“Müebbet verilen 70 Hava Harp Okulu öğrencisi 15 Temmuz gecesi otobüsten bile inmedi”

70 Hava Harp Okulu öğrencisinin davasını takip eden avukat Oğuz Kağıtçı, mahkemenin müebbet verdiği öğrencilerin 15 Temmuz günü zorla okuldan çıkarıldığını ve otobüsten bile inmediklerini açıkladı.

BOLD – 15 Temmuz’a ilişkin davada müebbet hapis cezası alan 70 hava harp okulu öğrencisinin davasını takip eden avukat Oğuz Kağıtçı, mahkemenin tatmin edici bir karar yazmadığını söyledi.

ÖĞRENCİLER ARAÇTAN DAHİ İNMEMİŞ

Radyo Karakutu’da yayınlanan Bidebunuizle programında Yavuz Oğhan’a konuşan Kağıtçı’nın açıklamalarından satır başları şu şekilde:

Başlarında rütbeli komutanlarla kamptan çıkarılan bu 70 öğrencinin tamamı müebbet hapis cezası aldı. 70 öğrencinin durdurulduğu yerde ölen yok. Dosyada hiçbir şikayetçi yok. Bir arabanın camı dahi kırılmamış. Öğrenciler arabadan dahi inmemişler.

SİLAH VERİLEREK OKULDAN ÇIKARILMIŞLAR

Öğrenciler rutin bir program için 13 Temmuz’da Yalova’ya götürülüyor. Saat 10:30 gibi bir alarm veriliyor. Her şey normal giderken öğrencilere komutanları tarafından silahları verilip, ‘Bir terör saldırısı var. Sizi Yeşilköy’deki hava harp okuluna götürüyoruz’ denilerek saat 11:30 gibi okuldan çıkarılıyor.

BAŞKA OKULA GÖTÜRÜLDÜKLERİ SÖYLENMİŞ

Öğrencilerle birlikte giden komutanların darbeden haberlerinin olup olmadığını bilmiyoruz. Başındaki yüzbaşı darbeyi biliyor da olabilir, bilmiyor da olabilir. O gün kampta nöbetçi olan subay mahkemede tanıklık yaptı. Nöbetçi subay ifadesinde, ‘Öğrencileri koşuştururken görünce nereye gittiklerini sorduğumda, öğrenciler kendisine terör saldırısı olduğunu, okullarına götürüldüklerini söylediler’ diyor.

TSK: TATBİKAT VAR DENİLEREK OKULDAN ÇIKARILMIŞLAR

Kamptan çıkarıldıklarında ellerinde telefonları yok. Saat 11:30. Daha Türkiye’de darbenin olup olmadığı belli değil. Savcılık Hava Kuvvetleri Komutanlığına çocukların okuldan nasıl çıkarıldığını soruyor. TSK’ya bağlı komutanlar bir rapor hazırlıyor. 14 Kasım 2016 tarihinde raporu dosyaya gönderiyorlar. Raporda öğrencilerin tatbikat var denilerek okuldan çıkarıldığı yazıyor.

OTOBÜSÜN KAPILARI DAHİ AÇILMAMIŞ

İstanbul’da öğrenciler okula geldiğini zannediyorlar. Yakacık bölgesinde Molla Gürani viyadüğünün orada trafiğin sıkışması dolayısıyla otobüsler duruyor. Öğrenciler otobüsten çıkmıyorlar. Sabah 8’e kadar polisin kendilerini gelip almasını bekliyor. Otobüsün kapıları dahi açılmıyor. Eylemde bulunmuyorlar.

BEKLENMEDİK ŞEKİLDE MÜEBBET VERİLDİ

Sabah 2-3 tane polis gelip elinde G-3 silahı bulunan 70 askeri öğrenciyi hiçbir mukavemet olmadan gelip alıyor. Polislerin de bu yönde ifadesi var. Arkasından bu çocuklar yaklaşık 6 ay sonra çıkartıldıkları mahkemede tahliye edildiler. Sonraki süreçte mahkeme başkanı, heyet değişti. Geçen ay aynı mahkeme yakalama kararı çıkarttı. Bu duruşmanın sonunda da hiç beklemediğimiz bir şekilde müebbet hapis cezası verildi.”

[BoldMedya] 4.1.2020

Hasta tutukluların serbest kalması için 3 şehirde eylem: “Cezaevleri muhaliflerden intikam almak için kullanılıyor”

Hasta tutukluların serbest bırakılması talebiyle üç şehirde eylemler düzenlendi. Tutsak bebeklerin serbest bırakılmasını istenirken cezaevlerinin muhaliflerden intikam almak için kullandığı vurgulandı.

BOLD – İnsan Hakları Derneği (İHD) üyeleri İstanbul, Ankara ve İzmir’de yaptıkları açıklamalarda hasta tutukluların durumuna dikkati çekti. İHD İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu üyelerinin, hasta tutukluların serbest bırakılması talebiyle Galatasaray Meydanı’nda yapmak istediği F Oturumu’nun 406’ncı hafta eylemi ise polis tarafından engellendi.

Engelleme üzerine açıklama İHD İstanbul Şubesi önünde yapıldı. Hasta tutukluların fotoğraflarının taşındığı eylemde, “Tecrit öldürür dayanışma yaşatır” ve “Hasta mahpus Ufuk Keskin serbest bırakılsın” pankartı açıldı.

RAPORA RAĞMEN HAPİSHANEYE GÖTÜRÜLDÜ

Açıklamada hasta tutuklu Ufuk Keskin’in sağlık durumu hakkında bilgi veren İHD Cezaevi Komisyonu üyesi Hatice Onaran, 1976 Samsun doğumlu Keskin’in 1998’de 17 gün boyunca gözaltında işkence gördüğünü anlattı.

Onaran, “Keskin tutuklanarak Ümraniye E Tipi Hapishanesi’ne götürülür. 12 yaşından beri diyabet hastası olan Ufuk Keskin, günde 4 kez kan ölçümü yaparak her seferinde insülin almaktadır. 19 Aralık Katliamı’ndan sonra Edirne F Tipi Hapishanesi’ne götürülen Ufuk Keskin müebbet hapis cezasının yanı sıra verilen disiplin cezaları nedeniyle hem infazı yakılmış hem de 12 yıl daha hapis cezası verilmiştir. Sağlık sorunlarının artması nedeniyle 2002 yılında hastaneye getirilen Ufuk Keskin, Adli Tıp Kurumu’nun hapishanede kalamayacağı raporuna rağmen tekrar hapishaneye götürülür. Şu an ise İzmir Aliağa Şakran 1 No’lu T Hapishanesi’ndedir” dedi.

ÇÖLYAK HASTALIĞINA YAKALANDI

Keskin’in 2010’da çölyak hastalığına yakalandığını ve o süreçte tutulduğu Bolu Cezaevinde beslenme konusunda çok sıkıntı yaşadığını belirten Onaran, doktorların hiçbir öneri ve raporunun ise hapishane idaresi tarafından dikkate alınmadığını ifade etti.

Glutenli gıdalara karşı alerjisi olması nedeniyle Keskin’in uygun diyet uygulaması gerektiğine dikkat çeken Onaran, Sağlık Bakanlığı ve diğer ilgili tüm kurumların ailenin başvurularını cevapsız bıraktığını kaydetti.

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ ÇÖKMÜŞ DURUMDA

Onaran, “Vücudunun bağışıklık sistemi tamamen çökmüş olan Ufuk Keskin’in vücut fonksiyon kaybı yüzde 82’dir. Komaya girdiğinde felç olma veya hayatını kaybetme riski ile karşı karşıya olan Ufuk Keskin zaman kaybetmeden tahliye edilmelidir” diye konuştu.

Keskin’in babası Fahrettin Keskin de, oğlunun hapishanede kalmasının sağlığının daha fazla bozulmasına neden olabileceğine dikkat çekerek, oğlunun ve tüm hasta tutukluların derhal serbest bırakılmasını istedi.

GIDA ZEHİRLENMESİ GEÇİRDİ ZONAYA YAKALANDI

Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, eylemlerinin 278’inci haftasında Sincan Kadın Kapalı Cezaevinde kalan hasta tutuklu Canan Utangaç’ın durumuna dikkati çekti. İHD Ankara Şubesi önünde yapılan eylemde konuşan İHD Merkez Yürütme Kurulu (MYK) Üyesi Nuray Çevirmen, tutuklu Utangaç’ın hapishanesinde gıda zehirlenmesi yaşadığını, daha sonra vücudunda kaşıntılar oluştuğunu, teşhise göre zona hastalığı geçirdiğini söyledi.

HAPİSANE İDARESİ İLGİLENMEDİ

Zona hastası Utangaç’ın Ekim 2018’de hapishane kantininden aldığı sıcak su torbasının patlaması sonucu bacaklarında ikinci derece yanıklar oluştuğunu söyleyen Çevirmen, Utangaç’ın tutuklu bir hemşire tarafından sürekli pansumanının yapıldığını söyledi.

Utangaç ile hapishane idaresinin ilgilenmediğini aktaran Çevirmen, “Utangaç uzun süre ayakta durmakta, yürümekte zorluk çekmiştir ve buna rağmen sağlık raporu için ancak bir ay sonra doktora götürülmüştür” diye belirtti.

RANZADAN DÜŞTÜ

Utangaç’ın vücudundaki yanıkların tam düzelmeden, 4 Aralık 2018’de “Yoklamaya geç kaldığı için tutanak tutup, görüş yasağı konulur korkusuyla” ayağını boşluğa atması sonucu ranzadan beton zemine sırtüstü düştüğünü söyleyen Çevirmen, hastaneye kaldırılan Utangaç’ın ağrılarına rağmen yoğun bakımda eli kelepçeli olarak tutulduğunu belirtti.

AMBULANS YERİNE OTOBÜSLE GÖTÜRÜLDÜ

Ameliyat geçiren Utangaç’ın, taburcu edildiği gün hapishaneye ambulansla götürülmesi gerekirken otobüsle götürüldüğünü söyleyen Çevirmen, “Oturamayan bir hasta güç bela ve acıdan bağıra bağıra hapishaneye sevk edilmiştir. Ameliyatlı hali ile hapishanede arkadaşlarının bakımına muhtaç hale gelmiştir” açıklamasında bulundu.

İNTERNETTEN BAKIP KENDİN YAP DENİLMİŞ

Doktorların, Utangaç’a ameliyattan 2 ay sonra fizik tedaviye başlaması gerektiği söylediğini aktaran Çevirmen, “Heyettekiler, jandarmanın yanında dalga geçercesine ‘İnternetten kendin bakıp yap’ demişler” diye konuştu. Çevirmen, “Canan Utangaç, kalıcı hasra oluşmaması için dışarıda tedavi görmelidir” dedi.

KONAK MEYDANDA BULUŞTULAR

İzmir’de de Konak’ta bulunan Eski Sümerbank önünde biraraya gelen İHD İzmir Şubesi ve hasta tutukluların yakınları katıldı. “Ağır Hasta Mahpuslar Ölüyor Susma”, “Bu Suça Ortak Olma Ölüyorlar” yazılı pankartlar taşındığı eyleme, HDP İl Eşbaşkanları da destek verdi.

İHD İzmir Şubesi yöneticilerinden Ahmet Çiçek, 2016 OHAL sürecinden bu yana Türkiye’deki hapishanelerin aşırı dolduğunu belirterek, bu durumun iktidarın muhaliflere yaklaşımının olumsuz bir göstergesi olduğunu söyledi.

780 BEBEK ANNESİYLE HAPİSTE

Çiçek, “Bu durumun nedenlerini sorgulamadan sorunu çözmek için yeni hapishaneler yapmak vatandaşa yaklaşımın nasıl olduğunun bir göstergesidir. Türkiye’de 780 bebek, anneleriyle beraber hapishanede. Bırakın çocuk olmalarından, doğan haklarını kullanmayı, sağlıklı bir şekilde büyümeleri engellenmektedir. Bu bebekler yaştaşlarına göre yaşama eksiden başlamaktadırlar” diye belirtti.

İNTİKAM MEKANLARI HALİNE GETİRİLDİ

İktidarların her dönemde olduğu gibi bu dönemde hapishaneleri muhaliflerden intikam almak için kullandığını vurgulayan Çiçek, “Hapishaneler, bir intikam alma mekânları haline getirilmiştir. Mekânların sağlıksız olması, insanların sağlıklı yaşamalarına gereken özenin gösterilmemesi nedeniyle sağlıklı giren bir insanın bile çok çabuk hasta olabildiği bu ortamda hasta olanlar, ağır hasta durumuna düşmektedir. Tedaviye ulaşım noktasındaki keyfi uygulamalar, insan onuruna uymayan yaklaşımlar nedeniyle engellenmekte, bu durum da hastalıkların daha da artmasına neden olmaktadır” şeklinde konuştu.

BEL FITIĞI, REFLÜ, MİGREN, OMURİLİK KANAL DARLIĞI

Müebbet cezası alan ve Akhisar Kapalı Ceza İnfaz Kurumu A5 koğuşunda kalan hasta tutuklu Sinan Gül’ün durumuna dikkat çeken Çiçek, “Kaldığı odada ilk başlarda 8 kişi var iken, şimdilerde sayı 10-12 kişiye kadar çıkmıştır. Sinan Gül’ün omurilik kanal darlığı, bel fıtığı, reflü, gastrit, migren rahatsızlıkları varken, ailesinden aldığımız son bilgiye göre, bu hastalıklara boyun fıtığı ve gördüğü işkencelere dayalı olarak da damar tıkanıklığı eklenmiştir” diye belirtti.

AİLESİ MERSİN’DE KENDİ AKHİSAR’DA

Gül’e ilaçlarının çoğunun ailesi tarafından gönderildiğini belirten Çiçek, hapishane ile ailesinin ikamet ettiği Mersin arasındaki mesafenin çok olmasının, ailenin maddi sıkıntılar içerisinde olması nedeniyle her mahpusun hakkı olan ziyaretler gerçekleşemediğini ve bu yüzden ailenin kendilerine yakın bir hapishaneye sevk edilmesi talebini aktardı.

[BoldMedya] 4.1.2020

Erdoğan rejimi Türkiye’yi Libya’da ateşe mi atıyor? [Fatih Yurtsever]

Türkiye, ateşe benzinle gidercesine Libya’da iç savaşın bir tarafı olmayı tercih ediyor. Erdoğan rejiminin dış politikası ile Türkiye’nin hak ve menfaatleri uyuşmuyor.

BOLD ANALİZ – Beklendiği şekilde Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) Trablus Hükumeti’ne destek için Libya’ya gönderilmesine izin veren tezkere, Meclis Genel Kurul’undaki oylamada kabul edildi. Tezkere bir yıl süreyle geçerli olacak.

Tezkere metnini ayrıntılı incelemeden önce bir konuyu açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) 2259 sayılı kararı ile 17 Aralık 2015 tarihinde Libya’da mücadele eden taraflar arasında imzalanan Süheyrat Anlaşması’nı temel metin kabul ederek, anlaşmada düzenlenen esaslar doğrultusunda Libya Başkanlık Konseyini ve 30 gün içerisinde kurulacak Ulusal Mutabakat Hükumeti’ni meşru temsilci olarak tanıdı.

GÜÇ DAĞILIMI VE YETKİ PAYLAŞIMI

Süheyrat Anlaşması aynı zamanda Libya’da yetkili organlar arasındaki güç dağılımı ve yetki paylaşımını da düzenledi.

Anlaşma’nın 4’uncü maddesi, Ulusal Mutabakat Hükumeti’nin görev süresini, Temsilciler Meclisi tarafından güven oyu verildiği tarihten itibaren bir yıl olarak düzenliyor. Şu an görevde olan Sarraç Hükumeti, Temsilciler Meclisi’nden güven oyu almadı.

Bu haliyle Ulusal Mutabakat Hükumeti’nin meşruiyeti oldukça tartışmalı. Velev ki bu hükumet meşru olsa bile, Erdoğan ile Sarraç arasında imzalanan hem deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmasının hem de askeri ve güvenlik iş birliği anlaşmasının hukuken geçerliliği de sakat.

“ANLAŞMALAR GEÇERSİZ”

Zira, anlaşmaların geçerli olabilmesi için Süheyrat Anlaşmasının madde 8 bölüm 2f hükmü gereğince, Temsilciler Meclisi’nin onayı gerekiyor. Temsilciler Meclisi Başkanı 12 Aralık’ta yaptığı açıklama da anlaşmaların geçersiz olduğunu ifade etti. Sonuç itibariyle Türkiye; ülke genelinde büyük oranda kontrolünü kaybetmiş, uluslararası desteği her geçen gün azalan, meşruiyeti tartışmalı bir hükumet ile hukuken geçerliliği sakat olan iki anlaşma imzalamış durumda.

Ayrıca, BMGK tarafından alınan kararlar doğrultusunda Libya’ya uygulanan silah ambargosu devam ediyor. 1970 sayılı karar göre; Libya’da savaşan taraflara doğrudan veya dolaylı yollardan silah satışı, askeri konularda eğitim ve teknik yardım yapılması, paralı silahlı asker gönderilmesi yasaklanmış durumda.

BMGK’nin 1973 sayılı kararı uyarınca Libya’ya uygulanan silah ambargosuna yönelik alınan tedbirleri izlemek için BM Libya Uzmanlar Komisyonu kuruldu. Bu komisyon tarafından geçen ay içerisinde sunulan raporda Türkiye’nin ambargoya rağmen Ulusal Mutabakat Hükumeti’ne silah desteğinde bulunduğu ifade edildi.

YASAL DAYANAK

Uygulanan silah ambargosuna rağmen Türkiye, TBMM’de kabul edilen tezkere doğrultusunda yeri, zamanı ve kapsamı Cumhurbaşkanlığınca belirlenecek şekilde Libya’ya veya tezkerede ifade edildiği şekilde bölgeye asker göndermeye hazırlanıyor. Barış Pınarı Harekâtı da dahil olmak üzere, daha önce yapılan tüm sınır ötesi operasyonlarda uluslararası hukuka uygunluk, harekatın gerekçesi olarak ön plana çıkarılmıştı. BM Anlaşması’nın meşru müdafaa hakkını düzenleyen 51’inci maddesi yasal dayanak olarak kabul edilmişti.

DİPLOMATİK ÇABALARA RAĞMEN…

Bu bakış açısıyla tezkere metnini yakından incelediğimizde şöyle deniliyor: “Libya’da çatışmaların sona erdirilmesi, ateşkes sağlanması ve siyasi sürece geri dönülmesi amacıyla yürütülen diplomatik çabalara rağmen, sözde Libya Ulusal Ordusu, dış güçlerden de aldığı destekle saldırılarını sürdürmektedir. Sivilleri ve sivil altyapıyı da hedef alan bu saldırılar nedeniyle Libya’da insani durum giderek kötüleşmektedir. Çatışmalar DEAŞ ve El-Kaide gibi terör örgütlerinin eylemleri için uygun ortam oluşmasına da sebebiyet vermektedir. Diğer taraftan, Libya toprakları ve karasuları Akdeniz üzerinden gerçekleştirilen uluslararası insan ve göçmen kaçakçılığında da kullanılmaktadır. Bu gelişmeler, Libya’ya ilaveten Türkiye dâhil tüm bölge için de tehdit oluşturmaktadır. Sözde Libya Ulusal Ordusuna bağlı unsurlar, Libya’da faaliyet gösteren Türk şirketleri, Libya’da ikamet eden Türk vatandaşları ile Akdeniz’de seyreden Türk bandıralı gemiler gibi Türk çıkarlarının hedef alınacağı yönünde açıklamalarda bulunmaktadır. Sözde Libya Ulusal Ordusunun saldırılarının durdurulmaması ve çatışmaların yoğun bir iç savaşa dönüşmesi halinde Türkiye’nin gerek Akdeniz havzasındaki gerek Kuzey Afrika’daki çıkarları da olumsuz yönde etkilenecektir.”

“SORUMLU GENERAL HAFTER”

Tezkere metninden de anlaşılacağı üzere, şu an Libya’da yaşanan iç çatışmanın istikrarsızlığa neden olduğu, bundan dolayı da terör ve yasa dışı göç faaliyetlerinin meydana geldiği iddia ediliyor. Bunun da sorumlusunun General Hafter komutasındaki Libya Ulusal Ordusu ifade ediliyor. BMGK’nin 2259 sayılı kararında belirtilen meşru hükumete IŞID ve düzensiz göç ile mücadele konusunda BM üyesi ülkeler tarafından yardım edilmesi çağrısının, Sarraç Hükumeti’ne yapılacak askeri yardıma gerekçe olarak gösterilmeye çalışıldığı anlaşılıyor.

Ancak Erdoğan rejimi aksini iddia etse de General Hafter Tobruk’ta bulunan Temsilciler Meclisi tarafından görevlendirilmiş, barış görüşmelerine katılan ve her geçen gün uluslararası desteği artan bir lider. Hafter güçlerine karşı verilecek bir askeri mücadeleyi terörle mücadele kapsamında değerlendirmek zorlama bir yorum olacağı için uluslararası toplum tarafında da destek görmeyecektir.

MENFAATLERİN KORUNMASI

Öte yandan belirtilen bir diğer gerekçe de Libya’daki hak ve menfaatlerimizin korunması vatandaşlarımızın ve Türk bandıralı gemilerin güvenliğinin sağlanması olarak gösteriliyor. Türk bandıralı ticaret gemilerinin korunması için askeri gemilerin Libya karasularına girmesi, Türk vatandaşlarını korumak askerlerimizin için Libya topraklarında konuşlanması bu gerekçe ile BM Anlaşmasının 51’inci maddesi kapsamında meşru müdafaa hakkına dayandırılmaya çalışılıyor. Ancak uluslararası toplumun da yakından takip ettiği gibi, General Hafter Türk gemilerini ambargoyu deldikleri için, Türk vatandaşlarını da iç savaşın bir parçası olma yolunda Sarraç Hükumeti’ne verilen destekten dolayı hedef alıyor.

Türkiye Suriye’de, Esad rejimi BM temsil edilmesine rağmen, Esad’ın meşruiyetini kabul etmez ve Esad’ı devirmeye çalışırken, aynı mantıkla Libya’da tam tersine meşruiyeti tartışmalı Sarraç Hükumeti’ne askeri destek vererek otoritesini hükumetin otoritesini tesis etmesine yardımcı olmaya çalışıyor ve bunu da uluslararası hukuk açısından kabulü oldukça zor olan gerekçelere dayandırmaya çalışıyor. Neresinden bakarsanız bakın tam bir tutarsızlık, tam bir zorlama örneği.

KAYBEDİLEN DESTEĞİ GERİ KAZANMAK İÇİN…

Kitabın ortasından konuşmak gerekirse, Türkiye’nin mevcut dış politikası, iç politikada yaşanan ekonomik kriz, enflasyon, işsizlik, alternatif yeni parti oluşumları gibi sorunlar nedeniyle AKP iktidarının, kaybetmeye devam ettiği kamuoyu desteğini bir şekilde ayakta tutmaya yönelik adımlar çerçevesinde şekillendiriliyor. Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay, Libya’ya asker gönderme meselesi için “zaten sonunu çok aşırı düşünen kahraman olamaz” diyerek açıklamaya çalışıyor.

Erdoğan rejimi Kurtlar Vadisi tadında bir anlayışla, Türk halkında bulunan milliyetçilik damarını, hamasi bir söylem ile körükleyerek Türkiye’nin yüzleşmek zorunda olduğu asıl sorunları perdelemeye çalışıyor.

ASKERİ HEZİMET OSMANLI’NIN SONUNU GETİRDİ

Maalesef Türkiye şu anda, Erdoğan rejimi sayesinde 1. Dünya Savaşı ve Balkan Harpleri öncesinde Osmanlı Devleti’nin içerisinde bulunduğu şartlar ile benzer bir durum içerisinde bulunuyor. Trablusgarp Savaşı, sonrasında girilen Balkan Savaşları ve yaşanan askeri hezimet Osmanlı Devleti’nin sonunu getirmişti.

Askeri güç ve yeteneklerin farkında varmadan girilecek her türlü macera bugün de aynı sonucu verecektir. Üstelik Türkiye her geçen gün yaptığı revizyonist hareketlerle uluslararası hukuku hiçe sayan bir devlet olarak algılanmaya devam ettikçe bu süreç daha da hızlanacaktır. Muammer Kaddafi’nin devrilmesi ile birlikte iç savaş sarmalına giren; Mısır, Fransa, Rusya, İtalya ve Suudi Arabistan gibi ülkelerinde bir şekilde müdahil olarak çatışmaları körüklediği Libya’da, tarihsel ve kültürel bağlarını da kullanarak yapıcı bir dış politika izlemesi gereken Türkiye, ateşe benzinle gidercesine asker göndermek suretiyle iç savaşın bir tarafı olmayı tercih ediyor. Çünkü Erdoğan rejiminin dış politikası ile Türkiye’nin hak ve menfaatleri uyuşmuyor. Türkiye Libya’da koşar adım ateşe ilerliyor.

[Fatih Yurtsever] 4.1.2020 [BoldMedya]

Bizi Emanette Emin Kıl! [Fikret Kaplan]

Hayatımızı öyle bir hakikate vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak, Cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirin…
Hiçbir dış gücün kendi hedefi istikametinde kullanamayacağı, figüre edemeyeceği kutsal bir sevda...
Kimseye diyet borcu ve minneti olmayan pırıl prıl bir Hizmet… 
Rabbimin izni olmadıkça, hiç kimse ayıramaz bizi bu sevdamızdan…sökemez o sevgiyi kalplerimizden… Vazgeçiremez gönüllerimizi davamızdan…

Şimdiye kadar ne zorluklar ne yokluklar gördü bu sevda… Üzerine toz, toprak atıldı, deve işkembesi konuldu… Taşlandı Taif’te… Günlerce aç, susuz bırakıldı.

Her şeyine el konuldu, kilit vuruldu kapısına… Cadı avına maruz bırakıldı öz yurdunda… Gözü dönmüş vahşilerden korunmak için sığındı Sevr’e…karanlık ve soğuk odalara… Zindanlara, çöllere düştü… Yıllarca bir perde arkasından tutundu hayata…

Bu sevdaya kelepçe vurulamazdı.
Zincirlenemezdi bu sevgi.
Mahpuslarda yok edilemezdi bu aşk…
Sığmazdı parmaklıklar arkasına.

Denizleri geçti… Kızıldeniz’i, Ege’yi, Meriç’i aştı… Sürgün hayatı yaşadı yıllarca Medine’de, Habeşistan’da…Avrupa’da, Amerika’da… dört bir tarafta. Ama yılmadı… yıkılmadı. Üç-beş günlük dünya için dize gelmedi, eğilmedi.

Bugün toz-duman içinde bu sevdanın bittiğini ya da zayıfladığını zannedenler aldanıyorlar…yanılıyorlar.

Bu işin önündeki büyük mimarın bu karışıklıklar içinde konuşmadığını, uyarmadığını, müdahale etmediğini söyleyenler kulaklarını kapatmışlar…dinlemiyorlar onu. O, Efendisi’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) aldığı edeple konuşuyor, uyarıyor… Hizaya gelin, omuzlarınıza aldığınız sorumluğun hakkını yerine getirin, Hakk’a riayet edin diyor… herkese insanca davranma, hiç kimseyi rencide etmeme ve kötülükleri en uygun şekilde savma peşinde…

Hani bir sahabi geliyor Allah Resulü'nün huzuruna… Memur olarak gitmiş, zekât toplamış, öşür toplamış gelmiş… Orada Efendimizin huzurunda millete verilecekleri veriyor. "Bu sizin, bu da benim, bunu bana hediye ettiler" diyor. Allah Resulü'ne çok dokunuyor bu. Minbere çıkıyor herkese hitap ederek diyor ki:

"Size ne oluyor ki içinizden bazılarınızı ben vazifeli olarak bir yere memur gönderiyorum, ona orada devletin memuru olduğundan dolayı bazı şeyler veriyorlar. O da gelip "bunu devlete verdiler, şunu da bana armağan ettiler" diyor. Anasının evinde otursaydı, onu ona verirler miydi?" Buhari'de, Müslim'de, Ebu Davud'un Süneni'nde geçiyor bu hadis…

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahabeden herhangi bir kimsenin bir kusuru olduğunda, bunu onun yüzüne vurmak yerine umuma konuşmak suretiyle söz konusu şahsın da kendi hissesine düşen dersi almasını sağlıyordu.

O güzel insan da herkese hitap ediyor Bam teli’mize dokunarak… Kırık testi’den paslanan sinelerimize ab-ı hayat dökerek… Diriliş kahramanlarının önünü kesen gulyabanilere, tehlikelere karşı uyarıyor bizi.

Eğer, Kırık Testi’yi okurken ya da Bamteli’ni dinlerken dönüp geriye bakıyorsak, bir şey almıyoruz demektir kendi hissemize… O gönül insanı bize sesleniyor, bizi uyarıyor en başta. 

Bakın son Kırık Testi’nde, tüm peygamberlerin yaptıkları nübüvvet vazifesi karşılığında kavimlerinden maddî-manevî hiçbir şey beklemediklerini, mükâfatlarının yalnız Allah’a ait olduğunu üstüne basa basa vurguluyor. Peygamberlerin ağzından ittifakla şu sözlerin döküldüğünü hatırlatıyor:

“Yaptığım bu külfetli hizmet karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum. Zira benim mükâfatım Rabbü’l-âlemin’e aittir.” (Şuarâ Sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180)

“Kendileri hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun!” (Yâsîn Sûresi, 36/21)

O güzide insanların yaptıkları bu külfetli hizmetler bugün ihsan-ı ilahi olarak omuzlarımıza konulmuş…

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, bu davayı başta sahabe-i kiram efendilerimize, sonra da arkadan gelen nesillere emanet etmiş. Bu sevda bugün bizim omuzlarımızın üzerinde bulunuyor, yarın da sonraki nesillere aktarılacak.

O halde bu emaneti deformasyon görmüş bir halde devretmek büyük bir vebaldir. Yarının insanlarına karşı büyük bir haksızlıktır… Biz bu emanete sahip çıkmaz, onu gereğince korumaz ve sağlam bir şekilde haleflerimize teslim etmezsek, emanete ihanet etmiş oluruz…
 
Hizmet’i belki biz kolay bulduk… O tam kırk-elli yıl boyunca iltifat beklemeden, mükâfat peşine düşmeden koşturan samimi insanların omuzlarında geldi bugüne. Kimi zaman bir tarlada, bazen bir derenin kenarına kurulan küçücük bir çadırda, bir başka defa üç dört kişinin zor sığdığı bir tahta kulübede aşkla, ümitle, iştiyakla ve sabırla örüldü.

Bu yüke omuz verenler, güvenilirliklerini yitirmemeliler… İçinde yaşadıkları topluma karşı hayatının hesabını vermeye hazır olmalılar, diyor büyüğümüz son mesajında… Toplum nazarında güvenilen ve itimat edilen Hizmet insanları…

Bediüzzaman’ın, hayatı boyunca giydiği elbiselerden yediği yemeklere kadar her şeyinin hesabını verdiğini görürüz. Zira insanların zihinlerinde “milletin malını çarçur ettiğimize veya milletin malından kendimize de bir şeyler apardığımıza” dair herhangi bir şüphe hâsıl olduğunda güvenilirliğimizi kaybederiz.

Hz. Şuayb (as): “Rabbim, nezdinden bana güzel bir rızk nasip etti.” demek suretiyle, elindeki imkânları meşru yollarla elde ettiğini ifade ediyor, onlar gibi olmadığını ortaya koyuyordu. O, spekülasyonlara girmemiş, milletin malını hortumlamamış, rüşvetle iş yapmamış, alışverişine hile karıştırmamıştı. Kazandığını helalinden kazanmıştı. Hz. Şuayb, bütün bunlara işaret etmek suretiyle emin ve güvenilir bir insan olduğunu vurguluyordu. Aynı zamanda o, daha sonra kavmine yapacağı nasihatlere de zemin hazırlıyordu.

‘Sizin bu dairede olan insanlarınız hakkın hukukun olmadığı bir yerde bir talebenin ayakkabısına ayağını basmadı. Vallahi billahi basmadı, bir lokma ekmeklerini yemedi onların. Ve bu bugüne kadar öyle geldi. Hizmetten istifadeyi düşünmedi, ondan üç kuruş elde etme mülahazasına kapılmadı, maddenin esiri zebunu olmadı, hür yaşadı, hür doğduğu gibi hür yaşadı ve dolayısıyla da diyet ödeme mecburiyetinde kalmadı hiçbir kimseye. Yoksa dairenin başına da ciddi gaileler açılırdı.’

“Sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi düşünmüyorum.” (Hûd Sûresi, 11/88)
“Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz Kitab’ı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Bakara Sûresi, 2/44) kutsi beyanıyla konuşuyor bizimle bu haftaki sohbetinde Hocaefendi.

“Madem söylüyorsunuz, söylediğiniz şeyleri kendiniz de yapın.” diyor. Çünkü müessiriyetin yolu budur. Söylenilen sözlerin muhataplar tarafından hüsnükabul görmesi buna bağlıdır…

İç dünyalarını ıslah edemeyen insanların, toplumsal barışı sağlamaları ve içtimai düzeni kurabilmeleri mümkün değildir.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) çarşının pazarın kirlendiği, evin cehalet içinde yüzdüğü, mektebin kendisinden bekleneni veremediği, camide aşk u heyecanın söndüğü ve Müslümanların garipçe yaşadığı bir dönemde ıslah peşinde koşan insanları müjdelemiştir. Bazı kimselerin toplumu ifsat etmelerine mukabil onlar, canlarını dişlerine takıp hep salah peşinde koşacaklardır.

İşte bizim en büyük ve tek derdimiz ıslahtır aslında. Kendi dünyamızı değil, halkı ıslah etme derdi… Elbette ki dil öğreneceğiz, entegre olacağız için bulunduğumuz toplumla… halkla… sokakla, çarşıyla. Ama bunlar hep bu derdin ızdırabını hafifletme hamleleri olabilir ancak…  Başka gayeler kafamızda yer edemez… giremez başka hayaller gözümüze.

Zira, yarım yamalak olmaz bu işler, bereketsiz olur yoksa yaptığımız Hizmetler. Ve kendimizi aldatmış oluruz. Melekler meseleyi öyle değerlendirir, feraset ehli meseleye öyle bakar. Kimseyi inandıramayız… ne yazarsak ne çizersek ne söylersek, ne anlatırsak… ne tesis edersek edelim inandıramayız. Ne arzdakileri ne de semadakileri… 

Bizi muvaffak kılacak yalnız Allah’tır. Onun için de yalnız O’na dayanarak ve O’na yönelerek (Hûd Sûresi, 11/88) sınırlı gücümüzden tecerrüt edip ve Allah’ın sınırsız gücüne sığınarak bu emanetin hakkını verebiliriz.

Allah’a dayanıp O’na sığınmadıktan sonra hakiki ve kalıcı muvaffakiyetler elde edebilmek mümkün değildir. O halde, bize düşen vazife, yazmamızda, çizmemizde, konuşmamızda, hatta attığımız her adımda bütün benliğimizle O’na güvenmek, O’na dayanmak, O’na yönelmek ve O’na sığınmaktır.

Bunun dışındaki mülahazalara kapılanlar karşısında ‘utanıyor ve sıkılıyorum’ diyor Hocaefendi…

‘Hizmet-i imaniye ve Kur'aniye’nin içinde, hakk-ı temettü (kâr, gelir) arayanların hallerinden utanıyorum.
Kendine çıkar mülahazasına kapılan insanların tavır ve davranışlarından utanıyorum.
Yarınlar adına bir şeyler biriktirme mülahazasına takılıp, hizmetten bir şeyler aparmak isteyen insanların davranışlarından utanıyorum…
Müslümanlıklarından utanıyorum, hayâ ediyorum.
Bunlarla Allah'ın huzuruna çıkacağımdan utanıyorum.
Resülullah'ın "bunlar mı?" diyeceğinden utanıyorum. Cebrail'in utanıp başını aşağıya eğeceğinden utanıyorum. Mahşerden utanıyorum.
Bohemliğe gidenler oluyor, şehvetinin kurbanı gidenler oluyor. Menfaatin kurbanı gidenler oluyor. Daha başka türlü dalâletlere gidenler oluyor. "O zaman siz niçin bu diriliş kahramanlarının seslerine soluklarına cevap verilmiyor" diyemezsiniz.

Bu davaya toz kondurmaya hakkımız yok… kuşku uyarmaya, şüphe uyarmaya hakkımız yok... Birer güven abidesi, itimat abidesi olma mecburiyetindeyiz.

Biz bir yerden o krediye dokunacak bir şey yaparsak, arkadaşların kredisine dokunmuş oluruz. 'Bunlar da böyle derler' yani.

Milletin bir güveni olmuş. Merhum Necip Fazıl, "Allah bir de beni bu arkadaşların davasında falso yaşamakla inkisara uğratmasın" demişti. O kadar çok inkisar yaşamıştı ki, Menderes'e "ya öl ya ol" demişti. Ve daha sonra da o asıldıktan sonra ifade etmişti tekrar, ‘Ben ona "ya ol, ya öl" dedim o ölmeyi tercih etti.’

Şimdi bu insanlar orada bir inkisar yaşamışlar, başka yerde bir inkisar yaşamışlar, sonra başka yerde… ‘Allah bu hareketle de bana inkisar yaşatmasın! diyor.

Allah bekliyor bunu… Resulullah bekliyor… Üstad bekliyor… bunca bekleyen varsa onları inkisara uğratmaya hakkımız yok.

Durduğumuz gibi duralım,
Adanmış gibi yaşayalım…
Ümitleri yıkmayalım…
İnsanlardaki beklentiyi kırmayalım…

Bu dava, hasbiler davasıdır. İnsan kazanma sevdasıdır, gönül fethetme aşkıdır. İsrafilce hareket etme sevgisidir, Hızırca yürüme şevkidir, gezdiği uğradığı her yeri yeşertme coşkusudur. Diriltme hamlesidir, diriliş soluklama heyecanıdır….

Kısaca, omuzlarımıza konulmuş bu emaneti zayi ederiz endişesiyle hepimiz tir tir titreyelim ve ellerimizi açıp sürekli şöyle dua edelim:

Ya Rab! Emanete ihanet gibi bir sukuttan bizi muhafaza buyur ve bizi emanetini alacağın güne kadar emanette emin kıl… Amin!

[Fikret Kaplan] 4.1.2020 [Samanyolu Haber]

The Economist basın raporunu açıkladı

The Economist, 1 Aralık 2019 itibariyle cezaevlerinde en çok gazeteci bulunan ilk on ülkeyi sıraladı. Türkiye listede Çin’in arkasından cezaevlerinde en çok gazeteci bulunduran ikinci ülke oldu. 

Gazetecileri Koruma Komitesi’nin (CPJ) verileriyle hazırlanan tabloda, Türkiye’de birinci sıradaki Çin’den sadece bir kişi daha az tutuklu gazeteci bulunduğu belirtildi.

Verilere göre, dünyanın en büyük ikinci gazeteci hapishanesi olan Türkiye’de, 47 gazeteci tutuklu bulunuyor. Üçüncü sıradaki Mısır’da ise 26 gazeteci tutuklu bulunuyor. Türkiye, Suudi Arabistan (26), Rusya (7) ve İran (11) gibi ülkelerden daha fazla gazeteci cezaevinde bulunuyor.

The Economist’in verilerinden farklı olarak Türkiye’deki basın meslek örgütlerinin rakamları, daha çok gazetecinin cezaevinde bulunduğunu belgeliyor.  Özgür Gazeteciler İnisiyatifi’nin 2019 rakamlarına göre, şu an en az 130 gazeteci ve basın emekçisi tutuklu bulunuyor. Türkiye Gazeteciler Sendikası’na (TGS) göre ise tutuklu gazeteci sayısı 108.

[Samanyolu Haber] 4.1.2020

Hizmet insanı cerbezeye düşer mi? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Son zamanlarda sosyal medyada hizmet hareketinin önünde bulunan bazı kimseler arasındaki yazışmaları okumak beni çok üzüyordu. Risale-i Nur’dan bir tefeül yapmak istedim ve Üstad Hazretleri’nin, “Cerbezenin şe’ni, bir seyyieyi sünbüllendirerek hasenata galib etmektir.” ifadelerini okuyunca yarama merhem oldu. Zira yapılanın cerbezeden öteye gitmediğini fark ettim. Üstad Hazretleri’nin bu sözlerinden anladığım, cerbezeci insanın yaptığının, bir mü’minden bir tek kötülük görmüşse bunu sünbüllendirip çoğaltması, büyütüp onun bütün iyiliklerini bu tek kötülükle örtmek istemesi olduğunu düşünüyorum. Bu hakikati sizinle paylaşmak istedim.” (Halil M.)

Paylaşımınız için teşekkürler.

Soru münasebetiyle herhangi bir kimseyi/kimseleri kast etmeden genel değerlendirmelerde bulunalım isterseniz.

Evet cerbeze, Üstad Hazretleri’nin ifadeleriyle aklın ifrat halidir ve ne yazık ki böylesi bir akıl, batılı hak, eğriyi doğru gösterir.

Cerbeze, kurnazca sözlerle aldatarak üste çıkmak, laf cambazlığı ile doğruları örtmek, yalan dolanla hakikati örtbas etmek anlamlarına gelir. Aslında bu haliyle cerbezenin, yalandan daha öte bir cürüm ve günah olduğunu söyleyebiliriz.

Neden?

Çünkü yalanda muhatap inanıp inanmamakta serbest bırakılır. Çoğu zaman da yalan ortaya çıkar ve yalancı kişi bundan mahcup olur ve yüzü kızarır. Yalan anlaşılınca yalancının iddiası bittiği gibi izzeti de biter.

Oysa cerbezeci kişi sadece yalancı değil, yalanında ısrarcı bir kişi olup insanları aldatmakta maharetlidir. Ortaya attığı laf cambazlıkları ile doğruyu örtmekte becerikli, muhatabını susturduğu oranda da bundan mutluluk duyan ve yalanını yutturma becerisiyle övünen kişidir.

Pek çok iyiliği olduğu halde bir tek kötülüğü olan insan, cerbezeli biri tarafından çok kötü olarak takdim edilebilir.

Cerbeze, bir insanı veya toplumu ifsad etme potansiyeline sahip bir virüstür, hastalıktır. Bilhassa bir mü’minde, hele de dine hizmet amacıyla bir araya gelmiş bir harekette görülen bir hata veya bir kusuru büyütüp o sebeple söz konusu mü’mini, cemaati, işi veya hareketi mahkum etmek en hafif ifadesiyle insafsızlıktır.

Aslında bu, özellikle hareketsiz, nefsi müsbet işler yapmasına, dine hizmet eden bir hareket içinde yer alması veya bu harekete katkıda bulunmasına mâni zayıf kalpli, zayıf karakterli insanların çokça başvurduğu bir aldanmadır.

İyi ve güzel olan herhangi bir meselede sadece olumsuz tarafı görmek, hayata sadece maruz kalınan hastalık ve musibetler penceresinden bakmak da yine cerbezedir. Bu ise âciz, başarısız, suçu başkasına yüklemekle vicdanını rahatlatmak isteyenlerin çokça kullandığı bir yoldur.

Aynı şekilde Sahâbe-i Kiram’ı aralarında sadece cereyan eden bazı olumsuz hadiseler veya yalnızca ferdî veya birkaç olumsuz hadise açısından değerlendirip tenkide tâbi tutmak da nefsine mağlûbiyetle müsbet hizmete eli varmayan, yapmaktan çok konuşmayı, tamirden çok tahribi, tashihten çok tenkidi seçen tiplerin çokça başvurduğu cerbeze türlerindendir.

Oysa Cenab-ı Allah (c.c.), kullarına çok farklı davranır. O, Afüvv’dür; yani, kullarının işlediği hataların ve günahların pek çoğundan geçiverir -ki, buna ‘af (afv)’ denir. Başımıza gelen her kötülük, her musibet, her şer, kendi işlediklerimizden dolayıdır.

Fakat Cenab-ı Allah (c.c.), işlediğimiz günah ve zulümlerin pek çoğunu affediverir, yani onlardan geçiverir. (Şûrâ Sûresi, 42/30) Eğer O başka türlü davransa, günah ve zulümlerinden dolayı kullarını hemen cezalandıracak olsaydı yeryüzünde hayat devam etmezdi. (Nahl Sûresi, 16/61)

Dolayısıyla bir mümine yakışan Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak olmalı değil mi?

Yine inanmış bir insana düşen, menfî bakıp menfî değerlendirmeyi bırakmak, pek çok iyilik ve güzelliği birkaç kusur veya şerre mahkum etmemek, değerlendirmelerimizde güzel görüp güzel düşünmeyi esas almak değil midir?

Ayrıca bir yolun, inancın, fikrin veya hareketin doğruluğuna bizzat o inanç, hareket veya fikir çerçevesinde bakmak gerekirken, o hareket, inanç veya fikri muhalif penceresinden değerlendirerek mahkûm etmek de yine aynı hastalıklı bakışın sonuçlarından birisidir.

Cerbezenin bir diğer şekli, bir düşmanı tek bir iyiliğiyle temiz ve dost görmeye çalışırken, bir dostu bir hatasıyla düşman göstermeye çalışmaktır. Buna sebep de daha çok menfaat çatışması veya uyuşmasıdır, tarafgirliktir.

Bir diğer cerbeze şekli, bir şeyde iyi ve hayır tarafı galip olduğu halde o şeyin sadece kötü tarafını nazara vererek, ümidi kırmak ve ümitsizliğe sebep olmaktır.

O yüzden bir mümin, her türlü cerbezeden fersah fersah uzak durmalı. Hele de mazlum ve mağdur insanların üzerlerine sağanak halde musibetlerin yağdığı böyle süreçlerle ağızdan veya kalemden/klavyeden çıkan sözlere azami dikkat etmeli...

[Dr. Ali Demirel] 4.1.2020 [Samanyolu Haber]

Sarılma cezası alan öğretmenler: İğrenç iftiralarla boğuşuyoruz

Van Milli Eğitim Müdürlüğünce bir doğum günü kutlaması sırasında birbirlerine sarıldıkları için ceza alan iki öğretmen, iftiraya uğradıklarını belirtti. MEB’in kendileri lehinde karar alacağını umdukları söyledi.

BOLD – Van’ın Çatak ilçesinde okuldaki bir doğum günü kutlamasında sarıldıkları için disiplin cezası verilen ve tartışmalara neden olan iki öğretmen Meclis gündemine taşındı. Van Valiliği ise öğretmenlere ceza verilmesini savundu.

BABAM GİBİ GÖRÜYORDUM

Milli Eğitim Müdürlüğünce aylıktan kesme cezası verilen kadın öğretmen, “Ben meslektaşımı babam, ağabeyim gibi görüyordum. Onu öğretmen olan babamı örnek aldığım gibi örnek alıyordum. İğrenç bir iftira ile boğuşuyorum. Bunları hak etmedim” dedi.

Başka bir okula gönderilen edilen erkek öğretmen ise “Beni şikâyet eden öğretmenlerden biri çocuklara Said Nursi kitapları okutuyordu. Diğer öğretmen ise kız çocuklarını evine götürerek çocuğuna baktırıyordu. Ben buna karşı çıktığım için beni hedef aldılar. Milli Eğitim Bakanlığı’na güveniyorum. Bu haksızlığa müdahale edecektir” diye konuştu.

VALİLİK SORUŞTURMA İZNİ VERDİ
20 Mayıs 2019’de yaşanan olayda, doğum günü ve beraber tamamladıkları TÜBİTAK projesinin ardından iki öğretmenin birbirine sarılması, başı ağrıdığı için erkek öğretmenin dışarıdan bakıldığında içerisi gözüken spor odasına giderek uzanması ve uzandığı sırada kamerayı kapatması okuldaki diğer 2 öğretmen tarafından okul müdürüne şikâyet edildi.

Okul müdürü görüntülerin uygunsuz olduğu iddiasında bulunarak 2 öğretmen hakkında idari soruşturma açılmasını talep etti. Van Valiliği öğretmenler hakkında soruşturma izni verdi. Bunun üzerine Van Milli Eğitim Müdürlüğü Disiplin Kurulu olayın araştırılması için müfettiş görevlendirdi.

SAVCILIKTAN TAKİPSİZLİK KARARI

Okula gelen müfettişler hem kamera kayıtlarını inceledi hem de öğretmenlerin savunmalarını aldı. Çatak Kaymakamlığı da öğretmenlerden savunma istedi ve Çatak Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Başsavcılık öğretmenler hakkında takipsizlik kararı verdi. Kadın öğretmene aylıktan kesme cezası verilirken erkek öğretmen sürgün edildi.

RAHMETLİ BABAM DA ÖĞRETMENDİ

Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar’ın haberine göre, yaşadıkları sürecin çok ağır olduğunu belirten kadın öğretmen, “Zor şekilde ayakta duruyoruz. Ben de diğer meslektaşım da böyle bir iftirayı hak etmedik. Atılan iftira çok iğrenç. Rahmetli babam da çok iyi bir öğretmendi. Ben de meslektaşımı babam, ağabeyim gibi görüyordum. Onu, babamı örnek aldığım gibi örnek alıyordum” dedi.

OKULDA AÇIĞI ARANIYORDU

Sürecin araştırılmasını isteyen kadın öğretmen, “Suçlanan meslektaşımın okulda açığı aranıyordu. Kendisi derse 2 dakika gecikse hemen tutanak tutuluyordu. Kendisi yaptıklarıyla çocukların gönlünde yer edinmiş bir öğretmen. Kendisiyle sarılmamız ve hocamın spor odasında uzanması suçlama konusu. Kameralara bakılsın. Hocamın uzandığı saatte ben dışarıda nöbet tutuyorum” ifadelerini kullandı.

MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ DESTEK OLDU

Erkek öğretmen ise çok zor şartlarda okuyup öğretmen olduğunu belirterek “Buradaki çocukların mağduriyeti beni çok etkiledi. Mesai saatlerim dışında geceleri çocukları üniversite sınavına hazırladım. Onlar için sürekli deneme sınavları vs. ayarladım. Yazın Van’a gelip çocuklarımın tercihlerini yaptım. 19 kişilik sınıfın 13’ü 4 yıllık fakülte kazandı. Bu süreçte Milli Eğitim Müdürü bana destek oldu. Sürekli çalışmalarımı takdir ettiğini belirtti” diye konuştu.

YASAL YOLLARI KULLANACAĞIM

Çalışmalarının bazı meslektaşları tarafından hoş karşılanmadığına dikkat çeken öğretmen, “Benim açığımı arayan öğretmenlerden biri çocuklara Said Nursi kitapları okutuyordu. Diğer meslektaşım ise ders saatlerinde 2 öğrencimi evine götürerek çocuğuna baktırıyordu. Ben çocukların dersten geri kalmasına izin vermedim. Okulda Atatürk büstü yoktu. Maaşımla büst yapılmasını dahi önerdim. Bu çıkışlarım o meslektaşlarımı rahatsız etti” ifadelerini kullandı.

İki defa meslektaşına sarıldığını aktaran erkek öğretmen sözlerini şöyle sürdürdü; “Ayrıca migrenim olduğu için meslektaşımdan spor odasının anahtarını alıp 2 kez biraz dinlendim. Sürekli açığımı aradıkları için, ‘hoca uyuyor’ dememeleri için ise kamerayı kapattım. Ancak camdan bakılsa içerisi gözüküyor. Öğrencilerim gelip uyandırdı. Ben bize bu iftirayı atanlar hakkında yasal yolları kullanacağım. Bakanlığın ise bu haksızlığa son vereceğini düşünüyorum.”

[BoldMedya] 4.1.2020

Mahkeme ‘kayıp dosya’ üzerinden karar vermiş

1993’te müebbet hapis cezasına mahkum edilen ve 26 yıldır cezaevinde bulunun Asım Demir’in yeniden yargılanma talebi reddedildi. Avukatını itirazı sonrasında dosyasının kayıp olduğu ortaya çıktı.

BOLD – 1993 yılında Devlet Güvenlik Mahkemesinde (DGM) yargılanıp müebbet hapis cezası alan Asım Demir, “adil yargılanma hakkı ihlali” gerekçesiyle yeniden yargılanma talebiyle iki başvuru yaptı. Başvuruların reddedilme sonrasında dava dosyasının kayıp olduğu tespit edildi.

DOSYA İNCELENMEDEN RET KARARI VERİLMİŞ

Mezopotamya Ajansı’ndan Hamdullah Kesen’in haberine göre, başvurularında, ifadesinin baskı altında alındığı, karar veren DGM heyetinde askeri bir hakimin bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız yargılama yapılmadığını belirten Demir, yeniden yargılanma talebinde bulundu. Diyarbakır 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi, yapılan her iki başvuruya da ret kararları verdi. Ancak avukatının yaptığı itiraz üzerine, Demir’e ait dava dosyasının kayıp olduğu ve mahkemenin kayıp dosyayı incelemeden ret kararları verdiği ortaya çıktı.

AİHM VE AYM’NİN ÖRNEK KARARLARI VAR

Demir’in avukatı Özgür Yakut, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) ve Anayasa Mahkemesinin (AYM), özellikle DGM’ler döneminde yapılan yargılamalarda verilen mahkumiyetlere ilişkin “adil ile tarafsız yargılanma hakkının ihlal edildiği” yönündeki kararları doğrultusunda son yıllarda yeniden yargılanma taleplerinin kabul edilmeye başlandığını dile getirdi.

KAYIP OLDUĞU GİZLENMEYE ÇALIŞILMIŞ

Bir üst mahkemeye yaptıkları itiraz da yine reddedilmesi üzerine Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunmak için dava dosyasını istediklerinde yaklaşık 1,5 ay yanıt alamadıklarını söyleyen Av. Yakut, “İkinci talebimizden sonra da bu dosyanın arşivde bulunamadığı yani kayıp olduğu tarafımıza bildirildi. Tabii biz bu bildirimi resmi tutanak altına aldık” diye belirtti.

KONU AYM’YE TAŞINDI

Av. Yakut, mahkemenin kayıp dosya üzerinden karar verdiğinin ortaya çıkması ile birlikte Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurduklarını da ifade etti. Av. Yakut, “Dosya ortada yokken taleplerimizin reddedilme gerekçesini merak ediyoruz. Neye göre karar verildi, biz bunu gerçekten merak ediyoruz. Buna ilişkin kararı veren mahkeme hakkında HSYK’ye de şikayette bulunacağız” dedi.

[BoldMedya] 4.1.2020

AKP’yi ‘Sonumuz DSP gibi olacak’ korkusu sardı: Oklar Erdoğan’a döndü

AKP Genel Merkezinin yaptırdığı ankette oyların yüzde 30’a kadar düştüğü ortaya çıktı. AKP’li yöneticiler, bu düşüşün sorumlusu olarak Tayyip Erdoğan’ı görüyor ve sonlarının 2002’deki DSP gibi olacağını öngörüyor.

BOLD – AKP’de yaptırılan bir kamuoyu araştırmasında partinin oyunun yüzde 30’a kadar düşmesi partideki üst düzey isimlerin AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a eleştiride bulunmasına neden oldu.

MİLLİ İRADENİN BİZİ GÖREVDEN ALACAĞI NOKTAYA İLERLİYORUZ

Yeniçağ’dan Fatih Ergin’in haberine göre; iktidar partisini sarsan anket, AKP kulislerinde izlenilen siyasetin tükenmeye başladığı şeklinde yorumlanırken, AKP’li bir yetkili, “Seçmen bizi yerel seçimde terbiye etti. Aradan geçen süredeki durumumuza baktığımızda görüyoruz ki, milli iradenin bizi görevden alacağı bir noktaya doğru evriliyoruz.” dedi.

ANAP VE DSP’NİN AKIBETİ BİZİ BEKLİYOR

Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan oluşumlarını işaret ederek, “Gidişattan rahatsız olan isimlerin partiden kopmasına izin verilmemesi gerekiyordu” diyen AKP’li isim, “Kendi ellerimizle seçmenimizi muhalefete itiyoruz. Bu gidişatı durdurmak sayın Erdoğan’ın elinde. Parti içerisinde gidişattan rahatsız olan isimlere de siyaset kanalları açılmalı. Aksi takdirde, 2002’de DSP ve ANAP’ın yaşadığı akıbet bizi bekliyor” şeklinde konuştu.

3. ORTAK DA KURTARMAZ

AKP’li isim, anket sonuçlarının partilileri karamsarlığa sevk ettiğini de ifade ederek, “Cumhur İttifakı’na üçüncü bir ortağın eklenmesiyle kötü gidişatın önü alınamaz. Mesele AK Parti’nin kendi durumu ile alakalı” dedi.

[BoldMedya] 4.1.2020

“Kayıp yakınları bulunana ve suçlular cezalandırılana kadar mücadeleyi sürdüreceğiz”

Cumartesi Anneleri yeni yılın ilk eylemini yaptı. 2020 yılından beklentilerini anlatan anneler, kayıp yakınları bulunana ve suçlular cezalandırılana kadar mücadeleyi sürdüreceklerini vurguladı.

BOLD – Cumartesi Anneleri, yeni yıldan beklentilerini anlattı. 771’nci haftada bir kez daha bir araya gelen Cumartesi Anneleri, İstanbul İHD Şubesi önünde, “2020’nin herkes için hukukun ve adaletin yılı olması” diledi. Bu haftaki açıklamaya CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve HDP İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu da katıldı.

Gazete Duvar’dan Hacı Bişkin’in aktardığına göre Bu haftaki açıklamayı yapan kayıp yakını Sebla Arcan, 2020 yılında da yakınlarını bulmak için mücadelelerini sürdüreceklerini söyledi. Arcan, “Gözaltında kaybedilenler için hukuka, adalete dair bilinmesi, duyulması gerekenleri söylemekten vazgeçmeyeceğiz” dedi.

TALEPLERİNİ TEK TEK SIRALADILAR

Arcan, Cumartesi Annelerinin 2020 taleplerini şöyle sıraladı:

  • Devlet, gözaltında kaybetmelerdeki sorumluluğunu kabul etsin, kaybedilen sevdiklerimizin akıbetlerini açığa çıkartacak mekanizmaları hayata geçirsin.
  • Zorla kaybetme suçu, Türk Ceza Kanunu’nda insanlığa karşı suçlar başlığı altında düzenlensin.
  • Gözaltında kaybetme suçunun faili olan devlet görevlileri üzerindeki cezasızlığa son verilsin ve evrensel hukuka göre yargılanmalarını sağlayacak düzenlemeler yapılsın.
  • Gözaltında kaybetmeyi yasaklayan ve ailelerinin kaybedilen yakınlarıyla ilgili gerçekleri öğrenmesini zorunlu bir hüküm olarak öngören “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme” derhal imzalansın.

BU, CUMHURBAŞKANI’NIN GÖREVİ

Arcan, Cumhurbaşkanına seslenerek şunları söyledi: “Siyasi sorumluluğunuzun gereği olarak bu taleplerimizi karşılamak sizin görevinizdir, bize karşı sorumluluklarınızı yerine getirin. Bize yönelik hukuku ve tüm insanlık değerlerini çiğneyen yasaklama uygulamalarına son verilmesini sağlayın. Kayıp davalarını siyasi konjonktüre göre açılan, yine siyasi konjonktüre göre kapanan davalar olmaktan çıkarın.”

[BoldMedya] 4.1.2020

İnternet şifresini paylaşırken iki defa düşünün

Yargıtay, sosyal medya hesabı üzerinden hakaret içerikli paylaşımda bulunan kişilerle internete bağlanılan hat sahibinin de manevi tazminat ödemesine gerektiğine hükmetti.

BOLD – Sosyal paylaşım platformu Facebook sayfasına küfür ve hakaret içeren mesajlar gönderildiğini gören vatandaş, 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yolunu tuttu. Davacı, suça konu mesajların gönderildiği bilgisayarların IP numaralarının davalılara ait olduğunu dile getirdi.

DAVANIN REDDİNİ TALEP ETTİLER

Bu hakaret ve küfürler nedeniyle yapılan yargılamada davalıların cezalandırılmasına karar verildiğini, kararın kesinleştiğini, bu haksız eylem neticesinde kişilik hakkının zedelendiğini belirterek, manevi tazminat talebinde bulundu.

Bilgisayarın internete bağlandığı hattın sahibi olan davalılar ise davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savundu. Davalıların davacıyı hiç tanımıyor olmaları, sosyal, fiziki olarak aralarında manevi tazminata konu eylemi işlemelerini gerektirir bir ilişkinin olmaması, davalıların kişiliği, yapmış oldukları meslek her iki davalının da birbirini tanımamaları birlikte değerlendirildiğinde; manevi tazminata konu fiilin davalılar tarafından işlendiği hususunda yeterli kanıya ulaşılmadığına hükmetti.

KÜFÜR İÇEREN SÖZLER HATIRLATILDI

Ceza Mahkemesince davalı hakkında verilen HAGB (Hükmün açıklanmasını geri bırakmak) kararının hukuk hakimini bağlamayacağına, diğer davalı hakkında ise verilen kesin hükmün Yargıtay denetiminden geçmeksizin kesinleştiği, bu davalı yönünden verilen hükmün de hukuk hakimini bağlamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verdi. Kararı davacı temyiz etti.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, emsal nitelikte bir karara imza attı. Davacının Facebook sayfasına küfürlü sözler içeren mesajlar gönderildiği hatırlatıldı. Suça konu mesajların gönderildiği bilgisayarların IP numaralarının davalılara ait olduğu, davacının e-posta ve Facebook adreslerine mail ve mesaj atıldığı saatlerde, mailin ve mesajın bırakıldığı mail adresine davalıların internete çıkış yaptıkları IP adresi üzerinden bağlantı yapıldığı anlaşıldığı vurgulandı.

OY BİRLİĞİYLE KARAR VERİLDİ

Dava konusu mesajların gönderilmesinden hat sahibi davalıların sorumlu olduğunun belirtildiği kararda; “Bu nedenle; gönderilen mesajlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, her iki davalının da yazılan mesajlardan sorumlu olduğu kabul edilmeli ve uygun bir miktar manevi tazminata hüküm edilmelidir. Bu yön gözetilmeden yanılgılı gerekçe ile davanın tümden reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir. Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenlerle bozulmasına oy birliğiyle karar verildi” denildi.

UZMANLAR AMAN DİKKAT DİYOR

Uzmanlar, emsal nitelikteki kararla birlikte, internet abonelerinin muhtemel bir davayla karşılaşmamak için şifrelerini herkesle paylaşmaması gerektiğine vurgu yapıyor.

[BoldMedya] 4.1.2020

Bakan Gül: Çocuklu mahkumlarla ilgili çalışmalarımız var

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, büyük tepki çeken çocuklu tutuklularla ilgili açıklamalarda bulundu. Bu kişilerin infaz durumlarıyla ilgili kanun gerektiren noktalar bulunduğunu belirten Gül, bu konuda çalışmaların sürdüğünü kaydetti.

BOLD – Af ve ceza indirimi konusunda açıklamalarda bulunan Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, konunun Meclis’in gündeminde olduğunu ifade etti. eski Nissan CEO’su Carlos Ghosn’un ev hapsinde tutulduğu Japonya’dan adli yardımlaşma talebi gelmediğini kaydetti. Cemaatlere yönelik operasyon sinyali verdi.

CNN Türk’te Hakan Çelik’in gündeme ilişkin sorularını yanıtlayan Bakan Gül’ün açıklamaları şöyle:

JAPONYA’DAN TALEP GELMEDİ

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, eski Nissan CEO’su Carlos Ghosn’un ev hapsinde tutulduğu Japonya’dan Lübnan’a kaçarken Türkiye üzerinden geçtiği iddialar sonrasında başlatılan soruşturma sürecine ilişkin bilgi verdi. Türkiye’de soruşturmanın devam ettiğini belirten Bakan Gül, “Şu an itibarıyla Japon makamlarından adli yardımlaşmayla ilgili bir talep gelmedi. Uçaklarla ilgili de tedbir konuldu. Yargı süreci devam ediyor” dedi.

CEMAATLERE OPERASYON SİNYALİ VERDİ

(Bazı tarikat ve cemaatlerin bakanlıklara sızdığı iddiaları) Burada bir zihniyet anlamında hiç bir grubun devletin içinde örgütlü bir şekilde sızması, hiyerarşi dışında bir yapı oluşturulmasına asla izin verilemez. Devlet kendi kurumlarıyla ayakta durur. İlkeler, usuller bellidir. Hukukun üstünde hiçbir güç yoktur. Bu konuda herkesin inancı düşüncesi serbesttir. Bu mücadeleyi devlet asla izin vermez. Masum ve suçluyu da ayırt etmek çok önemli. Dindar kesimlerin hepsine de toptan halel getirmek asla doğru değildir.

UZUN TUTUKLULUĞUN DOĞRU OLMADIĞI BİR KEZ DAHA VURGULANDI

(Tutuklu gazeteciler) Hiç kimse mesleğinden ötürü tutuklanmasın. Ancak terörü ve şiddeti öven kişiler mahkemeler tarafından cezalandırılıyor. O isimler kimlerdir diye bakıldığında… Bir üst mahkemede farklı bir karar verilebilir… Yargıtay yolu açıldı… Haber vermek suç oluşturmaz diye bir unsur söz konusu… Kimse düşüncesinden ötürü ceza alamaz… Ama eleştiri ile bir terörü övme de ayırt edici olmalı. Uzun süreli tutukluluğun doğru olmadığı bir kez daha vurgulandı…

BİR SİVİL ANAYASAYA İHTİYAÇ VAR

(Özgürlükçü anayasa ihtiyacı) Cumhur İttifakı ile yürütme ile ilgili bir sistem ortaya konuldu. Anayasanın özüne yansıyan bir sivil anayasa ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. 17 yılda Anayasa’da çok önemli adımlar atıldı. Toplumun ortak beklentisini karşılayacak bir sivil anayasaya ihtiyaç var. Anayasa değişikliğiyle parti kapatma zorlaştırıldı. Partinin değil de kişinin cezalandırılası yaklaşımı hayata geçildi. Bu da AK Parti döneminde hayata geçen bir reform.

KAVALA İÇİN SÜREÇ BEKLENECEK

(Osman Kavala) Yürüyen bir dava ile ilgili hakim ve savcılık yapmak doğru değil. Ama şunu AİHM’le ilgili söylemek lazım. AK Parti 2004 yılında bunu iç hukukun parçası haline getirdi. Bireysel başvuruları… Türkiye’nin ortaya koyduğu mevzuat bağlayıcı bir durum. Genel itibariyle deliller hakkında bir bilgimiz yok. Dosyaya bakan hakim, savcı ve avukat bilir. Eğer bir karar yanlışsa bir üst merci var. Bir merci doğru karar verir deseydik, istinaf, yargıtay olmazdı. Dosyanın hakimi de değiliz. Sürecin sonucunu beklememiz gerek.

AYM’NİN WİKİPEDİ KARARI BAĞLAYICI

(Anayasa Mahkemesi’nin Wikipedia kararı) Mahkeme bir gerekçeli karar yayımlamadı. Türkiye bir hukuk devleti ve mahkemelerin verdiği kararlar da bağlayıcıdır. Türkiye’yi terörle şiddetle özdeşleştirmeyi kabul edemeyiz. Son yargı paketinde suça konu olan metindeki ilgili kısımın çıkarılması gibi bir düzenleme de yapıldı. Bu platformda zaman zaman bizler de faydalanıyoruz.

CEZA İNDİRİMİ MECLİS’İN GÜNDEMİNDE

(Af ve infaz kanununda düzenleme) Bu konuda hem MHP’den hem partimizden açıklamalar oldu. Meclis açıldığında bu konu AK Parti grubu başta olmak üzere Meclis’in gündeminde olan bir konu. Grubumuzun konuyla ilgili kararı nedir, teknik hususlar nelerdir, akademi ne diyor? Biz teknik olarak baktık artık Meclis karar verecek. Yaşlı, kadın, hamile vs infazın evde çekilmesi, hafta sonu infaz gibi uygulamalar… İyi halin de değerlendirildiği öneriler de var. Ancak son takdir elbette Meclis’indir.

(Çocuklu mahkumlar) O konuda bir çocuklarıyla kalan 700 civarında kişi var. Bunların daha iyi koşullarda yaşamaları için gerekli destekleri veriyoruz. Bu kişilerin infaz durumlarıyla ilgili kanun gerektiren noktalar var. Bu konuda da çalışmalarımız devam ediyor. Selahattin Demirtaş ile ilgili bir şey söylemek ister misiniz? Sağlık sorunuyla ilgili savcılık gerekli bir açıklama yaptı.

(KHK’lar) OHAL komisyonu kuruldu. Onlar karar veriyor. Bir kişi bile mağdur olmaması için tüm yollar açıldı.

[BoldMedya] 4.1.2020

İranlı General Kasım Süleymani’nin gizli toplantıları deşifre oldu

İran Devrim Muhafızları’nın dış operasyonlardan sorumlu birimi Kudüs Gücü Komutanı Tümgeneral Kasım Süleymani’nin Irak’ta gerçekleştirdiği gizli toplantılar deşifre oldu.

BOLD – Reuters haber ajansının isimsiz kaynaklara dayandırdığı haberine göre General Süleymani, ekim ayı ortasında Dicle Nehri kıyısında, ABD Büyükelçiliği’ni gören bir villada Iraklı Şii milislerle bir araya geldi. Süleymani, Irak’taki baş müttefiki Ebu Mehdi el Mühendis ve başkaca milis kuvvetlerin liderlerine ülkedeki Amerikan hedeflerine yönelik İran tarafından sağlanacak gelişmiş silahlarla saldırı düzenlemeleri yolunda talimat verdi.

KİTLESEL PROTESTOLAR

Reuters, haberini toplantılara ilişkin bilgilendirilen iki milis komutanı ve iki güvenlik kaynağına dayandırdı. Toplantının, İran’ın bölgede artan nüfuzuna yönelik kitlesel protestoların başladığı dönemde gerçekleştiği aktarıldı.

Iraklı Şii politikacılar, Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi’ye yakın yetkililer ve toplantıya ilişkin bilgi sahibi kaynaklara göre 62 yaşındaki Tümgeneral Süleymani’nin ABD güçlerine saldırı planı, İran’a yönelik öfkeyi ABD’ye çevirecek askeri yanıtı kışkırtmayı amaçlıyordu.

İki milis komutanı ve Iraklı güvenlik kaynakları, ekim toplantısından iki hafta önce “İran’ın bölgedeki askeri beyni” olarak nitelendirilen Süleymani’nin, İran Devrim Muhafızları’na Katyuşa ve omuzdan fırlatılan ve helikopter düşürebilen füze gibi daha gelişmiş silahları iki sınır üzerinden Irak’a taşımaları yolunda talimat verdiğini söyledi.

Milis kaynakları, Bağdat’taki villada yapılan toplantıda Süleymani’nin, komutanlara düşük profilli, ABD tarafından tanınmayan paramiliter güçlerden yeni bir milis grup oluşturmaları yolunda talimat verdiğini aktardı. Bu grup, Irak’taki askeri üslerde konuşlu Amerikalılara saldırı düzenleyecekti.

TESPİTİ GÜÇ YENİ BİR GRUP

İddiaya göre; Kasım Süleymanı, Ebu Mehdi el Mühendis’ın kurduğu ve İran’da eğitilen Kataib Hizbullah’a da yeni bir plan talimatı verdi. Bu plan kapsamında Kataib Hizbullah da Amerikalılar tarafından tespiti güç olacak yeni bir grup oluşturacaktı.

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien, dün gazetecilere verdiği demeçte, “Kasım Süleymani’nin öldürüldüğü sırada Suriye’nin başkenti Şam’dan geldiğini ve orada Amerikan askerlerine, havacılarına, denizcilerine ve diplomatlarına karşı saldırı planladığını” söylemişti.

Iraklı Şii silahlı grupları çatısı altında toplayan Haşdi Şabi’nin tepe isimlerinden Ebu Mehdi el Mühendis de ABD’nin Bağdat’ta dün gerçekleştirdiği saldırıda hayatını kaybetmişti.

SAVUNMA HAMLESİ

Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi el Mühendis’in de aralarında bulunduğu isimlere yönelik suikast sonrası, ABD cephesinden bu toplantıların istihbaratının alındığını gösterebilecek bir açıklama gelmişti.

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, “ABD ordusu, Başkan’ın talimatıyla Kasım Süleymani’yi öldürerek, yurt dışındaki ABD personelini korumak için belirleyici bir savunma hamlesinde bulundu. Bu saldırı, İran’ın gelecek saldırı planlarını caydırmayı amaçladı. Birleşik Devletler, dünyanın neresinde olursa olsun insanlarımızı ve menfaatlerimizi korumak için gerekli tüm adımları atmaya devam edecektir’ açıklaması yaptı.

[BoldMedya] 4.1.2020

Anadolu Ajansı, 5 gün önceden yazdı: ‘Koza-İpek’e devlet el koyacak!”

AKP iktidarının haber ajansı haline gelen Anadolu Ajansı, ‘gasp’ edilen Koza-İpek Holding Davası’nda mahkemenin vereceği kararı 5 gün önceden açıkladı.

Bugün yapılan haberde AA, ‘Devlet el koyacak’ başlığı atarak, savcının 6 Ağustos 2019’daki duruşmadaki ‘İpek Ailesi’ne ait hisselere müsadere yoluyla devlet tarafından el konulması’ talebinin gerçekleşeceğini ifade etti.

Bu duruma sosyal medya hesabı twitter üzerinde tepki gösteren Koza-İpek Holding Yönetim Kurulu Başkanı Akın İpek, “Koza İpek davası 08 01 2020 de… “Devlet ajansı” mahkemenin vereceği kararı 5 gün öncedenyani bugün; 03 01 2020 de açıkladı. El koyacaklarmış…” dedi.
AA yaptığı haberde Akın İpek, kardeşi Cafer Tekin İpek ile annesi Melek İpek’in de aralarında bulunduğu 20 kişinin yargılandığı davada sona gelindiği açıkladı. Savcı’nın mütalaasında Cafer Tekin İpek’in 134 yıl, Melek İpek’in 20 yıla kadar hapisle cezalandırılması talep edildiğini belirtti.

[TR724] 4.1.2020

Bloomberg: ‘TL’nin düşüşünü engellemek için devlet bankaları yaklaşık 1,5 milyar dolar sattı’

ABD ile İran arasındaki gerilimin ardından TL’nin dolar karşısında değer kaybetmesinin engellemek için sadece bugün devlet bankaları tarafından 1,5 milyar dolara yakın satış yapıldı.

İddiaya gündeme getiren Bloomberg, üç “konuyu bilen” kaynağına dayandırdığı haberinde Türkiye devlet bankalarının Cuma günkü lira düşüşünü engellemek için 1 milyar ile 1,5 milyar dolar arası satış yaptığını yazdı. Satışlar ABD ile İran arasındaki gerilimin ardından gerçekleşti.

Lira %0,4’lük bir gerileme yaşayarak son sekiz ayda dolar karşısındaki en düşük seviyeye geriledi, dolar 5,9781 TL’yi gördü.

Haberde devlet bankalarının TL’yi korumak için dolar satma pratiğinin tartışmalı olduğu, satış tutarını merkez bankası tarafından örtülü müdahaleye bağlayan spekülasyonun lirayı yabancı yatırımcı için daha az cazip hale getirdiği vurgulandı.

[TR724] 4.1.2020

Yerli otoda acı gerçekler [Yusuf Dereli]

İtalyan Pininfarina’nın ‘konsept’ otomobili, Türkiye’de ‘yerli’ olarak tanıtıldı. İktidar temsilcileri ve medyasına göre ‘yerli’ otomobile dünya hayran kaldı. Sadece Türkiye’den değil, tüm dünyadan sipariş yağıyor! Onlara kalırsa fabrikası bile olmayan otomobil daha şimdiden 200 bin sattı! Ancak kazın ayağı hiç de öyle değil! İktidar temsilcilerinin, ‘uzun vadeli’ -cek, -cak’lı açıklamaları ülkedeki gerçeklikten tamamen kopmuş durumda. Yerli otomobil, AKP’nin siyasi şovundan öteye geçemeyecek! İtalyan yapımı ‘yerli’ otomobil muhtemel bir seçimde ‘malzeme’ olmaktan başka bir işe yaramayacak…

AKP’nin ‘yerli otomobil’ şovu tamamen kandırmacadan ibaret. İtalyan firmanın otomobillerinin bizzat yetkili ağızlar tarafından ‘yerli’ diye tanıtılması zaten projenin ölü doğduğunun itirafıydı. Nedenini anlatalım;

HEDEF İÇ PAZAR!

TOGG’un CEO’su Gürcan Karakaş’ın açıklamalarına göre kurulacak fabrikanın üretim kapasitesi 175 bin adet olacak. Yıllık… Karakaş, bunun yüzde 90’nının iç pazarda satılacağını söylüyor. Bu da 157 bin 500 yapar. Planlanan ihracat ise sadece yüzde 10! Dünya markası olmak istiyorsunuz, ancak ihracat rakamınız yüzde 10! Demek ki amaç ‘ihracat’ yapmak değil. O halde nasıl dünya markası olacaksınız. İç pazarda 157 bin otomobil satmak için 22 milyar TL’lik yatırıma ihtiyaç var mı? Uzmanlara göre 150 bin adeti ihraç toplam 250 binin altındaki üretim ‘zarar’ demek…

İÇ PAZARIN HALİ ORTADA

İç pazarda onlarca marka ve bu markaların yüzlerce modeli var. Ve bu markaların bir çoğu ‘ücretliler’ yani maaşla çalışanlar için otomobil üretiyor. Tanıtımlara bakınca, ‘yerli’ otomobilin ‘lüks’ olduğu görülüyor. Sermaye sahipleri için üretilecek; zira en kötü şartlarda bugünün rakamlarıyla fiyatı 350 bin lira seviyelerinde olacak. Asgari ücretli ve onun bir tık üzerinde gelir sahibi olanların alamayacağı bir otomobil nasıl 157 bin 500 satacak? Otomotiv pazarındaki daralmayı söylemiyorum bile! 2019’da toplam pazar (tahmini) 477 bin adet civarında gerçekleşecek. Bu da 2018’e göre yüzde 23, bir önceki yıla göre ise yaklaşık yüzde 50 daralma anlamına geliyor…

175 BİN SATIŞ MÜMKÜN MÜ?

2019 yılında toplam otomobil ve hafif ticari araç satışı 477 bin seyilelerinde gerçekleşti. Bunun yaklaşık 350 bini otomobil. Bu rakamın içerisindeki SUV miktarı ise yaklaşık 80 bin civarı. C segment SUV pazarının lideri Peugeot 3008  ancak 9 bin satabildi. Onu Qashqai izliyor. 8 bin 500’lerde… Hyundai Tucson ve Dacia Duster ise 7 bin seviyelerinde satıyor. Volkswagen Tiguen 11 ayda 4 bin 347, Ford Kuga ise 2 bin 973 adet ancak satabilmiş. Zirvedeki bu 6 markanın toplam SUV satış adedi yıllık 40 bin civarı. SUV pazarının toplamı zaten 80 bin! Ancak İtalyan tasarımlı yerli otomobil 157 bin 500 satacak! Bu gerçekçi bir rakam mı?!

DÜNYA MARKALARINI KATLAYACAK!

Bir başka veri; markalara göre 2019 yılının ilk 11 ayındaki satış adetleri şöyle: Renault: 48 bin 552. Fiat: 43 bin 929. Volkswagen: 33 bin 21. Toyota: 20 bin 704. Türkiye pazarındaki 4 lider marka ilk 11 ayda toplam 146 bin civarı satmış. Ancak iktidar temsilcilerinin iddiasına göre,  ‘yerli’ otomobil bu 4 markanın toplamından daha fazla satacak!

TESLA, ÜRETTİĞİ OTOMOBİL İÇİN ÖN SİPARİŞ ALIYOR!

İktidar medyası, ‘yerli’ otomobil için ön sipariş toplanacağını yazdı. Rakam ise 30-40 milyar TL. Eleştiriler üzerine, ‘Tesla da ön sipariş alıyor’ tepkileri yükseldi AKP taraftarlarından. Evet, Tesla da ön sipariş alıyor. Mesela son modeli Cybertruck için 200 bin adet ön sipariş aldı. Ancak 30-40 milyar TL (5-6 bin Dolar) değil! 40 bin dolarlık bir otomobil için sadece 100 dolar ön sipariş bedeli! Göstermelik! İkinci olarak Tesla ürettiği otomobil için ön sipariş alıyor. Daha fabrikası bile olmayan otomobil için değil! Son olarak Tesla bir dünya markası. Ve Tesla’nın o otomobili üreteceği konusunda hiç kimsenin kafasında bir şüphe yok! Yerli diye tanıtılan otomobilin henüz fabrikasının temeli bile atılmadı!

İlk 11 ayda 176 elektrikli otomobil satıldı!

Otomotiv Distribütörleri Derneği Kasım ayı Otomobil ve Hafif Ticari Araç Pazarı verilerini geçtiğimiz haftalarda yayınlamıştı. Derneğin verilerine göre Kasım ayında Türkiye otomobil pazarında 23 adet elektrikli 1.634 adet de hibrit araç satışı gerçekleşti. Yılın ilk 11 aylık döneminde gerçekleşen toplam elektrikli otomobil satış sayısı 176, hibrit araç sayısı da 10.322 oldu. Toplamda 316.427 adet otomobil satışının gerçekleştiği Türkiye otomobil pazarında dizel otomobillerin payı yüzde 53.7, benzinli otomobillerin yüzde 38.61, otogazlı otomobillerin oranı 4.35, hibrit araçların yüzde 3.2, elektrikli araçların ise binde 6 oldu.

[Yusuf Dereli] 4.1.2020 [TR724]

Çorlu faciasında bilirkişilere, 1 milyon TL danışmanlık ücreti!

Aralarında çocukların da bulunduğu 25 kişinin hayatını kaybettiği Çorlu tren faciasında bilirkişi olarak atanan Mustafa Karaşahin ile Sıddık Binboğa Yarman’ın 14 ayrı danışmanlık işi için Ulaştırma Bakanlığı’ndan 1 milyon 40 bin lira aldığı iddia edildi. Söz konusu iki ismin, Çorlu faciasında bilirkişi atanmalarının ardından TCDD ile ticari ilişkileri olduğu ortaya çıkmıştı.

Prof. Dr. Sıddık Binboğa Yarman’ın, Savronik şirketinin yönetim kurulu üyesi olduğu ve bu şirketin kazanın gerçekleştiği tren hattının sinyalizasyon sistemi ihalesini aldığı, Karaşahin’in de TCDD’ye danışmanlık yaptığı belirlenmişti.

Tekirdağ’ın Çorlu İlçesi’nde 8 Temmuz 2018 tarihinde meydana gelen 25 kişinin hayatını kaybettiği ve yüzlerce insanın yaralandığı tren katliamıyla ilgili CHP İstanbul Milletvetkili Ali Şeker’in soru önergesine Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’ndan cevap geldi.

Artı Gerçek’ten Rıfat Doğan’ın haberine göre, Şeker’in önergesine verilen cevapta kazaya bilirkişi olarak atanan ancak daha sonra TCDD ile ticari ilişkileri olduğu ortaya çıkan Mustafa Karaşahin ile Sıddık Binboğa Yarman’ın 14 ayrı danışmanlık işi için Ulaştırma Bakanlığı’ndan 1 milyon 40 bin lira aldığı ortaya çıktı.

BİLİRKİŞİLER PARAYA BOĞULMUŞ!

Cevapta Yaman ve Karaşahin’e YHT hatlarının yapılması ve işletmeye alınması aşamalarında TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü’ne verdiği danışmanlıklar için İstanbul Üniversitesi ve Süleyman Demirel Üniversitesi döner sermayeleri aracılığıyla 14 ayrı danışmanlık sözleşmesi için toplam 1 milyon 40 bin TL danışmanlık hizmeti bedeli ödendiği belirtildi.

[TR724] 4.1.2020

1979: Dünyanın gerçekten değiştiği tarih [Hakan Yeşilova]

“En güçlü iki savaşçı, sabır ve zamandır” diyor Leo Tolstoy. Ne kadar da haklı! Hadiselere daha şümullü bakabilmek ve tarihteki kırılmaları daha iyi tespit edebilmek sabır ve zaman karşısında mağlup olmamaya ve her ikisinin de hakkını vermeye bağlı.  Bu makalede, 2019’u geride bıraktığımız şu günlerde sizleri geçtiğimiz yıl yaşadıklarımıza değil, biraz daha eskiye, kırk yıl kadar eskiye, hayalen götürmek, aradan geçen kırk yılın verdiği perspektifle o dönemde yaşanmış bazı hadiselere dikkatlerinizi çekmek ve bilhassa Hizmet Hareketi gönülleri için nasıl bir anlam ifade edebileceğine dair kanaatlerimizi – kendi dar penceremizden görebildiğimiz kadarıyla –paylaşmak istiyoruz. “Kırk” sayısı nasıl ki şahsi seyr u süluktaki çile ya da erbain pratiğine işaret ediyorsa, belki içtimai hadiselerin kavranması adına da bir kıvama da işaret ediyordur, Allahu alem.

***

2019 Berlin Duvarı’nın yıkılışının 30. Yıl dönümüydü. 9 Kasım 1989’da Doğu Almanya hükümeti vatandaşlarının Batı Berlin’e serbestçe geçebilmelerine izin vermiş ve Berlin Duvarı’nın yıkılış süreci böylelikle başlamıştı. Bu hadise, Soğuk Savaş’ın bitişinin de bir nevi sembolü olacaktı. Sovyetlerin ve sosyalizmin “yoklukta eşitlik” anlayışından bezmiş Doğu Almanlar artık Batı’daki akrabalarından gelecek gıcır gıcır mark’lar ve hediyelerin beklentisiyle yaşamak zorunda kalmayacaklardı [1]. Ama bu yazıda Berlin Duvarı’nı anlatmayacağım, maksadım başka.

Newsweek dergisi Berlin Duvarının yıkılışının 20. Yıldönümünde, yani Kasım 2009’da, yayınladığı Niall Ferguson imzalı bir makalede, bu hadisenin önemini etraflıca anlattıktan sonra, ilginç bir şekilde okurların dikkatlerini bir on sene öncesine, yani 1979’a çekiyordu [2]. 1979’un herhangi bir zaman aralığının değil, adeta bütün bir yıl olarak büyük bir önem taşıdığı anlatılıyordu.

Yazara göre 1979, Latincede annus mirabilis, yani bizcesiyle “kader-denk” bir yıl idi. Peki bunun sebebi ne olabilirdi? Bu neticeye varmak için aslında çok uzun boylu bir araştırma yapmaya da gerek yok. O yılda meydana gelen hadiseleri hızlı bir internet taramasıyla tespit etmek mümkün. O yıl meydana gelen birçok hadiseden öne çıkanlar şunlardı:

Çin’in önemli yöneticilerinden Deng Xiaoping ABD’yi ziyaret etti. Çin ve Amerika tam diplomatik münasebetlere başladı.
İran’da devrim gerçekleşti ve Humeyni devlet başkanı oldu.
Margaret Thatcher İngiltere’de başbakan seçildi.
Saddam Hüseyin Irak devlet başkanı oldu.
İsyancılar Ka’be’yi işgal etti.
Sovyetler Birliği, Afganistan’ı işgal etti.
Peki, bu hadiseleri farklı kılan sebepler nelerdi? İsterseniz birer birer tahlil etmeye çalışalım:

Çin

Çin Halk Cumhuriyeti, ilk kez Deng Xiaoping’in liderliğinde dünyaya açılma teşebbüslerine 1979’da başladı. 1 Ocak 1979’da ABD’nin Çin’i tanıması ve akabinde Modern Çin’in Mimarı olarak kabul edilen Deng’in Vaşington ziyareti, bu dev ülkenin, Mao’nın sınıf mücadelesi eksenli anlayışından piyasa modeline geçişinin ilk adımları olacak ve bugün artık hayatımızın sıradan bir gerçeği haline gelen “Made in China” dönemi başlayacaktı. Günümüzde ulaştığı ekonomik büyüklük, üretim kapasitesi ve bütün dünyadaki yatırımlarıyla dikkat çeken Çin’in bu seviyeye gelmesinde, şimdilerde bir nebze karşılıklı salvolara şahit olduğumuz ticaret savaşlarının arkasında ve ayrı bir kutuplaşmaya giden dünyanın bir anlamda dönüm noktasında 1979’u görmek mümkün.

İran

Humeyni’nin dönüşüyle birlikte İran’daki devrim dünya tarihinin akışına çok büyük tesir etti. Bir taraftan dini esas alan bir yönetim şeklinin modern çağlarda ilk kez örnekleniyor olması bazı dindar kesimleri heyecana getirdiyse de dinin siyasete alet edilmesinin yol açtığı zararlar çok geçmeden meydana çıktı. İran gittikçe dünyadan soyutlandığı gibi güya din adına ortaya attığı söylemler ve sebep olduğu şiddet İslam’ın terörle anılmasına ve İran gibi yalnızlaşmasına yol açan en büyük etkenlerden oldu. Uygulanan baskı rejimi İran halkını bile dinden soğuttu. Büyük bir iddia ile ortaya çıkan devrim rejiminin mevcudiyeti, kırk yıl sonra günümüzde bile Suriye krizinden petrol fiyatlarına, İslam’ın dünyadaki imajından Müslümanların itikat ve ahlakta nifaka kaymalarına kadar birçok alanda ve dünya siyasetinde hala gündem teşkil etmekte. Bütün bunlara yol açan devrimin gerçekleştiği yıl 1979 idi.

Irak

Humeyni’nin ardından aynı yıl içerisinde Irak’ın başına geçen Saddam Hüseyin de çok iddialı bir diktatördü. İran’la giriştiği ve neredeyse bütün 80li yılları meşgul eden savaş yetmemiş gibi, başta Kürtlere ve kendi halkına zulmeden, daha sonra Kuveyt’in işgaliyle birlikte ülkesinin ve halkının perişaniyetine sebep olan Saddam, Orta Doğu’nun hala kurtulamadığı kaosun baş müsebbiplerinden biri olarak 1979 yılında göreve gelmişti.

İngiltere

Margaret Thatcher, İngiltere’nin ilk kadın başbakanıydı ve kararlı yönetim anlayışıyla Demir Leydi lakabını almıştı. Hem ekonomik alandaki hem de iç politikadaki sert uygulamaları İngiltere’nin 80li yıllardaki ekonomik kalkınmasını temin etti ve ciddi bir istikrar sağladı. 1982’de Falkland Adaları için Arjantin’le savaşmaktan çekinmeyen Thatcher’ın, bazı uygulamalarına itiraz eden kamuoyu tepkilerine karşı söylediği “İsteyen U dönüşü yapabilir, ama bu bayan yolundan dönmeyecek” sözü tarihe geçti. Dünya tarihinin akışında ciddi bir iz bırakan bu iddialı ve yolundan dönmeyen lider 1979 yılında başbakan seçilmişti.

Ka’be

1979’un belki de en acı tablolarından birisi Ka’be baskını idi. Asrın en büyük iddialarından biri olarak Necd soyundan liderleri Muhammed Abdullah el-Kahtani’nin Mehdi olduğuna inanan yaklaşık 500 kişilik bir silahlı grup sabah namazı saatlerinde Ka’be’yi işgal etti. Sonrasındaki çatışmalar yaklaşık iki hafta sürdü ve yüzlerce insan öldürüldü. Bu hadisenin dünya tarihinin akışındaki tesirini müşahhas anlatmak belki zor, ancak dünyadaki en emin bir belde olması gereken yerin bu şekilde bir taarruza maruz kalması elbette ki hüşyar gönüllerde bir burukluk hasıl etmiş, belki de ümitsizliğe sevk etmişti.

Afganistan

1979’un bir başka büyük hadisesi de Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesiydi. Dünyaya kendi ideolojisini ihraç etme iddiasındaki Sovyetler Birliği, bir yıl öncesinde Afganistan’da bir darbeye destek vererek kendi güdümünde komünist bir hükümet kurdurmuş, ancak Afgan halkının buna razı olmayıp direnmesine karşılık Aralık 1979’da ülkeyi işgal etmişti. Kabil’e giren Sovyet 40. Ordusu, başta altı ay ya da bir yıl kalıp dönmeyi planlarken, bitmek bilmeyen bir direnişle karşılaşmış ve savaş yaklaşık dokuz yıl sürmüştü. Sovyetlerin Vietnam’ı olarak da adlandırılan bu işgalin başarısız olması Sovyetlerin dağılmasındaki önemli etkenlerden biri olarak zikredilmektedir. Ayrıca, Afganistan bu süre zarfında daha da fakirleşmiş ve aradan geçen kırk yıla rağmen halen bir yönetim istikrarına kavuşamamıştır. Bu dağınıklıkta ülke bazı terör gruplarının yuvalandığı bir ülke haline de geldi, ki bu grupların değişik türevleri kendilerince ütopik, adeta Hasan Sabbah tarzı iddialarla gençleri kandırıyor ve dünyayı kana buluyorlar.

Walkmen

“Yahu, ne alaka!” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız; yukarıda zikredilenler gibi konumuzla direkt ilgili yok. Ama bilhassa benim kuşağım açısından 1979’u farklı kılan bir hadise de ilk walkmen’in bu yılda piyasaya sürülmesiydi. Japonların ürettiği bu walkmenler Türkiye’ye çok daha sonra gelecekti, ama vaaz, soru-cevap ve sohbet kasetleriyle her anımızı bereketlendiren bir cihaz olarak Hizmet nesillerinin o dönemlerde yetişmesine çok önemli katkı sağlayacaktı.

***

Sızıntı

Sızıntı’nın ilk sayısı 1979 yılının Şubat ayında çıktı. Hizmet Hareketinin kamuoyuna umumi anlamda açıldığı ilk teşebbüs bu dergi idi. Art niyetli bazıları herkesi kendileri gibi sandıkları için başka anlamlara çekseler de Sızıntı hem ismiyle hem de muhtevasıyla 1979’un yukarıda bir miktar değinmeye çalıştığımız iddialarla yüklü çekim gücüne kapılmayan bambaşka bir ruhu temsil ediyordu. Büyük iddia sahibi kişiler ve ülkeler dünyaya kendi zaviyelerinden yön verirken, Sızıntı tam tersine “reşha” anlayışını benimsemişti. Reşha, Bediüzzaman yaklaşımıyla, Hak karşısında takınılması gereken iddiasızlığın, tevazunun, haddini bilmenin, acziyetin diğer adıdır aslında. Sızıntı, esas ilim Sahibi’nin karşısında hesaba katılmayacak kadar küçük bir cismi, güneşin doğmasıyla birlikte buharlaşıp yok olacak kadar kısa bir ömrü olan bir şebnem ya da çiy tanesi sembolizmiyle bütün dünyanın rağmına iddiasızlığın bir bayraktarıydı.

Sızıntı, sadece bir mecmua değildi. Bugün dünyanın dört tarafına dağılan Hizmet seferberliğinin aklını ve ruhunu temsil eden bir hayat pınarıydı. Heyhat ki, kaçak saraylarında halife-i ruy’i zemin oldukları iddiasına kendini ve başkalarını inandırmış bir güruh, Curhumluların Zemzem’i gömmesi gibi, bu pınarı da kurutmaya çalışacak ve halkımızı bundan mahrum bırakacaktı. Ancak, Allah’ın lütfu keremiyle, Abdülmuttalip misal gayretlerle Çağlayan olarak yeniden doğdu ve bizlere hayat solukluyor.

Dönemin gereği, çakma Nemrutlara karşı alınması gereken tavır gereği mecmuamızın yeni ismi Çağlayan. Ancak, bütün bir dünya ve insanlar, içinde bulunduğumuz enaniyet çağında egolarının peşinden sürüklenip gitse de, gerçek bir mü’mine ve Hizmet gönüllüsüne yakışan Hakk karşısındaki acziyetinin farkındalığı içinde tevazu yolunu seçerek Sızıntı ruhunu daima yaşatmaktır.

***

Bazı tarihleri ne kutlar ne de hatırlarız, ancak o tarihte zaman ve mekanda öyle kırılmalar (veya inkişaflar) yaşanmıştır ki, hadiselerin nasıl da birer inci gibi art arda dizilmiş olduklarını fark edebilmek için bazen aradan uzun bir sürenin geçmesi gerekir.

Burada yazılanlar elbette ki acizane sübjektif değerlendirmelerdir; çünkü bulunduğumuz noktadan zamanı bütünüyle kuşatıp ona göre değerlendirmelerde bulunmamız imkansız. Ancak, kaynakçada belirttiğimiz Ferguson’un makalesinden ilham alarak, aradan geçen kırk yıl sonrasında, Hizmet’in temsil ettiği misyon açısından ve Sızıntı perspektifinden bakınca 1979’un tarihin ciddi bir kırılma yaşadığı ve üzerinde ciddi çalışılması gereken bir yıl olduğunu düşünüyorum.

Kaynaklar

Time, 11 Kasım 2019, s. 36
Ferguson, Niall. Newsweek, 29 Ekim 2009. (https://www.newsweek.com/why-1979-was-year-truly-changed-wrld-81373)
* The Fountain Dergisi Editörü

[Hakan Yeşilova] 4.1.2020 [TR724]

Bir sezona 3 kupayı sığdırdılar [Hasan Cücük]

Lig, kupa ve uluslararası arenada aynı sezon 3 kupayı müzesine götüren son takım Güney Afrika liginden Mamelodi Sundowns FC oldu. Pitso Mosimane yönetimindeki Mamelodi Sundowns FC, 2016 yılında Güney Afrika ligi ve kupasını kazandıktan sonra Afrika Şampiyonlar Ligi’ni de müzesine taşıdı. Avrupa’da ise bir sezonu üçlü kupayla kapatan son takım Barcelona oldu. 2014-15 sezonunda Luis Enrique yönetiminde La Liga, Kral Kupası ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Barcelona, tarihinde ikinci kez 3 kupayı kazanıyordu. Bir sezonda üç kupayı müzesine götüren ilk takım İskoçya’dan Celtic olurken, bir sezonda üç kupayı en fazla kazanan takım ise Mısır’dan El Ahly oldu.

1999-2000 sezonunu Galatasaray, Fatih Terim yönetiminde tarihi bir başarıyla bitirmişti.  Süper Lig’de üst üste 4’üncü şampiyonluğunu elde eden Galatasaray, Türkiye Kupası’nı da müzesine götürmüştü. Devrim niteliğindeki başarı ise UEFA Kupası’nda gelmişti. Şampiyonlar Ligi’nde grupta üçüncü olup yoluna UEFA Kupası’nda devam eden sarı-kırmızılı ekip yenilmez bir armadaya dönüşüp finalde Arsenal’in rakibi olmuştu. Gol sesinin gelmediği finalde Galatasaray, kupayı penaltılarda kazanıp sezonu üç kupayla kapatan takımlar arasına adını yazdırmıştı.

Takvim yaprakları 1966-67 sezonunu gösterirken Celtic fırtınası sadece İskoçya sınırları içinde esmiyordu. İskoçya lig ve kupasını kazanan Celtic, başarısını o yıllarda adı Şampiyon Kulüpler Kupası olan şimdinin Şampiyonlar Ligi ile taçlandırıyordu. İskoç ekibi tarihe bir sezonda üç kupa kazanan ilk takım olarak geçiyordu. Celtic’ten sonra bu başarıyı 1971-72 sezonunda Ajax tekrarladı. Hollanda ligi ve kupasıyla yetinmeyen Ajax, Şampiyon Kulüpler Kupası’nı da müzesine götürdü.

Avrupa’da, Celtic ve Ajax’la başlayan üçlü kupa şampiyonlarını 1982’de Göteborg, 1988’de PSV Eindhoven, 1999’da Manchester United, 2000’de Galatasaray, 2003’de FC Porto, 2004’de CSKA Moskova, 2009’da Barcelona, 2010’da Inter, 2011’de FC Porto, 2013’te Bayern Münih ve son olarak 2015’te Barcelona takip etti. FC Porto ve Barcelona iki farklı teknik adamla bu başarıya ulaşan kulüpler oldu. FC Porto, 2003’te Jose Mourinho, 2011’de ise André Villas-Boas ile sezonu 3 kupayla kapattı.

Barcelona’da ise üçlü kupa başarılarının altında 2009’da Pep Guardiola’nın, 2015’te ise Luis Enrique’nin imzası var. Jose Mourinho iki farklı takımla sezonu üç kupayla kapatan tek teknik adam olma özelliğini elinde bulunduruyor. Mourinho, 2003’te FC Porto ile yakaladığı lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi başarısını 2010’da Inter’le tekrarladı. Avrupa’da bir sezonu üçlü kupayla kapatan bir ülkeden iki takıma ise sadece Hollanda sahip. 1972’de Ajax ve 1988’de PSV Eindhoven bu başarıya imza atan Hollanda takımları oldu.

Avrupa dışında bir sezonu üç kupayla kapatan takımların bulunduğu tek kıta ise Afrika oldu. Bu kıtadan bu başarıya imza atan ilk takım 1976 yılında Cezayir’den MC Alger oldu. Afrika kıtasında bir sezonda yerel lig, kupa ve uluslararası arenada başarıyı tekrarlayan ikinci takımı görmek için 2005-06 sezonuna kadar beklememiz gerekiyordu. Mısır’ın El Ahly ekibi, 2005-08 arasında üç yıl üst üste sezonları 3 kupayla kapattı. Bu başarının kaptan köşkünde ise Portekizli teknik adam Manuel Jose vardı. El Ahly, bir sezonu en fazla üç kupayla kapatan takım olurken, Portekizli Manuel Jose ise en çok bu başarıya imza atan teknik adam oldu. Yine Afrika’dan üçlü kupa şampiyonları olarak 2011’de Tunus’tan Esperance Tunis ve 2016’da Güney Afrika’dan Mamelodi Sundowns FC oldu.

[Hasan Cücük] 4.1.2020 [TR724]

Sürgün yıllarının muavenet kahramanları [Dr. Reşit Haylamaz]

Sıkıntı, mihnet, çile ve ıstıraplı günler, aynı zamanda kahraman üreten günlerdi. Daha farklı bir ifadeyle bu günler, tevazu ve mahviyetinden dolayı düne kadar fark edilemeyen nice yiğidin devleştiği aydınlık günlerdi.

İmanın sürgün günlerinde de aynı tablo söz konusuydu.

Evet, ortada tarifi imkansız bir çile ve katlanılması zor bir ıstırap vardı ama sıkıntıyı en başta çeken, şüphesiz Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) idi; kendi yaşadıklarından ziyade ashâbına revâ görülen bu haksızlık O’nu dilgîr ediyor, o hassaslardan daha hassas Rûh, onların ıstırabıyla da iki büklüm oluyordu!

Şüphesiz Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) üzen her şey, çeyrek asır aynı kaderi paylaşan Hazreti Hadîce’yi de (radıyallahu anhâ) üzüyordu! O kadar ki kendi yaşadığı mahrumiyet ve sıkıntılarını unutmuş, başta Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) olmak üzere Şi’b-i Ebî Tâlib’in mağdur ve mazlum mü’minlerine nefes aldıracak yeni çareler aramaya başlamıştı. Bu yönüyle o (radıyallahu anhâ), yediden yetmişe herkesi bu mihnetten kurtarabilmek için çırpınıp duran, gözü pek ve gönlü de engin, yürekli bir “Ana” mesabesindeydi!

Şi’b-i Ebî Tâlib sürgününde eli-kolu bağlı olanların yapabileceği bir şey yoktu; konumları ne olursa olsun attıkları her adım izleniyor, görüşmek istedikleri herkes mimleniyordu. Mekke idaresinin merkez üssü Dâru’n-Nedve’de Benî Muttalib’i temsil ettiği halde bu mihneti yaşamak zorunda kalan Hazreti Abbâs (radıyallahu anh), üç-beş kişi de olsa mağdurların sıkıntısını giderebilmek için Şi’b-i Ebî Tâlib’den çıkmış, Mekke’ye geliyordu.

Ne yaparsın ki o gün, nereye baksa, hangi cihete adım atsa, karşısında bir Ebû Cehil duruyordu!

Onun dünyasında, Fârân dağlarına çarpıp gelen ne çoluk çocuğun çığlıklarının ne de hasta ve yaşlıların yürek yakan iniltilerinin bir karşılığı vardı!

O gün de öyle oldu; karşısına dikildi ve Hazreti Abbâs’a da geçit vermedi.

Hazreti Abbâs’ın takıldığı yerde devreye, yine Hadîce Validemiz girdi. Zaten konumu, kredisi ve imkanları adına ne varsa, işin başından beri hepsini ortaya döken, eli uzanıp da nazı geçen herkesi harekete geçiren birisiydi. Uzaktan seyretmekle yetinmedi ve Ebû Cehil’in bu anlamsız çığırtkanlığına çare olması için amcası Muttalib’in torunu Zem’a İbn-i Esved’e haber gönderdi; “Şu Ebû Cehil, bizim istediğimiz yiyeceği almamıza bile engel oluyor!” diyor ve harekete geçmesini istiyordu.

Onun haberini alan Zem’a İbn-i Esved, Ebû Cehil ile birlikte hareket ediyor olsa da Hadîce Validemiz’in hatırını kırmadı ve Hazreti Abbâs’ın imdadına yetişti; yanına yaklaştığı Ebû Cehil’e ağzına geleni söylüyordu! Başlangıçta horozlansa bile böylesine üst perdeden gelen bir tepki karşısında tırsan Ebû Cehil’e, kenara çekilmek düşmüştü; olup bitene anlam veremiyor ve kendi safındaki bir adamın, nasıl olup da böyle davrandığını anlamaya çalışıyordu. İşin aslı, Hadîce Validemiz’in vesilesiyle Allah (celle celâlühû), onları bir belâdan daha kurtarmıştı.

Şüphesiz o gün Mekke’de, vicdan taşıyan başkaları da vardı.

Mesela, Hişâm İbn-i Amr gibi Mekke’deki sakin hayatı yaşayan insaflı insanlar bile harekete geçmiş, kulaklarına kadar gelen masum çığlıklar karşısında duyarsız kalamamışlardı. Zaman zaman devesine yiyecek yükler ve Şi’b-i Ebî Tâlib’in yakınlarına kadar getirdikten sonra onu salar ve göndereni belli olmayan bir nimet olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırırdı.

İhtiyaç o kadar fazla idi ki bir gece aynı işi üç defa yapmıştı ve bu da, Ebû Cehil’in ağına takıldı. Beklendiği gibi hemen kapısına üşüşmüş ve sorgulamaya başlamışlardı; “Ben size muhalefet edecek bir şey yapıyor değilim!” dese de kin tüccarlarını ikna edemiyordu.

O kadar öfkelilerdi ki neredeyse Hişâm’ı öldüreceklerdi!

Neyse ki imdadına, Ebû Süfyân yetişti; “Bırakın onu!” diyerek ağırlığını koydu ve ilave etti:

“Ne var bunda? Şüphesiz o, akrabalık bağlarını nazara alarak yakınları için yapması gerekeni yapan bir adam! Allah hakkı için yemin ederim ki şayet bizler de onun yaptığını yapsak, hakkımızda daha iyi olacak!”

Sayıları az da olsa görüp duymaya ve yapılagelen zulmü fark etmeye başlamışlardı ama yine de aralarında Ebû Cehil gibi insan suretli nefret küpü firavunlar vardı ve bela üstüne bela yağmaya devam ediyordu!

Ne var ki yolların tutulmuş olması ve Ebû Cehillerin “paranoya” çizgisindeki teyakkuzları, ehl-i vicdanı yolundan etmeye yetmiyordu; cehalete inat onlar, her defasında yeni bir yol daha tutturur, yürüdükleri güzergahın bütün patikaları tutulmuş olsa bile hava-su gibi akıp sızacak başka mecralar bulur, ama mutlaka hedeflerine yürürlerdi!

O günlerin baş kahramanlarından birisi de Hakîm İbn-i Hizâm idi; Hadîce Validemiz’in bir başka yakını oluyordu. Boykotun başladığı yıllarda Müslüman olmuş ama aynı âkıbeti yaşamak suretiyle elini-kolunu bağlatmamak için âşikâr kılıp bunu kimseye belli etmemişti. Zaten, işin başından beri, halasının ticari işlerini deruhte eden kilit isimlerden birisiydi. Ortamın yumuşadığı demleri kollar, gecenin karanlıklarında yol alır ve “sürgün günleri”ne yüklü develer gönderip Şi’b-i Ebî Tâlib’de ıstırap dindirirdi.

Garîb ü gurebâyı sevindiren, mihnet ü cevri söndüren adımlardı bunlar ama bir gün, Hakîm İbn-i Hizâm’ın da yolu kesildi; karanlığın en koyu olduğu gecelerden birisiydi ve kimseye güvenmediği için nöbeti bile kendisi tutan Ebû Cehil, yoluna çıkıverdi!

Belki de duymuş ve kendince “suç üstü” yapmıştı; hiddet ve hışımla üzerine yürüyor ve “Benî Hâşim’e yiyecek götürmek ha!” diyordu. “Vallahi ne sen elimden kurtulabilirsin ne de onlara yiyecek götürmene müsâade ederim! Göreceksin, seni Mekke’ye rezil edeceğim!”

Bakış açısı bu kadar farklı olunca, sonuç ne kadar değişiyordu; elin oğlu, dünyanın en masum ve vicdanı olan herkesin alkış tutacağı işini, insanı rezil edecek bir fiil olarak görüyor, kin ve nefretiyle katladığı zulmünden bile haklılık devşirmeye çalışıyordu!

Belli ki sözünün dinlenmemesine çok bozulmuş, üfürdükçe üfürüyor, ortalığı ayağa kaldırıyordu!

Kin ve nefretin tavan yaptığı bir gece yaşanıyordu ve onun çıkardığı gürültüyü duyan, olay mahalline gelmeye başlamıştı.

Gelenlerden birisi de Ebu’l-Bahterî idi; iman etmemişti ama insaflı bir insandı. Önce, “Aranızda ne oluyor böyle?” diyerek, bu kavga-gürültünün sebebini öğrenmek istedi.

Onun da kendisini destekleyeceğine şüphesi olmayan Ebû Cehil, “Boyuna-posuna bakmadan, Benî Hâşim’e yiyecek götürmeye yeltenmiş!” diye karşılık veriyordu.

Sabrın da bir sınırı vardı ve zulüm haddi aşınca ehl-i insaf saf değiştirirdi; o gece de öyle oldu.

İnsanları açlıkla terbiye etmeye çalışan Ebû Cehil’in insanlık dışı bu tavrı, Ebu’l-Bahterî’yi de çileden çıkarmıştı; ona döndü ve “Yanında, halasına götürmek istediği bir yiyecek var ve sen onu götürmesine engel oluyorsun, öyle mi?” çıkıştı. Bununla da yetinmedi ve Mekke’nin kudretli liderine, “Çekil bu adamın yolundan!” diyerek açıktan posta koydu.

Bu cephenin adamı değildi Ebu’l-Bahterî; ancak, inanmasa bile ayyuka çıkan zulmü görmüş ve insanlığa sığmayan mezalim karşısında saf değiştirmişti!

Gerginliğin zirve yaptığı bir geceye şahit oluyordu Mekke; Şi’b-i Ebî Tâlib’in yolu, adeta buz kesmişti!

Ne Ebû Cehil geri adım atıyor ne de Ebu’l-Bahterî duruşundan vazgeçiyordu!

Derken aralarında ciddi bir kavga başladı.

O kadar ki Hakîm İbn-i Hizâm da halası Hazreti Hadîce’ye götüreceği erzak da unutulmuştu!

Derken iş, itiş-kakışa kadar gidince Ebu’l-Bahterî, eline geçirdiği çene kemiğini Ebû Cehil’in kafasına indirivermişti! Mekke’nin kudretli Amr İbn-i Hişâm’ının hiç beklemediği bir darbeydi bu; üstelik kendisini en güçlü hissettiği böyle bir günde ve ummadığı birisinden geliyordu!

Sessiz de olsa damla damla teraküm eden insaf, vicdan kabını doldurmuş ve Mekke’de bir dönemin sonuna yaklaşılmıştı.

Artık fiili bir durum vardı ve Ebû Cehil’in kafasına inen çene kemiği, o günün Mekke’sinde bir dönüm noktası oldu.

Cesaret, cesaret doğurmaya başlamıştı ve bu hamle, ehl-i insaf başkalarını da harekete geçirmiş ve üç yıldır devam eden bu insanlık dışı muameleyi bitirebilmek için vicdanı olan üç-beş insan, kafa kafaya vermeye başlamıştı.

Şüphesiz, sürgün yıllarının muavenet kahramanları, sadece Hazreti Abbâs, Hakîm İbn-i Hizâm ve Hadîce Validemiz’den ibaret değildi; onlar, Ebû Cehil’in paranoyasına takıldıkları için bilinir oldular!

Diğer tarafta Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Osmân gibi kim bilir ne cömert, civanmert ve hasbi muavenet kahramanı vardı ki şartların uygunluğunu kollayıp esbaba tevessülde ortaya koydukları titizlikleri sayesinde hedeflerine ulaştıkları için fark edilmedi ve dolayısıyla da kayda geçmediler!

Zaten, böylesi hassas günlerde önemli olan, görünebilir olmak ve insanlar nezdinde “kayda geçmek” değil, Rahmân’ın rahmet yüklü sofrasına, sadece O’nun (celle celâlüh) kaydıyla gitmek değil midir?

[Dr. Reşit Haylamaz] 4.1.2020 [TR724]

Mehdi’yi çağır, ortam hazır! [Uğur Tezcan]

Başlıktaki ifadeyi özellikle ‘kahvehane’ muhabbeti tarzında yazdım. Zira gerek Türkiye’de gerek bize ait coğrafyada gerekse de konunun diğer dünya kültürlerindeki muhatapları nezdinde akılla ve iz’anla konuşulup ele alınacak bir durumu kalmadı meselenin. Yani anlayacağınız, yine halk ifadesiyle, adeta ‘konunun suyu çıktı’ ve ‘mevzu yalama oldu!’

Neden mi? Gelin ufak bir gezintiye çıkalım:

Bu yazıyı yazmama sebep olan son iki gelişme ile başlayıp geriye doğru bir seyahata çıkalım ve oradan başlığa geri dönelim.

Geçen gün Erdoğan’ın askeri danışmanı ve Erdoğan’ın planları dahilinde yapılandırılan ‘paralel’ bir militer yapılanma diyebileceğiniz SADAT’ın kurucularından Adnan Tanrıverdi bir konuşma yaptı ve ‘’Mehdi gelecek… Mehdi’nin gelişi için zemin hazırlıyoruz…’’ şeklinde ifadeler kullandı ve bu bağlamda TSK’yı nasıl yeniden dizayn ettiklerini anlattı. Ne gariptir ki bir yandan Ulusalcı/Maoist Perinçek diğer yandan da AKP’li İslamcı Tanrıverdi TSK’yı istedikleri gibi dizayn ettiklerini söyleyip duruyorlar! Ne yazik ki hiç bir liberal aydınımız, Atatürkçümüz, solcumuz vs. de çıkıpta bu konuda bir yorum yap(a)mıyorlar. Varsa yoksa; ‘’Cemaat, Ergenekon davalarıyla Ordu subaylarını tasviye etti’’ korosu!.. Neyse, bunu sonraki bir yazıya bırakıp devam edelim.

Bu Mehdiyetle ilgili sözleri duyduğum ilk anda zihnim hemen 2005-2009’lu yıllara gitti. George Bush, Ahmedinejat, Neoconlar, Irak Savaşı ile dolu o çalkantılı dönemi hatırlarsınız. Bir yanda Amerikan Başkanlarından George Bush’un ikinci döneminde İran’da aktif siyaset yapan Cumhurbaşkanı Ahmedinecat ve bağlı olduğu Şii Caferilik ekolünün; diğer yanda da Bush’un arkasındaki şahin, Neocon denilen ekibin ve destekçileri olan Evanjelist grupların aktif dönemleri. Ne ilginçtir ki her iki grup da benzer görüş, beklenti ve motivasyonları ile kesişiyordu. Yani her iki grup da yakında gelecek bir Mehdi veya Mesih için şartları hazırlamaları gerektiği yönünde doktrinlere inanıyorlardı ve bu uğurda çabalar sarfediyorlardı.

Ben zihnimden o dönemin aktörlerini geçirirken, Ahmedinejat beni şaşırtmadı ve Tanrıverdi’nin sözlerinin mürekkebi henüz kurumamışken bir açıklama yaptı ve ‘’bu yıl Mehdi gelecek ve adaletsizliği bitirecek’’ dedi. Bu haberlerin kaynaklarını incelerken İranlı dini lider Ali Hamaney’in de eskiden yaptığı gibi yine Mehdi’nin gelişi ile ilgili bir açıklama yaptığı bilgisiyle karşılaştım.

Bunlar olurken Amerika’da büyük bir siyasi güç haline gelmiş olan ve bugün büyük çoğunluğu itibarıyla Başkan Trump’ın fanatik destekçileri olan Evanjelistler de İsa Mesih’in geleceği günleri bekliyorlar ve bununla da kalmayıp O’nun gelişine uygun ortamı hazırlamak şeklindeki felsefeleri onlar da benimsiyorlar. Yine aynı şekilde Davut soyundan bir ‘kurtarıcı kral-mesih’ bekleyen bazı Siyonist Yahudi çevrelerde de benzer ‘ortam hazırlama’ refleksleri olduğunu biliyoruz.

Her üç dinin; çoğu cahil bırakılmış ve kimi zaman milliyetçi, kimi zaman da hizipçi söylemler ve propagandalarla belirli liderlere ve siyasi görüşlere angaje edilmiş kitleleri de bu söylemlerin etkisinde kalarak benzer beklentilerin peşine takılıyorlar ve kendilerine önderlik eden bu tarz liderlerin yılmaz destekçileri oluyorlar. Bu saydığım ekiplerin hepsi de kendi halklarına ve/veya başka milletlere zulmetme noktasında vukuatlılar ve isimleri de çoğunlukla belli yolsuzluklara karışmış durumda!

Bu tür liderlerin bir Mehdi’ye veya Mesih’e ortam hazırlama gayreti içerisindeyken kendilerini o hazırlığın temsilcileri olarak görmeleri ve arkalarına taktıkları kitleleri o tür referanslar üzerinden motive etmeleri son derece tehlikeli bir durum. Çünkü hepsi de ‘bir savaş ve bir kaos ortamı olmalı ki kurtarıcı gelsin’ noktasında hemfikir gibiler.

Bugünlerde başı görevi kötüye kullanma iddiaları karşısında azledilme ihtimali ile sıkışmış durumda olan ABD Başkanı Trump sırtını büyük oranda aynı evanjelist kesimlere dayamış durumda. İkiyüzden fazla evanjelist lider Trump’ı açıktan destekliyorlar ve klise gruplarında onun ‘’Tanrı’nın seçtiği bir lider’’ olduğunu anlatıp duruyorlar. Trump’ın da ta en başından beri İncil yörüngeli referanslar ışığında‘’Amerikan çöküşü’’ (Amerikan Carnage) ifadesini kullanması ve bunun da, akabinde, beklenen bir ‘’kurtarıcıya’’ veya o kurtarıcıya zemin hazırlayan Tanrı’nın gönderdiği bir ‘’krala’’ çağrışım yapıyor olması ilginçtir.

Yanlış anlaşılmasın! Buradan dini kesimlere özellikle bu tarz konularda yukarıdan bakmayı seven bazı liberal veya liberal İslamcılar gibi bir eleştiri çıkaracak ve bir Mehdi ve Mesih (İsa a.s.) beklentisini yok sayacak değilim. Dini referanslarımızda çok net bir şekilde işaret edilen konularda bilmişlik taslamanın gereği yok. Peygamber efendimiz bile bu konudan bahsetmişse ve Allah murad buyurursa elbette gelirler. Bu bir kişi olabileceği gibi Said Nursi’nin de ifade ettiği gibi bir şahs-ı manevi şeklinde de olabilir. Burada önemli olan ve kaçırılan husus Müslüman çoğunluğun (benim tanımımla) hastalıklı ‘Mehdi bekleme psikolojisidir’. Antik Yahudilerde ve diğer bazı toplumlarda olduğu gibi makus kaderine razı olup bir kurtarıcı beklerken birbiri ile didişip duran ve yolsuzluklara, adaletsizliklere bulaşan toplumlar hep sefalet görmüşlerdir. Çünkü o fasit daireyi kıracak gayreti gösterememişler, birliktelik ve ilim çarkını çalıştıramamışlardır. Bir bakıma; bir kurtarıcıyı doğuracak ortamın toplumu o kıvama, o mayaya göre yetiştirmek olduğunu görememişlerdir ve yalancı ve düzenbaz liderlerin süslü söylemlerine ve sundukları yalancı (çıkar endeksli-gelecek endişesi ve korku aşılayan) dünyevi ‘Cennet’ vaatlerine kanıp durmuşlardır. Öyle olduğu için de bir kurtarıcı beklentisinin zirvede olduğu bir anda bile aralarından çıkan Hz. Peygamberi (Araplar da Yahudiler de) hizipçilik, milliyetçilik, kavimcilik, toplumsal sınıfçılık ve ekonomik sebeplerle göremedikleri gibi o kurtarıcının karşısında olmuşlardır. Hz. İsa da yine öyle bir kurtarıcı beklentisinin zirvede olduğu bir zaman diliminde gelmiş ve hahamların siyasilerle ortaklaşa kurdukları soygun düzenine tehdit olarak görüldüğü için de çarmıha gerilmiştir. Daha eskilere giderseniz daha nice Peygamberin başına da benzer hadiselerin geldiğini tarihin kanlı sayfalarında okuyabilirsiniz.

Yahudiler kaderlerini belirleme adına en ciddi atılımı artık bir kurtarıcı beklemektense kendileri bir şeyler yapmaları gerektiğine inanan Siyonist akım sayesinde gerçekleştirdiler. Onun da bugünkü durumu, oturduğu yanlış siyasi zemin, liderlerinin muhatap oldukları insanlık suçları ve yolsuzluk dosyaları malumunuz. Evanjelist ekolün, 11 Eylül dramını bahane ederek Afganistan ve Irakta bir şeylere zemin hazırlayacağız mülahazasıyla sebep oldukları ve milyonların ölümüyle neticelenen maceraları da ortada. Bunun yanında bizim coğrafyamızın İslamcı hükümetlerinin bu kaos sürecinde oynadıkları roller, bu çevrelerle kurdukları ekonomik ve politik ilişkiler ve akabinde mantar gibi büyüyen taşeron terörist örgütlerinin varlıkları da malumunuz. Her yer adeta bir kan gölü, her yer yıkım! Hadiste de geçtiği gibi; bu öyle bir dönem ki, ‘ne ölen ne için öldüğünü biliyor ne de öldüren ne için öldürdüğünü!’ Ayet’te geçen ‘onlar barış için geldiklerini söylerler ancak gerçek bozguncular asıl kendileridir’ mealindeki ayet de sanki bu tarz liderlere işaret ediyor gibidir.

Tüm bu kaosa sebep olan etkin çevrelerin hangisini kazısanız altından bir ‘’kurtarıcıya zemin hazırlıyorum!’’, ‘’barış getiriyorum!’’, ‘’demokrasi getiriyorum!’’, ‘’tekrar büyük Almanya olacağız!’’ (Evet Hitlerin Nazileri de Mesihi bir inanışa sahipti ve nihai amaçları Hitleri Mesih ilan etmekti), ‘’Yeni Türkiye olacağız!’’, ‘’Make Amerika Great again’’ (Tekrar büyük Amerika olacağız), ‘’New World Order’’ (Yeni Dünya Düzeni) gibi sloganlar duyuyorsunuz.

Tüm bunları yaparken bu liderlerin ve peşlerindeki ekiplerin çoğu çeşitli yolsuzluklara ve insanlık suçlarına bulaşıyorlar. Başları sıkıştığında da hemencecik bu ‘kurtarıcı’ rollerini kullanarak asıl kendi zeminlerini sağlamlaştırıyorlar.

Oysa çok net inanıyorum ki, bugün bekledikleri Mehdi ve Mesih çıkıp gelseler vad’olunduğu gibi adalet diyeceklerinden, hukukun üstünlüğü diyeceklerinden, eşitlik ve adil gelir dağılımı diyeceklerinden ilk olarak bu kesimlerin hedefleri haline gelirler. Mesih (Hz. İsa) ilk geldiğinde dönemin güç odaklarına adaleti ve Allah’ın gerçek kanunlarını hatırlattığı ve birilerinin düzenine çomak soktuğu için nasıl derdest edilmişse, bugün İsa Mesih olarak tekrar gelse, aynı görevleri tekrardan ifa edeceğinden dolayı kendisine ‘zemin hazırladığını’ savunan bu azgın güç odaklarının ilk hedefi haline gelecekti ve çıkarlarına ‘tapan’ toplum da Mehdi’ye ve Mesih’e taş atmaktan geri durmayacaktır.

Bu da beni bir önceki konuya geri götürüyor. Gördüğünüz gibi, Mehdi’ye ve Mesihe zemin hazırlıyorum, onun için de şu tür eylemleri yapmam lazım, şurada kan akıtmam, burada filan milisleri kurup biraz kaos oluşmasına sebep olmam, kısa yoldan zengin olup güçlenmem lazım ve benzeri tarzdaki gayretler bizzat o dinlerin saf öğretilerine ihanettir. Bu tür liderler takip edilmemelidirler. Bu tarz siyasi ve dini otoritelerin peşlerini hemen bırakmak gerekir.

Bir Müslüman olarak bizlere düşen tek görev birlik ve beraberlik içerisinde hayırlı işler etrafında organize olmak ve eğitimli bir nesil yetiştirmektir. Cehalet ile, toplumu kemiren bölünmüşlük ile ve kanına sirayet etmiş ümitsizlik zehiri ile ilimle, adaletle, akılla ve dini ilimler aracılığıyla mücadele etmektir. Bunlar Kur’an ve Sünnette yerini bulan salih amel, emr-i bil ma’ruf ve cihat çizgisidir. Aslında bunu yaparken siz de bir bakıma bir Mehdi’ye veya Mesih’e bir zemin hazırlıyorsunuz demektir. Tek fark; bunu yaparken önce kendinizi düzeltme yönünde bir felsefe benimsiyor olmanız ve sonra da bunu toplumunuzu da eğitme yönünde kullanma gayretinizdir. İşte bu yüzden birlik olur ve o yönde salih projeler üretirsiniz. Yani toplumun mayasını tedavi ederek gerçek bir kurtuluşun zeminini oluşturmuş olursunuz. Yetiştirdiğiniz kaliteli maya ileride kaliteli liderler ve toplum inşacıları (‘kurtarıcılar’) çıkaracağı için ve toplumu içinden tedavi edeceği için de toplumun yeniden hayat bulmasını temin etmiş olursunuz.

Bunların dışındaki tüm yapay; gerçek sosyolojik, hukuki ve dini temellerden yoksun zemin hazırlama çağrıları ancak kurtların, yılanların ve çıyanların halk arasındaki Mehdi beklentilerini suistimal çabalarıdırlar ve onların soygunlarına, yolsuzluklarına ve güç endeksli planlarına yeni zeminler oluşturma gayretleridirler.

Tüm bu şer korosunun tekrar bir araya gelip yeniden ‘’Mehdi gelecek!’’ şarkıları söyledikleri bu dönem ilgili tüm Başkanların ve etraflarındaki siyasi çevrelerin yolsuzluklarla, görevi kötüye kullanma suçlamalarıyla ve güç kaybetme tehlikeleriyle karşı karşıya oldukları çalkantılı bir dönem. Hepsi aynı anda çok sıkıştılar! Bu sıkıntılı dönemden sağlıklı çıkabilmek adına tekrardan ‘Mehdi’ diyerek, ‘Mesih’ diyerek, ‘barış ve demokrasi’ diyerek yeni komplolar, yeni savaşlar ve yeni kaoslar oluşturmak istemeleri gayet normaldir ve beklenmelidir.

Yeni 2020 yılı tüm bunların kesişim noktası olması hasebiyle sıkıntılı geçeceğe benziyor. Ancak çıban patlayıp iltihap akıtma ihtimali de mevcuttur. Allah hakkımızda hayır etsin!

[Uğur Tezcan] 4.1.2020 [TR724]