Yangına giden, gezmeye gidemez. [Safvet Senih]

Üstad Hazretleri bir vecizesinde diyor ki: “Bir gaye-i hayâl olmazsa, yahut nisyan (unutkanlık) basarsa, ya tenâsî edilse (unutulmuş gibi davranılsa), elbette zihinler enelere (enâniyetlere bencilliklere) dönerler, etrafında gezerler. Ene kuvvetleşiyor, bazan sinirleniyor. Enesini sevenler, başkaları sevmezler.” Yani gaye-i hayâl denilen “ana hedef” olmazsa veya o yüce hedef unutulursa, ona ulaşılmaz hep etrafında dolaşılır, durulur. Peki bizim ana hedefimiz nedir? Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye, değil mi? Bu hususta Üstad  Hazretleri,  “Karşımda  müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde EVLADIM  YANIYOR, İMANIM  TUTUŞMUŞ  YANIYOR. O yangını söndürmeye, îmanımı kurtarmaya koşuyorum!.” demiyor mu? Evet birinci hedef, imansızlık yangınını söndürmek… 

Ali Ulvi Ağabeyimiz de Hatıralar’ında şunları söylüyor:

“Yine Üstad’ın talebelerinden, samimi kardeşlerden Tâhirî (Mutlu ) Ağabey vardı. Ravza-i Mutahhara’da ağlayarak şunları anlatmıştı: ‘Bir tarihte (Ahmed Nazif Çelebi ‘tayyâre acentası’  olmuş. Aşır Efendi Caddesinde beni gördü. –Tâhirî Ağabey müjde! Tayyare acentesi oldum. Beş tane kontenjanım var, hazırlan seni hacca götüreyim. Dedi. –Nazif  Bey, çok teşekkür ederim, beni ihyâ ettin. Fakat Üstadıma danışmadan bir iş yapmam. Bana mühlet ver de danışayım. Diye cevap verdim. –Sana üç gün müsaade. Gidemeyeceksen yerine başkasını alalım… Dedi. Koştum, Üstad’a vaziyeti anlattım… Kabri Cennet olsun. Allah Cennette cem eylesin. Dedi ki: ‘Tâhiri, sana HAC  FARZ  OLDU MU?’ Ben de, ‘Efendim, benim neyim var ki, hac farz olsun. Biliyorsunuz, fakir bir adamım. Bir kalemim, bir kağıdım var’ dedim. Üstad Hazretleri, ‘Tâhirî, şeytan bazen sağdan gelir, seni Hizmetten alıkoymak ister. Eğer tayyareye bineceksen, sehayat edeceksen, o başka… Müslümanların imanı tehlikede iken, sen nasıl kendini düşünürsün? Asırlarca İslâmın müdafiî olmuş bu necip milletin gençliği bugün imana muhtaç,  küfür salgını, dinsizlik felâketi var. Senin yazın güzel, okunuyor, çabuk da yazıyorsun. Birkaç Risale daha fazla yazıp hizmet etsen daha iyi değil mi? Kitapları bastıramıyoruz, mazlumuz, zebunuz, zayıfız… Böyle bir zamanda kendini düşünüp, davayı ihmal edip, Cennet’te kendine mevki ayırmak için hacca gitmek olur mu? Ben buna râzı değilim. Ama yine sen bilirsin…’dedi. ‘Üstadım ben de bunun için sormuştum…’ dedim. Bana, ‘Tâhirî, soracak başka sual mi yoktu!  Hac sana farz olduysa, zaten sormana lüzum yok, tabiî gideceksin. Ama şu hâlde, sen bana sormadan diyecektin ki: Nazif Bey, ben yangını söndürmeye gidiyorum. YANGINA  GİDEN  ADAM,  GEZMEYE  GİDEMEZ… Nazif Beye benden de selâm söyle, yerine başka birisini göndersinler.” 

Üstad Hazretlerinin iman-Kur’an Hizmetinde herşeyi göze almak, mânevî makamlardan bile vazgeçmek prensibini Eski Said döneminde yazdığı eserlerde de görebiliyoruz:

“Beni tehdit ile vazgeçiremezler. Kesin bir azim ve gayretle, maksadımın yoluna tesadüf eden herbir tehlikeye gireceğim. Şu dünya hayatını, sıradan bir Ermeni bile, milleti için kendini feda ettiği halde; ben ki, şu hayat ile alâkam pek zayıf… Bilhassa yedi defadır şu hayat elimden uçacaktı, emaneten elimde bırakılmış. Bunu vermekten minnet etmek hakkım değildir. O ruh, kafesten ağaca uçmak, akıl baştan ümitsizliğe kaçmak istedikleri halde, ileride fedâ etmek için durduruldu. Bu hayat ile tehdit etmek hiçtir. Kaldı ki, âhiret hayatı ile tehdit ediyorlar. Ondan da hiç minnet çekmem. Şimdiki teessüf ateşiyle yanan bir olsun, onların bedduasıyla Cehennemde yansın; o teessüf ateşini içinden çıkarmak ile vicdan, maksaddan bir Firdevs (Cenneti) içine aldığı gibi, hayal da emelden bir Cenneti teşkil edecektir. Umumun mâlumu olsun ki: İki elimde iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için iki meydan savaşında iki harp ile meşgulüm. TEK  HAYATLI  OLAN  ADAM  MEYDANIMA  ÇIKMASIN.”

Evet, muhabbet fedaîleri, iman-Kur’an hizmetinin hâdimleri, bu muhteşem Üstad’ı kendilerine rehber etmeleri gerekiyor… 

[Safvet Senih] 10.5.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Taşıma su ile doları düşüremezsiniz [Tarık Ziya]

Amerikan Doları yeniden 3,62 TL'lere geldi. Borsa'nın sun'i rekorları bile doların Mayıs'ta tırmanışa geçmesine mani olamadı. Bu arada faizlerdeki artış gözden kaçırılmasın. Merkez Bankası'na sorsanız faiz artmadı, lakin piyasada bankaların mevduata senelik yüzde 14'ten fazla faiz veriyor. 

Kredilerde bir seneyi geçen vadeler için yüzde 22 şimdiden telaffuz ediliyor. Faizin artmadığı hali bu. Faizin bu şekilde yükseldiği bir ekonomide doların tepe takla olması beklenirdi. 

Gelin görün ki Türkiye o treni çoktan kaçırdı. Doların 3,87'ye kadar çıktığı günlerde, "Merkez Bankası faizi artırmalı, TL'yi cazip kılmalı. Yoksa ileride daha fazla faiz verse de tansiyonu düşüremez." ikazında bulunmuştuk. Jöleli müşavirler faizlerin indirilmesi icap ettiğini söyleyip duruyordu. Faizler inecek ve dolar da 3 TL'ye düşecekti.

PİYASAYI KREDİYLE CANLANDIRMA PROJESİ

Saray'ın yazdığı senaryodan ötesine kim cesaret gösterebilirdi ki! Faizleri sanal biçimde aşağı çekip kredilerle canlandırma senaryosu AKP hükûmetinin kolayına geldi. Böyle yapınca ekonomi büyüyecek, borçluluk millî gelire nazaran göreceli olarak azalacaktı. 

Bankalara talimatlar yağdı: Gelen herkese kredi verilecek, faizler aşağı çekilecek! Ekseriyeti batık vaziyetteki şirketlerin ödeyemeyeceğini bile bile kredilere imza atıldı. Bunların faturası 5-6 ay içinde çıkacak. Üç ayda 8 milyar liralık kredinin üzerine su içildi. Sene sonunda bu 15 milyar lirayı geçecek. Hükûmete yakın şirketleri kurtaralım derken bankaları ateşe attılar!

YÜKSEK FAİZ VE YÜKSEK KUR YENİ KRİZ DEMEK

O kadar kredi pompalandı yine de çok fazla değişmedi ekonominin seyri. Ne büyüme ne de istihdam verileri istedikleri gibi tahakkuk etti. İşsizlik ve, enflasyonu yüksek kur ve yüksek faiz cenderesinde çözmek mümkün olmadığına göre hepsi referanduma kadar oynanan bir tiyatroydu. Artık hükûmet eskisi kadar asılmayacak ipe. Asılacak ne kuvvet ne de kasada para kaldı. 

Yüksek kur yüzünden bu seneyi çift haneli enflasyonla kapatacağız. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek istediği kadar Gıda Komitesi'ni toplasın. Talimatla çarşı pazara ucuzluk geldiği ne vakit görülmüş.

VUR-KAÇ İÇİN GELEN SICAK PARAYA NİYE SEVİNİYORSUNUZ?

Esasında doların 3,52 seviyelerine gerilemesinde Amerikan Merkez Bankası'nın (FED) marttaki artıştan sonra Haziran'a kadar bekleyecek olması yegane faktör oldu. Fonlar, o tarihe kadar Türkiye gibi yüksek faiz getirisi sunan ekonomilerde vur-kaç yapmak için hızlandırılmış seyahate çıktı. 

Ne güzel değil mi? Doları yüksekten bozdur, geç Türk Lirası'na. Orada yüksek faizden nemalan, 3,52'den tekrar topla dolarları. Girerken de çıkarken de kazanıyorsun. Türkiye son üç senede işte böyle bir oyuncağa döndü fonların elinde. 

ÜÇ HAFTADA 8,9 MİLYAR DOLARI KİM ALDI?

Eskiye nazaran sözü bile edilemeyecek kadar az tutarda sıcak para girişi kurları biraz gevşetse de işin uzmanları bunun kalıcı bir düşüş olmadığının farkındaydı. Şirketler de farkındaydı. Vatandaş son üç haftada 8,7 milyar dolar aldı. Bankalardaki döviz mevduatı her ay istikrarlı biçimde artıyor. Hali hazırda 160 milyar dolar var bankalarda. 

TL'ye itimad etselerdi döviz hesapları birkaç ayda 129 milyar dolardan bu seviyelere gelmezdi. Bir iddia da şu ki son dönemde artan TL kredilerle döviz alanlar da olmuş. Hani şu hükûmetin Hazine'yi kefil yaptığı Kredi Garanti Fonu (KGF) üzerinden bankaların şirketlere tahsis ettiği krediler var ya! İşte o kredilerle döviz toplamış KOBİ'ler, holdingler. 

Böyle vakitlerde hep o dövizini bozdurana bedava çorba ikram edenleri hatırlarım! 

AKP İÇİN DEMOKRASİ LÜKS HARCAMA 

Kimsenin önünü göremediği bir atmosferde büyüme, istihdam, üretim ve sabit sermaye yatırımı teşekkül edecek, öyle mi? 

Taşıma suyla değirmen dönmez. Demokrasiyi lüks harcama sayan AKP'nin hukuk cinayetlerine bahane olarak kullandığı OHAL rejimi sanayi, ziraat ve turizm sektörlerini derin bir krize sürükledi. 

Dünya endüstri 4.0 devrimini konuşurken biz mevsimden mevsime değişmekle beraber patatesin, domatesin, kırmızı etin niye ucuzlamadığını tartışıyoruz. Sadece tartışıyoruz. 20 sene geçse de sadece tartışmış olacağız. 

Doların düştüğü her seviye hâlâ alım fırsatı olarak görülüyorsa -ki kanaatimce hâlâ öyle- domates 6 liraya da çıkar işsiz sayısı 4,5 milyonu da bulur! 

Parası 30 sene cebinden kesileceği halde 'Adamlar köprü yaptı' diyenler için bütün bunlar Türkiye'yi kıskanan dış mihrakların oyunundan ibaret! 

Oyun hepsi oyun!

[Tarık Ziya] 10.5.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Cansız rakamlar ve vicdansız adamlar [Erhan Başyurt]

‘’Adalet’’ Bakanı Bekir Bozdağ, geçtiğimiz günlerde ‘’FETÖ soruşturmalarından tutuklananların’’ sayısını açıkladı:

Bugüne kadar 149 bin kişi gözaltına alındı.

49 bin kişi tutuklandı.

35 bin kişi adli kontrolle tutuksuz yargılanıyor.

6 bin 700 kişi hakkında da yakalama kararı var ve aranıyor…

***

Sıradan bir vakaymış, olağan bir şeymiş açıkladı.

Rakamlar cansız doğru lakin açıklayan da vicdansız…

***

Aslında Bozdağ diyor ki;

Gerçekte var olmayan ‘silahlı terör örgütü’ suçlamasıyla 149 bin masum insanı gözaltına aldık ve bunlardan 49 binini de delilsiz şekilde halen hapiste tutuyoruz…

***

Yargılanmayı bekleyen 49 bin tutuklunun 16 bini kadın…

***

Kadınlar arasında yeni doğum yapan, doğumhaneden alınıp hapse atılanlar var.

Hastalıkları, yavrularına hasretleri yürek yakıyor. Bu anneler arasında sütlerini gözyaşlarıyla toprağa sağanlar var.

***

Hukuksuz şekilde tutuklanan erkeklerin önemli bir kısmı da kötü muameleye maruz kalmış.

İçlerinde ağır sağlık sorunlarıyla boğuşanlar var. Ameliyat çıkışı alınanlar, ameliyat olmak için sıra bekleyenler var.

***

Suç unsuru taşımayan, saçma sapan iddialarla hapse konulan ve mağdur edilen bu insanları ‘’Adalet’’ Bakanı, cansız bir istatistik rakamı gibi hiçbir vicdan azabı duymadan açıklıyor.

***

Bugüne kadar 149 bin insan gözaltına alınmış, bırakın tek bir silahı tek bir çakı bile bulunmamış.

Haksızlığa ve hukuksuzluklara isyan edip tek bir taş atan bile olmamış…

Ama ‘Adalet’ Bakanı ‘silahlı terör örgütü’ operasyonu diye anlatıyor.

Gazeteciler kuzu kuzu dinliyor, gazeteler sorgulamadan yayınlıyor, okurlar da itiraz etmiyor.

***

Bir de kurbanların, mağdur aileleri ve yakınları var…

Gözaltına alınanların büyük çoğunluğu ya çalıştıkları kurumlardan ihraç edilmiş ya da işyerlerine el konulmuş durumda.

Ailelerine, çocuklarına kim bakıyor? Kaçı evlerine ekmek götürebiliyor?

Kurbanların annelerinin gözyaşlarını, babaların yürek yangınını kim söndürüyor?

***

Hukuksuzluk öyle başını aldı gidiyor ki, hâkimlerin tahliye kararı vermesi artık açıktan engelleniyor.

Hukuka uymakta ısrar edip siyasi talimatı yerine getirmeyenler de ‘silahlı terör örgütü üyesi’ suçlamasıyla hapse atılıyor.

***

Gerçekleri yazan medya kuruluşları bir bir susturuldu.

Gerçekleri dillendiren aydınlar ve gazeteciler hapse konuldu.

Gerçeklere yer veren sosyal medya hesaplarına bile anında müdahale ediliyor.

***

Adaleti tesis etmekle görevli Bakan Bozdağ, adaleti nasıl katlettiklerini basın toplantısıyla anlatıyor.

Rakamların büyüklüğüyle övünüyor.

Oysa o korkunç rakamlar, adaletsizliğin nasıl büyük olduğunun ve zulmün büyüklüğünün göstergesi…

***

Acı gerçek şu ki:

Rakamlar cansız, açıklayan vicdansız ama mağdurlar birer insan…

Suçüstü olan AK Parti iktidarı, iyi eğitim görmüş dindarlara, şuursuzca kendisine biat etmedikleri için haset duygusuyla yoğrulmuş bir nefret operasyonu yürütüyor.

[Erhan Başyurt] 10.5.2017 [TR724]

21. Yüzyılda halifelik yeniden canlandırılabilir mi? [Dr. Serdar Efeoğlu]

AKP iktidarının, dindar kitleyi dinamik tutma adına istismar ettiği konulardan birisini de  “Halifelik” oluşturuyor. 3 Mart 1924’de tarihe karışan ve yüz yıllık süre içinde Müslüman ülkelerde karşılık bulamayan hilafetin sihirli bir değnek gibi İslam Dünyasının bütün problemlerini çözeceği propagandası yapılıyor.

ROMANTİK VE HAYALPEREST İDEALLER

Bu anlayışa göre Türkiye’nin ve elbette Erdoğan’ın liderliğinde “Hilafet” yeniden ihya edilecek ve İslam Dünyası büyük bir güç haline gelecek. “Biraz mistik, biraz da romantik ve hayalci” özellikler taşıyan bu yaklaşımın başarılı olma şansı var mı? Buna cevap vermek için halifeliğin konumunu, tarihi süreçteki değişimini, ulemanın halifeliğe ait değerlendirmelerini bilmek gerekiyor.

“Hilafet”, İslam devletlerinde Peygamberimiz (SAV)’den sonraki devlet başkanlığı kurumunu ifade etmek için kullanıldı. Şiiler ise halife yerine “İmam, İmamet” kelimelerini kullandılar. “Hilafet” kelimesi Kur’an’da yer almasa da, insanın Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğu sıkça tekrarlanmıştır. Hadislerde ise “imam, emir, halife” gibi ifadelerle devlet başkanı kastedilmiş ve adil devlet başkanı övülmüştür. “Halife” ifadesi Hz. Peygamber (SAV)’in risalet yönü hariç olmak üzere O’nun dünyevi otoritesini temsil etmek ve dinin hükümlerini uygulama görevlerini yerine getirme anlamında kullanılmıştır.

Kur’an ve hadislerde devlet başkanının nitelikleri, görevleri, sorumlulukları gibi konularda ayrıntılı hükümler yer almamaktadır. Bununla birlikte Peygamberimizin (SAV) uygulamalarını, Dört Halife, Emeviler ve Abbasiler devrindeki gelişmeleri değerlendiren âlimler ve siyasetname yazarları eserlerinde; halifenin seçilme usulü, sahip olması gereken nitelikler, görev ve sorumluluklarını açıklayarak temel ölçüler belirlediler.

Dört Halife Devrinde Hz. Ebubekir’in Hz. Ömer’i tayin etmesi dışında üç halife seçimle belirlendi. Emevilerde ise Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesiyle hilafet, babadan oğla geçen saltanata dönüştü. Yezid’in halifeliğine karşı çıkan Hz. Hüseyin ve yanındakiler Kerbela’da İslam tarihinin en büyük facialarından birine maruz kaldılar.

Emevi hükümdarlarının tamamen istibdada dönüşen halifeliklerinin meşruiyeti, İslam tarihi boyunca hep tartışıldı. Dönemin âlimleri, Emevilerin hilafet anlayışını benimsemeseler de bir iç savaş endişesiyle baskıcı idareye itaat ettiler. Abbasiler ise Peygamberimizin amcası Hz. Abbas’ın soyundan gelmelerini bir gerekçe olarak kullanarak meşruiyet sağlamayı amaçladılar. Dünyevi özellikleri öne çıksa da halka dindar görünmeye gayret ettiler.

Emevi ve Abbasi halifeleri, Ömer bin Abdülaziz gibi istisnalar olsa da lüks saraylarda büyük bir debdebe içinde yaşadılar. Abbasilerin zayıflamasıyla halifelerin önce Büveyhoğullarının sonra da Selçukluların kontrolüne girmesiyle, halifelik sembolik bir kuruma dönüştü.

Abbasiler devrinde başka yerlerde de halifeler ortaya çıktı. İspanya’da hâkim olan Endülüs hükümdarları Abbasi hilafetini tanımayarak halife unvanını kullandıkları gibi, bu devletin yıkılmasından sonra kurulan devletçiklerde de halife unvanı kullanıldı. Şii Fatımiler de “Emirü’l Müslimin” unvanını üç asra yakın kullandılar. 1258’de Bağdat’a giren Moğolların Abbasilere son vermesinden sonra Memlûkler, 1261’de Abbasî soyundan Mustansır’ı halife ilan ederek hilafeti yeniden canlandırdılar.

Osmanlı hükümdarları ise “Hakka riayetle adaletle hükmeden ve şeriatı uygulayan sultanlar halife unvanını kullanabilir” şeklinde bir gerekçe ile I. Murat’tan itibaren “halife” unvanını kullandılar. Bazı kaynaklarda Mısır’ın fethi sonrasında son Halifenin bir merasimle hilafeti Yavuz’a devrettiğine dair bilgiler yer alsa da tarihçiler bunun doğru olmadığında ittifak halindedir.

Hilafete dair Osmanlı döneminde yazılan eserlerde üzerinde durulan önemli bir konu, hilafetin sadece Kureyş soyundan gelenlerin hakkı olup olmadığı meselesi oldu. Kanuni devri vezirlerinden Lütfi Paşa böyle bir şartın olmadığını, Kanuni’nin zamanın imamı olduğunu ve bütün Müslümanların onun imamlığını tasdik ettiğini ileri sürmekteydi. Dönemin Şeyhülislamı Ebussuud Efendi ise Halifenin Kureyş’ten olması mevzuuna hiç temas etmeden resmi evraklara Kanuni’nin bütün Müslümanların halifesi olduğunu belirten ifadeler koydurdu.

KÜÇÜK KAYNARCA’DAN ABDÜLHAMİT’E

Osmanlılarda halifelik vurgusunun öne çıkmasında önemli bir aşamayı Ruslarla yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması oluşturdu. Antlaşmada; bağımsız olan Kırım’ın “dini yönden Müslümanların halifesi olan Osmanlı padişahına bağlı olduğu” ifadesi yer aldı. Osmanlı padişahları, 19. Yüzyılda yaşanan Batı yayılmacılığı karşısında Müslümanlara yardım etmeyi bir yükümlülük olarak gördüler. Özellikle kaybedilen topraklarda kalan Müslüman halkın Osmanlı halifesine bağlı olduğu yapılan anlaşmalara konulmaya çalışıldı.

1876’da kabul edilen Kanun-i Esasi ile Padişahın “Halifelik” statüsü anayasal bir konum kazandı. Fakat bu sefer de siyasi ve dini iki farklı konum ortaya çıktı. II. Abdülhamit halifeliği, “Düvel-i Muazzama” karşısında denge siyasetinin önemli bir unsuru olarak görerek güçlendirmeye çalıştı. Milyonlarca Müslümanı harekete geçirebilecek bir potansiyel olarak hilafeti öne çıkardı. İngiliz hâkimiyetinde bulunan Mısır ve Hindistan’a yönelik çalışmalar yaptırdı. Hac dönemleri değerlendirilerek bütün Müslümanlara ulaşılmaya çalışıldı. 33 yıl süren saltanatı boyunca halifelik hep ön planda oldu.

Türkiye 1924’de halifeliği kaldırarak bu tarihi kuruma son verdi. Karar Hindistan, Mısır ve Uzakdoğu’da şaşkınlıkla karşılanarak tepki gösterildi. Ancak geri adım atılmayınca halifelik için Vahdettin, Abdülmecid Efendi, Afgan Kralı Emanullah Han, Mekke Şerifi Hüseyin, Şeyh Sünüsi gibi isimler ortaya atıldı. Bu amaçla birçok kongre toplandı ise de bir sonuç alınamadı. Hilafet meselesi zamanla önemini kaybederek sınırlı sayıda kişi tarafından gündemde tutuldu.

ADALETİ ESAS ALMAYAN BİR HİLAFET OLABİLİR Mİ?

Görüldüğü gibi hilafet, Dört Halife sonrasında saltanata dönüşmüş, meşveret ve seçim terkedilmiştir. Bir başka mesele, halifeliğin diğer devletler tarafından kabulüdür. Fatımiler ve Safeviler’de olduğu gibi Şii devletler, Sünni halifeyi zaten kabul etmemektedir. Günümüzde egemen bir devletin başka bir lideri “Halife” olarak kabulü de çok zordur.

En büyük tartışmalardan birisi de “İmamlar Kureyştendir” hadisiyle ilgilidir. İmam Şafii, Ahmet bin Hanbel ve İmam Gazali gibi birçok âlim halifeliğin Kureyş’e ait olduğu düşüncesindedir. Buna karşılık İbn-i Haldun bu hadisin o dönemin şartları içinde değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmüş, M. Hamidullah da aynı yaklaşımı benimsemiştir.

Müslüman devletlerin en büyük organizasyonu olan İslam Konferansı Teşkilatı’nın Ramazan ayının başlangıcı ve dini bayramlar başta olmak üzere temel konularda bile bir birliktelik sağlayamadığı dikkate alındığında, Müslüman ülkelerin bir lideri kabullenme ihtimalinin çok düşük olduğu açıkça görülecektir. Bu durum AKP’nin Halifeliği gündemde tutmasının içe dönük bir propagandadan başka bir karşılığı olmadığının göstergesidir.

Osmanlılar hilafeti, zayıflama devrinin bir siyaseti olarak öne çıkardılar. Ancak hilafet propagandasına rağmen Abdülhamit devrinde Müslümanların yoğun olarak yaşadığı; Kars, Ardahan, Batum, Bosna-Hersek, Kıbrıs, Tunus, Mısır kaybedildi. I. Dünya Savaşı’nda cihat fetvasına rağmen sömürge altındaki Müslüman toplumlar bu çağrıya iştirak etmedikleri gibi, Osmanlı Devleti savaşın en sıkıntılı döneminde Mekke Şerifi Hüseyin’in isyanıyla da uğraşmak zorunda kaldı.

Önemli konulardan birisi de halifenin sahip olması gereken vasıflardır. Çok farklı zihniyet dünyasından gelen Müslüman toplumların bunda ittifak etmeleri zordur. Halifenin nitelikleri hakkında Bediüzzaman “Hulefa-yı Raşidîn herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler” demektedir. Dolayısıyla unvandan da öte devlet başkanlığının adaleti esas alması, hak ve hürriyetlerin yaşandığı bir ortam oluşturması gerekmektedir.

On binlerce insanı hukuk katliamı ile hapse atan, en temel insan haklarına bile riayet etmeyen, bu yanlışlarıyla askeri dönemleri bile mumla aratan bir yönetimin en temel şartları yerine getirmemişken halifelik vurgusu yapmasının bir propagandadan öte gitmeyeceği ve kandırılmaya müsait kitleleri manipüle etmekten başka bir işe yaramayacağı açıktır. Gerçekler anlaşıldığında ise “atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmiş” olacaktır.

Kaynaklar: C. Avcı, A. Özcan, “Hilafet”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 17;  İ. Kayaoğlu, “Halifelik”, İİED, S. 4, 1980; T. Buzpınar, “Osmanlı Hilafeti Meselesi: Bir Literatür Değerlendirmesi”, TALİD, C. 2, S. 1, 2004.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 10.5.2017 [TR724]

Eleştiride ölçü ve IFLC [Mahmut Akpınar]

Dil ve kültür festivalinin hazırlıkların yapıldığına dair bilgiler alıyoruz. Sanırım dil ve kültür festivali IFLC bu yıl da aksamadan yapılacak. Konu üzerine sosyal medyada biz dizi tartışma oldu. Bazıları Türkiye’de böylesine ağır acıların, zulümlerin yaşandığı bir dönemde bu festivallerin yapılmasını lüks, gereksiz bulurken bazıları da: “Hayır! Başlanılan yararlı bir iş her durumda devam etmeli, geri adım atılmamalı” diyor. Her iki görüşe de saygı göstermek lazım. Aslında farklı düşüncelere, görüşlere her kimden gelirse gelsin saygı göstermek, dinlemek, dikkate almak gerekiyor.

Son dönem ülke ağır ve travmatik bir dönemden geçiyor ve maalesef bu sürecin kurbanı Hizmet Hareketi mensupları. Her gün kadın, çoluk çocuk, yaşlı, esnaf, memur binlerce insanı tarihte eşine az rastlanır bir nefret ve kinle gözaltına alıyor, tutukluyor hapislere atıyorlar. Böyle bir ortamda bazı insanların özellikle de erbabı kalemin farklı görüş ve düşünceleri dile getirmesi bazılarını rahatsız edebiliyor. Böylesi zamanlarda “dışarıya malzeme vermemek” ve “içteki sorgulamaları kenara bırakmak” gerektiğini düşünüyorlar. Bu hissiyat elbette önemli. İnsanlar acı içinde inlerken yeni ve yararsız tartışmalar gereksiz. Ancak bir fikir beyanını, farklı ifade tarzını “ihanet” gibi görmek ve linç etmeye girişmek bundan çok daha zararlı bir durum.

USUL ESASA TAKADDÜM EDER

Eleştiriyi, yeni-farklı görüş sunmayı veya buna karşı çıkmayı öncelikle usul açısında ele almak lazım. “Usul esasa takaddüm eder” Mecelle’nin temel kaidelerinden birisidir. Ne, niçin, ne zaman sorgulanmalı ama önce “nasıl sorulmalı?”, “nasıl sorgulanmalı?”, “problemler-hatalar nasıl dile getirilmeli?” üzerinde durmak gerekiyor.  Yoksa “sorma!”, “araştırma!”, “eleştirme!” demek bizi dar bir alana hapseder, çürümeye kokuşmaya mahkum eder. Sebep sonuç ilişkisini irdelemeden, yeni yollar usuller aramadan daha iyiye, güzele ulaşmanın imkanı yoktur. Merak ilmin hocasıdır. Problemler soru sormadan, tetkik etmeden anlaşılmaz. Bu nedenle yeni bir fikir sunana, alternatif geliştirene, çözüm üretene kem gözle bakmak, onu bastırmak, baskılamak, susturmak İslam dünyasının asırlardır içinde bulunduğu cendereden çıkmaya yardımcı olmayacaktır. İnsanlara “söyleme!”, “yazma!”, “konuşma!” demek yerine, “şu ilkelere/usullere dikkat ederek konuşsanız” demek daha yararlı olur. Her kim, her ne derse desin usule, edebe, üsluba dikkat etmeli, yazdıklarında/konuştuklarında iç-dış ayrımı yapmadan seviyeyi korumalıdır. Eğer üslup namusumuz ise buna azami itina göstermeliyiz.

Usule ve üsluba dikkat ettikten sonra meşveret, demokratik kültür farklı görüşlerin ifadesini gerektirir. Globalleşen dünyada istişare formel, klasik yollarla yapılması gerekmiyor. Nitekim günümüz dünyasında E-DEMOKRASİ diye bir şey var. Artık anketler, dijital kamuoyu yoklamaları, bazı konulara yönelik oylamalar artık çoğulcu, katılımcı demokrasinin yöntemleri arasında. Pek çok demokratik ülkede merkezi hükümetler, bakanlıklar, yerel yönetimler karar süreçlerinde bu tür tartışmalar açmakta, oylamalar yapmakta ve toplumun sesini daha kolay, daha ucuza ve hızlı şekilde almaktadır. “Bu tür konular sosyal medyada tartışılır mı?” demek doğru değil. İnternet artık demokrasinin en önemli platformlarından. Dünyanın pek çok demokrasisinde genel-yerel seçimler dijital yöntemlerle yapılıyor ve sayılıyor. Bu nedenle sosyal medyada yapılan bu tür tartışmalar yadırganmamalı. Nitekim IFLC ekibine sosyal medyadaki son tartışmanın yeni ufuklar açtığı kanaatindeyiz. Yeter ki üsluba dikkate edilsin, insanların kişiliğine, düşüncesine saygı gösterilsin!

Ayrıca bu türden tartışmaların Hizmet Hareketinin globalleşmesine, şeffaflaşmasına ve üzerine atılı bazı ithamlardan (kapalılık, gizem, katı hiyerarşi vd) kurtulmasına vesile olacaktır. Aksi “kol kırılsın yen içinde kalsın” anlayışının tezahürü olarak görülebilir.

MÜZAKERE KÜLTÜRÜ EKSİK

Doğu toplumları olarak biz bir konuyu konuşmayı, müzakere etmeyi başaramıyoruz. Fikrimize karşı çıkıldığında söyleyenin zatını, şahsiyetini de hedef alarak saldırıya veya gereksiz bir şekilde savunmaya geçiyoruz. Oysa sadece düşünceyi/teklifi ele alsak ve onun üzerinden lehte/aleyhte ve usulüne uygun, üsluba dikkate ederek kişilik haklarını ihlal etmeden fikrimizi açıklasak bir savaş alanı haline gelen sosyal medya bir meşveret alanı olacak. Bu konuda dikkatli davranan Hizmet insanları dahi maalesef bazen sosyal medyada soğukkanlılığını koruyamayabiliyor. Teklifler, eleştiriler “davaya ihanet”, “harekete zarar” gibi görülebiliyor. Kanaatimizce temel esaslar dışında herşeyi onaylamak, baş sallamak davaya sadakat değildir Bazen isabetliyi arama-bulma adına sorgulamak sadakattir! Sana benzeyen, senin gibi düşünen seni onaylayanlarla yapılana “toplantı” denebilir ama istişare denmez; İstişare her çiçekten bal almaktır.

Farklı bir şey söyleyeni “fitne çıkaran” görmek, dışlamak, susturmak bir yapıyı güçlü ve yekvücut yapmaz. Bilakis bu yaklaşım hataları görmeyi engeller. Herkesin her şeyi aynı düşünüp benzer tepkiler verdiği homojen yapılar doğurgan-üretken o-la-maz. Farklı olanı anlamak, farklı düşünceyi değerlendirmek gerekir. Eleştiren haksız ve isabetsiz olabilir, eleştirisi dikkate değer de olmayabilir ama çözüm red ve linç olmamalıdır. Hizmet Hareketi Cemaatten Camiaya evrilecekse, tüm insanlığa hitap eden sivil-global bir hareket olacaksa farklılıklara, eleştirilere açık olmalıdır. Bir problem, sıkıntı, yanlış görüyorsanız ve konuşmuyorsanız susmak “dilsiz şeytan” olmak olabilir. Doğru bildiğiniz veya doğru olduğunu düşündüğünüz bir konuda edeple, üslubunca konuşmak/yazmak ve tamire matuf eleştiri bir HAK ve GÖREVdir. Sizin gibi düşünmüyor, onaylamıyor, farklı teklif sunuyor diye insanları linç ve tahkir etmek demokratik olmadığı gibi İslami de değildir.

MAĞDURİYETLER BU YOLLA DA ANLATILABİLİR

IFLC bir eğlence, türkü-şarkı platformu olarak görülmemeli. Bu inisiyatif toplumlar, kültürler arasında köprüler inşa etme, “hep birlikte yeni bir dünya” kurma arzusunun tezahürü. Özellikle Türkiye’de yüz binler mahkum, mağdur perişan iken bu festivalin eğlence formunda, türkülü şarkılı yapılması acı içindeki insanları üzebilir. Ancak formatı değiştirilebilir. Bu yıl IFLC anneden koparılan bebelerin, babaya hasret çocukların, bölünmüş ailelerin sesinin tiyatral dille duyurulacağı platform olabilir. Türkiye’de yaşanan dramatik, trajik olaylar tiyatro-opera formunda işlenebilir. Sadece bizim değil, farklı milletlerin farklı zamanlarda yaşadığı acılar, sürgünler, baskılar konu alınabilir. Nefret ve düşmanlığın zararları, milletlere maddi manevi faturası sahnelenebilir.

Pek çok mecranın yitirildiği, imkanların gasp edildiği böylesi bir dönemde Sosyal medya/internet önemli imkanlar sunuyor. Adeta E-İSTİŞARE ortamı oluyor. Hizmet insanları toleranslı, meşverete açık, saygı/sevgi dolu insanlardır. Üslupsuzları, küfürbazları, salya akıtanları muhatap almadan edebi/üslubu koruyarak, ithamlara girmeden pekâlâ sosyal medyayı/interneti yararlı mecralar olarak kullanabiliriz.

[Mahmut Akpınar] 10.5.2017 [TR724]

Rehin tutulan annenin 11 yaşındaki kızından mektup var [Kemal Devran]

‘NE OLUR ANNEMİ TUTUKSUZ YARGILAYIN’

Hizmet Hareketine yönelik cadı avı operasyonları devam ederken aranan şahıslar yakalanamayınca rehin alınan aile fertlerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. AKP’nin proje mahkemeleri ve tasfiyeleriyle bağımsızlığını yitiren Türk yargısı suçun şahsiliği ilkesini hilal ederek ciddi mağduriyetlere imza atıyor. Eşi yakalanamadığı için tutuklanan anne Nejla Akdağ’ın 11 yaşındaki kızı, yazdığı mektupta hâkimlere “Geceleri uyuyamıyoruz. Ne olur annemi tutuksuz yargılayın” diye sesleniyor.

“Eşin gelsin seni bırakayım” denilerek rehin alınan ve tutuklanan kadınlardan biri de Nejla Akdağ. Öğretmenlik mesleğinden ihraç edilen 3 çocuk annesi Akdağ, hipotroid hastası ve uzun süre ayakta ve kapalı alanda kalamayacağına dair heyet raporu var. Buna rağmen 4 aylık tutukluk sürecinin 17 gününü tek başına hücre hapsinde geçirdi. Karar öncesi Sulh Ceza Hakimine verdiği 86 yaşındaki felçli yatalak annesinin bakımından sorumlu olduğuna dair raporun da bir anlamı kalmadı artık. Çünkü tutuklandıktan 10 gün sonra bakıma muhtaç annesi daha fazla dayanamayıp hayata gözlerini yumdu.

Nejla Akdağ, annesinin cenaze törenine ise aynı gün Edirne Cezaevi’nden Tekirdağ Cezaevine sevk edilmesi nedeniyle katılamadı. Hiçbir gelirleri olmadığından çocuklarının ziyaretine gelmesi de zorlaştı.

3 aylık tutukluluğu süresinde 10 kilo kaybeden ve vücudunda yaralar oluşan Akdağ’ın sağlık sorunları baş gösterdi. Sağlık raporları nedeniyle çok sayıda tahliye dilekçesi veren Akdağ’ın üniversiteli oğlu, savcının, ‘baban gelsin anneni bırakayım’ sözleriyle adliyeden eli boş döndü.

3 ÇOCUĞUN HAYATI ALT ÜST OLDU

Verilen tutuklama kararıyla Akdağ’ın 3 çocuğunun da tüm hayatı olumsuz yönde değişti. Akdağ’ın başka bir şehirde üniversitede okuyan oğlu okulu bırakıp 2 kız kardeşine bakmak ve iş bulabilmek için evlerine döndü. Okul birincisi kızları psikolojisi bozulduğu için artık okula bile gitmek istemiyor. 11 yaşındaki en küçük kızları ise anne ve babalarının arkasından sıklıkla gözyaşı döküyor. Geceleri ancak abisi veya ablasının yanında uyuyabiliyor.

Başlarında tek aile büyüğü, bir kulağı duymayan, bir böbreği iflas etmiş ağır prostat, yüksek tansiyon ve kalp hastası 83 yaşındaki dedeleri kalmış. Milli Eğitim’den ihraç edilen ve evden ayrılırken iş bulmaya gidiyorum diyen babalarından ise haber alamıyorlar.

BEN SADECE ANNEMİ İSTİYORUM

Akdağ’ın 11 yaşındaki kızı, mektubunda abisinin para kazanmak için üniversite eğitimini bıraktığını, okul birincisi ablasının ise ruh sağlının bozulduğundan, okula gitmek istemediğini anlattı.

Küçük kız mektubuna şu sözlerle başlıyor:

“Ben ……. AKDAĞ. 11 yaşındayım. Bundan 3 ay öncesine kadar yaşıtlarım gibi sabah okuluma gider öğle tatilinde güle oynaya kantinde hoş beş eder, okul çıkışı ise koşa koşa eve gelirdim. Annem güler yüzü ile beni kapıda karşılardı. Ablamla şakalaşmalarımızın sonu hep sarılmayla biterdi. Sonra babam eve geldiğinde boynuna atlardım. Hep birlikte aynı sofraya oturur, herkes gibi muhabbete dalardık. Her akşam yatmadan önce üniversitede okuyan abimi arar öyle yatardım. Huzur içinde. Ta ki polisler 30 Ağustos 2016 tarihinde evimize gelene dek…”

Evden ayrılırken iş bulmaya gidiyorum diyen babasından haber alamadıklarını anlatıyor. Okula gidemediğini geceleri uyuyamadığını anlatan küçük kız, cezaevine ziyaret gittiklerinde annesinin yaralarını gizlemeye çalışmasına dayanamadığını söylüyor. Küçük kız mektubunu, “Ne hissettiğimi bilemezsiniz. Geceleri hasretinden uyuyamıyorum. Ben sadece annemi istiyorum. Yine yargılansın ama ne olur tutuksuz yargılansın” sözleriyle bitiriyor.

GÖZALTINDA PSİKOLOJİK İŞKENCE

Nejla Akdağ, 30 Ağustos 2016’da evini basan polisler tarafından çocuklarının gözü önünde ters kelepçe takılarak gözaltına alındı. 2 gün gözaltında kaldı ve serbest bırakıldı.  Nezarethanede psikolojik işkenceye maruz kalan Akdağ, başörtüsü alınarak rencide edildiğini, ibadet yapmasına izin verilmediğini, kaldığı bölümde baygınlık geçirdiğini hastanede iğne ile uyandırılıp yeniden sorguya götürüldüğünü anlattı.

1 Eylül 2016’da öğretmenlikten ihraç edildiğini öğrenen Nejla Akdağ, 27 Ocak 2017’de Edirne’deki evlerini basan polisler tarafından yeniden gözaltına alındı. 3 gün süren sorguda kocasının nerede olduğu soruldu. Kocasıyla birlikte kamudan ihraç edildiklerini, kocasının iş bulabilmek için başka şehre gittiğini anlatsa da polis, “kocan gelirse seni bırakırız” dedi. Akdağ, çıkarıldığı Sulh Ceza Hakimliği’nde tutuklandı. Akdağ’ın tutuklama gerekçesinde Bylock programı kullanıyor olması gösterildi. Kullandığına dair bir delil ise gösterilmedi. Nejla Akdağ, ne olduğunu bilmediği programın telefonunda kesinlikle yüklü olmadığını söylese de karar değişmedi.

[Kemal Devran] 10.5.2017 [TR724]

Erdoğanizm, yeni bir din mi cehalet mi? [Analiz: Erman Yalaz]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, geçen hafta Rusya’dan dönerken gazetecilere konuşuyor. Konu 16 Nisan Referandumu’nda hayır verenler. Erdoğan, “Her yerde bunun örneğini veriyorum. Peygamberimiz dahi, ki tüm insanlığa gönderilmiş bir peygamberdir, herkesi kucaklayamadı.” diyor.

Seçim dönemlerinde umre ziyareti yapmadan, meydanlarda Kur’an-ı Kerim ile oy istenmesine varıncaya kadar onlarca suistimale bir yenisi daha ekleniyor. Erdoğan, bu kez Hz. Muhammed’i (sav) örnek vererek, referandumda kendisine oy vermeyen başka siyasi fikirlerdeki kişileri, bu söylemle ötekileştiriyor. Bunu ilk kez mi yapıyor? Hayır tabi ki… Erdoğan ve şurekasının nefret söylemi, ötekileştirme çetelesi kabarık…

Başlığa bakıp, ne demek istiyorsun, onlar cahilse, sen de cahillik yapıyorsun demeyin lütfen. İzah edeceğim her şeyi. Önce son 7 yılda ortaya saçılmış; somut hiçbir itiraza ve icraata konu olmamış Tayyip Erdoğan ile ilgili söylenmiş, hala sosyal medyada dolaşan şu laf-ı güzafları bir hatırlayalım.

“Biz başbakanımızın aşığıyız. Başbakanımız bizim için adeta ikinci peygamber gibidir” (Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser)

“Urfa şanlı ise, Maraş kahramansa; Rize, İstanbul ve Siirt de mübarektir. Çünkü bu üç şehir TC tarihinin en büyük liderinin doğmasına vesile olmuştur” (Egemen Bağış- Bakan)

“… Sayın Başbakanımıza dokunmak bile bence ibadettir… Çünkü varlığıyla bize enerji veriyor…” (Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin)

“… Bu (açılış yapmak) başbakanımızın sünnetidir ya” (Milletvekili Agah Kafkas)

“Olum ben her gün, her Cuma bir tane ayet sallıyorum” (Egemen Bağış- Bakan)

“Peygamberimiz Mekke’yi fethedip oraya girerken muhtemelen tabii şimdi buradan biz çıktık, geri geldik ve Mekke’yi fethettik, insanlar fevç fevç İslam’a giriyorlar. Muhtemelen kendisine bir pay çıkardı oradan. Bakın biz böyle bir medeniyetin, böyle bir inancın temsilcileriyiz. İnsanın biraz gururlanması doğal bir şeydir, insanidir. Ama hemen ikaz ediliyor. ‘İstiğfar et, Allah tövbeleri çokça kabul edendir.’ Onun için biz kendimize pay çıkarmıyoruz başörtüsü yasağını kaldırdık diye” (Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala)

“Tayyip, Allah yolunun bekçisidir, Tayyib’i üzmek Allah’ı üzmektir” (Partili bir kadın. İlahilerle Hakka Çağrı kitabı)

“Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider var. İşte bunun önünü kesmek istediler” (Düzce Milletvekili Fevai Arslan)

“Erdoğan için her gün 2 rekat şükür namazı kılınmalı” (İstanbul Milletvekili Oktay Saral)

….

PAÇALARINA KADAR CEHALET SÜZÜLENLERİN DEMESİ…

Padişahlık, Sultanlık, Başkanlık değil; bundan kaynaklanan övme hissi de değil. Bu başka bir şey. Erdoğan fanatizminin simgesi, şuur altı müktesebatını ortaya koyan örnekler bunlar. Tırnak içinde yazıyorum lütfen dikkat; ‘İkinci Peygamber gibidir’ ‘Doğduğu il Rize kutsaldır, hatta hanım memleketi mübarektir’ ‘Ona dokunmak ibadettir’, ‘Onun sünneti vardır’, ‘Onun gözdesi bakanlar her gün, her Cuma bir ayet sallar’, ‘Peygamber de gururlanmıştır, ikaz edilmiştir’ ama onlarda, AKP’lilerde, bakanlarda, yönetenlerinde gururlanma yoktur. ‘Onu üzmek Allah’ı üzmek gibidir’, ‘O Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplamıştır’, ‘Onun için şükür namazı kılınmalıdır’…

Yorucu, bir o kadar ağır, bir o kadar paçalarından cehalet süzülen kişilerin hadsizlikleri belki de.

Muhatap kişi, şimdi Cumhurbaşkanı, başkan… Dün Başbakan’dı. Konuşanlar, AKP’li. Kimi milletvekili kimi il başkanı, kimi bakan. Sözlerin üzerinden geçen yıllar suçu hafifletmiyor; ağırlaştırıyor. Çünkü bir iki tanesi dışında ihraç, tekzip, düzeltme olmamış.

İSLAMCILARIN BÜYÜK ÇIKMAZI: SLOGANCILIK

Bu bir ötekileştirme operasyonu. Siyasal İslamın en büyük çıkmazlarından biri; sloganlaştırma. Bunu yaparken dini ve bütün değerlerini kontrolsüz şekilde kullanma. Kendine pay çıkarıp, kendi düşüncesinden olmayanı diğer, başka; öteki ilan etme.

Bu ötekileştirme dilinin mimarı kuşkusuz ismi anılan kişi. Onun da Gezi olaylarından itibaren şuuraltı müktesebatı hortlamıştı malum. Milyonlara ‘Çapulcular’ diyerek başladı iş. Öncesi de vardı tabi. ‘Artistik yapma! Hadi, ananı da al git buradan!’ demişti. (Mersin’de anamızı ağlattınız diyen çiftçiye)

İKİ AYYAŞ’IN YAPTIĞI YASA

Sonra hedef büyüttü. ‘Bi taraf olan bertaraf olur’ (TÜSİAD’a). Daha derin tartışmalara neden olan sözleri oldu. ‘İki ayyaşın yaptığı yasa muteber oluyor da  dinin emrettiği bir yasa sizin için neden reddedilmesi gerekiyor’ (Atatürk ve İnönü’ye kastetti tartışması başlamıştı), ‘Afedersin Ermeni’, ‘Kılıçdaroğlu, sen Alevisin, ben Sünni’, ‘Niye kaçıyorsun lan İsrail dölü!?’ (Kendini yuhlayan ve kaçan bir madenciye)

HAŞHAŞİ, PARALEL VE SONRASI

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları açığa çıkınca Hizmet Hareketine, siyasilere ve muhaliflere karşı dili giderek ağırlaştı. ‘Paralel yapı’ ‘Haşhaşi’, ‘Sahte Peygamber’. Sonra sağ-sol, Kürt-Türk herkese salvolar; ‘Kalleşler, Hainler, Alçaklar, Darbeciler, Teröristler…’ Her seçimde yeni nefret kelimeleri söylendi. Bir vakit geldi, iç düşmanlar tükendi, tüketildi. Bu kez Almanya’ya Hollanda’ya, batıya yöneldi sözler, ‘Nazi kalıntısı, Faşist bunlar…’

ÖTEKİLEŞTİRME SİYASETİ ÜLKEYİ BÖLDÜ, BATIDAN UZAKLAŞTIRDI

Bütün bu sözleri söyleyenler, başta ve en çok da Erdoğan dini literatürü, kutsalları kullanırken hep bunu yaptı. Maalesef siyasetlerinin temeli olan bu nefret dili, derin yaralar açmasına rağmen, hiç değişmedi. Türkiye’yi gerçek demokrasiden, diyalogtan, hoşgörüden, çok kültürlülükten, batıdan, medeni değerlerden uzaklaştırdı. Ülkeyi kamplara böldü, ötekileştirdi, ötekileştirmeye devam ediyor.

Baştaki izahata dönelim. Bu bir yeni din değil. Erdoğanizm. Dini istedikleri gibi kullanma anlayışı. İslamcı Makyevelizm belki de. Politika yapma biçimleri bu. Hedefe giden yolda her yol mübah olduğundan seviye de söylem de, fikir de zikir de yerlerde…

Tam da Nuray Mert’in tespit ettiği gibi İslamcılık ile gerçek Müslümanlar arasındaki ayrımı ayan beyan ortaya koyan bir yaklaşımın tezahürü tüm bu söylemler.  ‘İslamcılık Çirkin İtiraf’ yazısında Hayrettin Karaman’ın şu yazısındaki cümleleri alıntılamış Nuray Mert:

“Ülkenin resmi ve anayasal düzeni İslamcı bir partinin kurulmasına ve amacını gerçekleştirmek için çalışmasına izin vermiyor. Peki, bu durumda siyaseti ve partiyi amaçları için kullanmak isteyen İslamcılar ne yapacaklar? Makul, zamanında, yerinde, usulüne uygun adımlar, söylem ve eylemlerle amaçlarına hizmet etmeye çalışacaklar… İslamcı, parti dahil bütün araçları ve imkânları davası için kullanır, kullanışsız olanlara iltifat etmez” (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 30 Nisan 2017).”

MÜSLÜMANLIK İLE İSLAMCILIĞI AYIRMANIN EN GÜZEL YOLU

Mert şu satırlarla bitirmiş yazısını: “Bu şu demek; amaca ulaşmak için her yol mübahtır, yalan söylenebilir, sözlerine inanan insanlar aldatılabilir, kullanılabilir.

Dost, düşman kimse, ‘Müslümanlık’ ile ‘İslamcılığın’ ne kadar birbirinden ayrı şeyler olduğunu bu denli açık izah edemezdi. Öyle bir ‘İslamcı’ tablosu çiziyorlar ki, bırakın Müslümanlığı ‘haysiyetli bir insan’ tanımından o kadar uzak ki, düşmanları bile bu kadar ileri gidemezdi. Zira, ‘İslamcı’ diye tanımlanan kişi veya çevre, yalanı mübah, aldatmayı zaruri, gizli niyet taşımayı meşru ve makul görüyor.

‘İSLAMCI İSE SÖZÜNE GÜVENMEYECEKSİN, ALDATMAK MEŞRU, HER YOL MÜBAH’

Demek ki, karşınızdaki ‘İslamcı’ ise, sözüne güvenmeyeceksiniz, çünkü sözünün arkasında durmayacak. Yalan söyleyecek, çünkü onun için sizi, sistemi, hukuku, siyaseti amaçları için ‘kullanmak’, aldatmak meşru. Amacına ulaşmak için her yolu mübah saydıktan sonra, ‘atı alan Üsküdar’ı geçecek’ siz derdinize yanacaksınız.

Böyle bir amaç, böyle bir dava nasıl bir amaç ve davadır? ‘Müslümanlara yakışır düzen kurma’ iddiası, yalan söylememek, kimseyi aldatmamak, olduğu gibi görünmek gibi sıradan insan faziletlerini yok sayacak ama sonuçta kuracağı düzen ‘Müslümanca’ olacak! Bu nasıl bir mantıktır, bu nasıl bir ahlaktır?”

Evet nasıl bir ahlaktır bu? Tek kelimeyle, cahilin, cehaletin, düşmanlığın ahlakı olsa gerek.

[Erman Yalaz] 10.5.2017 [TR724]

Berlin’de başka, Ankara’da başka [Analiz: Semih Ardıç]

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin Berlin temaslarından elle tutulur bir netice çıkmadı. Alman makamları, demokrasi ve insan haklarında geriye gidişten duyduğu endişeyi tekrarlarken, Avrupa Parlamentosu Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) verdiği ev ödevlerinin bir an evvel tamamlanmasını istedi. AKPM, 13 sene aradan sonra yeniden Rusya ile aynı kümeye düşürdüğü Türkiye’nin 25 Nisan’dan itibaren siyasî teftişe tabi tutulmasına karar vermişti.

Zeybekci’nin ‘sabıkalı demokrasi’nin bir bakanı olarak ziyaret ettiği Berlin’de sarf ettiği sözlerine muhatapları ihtiyatlı yaklaştı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin artık vaka-i adi haline getirdiği med-cezirlerden birinin daha yaşandığı o kadar belliydi ki fotoğraf karelerinde bıyık altından gülümseyenler dahi vardı.

AKP, AB ÜYELİĞİNDEN VAZGEÇMEMİŞ

Almanlar nasıl gülmesin ki! 16 Nisan Referandumu’ndan evvel, “AB’nin temelleri sarsılıyor.” diyen Zeybekci, bu sefer Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefinden vazgeçmediğini söyleyiverdi. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın AB’nin kırmızı çizgilerinden idamı onaylayacağına dair açık çek verdiğini, hatta “Yeni fasıl açmazsanız siz bilirsiniz” sözleri ile Ankara’nın masayı devirebileceğini ima ettiğini hatırından çıkarmış olmalı.

Erdoğan’ın Almanları hedef alan ‘Nazi artığı’ ithamına o gün tek kelime etmediği gibi gerilim atmosferinde propaganda toplantılarına iştirak ettiği halde Zeybekci, dostluktan ve el ele yürümekten bahsetti. Şu cümlesi kayıtlara geçti: “Bugün söylediğim gibi uzaktan birbirimize bağırarak değil, yan yana gelerek, konuşarak.”

EVET, DEVLETLER BAĞIRMADAN KONUŞMALI

Elhak devletlerarası münasebetler uzaktan bağırarak temadi ettirilemez. Mütekabiliyet esasında diplomasi lisanıyla ilerlenir. Ne hazindir ki Türkiye hariciyesi, Osmanlı Devleti’nin bakiyesi muazzam tecrübeyi Erdoğan’ın şahsî ihtirasına feda ettiğinden beri hemen her muhatap devletle yaka paça olunuyor. Akabinde yine Ankara adına özür dileniyor. İsrail’den Rusya’ya nice misal var…

Beyne’l-milel münasebetlerde diplomasi lisanından ziyade Erdoğan’ın nevi şahsına münhasır tehditkâr üslubu öne çıkıyor. Zeybekci’nin sözleri kulağa hoş gelse de bu belagat, AKP’nin Avrupa’daki yalnızlığı ile yüzleşmekten kurtaramadı. Türkiye’nin ne dediğini bilmeyen, mütekebbir, öfkesinden sağa sola saldıran ve uzak durulması icap eden hırçın bir devlet gibi görülmesinden mesul birkaç isimden biriyseniz kürsüde nezaket abidesine dönüşseniz de nafile. Haliyle sözleriniz hiç inandırıcı gelmiyor.

GAZETECİLER NİÇİN TUTUKLU?

Berlin’de başka, Ankara’da başka konuşursanız bir gün bütün tenakuzları önünüze liste halinde döküverirler. AKP, bütün cihanın kendi kitlesi gibi her attığı adımı desteklemesini bekliyor. Bunu görmeye aşina olmanın verdiği konfordan mütevellit en basit sapmada feveran ediyor. Zeybekci, Berlin’de 200’e yakın gazetecinin niçin mahpus olduğuna dair elle tutulur tek cümle kuramadı. “Zor günlerden geçiyoruz.” nevinden suya tirit beyanlarla geçiştirdi tenkitleri. Bütün kelime oyunlarına rağmen DW, Zeybekci’ye şu suâli tevcih etti: “Türkiye’de demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine uyulması konusunda Alman hükümeti, Alman ekonomi ve maliye bakanlarının açıklamaları oldu. İşbirliğinin geliştirilmesi için bunların şart olduğu ifade edildi. Alman hükümetine sizin mesajlarınız neler oldu?”

Bu suale bakanın cevabı şöyle: “Hukukun üstünlüğü anlamında Türkiye’nin hiçbir tereddüttü yok. Şu anda içinden geçmekte olduğumuz dönem olağanüstü hal dönemi. Şahsi olarak bunun bir an önce bitmesinin Türkiye’nin menfaatine olduğuna inanıyorum. Olağanüstü hali gerektiren şartların ortadan kalkması lazım, ki bunları bir an önce hükümet olarak bizim ortadan kaldırmamız lazım. Evet, ekonomi belirsizliği sevmez, ekonomi şeffaf olmamayı sevmez, ekonomi hukukla kendini garanti altında hissetmediği ortamı sevmez. Bunları biliyoruz. Bir an önce de biz bu ortamdan, olağanüstü hal ortamından çıkmak gerektiğini görüyoruz. Ama dostlarımızın da anlayışlı olmalarını, bize destek olmasını istiyoruz.”

ZEYBEKCİ ŞAŞIRTTI: FİKRİYATINDAN ÖTÜRÜ KİMSE CEZALANDIRILAMAZ

Deniz Yücel ve diğer gazetecilerin niçin serbest bırakılmadığına gelince de şahsî kanaatini dile getirdi. “Nihat Zeybekci olarak gönlümden geçen, hiç kimsenin görüşlerinden dolayı, düşüncelerinden dolayı yargılanmaması. Gazetecinin tutuklanmamış olması, mümkünse serbest yargılanması lazım.” sözlerini Alman muhatapları, kamuda çalışan 115 bin kişiyi kapının önüne koyan, holdingden pastaneye kadar binlerce şirkete kayyım atayan o kanunsuz kararnamelerde imzası bulunan bir bakanın beyanı olarak mı, yoksa sade vatandaş Zeybekci’nin hissiyatı olarak mı kabul edecek? Hangi Zeybekci’yi kale alacaklar.

Zeybekci gönlünden geçenlerin onda birini yapsaydı bu kadar hukuk ihlalinde dahli olmazdı. Gazeteciler başta olmak üzere kimsenin fikriyatından dolayı cezalandırılamayacağını söyleyen biri, sözlerinde samimi ise Türkiye’yi dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi haline getiren AKP iktidarında kırmızı plakalı arabaya tenezzül etmemeliydi.

PARA LAZIM, İNSAN HAKLARINA DÖNELİM!

Zeybekci belli ki Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu kaynağı bulmak için yola çıkmadan evvel demokrasi ve insan hakları vecizelerini ezberlemiş. Kuru ezber hepsi. Yine de Alman köylünün krala rağmen “Berlin’de hâkimler var.” diyebilmesinin künhüne vakıf olamamış. O kadar emeğe yazık etmiş!

Alelacele aldığı randevudan eli boş dönmesi halinde Saray’ın hışmına uğrayacak tabii. Başkanlık yolunda vatandaşın cebini doldurmak, enflasyonu düşürmek şart. Para yoksa başkanlık da yok! Esnaf perişan. İşsiz sayısı 4 milyonu aştı. İhracat 7 sene gerilerden geliyor. Turizm sezonu bu ay açılacak. Tesislerin yarısı kapalı kalacak. Alman turist gelmeyince Avusturyalı, Hollandalı ve Fransız da gelmiyor. Almanya’yı ikna etmek AB’yi ikna etmek kadar tesirli nihayetinde. Kırdıkları potun yeni farkına vardılar.

Nihat Zeybekci, Berlin’de mangalda kül bırakmadı. O acılar Türkiye’de değil de başka bir memlekette yaşanıyormuş gibi davrandı. Amma velâkin Almanlar da kül yutmadı. Hele hele Zeybekci’nin Leopard tanklarını masaya rüşvet olarak sürmesi iyiden iyiye sakil kaçtı.

Almanlar güzel ifade etmiş: “Herkes kendi kaderinin demircisidir / Jeder ist seines Glückes Schmied.”

[Semih Ardıç] 10.5.2017 [TR724]

O haberi bu fotoyla versenize! [Barbaros J. Kartal]

Gündemdeki konulardan bir tanesi havuz kanalı TVNET’teki bir programda Atatürk’ün özel hayatı ile ilgili iddialarda bulunan tarihçiler. Tarihi bir kişilik hakkında biri bir iddiada bulunuyorsa bu ne kadar rahatsızlık verirse versin karşıt görüşlü tarihçiler çıkar, o iddianın yanlış olduğunu anlatırlar, kim iddiasını belgeleyebiliyorsa mesele kapanır. O yanlış iddiada bulunanlar da müfteri durumuna düşer. İddialarını dile getirirken hakaret ediyorlarsa bunun evrensel hukukta karşılığı ne ise onla mukabele edilir.

Tarihe mal olmuş kült liderlerin özel hayatları hep mercek altında olmuş, hep merak edilmiştir. Atatürk’ün çağdaşı liderler ile ilgili tuhaf iddialar epey bir yekûn tutar. Hitler’in yeğeni Raubal ile ilişkisi hep merak edilmiş, genç kızın intiharı Hitler’a bağlanmıştır. Stalin’in gönül maceraları ve ikinci karısı Nadya’nın ölümü hala esrarengizliğini korumaktadır. Mussoli’nin gazeteci Margherita Sarfatti ile yaşadığı aşk bizzat metresi Claretta’nın günlüğünde geçer. Fikriye Hanım’ın bugün bile tam olarak bilinmeyen intiharı ya da ölümü, Latife Hanım’ın tasfiyesi de tarihin merak edilen olaylarındandır.

Konumuz bunlar değil. Konumuz Doğan Grubu’nun, Ahmet Hakan’ın tarihçi yazarlar için kullandığı kelimeyi kullanarak aynen söyleyeyim “insanlığa sığmayan yavşaklığı”. Mustafa Armağan’a çakmak için Cemaati kullanmaları. Arkadaşların Ankara temsilcisi “Fetö”den içeridedir. Neden içeride olduğu ile ilgili bir tane somut delil şimdiye kadar okumadım. Zaten Doğan Grubu da bunu iddia ediyor. Aynen on binlerce masum ve mazlum insanın neden hapiste olduklarını bilmediği gibi. Adamları içeride, bu gibi şeyler bahane edilerek kendilerine gelinecek diye yapmadıkları rezillik kalmayan bu grup, temsilcisi ile aynı kaderi yaşayan on binlerce insana her gün terörist diye hakarette bulunur.

Şimdi manşet yapmışlar, “FETÖ’yü övdü, ATA’ya sövdü” diye. Mustafa Armağan’ın Zaman Gazetesi’nde yazmış olmasını örnek veriyorlar. Milat kabul edilen 17-25’ten sonra da çalışmış olmasını da ihbar ediyorlar.

Mustafa Armağan, Zaman Gazetesi’nde yazarken de Yeni Şafak’ın tarih dergisinin başındaydı. Demek ki Yeni Şafak yönetimi, daha doğru ifade ile AKP,  en doğru ifade ile Erdoğan kendisinden o kadar emin ki Zaman’da yazıyor olmasına rağmen kendi dergilerinin başına geçirmekte bir beis görmemiş. Peki 2 yıl önce Zaman’dan ayrılan Mustafa Armağan, bu arkadaşları kızdırdığı sözleri nerede söyledi? Havuz medyasında. Mustafa Armağan’ın şu an gelir elde ettiği şeylerin finansörü kim? Devlet. Yani geçmişi bu kadar araştırırken bugün kimlerin şirketinde çalıştığını gizlemek çok “yavşakça” gerçekten. Geçmişte Zaman Gazetesi ve yayınlarında yazmak bir suç ya da veri ise İbrahim Kalın’dan Ahmet Davutoğlu’na kimsenin kalmaması gerekir piyasada. Cemaate övgü ise derdiniz yahu Abdülkadir Selvi gibi Akif Beki gibi adamlar sizin yazar kadronuzda.

Bir daha Mustafa Armağan haberi yaparsanız kullanacağınız foto yukarıdaki olmalı bence. Manşet de “Bu cesareti kimden alıyor” olabilir. Ne derseniz güzel olmaz mı? Sadece tavsiye.

*

VER BİR DOZ İSRAİL!

Tekkeye mürit aramıyoruz, İslamcı kökenli yazarkasalarla İslamcı olmayan yazarkasalar arasında “Ben kim daha çok yağ yakıyor ona bakarım” dedikten sonra, mahallenin az biraz abdest namaz görmüş adamlarının üzerine devşirmeleri saldıktan sonra, böyle bir şey bekliyordum açıkçası.

İslamcılar için en etkili afyon devreye girmiş: İsrail.

“Kudüs bizim namusumuzdur, ezanlar susmaz” açıklamasında bulundu Erdoğan. Dikkatli kelimelerle İsrail’e çakıyor. Daha doğrusu dokunuyor. İsrail’e karşı Almanya’ya, Hollanda’ya, İsviçre’ye kullandığı üslubu kullanmıyor nedense. Hani “Haçlı İttifakı”, hani “Papa’nın eteği altına girdi bunlar” dediği gibi “Siyonistler, katiller” demesi gerekir değil mi? Yok. Nazik nazik. 1967 sınırları, diplomasi falan.

ABD seyahati öncesi herhalde Yahudi lobilerine mesaj veriyor, “O kadar hizaya girdik karşılığını göremedik” serzenişi.

Bir de demiş ki yüz binlerce insanımız Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmeli.

Keşke, ne güzel olur. Ama önce sen bir gitsen de yol açılsa. Öncelikle ilan edilen Gazze’ye mesela.

Erdoğan: “Nisan ayında Gazze’ye gideceğim” (CNN Türk, 23 Mart 2013)

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Gazze ziyaretinin tarihi netleşti. Ankara’da konuşan Erdoğan, Mayıs sonu gibi Gazze’de olacağını açıkladı. Başbakan önce 16 Mayıs’ta ABD’de Başkan Barack Obama ile görüşecek. Gazze ziyareti de bundan sonraki günlerde gerçekleşecek. (NTV, 14 Nisan 2013)

Yine de kabalık etmeyelim. Belki bir bildiği vardır Halife-i ruy-i zemin’in. Mescid’i Aksa’ya namaz kıldırmaya gidecektir bir gün onu bekliyordur.

Unutmadan, İslamcı yazarlara çaktığı sohbette Efendimiz için ‘Peygamberdi ama herkesi kucaklayamadı’ demiş. Lafın önüne arkasına bakınca ne demek istediğini anlıyorsunuz da dilleri nedense hep böyle çalışıyor bunların. Efendimiz için “Peygamber kibre girdi, biz girmedik” demişti bir bakan bir ses çıkmadı mahalleden. “Erdoğan, Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyor” diyen vekile de yuh artık diyeni de duymadım. bu sefer birileri Efendimiz kimi kucaklayamamış (!) bir anlatsa da bilsek!

[Barbaros J. Kartal] 10.5.2017 [TR724]

Erdoğan’ın ‘akıl hocaları’ [Adem Yavuz Arslan]

Görüntüleri izlemişsinizdir.

Anadolu Ajansı çalışanları son günlerde muhalif ve sürgün gazetecileri takip-taciz etmekle meşgul.

Önce Zaman Gazetesi’nin eski genel yayın yönetmeni Abdulhamit Bilici’yi bir konferansta taciz etmeye çalıştılar. Ardından da akademisyen-gazeteci Emre Uslu’yu evinin önünde ve çalıştığı üniversitede taciz ettiler.

Taciz diyorum çünkü söz konusu AA çalışanlarının yaptıklarının gazetecilik ile ilgisi yok.

Sordukları sorular ve üslupları zaten haber yapmaktan çok taciz için görevlendirildiklerini gösteriyor.

Servis ettikleri haberler (!) ise dezenformasyon dolu. Son 4 yılda yaptıkları binlerce haber gibi bunlar da kara propaganda çalışmasıydı.

Erdoğan’ın maden ruhsatlarından ve ‘akçeli işlerden’ sorumlu danışmanlarından biri iken AA’nın başına atanan Şenol Kazancı yönetimindeki ajans tam bir propaganda bülteni haline geldi.

Fakat bu yazının konusu ne trolleşen ajans ne de onun müstear isimler arkasına saklanıp sosyal medyada herkese küfür eden yöneticileri…

AA’nın sergilediği tavır yani gazetecilik adı altında propaganda, manipülasyon ve taciz yayıncılığı yapmak giderek yükselen bir trend.

Öncüleri ise Rusya’nın RT, Çin’in CCTV, İran’ın PressTV ve Venezuela’nın TeleSur kanalları.

DEMOKRATLARIN BÜYÜK YANILGISI

Siyaset bilimi teorisyenlerine göre, özellikle Soğuk Savaş sonrası otoriter ülkeler ekonomik olarak gelişip dünyaya entegre oldukça demokrasiye doğru evrileceklerdi. Orta sınıfı güçlenen, sivil toplumu gelişen ve kurumsallaşan bu ülkelerin dünya ile bütünleşmesi, demokratik dünyaya entegre olmaları bekleniyordu.

Ancak teori ile pratik arasında büyük bir uçurum oluştu.

Söz konusu otoriter ülkeler bir yandan ekonomik olarak güçlenip bir yandan da dünya sistemine entegre oldular ancak demokratikleşmediler.

Hatta otoriterleşmeyi kurumsal hale getirirken öbür yandan da rejim ihracına başladılar. (Bu konuda Freedom House’un iyi bir raporu var. Son on yılın verilerine dayanılarak hazırlanan rapora göre otoriterleşme dünya genelinde yayılıyor. Otoriterleşme batağına düşen ülkeler daha da otoriter hale gelmişler.)

Soft Power enstrümanları geliştirdiler ve uluslararası düzeyde manipülasyon yapıyorlar. Kendi mesajlarını örtülü operasyonlarla yayıyorlar. Anti-demokratik kurumları organize ve kurumsal hale getirdiler.

Mesela hükümet kontrollü STK’lar Rusya ve Çin’in geliştirdiği önemli bir araç.

Literatüre GONGO olarak da geçen hükümet destekli bu organizasyonlar uluslararası arenada giderek güçleniyorlar. Çin ise GONGO konseptini bir adım daha ileri taşıyıp PONGO’ları yaygınlaştırdı.

Çin bu işi o kadar organize yapıyor ki artık uluslararası toplantıları bile manipüle edebiliyor.

Mesela Çinli diplomatlarla koordine olan ‘STK’ temsilcilerinin, 2013 Ekim’inde Cenova’daki bir BM toplantısını taciz etmeleri siyaset bilimi literatüre girmiş durumda. Tahrik edici sorular sormak, katılımcıların rahatsız edecek şekilde fotoğraflarını çekmek, söz almadan konuşmak, toplantı salonuna taraftarlarını doldurmak gibi değişik taciz yöntemleri uyguladılar.

SÖZDE DÜŞÜNCE KURULUŞLARI

Diğer bir yöntem ise ‘think thank’ler.

Otoriter ülkeler son yıllarda, özellikle Washington başta olmak üzere önemli başkentlerde, çok sayıda düşünce kuruluşu açtılar.

Tabi ki görünüşte bu düşünce kuruluşları bağımsız. Fakat hepsinin rejim ve rejimin uzantılarınca desteklendikleri herkesin bildiği sırlardan. Flynn skandalında bu tip ilişkilerin izlerini görmek mümkün.

Otoriter rejimler, çok başarılı manipülasyon teknikleri geliştirdiler. En başarılı oldukları alan ise şüphesiz internet ve medya.

Özellike Rusya’nın RT ve Sputnik’i, Çin’in CCTV’i, İran’ın Press TV’si en bilinenleri. Söz konusu bu medya kuruluşları özellikle Balkanlar, Ortadoğu, Orta Asya ve Afrika’da çok aktifler.

Ait oldukları ülkelerin ‘mesajı’nı yayma konusunda çok mahirler.

Otoriter ülkelerin medya kurumları çoğunlukla devletin ‘başka kurumlarının’ paravanı haline gelirler. O yüzden bazı ülkelerdeki operasyonların salt yayıncılık ile açıklanması mümkün değil.

Bu açıdan Anadolu Ajansı ve TRT’nin birçok projesi de otoriter ülkelerdeki trende paralel devam ediyor. Bazı ülkelerdeki faaliyetlerinin salt gazetecilik ile açıklanması mümkün değil.

Aynı durum RT ve CCTV için de geçerli.

ASIL SAVAŞ SANAL ÂLEMDE

Rusların “Gerasimov Doktrini” adını verdikleri bu politikaya göre uluslararası ilişkilerde, ‘geleneksel yöntemler’in yanında gayri resmi yöntemler, örtülü operasyonlar, siber müdahaleler olmazsa olmaz.

Son yıllardaki performansına bakılırsa Rusya’nın ‘hibrid savaş’ konseptini çok başarılı uyguladığını söylemek mümkün.

Otoriter ülkelerin interneti kontrol ve manipüle etme teknikleri ise şapka çıkartacak türden. Ruslar bu konuda dünya çapında bir konum elde etmiş durumda. Amerikan seçimlerine olan müdahaleleri hala tartışma konusu. Dolaşıma sokulan sahte haberler ise sadece siyasetin sorunu değil.

Bu ülkeler bir yandan internete ağır sansür getirirken bir yandan da başka ülkelerde operasyonel internet siteleri ve sosyal medya hesapları üzerinden manipülasyon yapıyorlar.

Hükümetin finanse ettiği medya organları, web siteleri, binlerce kişilik troll ordusu bir yandan demokratik kişi ve kurumları yıpratırken bir yandan da kendi ideolojilerini yayıyorlar.

AKP’nin son yıllardaki performansına bakıldığında Putin’in başını çektiği bu otoriter dalgadan etkilendiği görülebilir. Hatta Rusya ve Çin örneğinden faydalanıldığını söylemek mümkün.

Çünkü gerek Türkiye içindeki icraatları gerekse de uluslararası arenada takip ettiği politikalar demokratik batı dünyasının değerleri değil.

Ülke içinde tüm demokratik kanalları tıkayan, demokratik kurumları yavaş yavaş çökerten Erdoğan bir yandan da kendine bağlı, hükümet uzantılı STK’lar, medya kuruluşları, düşünce kuruluşları ve sosyal gruplar oluşturdu.

Yurt dışında da aynı şeyi yaptı.

Hükümet ve uzantılı sermaye gruplarınca finanse edilen ‘sözde’ düşünce kuruluşları, sivil toplum kuruluşları adeta bir operasyonel unsur galine getirildiler.

Bu açıdan ABD’de yapılanlar iyi bir örnek.

Art arda açılan ve Erdoğan’ın PR’ını yapmak üzere kurulan düşünce kuruluşları, STK’lar Washington ve New York’ta boy gösteriyorlar. Hükümetçe fonlanan medya kuruluşları habercilik değil iktidar adına taciz-takip yapmakla meşguller.

İnternet üzerinden yapılan örtülü operasyonlar da cabası.

Üstelik Erdoğan bütün bunları göstere göstere yaptı. Ülkenin demokrat aydın kesimlerinin ağzına bir parmak ‘Cemaat balı’ sürdü. Onlar da Cemaat nefretinden ülkenin tüm demokratik kazanımlarının heba edilmesine ses çıkarmadılar. Erdoğan’da kendi otoriter, baskıcı tek parti devletini kurdu.

Referandumun çalınması ile de bu yeni rejim tescil edilmiş oldu.

Özetle bugün karşı karşıya kaldığımız otoriterleşme dalgası organize bir hareket. Otoriter liderler birbirlerinden destek görüyorlar ve bu trend devam ederse Türkiye uzun yıllar içine düştüğü baskıcı düzenden çıkamayabilir.

[Adem Yavuz Arslan] 10.5.2017 [TR724]