunu yollayan her kimse önemli bilgilere sahip olduğu belliydi fakat soruşturma makamlarını şok eden şey CD’nin içinden çıktı.

CD’de 2000 yılı ekim ayında Uşak Cezaevi’nde çıkan isyanın bugüne kadar hiçbir yerde yayınlanmayan çok özel görüntüleri vardı.


Yaklaşık 2 dakikalık görüntüde yer altı dünyasının ünlü isimleri Nuri ve Vedat Ergin kardeşlerin Uşak Cezaevinde çıkardığı isyanın çarpıcı detayları vardı.  Görüntülerde cezaevi penceresinden atılan iki mahkum gözüküyor. Mahkumlardan biri, yüzleri kapalı Karagümrük Çetesi üyeleri tarafından pencereden atıldıktan sonra üzerinde sadece iç çamaşırı olan ikinci bir mahkum getiriliyordu. Bu mahkum da aşağı atılmadan önce yüzü peçeli biri tarafından göğsünden 6 kez bıçaklanıyordu.

Mahkum daha sonra aşağı atılıyordu. Görüntülerin bu bir kaç saniyelik bölümü bile şok etmeye yeterdi ama soruşturma makamlarını şok eden esas bölüm daha sonra geldi.

Görüntülerin devamında Nuri Ergin hapishane penceresine çıkıp sağ elini havaya kaldırıyor ve “Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü. Ben öldürdüm” diye bağırıyor. Bir başka pencere de, çevresinde beş altı yüzü peçeli mahkumla Vedat Ergin görülüyor. Vedat Ergin’in elinde bir tabanca var ve iki kez “bak” diyor ve ardından “Veli Abi’yi ara, Veli Küçük’ü ara, beni sor. Başka da bir şey demiyorum” diyor. Nuri ve Vedat Ergin bu sözleri kameraya bakarak söylüyor.

Yani kayıtta olduklarını biliyorlar. (Bu arada Jandarmanın kendi raporunda bu bölümlerin sansürlendiği yıllar sonra ortaya çıktı. Yani Jandarma bu sözleri ve yaşanan olayları saklamıştı)

Cezaevinin bahçesinden çekildiği anlaşılan görüntülerin kim tarafından çekildiği bilinmiyordu. Soruşturma safhasında da tespit edilemedi. Ama gazetecilerin cezaevi çevresine bile yaklaşamadığı düşünülürse bu görüntülerin resmi bir kurum tarafından çekildiğini ve devletin arşivinde bulunduğunu tahmin etmek zor değil.

Hatırlanacağı gibi 9 Ocak 1996’da suikaste uğrayan Özdemir Sabancı’nın katil zanlısı Mustafa Duyar cinayetten 3 yıl sonra Afyon Cezaevi’nde öldürülmüştü. Ergenekon operasyonları başladıktan sonra bu dosyanın da kapağı açılmış ve hazırlanan iddianame de Duyar’ı Karagümrük Çetesi lideri Nuri Ergin’in öldürttüğü, azmettiricinin ise emekli Tuğgeneral Veli Küçük olduğu iddiası yer almıştı. Nuri ve Vedat Ergin Afyon Cezaevi’nde yatarken 15 Şubat 1999’da aynı cezaevinde yatan Sabancı Suikasti sanığı Mustafa Duyar öldürülmüştü.

Bu olay üzerine Ergin kardeşler önce Kartal Cezaevi’ne sonra da Uşak Cezaevi’ne nakledildiler. Alaattin  Çakıcı’nın adamlarının da Uşak Cezaevine nakli sonrası başlayan tartışma isyana dönüşmüştü. İsyanda yüzü aşkın kişi rehin alınırken 5 mahkumun gözleri oyularak öldürülmüştü.

Yıllar sonra bu hatırlatmayı yapmamın nedeni Sedat Peker’in son günlerde sıklıkla tartışma konusu olan açıklamaları. Malum olduğu üzere Sedat Peker her gün bir yerde miting yaparak Erdoğan-Bahçeli ittifakına destek çağrıları yapıyor. Bir yandan Barış Bildirisi’ne imza atan akademisyeleri ‘oluk oluk kan akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız’ diye tehdit ederken bir yandan da silahlanma çağrıları yapıyor. Normal şartlarda Sedat Peker’in açıklamaları yargının konusu fakat Erdoğan rejiminin kanatları altına aldığı, bizzat sırtını sıvazladığı Sedat Peker’e soruşturma açma cesareti gösterecek bir savcı çıkmadı.

İktidar çevreleri ve Havuz medyası Sedat Peker’in silahlanma ve infaz çağrılarını görmezden geliyor. Az sayıdaki gazeteci ve akademisyen ise tartışmayı yanlış bir noktadan başlatıyor.

MİLLİ VE YERLİ MAFYA

Yaşamakta olduğumuz sürecin analizini yaparken Ergenekon Soruşturması’na dönüp bakmakta fayda var. O binlerce sayfa iddianame, ek klasörler, telefon tapeleri ve dijital delillerde ‘devlet mekanizması’nın işleyişi ve yapılanmasına dair çok çarpıcı bilgiler var.

Maalesef Türkiye’de gazeteciler iddianame okumadığı için bugüne ışık tutacak ipuçları da gün yüzüne çıkamadı.

Özetle şöyle; ‘lümpen gençliğin organizesi’ Ergenekon’un önemli ayaklarından biriydi. Söz konusu belgelere göre ‘organize edilmiş milliyetçi muhafazakar gençler’ sokaklarda hakimiyeti sağlayacak ve ‘tehdit’e karşı harekete geçecekti.

Yine söz konusu belgelere göre Sedat Peker bu kapsamda önemli bir yerde duruyor.

Ergenekon klasörlerinde yer alan verilere göre Sedat Peker ile bir dönem adı derin devletle özdeşleşen Veli Küçük arasında çok yakın bir ilişki var. Hatta Sedat Peker demek Veli Küçük demektir denebilir. Sedat Peker’in irtibatları ise hayli ilginç. Bir döneme  damgasını vuran ve ismi faili meçhul cinayetlerle gündeme gelen isimlerle yakın ilişkisi var. Sedat Peker’in ilişkilerine bakıldığında sırtını devlete dayadığı, devletin de Peker’e yol verdiği açıkça görülebiliyor.

‘Devletin besleyip büyüttüğü suç örgütlerini ‘nasıl kullandığı’na en somut örnek ise girişte anlattığım Nuriş Kardeşler olayı. Bir güç merkezi Sabancı Suikasti sanığı Mustafa Duyar’ı ortadan kaldırmak istiyor ve bu işi cezaevindeki suç örgütü üyelerine havale ediyor. Bu iş modelinin başka örnekleri de var.

DEVŞİRİLEN KUVVETLER HER YERDE

Ergenekon’un lümpen gençliği organizesi ve devşirilen tetikçiler meselesinde seferberlik tetkik kurullarına ayrı bir parantez açmak şart.  Özel Kuvvetler ve onun taşra yapılanması olan Seferberlik Tetkik Kurulları’nın ‘kullanmaya uygun’ isimleri özellikle askerlik hizmeti sırasında seçtikleri yaygın olarak bilinen bir gerçek. Nitekim şu ana kadar yapılan operasyonlarda bu tür bağlantılar deşifre edildi. Mesela Ankara’nın göbeğinde saldırı hücresi kuran Atabeyler Çetesi’nin sivil kanadında yer alan bir ismin askerlik sırasında devşirildiği ortaya çıktı. Aynı şekilde Sauna Çetesi’nden tanınan K.Z de askerlik yaparken özel kuvvetlerce devşirilmiş ‘siyah’ personeldi. Bu isimler ‘ihtiyaç halinde’ operasyonlarda kullanıldılar.

KİM İÇİN SİLAHLANILIYOR?

Buraya kadar anlattıklarımın özeti şu; Sedat Peker’in son dönemde yaptığı açıklamalar ve adeta ‘dokunulmaz’ hale gelmesi, Erdoğan tarafından sırtının sıvazlanması kapsamlı bir projenin parçası. Yani bir organize suç örgütü liderinin bireysel tercihleri değil. ‘Devlet’ bizzat bu tür suç örgütlerini büyütüyor, önlerini açıyor ve ‘siyasi ajandaya’ göre kullanıyor. Gün geliyor cezaevinde adam öldürtüyor gün geliyor sokakları karıştırtıyor.

Şimdilerde ise silahlanma çağrısı yaptırıyor. Bir yandan Peker bu çağrıyı yaparken öbür taraftan Cübbeli’de Cemaatini ‘yaşanabilecek olaylara karşı’ hazırlıyor. Henüz kime karşı olduğu çok net anlaşılamasa da kapalı kapılar ardında bir şeylere hazırlanıldığı açık.

[Adem Yavuz Arslan] 6.2.2019 [TR724]

Haksız tutukluluk için BM’ye nasıl başvurulur?

BOLD- ABD merkezli sivil toplum kuruluşu Advocates of Silenced Turkey (AST) Türkiye’nin kronik problemi haline gelen haksız ve uzun tutuklulukların Birleşmiş Milletler’e (BM) şikâyet edilebilmesi için gerekli tüm prosedürleri anlatan Türkçe bir kitapçık hazırladı.

İnternet üzerinden indirilebilen kitapçıkta, başvuru için gerekli belgelerden, izlenecek prosedür ve başvuru adreslerine kadar tüm detaylar bulunuyor.

Acil başvuru yöntemi de yer alan kitapçıkta ayrıca örnek müracaat formu da konulmuş.

Haksız tutuklanan ya da gözaltına alınan kişiler, bu kişilerin aileleri veya temsilcileri tarafından yapılabilen başvurular ayrıca sivil toplum kuruluşları tarafından da yapılabiliyor.

KİTAPÇIĞI İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

[https://medyabold.com] 5.2.2019

Hiçbir başarı cezasız kalmaz: NASA ödüllü öğretmenin sürgünü [Cevheri Güven]

Yard. Doç. Dr. Yunus Karaca, Özbekistan-Türkiye-Amerika gibi farklı ülkelerde öğretmen ve akademisyen olarak çalışmış bir isim. Öğrencileriyle birlikte ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nden (NASA) Sabri Ülker Vakfı’na kadar birçok kurumdan çok sayıda ödül kazanmış, projeci ve mucit biri.

Son olarak geliştirdiği “Kaynaştır” projesiyle çöplerin apartmanda kaynağında ayrıştırılması projesi, Türkiye’de pilot olarak uygulanmaya başlanmış ve Çevre Bakanlığı’nın yönetmeliklerine de girmiş.

15 TEMMUZ VE BEYİN GÖÇÜ

Karaca’nın başarılı kariyeri, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün ardından beyin göçü hikâyesine dönüşmüş.

15 Temmuz sonrası Türkiye’de yarım kalan “Kaynaştır” projesine şu an İngiliz ve Alman yatırımcılar sahip çıkmış durumda.

Almanya’da oturum verilen ve projelerinin önü açılan Yunus Karaca, Türkiye’de ise Hizmet Hareketi ile bağı sebebiyle terörist olarak hakkında yakalama kararı çıkartılan bir isim.

Karaca’nın FEM Dershanesi’nde başlayıp NASA’ya uzanan, oradan Meriç Nehri’nde mülteci botunda devam eden hikâyesi, Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz sözünün özeti gibi…

Yunus Karaca ve öğrencileri madalya kürsülerinin vazgeçilmeziydi.

HER ŞEY FEM DERSHANESİ’NDE VERİLEN EĞİTİMLE BAŞLADI

“Gazi Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun olduktan sonra Hizmet Hareketi’nin yönlendirmesiyle Özbekistan’a gittim.” diyen Yunus Karaca için dönüm noktası yurt dışına gitmeden önce İstanbul’da FEM Dershanesi’nde aldığı “proje nasıl yapılır?” eğitimi olmuş.

“Özbekistan’a giderken hiç hesap yapmadan yola çıktım. Havalimanında bana burs verdiler. Ne olduğunu sordum. Hiç para düşünmeden yola çıkmıştım. Özbekistan’da iki çocuğum dünyaya geldi. Orada doktoramı yaptım. Ardından Türkiye’ye döndüm ve Fatih Ünivresitesi’ne başladım. 2 yıl İngilizce biyoloji derslerine girdim. Sonra Maltepe Coşkun Kız Koleji’ne geçtim ve projeci yönüme burada yoğunlaşmaya başladım. Kolejde başarılı projeler geliştirdik. Mesela çocuklarla güneş enerjili araba yaptık. ODTÜ bile bizden sonra yaptı. Binali Yıldırım gibi pek çok siyasetçi gelip arabayı inceledi. Projeler başarılı olunca Tübitak’la birlikte 70 devlet okuluna gönüllü proje eğitimi verdim. Sadece özel okullar bu işi bilmesin devlet okulları da bilsin diye üniversitelerden hocalarla birlikte eğitim verdik.”

Yunus Karaca’nın öğrencileriyle aldığı ödül hâlâ NASA’nın resmi sitesinde görülebiliyor.

NASA’DA ÖĞRENCİLERİM MÜHENDİS KATEGORİSİNDE BİRİNCİ OLDU

Yunus Karaca, ardından Amerika’dan üç yıllık iş teklifi alır ve Los Angeles’ta bir okulda derslere girmeye başlar:

“2008’de Amerika’ya gittim. Çalıştığım okulla birlikte NASA yarışmasına katıldık. Oradaki öğrencileri hazırladım ve birincilik aldık, fakat çok sansasyonel oldu. Çünkü mühendisler kategorisinde çıktı bizim öğrenciler. Finale çıktık. Çok hızlı roket fırlatma yarışmasıydı. 3 milisaniye ile mühendisleri geçti öğrencilerim. Bir hedef verilmişti okulumuzdaki NASA kulübümüzde bir cihaz yapıp o hedefi geçtik. Hâlâ NASA’nın resmi web sitesinde var.”

Yunus Karaca, İstanbul Coşkun Koleji’nde öğrencileriyle yaptıkları güneş enerjisiyle çalışan otomobili dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın görmeye geldiğini söyledi.

TÜRKİYE’YE DÖNÜŞ VE ÇEVRE ÇALIŞMALARI

Amerika’daki üç yılın ardından Yunus Karaca Türkiye’ye döner ve Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nden teklif alır. Üniversiteye bir teknopark kuran Karaca, aynı zamanda yaptığı buluşları Cumhuriyet Üniversitesi’nin çatısı altında kurduğu şirket üzerinden piyasaya sürmeye başlar.

Karaca, “Dumlupınar Üniversitesi’nde iken çöpleri apartmanda kaynağında ayrıştırma projesi yaptık. İsmini ‘Kaynaştır’ koydum. Ülkeye yılda 5 milyar dolar gelir getirecek bir işti. İlk etapta bir kamyon ve üç binaya pilot olarak projeyi uyguladık.” diyor.

Yunus Karaca’nın “Kaynaştır” isimli çöp ayrıştırma projesi Çevre Bakanlığı tarafından pilot proje olarak kabul edilmişti.

Karaca şöyle devam ediyor: “Sabri Ülker Vakfı’nın çevre yarışmasına projemle katıldım ve 250 proje arasından ‘Kaynaştır’ projem birinci oldu. Çırağan Sarayı’nda ödül aldım. 100 bin liraydı ödül. Aydınlık gazetesinden Habertürk’e herkes haberimi yaptı. Proje ödül alınca Çevre Bakanlığı davet etti. Bu projemi kanunlaştıracaklarını söylediler. Yönetmeliği de bana yazdırdılar. Kaynaştır projem Emlak Konut, TOKİ gibi pek çok projede yüzlerce konuta uygulandı.”

Yunus Karaca’nın “Kaynaştır” projesi Sabri Ülker Vakfı birincilik ödülü kazandı.

15 TEMMUZ’DAN SONRA KOMEDİ GİBİ OLANLARI İZLİYORDUM

Yunus Karaca, yönteminin ülkeye yayılması için Dumlupınar Üniversitesi’nde ilkokul öğretmenlerine eğitim vermeye başlar. Çocukların projeci yönlerinin öne çıkartılması içindir bu eğitimler.

“Dumlupınar Üniversitesi’nde açtığımız Teknoloji Merkezi patent aldırma üzerineydi. Sanayiden direkt patent alıp ülkeyi kalkındırmak istiyordum. Kütahya gibi kırsal bir şehrin üniversitesinden patentler çıkıyordu.

2016’ya kadar çalıştım. Sonra 15 Temmuz’da darbe teşebbüsü oldu. Teknoloji merkezinde sadece teori yoktu, pratik kısmı da gelişsin diye sanayiden bir usta işe almıştık. Önce o ustayı kovdular. Sonra süreç yarım kaldı. Rektör değişti, teknoloji merkezimizi kapattılar.”

“GELMEZSEN EŞİNİ GÖTÜRECEĞİZ”

Karaca 15 Temmuz’un akabinde nasıl cadı avına maruz kaldığını şöyle anlatıyor: “15 Temmuz’un ardından komedi gibi olanları izliyordum. 1 ay sonra Kanun Hükmünde Kararname ile beni de ihraç ettiler. Ben de bari projelerimi özel sektörde şirketimde geliştireyim diye çalışmaya başladım. Üç ay sonra polis evimi bastı. O sırada TEMA Vakfı’yla ‘Kaynaştır’ projesini Türkiye’ye yaymak için görüşmedeydim. Eşim aradı, polislere toplantıda olduğumu söyledim. ‘Gelmezsen hanımı götüreceğiz’ dediler. Ben de eve geldim. Polis evden projelerimin olduğu harddiski almış. Sonra beni gözaltına alıp götürdüler.”

Yunus Karaca’nın Coşkun Koleji’nde öğrencileri ile geliştirdikleri güneş enerjili otomobil.

“İNGİLİZ YATIRIMCININ SURATINA BAKAMIYORDUM”

Yunus Karaca, sulh ceza hâkimliği tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılır.

Karaca hâlâ Türkiye’yi terk etmemekte kararlıdır: “Gözaltındaki kötü muamele sebebiyle tansiyonum 24’e yükseldi. Hastanede umursamadılar bile. Hâkim karşısına çıkartıldığımda ismimi Google’a yazmasını, projelerimi, çalışmalarımı görmesini söyledim. NASA’dan ödül aldığımı anlattım. Hâkim beni bıraktı. 1 yıl tutuksuz yargılandım. Hâlâ pozitif olmaya üretmeye çalışıyordum. Yabancı yatırımlarla görüşüyor, şirketimde istihdam sağlıyordum.”

O günlerde İngiltere’den yatırımcıların kendisi ile görüşmek için Türkiye’ye geldiğini aktaran Karaca, “Yatırımcılarla Kaynaştır projesini görüşmeye başladık. 37 milyon euro yatırmak isteriler. Bu sırada evime posta geldi. Kütahya Ağır Ceza Mahkemesi’nden. Hakkımda iddianame düzenlenmişti. 18 maddelik suçlama vardı. Dijitürk aboneliğimi iptal etmiştim. Müşteri hizmetleri ses kaydını almışlar, onu bile delil yapmışlar. Banka hesaplarım, Kimse Yok mu Derneği’ne gönderdiğim bağışlar, yardımlar vs.

O an düşündüm: Ben ne yapıyorum, bu devlet bana ne yapıyor? İngiliz yatırımcı karşımda oturuyor adamın yüzüne bakamıyorum. Adam yatırımdan bahsediyor, ülkeye para gelecek, ben o sırada özgürlüğümü düşünüyorum. Öyle uç duygular.”

Yunus Karaca, dönemin Çevre Bakanı İdris Güllüce ve Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’a Kaynaştır projesi hakkında brifing vermişti.

“KENDİ PROJEMİN İHALESİNE GİREMEZ HALE GELDİM”

Yunus Karaca gördüğü baskı sebebiyle kendi geliştirdiği projenin gözlerinin önünde koypalanmasına şahit olur.

Yapacak bir şeyi yoktur, çünkü baskı görmeye başlamıştır. Bu noktada artık Türkiye’de yaşayamayacağına karar verir:

“Bir noktadan sonra biz hiç iş yapamamaya başladık. Sistemimi kopyalayıp yüzlerce binaya taktılar. Birşey de diyemiyorum, tehdit altındayız. Kaynaştır ihaleleri giremez diye adımı çıkardılar. Kendi buluşumun ihalesine giremez oldum. Arayıp, ‘sen onlardanmışsın’ diyorlar.

İşçilerin maaşını ödeme güçlüğüne düşmeye başladım. Mecburen evimi sattım. Sonra 15 Mayıs 2018’de Meriç’ten ailece yurt dışına çıktık. Ertesi hafta mahkeme hakkımda yakalama kararı çıkarmış.”

YURT DIŞINA ÇIKIŞ

“Meriç’ten geçmeye karar verdiğimizde, çocuklara rafting yapacağımızı söyledim. Okula gitmediler o gün. Çocuklar merakla bekliyorlardı tabii. Meriç’ten geçtik, karşıda çok yoğun çalılık olan bir bölgeye çıktık. Çalılar o kadar sık ve yüksek ki adım atamıyoruz. Eşim, 7 ve 13 yaşında iki çocuğum yanımda.

Çalılıklardan ilerleyemeyince, montumu sırtıma giydim. Sırt çantamı da taktım. Kendimi sırt üstü çalılıkların üstüne atmaya başladım. Tabi 100 kiloyum. Düştüğüm yerde çalıları ezdim. Böyle kendimi ata ata çalılık bölgesini geçtik. Sonra 4,5 saat yürüyüp Yunan polisine teslim olduk. Yunanlar çok nazik davrandı. İki gün nezarette kaldık, polisler çocuklara bisküvi meyve suyu getirdi. Herkes gibi biz de bu nezaket karşısında şaşırdık. Büyük kızım gözaltında etkilendi. Dedim ki bak Meriç’te rafting yaptık bu da Survivor oldu.”

ALMANYA’YA GEÇİŞ VE YENİDEN MESLEĞE DÖNÜŞ

Yunanistan’da kısa bir süre kaldıktan sonra Almanya’ya geçen Yunus Karaca ve ailesi, şimdi yeni bir hayat kurmuş durumdalar.

En önemlisi ise Yunus Karaca tekrar mesleğini icra etmeye başlamış durumda. Üstelik eskisinden farklı olarak bu kez arkasında devlet desteğiyle:

“Şimdi Almanya’dayız çok mutluyuz. Oturumumuz çıktı. İltica mülakatında görevli beni 9 saat dinledi. Yaptığım projeleri, ödüllerimi anlattım. Bana ‘Bu Türkiye crazy’ dedi. Yetişmiş insanların kaçırılmasını anlamlandıramadı.

Kampta kaldığım sürede Almanya’daki arkadaşlar bazı görüşmeler ayarladılar çalışma alanlarımla ilgili. Alman uzmanlarla konuştuk, projelerimi anlattım. Sonra buraya Türkiye’deyken görüştüğüm İngiltere’deki yatırımcı da geldi. Bayilikler vereceklerini söyledi. Türkiye’de ulusal olarak yapmaya çalıştığımızı burada ululararası olarak yapmaya çalışacağız. İngilizlerle olmazsa Alman devletinin Teknoloji Transfer Ofisi’nden teklif var onlarla yapacağız. Yatırım değeri çok arttı burada. 100 milyon eurodan bahsediyor yatırımcılar.”

HALA BAZEN KABUSLARLA UYANIYORUM

Yunus Karaca, Almanya’da gördüğü destekten oldukça mutlu. Ancak Türkiye’de yaşadığı baskıyı hâlâ atlatabilmiş değil:

“Almanya’da demokrasiyi hissediyorum. Bazen kâbuslar görerek uyanıyorum. Yunanistan’a ayak bastığımda sırt üstü dikenlerin üstüne atlarken hiç umursamıyordum çünkü özgürlüğe kavuşmuştum, baskı psikolojisinden kurtulmuştum.

Annem hep dua ederdi. ‘Dünyada cenneti yaşayasınız, ahirette de biz bunu dünyada görmüştük diyesiniz’ diye. Sanırım annemin duası kabul oldu. Bize karşı Almanlar çok nazik davranıyor ve yeteneklerimizi değerlendirme yoluna gidiyorlar. Dil eğitimimizi veriyorlar. Maaş, yeme içme, çocuk parası veriyorlar. Türkiye’de çocuklarımı hep özel okula gönderdim. Buradaki devlet okulları özel okul gibi. Köy okulundan şehirdeki okula hepsi eşit.

Araba aldım. Burada 800 euroya araba alabiliyorsun. Millete faydalı olacağım diye yok ettiğim zamanlarımı şu an Allah bana ikram etti sanki. Hep koşturmuşum yeni yeni aile oluyoruz.”

NASA ÇALIŞANININ TUTUKLU OLMASI

NASA ödüllü birisi olarak Türkiye’de NASA çalışanı Serkan Gölge’nin iki yılı aşkın süredir tutuklu olması ise Yunus Karaca’yı en çok etkileyen konulardan:

“Serkan Gölge’nin tutukluluğu çok acı, buna esefle bakıyorum. Buna söz söylenmez. NASA’da görev almış insanlar pervasızca içeri atılıyorlar. Bebekleri bile içeri atıyorlar bitmeyen bir kin var.

Şu an Avrupa’ya gelen Türkiyeli mülteciler hep beyaz yakalı insanlar. Ben ümitliyim. Almanca hocamız ‘Benim böyle öğrencilerim olmadı daha önce’ dedi. Alman makamları bu pozitif güvenilir insanları görünce onlarla çalışmak istiyor.”

[Cevheri Güven] 5.2.2019 [https://medyabold.com/]