Trump Amerika'sı ve Türkiye... [Faruk Mercan]

Amerika'daki son siyasi fotoğrafı en güzel ifade eden tanımlamayı, kamu yayıncılığı yapan PBS televizyonu yaptı. PBS, iki bölümden oluşan 4 saatlik belgeseline “Ayrılmış Devletler Amerikası” adını verdi. Malum, Amerika'nın ismi Birleşik Devletler... Amerika'da her bir eyalet, aynı zamanda ayrı bir devlet çünkü...

Bu yazının konusu Amerika'nın iç siyaseti değil... Yeni dönemde Amerika'nın dünyadaki rolü ve Türkiye'nin bundan nasıl etkileneceğine değinmek istiyorum.

Bush döneminin Amerikası Irak ve Afganistan'a girdi.

Obama döneminin Amerikası, Irak ve Afganistan'dan çekilmek için her şeyi yaptı. Obama, Suriye'de olup bitenler karşısında da, Suriye'ye en az nasıl bulaşırım stratejisi uyguladı.

Şimdi yeni başkan Trump, “Radikal İslam” ile mücadele edeceğini ve IŞİD'i bitireceğini ifade ediyor. Eğer Trump, bu politikalarını Amerikan Kongresi'ne kabul ettirebilirse, bu durum Amerika'nın Orta Doğu'ya yeniden dönüşü demek...

Türkiye'nin üzerine kabus gibi çökmüş Saraydaki Şahıs, daha seçilmeden Trump'a yağcılık yapmaya başladı. Ama, ne yaparsa yapsın, yeni başkan Trump'ın radarlarına takılmaktan kurtulacağını sanmıyorum.

Hatırlarsanız, Saraydaki Şahıs, Obama ile yaptığı bir görüşmeden sonra, görüşmenin içeriğini saptırınca Beyaz Saray tarafından anında yalancılıkla suçlanmıştı. Bu, Türkiye'nin tarihinde bir ilkti.

Güya, Fethullah Gülen Hocaefendi'yi Obama'dan istemiş, Obama da mesajı aldım demişti. Külliyen yalandı bu...

Saray'daki Şahıs, daha koltuğuna oturmadan Trump'la görüşmek için elinden geleni yaptı, “Trump, Cemaat'in parasıyla başkan seçilmedi ki” gibi zavallıca yağcılık ifadeleriyle...

Aralık ayında Chicago'daki bir toplantıyı bahane ederek Trump'tan randevu istedi. Randevu talebi kabul edilmedi. Bunun üzerine o toplantıya kendisi gelmedi, kızını gönderdi.

Geçenlerde nihayet Trump'la bir telefon görüşmesi yapabildi. Emin olun, eğer bu görüşmede Fethullah Gülen Hocaefendi ile ilgili olumlu bir cevap veya sinyal alsaydı onu hemen havuz gazetelerine sızdırırdı.

Obama'nın gidici olduğunu bildiği için, Obama aleyhine ileri geri konuşan, Obama ile görüşmelerini saptıran Saray'daki Şahıs, aynı şeyi Trump'a yapamıyor. Çünkü, Trump en az 4 yıl Beyaz Saray'da...

Bu yüzden, “Trump bana, mesajı aldım dedi” gibi bir yalan uyduramıyor.

Amerika'ya gönderdiği kızı, “Fethullah Gülen, IŞİD'den daha tehlikeli” dedi Chicaco'daki toplantıda... Çocuklarını da kendisi gibi yozlaştırdı Saraydaki Şahıs, onlara da yazık etti.

Sanki, Suriye'deki Nusra Cephesi, Şam Cephesi ve IŞİD unsurlarına binlerce TIR silah gönderen, sınırda onlar için hastaneler açan, Türkiye'nin havaalanları ve sınırlarını cihadçıların hizmetine sunan Fethullah Gülen'di!.. Sanki Suriye krizinin başladığı 2011 yılından beri, Türkiye'nin bu badireye bulaşmamasını isteyen Fethullah Gülen değil...

Amerika'da yalan siyasetiyle sonuç alacağını hayal ediyor hala Saraydaki Şahıs...

Orta Doğu'daki radikal unsurlarla kimlerin ilişkide olduğunu, kimlerin IŞİD elemanlarına “öfkeli sünni gençler” dediğini sanki Amerikan yönetimi bilmiyor.

Sanki Trump yönetimi, Irak ve Suriye'nin nabzını avucunun içi gibi bilen Amerikan istihbarat organlarından Saraydaki Şahıs ve adamlarının buralarda ne dolaplar çevirdiklerini öğrenmeyecek...

Sanki Saraydaki Şahıs ve adamlarının Amerika'ya kadar ulaşan para trafikleri ve casusluk faaliyetlerini FBI, yeni başkan Trump'a rapor etmeyecek...

Bir şey daha var: Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hareketi'ne radikalizm ve terör izafe edilemeyeceğini, en iyi Amerika'nın beyinleri bilir. Çünkü Hizmet, 25-30 yıl önce dünyaya açıldı ve bugün dünyanın 175 ülkesinde okullar ve Hizmet faaliyetleri var. Ve bu okullar hakkında en iyi bilgi sahibi olabilecek ülkelerden biri Amerika, çünkü bütün bu ülkelerde elçilikleri var, haber ağları var.

Mesela, 1990'lı yıllardan beri kargaşanın sürdüğü Afganistan ve Irak'ta okullar var, Hizmet faaliyetleri var. Bir yanlışlık görselerdi, bunu açığa çıkarırlardı. 

Dünyada hala medyanın en güçlü olduğu ülkedir Amerika... Amerikan medyası, her şeyi didik didik eder. Hizmet, 1992'den beri Amerika'da... 

Amerika'nın eski Ankara Büyükelçisi F. Ricciardone, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin iadesi ilk kez dile getirilince, “Ne iadesi, bu insanlar 20 yıldır Amerika'dalar ve trafik suçu bile işlemekten imtina ederler” demişti. 

Sözün kısası, bu süreç herkesin gerçek yüzünü ortaya çıkaracak...

Kim terörist, kim masum belli olacak... Kim halife olma sevdasıyla bütün radikal unsurları beslemiş; kim Suriye'yi, Mısır'ı, Irak'ı karıştırmış, ortaya çıkacak...

Saklanmanın faydası olmayacak, korkuyla yalanlar uydurmanın faydası olmayacak... 

Saraydaki Şahıs ve adamları, çoktan dünyanın vicdanında mahkum olmuş durumdalar. Ve bu yalan saltanatı bir gün mutlaka yıkılacak...

[Faruk Mercan] 14.2.2017 [Samanyolu Haber]

Abdulilâh’ın katledilmesi [Abdullah Aymaz]

Taberi Tefsirinin “Hâ, Mim, Ayn, Sin, Kâf” harflerinin izahında, ilâhî birer şifre olarak bu harfler ele alınıp şöyle denilmektedir. 

Biz bu âyetin mânâsına dair sadece Hz. Huzeyfe’den (r.a) bir kavl zikrediyoruz: Ertat b. Münzir diyor ki: İbn-i Abbas’a bir adam geldi. (İbn-i Abbas’ın yanında Hz. Huzeyfe de vardı.) Ve ona “Hâ, Mim, Ayn, Sin, Kâf kavl-i şerifinin tefsirini bana anlat.” dedi. 

İbn-i Münzir diyor ki, İbn-i Abbas hemen başını önüne eğdi. Sonra da yüz çevirdi. Biraz sonra adam söylediği sözü tekrar edince yine yüz çevirdi ve aynı zamanda söylediğini hoş karşılamadı. Cevap vermiyordu. Adam üçüncü defa tekrar etti fakat yine cevap vermedi. Hz. Huzeyfe (r.a) “Ben sana İbn-i Abbas’ın bu soruyu  niçin hoş görmediğini söyleyeyim, sebebini biliyorum.” dedi. 

“Evet bu âyet-i kerime, Resûlullah’ın (s.a.s) ehl-i beytinden olan ve Abdülilâh veya Abdullah isminde bir kişi hakkında nâzil oldu. Bu adam Şark nehirlerinden bir nehrin kenarında konaklar. Bu nehrin kenarında iki şehir kurulur ki, nehir bunları birbirinden ayırmıştır. 

Allah mülklerinin zevâline, devletlerinin ve müddetlerin son bulmasına izin verdiği zaman, o şehirden biri üzerine bir gece bir ateş gönderir de o şehrin bulunduğu taraf sabahleyin yanmış olarak simsiyah hâle gelir. Sanki o yerinde yokmuş gibidir. 

Öbür taraftaki şehir ise, şaşkın olarak sabahlar da, insanlar nasıl kurtulduklarına hayret ederler. Az bir müddet geçer geçmez onlardan bütün anîd (inatçı)  cebbarlar orada toplanırlar. Sonra Allah, onu ve onların hepsini batırır. 

Bu, Hâ, Mim, Ayn, Sin, Kâf âyetinin tefsiridir. Yani Allah’tan bir azimet, bir fitne, bir kaza (Hâ Mim). Ayn: yani adâlet olarak. Sin, yani olacak. Kâf yani bu iki şehirde vâki olacak.” 

Bu âyet-i kerimedeki şifrelerin işaret ettiği hâdiseler 1958’deki Irak ihtilâli ile alâkalıdır. Çünkü General Kâsım ihtilâli yaptığı zaman, ehl-i beytten bir devlet adamı olan Abdülilah, Bağdat şehrinde öldürüldü. 

Bağdat şehri, Dicle nehri ile ikiye bölündüğü için iki bölge halinde iki ayrı şehir gibidir. Bu âyetin inişinden çok sonra Bağdat kurulmuştur. Yukarıdan gelen ateş, uçaklardan atılan bombalardır. Zâlimin de Allah’ın bir kılıncı olduğunu hak yoldan ayrılanları onunla takip ettiği gibi o zâlimden de intikamını er geç Cenâb-ı Hakk’ın alacağını ifade eden hadis-i şerifin mânâsına göre bu ihbarın değerlendirilmesi gerekir. 

General Kâsım o cinayeti işledikten sonra belâsını bulmuştu ve hadiseler rivayetin haber verdiği şekilde gelişmektedir. Yani General Kasım’ı da General Arif devirmiştir. Onu da Hüseyin Saddam…

Saddam, solcu Baas anlayışıyla, halkına büyük zulüm ve haksızlıklar yaptı… 

Kontrolsüz gücün genetiğinde ifrat ve aşırılık olduğu için kendisine Irak dar gelen Saddam, Kuveyt’i işgal etti. Bu sefer dünya başına çullandı. Kuveyt’ten çekildi ama, bu sefer daha başka bir bahane ile bütün vurucu güçler Saddam’ın ensesine bindi… 

Ama sadece Saddam’ın mı? Ehl-i Beytin katline, işkencesine el çırparak destek verenler yüzünden halka da büyük acılar yaşatıldı… 

Elbette zâlim kılıçlardan, zamanı gelince, İlahî Adâlet intikamını ibret verir şekilde alacaktır…

Bu âyetlerin gerçekleşen işaretlerini bir hikaye gibi okumaktansa, gerekli ibret ve dersleri almamız gerekir. Evet tarih tekerrürden ibaret bir mânâda ama, biz ibret alırsak, aynı şekilde tekerrür etmeyecektir...

[Abdullah Aymaz] 14.2.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Gönülleri Kazanma Yolu [Mehmet Ali Şengül]

Her türlü musibet ve sıkıntılar karşısında sarsılan ehl-i iman için en büyük teselli kaynağı,  Allah’a iman ve teslimiyettir. Bu mevzuda en güzel örnek, şüphesiz Efendimiz Hz.Muhammed (sav) ve onun sadık, vefalı  Al ve Ashabıdır. Onlar başlarına gelen her türlü sıkıntılara karşı sarsılmamışlardır. Allah’a olan tevekkülleri, teslimiyetleriyle ve istişareye verdikleri önemle problemleri çözmeye ve sıkıntılardan kurtulmaya çalışmışlardır. Çünkü onların rehberi, yönlendiricisi Allah(cc)dır, ahlakları ise Kur’an’dır.

Al-i İmran suresi 159.ayette Cenab-ı Hak, Efendimiz’e (sav); ‘Sen Allah’ın rahmeti ve inayeti sayesinde onlara karşı yumuşak davrandın. Sen -haşa ve kella- haşin, hırçın ve katı kalpli olsaydın, -ki değilsin- onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet; onlar için mağfiret dile, yapacağın işleri onlara danış.’ Buyurmaktadır.

Efendimiz (sav) Uhud`a çıkarken Ashabıyla istişare etmiştir. Allah Resulü’nün okçu tepesinde bulunanlara yerlerini terk etmeme mevzuunda ısrarla tembihatta bulunmasına rağmen, bazı sahabelerin emre itaatteki inceliği kavrayamamaktan kaynaklanan içtihatları neticesinde,  zahiren  büyük bir felaketle karşılaştıklarını ve büyük kayıplara sebebiyet verildiğini hep beraber görmüşlerdi. 
      
Buna rağmen yukarıda zikredilen ayette ifade edildiği gibi, Efendimiz (sav) ‘Onların kusurlarını affet; onlar için mağfiret dile, yapacağın işlerde onlarla  istişare et!’ ilahi beyanına göre ashabına muamelede bulunmuştur.
      
Allah Resulü (sav) ve Ashabı, Uhud’da böylesine muvakkat bir hezimete maruz kalmış ve başta Hz.Hamza (ra) olmak üzere yetmiş adet Ashab-ı Kiram (r.anhüm) şehit düşmüş olmasına rağmen; mecruh, yaralı, yürümeye bile takati olmayan Sahabe Efendilerimiz, arkadaşlarının omuzlarına tutunarak, ayaklarını sürüyerek bir kişi bile geriye kalmadan  ‘Hamra-ul Esed’e kadar Mekkelileri kovalamışlardır.  

Müşrikler  ise zafer sarhoşluğuyla Mekke’ye dönerken, ‘müslümanlar yeni bir orduyla geliyorlar’ endişe ve korkusuyla kaçmışlar  ve böylece müslümanlar muvakkat mağlubiyeti zafere çevirmişlerdir.

Bugün içinde bulunduğumuz bu süreçte kendini davay-ı İslam’a adayanlar, insanlığa hizmeti ibadet kabul ederek, onlara dünya ve ahiret saadeti ve mutluluğu kazandırabilme yolunda  fedakarca gayret göstermektedirler.

Dünyada nice insanlar -rehbersizlik ve kültürsüzlükten kaynaklanan-  açlık ve susuzluk mücadelesi vermektedirler. Bu insanların,  din, dil, renk ve ırkı ne olursa olsun ayırmadan , hayata tutunmalarını sağlamak için,  kafalarını ilimle aydınlatmak, gönüllerini ahlak ve faziletle donatmak maksadıyla Anadolu’nun fedakar insanları ilim- irfan yuvaları ve yardım müesseseleri kurmuşlardır.
      
Kalpleri Allah’ın rızasına kilitlenmiş, insanlığa Allah’ı ve Resulullah’ı sevdirmeyi, dünya ve ahiret mutluluğu kazandırmayı gaye edinmiş, cebinde bıçak dahi taşımayan, iman ve Kur’an hizmetinden başka derdi, düşüncesi olmayan bu insanlara karşı, sanki savaş kazanmış gibi mallarına, inanmış gönüllerin emekleriyle meydana gelmiş eğitim müesseselerine ve yardım kurumlarına ganimet deyip (gasbederek), hiçbir hukuk ve insan haklarıyla te’lifi mümkün olmayacak şekilde el konulmuştur. 

Hizmet gönüllüleri, bu zalimlere ve kimlik yanılması ile onları destekleyenlere bile, zillet gösterip el ayak öpmeme kaydıyla, izzet ve onurlarını koruyarak; Hz.Musa ve Hz.Harun'un (as) Firavun’a gidip ‘kavl-i leyyin’le gerçekleri, hakikatleri anlatması gibi, sabırla ve metanetle fırsatları değerlendirip, İslam’ı anlatmaya çalışmalıdırlar.

Yüce ve kutsi bir davaya karşı muhalefet edenlere tavır almak, ‘Hakkın hatırını ali tutmanın bir ifadesi’dir. Bundan dolayı Tebük seferine iştirak etmeyen üç kişi hakkında Efendimiz (sav) tavır almış ve elli gün onlarla görüşmemiştir. Sahabe-i Kiram’ı da onlarla görüşmekten men etmiştir. Zira onlar, Allah yolunda gerçekleşen bir sefere katılmamışlardı. Arkadaşlarından hiç bir kimse  onlara selam vermemiş, konuşmamışlardı. Ta ki, Allah’ın emri gelinceye kadar.

Allah Resulü’nün daveti gibi böylesine şerefli bir sefere, kötü bir niyetleri olmadığı halde katılamama zaafı gösteren, samimi, gönülden nedamet duyup özür dileyenlere karşı Cenab-ı Hak Tevbe suresi 118.ayette, “Allah, savaştan geri kalan ve haklarındaki hüküm ertelenen o üç kişinin de tövbelerini kabul buyurdu. Çünkü onlar öylesine bunaldılar ki, dünya bütün genişliğine rağmen başlarına dar geldi. Vicdanları da kendilerini sıktıkça sıktı. Nihayet, Allah’ın cezasından, yine Allah’ın kapısından başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anladılar da, bundan sonra, önceki iyi hallerine dönsünler diye, Allah onları tövbeye muvaffak kıldı. Çünkü Allah Tevvab'dır, Rahîm'dir (tövbeleri çok kabul eder, tövbe edenleri sever ve pek merhametlidir)’  buyurarak  merhametle muamele ettiğini ifade etmiştir.

Bu üç halis müslüman Kâ’b ibn Malik, Hilal ibn Ümeyye ve Mürâre (r.anhüm) adlı sahabîlerdi. Güçlü bir şair olan Kâ’b’ın, başından geçen bu kıssayı kaynağından okumaya değer. 
       
Bugün insanlığın en büyük ihtiyacı imandır. Şefkatle, merhametle muamele görmektir. Mekke’de yıllarca Allah Resulü ve Ashabı'na yapılan her türlü işkence ve kötülüklere karşı, Efendimiz (sav)’ın Mekke fethinde yapmış olduğu güzel ve affedici muameleleri, onların gönüllerini fethetmiştir. Efendimiz’in bu insanca ve şefkatle gösterdiği alaka, onların kendi rızalarıyla iman etmelerine ve fevc fevc İslam’a dahil olmalarına vesile olmuştur. 

Kur’an’da, Yusuf suresi 92.ayette, Hz.Yusuf’un kardeşlerine karşı olan tavrının beyan edildiği gibi; aynı şekilde Efendimiz  (sav) de Mekkelilere, ‘Bugün sizi kınayıp serzenişte bulunacak değilim. Ben hakkımı helal ettim, Allah (cc)da ettiklerinizi bağışlasın; O merhametlilerin en merhametlisidir.’ Buyurarak, onları affetmiştir. 

Bugün bizlere yapılan affedilmez gibi görünen kötülüklere karşı; şefkatle, merhamet ve mülayemetle muamele etmeye nefsimizi zorlamak mecburiyetindeyiz. Allah bize, bugün onlara verdiği böyle bir fırsatı verse, değil onların mallarını ellerinden almak, aile ve çocuklarını zindanlara hapsetmek; belki mallarımızı sarf ederek elimizden geldiği kadar onlara yardım etmek suretiyle, yuvalarının mutluluk ve huzurunu temin etmeye çalışırız. Çünkü biz mü’miniz; bize yapılan kötülüğe kötülükle, zulme zulümle mukabelede bulunamayız.

Hayber fethi sırasında Efendimiz (sav), sancağı  teslim edip komutan tayin ettiği  Hz.Ali Efendimize (ra), “Ey Ali! Bil ki, senin elinle bir insanın hidayet bulması, güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha hayırlıdır”. [Buhari,  Müslim) buyurmuştur. 

On ikinci Şua’da Hz.Üstad, ‘Eğer mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimânesiyle, o ehl-i hak dahi, bir iki-kişi-nin- hatasıyla yirmi otuz biçareleri ezseler; o vakit, hak namına dehşetli bir haksızlık ederler’... ‘Madem her şey geçici ve fanidir. Ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor. Ve zahmet ise rahmete kalboluyor. Elbette biz sabır ve şükürle tevekkül edip sükut ederiz’ tavsiyesinde bulunmuş; Tarihçe-i Hayat’ta ise, ‘Milletimin imanını selâmette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm, gül gülistan olur!’  demiştir. 

Hayatını insanlık hizmetine adamış, ömrünü sürgün ve hapishanelerde geçirmiş  Hz.Üstad; milletimizin ve insanlığın imanının kurtulmasına, huzur ve saadete ermesine,  dünyada adaletin, demokrasi ve hukukun gerçekleşmesine  vesile olmak için hizmet etmek, en büyük bir kahramanlık ve fedakarlık olduğunu ifade ederek, bizlere rehberlik yapmaktadır. 
      
Hz.Allah’ın (cc) ‘Biz Seni bütün alemlere ancak rahmet olarak gönderdik’ buyurduğu Nebiler Sultanı’nın ümmeti olarak;  O’nun davasını temsil edip O’nun yolunda, O’nun gibi olmak zorundayız. Zira O (sav), ‘İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez’ (Buhari, Müslim), diğer bir hadiste de, ‘Yerde olanlara merhametli olun ki, sema ehli de size merhamet etsin.’ (Tirmizi, Ebu Davud) buyurmuşlardır.

Bizlere dünyada kim  ne yaparsa yapsın; bizler Allah’ın rızasına uygun, Resulüllah’ın hoşnutluğunu kazanacak ve mahşerde Efendimiz’i (sav) mahcup etmeyecek şekilde, tavır ve davranışlarımızı, söz ve ifadelerimizi karakterimize uygun bir şekilde ayarlamak ve ona göre davranmak zorundayız. İmanımız ve ahlakımız bunu gerektirmektedir. 

Çünkü biz dünyaya kavga etmek, başkalarının malı, canı, haysiyet ve şerefiyle oynamak için değil, insanlığa hizmet ederek Allah’ın rızasını kazanmak için geldik! Liyakatı olanlara  Allah’tan hidayet diler, olmayanları da   Rabb-ül alemin olan Allah’a havale ederiz.

[Mehmet Ali Şengül] 14.2.2017 [Samanyolu Haber] masengul@samanyoluhaber.com

Türk Telekom’un 2016 zararı: 724 milyon TL [Analiz: Semih Ardıç]

Doların TL karşısında hızlı yükseldiği 2016 son çeyreğinde şirketlerin kur zararının patlamasından endişe ediliyordu. Korkulan oldu. Türk Telekom ekim-kasım-aralık 2016 döneminde 1,39 milyar lira zarar etti. Şirket, son üç aylık döneme ait rekor zararın etkisi ile ilk 9 ayda elde edilen 664 milyon lira net kâra rağmen seneyi 724 milyon lira zararla kapattı.

Türk Telekom 2015 yılının son çeyreğinde 1,04 milyar lira, 2015 yılı tamamında ise 907 milyon lira net kâr elde etmişti. Dolar ve Euro cinsi yüksek borcu bulunan Türk Telekom’dan yapılan açıklamada, 2016 yılında Türk lirasının dolar ve euro karşısındaki değer kaybı sebebiyle gerçekleşen kur zararının, bilançodaki zararda etkili olduğu belirtildi. Buna göre şirket 3,02 milyar lira net finansal gider kaydetti. Şirketin KAP’ta yer alan finansal sonuçlarına göre, 2016 yılı gelirleri yüzde 11 artışla 16,1 milyar lira olurken, son çeyrek özelinde ise yüzde 10 artışla 4,25 milyar lira olarak gerçekleşti.

TELEKOM’A VARLIK FONU MU DESTEK OLACAK?

Türk Telekom 290 milyon dolarlık Eylül 2016 taksidini ödeyememişti. 2013 yılında çektiği 4,6 milyar dolarlık kredinin yükünü Garanti ve Akbank sırtlıyor. Citi ve Deutsche Bank gibi yabancılar da kredi veren konsorsiyumda yer alıyor. Kredinin 1,6 milyar dolarını Akbank’ın verdiği belirtiliyor.

‘Paralel Hazine’ eleştirilerine hedef olan Türkiye Varlık Fonu’nun Türk Telekom başta olmak üzere nakit sıkıntısı çeken bazı firmalara kredi temin etmek üzere kurulduğu iddia ediliyor. Hürriyet Ekonomi Yazara Erdal Sağlam 9 Şubat 2017 tarihli makalesinde, “Bir arkadaşım, kısa süre içinde ‘banka borçları sebebiyle zor durumda olan bazı şirketlerin kurtarılması işleminde kullanılabileceği’ tahmininde bulundu. Bunu duyunca bir süredir bankacılardan duyduğum ‘Bazı büyük şirketleri devletin el atıp kurtarmasını bekliyoruz’ sözlerini hatırladım. Zor durumda olan bankalara yüklü borçları olan, bu nedenle bankaların bilanço yapmakta artık zorlandıkları şirketlerden söz ediyorum.” değerlendirmesinde bulundu. Sağlam, zordaki şirketlerden birinin Türk Telekom olabileceğini belirtti.

Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın gün içinde sarf ettiği, “Gerek içeride gerek dışarıda özellikle dış kaynak temininde ne olacak, şeffaf olacak.” sözleri fonun zordaki şirketlere kredi bulmak için teminat olarak gösterileceğine işaret ediyor.

Varlık Fonu’nun kuruluşu kadar işlemleri de en çok tartışılan konuların başında gelecek.

[Semih Ardıç] 13.2.2017 [TR724]

Abdullah Gül konuşsun mu, konuşmasın mı? [Haber-Analiz: Kemal Ay]

Her seçim döneminde Ankara kulisleri hareketlenir. Birbiriyle alakasız onlarca senaryo dolaşıma girer. Hemen hepsi de, “Şu kişiden duymasam, vallahi anlatmazdım” gibi ikna edici cümlelerle, belli başlı Ankara gazetecilerinin köşelerinde yazılır. Bu senaryolardan hangisinin gerçekleri yansıttığı, hangisinin ortam yoklaması olduğu, hangisinin hayalleri ifade ettiğini anlamak için seçim sonuçlarını beklemeniz gerekir. Ama bu türlü kulis gazetecilerinin ekmeği, seçimden sonra kimsenin geriye dönüp bakmamasından çıkar. O yüzden doğrularla hayalleri katıp karıştırmaktan çekinmezler.

Referandum yaklaştıkça, bu Ankara kulisi kazanı yine kaynıyor. Duymuşsunuzdur, MİT Başkanı Hakan Fidan güya Katar’da, Gülen Cemaati’ne mensup bazı kimselerle ‘pazarlıklar’ yürütüyormuş. Böyle bir şeyin gerçekten var olduğunu düşünelim, acaba ne konuşuluyordur? ‘Pazarlıklar’ Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘insafa gelmesinden’ mi, yoksa Cemaat’in “Biz ettik, siz etmeyin?” (daha ne edilecekse) demesinden mi kaynaklanıyordur? Tabi bu türlü acayip kulisleri ‘destekleyen’ hadiseler de aranınca hemen bulunuyor. Mesela Emre Uslu’nun çıkıp “Evet’i destekliyorum” demesi (üstelik sıraladığı sebepler itibariyle çok da ‘uzlaşmacı’ görünmüyor)… Emre Uslu sanki Cemaat’in merkez karar alma yönetim kurulu (böyle bir şey de yok ama olsun) üyesiymiş gibi.

Bu tip söylentilerin, ‘kafa karıştırmak’ için çıkarıldığını herhalde anlamışsınızdır. Bir benzeri de, AKP ile PKK arasında ‘seçim anlaşmaları’ haberleri. 2010 referandumunda ‘boykot’ kararı veren PKK’ya yakın Kürt siyasî hareketi, yüzde 58 oy alınmasında önemli bir etken olmuştu (en az ‘Yetmez Ama Evet’ kadar etkiliydi bu karar ama üzerinde pek durulmadı). 7 Haziran 2015 seçimlerine HDP’nin parti olarak girme kararı ise, Erdoğan’ın hayallerini suya düşürdü. Şimdi de yine, Kürtlerin ‘boykot’ edeceği, PKK ile anlaşıldığı ‘kulisleri’ paylaşılarak bir taşla iki kuş vuruluyor: Bir, muhalif mahalleler birbirinden sürekli şüphe duyuyor, dayanışamıyor, iki, seçmende bir bozgun havası oluşturuluyor.

‘ŞEYTAN AZAPTA GEREK’ OYUNU

Aslında bu taktik, AKP’nin (Erdoğan ve ekibi) alternatifsizleşme, tekleşme ve iktidarı hep elinde tutma adına kurguladığı ‘şeytan azapta gerek’ oyununun bir parçası. Bir yandan iktidar alternatifi olabilecek, merkez seçmenin peşinden gidebileceği ‘mahalle içi’ adaylar etkisizleştirildi. Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu bilinen en iyi örnekler (bu isimler de herhalde Erdoğan sonrasına dair hesaplar yapıyor). Ardından parti içindeki muhalefet ihtimalini yok etmek için Erdoğan bazı isimleri bizzat hedef aldı. Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi isimler, sadece Erdoğan’a yakın medyada değil, bizzat Erdoğan’ın kendi kelimeleriyle ‘mahkûm’ edildiler. Çünkü bu iki isim, daha önce Refah/Fazilet geleneğini yarıp yeni bir oluşuma gitmeyi ‘bilen’ isimlerdi, tehlikeliydi.

Bu noktada Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın siyaseten yapabileceği fazla hamle yok. Sonuçta ‘oy alabilecekleri kitle’ yine Erdoğan’a oy verenler. Erdoğan’a rağmen oradan oy alma ihtimalleri neredeyse sıfır. En fazla ‘bölücü’ olabilirler ki, bu da rakip Erdoğan’ın eline “Bunlar Müslümanların iktidarını bölmek istiyorlar!” gibi argümanlar verecek. (Benzer bir sıkışma HDP’nin politikalarında görülebilir. Ne kadar ‘demokratik’ olursa olsun, HDP’nin oy aldığı kitlede PKK’nın etkisi daha fazla. O sebeple PKK ile HDP arasındaki bir gerilimde, HDP hep kaybeden taraf olacaktır.)

Haliyle Abdullah Gül de, Bülent Arınç da, bir ara haftalık yazılarıyla kendi internet sitesinde arz-ı endam eden Hüseyin Çelik de, ‘muhalif saflara geçtiği düşünülen’ Ali Babacan da, hamlesiz kalmış durumda. AKP’nin işlediği bunca kabahat, suç sonrasında muhaliflerin karşısına çıkıp “Bize oy verin” deme lüksleri yok. Erdoğan bunu bildiği için de, en acımasız hamleleri bu isimlere karşı yapıyor. Ahmet Davutoğlu’na reva görülen muamele herkesin malumu. Boğaza nazır bir yalıda yazıldığı iddia edilen saçma sapan bir metinle, görevinden edildi. Bu saatten sonra Davutoğlu’nu kim ciddiye alır da, siyaseten onun üzerine yatırım yapar? (Ankara kulisi ama yine de bu ihtimalleri diri tutmak istiyor çünkü rahatsızlığı belirgin bir kesim var ve bunlar bazı isimlerin arkasına saklanıyor şimdilik.)

Ama işte oyun tam da burada, kendini belli ediyor. ‘Şeytan azapta gerek’ oyununun amacı, bütün bu alternatif figürleri, mahalle-içi ya da parti-içi muhalefeti ‘başını kaldıramaz hâle’ getirmek. 7 Haziran’dan sonra bu işte daha da ustalaşan Erdoğan, seçim hezimetinden sonraki ilk buluşmasını Deniz Baykal’la gerçekleştirerek, CHP’yi karıştırmış, ardından belli ki Tuğrul Türkeş mesajıyla Bahçeli’ye ulaşarak MHP’yi işlemez hale getirmişti. Erdoğan’ın ‘uzlaşma’ biçimi, kendi çıkarlarına göre şekillendiği için, bu ‘uzlaşma’yı uygulayamayacağı gruplara ise, doğrudan saldırıyı tercih etti.

MÜKEMMEL, BAZEN İYİNİN DÜŞMANIDIR

Çoğu zaman istiyoruz ki, geçmişiyle, bütün söylemleriyle pîr-ü pâk olsun doğruyu söyleyenler. Belki en ideali de o. Ancak insan, hele ki hemen her adımı kayıt altında olan günümüzde, hatalarıyla, eksikleriyle, yanlışlarıyla alabildiğine göz önünde. Geçen hafta Abdullah Gül çıkıp akademisyen kıyımına ses çıkarmış mesela. Hemen aklımıza, ister istemez, Erdoğan’ın her çıkardığı yasayı onaylaması, belki Gezi’nin, 17-25 Aralık’ın hemen ertesinde onu durdurabilecekken bunu yapmaması geliyor. Haklı olarak, “E bu gidişatın buralara geleceği belliydi” diyoruz.

Öte taraftan, muhalifler sürekli birbiriyle kavgalı. Arada çok haklı kırgınlıklar var. Solcularla liberaller arasında kırgınlığın ötesinde ideolojik bir ‘kan davası’ mevcut. Durup durup ‘Yetmez Ama Evet’ hatırlatılıyor. CHP bir türlü HDP’ye sahip çıkamıyor mesela, “Adımız terörle anılır” diye. Hoş, bu şekilde de anılıyor. Cemaat’e yönelik ortak bir nefret var, AKP gitse yerine muhalifler gelse, Cemaat açısından pek bir şey değişmeyecekmiş (belki ülke olarak biraz nefes alınır ama Cemaat’e yapılanlar devam eder) gibi görünüyor bazen. Bunlara bir de, çeşitli mahallelerin öne çıkan figürlerinin kişisel ‘nefretlerini’, ‘anlaşmazlıklarını’ filan ekleyin.

Eğer bir mucize beklemiyorsanız ve eldeki imkânlarla, sebeplerle düşünerek bir çıkış arıyorsanız, muhtemelen Abdullah Gül gibi isimlerin daha çok konuşmasını istersiniz. Olumlu mesajlara odaklanıp, olumsuzlukları geride bırakmanın yolunu ararsınız. Göçük altında kalmış bir madenci gibi, koyu kopkoyu bir karanlığın içinden, önce ufukta küçük bir ışık huzmesi görerek çıkabilirsiniz. ‘Cesaret bulaşıcıdır’ derler, bugün Abdullah Gül çıkıp konuşur, yarın İrfan Değirmenci gibi ekran yüzlerinin sayısı artar, bir sonraki parti içinden birileri “Yeter artık!” der. Belki referandumdan güçlü bir “Hayır!” çıkar ve bu cesarete gelenlerin sayısı artar…

Deprem, iç savaş, ekonomik kriz gibi ‘kesin çözümler’ değil bunlar tabi, o sebeple belki hoşunuza gitmeyebilir ama ışık varsa, çoğaltmaktan yana olmak gerekir diye düşünüyorum.

[Kemal Ay] 14.2.2017 [TR724]

Almanya, Steinmeier’i cumhurbaşkanı seçti, çünkü… [Haber-Analiz: Berk Uluç]

Mevcut Almanya Hristiyan Demokrat–Sosyalist koalisyon hükümetinin dışişleri bakanı Walter-Frank Steinmeier 16 Alman eyaletini temsilen kurulan bin 260 delegeli meclisin oylaması ile Almanya’nın yeni cumhurbaşkanı seçildi. Steinmeier’in cumurbaşkanı seçilmesi çoğu kimseyi şaşırtmadı, keza Steinmeier gerek Hristiyan Demokrat grubu CDU/CSU’nun gerekse de kendi grubu olan SPD’nin ve diğer iki muhalefet partisinin desteğini aylar öncesinden alarak, bin 260 üyeli seçim meclisinde 923 oyu zaten garantilemişti.

Bin 200 oyun yüzde 75’inden fazlasını ilk tur oylamada alan Steinmeier, cumhurbaşkanlığı seçimlerine dışarıdan dahil olan Christoph Butterwegge, aşırı sağ Amanya İçin Alternatif Partisi adayı Albrecht Glaser ve son aday Engelbert Sonneborn’u büyük bir oy farkı ile geride bırakmayı başardı. Steinmeier’in cumhurbaşkanı seçilmesinin hemen ardından söz alan Almanya Şansölyesi Angela Merkel, Steinmeier’in çok iyi bir cumhurbaşkanı olacağını ve Alman halkının büyük bir çoğunluğunun kendisinin cumhurbaşkanlığına destek verdiğini ifade etti. Aslında, Steinmeier’in Merkel tarafından desteklenip cumhurbaşkanı olması, Merkel için taktik bir yenilgiye de işaret etmekte. Steinmeier’in cumhurbaşkanlığı adaylığı yanlızca kendi partisi SPD ve Merkel’in partisi olan CDU tarafından değil, diğer muhalafet partileri olan Alman Liberal Partisi (FDP) ve Alman yeşiller partisinin de (Die Grüne) desteğini aldı. Şüphesiz böyle bir durum yaklaşmakta olan Almanya genel seçimleri için de bir takım anlamlar taşımakta.

Bundestag’da cumhurbaşkanlığı seçim oylamasının hemen ardından yaptığı konuşmada Steinmeier, ‘demokratik kurumların küresel düzeyde tehditler altında olduğu ve böylesine bir dönemde, Almanya olarak herkese umut olmak zorunda olduklarını ve tüm demokratik kurumları küresel düzeyde desteklemek ve ihya etmek durumundayız’ ifadelerini kullanarak gerek Avrupa’da hızla yükselen aşırı sağ partilere gerekse de Amerika Birleşik Devletleri başkanı Trump’a Almanya’nın yeni cumhurbaşkanı olarak ilk mesajını iletmiş oldu.

Trump için ‘nefret vaizi’ demişti

Takip edenler hatırlayacaktır, Steinmeier ABD’de başkanlık yarışı devam ederken, Trump’ı ‘nefret vaizi’ olarak tanımlamış ve demokratik bir toplumun Trump gibilere ihtiyacının olmadığını açık bir şekilde vurgulamılştı. Hatta öyle ki, Amerika‘da seçim yarışı devam ederken, ‘Trump’ın aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif Partisi’nin korku tellalları ve Avrupa Birliği’ne Brexit üzerinden büyük bir darbe vurmak isteyenlerle birçok ortak noktası olduğunu ifade ederek, çok sert bir tepki ortaya koymuştu. Şüphesiz bu tavrı koalisyon ortağı olan CDU/CSU ailesinde pragmatist ve Amerika cumhuriyetçilerine yakınlığı ile bilinen bazı Alman siyasetçileri çileden çıkarmıştı.

Bu ve benzer tavırlarına bakıldığında, Steinmeier görevi devralacağı selef-i olan Gauck’a göre farklı bir cumhurbaşkanlığı görevi yürüteceğine dair Alman kamuoyunda oluşmuş yaygın bir kanaat sözkonusu. Gauck cumhurbaşkanlığı görevi süresince ‘ahlaki otorite’ tarzında betimlenebilecek bir misyon yürütürken, başarılı bir siyasetçi ve diplomat olan Steinmeier’in özellikle Alman dış politikasına dair aktif bir görev anlayışı içerisinde olacağı Alman kamuoyunda konuşulan diğer hususlar arasında.

Üzülenler de var

Bununla beraber, Alman Sosyalist cenahında Steinmeier’in cumhurbaşkanı seçilmesine sevinenler kadar üzülenler  de mevcut. Özellikle, CDU ve SPD birinci koalisyon hükümetinde dışişleri bakanlığı yaptıktan sonra, partisinin 2010 seçimlerinde çok büyük bir oy kaybı ile karşılaşmasının akabinde, Steinmeier ikinci CDU ve SPD koalisyonun mimarı olarak tekrar partisine güçlü bir ivme katmıştı. Hali hazırda Sigmar Gabriel liderliğinde ki SPD yönetimi ise gerek iç politika da gerese dış politika da aldığı kararlarla Alman seçmenin tepkisini çekmeye devam ediyor. Fakat, Martin Schulz’un Avrupa Parlamentosu başkanlığı süresinin bitmesi ile partisine geri dönerek bu yıl yapılacak seçimlerde Angela Merkel’e karşı şansölyelik koltuğu için yarışacak olması, SPD’ye bir nebze de olsa rahat bir nefes aldırmışa benziyor. İşte böyle bir konjonktürde Steinmeier’in cumhurbaşkanı olması şüphesiz Alman sosyalist hareketi için ciddi bir kayıp olarakta telakki edilebilir.

Fakat, Alman siyasetinin solundan sağına geniş bir spektrumda Steinmeier’in cumhurbaşkanlığına destek veren seçmen ve siyasetçilere kulak verdiğimizde, hemen hemen hepsi hep bir ağızdan Steinmeier’in partisi ile olan iltisakının ötesinde, devlet adamlığına, birleştirici yanına, soğuk kanlı ve diplomatik yönlerine dikkat çekilmekte. Alman toplumunun özellikle mülteci meselesi, terör olayları, Brexit, Rusya’nın farklı ülkelerde yapılan seçimlere farklı siber yollarla mudahale etmesi gibi birçok mesele üzerinden bölündüğü böyle bir dönemde, Steinmeier gibi bir ismin cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak olması şüphezi Alman halkı ve devleti için büyük bir değer ifade edecektir.

[Berk Uluç] 14.2.2017 [TR724]

Bakmayın kraliçe olduğuna görevi sembolik! [Haber-İnceleme: Hasan Cücük]

Türkiye adını tam koyamadığı sistem değişikliği için 16 Nisan’da referanduma gidiyor. Cumhurbaşkanına geniş yetkiler veren, yasama, yürütme ve yargıyı adeta tek kişiye bağlayan sistemle ilgili kafalarda soru işaretleri bulunuyor. ‘Evet’ kanadının güçlü sesi Cumhurbaşkanı Erdoğan, SETA’nın düzenlediği Cumhurbaşkanlığı Sistemi sempozyumunda, “Avrupa ülkelerine baktığımızda pek çoğunda kral ve kraliçelerin olduğunu görüyoruz. ‘Efendim bunlar sembolik orada parlamentolar var’ denecektir, devlet yönetim sisteminde birileri varsa bu asla sembolik kalmaz. Bir ülkede kral ve kraliçe varsa, kral ve kraliçedir. Bu taç sahipleri ülke yönetiminde hak ve söz sahibidir” dedi.

Erdoğan, kral veya kraliçelerin görevinin sembolik olmadığı konusunda, pek çok başka mevzuda olduğu gibi -en iyi ihtimalle- yanılıyor. Peki, gerçekte durum nedir? Yıllardır kraliçenin ‘devletin başı’ olduğu bir ülkede yaşayan biri olarak gözlemlerimi ve gerçeği aktarmak isterim.

ANAYASA’DA YETKİ VAR AMA PRATİKTE YOK

Avrupa’da demokrasinin beşiği kabul edilen İngiltere, Hollanda, Norveç, Belçika, Danimarka, İsveç, İspanya ve Lüksemburg monarşi ile yönetiliyor. Dünyanın en eski krallığının tahtına oturan ilk kadın olan Danimarka Kraliçesi Margrethe II, 14 Ocak 1972’ten beri devletin başı olarak görev yapıyor. 1849’da kabul edilen ve en son 1953’te bazı maddelerinde değişiklik yapılan Danimarka anayasasında görev tanımı net bir şekilde yapılmış. Anayasanın 3. maddesi kuvvetler ayrılığını tanımlar: “Yasama kuvveti müşterek olarak Kral ve Millet Meclisine aittir. Yürütme kuvveti Kral’a aittir. Yargı kuvveti mahkemelere aittir.”

Kraliçe, başbakanı ve bakanlar atar, bakanlar arasında görev dağılımını yapar.

Peki, pratikte kraliçe bu yetkilerini nasıl kullanıyor? Öncelikle Danimarka’da Meclis’in üstünde hiçbir güç bulunmuyor. Yargı hariç. Bakanları belirlemede tek söz sahibi başbakan. Genel seçimlerden sonra yüzde 2 seçim barajını geçip, mecliste temsil edilme hakkını elde eden tüm partilerin başkanlarını kraliçe ayrı ayrı kabul edip, kurulacak hükümet hakkında görüşlerini alıyor. Bu durum tabi ki tek başına bir partinin salt çoğunluğu sağlayamadığı durumlar için geçerlidir ve Danimarka 100 yılı aşkındır kısa bazı dönemler hariç koalisyon veya azınlık hükümeti tarafından yönetilmiş.

SİYASETTE HİÇBİR ETKİSİ YOK

Kraliçe her seçimden sonra, hükümeti kurma görevini parti başkanlarının çoğunluğunun destek vereceği isim olarak işaret ettiği lidere verir. Başbakanın seçtiği bakanları kraliçe veto edemez. Bakanları azledemez. Bakanları görevden almayı başbakan yapar veya bakanları gensoru ile Meclis düşürür. Kraliçe sadece bir çeşit ‘onay makamı’dır.

Kanunlar, kraliçenin onayı olmadan yürürlüğe girmez ama kraliçenin kanunları veto hakkı da bulunmuyor. Meclis’ten geçen yasalar ilgili bakanların da katılımıyla kraliçeye arz edilir. Sembolik bir tören olmasına rağmen, hiçbir parti veya hükümet bu ritüellerin değişmesini istemiyor. Kraliçe arz edilen kanunları imzalayıp, yürürlüğe girmesini sağlıyor sadece.

MUTLAK TARAFSIZ, SEÇME SEÇİLME HAKKI BİLE YOK

Öte yandan kraliçe, mutlak tarafsızdır. Öyle ki, tarafsızlığa halel gelmemesi için kraliyet mensuplarının seçme ve seçilme hakkı bulunmaz. Her birey siyasi görüşünü ifade etme hakkına sahiptir ama kraliyetin böyle bir hakkı ve lüksü yoktur. Kraliçe, halka senede sadece bir kez hitap eder. Bu da, Noel akşamıdır. Genelde sosyal konuları seçer, aile, komşuluk, yardımseverlik gibi konularda halkına tavsiyelerde bulunur. Siyasi konularda yorum yapmadığı için, kraliçe ve kraliyet ailesi siyasi polemik konusu olmaz.

Kraliçe siyasileri eleştirmez ancak zaman zaman siyasiler kraliyeti eleştirir. Bazı partiler zaman zaman monarşi düzenine son verilmesini ister ancak bu görüş gerek Meclis’te gerekse de halk arasında şu ana kadar hiç kabul görmedi. Danimarka halkının yüzde 82’si monarşinin devam etmesi yönünde görüş bildiriyor.

Kraliçe ve kraliyet mensuplarının bütçesine de meclis karar verir. Kraliçe ve kraliyet mensuplarının maaşları vergiden muaftır, kraliyetin diğer giderleri vergiye tabidir. Yıllık ödeneğin yetmemesi durumunda ek bütçe talep edemez.

MEDYADA KRALİYET AİLESİ HAKKINDA YAZILIP ÇİZİLENLER

Siyasiler kraliçeyi fazla eleştirmez ancak bu teamül, basın için geçerli değil. Kraliçe veya kraliyet mensuplarını özellikle magazin dergileri sık sık konu edinir. Basının bu özelliğini bildiklerinden kraliyet mensupları basına malzeme olmaktan ısrarla kaçınır. Karikatüristler bazen kraliyet ailesiyle ilgili ‘bel altı’ mevzuları bile kullanır. Türkiye’de yayınlansa, çizeri gözünü hapiste açar, yayınlayan medya organı ise kapatılmaktan kurtulamaz. Kraliyet mensupları ise, seviye ne kadar düzeysiz olursa olsun, yorum yapmaz.

Kraliçe, ülkenin başıdır ama yurtdışına geziye gitmesi için Meclis’in onayı şarttır. Kraliçe, bir kez ağırladığı devlet başkanını ikinci kez ağırlayamaz. 1972 yılında tahta oturan Kraliçe Margrethe II, 2014’te zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü ağırlamıştı. Kraliçe tahta olduğu müddetçe Türkiye cumhurbaşkanını ikinci kez ağırlaması söz konusu değil.

BİR ÇEŞİT NOTER MAKAMI

Kısaca Danimarka’da kraliçe veya kral olmak ‘noterlikten’ öteye geçmiyor. Günlük kabullerin az olduğu, muhtar buluşmalarının olmadığı Danimarka’da, kraliçe ve kraliyet mensupları daha çok sosyal konularda çalışmalar yapıyor. Adı kraliçe ama gerçekten görevleri sembolik ve yönetimde hak ve söz sahibi değiller. Erdoğan, Avrupa’daki kralların yetkisi verilse eminim çok kısa sürede “Bu makam gerçekten sembolikmiş” diyecek. Tabi yemin ettiği anayasaya ve demokratik teamüllere sadık kalmaya dayanabilirse.

[Hasan Cücük] 14.2.2017 [TR724]

Bir haramilik çetesi olarak Maarif Vakfı [Akif Umut Avaz]

Yıllar önceydi… Bir grup gazeteci arkadaşla yolumuz Tanzanya’ya düşmüştü. Hazır oralara kadar gitmişken Tanzanya’yı oluşturan Tanganyika ve Zanzibar’daki bazı Türk okullarını ziyaret etmiştik. Başkent Dar-üs Selam’daki bir okulu ziyaret sırasında Afrika ve Tanzanya koşullarına göre oldukça modern sayılabilecek okul ve sosyal tesislerinden etkilenmiştik. Doğrusu, gördüklerimiz o günlerde Hizmet Hareketi nefretiyle oturup kalkan ya da kıskançlık ve hasetten kuduran kesimlerde popüler olan “bu değirmenin suyu nereden geliyor?” sorusunu akla getirebilecek kaliteydi.

Aynı kampüs içerisinde, okul binasının hemen yakınında devam eden bir inşaat da dikkatimizi çekmişti. Aslında dikkatimizi çeken inşaatın kendisinden ziyade bir insan boyuna ancak varan duvarlarında örülü tuğlaların birkaç karışta bir renginin farklılaşması idi. İnşa halindeki yarım duvarın üst kısımları bildiğiniz tuğla rengindeyken aşağı doğru inildikçe kademeli hatlar şeklinde tuğlaların renginin gittikçe solması, silikleşmesiydi.

ALACA BULACA TUĞLALAR VE DEĞİRMENİN SUYU

Üşenmedik sorduk okul müdürü arkadaşa. O da “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” sorusunu soranları utandıracak bir açıklamada bulundu. Aklımda kaldığı kadarıyla, o yıllarda Tanzanya’da Hizmet Hareketi’nin eğitim faaliyetleri İzmir’li bir grup işadamı tarafından destekleniyormuş. Destek derken atla deve değil, topu topu ayda 9 bin dolar kadar bir yardım… Okul ise, öğrencilerinden aldığı düşük ücrete rağmen artık yavaş yavaş kendisini döndürür hale gelmiş. Okul idaresi ise ücretler ve bağışlardan kalan gelir fazlasıyla kendi düşük maaşlarını iyileştirmektense öğrencilere yeni bir eğitim tesisi daha kazandırmaya karar vermiş.

Eldeki kısıtlı imkânlarla inşaat işine girişilmiş. Para buldukça yapılan karış karış eklemelerden dolayıdır ki Afrika’nın aşırı kuru havası ve kavurucu güneşi altında üzerinden aylar yıllar geçen sıvasız tuğlaların rengi solmuş. Duvara en önce konulan tuğlalar neredeyse toz-toprak rengini alırken, en son konulanlar aslı rengine yakın olduğu için duvar o görüp sebebini merak ettiğimiz hale gelmiş.

O gün, bu okullar hakkında “değirmenin suyu nereden geliyor?” diyenler ortada değirmenin suyu değil, damla damla bağışlarla ve oluk oluk fedakârlıklarla bu eserlerin meydana geldiğini belki bilmiyorlardı. Anlatılsa da belki kendi dünya görüşleri çerçevesinde bu fedakârlıkları anlamlandıramıyorlardı. Bugün ise, bu okullara imkânları ölçeğinde bağışta bulunan işadamları, İslam kültüründe önemli bir yeri olan “himmet” müessesesi siyasal İslamcı haramiler tarafından kriminalize edilerek tek tek tutuklanıyor, hapse atılıyor. Dün değirmenin suyunu merak edenler, bugün o değirmenin fedakarlıkla dönen çarkları hoyratça kırılırken olan biteni onaylayıcı bir sessizlikle izlemekle yetiniyor.

Elbette ki, Hizmet Hareketi’ne yakın insanların işlettiği tüm okulların inşa ve açılış hikâyesi aynı değil. Bazıları idarecilerinin ve öğretmenlerinin de işçi kıyafetleri giyerek inşaatlarda çalışmaları neticesinde meydana geldi. Bazıları ise eğitimin önemine, kültürlerarası etkileşim ve diyalogun faydasına inanmış insanlığa kalıcı bir iyilik peşindeki hayırsever işadamlarının yüklü bağışlarıyla daha kolay vücut buldu. İnşa süreçleri ve hikâyeleri farklı farklı olsa da tüm bu okullara bugün musallat olanlar aynı hasid haramiler.

MEĞER HASEDLERİNİ BİR ZEHİR GİBİ İÇLERİNDE BÜYÜTMÜŞLER

Yıllarca çekememezliklerini fitne-fücur yuvası sinelerinde saklayıp hasetlerini zehir gibi içlerinde büyütenlerin, dünyanın dört bir tarafında barış ve huzur adacıkları olan bu okullara dair niyetleri, fırsatını bulduklarında ortalığa saçıldı, ete kemiğe büründü. 17 Haziran 2016 tarihli ve 6751 sayılı kanunla kurulan Maarif Vakfı, ismindeki her kelimeyi utandıracak adi bir haramilik örgütü gibi faaliyete geçirildi. Tüzüğünde ve yasasında kuruluş amacına dair onlarca göz kamaştırıcı madde sayılan Maarif Vakfı, arkasına aldığı devasa devlet gücüne rağmen, bugüne kadar sadece farklı ülkelerde gerçekleştirdiği haramiliklerle, gasplarla veya bu yöndeki ahlaksız girişimleriyle dikkatleri çekti.

Maarif Vakfı, sadece Türkiye’nin kamu bütçesinden değil, Erdoğan ve çevresi için başka ülkelerden, ulusal çıkarlardan taviz vererek hukuksuz menfaat sağlama karşılığı, rüşvet alma aracına dönüşen TÜRGEV ve benzeri yapılardaki yasadışılığı tekrarlamamak için olsa gerek, tüzüğü ve yasası Erdoğan’ın siyasal İslamcı hedeflerini menfaatine gören ülkelerin bağışlarına da açık olacak şekilde yapıldı. Buna rağmen, bütçeden peşinen aktarılan 1 Milyon TL’lik fonla yola çıkan Maarif Vakfı’nın ihtiyacı olan yüklü finansmanın asıl yükünü yine halk çekecek.

NİYETLERİ HAYIR DEĞİL Kİ AKIBETLERİ DE HAYIR OLSUN!

Niyeti hayır olmadığı için akıbetinin de pek hayır olamayacağını şimdiden tahmin edebileceğimiz Maarif Vakfı’nın zengin imkânlarına rağmen bugüne kadar sadece Gürcistan’da faaliyete geçirdiği bir okul dışında başka bir faaliyeti olmadı. O okulun da Gürcistan’da ne tür tartışmalara yol açtığını merak eden araştırıp öğrensin. Maarif Vakfı’nın yasada yer alan diğer faaliyetleri ise “-eceğiz, -acağız” şeklindeki boş vaatlerden ibaret kaldı. Tıpkı Suriye’nin Cerablus kasabasında kuracağını söylediği üç okul vaadinde olduğu gibi. Savaş ortamındaki Cerablus’un kaderi ne kadar kesinse, herhalde Maarif Vakfı’nın vaat ettiği üç okulun gerçekleşmesi de o kadar kesindir, deyip geçelim.

Her çalışanının ve istihdam edeceği her Türk vatandaşının Türkiye’nin diplomatik temsilciliklerindeki müşavirler kadar maaş alacağı Maarif Vakfı’nın oluşturacağı mali yükü tahmin etmek için allame olmaya gerek yok sanırım. Aynı kifayetsiz kadronun kullandığı devasa mali imkânlara rağmen Türkiye’nin eğitim kalitesi yerlerde sürünürken vatandaşlardan toplanan vergilerin yurtdışında kanalize edilmesinin saçmalığı ise izahtan varestedir.

TÜRKİYE’Yİ REZİL EDEN HARAMİLER AFRİKA’YA NE VEREBİLİR?

OECD’nin üç yılda bir 72 ülkede 15 yaşındaki 540 bin öğrencinin katılımıyla yaptığı PISA raporuna göre, Türkiye’nin eğitimde zaten berbat olan durumu son üç yılda çok daha geriye gitmiş. Araştırmaya katılan 72 ülke arasında 50. sırada, OECD üyesi 32 ülkenin ise en dibinde yer alan Türkiye’nin eğitimdeki rezil durumuna rağmen Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz hiç utanıp sıkılmadan çıkıp, keseyi ağzına kadar açtıkları Maarif Vakfı’nın “yurtdışında eğitim konusunda küresel bir marka olacağını” söyleyebiliyor.

Devasa bütçelere rağmen akılalmaz bir beceriksizlikle Türk eğitimini her yıl biraz daha geriye götüren AKP hükümetinin Eğitim Bakanı, bilimde 70 ülke arasında ancak 52., matematikte 49., okumada 50. olabilen kendi eğitim performansına bakmadan hangi yüzle ahkam kesebiliyor, hayret vallahi… Bugüne kadar gasp girişimlerinden ve haramiliklerinden başka bir şeyini duymadığımız Maarif Vakfı’nın “Her yıl 20 ülkede eğitim faaliyetlerine başlayarak Türkiye’nin parlayan yüzü olmasını” amaçladığını sahi hangi yüzle söyleyebiliyor?

Siyasal İslamcıların çöreklendiği devlet destekli sistematik haramilikte parmak ısırtan Maarif Vakfı, şayet Bakan Yılmaz’ın dediği gibi “eğitimde küresel bir marka,” “Türkiye’nin parlayan yüzü” olmayı başarabilirse, şimdiden söylemeliyiz ki, sadece hırsızlık, haramilik ve gasp yoluyla da çok büyük başarılara imza atılabileceğini dünyaya ilk kez ispatlamış olur.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Maarif Vakfı’nın eğitimde başarılı olup olamayacağını söylemek için henüz erken. Ama üst akıllarının o alanlardaki eşsiz başarılarla dolu tecrüblerini referans alacak olursak hırsızlık, haramilik ve gaspta ne kadar başarılı olabileceklerini tahmin edebiliriz. Somali, Gine ve Nijer gibi en gariban Afrika ülkelerinde Hizmet Hareketi’ne yakın insanlar tarafından kurulan okulları türlü rüşvetler ve türlü vaatlerle gaspetmek sahi az başarı mı?

Demedi demeyin… Sırf Hizmet okullarını gasp etmek amacıyla kurulan Maarif Vakfı, yakında Afrika’nın çok iyi bildiği Boko Haram gibi eğitim düşmanı bir haramilik örgütü olarak tanınmaya başlarsa kimse şaşırmasın. Dünyanın hiçbir yerinde henüz taş üstüne tek bir taş koymamışken canhıraş bir şekilde giriştiği haramilikleriyle Maarif Vakfı, belli ki “maarif” ve “vakıf” kavramlarını kirletmekten başka bir işe yaramayacak.

GASP İÇİN GÖZ DİKTİKLERİ OKULLARIN LİSTESİNİ ÇIKARMIŞLAR

Maarif Vakfı, Senegal, Moritanya, Çad, Gabon, Sao Tome, Burkina Faso, Pakistan ve Afganistan’daki okulları gasp etmek için de anlaşmalar yaptığını ifade ediyor. Gasp çalışmalarını ağırlıklı olarak küçük yardımlara bile muhtaç gariban ülkelerde ya da rüşvetçi yöneticileri ile meşhur ülkelerde yoğunlaştıran Maarif Vakfı’na bu çabasına elçiliklerin yanı sıra TİKA, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), Yunus Emre Vakfı, Diyanet, İHH vb siyasal İslamcı örgütler destek veriyor.

Gasp için göz diktiği okulların listesini de çıkaran Maarif Vakfı’na göre Hizmet Hareketi’nin 32 ülkede 242 okulla en fazla Asya kıtasında eğitim faaliyetleri bulunuyor. Okulların gaspına yönelik ne rüşvetin, ne deli saçması delilsiz iddiaların, ne de Gine’ye yaptıkları gibi yalapşap boyanmış hurda otobüslerle kandırma olasılıklarının bulunmadığı Avrupa’nın 35 ülkesinde 175 okul bulunuyor. Bunu 150 okulla yine gaspta sıfır başarı sergiledikleri Amerika kıtası takip ediyor. Rüşvet ve vaatlerle okul gasbı için nedense en fazla umut bağladıkları 36 Afrika ülkesindeki 106 okula göz diken Maarif Vakfı, haramiliklerine yüz bulamadıkları Avustralya’da ise 15 okula göz koymuş durumda.

Bakan Yılmaz’ın verdiği bilgilere göre, Maarif Vakfı isimli haramilik örgütü Bosna-Hersek, Hindistan, Arnavutluk, Tayland, Kamboçya, KKTC, Avustralya, Danimarka, Kuzey Irak, Moldova, Suudi Arabistan, Singapur, Malezya, Fransa, Almanya, Romanya ve Sudan gibi 17 ülke ile de görüşmelerini sürdürüyormuş. Hâlbuki bildiğim kadarıyla, Suudi Arabistan’da Hizmet Hareketi’nin herhangi bir okulu da bulunmuyor.

Angola, Azerbaycan, Benin, Cibuti, Ekvator Ginesi, Fas, Gürcistan, Japonya, Kamerun, Karadağ, Lübnan, Mali, Moğolistan, Ruanda, Sudan, Tanzanya, Tunus, Uganda ve Ürdün ise Bakan Yılmaz’ın görüşmelerin planlandığını söylediği ülkeler arasında yer alıyor. Sudan gibi ülkelerin farklı listelerde zikredilmesi aslında Bakan’ın ve haramilik vakfının ciddiyet derecesini gözler önüne seriyor.

ELÇİLİKLER VE KONSOLOSLUKLAR GASP VE HARAMİLİK İÇİN SEFERBER

Hizmet Hareketi’ne karşı sistematik sosyal soykırım çabalarını yurtdışında da sürdüren despotik Erdoğan rejiminin seferber ettiği elçilikler ve konsolosluklar, tüm işlerini güçlerini bırakmış bulundukları ülkelerde sırf bu amaçla bugüne kadar toplam 600 bakan, 1.444 parlamento üyesi, 6.190 üst düzey yetkili ile görüşmüş. Yaptıkları bu yoğun görüşmelerin haram meyvelerinden gaspçı Maarif Vakfı’nın sepetine giren ise üç gariban ülkedeki bir kaç okuldan ibaret şimdilik.

“Niyet hayır, akıbet hayır” dermiş Boşnaklar. Niyetleri zulüm, haramilik ve gasp olanların akıbetleri de niyetlerine uygun olur inşallah. Belki geçici bir süreliğine zulüm ve haramilikle abad olmuş gibi görünebilirler ama bu ahlaksız haramilerin ahirlerinin berbat olacağını yaşayan mutlaka görecek.

[Akif Umut Avaz] 14.2.2017 [TR724]

Siyasi rant aracı olarak Filistin [Konuk Yazar: Mahmut Akpınar*]

İngilizlerin Filistin’i Yahudi yerleşimine açtığı 1917 Balfour Deklerasyonu’ndan bu tarafa Filistin’de Müslüman halkın çilesi, dramı bitmiyor. Bölge Müslümanları 1948’den sonra devlet gücü kullanılarak katliamlara, zulümlere, tehcirlere maruz kalmaktadır.

Ortadoğudaki ve İslam dünyasındaki en yakıcı konu Filistin ve Kudüs meselesidir. Müslümanlar sembolik önemi nedeniyle buradaki olaylara çok duyarlı ve tepkilidir. Ancak burada bir miktar tuhaflık da yok değil. Dünyanın başka coğrafyalarında Filistin’in kat katı Müslüman öldürülüp zulme uğrarken dikkate değer bir ses çıkmıyor. Ayrıca dünyada ‘Müslüman’ örgütler-liderler, diktatörler sebil gibi Müslüman kanı akıtıyor ama Müslümanlarca görmezden geliniyor.

İSLAM DÜNYASINDAKİ DURUM

İsrail’in hedefi, yaptıkları, projeleri ayrı bir bahsin konusu. Ama İslam dünyasındaki durum daha acı ve üzüntü verici. Maalesef Filistin meselesi ve Gazze’de yaşananlar, Kudüs’le ilgili olumsuz gelişmeler devlet adamları ve ‘İslamcı’ liderler tarafından siyasi rant aracı olarak kullanılıyor. Liderler halkların hoşuna gidecek hamasi nutuklar atma, sokakların heyecanını teskin etme, gaz alma dışında somut bir adım at-a-mıyor, çözüm geliştir(e)miyor. Böyle bir irade ve güçleri de yok! O nedenle Filistin meselesi bağırmanın, altı boş ama yüksek sesle tehditler savurmanın ötesine geçemiyor.

Kudüs kutsal, Filistin önemli. Ancak dünyanın farklı coğrafyalarında Müslümanlar çok daha ağır zulümlere, baskılara, katliamlara maruz kalıyor ve Müslümanlardan ilgi görmüyor. Irak’ta, Suriye’de 10 yılda öldürülenler Filistin nüfusu kadardır. Bunun çok büyük bir kısmı Müslümanın Müslümanı öldürmesi şeklinde cereyan etti. Müslümanlar pek çok yerde zulme maruz kalıyor; ama benzer ilgiyi görmüyor neden?

Çünkü:

Müslüman Müslümanı öldürünce veya El Kaide, El Nusra, Boko Haram vb. öldürünce yeterince sorgulamıyor, üzerinde düşünmüyoruz (Oysa bunu daha çok sorgulamamız lazım. Neden birbirimizi öldürüyoruz? Biz birbirimizi öldürürken İsrail’in öldürmesini dünyaya nasıl haykırabiliriz?).

İslam dünyasındaki liderler, yönetimler, özellikle siyasal İslamcı hareketler Filistin meselesi üzerinden meşruiyetlerini sağlıyorlar. Çözüm üretmek yerine “konuya sahip çıkıyoruz” mesajı verme kaygısı güdüyorlar.

Siyasi liderler Filistin meselesi üzerinden kendi reklamlarını ve PR’larını yapıyorlar. İsrail’le iş tutan, ticaret yapan, özel-genel anlaşmalar yapan liderler dahi ekran önünde, meydanlarda İsrail’e tehditler savuruyor. Gerçekte halk nezdinde siyasi duruşunu sağlamlaştırıyor. Özellikle İslamcı yapılar, partiler ve liderler Filistin/Gazze/Kudüs meselesini kitlesel destek almanın aracı olarak görüyorlar.

İslamcı jargonda Filistin’e sahip çıkmak, bu konuda mitingler, toplantılar düzenlemek; ayrıca İsrail’e sövmek, lanetlemek, protestolar yapmak “İslamcı” olmanın turnusolü görevi görüyor. İslamcılığını ispat etmek, müslümanlara şirin görünmek isteyen bu argümanlara sarılıyor.

İslam dünyasına ‘lider’ olma iddiasındaki devletler, Filistin meselesine ilgisiz kalamıyor. Bu nedenle İran, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkeler Filistin meselesine sahip çıkmayı bölgesel liderlik rekabetinde kullanıyorlar.

SİYASİ KARİYER OLARAK FİLİSTİN

Filistin-Kudüs meselesi Müslüman siyasetçilerin siyasi kariyerleri için önemlidir. Mitinglerde, kürsülerde Filistin bolca malzeme edilir ama ciddi çözüm gayreti ve iradesi görülmez. Çünkü maksat problemi çözmek veya hafifletmek değil, Filistin sorununu siyaseten kullanmaktır.

Filistin gibi kangren olmuş konularda Müslüman ülkelerin-liderlerin, halkların da desteğini alarak müşterek hareket etmesiyle, kararlı tutumlarıyla, sürekli baskılarıyla sonuç alınabilir. Ancak bugün gerçekten bağımsız diyebileceğimiz İslam ülkesi yoktur. “Aktör” diye düşündüğümüz ülkelerin dahi pek çoğu global güçlerin güdümünde veya vesayetindedir. Petrol zengini Arap ülkeleri İsrail’i her şeye rağmen koruyan ABD’nin eyaleti gibidirler. Ayrıca otoriter yönetimlerin halklarıyla da problemleri vardır ve saltanatları, iktidarları hassas dengelere dayalıdır. Koltuklarını ve sahip oldukları nimetleri kaybetmemek için duracakları noktayı çok iyi bilirler ve ileriye gitmezler.

Bu noktada demokratik ülkelerin eli daha güçlüdür. Türkiye hem demokratik olması yönüyle, hem de siyasi ve ekonomik potansiyeli, devlet tecrübesi, bölgeyle tarihi bağları itibariyle Filistin meselesinde etkili olabilecek nadir ülkelerden birisiydi. Ancak son yıllarda Türkiye dış politikada büyük itibar kaybetmiştir. Özellikle Suriye’de öngörülerin çıkmaması, radikal gruplarla ilişkilerine dair iddialar ağır yara almasına neden olmuştur. Caydırıcı ve etkili araçlara sahip olmamasına rağmen Erdoğan’ın tehditkar ve üst perdeden konuşmalar yapması “boş gürültü” olarak okunmaktadır.

TÜRKİYE DIŞ POLİTİKADA MİNDERE SERİLDİ

Filistin ve Ortadoğu konuları iç politikada alıcı bulmakta ve geniş yığınlara iyi pazarlanmaktadır.  Ne var ki Türkiye dış politikada sıkletinin çok üzerinde mindere çıkmış bir sporcu gibidir. Gücünün ötesinde iddialar ileriye sürmüş ve bunları yapamayıp altında kalmıştır. Ayrıca Erdoğan’ın/AKP İktidarının hızla demokrasiden, hukuktan uzaklaştığı, iktidarını toplumsal kutuplaşmaya dayandırdığı herkesin malumudur. Halkıyla problemli, kavgalı otoriter ülkeler dış politikada ve milli meselelerde çok kırılgandır. Diktelere direnemezler. Bir de tek adamların büyük defoları ve yolsuzlukları varsa meydanlarda efelenir ama el altından taviz vermeye mecbur kalır.

Türkiye son dönemde dışta/içte büyük sorunlar yaşayan, siyasi/ekonomik istikrarı risk altında bir ülkedir. Böyle bir ülkeden ne ‘dünya lideri’ çıkar, ne de global/bölgesel oyuncu! Dünya size gerçek sikletinize göre muamele eder. Halkımızın Filistin’le ilgili duyarlılığı, gayreti ve yürek yangını elbette çok değerlidir. Ama maalesef pek çok İslam ülkesi gibi Türkiye'nin de Filistin meselesinde laf dışında birşey yapma şansı/gücü yoktur. Söylenenler yapılanlar iç politikaya yöneliktir ve Filistin'i siyasetine malzeme yapmaktır.

Filistin’le ilgili konuları hep sıcak ve gergin tutmanın, el altından “İsrail’le ve müttefikleriyle iş tutan bölgedeki otoriter yönetimleri halkına karşı rahatlatma” amacı da var mı diye düşünmeden edemiyorum…

* Doç. Dr. – Keele Üniversitesi Öğretim Üyesi – U.K.

[Mahmut Akpınar] 14.2.2017 [TR724]

Cihazınızın ayarlarıyla oynamayın [Tarık Toros]

7 Haziran 2015 seçimlerinden bir hafta kadar önceydi. Seçime ortak listeyle giden Saadet ve Büyük Birlik Partisi genel başkanlarının yazarlarla buluştuğu bir yemekti. Şimdi düşünüyorum da, ülkedeki son “arama toplantılarından” biriydi esasen. RTÜK, Digitürk, Türksat dertleri ile Ankara-İstanbul arasında mekik dokurken katılmaya özen göstermiştim. Ali Bulaç, Gülay Göktürk, Sedat Ergin gibi isimler vardı. Ali Bulaç demişti ki, “Bizim milletimiz için yolsuzluk ve hırsızlık mühim değilmiş” Bunu “fakir-muhtaç vatandaşlar” veya “devlet yardımıyla geçinen işsizler” güruhu olarak algılamayın. Hukuk ve demokrasi, yüksek eğitimlimiz dâhil çoğumuzun önceliği olmadı. Halen de değil. Kişilerin önceliği, çıkarları ve konumu. Anca bunlar gidince, hukuk hatırlanıyor. Tıpkı İslamcılarda olduğu gibi.

KELLEYİ KAPTIRINCA…

Sol görüşlüler, Aleviler, Kürtler gibi birtakım İslamcılar da şu günlerde kıyıma uğruyor. Bakıyorsunuz, “Yarın hakkın divanı var” diye tweet’ler atıyorlar. Nasıl ki, “hakkın divanı” daha önce onların hiç hatırlarına gelmiyorsa, bugün kıyıma tabi tutulan sol kadroların aklına da “özgürlük ve demokrasi”, “üniversitenin özerkliği vs” sonradan geliyor, kelleyi kaptırınca!

SARI ÖKÜZ HİKÂYESİ YANLIŞ

Bizim demokrasi ayarlarımız genetik. Bunu böyle bileceğiz. Topyekûn mağdur olmadan da anlamamız mümkün olmayacak. Mesele sarı öküz meselesi değil. Yanlış öykü bu. Hikâyede, öküz sürüsü saldırı anında bir ayaya geliyor. Ve sarı öküz, sürünün içinde diğerlerinden farksız bir fert. Sadece, sürünün önde gelenleri içlerinden birilerini feda ederek aslanların hışmından kurtulacağını düşünüyor. Ama onu “uzun kuyruk” ve diğerleri takip ediyor, öküz kalmayınca da “sarı öküzü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı” diye hayıflanıyorlar.

Bizde durum tamamen farklı: Feda edilen gruplar, hiçbir zaman sürünün bir parçası veya değerlisi olmadığı gibi, adeta ayrık otuydu. Sarı öküzün aksine, bilakis kurban edildikleri için alkış kıyamet koptu, hatta sistemden çıktıkları için diğerleri derin bir oh çekti. Mahallelerden sevinç çığlıkları yükseldi. Halen de “tam temizlik yapılmadı” diye onu bunu jurnalleyen var. Sanıyorlar ki, kalanlar gerçek yurtsever ve bunun üzerine düzgün bir ülke inşa edecekler!

HALK ANLAMAMIŞ

Referandum tarihi netleşti. Cumhurbaşkanı dedi ki, “Halkımızın sistemi tam olarak anlama konumuna geldiğine inanmıyorum.” Meali şu; tek taraflı baskın propaganda bile yetmedi, evet oyları tatminkâr değil. Bir de şu var yani, Anayasa paketini kimse bilmiyor. Meclis’te görüşülürken halktan kaçırdılar, TV’ler vermedi. İkaz eden Anayasa hukukçularını üniversiteden attılar. Karşı görüşün kendini anlatma şansı yok, oyunun rengini açıklayan soluğu kapının önünde alıyor. Halk sistemi tam olarak anlamamış! Ne olacak biliyor musunuz, iki ay boyunca, “hayır oyu” başını kaldırdığı her yerde ezilecek, durum budur.

DUYMUYOR Kİ ANLASIN!

Milleti çok iyi çözmüşler. Okumadığını biliyorlar. Gazete okumuyor, kitap okumuyor, açıp anayasayı okumuyor. Ceza kanununa bakmıyor. Okuyup özgürce karar vermek istemiyor. Millet, inandığı kişilerin söylediklerine itibar ediyor. Müthiş inanmış, müthiş güvenmiş. Aksini duymak bile istemiyor. Onun için Cumhurbaşkanı’nın “Hayır diyenler 15 Temmuz’un yanındadır” sözü, bu kitleye yönelik bir laftır.

Hiç yadırgamayın, nazire getirmeye çalışmayın. Çevrenizde de görürsünüz böyle tipleri. Duvara çarpmadan nasihatlerinize kulak vermez. Damdan düşünce de “Niye uyarmadınız, haberim yoktu” der. Esasen söylenmiştir de dinlememiştir. “Anlattık” dersiniz. “Ne zaman anlattınız, hatırlamıyorum” diye çıkışır. Kafası orada değildir ki siz anlatırken. Onun için özelde veya genelde muhatabınızın kulağı, gözü, kalbi sizdeyse konuşun, anlatın. Tereddüt ettiğinizde konuşmayı kesin. Duymuyor ki anlasın.

TÜRKÜ BARDAN CANLI

Ben okumayı takip etmeyi bırakalı çok oldu. Başta Beyaz Türkler, sol-liberal kesim, Doğan grubunun havuzlaşmasını bir türlü hazmedemiyor. Esasen içli dışlılar. Beraber oturup kalkıyorlar Beyoğlu’nda, Kadıköy’de, Beşiktaş’ta, karşılıklı ağlaşıyorlar. Sırf bu muhabbetten, yayınlara çok kızsalar da içlerine atıyorlar. Grup çalışanlarının büyük bölümünün “hayırcı” olduğunu filan söyleyip teselli buluyorlar, filan. Peki Sabah’ta çalışanların tümü “evetçi” mi? Mesele bu değil. O yayınları bunlar yapıyor.

Kişide biraz meslek onuru varsa, inanmadığı işe imza atmaz. Simit satabilir, hamburgecide çalışabilir, taksi şoförlüğü yapabilir, mukaddestir. İnanmadığı, savunmadığı şeyin altına imza atmaz, çünkü biz fikir işçisiyiz. Kimse kusura bakmasın, eve ekmek götürmek dahi hafifletici sebep değildir. Biz ağaç kovuğundan mı çıktık? Ailemiz, ödediğimiz faturalar var, dağ gibi. Ne yani, çocuklarımın süt parası için, yalayıp yutacak mıydım! Ayrıyeten, bizim İPEK MEDYA’da çalışanların tümü, şucu veya bucu muydu? Her kesimden, her partiye oy veren, inanan veya inanmayan yığınla insan vardı orada. Hem neme lazım, varsın toz kondurmasınlar kendi mahallelerine. Siyasal iktidarla birlikte eriyorlar, ne itibar, ne onur, ne de gurur! Zarara rızasıyla girene merhamet edilmez, layık da değildir, vesselam.

[Tarık Toros] 14.2.2017 [TR724]

Tank yaptık, motoru da olsa iyiydi! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

‘Yerli uçak’, ‘yerli otomobil’, ‘yerli tank’ ilanları yakında caddelerde arz-ı endam eder. Ne vakit sandık kurulacak naftalinli sandıklarda muhafaza edilen ‘yerli ve millî’ üst başlığı ile hazır ilanlar o vakit çıkarılır. Broşürlerin tozlarının alınması ve cilalama işleminin bitmesini müteakip dombıra eşliğinde memleketin caddelerine, sokaklarına, Danıştay’ın yıkım kararı verdiği üçüz kulelerin otoyola bakan cephesine, belediyeden halledemediği meseleye çare bulmak için gönüllü (!) yazılan patronların fabrika binalarına, okullara, valiliklere, hatta cami avlularına asılır. ‘Tek sesli’ medyaya mahkûm halkımız 2010’dan beri her seçimden evvel tekrarlanan bu sahnede dejavu hissine kapılır. Nedendir bilinmez arkası gelmez o hissiyatın…

‘Yerli ve millî’ ambalajının içinin boş olduğunu ispat etmek için uçak, uçak gemisi, helikopter, otomobil ve tank fasıllarını ayrı ayrı tetkik etmekte fayda var. Her birindeki fiyaskoyu yazma hakkım mahfuz kalmak kaydıyla Altay Tankı faslına geçiyorum.

İlaveten, yazacaklarım hepimizi heyecanlandıran teşebbüsün akim kalmasından duyduğum teessürün ifadesidir. Hayal etmek güzeldir, insanı diri tutar. Amma velâkin hayal tacirliği gayr-i ahlakidir. Hele hele bu ticarette ‘yerlilik ve millîlik’ gibi kavramları suiistimal etmek daha ağır bir hak ihlalidir.

ALBAYRAK’IN MOTOR FİYASKOSU

Daha projeye başlarken hazır olması icap eden motor hâlâ bulunamadığı için Altay Tankı ilerleyemiyor. Gazetecilere gösterilen, tanıtım videolarında kullanılan prototipin gövdesi Güney Kore’nin desteği ile tamamlanabildi. Koç Grubu’na ait OTOKAR’da imal edildi gövde. Arap ülkeleri satın almak için sıraya girmişti güya.

İşin aslı çok farklı. Altay Tankı için Alman MTU ve Japon Mitsubishi firmalarının kapısı çalındı. Motor temininde her iki firma oralı bile olmadı. Bu sefer motor mevzuu Yeni Şafak gazetesi ile TVnet’in de sahibi olan Albayrak Grubu’na tevdi edildi. ‘AKP’li belediyelerin gözdesi’ olarak nitelenen Albayrak ailesi, özelleştirmeden hayli cazip şartlarda aldıkları Tümosan’da motor imal edeceği açıklandı. Tank motorunun traktör motorundan ne gibi farkı olabilir ki! İkisi de motor işte!

Halka açık şirket olduğu için bu haber Borsa İstanbul’da Tümosan hisselerini uçurdu. Fabrikadaki mühendislerin, “Fakat efendim. Bu mümkün değil.” demeleri bile ‘bomba haber’in yayılmasına mani olamadı. Savunma Sanayi Müsteşarı İsmail Demir ile Albayrak Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Nuri Albayrak 18 Mart 2015’te kameraların önünde mukaveleye imza attı.

AVUSTURYALI FİRMA ‘HAYIR’ DEDİ

Koç’u devre dışı bırakmak için Ethem Sancak da bir ara Altay civarında göründü. Ortada tank yoktu. Tank için verilecek tahsisatı kapmak için kıyasıya bir yarış vardı. Anlaşıldı ki Tümosan tank motoru imal edebilecek kapasiteye sahip değil. Avusturyalı AVL List GmbH’nin tecrübe ve lisansına itimat ederek bu yola girmişler. Avusturyalı firma da ağırdan alınca proje ortada kaldı.

Her ne kadar Albayrak Grubu, Borsa’ya yolladığı beyanatta Türkiye ile AB arasında ipleri geren siyasî ihtilafları öne çıkararak fiyaskoda esas mesuliyetin kendinde olduğunu unutturmaya ve dikkatleri başka tarafa kaydırmaya gayret etse de hakikatte Avusturyalı firmanın teknik bilgi ve tecrübe eksikliğini gördüğü için yola devam etmek istemediği konuşuluyor.

Albayrakların beyanatında, “Gerek proje ve gerekse proje kapsamındaki kritik alt komponentlere ilişkin teknolojilerin transferinde önemli engellerle karşılaşılacağı anlaşılmıştır.” cümlesi geçiyor. Püf noktası burası. Madem yerli ve millî iddiası ile çıkıldı meydana. Yabancıların ‘aferin’ demesini mi bekliyordunuz? Niye takılıp kalıyorsunuz? Hani kendi tankımızı yapabiliyorduk?

Millî fiyaskonun hesabını kim soracak? Savunma Sanayii Müsteşarlığı ödediği avansı geri alacak mı? Altay Tankı’nın motorunu imal etmeyi taahhüt eden Albayrak Grubu sözünü tutamayınca 16 Ocak 2017’den itibaren bir aylık mühlet verilmişti. O süre perşembe günü doluyor. Bakalım kasadaki 3,3 milyar TL’yi Varlık Fonu diye takdim edilen Paralel Hazine’ye kaptıran Savunma Sanayii, Altay Tankı’nda şu güne dek buharlaşan yüz milyonlarca liranın kaçta kaçını kasaya geri koyabilecek. Gövdeyi Güney Kore’den, motoru Avusturya’dan almak için bu kadar gürültü çıkarmaya lüzum var mıydı?

HİNTLİ HERİF TANKA DA EL ATABİLİR

Millîlik seçim meydanlarında prim yapsa da endüstrinin sahasında tek başına geçmiyor. Referandum tarihi olan 16 Nisan yaklaştıkça İngiltere’den bir zeytin dalı uzatılırsa şaşırmam. Rolls Royce firmasının başka bir memlekete ihraç edilmemesi kaydı ile tankın motor tedarikini üstlenebileceği belirtiliyordu. Ekonomi yerlerde sürünürken Borsa İstanbul’u uçuran Hintli Herif, Londra’dan Altay Tankı’na da omuz verebilir.

Bugünlerde paktlar arasında anlık med-cezirler dikkatten kaçmasın. Suriye eksenli yeni haritaların hatırına İngilizler, Altay Tankı’nı da yürütür yürütmesine de hükümetin senelerdir sandıkta reye tahvil ettiği yerli ve millîlik ile o tankın ne kadar alakası olur orası meçhul. Başlangıçta Kırgız bestekârdan habersiz çalınıp söylenmesi hariç tutulursa Altay Tankı’nın tek millî vasfı Dombıra müziğidir. Maalesef bu böyle.

Kaderin cilvesine bakın ki gemileri karadan yürüten Fatih’i misal gösterenler, müzikle millî tank yürütmekle iftihar ediyor…

[Semih Ardıç] 14.2.2017 [TR724]