Eşini ve 3 yaşındaki oğlunu Ege Denizi’nde kaybeden kanun hükmünde kararname (KHK) mağduru edebiyat öğretmeni Hasan Aksoy sessizliğini mahkemede bozdu: “Ailemi yok eden işkencecilerdir.”
Tarih 28 Temmuz 2018’i gösterdiğinde Ege Denizi’nde, üçü bebek olmak üzere 7 kişi hayatını kaybetti. Sürgüne zorlanan edebiyat öğretmeni Aksoy ve ailesi de batan teknenin içindeydi.
Hasan Aksoy ne 3 yaşındaki oğlunu ne de eşini kurtarabildi. Bir balıkçı teknesi gelip kendisini sudan çıkardığında eşi ve oğlu çoktan hayata gözlerini kapatmıştı.
Hasan Aksoy, hemen o gün gözaltına alındı, daha sonra tutuklanıp hapse gönderildi ve büyük bir sessizliğe gömüldü. Uzun bir süre yaşadıklarını, neden ülkesini terk etmek istediğini ailesi de dahil kimseye anlatmadı. Ta ki hayat arkadaşı Sena Aksoy’un “Çık mahkemede yaşadığımız soykırımı anlat, savunmanı muhakkak yap’ sözünü hatırlayana kadar…
BARTIN'DAKİ İŞKENCECİ POLİSLER
Bold Medya'dan Sevinç Özarslan'ın haberine göre Hasan Aksoy, 21 Mayıs 2019’da Bartın Ağır Ceza Mahkemesi'nde yaptığı ilk savunmasında, ailesiyle birlikte bir tekneye binip ülkesini terk etmesine sebep olanların Bartın emniyet müdürlüğündeki işkenceciler olduğunu söyledi.
Anne Sena Aksoy ve 3 yaşındaki evladı Yusuf Baha'nın mezarları
Aksoy, “Savcı beye söylemek istediğim tek şu var; o kadar işkence yapılan insan var, o kadar işkence altında alınan ifade var ve bu işkencecilerle alakalı yapılan bana bir tane, bir tane bakın, ikinciyi sormuyorum, bir tane işlem göstersinler, Allah rızası için bir tane işlem. Bu işkencecileri korumasınlar. Benim çoluğumun çocuğumun ölmesine sebep olanlar Bartın ilindeki işkencecilerdir. Başka hiç kimse değildir. Eğer Bartın’da işkence olmasaydı sizin tabirinizle ben ne adaletten kaçardım ne de teslim olmazdım.” dedi.
İşkence altında alınan bir ifade nedeniyle kendisi hakkında yakalama kararı çıkarıldığını, ifade verenlerle yüzleşmek istediğini söylemesine rağmen bu taleplerinin kabul edilmediğini yazan Aksoy, “Ufacık Bartın’da bile yapılan işkenceleri hepiniz bilmekte ve görmektesiniz. İnsanların bu durumu mahkeme huzurunda dile getirmelerine rağmen bırakın işlem yapmayı, adeta her dönemin işkencecileri gibi bu dönemin işkencecileri de koruma altına alınmıştır ve bu işkencecilerin kimler olduğu, insanlara hangi zulümleri yaptıkları tek tek anlatılmış ve kayıtlara da girmiştir.” ifadelerini kullandı.
İŞKENCECİLERİN İSİMLERİNİ VERDİ
Aksoy, işkencecileri mahkemede isim vererek şöyle anlattı: Benim ile alakalı aleyhte beyanları olan şahıslar da ilk kollukta baskı altında işkence altındaki, insanlık dışı şartlarda alınan ifadelerini reddediyor hatta bunları yapan kişileri, bu mahkemede huzurlarınızda söylüyorlar. Diyorlar ki, isimlerini Ayhan, İlkay ve Fatih diye bildiğimiz, duyduğumuz kişiler tarafından ve KOM müdürü tarafından bizlere baskı, cebir ve şiddet uygulandı. Ne yazık ki ne kadar söylerse söylesinler mahkeme bu ifadeleri duymuyor!”
“KONUŞ! YOKSA SENİ CENAZEYE GÖNDERMEYİZ”
En son Bartın Kız Meslek Lisesinde edebiyat öğretmenliği yapan Hasan Aksoy, eşi Sena Aksoy ve oğulları Yusuf Baha ile birlikte 28 Temmuz 2018’de Ayvalık’tan Midilli adasına geçmek için bir tekneye bindiler. Tekne adaya varamadan alabora oldu. Toplam 16 kişinin olduğu teknede 7 kişi hayatını kaybetti. Eşi Gökhan Yeni ve daha bebek olan Nurbanu ve Burhan’ı kaybeden Gülfem Yeni de o geceyi yaşayan ve acısını hala taze olan annelerden biri.
Hasan Aksoy olaydan sonra tutuklanıp Balıkesir Burhaniye Cezaevine gönderildi. Bir yıl burada kalan Askoy, geçen yıl Ramazan ayında ailesinin yaşadığı Mersin’e nakil istedi. Hala Tarsus 1 Nolu T Tipi Cezaevinde tutuklu.
Aksoy’a eşinin ve oğlunun cenazesine katılma izni verilmedi. Olaydan sonra alınan ilk ifadesinde “Konuş! Yoksa cenazeye göndermeyiz” denilerek tehdit edildi. Cenazeler için ilk başta araba vermeyen Bursa Belediyesi sosyal medyada yükselen tepkiler nedeniyle geri adım attı. Cenazeler Bursa’dan Sinop’un Durağan ilçesine götürüldü ve cenazelere otopsi yapıldığı için hemen burada defnedildi. Hasan Aksoy, eşine ve oğluna son görevini yerine getiremedi. Annesi, babası ve kardeşleri de cenazeye yetişemedi.
“TÜM POLİTİKACILAR UTANÇ İÇİNDE SUSSUN!”
Hasan Aksoy savunmasında bu olaya da değindi:
“Topluma nasıl bir nefret empoze edilmiş ise, nasıl bir korku verilmiş ise insanlar cenazelere saygı duyma duygusunu dahi yitirmiş hale gelmişler. En basiti bizim olayımız. Gördünüz, yaşadınız, siz de duydunuz hakim bey. Ege’de vefat eden Suriyeli bebek vardı, Aylan Kurdi ve o dönemde onun için timsah gözyaşı dökenler, gözyaşı dökmek için sıraya girenler bütün zevab takımı, en alttan en üste bütün devlet kademeleri kendi vatanının kendi öz evlatları için nasıl bir kini, nasıl bir nefreti içlerinde barındırıyorlarsa bırakın gözyaşı dökmeyi adeta cenazelerine dahi sahip çıkılmama yarışına girildi ve bunlar Bursa’da millete ait olan cenaze araçlarını yine bu milletin kendi öz çocuklarına cenaze nakil aracı verilmedi. Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündeminde bile bazı milletvekilleri insafa gelip konuşma yapmak zorunda kaldı… Günahsız bebelere yapılan zulme sessiz kalmaya gerçekten değer miydi? Şimdi benim hiçbir zaman büyümeyecek evladım, ciğerparem Yusufumun bedenini dahi toprağa verememiş bir babanın feryadı olarak bu ülkenin bütün politikacıları, bütün adalet mekanizması, eğer adalet varsa bütün yetkililer başlarını öne eğsin ve utanç içinde sussun.”
“YAPILAN SOYKIRIMI YÜREĞİME KAZIDINIZ”
Hasan Aksoy, 21 Mayıs 2019’da yaptığı 3 sayfalık bu savunmasından sonra 29 Temmuz 2019’da el yazısıyla 29 sayfadan oluşan ikinci bir savunma daha hazırladı ve 1 Ağustos 2019’da görülen karar duruşmasında kendini tekrar savundu. Tutuklu olmasının TC Anayasası’na aykırı olduğunu maddeler halinde açıklayan Aksoy savunmasının sonunda, evladını ve eşini kaybetmiş bir insan olarak verilecek hiçbir cezanın, acısının yakınından dahi geçemeyeceğini haykırdı:
“Eşimi, çocuğumu, kayıp etmeme rağmen normalde duyulsa gülüp geçilecek sebeplerle beni de tutuklayıp zindana attınız. 2 canımı bile toprağa vermeme müsaade etmeyerek yapılan soykırımı yüreğime kazıdınız. Vereceğiniz hiçbir ceza denizden tekneye çıkardığımda sessizce yatan gözleri bu dünyaya kapanmış bebelere bakarken yaşadığım acının yakınından dahi geçemez. Üç günahsız sabinin ve onlarcasının katili olmak zorunda bırakılan sözde adaletten zaten adalet beklemiyorum. İstediğiniz, önceden belli olan cezayı korkmadan, kahramanca, rahat rahat bana verebilirsiniz. Dedim ya arkamda Allah’tan başka kimse yok…
“MERHAMET ZULMÜN MERHEMİ OLAMAZ”
Sizlerden merhamet istemiyorum, hiç kimsenin şahsıma acımasına ihtiyacım yok, merhamet de zulmün bir parçası, ne bana acıyın ne de soykırıma kurban verdiğim eşime ve çocuğuma!! Merhamet zulmün merhemi olamaz. Bu yazmış olduğum savunma haşirdeki mahkemeyi kübraya bir arzuhaldir. Ve dergahı ilahiyeye de bir şekvadır. Allah elbette adil-i mutlaktır.”
OKUL MÜDÜRÜ ŞİKAYET ETTİ
Önce çalıştığı okul müdürü, sonra da kuzeni tarafından şikayet edildiği için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Hasan Aksoy 10 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Karar 28 Ağustos 2019’da İstinaf Mahkemesi tarafından onaylandı. 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile ihraç edilen Aksoy, “Ben 1 Eylül’de ihraç edildim. 4 Ekim’de aranmam başlamış, arama kararı olmadan firari diye ihbar (24 Ağustos 2016) edilmişim.” demişti.
Hasan Aksoy, 29 Temmuz 2019’da yaptığı 29 sayfadan oluşan ikinci savunmasında hakkındaki ‘suçlama’lara ayrıntılarıyla cevap verdi, tüm iddiaları çürüttü ve “Okulda çalışmak, bankaya para yatırmak, havale, eft yapmak, işkence altındaki tanık beyanları nasıl terör örgütü üyeliğine mesnet edilir? Daha bunları siz evrensel hukukun cari olduğu hiçbir platformda, gerçek mahkemelerde izah edememiş ve tarihin utanç sayfalarına kazınmışken, bu şekilde verilen kararlar paçavralar gibi dökülürken, hadi diyelim kulları kandırdınız da ahirette Allah’ı nasıl kandıracaksınız?” diye sordu.
[Samanyolu Haber] 2.6.2020
Babası KHK Mağduru tutuklu olan 14 yaşındaki Mehmet Fatih kansere yakalandı!
Babası 4 yıldır Yozgat Cezaevi’nde tutuklu olan 14 yaşındaki Mehmet Fatih'in kanser olduğu anlaşıldı.
Babası 4 yıldır Yozgat Cezaevi’nde tutuklu olan 14 yaşındaki Mehmet Fatih yaklaşık 1 aydır karın ağrısı çekiyordu. Doktorlar apandisitten şüphelendi. Ameliyata alındı. Ancak bağırsaklarına kadar yayılmış tümör olduğu fark edildi. Hacettepe’ye sevk edilen Mehmet’in acilen babasına ihtiyacı var. Annesi savcıdan, oğlunun babasını görmesi için izin istedi ancak savcı reddetti. İnsan Hakları Savunucusu HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, konuyla ilgili paylaştığı tweet’inde, “Salih Dedeoğlu KHKlı, Yozgat’ta mahpus. 14 yaşında LGS’ye hazırlanan oğlu M. Fatih’te barsakta kitle çıkıyor. Acilen bugün Hacettepe’ye sevk ediliyor. Dr. ‘şartları sağlarım’ demesine rağmen savcı babanın çocuğu görmesine izin vermiyor. Anne, baba perişan! Baba tahliye edilmeli!” diyor.
14 yaşındaki Mehmet Fatih’in yaşadıklarını öğretmeni sosyal medya hesabında duyurdu. İşte Mehmet’in öğretmeninin yürek yakan paylaşımları; “Var mı ses duyan! İnsanlık dramı yaşanıyor Yozgat’ta! Mehmet Fatih 14 yaşında çok başarlı bir öğrencim. 20 gün sonra sınava girecekti. Bir aydır karnı ağrıyor sürekli hastaneye gidiyordu. En son birkaç gün önce çok sancılandı. Çocuk cerrahı apandisit patlaması diye ameliyata aldı. Fakat bağırsaklara kadar yayılmış tümör gören doktor hemen geri kapattı. Çarşamba sonuç çıkacak fakat çocuk çok kötü durumda. Hacettepe’ye sevk edildi. Babası 4 yıldır hapiste. Oğlunun yanında olamayacak, eli kolu bağlı. Yozgat E tipi C 16’da. Yana yakıla haber bekliyecek.”
SAVCI, BABANIN OĞLUNU GÖRMESİNİ ENGELLEDİ
“Anne bugün çok uğraştı gitmeden babası oğlunu bir kez görsün diye. Savcı izin vermedi. Doktor ‘her türlü tedbiri alırım, tüm hijyen kurallarına dikkat ederim, babayı hastaneye almadan ambulansta olsun evladını gösterelim’ dedi fakat savcı yine de izin vermedi.”
OĞLUMU GÖREYİM, SONRA YİNE TUTUKLAYIN
“Baba tek böbrekle yaşıyor, bir gözü görmüyor buna rağmen ah vah etmedi. Ama bu evlat, ciğer. ‘Uğraşın lütfen beni çıkarsınlar, çocuğum bana özleminden bu hale geldi. Şu zor süreçte yavrumun yanında olayım sonra yine tututklasınlar’ diyor. Lütfen bıraksınlar babayı çocuğa moral lazım.”
[Samanyolu Haber] 2.6.2020
Babası 4 yıldır Yozgat Cezaevi’nde tutuklu olan 14 yaşındaki Mehmet Fatih yaklaşık 1 aydır karın ağrısı çekiyordu. Doktorlar apandisitten şüphelendi. Ameliyata alındı. Ancak bağırsaklarına kadar yayılmış tümör olduğu fark edildi. Hacettepe’ye sevk edilen Mehmet’in acilen babasına ihtiyacı var. Annesi savcıdan, oğlunun babasını görmesi için izin istedi ancak savcı reddetti. İnsan Hakları Savunucusu HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, konuyla ilgili paylaştığı tweet’inde, “Salih Dedeoğlu KHKlı, Yozgat’ta mahpus. 14 yaşında LGS’ye hazırlanan oğlu M. Fatih’te barsakta kitle çıkıyor. Acilen bugün Hacettepe’ye sevk ediliyor. Dr. ‘şartları sağlarım’ demesine rağmen savcı babanın çocuğu görmesine izin vermiyor. Anne, baba perişan! Baba tahliye edilmeli!” diyor.
14 yaşındaki Mehmet Fatih’in yaşadıklarını öğretmeni sosyal medya hesabında duyurdu. İşte Mehmet’in öğretmeninin yürek yakan paylaşımları; “Var mı ses duyan! İnsanlık dramı yaşanıyor Yozgat’ta! Mehmet Fatih 14 yaşında çok başarlı bir öğrencim. 20 gün sonra sınava girecekti. Bir aydır karnı ağrıyor sürekli hastaneye gidiyordu. En son birkaç gün önce çok sancılandı. Çocuk cerrahı apandisit patlaması diye ameliyata aldı. Fakat bağırsaklara kadar yayılmış tümör gören doktor hemen geri kapattı. Çarşamba sonuç çıkacak fakat çocuk çok kötü durumda. Hacettepe’ye sevk edildi. Babası 4 yıldır hapiste. Oğlunun yanında olamayacak, eli kolu bağlı. Yozgat E tipi C 16’da. Yana yakıla haber bekliyecek.”
SAVCI, BABANIN OĞLUNU GÖRMESİNİ ENGELLEDİ
“Anne bugün çok uğraştı gitmeden babası oğlunu bir kez görsün diye. Savcı izin vermedi. Doktor ‘her türlü tedbiri alırım, tüm hijyen kurallarına dikkat ederim, babayı hastaneye almadan ambulansta olsun evladını gösterelim’ dedi fakat savcı yine de izin vermedi.”
OĞLUMU GÖREYİM, SONRA YİNE TUTUKLAYIN
“Baba tek böbrekle yaşıyor, bir gözü görmüyor buna rağmen ah vah etmedi. Ama bu evlat, ciğer. ‘Uğraşın lütfen beni çıkarsınlar, çocuğum bana özleminden bu hale geldi. Şu zor süreçte yavrumun yanında olayım sonra yine tututklasınlar’ diyor. Lütfen bıraksınlar babayı çocuğa moral lazım.”
[Samanyolu Haber] 2.6.2020
Virüse yakalanan gazeteci Çetin Çiftçi cezaevine tekrar gönderildi!
Sincan Cezaevi'nde koronavirüse yakalanan ve hastaneye kaldırılan gazeteci Çetin Çiftçi, tekrar hapishaneye gönderildi. Ailesi, 21 gündür kendisinden haber alamıyor.
Eylül 2019’da tutuklanan ve 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Bugün gazetesi TBMM muhabiri Çetin Çiftçi, kaldığı Sincan Cezaevi’nde rahatsızlandı. İlk olarak karantina koğuşuna konulan Çiftçi, durumu kötüleşince 13 Mayıs’ta Dışkapı hastaneye kaldırıldı. Böbrek ve kalp rahatsızlıkları olan Çiftçi’nin, hastanede yapılan koronavirüs testi pozitif çıktı. Eşi Selda Çiftçi, durumu hakkında bilgi almak için hastaneye gittiğinde bir gardiyan tarafından, “Niye buraya geldiniz, niye ısrar ediyorsunuz, tutanak tutarım bir yıl görüş hakkınız olmaz” şeklinde tehdit edildi. Eşinin, doktorlarla görüşüp bilgi alması engellendi. Gazeteci Çiftçi’nin, hiç bir açıklama yapılmadan 27 Mayıs’ta tekrar cezaevine gönderildiği öğrenildi. Ailesi, 21 gündür kendisinden hiç bir haber alamıyor, sağlık durumunu bilmiyor. Telefonla dahil görüştürülmüyor.
GÜNLERCE HASTANEDE TEK BAŞINA KALDI
Gazeteci Çetin Çiftçi’nin cezaevine girdikten sonra sağlık durumu hızla kötüleşmeye başladı. Daha önce kalp krizi ve iki kez kalp spazmı geçiren Çiftçi, cezaevinde de üç kez kalp ritm bozukluğu nedeniyle hastaneye sevk edildi. Böbreklerinden de tedavi görmeye başladı. Ailesi, Sağlık Bakanlığı’ndan bulaşıcı hastalıklarla ilgili temas zincirinin tespiti için yapılan “Filyasyon” çalışması için gelen telefonla Çiftçi’nin virüse yakalandığını öğrendi. Selda Çiftçi, özel çabalarıyla eşinin Dışkapı Hastanesi’ne kaldırıldığını belirledi. Eşinin durumu hakkında bilgi almaya gittiğinde bir gardiyan tarafından olayı kurcalamaması için tehdit edildi. Doktorlardan bilgi alması engellendi. Günlerce hastanede tek başına kalan Çiftçi’nin 27 Mayıs’ta tekrar Sincan Cezaevi’ne gönderildiği öğrenildi.
“21 GÜNDÜR EŞİMİN SESİNİ DUYMUYORUM”
Selda Çiftçi, “bilgi almak için 28 Mayıs’ta cezaevini aradığımda 1 Haziran’da telefon görüşü olacağını söylediler. Daha sonra ‘telefon kaydınız, belgeler yok, görüşme olamaz’ denildi. 21 gündür eşimin sesini duymuyorum. Eşim 4 Mayıs’tan bu yana tek başına hastane odasında, cezaevinde karantinada. Şu an sağlık durumuyla ilgili bilgi alamıyorum. Görüştürülmüyoruz. Mahkemeye verdiğimiz dilekçeler sonuçlanmadı. 2. bir test yapıldığı ve virüs testinin negatif çıktığı söyleniyor. Fakat kendiyle görüşemediğim için hiç bilemiyoruz.” dedi.
MECLİS MUHABİRLİĞİ YAPIYORDU
Gazeteci Çetin Çiftçi’nin 20, 13 ve 6 yaşında üç çocuğu bulunuyor. Kapatılan Bugün Gazetesi’nde Meclis Muhabiri olarak çalıştığı gerekçesiyle tutuklanan Çiftçi, Eylül 2019’da gözaltına alındı. Yargılaması çok hızlı süren çiftçi Şubat 2020’de yargılandığı Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “örgüt üyeliği” gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ailesi, maddi imkansızlıklardan Ankara’dan taşınarak memleketleri Malatya’ya dönmek zorunda kaldı.
[Samanyolu Haber] 2.6.2020
Eylül 2019’da tutuklanan ve 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Bugün gazetesi TBMM muhabiri Çetin Çiftçi, kaldığı Sincan Cezaevi’nde rahatsızlandı. İlk olarak karantina koğuşuna konulan Çiftçi, durumu kötüleşince 13 Mayıs’ta Dışkapı hastaneye kaldırıldı. Böbrek ve kalp rahatsızlıkları olan Çiftçi’nin, hastanede yapılan koronavirüs testi pozitif çıktı. Eşi Selda Çiftçi, durumu hakkında bilgi almak için hastaneye gittiğinde bir gardiyan tarafından, “Niye buraya geldiniz, niye ısrar ediyorsunuz, tutanak tutarım bir yıl görüş hakkınız olmaz” şeklinde tehdit edildi. Eşinin, doktorlarla görüşüp bilgi alması engellendi. Gazeteci Çiftçi’nin, hiç bir açıklama yapılmadan 27 Mayıs’ta tekrar cezaevine gönderildiği öğrenildi. Ailesi, 21 gündür kendisinden hiç bir haber alamıyor, sağlık durumunu bilmiyor. Telefonla dahil görüştürülmüyor.
GÜNLERCE HASTANEDE TEK BAŞINA KALDI
Gazeteci Çetin Çiftçi’nin cezaevine girdikten sonra sağlık durumu hızla kötüleşmeye başladı. Daha önce kalp krizi ve iki kez kalp spazmı geçiren Çiftçi, cezaevinde de üç kez kalp ritm bozukluğu nedeniyle hastaneye sevk edildi. Böbreklerinden de tedavi görmeye başladı. Ailesi, Sağlık Bakanlığı’ndan bulaşıcı hastalıklarla ilgili temas zincirinin tespiti için yapılan “Filyasyon” çalışması için gelen telefonla Çiftçi’nin virüse yakalandığını öğrendi. Selda Çiftçi, özel çabalarıyla eşinin Dışkapı Hastanesi’ne kaldırıldığını belirledi. Eşinin durumu hakkında bilgi almaya gittiğinde bir gardiyan tarafından olayı kurcalamaması için tehdit edildi. Doktorlardan bilgi alması engellendi. Günlerce hastanede tek başına kalan Çiftçi’nin 27 Mayıs’ta tekrar Sincan Cezaevi’ne gönderildiği öğrenildi.
“21 GÜNDÜR EŞİMİN SESİNİ DUYMUYORUM”
Selda Çiftçi, “bilgi almak için 28 Mayıs’ta cezaevini aradığımda 1 Haziran’da telefon görüşü olacağını söylediler. Daha sonra ‘telefon kaydınız, belgeler yok, görüşme olamaz’ denildi. 21 gündür eşimin sesini duymuyorum. Eşim 4 Mayıs’tan bu yana tek başına hastane odasında, cezaevinde karantinada. Şu an sağlık durumuyla ilgili bilgi alamıyorum. Görüştürülmüyoruz. Mahkemeye verdiğimiz dilekçeler sonuçlanmadı. 2. bir test yapıldığı ve virüs testinin negatif çıktığı söyleniyor. Fakat kendiyle görüşemediğim için hiç bilemiyoruz.” dedi.
MECLİS MUHABİRLİĞİ YAPIYORDU
Gazeteci Çetin Çiftçi’nin 20, 13 ve 6 yaşında üç çocuğu bulunuyor. Kapatılan Bugün Gazetesi’nde Meclis Muhabiri olarak çalıştığı gerekçesiyle tutuklanan Çiftçi, Eylül 2019’da gözaltına alındı. Yargılaması çok hızlı süren çiftçi Şubat 2020’de yargılandığı Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “örgüt üyeliği” gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ailesi, maddi imkansızlıklardan Ankara’dan taşınarak memleketleri Malatya’ya dönmek zorunda kaldı.
[Samanyolu Haber] 2.6.2020
Döviz yumurtlayan tavuk krizde! [Turhan Bozkurt]
Ticaret Bakanlığı ihracat verilerini artık sessiz sedasız ilan ediyor. Şehir şehir dolaşıp kameralar önünde açıklanacak kadar parlak tablo kalmadı tabii...
"İhracatın niçin senelerdir 160-170 milyar dolar arasına sıkışıp kaldığına?" dair soruları işler yolunda iken sormayınca Koronavirüs gibi bütün dünyayı kasıp kavuran bir salgında ilk teslim bayrağını çeken kale ihracat oldu.
Her ay bir önceki ayı mumla aratıyor. Martta yüzde 18 azalan ihracat, nisanda yüzde 41 gibi tarihi bir düşüş rekoruna imza atmıştı.
MAYISTA HÜSRAN: YÜZDE 40,9 AZALDI
Mayıs ayında da buna yakın bir netice bekleniyordu ki Ticaret Bakanlığı "hüsran" denilebilecek ihracat verilerini yazılı olarak ilan etti. İhracat mayı geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 40,9 düştü.
İhracat mayısta 9 milyar 964 milyon dolar seviyesine indi. Dış ticaret açığı 3 milyar 442 milyon dolara yükseldi.
Aynı dönemde ithalatta gerileme daha sınırlı kaldı. İthalat yüzde 27,7 geriledi. 1 Ocak-31 Mayıs 2019 tarihleri arasındaki dönemde Türkiye 76,6 milyar dolar ihracat geliri elde etmişti.
İhracat yolu ile elde edilen döviz geliri 2020 yılının aynı döneminde ise 61,2 milyar dolara geriledi. İlk 5 ayda daralma yüzde 19,7. Daralmayı ocak ve şubat aylarındaki ihracat artışı minimize etti. Ancak dünya ekonomisinde daralma tahminleri her ay yükseltiliyor.
Dünya yıllık yüzde 4 ila yüzde 5 arasında küçülecek. Bu şartlarda ihracatta daha önce açıklanan aylık hedefler tutsa bile sene sonunda çift haneli daralma ile kapatılacak.
AB DARALDI, İHRACAT SERT DÜŞTÜ
İhracat martta yüzde 18, nisanda yüzde 41 azaldığında Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, "En kötü geride kaldı." demişti. Pekcan mayıstaki çöküşü de aynı cümlelerle savuşturmaya kalktı.
İhracattaki gerileme Türkiye'nin döviz açığına çare bulmasını daha da zorlaştırıyor.
Korona yüzünden her ülke kan ağlarken ihracatta artış mı bekleniyordu? İhracat düşüşünde Türkiye'nin ana ihraç pazarı (yüzde 52) olan Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde milli gelirin Korona salgını sebebiyle yüzde 7'ye yakın daralması etkili oldu.
Almanya için daralma tahmini yüzde 7'yi buluyor. 1 numaralı ihracat pazarının bu kadar sert daralması Türkiye için sipariş iptali, fabrikaların kapanması ve artan işsizlik anlamına geliyor.
Fransa ekonomisi yüzde 8 daralacak tahmini bile artık iyimser kalıyor. Küçülmenin yüzde 12'yi bulabileceği belirtiliyor.
TURİZMDE TARİHİN EN BÜYÜK BUHRANI
Amerika 2020'nin ilk üç ayında yüzde 4,8 daralmıştı. İhracat gibi döviz yumurtlayan bir başka kalem olan turizm de Korona'da yerle bir oldu.
Haziran-temmuz tatil sezonunun zirve yaptığı aylar olmasına rağmen sahiller bomboş.
Ortalama 35 milyar dolar geliri ile turizmde ilk 10 ülke arasında yer alan Türkiye, 2020'yi 20 milyar dolar ile kapatabilirse öpüp başına koyacak.
Döviz gelirleri çakılırken hükûmetin buna dair herhangi bir reçetesi yok.
İnşaat lobisini çukurdan çıkarmak ve elde kalan 3 milyona yakın konutu satabilmek için kamu bankalarına talimatla kredi dağıttırıyor.
Tatil kredisi de düşünülmüş üstelik. İşsizlik yüzde 14'ü geçmiş, petrol fiyatları 1990'lardan bu yana en düşük seviyeye gerilemiş, doğalgaz yarı yarıya ucuzlamış...
MADEM PARA VAR, NİYE DÖVİZE YÜZDE 1 VERGİ GETİRİLDİ!
Buna rağmen akaryakıt mamûllerine her hafta zam yapılıyor. Doğalgaz ve elektrikte 2018 ve 2019 senelerinde gelen rekor zamlardan hiçbiri geri alınmadı.
Gümrük Vergisi'ne yapılan ilave zamlar içeride zam yağmuruna dönüştü. Yetmedi döviz, altın, gümüş ve diğer emtia alırken yüzde 1 Kambiyo Vergisi getirildi.
Madem para var bunlar neyin nesi!
Vergi artışlarının yanı sıra enerji başta olmak üzere artan girdi maliyetleri karşısında çaresiz kalan sanayici, esnaf ve çiftçi hükûmetin umurunda bile değil. Varsa yoksa inşaat! Varsa yoksa tüketim...
Üretmeden harcamanın Türkiye'yi 450 milyar dolar net döviz borçlusu hâline getirdi. Amma velâkin ders çıkarmak şöyle dursun, Korona salgınının ortasında aynı hatalı yolda gazı sonuna kadar köklüyorlar.
Kasasında beş kuruş kalmamış ve yardım bekleyen vatandaşa para yerine, IBAN numarası yollayan hükûmet "Şimdi tatil kredisi al, iki yıl sonra öde!" diyor.
Bu yaman çelişki çok veciz bir atasözümüzü hatırlatıyor.
Anladınız siz onu...
[Turhan Bozkurt] 2.6.2020 [Samanyolu Haber]
"İhracatın niçin senelerdir 160-170 milyar dolar arasına sıkışıp kaldığına?" dair soruları işler yolunda iken sormayınca Koronavirüs gibi bütün dünyayı kasıp kavuran bir salgında ilk teslim bayrağını çeken kale ihracat oldu.
Her ay bir önceki ayı mumla aratıyor. Martta yüzde 18 azalan ihracat, nisanda yüzde 41 gibi tarihi bir düşüş rekoruna imza atmıştı.
MAYISTA HÜSRAN: YÜZDE 40,9 AZALDI
Mayıs ayında da buna yakın bir netice bekleniyordu ki Ticaret Bakanlığı "hüsran" denilebilecek ihracat verilerini yazılı olarak ilan etti. İhracat mayı geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 40,9 düştü.
İhracat mayısta 9 milyar 964 milyon dolar seviyesine indi. Dış ticaret açığı 3 milyar 442 milyon dolara yükseldi.
Aynı dönemde ithalatta gerileme daha sınırlı kaldı. İthalat yüzde 27,7 geriledi. 1 Ocak-31 Mayıs 2019 tarihleri arasındaki dönemde Türkiye 76,6 milyar dolar ihracat geliri elde etmişti.
İhracat yolu ile elde edilen döviz geliri 2020 yılının aynı döneminde ise 61,2 milyar dolara geriledi. İlk 5 ayda daralma yüzde 19,7. Daralmayı ocak ve şubat aylarındaki ihracat artışı minimize etti. Ancak dünya ekonomisinde daralma tahminleri her ay yükseltiliyor.
Dünya yıllık yüzde 4 ila yüzde 5 arasında küçülecek. Bu şartlarda ihracatta daha önce açıklanan aylık hedefler tutsa bile sene sonunda çift haneli daralma ile kapatılacak.
AB DARALDI, İHRACAT SERT DÜŞTÜ
İhracat martta yüzde 18, nisanda yüzde 41 azaldığında Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, "En kötü geride kaldı." demişti. Pekcan mayıstaki çöküşü de aynı cümlelerle savuşturmaya kalktı.
İhracattaki gerileme Türkiye'nin döviz açığına çare bulmasını daha da zorlaştırıyor.
Korona yüzünden her ülke kan ağlarken ihracatta artış mı bekleniyordu? İhracat düşüşünde Türkiye'nin ana ihraç pazarı (yüzde 52) olan Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde milli gelirin Korona salgını sebebiyle yüzde 7'ye yakın daralması etkili oldu.
Almanya için daralma tahmini yüzde 7'yi buluyor. 1 numaralı ihracat pazarının bu kadar sert daralması Türkiye için sipariş iptali, fabrikaların kapanması ve artan işsizlik anlamına geliyor.
Fransa ekonomisi yüzde 8 daralacak tahmini bile artık iyimser kalıyor. Küçülmenin yüzde 12'yi bulabileceği belirtiliyor.
TURİZMDE TARİHİN EN BÜYÜK BUHRANI
Amerika 2020'nin ilk üç ayında yüzde 4,8 daralmıştı. İhracat gibi döviz yumurtlayan bir başka kalem olan turizm de Korona'da yerle bir oldu.
Haziran-temmuz tatil sezonunun zirve yaptığı aylar olmasına rağmen sahiller bomboş.
Ortalama 35 milyar dolar geliri ile turizmde ilk 10 ülke arasında yer alan Türkiye, 2020'yi 20 milyar dolar ile kapatabilirse öpüp başına koyacak.
Döviz gelirleri çakılırken hükûmetin buna dair herhangi bir reçetesi yok.
İnşaat lobisini çukurdan çıkarmak ve elde kalan 3 milyona yakın konutu satabilmek için kamu bankalarına talimatla kredi dağıttırıyor.
Tatil kredisi de düşünülmüş üstelik. İşsizlik yüzde 14'ü geçmiş, petrol fiyatları 1990'lardan bu yana en düşük seviyeye gerilemiş, doğalgaz yarı yarıya ucuzlamış...
MADEM PARA VAR, NİYE DÖVİZE YÜZDE 1 VERGİ GETİRİLDİ!
Buna rağmen akaryakıt mamûllerine her hafta zam yapılıyor. Doğalgaz ve elektrikte 2018 ve 2019 senelerinde gelen rekor zamlardan hiçbiri geri alınmadı.
Gümrük Vergisi'ne yapılan ilave zamlar içeride zam yağmuruna dönüştü. Yetmedi döviz, altın, gümüş ve diğer emtia alırken yüzde 1 Kambiyo Vergisi getirildi.
Madem para var bunlar neyin nesi!
Vergi artışlarının yanı sıra enerji başta olmak üzere artan girdi maliyetleri karşısında çaresiz kalan sanayici, esnaf ve çiftçi hükûmetin umurunda bile değil. Varsa yoksa inşaat! Varsa yoksa tüketim...
Üretmeden harcamanın Türkiye'yi 450 milyar dolar net döviz borçlusu hâline getirdi. Amma velâkin ders çıkarmak şöyle dursun, Korona salgınının ortasında aynı hatalı yolda gazı sonuna kadar köklüyorlar.
Kasasında beş kuruş kalmamış ve yardım bekleyen vatandaşa para yerine, IBAN numarası yollayan hükûmet "Şimdi tatil kredisi al, iki yıl sonra öde!" diyor.
Bu yaman çelişki çok veciz bir atasözümüzü hatırlatıyor.
Anladınız siz onu...
[Turhan Bozkurt] 2.6.2020 [Samanyolu Haber]
Genel Manasıyla Rahmet ve Kur’an’da Rahmet Kavramı... [Hüseyin Yağmur]
Sevgili dostlar, Ramazan’da mukabelede Kur’an okurken dikkatimi üzerine celbeden bir kelime beni bir Ramazan meşgul etti.
Daha önce aynı durumu bir hac sırasında yaşamıştım, “suhriyye”, “istihza” kavramları hac boyunca her gün okuduğum cüzlerde odaklandığım kavram olmuştu.. Onu bir başka yazının konusu yaparız daha sonra inşallah..
Sürekli duyduğumuz, dilimizde çokça kullandığımız ama manasını ve çerçevesini bilemediğimiz bir kelime, kim bilir belki de bana öyle..Sizleri tenzih edeyim.. Kur’an okurken merak ettiğim, araştırdıkça da çerçevesi alabildiğine genişleyen bir kavram olarak gördüm..
Lafı uzatmadan söyleyeyim: Rahmet kelimesi veya kavramı..
Merakımı mucip olan ayet, Kehf suresindeki Ashabı Kehfi anlatan ayetlerde geçen şu ifade: “Vakta ki o genç yiğitler mağaraya çekildiler. Şöyle niyaz ettiler: “Yüce Rabbimiz! Katından bir rahmet ver ve şu dâvamızda doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle bize!” (Kehf suresi, 10)
Bu gençlerin istediği rahmet nasıl bir şeydi ki diye başladım “rahmet” kelimesini araştırmaya..Rahmet acaba Kur’an’da hangi anlamlarda kullanılmıştı..Rahmet derken neler kastediliyordu..Araştırdıkça rahmetin ne kadar geniş manalarda kullanıldığını gördüm..
Arapçada ra-hi-me fiili birine merhamet etmek, esirgemek, birini affetmek manalarına geliyor.. Rahmet ise sözlükte merhamet, acımak, lütuf, mağfiret, esirgemek, yardım, rikkat sahibi olmak, şefkat ve yardımcı olmak anlamlarına geliyor.
Merhamet ve yakınlık anlamında ana rahmine rahim denilmiş, yine akrabalık bağı olarak sıla-ı rahim kullanılmakta..
Arapçada “Allah bir kuluna rahmet etsin” demek, Allah o kuluna nimet versin, lütuf ve ihsanda bulunsun manasına geliyor..
Cenabı Allah kendisini bize tanıtırken, yalnızca zatına mahsus özel ismi Rahman sıfatıyla ve Rahim ismiyle tanıtıyor ve “rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (A’raf suresi, 156) buyuruyor..
Rahman; çok merhamet eden, iyiliği her şeyi kuşatan, rahmeti her şeyi içine alan, iyiye de kötüye de rahmetiyle muamelede bulunmada fark gözetmeyen anlamına yorumlanmış.
Rahmet kelimesi, Kur’an’da sayabildiğim kadarıyla çeşitli türevleriyle birlikte 338 defa zikredilmiş.. Rahmet kelimesi 114, Rahman 57 ve Rahim ise 115 yerde geçiyor..
Rahmet kelimesi/ kavramı Kur’an’da genelde şu şekilde kullanılmış.
Allah’ın merhameti, ihsanı, nimeti, iyiliği anlamında 71 yerde en çok bu anlamda kullanıldığını görüyoruz..
Kur’an’ın insanlara Allah’ın rahmetinin tezahürü olarak zikredilmesi, Tevrat’ın, yine o rahmetle anılması, kısaca vahyin insanlara rahmet oluşu üzerinde durulmuş..
Yağmurun dilimizde rahmet diye anılması da yine o merhametin bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır..
Ayrıca rahmet, vahy, peygamberlik, inananların cennete sokulmaları, cennet ve nimetleri, iman, hidayet, müminlerin hayır, itaat ve istikamette muvaffakiyet göstermeleri, Mekke’den çıkıp Medine’ye hicret edebilmek, müşriklerden iman etmek isteyenlerin bunu başarması, bir çok Mekke’linin İslama girmesi.. gibi pek çok anlamda kullanılmış..
Kur’an’ın rahmet oluşu..
“Sen bu kitabın senin kalbine indirileceğini hiç ümid etmiş değildin. O, ancak Rabbinden bir rahmet eseri olarak gönderildi.” (Kasas suresi, 86); “Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.” (İsra suresi, 82)
“Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, müminlere doğru yolu gösteren bir hidâyet ve rahmet geldi. De ki: “Allah’ın lütfuyla, rahmetiyle, evet sadece bununla sevinin! Çünkü bu, insanların dünya malı olarak topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.” (Yunus suresi, 57 –58)
Yazımızın baş tarafında bahsettiğimiz Ashab-ı Kehf’in Allah’tan istediği rahmeti, “Madem ki onları ve onların Allah’tan başka taptıkları putları terk ettiniz, haydi öyleyse mağaraya çekilin ki Rabbiniz rahmetini üzerinize yaysın, işinizde size kolaylık ve fayda ihsan etsin.” (Kehf suresi, 16) deyip saray çevresindeki sahip oldukları konumu ve nimetleri ellerinin tersiyle itip mağaraya sığınmaları, 300 artı 9 sene uyutulduktan sonra uyandırılmaları, 3 asır önce terk ettikleri toplumdaki değişimi görmeleri, verdikleri mücadelenin o toplumda değişim kıvılcımını ateşlemiş olması, o topluma öldükten sonra tekrar dirilme konusunda canlı bir örnek teşkil etmeleri.. gibi daha pek çok şeyi o rahmetin tezahürüne vesile olması şeklinde yorumlayabiliriz.
Rahmet konusu çok geniş, üzerinde pek çok tezler yazılmış bir konu.. Daha fazla bilgi için bu konuda yazılmış tezlere müracaat edilebilir..
Cenabı Allah herbirimize o rahmetten azami istifade lütfeylesin.. Amin..
Efendimizin rahmet oluşunu ayrıca başka bir yazımızda ele almaya çalışacağız..
[Hüseyin Yağmur] 2.6.2020 [Samanyolu Haber]
Daha önce aynı durumu bir hac sırasında yaşamıştım, “suhriyye”, “istihza” kavramları hac boyunca her gün okuduğum cüzlerde odaklandığım kavram olmuştu.. Onu bir başka yazının konusu yaparız daha sonra inşallah..
Sürekli duyduğumuz, dilimizde çokça kullandığımız ama manasını ve çerçevesini bilemediğimiz bir kelime, kim bilir belki de bana öyle..Sizleri tenzih edeyim.. Kur’an okurken merak ettiğim, araştırdıkça da çerçevesi alabildiğine genişleyen bir kavram olarak gördüm..
Lafı uzatmadan söyleyeyim: Rahmet kelimesi veya kavramı..
Merakımı mucip olan ayet, Kehf suresindeki Ashabı Kehfi anlatan ayetlerde geçen şu ifade: “Vakta ki o genç yiğitler mağaraya çekildiler. Şöyle niyaz ettiler: “Yüce Rabbimiz! Katından bir rahmet ver ve şu dâvamızda doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle bize!” (Kehf suresi, 10)
Bu gençlerin istediği rahmet nasıl bir şeydi ki diye başladım “rahmet” kelimesini araştırmaya..Rahmet acaba Kur’an’da hangi anlamlarda kullanılmıştı..Rahmet derken neler kastediliyordu..Araştırdıkça rahmetin ne kadar geniş manalarda kullanıldığını gördüm..
Arapçada ra-hi-me fiili birine merhamet etmek, esirgemek, birini affetmek manalarına geliyor.. Rahmet ise sözlükte merhamet, acımak, lütuf, mağfiret, esirgemek, yardım, rikkat sahibi olmak, şefkat ve yardımcı olmak anlamlarına geliyor.
Merhamet ve yakınlık anlamında ana rahmine rahim denilmiş, yine akrabalık bağı olarak sıla-ı rahim kullanılmakta..
Arapçada “Allah bir kuluna rahmet etsin” demek, Allah o kuluna nimet versin, lütuf ve ihsanda bulunsun manasına geliyor..
Cenabı Allah kendisini bize tanıtırken, yalnızca zatına mahsus özel ismi Rahman sıfatıyla ve Rahim ismiyle tanıtıyor ve “rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (A’raf suresi, 156) buyuruyor..
Rahman; çok merhamet eden, iyiliği her şeyi kuşatan, rahmeti her şeyi içine alan, iyiye de kötüye de rahmetiyle muamelede bulunmada fark gözetmeyen anlamına yorumlanmış.
Rahmet kelimesi, Kur’an’da sayabildiğim kadarıyla çeşitli türevleriyle birlikte 338 defa zikredilmiş.. Rahmet kelimesi 114, Rahman 57 ve Rahim ise 115 yerde geçiyor..
Rahmet kelimesi/ kavramı Kur’an’da genelde şu şekilde kullanılmış.
Allah’ın merhameti, ihsanı, nimeti, iyiliği anlamında 71 yerde en çok bu anlamda kullanıldığını görüyoruz..
Kur’an’ın insanlara Allah’ın rahmetinin tezahürü olarak zikredilmesi, Tevrat’ın, yine o rahmetle anılması, kısaca vahyin insanlara rahmet oluşu üzerinde durulmuş..
Yağmurun dilimizde rahmet diye anılması da yine o merhametin bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır..
Ayrıca rahmet, vahy, peygamberlik, inananların cennete sokulmaları, cennet ve nimetleri, iman, hidayet, müminlerin hayır, itaat ve istikamette muvaffakiyet göstermeleri, Mekke’den çıkıp Medine’ye hicret edebilmek, müşriklerden iman etmek isteyenlerin bunu başarması, bir çok Mekke’linin İslama girmesi.. gibi pek çok anlamda kullanılmış..
Kur’an’ın rahmet oluşu..
“Sen bu kitabın senin kalbine indirileceğini hiç ümid etmiş değildin. O, ancak Rabbinden bir rahmet eseri olarak gönderildi.” (Kasas suresi, 86); “Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.” (İsra suresi, 82)
“Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, müminlere doğru yolu gösteren bir hidâyet ve rahmet geldi. De ki: “Allah’ın lütfuyla, rahmetiyle, evet sadece bununla sevinin! Çünkü bu, insanların dünya malı olarak topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.” (Yunus suresi, 57 –58)
Yazımızın baş tarafında bahsettiğimiz Ashab-ı Kehf’in Allah’tan istediği rahmeti, “Madem ki onları ve onların Allah’tan başka taptıkları putları terk ettiniz, haydi öyleyse mağaraya çekilin ki Rabbiniz rahmetini üzerinize yaysın, işinizde size kolaylık ve fayda ihsan etsin.” (Kehf suresi, 16) deyip saray çevresindeki sahip oldukları konumu ve nimetleri ellerinin tersiyle itip mağaraya sığınmaları, 300 artı 9 sene uyutulduktan sonra uyandırılmaları, 3 asır önce terk ettikleri toplumdaki değişimi görmeleri, verdikleri mücadelenin o toplumda değişim kıvılcımını ateşlemiş olması, o topluma öldükten sonra tekrar dirilme konusunda canlı bir örnek teşkil etmeleri.. gibi daha pek çok şeyi o rahmetin tezahürüne vesile olması şeklinde yorumlayabiliriz.
Rahmet konusu çok geniş, üzerinde pek çok tezler yazılmış bir konu.. Daha fazla bilgi için bu konuda yazılmış tezlere müracaat edilebilir..
Cenabı Allah herbirimize o rahmetten azami istifade lütfeylesin.. Amin..
Efendimizin rahmet oluşunu ayrıca başka bir yazımızda ele almaya çalışacağız..
[Hüseyin Yağmur] 2.6.2020 [Samanyolu Haber]
Güzel gören güzel düşünür [Abdullah Aymaz]
Üstad Bediüzzaman Hazretleri 1911’de neşredilen Münazarat isimli kitabında şöyle bir tesbitte bulunuyor: “Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır.”
109 sene sonra bir uzman psikolog bu sözü yorumlarken diyor ki:
Herşey beyinde başlıyor. Beyin üst komutan… Bilinç altı, beynin emrinde, emre âmade bir vaziyette beyinden gelecek emirleri bekliyor… Eğer beyinden negatif, kötü düşünceler çıkarsa, şuur altımız onlara cevap aramak için işe başlıyor. Mesela: “Ben neden üzgünüm? Ben neden karar vermekte zorlanıyorum? Benim neden ellerim titriyor? Benim niye sözler boğazımda düğümleniyor?” diye menfi, negatif sorular beyinden çıkıyorsa, bu sefer şuur altı bu olumsuz sorulara cevap araştırır. Hemen ne kadar geçmişte kalan olumsuzluklar varsa, onları alıp beyne arzeder. Bu sefer beyin daha derin ve kötü bir gerginlik içine girer. Böylece kısır bir döngü başlar. Bu böyle devam ettikçe insan içine kapanır ve her kötü ve negatif şeyi içine atar… Ata ata, içi iyice şişer ve bir zaman öyle olur ki, artık patlar. Bu asabî gerginlik ve patlama bir melenkolik durum ortaya çıkar.
Bütün bu olanları üç D formülü ile şöyle ifade edebiliriz:
Düşünceler… Duygular… Davranışlar… Yani negatif düşüncelerden, negatif duygular doğar. Negatif duygulardan da negatif davranışlar meydana gelir. Ama bu olumsuzluklara karşı eğer pozitif, iyi düşünceler olursa iyi duygular meydana gelir. İyi duygulardan da beyinden gelen emirler şuuraltına gelince, o da emir eri gibi geçmişten güzellikleri tarayıp bulup çıkararak cevap vermeye bakar. Böylece sâlih daire dönmeye başlar ve bu davranışlara yansır ve olumlu daire durmadan dönmeye başlar… Sağlığı ve moral gücü ile bu çeşit insanlar hem kendilerine hem topluma faydalı olurlar. Evet aynen bir asırdan fazla bir zaman önce, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin “Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören, hayatından lezzet alır.” diye ifade ettiği gerçeğe geliyoruz.
Onun için biz önce kendimize bir söz vermeliyiz ve menfi, negatif hiçbir şey düşünmemeye ahdetmeliyiz hem de bu ahde sadık kalmalıyız. Eğer herhangi bir şekilde kaşlar çatıldı, yüz asıldı, alın dürüldü, omuz düştü ise, sağ kolu kaldırıp müsbet, pozitif şeyler düşünmeye ve olumlu, ümit dolu tasavvurlara yönelmeye gayret etmeye başlamak gerekir…
Evet bu görüş, uzman psikolog görüşü…
Unutmayalım ki, büyük olaylar, büyük hizmetler bir takım sıkıntılar, acılar, elemler ve travmalarla beraber gelir ve gelişir. Travma geçirenlerimizin bu durumdan, şuuraltına yanlış emirler veren beynin yanlış düşüncelerinden kurtulması lâzım… Kendisiyle barışması gerekir. Kendisiyle insanın barışması ne demektir? Yani hatalarıyla, kusurlarıyla kendisini kabullenip sahip çıkması demektir. Çünkü Cenab-ı Hak insanı ahsen-i takvim potansiyelinde yaratmıştır. Pek çok güzel duygularla donattığı gibi, imtihan gereği tehlikeli madenler hükmünde, şehvet, gazap, inat gibi duyguları da bu yapının içine yerleştirmiştir. Çünkü insan, melek değildir. Meleklerde öyle zararlı madenler hükmünde duygular olmadığı için, makamları sabittir; onlarda yükselme ve düşme olmaz. Onlar düz yolda yürüyenler gibidir…
İnsanlar ise kendilerinin noksan olduklarını bilecek, insan-ı kâmil derecesine yükselebilmek için, hatalarından da ders çıkarması, yani deneme –yanılma yoluyla bilgisini, marifetini artırması gerekecektir. Hatalarından ders alıp kendisini geliştiren insan, Alvarlı Efe Hazretlerinin dediği “Allah bizi insan eyleye…” hedefinde ilerliyor demektir… Onun için hatalarımıza da sahip çıkalım, ibret ve ders alalım. Tevbe istiğfar edip Cenab-ı Hakkın merhametine sığınalım… Bizler temiz havayı içimize çekip içindeki oksijenle kanımızı temizliyoruz. Akciğere gelen oksijen toplar damarla gelen kirli kanın içindeki kanı kirleten karbon ile buluşup karbondioksit gazı olarak dışarı çıkıyor. Bu bir bileşim olduğu için vücut sıcaklığı temin edildiği gibi, boğazdan-ağızdan çıkarken de ses tellerine dokunup konuşmamız sağlanıyor. Hiç israf yok… Peki bu karbondioksit ne oluyor? O da bitkilerin gıdası olarak yepyeni hizmetler görüyor. Herhalde hatalarımızdan da ders almak buna benzer bir şey olsa gerek…
[Abdullah Aymaz] 2.6.2020 [Samanyolu Haber]
109 sene sonra bir uzman psikolog bu sözü yorumlarken diyor ki:
Herşey beyinde başlıyor. Beyin üst komutan… Bilinç altı, beynin emrinde, emre âmade bir vaziyette beyinden gelecek emirleri bekliyor… Eğer beyinden negatif, kötü düşünceler çıkarsa, şuur altımız onlara cevap aramak için işe başlıyor. Mesela: “Ben neden üzgünüm? Ben neden karar vermekte zorlanıyorum? Benim neden ellerim titriyor? Benim niye sözler boğazımda düğümleniyor?” diye menfi, negatif sorular beyinden çıkıyorsa, bu sefer şuur altı bu olumsuz sorulara cevap araştırır. Hemen ne kadar geçmişte kalan olumsuzluklar varsa, onları alıp beyne arzeder. Bu sefer beyin daha derin ve kötü bir gerginlik içine girer. Böylece kısır bir döngü başlar. Bu böyle devam ettikçe insan içine kapanır ve her kötü ve negatif şeyi içine atar… Ata ata, içi iyice şişer ve bir zaman öyle olur ki, artık patlar. Bu asabî gerginlik ve patlama bir melenkolik durum ortaya çıkar.
Bütün bu olanları üç D formülü ile şöyle ifade edebiliriz:
Düşünceler… Duygular… Davranışlar… Yani negatif düşüncelerden, negatif duygular doğar. Negatif duygulardan da negatif davranışlar meydana gelir. Ama bu olumsuzluklara karşı eğer pozitif, iyi düşünceler olursa iyi duygular meydana gelir. İyi duygulardan da beyinden gelen emirler şuuraltına gelince, o da emir eri gibi geçmişten güzellikleri tarayıp bulup çıkararak cevap vermeye bakar. Böylece sâlih daire dönmeye başlar ve bu davranışlara yansır ve olumlu daire durmadan dönmeye başlar… Sağlığı ve moral gücü ile bu çeşit insanlar hem kendilerine hem topluma faydalı olurlar. Evet aynen bir asırdan fazla bir zaman önce, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin “Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören, hayatından lezzet alır.” diye ifade ettiği gerçeğe geliyoruz.
Onun için biz önce kendimize bir söz vermeliyiz ve menfi, negatif hiçbir şey düşünmemeye ahdetmeliyiz hem de bu ahde sadık kalmalıyız. Eğer herhangi bir şekilde kaşlar çatıldı, yüz asıldı, alın dürüldü, omuz düştü ise, sağ kolu kaldırıp müsbet, pozitif şeyler düşünmeye ve olumlu, ümit dolu tasavvurlara yönelmeye gayret etmeye başlamak gerekir…
Evet bu görüş, uzman psikolog görüşü…
Unutmayalım ki, büyük olaylar, büyük hizmetler bir takım sıkıntılar, acılar, elemler ve travmalarla beraber gelir ve gelişir. Travma geçirenlerimizin bu durumdan, şuuraltına yanlış emirler veren beynin yanlış düşüncelerinden kurtulması lâzım… Kendisiyle barışması gerekir. Kendisiyle insanın barışması ne demektir? Yani hatalarıyla, kusurlarıyla kendisini kabullenip sahip çıkması demektir. Çünkü Cenab-ı Hak insanı ahsen-i takvim potansiyelinde yaratmıştır. Pek çok güzel duygularla donattığı gibi, imtihan gereği tehlikeli madenler hükmünde, şehvet, gazap, inat gibi duyguları da bu yapının içine yerleştirmiştir. Çünkü insan, melek değildir. Meleklerde öyle zararlı madenler hükmünde duygular olmadığı için, makamları sabittir; onlarda yükselme ve düşme olmaz. Onlar düz yolda yürüyenler gibidir…
İnsanlar ise kendilerinin noksan olduklarını bilecek, insan-ı kâmil derecesine yükselebilmek için, hatalarından da ders çıkarması, yani deneme –yanılma yoluyla bilgisini, marifetini artırması gerekecektir. Hatalarından ders alıp kendisini geliştiren insan, Alvarlı Efe Hazretlerinin dediği “Allah bizi insan eyleye…” hedefinde ilerliyor demektir… Onun için hatalarımıza da sahip çıkalım, ibret ve ders alalım. Tevbe istiğfar edip Cenab-ı Hakkın merhametine sığınalım… Bizler temiz havayı içimize çekip içindeki oksijenle kanımızı temizliyoruz. Akciğere gelen oksijen toplar damarla gelen kirli kanın içindeki kanı kirleten karbon ile buluşup karbondioksit gazı olarak dışarı çıkıyor. Bu bir bileşim olduğu için vücut sıcaklığı temin edildiği gibi, boğazdan-ağızdan çıkarken de ses tellerine dokunup konuşmamız sağlanıyor. Hiç israf yok… Peki bu karbondioksit ne oluyor? O da bitkilerin gıdası olarak yepyeni hizmetler görüyor. Herhalde hatalarımızdan da ders almak buna benzer bir şey olsa gerek…
[Abdullah Aymaz] 2.6.2020 [Samanyolu Haber]
Sevgiyle kucaklama ve İnsanca muamele [Mehmet Ali Şengül]
Birlikte yaşamanın, hoşgörünün temelinde „sevgi“ vardır. Sevgi, bütün şifreleri çözen sırlı bir anahtardır. Bu anahtara sahip olanlar, dünya barışının temsilcileri olacaklardır. Unutmayalım, gönüllerin fethi sevgi iledir.
Anneyi evlâdı için ölüme götüren sevgidir.. Başkaları için yaşamanın kaynağı sevgidir. İnsanlara güveni olmayan, sevgiden mahrum olan insanlar saldırgan olur, herkesi düşman bilir.
Aynı gemide olduğumuz unutulmamalı.. Önemli olan gemiyi batırmak değil, yüzdürmek ve hedefine, sâhil-i selâmete ulaştırmak olmalıdır. Bu geminin son kaptanı İnsanlığın İftihar Tablosu, kâinatın yaratılış vesilesi Hz. Muhammed (sav)‘dir. En önemli vazifemiz, bu sevgi insanı ve âhirzaman kaptanını tanımak, O’nun (sav) rehberliğinde hakkı ve adâleti temsil etmektir.
Bizler her şeyden evvel insanız. İnsanlara, insanca muâmele etmek vazifemizdir. İnsanlığa verilebilecek en büyük hediye, âhiret hayatlarını kurtarmalarına yardımcı olmaktır. Bu da „emr-i bi’l-maruf nehy-i an’il münker - iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma“ yapmakla mümkün olur.
İnanan bir gönül, hâl, tavır, davranış ve nezâketi ile inandığı değerleri çok iyi temsil ederek, herkese sevgi ile tatlı dil-güleryüzle, güllerin çiçeklerin tebessüm ettiği gibi insanlara yaklaşır.
Mü’minlerin vazifesi, ortalığı fesada verenlere, yakıp yıkanlara, toplumu birbirine düşman haline getirenlere karşı tamirci, ıslahçı olmaktır.
Mü’min; başkalarını rahatsız edecek tenkit, duydukları zaman içlerinde gayz, kin ve nefret uyandıracak, -doğru bile olsa- laf getirip götürme, gıybet gibi şeylerden uzak durmalıdır.
Acımasızca tenkitlere, hakâretlere karşı mukâbele-i bilmisilde bulunmamak bir fazilettir. Mü’min, kendisine yapılan menfî hareketlere karşı, aynı şekilde karşılık vererek moralini bozmaktansa, inandığı değerleri ile meşgul olmayı, hayr’ul-halef evlatlarını, nesillerini geleceğin ümidi olarak yetiştirmeyi tercih eder. Bununla birlikte elbette temkinli, tedbirli ve dikkatli olmak, oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek de inanan insanların vazifesidir.
Kehf sûresi 19.âyette Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor: "Bir de gayet nâzik ve tedbirli davransın, varlığınızı ve bulunduğunuz yeri sakın hiç kimseye hissettirmesin. Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse ya taşa tutar, ya da kendi dinlerine döndürürler, bu takdirde de ebediyyen felah bulamazsınız."
Hucurat sûresi 6.âyette ise; „Ey iman edenler! Herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenâlık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz“ buyuruluyor.
Kimliğimizi, nâmus ve itibârımızı, şahs-ı mânevinin izzetini, onurunu, en önemlisi dinimizin haysiyet ve şerefini korumakla mükellefiz. Hizmet, bir meslek değildir. O bizim hayat tarzımızdır, fedâkarlık ve adanmışlıktır.
Hizmet bize villalar, arabalar vaad etmedi. Allah'ın rızâsını hedef gösterdi. Kimsenin hizmette alacağı yoktur. Bilakis hizmet insanlarının hepsi hizmete borçludur. Allah bizleri hizmetle tanıştırmasaydı, kimbilir hangi bataklıklarda yok olup gidecektik.
Şeffâfiyet; inancımıza ve kendi kültürümüze göre yaşantımıza engel olunmayan, inanç, ahlâk ve kültürümüzü başta yavrularımıza, gençliğimize rahat anlatma ve öğretme imkânı verilen demokratik her ülkede, kanunlara, nizamlara uygun hareket etmek ve güvenilir, mûtemed insanlar olarak yaşamaktır. Bununla beraber insanların mutluluğuna, sulh-u umûmiye, yani; dünya barışına katkıda bulunmaktır.
Haklı dâvâmızda haksız duruma ve ye’se düşmeden, ümit kırıcı değil, ümit verici insanlar olarak; adâletten, ahlâktan ve fâziletten ayrılmamalıyız.
Mânevi beslenmenin olmadığı yerde, dünyanın en iyi sistemini de uygulasanız problemler bitmez. Gençliğin önü alınmaz, yuvalarda, toplumda huzur ve güven oluşmaz. Onun için Allah'a inanan, O’ndan korkan, O’nu seven, zerre kadar hayır ve şerrin hesabını soracak olan Hâkimler Hâkiminin o olduğunda şüphesi bulunmayan insanlar olmamız ve bu şuurda nesiller yetiştirmemiz gerekiyor.
Evet zor da olsa, hayatımızı istikâmet üzere sürdürmemiz ve devam ettirmemiz gerekiyor. Çünkü bir daha dünyaya gelme şansımız yok. Onun için kaybetmeden kazanma yollarına önem vermek gerekiyor.
Mü’min; nefsinin, hislerinin ve dilinin esîri olmamalıdır. Yüce Allah vücudun en isabetli yerlerine yerleştirilen uzuvlarını ve latîfelerini hangi maksat ve gâye için yerleştirmiş ise, o istikâmette kullanmalıdır. Çünkü hiçbir şey bize âit değil, herşey mülkün hakiki sahibi Allah'a âittir. Bizler sadece emanetçileriz.
Sırr-ı teklifin gereği olarak Allah (cc), insanı iradesiyle serbest bırakmıştır. Ama emir ve yasaklarını, Kur'an-ı Mûcizül Beyan ve Resulullah Efendimiz ile (sav) -O Resulullah ki; yanılmayan, yanıltmayan, yanılmış olanları Hakk’a dâvet etmek üzere rehber olarak vazifelendirilmiştir- bildirmiştir.
Allah ve Resûlullah’a (sav) gönül verenler, demokratik bir ortamda -kendilerine kim ne yaparsa yapsın- vurup kırmazlar, yakıp yıkmazlar, zulmetmez ve zâlime destek vermezler. Sevgiyle, şefkat ve merhametle, ahlâk-ı âliye ve adâletle muâmele etmek, mazlumların hakkını korumak ve onlara sahip çıkmakla üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye, ıslahçı rol oynayarak huzur, güven, barış ve kardeşlik ruhuna katkıda bulunmaya gayret ederler.
[Mehmet Ali Şengül] 2.6.2020 [Samanyolu Haber]
İmamoğlu: Deprem ana mesele, Kanal İstanbul boşboğazlık
İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, şehrin altyapı ve üstyapı kentsel donatı ihtiyaçlarını karşılayan İSTON’un Uluslararası Beton Sürdürülebilirlik Konseyi (CSC) tarafından gold (altın) sertifika ile ödüllendirildiği törene katıldı.
Türkiye’nin en büyük 500 şirketi listesinde kendisine yer bulan İSTON adına altın sertifikayı teslim alan Başkan İmamoğlu, İstanbul’un birinci meselesinin siyaset üstü bir yaklaşım gerektiren deprem konusu olduğuna dikkat çekti.
“DEPREMİ GÜNDEMİMİZDEN HİÇ ÇIKARTMADIK”
Deprem konusunda güvenilir yapıları elde etmek zorunda olunduğunu hatırlatan İmamoğlu, şunları söyledi: “Bu konuyu gündemimizden hiç çıkartmadık. Pandemi döneminde de çalışmalarımızı devam ettirdik. İSTON da bunun bir parçası. İstanbul’daki yapı stokunun ölçülebilirliği noktasında bir süreç başlattık. Depreme dair yakın zamanda bir ‘hackhaton’ düzenledik. Oradan çok kıymetli ve verimli sonuçlar elde ettik. Şu anda projesi tamamlanan ‘Deprem Eğitim Parkı’ sürecini başlattığımız 2 noktamız var. Güçlü, güvenilir konut ihtiyacını karşılama konusunda da KİPTAŞ’la adımlarımız var. Sosyal konut anlayışında da hiçbir vatandaşımızın, uygun fiyata aldığı bir konutta kalite düşüklüğünü asla ve asla hissettirmeyen uygulamalarla üretimimizi yapacağız. Bunların hepsi, deprem sorununun çözümünün bir konusu. Burada en önemli konulardan birisi de beton kalitesi.”
“DEPREM; KAPIDA DURAN TEHDİT”
İstanbul’da yoğun bir nüfus yapısı olduğunu vurgulayan İmamoğlu, bu anlamda yerinde dönüşüm ve güçlendirmenin yok sayılamayacağının altını çizdi. Kentsel dönüşüm konusunda bütün sektörel paydaşlara ihtiyaç olduğuna dikkat çeken İmamoğlu, “Bunu daha önce Şehircilik Bakanı’mıza iletmiştim. Bu işin bir üst akılla yönetilmesi gerektiğini, depremi başka türlü çözemeyeceğimizi dile getirmiştik. İstanbul’un bir ‘Deprem Konseyi’ne ihtiyaç duyduğunu belirmiştik. Elbette ki pandemi süreci bitecektir. İnsan aklı bu işin çözümünü bulacaktır. Ama deprem, ne zaman geleceğini bilmediğimiz, kapıda duran bir tehdittir. Yanı sıra Türkiye’nin ekonomisi için büyük bir travmadır. Pandemi sürecinden daha büyük bir travma yaratır, Allah korusun. Elbette ki süreci bakanlığımız yönetsin. İBB ve İstanbul Valiliği lokomotif olsun. Bu süreci zaman yayıp, bu işi toplumsal bir mesele haline getirip, olgunlaştırmaz isek, bu işi sadece siyasi kazanda kaynatırız.” ifadelerini kullandı.
“İŞTE BİRİLERİ ÇIKAR BOŞBOĞAZLIK YAPAR”
Depremin ana mesele olduğunu hatırlatan İmamoğlu, bu kapsamda Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’a yaklaşık 3 hafta önce bir mektup gönderdiğini belirtti. “Kimse bu işi siyasi bir yalpalamanın paydaşı haline getiremez” diyen İmamoğlu, “Bizim ortak aklımız, insan kaynağımız bu süreci çözecek kapasitede ve yetenektedir. Ancak buna fırsat tanınmalıdır. Deprem, siyaset üstü bir meseledir. Kimsenin siyasi malzemesi olamaz. Bu iş ne tek başına İBB’nin işidir ne de bir hükümetin işidir. Bu şekilde konuyu öncelemezsek memlekette, işte çıkar birileri, boşboğazlık yapar, böyle bir gün de bile Kanal İstanbul’u konuşacak kadar gündem tutmaya çalışır. İstanbul’un böyle önemli sorunlarının olduğu bir ortamda bile, insanların daha canını tehdit eden süreci çözemediği, daha bu psikolojiyi atlatamadığı bir dönemde bile Kanal İstanbul’u konuşacak kadar boşboğazlık eden, anlamsız yöneticilik figürlerinin malzemesinin bir parçası biz olmayacağız. Biz, kurumlarımızla varız. İBB, her anlamda Türkiye’nin önemli bir motor gücüdür, lokomotifidir. İştirakleri de bu sorumluluğu taşımalıdır. İSTON da bu sorumluluğu taşıyor. Bugün, güzel bir örneğini yaşadık.” şeklinde konuştu.
2.6.2020 [TR724]
Türkiye’nin en büyük 500 şirketi listesinde kendisine yer bulan İSTON adına altın sertifikayı teslim alan Başkan İmamoğlu, İstanbul’un birinci meselesinin siyaset üstü bir yaklaşım gerektiren deprem konusu olduğuna dikkat çekti.
“DEPREMİ GÜNDEMİMİZDEN HİÇ ÇIKARTMADIK”
Deprem konusunda güvenilir yapıları elde etmek zorunda olunduğunu hatırlatan İmamoğlu, şunları söyledi: “Bu konuyu gündemimizden hiç çıkartmadık. Pandemi döneminde de çalışmalarımızı devam ettirdik. İSTON da bunun bir parçası. İstanbul’daki yapı stokunun ölçülebilirliği noktasında bir süreç başlattık. Depreme dair yakın zamanda bir ‘hackhaton’ düzenledik. Oradan çok kıymetli ve verimli sonuçlar elde ettik. Şu anda projesi tamamlanan ‘Deprem Eğitim Parkı’ sürecini başlattığımız 2 noktamız var. Güçlü, güvenilir konut ihtiyacını karşılama konusunda da KİPTAŞ’la adımlarımız var. Sosyal konut anlayışında da hiçbir vatandaşımızın, uygun fiyata aldığı bir konutta kalite düşüklüğünü asla ve asla hissettirmeyen uygulamalarla üretimimizi yapacağız. Bunların hepsi, deprem sorununun çözümünün bir konusu. Burada en önemli konulardan birisi de beton kalitesi.”
“DEPREM; KAPIDA DURAN TEHDİT”
İstanbul’da yoğun bir nüfus yapısı olduğunu vurgulayan İmamoğlu, bu anlamda yerinde dönüşüm ve güçlendirmenin yok sayılamayacağının altını çizdi. Kentsel dönüşüm konusunda bütün sektörel paydaşlara ihtiyaç olduğuna dikkat çeken İmamoğlu, “Bunu daha önce Şehircilik Bakanı’mıza iletmiştim. Bu işin bir üst akılla yönetilmesi gerektiğini, depremi başka türlü çözemeyeceğimizi dile getirmiştik. İstanbul’un bir ‘Deprem Konseyi’ne ihtiyaç duyduğunu belirmiştik. Elbette ki pandemi süreci bitecektir. İnsan aklı bu işin çözümünü bulacaktır. Ama deprem, ne zaman geleceğini bilmediğimiz, kapıda duran bir tehdittir. Yanı sıra Türkiye’nin ekonomisi için büyük bir travmadır. Pandemi sürecinden daha büyük bir travma yaratır, Allah korusun. Elbette ki süreci bakanlığımız yönetsin. İBB ve İstanbul Valiliği lokomotif olsun. Bu süreci zaman yayıp, bu işi toplumsal bir mesele haline getirip, olgunlaştırmaz isek, bu işi sadece siyasi kazanda kaynatırız.” ifadelerini kullandı.
“İŞTE BİRİLERİ ÇIKAR BOŞBOĞAZLIK YAPAR”
Depremin ana mesele olduğunu hatırlatan İmamoğlu, bu kapsamda Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’a yaklaşık 3 hafta önce bir mektup gönderdiğini belirtti. “Kimse bu işi siyasi bir yalpalamanın paydaşı haline getiremez” diyen İmamoğlu, “Bizim ortak aklımız, insan kaynağımız bu süreci çözecek kapasitede ve yetenektedir. Ancak buna fırsat tanınmalıdır. Deprem, siyaset üstü bir meseledir. Kimsenin siyasi malzemesi olamaz. Bu iş ne tek başına İBB’nin işidir ne de bir hükümetin işidir. Bu şekilde konuyu öncelemezsek memlekette, işte çıkar birileri, boşboğazlık yapar, böyle bir gün de bile Kanal İstanbul’u konuşacak kadar gündem tutmaya çalışır. İstanbul’un böyle önemli sorunlarının olduğu bir ortamda bile, insanların daha canını tehdit eden süreci çözemediği, daha bu psikolojiyi atlatamadığı bir dönemde bile Kanal İstanbul’u konuşacak kadar boşboğazlık eden, anlamsız yöneticilik figürlerinin malzemesinin bir parçası biz olmayacağız. Biz, kurumlarımızla varız. İBB, her anlamda Türkiye’nin önemli bir motor gücüdür, lokomotifidir. İştirakleri de bu sorumluluğu taşımalıdır. İSTON da bu sorumluluğu taşıyor. Bugün, güzel bir örneğini yaşadık.” şeklinde konuştu.
2.6.2020 [TR724]
AYM, gazeteci Cihan Acar’a 30 bin lira manevi tazminat ödenmesine hükmetti
Gazeteci Cihan Acar’ın ikinci kez tutuklanmasının kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını ihlâl ettiğine karar veren Anayasa Mahkemesi (AYM), Cihan Acar’a 30 bin TL manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
15 Temmuz’dan sonra tutuklanan gazeteci Cihan Acar, 31 Mart 2017’de İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ilk duruşma tahliye edilmiş ancak tahliyeye yapılan itiraz sonucu Acar, cezaevi çıkışında, “Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs etme” ve “Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” iddiasıyla tekrar gözaltına alınıp tutuklanmıştı.
Türkiye’deki ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip eden expressioninterrupted.com sitesindeki habere göre, 2018 yılında “terör örgütü üyeliği” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkûm edilen gazeteci Cihan Acar’ın Anayasa Mahkemesi (AYM) başvurusu sonuçlandı. Acar’ın ikinci kez tutuklanmasının kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını ihlâl ettiğine oy çokluğuyla karar veren AYM, Acar’a 30 bin TL manevi tazminat ödenmesine hükmetti. AYM, Acar’ın başvurusundaki diğer iddiaları ise oy birliğiyle reddetti.
Cihan Acar’ın avukatları Mustafa Söğütlü ve Gülşah Kaya, 22 Mayıs 2017 tarihinde müvekkillerine uygulanan gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması nedenleriyle kişi güvenliği hakkının, gazetecilik faaliyetlerinin tutuklamaya konu edilmesi nedeniyle basın özgürlüğünün, arama kararının hukuka aykırı olması nedeniyle özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının, müdafi yardımından yararlandırılmama nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlâl edildiği iddialarıyla AYM’ye başvurmuştu.
Başvuruyu 22 Şubat 2020 tarihinde yaptığı toplantıda inceleyen AYM Birinci Bölümü, 27 Şubat 2020 tarihli kararında Acar’ın yeniden tutuklanmasının hak ihlâli olduğuna hükmetti. Oy çokluğuyla alınan kararda iki üye yargıç karşı oy kullandı.
2.6.2020 [TR724]
15 Temmuz’dan sonra tutuklanan gazeteci Cihan Acar, 31 Mart 2017’de İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ilk duruşma tahliye edilmiş ancak tahliyeye yapılan itiraz sonucu Acar, cezaevi çıkışında, “Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs etme” ve “Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” iddiasıyla tekrar gözaltına alınıp tutuklanmıştı.
Türkiye’deki ifade özgürlüğünü kullandığı için soruşturma ve kovuşturmaya uğrayanlar hakkındaki yasal süreci takip eden expressioninterrupted.com sitesindeki habere göre, 2018 yılında “terör örgütü üyeliği” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkûm edilen gazeteci Cihan Acar’ın Anayasa Mahkemesi (AYM) başvurusu sonuçlandı. Acar’ın ikinci kez tutuklanmasının kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını ihlâl ettiğine oy çokluğuyla karar veren AYM, Acar’a 30 bin TL manevi tazminat ödenmesine hükmetti. AYM, Acar’ın başvurusundaki diğer iddiaları ise oy birliğiyle reddetti.
Cihan Acar’ın avukatları Mustafa Söğütlü ve Gülşah Kaya, 22 Mayıs 2017 tarihinde müvekkillerine uygulanan gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması nedenleriyle kişi güvenliği hakkının, gazetecilik faaliyetlerinin tutuklamaya konu edilmesi nedeniyle basın özgürlüğünün, arama kararının hukuka aykırı olması nedeniyle özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının, müdafi yardımından yararlandırılmama nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlâl edildiği iddialarıyla AYM’ye başvurmuştu.
Başvuruyu 22 Şubat 2020 tarihinde yaptığı toplantıda inceleyen AYM Birinci Bölümü, 27 Şubat 2020 tarihli kararında Acar’ın yeniden tutuklanmasının hak ihlâli olduğuna hükmetti. Oy çokluğuyla alınan kararda iki üye yargıç karşı oy kullandı.
2.6.2020 [TR724]
Cezaevinde koronaya yakalanan gazeteci Çetin Çiftçi yeniden cezaevine gönderildi! Ailesiyle 21 gündür görüştürülmüyor
Sincan Cezaevi’nde koronavirüse yakalandıktan sonra hastaneye kaldırılan gazeteci Çetin Çiftçi’nin yeniden cezaevine gönderildi. 21 gündür Çetin Çiftçi’den haber almayan ailesi endişelendiklerini belirterek cezaevi yetkililerinden kronik rahatsızlığı bulunan Çetin Çiftçi’nin sağlık durumu hakkında bilgi istedi.
Eski Bugün Gazetesi muhabiri Çetin Çiftçi, cemaat soruşturması kapsamında 9 ay önce tutuklanıp 6 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Sincan T Tipi Cezaevi A-2 koğuşunda kalan gazeteci Çetin Çiftçi, böbrek rahatsızlığı için kampüs içindeki hastaneye gitti. Koronavirüs belirtileri gösteren Çiftçi’ye yapılan Kovid-19 testi pozitif çıkınca hastane dönüşü tek kişilik hücrede karantinaya alındı. Çetin Çiftçi’nin durumu kötüleşince 13 Mayıs’ta Dışkapı Hastanesi’ne sevk edilerek tedavi altına alındı.
EŞİ GARDİYAN TARAFINDAN TEHDİT EDİLDİ
Hastaneye eşinin durumu hakkında bilgi almak için giden Selda Çiftçi, bir gardiyan tarafından, “Niye buraya geldiniz, niye ısrar ediyorsunuz, tutanak tutarım bir yıl görüş hakkınız olmaz.” şeklinde tehdit edildi. Gazeteci Çiftçi’nin ailesine haber verilmeden 27 Mayıs’ta tekrar cezaevine gönderildiği ortaya çıktı. 21 gündür Çetin Çiftçi’den haber almayan ailesi endişelendiklerini belirterek cezaevi yetkililerinden kronik rahatsızlığı bulunan Çetin Çiftçi’nin sağlık durumu hakkında bilgi istedi.
SELDA ÇİFTÇİ: 21 GÜNDÜR EŞİMİN SESİNİ DUYMUYORUM
Selda Çiftçi, “Bilgi almak için 28 Mayıs’ta cezaevini aradığımda 1 Haziran’da telefon görüşü olacağını söylediler. Daha sonra ‘telefon kaydınız, belgeler yok, görüşme olamaz’ denildi. 21 gündür eşimin sesini duymuyorum. Eşim 4 Mayıs’tan bu yana tek başına hastane odasında, cezaevinde karantinada. Şu an sağlık durumuyla ilgili bilgi alamıyorum. Görüştürülmüyoruz. Mahkemeye verdiğimiz dilekçeler sonuçlanmadı. 2. bir test yapıldığı ve virüs testinin negatif çıktığı söyleniyor. Fakat kendiyle görüşemediğim için hiç bilemiyoruz.” diye konuştu.
3 çocuk babası gazeteci Çetin Çiftçi, tutuklu bulunduğu 9 ay boyunca cezaevinde kalp krizi geçirmiş, böbrek ve kalp şikâyetiyle 3 kez hastaneye kaldırılmıştı. Ailesi birçok kronik rahatsızlıkları bulunan Çetin Çiftçi’nin acilen tahliye edilmesini istedi.
2.6.2020 [TR724]
Eski Bugün Gazetesi muhabiri Çetin Çiftçi, cemaat soruşturması kapsamında 9 ay önce tutuklanıp 6 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Sincan T Tipi Cezaevi A-2 koğuşunda kalan gazeteci Çetin Çiftçi, böbrek rahatsızlığı için kampüs içindeki hastaneye gitti. Koronavirüs belirtileri gösteren Çiftçi’ye yapılan Kovid-19 testi pozitif çıkınca hastane dönüşü tek kişilik hücrede karantinaya alındı. Çetin Çiftçi’nin durumu kötüleşince 13 Mayıs’ta Dışkapı Hastanesi’ne sevk edilerek tedavi altına alındı.
EŞİ GARDİYAN TARAFINDAN TEHDİT EDİLDİ
Hastaneye eşinin durumu hakkında bilgi almak için giden Selda Çiftçi, bir gardiyan tarafından, “Niye buraya geldiniz, niye ısrar ediyorsunuz, tutanak tutarım bir yıl görüş hakkınız olmaz.” şeklinde tehdit edildi. Gazeteci Çiftçi’nin ailesine haber verilmeden 27 Mayıs’ta tekrar cezaevine gönderildiği ortaya çıktı. 21 gündür Çetin Çiftçi’den haber almayan ailesi endişelendiklerini belirterek cezaevi yetkililerinden kronik rahatsızlığı bulunan Çetin Çiftçi’nin sağlık durumu hakkında bilgi istedi.
SELDA ÇİFTÇİ: 21 GÜNDÜR EŞİMİN SESİNİ DUYMUYORUM
Selda Çiftçi, “Bilgi almak için 28 Mayıs’ta cezaevini aradığımda 1 Haziran’da telefon görüşü olacağını söylediler. Daha sonra ‘telefon kaydınız, belgeler yok, görüşme olamaz’ denildi. 21 gündür eşimin sesini duymuyorum. Eşim 4 Mayıs’tan bu yana tek başına hastane odasında, cezaevinde karantinada. Şu an sağlık durumuyla ilgili bilgi alamıyorum. Görüştürülmüyoruz. Mahkemeye verdiğimiz dilekçeler sonuçlanmadı. 2. bir test yapıldığı ve virüs testinin negatif çıktığı söyleniyor. Fakat kendiyle görüşemediğim için hiç bilemiyoruz.” diye konuştu.
3 çocuk babası gazeteci Çetin Çiftçi, tutuklu bulunduğu 9 ay boyunca cezaevinde kalp krizi geçirmiş, böbrek ve kalp şikâyetiyle 3 kez hastaneye kaldırılmıştı. Ailesi birçok kronik rahatsızlıkları bulunan Çetin Çiftçi’nin acilen tahliye edilmesini istedi.
2.6.2020 [TR724]
Trump’a böyle seslendi: Söyleyecek yapıcı bir şeyin yoksa çeneni kapa; burası Hollywood değil!
ABD’de Houston Emniyet Müdürü Art Acevedo, George Floyd’ın ölümünden sonra Başkan Donald Trump’ın konuşmalarını eleştirdi. Acevedo, protestolarda valileri zayıf kalmakla suçlayan ve göstericiler üzerinde hakimiyet kurulmasını isteyen ABD Başkanı Donald Trump’a “Çeneni kapa” dedi.
Art Acevado, CNN’de Christiane Amanpour’un programında Trump’ın sözlerini şöyle tepki verdi:
“Bu ülkedeki emniyet müdürleri adına Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na şunu söylemek istiyorum. Söyleyecek yapıcı bir şeyin yoksa lütfen çeneni kapa. Çünkü 20’li yaşlarının başındaki kadın ve erkekleri riske atıyorsun. Mesele hakimiyet kurmak değil, insanların kalplerini kazanmak. İnsanların nezaketi zafiyet olarak görmemesi lazım.”
‘Devlet başkanı gibi davranma zamanı. Burası Hollywood değil’
“Ama cehaletin Houston’da sahip olduğumuz şeyi mahvetmesini de istemiyoruz. Çünkü tüm ülkede polis memurları, vatandaşlar yaralanıyor. Apprentice’deki gibi değil, devlet başkanı gibi davranma zamanı. Burası Hollywood değil. Burası gerçek hayat ve insanların hayatı risk altında.”
Trump, CNN ve CBS televizyonlarının yayımladığı ses kaydında valileri protestoculara karşı daha sert davranmaya çağırdı.
Trump, “Çoğunuz zayıfsınız. İnsanları izleyip tutuklamalısınız. Dikkatli davranmak zorunda değilsiniz. Onları 10 yıl hapiste tutarsanız bir daha böyle şeyler olmaz. Şehirlerde hakimiyeti sağlayamazsanız bir avuç ahmak durumuna düşersiniz. Minneapolis’te polis karakolu ateşe verildiğinde tüm dünya bize güldü. Kontrolü sağlayamazsanız, her şey daha da kötü olacak” dedi.
2.6.2020 [TR724]
Art Acevado, CNN’de Christiane Amanpour’un programında Trump’ın sözlerini şöyle tepki verdi:
“Bu ülkedeki emniyet müdürleri adına Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na şunu söylemek istiyorum. Söyleyecek yapıcı bir şeyin yoksa lütfen çeneni kapa. Çünkü 20’li yaşlarının başındaki kadın ve erkekleri riske atıyorsun. Mesele hakimiyet kurmak değil, insanların kalplerini kazanmak. İnsanların nezaketi zafiyet olarak görmemesi lazım.”
‘Devlet başkanı gibi davranma zamanı. Burası Hollywood değil’
“Ama cehaletin Houston’da sahip olduğumuz şeyi mahvetmesini de istemiyoruz. Çünkü tüm ülkede polis memurları, vatandaşlar yaralanıyor. Apprentice’deki gibi değil, devlet başkanı gibi davranma zamanı. Burası Hollywood değil. Burası gerçek hayat ve insanların hayatı risk altında.”
Trump, CNN ve CBS televizyonlarının yayımladığı ses kaydında valileri protestoculara karşı daha sert davranmaya çağırdı.
Trump, “Çoğunuz zayıfsınız. İnsanları izleyip tutuklamalısınız. Dikkatli davranmak zorunda değilsiniz. Onları 10 yıl hapiste tutarsanız bir daha böyle şeyler olmaz. Şehirlerde hakimiyeti sağlayamazsanız bir avuç ahmak durumuna düşersiniz. Minneapolis’te polis karakolu ateşe verildiğinde tüm dünya bize güldü. Kontrolü sağlayamazsanız, her şey daha da kötü olacak” dedi.
2.6.2020 [TR724]
Gazeteciler hakkındaki gerekçeli karar yayınlandı: AYM’ye başvuru süreci başladı
25 gazetecinin yargılandığı ve çoğunu Zaman gazetesi muhabirlerinin oluşturduğu davada Yargıtay 16. Ceza Dairesi gerekçeli kararını yayınladı.
Hükmü karara bağlananlar için Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapma süreleri başladı. Gazetecilerin Hükmün tebliğini beklemeden başvuru yapması gerektiği belirtiliyor.
Yargıtay, geçtiğimiz günlerde Hizmet Hareketi soruşturmaları kapsamında yargılanan 17 gazeteciye verilen hapis cezalarını onamıştı.
Haber yazmayı ya da yorum yazmayı ‘gazetecilik’ten saymayan 16. Ceza Dairesi, Atilla Taş’a ‘örgüte yardım’dan verilen 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasını ise bozmuştu.
16. Ceza Dairesi, ayrıca gazeteciler A.M., C.A.K., G.F.K., Ü.T., Y.Ç. ve Y.Y’a ‘terör örgütü üyeliği’nden verilen hapis cezasını ise bozmuştu. Suç vasfında yanılgıya düşüldüğü değerlendirilen kararda, gazetecilerin eylemlerinin, örgüt üyesi olarak kabul edilmelerine yeterli olmadığı aktarılmıştı.
2.6.2020 [TR724]
Hükmü karara bağlananlar için Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapma süreleri başladı. Gazetecilerin Hükmün tebliğini beklemeden başvuru yapması gerektiği belirtiliyor.
Yargıtay, geçtiğimiz günlerde Hizmet Hareketi soruşturmaları kapsamında yargılanan 17 gazeteciye verilen hapis cezalarını onamıştı.
Haber yazmayı ya da yorum yazmayı ‘gazetecilik’ten saymayan 16. Ceza Dairesi, Atilla Taş’a ‘örgüte yardım’dan verilen 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasını ise bozmuştu.
16. Ceza Dairesi, ayrıca gazeteciler A.M., C.A.K., G.F.K., Ü.T., Y.Ç. ve Y.Y’a ‘terör örgütü üyeliği’nden verilen hapis cezasını ise bozmuştu. Suç vasfında yanılgıya düşüldüğü değerlendirilen kararda, gazetecilerin eylemlerinin, örgüt üyesi olarak kabul edilmelerine yeterli olmadığı aktarılmıştı.
2.6.2020 [TR724]
Hizmet Hareketi’nin el konulan mal varlıkları tek raporda toplandı: ‘Toplam gasp en az 32 milyar dolar’
Hizmet Hareketi’nin maruz bırakıldığı insan hakları ihlalleri ve diğer hukuksuzluklarla mücadele etmek üzere kurulan London Advocacy öncülüğünde yeni bir rapor hazırladı.
London Advocacy ve Platform for Peace and Justice (PPJ) işbirliği ile Oxford Üniversitesinden bir akademisyenin gözetimi altında Avustralyalı bir PHD öğrencisi ile bir avukat tarafından hazırlanan raporda, OHAL KHK ve TMSF/Sulh Ceza Hakimlikleri eliyle hukuka aykırı olarak mülkiyet haklarına yapılan müdahaleler kayda alındı.
‘Bu rapor Erdoğan ile Putin’in aynı şeyi yaptığını ortaya koyuyor’
Rapora göre, hukuka aykırı olarak müsadere edilen ya da el konulan mülkiyet haklarının değeri en az 32 milyar dolar olarak hesaplandı. Dünyanın önde gelen insan hakları savunucularından ve Rusya tarafından hukuka aykırı olarak el konulan varlıklarla ilgili hukuki mücadelesi ile bilinen Bill Browder raporu şöyle duyurdu:
“Bu rapor, Erdoğan’ın Putin ile aynı şeyi yaptığını ortaya koyuyor. Kendisiyle aynı fikirde olmayan herkesi hapse atmanın yanı sıra, “mülk saldırıları” ile tüm mallarına el koyuyor. Bu rapor, Türkiye’de 32.2 milyar dolarlık yasadışı el konulmuş mülkü kataloglaştırmış.”
‘The Erosion of Property Rights in Turkey’ isimli raporun başlıklar şöyle:
1. Türkiye’de Devlet’in mülkiyet hakkına müdahalesinden kaynaklanan hukuki ihtilaflar yeni bir sorun değil. 1959-2018 arasında AİHM’nin Türkiye aleyhine verdiği ihlal kararlarının %21’i (660 /3128 karar) mülkiyet hakki ihlallerinden kaynaklanmaktadır. Yine Anayasa Mahkemesi tarafından verilen hak ihlali kararlarının %31’i (2454/8036) mülkiyet hakki ihlallerinden kaynaklanmıştır.
2. DERNEKLER: OHAL KHK’ları ile 1,419 dernek temelli olarak kapatılmış ve
malvarlıkları hazineye devir edilmiştir. TBMM’nin 15 Temmuz Darbe
Girişimi raporuna göre bu derneklerden 1,326 tanesinin 69,926 üyesi, 81
otomobili ve 178 taşınmazı bulunmakta idi. Hazineye devir edilen bu
varlıkların değerine dair bir rapor ve bilgiye ulaşılamamıştır.
3. VAKIFLAR: OHAL KHK’ları ile 145 vakıf temelli olarak kapatılmış ve
malvarlıkları Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne (VGM) devir edilmiştir.
TBMM’nin 15 Temmuz Darbe Girişimi raporuna göre bu vakıflara ait 2,214
taşınmaz VGM’ne devir edilmiştir. Ayni rapora göre, bu vakıflardan 123
tanesi 1,531 taşınmaz olmaz üzere 2,3 Milyar TL’lik (826 milyon USD,
23/07/2016 tarihi itibariyle) varlığa sahipti.
4. NAKİT VARLIKLAR: Dönemin Maliye Bakanı, Naci Ağbal’ın 2016 yılı Mayıs
ayında yaptığı açıklamaya göre OHAL KHK’ları kapatılan tüzel kişilerin
elinde bulunan 472 milyon TL (USD163.5 milyon, 23/07/2016 tarihi
itibariyle) tutarındaki nakit para ve kambiyo senetleri Hazine’ye devir
edilmiştir.
5. TBMM’nin 15 Temmuz Darbe Girişimi raporuna göre 213,696 taşınmazın
tapu kayıtlarına İdare ve Yargı makamlarının talebi ile tedbir
konulmuştur.
6. ÖZEL OKULLAR: OHAL KHK’ları ile (400,000 öğrenci kapasiteli) 138,000
öğrencinin eğitim görmekte olduğu 1,060 okul temelli olarak kapatılmış ve
malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir. Kamu İhale Kurumu ilanlarına göre
24 derslikli bir okulun yapımı ortalama 7.5 milyon TL’ye ihale edilmektedir.
Bu veriden hareketle, kapatılan okulların değeri 7.95 Milyar TL (2.76 milyar
USD, 23/07/2016 tarihi itibariyle) olarak tahmin edilebilecektir.
7. ÖGRENCİ YURTLARI: TBMM’nin 15 Temmuz Darbe Girişimi raporuna göre
OHAL KHK’ları ile 86,397 öğrenci kapasiteli 841 yurt kapatılmış ve
malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir. Kamu İhale Kurumu ilanlarına göre
1,000 öğrenci kapasiteli bir yurdun yapımı asgari 27 milyon TL’ye ihale
edilmektedir. Bu veriden hareketle, kapatılan yurtların değeri 2.3 Milyar
TL (806 milyon USD, 23/07/2016 tarihi itibariyle) olarak tahmin
edilebilecektir.
8. MEDYA KURULUŞLARI: OHAL KHK’ları 34 televizyon, 38 radyo, 73 gazete
ve dergi, ve 6 haber ajansı olmak üzere 151 medya kurulusu kapatılmış ve
malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir. Kapatılan medya kuruluşlarından
iki televizyon, 2 gazete, 1 radyodan oluşan İpek Medya Grubu’nun değeri
Aralık 2015 itibariyle 250 milyon USD olarak hesaplanmıştır. 3 gazete, 1
haber sitesi, 2 TV kanalı ve 1 haber ajansından oluşan Doğan Medya’nın
2018 Mart ayında 1.1 milyar dolara satıldığı göz önüne alındığında
kapatılmış olan 151 medya kuruluşunun değerinin 1 milyar dolardan az
olamayacağı değerlendirilmektedir.
9. HASTANE VE SAĞLIK KURULUŞLARI: 667 ve 689 sayılı KHK’lar ile 47
hastane, sağlık merkezi, poliklinik kapatılmış ve malvarlıkları Hazine’ye
devir edilmiştir. Bu sağlık kurumlarından dokuz tanesinin yatak kapasitesi
2,052’dir. İş ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2016 yılı açıklamasına göre bu
kurumlardan 21 tanesinin yıllık cirosu 400 milyon TL’dir. Kapatılan 47 sağlık
kurumunun değeri 1.29 milyar dolar olarak değerlendirilmiştir.
10.ÖZEL ŞİRKETLER: Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın TBMM’ye gönderdiği
bilgi notuna göre TMSF’ye devir edilen 998 şirketin yanısıra 1,075 şirket
tamamen kapatılarak ticaret sicilinden terkin edilmiş ve malvarlıkları
Hazine’ye devir edilmiştir
11.TMSF’ye devir edilen şirketlerin değeri 58.94 milyar TL (20.4 milyar USD,
23/07/2016 tarihi itibariyle) olarak açıklanırken kapatılıp malvarlıkları
Hazine’ye devir edilen 1,075 şirketin değerine dair bir rapor ve bilgi
bulunmamaktadır.
12.MÜSADERE EDİLEN BİNALAR: Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devir edilen
2,214 taşınmazın yanısıra (Maliye Bakanı, Naci Ağbal’ın açıklamasına göre)
4,351 taşınmaz da Hazine’ye devir edilmiş olup bunlardan 3,361 tanesi
binadır. Bu binalar, ayni açıklamaya göre, 7.2 milyon m2 kapalı alana
sahiptir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın asgari maliyet sirküleri (IV. A, B,
C, 915 TL /m2) dikkate alındığında bu binaların inşaat maliyeti 6.73 milyar
TL (2.23 milyar Dolar, 23/07/2016 tarihi itibariyle) olarak tahmin
edilebilecektir.
13.ÜNİVERSİTELER: OHAL KHK’ları 15 üniversite ve onlara ait 7 hastane
kapatılmış ve malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir.
14.Kapatılma günü itibariyle, 64,533 öğrencisi olan ve 2,808 akademisyenin
çalıştığı üniversitelerin değeri hakkında bir rapor bulunmamaktadır. Bu üniversitelerden sekizinin (Turgut Ozal, Fatih, Zirve, Mevlana, Melikşah, Gediz, Süleyman Şah ve İpek Üniversitesi) değerinin 23/07/2016 tarihi itibariyle asgari 1.5 milyar USD olduğu değerlendirilmiştir.
15.Raporda OHAL KHK’ları ve Terörle Mücadele kanunları kullanılarak el
konulan mal varlıklarının değerinin OHAL ilan edildiği 23/07/2016 itibariyle
en az 32.24 Milyar USD olduğu ifade edilmiştir.
16.Rapor, ayrıca adil yargılama prensiplerine uygun bir yargılama olmaksızın
ve tazminat ödenmeksizin gerçekleştirilen bu el koyma işlemlerinin niteliği
itibariyle müsadere olduğu ve bu işlemlerin
a) Uluslararası Teamül Hukuku, BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (md.
17) BM Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Sözleme (md.4), AIHS (md. 15),AIHS 1. Ek Protokol,b) Anayasa, (md. 13-35-38-46-47), Türk Ceza Kanunu (md. 54), OHAL
Kanunu ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarına aykırı olduğunu
açıklamaktadır.
[RAPORUN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN]
2.6.2020 [TR724]
London Advocacy ve Platform for Peace and Justice (PPJ) işbirliği ile Oxford Üniversitesinden bir akademisyenin gözetimi altında Avustralyalı bir PHD öğrencisi ile bir avukat tarafından hazırlanan raporda, OHAL KHK ve TMSF/Sulh Ceza Hakimlikleri eliyle hukuka aykırı olarak mülkiyet haklarına yapılan müdahaleler kayda alındı.
‘Bu rapor Erdoğan ile Putin’in aynı şeyi yaptığını ortaya koyuyor’
Rapora göre, hukuka aykırı olarak müsadere edilen ya da el konulan mülkiyet haklarının değeri en az 32 milyar dolar olarak hesaplandı. Dünyanın önde gelen insan hakları savunucularından ve Rusya tarafından hukuka aykırı olarak el konulan varlıklarla ilgili hukuki mücadelesi ile bilinen Bill Browder raporu şöyle duyurdu:
“Bu rapor, Erdoğan’ın Putin ile aynı şeyi yaptığını ortaya koyuyor. Kendisiyle aynı fikirde olmayan herkesi hapse atmanın yanı sıra, “mülk saldırıları” ile tüm mallarına el koyuyor. Bu rapor, Türkiye’de 32.2 milyar dolarlık yasadışı el konulmuş mülkü kataloglaştırmış.”
‘The Erosion of Property Rights in Turkey’ isimli raporun başlıklar şöyle:
1. Türkiye’de Devlet’in mülkiyet hakkına müdahalesinden kaynaklanan hukuki ihtilaflar yeni bir sorun değil. 1959-2018 arasında AİHM’nin Türkiye aleyhine verdiği ihlal kararlarının %21’i (660 /3128 karar) mülkiyet hakki ihlallerinden kaynaklanmaktadır. Yine Anayasa Mahkemesi tarafından verilen hak ihlali kararlarının %31’i (2454/8036) mülkiyet hakki ihlallerinden kaynaklanmıştır.
2. DERNEKLER: OHAL KHK’ları ile 1,419 dernek temelli olarak kapatılmış ve
malvarlıkları hazineye devir edilmiştir. TBMM’nin 15 Temmuz Darbe
Girişimi raporuna göre bu derneklerden 1,326 tanesinin 69,926 üyesi, 81
otomobili ve 178 taşınmazı bulunmakta idi. Hazineye devir edilen bu
varlıkların değerine dair bir rapor ve bilgiye ulaşılamamıştır.
3. VAKIFLAR: OHAL KHK’ları ile 145 vakıf temelli olarak kapatılmış ve
malvarlıkları Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne (VGM) devir edilmiştir.
TBMM’nin 15 Temmuz Darbe Girişimi raporuna göre bu vakıflara ait 2,214
taşınmaz VGM’ne devir edilmiştir. Ayni rapora göre, bu vakıflardan 123
tanesi 1,531 taşınmaz olmaz üzere 2,3 Milyar TL’lik (826 milyon USD,
23/07/2016 tarihi itibariyle) varlığa sahipti.
4. NAKİT VARLIKLAR: Dönemin Maliye Bakanı, Naci Ağbal’ın 2016 yılı Mayıs
ayında yaptığı açıklamaya göre OHAL KHK’ları kapatılan tüzel kişilerin
elinde bulunan 472 milyon TL (USD163.5 milyon, 23/07/2016 tarihi
itibariyle) tutarındaki nakit para ve kambiyo senetleri Hazine’ye devir
edilmiştir.
5. TBMM’nin 15 Temmuz Darbe Girişimi raporuna göre 213,696 taşınmazın
tapu kayıtlarına İdare ve Yargı makamlarının talebi ile tedbir
konulmuştur.
6. ÖZEL OKULLAR: OHAL KHK’ları ile (400,000 öğrenci kapasiteli) 138,000
öğrencinin eğitim görmekte olduğu 1,060 okul temelli olarak kapatılmış ve
malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir. Kamu İhale Kurumu ilanlarına göre
24 derslikli bir okulun yapımı ortalama 7.5 milyon TL’ye ihale edilmektedir.
Bu veriden hareketle, kapatılan okulların değeri 7.95 Milyar TL (2.76 milyar
USD, 23/07/2016 tarihi itibariyle) olarak tahmin edilebilecektir.
7. ÖGRENCİ YURTLARI: TBMM’nin 15 Temmuz Darbe Girişimi raporuna göre
OHAL KHK’ları ile 86,397 öğrenci kapasiteli 841 yurt kapatılmış ve
malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir. Kamu İhale Kurumu ilanlarına göre
1,000 öğrenci kapasiteli bir yurdun yapımı asgari 27 milyon TL’ye ihale
edilmektedir. Bu veriden hareketle, kapatılan yurtların değeri 2.3 Milyar
TL (806 milyon USD, 23/07/2016 tarihi itibariyle) olarak tahmin
edilebilecektir.
8. MEDYA KURULUŞLARI: OHAL KHK’ları 34 televizyon, 38 radyo, 73 gazete
ve dergi, ve 6 haber ajansı olmak üzere 151 medya kurulusu kapatılmış ve
malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir. Kapatılan medya kuruluşlarından
iki televizyon, 2 gazete, 1 radyodan oluşan İpek Medya Grubu’nun değeri
Aralık 2015 itibariyle 250 milyon USD olarak hesaplanmıştır. 3 gazete, 1
haber sitesi, 2 TV kanalı ve 1 haber ajansından oluşan Doğan Medya’nın
2018 Mart ayında 1.1 milyar dolara satıldığı göz önüne alındığında
kapatılmış olan 151 medya kuruluşunun değerinin 1 milyar dolardan az
olamayacağı değerlendirilmektedir.
9. HASTANE VE SAĞLIK KURULUŞLARI: 667 ve 689 sayılı KHK’lar ile 47
hastane, sağlık merkezi, poliklinik kapatılmış ve malvarlıkları Hazine’ye
devir edilmiştir. Bu sağlık kurumlarından dokuz tanesinin yatak kapasitesi
2,052’dir. İş ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2016 yılı açıklamasına göre bu
kurumlardan 21 tanesinin yıllık cirosu 400 milyon TL’dir. Kapatılan 47 sağlık
kurumunun değeri 1.29 milyar dolar olarak değerlendirilmiştir.
10.ÖZEL ŞİRKETLER: Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın TBMM’ye gönderdiği
bilgi notuna göre TMSF’ye devir edilen 998 şirketin yanısıra 1,075 şirket
tamamen kapatılarak ticaret sicilinden terkin edilmiş ve malvarlıkları
Hazine’ye devir edilmiştir
11.TMSF’ye devir edilen şirketlerin değeri 58.94 milyar TL (20.4 milyar USD,
23/07/2016 tarihi itibariyle) olarak açıklanırken kapatılıp malvarlıkları
Hazine’ye devir edilen 1,075 şirketin değerine dair bir rapor ve bilgi
bulunmamaktadır.
12.MÜSADERE EDİLEN BİNALAR: Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devir edilen
2,214 taşınmazın yanısıra (Maliye Bakanı, Naci Ağbal’ın açıklamasına göre)
4,351 taşınmaz da Hazine’ye devir edilmiş olup bunlardan 3,361 tanesi
binadır. Bu binalar, ayni açıklamaya göre, 7.2 milyon m2 kapalı alana
sahiptir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın asgari maliyet sirküleri (IV. A, B,
C, 915 TL /m2) dikkate alındığında bu binaların inşaat maliyeti 6.73 milyar
TL (2.23 milyar Dolar, 23/07/2016 tarihi itibariyle) olarak tahmin
edilebilecektir.
13.ÜNİVERSİTELER: OHAL KHK’ları 15 üniversite ve onlara ait 7 hastane
kapatılmış ve malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir.
14.Kapatılma günü itibariyle, 64,533 öğrencisi olan ve 2,808 akademisyenin
çalıştığı üniversitelerin değeri hakkında bir rapor bulunmamaktadır. Bu üniversitelerden sekizinin (Turgut Ozal, Fatih, Zirve, Mevlana, Melikşah, Gediz, Süleyman Şah ve İpek Üniversitesi) değerinin 23/07/2016 tarihi itibariyle asgari 1.5 milyar USD olduğu değerlendirilmiştir.
15.Raporda OHAL KHK’ları ve Terörle Mücadele kanunları kullanılarak el
konulan mal varlıklarının değerinin OHAL ilan edildiği 23/07/2016 itibariyle
en az 32.24 Milyar USD olduğu ifade edilmiştir.
16.Rapor, ayrıca adil yargılama prensiplerine uygun bir yargılama olmaksızın
ve tazminat ödenmeksizin gerçekleştirilen bu el koyma işlemlerinin niteliği
itibariyle müsadere olduğu ve bu işlemlerin
a) Uluslararası Teamül Hukuku, BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (md.
17) BM Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Sözleme (md.4), AIHS (md. 15),AIHS 1. Ek Protokol,b) Anayasa, (md. 13-35-38-46-47), Türk Ceza Kanunu (md. 54), OHAL
Kanunu ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarına aykırı olduğunu
açıklamaktadır.
[RAPORUN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN]
2.6.2020 [TR724]
Bir mülteci aktivist: Feride Özer [Basri Doğan]
15 Temmuz sonrası Türkiye’yi terk edenler arasında çok sayıda üniversite öğrencisi de var. Siyaset bilimi ve kamu yönetimi öğrencisi Feride Özer bunlardan biri. Hollanda’da mülteci kampında kalan Feride Özer, ülkesinden ayrılmak zorunda bırakılan genç bir yetenek. 9 aydır Hollanda’da olan Feride, insan hakları ihlallerini gündeme taşıyan eylemlere verdiği destekle öne çıktı.
Mülteci aktivist Feride Özer, yaşadığı süreci ve hayallerini TR724’e anlattı:
“Türkiye’den geldim Türkiye’de siyaset bilimi ve kamu yönetimi öğrencisiydim. Yaklaşık 9 aydır Hollanda’da ikamet ediyorum. Buraya gelme sebebim Türkiye’de Anafen Fen Lisesi öğrencisi iken 10. sınıfın yazında okulum kapatıldı. Haftalar boyunca yeni okula geçiş süreci yaşadık. Bu dönemde milli eğitim bakanlığına bağlı ilçe milli eğitim müdürlüklerini dolaştık. Her birine gidişimizde bize farklı bilgi verildi. Bizi fişlediklerini ve ilerde çalışma hayatımızın olamayacağından, hepimizi imam-hatip liselerine göndereceklerinden veya eğitim hayatımızın tamamen bittiğinden bahsettiler. Daha sonrasında Anadolu Lisesine geçiş yaptım. Burada baskı ve sosyal izolasyonla dolu iki sene geçirdim. Tüm bu sürecin sonunda Türkiye’de hayatımın garantisi olmadığını ve bir geleceğimin olmadığını anlayarak Hollanda’ya geldim.
Bizi hep sıcak ve samimi karşıladılar. Teşekkür ediyorum. Türkiye’de Korona şartlarında hala tahliye olmamış bir çok tutuklu var. Benim eski öğretmenlerim komşularım bazı akrabalarım bu grubun içinde. Umarım bir an önce süreç onların hayrına sonlanır. 8 Mart’ta Türkiye’deki tutsak kadınlar için yaptığımız yürüyüşte onların seslerini tüm dünyaya duyurmaya çalıştık. Tek temennim bu yürüyüşün son olması fakat eğer Türkiye devleti baskılara ve soykırıma devam ederse biz bu zulmü sonuna dek duyuracağız.
‘HALK HAKSIZLIĞA DUR DEMELİ’
Eğer halkımız susmazsa ve haksızlıklara dur derse yönetimi de etkisi altına alır. Çünkü yönetimler halkların doğrultusunda ilerler. Halkın geri kalanının haksızlığa dur demesi gerek.’’
Türkiye’de süreç biterse geri dönmeyi düşündüğünü söyleyen Feride Özer, sözlerini şöyle tamamladı: “Geri dönüp Türkiye bir daha böyle günler yaşamasın diye çalışmak isterim. Halkın eğitimi bu konuda çok önemli. Bu süreçler Türkiye’de 30-40 yılda bir tekrarlanıyor. Bunun bir daha olmaması için elimden geleni yaparım. Son olarak sahurda öğrendiğim acı haber Ahmet’imizin hayata veda edişi. Tüm Türkiye’nin gözü önünde hastalığa terk edilmiş bir çocuktu Ahmet. Belki biraz olsun erken tedavi imkanı olsaydı veya en azından babası yanında olsaydı ve morali yüksek olsaydı biz dün bu acıyı yaşamazdık. Bir çocuğun hayatı bu kadar basit değil ucuz değil. Sebep olanların en kısa zamanda karşılığını almasını umuyorum. Bir kez daha bu şekilde yurtdışı tedavisine gönderilmeyen bir evladımız hayata veda etmişti. Bu çok zor bir süreç. Allah anne babasına ve ailesine sabır versin. Bu olaylar artık bir son bulsun.”
[Basri Doğan] 2.6.2020 [TR724]
Mülteci aktivist Feride Özer, yaşadığı süreci ve hayallerini TR724’e anlattı:
“Türkiye’den geldim Türkiye’de siyaset bilimi ve kamu yönetimi öğrencisiydim. Yaklaşık 9 aydır Hollanda’da ikamet ediyorum. Buraya gelme sebebim Türkiye’de Anafen Fen Lisesi öğrencisi iken 10. sınıfın yazında okulum kapatıldı. Haftalar boyunca yeni okula geçiş süreci yaşadık. Bu dönemde milli eğitim bakanlığına bağlı ilçe milli eğitim müdürlüklerini dolaştık. Her birine gidişimizde bize farklı bilgi verildi. Bizi fişlediklerini ve ilerde çalışma hayatımızın olamayacağından, hepimizi imam-hatip liselerine göndereceklerinden veya eğitim hayatımızın tamamen bittiğinden bahsettiler. Daha sonrasında Anadolu Lisesine geçiş yaptım. Burada baskı ve sosyal izolasyonla dolu iki sene geçirdim. Tüm bu sürecin sonunda Türkiye’de hayatımın garantisi olmadığını ve bir geleceğimin olmadığını anlayarak Hollanda’ya geldim.
Bizi hep sıcak ve samimi karşıladılar. Teşekkür ediyorum. Türkiye’de Korona şartlarında hala tahliye olmamış bir çok tutuklu var. Benim eski öğretmenlerim komşularım bazı akrabalarım bu grubun içinde. Umarım bir an önce süreç onların hayrına sonlanır. 8 Mart’ta Türkiye’deki tutsak kadınlar için yaptığımız yürüyüşte onların seslerini tüm dünyaya duyurmaya çalıştık. Tek temennim bu yürüyüşün son olması fakat eğer Türkiye devleti baskılara ve soykırıma devam ederse biz bu zulmü sonuna dek duyuracağız.
‘HALK HAKSIZLIĞA DUR DEMELİ’
Eğer halkımız susmazsa ve haksızlıklara dur derse yönetimi de etkisi altına alır. Çünkü yönetimler halkların doğrultusunda ilerler. Halkın geri kalanının haksızlığa dur demesi gerek.’’
Türkiye’de süreç biterse geri dönmeyi düşündüğünü söyleyen Feride Özer, sözlerini şöyle tamamladı: “Geri dönüp Türkiye bir daha böyle günler yaşamasın diye çalışmak isterim. Halkın eğitimi bu konuda çok önemli. Bu süreçler Türkiye’de 30-40 yılda bir tekrarlanıyor. Bunun bir daha olmaması için elimden geleni yaparım. Son olarak sahurda öğrendiğim acı haber Ahmet’imizin hayata veda edişi. Tüm Türkiye’nin gözü önünde hastalığa terk edilmiş bir çocuktu Ahmet. Belki biraz olsun erken tedavi imkanı olsaydı veya en azından babası yanında olsaydı ve morali yüksek olsaydı biz dün bu acıyı yaşamazdık. Bir çocuğun hayatı bu kadar basit değil ucuz değil. Sebep olanların en kısa zamanda karşılığını almasını umuyorum. Bir kez daha bu şekilde yurtdışı tedavisine gönderilmeyen bir evladımız hayata veda etmişti. Bu çok zor bir süreç. Allah anne babasına ve ailesine sabır versin. Bu olaylar artık bir son bulsun.”
[Basri Doğan] 2.6.2020 [TR724]
Alman yıldız aranıyor [Hasan Cücük]
Dünya futbolunun lokomotif ülkelerinden Almanya’nın öne çıkan özelliği, ‘takım oyunu’ oldu. Dünya Kupası’nı 4 kez kazanan Almanlar, 3 kez de Avrupa şampiyonu oldular. Takım oyunu ön planda olunca, bireysel yetenekleri öne çıkan Alman oyuncu bulmak zor oluyor. Şimdilerde ümit bağlanan isim ise Bayer Leverkusen formasıyla harika işlere imza atan Kai Havertz.
1970’li yıllara döndüğümüzde Almanya’nın yetiştirdiği iki değer dünya futboluna damga vuruyordu. Forvet hattında Gerd Müller, ön liberoda ise Franz Beckenbauer, Almanlar’ın yeşil sahalarda gözdesiydi. 1970 Dünya Kupası ve 1972 Avrupa Şampiyonası’nda Almanya kürsünün en üst basamağına çıkarken, bu ikilinin katkısı oldukça fazlaydı. Franz Beckenbauer, oynadığı futbol ve takımı saha içinde yönetmesiyle ‘İmparator’ ünvanını alıyordu. Futbolu bıraktıktan sonra Alman futboluna yön vermeye devam eden Franz Beckenbauer, teknik adam olarak 1990 Dünya Kupası’nı ülkesine taşımayı başardı. Uzun yıllar Bayern Münih’in başkanlığını yapan ‘İmparator’ Beckenbauer, 2006 Dünya Kupası ev sahipliğini ülkesine getiren isim oldu. Gerd Müller ise attığı gollerle efsaneleşti. 1972-73 sezonunda 67 gole imza atan Müller, bir sezonda en fazla gol atan futbolcular listesinde 3. sırada yer alıyor.
1980’li yıllara geldiğimizde ise Almanlar’ın gözdesi olarak Karl Heinze Rumenigge ve Toni Schmuacher öne çıktı. Schmuacher kalede rakip forvetlerin, Rumenigge ise forvet hattında rakip defansın korkulu rüyası oldu. Bu ikilinin başrolde olduğu turnuva ise 1980 Avrupa Şampiyonası oldu. İki yıl sonra 1982 Dünya Kupası’nda ise finalde İtalya’ya yenilen Almanya ikinci oldu. Rumenigge üst üste iki yıl 1980 ve 1981’de Avrupa’da yılın futbolcusu seçildi.
1980’li yılların ortasından itibaren bir başka isim sahne aldı. Bu isim Lothar Matthaus oldu. Almanlar’ın yetiştirdiği son 10 numara olan Matthaus, özellikle 1990 Dünya Kupası’na damga vuran isim oldu. Takım kaptanı olarak Almanlar’ı kupaya taşıyan Matthaus, mesafe tanımayan şutları, adrese teslim paslarıyla dünyanın en iyi orta sahalarından biri oldu.
Matthaus’la aynı dönemde top koşturan yıldız statüsünde başka oyuncular da oldu. Orta sahada Thomas Hassler, ön liberoda Mathias Sammer, forvet hattında Rudi Völler ve Jürgen Klinsmann Almanlar’ın medar-ı iftiharı olarak yeşil sahalarda ter döktü. Tabi bu isimlere kaleci Oliver Khan’ı da eklemek lazım. Bu isimler Euro 96’da Almanya’yı bir kez daha Avrupa’nın zirvesine taşıdı.
2000’li yıllarda Alman futbolunda yıldız oyuncu krizi yaşanmaya başlandı. Ümit bağlanan isimler Michael Ballack oldu. Bayer Leverkusen’de parlayan Ballack, Bayern Münih’te herkesin yakından tanıdığı isim oldu. Premier Lig’de Chelsea’ya transfer olduğunda ise sönük bir isme dönüşüp, kaybolup gitti. Yine bu yıllarda babası Türk, annesi Alman olan Mehmet Scholl Bundesliga’nın en iyi orta sahası olarak öne çıktı. Ballack’ta hüsran yaşayan Almanlar’ın ümit bağladığı bir başka isim Lukas Podolski açmadan solan yıldız olarak kayıtlara geçti.
Almanya 2014 Dünya Kupası’nda bir kez daha zirveye çıkarken, öne çıkan takım oyunu oldu. Mesut Özil, Philippe Lahm, Thomas Müller, Bastian Schweinsteiger, Toni Kroos, Manuel Neuer Panzerler’in kalbur üstü isimleri oldu.
2018 Dünya Kupası’nda yaşanan hüsran Alman futbolunda yıldız oyuncu sıkıntısını bir kez daha gündeme getirdi. Manchester City formasıyla Ada’ya damga vuran Leroy Sane’nin Dünya Kupası kadrosunda yer bulamaması teknik patron Löw’ü eleştirilerin hedefi yaptı. Sane, Almanlar’ın yeni gözdesi olduğu bir dönemde yaşadığı sakatlıktan dolayı aylarca yeşil sahalardan uzak kaldı. 2018 Dünya Kupası sonrası yeniden yapılanmaya giden Almanya’nın gözde ismi olarak bir adım öne çıkan isim Kai Havertz oldu.
Bayer Leverkusen formasını giyen Habertz, 21 yaşını doldurmadan Bundesliga’da 35 gole ulaşan ilk isim oldu. 10 numara mevkinde oynayan Havertz, bu sezon çıktığı 26 maçta 11 gole imza attı. Piyasa değeri 80 milyon Euro olan Havertz, 7 kez giydiği milli forma ile bir gole imza attı. Henüz 20 yaşında olan Havertz, hızı, tekniği ve gol vuruşlarındaki ustalığıyla Almanlar’ın gelecekte çok şeyler beklediği bir isim. Bakalım beklentiler bu kez nasıl sonlanacak.
[Hasan Cücük] 2.6.2020 [TR724]
1970’li yıllara döndüğümüzde Almanya’nın yetiştirdiği iki değer dünya futboluna damga vuruyordu. Forvet hattında Gerd Müller, ön liberoda ise Franz Beckenbauer, Almanlar’ın yeşil sahalarda gözdesiydi. 1970 Dünya Kupası ve 1972 Avrupa Şampiyonası’nda Almanya kürsünün en üst basamağına çıkarken, bu ikilinin katkısı oldukça fazlaydı. Franz Beckenbauer, oynadığı futbol ve takımı saha içinde yönetmesiyle ‘İmparator’ ünvanını alıyordu. Futbolu bıraktıktan sonra Alman futboluna yön vermeye devam eden Franz Beckenbauer, teknik adam olarak 1990 Dünya Kupası’nı ülkesine taşımayı başardı. Uzun yıllar Bayern Münih’in başkanlığını yapan ‘İmparator’ Beckenbauer, 2006 Dünya Kupası ev sahipliğini ülkesine getiren isim oldu. Gerd Müller ise attığı gollerle efsaneleşti. 1972-73 sezonunda 67 gole imza atan Müller, bir sezonda en fazla gol atan futbolcular listesinde 3. sırada yer alıyor.
1980’li yıllara geldiğimizde ise Almanlar’ın gözdesi olarak Karl Heinze Rumenigge ve Toni Schmuacher öne çıktı. Schmuacher kalede rakip forvetlerin, Rumenigge ise forvet hattında rakip defansın korkulu rüyası oldu. Bu ikilinin başrolde olduğu turnuva ise 1980 Avrupa Şampiyonası oldu. İki yıl sonra 1982 Dünya Kupası’nda ise finalde İtalya’ya yenilen Almanya ikinci oldu. Rumenigge üst üste iki yıl 1980 ve 1981’de Avrupa’da yılın futbolcusu seçildi.
1980’li yılların ortasından itibaren bir başka isim sahne aldı. Bu isim Lothar Matthaus oldu. Almanlar’ın yetiştirdiği son 10 numara olan Matthaus, özellikle 1990 Dünya Kupası’na damga vuran isim oldu. Takım kaptanı olarak Almanlar’ı kupaya taşıyan Matthaus, mesafe tanımayan şutları, adrese teslim paslarıyla dünyanın en iyi orta sahalarından biri oldu.
Matthaus’la aynı dönemde top koşturan yıldız statüsünde başka oyuncular da oldu. Orta sahada Thomas Hassler, ön liberoda Mathias Sammer, forvet hattında Rudi Völler ve Jürgen Klinsmann Almanlar’ın medar-ı iftiharı olarak yeşil sahalarda ter döktü. Tabi bu isimlere kaleci Oliver Khan’ı da eklemek lazım. Bu isimler Euro 96’da Almanya’yı bir kez daha Avrupa’nın zirvesine taşıdı.
2000’li yıllarda Alman futbolunda yıldız oyuncu krizi yaşanmaya başlandı. Ümit bağlanan isimler Michael Ballack oldu. Bayer Leverkusen’de parlayan Ballack, Bayern Münih’te herkesin yakından tanıdığı isim oldu. Premier Lig’de Chelsea’ya transfer olduğunda ise sönük bir isme dönüşüp, kaybolup gitti. Yine bu yıllarda babası Türk, annesi Alman olan Mehmet Scholl Bundesliga’nın en iyi orta sahası olarak öne çıktı. Ballack’ta hüsran yaşayan Almanlar’ın ümit bağladığı bir başka isim Lukas Podolski açmadan solan yıldız olarak kayıtlara geçti.
Almanya 2014 Dünya Kupası’nda bir kez daha zirveye çıkarken, öne çıkan takım oyunu oldu. Mesut Özil, Philippe Lahm, Thomas Müller, Bastian Schweinsteiger, Toni Kroos, Manuel Neuer Panzerler’in kalbur üstü isimleri oldu.
2018 Dünya Kupası’nda yaşanan hüsran Alman futbolunda yıldız oyuncu sıkıntısını bir kez daha gündeme getirdi. Manchester City formasıyla Ada’ya damga vuran Leroy Sane’nin Dünya Kupası kadrosunda yer bulamaması teknik patron Löw’ü eleştirilerin hedefi yaptı. Sane, Almanlar’ın yeni gözdesi olduğu bir dönemde yaşadığı sakatlıktan dolayı aylarca yeşil sahalardan uzak kaldı. 2018 Dünya Kupası sonrası yeniden yapılanmaya giden Almanya’nın gözde ismi olarak bir adım öne çıkan isim Kai Havertz oldu.
Bayer Leverkusen formasını giyen Habertz, 21 yaşını doldurmadan Bundesliga’da 35 gole ulaşan ilk isim oldu. 10 numara mevkinde oynayan Havertz, bu sezon çıktığı 26 maçta 11 gole imza attı. Piyasa değeri 80 milyon Euro olan Havertz, 7 kez giydiği milli forma ile bir gole imza attı. Henüz 20 yaşında olan Havertz, hızı, tekniği ve gol vuruşlarındaki ustalığıyla Almanlar’ın gelecekte çok şeyler beklediği bir isim. Bakalım beklentiler bu kez nasıl sonlanacak.
[Hasan Cücük] 2.6.2020 [TR724]
Diyanet’in Hizmet Hareketi’ne yönelttiği suçlamalar [Dini kim istismar ediyor? (4)] [Yüksel Çayıroğlu]
Geçen haftaki yazımızda Diyanet’in Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ve Hizmet gönüllülerine yönelttiği temel eleştiri ve suçlamaları ele almaya başlamıştık. Kaldığımız yerden devam ediyoruz:
e) Diyanete Göre Hizmetin Dine Verdiği Zararlar
Diyanet’in yapmış olduğu tasvir ve anlatıma göre Hizmet hareketi, din, ahlâk ve değerler açısından da tam bir felakettir. Çünkü bir taraftan takıyye ve kitmanilik adı altında müntesiplerini ikiyüzlülüğe, münafıklığa ve sahtekârlığa alıştırmakta; diğer yandan da ibahiyeci, faydacı ve makyavelist bir anlayışla onlar için hedefe ulaştıracak her yolu mübah saymakta, onların gayriahlaki bir kısım enstrümanlar kullanmalarında bir beis görmemektedir.
Hizmet’in din için bir felaket olması, Diyanet’in en çok üzerinde durduğu konulardan biridir. Yukarıda da kısmen ifade edildiği üzere Diyanet, ısrarla ve sürekli olarak Hizmet hareketinin dini tahrip ettiğini ve örgütlü bir din istismarı yaptığını iddia etmektedir. Şu ifadeler Diyanet’in hazırladığı Cuma hutbesinden alınmıştır: “Suret-i haktan görünen ama bâtıla hizmet eden FETÖ Terör Örgütü, imanımızı, ahlakî hassasiyetimizi, peygamber sevgimizi, zekât ve sadakamızı, kurbanlarımızı hâsılı tüm dinî değer ve kavramlarımızı istismar etti.” (13.07.2018)
Ayrıca Hizmet’in gelenekten yüz çevirdiği, Sünnilikten saptığı, Ehl-i Sünnet’in temel prensiplerine muhalefet ettiği, modernist yorumları benimsediği, bilgi kaynaklarının problemli olduğu ve neticede “kendine has paralel bir din anlayışı” ikame ettiği yapılan çalışmalarda sıkça dile getirilen iddialardır.
Hizmet mensuplarının, kelime-i tevhidin ikinci kısmını çıkardıkları, diyalog faaliyetleri adı altında Hristiyanlığın emellerine hizmet ettikleri, rüyalarla amel ettikleri, kehanet, cincilik ve medyumluğa prim verdikleri, takıyye fıkhı adı altında yeni bir fıkıh icat ettikleri, başörtüsünün çıkarılmasına cevaz verdikleri bu konuda en çok dile getirilen suçlamalardandır. Bugüne kadar bu tür iddiaların defalarca dile getirilmiş ve bunlara oldukça mukni ve açık cevaplar verilmiş olmasının Diyanet açısından zaten hiçbir önemi yoktur.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ve Hizmet gönüllülerinin yarım asrı aşkın bir süredir dine, ahlâka ve maneviyata yaptıkları hizmetler gün gibi ortadadır. Hocaefendi; vaaz ve sohbetleriyle, makale ve kitaplarıyla, fikir ve düşünceleriyle, irşat ve yönlendirmeleriyle, plan ve projeleriyle, gözyaşları ve samimiyetiyle, temsil ve tatbikiyle özellikle genç nesiller arasında yeni bir dinî şuurun oluşmasına vesile olmuş, onlara unutulan değerleri yeniden hatırlatmış ve bütün dünyaya dal budak salacak din temelli sosyal bir hareketin tohumlarını atmıştır.
Esasında AKP’den önce seküler ve laik kesimler tarafından Hocaefendi’ye yöneltilen eleştiri ve suçlamaların temel sebebi de onun bu gayret ve çabalarıdır. Öteden beri dine ve dindarlara mesafeli duruşlarıyla bilinen bir kısım insanların, Hizmet hareketini engelleme ve karalama adına yürüttükleri kirli propagandayı bir yere kadar anlamak mümkündür. Fakat kendisini Müslümanların hamisi gibi gösteren bir partinin ve din hizmetlerini yerine getirmekle sorumlu olan Diyanet’in bu konudaki saldırı ve suçlamalarını anlamak hiç de kolay değildir.
f) 15 Temmuz İstismarı
Diyanet, aksi yöndeki onca delili görmezden gelerek, muhalif parti liderlerinin açıklamalarını hiçe sayarak ve en önemlisi Hocaefendi’nin darbenin gerçek sorumlularının bulunması adına uluslararası bir komisyon kurulması çağrısına kulak tıkayarak, hükümetin söylemine paralel bir şekilde 15 Temmuz darbe girişiminin tek sorumlusunun Hizmet hareketi olduğunu ileri sürdü. Böylece Hareketin, devlet ve toplum açısından nasıl bir felaket olduğunu ispatlamaya çalıştı. Diyanetin düzenlemiş olduğu çalıştayda dile getirilen şu ifadelere bakılacak olursa, Hizmet’le ilgili algıların nasıl yönlendirildiği rahatlıkla anlaşılabilir:
“Eğer 15 Temmuz darbesi başarılı olsaydı şu anda buradaki hazirûnun önemli bir kısmı Diyanet’te olmayacaktı, belki dünyada da olmayacaktı. Bunu dikkate alarak her bir hocamızın, dostumuzun elini taşın altına koymasını bekliyoruz. Bunu lütfen Diyanet’ten sıradan herhangi bir makale siparişi olarak algılamayın. Bunun dinimiz, devletimiz, vatanımız adına, halkımız, mesleğimiz adına hayati bir yükümlülük olduğunu düşünüyorum ve bu yükümlülüğün üstesinden hep birlikte geleceğimize inanıyorum. Bu konuda herhangi bir tesahülün ve herhangi bir mazeretin de olacağını düşünmüyorum.” (s. 60)
Hele “Darbe girişimi başarılı olsaydı nasıl bir siyasi ve sosyal nizam kurulacaktı?” sorusuna verilen şu cevap, darbenin nasıl manipüle edildiğini ve algı oluşturmada kullanışlı bir araca dönüştürüldüğünü çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır:
“Darbe girişimi başarılı olsaydı, büyük ihtimalle bir iç savaş ortamı doğacaktı… Ortaya mesiyanik karakterli bir devlet yapılanması çıkacaktı. Bir yönüyle güya müstakbel fethin yolunu döşemek adına Batı’nın her buyurduğu şeye karşı edilgen, diğer yönüyle içerideki, özelde dindarlar arasında yükselen her farklı sesi ve düşünceyi bu mesiyanik hedefi dumura uğratmaya matuf bir tehdit olarak görüp bastıran faşizan ve totaliter bir siyasi yapı kurulacaktı. Güya ‘dini herkese ulaştırmayı’ hedefleyen ama ‘mutlakçı’ bir din diliyle Fethullah Gülen’in söylemi ve eylemi ile uyuşmayan bütün yorumları dalalet, ihanet ve irtidatla eşleştiren bir siyasi-sosyal nizam ortaya çıkacaktı… Ortaya çıkacak toplumsal düzen özgürlüklerin alabildiğine kısıtlandığı, korporatist ve ahbap-çavuş kapitalizmi adı verilen ve öncelikle örgüt mensubu az sayıdaki zenginin refahının artırılmasına dayalı bir ekonomik düzende giderek fakirleşen geniş halk kesimlerinin ezildiği, huzursuz ve kapalı bir toplum görünümü arz edecekti… Bu bağlamda kurulacak muhtemel siyasal düzen ise bir tür dini teoloji ile desteklenen, İran ve Kuzey Kore karışımı otoriter bir modele dayalı, ancak caydırıcı bir nükleer silah ve yeraltı kaynaklarından mahrum baskıcı ve fakir bir diktatörlük olacaktır.” (İSAM, s. 80-81)
Aslında tamamıyla hayal mahsulü olan ve zihnî kurgulara dayanan fakat üzerinde epey çalışılmış olan yukarıdaki izahlarla muhataplara verilmek istenen mesaj şudur: Bu hareket ülkenin istikbali açısından öyle tehlikeli bir harekettir ki, eğer onunla amansız bir mücadeleye girişmez ve onu tümüyle ortadan kaldırmazsanız, özgürlüklerinizi, geleceğinizi, vatanınızı, dininizi kısaca sahip olduğunuz maddî-manevî bütün değerlerinizi kaybedersiniz.
Ne var ki algı operasyonu yapma adına dile getirilen bu öngörülerin Hizmet’in bugüne kadar savunmuş olduğu değerlerle ve ortaya koymuş olduğu tarihî tecrübeyle uzaktan yakından alakası yoktur. Israrlı ve sürekli bir şekilde “Demokrasiden dönüş yoktur!” dediği ve demokratik değerlere sahip çıktığı için her fırsatta İslamcılar tarafından eleştiriye tâbi tutulan Hocaefendi’nin, yine aynı kesim tarafından otoriter ve totaliter bir yapı kurgulamakla suçlanması akıl almaz bir çelişkidir.
g) Hocaefendi’yle İlgili İftiralar
Hizmet hareketini itibarsızlaştırmak ve gözden düşürmek isteyen Diyanet, maksadına en kolay yoldan ulaşabilme adına en çok Hocaefendi’ye saldırdı. Değil uzun yıllardır küresel dinî bir harekete yön ve ilham veren âlim bir şahsiyete, sıradan bir Müslümana dahi yakışmayacak en bayağı iftiraları sıralamakta hiçbir beis görmedi. Bu konuda seviyesini o kadar çok düşürdü, ağzını o kadar çok bozdu ki, Hocaefendi’yle ilgili karalama, aşağılama ve suçlamaları dolaylı olarak nakletmeye dahi insanın edebi müsaade etmiyor.
Diyanet, sesli ve yazılı eserlerinden cımbızlayarak aldığı bazı görüşlerini çarpıtarak Hocaefendi’nin İslâm yorumunu eleştirdi. Hocaefendi’nin kullandığı teşbih ve temsilleri veya farz-ı muhal kabilinden söylediği sözleri hakikatmiş gibi sunarak onu hedef tahtası yaptı. Niyet okuması yaparak Hocaefendi’nin yaşamış olduğu bazı vakıaların veya gördüğü bazı rüyaların peşinen yalan olduğunu iddia etti. Cımbızlayarak verdiği cümlelerden, metnin genelinde vurgulanan mananın tam zıddı anlamlar çıkardı. Aslında bu çalışmalarıyla Diyanet, bir hakikatin nasıl ters yüz edilebileceğinin pratik bir örneğini gösterdi.
Diyanetin yaptığı çalışmaların hiçbirinde Hocaefendi ve Hizmet hareketine yönelik tek bir olumlu ifadeye dahi yer vermemesine bakılacak olursa, ortada hiç bir iyi niyet ve anlama çabasının olmadığı anlaşılır. Hocaefendi’nin eserlerinden yola çıkarak rapor hazırladıklarını söylese de, raporu objektif bir gözle okuyan bir insan çok rahatlıkla şunu söyleyebilir: Diyanet bu eserlerde görmek istediklerini aramış, attıkları iftiralara delil bulmak maksadıyla hareket etmiştir. Zira raporda ortaya konulan Hocaefendi portresiyle, uzun yıllar kürsülerden halka seslenen veya seksen civarındaki eserinde konuşan Hocaefendi arasında hiçbir benzerlik bulunmamaktadır.
Diyanet bir taraftan, Hocaefendi’nin kendisini müceddit, mehdi, mesih, kâinat imamı ve hatta peygamber gördüğünü ve başkalarına da öyle gözükmeye çalıştığını iddia ediyor. Mesela FETÖ/PDY Dinî ve Sosyo/Psikolojik Boyutları Çalıştayı başlıklı kitapta şu ifadelere yer veriyor: “Fethullah Gülen kendisini peygamber makamında takdim ediyor. Eserlerine baktığınız zaman bu görülüyor, böyle somutlaştırıyor kendisini. Ümmetin, sahabenin peygambere yapması gereken muameleyi kendisine yapılması gereken bir muamele olarak sunuyor. Sadece peygamberlerde masumiyet vardır. Buna benzer mucize gösterir. O da kendini ‘Lâ Yuhti (hata yapmaz)’ ve birçok keramet sahibi birisi olarak ifade ediyor.” (s. 74)
Fakat diğer taraftan onun proje bir insan olduğunu iddia ediyor: “Gülen’in bir düşünür ve alim olmaktan ziyade bir proje adamı olduğu, hatta baştan beri istihbarat örgütleriyle olan irtibatları dikkate alındığında kendisinin de bir proje olduğu veya zaman içinde bir projeye dönüştüğü tespiti yerinde olacaktır.” (İSAM, s. 40)
Bu iddialarını ortaya koyarken, bir insanın aynı anda hem müceddit, mehdi ve mesih gibi Müslümanların dinî liderliğine soyunup, diğer yandan da dış güçlerin maşası olmaya razı olabileceğini muhtemelen hiç sorgulamıyor. Veya Diyanet için asıl önemli olan, iftira ve karalamalarıyla Hocaefendi’nin ilmî ve entelektüel otoritesine zarar verebilmektir.
Diyanet bunların yanı sıra kitlelerin beynini yıkayabilme ve onlarda istediği algı ve kanaatleri oluşturabilme adına; Hocaefendi’nin aklın ve duyuların fonksiyonlarını küçümsediği, bilimsel yöntemleri gereksiz gördüğü, sebep-sonuç ilişkisini önemsiz kıldığı, sürekli dikkatleri üzerine çekmeye, sevgi ve ilgi toplamaya çalıştığı, insanları manipüle ettiği, gaybî âlemlerden haber aldığı, hulûl iddiasında bulunduğu, meleklerle görüştüğü, ahiret kurtuluşunu garanti gördüğü, samimi olmadığı, ilkesiz ve tutarsız hareket ettiği, kendinden önceki büyük zatları hafife aldığı gibi daha birçok akıl almaz iddia ve iftiralarını sıralar.
Bütün bu iddiaların, oldukça mütevazi bir şahsiyete sahip olan Hocaefendi’nin ahlâk ve karakteriyle taban tabana zıt olmasına, onun yazılı veya sözlü eserlerinden yapılan alıntılarla çok kolay çürütülecek olmasına da aldırış etmez. Oysaki Hocaefendi, yazmış olduğu pek çok eserinde ısrarla ve sürekli olarak kâinat kitabının doğru okunması, onun üzerinde sistemli bir tefekkür faaliyeti yürütülmesi, teşri emirlerin yanında mutlaka tekvini emirlere de riayet edilmesi, akıl ve mantığın ürünlerinin sonuna kadar sağılması, milimi milimine sebeplere riayet edilmesi, bilim ve teknolojiden azami ölçüde istifade edilmesi gerektiği üzerinde ısrarla durur. Bunlara aykırı davrananları şiddetle eleştirir. İslâm dünyasının geri kalmasının en önemli sebebini, tekvini emirleri okuma, anlama ve uygulamadaki taksirine bağlar.
Fakat Diyanet, için bütün bu açıklamaların hiçbir önemi yoktur. Onun bütün derdi, Hocaefendi’yi gözden düşürme ve itibarsızlaştırma adına onun vaaz veya sohbetlerinden kendi maksadına hizmet edecek bir iki cümle bulabilmektir.
Hâsılı Diyanet, toplumsal bir olguyu vakıaya mutabık bir şekilde analiz etme yerine, korkunç bir algı çalışması ve kara propagandayla okuyucuya belirli fikirleri empoze etmeye odaklanmış durumdadır. İlim libası giydirmeye çalıştığı, akademik ağır kavramların arkasına gizlediği ve usturuplu ifadeleriyle süslediği iftira ve karalamalarıyla okuyucuya Hizmetfobia duygusunu aşılamaya kilitlenmiş vaziyettedir. Kısacası siyasi iradenin kendisine yüklediği misyonu kusursuz bir şekilde yerine getirme adına elinden geleni yapmaktadır.
Diyanet’in bu iddia ve iftiralarına -yeterli olmasa da- Hizmet içerisinden bazı cevaplar verildi, verilmeye devam ediyor. Ülkenin üzerindeki siyasi baskı kalktığında, Diyanetin bu yanlı ve kasıtlı çalışmaları hakkında; objektif bakış açısını, insafını ve ilim ahlakını kaybetmemiş dışarıdan akademisyenlerden de cevaplar geleceğinden hiçbir şüphemiz yoktur.
Devam edecek…
[Yüksel Çayıroğlu] 2.6.2020 [TR724]
e) Diyanete Göre Hizmetin Dine Verdiği Zararlar
Diyanet’in yapmış olduğu tasvir ve anlatıma göre Hizmet hareketi, din, ahlâk ve değerler açısından da tam bir felakettir. Çünkü bir taraftan takıyye ve kitmanilik adı altında müntesiplerini ikiyüzlülüğe, münafıklığa ve sahtekârlığa alıştırmakta; diğer yandan da ibahiyeci, faydacı ve makyavelist bir anlayışla onlar için hedefe ulaştıracak her yolu mübah saymakta, onların gayriahlaki bir kısım enstrümanlar kullanmalarında bir beis görmemektedir.
Hizmet’in din için bir felaket olması, Diyanet’in en çok üzerinde durduğu konulardan biridir. Yukarıda da kısmen ifade edildiği üzere Diyanet, ısrarla ve sürekli olarak Hizmet hareketinin dini tahrip ettiğini ve örgütlü bir din istismarı yaptığını iddia etmektedir. Şu ifadeler Diyanet’in hazırladığı Cuma hutbesinden alınmıştır: “Suret-i haktan görünen ama bâtıla hizmet eden FETÖ Terör Örgütü, imanımızı, ahlakî hassasiyetimizi, peygamber sevgimizi, zekât ve sadakamızı, kurbanlarımızı hâsılı tüm dinî değer ve kavramlarımızı istismar etti.” (13.07.2018)
Ayrıca Hizmet’in gelenekten yüz çevirdiği, Sünnilikten saptığı, Ehl-i Sünnet’in temel prensiplerine muhalefet ettiği, modernist yorumları benimsediği, bilgi kaynaklarının problemli olduğu ve neticede “kendine has paralel bir din anlayışı” ikame ettiği yapılan çalışmalarda sıkça dile getirilen iddialardır.
Hizmet mensuplarının, kelime-i tevhidin ikinci kısmını çıkardıkları, diyalog faaliyetleri adı altında Hristiyanlığın emellerine hizmet ettikleri, rüyalarla amel ettikleri, kehanet, cincilik ve medyumluğa prim verdikleri, takıyye fıkhı adı altında yeni bir fıkıh icat ettikleri, başörtüsünün çıkarılmasına cevaz verdikleri bu konuda en çok dile getirilen suçlamalardandır. Bugüne kadar bu tür iddiaların defalarca dile getirilmiş ve bunlara oldukça mukni ve açık cevaplar verilmiş olmasının Diyanet açısından zaten hiçbir önemi yoktur.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ve Hizmet gönüllülerinin yarım asrı aşkın bir süredir dine, ahlâka ve maneviyata yaptıkları hizmetler gün gibi ortadadır. Hocaefendi; vaaz ve sohbetleriyle, makale ve kitaplarıyla, fikir ve düşünceleriyle, irşat ve yönlendirmeleriyle, plan ve projeleriyle, gözyaşları ve samimiyetiyle, temsil ve tatbikiyle özellikle genç nesiller arasında yeni bir dinî şuurun oluşmasına vesile olmuş, onlara unutulan değerleri yeniden hatırlatmış ve bütün dünyaya dal budak salacak din temelli sosyal bir hareketin tohumlarını atmıştır.
Esasında AKP’den önce seküler ve laik kesimler tarafından Hocaefendi’ye yöneltilen eleştiri ve suçlamaların temel sebebi de onun bu gayret ve çabalarıdır. Öteden beri dine ve dindarlara mesafeli duruşlarıyla bilinen bir kısım insanların, Hizmet hareketini engelleme ve karalama adına yürüttükleri kirli propagandayı bir yere kadar anlamak mümkündür. Fakat kendisini Müslümanların hamisi gibi gösteren bir partinin ve din hizmetlerini yerine getirmekle sorumlu olan Diyanet’in bu konudaki saldırı ve suçlamalarını anlamak hiç de kolay değildir.
f) 15 Temmuz İstismarı
Diyanet, aksi yöndeki onca delili görmezden gelerek, muhalif parti liderlerinin açıklamalarını hiçe sayarak ve en önemlisi Hocaefendi’nin darbenin gerçek sorumlularının bulunması adına uluslararası bir komisyon kurulması çağrısına kulak tıkayarak, hükümetin söylemine paralel bir şekilde 15 Temmuz darbe girişiminin tek sorumlusunun Hizmet hareketi olduğunu ileri sürdü. Böylece Hareketin, devlet ve toplum açısından nasıl bir felaket olduğunu ispatlamaya çalıştı. Diyanetin düzenlemiş olduğu çalıştayda dile getirilen şu ifadelere bakılacak olursa, Hizmet’le ilgili algıların nasıl yönlendirildiği rahatlıkla anlaşılabilir:
“Eğer 15 Temmuz darbesi başarılı olsaydı şu anda buradaki hazirûnun önemli bir kısmı Diyanet’te olmayacaktı, belki dünyada da olmayacaktı. Bunu dikkate alarak her bir hocamızın, dostumuzun elini taşın altına koymasını bekliyoruz. Bunu lütfen Diyanet’ten sıradan herhangi bir makale siparişi olarak algılamayın. Bunun dinimiz, devletimiz, vatanımız adına, halkımız, mesleğimiz adına hayati bir yükümlülük olduğunu düşünüyorum ve bu yükümlülüğün üstesinden hep birlikte geleceğimize inanıyorum. Bu konuda herhangi bir tesahülün ve herhangi bir mazeretin de olacağını düşünmüyorum.” (s. 60)
Hele “Darbe girişimi başarılı olsaydı nasıl bir siyasi ve sosyal nizam kurulacaktı?” sorusuna verilen şu cevap, darbenin nasıl manipüle edildiğini ve algı oluşturmada kullanışlı bir araca dönüştürüldüğünü çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır:
“Darbe girişimi başarılı olsaydı, büyük ihtimalle bir iç savaş ortamı doğacaktı… Ortaya mesiyanik karakterli bir devlet yapılanması çıkacaktı. Bir yönüyle güya müstakbel fethin yolunu döşemek adına Batı’nın her buyurduğu şeye karşı edilgen, diğer yönüyle içerideki, özelde dindarlar arasında yükselen her farklı sesi ve düşünceyi bu mesiyanik hedefi dumura uğratmaya matuf bir tehdit olarak görüp bastıran faşizan ve totaliter bir siyasi yapı kurulacaktı. Güya ‘dini herkese ulaştırmayı’ hedefleyen ama ‘mutlakçı’ bir din diliyle Fethullah Gülen’in söylemi ve eylemi ile uyuşmayan bütün yorumları dalalet, ihanet ve irtidatla eşleştiren bir siyasi-sosyal nizam ortaya çıkacaktı… Ortaya çıkacak toplumsal düzen özgürlüklerin alabildiğine kısıtlandığı, korporatist ve ahbap-çavuş kapitalizmi adı verilen ve öncelikle örgüt mensubu az sayıdaki zenginin refahının artırılmasına dayalı bir ekonomik düzende giderek fakirleşen geniş halk kesimlerinin ezildiği, huzursuz ve kapalı bir toplum görünümü arz edecekti… Bu bağlamda kurulacak muhtemel siyasal düzen ise bir tür dini teoloji ile desteklenen, İran ve Kuzey Kore karışımı otoriter bir modele dayalı, ancak caydırıcı bir nükleer silah ve yeraltı kaynaklarından mahrum baskıcı ve fakir bir diktatörlük olacaktır.” (İSAM, s. 80-81)
Aslında tamamıyla hayal mahsulü olan ve zihnî kurgulara dayanan fakat üzerinde epey çalışılmış olan yukarıdaki izahlarla muhataplara verilmek istenen mesaj şudur: Bu hareket ülkenin istikbali açısından öyle tehlikeli bir harekettir ki, eğer onunla amansız bir mücadeleye girişmez ve onu tümüyle ortadan kaldırmazsanız, özgürlüklerinizi, geleceğinizi, vatanınızı, dininizi kısaca sahip olduğunuz maddî-manevî bütün değerlerinizi kaybedersiniz.
Ne var ki algı operasyonu yapma adına dile getirilen bu öngörülerin Hizmet’in bugüne kadar savunmuş olduğu değerlerle ve ortaya koymuş olduğu tarihî tecrübeyle uzaktan yakından alakası yoktur. Israrlı ve sürekli bir şekilde “Demokrasiden dönüş yoktur!” dediği ve demokratik değerlere sahip çıktığı için her fırsatta İslamcılar tarafından eleştiriye tâbi tutulan Hocaefendi’nin, yine aynı kesim tarafından otoriter ve totaliter bir yapı kurgulamakla suçlanması akıl almaz bir çelişkidir.
g) Hocaefendi’yle İlgili İftiralar
Hizmet hareketini itibarsızlaştırmak ve gözden düşürmek isteyen Diyanet, maksadına en kolay yoldan ulaşabilme adına en çok Hocaefendi’ye saldırdı. Değil uzun yıllardır küresel dinî bir harekete yön ve ilham veren âlim bir şahsiyete, sıradan bir Müslümana dahi yakışmayacak en bayağı iftiraları sıralamakta hiçbir beis görmedi. Bu konuda seviyesini o kadar çok düşürdü, ağzını o kadar çok bozdu ki, Hocaefendi’yle ilgili karalama, aşağılama ve suçlamaları dolaylı olarak nakletmeye dahi insanın edebi müsaade etmiyor.
Diyanet, sesli ve yazılı eserlerinden cımbızlayarak aldığı bazı görüşlerini çarpıtarak Hocaefendi’nin İslâm yorumunu eleştirdi. Hocaefendi’nin kullandığı teşbih ve temsilleri veya farz-ı muhal kabilinden söylediği sözleri hakikatmiş gibi sunarak onu hedef tahtası yaptı. Niyet okuması yaparak Hocaefendi’nin yaşamış olduğu bazı vakıaların veya gördüğü bazı rüyaların peşinen yalan olduğunu iddia etti. Cımbızlayarak verdiği cümlelerden, metnin genelinde vurgulanan mananın tam zıddı anlamlar çıkardı. Aslında bu çalışmalarıyla Diyanet, bir hakikatin nasıl ters yüz edilebileceğinin pratik bir örneğini gösterdi.
Diyanetin yaptığı çalışmaların hiçbirinde Hocaefendi ve Hizmet hareketine yönelik tek bir olumlu ifadeye dahi yer vermemesine bakılacak olursa, ortada hiç bir iyi niyet ve anlama çabasının olmadığı anlaşılır. Hocaefendi’nin eserlerinden yola çıkarak rapor hazırladıklarını söylese de, raporu objektif bir gözle okuyan bir insan çok rahatlıkla şunu söyleyebilir: Diyanet bu eserlerde görmek istediklerini aramış, attıkları iftiralara delil bulmak maksadıyla hareket etmiştir. Zira raporda ortaya konulan Hocaefendi portresiyle, uzun yıllar kürsülerden halka seslenen veya seksen civarındaki eserinde konuşan Hocaefendi arasında hiçbir benzerlik bulunmamaktadır.
Diyanet bir taraftan, Hocaefendi’nin kendisini müceddit, mehdi, mesih, kâinat imamı ve hatta peygamber gördüğünü ve başkalarına da öyle gözükmeye çalıştığını iddia ediyor. Mesela FETÖ/PDY Dinî ve Sosyo/Psikolojik Boyutları Çalıştayı başlıklı kitapta şu ifadelere yer veriyor: “Fethullah Gülen kendisini peygamber makamında takdim ediyor. Eserlerine baktığınız zaman bu görülüyor, böyle somutlaştırıyor kendisini. Ümmetin, sahabenin peygambere yapması gereken muameleyi kendisine yapılması gereken bir muamele olarak sunuyor. Sadece peygamberlerde masumiyet vardır. Buna benzer mucize gösterir. O da kendini ‘Lâ Yuhti (hata yapmaz)’ ve birçok keramet sahibi birisi olarak ifade ediyor.” (s. 74)
Fakat diğer taraftan onun proje bir insan olduğunu iddia ediyor: “Gülen’in bir düşünür ve alim olmaktan ziyade bir proje adamı olduğu, hatta baştan beri istihbarat örgütleriyle olan irtibatları dikkate alındığında kendisinin de bir proje olduğu veya zaman içinde bir projeye dönüştüğü tespiti yerinde olacaktır.” (İSAM, s. 40)
Bu iddialarını ortaya koyarken, bir insanın aynı anda hem müceddit, mehdi ve mesih gibi Müslümanların dinî liderliğine soyunup, diğer yandan da dış güçlerin maşası olmaya razı olabileceğini muhtemelen hiç sorgulamıyor. Veya Diyanet için asıl önemli olan, iftira ve karalamalarıyla Hocaefendi’nin ilmî ve entelektüel otoritesine zarar verebilmektir.
Diyanet bunların yanı sıra kitlelerin beynini yıkayabilme ve onlarda istediği algı ve kanaatleri oluşturabilme adına; Hocaefendi’nin aklın ve duyuların fonksiyonlarını küçümsediği, bilimsel yöntemleri gereksiz gördüğü, sebep-sonuç ilişkisini önemsiz kıldığı, sürekli dikkatleri üzerine çekmeye, sevgi ve ilgi toplamaya çalıştığı, insanları manipüle ettiği, gaybî âlemlerden haber aldığı, hulûl iddiasında bulunduğu, meleklerle görüştüğü, ahiret kurtuluşunu garanti gördüğü, samimi olmadığı, ilkesiz ve tutarsız hareket ettiği, kendinden önceki büyük zatları hafife aldığı gibi daha birçok akıl almaz iddia ve iftiralarını sıralar.
Bütün bu iddiaların, oldukça mütevazi bir şahsiyete sahip olan Hocaefendi’nin ahlâk ve karakteriyle taban tabana zıt olmasına, onun yazılı veya sözlü eserlerinden yapılan alıntılarla çok kolay çürütülecek olmasına da aldırış etmez. Oysaki Hocaefendi, yazmış olduğu pek çok eserinde ısrarla ve sürekli olarak kâinat kitabının doğru okunması, onun üzerinde sistemli bir tefekkür faaliyeti yürütülmesi, teşri emirlerin yanında mutlaka tekvini emirlere de riayet edilmesi, akıl ve mantığın ürünlerinin sonuna kadar sağılması, milimi milimine sebeplere riayet edilmesi, bilim ve teknolojiden azami ölçüde istifade edilmesi gerektiği üzerinde ısrarla durur. Bunlara aykırı davrananları şiddetle eleştirir. İslâm dünyasının geri kalmasının en önemli sebebini, tekvini emirleri okuma, anlama ve uygulamadaki taksirine bağlar.
Fakat Diyanet, için bütün bu açıklamaların hiçbir önemi yoktur. Onun bütün derdi, Hocaefendi’yi gözden düşürme ve itibarsızlaştırma adına onun vaaz veya sohbetlerinden kendi maksadına hizmet edecek bir iki cümle bulabilmektir.
Hâsılı Diyanet, toplumsal bir olguyu vakıaya mutabık bir şekilde analiz etme yerine, korkunç bir algı çalışması ve kara propagandayla okuyucuya belirli fikirleri empoze etmeye odaklanmış durumdadır. İlim libası giydirmeye çalıştığı, akademik ağır kavramların arkasına gizlediği ve usturuplu ifadeleriyle süslediği iftira ve karalamalarıyla okuyucuya Hizmetfobia duygusunu aşılamaya kilitlenmiş vaziyettedir. Kısacası siyasi iradenin kendisine yüklediği misyonu kusursuz bir şekilde yerine getirme adına elinden geleni yapmaktadır.
Diyanet’in bu iddia ve iftiralarına -yeterli olmasa da- Hizmet içerisinden bazı cevaplar verildi, verilmeye devam ediyor. Ülkenin üzerindeki siyasi baskı kalktığında, Diyanetin bu yanlı ve kasıtlı çalışmaları hakkında; objektif bakış açısını, insafını ve ilim ahlakını kaybetmemiş dışarıdan akademisyenlerden de cevaplar geleceğinden hiçbir şüphemiz yoktur.
Devam edecek…
[Yüksel Çayıroğlu] 2.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Arif’in Manchester’e attığı gol! [M.Nedim Hazar]
Arama motorlarının bu kadar gelişmiş olmadığı, ve sosyal medyanın hayatımızı bunca ele geçirmediği dönemlerden kalma bir deyim vardır internet aleminde: Arif’in Manchester’e attığı golü aramak!
Malum vakt- zamanında Avrupa’yı kasıp kavuran bir takımdı Manchester United. Sanki özellikle Türk takımlarına karşı gıcıklıkları vardı İngilizlerin. Mustafa Denizli gibi modern Türk futbol anlayışını ülkeye yerleştirmiş bir teknik adamın bile karizmasını yerle bir etmişlerdi. Milli maçlarda yediğimiz 8-0’lık fark hiç de yabana atılacak gibi değildi açıkçası.
G.Saray’ın UEFA şampiyonluğuna giden yoldaki ilk kırılma eşiğiydi belki de ManU maçları. İlk maç deplasmandaydı ve İngilizlerin her zaman yaptığı gibi ilk dakikalardaki şok baskınlarla 2-0 mağlup duruma düşmüştük bile. Sonra Kubilay Türkyılmaz ve özellikle de Arif Erdem sahneye çıktı. Uzak mesafeden bir vuruş vurdu ki, maçın spikeri Ümit Aktan “Öyle bir yere vurdu ki değil Schmechiel dünyanın bütün maykılları gelse bu topu çıkaramaz” demişti.
Avrupa kupalarındaki ezikliğimizin kırılma noktasıydı her iki M. United maçları.
Bu sebeple internette çok aranan videolardan olmuştu. Ancak bulmak kolay değildi ve bu golü arayanlar saçma sapan başka videolara bir şekilde ulaşıyorlardı ve “Her şey Arif’in Manchester’a attığı golü aramakla başladı” diye postmodern bir darb-ı mesel olmuştu.
Gel zaman git zaman Youtube’un hayatımızı neredeyse işgal ettiği dönemlerde yer gök Arif’in attığı bu gol ile dolunca bu sefer süreç tersine döndü. Bu kez başka video ararken bir şekilde Arif’in Manchester’e attığı gole geliyorduk bir şekilde.
Bu kadar uzun ve ayrıntılı girizgahın sebebi, özellikle son süreçte yaşanan tartışma ne olursa olsun bir şekilde Arif’in attığı gol gibi meselenin “Cemaat, hata ve özeleştiri” noktasına gelmesi beni hayrete gark ediyor.
Geçtiğimiz gün sosyal medyada içişleri bakanı Süleyman Soylu ile ilgili bir tespit yaptım. Hay yapmaz olaydım. Kısa sürede paylaşımımın altı şöyle bir klasik gelişime sebep oldu.
“Böyle diyorsunuz ama bu adamı ekrana siz çıkardınız, STV bu adamın reklamını yapıyordu vaktiyle…”
Şimdi bu eleştiriyi normal kabul edip şahsımın STV ile alakasının olmadığını filan yazacak oldum ki çoktan geç kalmıştım bile.
Hemen altında bilinen trafik yaşanmaya başlanmıştı bile.
“Sadece STV değil, cemaatin bütün medyası bu adamları destekleyip bu hale getirdi..”
Hadi buna bari bir cevap yazayım derken yine geç kalmıştım.
Hemen altında şu vardı:
“Esasen AKP vaktiyle cemaat sayesinde semirdi. Cemaat bürokraside başarı göstererek AKP’yi başarılı kıldı… Erdoğan sonra cemaati harcadı. Cemaat bu konuda öz eleştiri yapmadan bu konularda hiç konuşmamalı…”
Evet Arif’in Manchester’e attığı gole gelmiştik yine!
Yıllar önce rahmetli babamla otururken çok uzaktan ama babama çok saygı duyan bir akrabası ziyaretine gelmişti babamın.
İsmini şimdi hatırlayamıyorum, ben 20 yaşımda idim adam da muhtemelen 40 filandı.
O güne kadar konuyla ilgili çok bilgim yoktu ama adam bir şekilde Şia mezhebine geçmiş, Kum kentinde filan Caferi eğitimi almış, kendine göre bilgi ve birikim olan biriydi.
Ben de böyle din iman namaz niyaz işlerine yeni yeni heves etmiş biriyim.
Adam bu durumu anladığı anda beni dumur eden bir şekilde, “Siz” dedi, “İmam Hüseyin efendimizi katlettiniz!”
Kerbela hadisesinden bahsediyordu. Yalnız işin garip tarafı öfkesi ve hıncı sanki olay dün yaşanmış gibi tazeydi.
“1400 sene önceki olayı mı kastediyorsunuz?” dedim.
“elbette” dedi ve başladı ayrıntıyla anlatıp Sünniler şöyle böyle filan demeye.
O bilgisiz halimle bile şaşırmama rağmen “bir dakika” dedim.
“Sanki olayı dün yaşanmış ve bugün bu mesele tartışılıyormuş gibi ya da bu tartışmanın bugüne bir faydası varmış gibi anlatıyorsunuz” deyince sustu.
Sanırım benim de klasik bir Sünni Müslüman olarak onunla tartışmaya girmemi istiyordu.
Öyle yapmayıp şöyle dedim:
“İmam Hüseyin ve orada şehid edilen diğerleri şu anda neredeler?”
Şaşırdı, nasıl yani filan diyecek oldu…
Allah’ın huzurunda değiller mi?
Başıyla olumladı.
“Onu katledenler de orada değil mi şimdi?”
Yine “evet” anlamında başını salladı.
“Peki Allah en mutlak adil olan karar verici değil mi?” diye sordum.
Sadece başını sallıyordu.
“Müsaade edin de biz değil onları artık Allah yargılasın, biz başka şeyler konuşalım” deyince sinirlenip gitti adam.
Bugün güncel bir meselede fikir beyan ederken birilerinin hemen atlayıp “Ama şu zamanda şöyle böyle olmuştu da siz şöyle yapmıştınız” filan diyerek her şeyi bir çuvala doldurması artık komik kaçıyor.
Ben Soylu’yu hayatımda görmedim. Konuşmadım, övmedim. Ama o kanallarda o dönem yaptığı konuşmaları bugün yapsa yine över ve haber yaparım.
O zaman doğruyu yapmak, doğru söyleyen adam yanlış tarafa geçip yanlış şeyler yaptığında hata olarak görülemez.
Vazgeçelim artık her meseleye Arif’in Manchester’a attığı gol muamelesi yapmamaktan.
Teşekkürler.
Bu arada Arif’in o şahane golü şurada. Benzer bir golü de F. Bahçe’den Boliç atmıştı yanlış hatırlamıyorsam.
[M.Nedim Hazar] 2.6.2020 [TR724]
Malum vakt- zamanında Avrupa’yı kasıp kavuran bir takımdı Manchester United. Sanki özellikle Türk takımlarına karşı gıcıklıkları vardı İngilizlerin. Mustafa Denizli gibi modern Türk futbol anlayışını ülkeye yerleştirmiş bir teknik adamın bile karizmasını yerle bir etmişlerdi. Milli maçlarda yediğimiz 8-0’lık fark hiç de yabana atılacak gibi değildi açıkçası.
G.Saray’ın UEFA şampiyonluğuna giden yoldaki ilk kırılma eşiğiydi belki de ManU maçları. İlk maç deplasmandaydı ve İngilizlerin her zaman yaptığı gibi ilk dakikalardaki şok baskınlarla 2-0 mağlup duruma düşmüştük bile. Sonra Kubilay Türkyılmaz ve özellikle de Arif Erdem sahneye çıktı. Uzak mesafeden bir vuruş vurdu ki, maçın spikeri Ümit Aktan “Öyle bir yere vurdu ki değil Schmechiel dünyanın bütün maykılları gelse bu topu çıkaramaz” demişti.
Avrupa kupalarındaki ezikliğimizin kırılma noktasıydı her iki M. United maçları.
Bu sebeple internette çok aranan videolardan olmuştu. Ancak bulmak kolay değildi ve bu golü arayanlar saçma sapan başka videolara bir şekilde ulaşıyorlardı ve “Her şey Arif’in Manchester’a attığı golü aramakla başladı” diye postmodern bir darb-ı mesel olmuştu.
Gel zaman git zaman Youtube’un hayatımızı neredeyse işgal ettiği dönemlerde yer gök Arif’in attığı bu gol ile dolunca bu sefer süreç tersine döndü. Bu kez başka video ararken bir şekilde Arif’in Manchester’e attığı gole geliyorduk bir şekilde.
Bu kadar uzun ve ayrıntılı girizgahın sebebi, özellikle son süreçte yaşanan tartışma ne olursa olsun bir şekilde Arif’in attığı gol gibi meselenin “Cemaat, hata ve özeleştiri” noktasına gelmesi beni hayrete gark ediyor.
Geçtiğimiz gün sosyal medyada içişleri bakanı Süleyman Soylu ile ilgili bir tespit yaptım. Hay yapmaz olaydım. Kısa sürede paylaşımımın altı şöyle bir klasik gelişime sebep oldu.
“Böyle diyorsunuz ama bu adamı ekrana siz çıkardınız, STV bu adamın reklamını yapıyordu vaktiyle…”
Şimdi bu eleştiriyi normal kabul edip şahsımın STV ile alakasının olmadığını filan yazacak oldum ki çoktan geç kalmıştım bile.
Hemen altında bilinen trafik yaşanmaya başlanmıştı bile.
“Sadece STV değil, cemaatin bütün medyası bu adamları destekleyip bu hale getirdi..”
Hadi buna bari bir cevap yazayım derken yine geç kalmıştım.
Hemen altında şu vardı:
“Esasen AKP vaktiyle cemaat sayesinde semirdi. Cemaat bürokraside başarı göstererek AKP’yi başarılı kıldı… Erdoğan sonra cemaati harcadı. Cemaat bu konuda öz eleştiri yapmadan bu konularda hiç konuşmamalı…”
Evet Arif’in Manchester’e attığı gole gelmiştik yine!
Yıllar önce rahmetli babamla otururken çok uzaktan ama babama çok saygı duyan bir akrabası ziyaretine gelmişti babamın.
İsmini şimdi hatırlayamıyorum, ben 20 yaşımda idim adam da muhtemelen 40 filandı.
O güne kadar konuyla ilgili çok bilgim yoktu ama adam bir şekilde Şia mezhebine geçmiş, Kum kentinde filan Caferi eğitimi almış, kendine göre bilgi ve birikim olan biriydi.
Ben de böyle din iman namaz niyaz işlerine yeni yeni heves etmiş biriyim.
Adam bu durumu anladığı anda beni dumur eden bir şekilde, “Siz” dedi, “İmam Hüseyin efendimizi katlettiniz!”
Kerbela hadisesinden bahsediyordu. Yalnız işin garip tarafı öfkesi ve hıncı sanki olay dün yaşanmış gibi tazeydi.
“1400 sene önceki olayı mı kastediyorsunuz?” dedim.
“elbette” dedi ve başladı ayrıntıyla anlatıp Sünniler şöyle böyle filan demeye.
O bilgisiz halimle bile şaşırmama rağmen “bir dakika” dedim.
“Sanki olayı dün yaşanmış ve bugün bu mesele tartışılıyormuş gibi ya da bu tartışmanın bugüne bir faydası varmış gibi anlatıyorsunuz” deyince sustu.
Sanırım benim de klasik bir Sünni Müslüman olarak onunla tartışmaya girmemi istiyordu.
Öyle yapmayıp şöyle dedim:
“İmam Hüseyin ve orada şehid edilen diğerleri şu anda neredeler?”
Şaşırdı, nasıl yani filan diyecek oldu…
Allah’ın huzurunda değiller mi?
Başıyla olumladı.
“Onu katledenler de orada değil mi şimdi?”
Yine “evet” anlamında başını salladı.
“Peki Allah en mutlak adil olan karar verici değil mi?” diye sordum.
Sadece başını sallıyordu.
“Müsaade edin de biz değil onları artık Allah yargılasın, biz başka şeyler konuşalım” deyince sinirlenip gitti adam.
Bugün güncel bir meselede fikir beyan ederken birilerinin hemen atlayıp “Ama şu zamanda şöyle böyle olmuştu da siz şöyle yapmıştınız” filan diyerek her şeyi bir çuvala doldurması artık komik kaçıyor.
Ben Soylu’yu hayatımda görmedim. Konuşmadım, övmedim. Ama o kanallarda o dönem yaptığı konuşmaları bugün yapsa yine över ve haber yaparım.
O zaman doğruyu yapmak, doğru söyleyen adam yanlış tarafa geçip yanlış şeyler yaptığında hata olarak görülemez.
Vazgeçelim artık her meseleye Arif’in Manchester’a attığı gol muamelesi yapmamaktan.
Teşekkürler.
Bu arada Arif’in o şahane golü şurada. Benzer bir golü de F. Bahçe’den Boliç atmıştı yanlış hatırlamıyorsam.
[M.Nedim Hazar] 2.6.2020 [TR724]
Gurbette bir başarı hikayesi [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Elif Ankara’nın başarılı okulu Samanyolu Lisesi’nde okuyordu. Ailesinin yanında kalıyor, okula servisle gidip geliyordu. 2015 yazında ailesi yükselen cinnet süreci nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Elif’in babası son kez okula gitti, kızının kaydını yeniledi, taksitleri ayarladı. Müdür çay ikram etmiş, her zamanki sıcak, efendi tavrıyla, ülkeden ayrılmak zorunda kalan babayı teselli etmiş, kızı için gözünün arkada kalmamasını söylemiş ve bir nebze rahatlatmıştı. Bu, Elif’in babasının müdür Halil Dinç’i son görüşü olacaktı.
Zira 15 Temmuz kabusunu müteakip okulun işgali yetmiyormuş gibi, Müdür kendisini zulüm düzeninden korumak için saklanmak zorunda kalacaktı. Sonra ülkesini terk edecek ve arkasında Meriç şiirini bırakarak gurbette, genç yaşta Hakk’a yürüyecekti.
GÜLEREK GEÇTİM MERİÇ’TEN
Dünyam bir el çantasında.
Yok oldu bir mazi hiçten.
Acı, zorlu talihime,
Gülerek geçtim Meriç’ten.
Tarihin başından beri
Yaşanan, bitmeyen göçten
Yok kimseye imtiyazı
Bilerek geçtim Meriç’ten.
Bir zehirden iftirâyı
-Duydum sen say ki baldıran
-Kırk beş yıllık hâtırâyı
Silerek geçtim Meriç’ten.
Sırtımda bir urba ardan
Kalbim güvercin yüreği
Hem serden geçtim hem yardan
-Geride mağmum dostlarım
-Dolarak geçtim Meriç’ten
Tohumlar bıraktım orda
Semâya ser çeksin diye
Bebek, anne, yağız yiğit
Rahim Allah’a hediye
Hicret, evet bâkiyesi
Hicranlı duygular, içten
Vatana son bakış, yaslı
Bir akşam geçtim Meriç’ten.
16 Ağustos 2018’de Yunanistan’da vefat eden eğitimci Dr. Halil Dinç’in vefatından bir hafta önce yazdığı şiir.
Ailesi yurt dışına çıkarken Elif’i okulun yatılı bölümüne de kaydetti. O’nu annesinin öğretmen arkadaşlarına emanet edip ülkeden ayrıldılar. Gönülleri rahattı, zira kızları güvenli bir ortamda ve emin ellerdeydi. Ama Elif yatılı hayata alışmakta zorlandı. Ailesinden, kardeşlerinden uzak olmak zor geliyor, sık sık sitem ediyordu. İlk yıl zor geçti, ama bir şekilde bitti.
Yaz tatilinde ailesini ziyarete geldiğinde 15 Temmuz oldu. Okulu KHK’yla kapatıldı, taşlandı, yağmalandı. Artık Elif’in döneceği bir okulu yoktu. Son sınıfa geçmişti ve üniversite sınavlarına girecekti. O nedenle yanında çok sayıda sınavlara hazırlık kitabı da getirmişti.
Ailesi “Artık seni gönderemeyiz! Burada bizimle kalmalısın!” dediklerinde ikilemler, çelişkiler yaşadı. Yolun başında değildi ki buradaki sisteme göre yeniden başlayıp devam etsin. Mezun olmamıştı ki diplomasını göstersin ve bir üniversiteye kaydını yaptırsın. Acaba burada ne yapacaktı? Eğitimi nasıl devam edecekti? Karmaşık duygular içindeydi. Ailesi ve kendisi bulunduğu ülkede Elif’in eğitimi için uygun bir yol araştırıyordu. Sonra bir dostları liseyi dışardan bitirmeye benzer bir sistemin varlığından bahsetti. Yabancı öğrenciler için bazı dersleri alıp bitirme sınavına girmek, o belge ile üniversiteye başvurmak mümkündü. Lakin burada eğitim alabilecek, anlatılanları anlayacak seviyede İngilizcesi yoktu.
Aynı problemlere muhatap bir grup öğrenci ile birlikte programa başladılar. Elif, kısa sürede dil problemini aşmak ve yüksek puanlar almak zorundaydı. Ama bu programla liseyi bitirenler tıp fakültesini tercih edemiyordu. Tıp fakültesinden kabul alabilmek için 2 yıl kolej okuması, oradan yeterli puanı alması gerekiyordu. Ailenin 2 yıl boyunca koleje ödeyecek parası yoktu. Yoğunlaştırılmış bu kursa 6 bin Pound ödemeyi gözlerine kestirmişlerdi, fakat yılı 18 bin Pound olan iki yıllık eğitimi karşılayamazlardı. O nedenle Elif’i eczacılığa yönlendirdiler. Eczacılığın ne kadar güzel bir bölüm olduğuna ikna etmeye çalıştılar. Elif mecburen ikna oldu. Altı ay süren yoğun eğitimden yüksek skorla mezun oldu. İngiltere’de önde gelen eczacılık fakültelerinden kabul aldı. Londra’daki Kings College’a gitmeye karar verdi. Ancak bu marka okul kayıt şartı olarak İngilizceden yüksek skor (7.5 IELTS) istiyordu. Bu skoru alabilmek için IELTS sınavlarına yoğunlaştı. Altı aylık yoğun çalışmanın sonunda skoru almayı başardı.
IELTS skorunu aldıktan sonra okulun başlamasına 6 ay vardı. Eczacılık mesleğini öğrenmek ve biraz harçlık çıkarmak için bir eczanede çalışmaya başladı. Bu süre zarfında eczacılığın ona göre olmadığını anladı. İçindeki tıp arzusu tekrar depreşti. Ancak ciddi bir problemleri daha vardı, İngiltere’de üniversite eğitimi paralıydı. Burs ve kredi olmazsa ailesinin O’nu okutma imkanı yoktu. Yeni geldikleri ülkede tutunabilmek için anne ve baba emek yoğun işlerde çalışıyorlar, ancak evin giderlerini karşılayabiliyorlardı. Üniversite harcı ve eğitim bursu için başvurdular. Allah’tan her ikisi de çıktı. Elif artık ailesine yük olmadan okuyabilecekti. Elif’le birlikte liseyi bırakıp ülkesini terketmek zorunda kalan aynı şehirden 13 arkadaşının tamamı 2 yıl içinde bir üniversiteye yerleştiler.
Elif iyi bir okul kazanmış, IELTS skorunu almıştı, ama mutlu değildi. Zira hayalini kurduğu tıp fakültesine gidemiyordu; bunun bir yolu olmalıydı. Araştırmaları sonucu İngiltere’de iki üniversitede Medical Science’dan (Tıbbi Biyoloji vb) derece yapanların tıp fakültesine geçebildiğini öğrendi. Karar verdi ve tercihlerini değiştirdi. O bölümlerden birine gidecek, çalışacak, derece yapacak ve tıp fakültesine geçecekti. Ailesi dahil herkes bunun zorluğunu söyledi, bu ülkede yetişen çocuklarla yarışamayacağını, derece yapmanın imkansız olduğunu anlattılar. Kings College eczacılığın, herkesin hayalini kurduğu çok güzel bir bölüm olduğunu, eczacıların itibarlı olduğunu, çok para kazandığını, doktor gibi ön muayeneleri yapıp ilaç verdiklerini vb anlatsalar da biraz inatçı kişiliği olan Elif kararından dönmedi. Tıbba geçmeye imkan veren bölümlerden birisini tercih etti ve kabul aldı.
Kabul aldığı üniversite kaliteliydi ama ailenin yaşadığı şehirden epeyce uzaktı. Ayrıca orada bir tanıdık, dost yoktu. Bir yurtta suit bir oda tuttular ve Elif’i yerleştirdiler. Elif çalışma disiplini olan bir gençti. Herşeyi kenara bırakıp sadece derslerine odaklandı. Gecesini gündüzüne kattı ve 160 kişi arasında birinci olmayı başardı. Ayrıca bir mülakat yapılıyordu. Kendisinin ve ailesinin yaşadığı zorluklar, mücadeleler mülakat heyetini etkilemişti. O şu anda İngiltere’nin en iyi üniversitelerinden birinde tıp eğitimi alıyor.
Travmayı yavaş yavaş atlatan muhacirlerden benzer hikayeleri çokça duyuyoruz. Sürgün hayatı yeni coğrafyalarda yeni filizler, sürgünler veriyor. Her gün Stanford’dan, Harvard’dan MIT’den kabul alan öğrencileri, Avrupa’nın en iyi üniversitelerinde okuyan gençlerimizi duyuyoruz. Daha erken yaşlarda gelen ve buralardaki sistemden mezun olan çocuklarımızla bu başarı çıtası (Allah’ın izniyle) daha da yukarılara taşınacak.
Bize düşen hiçbirini zayi etmeden, bu çocukların kalbini ve zihnini doyurabilmek! Onlara yeni coğrafyalarda yeni ufuklar çizebilmek!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 2.6.2020 [TR724]
Elif’in babası son kez okula gitti, kızının kaydını yeniledi, taksitleri ayarladı. Müdür çay ikram etmiş, her zamanki sıcak, efendi tavrıyla, ülkeden ayrılmak zorunda kalan babayı teselli etmiş, kızı için gözünün arkada kalmamasını söylemiş ve bir nebze rahatlatmıştı. Bu, Elif’in babasının müdür Halil Dinç’i son görüşü olacaktı.
Zira 15 Temmuz kabusunu müteakip okulun işgali yetmiyormuş gibi, Müdür kendisini zulüm düzeninden korumak için saklanmak zorunda kalacaktı. Sonra ülkesini terk edecek ve arkasında Meriç şiirini bırakarak gurbette, genç yaşta Hakk’a yürüyecekti.
GÜLEREK GEÇTİM MERİÇ’TEN
Dünyam bir el çantasında.
Yok oldu bir mazi hiçten.
Acı, zorlu talihime,
Gülerek geçtim Meriç’ten.
Tarihin başından beri
Yaşanan, bitmeyen göçten
Yok kimseye imtiyazı
Bilerek geçtim Meriç’ten.
Bir zehirden iftirâyı
-Duydum sen say ki baldıran
-Kırk beş yıllık hâtırâyı
Silerek geçtim Meriç’ten.
Sırtımda bir urba ardan
Kalbim güvercin yüreği
Hem serden geçtim hem yardan
-Geride mağmum dostlarım
-Dolarak geçtim Meriç’ten
Tohumlar bıraktım orda
Semâya ser çeksin diye
Bebek, anne, yağız yiğit
Rahim Allah’a hediye
Hicret, evet bâkiyesi
Hicranlı duygular, içten
Vatana son bakış, yaslı
Bir akşam geçtim Meriç’ten.
16 Ağustos 2018’de Yunanistan’da vefat eden eğitimci Dr. Halil Dinç’in vefatından bir hafta önce yazdığı şiir.
Ailesi yurt dışına çıkarken Elif’i okulun yatılı bölümüne de kaydetti. O’nu annesinin öğretmen arkadaşlarına emanet edip ülkeden ayrıldılar. Gönülleri rahattı, zira kızları güvenli bir ortamda ve emin ellerdeydi. Ama Elif yatılı hayata alışmakta zorlandı. Ailesinden, kardeşlerinden uzak olmak zor geliyor, sık sık sitem ediyordu. İlk yıl zor geçti, ama bir şekilde bitti.
Yaz tatilinde ailesini ziyarete geldiğinde 15 Temmuz oldu. Okulu KHK’yla kapatıldı, taşlandı, yağmalandı. Artık Elif’in döneceği bir okulu yoktu. Son sınıfa geçmişti ve üniversite sınavlarına girecekti. O nedenle yanında çok sayıda sınavlara hazırlık kitabı da getirmişti.
Ailesi “Artık seni gönderemeyiz! Burada bizimle kalmalısın!” dediklerinde ikilemler, çelişkiler yaşadı. Yolun başında değildi ki buradaki sisteme göre yeniden başlayıp devam etsin. Mezun olmamıştı ki diplomasını göstersin ve bir üniversiteye kaydını yaptırsın. Acaba burada ne yapacaktı? Eğitimi nasıl devam edecekti? Karmaşık duygular içindeydi. Ailesi ve kendisi bulunduğu ülkede Elif’in eğitimi için uygun bir yol araştırıyordu. Sonra bir dostları liseyi dışardan bitirmeye benzer bir sistemin varlığından bahsetti. Yabancı öğrenciler için bazı dersleri alıp bitirme sınavına girmek, o belge ile üniversiteye başvurmak mümkündü. Lakin burada eğitim alabilecek, anlatılanları anlayacak seviyede İngilizcesi yoktu.
Aynı problemlere muhatap bir grup öğrenci ile birlikte programa başladılar. Elif, kısa sürede dil problemini aşmak ve yüksek puanlar almak zorundaydı. Ama bu programla liseyi bitirenler tıp fakültesini tercih edemiyordu. Tıp fakültesinden kabul alabilmek için 2 yıl kolej okuması, oradan yeterli puanı alması gerekiyordu. Ailenin 2 yıl boyunca koleje ödeyecek parası yoktu. Yoğunlaştırılmış bu kursa 6 bin Pound ödemeyi gözlerine kestirmişlerdi, fakat yılı 18 bin Pound olan iki yıllık eğitimi karşılayamazlardı. O nedenle Elif’i eczacılığa yönlendirdiler. Eczacılığın ne kadar güzel bir bölüm olduğuna ikna etmeye çalıştılar. Elif mecburen ikna oldu. Altı ay süren yoğun eğitimden yüksek skorla mezun oldu. İngiltere’de önde gelen eczacılık fakültelerinden kabul aldı. Londra’daki Kings College’a gitmeye karar verdi. Ancak bu marka okul kayıt şartı olarak İngilizceden yüksek skor (7.5 IELTS) istiyordu. Bu skoru alabilmek için IELTS sınavlarına yoğunlaştı. Altı aylık yoğun çalışmanın sonunda skoru almayı başardı.
IELTS skorunu aldıktan sonra okulun başlamasına 6 ay vardı. Eczacılık mesleğini öğrenmek ve biraz harçlık çıkarmak için bir eczanede çalışmaya başladı. Bu süre zarfında eczacılığın ona göre olmadığını anladı. İçindeki tıp arzusu tekrar depreşti. Ancak ciddi bir problemleri daha vardı, İngiltere’de üniversite eğitimi paralıydı. Burs ve kredi olmazsa ailesinin O’nu okutma imkanı yoktu. Yeni geldikleri ülkede tutunabilmek için anne ve baba emek yoğun işlerde çalışıyorlar, ancak evin giderlerini karşılayabiliyorlardı. Üniversite harcı ve eğitim bursu için başvurdular. Allah’tan her ikisi de çıktı. Elif artık ailesine yük olmadan okuyabilecekti. Elif’le birlikte liseyi bırakıp ülkesini terketmek zorunda kalan aynı şehirden 13 arkadaşının tamamı 2 yıl içinde bir üniversiteye yerleştiler.
Elif iyi bir okul kazanmış, IELTS skorunu almıştı, ama mutlu değildi. Zira hayalini kurduğu tıp fakültesine gidemiyordu; bunun bir yolu olmalıydı. Araştırmaları sonucu İngiltere’de iki üniversitede Medical Science’dan (Tıbbi Biyoloji vb) derece yapanların tıp fakültesine geçebildiğini öğrendi. Karar verdi ve tercihlerini değiştirdi. O bölümlerden birine gidecek, çalışacak, derece yapacak ve tıp fakültesine geçecekti. Ailesi dahil herkes bunun zorluğunu söyledi, bu ülkede yetişen çocuklarla yarışamayacağını, derece yapmanın imkansız olduğunu anlattılar. Kings College eczacılığın, herkesin hayalini kurduğu çok güzel bir bölüm olduğunu, eczacıların itibarlı olduğunu, çok para kazandığını, doktor gibi ön muayeneleri yapıp ilaç verdiklerini vb anlatsalar da biraz inatçı kişiliği olan Elif kararından dönmedi. Tıbba geçmeye imkan veren bölümlerden birisini tercih etti ve kabul aldı.
Kabul aldığı üniversite kaliteliydi ama ailenin yaşadığı şehirden epeyce uzaktı. Ayrıca orada bir tanıdık, dost yoktu. Bir yurtta suit bir oda tuttular ve Elif’i yerleştirdiler. Elif çalışma disiplini olan bir gençti. Herşeyi kenara bırakıp sadece derslerine odaklandı. Gecesini gündüzüne kattı ve 160 kişi arasında birinci olmayı başardı. Ayrıca bir mülakat yapılıyordu. Kendisinin ve ailesinin yaşadığı zorluklar, mücadeleler mülakat heyetini etkilemişti. O şu anda İngiltere’nin en iyi üniversitelerinden birinde tıp eğitimi alıyor.
Travmayı yavaş yavaş atlatan muhacirlerden benzer hikayeleri çokça duyuyoruz. Sürgün hayatı yeni coğrafyalarda yeni filizler, sürgünler veriyor. Her gün Stanford’dan, Harvard’dan MIT’den kabul alan öğrencileri, Avrupa’nın en iyi üniversitelerinde okuyan gençlerimizi duyuyoruz. Daha erken yaşlarda gelen ve buralardaki sistemden mezun olan çocuklarımızla bu başarı çıtası (Allah’ın izniyle) daha da yukarılara taşınacak.
Bize düşen hiçbirini zayi etmeden, bu çocukların kalbini ve zihnini doyurabilmek! Onlara yeni coğrafyalarda yeni ufuklar çizebilmek!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 2.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Önümüzdeki 5 ay zor geçecek [Adem Yavuz Arslan]
Bu hafta itibariyle ABD başkentindeki 6. yılımı bitirdim. Geride kalan süreye dair tek kelimelik bir özet yapabilirim; de ja vu !
Washington’u izleyin bir Türk gazeteci olarak sık sık “ben bunu görmüştüm” ya da “biz bunu yaşamıştık” diyorum.
Mesela bu yazıya başladığım saatlerde Başkan Donald Trump Beyaz Saray’dan çıkıp göstericilerin toplandığı Lafayette Park’ı geçip caddenin karşısındaki tarihi kiliseye gitti.
Tabi öncesinde polis ve ulusal muhafızlar göstericileri gazla püskürttü, caddeleri boşalttı ve yolu açtı.
Kilisenin papazının CNN’de anlattıklarına göre Trump dini ritüellerle pek ilgilenmemiş. Onun yerine bahçeye çıkıp eline İncil aldı, fotoğraf çektirdi ve kendi tabanını motive edecek açıklamalar yaptı.
Dinle pek ilgisi yokmuş gibi gözüken Trump’ın eline İncil alıp fotoğraf çektirmesi doğal olarak ABD kamuoyunda da gündem oldu.
Biz Türkiyeliler böyle görüntülere alışık sayılırız.
Erdoğan’da siyaseten sıkıştığı zaman eline Kur’an-ı Kerim alır, iki gözyaşı döker, namaz kıldırır. Siyasi çıkarı varsa gerginlik üretir, kutuplaştırır, ötekileştirir.
Yeni ve sürpriz olan ise benzeri bir süreci ABD’nin yaşıyor olması.
Aslında Trump ile Erdoğan arasındaki benzerlik bu olayla sınırlı değil.
Başkan Trump’ta göreve gelir gelmez medyayla kavga etti, yargıçlara ‘sözde hakimler’ diyerek onları etki altına almaya çalıştı. ‘Yandaş medya, yandaş işadamları’ oluşturmak istedi.
Sosyal medyayı yasaklamak için adımlar attı.
Başkan Trump bugünlerde ise Erdoğan’ın Gezi olayları sırasında izlediği politikayı takip ediyor.
Olaylar herkesin malumu.
Minnesota eyaletinin Minneapolis şehrinde Derek Chauvin adlı beyaz bir polis, sahte 20 dolarla alışveriş yaptığı iddiasıyla gözaltına aldığı 46 yaşındaki siyahi George Floyd’u yere yatırıp ensesine diziyle çökmek suretiyle ölümüne neden oldu.
Floyd ‘nefes alamıyorum’ diye diye ölürken 8 dakika 46 saniyelik şok görüntüler Facebook’tan canlı yayınlandı.
Bu görüntü sosyal medyada viral olunca ABD tarihinin gördüğü en büyük protesto dalgalarından birisi başladı.
Gösteriler New York’tan Los Angeles’e kadar yirmi beşten fazla eyalete yayıldı. Başkent Washington DC olmak üzere bir çok şehirde sokağa çıkma yasakları ilan edildi.
Pazartesi akşamı itibariyle Washington DC semalarında askeri Black Hawk helikopterleri uçuyor, caddelerde ulusal muhafızlar turluyordu.
Peki ne oluyor?
Havuz medyasının dediği gibi bir ‘ABD Baharı’ mı yaşanıyor? Veya yine bazı Havuzcuların iddiası gibi ABD iç savaşın eşiğinde mi?
Analizime geçmeden şu notu düşeyim; Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri, polis şiddeti ve hukuksuzluklara karşı üç maymunu oynayanların ABD’de yaşanan polis şiddetine karşı hep birlikte ayağa kalkmaları en basit tabirle iki yüzlü-ahlaksız bir tavır.
Hele ki 180 civarında medya kurumunu kapatmış, yüzlerce gazeteciyi hapsetmiş, bir o kadarını sürgün etmiş, en küçük eleştiri yapanın kafasına çökmüş Erdoğan rejiminin sözcüsü Fahrettin Altun’un ABD’ye ‘özgür basın demokrasinin belkemiğidir’ diyerek ders vermeye yeltenmesi tam tüy anlamıyla dikmek oldu.
Eğer birileri ABD’ye polis şiddeti ve medyaya karşı orantısız müdahale ile ilgili laf söyleyecekse bu kesinlikle Erdoğan değildir.
Gelelim sorunun kaynağına ve bundan sonra ne olabileceğine.
Öncelikle şunu hatırlatmakta fayda var. ABD’de ırkçılık hala sorun. 200 küsür yıllık geçmişi olan bu problem -büyük mesafe kat edilse de- çözülebilmiş değil.
Dolayısıyla bugün yaşanan olay tekil ya da spontane sayılamaz. Mesele sadece Trump’ın tweetleri ya da söylemleriyle de sınırlı değil.
Öyle olsa Obama başkanken 2014’te Ferguson, 2015’te Baltimore isyanları yaşanmazdı.
Nitekim 1992 Los Angeles’ten bu yana irili ufaklı onlarca isyan çıktı.
İstatistiklere göre siyahların polis şiddetine maruz kalma oranı beyazların üç katı. Son dönemde yapılan bir araştırmaya göre siyahların yarısı hayatlarında en az bir kere polis tarafından hiç bir gerekçe olmadan durdurulup arandığını söylüyor. Özetle sorun hayli köklü.(Merak edenler için gazeteci Cemal Tunçdemir’in çok detaylı yazıları var)
Gelelim bugüne.
Siyahlara yönelik polis şiddeti ve adaletsizlik yeni değil ama şimdi yeni bir durum var; Başkan Trump.
Şöyle ki; Trump seçildiği günden bu yana populist bir dil kullanıyor. Kendi tabanını konsolide etmek için mülteciler konusu başta olmak üzere hassas meselelerde hayli tartışmalı ifadeler kullanıyor. Hatta savaş suçu işlemiş bir askeri bile affetti.
Kısacası Trump’ın sicili hayli kabarık.
Floyd’un kameralar önünde öldürülmesi olayında da yangına körükle giden bir üslubu var.
Önce göstericilere ‘haydutlar’ dedi ardından valilere eylemlere sert müdahale edilmesi çağrısı yaptı. Ulusal muhafızları devreye sokmakla tehdit etti. Nitekim Washington DC başta olmak üzere güvenlik güçleri göstericilere hayli sert müdahale ediyor.
Muhalefet ise Trump’ı ‘bağnazlığa oksijen vermekle’ suçluyor.
Girişte de dikkat çektiğim gibi, her şey bana Türkiye ve Gezi sürecini hatırlatıyor.
Gezi Parkı olayları başladığında da Erdoğan olayları yatıştırmak yerine yangına körükle gitmiş, polise sert müdahale ettirmiş, eylemcileri ‘çapulcular’ olarak tanımlamıştı. Herhangi bir delil ortaya konamasada dış güçlerin müdahalesinden Soros’a kadar tonla spekülasyon ortaya atılmıştı.
Hatta ‘Kabataş yalanı’ gibi tarihe geçen bir rezilliğe imza atmışlardı.
Şimdi aynı süreci ABD’de yaşıyoruz.
Silahsız bir sivilin kameraların önünde öldürülmesi gibi gayet anlaşılabilir bir olayda bile yatıştırıcı bir dil yerine ayrıştırıcı tutum sergileyen Trump her geçen gün dozajı yükseltiyor.
Polis sert kullandıkça göstericiler kenetleniyor.
Bir yandan da Trump taraftarları olayların Rusya başta olmak üzere dış güçlerin oyunu olduğunu dillendirmeye başladı. Dahası ırkçı bazı grupların eylemcilerin arasına karışarak provokasyon yaptıkları tespit edildi.
Yani tıpkı Gezi döneminde Erdoğan’ın siyasi planlarla gerginliği arttırması gibi Trump’ta aynı yolu izliyor.
Trump için olaylar “Allah’ın lütfu” olma yolunda. Öncelikle Corona virüsüyle mücadele de yaşanan başarısızlığı gözden kaçırma fırsatı yakaladı.
Dün itibariyle salgında hayatını kaybedenlerin sayısı 100 binin üstüne çıktı. Salgın ekonomiyi de alt üst etti. Bu hafta itibariyle 41 milyondan fazla insan işsiz kalmış durumda.
Gösterilerin yaygın ve geniş katılımlı olmasında bu işsizlik rakamları da etkili. Trump yaklaşan seçimler öncesi çıkan olayların faturasını muhalefete yıkarak siyasi kazanım elde etme planı yapıyor.
Özellikle son bir kaç gündür Demokrat valilere ‘daha sert müdahale edin’ çağrısı yapması bu stratejinin bir parçası. Eğer olaylar kontrolden çıkarsa Trump ulusal orduyu devreye sokup düzeni sağlayan kişi olmayı istiyor olabilir.
Bir yandan da kendi tabanını konsolide ediyor.
Çünkü artan yağma ve şiddet – siyahlara yönelik polis şiddetini onaylamasa bile- Trump’ın sadık seçmenlerini kenetliyor.
Özetle nasıl ki Erdoğan Gezi olaylarını siyasi hesaplarla istismar edip kullandı, benzeri bir tablo da Trump için söz konusu.
Ancak bu olayda Amerika ile Türkiye arasında çok temel bir fark var.
Burası her şeye rağmen özgür bir ülke. Trump’ın bütün engelleme girişimlerine rağmen basın ve yargı bağımsız.
Dahası yaşanan bütün krizlere rağmen sivil haklar, özgürlükler ve şeffaflık gibi alanlarda geriye dönüş olmadı.
Dolayısıyla AKP çevrelerin iddia ettiği gibi ne bir ABD baharı ne de iç savaş beklememek lazım.
Fakat önümüzdeki ayların zor geçeceği muhakkak. Trump seçimin zora girdiğini gördükçe gaza basacak ve Amerika’da yaşanan bu zor dönem doğal olarak tüm dünyayı etkileyecek.
[Adem Yavuz Arslan] 2.6.2020 [TR724]
Washington’u izleyin bir Türk gazeteci olarak sık sık “ben bunu görmüştüm” ya da “biz bunu yaşamıştık” diyorum.
Mesela bu yazıya başladığım saatlerde Başkan Donald Trump Beyaz Saray’dan çıkıp göstericilerin toplandığı Lafayette Park’ı geçip caddenin karşısındaki tarihi kiliseye gitti.
Tabi öncesinde polis ve ulusal muhafızlar göstericileri gazla püskürttü, caddeleri boşalttı ve yolu açtı.
Kilisenin papazının CNN’de anlattıklarına göre Trump dini ritüellerle pek ilgilenmemiş. Onun yerine bahçeye çıkıp eline İncil aldı, fotoğraf çektirdi ve kendi tabanını motive edecek açıklamalar yaptı.
Dinle pek ilgisi yokmuş gibi gözüken Trump’ın eline İncil alıp fotoğraf çektirmesi doğal olarak ABD kamuoyunda da gündem oldu.
Biz Türkiyeliler böyle görüntülere alışık sayılırız.
Erdoğan’da siyaseten sıkıştığı zaman eline Kur’an-ı Kerim alır, iki gözyaşı döker, namaz kıldırır. Siyasi çıkarı varsa gerginlik üretir, kutuplaştırır, ötekileştirir.
Yeni ve sürpriz olan ise benzeri bir süreci ABD’nin yaşıyor olması.
Aslında Trump ile Erdoğan arasındaki benzerlik bu olayla sınırlı değil.
Başkan Trump’ta göreve gelir gelmez medyayla kavga etti, yargıçlara ‘sözde hakimler’ diyerek onları etki altına almaya çalıştı. ‘Yandaş medya, yandaş işadamları’ oluşturmak istedi.
Sosyal medyayı yasaklamak için adımlar attı.
Başkan Trump bugünlerde ise Erdoğan’ın Gezi olayları sırasında izlediği politikayı takip ediyor.
Olaylar herkesin malumu.
Minnesota eyaletinin Minneapolis şehrinde Derek Chauvin adlı beyaz bir polis, sahte 20 dolarla alışveriş yaptığı iddiasıyla gözaltına aldığı 46 yaşındaki siyahi George Floyd’u yere yatırıp ensesine diziyle çökmek suretiyle ölümüne neden oldu.
Floyd ‘nefes alamıyorum’ diye diye ölürken 8 dakika 46 saniyelik şok görüntüler Facebook’tan canlı yayınlandı.
Bu görüntü sosyal medyada viral olunca ABD tarihinin gördüğü en büyük protesto dalgalarından birisi başladı.
Gösteriler New York’tan Los Angeles’e kadar yirmi beşten fazla eyalete yayıldı. Başkent Washington DC olmak üzere bir çok şehirde sokağa çıkma yasakları ilan edildi.
Pazartesi akşamı itibariyle Washington DC semalarında askeri Black Hawk helikopterleri uçuyor, caddelerde ulusal muhafızlar turluyordu.
Peki ne oluyor?
Havuz medyasının dediği gibi bir ‘ABD Baharı’ mı yaşanıyor? Veya yine bazı Havuzcuların iddiası gibi ABD iç savaşın eşiğinde mi?
Analizime geçmeden şu notu düşeyim; Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri, polis şiddeti ve hukuksuzluklara karşı üç maymunu oynayanların ABD’de yaşanan polis şiddetine karşı hep birlikte ayağa kalkmaları en basit tabirle iki yüzlü-ahlaksız bir tavır.
Hele ki 180 civarında medya kurumunu kapatmış, yüzlerce gazeteciyi hapsetmiş, bir o kadarını sürgün etmiş, en küçük eleştiri yapanın kafasına çökmüş Erdoğan rejiminin sözcüsü Fahrettin Altun’un ABD’ye ‘özgür basın demokrasinin belkemiğidir’ diyerek ders vermeye yeltenmesi tam tüy anlamıyla dikmek oldu.
Eğer birileri ABD’ye polis şiddeti ve medyaya karşı orantısız müdahale ile ilgili laf söyleyecekse bu kesinlikle Erdoğan değildir.
Gelelim sorunun kaynağına ve bundan sonra ne olabileceğine.
Öncelikle şunu hatırlatmakta fayda var. ABD’de ırkçılık hala sorun. 200 küsür yıllık geçmişi olan bu problem -büyük mesafe kat edilse de- çözülebilmiş değil.
Dolayısıyla bugün yaşanan olay tekil ya da spontane sayılamaz. Mesele sadece Trump’ın tweetleri ya da söylemleriyle de sınırlı değil.
Öyle olsa Obama başkanken 2014’te Ferguson, 2015’te Baltimore isyanları yaşanmazdı.
Nitekim 1992 Los Angeles’ten bu yana irili ufaklı onlarca isyan çıktı.
İstatistiklere göre siyahların polis şiddetine maruz kalma oranı beyazların üç katı. Son dönemde yapılan bir araştırmaya göre siyahların yarısı hayatlarında en az bir kere polis tarafından hiç bir gerekçe olmadan durdurulup arandığını söylüyor. Özetle sorun hayli köklü.(Merak edenler için gazeteci Cemal Tunçdemir’in çok detaylı yazıları var)
Gelelim bugüne.
Siyahlara yönelik polis şiddeti ve adaletsizlik yeni değil ama şimdi yeni bir durum var; Başkan Trump.
Şöyle ki; Trump seçildiği günden bu yana populist bir dil kullanıyor. Kendi tabanını konsolide etmek için mülteciler konusu başta olmak üzere hassas meselelerde hayli tartışmalı ifadeler kullanıyor. Hatta savaş suçu işlemiş bir askeri bile affetti.
Kısacası Trump’ın sicili hayli kabarık.
Floyd’un kameralar önünde öldürülmesi olayında da yangına körükle giden bir üslubu var.
Önce göstericilere ‘haydutlar’ dedi ardından valilere eylemlere sert müdahale edilmesi çağrısı yaptı. Ulusal muhafızları devreye sokmakla tehdit etti. Nitekim Washington DC başta olmak üzere güvenlik güçleri göstericilere hayli sert müdahale ediyor.
Muhalefet ise Trump’ı ‘bağnazlığa oksijen vermekle’ suçluyor.
Girişte de dikkat çektiğim gibi, her şey bana Türkiye ve Gezi sürecini hatırlatıyor.
Gezi Parkı olayları başladığında da Erdoğan olayları yatıştırmak yerine yangına körükle gitmiş, polise sert müdahale ettirmiş, eylemcileri ‘çapulcular’ olarak tanımlamıştı. Herhangi bir delil ortaya konamasada dış güçlerin müdahalesinden Soros’a kadar tonla spekülasyon ortaya atılmıştı.
Hatta ‘Kabataş yalanı’ gibi tarihe geçen bir rezilliğe imza atmışlardı.
Şimdi aynı süreci ABD’de yaşıyoruz.
Silahsız bir sivilin kameraların önünde öldürülmesi gibi gayet anlaşılabilir bir olayda bile yatıştırıcı bir dil yerine ayrıştırıcı tutum sergileyen Trump her geçen gün dozajı yükseltiyor.
Polis sert kullandıkça göstericiler kenetleniyor.
Bir yandan da Trump taraftarları olayların Rusya başta olmak üzere dış güçlerin oyunu olduğunu dillendirmeye başladı. Dahası ırkçı bazı grupların eylemcilerin arasına karışarak provokasyon yaptıkları tespit edildi.
Yani tıpkı Gezi döneminde Erdoğan’ın siyasi planlarla gerginliği arttırması gibi Trump’ta aynı yolu izliyor.
Trump için olaylar “Allah’ın lütfu” olma yolunda. Öncelikle Corona virüsüyle mücadele de yaşanan başarısızlığı gözden kaçırma fırsatı yakaladı.
Dün itibariyle salgında hayatını kaybedenlerin sayısı 100 binin üstüne çıktı. Salgın ekonomiyi de alt üst etti. Bu hafta itibariyle 41 milyondan fazla insan işsiz kalmış durumda.
Gösterilerin yaygın ve geniş katılımlı olmasında bu işsizlik rakamları da etkili. Trump yaklaşan seçimler öncesi çıkan olayların faturasını muhalefete yıkarak siyasi kazanım elde etme planı yapıyor.
Özellikle son bir kaç gündür Demokrat valilere ‘daha sert müdahale edin’ çağrısı yapması bu stratejinin bir parçası. Eğer olaylar kontrolden çıkarsa Trump ulusal orduyu devreye sokup düzeni sağlayan kişi olmayı istiyor olabilir.
Bir yandan da kendi tabanını konsolide ediyor.
Çünkü artan yağma ve şiddet – siyahlara yönelik polis şiddetini onaylamasa bile- Trump’ın sadık seçmenlerini kenetliyor.
Özetle nasıl ki Erdoğan Gezi olaylarını siyasi hesaplarla istismar edip kullandı, benzeri bir tablo da Trump için söz konusu.
Ancak bu olayda Amerika ile Türkiye arasında çok temel bir fark var.
Burası her şeye rağmen özgür bir ülke. Trump’ın bütün engelleme girişimlerine rağmen basın ve yargı bağımsız.
Dahası yaşanan bütün krizlere rağmen sivil haklar, özgürlükler ve şeffaflık gibi alanlarda geriye dönüş olmadı.
Dolayısıyla AKP çevrelerin iddia ettiği gibi ne bir ABD baharı ne de iç savaş beklememek lazım.
Fakat önümüzdeki ayların zor geçeceği muhakkak. Trump seçimin zora girdiğini gördükçe gaza basacak ve Amerika’da yaşanan bu zor dönem doğal olarak tüm dünyayı etkileyecek.
[Adem Yavuz Arslan] 2.6.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)