Man'dacı yerliler [Tarık Ziya]

1 Ağustos 2011 tarihinde Büyük Britanya’ya (İngiltere) bağlı 80 bin nüfuslu Man Ada Devleti’nde bir şirket kurulur. Tek kişilik yönetim kurulu Sıdkı Ayan’dan teşekkül eder.

Pekâlâ Ayan kim? Türkiye’de üstü örtülen 17 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet operasyonları esnasında internete düşen ses kayıtlarından birinde ismi geçen Ayan’dan başkası değil bu isim.

Devrin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal’e telefonda, 10 milyon doları rüşveti az bulduğu için, “Kucağımıza düşecekler.” dediği Sıdkı Ayan, Ada’da niçin 1 sterlinlik şirket kurar ki!

ERDOĞAN’IN EN YAKININDAKİ İSİMLER

Man’da dönen para trafiğinde isimler, tarihler ve tutarlar şimdilik şöyle:

15.12.2011, Ziya İlgen: 2,5 milyon dolar.
15.12.2011, Mustafa Erdoğan: 2,5 milyon dolar.
26.12.2011, Ziya İlgen: 1 milyon 250 bin dolar.
26.12.2011, Mustafa Erdoğan: 1 milyon 250 bin dolar.
27.12.2011, Osman Ketenci: 1 milyon 250 bin dolar.
27.12.2011, Mustafa Gündoğan: 1 milyon 250 bin dolar.
27.12.2011, Ahmet Burak Erdoğan: 1 milyon 450 bin dolar.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde banka dekontlarıyla beraber açıkladığı para transferleri buz dağının sadece görünen kısmı.

TİCARET BUNUN NERESİNDE?

AKP lideri Erdoğan’ın oğlu Burak, kardeşi Mustafa, eniştesi Ziya İlgen, dünürü Osman Ketenci ve özel kalem müdürü Mustafa Gündoğan gibi isimlerin ismi bile duyulmamış Man Adası’nda şaibeli bir ismin kurduğu tescilli bir şirkete milyonlarca dolar para transfer etmesi ‘ticarî’ saikle izah edilemez.

Her erbab-ı ticaret aynı şekilde yapsa Türkiye’de tek kuruş gelir ve kurumlar vergisi tahsil edilemezdi.

Sadece Man’da dönen milyonlarca dolar tutarında işlemler tuzun çoktan koktuğunu ele veriyor.

Devletin en tepesindeki Erdoğan’ın yakınlarının niçin böyle bir yola tevessül ettiklerinin üzerinde muhakkak durmalıyız. 17 Aralık dosyasını ‘darbe’, ‘paraları polisler koydu’ yalanları ile buharlaştırdığını zannedenler dünyanın dört bir tarafında işledikleri malî suçlarla er ya da geç yüzleşecek.

SÖZDE MİLLÎ VE YERLİLER
 
Dün Malta’da, Panama’da, Lüksemburg’ta ve Hollanda’da, bugün Man’da dolar istifleyen isimler hep mabeynden çıkıyor.

İngiltere Başbakanı Theresa May’in, Türkiye Büyükelçisi Richard Moore’un her fırsatta Erdoğan ve AKP’ye destek vermelerinin biraz da Man’da ile illiyeti olabilir mi?

Elbette gün gelecek İngilizlerin AKP’ye olan yakınlığın sırları da aşikâr olacaktır. 

Millî ve yerli sloganlarını dilinden düşürmeyen malum şahısların dolar merakı ne kadar millî olduklarına dair hayli fikir veriyor.
 
Bahsi geçen paraların tamamı ticarî faaliyetlerin neticesi ise niçin Türkiye’de tutulmamıştır?

Avrupa’da bilinen onlarca merkez dururken Man’danın tercih sebebi nedir? 

Bu gelirler Maliye’ye beyan edilmediğine göre vergisi de ödenmedi.

EN HAFİF TABİRLE AHLAKSIZLIK

Vatandaştan gazoz için bile yüzde 10 lüks tüketim vergisi (ÖTV) alan ikdidar sahiplerinin kendi paralarını vergiden muaf adalara taşıması en hafif tabirle siyasî ahlaksızlıktır, iki yüzlülüktür.

Akın İpek’in döviz mukabili ihraç ettiği altınlar için ‘yurt dışına kaçırmış’ manşetini atan gazeteci müsveddelerine ‘Bunu da yazsanıza’ demenin bir mânâsı yok.

Balık baştan kokmuş zira. Rüşvete, yolsuzluğa, irtikapa, iltimasa, vergi kaçırmaya  cevaz veren parti müftüleri eserleri ile ne kadar iftihar etse azdır.

ERDOĞAN İSTİFA EDECEK Mİ?

Reis-i Cumhur Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun ‘yurt dışındaki banka hesapları’na dair iddiaları ispat etmesi halinde istifa edeceğini ilan etmişti.

Dediğiyle kalacak, ötesini bekleyenler hayal kuruyor.

Erdoğan’ın ‘hodri meydan’ çıkışını, o an kürsüden partililerin gazını almak namına yaptığını bilenler biliyor. Arkası gelmeyen, tutulmayan binlerce sözden biri...

TRT’nin naklen TBMM’den yaptığı naklen yayını kesmesine sebep olacak kadar Erdoğan’ı rahatsız edeceği aşikâr belgeler, mesela Almanya’da yayımlansa yer yerinden oynar, halk sokağa dökülürdü.

700 EURO İDDİASI ALMAN CUMHURBAŞKANI’NI İSTİFA ETTİRDİ

Christian Wulff, 700 Euro menfaat temin ettiği iddiası üzerine Federal Almanya Cumhurbaşkanlığı’ndan istifa etmişti.

Mahkemede aklandığı halde o koltukta durmayan Wulff da Alman seçmenler de demokrasilerde kimsenin layüsel olmadığının en güzel misallerinden birini ortaya koydu.

Türkiye’de ise vergi mükellefi olmanın ve demokrasinin icaplarını yerine getirmeyen halk, yolsuzlukları ele veren bu kadar bilgi, belge, beyan ve ses kaydına rağmen ‘çalıyorlar, ama çalışıyorlar’ çukurunda debelenip duruyor.

CAMBAZA BAK!

AKP devleti ele geçirmenin verdiği huzuru kalple Man’da ortaya çıkan milyonlarca doların belgelerini ‘sahte’ ya da ‘ticaret geliri’ gibi izahatlarla geçiştirecek. O kadar ustalaştılar ki bu işlerde...

Cambaza bak hırsızlığı, Man’dacı yerlilerin maskesi düşene dek tekrar edecek.

[Tarık Ziya] 29.11.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Zarrab tüm suçlamaları kabul etti: ABD’deki cezaevinde bile gardiyanlara rüşvet vermiş! [Adem Yavuz Arslan]

Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasıyla başlayan sürecin mahkeme safhası, New York Güney Bölge Mahkemesi’nde bu sabah (Salı) itibariyle başladı.

Dün akşam son dakika hamlesiyle duruşmanın 15 gün ertelenmesini isteyen Hakan Atilla’nın avukatları aynı talepleri sabah oturumunda yinelediler. Sabah 08.45 te oturum açan hâkim Richard Berman, savcılık ve Atilla’nın argümanlarını dinledikten sonra erteleme talebini reddetti. Böylece 21 aylık süreçte jürili yargılama aşamasına geçilmiş oldu.

Saat 09.00’da Hakan Atilla takım elbiseli olarak salona geldi. Yaklaşık yarım saat sonra da 16 kişilik jüri heyeti salona geldi. Jüri salona girerken hâkim dahil olmak üzere tüm mahkeme salonu ayağa kalktı. Jürinin yemin etmesinden sonra Hâkim Berman dava sürecine dair bilgi verdi, usulü anlattı.

09.50’de savcı David W Denton davaya ilişkin özet bir sunum yaptı. Savcılık makamı Rıza Zarrab’ın suçlamaları kabul edip tanık olarak duruşmalara katılacağını açıkladı.

Savcılık makamı davanın sadece ekonomik bir suç olmadığını, aynı zamanda Amerika’nın güvenliğini de tehdit ettiğini iddia etti.

Hakan Atilla ve Halkbank yöneticilerinin ABD yasalarını ve bankacılık sistemini iradi olarak ihlal ettiklerini iddia eden savcılık suç işlemek için aralarında Türk hükümeti yetkililerinin de bulunduğu bir örgütün kurulduğunu anlattı.

Savcılık sanıkların ‘sürekli ve iradi olarak’ yalan söylediklerini iddia ederken Hakan Atilla’nın ismi her geçtiğinde dönüp eliyle işaret etti.

Savcılık Hakan Atilla’nın uluslararası bankacılık konusunda uzman olduğunu Zarrab ve diğer isimlere ‘koçluk yaptığını’ iddia etti.

Türkiye İran ve üçüncü ülkeler arasında son derece karmaşık ve örgütlü bir şekilde para transferlerinin yapıldığını anlatan savcılık birçok işlemin gerçekte hiç yapılmadığını, hayali işlemlerin büyük bir yekûn tuttuğunu anlattı.

Savcılık makamı ABD hükümetinin Halkbank ve Türk hükümeti üyelerini daha önce uyardığını belirtip ‘bütün uyarılara rağmen farklı şekillerde suç işlemeye devam ettiler’ dedi.

Savcılık Hakan Atilla’nın sistemin mimarı olduğunu söyledi. Türk hükümetinden isimlerin yüklü miktarda rüşvet aldığını anlatan savcılık bütün bu işlemlerin FBI tarafından delillendirildiğini kaydetti.

Savcılık FBI’ın 2013 itibariyle iletişimi takip ettiğini, e mail kayıtları, SMS ve telefon görüşmelerinin tüm suç trafiğini belgelediğini anlattı. Türk polisinin bulguları ile FBI’ın bulgularının örtüştüğünü anlatan savcılık davanın tanıkları arasında bir Türk polisinin de olduğunu söyledi.

ATİLLA’NIN AVUKATI RÜŞVETLERİ TEYİT ETTİ

Hakan Atilla’nın avukatı Victor Rocco ise 10.25’te savunmaya başladı. Bütün savunmasını Zarrab ve Süleyman Aslan’ı suçlama üzerine kuran Rocco, Zarrab’ın cezaevinden kurtulmak için müvekkilini suçladığını iddia etti. Rocco savunmasında Hakan Atilla’nın sadece görevini yaptığını belirtirken Süleyman Aslan ve hükümet üyelerine yönelik rüşvet iddialarını da teyit etti. ‘Ayakkabı kutuları ve paralarla ilgilenen Süleyman Aslan’dı’ diyen Rocco, Atilla’nın ‘davanın kurbanlarından’ olduğunu ileri sürdü.

Hakan Atilla ile Zarrab arasında sadece 6 kez telefon görüşmesi olduğunu anlatan Avukat Rocco davayı da ‘Zarrab Şov’ olarak tanımladı. Rocco, Hakan Atilla’nın 17-25 operasyonunda tutuklanmadığını söylerken, Zarrab’ın profesyonel bir suçlu olduğunu, rüşvet vermeye ABD hapishanesinde bile devam ettiğini anlattı. Atilla’nın avukatları delilleri de ‘güvenilmez’ olarak tanımladı. Davanın karmaşık olduğunu hatırlatan hatırlattıktan sonra Rocco, Atilla’nın terör suçlamasına muhatap olmadığını söyledi. Atilla’nın avukatlarının Süleyman Aslan ile Rıza Zarrab arasındaki rüşvet ilişkisini teyit etmesi de dikkat çekiciydi.

Duruşma savcılığın şahitleri ile devam ediyor. Şu ana kadar bir FBI ajanı ve bir Hazine Bakanlığı uzmanlığı dosyaya ilişkin şahitlik yaptı.

Duruşmanın öğleden sonraki bölümünde savcılığın tanıkları dinlendi. İran ambargosu hakkında savcılığın sorularını cevaplayan Washington merkezli Freedom Defence Democracy adlı düşünce kuruluşunun CEO’su Mark Dubowitz, İran’ın kurduğu düzeni anlattı.

Savcılık makamı özellikle İranın ‘ekonomik cihat’ konseptine dair sorular sorarak , iran ambargosunu delen şirketlere dair bilgiler aldı.

İddianamede ismi geçen başta Bank Mellat ve Mahan Air gibi şirketlere dair soruları cevaplan Dubowitz, İran’ın ambargoyu delmek için paravan şirketler kurduğunu anlattı.

Duruşma yarın sabah Hakan Atilla’nın avukatlarının Dubowitz’e sorularıyla devam edecek. Hemen akabinden Rıza Zarrab tanık olarak kürsüye çıkacak. Zarrab’ın sorgusunun cuma akşamına kadar sürmesi bekleniyor.

ARTIK SÖZ MAHKEMENİN

Önümüzdeki birkaç hafta gözümüz kulağımız New York Güney Bölge Mahkemesi’nde olacak.

Aylardır konuşulan, üzerine sayısız spekülasyon ve senaryo üretilen Zarrab davasında artık yargılama safhasındayız.

Bir başka ifadeyle ‘dananın kuyruğunun kopacağı’ zaman geldi. Bundan sonra söz de karar da mahkemenin.

Artık mahkeme salonundan Beyaz Saray’a oradan Erdoğan’ın Saray’ına uzanan bir ‘hukuk-diplomasi savaşı’nın düğmesine basıldı.

‘Hukuk ve diplomasi savaşı’ diyorum çünkü içinde siyasilerin olduğu bir dava doğal olarak siyasi sayılacak ve sonuçları itibariyle Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönemin açılmasına neden olacak.

ZARRAB ARTIK TANIK

Pazartesi sabahı yapılan jüri belirleme oturumunun ‘manşeti’ tabi ki Rıza Zarrab’ın sanık listesinde olmamasıydı. Mahkeme başkanı Richard Berman davadaki tek sanığın Halkbank yöneticisi Hakan Atilla olduğunu söyledi.

Bu çok kritik bir gelişme çünkü Zarrab’ın savcılık ile anlaşarak tanık statüsüne geçmesi, ‘savcılıkta olmayan çok önemli bilgi ve belgeleri paylaştığı’ anlamına geliyor. 17/25 Aralık fezlekesi ve tapelerinden gördüğümüz kadarıyla Zarrab çok iyi notlar tutmuş.

Yani kime ne kadar rüşvet vermiş, kiminle ne iş tutmuş hepsini kaydetmiş.

Bunları Amerikalı savcılarla paylaştığını düşünmek için elimizde çok fazla veri var.

Mesela daha ilk tahliye başvurusunda Emine Erdoğan ve TOGEMDER kayıtlarını ortaya dökmüştü.

ŞİMDİ NE OLACAK?

Savcılığın iddiaları tek tek mahkemede tartışılacak. Tarafların şahitleri dinlenecek. Tabi bu arada tapeler de.  New York’taki bir mahkeme salonunda Erdoğan ile oğlu arasında geçen ‘sıfırlama’ tapelerinin dinlenilmesi hayli ilginç olacak. Bu aşamada Erdoğan ve AKP hükümetinin tapeler için ‘hece hece montajlanmış’ tezi de tekrar gündeme gelecek.

Aslında sadece bu durum bile Erdoğan açısından büyük bir kayıp. Zira Cemaate yönelik ‘terör örgütü’ suçlamalarının temel dayanağı buydu. Yani Erdoğan’ın iddiasına göre ‘Cemaat, sahte delillerle 17-25 Aralık operasyonunu yapmış ve bu sayede hükümete darbe girişiminde bulunmuştu’.17-25 Operasyonunun sahte delillerle yapılmadığı, tapelerin gerçek olduğu tescillenince Erdoğan’ın ‘temel tezi’ de çökmüş olacak.

Gerçi şu anda Türkiye’de bu gerçeği kabullenip dile getirebilecek cesarette ne muhalefet ne de medya var fakat bu davanın en temel sonuçlarından birisi bu olacak: Yani Erdoğan’ın Cemaat’e yönelik suçlamalarının temel dayanağı çökecek.

Davaya dönersek.

Amerikan yargı sisteminde duruşmalar aralıksız yapılıyor. Hâkim Berman’ın verdiği takvime göre 3-4 hafta içinde davanın bitmesi bekleniyor. Zarrab’ın anlattıkları ve savcılığın elindeki belgeler üzerinden yeni iddianameler yeni sanıklar görebiliriz.

Tabi burada en kritik soru şu: Aralarında Erdoğan ve aile fertlerinin de bulunduğu isimlere yönelik bir suçlama olursa ne olacak?

Bu aşamada Zarrab dosyası artık ‘ABD’nin de meselesi’ haline gelecektir. Siyaset-hukuk denkleminde çok tartışma çıkaracaktır.

Çünkü ABD teamüllerine göre bir başka ülke liderine yönelik suçlama yapılacaksa Dışişleri ve Beyaz Saray’a bilgi veriliyor.

Tabi ki savcılar Beyaz Saray’dan talimat almıyorlar fakat Beyaz Saray ve Dışişleri’nin müdahil olmak isteyeceği muhakkak.

Hele hele Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in de itirafçı olduğu gerçeğini düşünürseniz ‘hukukun üstünlüğü’ ile ‘ulusal-ticari çıkarlar’ tartışması kaçınılmaz olarak yaşanacak.

Amerikan mahkemeleri daha önce başka ülke liderlerini yargıladı. Üçüncü ülkelerin bankalarına ağır cezalar kesti. O yüzden başka bir ülke liderine suçlamada bulunmak, o ülkenin bankasına ağır para cezası kesmek ihtimal dışında değil.

ERDOĞAN’DAN HAMLE ÜSTÜNE HAMLE

Erdoğan bu davayı mahkemede kazanamayacağını biliyor. Çünkü ‘deliller’ hakkında ‘birinci elden’ bilgi sahibi.

Hatta bırakın Amerikan mahkemelerini, Türkiye’deki mahkemede bile kazanamayacağını bildiği için yargıya darbe yaptı.

Polis şeflerini, savcıları tutukladı, hatta ailelerini rehin aldı.

Aynı şeyi Amerikan mahkemelerine yapamayacağı için siyaset yoluyla çözüm aradı.

Trump üzerinden mesafe almak için yoğun çaba sarf etti. Daha önceki yazılarımda detaylarını anlatmıştım. Ne zaman ABD’li muhatapları ile bir araya gelse Zarrab’ı gündem yaptı.

Flynn üzerinden milyonlarca dolarlık pazarlıklar döndü. Davanın savcısı Bharara bile görevden alındı fakat sonuç değişmedi.

ZARRAB İÇİN ÜLKENİN GELECEĞİ MASAYA SÜRÜLDÜ

Erdoğan bu aşamada masaya ‘Türkiye’nin geleceğini’ koydu.

NATO’dan çıkma tehditleri, Rusya ile yakınlaşma vs. tüm bunlar Erdoğan için bir taktik manevra.

Erdoğan son hamle olarak ABD’li muhataplarına ‘Zarrab davasının delilleri hukuksuz toplandı, davayı düşürün önümüze bakalım’ mesajı yolladı.

Bu mesajın ‘pazarlığa açığım’ demek olduğunu bilmek için diplomat olmaya gerek yok. Kulislerde başka ilginç detaylar da var fakat şimdilik teyide muhtaç.

Gerçi burası Washington ve hiçbir şey gizli kalmaz. Hele hele tüm güvenlik bürokrasisi Başkan Trump’a cephe almışken.

Öte yandan Erdoğan açısından tek kâbus Zarrab’ın anlatacakları değil. Çünkü ABD medyasına yansıyan haberlere göre Flynn de savcı ile çalışmaya başladı.

Yani itirafçı oldu.

Flynn’in Fethullah Gülen’i kaçırmak ve Zarrab’ın serbest kalması için AKP’lilerle 15 Milyon dolara anlaştığı iddialarını da düşünürseniz Flynn’in itirafları da hayli baş ağrıtacaktır.

O yüzden Trump ve Erdoğan’ın aynı anda hedef olduğunu görürsek şaşırmayalım.

Konuyu dağıtmamak için bir yerin altını tekrar çizmekte fayda var: Erdoğan, Zarrab ve Flynn davalarından kurtarabilmek için tüm ülkenin geleceğini masaya sürdü.

Rusya ve Amerika arasında çok tehlikeli bir oyun oynuyor. Batı’ya karşı Rusya kartını açtı ama Rusya lehine ipin ucunu kaçırmış gözüküyor.

Şimdilik bilinmeyen Amerika’nın Erdoğan’ın teklifine nasıl yaklaşacağı. Beyaz Saray ve Pentagon sıcak yaklaşsa bile yargının hükümeti dinleyeceğinin garantisi yok. Trump’ın İran alerjisi de başka bir boyut.

Süreci bilinmez kılan bir başka nokta ise Washington’un kendi iç çekişmeleri.

Çünkü Amerika da tek sesli değil. Trump’ın bile koltuğu sallantıda.

Dolayısıyla çok sayıda bilinmezin olduğu bir sürecin içinde olacağız.

Tabi bu sürecin bir de iç politikaya bakan tarafı olacak. Erdoğan, tıpkı daha önce yaptığı gibi ‘bu milli bir davadır’ söylemini şişirecek.

Dağınık muhalefet ve tamamen susturulmuş medya düzeni içinde işi çok zor olmayacaktır.

Fakat bunun yeterli olacağını sanmıyorum. Erdoğan için daha güçlü bir argüman lazım.

İkinci bir ‘15 Temmuz kumpası’ ya da ülkeyi savaşa sokmak gibi.

Abarttığımı düşünenler Erdoğan’ın metin yazarı, AKP milletvekili Aydın Ünal’ın Pazartesi günü Yeni Şafak’ta yayınlanan yazısına bakabilirler.

O yazıda ‘zihniyeti’ görmek mümkün.

[Adem Yavuz Arslan] 29.11.2017 [TR724]

Kılıçdaroğlu Pandora’nın Kutusu’nu açtı: Gemicikler, filolar, off-shore hesaplar [Erman Yalaz]

Geçen hafta AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın özel kalem müdürü, eniştesi, kardeşi ve akrabalarının yurt dışına para çıkarttığını iddia eden CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, dün bu iddialarının belgelerini açıkladı. Kılıçdaroğlu’nun anlattığına göre, 1 Ağustos 2011’de bir ada devleti olan Man Adası’nda (İrlanda Denizi’nde bir yerde bu ada) Sıtkı Ayan tarafından bir şirket kuruluyor. Şirket bir 1 sterlinlik. (1 Doları masum insanları tutuklama sebebi yapan bir zihniyet için ilginç bir veri.) Sonra şirket 15 Kasım 2011’de Kasım Öztaş’a devrediliyor.

ŞİRKETİN KURUCULARI ERDOĞAN’IN EN YAKINLARI

‘Tamam ne var bunda’ diyebilirsiniz. Ama işler şirket kurmakla kalmıyor. Bu şirkete 15 Aralık 2012’de Erdoğan’ın eniştesi Ziya İlgen ile kardeşi  Mustafa Erdoğan, her biri 2.5 milyon dolar olmak üzere 5 milyon dolar para gönderiyor. İkili 26 Aralık’ta yine para gönderiyor. Bir de dünürü Osman Ketenci (1 milyon dolar), Erdoğan’ın eski Özel kalem müdürü Mustafa Gündoğan (250 bin dolar), ve Ahmet Burak Erdoğan (4 milyon 250 bin dolar, 1 milyon 450 bin dolar) değişik miktarlarda para transferi yapıyor.

Kılıçdaroğlu, swift transfer dökümlerinin (gönderme onayı) delil olarak elinde olduğunu söylüyor. CHP lideri ‘ispatlarsan istifa ederim’ diyen Erdoğan’a büyük bir kart açmış gözüküyor: ‘Haysiyetli adamsan gereğini yap!’ Akşam saatlerinde Erdoğan’ın avukatı Kılıçdaroğlu’na belgeleri en yakın savcılığa götürüp suç duyuru yapması telkininde bulundu, iddiaları inkar etti.  Bu belgelerin ve bilgilerin doğruluğu çok geçmeden anlaşılır.

SITKI AYAN, HANİ ŞU 10  MİLYON DOLARI VERMEDİĞİNDE FIRÇA YİYEN İŞADAMI…

Ancak iş bununla sınırlı değil kanaatimce. Anadolu tabiri ile turpun büyüğü heybede. Bu iddia içinde her isim önemli. Ancak üç isim dikkate şayan. İlki Sıtkı Ayan. İşadamı. İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden Erdoğan’ın arkadaşı. Ticaretinin merkezinde İran var. 17-25 Aralık’tan sonra ortaya çıkan Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçen telefon görüşmesinde Sıtkı Ayan’ın 10 milyon dolar rüşvet vermesi konuşuluyor. Kayıtlarda Erdoğan, oğlu Bilal Erdoğan’a “Kucağa oturacaklar, parayı kesinlikle alma. Ne söz verdiyse onu getirecekse getirsin, getirmeyecekse gerek yok. Bunlar ne zannediyorlar bu işi ya” diyordu. Ayan’ın yönetiminde olduğu birçok şirket var. (Gazete Duvar’ın derlediğine göre İTO kayıtlarında Ayan’ın sahibi olduğu ve yönettiği şirketler şöyle. Yönetim kurulu üyesi olduğu şirketler: Som Petrol, Tay Çimento Sanayi ve Ticaret AŞ, Aktau Petrol Ticaret AŞ, Gent Elektrik Enerjisi Toptan Satış AŞ, Somas Enerji Sanayi ve Ticaret AŞ, SMS Gemi İnşa Sanayi AŞ, Turang Transit, Bylan Uluslararası Ticaret ve Gayrimenkul Sanayi AŞ, Emas Doğal Gaz Sanayi, Anatolian Uluslararası Enerji Yatırım, MS Uluslararası Enerji Yatırım, TRG Petrol Ticaret, CTAT Gıda ve Sağlık Ürünleri, Som Overseas Petroleum, ASB Grup Enerji, ASL Enerji, Perlite İnşaat, Aska Enerji. Ortağı gözüktüğü şirketler: Gent Petrol ve Dış Ticaret Limited Şirketi, Samed Petrol ve Enerji Dış Ticaret, Saor İnşaat, Alan Enerji, Anka Enerji, Başlam Nakliyat.)  Çoğu, gaz, petrol işi yapıyor yani şirketlerin. Enerji deyince akla hemen Sıtkı Ayan’ın adı geliyor anlaşılan.

MAN ADASI’NDA OLDU İKİ ŞİRKET

Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı bilgileri teyit eden bir haber Mayıs 2017’de theblacksea.eu isimli internet haber sitesinde yayınlanmıştı. Erdoğan ve ailesinin tanker filolarına ilişkin çarpıcı iddiaları gündeme getirmişti site. Buna göre Erdoğan ve ailesi, Man Adası ve Malta’daki offshore şirketleri aracılığıyla milyonlarca dolar değerindeki Agdash adlı petrol tankerinin sahibi olmuştu. Petrol tankeri için yapılan anlaşmaya aracılık edenler ise İstanbul’da kurulu Palmali Group’un sahibi Azeri-Türk iş adamı Mübariz Mansimov Gurbanoğlu ve Erdoğan’ın yakın dostu SOM Petrol’ün sahibi iş adamı Sıtkı Ayandı. Malta Files belgeleri olarak kayda geçen o habere göre, 2008’de 7 milyon, Mansimov ise 2008’den beri Erdoğan ailesine gemi için yaklaşık 23 milyon dolar ödemişti.  O şirketin adı Bumerz Limited idi. Kurucu konsorsiyum yine aynı. Ziya İlgen, Mustafa Erdoğan, Burak Erdoğan’dı. Kılıçdaroğlu, yeni bir şirketten bahsediyor. Çünkü kuruluş tarihleri farklı. İsimde. Yeni şirketin adı Belbey LTD şirketi. Bu bilgilere göre Man Adası’nda oldu iki şirket.

PALMALİ GRUP VE GEMİCİK FİLOLARI…

Palmali Grup’u kamuoyu yakından biliyor. Erdoğanlar ve gemi dendiğinde ilk akla gelen şirket bu.  Filosunda şu anda 100 gemi var. Bilinen haliyle Karadeniz’deki petrol ticaretinin üçte ikisini yapıyor bu gemiler. Mansimov ve Erdoğan arasındaki dostluk da yıllar öncesine dayanıyor. 1998 yılında işini Azerbaycan’dan Türkiye’ye taşıyan Mansimov, 2006’da Türk vatandaşlığına geçiyor. Gurbanoğlu soyadını alıyor. Kendi anlatımına göre, onun vatandaş olmasını Erdoğan teşvik etmiş. İddialara göre bunun için yüklü ödeme yapmış. Reza Zarrab’ın hikayesine yakın bir yaşanmışlık daha.

ABD ELÇİLİĞİ BELGELERİNDEKİ SITKI AYAN VE ERDOĞAN

Ayan’a dönecek olursak, onun ismi Şubat 2009 tarihli, ABD Ankara Büyükelçiliği’nden gönderilen bir başka belgede daha geçiyordu. Wikileaks belgelerine göre, Türkiye Başbakanı  (Erdoğan) yakınlarına İran’da Enerji alanında büyük projeler ayarlamıştı. Erdoğan’ın İran’daki etkinliğini ve ilişkisini ortaya koyan bu belgede, İran doğalgazının alımında BOTAŞ gibi bir devlet kurumu tedarikçi şirket değil özel bir şirket seçilmişti. Şirketin adı SOM PETROL A.Ş.idi. 2007-2008’lerde imzalanan ikili anlaşmaların istisnai şirketiydi. Sahibi Sıtkı Ayan. Notu geçen ise dönemin ABD büyükelçiliği Ticaret Müşaviri Dale Eppler’di.

ERDOĞAN’IN SAVUNMA HATTI SITKI AYAN MI?

Sıtkı Ayan, Erdoğan’ın sınıf arkadaşı. Ancak kardeşi Mustafa Erdoğan ile ilişkileri daha özel.  Erdoğan ve avukatları Kılıçdaroğlu’na karşı savunma hattını ‘belgeler gerçek dışı’ noktasında kurdu. Ancak daha açıklamanın üstünde bir kaç saat geçmeden AKP’li milletvekili ve trollerin savunma tezini ‘Sıtkı Ayan, ABD’deki davanın içine yerleştirildi’ye çevirdi. Örneğin Erdoğan’ın sadık bendesi Metin Külünk, “Sıtkı Ayan ismi hem Kılıçdaroğlu’nun hem de ABD’de görülen davanın içine sinsice yerleştirilmiştir. Bu bağlamda Kılıçdaroğlu’na bu belgeleri nereden aldığını sormayacağız,çünkü zaten aldığı adres belli olmuştur. Devletimizi çökertmek isteyen ‘F…ö” diye yazdı.

ÇAYA ÇORBAYA GİTMİYOR BU YALAN ARTIK

İyi ama ortada bir sorun ve birçok soru var. Sıtkı Ayan’a dair Türkiye’de açılmış bir soruşturma gözükmüyor. İddia edildiği gibi Türk yargıçlarının gündeminde değil. Yani F..ö anlatımı hikaye. İkincisi Ayan’ın bu ilişkileri neredeyse tamamı yurtdışı belgelerinde geçiyor. Az önce örneğini verdiğimiz Wikileaks de olduğu gibi. Kılıçdaroğlu iddiayı ilk gündeme getirdiğinde AKP’li ekip ‘işin ardında Almanya var’ savunmasına sarılmıştı. Bu mantığa göre, ABD ve Almanya eşittir, F..ö. Çaya çorbaya F..ö yani. Bu masalı kimse yemiyor artık.

GEMİCİKTİ, 90 MİLYON DOLARLIK TANKER FİLOSU OLDU!

Kılıçdaroğlu’nun gündeme getirdiği ikinci isim Mustafa Erdoğan. Erdoğan’ın kardeşi. Palmali Group ve gemicik işlerindeki kilit isimlerden biri de kardeş Erdoğan. ‘Gemicik’ diye Türk siyasi literatürüne giren Erdoğan ailesinin deniz filosunun iş yaptığı şirket Palmali. Birçok işte ortağı BMZ. Bilal Erdoğan, Mustafa Erdoğan ve Ziya İlgen’in baş harflerinden kısaltılmış ismi, BMZ olmuş. Amca, yeğen, enişte 2013 yılında deniz taşımacılığı işine girdiler. Boğaz manzaralı şirketin merkezi Üsküdar Beylerbeyi, Yalıboyu Caddesi… Şirketin  filosuna M/T Mecid Aslanov, M/T Begım Aslanova tankerlerine ilaveten 10 gemi daha alınacağı manşet olmuştu 2015’te. Sonra 5 gemicikten vazgeçildi ne olduysa. Ancak diğer beşine ödenecek para bile dudak uçuklatan cinstendi . İddiaya göre gemilere 90 milyon dolar ödeme yapılacaktı toplamda. BMZ Group Denizcilik Yardımcı Tersanesi ile Türkter Tersanesi’nde inşa ettirdiği ve her biri 18 milyon dolara mal olan YARDIMCI 81 ve TURKTER 82 inşa numaralı iki nehir tankerini 14 Eylül 2017 tarihinde sessiz sedasız denize indirdi. Gemiler kime kiralandı bilin bakalım. Palmali denizcilik şirketine.

BÜYÜK OĞLAN BURAK ERDOĞAN’IN BÜYÜYEN FİLOLARI

Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarındaki üçüncü isim Ahmet Burak Erdoğan. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın büyük oğlu. O zaten ailenin gemicik filolarını yıllar öncesinden yöneten bir isim. Safran 1 (2.5 milyon dolar olduğunu bizzat RTE açıkladı), Sakarya (ilk adı Eternal Confidence, değeri 10 milyon dolar), G. İnebolu, Cihan , Bosna ve en son Pretty (15 milyon dolar) isimli 6 gemisi olduğu kamuoyuna yansıdı. İlk beş geminin taşıma kapasitesi 92 bin tondu, son gemi Pretty ise tek başına tek başına 91 bin 971 ton yük taşıma kapasitesiyle filoyu ikiye katladı.

ENİŞTEDEN VE AMCADAN AYRILIK…

Artık çok önem atfedilmese de mal varlığı bildirimine Burak Erdoğan’ın 29 kilo 139 gram altını ve babası Tayyip’in ona olan 220 bin dolar ve 50 bin mark borcu 10 Eylül 2001 tarihli Erdoğan imzalı mal bildirim dosyasına girmişti. Burak Erdoğan ailenin anlatımlarına göre gemicilik işine babasının Ülker’deki hisselerini satmasından sonra amcası Mustafa Erdoğan ve enişteleri Ziya İlgen ile başlamıştı. Borç parayla girişilmiş bir işti güya. Nisan 2006’da Turkuaz Denizcilik satın alındı, ismi Bumerz Denizcilik oldu. Yani Burak Erdoğan, Mustafa Erdoğan, Ziya İlgen’in isimlerinin bir başka kısaltmasıyla yeni şirket oluşmuştu. Burak Erdoğan daha sonra 2007 Ocak ayında Mecit Mert Çetinkaya ile ortaklaşa MB Denizcilik’i kuracaktı.

ASIL İFŞAAT TROL TAYFASI VE KÜLÜNK’ÜN DEDİKLERİ

Bu kadar malumat yeter. Gördüğünüz gibi zenginin filosu, fakirin dilini yoruyor.  Yazılacak daha çok şey var. Tamamı açık kaynaklardaki bu bilgiler artık bunları yazacak medya organı olmadığından arşivlerde kaldı. Sorun şu tabi. Bu fakir (!) siyasete girdiğinde elimdeki tek gelir işte şu yüzüğümdür diyen bir siyasetçi ve ailesi. Şimdi Cumhurbaşkanı. Örtülü ödeneklerden, devletin kasasından harcananların yanında ailenin filosunun sözü mu olur demeyin, Kılıçdaroğlu Erdoğan ailesinin yumuşak karnına yumruk savurdu, pandoranın kutusunu açtı. Gemicikler olmuş, filo. Hesaplar offshore. Yine şimdi asıl mühim ifşaat Kılıçdaroğlu’nun değil trollerin ve Metin Külünk’ün yaptığı ifşaat. Onlar diyor ki, bütün bu hikayeler Amerika’daki dava dosyasına girdi. Demek karşılarına neler çıkacağını az çok kestirebiliyorlar. Amerika’daki dava başladı. Zarrab  tanık olmuş. Karşı tarafta yani. Bu da demek oluyor ki, kamuoyu gemicik ve filolarla ilgili yakında çok daha fazla şeyler öğrenecek. Hele az bekleyelim.

[Erman Yalaz] 29.11.2017 [TR724]

Her tarafım tutulmuş… [Barbaros J.Kartal]

Ay akşamdan beri gerim gerim gerim gerildim. Her tarafım tutulmuş. Sabaha kadar Reza’yı gördüm kabus gibiydi. Türk filmlerinin kötü adamı Hayati Hamzaoğlu gibi kahkahalar atıyordu mahkemede. Atilla’nın suratına doğru hahahaha diye kakırdadıkça Atilla renkten renge giriyordu, birden jüriyi gördüm 12 kişinin hepsi Bharara’ymış onlar da pişmiş kelle gibi güldükçe gülüyordu. Neyse ki bu bir rüya. Canım ülkem bunları hiç hak etmiyorsun. Rezil oluyoruz dünyaya. En tepedeki hırsızın Allah belasını versin. Herif kendi ve ailesinin çıkarı için ülkeyi yakıp yıkacak ya. Pislik herifler. Ayakkabı kutusunda paraları alırken iyiydi di mi? Şimdi önden bahşişi ben almışım gibi niye hissediyorsam? İnşallah Reza sonunuz olur. Amin. Dur şunu bir tweet atayım:

-Reza davasından Türkiye’ye çıkacak faturaya Fetö’cüler seviniyor da diğerlerine ne oluyor hiç anlamıyorum. Bu işin bedelini hepimiz ödeyeceğiz farkında mısınız? Öyle değil desek de Türkiye yargılanıyor arkadaşlar!!!

Haberlere bir bakayım ne olmuş bugün.

Hmm Kılıçdaroğlu grup toplantısında bahsettiği belgeleri yayınlamış. Man mıdır Mun mudur bu ada neresi ya. Vay vay vay. Şerefi olan istifa eder de nerede bunlarda o şeref. Neymiş “şahsım adına değil” diye yırtacak. Sanki oğlunun, damadının, eniştenin, kardeşinin kendi paraları var da! İşi pişkinliğe vuracak. Şu CHP de bir alem ya! Zamanında deste deste belgeler çıktı kıllarını kıpırdatmadılar, ülkede medya kalmadı şimdi seslerini duyurmak için kendilerini yırtıyorlar. TRT yayını kesmiş, böyle bir şey olabilir mi ya! Bu ne cüret arkadaş. Ya kardeşim dök bütün partilileri TRT’nin kapısına ya. Kır gerekirse kapıyı. Bu ne pısırıklık. Ay dayanamıcam bunu yazmam lazım:

-Kılıçdaroğlu’nun yayınladığı Erdoğan’ın yurtdışındaki paralarını gösteren belgelerle ilgili Erdoğan’ın avukatı açıklama yapmış. Belgeler sahte diyor. Eğer öyleyse Kılıçdaroğlu’nun kamuoyuna bir açıklama yapması lazım.

Ya aklımı seveyim. “Paraları gösteren” diyip önce hesabı kestim sonra aptala yatıp Erdoğan’ın avukatı dedim. Hahaha. Aktroller hemen atladı ya. Uçtu tweet valla. Olm siz ne salak insanlarsınız ya. Ülke bu çapsızların elinde esir. Allah kahretsin.

Aaa Başbakan BBC’ye konuşmuş. Ne dediği belli bile değil. Tam bir rezalet. Yahu madem İngilizcen yetersiz neden kasıyorsun İngilizce konuşmaya. Ne gerek var, sen bir başbakansın. Kendi dilinde konuşsana. Neden rezil ediyorsun kendini de ülkeyi de. Bak bir de diyor ki kanıtsız kimse içerde değilmiş, bizde basın özgürmüş. Yahu her şeyiniz yalan be. Her şeyiniz yalan. Sizden tiksiniyorum artık. Karşında sanki havuz muhabiri var. Kadın resmen dayak atmış. Gerçek gazeteciye denk gelince masallar işlemiyor değil mi?

-Başbakan’ın BBC röportajını izledim. Yabancı medyaya daha sık konuşmalı hükümet.     FETÖ’cülerin lobisini kırmanın tek yolu public diploması çünkü. Cumhuriyetçilerin ve Osman Kavala’nın hala içeride olması hükümetin elini çok zayıflatıyor. İlgililerin bilgisine.

Nuriye’yi yine serbest bırakmamışlar. Allah belanı versin senin. 35 kiloya düşmüş kız ya. Bu artık neyin intikamı. Bilerek yapıyor herif. Amacı kızı öldürmek sonra Gezi benzeri olaylar çıkarıp ülkede yine dehşet saçmak son balyozu da indirmek. Ama bu kız ölürse hiç Gezi’ye meziye benzemez bu sefer. Bence en son kertede serbest bırakacak ama kendisine yazdıracak puanları.

-Nuriye’nin tutukluğuna karar vermiş mahkeme. Savcı serbest bırakın diyor. Hakim bırakmıyor. Yargıda temizlik yaptığınızdan emin misiniz? Birileri hükümeti zor durumda bırakmak için bunları yapıyor gibi. Su uyur Fetö uyumaz arkadaşlar! Mesele Nuriye değil sen hala anlamadın mı?

Aha son dakika. Reza resmen tanık olmuş. Yarın konuşmaya başlıyor. Süper, süper, süper. Yahu o pankart nasıl güzeldi. “Reza konuş annem”. Konuş bütün pislikleri bir bir dök. Kimse duymayacak ama kayda geçsin. Bugünlerin yarını var. Atilla’ya içim yanıyor. Faturayı garibime kesecekler.

-Reza’nın resmen tanık olduğu açıklandı. Türk-Amerikan ilişkilerinde bundan sonra sular durulmaz. Ankara’nın sakin ve akıllı bir politika izlemesi lazım. ABD, Türkiye’yi kaybetmek istemeyeceğine göre panik hamlelere gerek yok.

Ay geç oldu yatayım artık. Ben hiç bu sıralar Cemaate çaktım mı? Aa kaç zamandır Cemaat hakkında tweet atmamışım. Ne yazsam. Reza falan çok yazdım. Başka bir şey lazım. Böyle herkesin RT edeceği bir şey olsun. Cemaat trolleri ne kadar azarsa o kadar iyi. Bakayım Sedat Ergin ne yazmış bugün. Üstüne bir yorum ekler yollarım. Tüh izne çıkmış Sedat. İş başa düştü. İade vs çok sıradan oldu. Gerizekalılar belge diye iddianamelerdeki saçmalıkları yolluyorsanız adamların Gülen’e sevgisi artıyordur. Neyse bir şey geldi aklıma.

-Günlerdir, Midilli’de boğulan çocuğun fotoğrafı gözümün önünden gitmiyor. Bu nasıl bir acı Allah’ım 😔. Seni ortada bırakıp devletin önüne atanlar gün yüzü görmesin çocuk.

[Barbaros J.Kartal] 29.11.2017 [TR724]

Tanık görünümlü sanık: Atilla bu yargılamayı neden kabul ediyor? [Ahmet Dönmez]

Eğer ki Amerika’ya kendi isteğiyle ve anlaşmalı gitmediyse modern bir ‘bahtsız bedevi’ hikayesi ile karşı karşıyayız demektir.

O isim Hakan Atilla oluyor.

Bahtsız bedeviyi bu kez Miami’de Reza Zarrab çarpmış durumda.

***

New York’taki Reza Zarrab Davası’nın adı artık değişti, Mehmet Hakan Atilla Davası oldu. Zarrab itirafçı olunca davanın tek tutuklu sanığı olarak Atilla kaldı. Duruşma dün başladı. İlginç olan şu ki, Halkbank’ta Reza Zarrab’ın sahtekarlıklarından rahatsız olan Atilla sanık iken aynı Zarrab ‘tanık’ olacak. Kime karşı? Hakan Atilla’ya karşı. Onlarca yıldır kendi yazıp oynadığımız Aziz Nesin hikayelerini sonunda Amerika’ya da ihraç etmiş bulunmaktayız.

Peki, mesele öyle mi gerçekten? Bu kadar basit mi?

Bana göre değil.

Oysa Atilla, Zarrab’ın suçlarına itiraz edip Süleyman Aslan’ın fırçaları ile bazı şeyleri yapmak zorunda kalan bir bankacı. Peki Zarrab’ın bile Amerikan yargı sistemi ile anlaştığı bir yerde Atilla neden yargılanmayı kabul ediyor?

M.Hakan Atilla, Halkbank’ta uluslararası bankacılıktan sorumlu genel müdür yardımcısı idi. 28 Mart 2017 tarihinde ABD JFK Havaalanı’nda FBI’ın talebiyle gözaltına alınıp tutuklandı. Zarrab’ın New York’ta tutuklandığını bile bile tam 1 yıl sonra Amerika’ya gitmiş olması kuşku vericiydi. Ben en baştan FBI ile anlaşarak ABD’ye gitmiş olmasının çok yüksek ihtimal olduğunu düşünenlerdenim.

DAVANIN GÖRÜLEBİLMESİ İÇİN BİR SANIĞA İHTİYAÇ VARDI

Peki o soruya tekrar dönecek olursak, Reza’nın bile itirafçı olduğu yerde Atilla neden bu rezilliği üstlensin ki? Akla hemen iki ihtimal geliyor: Ya birkaç gün içinde o da anlaşmaya karar verecek ya da ‘masumiyetinin’ ispatlanacağına kesin bir inancı var. Fakat üçüncü bir ihtimal daha var ki o en önemlisi. Davanın görülebilmesi için bir tutuklu sanığa ihtiyaç vardı. Hukuken, iddialara cevap verebilecek ve kendini savunabilecek hiçbir sanığı bulunmayan bir dava görülemez. Bu davada Atilla’dan başka tutuklu sanık yok. Zafer Çağlayan, Süleyman Aslan, Abdullah Happani, Kamelya Cemşidi, Hüseyin Necefzade gibi sanıklar tutuksuz.

Zarrab şimdi tanıklığı kime karşı yapacak? Hakan Atilla’ya karşı. İyi de suçu işleyen Reza. Atilla ise onun işlerine yer yer ‘taş koyup’ yer yer de Genel Müdür’ün emirleri gereği göz yuman bir ‘memur’. Burada asıl biri tanıklık yapacaksa, Atilla’nın Reza’ya karşı tanıklık yapması gerekir.

Şimdi Reza ne diyecek: “Evet, ben uluslararası hukuku, bankacılık sistemini, Amerikan yaptırımlarını ihlal ettim. Bunu da Hakan Atilla ile beraber yaptım.”

HAKAN ATİLLA’YA VERİLEN RÜŞVET YOK

Atilla, ne Reza’dan ‘ayakkabı kutusu’ almış biri ne de AKP ile ideolojik yakınlığı var. Patronu Süleyman Aslan, Reza’dan 15 ayrı seferde toplam 3 milyon Euro, 4 milyon Dolar ve 1 milyon TL rüşvet aldı. Fakat Atilla’ya verilen beş kuruş yok. En azından 17 Aralık fezlekesine giren bir teslimat görünmüyor.

Zarrab, Zafer Çağlayan’ın aracılığı ile ilk olarak 6 Ekim 2012’de Süleyman Aslan’la bir araya gelmişti. Görüşmeden çıktıktan sonra sağ kolu Abdullah Happani’ye müjdeyi şöyle veriyordu: “Anlaştık. Süleyman her işimi yapacak”

Sonraki bir tarihte Happani, Süleyman Aslan’ı kastederek, “Bu adama çok para veriyorsun” dediğinde de “Biliyorsun bunlar çöpe giden paralar değil” cevabını verecekti. Çünkü yine bir başka adamı Rüçhan Bayar’a dediği gibi “mama vermeden olmaz”dı bu işler…

Şu durumda Reza’nın ve önüne yatanların işlediği suçların cezasını çekmek, Atilla için ne derece akıllıca bir hareket olacak, tartışılır. Şu ana kadar çizdiği profil, henüz ‘anlaşmalı gittiği’ tezlerini doğrulamıyor. Önümüzdeki birkaç gün içinde farklı bir tablo ortaya çıkmazsa Atilla’nın gerçekten bir iş seyahatine gittiği ve hiç beklemediği şekilde tutuklandığı görüşü ağırlık kazanacak. Fakat ben komplo teorisyeni olmayı göze alarak, bunun da ‘anlaşmaya dahil’ olduğunu öne sürüyorum. Bu yargılamanın yapılabilmesi için bir kişiye ihtiyaç vardı ve o kişi, en ‘masum’ olandan ve dolayısıyla yargılama sonunda en az ceza alma ihtimali olandan seçildi.

Gelelim tanık-sanık ilişkisine… Her şeyin tersyüz olduğu ilginç bir dava izleyeceğiz.

SİSTEM NASIL İŞLEDİ?

Reza’dan ne itiraflar gelebilir? Söyleyecekleri Hakan Atilla’yı ne derece zor duruma düşürür? Bir bakalım…

Suçlamaların odağında Halkbank var.

İran’a yönelik yaptırımlar, bu banka üzerinden deliniyor.

Nasıl deliniyor? Tamamen uluslararası hukuka ve bankacılık sistemine aykırı bir şekilde.

Ne tür yöntemlerle?

Bunun için çeşitli yöntemler kullanılmış ama Hakan Atilla’yı ilgilendiren boyutu, 2013 Nisan ayından itibaren uygulamaya sokulan transit gıda ticareti yöntemi.

Nedir bu yöntem?

İran’dan alınan doğalgaz ve petrol paraları, ambargo nedeniyle İran’a nakit olarak ödenemiyor. Amerika ise bankacılık sistemi gereği doların her türlü bankalar arası ve gerçek bir ticarete dayalı olarak transfer edilmesini şart koşuyor.

Washington yönetimi, 2011’in son günü, Ulusal Savunma Yetki Yasası diye bilinen Kirk Menendez Yasası’nı çıkarmış. Buna göre İran bankaları ve enerji sektörü ile ticaret yapan şirket ya da kamu kurumlarının hesaplarının dondurulması öngörülüyor. Fakat ABD, Şubat 2013’te Türkiye gibi İran’a komşu bazı ülkelere muafiyetler getirmiş. Demiş ki “Sen komşu olarak doğalgaz ve petrol alabilirsin. Sana alma diyemeyiz. Fakat İran bu paralarla kendi nükleer silahlarını yapıyor. Bu senin için de tehdit, dünya için de… O yüzden sen İran’a parayı nakit olarak ödeme. Onun yerine aynı miktarı, Türkiye’den yiyecek, ilaç veya bazı endüstriyel maddelerle öde.”

Peki Türkiye ne yapmış?

Kendi üreticisinin mamullerini alıp İran’a vererek iç piyasasını canlandırmak, endüstrisini hareketlendirmek, üreticisine milyarlarca dolarlık katkı yapmak yerine Dubai’den İran’a Türkiye üzerinden transit ticaretin önünü açmış.

HAYALİ TİCARET VE SAHTE EVRAKLAR

“Transit ticaretin önünü açmış” derken yanlış anlaşılmasın. Ortada gerçek bir ticaret olsa yine gam yemeyeceğiz.

Peki ne var?

Hayali ticaret.

Yani Dubai’den İran’a hayali ticaretin önünü açmış Türkiye. Hem de kendi bankasını kullanarak. Kendi bankasını ve devletini dolandırarak.

Nasıl mı?

Reza Zarrab’ın paravan şirketleri (önce kendi şirketleri de var ama sonra bunu farkedip tamamen naylon şirketlere yöneliyorlar) adına Halkbank’ta hesaplar açılıyor.

Sonra bu şirketler üzerinden olmayan ticareti varmış gibi gösteriyorlar. Halkbank’a sahte evraklar sunuyorlar. Reza Zarrab’ın ofislerinde sahte gümrük mühürleri var. Çalışanlar harıl harıl mühür basıp sahte gümrük beyannameleri hazırlıyor. Sanki Dubai’den İran’a gıda malzemeleri gidiyormuş gibi gösteriyorlar.

Peki niye sahte ticareti tercih ediyorlar?

Çünkü paraları çekip nakit olarak İran’a ulaştırmaya devam ediyorlar. İran’ın çıkarına, Türkiye’yi ve Türk bankalarını yakıyorlar. Aynı zamanda Türk üreticisini, esnafını, tüccarını da çiğneyip geçiyorlar.

Tabi bu paraların ne kadarı gerçekten İran’ın parası ne kadarı Zarrab’ın eskortluğuna verilmiş kara paradır bilemiyoruz. Aynı şekilde paraların ne kadarı birilerinin cebine gidiyor, ne kadarı gerçekten İran’a ulaşıyor, o da meçhul. Belki ABD’deki davada bunun detayları ortaya çıkar.

Sistem bu şekilde işliyor. Peki burada Atilla’nın sorumluluğu ne?

Zarrab, bu sistemi rüşvetler sayesinde kuruyor. Zafer Çağlayan ve Süleyman Aslan’a her bir işlemin binde 5’ini komisyon olarak veriyor. Bu yöntemi Reza’ya öneren ise Süleyman Aslan’ın ta kendisi. Amerika’nın kararından sonra 5 Nisan 2013 günü Reza’yı yanına çağırıp, “ABD çok sıkıştırıyor. Artık altın işini de sürdüremeyiz. ‘Gıda ve ilaç ambargo kapsamında değil, bunlarla ödeme yapın’ diyorlar. Sen iyisi mi gıda işine yönel” diyor. Zarrab, “İyi de ben bu işi nasıl yapayım?” diye sorduğunda, “Yahu senden belge isteyen mi var? Yapmış gibi göster işte, belgeleri kendin ayarla” diyor.

Bu diyaloglar 17 Aralık fezlekesinde var. Reza, Aslan’ın yanından çıktıktan sonra yardımcısı Abdullah Happani’yi arayıp içeride ne konuştularsa bir bir aktarıyor. Biz de yukarıdaki diyalogları oradan öğreniyoruz.

‘HAKAN ATİLLA TAŞ KOYUYOR’

Tabii burası Türkiye, illa bir ‘memur Teoman’ çıkıyor. Halkbank dosyasında bu isim Hakan Atilla oluyor. Reza da ondan şikâyet etmek için Halkbank Genel Müdürlüğü’nü ziyaret ediyor. Aslan’la görüşüyor. Çıkışta Happani’yi arayıp, “Başlıyoruz, engel koydular. Bugün gittim oraya, onu kaldırdım işte. Benim yanımdan aradı adam (Süleyman Aslan), ‘Yapacaksınız bu işi’ dedi, anladın mı? Hakan Atilla taş koydu, o şey koydu” diyordu.

Aynı gün Atilla’yı da arayan Reza, kendisine İran’la gıda ticaretini yapma görevini dönemin Ekonomi Bakanı Çağlayan’ın verdiğini söylüyordu. Aynı zamanra Süleyman Aslan’ın da bazı eksik evrakları tolere edecekleri taahhüdünü verdiğini özellikle vurguluyordu. Yani, “Bak işgüzarlık mişgüzarlık yapayım deme, senin patronunla ben anlaştım, o onay verdi, sakın taş koyma” mesajı veriyordu.

‘ARKADAŞLAR GEREĞİNDEN FAZLA HASSAS DAVRANIYORLAR’

İşte o Hakan Atilla şimdi Amerika’da sanık. Reza ise tanık.

Devamında da karşı karşıya geleceklerdi. Reza hayali ticaret işini o kadar abartıyordu ki Hakan Atilla rahatsız olup belgesini istiyordu.

2 Temmuz’da Reza’yı arayan Happani, “Abi bu Halkbankası bizden evrak istiyor. Evraklar gelmeden işlem yapmam diyor” diye şikâyet edince Reza, “Dur bi Hakan Atilla ile bir konuşayım” diyordu. Ardından da Reza’ya telefon edip “Ya bunları daha önce konuşup halletmiştik hani” tarzında sitem ediyordu.

Fakat iş o kadar ‘göze sokulacak’ tarzda yapılıyordu ki Atilla sık sık uyarmak zorunda kalıyordu. Mesela hiç buğday yetişmeyen Dubi’den buğday alınmış gibi gösterilen evraklar… 5 bin tonluk gemide 150 bin tonluk mal taşınıyormuş gibi düzenlenen belgeler…

Reza çalışma arkadaşlarını uyarsa da bir yandan Süleyman Aslan’dan daha fazla ‘anlayış’ bekliyordu. Yine aynı 2 Temmuz günü Halkbank Genel Müdürü’nü arayan, “Bu gıda ile alakalı çok zorlanıyoruz biz Sayın Genel Müdürüm. Yani Hakan Bey’de de çok takılmıyor aslında, aşağıda çok takılıyor” diye bilgi veriyordu. buna karşılık Aslan, şu şekilde rahatlatıyordu İranlı işadamını: “Peki Rıza Bey, yarın arkadaşlarımı bir toplayayım teker teker hepsinin üzerinden geçeyim ben. Arkadaşlar biraz gereğinden fazla hassas davranıyorlar. Size net şekilde ‘Şunlardır, başka belge istenmeyecektir’ diyelim. Çünkü ona göre bu işe girdik, bu işi yapmaya başladık. Hafifleştireceğim. Hızlandırıyorum tamam mı, söz verdiysek yapacağız.”

… Ve yaptılar.

Peki Bakalım Hakan Atilla ne kadar ‘hassas’ bir bankacı imiş, yakında Amerika’daki davadan öğreneceğiz.

[Ahmet Dönmez] 29.11.2017 [TR724]

Bir yazı bir restleşme ve iki skandal [Erhan Başyurt]

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski metin yazarı ve AK Parti milletvekili Aydın Ünal, Yeni Şafak’ta dün ‘Zarrab davasının sonuçları ne olur?’ başlıklı ‘itiraf’ gibi bir yazı yayınladı.

Yazdıkları tam bir skandal. Ancak Ünal, ‘çelik çekirdek’ olarak bilinen Erdoğan’ın yakın çalışma ekibinden bir isim. Dolayısıyla yazı bir eylem planının yansıması da olabilir.

Ünal, ABD’de dün başlayan Reza Zarrab duruşmasını, ‘milli mesele’ olmaktan da öte, ‘İslam dünyasının sevinci’ olarak ilan ediyor.

Ünal’a göre, ‘Türkiye’nin bu badireyi de atlatması, İslam coğrafyasında büyük sevince sebep olur, özgüven artar…’

Yazı baştan sona tutarsız. Abartılı ve davayı boşa çıkarmaya yönelik tehditlere kurulu.

Yazının son iki paragrafı ise çok dikkat çekici.

Ünal büyük bir özgüvenle itiraf ediyor;

‘Fetullah Gülen’in hırsı, epey bir zamandır aklının önünde. Kendi duygularını tatmin etmek, AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’dan intikam almak hırsıyla Zarrab davasında ABD’ye ajanlık yoluyla lojistik destek sağladı ve sağlıyor. Oysa Türkiye’de “aklı olmayan”, kaçmayan ve kaçamayan 250 binden fazla FETÖ’cü ve onların 1 milyona ulaşan aileleri var. Zarrab davası Türkiye’deki FETÖ’cülerin şartlarını doğal olarak daha da zorlaştırır.

Zarrab davasının Türkiye’ye yönelik siyasi bir saldırı olarak kullanılması hem Türkiye’deki, hem dünyadaki FETÖ’cülerin huzurlarını bugünkünden daha fazla zora sokar…’

Evet. Ünal, aylardır yazdığımız ‘bu insanlar tutuklu değil, suçları yok ama esir tutuluyor’ tezimizin sonuna kadar doğru olduğunu teyit ediyor.

Gazetecilerin, yargı mensupları ve polislerin susturulmak için hapse atıldığını, polis eşleri ve çocukları ile ‘esirlere’ ikinci bir şantaj yapıldığını bu açık beyanlarıyla doğruluyor.

Türkiye’deki 250 bin insanla, Zarrab davasındaki itiraflara yer verilmemesi için tehdit ediyor.

Ünal, Zarrab davası üzerinden Gülen taraftarlarına kitlesel şantaj yapıyor.

Yurt dışındakileri de can güvenliği ile tehdit ediyor.

Bir devlet adamı, bir milletvekilinin kaleminden değil, bir mafya babasının kaleminden dökülmüş satırlar gibi…

Birazcık daha çekinmese açık açık Sedat Peker gibi ‘oluk oluk kan akıtacağız’ diye yazacak…

AK Parti ve sözcülerinin son dönem hezeyanları, Zarrab davasında ortaya çıkması muhtemel ifşaatlardan çok çekindiklerini gösteriyor.

Demek ki, henüz kamuoyunun bilmediği, 17/25 Aralık operasyonlarında ortaya saçılanlardan çok daha büyük bazı hukuksuzluklar var ve bunların ortaya çıkmasından ‘kitlesel kıyım’ yapacak kadar korkuyorlar.

Ne diyelim ‘korkunun ecele faydası yok’…

***

Türkiye’nin gündemine damga vuran ikinci skandal CHP lideri Kılıçdaroğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında yaşandı.

Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun kendisinin ve yakınlarının yurtdışına para gönderdiği iddiası üzerine, istifa resti çekti ispatlamaya davet etti.

Halka açık konuşmasında şu sözleri sarf etti:

‘Eskiden beri şahsım ve ailem hakkında aslı astarı olmayan yalanlar üretir. Sanki hiçbir şey olmamış gibi pişkince çirkefliğe devam eder. Çocuklarım, kardeşim, eniştem, dünürüm, eski özel müdürüm, yurt dışına milyonlarca dolar para göndermiş. Daha önce de benim 3 milyar dolar param olduğunu iddia etmişti. Bu iddiaların da müşterisi çıkıyor. Müddei iddiasını ispatla mükelleftir. Bir şeyi iddia ediyorsan, onu ispatla senin ortaya koyman gerekir. Ben buradan artık ismini bile anmaya tenezzül etmediğim bu zata soruyorum. Öne sürdüğün iddiaların belgesi var mı? Varsa çıkar hemen ben gereğini yapayım. Yoksa çık milletin önüne iftira ettiğiniz söyle, özür dile. Aksi halde dünyanın en alçak suçu olan iftiracı konumuna düşeceksin. Bu zat ne ortaya belge koyabilecek ne de çıkıp özür dileyebilecek. Tayyip Erdoğan’ın yurt dışında 1 kuruş parası varsa, herhangi bir bankada bunu ispat etsin. İspat ettiği anda Cumhurbaşkanlığı makamında bir dakika durmayacağımın garantisini veriyorum. Bunu ispat edemeyen Kemal acaba o makamında duracak mı? O da bana taahhüdünü versin.’

Açıklamanın ardından da 500 bin liralık rekor tazminat davası açtı.

CHP lideri dün CHP Meclis Grup Toplantısı’nda iddiasına dair kapsamlı ve belgeli bir açıklama yaptı.

Erdoğan’ın oğlu, kardeşi, dünürü ve meşhur ‘eniştesi’nin Man Adası’na yaptığı para transferlerini açıkladı.

Paranın havalesine ilişkin belgelerin de ellerinde olduğunu ifade etti.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 1 sterlin sermaye ile vergi cenneti Man adasında kurulan şirkete, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eniştesi Ziya İlgen 2.5 Milyon, kardeşi Mustafa Erdoğan 5 Milyon, Oğlu Burak Erdoğan 3.7 milyon, Dünürü Osman Kefenci 2.2 Milyon, Özel kalem Müdürü Mustafa Gündoğan 1.5 Milyon dolar para gönderdiğini resmi belgelerle kanıtladı.

Kılıçdaroğlu ekledi:

‘Devleti yönetenlerin vatandaşlara örnek olması lazım. Vatandaşa diyeceksin ki, vergi ver, vermezsen 3 misli ceza keseceğim. Ama kendi çocuklarını başka adada şirket kurduracaksın, sonra milyonlarca dolar göndereceksin. Sonra ‘dolarlarınızı bozdurun, biz yerli ve milliyiz’ diyeceksin. Sen ne yerlisin ne millisin, sen gayri millisin…’

***

Erdoğan, bu açıklamalar ve belgelerden sonra istifa eder mi? Sanmam!

Hatta Kılıçdaroğlu’na yönelik kapsamlı bir taarruzla açıklamaları gölgede bırakmaya ve onu itibarsızlaştırmaya çalışacaklardır.

Ünal’ın ‘şantaj’ dili, yakında Kılıçdaroğlu’na da yönelecektir.

Nitekim, Başbakan Binali Yıldırım’ın iki oğlunun da ‘vergi cenneti’ olarak bilinen adacıklarda şirketler kurdukları ve milyonları oraya kaçırdıkları ortaya çıktı.

Erdoğan’ın ‘istifa ederim’ dediği husus, Başbakan Yıldırım için ispatlı ve uluslararası medyada da belgeleri yayınlandı.

Yıldırım istifa etmek yerine, skandal belgeleri Türkiye’de yayınlayan Cumhuriyet’e dava açtı.

Belgelere ilişkin haberlere erişim yasakladı.

Türkiye’de yargı bağımsızlığı olmadığı için deliller ne olursa olsun Kılıçdaroğlu aleyhine bir karar çıkması da şaşırtıcı olmaz…

Sonuçta, skandal bir yazı ve restleşmenin ardından ortaya çıkan bir skandal var…

Yıldırım istifa etmedi. Bu kelimeyi ağzına bile almadı. Erdoğan da istifasını istemedi.

Dolayısıyla Erdoğan’ın da istifa etmeyeceğini, geçmiş olayların seyrine bakarak CHP’yi ve liderini mahkûm etmeyi ve haberlere erişimi engellemeyi seçeceğini söylemek mümkün…

[Erhan Başyurt] 29.11.2017 [TR724]

Putin, Ortadoğu’ya barış getirebilir mi? [Kemal Ay]

Suriye krizinin çözümüyle ilgili birbirine paralel iki süreç yürüyor. Birisi, Birleşmiş Milletler’in (BM) öncülüğünde yürütülen Cenevre görüşmeleri. Diğeri ise Rusya, Türkiye ve İran’ın katıldığı önce Astana’da geçtiğimiz hafta da Soçi’de gerçekleşen zirve. Son olarak Soçi’deki zirveden sonra Suriye’deki bütün aktörlerin katılacağı bir ‘Ulusal Diyalog Kongresi’ yapılacağı açıklandı. Ancak zamanlamasının nasıl olacağı ve kimlerin katılacağı konusundaki tartışmalar sürüyor.

Suriye’deki iç ve dış aktörlerin politikaları, savaş artık neredeyse 7. yılına girerken ‘yumuşamış’ durumda. Başlangıçta Suriye Ordusu ile silahlı muhalif güçler arasındaki bir iç savaş görünümü veren çatışmalar, zaman içerisinde bölgesel bir ‘vekalet savaşı’ hâlini almıştı. Ancak kısa süre içinde IŞİD, bölgedeki istikrarsızlık ve tarafların ‘yenişemeyişini’ kullanarak Irak ve Suriye’de rol çaldı. Halifeliğini ilân eden IŞİD lideri Ebubekir El-Bağdadî’nin en büyük stratejik hatası ise, ABD’yi bölgeye çağırmaktı.

Obama döneminde Amerika’nın Suriye’ye doğrudan müdahale etme konusunda çekinik davranması, Rusya ve İran’ın inisiyatifini sürekli arttırması sonucunu doğurdu. Trump’ın Obama’dan devraldığı stratejide ise öncelik IŞİD’e verilmişti ve Suriye’nin ‘iç meselesi’ olarak görülen Esad’ın devrilmesi stratejisi rafa kaldırılmıştı. ABD’nin IŞİD’le mücadele için bir koalisyon toparlaması ve diğer aktörlerin de bu konuda ‘destekler’ pozisyonda bulunması, IŞİD’in sonu oldu.

TÜRKİYE’NİN ‘ALAN KAZANMA’ STRATEJİSİ

Amerika’nın bu mücadelede Türkiye’ye güvenmeyerek, sahadaki PYD’yle işbirliği yapması ve böylece Kürtlere masada oturma hakkı kazandırması, Türkiye’yi en çok kızdıran gelişme. Zaten Suriye’nin kuzeyinin Kürtlere bırakılması, Esad yönetiminin de Türkiye’ye attığı bir kazık. Böylece bölgedeki ‘siyasal İslamcı’ unsurlarla flört hâlinde bulunan muhaliflere alan bırakmamak amacını taşıyor. Türkiye ise İdlip ve Afrin gibi operasyonlarla ‘uzantısı’ olarak gördüğü muhaliflere ‘güvenli alan’ kazanma derdinde.

Türkiye’nin Suriye’yle ilişkisi sadece muhalifler yönüyle değil. Şu an ülkedeki sayıları 4 milyona yaklaşan Suriyeli mülteciyi de, bu güvenli bölgelere gönderebilme derdini taşıyor AKP dış politikası. Esad’ın en azından kısa vadede gitmeyeceği kesinleşince, böyle bir ara formül üzerinde çalışılıyor. Tabi bu arada Esad’a karşı ‘koz’ olarak da bu alanların özerkliği konusunda girişimlerde bulunacak muhtemelen Türkiye. Bir nevi, Esad’ın ‘Kürt kartına’ karşılık veriyor.

Ancak Türkiye’ye bu meselenin farklı geri dönüşleri de olacak. Mesela Esad yönetimi Suriye’de kendine karşı savaşan silahlı muhalefetin ülkeyi tamamen terk etmesini istediğinde, bu militanlar Türkiye’ye sığınacaktır. Türkiye’de kalmayı tercih eden Suriyeli nüfusla birlikte, bu silahlı militanların nasıl bir gündemleri olacağı, Türkiye’nin bölgedeki dış politikalarına nasıl etki edeceği, öngörülüyordur. Ayrıca IŞİD’in ‘serbest kalan’ militanlarının da Türkiye’ye geçeceği ve burayı bir çeşit ‘ikinci üs’ olarak kullanacağını düşünen uzmanlar mevcut.

RUSYA, ‘KAHRAMAN’ OLMA PEŞİNDE

Rusya’nın Astana görüşmelerindeki ilk kazanımı, Türkiye’nin El-Nusra ve benzeri aktörlerle bağlantısını kesmek, böylece Halep gibi stratejik yerlerdeki ‘muhalif’ kontrolünü zayıflatmaktı. Zaten sonrasında Türkiye’nin harekâtında da görebileceğimiz üzere, Suriye silahlı muhalefetinin çok parçalı ve zayıf bir askerî güç olduğu ortadaydı. Önce IŞİD’in ardından El Nusra’nın bölgede zayıflatılması, beraberinde İran’ın silahlı gücü Hizbullah’ın mevzi kazanması, Rusya destekli Suriye Ordusu’nun da önünü açtı. Bu noktada Suriyeli muhaliflerle ‘doğrudan’ görüşmek yerine Türkiye ile anlaşmak, Rusya ve İran’ın da işine gelmiş oldu.

Ancak Rusya’nın şu sıralar asıl başını ağrıtan durum, Suriye’deki aktörlerin hepsini bir masada toplamanın zor olması. Türkiye, Kürtler’in masada olmasını istemezken, Suriye muhalefetini bir araya getirme ve ‘tek temsilci’ çıkarma görevi de Suudi Arabistan’a verilmiş görünüyor. Belki de Suudi Arabistan bu inisiyatifi Türkiye’nin elinden almak için özellikle ön plana çıkmış olabilir. Bu durumda, İran’la karşı karşıya gelmek ve uluslararası bir güç mücadelesinde, diplomatik yollarla İran’dan bir şeyler koparma peşindedir. İsrail’in de bölgede İran’ın etki alanını genişletmesine tahammülü olmadığı, yapılan açıklamalardan anlaşılabilir. Ayrıca Rusya’nın da İran’la ne kadar süre ‘güç paylaşımı’ yapacağı belirsiz.

BATI, BEKLEME POZİSYONUNA GEÇTİ

ABD ise bütün bunları şimdilik dışarıdan seyrediyor ve Irak’ın kontrolünü tamamen kaybetmeme peşinde. Yakın zamanda Suriye’den çekileceği ve PYD’ye silah yardımını durduracağı şeklinde bir duyum dolaştı haberlerde fakat ABD’li makamlar bunu yalanladı. Duyumun kaynağı Türk dış işleriydi ve ABD’den PYD konusunda bir kez daha yalanlama ‘kazanılmış’ oldu. Elbette ABD ile şu anda Reza Zarrab meselesi ve ABD elçilik çalışanlarının tutuklanmasıyla ilgili krizler masadayken, Suriye konusunda çok da üst perdeden bir şey denecek gibi durmuyor. Nitekim Soçi’deki zirvede de Rusya ‘diyalogcu’ bir oyun planı belirlemiş. ABD ve İsrail, telefonla görüşmelere dâhil edilmiş. İsrail aranmış. Erdoğan da Türkiye’ye döner dönmez Trump’la bir telefon görüşmesi yapmış.

Cenevre’nin sekizinci oturumu ise dün başladı ve buradan da nasıl bir sonuç çıkacağı, Suriye’deki aktörlerin tamamını ikna edecek bir çatışmasızlık ihtimalinin olup olmadığı hâlen belirsizliğini koruyor. Bazı erken yorumlar Ortadoğu’da Rusya’nın artık ‘tek hâkim’ olduğunu düşünüyor. Oysa ABD’nin bölgede fiilen bulunması gerekmiyor. İsrail ve Suudi Arabistan’ın son tahlilde ABD ile eşgüdümlü politikalar belirleyeceği, Türkiye denklemden çıksa bile Irak’ta ve Suriye’de (Kürtler) ABD’nin kendine müttefik bulmakta zorlanmayacağı görülüyor. Körfez ülkelerindeki son çalkantı ve Katar krizi de ABD’nin bölgedeki etkisini anti-İran bir koalisyon oluşturarak sürdürebileceğini gösteriyor.

Özellikle Astana ve Soçi zirveleri, Rusya, İran ve Türkiye arasındaki farklılıkların ileride başka türlü sorunlara da gebe olacağı intibaı uyandırdı. Belki de bu sebeple ABD ve Avrupa, Suriye krizine karşı şimdilik ‘bekleme’ stratejisi sürdürüyor ve Rusya’nın nasıl bir ‘aracı’ olacağını görmek istiyor. Çünkü mevcut düzene ‘muhalif’ olmakla yeni düzenin ‘kurucusu’ olmak farklı şeyler ve Putin de yakın zamanda Ortadoğu’da bunun ne demek olduğunu anlayacaktır.

[Kemal Ay] 29.11.2017 [TR724]

Dostluktan düşmanlığa gerginlikten müttefikliğe Türk-Rus ilişkileri [Dr. Serdar Efeoğlu]

Büyük bir devlete yaslanmadan veya bir ittifakın içinde yer almadan varlığını devam ettiremeyecek devletlerin müttefikler bulması şart olsa da müttefikliğin devamı için tarafların birbirlerine güven duymaları gerekiyor.

Türkiye, AKP döneminde izlenen yanlış politikalarla yalnızlığa itildikçe ve ABD-NATO ekseninde problemler yaşadıkça çıkış yolu arıyor. Alternatifler içinde Osmanlı döneminde 250 yıl boyunca yoğun mücadeleler yaşanan ve dokuz büyük savaş yapılan Rusya ile “müttefik” olma düşüncesi önemli bir yer tutuyor.

BOLŞEVİK İHTİLALİ VE SONRASI

Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği sıkıntılar, Rusya’da bir rejim değişikliğine zemin hazırladı. 1917’de yaşanan Şubat ve Ekim devrimleri sonrasında “çarlık rejimi” yıkıldı ve iktidara gelen Bolşevikler, savaştan çekilerek Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzaladılar.

Rusya bu antlaşmayla 2. Abdülhamit devrinde Berlin Antlaşması’nda aldığı Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı Devleti’ne geri verdi. Osmanlı kuvvetleri, Rusya’nın kargaşa içinde bulunmasından yararlanarak Kafkasya ve Azerbaycan’a kadar ilerlediler.

Mondros Mütarekesi’yle başlayan işgallere karşı gelişen Milli Mücadele süreci, Ankara Hükümeti ile Sovyet Rusya’nın yakınlaşmasıyla sonuçlandı. İki devlet, ortak düşman karşısında bulunmanın etkisiyle dostluk ilişkileri geliştirdiler.

Sovyet Rusya, Millî Mücadele boyunca Ankara Hükümeti’ne silah ve para yardımında bulundu. Sovyetler tarafından savaş boyunca 39.275 tüfek, 327 mitralyöz, 54 top, 63 milyon tüfek mermisi, 150.000 top mermisi, 1.000 atımlık top barutu, 4.000 adet el bombası, 4.000 şarapnel mermisi, 1.500 kılıç ve 20.000 gaz maskesi gönderildi. 10 milyon altın ruble de para yardımı yapıldı.

Ruslar, dostça ilişkilere rağmen Anadolu’da “komünizm” propagandası yaparak kendi rejimlerini ihraç etmeye çalıştılar. Bu durum Ankara Hükümeti’nde büyük tedirginliklere yol açtı.

Rusya, rejim değişikliği olsa da yayılmacı politikasını devam ettirmekteydi. Nitekim Türk tarafını desteklemenin bir bedeli olarak 1921’de Moskova Antlaşması ile Batum’u aldılar. Böylece Ankara Hükümeti, “tanınma ve yardımlar karşılığında” Misak-ı Milli’den ilk tavizi vermiş oldu.

Lozan Konferansı’nda Rusların, “Boğazların diğer devletlere kapalı olması” tezi, Batılı devletler tarafından kabul görmedi. Bu durum Sovyetler tarafından tepkiyle karşılansa da bir ay sonra da olsa bu statü onaylandı.

TÜRK-SOVYET DOSTLUĞU

Türkiye Cumhuriyeti, Batı dünyası ile yapılan bir savaş sonucunda ortaya çıkmış ve iki devlet de Milletler Cemiyeti’ne alınmamıştı. Emperyalizme karşı savaş açtığını ifade eden Sovyetler Birliği ile “yalnız” Türkiye, bu ortamda dostluk ilişkilerini devam ettirdiler. İki devlet arasında 1925 yılında dostluk ve saldırmazlık antlaşması imzalandı. Bu antlaşma, 1935’de on yıllığına uzatıldı.

Sovyetler, 1936’daki Montrö Konferansı’nda Boğazların yönetimini Türkiye ile birlikte üstlenmek istediler. Bu durum, Lozan’da oluşturulan Boğazlar Komisyonu’nun farklı bir yapı ile devamından başka bir şey değildi.

RUSLARIN TALEPLERİ

Ruslar, Montrö’de Boğazlar Komisyonunun kaldırılması ve Boğazlarda Türk egemenliğinin kabulünden sonra Alman tehdidini ileri sürerek Boğazlarla ilgili taleplerini devam ettirdiler.

Türkiye, II. Dünya Savaşı’nda tarafsızlık politikası izleyerek taraflar arasında denge kurmaya çalıştı. Ancak hem Mihver, hem de Müttefik devletleri Türkiye’yi kendi taraflarında savaşa sokmaya çalıştılar. Müttefikler, Almanların Stalingrad mağlubiyeti sonrasında Türkiye’ye savaşa girmesi için baskı yapmaya başladılar.

Bu süreçte Sovyetler, Türkiye ile 1925’den bu yana yürürlükte olan dostluk ve tarafsızlık anlaşmasının yenilenmeyeceğini bildirdiler. Daha sonra da Boğazların statüsünde değişiklik yapılmasını, Kars ve Ardahan’ın kendilerine verilmesini talep ettiler.

Bir zamanlar dost olan iki ülke, artık düşman olmuş ve Türkiye, Sovyet tehdidiyle karşı karşıya kalmıştı. O dönemde Stalin’in “Türkiye’nin bir elini Rusya’nın gırtlağına dayamış duran durumunu kabul etmenin mümkün olmayacağı” ifadesi, Sovyetlerin Türkiye’ye bakışını net olarak göstermekteydi.

Sovyetlerin 1946’da bir notayla Boğazları açıkça istemeleri üzerine İngiltere ve ABD, Türkiye’nin yanında yer aldıklarını açıkladı. 1947’de Truman Doktrini ve Marshall Planı ile başlayan yardımlar, Türkiye’yi ABD’ye yakınlaştırdı. Rus tehdidine tek başına karşı koyamayacağını anlayan Türkiye, ABD öncülüğündeki NATO’ya üye olarak kendisini korumaya çalıştı.

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ

Savaşa girmese de ekonomik sıkıntılarla boğuşan ve askeri gücü yeterli olmayan Türkiye, Sovyet taleplerine ABD ve NATO’nun desteğiyle karşı durabildi. Sovyetler, 1953’de Stalin’in ölümü sonrasında Türkiye üzerindeki isteklerinden vazgeçtiklerini açıkladılar. Bu durum, Türkiye’nin NATO üyeliğinin caydırıcı bir rol oynadığını gösteriyordu. Böylece ilişkiler normalleşme sürecine girdi.

1960’da istihbarat amaçlı olarak Adana’dan kalkan bir Amerikan U-2 uçağının Sovyetlerce düşürülmesiyle ilişkiler tekrar gerildi. Ancak ABD ve Rusya’nın Türkiye’deki Amerikan roketlerinin kaldırılmasına dair anlaşmaları, ilişkileri yeniden dostluk yönüne çevirdi.

İlişkilerde önemli bir aşama, Özal devrinde 1984’de doğalgaz antlaşması yapılması oldu. Böylece Türkiye enerji açığını çözerken, Türk ürünleri de Rus pazarında yer bulmaya başladı.

Demirel’in 1992’deki Moskova ziyaretinde, 1925 anlaşmasına benzer bir dostluk antlaşması yapıldı. Bundan sonra ikili ilişkiler iyi bir şekilde seyretse de iki devlet arasında Kafkaslar ve Orta Asya’da ciddi bir rekabet yaşandı. Boğazlardan Rus petrol tankerlerinin geçişi, Güney Kıbrıs’a S-300 satışı, Karabağ, Kürt sorunu gibi konular zaman zaman gerginliklere yol açtı.

2000’li yıllar ise iki devlet arasında ilişkilerin geliştiği bir dönem oldu. Ruslar Türk turizminin önemli bir gelir kaynağı haline geldiği gibi iki taraf arasındaki ticaret sürekli arttı. Rusya, Putin döneminde tarihi yayılma politikalarına yeniden döndü. Önce Gürcistan’a, ardından Türkiye’nin tarihi bağları olan Kırım’ın yer aldığı Ukrayna’ya müdahale etti. AKP iktidarı ise bu gelişmelere açıktan bir tepki gösteremedi.

Türk-Rus ilişkilerinde kırılma noktası ise Suriye’de yaşanan gelişmeler oldu. Rusya Esad rejimine yardım gerekçesiyle Suriye’ye asker göndererek Akdeniz’e ulaşma imkânını elde etti. 2015 yılında bir Rus savaş uçağının Türk jetleri tarafından düşürülmesiyle gerginlik arttı. Bu olay sonrasında 2016’da Rusya’nın Ankara büyükelçisinin bir Türk polis tarafından öldürülmesiyle iki ülke arasındaki ilişkiler durma noktasına geldi.

Batı’dan iyice soyutlanan AKP iktidarı, bütün bu olumsuzluklara rağmen Rusya’dan S-400 füzeleri almak için yaptığı anlaşmayı devam ettirmeyi ve son olarak da Suriye politikasında en başa dönme pahasına Rusya ile ilişkileri geliştirmeyi tercih etti.

DENİZE DÜŞEN YİNE YILANA SARILIRSA

Cumhuriyet dönemindeki Türk-Rus ilişkileri, “ortak düşman karşısında bulunma” sonucunda 1940’lara kadar dostça seyretti. Sovyetlerin II. Dünya Savaşı sonunda Boğazlar ve Doğu Anadolu ile ilgili taleplerde bulunmasıyla “Rusya”, yine büyük bir tehdide dönüştü. Türkiye’nin bu tehdidi, ABD ittifakı ve NATO üyeliği ile önleyebildiği dikkate alındığında iki ülke ilişkilerinin ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor.

Bugün Rusya ile Türkiye arasında esen dostluk rüzgârlarının en ufak bir sorunda yerini büyük gerginliklere bırakacağı bir gerçek. Bu doğrultuda Türkiye’ye düşen; dünyadaki yalnızlığını, ABD ve Batı ile ilişkilerinin bozulma sebeplerini irdeleyerek yeni politikalar geliştirmek olmalı. Çevresindeki ülkelerle de her gün değişen söylemler yerine, karşılıklı menfaatlere dayanan dostluk ilişkileri kurma yaklaşımıyla hareket etmeli.

Türkiye, iki yüz sene önce 2. Mahmut’un “denize düşen yılana sarılır” sözünü söylediği dönemdeki gibi çaresiz olsa da Rusya ile müttefikliğe kadar gidebilecek adımları çok dikkatli atmalı ve bu ilişkilerin çok çabuk bozulabileceğini hesaba katmalıdır. Ayrıca Batı ittifakından ayrılarak “eksen değiştirmenin” kâr zarar hesabını iyi yapmalı ve süreci buna göre yönetmelidir.

Bu aşamada; AKP iktidarının izlediği yanlış stratejilerle dünyada “yalnızlığa mahkûm olan” Türkiye’nin doğru bir siyaset izlemesi çok zor görünüyor. Özellikle Sarraf davasının etkisiyle de karar alma mekanizmalarının, telafisi yıllar alacak hatalar yapacağı anlaşılıyor.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 29.11.2017 [TR724]

Mike Flynn soruşturması nereye gidiyor? [Alparslan Akdeniz]

Reza Zarrab’ın suçunu kabul etmesi ve Türk siyasi elitinin uykularını kaçıran rüşvet ve yolsuzluk çarkı ile itiraflara başlıyor olması, ABD ile Türkiye arasında düzelmesi beklenen ilişkileri yeniden eski kaotik ortamına bıraktı. Öyle ya, Başkan Trump’ın, Putin liderliğinde gerçekleştirilen Astana zirvesi sonrası Erdoğan’ı arayıp YPG ile ilgili politika değişikliğine gidecekleri mesajları vermesi ABD müesses nizamının bir gecede stratejik politika değişikliğine gitmeyeceğini göremeyen çevrelerce bir umut olarak algılanmıştı.

Sonuç: ABD, YPG ile işbirliğine devam ediyor. Zarrab, Erdoğan’ı, Oğlu ve Damadını da içine alacak şekilde ilerleyen davada tarihi itiraflar yapmaya hazırlanıyor.

Üstelik bir de Zarrab davası ile yolları kesişen, merkezinde Trump’ın eski güvenlik danışmanı Mike Flynn’in olduğu Rusya soruşturması var.

FLYNN, RUSYA SORUŞTURMASININ KİLİT AKTÖRÜ

Hatırlanacağı gibi General Flynn, Trump’ın ABD Başkanlık seçimlerini kazandığının anlaşılmasının hemen ertesi günü, The Hill adlı yayın organında Fethullah Gülen aleyhinde bir yazı kaleme almış ve 15 Temmuz darbe girişimin Gülen Cemaati’nin işi olduğunu iddia etmişti. Tarih 8 Kasım 2016.

Bir süre sonra, General Flynn’in bu yazı için Türk Hükümeti’nden iş adamı Ekim Alptekin üzerinden 560.000 dolar aldığı ortaya çıktı. Yazıyı yayınlayan yayın organı okurlarından özür diledi ve hakkında devam etmekte olan FBI soruşturması olduğunun ortaya çıkmasının ardından General Flynn, 13 Şubat 2017 tarihinde Başkanlık Güvenlik Danışmanlığı görevinden istifa etti.

Bunu, Flynn soruşturmasını Başkan Trump’ın ricasına rağmen kapatmayan FBI Direktörü James Comey’in 9 Mart 2017 tarihinde görevinden alınması izledi. Ancak bu süren soruşturmaların hızını kesmedi. Adalet Bakanlığı Rusya soruşturmasını sürdürmesi için özel yetkili savcı olarak eski FBI Başkanı Robert Mueller’i atadı. Soruşturmanın bir bölümü Rusya’nın ABD seçimlerini manipüle etme faaliyetini soruştururken bir taraftan da General Mike Flynn’in Rusya ve Rusya üzerinden başlayan Erdoğan Hükümeti ile ilişkisini merkeze alıyor.

General Flynn’in Rusya ile bilinen ilişkisi, Rus Devlet Televizyonu, Russia Today’den aldığı ve yasalar gereği ABD makamlarını bilgi vermesini gerektiren 2014 tarihli ödeme ile başlıyor. Yani Flynn, o tarihten itibaren Rusya ile ilişkisi dolayısıyla resmi olarak ABD İstihbarat Teşkilatlarının yakın olarak merceği altında.

TÜRK HÜKÜMETİYLE İLİŞKİSİ

Flynn’in Türk Hükümeti ile ilişkisi 2016 Ağustos’unda Ekim Alptekin ile başlıyor. Kamuoyunun bildiği tarih bu.  2016 Eylül’ünde Dış İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Enerji Bakanı Berat Albayrak, Mike Flynn ve eski CIA Başkanı James Woolsey’in de katıldığı ve Gülen’in ABD’den kaçırılması planının görüşüldüğü toplantı ile devam ediyor. Ancak bu ilişkilerin bunlarla sınırlı olmadığını söylemek yanlış olmaz.

Rusya’nın, Türkiye’deki uzantıları olan Perinçek ekibi ve eski Balyoz sanıkları üzerinden başlattığı Türkiye planı aslında Zarrab davasına kadar gidiyor. Rusya, Perinçek grubu üzerinden Zarrab Davası’nın Gülen Hareketi’nin bürokrasiden sistemli bir şekilde tasfiyesini bir fırsat operasyonuna çevirerek en sonunda TSK’nin yeniden dizaynını hedefleyen 15 Temmuz sahte darbe planını devreye sokuyor. Ekim Alptekin’in babası M. Sevinç Alptekin’in, Perinçek ekibiyle yakın ilişkisi olduğunu anımsamak gerekiyor.

Ergenekon ve Balyoz sanıklarının 2014 yılından itibaren tahliye edilmeleri, Bülent Arınç’ın son açıklamasıyla da gündeme gelen ‘rövanşist’ öç alma güdüsü, Erdoğan’ın Gülen Hareketi nefreti, Rusya’nın jeopolitik hesapları ile 2016 yılından itibaren ete kemiğe bürünüyor. Ahmet Nesin’in konuyla ilgili yazıları bu konuda fazlasıyla bilgi veriyor.

https://www.artigercek.com/erdogan-in-darbecikleri-ve-donanma-darbesinin-resimli-cizelgesi

Havuz Medyası ve Odatv gibi yayın organları 2014’ten itibaren Hulusi Akar’ın Cemaatçi olduğu algısını ve muhtemel bir darbenin de Cemaat tarafından yapılacağı algısını kamuoyunda yerleştirmeye başlıyor.

Aleksandır Dugin ve Perinçek’in darbeden bir gün önce haberdar olduklarını ve gerekli uyarıları yaptıklarını açıklamaları aslında bu psikolojik algı çalışmasının sadece bir parçası.

TÜRKİYE’DEKİ DARBEYİ ALKIŞLAMIŞTI

Peki 15 Temmuz darbesi sırasında Atlantik’in öte tarafında, 2014 yılından itibaren Rusya’yla gizli ilişkisi tespit edilen General Flynn’in 15 Temmuz Darbesini alkışlaması mantıklı mı?

https://www.youtube.com/watch?v=2cSkjqYB4U4

İlk bakışta çelişki gibi gözüken bu olay aslında pek de öyle olmayabilir. Flynn, o sırada ABD istihbarat topluluğunun Rusya ilişkilerini bildiğinden habersiz. Emekli bir Amerikalı Korgeneral olarak 15 Temmuz’u överek darbenin bir Amerikan komplosu algısına hizmet ediyor. Burada Türk tarafı stratejik bir hata yaparak Mike Flynn’e seçim sonuçlarının resmen açıklanacağı gün Gülen aleyhine yazı yazması konusunda baskı yapıyor ve Amerikan kamuoyu ve istihbarat topluluğuna önemli bir malzeme veriyor.

Şimdi.

Ekim Alptekin’in, General Mike Flynn’e yaptığı ödemeler konusunda yalan söylediği resmen biliniyor. Mueller, bu yüzden Alptekin’i sorgulamak istedi. Mueller’in, Erdoğan Hükümetinin ABD’deki yasadışı faaliyetlerin finansmanı konusuyla ilgili Alptekin’in yakın arkadaşı ve iş ortağı SBS Holding’in sahibi Sezgin Baran Korkmaz’ı, 22 Eylül 2017’de sorgulamak istediği ise biliniyor.

https://www.propublica.org/article/robert-mueller-subpoenas-associate-man-hired-michael-flynn-lobbyist

SBS Holding’in ABD operasyonlarını yürüten isim Levon Termendzhyan ise ABD’de 2013 yılında darptan mahkûm olmuş ve hakkında hala kara para aklama suçlamasıyla California’da süren bir dava mevcut. Üstelik bu dava da Haziran 2017’de açılmış.

https://unicourt.com/case/ca-la23-in-the-matter-of-levon-termendzhyan-72437

Mike Flynn ekibinin, çeşitli belgesel ve Gülen cemaatiyle ilgili karalama ve istihbarat çalışmalarına ise 15 Temmuz’dan çok daha önce, 2016 Mart-Nisan aylarında başlamış olması ise kuvvetle muhtemel. Mueller’in soruşturmasının odağında şimdi bu konular var. Kimlerle, hangi konular hakkında ne tür çalışmalar ne zaman başlatıldı bunlar araştırılıyor.

Mike Flynn üzerinden ABD’de yürütülen çalışmaların ne zaman başladığı ve çalışmalarının kapsamı, Rusya’nın ve Türkiye’deki uzantılarının 15 Temmuz sahte darbe faaliyeti hakkında da ipuçları verebilir.

[Alparslan Akdeniz] 29.11.2017 [TR724]

Galat-ı meşhur, lügat-ı fasihten evla! [TR724]

Türkçe de yabancı kullanımları bir şekilde değiştirip dönüştürerek zenginleşmiş dillerden biri. Dilimizdeki ‘galat’ sözcüğü de bu dönüşümün ortak noktasını oluşturuyor. Arapçada ‘yanılma, hata’ anlamlarına gelen ‘galat’ terim anlamıyla yanlış kullanıldığı halde, halkın benimsemesiyle dile yerleşen yaygın kelimeler için söyleniyor. Bu ifadeleri artık anlamlarını bilmeden kullanmamızın sebebiyse ‘galat-ı meşhur’laşmış olmalarından kaynaklanıyor.

Halk diline yerleşen bu sözcüklerin yanlış hallerini daha çok tercih ettiğinden galat-ı meşhurlar giderek artıyor. Öyle ki yanlış da olsalar yaygın olmalarından dolayı doğru söze üstünlükleri için “Galat-ı meşhur, lügat-ı fasihten evladır” deniliyor. Tabir olarak uzak olsak da günlük hayatımızda sık sık kullanıyoruz. Dil yanlışı olarak görülseler de dil bilimciler tarafından Türkçenin zenginliği sayılan galat-ı meşhurları anlatmak için Farsçada ‘nerduban’ olan kelimenin Türkçede ‘merdiven’ hâlini almasını mı, yoksa Arapçada ‘büro, yazıhane’ anlamlarına gelirken dilimizde sadece okul manasında kullanılan mektep kelimesini mi örnek vermeliyiz? Belki de İspanyolcada balıkçı kulübesiyken bizim eğreti yapıları anlatmak için söylediğimiz ‘baraka’ sözcüğünden bahsetmeliyiz.

Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz mı gerçekten?

Orijinal hallerinden uzaklaşan galatların en yaygın örneklerinden biridir, “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz.” atasözü. Şehirler içinde Bağdat’ın, insanlar içinde de annelerin değerini anlatan atasözünde, ana kelimesinin asıl hali olan ane o dönem Bağdat yakınlarındaki ünlü bir uçurumun adından geliyor. Çarşı, perşembe ve rüzgâr kelimeleri de ilk anlamlarına uzak galat-ı meşhurlardan. Bizler her ne kadar alışveriş yapılacak dükkân ve mağazaların bulunduğu alana çarşı desek de kökü Farsça ‘dört taraf’ manasındaki çehar-su sözcüğüne dayanıyor. Çarşambadan sonraki günü ifade etmek için söylenen perşembe kelimesi beşinci gün demek olan penç şenbih’ten geliyor. Dilimizde yel anlamına gelse de Farsçadan dilimize giren rüzgâr, ‘zaman, vakit’ anlamını karşılıyor. İnsanların bıktırıcı durumlar karşısında azarlama sözü olarak kullandığı elinin körü lafını duymayanımız yoktur. Bu deyimin gerçeği de ölünün guru şeklinde, ‘gur’ ise Farsçada mezar anlamına geliyor. Ateş olsa cürmü kadar yer yakmak deyimindeki cürüm de galat haliyle ifade ediliyor. Oysa cümlenin taşıdığı “en fazla kendi boyutun kadar zararın olur” anlamı için “hacim, ebat” manasındaki cirim yerine, “suç, hata” karşılığındaki cürüm kullanılıyor. İdam mahkûmlarının asılması için kurulan düzeneğe verilen isimdir darağacı, tarihimize baktığımızda kulaklarımızın aşina olduğu bir tabirdir hatta. Ancak Farsçada zaten ağaç manasına gelen ‘dâr’ın sonuna yeniden ağaç sözcüğünü ekleyerek galat hale getiriyoruz. Slavcadan dilimize giren kuytu, harap yerlerden bahsederken kullandığımız izbe kelimesinin gerçek manası, çalı çırpıdan yapılmış kulübe. Görülen o ki yabancı sözcükler dilimize girdikçe oluşacak yeni galatlar da bizi bekliyor.

[TR724] 29.11.2017

Beşiktaş’ın hikâyesini tersten yazdılar! [Hasan Cücük]

Bu sezon Beşiktaş nevi şahsına münhasır bir performans gösteriyor. Ligde başka, Avrupa’da başka iki takım görüntüsü veren siyah beyazlılar, Şampiyonlar Ligi tarihinde gruptan lider çıkan ilk Türk takımı oldu. Üstelik daha oynamadığı bir maç var! Ligde ise son iki yılın şampiyonu olmasına karşılık beklenmedik puanlar kaybediyor. Özellikle Vodafone Park’ta 6 maçın 3’ünden berabere ayrılması şampiyonluk yolunda büyük kayıplar olarak hanesine yazıldı. Geçen sürede Beşiktaş, Şampiyonlar Ligi’nde gösterdiği tarihî başarıyı lige taşıyamadı. Avrupa’da bazı takımlarsa bu hikâyeyi tersten yazıyor: Ligdeki başarılarını bir türlü Avrupa kupalarına taşıyamıyorlar.

BENFİCA ŞAŞIRTTI

Devler Ligi’nin A Grubu’nda liderlik koltuğunda Manchester United oturuyor. Bu doğal bir durum fakat aynı grubun son sırasında Benfica olması, tam anlamıyla bir sürpriz. Son 4 yılın Portekiz şampiyonu, belki bu sezon ligde de çok iyi durum da değil fakat Şampiyonlar Ligi’ndeki durumu için facia demek yerinde olur. Manchester United’a yenilmenin mazereti olabilir fakat CSKA Moskova ve Basel’e yenilmek, Benfica için beklenmedik bir durum. A Grubu’ndaki 5 maçında sıfır puanda kalan Benfica, ligde ise lider Porto’nun 3 puan gerisinde.

BELÇİKA ŞAMPİYONU KAYIP

B Grubu’nda ise Anderlecht’in aleni başarısızlığı göze çarpıyor. 34 kez Belçika şampiyonluğu bulunan ve bu yıl da şampiyon olarak Devler Ligi’ne gelen Anderlecht, 5 maçta sıfır puanda kalanlar arasında. Bayern Münih ve PSG ile aynı grupta olduğu için kimse Anderlecht’ten gruptan çıkmasını beklemiyordu ancak Celtic’e hem de kendi seyircisi önünde 3-0 yenilmesi, taraftarını üzdü. Ligde ise ŞL’ye göre daha iyi durumda Belçika temsilcisi. Lider, Club Brugge’ün 9 puan gerisinde, 3. sırada.

NAPOLİ, RÜZGARINI TAŞIYAMADI

F Grubu’nda beklendiği gibi Manchester City rüzgârı esiyor. Pep Guardiola, bu yıl kafasındaki takımı oluşturabildi ve hem Premier Lig’de hem de Şampiyonlar Ligi’nde üstün performans gösteriyor. Ancak grupta şaşırtıcı olan Napoli ve Feyenoord’un durumu. Serie A’da esen Napoli fırtınası Avrupa’da dinmiş görünüyor. Ligde 14 maçta 38 puanla liderlik koltuğuna oturan Napoli, ŞL’de ise Shakhtar Donetsk’le verdiği ikincilik mücadelesinde 3 puan geride. Eğer gruptan çıkamazsa, Serie A’daki performansını düşününce, sürprize imza atmış olacak.

HOLLANDA FUTBOLDAN KOPMAK ÜZERE

Gelelim Feyenoord’a… 18 yıl aradan sonra Hollanda şampiyonluğuna ulaşan Feyenoord, Şampiyonlar Ligi’nde tel tel döküldü. 5 maçta sıfır çeken Feyenoord, ligde de kötü bir sezon geçiriyor. Lider PSV’nin 14 puan gerisinde 7. sırada bulunan Feyenoord’un büyük düşüşü hayret verici oldu. Bu arada Hollanda futbolundaki genel geriye gidişi de ıskalamamak lazım. 2016 Avrupa Şampiyonası’ndan sonra 2018 Dünya Kupası’na da katılamayan Hollanda, kulüp bazında da düşüşünü sürdürüyor. Portakallar, dünya futbolundaki söz hakkını kaybedebilir.

UEFA Avrupa Ligi’ndeki Hollanda temsilcisi Vitesse ise, Lazio, Nice ve Zulte Waregem’in bulunduğu K Grubu’nda ancak 2 puan toplayabildi ve gruptan elenmeyi garantiledi. Böylece Hollanda 1998-99 sezonudan bu yana ilk kez Avrupa’daki turnuvalarda bir üst tura takım çıkaramamış oldu. O sezon UEFA organizasyonlarında mücadele eden PSV, Ajax, Heerenveen, Willem II ve Vitesse, Avrupa arenasında ilk turda elenmişti.

MONACO, DEVLER LİGİNE VEDA ETTİ

Beşiktaş’ın liderliği garantilediği G Grubu’nda lig performansını Avrupa’ya taşıyamayan takım ise Monaco oldu. Geçen yıl son 4 yılın şampiyonu PSG’yi geride bırakarak Fransa Ligue 1’de şampiyonluğa ulaşan Monaco yıldız oyuncularını kaybetmesine rağmen bu sezon da zirveye tutunmaya çalışıyor. PSG’nin açık ara liderliği götürdüğü Fransa’da Monaco bu sezon Lyon’la ikincilik mücadelesi veriyor. Liderin 9 puan gerisinde, 29 puan ve averaj farkıyla üçüncü sırada yer alıyor. ŞL’de ise 2 puanla son sırada bulunuyor.

DORTMUND, HIZLI BAŞLADI AMA…

H Grubu’nda ise Real Madrid’in ortalama bir performans göstermesi bu sezonun sürprizlerinden ancak Madrid ekibi La Liga’da da taraftarlarını üzdü. Barcelona’nın 8 puan gerisinde ve 4. sırada bulunan Real Madrid’in şampiyonluk yarışını götürüp götüremeyeceği merak konusu. Grubun asıl sürprizi ise Boruissia Dortmund’dan geldi. Bundesliga’nın ilk 7 haftasında 19 puan toplayarak dikkatleri üzerine çeken Dortmund, son 6 maçta sadece 2 puan elde edebildi. ŞL’de ise başından beri kötü gidiyor. Grupta 2 puanı olan Dortmund, averajla Kıbrıs temsilcisi APOEL’in önünde 3. sırada.

[Hasan Cücük] 29.11.2017 [TR724]