BOLD- 20 Haziran 2019’da İzmir’de gözaltına alınan 3 aylık hamile Zeynep Şakrak, dün akşam İzmir Adalet Sarayı’nda çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklandı.
Aynı zamanda şeker hastası olan Şakrak’ın eşi Oktay Şakrak da tutuklu. Böylece Türkiye cezaevlerinde hamile tutuklu sayısına bir kişi daha eklendi.
Beş yıl önce evlenen genç anne ilk çocuğuna hamile.
5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nun 16/4 maddesine göre hamile kadınların tutuklanmaması gerekiyor.
Daha önce tutuklanan hamile anneler Nurhayat Yıldız ve Gülden Aşık cezaevinde bebeklerini kaybetmişti.
[BoldMedya.Com] 22.6.2019
Türkiye ekside! Döviz açığı 333 milyar dolar
Türkiye’nin yurtdışı varlıkları nisan ayı itibariyle 238,3 milyar dolar, yükümlülükleri ise 571,1 milyar dolar olarak gerçekleşti.
Merkez Bankası tarafından Nisan 2019 dönemine ilişkin Uluslararası Yatırım Pozisyonu (UYP) verileri açıklandı.
Merkez Bankası verilerine göre Türkiye’nin yurtdışı varlıkları ile yurtdışına olan yükümlülüklerinin farkı olarak tanımlanan net UYP, 2019 Nisan sonunda eksi 332,8 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Yükümlülükler alt kalemleri incelendiğinde, doğrudan yatırımlar (sermaye ve diğer sermaye) piyasa değeri ile döviz kurlarındaki değişimlerin de etkisiyle 2018 yıl sonuna göre yüzde 14,8 oranında azalışla 122,4 milyar dolar oldu.
HİSSE SENEDİ STOKU AZALDI
Portföy yatırımları 2018 yıl sonuna göre yüzde 2,6 oranında azalışla 136,7 milyar dolar oldu. Yurtdışı yerleşiklerin hisse senedi stoku 2018 yıl sonuna göre yüzde 5,6 oranında azalışla 28 milyar dolar olurken, yurtdışı yerleşiklerin mülkiyetindeki DİBS stoku yüzde 30,5 oranında azalışla 12,9 milyar dolar, Hazine’nin tahvil stoku (yurtiçi yerleşiklerce alınan tahvil stoku düşüldükten sonra) ise yüzde 5,6 artışla 50,9 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Aynı dönemde diğer yatırımlar 2018 yıl sonuna göre yüzde 0,1 oranında artarak 312 milyar dolar oldu.
UYP NEDİR?
Uluslararası Yatırım Pozisyonu (UYP), ülkenin yapısal döviz durumunu ortaya koyan bir göstergedir. Bir tarafa ülkenin döviz varlıkları, öbür tarafa döviz yükümlülükleri (borçları) yazılıyor. Ülkenin net döviz varlığının veya açığının (borcunun) ne olduğu belirleniyor. Ülkenin döviz varlıkları vatandaşlarının yurt dışındaki yatırımları, parası ve yurt içindeki döviz birikimleri ile Merkez Bankası ve bankaların rezervindeki döviz ve altın mevcududur. Ülkenin döviz yükümlülükleri ise, yabancıların Türkiye’deki doğrudan yatırımları, portföy yatırımları, bankalardaki döviz mevduatları ile kamu ve özel sektörün kullandığı dış krediler nedeniyle oluşan toplam döviz borcudur.
[Kronos.News] 21.6.2019
Merkez Bankası tarafından Nisan 2019 dönemine ilişkin Uluslararası Yatırım Pozisyonu (UYP) verileri açıklandı.
Merkez Bankası verilerine göre Türkiye’nin yurtdışı varlıkları ile yurtdışına olan yükümlülüklerinin farkı olarak tanımlanan net UYP, 2019 Nisan sonunda eksi 332,8 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Yükümlülükler alt kalemleri incelendiğinde, doğrudan yatırımlar (sermaye ve diğer sermaye) piyasa değeri ile döviz kurlarındaki değişimlerin de etkisiyle 2018 yıl sonuna göre yüzde 14,8 oranında azalışla 122,4 milyar dolar oldu.
HİSSE SENEDİ STOKU AZALDI
Portföy yatırımları 2018 yıl sonuna göre yüzde 2,6 oranında azalışla 136,7 milyar dolar oldu. Yurtdışı yerleşiklerin hisse senedi stoku 2018 yıl sonuna göre yüzde 5,6 oranında azalışla 28 milyar dolar olurken, yurtdışı yerleşiklerin mülkiyetindeki DİBS stoku yüzde 30,5 oranında azalışla 12,9 milyar dolar, Hazine’nin tahvil stoku (yurtiçi yerleşiklerce alınan tahvil stoku düşüldükten sonra) ise yüzde 5,6 artışla 50,9 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Aynı dönemde diğer yatırımlar 2018 yıl sonuna göre yüzde 0,1 oranında artarak 312 milyar dolar oldu.
UYP NEDİR?
Uluslararası Yatırım Pozisyonu (UYP), ülkenin yapısal döviz durumunu ortaya koyan bir göstergedir. Bir tarafa ülkenin döviz varlıkları, öbür tarafa döviz yükümlülükleri (borçları) yazılıyor. Ülkenin net döviz varlığının veya açığının (borcunun) ne olduğu belirleniyor. Ülkenin döviz varlıkları vatandaşlarının yurt dışındaki yatırımları, parası ve yurt içindeki döviz birikimleri ile Merkez Bankası ve bankaların rezervindeki döviz ve altın mevcududur. Ülkenin döviz yükümlülükleri ise, yabancıların Türkiye’deki doğrudan yatırımları, portföy yatırımları, bankalardaki döviz mevduatları ile kamu ve özel sektörün kullandığı dış krediler nedeniyle oluşan toplam döviz borcudur.
[Kronos.News] 21.6.2019
Bağ evinde ters kelepçe ile gözaltına alınanlar beraat etti
Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalar kapsamında Kayseri’de bir bağ evinde tutuklanan 12 kişi beraat etti.
Kayseri İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ve İstihbarat Şube Müdürlüğü polisleri, 6 Eylül 2018’de, merkez Melikgazi ilçesine bağlı Kazımkarabekir Mahallesi’ndeki bağ evine baskın yapmıştı. İfadelerinde koğuş arkadaşı olduklarını söyleyen kişilerden 10’u ‘örgütsel faaliyet’ yaptıkları iddiasıyla gözaltına alınmıştı.
Tutuklulardan 8’i daha önce Hizmet Hareketine yönelik soruşturmalarda yargılanıp bir süre cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilmişti.
Kronos’un haberine göre polis, benzer toplantıda bir araya geldikleri öne sürülen 2 kişiyi daha gözaltına aldı. Toplam 12 kişiden 8’i tutuklanırken, 4’ü tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı. Tutuklu sanıklar, 11 Aralık 2018’deki duruşmada, ev hapsi tedbiri uygulanarak, tahliye edilirken, 2 Mayıs’taki duruşmada ise bu tedbir kaldırılmıştı.
Kayseri 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde örgüt üyesi oldukları iddiasıyla 5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanan sanıklar, karar duruşmasında hakim karşısına çıkarıldı. Sanıklardan 11’i, duruşmada hazır bulundu. Sanık M.Ö. ise duruşmaya katılmadı. Mütalaasını tekrar ettiğini açıklayan savcı, tüm sanıkların 5 yıldan 15 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını talep etti.
Mahkeme, 5’i öğretmen, ikisi iş insanı, biri memur, biri işçi, biri esnaf, ikisi belediye eski çalışanının delil yetersizliğinden beraatine karar verdi.
[TR724] 21.6.2019
Kayseri İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ve İstihbarat Şube Müdürlüğü polisleri, 6 Eylül 2018’de, merkez Melikgazi ilçesine bağlı Kazımkarabekir Mahallesi’ndeki bağ evine baskın yapmıştı. İfadelerinde koğuş arkadaşı olduklarını söyleyen kişilerden 10’u ‘örgütsel faaliyet’ yaptıkları iddiasıyla gözaltına alınmıştı.
Tutuklulardan 8’i daha önce Hizmet Hareketine yönelik soruşturmalarda yargılanıp bir süre cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilmişti.
Kronos’un haberine göre polis, benzer toplantıda bir araya geldikleri öne sürülen 2 kişiyi daha gözaltına aldı. Toplam 12 kişiden 8’i tutuklanırken, 4’ü tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı. Tutuklu sanıklar, 11 Aralık 2018’deki duruşmada, ev hapsi tedbiri uygulanarak, tahliye edilirken, 2 Mayıs’taki duruşmada ise bu tedbir kaldırılmıştı.
Kayseri 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde örgüt üyesi oldukları iddiasıyla 5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanan sanıklar, karar duruşmasında hakim karşısına çıkarıldı. Sanıklardan 11’i, duruşmada hazır bulundu. Sanık M.Ö. ise duruşmaya katılmadı. Mütalaasını tekrar ettiğini açıklayan savcı, tüm sanıkların 5 yıldan 15 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını talep etti.
Mahkeme, 5’i öğretmen, ikisi iş insanı, biri memur, biri işçi, biri esnaf, ikisi belediye eski çalışanının delil yetersizliğinden beraatine karar verdi.
[TR724] 21.6.2019
Sermaye ve birikim yurtdışına taşınıyor: Türkiye’nin yurt dışı varlıkları 238 milyar doları aştı
Nisan sonu itibarıyla, Uluslararası Yatırım Pozisyonu (UYP) verilerine göre, Türkiye’nin yurt dışı varlıkları, 2018 yıl sonuna göre yüzde 4 oranında artışla 238,3 milyar dolar, yükümlülükleri ise yüzde 4,1 oranında azalışla 571,1 milyar dolar olarak gerçekleşti.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) 2019 yılı Nisan ayı Uluslararası Yatırım Pozisyonu verisini açıkladı. Buna göre, 2019 Nisan sonu itibarıyla, Uluslararası Yatırım Pozisyonu (UYP) verilerine göre, Türkiye’nin yurt dışı varlıkları, 2018 yıl sonuna göre yüzde 4 oranında artışla 238,3 milyar dolar, yükümlülükleri ise yüzde 4,1 oranında azalışla 571,1 milyar dolar olarak gerçekleşti.
Türkiye’nin yurt dışı varlıkları ile yurt dışına olan yükümlülüklerinin farkı olarak tanımlanan net UYP, 2018 yıl sonunda eksi 366,5 milyar dolar iken 2019 Nisan sonunda eksi 332,8 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Varlıklar alt kalemleri incelendiğinde, rezerv varlıklar kalemi 2018 yıl sonuna göre yüzde 0,3 oranında azalışla 92,8 milyar dolar, diğer yatırımlar kalemi yüzde 9,7 oranında artışla 97,3 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti. Diğer yatırımlar alt kalemlerinden bankaların Yabancı Para ve Türk Lirası cinsinden efektif ve mevduatları yüzde 19,9 oranında artışla 53,6 milyar dolar oldu.
PORTFÖY YATIRIMLARI AZALDI
Yükümlülükler alt kalemleri incelendiğinde, doğrudan yatırımlar (sermaye ve diğer sermaye) piyasa değeri ile döviz kurlarındaki değişimlerin de etkisiyle 2018 yıl sonuna göre yüzde 14,8 oranında azalışla 122,4 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Portföy yatırımları 2018 yıl sonuna göre yüzde 2,6 oranında azalışla 136,7 milyar dolar oldu. Yurt dışı yerleşiklerin hisse senedi stoku 2018 yıl sonuna göre yüzde 5,6 oranında azalışla 28,0 milyar dolar olurken, yurt dışı yerleşiklerin mülkiyetindeki DİBS stoku yüzde 30,5 oranında azalışla 12,9 milyar dolar, Hazine’nin tahvil stoku (yurt içi yerleşiklerce alınan tahvil stoku düşüldükten sonra) ise yüzde 5,6 artışla 50,9 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Aynı dönemde, diğer yatırımlar 2018 yıl sonuna göre yüzde 0,1 oranında artarak 312,0 milyar dolar oldu. Yurt dışı yerleşiklerin yurt içi yerleşik bankalardaki Yabancı Para mevduatı, 2018 yıl sonuna göre yüzde 7,0 oranında artarak 34,3 milyar dolar olurken, TL mevduatı yüzde 3,5 oranında azalarak 13,5 milyar dolar oldu.
Bankaların toplam kredi stoku yüzde 5,8 oranında azalarak 76,8 milyar dolar olurken, diğer sektörlerin toplam kredi stoku yüzde 2,9 oranında azalarak 103,8 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti.
[TR724] 22.6.2019
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) 2019 yılı Nisan ayı Uluslararası Yatırım Pozisyonu verisini açıkladı. Buna göre, 2019 Nisan sonu itibarıyla, Uluslararası Yatırım Pozisyonu (UYP) verilerine göre, Türkiye’nin yurt dışı varlıkları, 2018 yıl sonuna göre yüzde 4 oranında artışla 238,3 milyar dolar, yükümlülükleri ise yüzde 4,1 oranında azalışla 571,1 milyar dolar olarak gerçekleşti.
Türkiye’nin yurt dışı varlıkları ile yurt dışına olan yükümlülüklerinin farkı olarak tanımlanan net UYP, 2018 yıl sonunda eksi 366,5 milyar dolar iken 2019 Nisan sonunda eksi 332,8 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Varlıklar alt kalemleri incelendiğinde, rezerv varlıklar kalemi 2018 yıl sonuna göre yüzde 0,3 oranında azalışla 92,8 milyar dolar, diğer yatırımlar kalemi yüzde 9,7 oranında artışla 97,3 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti. Diğer yatırımlar alt kalemlerinden bankaların Yabancı Para ve Türk Lirası cinsinden efektif ve mevduatları yüzde 19,9 oranında artışla 53,6 milyar dolar oldu.
PORTFÖY YATIRIMLARI AZALDI
Yükümlülükler alt kalemleri incelendiğinde, doğrudan yatırımlar (sermaye ve diğer sermaye) piyasa değeri ile döviz kurlarındaki değişimlerin de etkisiyle 2018 yıl sonuna göre yüzde 14,8 oranında azalışla 122,4 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Portföy yatırımları 2018 yıl sonuna göre yüzde 2,6 oranında azalışla 136,7 milyar dolar oldu. Yurt dışı yerleşiklerin hisse senedi stoku 2018 yıl sonuna göre yüzde 5,6 oranında azalışla 28,0 milyar dolar olurken, yurt dışı yerleşiklerin mülkiyetindeki DİBS stoku yüzde 30,5 oranında azalışla 12,9 milyar dolar, Hazine’nin tahvil stoku (yurt içi yerleşiklerce alınan tahvil stoku düşüldükten sonra) ise yüzde 5,6 artışla 50,9 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Aynı dönemde, diğer yatırımlar 2018 yıl sonuna göre yüzde 0,1 oranında artarak 312,0 milyar dolar oldu. Yurt dışı yerleşiklerin yurt içi yerleşik bankalardaki Yabancı Para mevduatı, 2018 yıl sonuna göre yüzde 7,0 oranında artarak 34,3 milyar dolar olurken, TL mevduatı yüzde 3,5 oranında azalarak 13,5 milyar dolar oldu.
Bankaların toplam kredi stoku yüzde 5,8 oranında azalarak 76,8 milyar dolar olurken, diğer sektörlerin toplam kredi stoku yüzde 2,9 oranında azalarak 103,8 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti.
[TR724] 22.6.2019
D Vitamini eksikliği lösemiyi tetikliyor!
Halk arasında kan kanseri ya da ilik kanseri olarak bilinen lösemi, beyaz kan hücrelerinin kontrolsüz çoğalması ile ortaya çıkıyor. Her yaşta görülebiliyor olsa da, çocukluk çağında en sık görülen kanser türü olarak karşımıza çıkıyor.
Vücutta kemik gelişimi dışında pek çok organ sisteminde görev yapan D vitamininin eksikliği ise birçok ciddi hastalığın oluşumunda rol aldığı gibi lösemiyi de tetikleyebiliyor. Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Müge Gökçe, löseminin bilinen kesin bir sebebi olmadığı vurguluyor ve lösemi gelişme riskini artıran faktörleri şöyle sıralıyor:
Uykudan uyandıran kemik ağrıları ve giderek büyüyen bezelerin dikkate alınması gerektiğine işaret eden Doç. Dr. Müge Gökçe’ye göre, akut ve kronik olmak üzere 2 tip lösemi var. Çocukluk çağında en sık görülen tipi akut lenfoblastik lösemidir. Ateş, solukluk, halsizlik, yorgunluk, vücutta morluklar, tekrarlayan anlamsız burun ve diş eti kanamaları, özellikle ağrı kesiciye yanıtsız kemik ağrıları, boyunda bezeler löseminin belirtileri olabilir. Çocuklarda bu belirtilerin bir ya da birkaçı olduğunda vakit kaybetmeden çocuk doktoruna götürmek önemlidir. Ancak bu bulgular sadece löseminin bulguları değildir. Örneğin büyüme çağında kemik ağrıları görülebilmektedir. Ancak büyüme ağrıları lösemi gibi gece uykudan uyandırmaz ve ağrı kesici ile kısa sürede kontrol altına alınabilir. Boyundaki bezeler ise bazı enfeksiyonlarda da ortaya çıkabilir.
1 yaşın altındaki bebeklerde risk yüksek
Lösemi; lenfoma ya da meme kanseri gibi evrelendirilemez. Ancak yaş, kemoterapiye yanıt durumu ve genetik analiz sonuçlarına göre düşük, orta ve yüksek risk olmak üzere 3 risk grubuna ayrılır. Tanı anında 2-5 yaş arası olmak iyi bir bulgu iken, 1 yaş altı olmak riskli bir bulgudur.
Kemik iliği nakli gerekebiliyor
Lösemi tedavisi risk grubuna göre ilaç dozları ayarlanarak kemoterapi ile yapılmaktadır. Düşük ve orta riskli hastalar sadece kemoterapi ile tedavi edilmektedir. Ancak yüksek riskli hastaların bir kısmı kemoterapi ve radyoterapi ile tedavi edilirken bir kısmına da kemik iliği nakli yapılması gerekmektedir. Düşük riskli lösemilerde tedavinin başarı şansı yüzde 85-90, orta riskli lösemilerde yüzde 80-85 ve yüksek risklilerde yüzde 75-80’dir.
Lösemi vakalarının yüzde 10-15’i tekrarlayabilir. Hastalığın tekrarlama zamanı önemlidir. Örneğin tedavi devam ederken tekrarlayan olgular daha riskli olup mutlaka kemik iliği nakli yapılması gerekir.Ortalama 2 yıl olan tedavi süresi bittikten sonra 5 yıl tamamlanana kadar hastalar nüks için risklidir. 5 yıl tamamlandıktan sonra ise iyileşmiş kabul edilir.
[TR724] 22.6.2019
Vücutta kemik gelişimi dışında pek çok organ sisteminde görev yapan D vitamininin eksikliği ise birçok ciddi hastalığın oluşumunda rol aldığı gibi lösemiyi de tetikleyebiliyor. Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Müge Gökçe, löseminin bilinen kesin bir sebebi olmadığı vurguluyor ve lösemi gelişme riskini artıran faktörleri şöyle sıralıyor:
- Down sendromu
- Fanconi aplastik anemisi
- Bloom sendromu gibi genetik bazı hastalıklar
- Yüksek dozda radyasyona maruz kalma
- Daha önce başka nedenlerle kemoterapi ya da radyoterapi alma
- Benzen gibi güçlü kimyasallara maruz kalma
- Gebelik yaşının 40’ın üzerinde olması
- D vitamini eksikliği
Uykudan uyandıran kemik ağrıları ve giderek büyüyen bezelerin dikkate alınması gerektiğine işaret eden Doç. Dr. Müge Gökçe’ye göre, akut ve kronik olmak üzere 2 tip lösemi var. Çocukluk çağında en sık görülen tipi akut lenfoblastik lösemidir. Ateş, solukluk, halsizlik, yorgunluk, vücutta morluklar, tekrarlayan anlamsız burun ve diş eti kanamaları, özellikle ağrı kesiciye yanıtsız kemik ağrıları, boyunda bezeler löseminin belirtileri olabilir. Çocuklarda bu belirtilerin bir ya da birkaçı olduğunda vakit kaybetmeden çocuk doktoruna götürmek önemlidir. Ancak bu bulgular sadece löseminin bulguları değildir. Örneğin büyüme çağında kemik ağrıları görülebilmektedir. Ancak büyüme ağrıları lösemi gibi gece uykudan uyandırmaz ve ağrı kesici ile kısa sürede kontrol altına alınabilir. Boyundaki bezeler ise bazı enfeksiyonlarda da ortaya çıkabilir.
1 yaşın altındaki bebeklerde risk yüksek
Lösemi; lenfoma ya da meme kanseri gibi evrelendirilemez. Ancak yaş, kemoterapiye yanıt durumu ve genetik analiz sonuçlarına göre düşük, orta ve yüksek risk olmak üzere 3 risk grubuna ayrılır. Tanı anında 2-5 yaş arası olmak iyi bir bulgu iken, 1 yaş altı olmak riskli bir bulgudur.
Kemik iliği nakli gerekebiliyor
Lösemi tedavisi risk grubuna göre ilaç dozları ayarlanarak kemoterapi ile yapılmaktadır. Düşük ve orta riskli hastalar sadece kemoterapi ile tedavi edilmektedir. Ancak yüksek riskli hastaların bir kısmı kemoterapi ve radyoterapi ile tedavi edilirken bir kısmına da kemik iliği nakli yapılması gerekmektedir. Düşük riskli lösemilerde tedavinin başarı şansı yüzde 85-90, orta riskli lösemilerde yüzde 80-85 ve yüksek risklilerde yüzde 75-80’dir.
Lösemi vakalarının yüzde 10-15’i tekrarlayabilir. Hastalığın tekrarlama zamanı önemlidir. Örneğin tedavi devam ederken tekrarlayan olgular daha riskli olup mutlaka kemik iliği nakli yapılması gerekir.Ortalama 2 yıl olan tedavi süresi bittikten sonra 5 yıl tamamlanana kadar hastalar nüks için risklidir. 5 yıl tamamlandıktan sonra ise iyileşmiş kabul edilir.
[TR724] 22.6.2019
Vietnam 2 yılda otomobil üretti, Türkiye 8 yılda yapamadı! [Yusuf Dereli]
1973’de yaklaşık 8 yıl süren korkunç bir savaştan çıkan Vietnam, hızla toparlandı. Ve savaşın yıktığı o ülke ilk yerli otomobilini üretmeyi başardı. Hem de iki yılda! Türkiye ise 8 yıldır dilinden düşürmediği ‘yerli ve milli otomobilin’ henüz tasarımını bile tamamlayamadı!
Türkiye’de her seçim döneminin en önemli gündem ve propaganda malzemelerinden biridir yerli ve milli otomobil. 31 Mart’tan önce de olmuştu, yoğunluğu azalmakla birlikte 23 Haziran’dan önce de oldu. Bizim siyasetçiler sadece konuşmakla yetiniyor!
Erdoğan’ın ‘yerli ve milli otomobil’ çıkışının üzerinden 8 yıldan fazla zaman geçti. Ancak ‘bir arpa boyu yol alınamadı’ desek, yalan söylemiş olmayız. Daha birkaç öy önce Türkiye Otomobili Girişim Grubu (TOGG) CEO’su Mehmet Gürcan Karakaş, otomobilin tasarım aşamasının bile henüz tamamlanmadığını açıklamışt ve 2022 yılını yeni tarih olarak vermişti.
BU KAÇINCI TARİH!
Tabi daha önce de ‘yerli ve milli’ otomobil için defalarca tarih verildi. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, 2015’de otomobilin yollarda olacağını açıklamıştı. Ardından 2017 telefuz edildi. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, 2013 yılı ekim ayında yerli(!) otomobil prototiplerinin kamuflajlı görüntüsünü kamuoyuyla paylaştı. 2019’da seri üretime geçileceğini söyledi. Sonra resimlerini paylaştığı otomobillerin Cadillac’ın üretiminden vazgeçtiği eski bir modele ait olduğu ortaya çıktı. 40 milyon Euro çöp oldu.
VİETNAM 2 YILDA ÜRETİME GEÇTİ
Vietnam da tıpkı Türkiye gibi ‘yerli’ otomobil için kolları sıvadı. Sadece iki yıl önce başladı çalışmalara. Vietnam’ın ilk yerli otomobil markası VinFast, ürettiği ilk araçları geçtiğimiz pazartesi itibarıyla satışa sundu. İlk etapta 10 bin sipariş alındığı açıklandı. Firma, piyasaya süreceği sedan ve 4 çekerli araba modellerini geçtiğimiz ekim ayında Paris otomobil fuarında eski İngiliz futbolcu David Beckham eşliğinde tanıtmıştı. Şirket ayrıca elektrikli motosiklet ve otobüs de üretmeyi hedefliyor. VinFast’ın Fadıl markası 19 bin 400 dolardan satışa çıkarıldı.
NEREDE ÜRETİLECEĞİ BİLE BELİRSİZ
Türkiye, Vietnam’ın 2 yılda üretim satışa sunduğu otomobilin tasarımını bile 8 senede tamamlayamadı. Tasarım önümüzdeki aylarda/yıllarda bitse bile otomobilin nerede, hangi fabrikada üretileceği bile henüz belli değil. Ülke insanı ‘yerli otomobil’ masalıyla uyutulmaya devam ediyor…
Peugeot SUV 2008; Daha fazlasını hak ediyor!
Fransız Peugeot, özellikle son dönemde olağanüstü otomobiller üretiyor. İşte onlardan biri de yeni Peugeot SUV 2008. Bu otomobil, bütün başıları üzerinize çekmekle kalmayacak, size üst düzey bir sürüş deneyimi de sunacak. Otomobil, bu yılın sonunda satışa çıkacak.
Yeni Peugeot SUV 2008, daha uzun bir yazıyı hak ediyor aslında. Ancak yerimiz kısıtlı! O nedenle başlıca özelliklerini aktarmakla yetinelim. Yeni SUV 2008’in kendine özgü bir tasarım dili olduğunu söyleyelim. Güçlü, kaslı ve dikkat çekici bir görünüme sahip. Dikey gündüz farları olağanüstü konumlandırılmış. Jantlar 18 inç.
BAGAJ HACMİ 434 LİTRE
4,30 metre uzunluk ve 2,60 metre dingil mesafesi sayesinde otomobil, motor seçeneği fark etmeksizin, yani elektrikli versiyon da dahil 434 litre bagaj hacmi sunuyor. Parmaklarınızın ucunda ise büyük boyda HD dokunmatik bir ekran var. i-Cockpit tamamen yeni bir yorumla yeni SUV Peugeot 2008’de de kullanıma sunuluyor.
ELEKTRİKLİ, BENZİNLİ, DİZEL SEÇENEKLER
Yeni Peugeot SUV 2008, birden fazla güç ve aktarma organını kullanıma sunuyor. Yeni Peugeot SUV 2008 kullanım ihtiyacınıza uygun yüzde 100 elektrik, benzin veya dizel olmak üzere farklı güç ve aktarma organı alternatifleriyle geliyor.
BENZİNLİ MOTORLAR 3 SİLİNDİRLİ
Benzinli motorlar Euro 6d standardına uygun yeni 3 silindirli 1,2 litre hacimli motor ailesinden oluşuyor. Küçük ama güçlü… PureTech 100 S&S BVM6. PureTech 130 S&S BVM6 veya EAT8. PureTech 155 S&S EAT8 (sadece GT versiyonunda). Dizel motorlar yeni 4 silindirli 1,5 litre hacimli motor ailesinden. BlueHDi 100 S&S BVM6. BlueHDi 130 S&S EAT8.
Yeni Hyundai Elentra’nın fiyatı belli oldu
Güney Koreli Hyundai markasının tasarım ödüllü modeli Elentra’nın yeni modelinin fiyatı belli oldu. Şimdilik sadece benzinli motor seçeneğiyle kullanıcılarla buluşacak olan yeni Elentra 108 bin 500 liradan başlayan fiyatlarla satılacak. Yeni modeli ülkemizde dört farklı donanım paketiyle satışa sunan Hyundai, motor kısmında ise şimdilik sadece 1,6 litre atmosferik benzinli üniteyle karşımıza çıkıyor. Tabi motor seçeneğinin dar olması, alıcısını küstürebilir.
GÜVENLİK SİSTEMLERİ ÜST DÜZEYDE
Yeni Elentra’nın selefi, tasarım konusunda ödüle doymuyordu. Yeni nesil Elantra’nın tasarım kısmında ise belli başlı parçalar daha ön planda. Yeni basamaklı ızgara, aracı eskisinden daha geniş gösteriyor. Ön farlarda ise üçgen form kullanılmış. Ayrıca, LED farların içerisine yerleştirilen gündüz farları da dikkat çekiyor. Kapsamlı aktif ve pasif güvenlik paketiyle de kullanıcılarına üstün bir koruma sunan Hyundai Elantra, segmentindeki en şık ve donanımlı araçlardan biri olmaya aday…
EN DOLUSU 145 BİN TL
Yeni Elentra’nın giriş seviyesi Style paket. 1.6 MPI motor 127 beygir güç üretiyor. 100 km’de yakıt tüketimi 6,7 litre. 6 iler düz vites. Fiyatı 108 bin 500 lira. 1.6 MPI motora sahip ve yine 127 beygir güç üreten Elite-Plus modelinin fiyatı ise 145 bin 500 lira… Tüketim değerleri aynı. Ancak bu model 6 ileri otomotik vitesle geliyor.
[Yusuf Dereli] 22.6.2019 [TR724]
Türkiye’de her seçim döneminin en önemli gündem ve propaganda malzemelerinden biridir yerli ve milli otomobil. 31 Mart’tan önce de olmuştu, yoğunluğu azalmakla birlikte 23 Haziran’dan önce de oldu. Bizim siyasetçiler sadece konuşmakla yetiniyor!
Erdoğan’ın ‘yerli ve milli otomobil’ çıkışının üzerinden 8 yıldan fazla zaman geçti. Ancak ‘bir arpa boyu yol alınamadı’ desek, yalan söylemiş olmayız. Daha birkaç öy önce Türkiye Otomobili Girişim Grubu (TOGG) CEO’su Mehmet Gürcan Karakaş, otomobilin tasarım aşamasının bile henüz tamamlanmadığını açıklamışt ve 2022 yılını yeni tarih olarak vermişti.
BU KAÇINCI TARİH!
Tabi daha önce de ‘yerli ve milli’ otomobil için defalarca tarih verildi. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, 2015’de otomobilin yollarda olacağını açıklamıştı. Ardından 2017 telefuz edildi. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, 2013 yılı ekim ayında yerli(!) otomobil prototiplerinin kamuflajlı görüntüsünü kamuoyuyla paylaştı. 2019’da seri üretime geçileceğini söyledi. Sonra resimlerini paylaştığı otomobillerin Cadillac’ın üretiminden vazgeçtiği eski bir modele ait olduğu ortaya çıktı. 40 milyon Euro çöp oldu.
VİETNAM 2 YILDA ÜRETİME GEÇTİ
Vietnam da tıpkı Türkiye gibi ‘yerli’ otomobil için kolları sıvadı. Sadece iki yıl önce başladı çalışmalara. Vietnam’ın ilk yerli otomobil markası VinFast, ürettiği ilk araçları geçtiğimiz pazartesi itibarıyla satışa sundu. İlk etapta 10 bin sipariş alındığı açıklandı. Firma, piyasaya süreceği sedan ve 4 çekerli araba modellerini geçtiğimiz ekim ayında Paris otomobil fuarında eski İngiliz futbolcu David Beckham eşliğinde tanıtmıştı. Şirket ayrıca elektrikli motosiklet ve otobüs de üretmeyi hedefliyor. VinFast’ın Fadıl markası 19 bin 400 dolardan satışa çıkarıldı.
NEREDE ÜRETİLECEĞİ BİLE BELİRSİZ
Türkiye, Vietnam’ın 2 yılda üretim satışa sunduğu otomobilin tasarımını bile 8 senede tamamlayamadı. Tasarım önümüzdeki aylarda/yıllarda bitse bile otomobilin nerede, hangi fabrikada üretileceği bile henüz belli değil. Ülke insanı ‘yerli otomobil’ masalıyla uyutulmaya devam ediyor…
Peugeot SUV 2008; Daha fazlasını hak ediyor!
Fransız Peugeot, özellikle son dönemde olağanüstü otomobiller üretiyor. İşte onlardan biri de yeni Peugeot SUV 2008. Bu otomobil, bütün başıları üzerinize çekmekle kalmayacak, size üst düzey bir sürüş deneyimi de sunacak. Otomobil, bu yılın sonunda satışa çıkacak.
Yeni Peugeot SUV 2008, daha uzun bir yazıyı hak ediyor aslında. Ancak yerimiz kısıtlı! O nedenle başlıca özelliklerini aktarmakla yetinelim. Yeni SUV 2008’in kendine özgü bir tasarım dili olduğunu söyleyelim. Güçlü, kaslı ve dikkat çekici bir görünüme sahip. Dikey gündüz farları olağanüstü konumlandırılmış. Jantlar 18 inç.
BAGAJ HACMİ 434 LİTRE
4,30 metre uzunluk ve 2,60 metre dingil mesafesi sayesinde otomobil, motor seçeneği fark etmeksizin, yani elektrikli versiyon da dahil 434 litre bagaj hacmi sunuyor. Parmaklarınızın ucunda ise büyük boyda HD dokunmatik bir ekran var. i-Cockpit tamamen yeni bir yorumla yeni SUV Peugeot 2008’de de kullanıma sunuluyor.
ELEKTRİKLİ, BENZİNLİ, DİZEL SEÇENEKLER
Yeni Peugeot SUV 2008, birden fazla güç ve aktarma organını kullanıma sunuyor. Yeni Peugeot SUV 2008 kullanım ihtiyacınıza uygun yüzde 100 elektrik, benzin veya dizel olmak üzere farklı güç ve aktarma organı alternatifleriyle geliyor.
BENZİNLİ MOTORLAR 3 SİLİNDİRLİ
Benzinli motorlar Euro 6d standardına uygun yeni 3 silindirli 1,2 litre hacimli motor ailesinden oluşuyor. Küçük ama güçlü… PureTech 100 S&S BVM6. PureTech 130 S&S BVM6 veya EAT8. PureTech 155 S&S EAT8 (sadece GT versiyonunda). Dizel motorlar yeni 4 silindirli 1,5 litre hacimli motor ailesinden. BlueHDi 100 S&S BVM6. BlueHDi 130 S&S EAT8.
Yeni Hyundai Elentra’nın fiyatı belli oldu
Güney Koreli Hyundai markasının tasarım ödüllü modeli Elentra’nın yeni modelinin fiyatı belli oldu. Şimdilik sadece benzinli motor seçeneğiyle kullanıcılarla buluşacak olan yeni Elentra 108 bin 500 liradan başlayan fiyatlarla satılacak. Yeni modeli ülkemizde dört farklı donanım paketiyle satışa sunan Hyundai, motor kısmında ise şimdilik sadece 1,6 litre atmosferik benzinli üniteyle karşımıza çıkıyor. Tabi motor seçeneğinin dar olması, alıcısını küstürebilir.
GÜVENLİK SİSTEMLERİ ÜST DÜZEYDE
Yeni Elentra’nın selefi, tasarım konusunda ödüle doymuyordu. Yeni nesil Elantra’nın tasarım kısmında ise belli başlı parçalar daha ön planda. Yeni basamaklı ızgara, aracı eskisinden daha geniş gösteriyor. Ön farlarda ise üçgen form kullanılmış. Ayrıca, LED farların içerisine yerleştirilen gündüz farları da dikkat çekiyor. Kapsamlı aktif ve pasif güvenlik paketiyle de kullanıcılarına üstün bir koruma sunan Hyundai Elantra, segmentindeki en şık ve donanımlı araçlardan biri olmaya aday…
EN DOLUSU 145 BİN TL
Yeni Elentra’nın giriş seviyesi Style paket. 1.6 MPI motor 127 beygir güç üretiyor. 100 km’de yakıt tüketimi 6,7 litre. 6 iler düz vites. Fiyatı 108 bin 500 lira. 1.6 MPI motora sahip ve yine 127 beygir güç üreten Elite-Plus modelinin fiyatı ise 145 bin 500 lira… Tüketim değerleri aynı. Ancak bu model 6 ileri otomotik vitesle geliyor.
[Yusuf Dereli] 22.6.2019 [TR724]
24 Haziran sabahı [Semih Ardıç]
10,5 milyon seçmen, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) baskısına boyun eğen Yüksek Seçim Kurulu (YSK) marifeti ile üç ay içinde 2’nci defa sandığa gitmek mecburiyetinde bırakıldı.
Demokrasinin kendi dinamikleri ile gidilen bir seçim değil bu.
23 Haziran Pazar günü cebren yapılacak seçimi “demokrasi şöleni” gibi tarif etmek demokrasinin nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunun farkına varmamaktır.
ERDOĞAN SANDIĞA TEKME ATTI
Tekrar suâl edelim: Ne oldu da seçime gidiliyor?
31 Mart’ta yapılan Mahallî İdareler Genel Seçimi’nde İstanbul’u kaybetmeyi içine sindiremeyen AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan sandığa tekme attı.
İşine gelmeyince sandığı tanımayan pragmatist demokratlara karşı mücadele elbette demokratik zeminde devam etmeli.
Mamafih demokrasiye kasteden Erdoğan’ın otoriterlik yolunda ilerlediği ve 31 Mart darbesi asla hatırdan uzak tutulmamalı.
RANT NİZAMININ YIKILMAMASI İÇİN
Ekrem İmamoğlu’na suya tirit itirazlar yüzünden gecikmeli verilmiş “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı” mazbatasının iptal edilmesinin müsebbibi bizzat Erdoğan’dır.
Onun tesis ettiği rant nizamının bekası için İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmazsa olmaz.
Erdoğan her ne kadar 31 Mart’a kadar kayıtlara geçmiş beyanlarının tam aksine bir çizgide seçimi göstermelik bir vitrin değişikliği olarak tarif etse de işin aslı hiç öyle değil.
Kaybetme ihtimaline binaen hezimetin mesuliyetini şimdiden İstanbul Büyükşehir belediye başkan adayı Binali Yıldırım’ın üzerine yıkıyor.
İSTANBUL’U KAYBEDERSE…
Böyle bir neticeyi arzu etmediği için son düzlükte yine meydanlara indi.
Gayet iyi biliyor ki İstanbul’u kaybettiği andan itibaren bu şehir üzerinden ihya ettiği suni sermaye sınıfı delinmiş balon gibi sönecek.
Medya yavaş yavaş karşı kıyıya kulaç atacak.
Parti içi muhalefet ilk defa cesaret bulacak ve harekete geçecek.
Milli Görüş’ün lideri Necmeddin Erbakan hayatta iken kendisinin yaptığına benzer bir ayrılıkçı çıkışa bu sefer Abdullah Gül ve Ali Babacan cenahından işaret bekleyen 50’ye yakın AKP milletvekili imza atabilir.
Sonbahardan itibaren meydanlara ineceği belirtilen muhaliflerin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) AKP’den ayrı yeni bir grup teşkil etmesi Saray’ın en son arzu edeceği siyasi ihtimaldir.
AKP’YE ALTERNATİF PARTİ
Böyle bir ihtimalin hayali bile Erdoğan’ın uykularını kaçırıyor olmalı.
Zira partiden kopacak milletvekilleri, Başkan Erdoğan’ın TBMM’de muhalefet bloğu karşısında hamle üstünlüğünü elinden alacaktır.
Ali Babacan kürsüye çıktığı andan itibaren yedek lastik olarak kullandığı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile tesis ettiği ittifak bile Erdoğan’ı topal ördek vaziyetinden kurtarmaya kâfi gelmeyecek.
Risklerin farkında ve bu yüzden 31 Mart’ta yaptığı hataları pragmatist bir bakışla 23 Haziran’da tekrar etmemeye çalışıyor.
Bir taraftan Abdullah Öcalan’ı sözcü tayin edip Kürt seçmene zeytin dalı uzatması, diğer taraftan Milli Görüş ile buzları eritmek için elçi üstüne elçi göndermesi sebepsiz değil.
Tek oy kaybına tahammülü yok.
KÜRT SEÇMEN İKİYÜZLÜLÜĞÜN FARKINDA
Oysa Erdoğan’a göre 31 Mart’tan evvel Kürtler de Saadet Partisi mensupları da PKK ile beraber hareket eden vatan hainleri ile aynı saftaydı.
Kürt seçmen de Saadet camiası da Erdoğan’ın köprüden geçinceye kadar bu mesajları verdiğinin farkında.
Çözüm sürecindeki Erdoğan ile Şırnak’ı yerle bir eden Erdoğan’ın aynı Erdoğan olduğunu bilecek kadar Kürtlerin gözleri açıldı.
Anketlere göre Ekrem İmamoğlu, AKP ile MHP’nin adayı Binali Yıldırım’a yüzde 2 ila yüzde 5 arasında fark atıyor.
TATİLCİLER SANDIĞA GİTMELİ
31 Mart’ta İmamoğlu’na rey verenler tatil beldelerinden geri dönmeye üşenmezse 23 Haziran akşamında İmamoğlu’na yenen hakkı iade edilecek.
İmamoğlu tereddüte mahal bırakmayacak kadar bariz bir zaferle taçlandıracak halkın teveccühünü.
Anketler ve sokağın nabzı sandıkta birebir tecelli ederse Erdoğan ve müttefiği Bahçeli’nin yine oyunbozanlık etme ihtimali var.
Amma velâkin halk desteği ve şöhreti 31 Mart’ın çok fevkinde olan İmamoğlu’nun maruz bırakılacağı her hukuksuzluk Erdoğan’a kaybettirecek.
Türkiye’nin iktisadî krizinde bankalardan haftalık mevduat çıkışının 6 milyar lirayı bulduğu bir dönemde üç ay arayla sandıkta tecelli etmiş iradeyi tanımama despotizminin bedeli bu defa çok ağır olur.
PİYASA DA BEKLEMEDE
“S-400 için Amerika ile anlaştık.” yalanı ve Katar üzerinden bavullarla getirilen paralarla dolar, 23 Haziran’a kadar 6 liranın altında suni olarak tutuldu.
Bu tablo piyasa ile nihai yüzleşmenin olmayacağı manasına gelmiyor. Moody’s geçen hafta Türkiye’yi, Honduras ve Surinam ile aynı lige indirdi.
Böylesine utanç verici bir iflası görmezden gelip “iktidarın lehine değil” diye İstanbul’da seçimi iptale teşebbüs etmek barut kokan odada kibrit çakmaktan farksız olur.
Erdoğan ve tayfası, halının altına süpürdükleri ne varsa 24 Haziran sabahından itibaren yüzleşecek.
Onlar istemese de siyasî, iktisadî ve içtimaî şartların tazyiki ile o yüzleşmeye mecbur kalacaklar. Kaçış yok.
S-400’DE KARAR VAKTİ
Amerika, Erdoğan’ın 23 Haziran’ın arefesinde S-400 krizinden bir mağduriyet devşirmemesi için temkinli bir üslup tercih etti.
Okyanus ötesindekiler 24 Haziran sabahından itibaren şaka yapmadıklarını gösterecek. Üç ayrı müeyyide paketi hazırlandı. Avrupa Birliği ve Kuzey Atlantik Paktı (NATO) da benzer bir çizgi takip etti.
Erdoğan’ın 31 Mart, akabinde 23 Haziran uğruna görmezden geldiği nice başlıkta Türkiye’nin ev ödevleri yığıldı.
Masa başında bir numara olmazsa ya da kediler trafoya girmezse İmamoğlu 24 Haziran sabahı İstanbul Saraçhane’de coşkulu bir kalabalığın alkış ve duaları ile başkanlık koltuğuna geçecektir.
DEĞİŞİM ÜMİTLERİ YEŞERİRKEN…
Yenildikçe güreşe doymayan pehlivan yüzünden tekrarlanan seçimin geride kalması ile Erdoğan ve tayfası için de iniş dönemi başlayacak.
“Yargı paketi” denilen, hakikatte “mini af” manasına gelen kanun teklifini bile inişe mani olabileceği ve kaybettiği kitleleri geri kazanabileceği vehmi ile tasarladı.
Bir sene evvel 24 Haziran’da “tek adam” seçilen Erdoğan namına çok da arzu edilecek bir yıl dönümü kutlaması olmayacak.
Değişim ümitlerine kapı aralayacak yeni dönemde herkesin mutedil kalması elzem.
Türkiye’ye kaybettirilen son üç ayın da ilave edildiği katmerli maliyetin hep beraber ödeneceği zorlu bir dönem olacağı hatırdan uzak tutulmamalı.
Hükûmetin üstesinden gelebileceği safhayı çoktan geçmiş iktisadi kriz ile S-400 bahsi Türkiye’nin yeni güzergâhını tayin edecek iki kritik kavşaktır.
Hatalı işaret ve işaretçilere karşı da pür dikkat kalınmasında fayda var.
Kriz aynı zamanda bir fırsattır…
[Semih Ardıç] 22.6.2019 [TR724]
Demokrasinin kendi dinamikleri ile gidilen bir seçim değil bu.
23 Haziran Pazar günü cebren yapılacak seçimi “demokrasi şöleni” gibi tarif etmek demokrasinin nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunun farkına varmamaktır.
ERDOĞAN SANDIĞA TEKME ATTI
Tekrar suâl edelim: Ne oldu da seçime gidiliyor?
31 Mart’ta yapılan Mahallî İdareler Genel Seçimi’nde İstanbul’u kaybetmeyi içine sindiremeyen AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan sandığa tekme attı.
İşine gelmeyince sandığı tanımayan pragmatist demokratlara karşı mücadele elbette demokratik zeminde devam etmeli.
Mamafih demokrasiye kasteden Erdoğan’ın otoriterlik yolunda ilerlediği ve 31 Mart darbesi asla hatırdan uzak tutulmamalı.
RANT NİZAMININ YIKILMAMASI İÇİN
Ekrem İmamoğlu’na suya tirit itirazlar yüzünden gecikmeli verilmiş “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı” mazbatasının iptal edilmesinin müsebbibi bizzat Erdoğan’dır.
Onun tesis ettiği rant nizamının bekası için İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmazsa olmaz.
Erdoğan her ne kadar 31 Mart’a kadar kayıtlara geçmiş beyanlarının tam aksine bir çizgide seçimi göstermelik bir vitrin değişikliği olarak tarif etse de işin aslı hiç öyle değil.
Kaybetme ihtimaline binaen hezimetin mesuliyetini şimdiden İstanbul Büyükşehir belediye başkan adayı Binali Yıldırım’ın üzerine yıkıyor.
İSTANBUL’U KAYBEDERSE…
Böyle bir neticeyi arzu etmediği için son düzlükte yine meydanlara indi.
Gayet iyi biliyor ki İstanbul’u kaybettiği andan itibaren bu şehir üzerinden ihya ettiği suni sermaye sınıfı delinmiş balon gibi sönecek.
Medya yavaş yavaş karşı kıyıya kulaç atacak.
Parti içi muhalefet ilk defa cesaret bulacak ve harekete geçecek.
Milli Görüş’ün lideri Necmeddin Erbakan hayatta iken kendisinin yaptığına benzer bir ayrılıkçı çıkışa bu sefer Abdullah Gül ve Ali Babacan cenahından işaret bekleyen 50’ye yakın AKP milletvekili imza atabilir.
Sonbahardan itibaren meydanlara ineceği belirtilen muhaliflerin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) AKP’den ayrı yeni bir grup teşkil etmesi Saray’ın en son arzu edeceği siyasi ihtimaldir.
AKP’YE ALTERNATİF PARTİ
Böyle bir ihtimalin hayali bile Erdoğan’ın uykularını kaçırıyor olmalı.
Zira partiden kopacak milletvekilleri, Başkan Erdoğan’ın TBMM’de muhalefet bloğu karşısında hamle üstünlüğünü elinden alacaktır.
Ali Babacan kürsüye çıktığı andan itibaren yedek lastik olarak kullandığı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile tesis ettiği ittifak bile Erdoğan’ı topal ördek vaziyetinden kurtarmaya kâfi gelmeyecek.
Risklerin farkında ve bu yüzden 31 Mart’ta yaptığı hataları pragmatist bir bakışla 23 Haziran’da tekrar etmemeye çalışıyor.
Bir taraftan Abdullah Öcalan’ı sözcü tayin edip Kürt seçmene zeytin dalı uzatması, diğer taraftan Milli Görüş ile buzları eritmek için elçi üstüne elçi göndermesi sebepsiz değil.
Tek oy kaybına tahammülü yok.
KÜRT SEÇMEN İKİYÜZLÜLÜĞÜN FARKINDA
Oysa Erdoğan’a göre 31 Mart’tan evvel Kürtler de Saadet Partisi mensupları da PKK ile beraber hareket eden vatan hainleri ile aynı saftaydı.
Kürt seçmen de Saadet camiası da Erdoğan’ın köprüden geçinceye kadar bu mesajları verdiğinin farkında.
Çözüm sürecindeki Erdoğan ile Şırnak’ı yerle bir eden Erdoğan’ın aynı Erdoğan olduğunu bilecek kadar Kürtlerin gözleri açıldı.
Anketlere göre Ekrem İmamoğlu, AKP ile MHP’nin adayı Binali Yıldırım’a yüzde 2 ila yüzde 5 arasında fark atıyor.
TATİLCİLER SANDIĞA GİTMELİ
31 Mart’ta İmamoğlu’na rey verenler tatil beldelerinden geri dönmeye üşenmezse 23 Haziran akşamında İmamoğlu’na yenen hakkı iade edilecek.
İmamoğlu tereddüte mahal bırakmayacak kadar bariz bir zaferle taçlandıracak halkın teveccühünü.
Anketler ve sokağın nabzı sandıkta birebir tecelli ederse Erdoğan ve müttefiği Bahçeli’nin yine oyunbozanlık etme ihtimali var.
Amma velâkin halk desteği ve şöhreti 31 Mart’ın çok fevkinde olan İmamoğlu’nun maruz bırakılacağı her hukuksuzluk Erdoğan’a kaybettirecek.
Türkiye’nin iktisadî krizinde bankalardan haftalık mevduat çıkışının 6 milyar lirayı bulduğu bir dönemde üç ay arayla sandıkta tecelli etmiş iradeyi tanımama despotizminin bedeli bu defa çok ağır olur.
PİYASA DA BEKLEMEDE
“S-400 için Amerika ile anlaştık.” yalanı ve Katar üzerinden bavullarla getirilen paralarla dolar, 23 Haziran’a kadar 6 liranın altında suni olarak tutuldu.
Bu tablo piyasa ile nihai yüzleşmenin olmayacağı manasına gelmiyor. Moody’s geçen hafta Türkiye’yi, Honduras ve Surinam ile aynı lige indirdi.
Böylesine utanç verici bir iflası görmezden gelip “iktidarın lehine değil” diye İstanbul’da seçimi iptale teşebbüs etmek barut kokan odada kibrit çakmaktan farksız olur.
Erdoğan ve tayfası, halının altına süpürdükleri ne varsa 24 Haziran sabahından itibaren yüzleşecek.
Onlar istemese de siyasî, iktisadî ve içtimaî şartların tazyiki ile o yüzleşmeye mecbur kalacaklar. Kaçış yok.
S-400’DE KARAR VAKTİ
Amerika, Erdoğan’ın 23 Haziran’ın arefesinde S-400 krizinden bir mağduriyet devşirmemesi için temkinli bir üslup tercih etti.
Okyanus ötesindekiler 24 Haziran sabahından itibaren şaka yapmadıklarını gösterecek. Üç ayrı müeyyide paketi hazırlandı. Avrupa Birliği ve Kuzey Atlantik Paktı (NATO) da benzer bir çizgi takip etti.
Erdoğan’ın 31 Mart, akabinde 23 Haziran uğruna görmezden geldiği nice başlıkta Türkiye’nin ev ödevleri yığıldı.
Masa başında bir numara olmazsa ya da kediler trafoya girmezse İmamoğlu 24 Haziran sabahı İstanbul Saraçhane’de coşkulu bir kalabalığın alkış ve duaları ile başkanlık koltuğuna geçecektir.
DEĞİŞİM ÜMİTLERİ YEŞERİRKEN…
Yenildikçe güreşe doymayan pehlivan yüzünden tekrarlanan seçimin geride kalması ile Erdoğan ve tayfası için de iniş dönemi başlayacak.
“Yargı paketi” denilen, hakikatte “mini af” manasına gelen kanun teklifini bile inişe mani olabileceği ve kaybettiği kitleleri geri kazanabileceği vehmi ile tasarladı.
Bir sene evvel 24 Haziran’da “tek adam” seçilen Erdoğan namına çok da arzu edilecek bir yıl dönümü kutlaması olmayacak.
Değişim ümitlerine kapı aralayacak yeni dönemde herkesin mutedil kalması elzem.
Türkiye’ye kaybettirilen son üç ayın da ilave edildiği katmerli maliyetin hep beraber ödeneceği zorlu bir dönem olacağı hatırdan uzak tutulmamalı.
Hükûmetin üstesinden gelebileceği safhayı çoktan geçmiş iktisadi kriz ile S-400 bahsi Türkiye’nin yeni güzergâhını tayin edecek iki kritik kavşaktır.
Hatalı işaret ve işaretçilere karşı da pür dikkat kalınmasında fayda var.
Kriz aynı zamanda bir fırsattır…
[Semih Ardıç] 22.6.2019 [TR724]
Kısa yaz gecelerinde Yatsı ve Sabah namazlarına dikkat! [Cemil Tokpınar]
Namaz ibadeti, ülkelere ve mevsimlere göre daha zor veya daha kolay olabiliyor. Hatta her mevsimde hem zorluk, hem kolaylık bir arada bulunabiliyor.
Kışın sabah, yatsı ve teheccüt namazını kılmada büyük kolaylık var. Ancak öğle, ikindi ve akşamın kısa aralıklarla peş peşe gelmesi, okul ve mesai zorunluluğu olan kimselerde sıkıntı meydana getiriyor. Yazın ise namaz vakitleri arasında uzun aralıkların bulunması büyük bir avantaj iken gecelerin kısalığından dolayı yatsı, teheccüt ve sabah namazlarını kılmada ciddi sıkıntılar meydana geliyor.
Genelde yaz aylarında olan bu problem, bilhassa Haziran ve Temmuz aylarında daha da yoğunlaşıyor. O kadar ki, yatsıyı kılmadan uyuyanlar, sabah namazını kaçıranlar ve normal zamanlarda kıldığı halde teheccüdü hiç kılmayanlar olabiliyor. Diyebiliriz ki, yatsı ve sabah namazının en çok kazaya bırakıldığı aylar, Haziran ve Temmuz aylarıdır.
Namaz en büyük ve en sevaplı ibadet olduğu için her zaman ve her zeminde bütün engelleri aşarak tavizsiz bir şekilde kılmamız gerekiyor.
Ancak akşam namazıyla sabah namazı vaktinin bitimini gösteren güneşin doğduğu vakit arasında yaklaşık altı ilâ dokuz saat süre bulunan günlerde bilhassa işçiler, memurlar ve öğrenciler namazı vaktinde kılmakta zorlanıyorlar.
Peki çözüm nedir?
Öncelikle namazın önemiyle ilgili ayet, hadis ve diğer dinî kitaplardaki bölümleri tekrar okuyarak namaza olan aşk ve şevkimizi arttırmalı ve yenilemeliyiz. Ailelerde anne ve babalar bu hususta öncülük yapmalı, teşvik ve tavsiyelerde bulunmalı, gerekirse bu konu aile toplantısında gündem yapılmalıdır.
Mesela, namaza teşvik eden kitaplardan bazı bölümler ailece okunabilir. Aile fertlerinden her biri sırayla bu konuda alınan kararları hatırlatmalı ve uygulanmasını takip etmelidir. Bu hususta yapacağımız gayret ve hassasiyet en fazla iki veya dört ay sürecek, nasıl olsa diğer aylarda normal vakte dönülecektir.
Düzenli uyku programı yapılmalı
Bu problemin çözümü için öncelikle düzenli uyku programı yapılmalıdır. Geceler kısa olduğu için mutlaka gündüz bir miktar uyumaya gayret edilmelidir ki, bunun en verimlisi kaylule denen uykudur. Bu uyku hakkında ömür boyu gece ibadeti yapan ve çok az uyuyan Bediüzzaman Hazretleri şu bilgiyi vermektedir:
“Kayluledir ki, bu uyku sünnet-i seniyedir. Duha vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyamına sebebiyet verdiği için sünnet olmakla beraber, Ceziretü’l-Arab’da vaktü’z-zuhr (öğle vakti) denilen şiddet-i hararet zamanında bir ta’til-i eşgal, âdet-i kavmiye ve muhitiye olduğundan, o sünnet-i seniyeyi daha ziyade kuvvetlendirmiştir. Bu uyku, hem ömrü, hem rızkı tezyide (artırmaya) medardır. Çünkü yarım saat kaylule, iki saat gece uykusuna muadil (denk) gelir. Demek ömrüne her gün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor.” (Lem’alar, 28. Lem’a)
Eğer bu vakitte müsait olunamadıysa gündüz müsait olunan bir vakitte, hatta uyumanın mekruh olduğu ikindi ve akşam arasında dahi boş bir zaman varsa bir miktar uyunarak geceye hazırlık yapılmalıdır. Bu vakitteki feylule denen uykunun mekruhluğu tenzihen, yani helale yakındır. Mümkün oldukça kaçınmak gerekir, ancak bilhassa akşam namazıyla güneşin doğuşu arasındaki vaktin 10 saatten az olduğu durumlarda hiçbir mahzuru yoktur. Çünkü helale yakın mekruhtan kaçınayım derken tepeden tırnağa haram olan farz namazı kaçırmak gibi büyük bir günah söz konusudur.
Sabah namazına kolayca kalkabilmek için yatsıyı kılıp hemen uyumaya dikkat etmek gerekir. Yatsıyı gece yarısından sonraya bırakmak Hanefî Mezhebinde tahrimen mekruhtur. Bu bakımdan hemen kılıp uyumaya gayret etmek önemlidir. Ancak evde namaza olağanüstü hassas bir büyük varsa, herkesi mutlaka kaldırmak için özel gayret ediyorsa, yatsıyı kıldıktan sonra hemen yatma hususu esneklik gösterebilir. Zaten buradaki tavsiyelerimiz esnektir ve bütün hedefimiz farz namazlarımızı vaktinde kılmak içindir.
Bu arada hadislerde yatsıyı kıldıktan sonra hemen yatmamak hoş karşılanmamıştır. Bu da esnektir. Uzun kış gecelerinde ve uyarıcı aletlerin olduğu durumlarda, namaza uyanma problemi yaşamayan kimseler için bir sıkıntı yoktur. Bu tavsiye özellikle kısa yaz geceleri için çok önemlidir.
Çok ehemmiyetli bir husus da yatsı namazının ilk sünneti konusudur. Yatsı namazının ilk sünneti, gayri müekked bir sünnettir. Kuvvetli değildir, terk edilebilir ve Hanefîlerden başka hiçbir mezhepte yoktur. Bilhassa yorgunluk, hastalık, uykusuzluk, yoğunluk gibi durumlarda terk edilmesinde hiçbir mahzur yoktur. Ancak evvabin kuvvetli bir sünnettir. Dolayısıyla gayri müekked bir sünnet için gençlerin ve çocukların gözünde yatsı namazını çok uzun ve zor bir namaz olarak göstermemek gerekir.
Teheccüt vakti girince kılınabilir
Teheccüt namazını ihmal etmeyen kimseler, eğer gece yarısına kadar uyumamışlarsa bu namazı kılıp uyuyabilirler. Çünkü gece yarısından sonra bu namazın vakti girer. Ayrıca uyumaya gerek yoktur. Uyku teheccütün şartı değil, vaktini belirleme aracıdır. Yani yatsıyı kılıp, henüz gece yarısı olmadan uyumak isteyenler teheccüt niyetiyle nafile namaz kılarlarsa o teheccüt olmaz, normal bir namaz olur, çünkü teheccüdün vakti girmemiştir. Ama vakti girince kılmak mümkündür. Ancak uyuyup bir-iki saat sonra uyanabileceğine inananlar ve kendine güvenenler gecenin son üçte birinde kalkıp teheccüt kılabilirler.
Gece yarısı veya üçte biri gibi kavramları belirlemek için geceden neyin kast edildiğini bilmek gerekir. İbadet hayatımızda gece, akşam namazı vaktiyle imsak vakti arasındaki süredir. Bu süre ikiye bölünüp akşam namazı vaktine eklenerek gece yarısı, üçe bölünüp akşam namazı vaktine eklenerek gecenin üçte biri gibi kavramlar hesap edilir.
Sabah namazı için birçok alarm kurulmalı
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) bir hadislerinde “dünya ve içindekilerden daha hayırlı” olarak nitelendirdiği sabah namazına kalkmak ve kılmak için çok özel bir gayret göstermek gerekir. Erken uyumayı yukarıda belirttik. Çok önemli bir husus da, birden fazla alârm ayarlamaktır.
Mesela, evde bulunan ve sabah namazına kalkacak olan herkes kendi telefonuna birden fazla alarm ayarlamalıdır. O kadar ki, bu sayı bazen 10-15 alarmı bulabilir. Bir, üç veya beş dakika aralıkla kurulan bu alarmlar duyduktan sonra uyusanız bile sizi tekrar uyaracaktır.
Anne ve babalar ya da genç olsa bile namaza duyarlı kimseler, çocukları ve gençleri ya da uykusu ağır olanları sabah namazına kaldırırken şefkatli, ısrarlı ve gayretli olmalıdır. Gerekirse defalarca ayağına gitmeli, teşvik etmeli, elinden tutup kucaklamalı ve abdest yerine kadar götürmelidir.
Unutmayalım: Çocuğumuz ateşte olsa kurtarmak için binbir türlü formül uygularız. Kanser olsa iyileştirmek için servetimizi veririz. Namazsızlık veya bir vakti kaçırmak, ateşten de, kanserden de daha acı ve berbat bir azap ve ıztıraptır.
[Cemil Tokpınar] 22.6.2019 [TR724]
Kışın sabah, yatsı ve teheccüt namazını kılmada büyük kolaylık var. Ancak öğle, ikindi ve akşamın kısa aralıklarla peş peşe gelmesi, okul ve mesai zorunluluğu olan kimselerde sıkıntı meydana getiriyor. Yazın ise namaz vakitleri arasında uzun aralıkların bulunması büyük bir avantaj iken gecelerin kısalığından dolayı yatsı, teheccüt ve sabah namazlarını kılmada ciddi sıkıntılar meydana geliyor.
Genelde yaz aylarında olan bu problem, bilhassa Haziran ve Temmuz aylarında daha da yoğunlaşıyor. O kadar ki, yatsıyı kılmadan uyuyanlar, sabah namazını kaçıranlar ve normal zamanlarda kıldığı halde teheccüdü hiç kılmayanlar olabiliyor. Diyebiliriz ki, yatsı ve sabah namazının en çok kazaya bırakıldığı aylar, Haziran ve Temmuz aylarıdır.
Namaz en büyük ve en sevaplı ibadet olduğu için her zaman ve her zeminde bütün engelleri aşarak tavizsiz bir şekilde kılmamız gerekiyor.
Ancak akşam namazıyla sabah namazı vaktinin bitimini gösteren güneşin doğduğu vakit arasında yaklaşık altı ilâ dokuz saat süre bulunan günlerde bilhassa işçiler, memurlar ve öğrenciler namazı vaktinde kılmakta zorlanıyorlar.
Peki çözüm nedir?
Öncelikle namazın önemiyle ilgili ayet, hadis ve diğer dinî kitaplardaki bölümleri tekrar okuyarak namaza olan aşk ve şevkimizi arttırmalı ve yenilemeliyiz. Ailelerde anne ve babalar bu hususta öncülük yapmalı, teşvik ve tavsiyelerde bulunmalı, gerekirse bu konu aile toplantısında gündem yapılmalıdır.
Mesela, namaza teşvik eden kitaplardan bazı bölümler ailece okunabilir. Aile fertlerinden her biri sırayla bu konuda alınan kararları hatırlatmalı ve uygulanmasını takip etmelidir. Bu hususta yapacağımız gayret ve hassasiyet en fazla iki veya dört ay sürecek, nasıl olsa diğer aylarda normal vakte dönülecektir.
Düzenli uyku programı yapılmalı
Bu problemin çözümü için öncelikle düzenli uyku programı yapılmalıdır. Geceler kısa olduğu için mutlaka gündüz bir miktar uyumaya gayret edilmelidir ki, bunun en verimlisi kaylule denen uykudur. Bu uyku hakkında ömür boyu gece ibadeti yapan ve çok az uyuyan Bediüzzaman Hazretleri şu bilgiyi vermektedir:
“Kayluledir ki, bu uyku sünnet-i seniyedir. Duha vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyamına sebebiyet verdiği için sünnet olmakla beraber, Ceziretü’l-Arab’da vaktü’z-zuhr (öğle vakti) denilen şiddet-i hararet zamanında bir ta’til-i eşgal, âdet-i kavmiye ve muhitiye olduğundan, o sünnet-i seniyeyi daha ziyade kuvvetlendirmiştir. Bu uyku, hem ömrü, hem rızkı tezyide (artırmaya) medardır. Çünkü yarım saat kaylule, iki saat gece uykusuna muadil (denk) gelir. Demek ömrüne her gün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor.” (Lem’alar, 28. Lem’a)
Eğer bu vakitte müsait olunamadıysa gündüz müsait olunan bir vakitte, hatta uyumanın mekruh olduğu ikindi ve akşam arasında dahi boş bir zaman varsa bir miktar uyunarak geceye hazırlık yapılmalıdır. Bu vakitteki feylule denen uykunun mekruhluğu tenzihen, yani helale yakındır. Mümkün oldukça kaçınmak gerekir, ancak bilhassa akşam namazıyla güneşin doğuşu arasındaki vaktin 10 saatten az olduğu durumlarda hiçbir mahzuru yoktur. Çünkü helale yakın mekruhtan kaçınayım derken tepeden tırnağa haram olan farz namazı kaçırmak gibi büyük bir günah söz konusudur.
Sabah namazına kolayca kalkabilmek için yatsıyı kılıp hemen uyumaya dikkat etmek gerekir. Yatsıyı gece yarısından sonraya bırakmak Hanefî Mezhebinde tahrimen mekruhtur. Bu bakımdan hemen kılıp uyumaya gayret etmek önemlidir. Ancak evde namaza olağanüstü hassas bir büyük varsa, herkesi mutlaka kaldırmak için özel gayret ediyorsa, yatsıyı kıldıktan sonra hemen yatma hususu esneklik gösterebilir. Zaten buradaki tavsiyelerimiz esnektir ve bütün hedefimiz farz namazlarımızı vaktinde kılmak içindir.
Bu arada hadislerde yatsıyı kıldıktan sonra hemen yatmamak hoş karşılanmamıştır. Bu da esnektir. Uzun kış gecelerinde ve uyarıcı aletlerin olduğu durumlarda, namaza uyanma problemi yaşamayan kimseler için bir sıkıntı yoktur. Bu tavsiye özellikle kısa yaz geceleri için çok önemlidir.
Çok ehemmiyetli bir husus da yatsı namazının ilk sünneti konusudur. Yatsı namazının ilk sünneti, gayri müekked bir sünnettir. Kuvvetli değildir, terk edilebilir ve Hanefîlerden başka hiçbir mezhepte yoktur. Bilhassa yorgunluk, hastalık, uykusuzluk, yoğunluk gibi durumlarda terk edilmesinde hiçbir mahzur yoktur. Ancak evvabin kuvvetli bir sünnettir. Dolayısıyla gayri müekked bir sünnet için gençlerin ve çocukların gözünde yatsı namazını çok uzun ve zor bir namaz olarak göstermemek gerekir.
Teheccüt vakti girince kılınabilir
Teheccüt namazını ihmal etmeyen kimseler, eğer gece yarısına kadar uyumamışlarsa bu namazı kılıp uyuyabilirler. Çünkü gece yarısından sonra bu namazın vakti girer. Ayrıca uyumaya gerek yoktur. Uyku teheccütün şartı değil, vaktini belirleme aracıdır. Yani yatsıyı kılıp, henüz gece yarısı olmadan uyumak isteyenler teheccüt niyetiyle nafile namaz kılarlarsa o teheccüt olmaz, normal bir namaz olur, çünkü teheccüdün vakti girmemiştir. Ama vakti girince kılmak mümkündür. Ancak uyuyup bir-iki saat sonra uyanabileceğine inananlar ve kendine güvenenler gecenin son üçte birinde kalkıp teheccüt kılabilirler.
Gece yarısı veya üçte biri gibi kavramları belirlemek için geceden neyin kast edildiğini bilmek gerekir. İbadet hayatımızda gece, akşam namazı vaktiyle imsak vakti arasındaki süredir. Bu süre ikiye bölünüp akşam namazı vaktine eklenerek gece yarısı, üçe bölünüp akşam namazı vaktine eklenerek gecenin üçte biri gibi kavramlar hesap edilir.
Sabah namazı için birçok alarm kurulmalı
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) bir hadislerinde “dünya ve içindekilerden daha hayırlı” olarak nitelendirdiği sabah namazına kalkmak ve kılmak için çok özel bir gayret göstermek gerekir. Erken uyumayı yukarıda belirttik. Çok önemli bir husus da, birden fazla alârm ayarlamaktır.
Mesela, evde bulunan ve sabah namazına kalkacak olan herkes kendi telefonuna birden fazla alarm ayarlamalıdır. O kadar ki, bu sayı bazen 10-15 alarmı bulabilir. Bir, üç veya beş dakika aralıkla kurulan bu alarmlar duyduktan sonra uyusanız bile sizi tekrar uyaracaktır.
Anne ve babalar ya da genç olsa bile namaza duyarlı kimseler, çocukları ve gençleri ya da uykusu ağır olanları sabah namazına kaldırırken şefkatli, ısrarlı ve gayretli olmalıdır. Gerekirse defalarca ayağına gitmeli, teşvik etmeli, elinden tutup kucaklamalı ve abdest yerine kadar götürmelidir.
Unutmayalım: Çocuğumuz ateşte olsa kurtarmak için binbir türlü formül uygularız. Kanser olsa iyileştirmek için servetimizi veririz. Namazsızlık veya bir vakti kaçırmak, ateşten de, kanserden de daha acı ve berbat bir azap ve ıztıraptır.
[Cemil Tokpınar] 22.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Cemil Tokpınar
MHP ne yapacak? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Türkiye siyasetinde yolculuğuna Pantürkist-Turancı ideolojinin gösterdiği hedef ve mefkûreler temelinde çıkmıştı. Özünde statüko karşıtı, aksiyoner bir partiydi. Zaten adından da aksiyoner olduğu apaçık ortadadır. Milliyetçi hareketin kast ettiği nasyonalizm Türkiye sınırları dışındaki “dış Türkler” ve onların bulundukları coğrafyalar ile, Türkiye Türklerinin yaşadığı sınırları birleştirmekti. Başlangıcında “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan; vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!” diyen Ziya Gökalp’in yolundan giden, fakat Gökalp gibi Türkiyelilikle yetinmeyip, Oğuzculuk ve Turancılık aşamalarını da kapsayan bir ultra-nasyonalist, etnik-kafatasçı bir ulus konseptini benimsemiş olan MHP, bu aksiyoner kimliği 1970’lerden itibaren bırakarak daha reaksiyoner (tepkisel) bir nasyonalizme yelken açtı. 1960’larda yükselmeye başlayan Marksist sol akımlar, 1970’lerde ve 1980’lerde açıkça düşman olarak algılanarak MHP’nin “vatan savunmasında” bulunması işlevi kurumsallaştı. Sovyetler’in Türkî halkları esir etmesinden ziyade, Türkiye’nin Leninizm’in yörüngesine girme ihtimali en büyük tehdit olarak algılanarak, MHP’nin savunmaya çekilen ideolojisine zemin hazırladı.
1980’lwerin sonlarına doğru Marksist-Leninist kulvardan etnik nasyonalizm kulvarına taşan Kürt siyaseti, PKK ile beraber enternasyonalist önceliklerini terk ederek bağımsız (ya da en azından otonom) Kürdistan hayali kurmaya başladı. Nasyonalizmin, daha sofistike Marksizm’e göre halk tabanında daha kolay yutulabilir bir ideolojik lokma olmasından dolayı, Kürt halkı bu yeni “sol” gerillacılığa daha fazla ilgi gösterdi. MHP, Kürt milliyetçiliğini (yine tepkisel tutumuyla) kendi antitezi kabul ederek, Marksizm-Leninizm’i birincil düşmanı olarak algılamayı terk ederek, açıktan etnik Kürtçü bu gidişatı birincil tehdit olarak algılamaya başladı. Böylece MHP tabanı kendisini bu yeni “iç savunma” rolü üzerinden tanımlamaya başladı. Kısacası 1970’lerden beri MHP dışarıda Türk Pantürkizm ideolojisini savunmaktan çok daha fazla, içeride Kürtlerin federal bir unsur olarak anayasal anlamda Türkiye’nin ortağı olması tehlikesine karşı göğsünü siper eden bir siyasi hareket oldu. Sürekli defans yapan bir futbol takımı düşünün. MHP tam böyle bir “takımdı”. Vatan-millet-Sakarya türü “etnik Türkçülükle”, PKK ve Kürt siyasal hareketinin antitezi oldu. Bu kimlik onu Türk iç siyasetinin istikrarlı bir yüzde on-on beş seviyesine demirledi. Etnik Türklerin yoğun olarak yaşadığı varsayılan coğrafyalarda MHP oylarını daha dikkate alınabilir seviyelere taşıdı.
Bunlardan çok daha önemli olması bakımından, resmi ideolojinin Türk milliyetçiliğine MHP tarafından yapılan rötuşu da vurgulamak gerekiyor. 1930’ların “yerli” (Türkiyeli ve Türkiyeci) milliyetçiliği, 2000’lerde artık daha etnik bir milliyetçilik halini almıştı. 1980’lerin ortalarından itibaren ortaya çıkan Bulgaristan Türklerinin Todor Jivkov rejimi tarafından Bulgarlaştırılmaya tabi tutulması, bu Türklerin kitleler halinde Türkiye’ye göçüyle neticelenmişti. Özal döneminde gerçekleşen ve Naim Süleymanoğlu (Şalamonov) gibi bir yıldız üzerinden Türkiye kimliğine mal olmuş bu göç, Türk milliyetçiliğinin daha etnik bir renge bürünmesine yol açtı. Kürtlerin talepleriyle birleşince, etnik manada Kürtlerden kopuk bir ulus olan Türklerin zihin haritaları klasik Atatürk milliyetçiliğinden koparak, MHP’nin anti-Kürt ve etnik nasyonalizmine kaydı. Resmi tarih yazımı ne derse desin, 2000’lerin milliyetçiliği artık klasik bir Atatürk milliyetçiliği değildi. Türklük bir üst kimlik değil, bir etnisiteydi. Türk vatandaşı olmak Türk olmak değildi. Linguistik temeller (dil) üzerinden Kürtler kendilerini kendi etnik kimlikleriyle tanımladıkça, MHP’nin bu reaksiyoner nasyonalizm diskuru da o oranda Türkiye’deki Türkofonlar (Türkçe konuşan ve etnik Türk olduğuna inanan kitle) tarafından artarak benimsendi. Orta Asyalı Türk miti ete-kemiğe büründü ve “İndogermen” Kürt mitinin karşısına dominant bir güç olarak dikildi.
Tüm bu anlatının temeli, PKK ve Kürt siyaseti karşıtlığıydı. MHP buydu. MHP’li kendisini ve kendisine duyulan gerekliliği bu işlev üzerinden tanımlıyordu. MHP anti-Kürt parti olması hasebiyle oy devşirmeye çalışıyordu. Kürtler etnikleştikçe MHP de etnikleşti. PKK radikalleştirdiği Kürt tabanı karşısında, radikalleştirdiği “etnik Türk” tabanını yarattı. Böylece Kürt hareketi ve Milliyetçi Hareket birbirlerinin “ötekisi” oldular.
MHP’nin ve ülkücü hareketin kırmızıçizgisi daima Kürtlerin etnik kimliklerinin Türk devleti tarafından kabullenilmesi oldu. Bu bağlamda MHP daima “Çözüm Süreci” nevi siyasi çözüm stratejilerini ihanet olarak algıladı ve bunlara karşı çıktı. MHP’yle beraber askeriyedeki Ergenekoncu-Avrasyacı cuntalar da MHP ideolojisi ile değişime uğratılan Türk milliyetçiliği üzerinden bir nasyonalist okuma yaparak, gerekçesi ne olursa olsun Kürtlerin etnik haklarını genişleten tüm politikalara canla başla karşı durdu. Bu durum, otomatikman beraberinde bir MHP-derin devlet ittifakını getirdi. Ülkücüler-aşırı sağ mafya-bazı askeri hizipler ve bürokrasinin Türk-İslam sentezcisi kısmı, ulusalcılar gibi siyaset tabanları ve gruplar, anti-Kürt tutum bakımından doğal müttefikler oldular.
Kürtler öyle bir faktördüler ki, hem iç siyasette hem dış siyasette etkileri büyüktü. Şöyle ki, içeride “vatanın-milletin bölünmez bütünlüğü” şiarıyla bir bölücülük karşıtı ittifakken, dışarıda Kürtlerin her türlü devletleşme sürecine karşı duran ve onu baltalamayı hedefleyen bir dış ve güvenlik politikaları pozisyonu, bu tüm gruplarca iç siyaset ve dış siyasette birincil misyon addedildiler. Yani mesele Kürtler olunca, ideolojik farklılıklar adeta önemini kaybediyor, en uzlaşmaz sanılan gruplar pekâlâ birbirleriyle amaç birliğine gidebiliyordu!
İşte Erdoğan’ın bugün yanında olan ittifakın en önemli ortak paydası bu nedenle anti-Kürt pozisyonu! MHP tabanı anti-Kürt tutumun ideolojik mimarı ve bu nedenle – oy oranlarına bakılmaksızın – önemsenmesi gereken bir siyasal faktör. Kürtlerin siyasal haklarının karşısında olmak üzerinden kendisini reaksiyoner bir tutumla tanımlamış olan MHP, bu bloğun en radikal üyesi. Onun ideolojik malzemesi, bu koalisyonun temel fikirsel harcı gibi.
MHP bugün itibarıyla Öcalan-Demirtaş ayrımını kullanarak “pragmatist” şark kurnazlığına başvuran rejimle, aynı şarkın unsuru olan ve bu at pazarlığının genetik kodlarına aynen Türkler kadar hâkim olan Kürt siyaseti arasında kalmış görünüyor. Öcalan’ın derin devletin işine gelen bir tutumla İstanbul’daki belediye seçimlerinde Kürtlere sandığa gitmemeyi (ve dolayısıyla İmamoğlu’na destek olmamayı) buyurması, MHP’nin Erdoğan rejimindeki konumunu sarsıcı etki yapıyor. En azından bu MHP tabanında ciddi bir tektonik hareketliliğe neden olabilir. HDP tabanının CHP adayı lehine oy kullanmaması için telkinde bulunan Öcalan bir anda rejim tarafından kutsanıyor ve “yerli-milli” oluyor. Demirtaş’ın üzerine haki militan kıyafeti giydirilerek, “ovadaki siyaset” reddediliyor. Öcalan müttefik olurken, Demirtaş vıcık-vıcık bir oryantal pazarlık dâhilinde sistemden dışlanıyor. “Bebek katili” söylemi bir anda (tıpkı Çözüm Sürecinde olduğu gibi!) Öcalan’ı siyasi pazarlıkların bir oyuncusu yapıyor. Erdoğan, derin yapı ve ulusalcılar bu durumdan şikâyetçi mi? Şaka mı yapıyorsunuz? Öcalan’ın mesajları “devlet başkanı mesajı” gibi ciddiye alınan ve üzerine stratejiler kurulan reçeteler olurken, HDP-CHP yakınlaşması (ve olası bir sol ittifak) rejimin tereddütsüz Öcalan’ı “yerli-milli” ilan etmesiyle sonuçlanabilir.
Fakat burada mayınlı arazi MHP tabanı ve 1980’lerden beri yeniden yazılan resmi tarih ve ona dayalı olarak üretilen kimliktir! MHP’nin PKK lideri Öcalan’ın idam edilmemesi yönünde 1999’da verdiği stratejik kararın MHP tabanındaki sarsıcı etkisi göz önüne alındığında, bugünkü durumun vahameti daha iyi anlaşılıyor. MHP Abdullah Öcalan’ın meşru bir siyasi aktör olarak kabul edilmesini kabul edecek mi? Erdoğan ve Ergenekon kadar “dansöz” bir reflekse sahip olmayan MHP tabanı, bu konuda Bahçeli kadar anlayışlı olmayabilir! Ve bu koalisyon nasıl anti-Kürt çıkar birliği üzerine kurulduysa, yine bu anti-Kürt tutumda nereye kadar esnenebileceği hususundaki farklı kırılma noktaları temelinde çatırdayıp yıkılabilir. Türkiye’deki fetret devri nerede biterden çok daha önemli olmak üzere, Kürt hareketi bu kaostan sıyrılarak, anayasal resmi statü elde edebilir, hatta federal bir devletin eşit üyesi olarak, ve hatta ayrı bir devlet olabilir. Son bin yıllık Anadolu tarihinin tartışmasız en zayıf yönetiminin ülkeyi yönettiği bu günlerde kendi iç mücadelesine yoğunlaşmış Türkiye, Kürt siyaseti üzerinden ikinci Sevr’e yaklaşıyor. MHP’nin tutumu Türkiye’nin bundan sonraki varlığı açısından belirleyici olacak. Keşke mülayim HDP ile CHP’nin ittifakının, Öcalan’ın PKK’sından çok daha ehven olduğunu anlayabilecek bir MHP yönetimi olsaydı! Ve keşke MHP içeride etnik tepkisel radikal milliyetçilik üreten bir hareket olmaktan çıkıp, dışarıda kültür milliyetçiliği yapan, Gaspıralı İsmail’in “dilde, fikirde, işte birlik” şiarını benimseyen ve demokrasi yanlısı bir partiye dönüşebilseydi! Keşke MHP bugünkü Rus yörüngesi dış politikanın bu zafiyet konjonktüründe nasıl büyük bir varoluşsal tehlike oluşturduğunu görebilecek bir enstrümana sahip olsaydı! Keşke reaksiyoner değil de aksiyoner olsaydı! Başkaları onu maymuna çevireceğine, o başkalarını anayasal devlete davet edebilseydi. Sanırım bu çok daha değerli ve yurtsever bir milliyetçi hizmet olurdu.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 22.6.2019 [TR724]
1980’lwerin sonlarına doğru Marksist-Leninist kulvardan etnik nasyonalizm kulvarına taşan Kürt siyaseti, PKK ile beraber enternasyonalist önceliklerini terk ederek bağımsız (ya da en azından otonom) Kürdistan hayali kurmaya başladı. Nasyonalizmin, daha sofistike Marksizm’e göre halk tabanında daha kolay yutulabilir bir ideolojik lokma olmasından dolayı, Kürt halkı bu yeni “sol” gerillacılığa daha fazla ilgi gösterdi. MHP, Kürt milliyetçiliğini (yine tepkisel tutumuyla) kendi antitezi kabul ederek, Marksizm-Leninizm’i birincil düşmanı olarak algılamayı terk ederek, açıktan etnik Kürtçü bu gidişatı birincil tehdit olarak algılamaya başladı. Böylece MHP tabanı kendisini bu yeni “iç savunma” rolü üzerinden tanımlamaya başladı. Kısacası 1970’lerden beri MHP dışarıda Türk Pantürkizm ideolojisini savunmaktan çok daha fazla, içeride Kürtlerin federal bir unsur olarak anayasal anlamda Türkiye’nin ortağı olması tehlikesine karşı göğsünü siper eden bir siyasi hareket oldu. Sürekli defans yapan bir futbol takımı düşünün. MHP tam böyle bir “takımdı”. Vatan-millet-Sakarya türü “etnik Türkçülükle”, PKK ve Kürt siyasal hareketinin antitezi oldu. Bu kimlik onu Türk iç siyasetinin istikrarlı bir yüzde on-on beş seviyesine demirledi. Etnik Türklerin yoğun olarak yaşadığı varsayılan coğrafyalarda MHP oylarını daha dikkate alınabilir seviyelere taşıdı.
Bunlardan çok daha önemli olması bakımından, resmi ideolojinin Türk milliyetçiliğine MHP tarafından yapılan rötuşu da vurgulamak gerekiyor. 1930’ların “yerli” (Türkiyeli ve Türkiyeci) milliyetçiliği, 2000’lerde artık daha etnik bir milliyetçilik halini almıştı. 1980’lerin ortalarından itibaren ortaya çıkan Bulgaristan Türklerinin Todor Jivkov rejimi tarafından Bulgarlaştırılmaya tabi tutulması, bu Türklerin kitleler halinde Türkiye’ye göçüyle neticelenmişti. Özal döneminde gerçekleşen ve Naim Süleymanoğlu (Şalamonov) gibi bir yıldız üzerinden Türkiye kimliğine mal olmuş bu göç, Türk milliyetçiliğinin daha etnik bir renge bürünmesine yol açtı. Kürtlerin talepleriyle birleşince, etnik manada Kürtlerden kopuk bir ulus olan Türklerin zihin haritaları klasik Atatürk milliyetçiliğinden koparak, MHP’nin anti-Kürt ve etnik nasyonalizmine kaydı. Resmi tarih yazımı ne derse desin, 2000’lerin milliyetçiliği artık klasik bir Atatürk milliyetçiliği değildi. Türklük bir üst kimlik değil, bir etnisiteydi. Türk vatandaşı olmak Türk olmak değildi. Linguistik temeller (dil) üzerinden Kürtler kendilerini kendi etnik kimlikleriyle tanımladıkça, MHP’nin bu reaksiyoner nasyonalizm diskuru da o oranda Türkiye’deki Türkofonlar (Türkçe konuşan ve etnik Türk olduğuna inanan kitle) tarafından artarak benimsendi. Orta Asyalı Türk miti ete-kemiğe büründü ve “İndogermen” Kürt mitinin karşısına dominant bir güç olarak dikildi.
Tüm bu anlatının temeli, PKK ve Kürt siyaseti karşıtlığıydı. MHP buydu. MHP’li kendisini ve kendisine duyulan gerekliliği bu işlev üzerinden tanımlıyordu. MHP anti-Kürt parti olması hasebiyle oy devşirmeye çalışıyordu. Kürtler etnikleştikçe MHP de etnikleşti. PKK radikalleştirdiği Kürt tabanı karşısında, radikalleştirdiği “etnik Türk” tabanını yarattı. Böylece Kürt hareketi ve Milliyetçi Hareket birbirlerinin “ötekisi” oldular.
MHP’nin ve ülkücü hareketin kırmızıçizgisi daima Kürtlerin etnik kimliklerinin Türk devleti tarafından kabullenilmesi oldu. Bu bağlamda MHP daima “Çözüm Süreci” nevi siyasi çözüm stratejilerini ihanet olarak algıladı ve bunlara karşı çıktı. MHP’yle beraber askeriyedeki Ergenekoncu-Avrasyacı cuntalar da MHP ideolojisi ile değişime uğratılan Türk milliyetçiliği üzerinden bir nasyonalist okuma yaparak, gerekçesi ne olursa olsun Kürtlerin etnik haklarını genişleten tüm politikalara canla başla karşı durdu. Bu durum, otomatikman beraberinde bir MHP-derin devlet ittifakını getirdi. Ülkücüler-aşırı sağ mafya-bazı askeri hizipler ve bürokrasinin Türk-İslam sentezcisi kısmı, ulusalcılar gibi siyaset tabanları ve gruplar, anti-Kürt tutum bakımından doğal müttefikler oldular.
Kürtler öyle bir faktördüler ki, hem iç siyasette hem dış siyasette etkileri büyüktü. Şöyle ki, içeride “vatanın-milletin bölünmez bütünlüğü” şiarıyla bir bölücülük karşıtı ittifakken, dışarıda Kürtlerin her türlü devletleşme sürecine karşı duran ve onu baltalamayı hedefleyen bir dış ve güvenlik politikaları pozisyonu, bu tüm gruplarca iç siyaset ve dış siyasette birincil misyon addedildiler. Yani mesele Kürtler olunca, ideolojik farklılıklar adeta önemini kaybediyor, en uzlaşmaz sanılan gruplar pekâlâ birbirleriyle amaç birliğine gidebiliyordu!
İşte Erdoğan’ın bugün yanında olan ittifakın en önemli ortak paydası bu nedenle anti-Kürt pozisyonu! MHP tabanı anti-Kürt tutumun ideolojik mimarı ve bu nedenle – oy oranlarına bakılmaksızın – önemsenmesi gereken bir siyasal faktör. Kürtlerin siyasal haklarının karşısında olmak üzerinden kendisini reaksiyoner bir tutumla tanımlamış olan MHP, bu bloğun en radikal üyesi. Onun ideolojik malzemesi, bu koalisyonun temel fikirsel harcı gibi.
MHP bugün itibarıyla Öcalan-Demirtaş ayrımını kullanarak “pragmatist” şark kurnazlığına başvuran rejimle, aynı şarkın unsuru olan ve bu at pazarlığının genetik kodlarına aynen Türkler kadar hâkim olan Kürt siyaseti arasında kalmış görünüyor. Öcalan’ın derin devletin işine gelen bir tutumla İstanbul’daki belediye seçimlerinde Kürtlere sandığa gitmemeyi (ve dolayısıyla İmamoğlu’na destek olmamayı) buyurması, MHP’nin Erdoğan rejimindeki konumunu sarsıcı etki yapıyor. En azından bu MHP tabanında ciddi bir tektonik hareketliliğe neden olabilir. HDP tabanının CHP adayı lehine oy kullanmaması için telkinde bulunan Öcalan bir anda rejim tarafından kutsanıyor ve “yerli-milli” oluyor. Demirtaş’ın üzerine haki militan kıyafeti giydirilerek, “ovadaki siyaset” reddediliyor. Öcalan müttefik olurken, Demirtaş vıcık-vıcık bir oryantal pazarlık dâhilinde sistemden dışlanıyor. “Bebek katili” söylemi bir anda (tıpkı Çözüm Sürecinde olduğu gibi!) Öcalan’ı siyasi pazarlıkların bir oyuncusu yapıyor. Erdoğan, derin yapı ve ulusalcılar bu durumdan şikâyetçi mi? Şaka mı yapıyorsunuz? Öcalan’ın mesajları “devlet başkanı mesajı” gibi ciddiye alınan ve üzerine stratejiler kurulan reçeteler olurken, HDP-CHP yakınlaşması (ve olası bir sol ittifak) rejimin tereddütsüz Öcalan’ı “yerli-milli” ilan etmesiyle sonuçlanabilir.
Fakat burada mayınlı arazi MHP tabanı ve 1980’lerden beri yeniden yazılan resmi tarih ve ona dayalı olarak üretilen kimliktir! MHP’nin PKK lideri Öcalan’ın idam edilmemesi yönünde 1999’da verdiği stratejik kararın MHP tabanındaki sarsıcı etkisi göz önüne alındığında, bugünkü durumun vahameti daha iyi anlaşılıyor. MHP Abdullah Öcalan’ın meşru bir siyasi aktör olarak kabul edilmesini kabul edecek mi? Erdoğan ve Ergenekon kadar “dansöz” bir reflekse sahip olmayan MHP tabanı, bu konuda Bahçeli kadar anlayışlı olmayabilir! Ve bu koalisyon nasıl anti-Kürt çıkar birliği üzerine kurulduysa, yine bu anti-Kürt tutumda nereye kadar esnenebileceği hususundaki farklı kırılma noktaları temelinde çatırdayıp yıkılabilir. Türkiye’deki fetret devri nerede biterden çok daha önemli olmak üzere, Kürt hareketi bu kaostan sıyrılarak, anayasal resmi statü elde edebilir, hatta federal bir devletin eşit üyesi olarak, ve hatta ayrı bir devlet olabilir. Son bin yıllık Anadolu tarihinin tartışmasız en zayıf yönetiminin ülkeyi yönettiği bu günlerde kendi iç mücadelesine yoğunlaşmış Türkiye, Kürt siyaseti üzerinden ikinci Sevr’e yaklaşıyor. MHP’nin tutumu Türkiye’nin bundan sonraki varlığı açısından belirleyici olacak. Keşke mülayim HDP ile CHP’nin ittifakının, Öcalan’ın PKK’sından çok daha ehven olduğunu anlayabilecek bir MHP yönetimi olsaydı! Ve keşke MHP içeride etnik tepkisel radikal milliyetçilik üreten bir hareket olmaktan çıkıp, dışarıda kültür milliyetçiliği yapan, Gaspıralı İsmail’in “dilde, fikirde, işte birlik” şiarını benimseyen ve demokrasi yanlısı bir partiye dönüşebilseydi! Keşke MHP bugünkü Rus yörüngesi dış politikanın bu zafiyet konjonktüründe nasıl büyük bir varoluşsal tehlike oluşturduğunu görebilecek bir enstrümana sahip olsaydı! Keşke reaksiyoner değil de aksiyoner olsaydı! Başkaları onu maymuna çevireceğine, o başkalarını anayasal devlete davet edebilseydi. Sanırım bu çok daha değerli ve yurtsever bir milliyetçi hizmet olurdu.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 22.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Yaşlanan Avrupa’da gözde meslek: Bakıcılık [Hasan Cücük]
Nüfus artışının durma noktasına geldiği Avrupa ülkelerinde son yılların gözde mesleği bakıcılık oldu. Yaşlıların bakımı için devletin kasasından hatırı sayılır bir rakam çıkıyor. Yurt dışından iş gücü temini ise daha ucuza mal oluyor. Bir taraftan yaşlı nüfustan dolayı göçmene ihtiyaç duyuluyor, diğer taraftan ırkçılık artıyor. Avrupa’nın her iki soruna çözüm bulması gerekiyor.
Avrupa’nın gelişmişlik düzeyini koruması için kadın başına en az 2,1 çocuk düşmesi gerekiyor. Ancak bu oran Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde 1,5 düzeyinde bulunuyor. İspanya ve İtalya için tehlike çanları aslında son 20 yıldır çalıyor. İtalya’da en çok ihtiyaç duyulan meslek, hasta veya yaşlı (70 yaş ve üzeri) bakıcılığı. Ülkedeki toplam 850 bin yaşlı bakıcısının 750 bini göçmen. Yurtdışından gelen bir yaşlı bakıcısının maaşı bin Euro civarında olurken, devletin kasasından yılda 12 milyar Euro çıkıyor yaşlıların bakımı için.
Yaklaşık 900 bin nüfuslu Torino’da bakıma muhtaç yaşlı oranı yüzde 10 civarında. 1,3 milyon nüfuslu Milano’da da 40 bin yaşlı, hayatını birinin yardımıyla devam ettiriyor. Bakımevi ve hastanelerde yeterli yer olmadığından, yaşlıların bakımı daha çok evlerinde yapılıyor. Birleşmiş Milletler’in (BM) hazırladığı bir rapora göre, İtalyanlar nüfus azalmasına çare bulamazsa, ülkenin nüfusu 45 yıl sonra yarıya inmiş olacak.
Kadınların çocuk yapmayı unuttuğu İtalya’da artan iş gücü ve bakıcı ihtiyacı için gözler Güney Amerika ülkelerine çevrilmiş bulunuyor. İtalya, ülkeye çalışmak için gelecek Güney Amerikalılar sayesinde nüfusunun artmasını da sağlamayı amaçlıyor. Çünkü bu ülkelerin kadınları çocuk doğurma oranında İtalyanların oldukça önünde bulunuyor. Benzer bir durum İspanya’da yaşanıyor. Ülkede kadın başına 1,38 çocuk düşerken, yaşanan ekonomik krize rağmen her yıl en az 500 bin göçmenin İspanya’ya gelmesi gerekiyor, ekonominin düzlüğe çıkması için. İspanyol hükümetinin krizi gerekçe göstererek yeni doğanlar için ödediği 2 bin 500 Euro’luk yardımı kaldırmasının da çocuk sayısının düşmesini hızlandıracağı ifade ediliyor. Böyle giderse İspanya, 2050 yılında 55 yaş ortalamasıyla dünyanın en yaşlı ülkesi olacak.
Avrupa’da nüfusun dramatik olarak azaldığı yerlerin başında eski Doğu Bloku ülkeleri geliyor. Sosyalist sistemin çökmesiyle Doğu Avrupa ülkelerinde çocuk sayısı ciddi oranda azalmaya başladı. BM verilerine göre, Berlin Duvarı’nın yıkılıp demokrasi rüzgârının Doğu Avrupa üzerinde esmesi nüfusa olumsuz yansıdı. Eskiden Doğu Bloku, şimdi ise AB ülkesi olan Çek Cumhuriyeti, nüfusun hızla düştüğü ülkelerin başında geliyor. 1960’lı yıllardan itibaren Çek kadınlar çalışma hayatında aktif oldular. İşten çocuk bakmaya vakit bulamayan kadınların doğum oranı doğal olarak düşünce devreye devlet mekanizması girdi. Çocuk yardımı ve ekonomik desteklerle kadın başına çocuk sayısı 2 düzeyine çıkmasına karşılık, 1990’lı yıllardan sonra yeniden hızlı bir düşüş yaşandı. Çek Cumhuriyeti kadın başına düşen 1,18 çocukla AB içinde son sıralarda yer alıyor. Kadınların kariyer ve eğitimi tercih ettiği Çek Cumhuriyeti’nde çocuk sayısını azaltan bir diğer etken ise konut sıkıntısı. Sosyalist sistem döneminde devlet evlenen çiftlere ev verirken, bugün kiralık ev bulmak oldukça zor. Çek Cumhuriyeti’nin nüfusunun, 2050 yılında günümüze göre yüzde 20 azalıp 8 milyon olacağı tahmin ediliyor.
AB’nin lokomotif ülkesi Almanya’nın da nüfusla başı dertte. Almanya’nın durumunu yakından görmek için şu rakamlara bakmak yeterli. 1950’li yıllarda doğan Batı Almanya kadınlarının yüzde 14,9’u çocuksuz olurken, Doğu Almanya kadınlarında bu oran yüzde 8’di. 1965’li yıllarda doğan Batı Almanya kadınlarının yüzde 31,2’si çocuksuz olurken, Doğu Almanya kadınlarında bu oran yüzde 26,2 düzeyinde. 1950’li yıllarda Almanya nüfusunun yüzde 30’u 20 yaşın altındakilerden oluşurken, 80 yaşın üstündekiler nüfusun sadece yüzde 2’sine tekabül ediyordu. Böyle giderse 2050 yılında Almanya nüfusunun yüzde 16’sı 20 yaşın altındakilerden oluşacak, 80 yaşın üstündekiler ise nüfusun yüzde 12’sini oluşturacak.
Berlin Duvarı’nın yıkılmasından önce Doğu Almanya’da kadın başına 2 çocuk düşerken, duvarın yıkılmasıyla başlayan süreçte çocuk sayısı 1,4’ün altına düşmüş bulunuyor. Doğudan batıya göçün yanısıra düşen doğum oranları, Doğu Almanya’nın ekonomik olarak asla batıyı yakalayamayacağını gösteriyor. Doğu Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletinde bulunan ve nüfusu 5 bin ila 250 bin arasında değişen 19 şehir giderek yalnızlığa bürünüyor. Bu eyalette iş makineleri sürekli mesai yapıyor. Bu mesai, yeni konutlar inşa etmek için değil, tam tersine, yıllar önce yapılmış ancak bugün içinde kimsenin oturmadığı konutları yıkmak için. Sadece Köthen şehrinde bin konut yerle bir edilirken, bu yıkımın 10 yıl daha sürmesi bekleniyor. Yıkımın en fazla olduğu yerlerin başında Dessau-Rosslau geliyor ve 2025 yılına kadar 18 bin konutun yıkılması planlanıyor.
75 yaşındaki Manfred Bornschein, şu ana kadar oturduğu 3 evin yıkıldığını belirterek “İlk oturduğum ev savaşta bombalarla yıkıldı; ama son ikisi apartmanda kimse kalmayınca devlet tarafından yıkıldı. Acı ama kaçınılmaz bir son. Apartman blokları boşalınca devlet de çaresiz yıkıyor.” diyor. Saksonya-Anhalt eyaletinin nüfusu 1989’da 3 milyon olmasına karşılık, 2009’da 2,3 milyona düştü. 2025 yılında ise eyalet nüfusunun 1,9 milyon olması bekleniyor. Genç ve çocuk nüfusundaki azalmayı okul sayısındaki düşüşte de görüyoruz. Eyalette 1991’de 3 bin 30 olan okul sayısı 2009’da 902’ye düşerken, 1991’de 200 olan yaşlı bakımevi sayısı 2009’da ikiye katlayıp 410’a ulaşmış.
[Hasan Cücük] 22.6.2019 [TR724]
Avrupa’nın gelişmişlik düzeyini koruması için kadın başına en az 2,1 çocuk düşmesi gerekiyor. Ancak bu oran Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde 1,5 düzeyinde bulunuyor. İspanya ve İtalya için tehlike çanları aslında son 20 yıldır çalıyor. İtalya’da en çok ihtiyaç duyulan meslek, hasta veya yaşlı (70 yaş ve üzeri) bakıcılığı. Ülkedeki toplam 850 bin yaşlı bakıcısının 750 bini göçmen. Yurtdışından gelen bir yaşlı bakıcısının maaşı bin Euro civarında olurken, devletin kasasından yılda 12 milyar Euro çıkıyor yaşlıların bakımı için.
Yaklaşık 900 bin nüfuslu Torino’da bakıma muhtaç yaşlı oranı yüzde 10 civarında. 1,3 milyon nüfuslu Milano’da da 40 bin yaşlı, hayatını birinin yardımıyla devam ettiriyor. Bakımevi ve hastanelerde yeterli yer olmadığından, yaşlıların bakımı daha çok evlerinde yapılıyor. Birleşmiş Milletler’in (BM) hazırladığı bir rapora göre, İtalyanlar nüfus azalmasına çare bulamazsa, ülkenin nüfusu 45 yıl sonra yarıya inmiş olacak.
Kadınların çocuk yapmayı unuttuğu İtalya’da artan iş gücü ve bakıcı ihtiyacı için gözler Güney Amerika ülkelerine çevrilmiş bulunuyor. İtalya, ülkeye çalışmak için gelecek Güney Amerikalılar sayesinde nüfusunun artmasını da sağlamayı amaçlıyor. Çünkü bu ülkelerin kadınları çocuk doğurma oranında İtalyanların oldukça önünde bulunuyor. Benzer bir durum İspanya’da yaşanıyor. Ülkede kadın başına 1,38 çocuk düşerken, yaşanan ekonomik krize rağmen her yıl en az 500 bin göçmenin İspanya’ya gelmesi gerekiyor, ekonominin düzlüğe çıkması için. İspanyol hükümetinin krizi gerekçe göstererek yeni doğanlar için ödediği 2 bin 500 Euro’luk yardımı kaldırmasının da çocuk sayısının düşmesini hızlandıracağı ifade ediliyor. Böyle giderse İspanya, 2050 yılında 55 yaş ortalamasıyla dünyanın en yaşlı ülkesi olacak.
Avrupa’da nüfusun dramatik olarak azaldığı yerlerin başında eski Doğu Bloku ülkeleri geliyor. Sosyalist sistemin çökmesiyle Doğu Avrupa ülkelerinde çocuk sayısı ciddi oranda azalmaya başladı. BM verilerine göre, Berlin Duvarı’nın yıkılıp demokrasi rüzgârının Doğu Avrupa üzerinde esmesi nüfusa olumsuz yansıdı. Eskiden Doğu Bloku, şimdi ise AB ülkesi olan Çek Cumhuriyeti, nüfusun hızla düştüğü ülkelerin başında geliyor. 1960’lı yıllardan itibaren Çek kadınlar çalışma hayatında aktif oldular. İşten çocuk bakmaya vakit bulamayan kadınların doğum oranı doğal olarak düşünce devreye devlet mekanizması girdi. Çocuk yardımı ve ekonomik desteklerle kadın başına çocuk sayısı 2 düzeyine çıkmasına karşılık, 1990’lı yıllardan sonra yeniden hızlı bir düşüş yaşandı. Çek Cumhuriyeti kadın başına düşen 1,18 çocukla AB içinde son sıralarda yer alıyor. Kadınların kariyer ve eğitimi tercih ettiği Çek Cumhuriyeti’nde çocuk sayısını azaltan bir diğer etken ise konut sıkıntısı. Sosyalist sistem döneminde devlet evlenen çiftlere ev verirken, bugün kiralık ev bulmak oldukça zor. Çek Cumhuriyeti’nin nüfusunun, 2050 yılında günümüze göre yüzde 20 azalıp 8 milyon olacağı tahmin ediliyor.
AB’nin lokomotif ülkesi Almanya’nın da nüfusla başı dertte. Almanya’nın durumunu yakından görmek için şu rakamlara bakmak yeterli. 1950’li yıllarda doğan Batı Almanya kadınlarının yüzde 14,9’u çocuksuz olurken, Doğu Almanya kadınlarında bu oran yüzde 8’di. 1965’li yıllarda doğan Batı Almanya kadınlarının yüzde 31,2’si çocuksuz olurken, Doğu Almanya kadınlarında bu oran yüzde 26,2 düzeyinde. 1950’li yıllarda Almanya nüfusunun yüzde 30’u 20 yaşın altındakilerden oluşurken, 80 yaşın üstündekiler nüfusun sadece yüzde 2’sine tekabül ediyordu. Böyle giderse 2050 yılında Almanya nüfusunun yüzde 16’sı 20 yaşın altındakilerden oluşacak, 80 yaşın üstündekiler ise nüfusun yüzde 12’sini oluşturacak.
Berlin Duvarı’nın yıkılmasından önce Doğu Almanya’da kadın başına 2 çocuk düşerken, duvarın yıkılmasıyla başlayan süreçte çocuk sayısı 1,4’ün altına düşmüş bulunuyor. Doğudan batıya göçün yanısıra düşen doğum oranları, Doğu Almanya’nın ekonomik olarak asla batıyı yakalayamayacağını gösteriyor. Doğu Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletinde bulunan ve nüfusu 5 bin ila 250 bin arasında değişen 19 şehir giderek yalnızlığa bürünüyor. Bu eyalette iş makineleri sürekli mesai yapıyor. Bu mesai, yeni konutlar inşa etmek için değil, tam tersine, yıllar önce yapılmış ancak bugün içinde kimsenin oturmadığı konutları yıkmak için. Sadece Köthen şehrinde bin konut yerle bir edilirken, bu yıkımın 10 yıl daha sürmesi bekleniyor. Yıkımın en fazla olduğu yerlerin başında Dessau-Rosslau geliyor ve 2025 yılına kadar 18 bin konutun yıkılması planlanıyor.
75 yaşındaki Manfred Bornschein, şu ana kadar oturduğu 3 evin yıkıldığını belirterek “İlk oturduğum ev savaşta bombalarla yıkıldı; ama son ikisi apartmanda kimse kalmayınca devlet tarafından yıkıldı. Acı ama kaçınılmaz bir son. Apartman blokları boşalınca devlet de çaresiz yıkıyor.” diyor. Saksonya-Anhalt eyaletinin nüfusu 1989’da 3 milyon olmasına karşılık, 2009’da 2,3 milyona düştü. 2025 yılında ise eyalet nüfusunun 1,9 milyon olması bekleniyor. Genç ve çocuk nüfusundaki azalmayı okul sayısındaki düşüşte de görüyoruz. Eyalette 1991’de 3 bin 30 olan okul sayısı 2009’da 902’ye düşerken, 1991’de 200 olan yaşlı bakımevi sayısı 2009’da ikiye katlayıp 410’a ulaşmış.
[Hasan Cücük] 22.6.2019 [TR724]
Mutlaka sandığa gidin! [Erhan Başyurt]
İstanbul’da hukuksuz gerekçe ile tekrar edilen belediye başkanlığı seçimi pazar günü gerçekleşecek.
Çok farklı dedikodular ve mantık yürütmeler, ciddi kafa karıştırıyor.
Ekrem İmamoğlu’nun koltuğu gasp edilince, kişisel kanaatimi burada yazdım; iktidar, demokrasiye dönene kadar seçim boykot edilmeliydi.
Milli iradeyi gasp eden bir karara uymak, demokrasi dışı bir adıma meşruiyet kazandırmaktır.
Neticede karar siyasi partilerin ve her şeye rağmen seçime girmeye karar verdiler.
Seçmene bu aşamada düşen, sandığa gidip iradesini aksettirmektir…
***
Mili irade bir kez daha çalınırsa, zaten bundan sonra sandığa gitmenin siyasi partiler otoriter rejime baston bile olsalar artık anlamsız olacaktır…
Ancak bu seçim, sandığa gitmek halen bir umut.
İktidarın paniği, yapabilecekleri hilenin sınırlı olmasından ve bir kez daha kaybedecekleri korkusundan kaynaklanıyor.
‘Millet İttifakı’nı, PKK ile Kandil’de talimat alan HDP ile ‘gizli’ ittifak yapmakla suçlayan AKP iktidarı o kadar alçaldı ki, İmralı’ya sığındı.
Öcalan’ın hangi şartlarda söylediği hatta söyleyip söylemediği meçhul ifadelerle, HDP tabanını sandığa gitmemeye iknaya çalışıyorlar.
Binali Yıldırım da, Diyarbakır’a giderek ‘PeKeKe’ ve ‘Kürdistan’ diyerek destek istemişti.
AKP fazlaca sıkışmış durumda. Seçimi iptal ettirerek, kendilerini ‘’iki ucu pis değneği’’ bir ucundan tutmak zorunda bıraktılar…
Seçimi hile ile kazansalar sandığa saygısı olmayan otoriter rejimlerine dönecekler.
Seçimi ikinci kez kaybetseler karizmaları büsbütün yıkılacak.
***
Seçimin kaybedeni artık Binali Yıldırım değil AKP Genel Başkanı da olan Cumhurbaşkanı Erdoğan olacaktır.
Erdoğan, sadece kampanyayı yürütmemiş, seçimin iptali için talimatı açıktan vermiş ve İmamoğlu’na yönelik birebir polemiklere girmiştir.
Erdoğan’ın, ‘’İmamoğlu seçilse de o makama gelemez’’ demesi ve buna kendi Belediye Başkanlığı’nın elinden alınmasını örnek göstermesi, kampanyasının dip yapmasıdır.
Erdoğan, ya kendisinin başkanlığının elinden alınmasının iddia edildiğinin aksine hukuki olduğunu söylemiş ya da kendisini hukuksuz şekilde engellemeye çalışan muktedirlerin artık yerini kendilerinin aldığını itiraf etmiştir.
Hangisi olursa olsun bu bir rezalet ve yersiz güç gösterisidir. Halkın iradesinin önünü sandıkta kesmenin bedeli ağırdır ve dünya bu şekilde yıkılıp giden otoriter ‘tek adam’ rejimleri örnekleriyle doludur.
***
İstanbul Belediye Başkanlığı seçimi garip şekilde ülkenin geleceğinin seçimi olma hüviyeti kazanmıştır.
İmamoğlu ikinci kez kazanırsa, sadece muhalefetin kendisine güven duyması ve toparlanması değil, AKP içinde kırılmalar ihtimali de yüksektir.
AKP içindeki ‘buzdağı’ gibi muhalefet, Gül/Babacan ve/veya Davutoğlu liderliğinde yeni partilerin kurulması, bu hezimet ile güç kazanacaktır.
‘’AKP’nin kurdu’’ gibi çalışan ve iktidarı içten içe kemiren MHP ile ortaklığın, menfaat ilişkisi zarar göreceği için son bulması ihtimali güçlenecektir.
Türkiye’de bir normalleşme sürecinin başlaması ihtimali, bu seçimde Millet İttifakı’nın kazanması ile mümkün gibi durmaktadır.
AKP, yaptığı hukuksuzluklar ve hataların fazlasıyla farkında. Bir türlü cesaret edemedikleri, bir yılı aşkın süredir askıda tuttukları yargı reformunu ve yargıda kısmi hukuka dönüşü gerçekleştirmek zorunda kalacaktır.
İmamoğlu ile ortak TV yayınına çıkmak için Binali Yıldırım’ın çırpınması, Öcalan’a 8 yıllık tecridi kaldırmaları gibi…
Türkiye’yi normalleşme sürecine dönüşü iktidarın ‘’ne yapsam halkım destekliyor, daha fazlasını yapmaya devam’’ güç sarhoşluğundan, ‘’halkı rahatlatmam lazım, demokrasiye dönmeliyim’’ kırılmasını yaşamasıyla mümkün, o da ancak ‘şiddetli bir tokat’ gibi yaşayacakları siyasi hezimet ile mümkün.
***
Sonuç olarak 23 Haziran günü…
‘’İmamoğlu 9 puan önde’’ rahatlatmasına aldanmadan tüm CHP ve İYİ Partililer…
‘’Öcalan’dan mesaj var…’’ aldatmasına inanmadan tüm HDP’liler…
‘’İktidarı seviyoruz ama çok hata yapıyor, demokrasiye dönmeleri lazım…’’ diyen kalbi kırık tüm AKP’liler…
Saadet Partili, Demokrat Partili, TKP’li… İktidarın icraatlarına muhalif tüm seçmenler mutlaka sandığa gitmeli ve iktidarın tarihi hatasını tarihi fırsata dönüştürmeliler…
KHK’lılar, Cemaat’a yönelik hukuksuz operasyonlarla mağdur ve mazlum konuma düşen herkes, demokrasi ve insan hakları mağdurları, çığlıklarını sandığa taşımalılar…
***
İstanbul’da tekrarlanan seçim artık sadece İstanbul’un değil Türkiye’nin de siyasi geleceğini belirleyecek bir dönüm noktasıdır.
[Erhan Başyurt] 22.6.2019 [TR724]
Çok farklı dedikodular ve mantık yürütmeler, ciddi kafa karıştırıyor.
Ekrem İmamoğlu’nun koltuğu gasp edilince, kişisel kanaatimi burada yazdım; iktidar, demokrasiye dönene kadar seçim boykot edilmeliydi.
Milli iradeyi gasp eden bir karara uymak, demokrasi dışı bir adıma meşruiyet kazandırmaktır.
Neticede karar siyasi partilerin ve her şeye rağmen seçime girmeye karar verdiler.
Seçmene bu aşamada düşen, sandığa gidip iradesini aksettirmektir…
***
Mili irade bir kez daha çalınırsa, zaten bundan sonra sandığa gitmenin siyasi partiler otoriter rejime baston bile olsalar artık anlamsız olacaktır…
Ancak bu seçim, sandığa gitmek halen bir umut.
İktidarın paniği, yapabilecekleri hilenin sınırlı olmasından ve bir kez daha kaybedecekleri korkusundan kaynaklanıyor.
‘Millet İttifakı’nı, PKK ile Kandil’de talimat alan HDP ile ‘gizli’ ittifak yapmakla suçlayan AKP iktidarı o kadar alçaldı ki, İmralı’ya sığındı.
Öcalan’ın hangi şartlarda söylediği hatta söyleyip söylemediği meçhul ifadelerle, HDP tabanını sandığa gitmemeye iknaya çalışıyorlar.
Binali Yıldırım da, Diyarbakır’a giderek ‘PeKeKe’ ve ‘Kürdistan’ diyerek destek istemişti.
AKP fazlaca sıkışmış durumda. Seçimi iptal ettirerek, kendilerini ‘’iki ucu pis değneği’’ bir ucundan tutmak zorunda bıraktılar…
Seçimi hile ile kazansalar sandığa saygısı olmayan otoriter rejimlerine dönecekler.
Seçimi ikinci kez kaybetseler karizmaları büsbütün yıkılacak.
***
Seçimin kaybedeni artık Binali Yıldırım değil AKP Genel Başkanı da olan Cumhurbaşkanı Erdoğan olacaktır.
Erdoğan, sadece kampanyayı yürütmemiş, seçimin iptali için talimatı açıktan vermiş ve İmamoğlu’na yönelik birebir polemiklere girmiştir.
Erdoğan’ın, ‘’İmamoğlu seçilse de o makama gelemez’’ demesi ve buna kendi Belediye Başkanlığı’nın elinden alınmasını örnek göstermesi, kampanyasının dip yapmasıdır.
Erdoğan, ya kendisinin başkanlığının elinden alınmasının iddia edildiğinin aksine hukuki olduğunu söylemiş ya da kendisini hukuksuz şekilde engellemeye çalışan muktedirlerin artık yerini kendilerinin aldığını itiraf etmiştir.
Hangisi olursa olsun bu bir rezalet ve yersiz güç gösterisidir. Halkın iradesinin önünü sandıkta kesmenin bedeli ağırdır ve dünya bu şekilde yıkılıp giden otoriter ‘tek adam’ rejimleri örnekleriyle doludur.
***
İstanbul Belediye Başkanlığı seçimi garip şekilde ülkenin geleceğinin seçimi olma hüviyeti kazanmıştır.
İmamoğlu ikinci kez kazanırsa, sadece muhalefetin kendisine güven duyması ve toparlanması değil, AKP içinde kırılmalar ihtimali de yüksektir.
AKP içindeki ‘buzdağı’ gibi muhalefet, Gül/Babacan ve/veya Davutoğlu liderliğinde yeni partilerin kurulması, bu hezimet ile güç kazanacaktır.
‘’AKP’nin kurdu’’ gibi çalışan ve iktidarı içten içe kemiren MHP ile ortaklığın, menfaat ilişkisi zarar göreceği için son bulması ihtimali güçlenecektir.
Türkiye’de bir normalleşme sürecinin başlaması ihtimali, bu seçimde Millet İttifakı’nın kazanması ile mümkün gibi durmaktadır.
AKP, yaptığı hukuksuzluklar ve hataların fazlasıyla farkında. Bir türlü cesaret edemedikleri, bir yılı aşkın süredir askıda tuttukları yargı reformunu ve yargıda kısmi hukuka dönüşü gerçekleştirmek zorunda kalacaktır.
İmamoğlu ile ortak TV yayınına çıkmak için Binali Yıldırım’ın çırpınması, Öcalan’a 8 yıllık tecridi kaldırmaları gibi…
Türkiye’yi normalleşme sürecine dönüşü iktidarın ‘’ne yapsam halkım destekliyor, daha fazlasını yapmaya devam’’ güç sarhoşluğundan, ‘’halkı rahatlatmam lazım, demokrasiye dönmeliyim’’ kırılmasını yaşamasıyla mümkün, o da ancak ‘şiddetli bir tokat’ gibi yaşayacakları siyasi hezimet ile mümkün.
***
Sonuç olarak 23 Haziran günü…
‘’İmamoğlu 9 puan önde’’ rahatlatmasına aldanmadan tüm CHP ve İYİ Partililer…
‘’Öcalan’dan mesaj var…’’ aldatmasına inanmadan tüm HDP’liler…
‘’İktidarı seviyoruz ama çok hata yapıyor, demokrasiye dönmeleri lazım…’’ diyen kalbi kırık tüm AKP’liler…
Saadet Partili, Demokrat Partili, TKP’li… İktidarın icraatlarına muhalif tüm seçmenler mutlaka sandığa gitmeli ve iktidarın tarihi hatasını tarihi fırsata dönüştürmeliler…
KHK’lılar, Cemaat’a yönelik hukuksuz operasyonlarla mağdur ve mazlum konuma düşen herkes, demokrasi ve insan hakları mağdurları, çığlıklarını sandığa taşımalılar…
***
İstanbul’da tekrarlanan seçim artık sadece İstanbul’un değil Türkiye’nin de siyasi geleceğini belirleyecek bir dönüm noktasıdır.
[Erhan Başyurt] 22.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Erhan Başyurt
Gün Dönümü [Dr. Reşit Haylamaz]
Günler eşit yaratılmamış; geceler de!
Gün döndü artık; bundan böyle geceler uzayacak.
Nil nehrine kurduğu sahte saltanat üzerinden ilahlık taslayan Firavun da öldü, Hazreti İbrâhîm’i ateşe atıp gelecek devşirmek isteyen Nemrut’un mumu da söndü!
Bu dünya, ebediyet devşirme yarışıyla Bedir’e koşanlara kalmadığı gibi Yezid’in soyu da kesildi, zalim Haccâc’ın emelleri de akim kaldı!
Hakikat, sular durulduğunda anlaşılır.
Sokağa hakim olan eşkıya, “hain” muamelesi yapsa da Osman, Hazreti Osman’dır!
Hem de hutbelerde, 57 yıl lanet okunan Ali’nin, Hazreti Ali olması da öyle!
Bugün herkesin “Huccetü’l-İslâm” kabul ettiği İmam Gazali, Alamut Kalesi’nin ayyâşları nazarında tekfir listesinin ilk ismiydi!
İnsanlar, Celaleddin Rûmî’yi “Mevlana” olarak üç asır sonra tanıdı.
İmam Azam, İmam Şafiî, Ahmed İbn-i Hanbel, İmam Buhari, İmam Rabbânî gibi, bir kısım halifelerin mihnetine muhatap olan İslam’ın yıldızları da öyle!
Öyle zulmettiler ki zulümle anılan isimlerini de kirlettiler!
Sahi, Amnofis, Nemrut, Yezid veya Haccâc adında birisine rastlayanınız var mı?
Mihnet yudumlayanlar mı? Musa u Harun, Osman u Ali, Hasan u Hüseyin; binler, yüz binler onların adını taşıyor!
Tarih tekerrür ediyor; öyle isimler var ki bugünkü kütüklerden de düşecek!
Bugünün mağdurlarına kapılarını açan dünyanın, isimlerini de nakşedeceğine şahit olacağız kütüklere!
E, bunun bir bedeli var!
Âdetullah böyle; yanındakilerle beraber peygamberler bile, “Allah’ın yardımı ne zaman?” manasında “Metâ nasrullah?” demişler.
“Öncekilerin başına gelenler…” şeklindeki Kur’ânî beyanlar kulaklarımızda küpe!
Neredeyse beşte birisi, öncekilerin yaşadıklarını resmediyor, İlâhî Beyân’ın!
Hazreti Habbâb’ın şahsında hepimize söylenilen Nebevî beyanı duymayanımız yoktur: “Acele ediyorsunuz!”
“Vallahi de o günleri ben gördüm!” diyen Sahâbî’nin dediği gibi sonuç öyle olmadı mı?
Elbette, Allah’ın yardımı yakındır; Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi ne var ki acele eden bizleriz!
Evet, Uhud’daki geçici sarsıntıyı kalıcı hezimete çevirmek isteyen veya Hendek’e dayanan Ahzâb ordusunu nazara vererek “Aleyhinize dünya birleşti; yarınınız yok!” nârâları atanlar bugün de sahne alabilir.
Ne var ki en çetin zamanlarda ve aşılmaz gibi duran her akabede ufuktaki ışığı gösteren bir Peygamber’in ümmetiyiz!
İşler sarpa sarınca Uhud’dan dönenlerin kim olduğu belli; önemli olan, Bedir kapıya geldiğinde Sa’d İbn-i Muâz gibi arslan kesilmektir!
Yarınlarda şaşkınlıkla seyre dalınacak nice lütuflar, böylesi gecelerin ardında saklı!
Zaman değişse de değişmeyen bir hakikat: her gecenin dölyatağı, yeni bir gündüze dâyelik yapıyor ve ne kadar uzarsa uzasın, hiçbir gece gündüze direnemez!
Günler döndüğü gibi bin yıl devam edeceği iddia edilen geceler de dönecek!
Zulüm devam etse de yelkenini dalgalandıran rüzgar fersiz.
Değil mi ki ufukta bahar var; “Evet, sabah yakındır!”
[Dr. Reşit Haylamaz] 22.6.2019 [TR724]
Gün döndü artık; bundan böyle geceler uzayacak.
Nil nehrine kurduğu sahte saltanat üzerinden ilahlık taslayan Firavun da öldü, Hazreti İbrâhîm’i ateşe atıp gelecek devşirmek isteyen Nemrut’un mumu da söndü!
Bu dünya, ebediyet devşirme yarışıyla Bedir’e koşanlara kalmadığı gibi Yezid’in soyu da kesildi, zalim Haccâc’ın emelleri de akim kaldı!
Hakikat, sular durulduğunda anlaşılır.
Sokağa hakim olan eşkıya, “hain” muamelesi yapsa da Osman, Hazreti Osman’dır!
Hem de hutbelerde, 57 yıl lanet okunan Ali’nin, Hazreti Ali olması da öyle!
Bugün herkesin “Huccetü’l-İslâm” kabul ettiği İmam Gazali, Alamut Kalesi’nin ayyâşları nazarında tekfir listesinin ilk ismiydi!
İnsanlar, Celaleddin Rûmî’yi “Mevlana” olarak üç asır sonra tanıdı.
İmam Azam, İmam Şafiî, Ahmed İbn-i Hanbel, İmam Buhari, İmam Rabbânî gibi, bir kısım halifelerin mihnetine muhatap olan İslam’ın yıldızları da öyle!
Öyle zulmettiler ki zulümle anılan isimlerini de kirlettiler!
Sahi, Amnofis, Nemrut, Yezid veya Haccâc adında birisine rastlayanınız var mı?
Mihnet yudumlayanlar mı? Musa u Harun, Osman u Ali, Hasan u Hüseyin; binler, yüz binler onların adını taşıyor!
Tarih tekerrür ediyor; öyle isimler var ki bugünkü kütüklerden de düşecek!
Bugünün mağdurlarına kapılarını açan dünyanın, isimlerini de nakşedeceğine şahit olacağız kütüklere!
E, bunun bir bedeli var!
Âdetullah böyle; yanındakilerle beraber peygamberler bile, “Allah’ın yardımı ne zaman?” manasında “Metâ nasrullah?” demişler.
“Öncekilerin başına gelenler…” şeklindeki Kur’ânî beyanlar kulaklarımızda küpe!
Neredeyse beşte birisi, öncekilerin yaşadıklarını resmediyor, İlâhî Beyân’ın!
Hazreti Habbâb’ın şahsında hepimize söylenilen Nebevî beyanı duymayanımız yoktur: “Acele ediyorsunuz!”
“Vallahi de o günleri ben gördüm!” diyen Sahâbî’nin dediği gibi sonuç öyle olmadı mı?
Elbette, Allah’ın yardımı yakındır; Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi ne var ki acele eden bizleriz!
Evet, Uhud’daki geçici sarsıntıyı kalıcı hezimete çevirmek isteyen veya Hendek’e dayanan Ahzâb ordusunu nazara vererek “Aleyhinize dünya birleşti; yarınınız yok!” nârâları atanlar bugün de sahne alabilir.
Ne var ki en çetin zamanlarda ve aşılmaz gibi duran her akabede ufuktaki ışığı gösteren bir Peygamber’in ümmetiyiz!
İşler sarpa sarınca Uhud’dan dönenlerin kim olduğu belli; önemli olan, Bedir kapıya geldiğinde Sa’d İbn-i Muâz gibi arslan kesilmektir!
Yarınlarda şaşkınlıkla seyre dalınacak nice lütuflar, böylesi gecelerin ardında saklı!
Zaman değişse de değişmeyen bir hakikat: her gecenin dölyatağı, yeni bir gündüze dâyelik yapıyor ve ne kadar uzarsa uzasın, hiçbir gece gündüze direnemez!
Günler döndüğü gibi bin yıl devam edeceği iddia edilen geceler de dönecek!
Zulüm devam etse de yelkenini dalgalandıran rüzgar fersiz.
Değil mi ki ufukta bahar var; “Evet, sabah yakındır!”
[Dr. Reşit Haylamaz] 22.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Kürtler Öcalan’ı dinlemez mi? [Bülent Korucu]
Abdullah Öcalan bir anda yine sırma saçlı- badem gözlü haline geldi. Sekiz yıl verilmeyen görüşme izni önce avukatları, ardından da Ali Kemal Özcan için çıktı. Yüzlerce akademisyenin ‘barış’ dediği için hapis cezası alıp işini kaybettiği bir ülkede, özel seçilmiş bir akademisyen Öcalan’ın mektubunu canlı yayında açıklıyor.
Neden avukatlar değil de Özcan? Çünkü avukatlar Öcalan için ‘yerli ve milli’ ifadesini telaffuz etmezdi. Daha önce de pek çok AKP’li ihtiyaç doğdukça bunu söylemişti. Hem milliyetçi AKP’liler hem de Devlet Bahçeli ve MHP’nin hazım sorununu çözmek için bu sodayı kullanıyorlar. İşlerine gelince yerli milli; işlerine gelince bebek katili…
İstanbul seçiminde Ekrem İmamoğlu’nu destekleyen kitleye ‘tarafsız kalın’ talimatı desteğinizi çekin anlamına geliyor. Selahattin Demirtaş ise tam ters çizgide durmaya devam ediyor. Erdoğan kurnaz bir hamle ile bu çelişkiyi bir liderlik mücadelesi olarak niteledi.
Öcalan ve taraftarlarına koltuğunuz tehlikede mesajı vererek daha agresif mücadeleyi tetiklemeye çalışıyor. Bu çelişkide arada kalmış bir Kürtle konuşurken Demirtaş’a karşı Dağ (Cemil Bayık) ile Erdoğan’ın işbirliği yaptığını söylemişti. Onlar da Öcalan-Demirtaş müsabakasını istemiyor ancak Erdoğan bu kapışmayı zorluyor; Demirtaş’ı böyle bitirmeyi planlıyor.
Öcalan’ın çağrısı ne kadar etkili olur? Sorusunun cevabı çoğunlukla cevap verenin temennilerini yansıtıyor. HDP seçmeni tek tip değil. Silahlı mücadele içinde olmasa dahi PKK’ya aidiyet duygusu ile bağlı azımsanmayacak bir kitle var. Bu kitlenin örgüt ve Öcalan’la ilişkisi şeyh-mürit düzleminde diyebiliriz.
Sorgulamadan ‘bir bildiği vardır’ deyip tereddütsüz uyacak kısım yarıya yakın. Kalanlar PKK’ya sempati duyan ama iradesini tamamen teslim etmemiş Kürtler ve Beyaz Türkler. Birinci kısımdakilerin çoğu kırsal kesimlerde yaşayanlar. İstanbul’da ikinci yüzde 50 çoğunlukta diyebiliriz; varoşlardakilerin birinci kısımda olduğunu da unutmadan.
O halde şöyle diyebiliriz: Öcalan’ın talimatı en azından varoşlarda etkili olabilir. Fakat Erdoğan’ın herhangi bir etki hesabı yapmadığını düşünüyorum. Minareyi çalmadan kılıf hazırlama girişimi gibi geliyor. Sandık sonuçlarına yapacağı kuraldışı müdahale için gerekçe üretiyor. ‘Öcalan devreye girdi, tercihler değişti’ demenin altyapısını kurguluyor. 24 Haziran 2018 genel seçimlerinde Kürt illerinde MHP oylarının bir öncekine göre 3-4 kat arttığını hatırlayın. Hakkari’de bin 964 oydan 4 bin 762; Şırnak’ta 2 bin 660’tan 8 bin 721 oya yükselişini izah edebilen çıkmadı. O gün manipülasyonun aracı MHP’ydi.
Erdoğan yine kumar oynuyor ama bu defa riskler daha büyük. Devlet içindeki koalisyon ortakları, Kürtler ve cemaate karşı sertleşme karşılığında ona tahammül ediyorlardı. Öcalan’ın AKP eliyle tekrar siyaset kurucu bir figür haline gelmesi hoşlarına gitmeyecektir. Ortaklık tamamen bozulur demek erken bir yorum ancak Erdoğan’ın kendini affettirmesi için ekstra performans gerekebilir. İstanbul’un ne demek olduğunu anlamak için çırpınışlarına bakmak yeterli. Gerçekten beka meselesi; ülkenin değil tabii ki….
[Bülent Korucu] 22.6.2019 [TR724]
Neden avukatlar değil de Özcan? Çünkü avukatlar Öcalan için ‘yerli ve milli’ ifadesini telaffuz etmezdi. Daha önce de pek çok AKP’li ihtiyaç doğdukça bunu söylemişti. Hem milliyetçi AKP’liler hem de Devlet Bahçeli ve MHP’nin hazım sorununu çözmek için bu sodayı kullanıyorlar. İşlerine gelince yerli milli; işlerine gelince bebek katili…
İstanbul seçiminde Ekrem İmamoğlu’nu destekleyen kitleye ‘tarafsız kalın’ talimatı desteğinizi çekin anlamına geliyor. Selahattin Demirtaş ise tam ters çizgide durmaya devam ediyor. Erdoğan kurnaz bir hamle ile bu çelişkiyi bir liderlik mücadelesi olarak niteledi.
Öcalan ve taraftarlarına koltuğunuz tehlikede mesajı vererek daha agresif mücadeleyi tetiklemeye çalışıyor. Bu çelişkide arada kalmış bir Kürtle konuşurken Demirtaş’a karşı Dağ (Cemil Bayık) ile Erdoğan’ın işbirliği yaptığını söylemişti. Onlar da Öcalan-Demirtaş müsabakasını istemiyor ancak Erdoğan bu kapışmayı zorluyor; Demirtaş’ı böyle bitirmeyi planlıyor.
Öcalan’ın çağrısı ne kadar etkili olur? Sorusunun cevabı çoğunlukla cevap verenin temennilerini yansıtıyor. HDP seçmeni tek tip değil. Silahlı mücadele içinde olmasa dahi PKK’ya aidiyet duygusu ile bağlı azımsanmayacak bir kitle var. Bu kitlenin örgüt ve Öcalan’la ilişkisi şeyh-mürit düzleminde diyebiliriz.
Sorgulamadan ‘bir bildiği vardır’ deyip tereddütsüz uyacak kısım yarıya yakın. Kalanlar PKK’ya sempati duyan ama iradesini tamamen teslim etmemiş Kürtler ve Beyaz Türkler. Birinci kısımdakilerin çoğu kırsal kesimlerde yaşayanlar. İstanbul’da ikinci yüzde 50 çoğunlukta diyebiliriz; varoşlardakilerin birinci kısımda olduğunu da unutmadan.
O halde şöyle diyebiliriz: Öcalan’ın talimatı en azından varoşlarda etkili olabilir. Fakat Erdoğan’ın herhangi bir etki hesabı yapmadığını düşünüyorum. Minareyi çalmadan kılıf hazırlama girişimi gibi geliyor. Sandık sonuçlarına yapacağı kuraldışı müdahale için gerekçe üretiyor. ‘Öcalan devreye girdi, tercihler değişti’ demenin altyapısını kurguluyor. 24 Haziran 2018 genel seçimlerinde Kürt illerinde MHP oylarının bir öncekine göre 3-4 kat arttığını hatırlayın. Hakkari’de bin 964 oydan 4 bin 762; Şırnak’ta 2 bin 660’tan 8 bin 721 oya yükselişini izah edebilen çıkmadı. O gün manipülasyonun aracı MHP’ydi.
Erdoğan yine kumar oynuyor ama bu defa riskler daha büyük. Devlet içindeki koalisyon ortakları, Kürtler ve cemaate karşı sertleşme karşılığında ona tahammül ediyorlardı. Öcalan’ın AKP eliyle tekrar siyaset kurucu bir figür haline gelmesi hoşlarına gitmeyecektir. Ortaklık tamamen bozulur demek erken bir yorum ancak Erdoğan’ın kendini affettirmesi için ekstra performans gerekebilir. İstanbul’un ne demek olduğunu anlamak için çırpınışlarına bakmak yeterli. Gerçekten beka meselesi; ülkenin değil tabii ki….
[Bülent Korucu] 22.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Bülent Korucu
İslâm’a göre devlet başkanının ve yöneticilerin özellikleri nelerdir? [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
İslâm, bütün zaman, mekân ve kültürlere hitap edebilecek evrensel ve esnek bir yapıya sahip olması sebebiyle Müslümanların nasıl bir siyasi organizasyon kuracaklarıyla ilgili detaylı hükümler koymamış; bu konuda temel bir kısım ilke ve prensipler vaz etmekle yetinerek meselenin detayını akla, tecrübeye, şartlara ve zamana bırakmıştır. Dolayısıyla konuyla ilgili çalışma yapan İslâm fakihleri de belirli bir devlet şekli ve yönetim biçimi üzerinde durmamış; daha ziyade devlet başkanının (imam/halife) seçilmesi, azledilmesi, hakları, vazifeleri ve özellikle de sahip olması gereken vasıflar üzerinde yoğunlaşmışlardır. Ahkam-ı Sultaniye ve Siyasetname literatürünün yanı sıra İslâm ahlâkına dair yazılmış kitaplarda da titizlikle ve ayrıntılı olarak başta devlet başkanı olmak üzere yöneticilerin taşıması gereken vasıflar üzerinde durulmuştur.
Elbette halkı idare etmek, ülkeyi yönetmek ve adaleti tesis etmekle vazifeli olan ve aynı zamanda büyük güç ve imkânları ellerinde tutan yöneticilerin bu vazifelerini hakkıyla eda edebilmeleri için sıradan insanlardan farklı olarak üstün bir kısım kabiliyet ve vasıflara sahip olmaları gerekecektir. Bu yazımızda konuyla ilgili âyet ve hadisleri temel almak ve bu alanda yazılmış eserlerden faydalanmak suretiyle İslâm kültüründe yöneticilerin özellikleriyle ilgili ortaya konulan şartların neler olduğu üzerinde duracağız. Bunların bir kısmının “asgarî gereklilik şartları”, bir kısmının ise “efdaliyet şartları” olduğu unutulmamalıdır.
1- Ehliyet ve Liyakat
Hiç şüphesiz işlerin ehil kimselere tevdi edilmesi, İslâm’ın yönetimle ilgili üzerinde durduğu en temel ilkelerden birisidir. Nisa sûresinde yer alan, “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder.” (4/58) âyeti her türlü kamusal vazifenin dağıtımıyla ilgili umumî bir disiplin koymuştur. Bu disipline riayet edilmemesinin yol açacağı felâketi anlatma adına Allah Resûlü (s.a.s) bir gün ashabına, “Emanet zayi edildiği zaman kıyameti bekleyin!” demiş, daha sonra sorulan soru üzerine emanetin nasıl zayi edileceğini ise, “İşlerin ehil olmayan kimselere verilmesi” şeklinde açıklamıştır. (Buharî, İlim 2)
Müslim’de geçen şu hadis ise yönetim işini üzerine alan liyakatsiz yöneticileri, ahirette nasıl bir ceza beklediğini haber vermektedir: “Bu yöneticilik bir emanettir. Gerçekten de kıyamet gününde o bir utanç ve pişmanlık vesilesidir. Yalnız onu hakkı ile alan ve onun sorumluluklarını yerine getirenler müstesna.” (Müslim, İmaret 16)
Kısaca ehliyet ve liyakat, yöneticinin, sorumluluklarını, vazifelerini ve üstlendiği görevin gerektirdiği işleri başarıyla yerine getirebilecek yeterliliğe sahip olması demektir. Biraz daha açacak olursak başta devlet başkanı olmak üzere bütün yöneticilerin, sorumluluğu altına girdikleri vazifelerini hakkıyla eda edebilecek bilgi ve donanıma, yönetimi altında bulunan kimselerin haklarını muhafaza edip ihtiyaçlarını görebilecek güç ve kabiliyete, hak ve adaleti ayakta tutabilecek niyet ve azme, arkasına aldıkları insanları sevk ve idare edebilecek liderlik hususiyetlerine sahip bulunmaları gerekir.
İmam Cüveyni, devlet başkanı için en önemli vasfın kifayet (yeterlilik, ehliyet) olduğunu ifade etmiş, diğer vasıfların ise kifayetin tamamlanması ve eksiklerinin giderilmesi mesabesinde bulunduğunu belirtmiştir. (Cüveynî, Gıyâsu’l-ümem, s. 315)
2- Sorumluluk Bilinci
Bilindiği üzere yöneticilik, çok geniş yetki ve hakları da beraberinde getiren bir konumdur. Ne var ki bu yetki ve haklar, vazife ve sorumluluklarla dengelenmediği takdirde pek çok suiistimali ve yozlaşmayı da beraberinde getirecektir. Bu da bir süre sonra yöneticileri despot ve zorba yapacaktır. İşte bu sebepledir ki İslâm, yetki ve haklardan ziyade sorumlulukları öne çıkarmış ve yöneticilere sürekli ağır mesuliyetlerini hatırlatmıştır.
Bu konuda meşhur olan bir hadislerinde Efendimiz (s.a.s) yöneticilerin sorumluluğunu şu temsille anlatmıştır: “Hepiniz tıpkı bir çoban gibisiniz ve hepiniz sorumluluğunuz altındakilerden mesulsünüz. Yönetici de tıpkı bir çoban gibi idaresi altındakilerden sorumludur.” (Buharî, Ahkâm, 1; Müslim, İmaret 20) “Çoban” olarak tercüme edilen kelimenin aslı “râî” dir. Bunun manası ise görüp gözeten, koruyup kollayan demektir. Çobana râî denmesinin sebebi de her yönüyle güttüğü hayvanlardan sorumlu olmasıdır. Bu tür metafor ve temsillerde lafzî manadan ziyade anlatılmak istenen hakikî mana önemlidir. Söz konusu hadis de beliğ, cami ve mükemmel bir temsille yöneticilerin yönetimleri altındaki şahıslara karşı sorumluluklarına dikkat çekmekte ve onların keyiflerince hareket edemeyeceklerini vurgulamaktadır. Konuyla ilgili rivayet edilen, “Allah Teâlâ idareleri altındakilerin hukukunu yöneticilerden soracaktır.” (Buharî, Enbiya 50; Müslim, İmaret 44) şeklindeki hadiste de sorumluluğun uhrevî boyutuna dikkat çekilmiştir.
Mehmet Akif’in şiirleştirdiği Hz. Ömer’in şu sözleri bu konudaki sorumluluk duygusunun en mükemmel misalini ortaya koymaktadır: “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!”
İdaredeki mükemmelliği sebebiyle beşinci halife olarak kabul edilen Ömer b. Abdülaziz de hilafeti boyunca gündüzleri insanların ihtiyaçlarıyla meşgul olmuş, gecelerini de sabahlara kadar gözyaşıyla, duayla ve ibadetle geçirmiştir. Onun bu durumuna şahit olan zevcesinin kendisini niye bu kadar zorladığını ve yorduğunu sorması üzerine ise o; gariplerin, muhtaçların, fakirlerin, esirlerin, mazlum ve mağdurların ve daha başka kimselerin durumlarından ötürü Allah’ın kendisini hesaba çekeceğinden, Allah Resûlü’nün de onlarla ilgili kendisi hakkında davacı olacağından korktuğunu belirtmiş, bu yüzden de Allah katında bir özrünün kalmaması ve Allah Resûlü’nün de kendisi aleyhine bir delil ikame etmemesi için bunları yaptığını ifade etmiştir. (Ebu Yusuf, Kitabu’l-harac, s. 26)
3- Adalet
Tek kelimeyle yöneticilerin vazifesinin ne olduğu sorulsaydı, muhtemelen bu soruya “adaleti sağlamak” şeklinde cevap verilirdi. Nitekim Kur’ân ve Sünnet’te de yönetimle ilgili en fazla üzerinde durulan ilke, adalettir. “Ey Davud, Biz seni ülkede hükümdar yaptık, öyleyse sen de insanlar arasında adaletle hükmet. Keyfine uyma ki seni Allah yolundan saptırmasın.” (Sâd sûresi, 38/26) âyeti de yönetimin en mühim gereğinin adalet olduğunu göstermektedir. Fakat kendisi âdil olmayan bir kimseden adalet beklenemeyeceği aşikardır.
Yöneticinin adil olup olmaması doğrudan yönetilenleri de etkileyeceğinden Peygamber Efendimiz (s.a.s), “Adalet güzeldir. Fakat idarecilerde olursa daha güzeldir.” (Deylemî, Müsned, 3/92) buyurmuştur. Ahiret gününde arşın altında (zıllullah) gölgelenecek yedi grup insan sayılırken de ilk sırada “adil imam” zikredilmiştir. (Buharî, Ezan 36; Müslim, Zekât 91) Peygamberimiz başka bir hadislerinde ise kıyamet gününde Allah’a en sevimli ve yakın olan kimsenin adil imam, O’na en sevimsiz ve uzak olanın ise zalim imam olduğunu bildirmiştir. (Tirmizî, Ahkâm 4)
Diğer bir rivayette ise Efendimiz (s.a.s) ahirette yönetici için en büyük kurtuluş vesilesinin adalet olduğunu şu sözleriyle izah etmiştir: “On kişinin yöneticisi de olsa, kişi kıyamet günü elleri boynuna bağlı olarak getirilir. Ya bağını adalet çözer veya zulüm onu helâk eder.” (Ahmed b. Hanbel, 5/284)
Maverdi adaleti şu şekilde tarif etmiştir: Adalet, kişinin doğru sözlü, emanette emin, haramlardan kaçınan, günahlardan sakınan, şüphelerden uzak duran, hem sakin hem de öfkeli olduğu durumlarda itidalini koruyan, gerek din gerekse dünya işlerinde şahsiyet ve mürüvvetini muhafaza eden kişidir. Maverdi’ye göre bu şartları haiz olan kimsenin şahitliği kabul edilir ve yöneticiliği de sahih olur. Bu şartlardan birini kaybeden kişi şahitlikten ve yöneticilikten men edilir. Zira onun sözü dinlenmez ve hükmü geçerli olmaz. (Maverdî, Ahkâmu’s-sultaniye, s. 112)
Adaletin zıddı, fısk ve zulümdür. Buna göre adaletini kaybeden bir kimse fasık ve zalim olarak isimlendirilir. Kur’ân’da Allah, Hz. İbrahim’i insanlara önder (imam) yapacağını zikretmiş, Hz. İbrahim neslinden de önderler çıkarmasını talep etmiş; fakat Allah “Benim sözüm zalimleri kapsamaz.” buyurmuştur. (Bakara sûresi, 2/124) Elmalılı, bu âyeti şu şekilde yorumlamıştır: “Allah, burada zalimlerin böyle bir imkândan kesinlikle mahrum olacaklarını ve imametin adillerin hakkı olduğunu bildirdi. Bu âyet zalimin imamete ehil olmadığına ve başta adil olup sonradan zulüm yaparsa imametten azledilmesinin vacip olduğuna delildir. Harf-i ta’rif almış cemi isimlerin manası âmm olduğu için, “ez-zâlimîn” ifadesi kıyamete kadar gelecek tüm zalimleri kapsar.” (Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, 1/492)
İmam Cüveynî, adalet yerine takva ve vera kavramlarını kullanmış, bunlardan yoksun olan fasık kimsenin tek bir kuruş hakkındaki şehadetine bile güvenilemeyeceğini ve ona kendi oğlunun mallarının dahi teslim edilemeyeceğini vurguladıktan sonra, Allah’tan korkmayan böyle bir kişinin nasıl olup da bütün Müslümanların işlerini üzerine alabileceğini sorgulamıştır. Ona göre aklı, arzularına ve nefs-i emmrasine karşı koyamayan, re’yi kendisini bile idare etmeye yetmeyen böyle bir kişinin, Müslümanları idare edebilmesi mümkün değildir. (Cüveynî, Gıyâsu’l-ümem, s. 88, 311)
4- İlim
Ulemanın ilim sahibi olmaktan kastettikleri yöneticinin daha ziyade dinî ilimler alanında yeterli bilgiye sahip olmasıdır. Hatta âlimlerin önemli bir kısmı devlet başkanının müçtehit olmasını, yani doğrudan naslardan hüküm çıkarabilecek ilmî yeterliliğe sahip bulunmasını şart koşmuşlardır. Bazıları bunu efdaliyet şartı olarak zikretmiş, bazıları da müçtehit bulunmadığı takdirde daha alt seviyedeki insanların da bu göreve gelmesini tecviz etmiştir.
Günümüz şartları açısından meseleye bakılacak olursa ilmin sadece dinî ilimlere hasredilmesi meseleyi daraltmak demektir. Yöneticinin dinî ilimlerde bilgi sahibi olması çok önemli olsa da, bunun yanında mutlaka siyaset, ekonomi, sosyoloji, hukuk, uluslararası ilişkiler gibi alanlarda da üstlendiği görevini kusursuz bir şekilde yerine getirecek ölçüde bilgi sahibi olması gerekecektir. Devlet başkanının özellikle idare ve yönetim işini iyi bilmesi çok önemlidir.
Hz. Davud, Allah’ın, İsrailoğullarına hükümdar olarak Talut’u tayin ettiğini haber verince onlar bu duruma şaşırmış ve kendilerinin bu işe daha layık olduğunu iddia etmişlerdi. Bu itirazlarına gerekçe olarak da Talut’un mal ve servetinin azlığını ileri sürmüşlerdi. Ne var ki Peygamberleri Talut’un onlar üzerine hükümdar seçilmesinin gerekçesi olarak Allah’ın ona geniş bir ilim ve sağlam bir vücut vermesini göstermiştir. (Bakara sûresi, 2/247) Bu âyet-i kerime, devlet başkanlığı için soyun veya maddî zenginliğin değil, ilmî ve bedenî yeterliliğin öncelikli olduğunu göstermektedir.
Aynı şekilde Hz. Yusuf, kendi döneminin melikine karşı, “Beni ülkenin hazine işlerinden sorumlu bakan olarak görevlendir.” şeklinde bir talepte bulunduktan sonra, bu işe liyakatini de “Çünkü ben malları iyi korur (hafîz), işletme ve yönetimi iyi bilirim (alîm).” (Yusuf sûresi, 12/55) sözleriyle ortaya koymuştur. Aynı şekilde Hz. Süleyman, Hak Teâlâ’dan kendisinden sonra hiçbir kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık talep etmiş (Sâd sûresi, 38/35), başka bir âyet-i kerimede kendisine peygamberlikle birlikte muhakeme gücü/hikmet ve ilim verildiği bildirilmiştir. (Enbiya sûresi, 21/79)
Halifelik (devlet başkanlığı) makamına gelecek kişide dört şartın aranacağını ifade eden İbn Haldun, ilk olarak ilmi saymış, ardından da adalet, ehliyet, duyu ve organların sağlam olması şartlarını eklemiştir. (İbn Haldun, Mukaddime, 1/273)
Farabi ve İbn Rüşd gibi ahlak ve siyaset felsefecileri de devlet başkanının sahip olması gereken vasıfları sayarken ısrarla bilgi ve hikmet üzerinde durmuşlardır. Onlar üzerinde Eflatun’un devlet başkanının filozof olması gerektiği şeklindeki görüşünün de etkisi olmuştur. Zira filozof, hakikat peşinde koşan, bilgi ve hikmeti en yüce gaye edinen ve eşyayı gerçek mahiyetiyle bilmeye çalışan kimse demektir. Nitekim devlet başkanının özelliklerini sayan İbn Rüşd ilk olarak onun fıtraten nazarî ilimlere meyilli olması gerektiğini zikretmiş, ardında da güçlü bir hafıza, sağlam bir idrak ve anlayış, ilme ve ilmin farklı branşlarını tahsil etmeye karşı istekli olma gibi vasıflara yer vermiştir. (İbn Rüşd, Telhîsu’s-siyâse, s. 140)
5- Halkın Güven ve Sevgisine Mazhar Olma
Bu konuda Hz. Ömer’in rivayet etmiş olduğu şu hadis-i şerif çok önemlidir: “Yöneticilerinizin en hayırlıları sizlerin sevgisine mazhar olanlar ve sizleri sevenlerdir. Siz onlara hayır duada bulunursunuz, onlar da size. Yöneticilerinizin en kötüleri ise sizin kin ve nefret ettikleriniz ve sizden nefret edenlerdir. Siz onlara lânet edersiniz, onlar da size.” (Müslim, İmare 17; Tirmizi, Fiten 77)
Kur’ân-ı Kerim’in anlattığına göre Hz. Musa, Hz. Şuayb’ın (a.s) kızlarına hayvanlarını sulamaları konusunda yardım ettikten sonra onlardan birisi babalarına Hz. Musa’yı işçi olarak tutmasını tavsiye eder ve gerekçe olarak da onun güçlü ve güvenilir (kaviyyün emîn) olmasını zikreder. (Kasas sûresi, 28/26) Aynı şekilde hükümdar Hz. Yusuf’la ilgili, “Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim.” dedikten sonra onun itibarlı ve güvenilir (mekînun emîn) birisi olduğuna dikkat çeker. (Yusuf sûresi, 12/54) Bu âyet-i kerimelerin amir veya memur olacak kimselerin taşımaları gereken en önemli vasıf olarak güvenilir olmayı öne çıkardıklarında şüphe yoktur.
Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de pek çok âyet-i kerimede peygamberlerin güvenilir ve emin birer elçi oldukları üzerinde durulmuştur. Güven kazanmanın yolu ise özüyle sözüyle dosdoğru olmaktan, vefalı davranmaktan, sözüne sadık kalmaktan, şeffaf olmaktan ve asla aldatmamaktan geçer. Devlet başkanı için özellikle doğru sözlü olma çok önemlidir. İbn Rüşd de devlet başkanının önemli bir özelliği olarak doğruyu ve doğruları sevmesini, yalandan ise nefret etmesini saymıştır. Zira ona göre sıdkı seven hakkı sever, hakkı seven ise yalan söylemez. (İbn Rüşd, Telhîsu’s-siyâse, s. 140)
Allah Resûlü’nün şu hadisi de devlet başkanı için doğruluğun ne kadar hayatî olduğunu göstermektedir: “Üç kişi vardır ki Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onları temize çıkarmaz. Onlar için acı verici bir azap vardır. Bunlar zina yapan yaşlı, yalan söyleyen devlet başkanı ve kibirlenen fakirdir.” (Müslim, İman 171)
Güven ve itimat beraberinde sevgiyi de getirecektir. Kendisine karşı güven duyulmayan insanların ise sevilmeleri mümkün değildir. Halk ile arasında güven ve sevgi köprüleri kuramamış, dolayısıyla da halkın desteğini arkasına alamamış yöneticilerin vazifelerini hakkıyla yerine getirmeleri mümkün değildir.
Devletin selameti ve halkın huzuru adına devlet başkanının halk nazarında güvenilir bir kişi olması çok önemli olduğu gibi, onun halkına güvenmesi de çok önemlidir. Peygamber Efendimiz, “Yönetici insanlar hakkında şüpheye düşerse (yani onlar hakkında suizanna girer ve onları töhmet altında bırakırsa) onları ifsat eder.” (Ebû Dâvud, Edeb 44) buyurmuştur. Hz. Muaviye’ye hitaben söylediği diğer bir hadis ise şöyledir: “Eğer insanların ayıplarını ve gizli hâllerini araştırırsan, onları ifsat edersin.” (Ebû Dâvud, Edeb 44) Bu hadislerde devlet başkanının halkını potansiyel suçlu gibi görmesi, onlar hakkında tecessüste bulunması, yani onların gizli ve mahrem hayatlarını araştırması yasaklanmıştır.
6- Yüksek Ahlâkî Vasıflara Sahip Olma
İbnu’l-Mukaffa, Gazzâli, Mevlânâ, Maverdî, İbn Rüşd, Ebu Bekir er-Razî ve Farabî gibi İslam ahlâkına ve İslâm felsefesine dair eser kaleme alan âlimler, yöneticilerin normal insanların ötesinde bir kısım erdem ve faziletlere sahip olmaları gerektiği üzerinde durmuş ve onların ne tür ahlâkî vasıflara sahip olmaları gerektiğini açıklamışlardır. Zira ahlâksız, şahsiyetsiz, riyakâr ve düşük kimseler devlet başkanı veya idareci olduklarında bulundukları konumu hakkıyla temsil edemeyecek ve çevrelerine zarar vereceklerdir. Söz konusu eserlerde yöneticilerin ahlâklı olmasına dair uzun tavsiyelere yer verilmiş olsa da biz burada önemli gördüğümüz birkaç vasıf üzerinde duracağız.
Hiç şüphesiz devlet başkanının sahip olması gereken en önemli ahlâkî meziyetlerden birisi tevazu ve alçakgönüllülüktür. Korkudan karşısında titreyen bir kişiye, “Korkma rahat ol. Ben kral değilim. Ben ancak kuru et yiyen bir kadının oğluyum.” (İbn Mâce, Et’ime 30) diyen Allah Resûlü, bu konuda örnek alınması gereken en güzel kudve-i hasenedir.
Amr b. As’ın Mısır’da yaptırdığı mescide minber koyduğunu öğrenen Hz. Ömer’in ona karşı söylediği şu sözler de yöneticileri halka karşı üstünlük taslamaktan menetmeye yöneliktir: “Bir minber yaptırarak Müslümanların boyunlarının üzerinde yükseldiğin haberini işittim. Sana onların önünde ayakta durman yetmiyor mu ki onları ayaklarının altına alıyorsun. Kesin olarak o minberi kırmanı emrediyorum.” (İbn Haldun, Mukaddime, 1/358)
Yöneticilerin sahip olduğu makamlar, ellerinde tuttukları güç ve iktidar, insanların gösterdikleri ilgi ve alaka gibi faktörler potansiyel birer kibir ve gurur sebebidir. Nitekim bunlara aldanan Firavun, “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” (Nâziât sûresi, 79/24) deme cüretini göstermiştir. Bunun farkında olan Allah dostları ve âlimler, yöneticilerin firavunlaşmaması adına sürekli onlara mütevazi olmalarını tavsiye etmişler; ellerinde tuttukları makam ve mevkilerin geçici olduğunu ve sahip oldukları bütün imkânların bir gün tek tek hesabının sorulacağını hatırlatmışlardır. Zira egoizm bataklığına saplanan ve nefsine müptela olan bir yönetici, kendi hesaplarıyla meşgul olmaktan ve kendi istikbalini düşünmekten bir türlü halkının maslahatlarını düşünmeye fırsat bulamayacaktır.
Bu konuda sıklıkla üzerinde durulan diğer bir ahlâkî meziyet ise yöneticilerin israf ve lüksten uzak durmaları, nefsanî haz ve lezzetlere düşkün olmamalarıdır. Mal, makam ve şöhret sevgisi bütün kalbini kaplayan bir yönetici ancak saraylarla, mükellef sofralarla, şatafatlı eşyalarla, lüks arabalarla/uçaklarla müteselli olacak; bütün bunların elde edilmesi uğruna da milletin malını har vurup harman savuracaktır. Ebu Zer el-Gıfarî, Şam’da yaptırdığı saraydan ötürü Muaviye’nin karşısına çıkmış ve “Eğer bunu halkın malından yaptırdıysan bu hıyanettir; kendi malından yaptırdıysan da israftır.” demiştir.
Nefsinin esiri olmuş yöneticilerden toplumsal huzur için kendi zevklerini ötelemelerini beklemek ancak hayaldir. Bu tür yöneticiler için kendi çıkarlarını koruma ve istikballerini garanti altına alma her şeyin önüne geçeceği için, bunlar ülkeleri adına tam bir talihsizlik ve felâkettir. Ancak nefislerinin bayağı arzularından sıyrılabilmiş, halkın menfaatlerini önceleyen yüce himmet sahibi yöneticilerdir ki başında bulundukları ülkeye huzur, güvenlik ve refah getirebilirler.
Yöneticilerin, rüşvet alma, adam kayırma, yolsuzluk yapma gibi onları ve hatta topyekûn siyasî düzeni yozlaştıracak suç ve günahlardan uzak durmaları da bu konuda en çok üzerinde durulan vasıflardandır. Peygamber Efendimiz (s.a.s) rüşvet alan ve veren kimseyi lanetlediği (Tirmizi, Ahkâm 9) gibi ayrıca, “Bir işe memur tayin ettiğimiz kimse, bizden bir iğne veya ondan daha küçük bir şeyi gizlemiş olsa, bu bir hıyanettir (gulûl), kıyamet günü onu getirecektir.” (Müslim, İmaret 30) şeklindeki hadisleriyle de küçük bir iğnenin bile hesabının sorulacağını ve mahşer meydanında o kişinin rezil edileceğini ifade buyurmuştur. Buna göre acaba millet malını hortumlamak suretiyle ellerinde tuttukları emanetlere hıyanet eden yöneticilerin ahiretteki durumları nasıl olacaktır!
Kamusal vazifeler için yapılan görevlendirmelerde ehliyet ve liyakatin yerini yandaşlık ve tarafgirliğin alması da emanete hıyanetin ayrı bir çeşididir. Nitekim Peygamber Efendimiz, daha ehil birisi olduğu halde başkasına görev veren kimsenin Allah’a, Resûlü’ne ve bütün Müslümanlara ihanet etmiş olacağını ifade buyurmuştur. (Hâkim, el-Müstedrek, 4/104)
7- Halkın Maslahatlarını Gözetme
Hz. Peygamber bir hadislerinde yöneticilerin en önemli özelliklerini şu ifadeleriyle izah etmiştir: “Allah kime Müslümanların işlerinden bir şeyler tevdi eder, o da onların ihtiyaç ve isteklerini karşılar ve onların darlıklarını giderirse, kıyamet gününde Allah da onun ihtiyaç ve isteklerini karşılar ve darlıklarını giderir.” (Tirmizi, Ahkâm 6; Ebû Dâvud, Harac 13)
Öte yandan Allah Resûlü’nün şu hadisleri ise halkı saptıran ve aldatan yöneticileri zemmetmiştir: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum husus, onları yanlış yönlere ve dalâlete sevk edecek yöneticilerdir.” (Ahmed b. Hanbel, 5/278); “Allah bir kimseyi başkaları üzerine yönetici yapar ve o da idaresi altındakileri aldatmış olarak ölürse, Allah ona Cenneti kesinlikle haram eder.” (Buhari, Ahkâm 8, Müslim, İman 227)
Devlet başkanı ve yöneticilerin vilayeti altındaki kimselerle ne ölçüde ilgilenip alakadar olacaklarının ölçüsü ise şu hadis-i şerifte gösterilmiştir: “Ümmetimden Müslümanları idare etmeyi üzerine alan bir kimse kendini ve ailesini koruyup gözettiği gibi yönettiği kimseleri koruyup gözetmedikçe Cennetin kokusunu bile alamaz.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-sagîr, 2/137)
Başka bir hadislerinde ise Efendimiz, “Allahım! Her kim ümmetimin işlerinden bir vazifeyi üzerine alır da onlara kaba davranır, zorluk çıkarırsa Sen de ona aynı muamelede bulun! Her kim de ümmetimin işlerinden bir vazifeyi üzerine alır da onlara iyi davranırsa Sen de ona iyi davran!” (Müslim, İmare 19) şeklindeki ifadeleriyle devlet başkanının halkına karşı yumuşak davranması ve güzel muamelede bulunması gerektiğini hatırlatmıştır.
Selçuklu sultanlarından II. İzzettin Keykavus Mevlana’dan nasihat istediğinde o, şu mukabelede bulunmuştur: “Sana ne öğüt vereyim. Sana çobanlık emretmişler sen ise kurtluk yapıyorsun. Sana bekçilik emretmişler; sen hırsızlık yapıyorsun.” (Ahmet Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, 1/413)
Halkın can ve mal güvenliğinin kendisine emanet edildiği devlet başkanı ve yöneticiler, kendileri bunları tehdit etmeye başladıklarında yukarıdaki hadislerde ifade edildiği üzere ahaliyi aldatmış olacaklardır. İmam Gazzali de ısrarla devlet başkanının kolay ulaşılabilir olması, halkıyla arasına duvar örmemesi, mabeyn-i hümayunun oluşmasına müsaade etmemesi gibi hususların üzerinde durmuş ve halkın huzur ve mutluluğu için geçireceği zamanın nafile ibadetinden daha faziletli olduğunu ifade etmiştir. (Gazzâlî, Nasihatu’l-mülûk, s. 85)
8- Diğer Şartlar
Bütün bunların yanında devlet başkanının görevini hakkıyla yapabilecek ölçüde sağlıklı ve bedenî yeterliliğe sahip olması gerektiği ifade edilmiş, mükellefiyet için gerekli olan akıllı, ergen ve Müslüman olma şartlarını taşıması üzerinde durulmuş ve hür olması gerektiği ifade edilerek köle veya esir durumdaki kişilerin durumu tartışılmıştır.
Devlet başkanıyla ilgili tartışma konusu olan diğer bir şart da erkek olmadır. Ulemanın çoğunluğu bir kısım hadislerden hareketle bu şartı gerekli görürken, bazıları Kur’ân’ın Sebe melikesi Belkıs’tan sitayişle bahsetmesini delil getirerek kadının da devlet başkanı olabileceğini ifade etmişlerdir.
Özellikle ilk dönem İslâm âlimleri devlet başkanının Kureyş kabilesine mensup olması şartını da zikretmişler fakat İmam Bakıllanî ve İbn Haldun gibi âlimler meseleyi farklı yorumlayarak bu şartın kat’i olmadığını veya sonraki dönemler için geçerli olmadığını ifade etmişlerdir.
Etrafında ciddi tartışmalar yer alması hasebiyle bu şartların bir kısmı müstakil çalışmaları gerektireceğinden, bir kısmının ise günümüz şartları itibarıyla pratik değeri bulunmadığından bu kısa açıklamayla iktifa etmek istiyoruz. Fakat burada şu kadarını diyelim ki bu şartlar tamamen yapılan işin en mükemmel şekilde yapılmasıyla ilgili olup işin esasına müteallik değildir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 22.6.2019 [TR724]
Elbette halkı idare etmek, ülkeyi yönetmek ve adaleti tesis etmekle vazifeli olan ve aynı zamanda büyük güç ve imkânları ellerinde tutan yöneticilerin bu vazifelerini hakkıyla eda edebilmeleri için sıradan insanlardan farklı olarak üstün bir kısım kabiliyet ve vasıflara sahip olmaları gerekecektir. Bu yazımızda konuyla ilgili âyet ve hadisleri temel almak ve bu alanda yazılmış eserlerden faydalanmak suretiyle İslâm kültüründe yöneticilerin özellikleriyle ilgili ortaya konulan şartların neler olduğu üzerinde duracağız. Bunların bir kısmının “asgarî gereklilik şartları”, bir kısmının ise “efdaliyet şartları” olduğu unutulmamalıdır.
1- Ehliyet ve Liyakat
Hiç şüphesiz işlerin ehil kimselere tevdi edilmesi, İslâm’ın yönetimle ilgili üzerinde durduğu en temel ilkelerden birisidir. Nisa sûresinde yer alan, “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder.” (4/58) âyeti her türlü kamusal vazifenin dağıtımıyla ilgili umumî bir disiplin koymuştur. Bu disipline riayet edilmemesinin yol açacağı felâketi anlatma adına Allah Resûlü (s.a.s) bir gün ashabına, “Emanet zayi edildiği zaman kıyameti bekleyin!” demiş, daha sonra sorulan soru üzerine emanetin nasıl zayi edileceğini ise, “İşlerin ehil olmayan kimselere verilmesi” şeklinde açıklamıştır. (Buharî, İlim 2)
Müslim’de geçen şu hadis ise yönetim işini üzerine alan liyakatsiz yöneticileri, ahirette nasıl bir ceza beklediğini haber vermektedir: “Bu yöneticilik bir emanettir. Gerçekten de kıyamet gününde o bir utanç ve pişmanlık vesilesidir. Yalnız onu hakkı ile alan ve onun sorumluluklarını yerine getirenler müstesna.” (Müslim, İmaret 16)
Kısaca ehliyet ve liyakat, yöneticinin, sorumluluklarını, vazifelerini ve üstlendiği görevin gerektirdiği işleri başarıyla yerine getirebilecek yeterliliğe sahip olması demektir. Biraz daha açacak olursak başta devlet başkanı olmak üzere bütün yöneticilerin, sorumluluğu altına girdikleri vazifelerini hakkıyla eda edebilecek bilgi ve donanıma, yönetimi altında bulunan kimselerin haklarını muhafaza edip ihtiyaçlarını görebilecek güç ve kabiliyete, hak ve adaleti ayakta tutabilecek niyet ve azme, arkasına aldıkları insanları sevk ve idare edebilecek liderlik hususiyetlerine sahip bulunmaları gerekir.
İmam Cüveyni, devlet başkanı için en önemli vasfın kifayet (yeterlilik, ehliyet) olduğunu ifade etmiş, diğer vasıfların ise kifayetin tamamlanması ve eksiklerinin giderilmesi mesabesinde bulunduğunu belirtmiştir. (Cüveynî, Gıyâsu’l-ümem, s. 315)
2- Sorumluluk Bilinci
Bilindiği üzere yöneticilik, çok geniş yetki ve hakları da beraberinde getiren bir konumdur. Ne var ki bu yetki ve haklar, vazife ve sorumluluklarla dengelenmediği takdirde pek çok suiistimali ve yozlaşmayı da beraberinde getirecektir. Bu da bir süre sonra yöneticileri despot ve zorba yapacaktır. İşte bu sebepledir ki İslâm, yetki ve haklardan ziyade sorumlulukları öne çıkarmış ve yöneticilere sürekli ağır mesuliyetlerini hatırlatmıştır.
Bu konuda meşhur olan bir hadislerinde Efendimiz (s.a.s) yöneticilerin sorumluluğunu şu temsille anlatmıştır: “Hepiniz tıpkı bir çoban gibisiniz ve hepiniz sorumluluğunuz altındakilerden mesulsünüz. Yönetici de tıpkı bir çoban gibi idaresi altındakilerden sorumludur.” (Buharî, Ahkâm, 1; Müslim, İmaret 20) “Çoban” olarak tercüme edilen kelimenin aslı “râî” dir. Bunun manası ise görüp gözeten, koruyup kollayan demektir. Çobana râî denmesinin sebebi de her yönüyle güttüğü hayvanlardan sorumlu olmasıdır. Bu tür metafor ve temsillerde lafzî manadan ziyade anlatılmak istenen hakikî mana önemlidir. Söz konusu hadis de beliğ, cami ve mükemmel bir temsille yöneticilerin yönetimleri altındaki şahıslara karşı sorumluluklarına dikkat çekmekte ve onların keyiflerince hareket edemeyeceklerini vurgulamaktadır. Konuyla ilgili rivayet edilen, “Allah Teâlâ idareleri altındakilerin hukukunu yöneticilerden soracaktır.” (Buharî, Enbiya 50; Müslim, İmaret 44) şeklindeki hadiste de sorumluluğun uhrevî boyutuna dikkat çekilmiştir.
Mehmet Akif’in şiirleştirdiği Hz. Ömer’in şu sözleri bu konudaki sorumluluk duygusunun en mükemmel misalini ortaya koymaktadır: “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!”
İdaredeki mükemmelliği sebebiyle beşinci halife olarak kabul edilen Ömer b. Abdülaziz de hilafeti boyunca gündüzleri insanların ihtiyaçlarıyla meşgul olmuş, gecelerini de sabahlara kadar gözyaşıyla, duayla ve ibadetle geçirmiştir. Onun bu durumuna şahit olan zevcesinin kendisini niye bu kadar zorladığını ve yorduğunu sorması üzerine ise o; gariplerin, muhtaçların, fakirlerin, esirlerin, mazlum ve mağdurların ve daha başka kimselerin durumlarından ötürü Allah’ın kendisini hesaba çekeceğinden, Allah Resûlü’nün de onlarla ilgili kendisi hakkında davacı olacağından korktuğunu belirtmiş, bu yüzden de Allah katında bir özrünün kalmaması ve Allah Resûlü’nün de kendisi aleyhine bir delil ikame etmemesi için bunları yaptığını ifade etmiştir. (Ebu Yusuf, Kitabu’l-harac, s. 26)
3- Adalet
Tek kelimeyle yöneticilerin vazifesinin ne olduğu sorulsaydı, muhtemelen bu soruya “adaleti sağlamak” şeklinde cevap verilirdi. Nitekim Kur’ân ve Sünnet’te de yönetimle ilgili en fazla üzerinde durulan ilke, adalettir. “Ey Davud, Biz seni ülkede hükümdar yaptık, öyleyse sen de insanlar arasında adaletle hükmet. Keyfine uyma ki seni Allah yolundan saptırmasın.” (Sâd sûresi, 38/26) âyeti de yönetimin en mühim gereğinin adalet olduğunu göstermektedir. Fakat kendisi âdil olmayan bir kimseden adalet beklenemeyeceği aşikardır.
Yöneticinin adil olup olmaması doğrudan yönetilenleri de etkileyeceğinden Peygamber Efendimiz (s.a.s), “Adalet güzeldir. Fakat idarecilerde olursa daha güzeldir.” (Deylemî, Müsned, 3/92) buyurmuştur. Ahiret gününde arşın altında (zıllullah) gölgelenecek yedi grup insan sayılırken de ilk sırada “adil imam” zikredilmiştir. (Buharî, Ezan 36; Müslim, Zekât 91) Peygamberimiz başka bir hadislerinde ise kıyamet gününde Allah’a en sevimli ve yakın olan kimsenin adil imam, O’na en sevimsiz ve uzak olanın ise zalim imam olduğunu bildirmiştir. (Tirmizî, Ahkâm 4)
Diğer bir rivayette ise Efendimiz (s.a.s) ahirette yönetici için en büyük kurtuluş vesilesinin adalet olduğunu şu sözleriyle izah etmiştir: “On kişinin yöneticisi de olsa, kişi kıyamet günü elleri boynuna bağlı olarak getirilir. Ya bağını adalet çözer veya zulüm onu helâk eder.” (Ahmed b. Hanbel, 5/284)
Maverdi adaleti şu şekilde tarif etmiştir: Adalet, kişinin doğru sözlü, emanette emin, haramlardan kaçınan, günahlardan sakınan, şüphelerden uzak duran, hem sakin hem de öfkeli olduğu durumlarda itidalini koruyan, gerek din gerekse dünya işlerinde şahsiyet ve mürüvvetini muhafaza eden kişidir. Maverdi’ye göre bu şartları haiz olan kimsenin şahitliği kabul edilir ve yöneticiliği de sahih olur. Bu şartlardan birini kaybeden kişi şahitlikten ve yöneticilikten men edilir. Zira onun sözü dinlenmez ve hükmü geçerli olmaz. (Maverdî, Ahkâmu’s-sultaniye, s. 112)
Adaletin zıddı, fısk ve zulümdür. Buna göre adaletini kaybeden bir kimse fasık ve zalim olarak isimlendirilir. Kur’ân’da Allah, Hz. İbrahim’i insanlara önder (imam) yapacağını zikretmiş, Hz. İbrahim neslinden de önderler çıkarmasını talep etmiş; fakat Allah “Benim sözüm zalimleri kapsamaz.” buyurmuştur. (Bakara sûresi, 2/124) Elmalılı, bu âyeti şu şekilde yorumlamıştır: “Allah, burada zalimlerin böyle bir imkândan kesinlikle mahrum olacaklarını ve imametin adillerin hakkı olduğunu bildirdi. Bu âyet zalimin imamete ehil olmadığına ve başta adil olup sonradan zulüm yaparsa imametten azledilmesinin vacip olduğuna delildir. Harf-i ta’rif almış cemi isimlerin manası âmm olduğu için, “ez-zâlimîn” ifadesi kıyamete kadar gelecek tüm zalimleri kapsar.” (Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, 1/492)
İmam Cüveynî, adalet yerine takva ve vera kavramlarını kullanmış, bunlardan yoksun olan fasık kimsenin tek bir kuruş hakkındaki şehadetine bile güvenilemeyeceğini ve ona kendi oğlunun mallarının dahi teslim edilemeyeceğini vurguladıktan sonra, Allah’tan korkmayan böyle bir kişinin nasıl olup da bütün Müslümanların işlerini üzerine alabileceğini sorgulamıştır. Ona göre aklı, arzularına ve nefs-i emmrasine karşı koyamayan, re’yi kendisini bile idare etmeye yetmeyen böyle bir kişinin, Müslümanları idare edebilmesi mümkün değildir. (Cüveynî, Gıyâsu’l-ümem, s. 88, 311)
4- İlim
Ulemanın ilim sahibi olmaktan kastettikleri yöneticinin daha ziyade dinî ilimler alanında yeterli bilgiye sahip olmasıdır. Hatta âlimlerin önemli bir kısmı devlet başkanının müçtehit olmasını, yani doğrudan naslardan hüküm çıkarabilecek ilmî yeterliliğe sahip bulunmasını şart koşmuşlardır. Bazıları bunu efdaliyet şartı olarak zikretmiş, bazıları da müçtehit bulunmadığı takdirde daha alt seviyedeki insanların da bu göreve gelmesini tecviz etmiştir.
Günümüz şartları açısından meseleye bakılacak olursa ilmin sadece dinî ilimlere hasredilmesi meseleyi daraltmak demektir. Yöneticinin dinî ilimlerde bilgi sahibi olması çok önemli olsa da, bunun yanında mutlaka siyaset, ekonomi, sosyoloji, hukuk, uluslararası ilişkiler gibi alanlarda da üstlendiği görevini kusursuz bir şekilde yerine getirecek ölçüde bilgi sahibi olması gerekecektir. Devlet başkanının özellikle idare ve yönetim işini iyi bilmesi çok önemlidir.
Hz. Davud, Allah’ın, İsrailoğullarına hükümdar olarak Talut’u tayin ettiğini haber verince onlar bu duruma şaşırmış ve kendilerinin bu işe daha layık olduğunu iddia etmişlerdi. Bu itirazlarına gerekçe olarak da Talut’un mal ve servetinin azlığını ileri sürmüşlerdi. Ne var ki Peygamberleri Talut’un onlar üzerine hükümdar seçilmesinin gerekçesi olarak Allah’ın ona geniş bir ilim ve sağlam bir vücut vermesini göstermiştir. (Bakara sûresi, 2/247) Bu âyet-i kerime, devlet başkanlığı için soyun veya maddî zenginliğin değil, ilmî ve bedenî yeterliliğin öncelikli olduğunu göstermektedir.
Aynı şekilde Hz. Yusuf, kendi döneminin melikine karşı, “Beni ülkenin hazine işlerinden sorumlu bakan olarak görevlendir.” şeklinde bir talepte bulunduktan sonra, bu işe liyakatini de “Çünkü ben malları iyi korur (hafîz), işletme ve yönetimi iyi bilirim (alîm).” (Yusuf sûresi, 12/55) sözleriyle ortaya koymuştur. Aynı şekilde Hz. Süleyman, Hak Teâlâ’dan kendisinden sonra hiçbir kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık talep etmiş (Sâd sûresi, 38/35), başka bir âyet-i kerimede kendisine peygamberlikle birlikte muhakeme gücü/hikmet ve ilim verildiği bildirilmiştir. (Enbiya sûresi, 21/79)
Halifelik (devlet başkanlığı) makamına gelecek kişide dört şartın aranacağını ifade eden İbn Haldun, ilk olarak ilmi saymış, ardından da adalet, ehliyet, duyu ve organların sağlam olması şartlarını eklemiştir. (İbn Haldun, Mukaddime, 1/273)
Farabi ve İbn Rüşd gibi ahlak ve siyaset felsefecileri de devlet başkanının sahip olması gereken vasıfları sayarken ısrarla bilgi ve hikmet üzerinde durmuşlardır. Onlar üzerinde Eflatun’un devlet başkanının filozof olması gerektiği şeklindeki görüşünün de etkisi olmuştur. Zira filozof, hakikat peşinde koşan, bilgi ve hikmeti en yüce gaye edinen ve eşyayı gerçek mahiyetiyle bilmeye çalışan kimse demektir. Nitekim devlet başkanının özelliklerini sayan İbn Rüşd ilk olarak onun fıtraten nazarî ilimlere meyilli olması gerektiğini zikretmiş, ardında da güçlü bir hafıza, sağlam bir idrak ve anlayış, ilme ve ilmin farklı branşlarını tahsil etmeye karşı istekli olma gibi vasıflara yer vermiştir. (İbn Rüşd, Telhîsu’s-siyâse, s. 140)
5- Halkın Güven ve Sevgisine Mazhar Olma
Bu konuda Hz. Ömer’in rivayet etmiş olduğu şu hadis-i şerif çok önemlidir: “Yöneticilerinizin en hayırlıları sizlerin sevgisine mazhar olanlar ve sizleri sevenlerdir. Siz onlara hayır duada bulunursunuz, onlar da size. Yöneticilerinizin en kötüleri ise sizin kin ve nefret ettikleriniz ve sizden nefret edenlerdir. Siz onlara lânet edersiniz, onlar da size.” (Müslim, İmare 17; Tirmizi, Fiten 77)
Kur’ân-ı Kerim’in anlattığına göre Hz. Musa, Hz. Şuayb’ın (a.s) kızlarına hayvanlarını sulamaları konusunda yardım ettikten sonra onlardan birisi babalarına Hz. Musa’yı işçi olarak tutmasını tavsiye eder ve gerekçe olarak da onun güçlü ve güvenilir (kaviyyün emîn) olmasını zikreder. (Kasas sûresi, 28/26) Aynı şekilde hükümdar Hz. Yusuf’la ilgili, “Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim.” dedikten sonra onun itibarlı ve güvenilir (mekînun emîn) birisi olduğuna dikkat çeker. (Yusuf sûresi, 12/54) Bu âyet-i kerimelerin amir veya memur olacak kimselerin taşımaları gereken en önemli vasıf olarak güvenilir olmayı öne çıkardıklarında şüphe yoktur.
Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de pek çok âyet-i kerimede peygamberlerin güvenilir ve emin birer elçi oldukları üzerinde durulmuştur. Güven kazanmanın yolu ise özüyle sözüyle dosdoğru olmaktan, vefalı davranmaktan, sözüne sadık kalmaktan, şeffaf olmaktan ve asla aldatmamaktan geçer. Devlet başkanı için özellikle doğru sözlü olma çok önemlidir. İbn Rüşd de devlet başkanının önemli bir özelliği olarak doğruyu ve doğruları sevmesini, yalandan ise nefret etmesini saymıştır. Zira ona göre sıdkı seven hakkı sever, hakkı seven ise yalan söylemez. (İbn Rüşd, Telhîsu’s-siyâse, s. 140)
Allah Resûlü’nün şu hadisi de devlet başkanı için doğruluğun ne kadar hayatî olduğunu göstermektedir: “Üç kişi vardır ki Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onları temize çıkarmaz. Onlar için acı verici bir azap vardır. Bunlar zina yapan yaşlı, yalan söyleyen devlet başkanı ve kibirlenen fakirdir.” (Müslim, İman 171)
Güven ve itimat beraberinde sevgiyi de getirecektir. Kendisine karşı güven duyulmayan insanların ise sevilmeleri mümkün değildir. Halk ile arasında güven ve sevgi köprüleri kuramamış, dolayısıyla da halkın desteğini arkasına alamamış yöneticilerin vazifelerini hakkıyla yerine getirmeleri mümkün değildir.
Devletin selameti ve halkın huzuru adına devlet başkanının halk nazarında güvenilir bir kişi olması çok önemli olduğu gibi, onun halkına güvenmesi de çok önemlidir. Peygamber Efendimiz, “Yönetici insanlar hakkında şüpheye düşerse (yani onlar hakkında suizanna girer ve onları töhmet altında bırakırsa) onları ifsat eder.” (Ebû Dâvud, Edeb 44) buyurmuştur. Hz. Muaviye’ye hitaben söylediği diğer bir hadis ise şöyledir: “Eğer insanların ayıplarını ve gizli hâllerini araştırırsan, onları ifsat edersin.” (Ebû Dâvud, Edeb 44) Bu hadislerde devlet başkanının halkını potansiyel suçlu gibi görmesi, onlar hakkında tecessüste bulunması, yani onların gizli ve mahrem hayatlarını araştırması yasaklanmıştır.
6- Yüksek Ahlâkî Vasıflara Sahip Olma
İbnu’l-Mukaffa, Gazzâli, Mevlânâ, Maverdî, İbn Rüşd, Ebu Bekir er-Razî ve Farabî gibi İslam ahlâkına ve İslâm felsefesine dair eser kaleme alan âlimler, yöneticilerin normal insanların ötesinde bir kısım erdem ve faziletlere sahip olmaları gerektiği üzerinde durmuş ve onların ne tür ahlâkî vasıflara sahip olmaları gerektiğini açıklamışlardır. Zira ahlâksız, şahsiyetsiz, riyakâr ve düşük kimseler devlet başkanı veya idareci olduklarında bulundukları konumu hakkıyla temsil edemeyecek ve çevrelerine zarar vereceklerdir. Söz konusu eserlerde yöneticilerin ahlâklı olmasına dair uzun tavsiyelere yer verilmiş olsa da biz burada önemli gördüğümüz birkaç vasıf üzerinde duracağız.
Hiç şüphesiz devlet başkanının sahip olması gereken en önemli ahlâkî meziyetlerden birisi tevazu ve alçakgönüllülüktür. Korkudan karşısında titreyen bir kişiye, “Korkma rahat ol. Ben kral değilim. Ben ancak kuru et yiyen bir kadının oğluyum.” (İbn Mâce, Et’ime 30) diyen Allah Resûlü, bu konuda örnek alınması gereken en güzel kudve-i hasenedir.
Amr b. As’ın Mısır’da yaptırdığı mescide minber koyduğunu öğrenen Hz. Ömer’in ona karşı söylediği şu sözler de yöneticileri halka karşı üstünlük taslamaktan menetmeye yöneliktir: “Bir minber yaptırarak Müslümanların boyunlarının üzerinde yükseldiğin haberini işittim. Sana onların önünde ayakta durman yetmiyor mu ki onları ayaklarının altına alıyorsun. Kesin olarak o minberi kırmanı emrediyorum.” (İbn Haldun, Mukaddime, 1/358)
Yöneticilerin sahip olduğu makamlar, ellerinde tuttukları güç ve iktidar, insanların gösterdikleri ilgi ve alaka gibi faktörler potansiyel birer kibir ve gurur sebebidir. Nitekim bunlara aldanan Firavun, “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” (Nâziât sûresi, 79/24) deme cüretini göstermiştir. Bunun farkında olan Allah dostları ve âlimler, yöneticilerin firavunlaşmaması adına sürekli onlara mütevazi olmalarını tavsiye etmişler; ellerinde tuttukları makam ve mevkilerin geçici olduğunu ve sahip oldukları bütün imkânların bir gün tek tek hesabının sorulacağını hatırlatmışlardır. Zira egoizm bataklığına saplanan ve nefsine müptela olan bir yönetici, kendi hesaplarıyla meşgul olmaktan ve kendi istikbalini düşünmekten bir türlü halkının maslahatlarını düşünmeye fırsat bulamayacaktır.
Bu konuda sıklıkla üzerinde durulan diğer bir ahlâkî meziyet ise yöneticilerin israf ve lüksten uzak durmaları, nefsanî haz ve lezzetlere düşkün olmamalarıdır. Mal, makam ve şöhret sevgisi bütün kalbini kaplayan bir yönetici ancak saraylarla, mükellef sofralarla, şatafatlı eşyalarla, lüks arabalarla/uçaklarla müteselli olacak; bütün bunların elde edilmesi uğruna da milletin malını har vurup harman savuracaktır. Ebu Zer el-Gıfarî, Şam’da yaptırdığı saraydan ötürü Muaviye’nin karşısına çıkmış ve “Eğer bunu halkın malından yaptırdıysan bu hıyanettir; kendi malından yaptırdıysan da israftır.” demiştir.
Nefsinin esiri olmuş yöneticilerden toplumsal huzur için kendi zevklerini ötelemelerini beklemek ancak hayaldir. Bu tür yöneticiler için kendi çıkarlarını koruma ve istikballerini garanti altına alma her şeyin önüne geçeceği için, bunlar ülkeleri adına tam bir talihsizlik ve felâkettir. Ancak nefislerinin bayağı arzularından sıyrılabilmiş, halkın menfaatlerini önceleyen yüce himmet sahibi yöneticilerdir ki başında bulundukları ülkeye huzur, güvenlik ve refah getirebilirler.
Yöneticilerin, rüşvet alma, adam kayırma, yolsuzluk yapma gibi onları ve hatta topyekûn siyasî düzeni yozlaştıracak suç ve günahlardan uzak durmaları da bu konuda en çok üzerinde durulan vasıflardandır. Peygamber Efendimiz (s.a.s) rüşvet alan ve veren kimseyi lanetlediği (Tirmizi, Ahkâm 9) gibi ayrıca, “Bir işe memur tayin ettiğimiz kimse, bizden bir iğne veya ondan daha küçük bir şeyi gizlemiş olsa, bu bir hıyanettir (gulûl), kıyamet günü onu getirecektir.” (Müslim, İmaret 30) şeklindeki hadisleriyle de küçük bir iğnenin bile hesabının sorulacağını ve mahşer meydanında o kişinin rezil edileceğini ifade buyurmuştur. Buna göre acaba millet malını hortumlamak suretiyle ellerinde tuttukları emanetlere hıyanet eden yöneticilerin ahiretteki durumları nasıl olacaktır!
Kamusal vazifeler için yapılan görevlendirmelerde ehliyet ve liyakatin yerini yandaşlık ve tarafgirliğin alması da emanete hıyanetin ayrı bir çeşididir. Nitekim Peygamber Efendimiz, daha ehil birisi olduğu halde başkasına görev veren kimsenin Allah’a, Resûlü’ne ve bütün Müslümanlara ihanet etmiş olacağını ifade buyurmuştur. (Hâkim, el-Müstedrek, 4/104)
7- Halkın Maslahatlarını Gözetme
Hz. Peygamber bir hadislerinde yöneticilerin en önemli özelliklerini şu ifadeleriyle izah etmiştir: “Allah kime Müslümanların işlerinden bir şeyler tevdi eder, o da onların ihtiyaç ve isteklerini karşılar ve onların darlıklarını giderirse, kıyamet gününde Allah da onun ihtiyaç ve isteklerini karşılar ve darlıklarını giderir.” (Tirmizi, Ahkâm 6; Ebû Dâvud, Harac 13)
Öte yandan Allah Resûlü’nün şu hadisleri ise halkı saptıran ve aldatan yöneticileri zemmetmiştir: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum husus, onları yanlış yönlere ve dalâlete sevk edecek yöneticilerdir.” (Ahmed b. Hanbel, 5/278); “Allah bir kimseyi başkaları üzerine yönetici yapar ve o da idaresi altındakileri aldatmış olarak ölürse, Allah ona Cenneti kesinlikle haram eder.” (Buhari, Ahkâm 8, Müslim, İman 227)
Devlet başkanı ve yöneticilerin vilayeti altındaki kimselerle ne ölçüde ilgilenip alakadar olacaklarının ölçüsü ise şu hadis-i şerifte gösterilmiştir: “Ümmetimden Müslümanları idare etmeyi üzerine alan bir kimse kendini ve ailesini koruyup gözettiği gibi yönettiği kimseleri koruyup gözetmedikçe Cennetin kokusunu bile alamaz.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-sagîr, 2/137)
Başka bir hadislerinde ise Efendimiz, “Allahım! Her kim ümmetimin işlerinden bir vazifeyi üzerine alır da onlara kaba davranır, zorluk çıkarırsa Sen de ona aynı muamelede bulun! Her kim de ümmetimin işlerinden bir vazifeyi üzerine alır da onlara iyi davranırsa Sen de ona iyi davran!” (Müslim, İmare 19) şeklindeki ifadeleriyle devlet başkanının halkına karşı yumuşak davranması ve güzel muamelede bulunması gerektiğini hatırlatmıştır.
Selçuklu sultanlarından II. İzzettin Keykavus Mevlana’dan nasihat istediğinde o, şu mukabelede bulunmuştur: “Sana ne öğüt vereyim. Sana çobanlık emretmişler sen ise kurtluk yapıyorsun. Sana bekçilik emretmişler; sen hırsızlık yapıyorsun.” (Ahmet Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, 1/413)
Halkın can ve mal güvenliğinin kendisine emanet edildiği devlet başkanı ve yöneticiler, kendileri bunları tehdit etmeye başladıklarında yukarıdaki hadislerde ifade edildiği üzere ahaliyi aldatmış olacaklardır. İmam Gazzali de ısrarla devlet başkanının kolay ulaşılabilir olması, halkıyla arasına duvar örmemesi, mabeyn-i hümayunun oluşmasına müsaade etmemesi gibi hususların üzerinde durmuş ve halkın huzur ve mutluluğu için geçireceği zamanın nafile ibadetinden daha faziletli olduğunu ifade etmiştir. (Gazzâlî, Nasihatu’l-mülûk, s. 85)
8- Diğer Şartlar
Bütün bunların yanında devlet başkanının görevini hakkıyla yapabilecek ölçüde sağlıklı ve bedenî yeterliliğe sahip olması gerektiği ifade edilmiş, mükellefiyet için gerekli olan akıllı, ergen ve Müslüman olma şartlarını taşıması üzerinde durulmuş ve hür olması gerektiği ifade edilerek köle veya esir durumdaki kişilerin durumu tartışılmıştır.
Devlet başkanıyla ilgili tartışma konusu olan diğer bir şart da erkek olmadır. Ulemanın çoğunluğu bir kısım hadislerden hareketle bu şartı gerekli görürken, bazıları Kur’ân’ın Sebe melikesi Belkıs’tan sitayişle bahsetmesini delil getirerek kadının da devlet başkanı olabileceğini ifade etmişlerdir.
Özellikle ilk dönem İslâm âlimleri devlet başkanının Kureyş kabilesine mensup olması şartını da zikretmişler fakat İmam Bakıllanî ve İbn Haldun gibi âlimler meseleyi farklı yorumlayarak bu şartın kat’i olmadığını veya sonraki dönemler için geçerli olmadığını ifade etmişlerdir.
Etrafında ciddi tartışmalar yer alması hasebiyle bu şartların bir kısmı müstakil çalışmaları gerektireceğinden, bir kısmının ise günümüz şartları itibarıyla pratik değeri bulunmadığından bu kısa açıklamayla iktifa etmek istiyoruz. Fakat burada şu kadarını diyelim ki bu şartlar tamamen yapılan işin en mükemmel şekilde yapılmasıyla ilgili olup işin esasına müteallik değildir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 22.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Kaydol:
Yorumlar (Atom)