Joseph Frank'ın ders notları Dostoyevski'nin zengin dünyasına farklı bir gözle bakmamızı sağlıyor.
RÜYA KARLIOVA -10 Şubat 2020
Vladimir Nabokov, “Rusya hep şaşırtıcı bir şekilde tatsız bir ülke olmuştur, büyük edebiyatı hariç” diye yazar anılarında. Bugün gençler Rus edebiyatının klasiklerini ne kadar okuyorlar bilinmez ama önceki kuşakların yaşamlarında şüphesiz Dostoyevski’nin, Tolstoy’un, Turgenyev’in nostaljik bir çağrışımı var. İnternet ve kültürü henüz yaşamlarımıza girmemişken bizi bir bütünlükle sarabilen kalın birkaç ciltli Rus romanları kuşaklar boyunca okuları edebiyata bağlamıştı. O ilk okumaları bugün hâlâ hafif bir iç sızısıyla hatırlayanlar için Dostoyevski üzerine yayımlanan yeni bir “ders notları” kitabı teselli edici olabilir.
Aynı zamanda yazarın en önemli biyografisine de imza atan Joseph Frank’ın Dostoyevski üzerine verdiği dersleri bir araya getiren Lectures on Dostoevsky (Dostoyevski Üzerine Dersler) adlı kitap büyük yazar fikrini, bir fetiş olarak değilse de dehanın kabulü olarak, iyice belirginleştiriyor. Kitap bir yandan da “ders notları” türünün nasıl bir potansiyel taşıdığını ortaya koyuyor: Bu kitapları okuma deneyimi üzerine düşünürken ders notlarının, düşünmek için okura noktası konulmuş bir eleştirel makaleden daha çok ilham verebileceğini fark ettim.
Bu ders notlarında Dostoyevski’nin yazarlık sürecinin nasıl geliştiğini görmek mümkün. Yazarın Hıristiyanlıkla ilişkisi, aldığı eğitimin hem modern hem geleneksel olması Frank’ın dersler boyunca sorguladığı bir konu. Benzer şekilde sosyalist bir ütopya fikrini tartışan bir gruba üye olmak gerekçesiyle hapsedilse de aslında bu fikrinde Hıristiyanlıktan özü itibariyle farklı olmadığını düşünerek mesafeli durmuş Dostoyevski. Öte yandan ideolojilerin her ucunu da gözlemleme ya da bu uçlarda dolaşma şansı bulması romanlarındaki karakter zenginliğine ve derinliğine yansımış. Dostoyevski’de sevgi ve hayırseverlik değerlerine vurgunun Hristiyan değerlerinden kaynaklı olduğunu belirtiyor Frank.
Batılılaşma konusu için Dostoyevski’nin gelgiti denilebilir belki. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi modernleşme Rusya’da da sancılı bir süreç olmuş. İki kutuptan, Batıcılarla Slavofil’lerden bahsetmek mümkün. Dostoyevski’yi “Batıcı olarak başlayıp Slavofil olan bir yazar” diye tanımlıyor Frank.
Frank’ın ders notları Rus edebiyatının diğer önemli yazarlarıyla – Gogol, Tolstoy gibi – karşılaştırmalarla ilerliyor. Frank, Karamzin ve Puşkin’in Dostoyevski üzerindeki etkisini irdeliyor. Bu da Dostoyevski’nin eserlerinin hem edebi hem tarihsel arka planını görmemizi sağlıyor. Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz eleştirmen George Steiner’ın yaptığı gibi Tolstoy mu, Dostoyevski mi? diye sormuyor Frank. Bunun yerine, bir seçim beklemeden, iki yazarı ortak konuları üzerinden konuşturuyor denilebilir. Buna göre Dostoyevski de bir akışın olduğundan, Tolstoy’da ise her şeyin daha sabit olduğundan bahsediyor. Frank’a göre Dostoyevski’nin yapıtlarını evrensel yapan tam da bu akışkanlık.
Ders notları boyunca vurgulanan yazara ilişkin biyografik bir not, Dostoyevski’nin okunmak için yazıyor olduğu, çünkü geçimini böyle sağlıyor (Dostoyevski kendisine bu nedenle “edebi proleter” dermiş). Bu da öncelikle merak unsurunu içeren romanlar yazmasında etkili olmuş. Kitapta Dostoyevski’nin sürgününün edebiyatını nasıl şekillendirdiğine ilişkin de alttan akan bir tartışma sürüyor. Frank sürgünün Rus toplumuna ilişkin de daha derin bir eğitim verdiğini iddia ediyor Dostoyevski’ye. Buna göre toplumdaki kırılma noktalarını, sınıfsal farklılıkları kavrar ve döndüğünde eski Dostoyevski değildir.
Dostoyevski gündemden hiç düşmeyen bir yazar… Okuyarak tüketebileceğimiz, rafa kaldıracağımız değil, daha çok anlamaya çalışarak çoğaltabileceğimiz, her adımda bizden biraz daha kaçsa da dehası edebiyatın deniz feneri olan bir romancı… Joseph Frank’ın ders notları Dostoyevski’nin zengin ve çok katmanlı dünyasına farklı bir gözle bakmamızı sağlıyor.
[Rüya Karlıova] 10.2.2020 [Kronos.News]
Anne Ataç: Oğlum gözümün önünde eriyor, çok çaresizim
Doktorlar metastazdan dolayı sanser hastası 8 yaşındaki Ahmet’in ayak kemiklerinin kırıldığını söylerken anne Zekiye Ataç, "Oğlum gözümün önünde eriyor, çok çaresizim" dedi.
KRONOS -10 Şubat 2020
Babası tutuklu, annesinin yurt dışı yasağı olan 8 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan Ataç’ın, tedavi için gittiği Almanya’dan döndükten bacağı alçıya alındı.
Doktorlar metastazdan dolayı Ahmet’in ayak kemiklerinin kırıldığını söylerken anne Zekiye Ataç, “Oğlum gözümün önünde eriyor, çok çaresizim” dedi.
“OĞLUM GÖZÜMÜN ÖNÜNDE ERİYOR”
Anne Ataç, oğlunun tedavisinin sadece ilk bölümünün tamamlandığını, kendisini çok özlediği için Türkiye’ye döndüğünü söyleyerek şunları söyledi:
Dilekçe verdim ama hala bana ret veriyorlar. Neyi bekliyorlar bilmiyorum ama oğlumun durumu iyi değil. Oğlum gözümün önünde eriyor ve ben çok çaresizim.
DİLEKÇELERE RET GELİYOR
Ahmet’in ayakları ağrıdığı için bugün hastaneye götürdük. Metastazlar ayaklarındaki kemikleri kırmış. Kemikleri kırılınca ayağı alçıya alındı. Ahmet bu sırada çok ağladı, çok bağırdı. Baba diye ağladı, çok sayıkladı. Ben bugün yine bir dilekçe verdim. Aynı zamanda geçen hafta verdiği dilekçemin yanıtını aldım. Hala bana ret geliyor.
“AHMET, SEN GELSEYDİN BU KADAR ACI ÇEKMEZDİM DİYOR”
Neyi bekliyorlar bilmiyorum ama oğlumun durumu iyi değil, oğlum gözümün önünde eriyor ve ben çok çaresizim. Ahmet’in buraya gelmesi bile çok büyük bir mucize. O kırık ayaklarla nasıl buraya geldi. Havalimanı’nda bana ‘anne ben senin yüzünden geldim, sen gelseydin ben bu kadar açı çekmezdim.
“BİR ÇOCUĞUN HAYATI SÖZ KONUSU”
Lütfen artık bir çocuğun hayatı söz konusu. Bir pasaport zor olmasa gerek ben artık dayanamıyorum. Doktor ayakları iyi değil diyor. Bu Almanya’daki klinik bizim için tek ümit, tek çare. Allah aşkına yeter artık.
[Kronos.News] 10.2.2020
KRONOS -10 Şubat 2020
Babası tutuklu, annesinin yurt dışı yasağı olan 8 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan Ataç’ın, tedavi için gittiği Almanya’dan döndükten bacağı alçıya alındı.
Doktorlar metastazdan dolayı Ahmet’in ayak kemiklerinin kırıldığını söylerken anne Zekiye Ataç, “Oğlum gözümün önünde eriyor, çok çaresizim” dedi.
“OĞLUM GÖZÜMÜN ÖNÜNDE ERİYOR”
Anne Ataç, oğlunun tedavisinin sadece ilk bölümünün tamamlandığını, kendisini çok özlediği için Türkiye’ye döndüğünü söyleyerek şunları söyledi:
Dilekçe verdim ama hala bana ret veriyorlar. Neyi bekliyorlar bilmiyorum ama oğlumun durumu iyi değil. Oğlum gözümün önünde eriyor ve ben çok çaresizim.
DİLEKÇELERE RET GELİYOR
Ahmet’in ayakları ağrıdığı için bugün hastaneye götürdük. Metastazlar ayaklarındaki kemikleri kırmış. Kemikleri kırılınca ayağı alçıya alındı. Ahmet bu sırada çok ağladı, çok bağırdı. Baba diye ağladı, çok sayıkladı. Ben bugün yine bir dilekçe verdim. Aynı zamanda geçen hafta verdiği dilekçemin yanıtını aldım. Hala bana ret geliyor.
“AHMET, SEN GELSEYDİN BU KADAR ACI ÇEKMEZDİM DİYOR”
Neyi bekliyorlar bilmiyorum ama oğlumun durumu iyi değil, oğlum gözümün önünde eriyor ve ben çok çaresizim. Ahmet’in buraya gelmesi bile çok büyük bir mucize. O kırık ayaklarla nasıl buraya geldi. Havalimanı’nda bana ‘anne ben senin yüzünden geldim, sen gelseydin ben bu kadar açı çekmezdim.
“BİR ÇOCUĞUN HAYATI SÖZ KONUSU”
Lütfen artık bir çocuğun hayatı söz konusu. Bir pasaport zor olmasa gerek ben artık dayanamıyorum. Doktor ayakları iyi değil diyor. Bu Almanya’daki klinik bizim için tek ümit, tek çare. Allah aşkına yeter artık.
[Kronos.News] 10.2.2020
10 gün sonra doğum yapacak olan hamile tutuklu: Adalet istiyorum [Sevinç Özarslan]
9 aylık hamile tutuklu Elif Tuğral’dan mesaj var. Avukatı aracılığıyla yetkililere seslenen Tuğral “Adalet istiyorum” dedi.
BOLD ÖZEL- İzmir Şakran Cezaevinde tutuklu bulunan 9 aylık hamile Elif Tuğrul, avukatı aracılığıyla yetkililere seslendi. “Burada doğum yapmaktan korkuyorum. Hastaneye gidip gelmek o araçlarda çok zor. Sağlam çocuğumu da yollarda kaybetmek istemiyorum. Sadece adalet istiyorum.” dedi.
Sezeryanla doğum yaptıktan sonra cezaevinde çocuğuna nasıl bakacağı konusundan da çok endişeli olduğunu ifade eden Tuğral, “Doğum sezeryanla olacak. O halde koğuşta bebeğe nasıl bakacağımı bilmiyorum.” ifadelerini kullandı.
Elif Tuğral’ın eşi Nuri Tuğral, eşinin son fotoğrafını sosyal medyadan paylaştı. Ocak ayının ilk hafasında, bir görüş gününde ailesiyle birlikte çekilen fotoğrafta Elif Tuğral’ın hamileliği artık iyice kendini gösteriyor.
Kontrol için Çiğli Bölge Eğitim Hastanesine götürülen Elif Tuğral’a verilen raporda 21 Şubat’ta sezeryanla doğum yapacağı yazıyor. Genetik kan pıhtılaşması sorunu nedeniyle hamileliği süresince her gün iğne olan Elif Tuğral’ın doğumu da risk taşıyor. Aynı hastalığa sahip ablası, bebeğini 9. ayında bu yüzden kaybetmişti.
YANLIŞ RAPOR DOSYASINA KONULDU
Nuri Tuğral, 3 Şubat 2020’de İzmir 15. Ağır Ceza Mahkemesine bir dilekçe yazarak eşinin durumunu şöyle açıkladı:
“Eşim şu anda 36 haftalık gebe olup, doğumuna 15 günden az kalmıştır. Eşimin mevcut hastalıklarından dolayı sezeryan doğum yapılacağından en geç şubat ayının 15-20 arası doğumu gerçekleşecektir. Daha önce cezaevi tarafından sayın mahkemenize eşimin dosyası yerine yanlışlıkla eşimin yan koğuşundaki başka bir hamile tutuklunun dosyası gönderilmiş olup eşimin doğumuna çok az kalmış olmasına rağmen çok büyük bir yanlışlık yapılarak 17 haftalık gebe olduğu zannedilmiştir. Bu hususu da telafisi mümkün olmayan durumlara sebep olacağından dolayı tekrardan önemle belirtmek isterim.
GENETİK PIHTILAŞMA BOZUKLUĞU VAR
Eşimin ciddi sağlık problemlerinin olduğunu daha önceki dilekçelerde de belirtmiş idim. Eşimin şu andaki en önemli hastalığı bebeği ve kendisi için zamanında müdahale edilmez ise ölümcül risk oluşturabilecek Genetik Pıhtılaşma Bozukluğudur. Bu rahatsızlık kanın damarlar içinde dolaşırken aniden pıhtılaşmasına sebep olabiliyor ve bu da ciddi sorunlara yol açıyor. Gebelikte hormonların etkisiyle kanın pıhtılaşma riski daha da artar ve bu da kan damarlarında, beyinde, böbreklerde emboli denilen kan pıhtısıyla bu organların tıkanması ve işlev yapamamasına neden olur. Eğer bu durum plesentada gerçekleşirse fetüs yani anne karnındaki bebeğin kaybına neden olur.
AYNI HASTALIK NEDENİYLE ABLASI 9 AYLIK BEBEĞİNİ KAYBETTİ
Bu hastalığın şiddetlenmesinde hamilelik risk faktörüdür. Gebelikte pıhtılaşma riskini, normal hastalara göre en az 7 kat artırmaktadır. Bu hastalık gebelikte ilk aylarda düşük riskinden ziyade gebeliğin son ayına hatta doğuma kadar her an bebeğin hayatının kaybına neden olabilecek durumdadır. Şu anda eşim hamile olduğu için eşim ve bebeği hayati risk altındadır. Bu hastalık nedeni ile gebeliğinin başından beri aylardır her gün iğne vurulmaktadır. 5 aydır cezaevinde olduğu için hafta içi her gün revire giderek iğne vurulmakta olup hafta sonu revirin kapalı olmasından dolayı iğne vurulmak bile kendisine zulüm olmakta iğneyi kendisi zor şartlar altında vurmaya çalışmaktadır.
Bu hastalığını ispatlar nitelikteki Tromboz-Kardiyovasküler Hastalıklara Yatkınlık Paneli Resal-time PCR Raporu’nu Sayın Mahkemenize sunuyorum. Rapor 2014 tarihinde Üniversite Hastanesinden alınmıştır, genetik bir rahatsızlık olması nedeniyle doğuştan bu yana eşimde bu hastalık bulunmakta ve geçme ihtimali de yoktur. Bu nedenle raporun tarihinin de bir önemi yoktur. Aynı hastalık eşimin ablasında da vardır ve ablası yakın zamanda, doğuma giderken hastaneye geç kalması nedeniyle 9 aylık bebeğini kaybetmiştir.
CEZAEVİ-HASTANE ARASI 2 SAAT
Eşim Şakran Cezaevinde kalmaktadır ve bu bahsettiğim hastalık nedeni ile cezaevine yakın devlet hastanelerinde yeterli donanım olmadığından doktorlar dosyasına not düşmüş ve doğum esnasında Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesine sevkini istemişlerdir. Cezaevinden bu hastaneye gitme süresi en az iki saattir ve bu zaman aralığında çok acil bir şekilde götürülse dahi sağlıklı bir doğum yapabilmesi neredeyse imkansızdır. Ayrıca şunu da önemle belirtmek isterim ki, normalde gebeliğin son aylarında gebe kadınların kusması normal olmayıp tehlikeli bir durum olmasına rağmen eşim cezaevinden kontrol için hastaneye götürüldüğünde iki saat süren yol boyunca ciddi rahatsız olmakta ve devamlı kusma durumunda kalmaktadır. Sadece bu durum bile gebeliği açısından ciddi risk oluşturmaktadır.”
DOSYASI İSTİNAF’TA
Cemaat soruşturmaları kapsamında 10 Ekim 2019’da tutuklanan Elif Tuğral, İzmir 15. Ağır Ceza Mahkemesince 6 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası İstinaf’ta bulunuyor.
[Sevinç Özarslan] 10.2.2020 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL- İzmir Şakran Cezaevinde tutuklu bulunan 9 aylık hamile Elif Tuğrul, avukatı aracılığıyla yetkililere seslendi. “Burada doğum yapmaktan korkuyorum. Hastaneye gidip gelmek o araçlarda çok zor. Sağlam çocuğumu da yollarda kaybetmek istemiyorum. Sadece adalet istiyorum.” dedi.
Sezeryanla doğum yaptıktan sonra cezaevinde çocuğuna nasıl bakacağı konusundan da çok endişeli olduğunu ifade eden Tuğral, “Doğum sezeryanla olacak. O halde koğuşta bebeğe nasıl bakacağımı bilmiyorum.” ifadelerini kullandı.
Elif Tuğral’ın eşi Nuri Tuğral, eşinin son fotoğrafını sosyal medyadan paylaştı. Ocak ayının ilk hafasında, bir görüş gününde ailesiyle birlikte çekilen fotoğrafta Elif Tuğral’ın hamileliği artık iyice kendini gösteriyor.
Kontrol için Çiğli Bölge Eğitim Hastanesine götürülen Elif Tuğral’a verilen raporda 21 Şubat’ta sezeryanla doğum yapacağı yazıyor. Genetik kan pıhtılaşması sorunu nedeniyle hamileliği süresince her gün iğne olan Elif Tuğral’ın doğumu da risk taşıyor. Aynı hastalığa sahip ablası, bebeğini 9. ayında bu yüzden kaybetmişti.
YANLIŞ RAPOR DOSYASINA KONULDU
Nuri Tuğral, 3 Şubat 2020’de İzmir 15. Ağır Ceza Mahkemesine bir dilekçe yazarak eşinin durumunu şöyle açıkladı:
“Eşim şu anda 36 haftalık gebe olup, doğumuna 15 günden az kalmıştır. Eşimin mevcut hastalıklarından dolayı sezeryan doğum yapılacağından en geç şubat ayının 15-20 arası doğumu gerçekleşecektir. Daha önce cezaevi tarafından sayın mahkemenize eşimin dosyası yerine yanlışlıkla eşimin yan koğuşundaki başka bir hamile tutuklunun dosyası gönderilmiş olup eşimin doğumuna çok az kalmış olmasına rağmen çok büyük bir yanlışlık yapılarak 17 haftalık gebe olduğu zannedilmiştir. Bu hususu da telafisi mümkün olmayan durumlara sebep olacağından dolayı tekrardan önemle belirtmek isterim.
GENETİK PIHTILAŞMA BOZUKLUĞU VAR
Eşimin ciddi sağlık problemlerinin olduğunu daha önceki dilekçelerde de belirtmiş idim. Eşimin şu andaki en önemli hastalığı bebeği ve kendisi için zamanında müdahale edilmez ise ölümcül risk oluşturabilecek Genetik Pıhtılaşma Bozukluğudur. Bu rahatsızlık kanın damarlar içinde dolaşırken aniden pıhtılaşmasına sebep olabiliyor ve bu da ciddi sorunlara yol açıyor. Gebelikte hormonların etkisiyle kanın pıhtılaşma riski daha da artar ve bu da kan damarlarında, beyinde, böbreklerde emboli denilen kan pıhtısıyla bu organların tıkanması ve işlev yapamamasına neden olur. Eğer bu durum plesentada gerçekleşirse fetüs yani anne karnındaki bebeğin kaybına neden olur.
AYNI HASTALIK NEDENİYLE ABLASI 9 AYLIK BEBEĞİNİ KAYBETTİ
Bu hastalığın şiddetlenmesinde hamilelik risk faktörüdür. Gebelikte pıhtılaşma riskini, normal hastalara göre en az 7 kat artırmaktadır. Bu hastalık gebelikte ilk aylarda düşük riskinden ziyade gebeliğin son ayına hatta doğuma kadar her an bebeğin hayatının kaybına neden olabilecek durumdadır. Şu anda eşim hamile olduğu için eşim ve bebeği hayati risk altındadır. Bu hastalık nedeni ile gebeliğinin başından beri aylardır her gün iğne vurulmaktadır. 5 aydır cezaevinde olduğu için hafta içi her gün revire giderek iğne vurulmakta olup hafta sonu revirin kapalı olmasından dolayı iğne vurulmak bile kendisine zulüm olmakta iğneyi kendisi zor şartlar altında vurmaya çalışmaktadır.
Bu hastalığını ispatlar nitelikteki Tromboz-Kardiyovasküler Hastalıklara Yatkınlık Paneli Resal-time PCR Raporu’nu Sayın Mahkemenize sunuyorum. Rapor 2014 tarihinde Üniversite Hastanesinden alınmıştır, genetik bir rahatsızlık olması nedeniyle doğuştan bu yana eşimde bu hastalık bulunmakta ve geçme ihtimali de yoktur. Bu nedenle raporun tarihinin de bir önemi yoktur. Aynı hastalık eşimin ablasında da vardır ve ablası yakın zamanda, doğuma giderken hastaneye geç kalması nedeniyle 9 aylık bebeğini kaybetmiştir.
CEZAEVİ-HASTANE ARASI 2 SAAT
Eşim Şakran Cezaevinde kalmaktadır ve bu bahsettiğim hastalık nedeni ile cezaevine yakın devlet hastanelerinde yeterli donanım olmadığından doktorlar dosyasına not düşmüş ve doğum esnasında Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesine sevkini istemişlerdir. Cezaevinden bu hastaneye gitme süresi en az iki saattir ve bu zaman aralığında çok acil bir şekilde götürülse dahi sağlıklı bir doğum yapabilmesi neredeyse imkansızdır. Ayrıca şunu da önemle belirtmek isterim ki, normalde gebeliğin son aylarında gebe kadınların kusması normal olmayıp tehlikeli bir durum olmasına rağmen eşim cezaevinden kontrol için hastaneye götürüldüğünde iki saat süren yol boyunca ciddi rahatsız olmakta ve devamlı kusma durumunda kalmaktadır. Sadece bu durum bile gebeliği açısından ciddi risk oluşturmaktadır.”
DOSYASI İSTİNAF’TA
Cemaat soruşturmaları kapsamında 10 Ekim 2019’da tutuklanan Elif Tuğral, İzmir 15. Ağır Ceza Mahkemesince 6 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası İstinaf’ta bulunuyor.
[Sevinç Özarslan] 10.2.2020 [BoldMedya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Rusya’da hükümeti devirmeye çalışmakla suçlanan aktivistlere ağır hapis cezaları
Rusya’da kendilerini “anarşist ve faşizm karşıtı” olarak tanımlayan yedi aktivist, altı ile 18 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı.
BOLD – Penza kentinde askeri mahkemede görülen davada “Set” (Ağ) adlı grubun üyeleri “hükümeti devirmeye çalışmakla” suçlandı. Ancak insan hakları grupları ve avukatları suçlamaların “uydurma” olduğunu ve grup üyelerinin işkence altında itirafa zorlandığını savundu.
Yedi mahkumun da cezalarını çalışma kampında çekeceği belirtildi.
İŞKENCE İLE İTİRAF İDDİASI
Hapis cezalarına çarptırılan yedi kişi, Penza ve St Petersburg’da yaşayan ve en az 10 kişiden oluştuğu söylenen bir örgütün üyesi olmakla suçlanıyor. Ancak insan hakları aktivistleri böyle bir örgütün olmadığını söylüyor.
Grubun ilk üyeleri Ekim 2017’de gözaltına alınmıştı.
Amerikan New Yorker dergisi, bu kişilere “acımasızca işkence yapıldığını”, bir zanlının bacağında şok tabancasından kaynaklanan yanıklar oluştuğunu yazmıştı.
“Set” üyeleri kendilerini anarşist ve anti-faşist olarak tanımlamakla birlikte herhangi bir örgütle bağları olmadığını söylüyor.
Grup üyelerinin kararı temyiz hakkı var.
[BoldMedya] 10.2.2020
BOLD – Penza kentinde askeri mahkemede görülen davada “Set” (Ağ) adlı grubun üyeleri “hükümeti devirmeye çalışmakla” suçlandı. Ancak insan hakları grupları ve avukatları suçlamaların “uydurma” olduğunu ve grup üyelerinin işkence altında itirafa zorlandığını savundu.
Yedi mahkumun da cezalarını çalışma kampında çekeceği belirtildi.
İŞKENCE İLE İTİRAF İDDİASI
Hapis cezalarına çarptırılan yedi kişi, Penza ve St Petersburg’da yaşayan ve en az 10 kişiden oluştuğu söylenen bir örgütün üyesi olmakla suçlanıyor. Ancak insan hakları aktivistleri böyle bir örgütün olmadığını söylüyor.
Grubun ilk üyeleri Ekim 2017’de gözaltına alınmıştı.
Amerikan New Yorker dergisi, bu kişilere “acımasızca işkence yapıldığını”, bir zanlının bacağında şok tabancasından kaynaklanan yanıklar oluştuğunu yazmıştı.
“Set” üyeleri kendilerini anarşist ve anti-faşist olarak tanımlamakla birlikte herhangi bir örgütle bağları olmadığını söylüyor.
Grup üyelerinin kararı temyiz hakkı var.
[BoldMedya] 10.2.2020
Riskli doğuma 10 gün kaldı: Hamile Elif Tuğral cezaevinde tutulmaya devam ediyor
Tutuklanarak İzmir Şakran Cezaevine gönderilen hamile tutuklu Elif Tuğral’ın doğumuna 10 gün kaldı. Hastane 21 Şubat 2020 tarihine sezeryan doğum için karar verirken tüm başvurulara rağmen Tuğral cezaevinde tutulmaya devam ediyor.
Tuğral’ın eşi Nuri Tuğral doğum yaklaştıkça endişelerinin artığını vurguluyor. “Eşimin doğumuna cok az bir süre kaldı rahatsızlığından dolayı doğum da hastaneye cok hızlı biri şekilde gitmesi gerekiyor. Fakat cezaevinde hastane 2 saat. Bebeğimizin ve eşimin hayati riski var.” ifadesini kullanıyor.
Genetik kan pıhtılaşması sorunu nedeniyle hamileliği süresince her gün iğne olan Elif Tuğral’ın doğumu da risk taşıyor. Aynı hastalığa sahip ablası, bebeğini 9. ayında bu yüzden kaybetmiş.
Tuğral’ın eşi Nuri Tuğral sosyal medya hesabı Twitter’dan yaptığı paylaşımlarla eşinin durumuna dikkat çekti:
“10 gün sonra bir oğlum dünyaya gelecek. Adını Enes koyduk ve ben tüm bunların heyecanını değil, sıkıntısını, stresini yaşıyorum. En son 2850 gram olduğunu söylemişti eşim. İnşallah ikisi de sağ salim şekilde eve dönerler.”
“Büyük oğlu Hilmi’nin 4 yaşında olduğu söyleyen baba Tuğral, “Evde heyecanla annesini ve 10 gün sonra doğacak kardeşi Vehbi Enes’i bekliyor. Annen gelince inşallah yüzündeki gülücükler daha da artar oğlum.”
HDP’li vekil ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, yaşatılan ihmalin hamile bir kadını öldürebileceğini söyledi. Gergerlioğlu, “Bu ihmal hamile kadını öldürebilir.! Hem de hamile yasal olarak cezaevinde olmamalı!” dedi.
[TR724] 10.2.2020
Tuğral’ın eşi Nuri Tuğral doğum yaklaştıkça endişelerinin artığını vurguluyor. “Eşimin doğumuna cok az bir süre kaldı rahatsızlığından dolayı doğum da hastaneye cok hızlı biri şekilde gitmesi gerekiyor. Fakat cezaevinde hastane 2 saat. Bebeğimizin ve eşimin hayati riski var.” ifadesini kullanıyor.
Genetik kan pıhtılaşması sorunu nedeniyle hamileliği süresince her gün iğne olan Elif Tuğral’ın doğumu da risk taşıyor. Aynı hastalığa sahip ablası, bebeğini 9. ayında bu yüzden kaybetmiş.
Tuğral’ın eşi Nuri Tuğral sosyal medya hesabı Twitter’dan yaptığı paylaşımlarla eşinin durumuna dikkat çekti:
10 gün sonra bir oğlum dünyaya gelecek. Adını Enes koyduk ve ben tüm bunların heyecanını değil, sıkıntısını, stresini yaşıyorum. En son 2850 gram olduğunu söylemişti eşim. İnşallah ikisi de sağ salim şekilde eve dönerler.— Nuri tuğral (@Nuri53176021) February 9, 2020
HamileTutuklu ElifTuğral pic.twitter.com/Mk2dQqrPQw
“10 gün sonra bir oğlum dünyaya gelecek. Adını Enes koyduk ve ben tüm bunların heyecanını değil, sıkıntısını, stresini yaşıyorum. En son 2850 gram olduğunu söylemişti eşim. İnşallah ikisi de sağ salim şekilde eve dönerler.”
“Büyük oğlu Hilmi’nin 4 yaşında olduğu söyleyen baba Tuğral, “Evde heyecanla annesini ve 10 gün sonra doğacak kardeşi Vehbi Enes’i bekliyor. Annen gelince inşallah yüzündeki gülücükler daha da artar oğlum.”
Gergerlioğlu: Bu ihmal hamile kadını öldürebilirBu ihmal hamile kadını öldürebilir.!— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) February 8, 2020
Hem de hamile yasal olarak cezaevinde olmamalı!
'Sayın vekilim,Elif Tuğral'ın eşiyim. İzmir şakran CİK'te doğumuna10 gün kalmasına rağmen hala tutuklu.Kan pıhtılaşması genetik rahatsızlığı var doğum başladığında cok hızlı hastaneye gitmesi++ pic.twitter.com/9HTahWvOUV
HDP’li vekil ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, yaşatılan ihmalin hamile bir kadını öldürebileceğini söyledi. Gergerlioğlu, “Bu ihmal hamile kadını öldürebilir.! Hem de hamile yasal olarak cezaevinde olmamalı!” dedi.
[TR724] 10.2.2020
Burhan Kuzu, uyuşturucu baronunun tahliyesi için hakimleri defalarca aramış
Uyuşturucu baronu İranlı Naci Şerifi Zindaşti’nin tutuklandıktan sonra tahliye edilmesiyle ilgili yürütülen soruşturmada hakim ve savcıların ifadeleri alındı. İfadesi alınan hakimler AKP’li Burhan Kuzu’nun Zidaşti’nin tahliyesi için kendilerini defalarca aradığını itiraf etti. Kuzu, hakkındaki iddiaları yalanlamıştı.
Uyuşturucu ticareti yaptığı ileri sürülen ve hakkında çok sayıda suçlama bulunan İranlı Naci Şerifi Zindaşti’nin tutuklandıktan sonra garip bir şekilde tahliye edilmesi kamuoyunda tepkiye neden olmuştu. HSK da görevlendirdiği müfettişlerce hakim ve savcıların ifadelerini aldı. İfadelerde sır tahliyeye ilişkin detaylar ortaya çıkarken Burhan Kuzu’nun baskı kurduğu iddiası da güçlendi.
KAYIPLARA KARIŞTI
Hakkında ciddi cinayet delilleri olan ve gemilerle uyuşturucu ticareti yaptığı iddiası tutanaklara geçmiş bir isim olan Zindaşti, 6 ay içinde gece yarısı kararıyla tahliye edilmişti. Tahliye kararının altında Sulh Ceza Hakimi Cevdet Özcan’ın ismi vardı. Tepki çeken, yargı camiasında da tartışılan tahliye kararına, savcılık hemen itiraz etti ve yeniden yakalama kararı çıktı. Ancak ağır suçlamalarla yargılanan Zindaşti kayıplara karıştı.
BURHAN KUZU’NUN HAKİMLERİ ARADIĞI DOĞRULANDI
İddiaya göre eski milletvekili Burhan Kuzu da Zindaşti’nin tahliyesi için hakimlere baskı yapmıştı. Tahliye kararına imza atan Hakim Cevdet Özcan ile Zindaşti’nin yeniden tutuklanmasını isteyen ve daha önce tutuklanmasını sağlayan hakim ve savcıların HSK müfettişlerine verdikleri ifadeler, tahliyenin nasıl yaşandığına da ışık tutuyor. Tahliye sürecine tanık olan hakim ve savcılar tutanaklara geçen ifadelerinde Burhan Kuzu’nun Zindaşti’nin tahliyesi için hakimleri aradığını doğruluyor. HSK müfettişleri tepki çeken tahliye kararına imza atan Cevdet Özcan ile 2 tanık hakimin ifadesini aldı.
HAKİM: ÜZERİMDE ÇOK BASKI VAR!
Hakim Cevdet Özcan’ın verdiği tahliye kararına itiraz eden ve soruşturma aşamasında Zindaşti ve adamlarının tutuklanmalarını sağlayan Savcı Ercan Devrim, 8 Ekim 2019 günü HSK müfettişlerine iki sayfalık ifade verdi. Tahliye kararlarını veren hakim Cevdet Özcan’la çok samimi olmadığını ama iş sebebiyle tanışıklığı olduğunu anlatan Devrim, şunları söylüyor: “Cevdet Bey en az 3-4 kez farklı zamanlarda beni ziyarete etmişti. Bu ziyaretlerde söz konusu soruşturma dosyasının akıbetini ve ne zaman iddianame düzenleneceğini sormuştu. Bu ısrar ve genel itibarı ile kullandığı çekingen ve mahcup dil bende merak ve şüphe uyandırdı. Tehdit edildiğini veya kendisine şantaj yapıldığını düşündüm ve böyle bir şey olup olmadığını son gelişinde kendisine sordum. Bana ‘Üzerimde çok baskı var. Çok baskı yapıyorlar’ dedi. Nereden olduğunu sorduğumda ‘Ankara’dan Burhan Kuzu sürekli arıyor’ şeklinde yanıtladı.“
TUTUKLULUĞUN GÖZDEN GEÇİRİLMESİ KARARI BANA DENK GELMESİN!
“Ben kendisine soruşturmanın yakın zamanda sonuçlanmayacağını söylediğimde benden tutukluluğun gözden geçirilmesi kararının kendi nöbetine denk getirilmemesini, kendisine düşürülmemesini rica etti. Yanlış hatırlamıyorsam Cevdet Bey, dosyanın önüne gelmesi halinde mazeret izni kullanacağını ya da rapor alacağını söylemişti. Cevdet Özcan’ın verdiği tahliye kararına şaşırdım. Cevdet Bey bu dosyada tahliye ve tutukluluğa itiraz kararları vesilesiyle dosyayı görmüştü. tutukluluğun devamına ilişkin karar vermişti. Dosyayı önceden biliyordu ve bu nedenle karara şaşırdım ve şüphe duydum.”
ZİNDAŞTİ VE ADAMLARINI TUTUKLAYAN HAKİMİN İFADESİ
İstanbul’da 6 Nisan 2018 günü düzenlenen operasyonla yakalanan Zindaşti ile birlikte 5 kişi hakkında tutuklama kararı veren o dönemin İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimi Ersin Ö.’nün de tanık olarak ifadesi alındı. Ersin Ö. 14 Ekim 2018’deki ifadesinde Zindaşti’nin dosyasını hatırladığını belirterek, “Dosyadaki şüpheliler tutuklanmak üzere benim hakimliğime sevk edilmişti. Zindaşti’nin üzerine atılı eylemler kan gütmesi saikiyle adam öldürmeye azmettirme ve suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçlarıydı. Dosyadaki mevcut delil durumu itibarıyla şüphelilerin atılı suçları işlediklerine yönelik kuvvetli şüphe bulunduğu kanattan vararak şüphelilerin tutuklanmasına karar vermiştim. Tahliye olduklarını medya aracılığı ile duydum.” dedi.
BURHAN KUZU”NUN AVUKATI ODAMA GELDİ
İfadesinde dosya ile ilgili farklı bir detayı aktarmak istediğini anlatan Ersin Ö. şöyle konuştu: “Tahliye kararı verildikten sonra henüz itiraz merciine yani 6. Sulh Ceza Hakimliğince dosya ele alınmadan önce Burhan Kuzu’nun avukatı en az 3-4 kez benimle görüşmek istemişti. Hatırladığım kadarıyla avukat ismi M. İ. idi. Kendisiyle görüşmek istemediğimi ancak en sonunda çat kapı odama girmesi sebebiyle görüşmek zorunda kaldım. Bu kişi söz konusu itirazı değerlendirecek 6. Sulh Ceza Hakimi’nin hangi kanattan olduğunu sordu. Ben kendisine bir yanıt vermedim. Ve geçiştirmeye çalıştım. Yalnızca adaletli bir insan olduğunu ve dosya ne ise vicdanına göre karar vereceğini söyledim. Yanımda emrivaki şeklinde telefonunu çıkararak Burhan Kuzu’yu aradı ve beni görüştürmek istedi. Telefona yanıt verilmemesi nedeniyle herhangi bir görüşme gerçekleşmedi.”
HAKİM ÖZCAN G: BURHAN KUZU, ‘TAHLİYE’ İÇİN BENİ ARADI
6. Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi Özcan G., 14 Ekim 2019 günü HSK müfettişlerine 3 sayfalık tanık olarak ifade verdi. Halen 2. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi Hakimi olan Özcan G., hakim Özcan’ın verdiği kararın hatalı olduğunu şöyle anlattı: “Komisyon başkanımız Ayhan Ayan, beni aradı ve önemli bir dosyada tahliye kararı verildiği için itirazın benim önüme geleceğini iletti. Medyatik ve önemli bir dosya olması vesilesiyle dikkatlice incelememi istedi. Ben dosyadan böyle haberdar oldum. Ben mi kendisini aradım yoksa o mu beni aradı hatırlamamakla birlikte 5. Sulh Ceza Hakimi Cevdet Özcan, ile bu dosya üzerinde konuştum. Dosyayı kendisi bilmekteydi. (..) Eşimle birlikte bir alış veriş merkezindeyken telefonum çaldı. Açtım. Kendisini Burhan Kuzu olarak tanıttı. Söz konusu dosyayla ilgili konuşmaya başladı. Dosyadaki adam öldürme suçlarına ilişkin ölenlerin yabancı ve suç yerinin yabancı memleket olduğunu, Türk kanunlarının uygulanmayacağını, Zindaşti’nin tutuksuz yargılanmasını, İran ile ilişkileri bakımından daha faydalı olduğunu hatırladığım kadarıyla iletti. Ben kendisine dosyada kararımı verdiğimi artık benlik bir şey olmadığını izah etmeye çalışsam da bulunduğum ortamın da gürültü olması sebebiyle beni anlamadığını düşünüyorum.”
KÜLLİYEDEN ARIYORUZ, BURHAN BEY GÖRÜŞMEK İSTİYOR
“Ertesi gün adliyede cep telefonum sabit bir hattan aranmıştı. Açan kişi Külliye’den aradığını, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Burhan Kuzu’nun görüşmek istediğini iletti ve bağladı. Burhan Bey bana yine dosyayı kastederek dosya numarasını vereyim mi diye sordu ve dosyayı hatırlattı. Ben kendisine ben zaten kararı verdim. Gerek yok diyerek geçiştirdim. Numara gerekirse zaten buluruz dedim. Konuşma sonlandı. Bu durumdan yine rahatsız olmuştum. İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimi Ersin Bey ile konuştum. Dosyayı o da biliyordu. Huzursuz olduğum için dosya hakkındaki fikrini sordum. O da delil durumundan bana bahsetti. Ben ona Burhan Kuzu’nun beni aradığını ve aramızda geçen konuşmayı aktardım. O da ‘Doğrusunu yapmışsın rahat ol’ içerikli beni rahatlatmak maksatlı sözler söyledi”
“TAHLİYE KARARI VEREN HAKİM ODAMA GELDİ”
Aynı gün Cevdet Özcan’ın kendi odasına geldiğini anlatan Özcan G. şöyle devam etti: “Cevdet Bey odama geldi. Bu konu üzerine sohbet etmeye başladık. Bana Zindaşti’den bahsetti. Emniyet içerisinde bir kesimin onu haber elemanı olarak kullanmaya çalıştığını, diğer kesimin ise onu yakalamaya çalıştığını söyledi. Burhan Kuzu’dan konu açıldı. Bana kendisini de adli tatilden önce Burhan Kuzu’nun aradığını ve bu dosya ile ilgili görüştüğünü, ısrar ettiğini söyledi. Kendisinin de ‘Hocamız bir şey diyemiyoruz’ dediğini aktardı. Sonrasında bu aramaları kastederek ‘Sonuçta böyle oldu’ dedi ve tahliye kararını kastetti. Böyle bir konuda arandığım için endişeliydim. Komisyon başkanımızla telefonla görüştüm. Rahatsızlığımı dile getirdim.”
F.TÖ’NÜN KUMPASINA UĞRADIM!
Bütün iddiaların odağındaki isim, uyuşturucu baronu Naci Şerifi Zindaşti hakkındaki tartışmalı tahliye kararını veren hakim olan Cevdet Özcan da müfettişlere ifadesini yazılı olarak verdi. Halen Erzurum Adliyesi’nde görev yapan Cevdet Özcan, kendisine yönelik suçlamaları reddederken, “FETÖ”nün kumpasına uğradım” dedi. 8 sayfalık ifadesinde Hakim Cevdet Özcan, FETÖ’nün 17/25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimine karşı kritik görevlerde yer aldığını anlattı ve FETÖ’nün birçok kritik ismini tutukladığı için hedefe konulduğunu öne sürdü. Özcan, ifadesinde, Burhan Kuzu’nun kendisini de aradığını itiraf etti. Bu arada tahliye kararı ile ilgili Hakim Cevdet Özcan hakkında, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nca iddianame hazırlanmıştı.
ZİNDAŞTİ’NİN SUÇLANDIĞI CİNAYETLER
* Zindaşti’nin kızı Arzu Şerifi Zindaşti ile yeğeni Devrim Öztunç, 26 Eylül 2014 tarihinde Büyükçekmece’de trafik ışıklarında silahla saldırıya uğrayarak öldürüldü. İddialara göre bu saldırının hedefi Zindaşti’ydi.
* Yunanistan’da 2 ton 100 kilo uyuşturucunun yakalanmasından sonra 14 Haziran 2014’de İstanbul’a gelerek en son Zindaşti ile görüşen İran asıllı Esfandiyar Ridi kayıplara karıştı. Öldürüldüğü düşünülüyor.
* Polis tarafından kırmızı bültenle aranan Çetin Koç, 4 Mayıs 2016 günü Dubai’de 2 tetikçi tarafından öldürüldü. Zindaşti tarafından öldürüldüğü iddia ediliyor.
* 30 Nisan 2017’de Maslak’ta İranlı asıllı İngiliz vatandaşı işadamı Saeel Karimian silahı saldırıya uğradı. Düzenlenen saldırıda işadamı Karimian ile yanında bulunan Kuveytli iş ortağı Muhammed El Muhtari, öldürüldü. Yapılan çalışmalarda cinayette 3 kişi yer almıştı. İkisi tetikçi biri ise şofördü. Aracı kullanan kişi Zindaşti’nin adamlarından Ali K. çıktı. Tetikçilerin yurt dışına kaçtığı olayda Ali K. halen yakalanamadı.
ZİNDAŞTİ TAHLİYE OLDUKTAN SONRA İŞLENEN CİNAYETLER
Naci Şerifi Zindaşti tahliye edildikten sonra kayıplara karıştı. Yurt dışına kaçtığı ileri sürülen Zindaşti’nin tahliyesinden sonra da İstanbul’da işlenen cinayetlerde rol aldığı belirtiliyor. Bu iddialara göre Zindaşti İstanbul’da iki ayrı cinayetin de emrini verdi?
* Kadıköy Bağdat Caddesi 7 Nisan 2019’ da Zindaşti’nin kızı ve şoförünün öldürülmesi dosyasında azmettirici olarak aranan İlhan Ünğan silahlı saldırıya uğradı. Ünğan, hayatını kaybetti. Bu cinayetle ilgili Zindaşti’nin avukatı İlker Dağlı ve olay sırasında Ünğan’ın yanında olan Tolga Hakan Ceyhan aranıyor.
* 14 Kasım 2019’da Şişli’de rejim muhalifi eski İran ajanı Mesut Mevlevi öldürüldü. Yakalanan tetikçi ve tutuklanan bazı kişilerin Zindaşti ile bağlantısı çıktı. Zindaşti bu cinayet dosyasından da aranıyor.
[TR724] 10.2.2020
Uyuşturucu ticareti yaptığı ileri sürülen ve hakkında çok sayıda suçlama bulunan İranlı Naci Şerifi Zindaşti’nin tutuklandıktan sonra garip bir şekilde tahliye edilmesi kamuoyunda tepkiye neden olmuştu. HSK da görevlendirdiği müfettişlerce hakim ve savcıların ifadelerini aldı. İfadelerde sır tahliyeye ilişkin detaylar ortaya çıkarken Burhan Kuzu’nun baskı kurduğu iddiası da güçlendi.
KAYIPLARA KARIŞTI
Hakkında ciddi cinayet delilleri olan ve gemilerle uyuşturucu ticareti yaptığı iddiası tutanaklara geçmiş bir isim olan Zindaşti, 6 ay içinde gece yarısı kararıyla tahliye edilmişti. Tahliye kararının altında Sulh Ceza Hakimi Cevdet Özcan’ın ismi vardı. Tepki çeken, yargı camiasında da tartışılan tahliye kararına, savcılık hemen itiraz etti ve yeniden yakalama kararı çıktı. Ancak ağır suçlamalarla yargılanan Zindaşti kayıplara karıştı.
BURHAN KUZU’NUN HAKİMLERİ ARADIĞI DOĞRULANDI
İddiaya göre eski milletvekili Burhan Kuzu da Zindaşti’nin tahliyesi için hakimlere baskı yapmıştı. Tahliye kararına imza atan Hakim Cevdet Özcan ile Zindaşti’nin yeniden tutuklanmasını isteyen ve daha önce tutuklanmasını sağlayan hakim ve savcıların HSK müfettişlerine verdikleri ifadeler, tahliyenin nasıl yaşandığına da ışık tutuyor. Tahliye sürecine tanık olan hakim ve savcılar tutanaklara geçen ifadelerinde Burhan Kuzu’nun Zindaşti’nin tahliyesi için hakimleri aradığını doğruluyor. HSK müfettişleri tepki çeken tahliye kararına imza atan Cevdet Özcan ile 2 tanık hakimin ifadesini aldı.
HAKİM: ÜZERİMDE ÇOK BASKI VAR!
Hakim Cevdet Özcan’ın verdiği tahliye kararına itiraz eden ve soruşturma aşamasında Zindaşti ve adamlarının tutuklanmalarını sağlayan Savcı Ercan Devrim, 8 Ekim 2019 günü HSK müfettişlerine iki sayfalık ifade verdi. Tahliye kararlarını veren hakim Cevdet Özcan’la çok samimi olmadığını ama iş sebebiyle tanışıklığı olduğunu anlatan Devrim, şunları söylüyor: “Cevdet Bey en az 3-4 kez farklı zamanlarda beni ziyarete etmişti. Bu ziyaretlerde söz konusu soruşturma dosyasının akıbetini ve ne zaman iddianame düzenleneceğini sormuştu. Bu ısrar ve genel itibarı ile kullandığı çekingen ve mahcup dil bende merak ve şüphe uyandırdı. Tehdit edildiğini veya kendisine şantaj yapıldığını düşündüm ve böyle bir şey olup olmadığını son gelişinde kendisine sordum. Bana ‘Üzerimde çok baskı var. Çok baskı yapıyorlar’ dedi. Nereden olduğunu sorduğumda ‘Ankara’dan Burhan Kuzu sürekli arıyor’ şeklinde yanıtladı.“
TUTUKLULUĞUN GÖZDEN GEÇİRİLMESİ KARARI BANA DENK GELMESİN!
“Ben kendisine soruşturmanın yakın zamanda sonuçlanmayacağını söylediğimde benden tutukluluğun gözden geçirilmesi kararının kendi nöbetine denk getirilmemesini, kendisine düşürülmemesini rica etti. Yanlış hatırlamıyorsam Cevdet Bey, dosyanın önüne gelmesi halinde mazeret izni kullanacağını ya da rapor alacağını söylemişti. Cevdet Özcan’ın verdiği tahliye kararına şaşırdım. Cevdet Bey bu dosyada tahliye ve tutukluluğa itiraz kararları vesilesiyle dosyayı görmüştü. tutukluluğun devamına ilişkin karar vermişti. Dosyayı önceden biliyordu ve bu nedenle karara şaşırdım ve şüphe duydum.”
ZİNDAŞTİ VE ADAMLARINI TUTUKLAYAN HAKİMİN İFADESİ
İstanbul’da 6 Nisan 2018 günü düzenlenen operasyonla yakalanan Zindaşti ile birlikte 5 kişi hakkında tutuklama kararı veren o dönemin İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimi Ersin Ö.’nün de tanık olarak ifadesi alındı. Ersin Ö. 14 Ekim 2018’deki ifadesinde Zindaşti’nin dosyasını hatırladığını belirterek, “Dosyadaki şüpheliler tutuklanmak üzere benim hakimliğime sevk edilmişti. Zindaşti’nin üzerine atılı eylemler kan gütmesi saikiyle adam öldürmeye azmettirme ve suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçlarıydı. Dosyadaki mevcut delil durumu itibarıyla şüphelilerin atılı suçları işlediklerine yönelik kuvvetli şüphe bulunduğu kanattan vararak şüphelilerin tutuklanmasına karar vermiştim. Tahliye olduklarını medya aracılığı ile duydum.” dedi.
BURHAN KUZU”NUN AVUKATI ODAMA GELDİ
İfadesinde dosya ile ilgili farklı bir detayı aktarmak istediğini anlatan Ersin Ö. şöyle konuştu: “Tahliye kararı verildikten sonra henüz itiraz merciine yani 6. Sulh Ceza Hakimliğince dosya ele alınmadan önce Burhan Kuzu’nun avukatı en az 3-4 kez benimle görüşmek istemişti. Hatırladığım kadarıyla avukat ismi M. İ. idi. Kendisiyle görüşmek istemediğimi ancak en sonunda çat kapı odama girmesi sebebiyle görüşmek zorunda kaldım. Bu kişi söz konusu itirazı değerlendirecek 6. Sulh Ceza Hakimi’nin hangi kanattan olduğunu sordu. Ben kendisine bir yanıt vermedim. Ve geçiştirmeye çalıştım. Yalnızca adaletli bir insan olduğunu ve dosya ne ise vicdanına göre karar vereceğini söyledim. Yanımda emrivaki şeklinde telefonunu çıkararak Burhan Kuzu’yu aradı ve beni görüştürmek istedi. Telefona yanıt verilmemesi nedeniyle herhangi bir görüşme gerçekleşmedi.”
HAKİM ÖZCAN G: BURHAN KUZU, ‘TAHLİYE’ İÇİN BENİ ARADI
6. Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi Özcan G., 14 Ekim 2019 günü HSK müfettişlerine 3 sayfalık tanık olarak ifade verdi. Halen 2. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi Hakimi olan Özcan G., hakim Özcan’ın verdiği kararın hatalı olduğunu şöyle anlattı: “Komisyon başkanımız Ayhan Ayan, beni aradı ve önemli bir dosyada tahliye kararı verildiği için itirazın benim önüme geleceğini iletti. Medyatik ve önemli bir dosya olması vesilesiyle dikkatlice incelememi istedi. Ben dosyadan böyle haberdar oldum. Ben mi kendisini aradım yoksa o mu beni aradı hatırlamamakla birlikte 5. Sulh Ceza Hakimi Cevdet Özcan, ile bu dosya üzerinde konuştum. Dosyayı kendisi bilmekteydi. (..) Eşimle birlikte bir alış veriş merkezindeyken telefonum çaldı. Açtım. Kendisini Burhan Kuzu olarak tanıttı. Söz konusu dosyayla ilgili konuşmaya başladı. Dosyadaki adam öldürme suçlarına ilişkin ölenlerin yabancı ve suç yerinin yabancı memleket olduğunu, Türk kanunlarının uygulanmayacağını, Zindaşti’nin tutuksuz yargılanmasını, İran ile ilişkileri bakımından daha faydalı olduğunu hatırladığım kadarıyla iletti. Ben kendisine dosyada kararımı verdiğimi artık benlik bir şey olmadığını izah etmeye çalışsam da bulunduğum ortamın da gürültü olması sebebiyle beni anlamadığını düşünüyorum.”
KÜLLİYEDEN ARIYORUZ, BURHAN BEY GÖRÜŞMEK İSTİYOR
“Ertesi gün adliyede cep telefonum sabit bir hattan aranmıştı. Açan kişi Külliye’den aradığını, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Burhan Kuzu’nun görüşmek istediğini iletti ve bağladı. Burhan Bey bana yine dosyayı kastederek dosya numarasını vereyim mi diye sordu ve dosyayı hatırlattı. Ben kendisine ben zaten kararı verdim. Gerek yok diyerek geçiştirdim. Numara gerekirse zaten buluruz dedim. Konuşma sonlandı. Bu durumdan yine rahatsız olmuştum. İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimi Ersin Bey ile konuştum. Dosyayı o da biliyordu. Huzursuz olduğum için dosya hakkındaki fikrini sordum. O da delil durumundan bana bahsetti. Ben ona Burhan Kuzu’nun beni aradığını ve aramızda geçen konuşmayı aktardım. O da ‘Doğrusunu yapmışsın rahat ol’ içerikli beni rahatlatmak maksatlı sözler söyledi”
“TAHLİYE KARARI VEREN HAKİM ODAMA GELDİ”
Aynı gün Cevdet Özcan’ın kendi odasına geldiğini anlatan Özcan G. şöyle devam etti: “Cevdet Bey odama geldi. Bu konu üzerine sohbet etmeye başladık. Bana Zindaşti’den bahsetti. Emniyet içerisinde bir kesimin onu haber elemanı olarak kullanmaya çalıştığını, diğer kesimin ise onu yakalamaya çalıştığını söyledi. Burhan Kuzu’dan konu açıldı. Bana kendisini de adli tatilden önce Burhan Kuzu’nun aradığını ve bu dosya ile ilgili görüştüğünü, ısrar ettiğini söyledi. Kendisinin de ‘Hocamız bir şey diyemiyoruz’ dediğini aktardı. Sonrasında bu aramaları kastederek ‘Sonuçta böyle oldu’ dedi ve tahliye kararını kastetti. Böyle bir konuda arandığım için endişeliydim. Komisyon başkanımızla telefonla görüştüm. Rahatsızlığımı dile getirdim.”
F.TÖ’NÜN KUMPASINA UĞRADIM!
Bütün iddiaların odağındaki isim, uyuşturucu baronu Naci Şerifi Zindaşti hakkındaki tartışmalı tahliye kararını veren hakim olan Cevdet Özcan da müfettişlere ifadesini yazılı olarak verdi. Halen Erzurum Adliyesi’nde görev yapan Cevdet Özcan, kendisine yönelik suçlamaları reddederken, “FETÖ”nün kumpasına uğradım” dedi. 8 sayfalık ifadesinde Hakim Cevdet Özcan, FETÖ’nün 17/25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimine karşı kritik görevlerde yer aldığını anlattı ve FETÖ’nün birçok kritik ismini tutukladığı için hedefe konulduğunu öne sürdü. Özcan, ifadesinde, Burhan Kuzu’nun kendisini de aradığını itiraf etti. Bu arada tahliye kararı ile ilgili Hakim Cevdet Özcan hakkında, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nca iddianame hazırlanmıştı.
ZİNDAŞTİ’NİN SUÇLANDIĞI CİNAYETLER
* Zindaşti’nin kızı Arzu Şerifi Zindaşti ile yeğeni Devrim Öztunç, 26 Eylül 2014 tarihinde Büyükçekmece’de trafik ışıklarında silahla saldırıya uğrayarak öldürüldü. İddialara göre bu saldırının hedefi Zindaşti’ydi.
* Yunanistan’da 2 ton 100 kilo uyuşturucunun yakalanmasından sonra 14 Haziran 2014’de İstanbul’a gelerek en son Zindaşti ile görüşen İran asıllı Esfandiyar Ridi kayıplara karıştı. Öldürüldüğü düşünülüyor.
* Polis tarafından kırmızı bültenle aranan Çetin Koç, 4 Mayıs 2016 günü Dubai’de 2 tetikçi tarafından öldürüldü. Zindaşti tarafından öldürüldüğü iddia ediliyor.
* 30 Nisan 2017’de Maslak’ta İranlı asıllı İngiliz vatandaşı işadamı Saeel Karimian silahı saldırıya uğradı. Düzenlenen saldırıda işadamı Karimian ile yanında bulunan Kuveytli iş ortağı Muhammed El Muhtari, öldürüldü. Yapılan çalışmalarda cinayette 3 kişi yer almıştı. İkisi tetikçi biri ise şofördü. Aracı kullanan kişi Zindaşti’nin adamlarından Ali K. çıktı. Tetikçilerin yurt dışına kaçtığı olayda Ali K. halen yakalanamadı.
ZİNDAŞTİ TAHLİYE OLDUKTAN SONRA İŞLENEN CİNAYETLER
Naci Şerifi Zindaşti tahliye edildikten sonra kayıplara karıştı. Yurt dışına kaçtığı ileri sürülen Zindaşti’nin tahliyesinden sonra da İstanbul’da işlenen cinayetlerde rol aldığı belirtiliyor. Bu iddialara göre Zindaşti İstanbul’da iki ayrı cinayetin de emrini verdi?
* Kadıköy Bağdat Caddesi 7 Nisan 2019’ da Zindaşti’nin kızı ve şoförünün öldürülmesi dosyasında azmettirici olarak aranan İlhan Ünğan silahlı saldırıya uğradı. Ünğan, hayatını kaybetti. Bu cinayetle ilgili Zindaşti’nin avukatı İlker Dağlı ve olay sırasında Ünğan’ın yanında olan Tolga Hakan Ceyhan aranıyor.
* 14 Kasım 2019’da Şişli’de rejim muhalifi eski İran ajanı Mesut Mevlevi öldürüldü. Yakalanan tetikçi ve tutuklanan bazı kişilerin Zindaşti ile bağlantısı çıktı. Zindaşti bu cinayet dosyasından da aranıyor.
[TR724] 10.2.2020
Metastaz Ahmet’in kemiklerini kırdı: ‘Oğlum gözümün önünde eriyor ve ben çok çaresizim’
Annesine pasaport verilmediği için Almanya’daki tedavisine tek başına giden, dün de anne özleminden dolayı Türkiye’ye geri dönen 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın ayağı alçıya alındı.
Doktorlar metastazdan dolayı Ahmet’in ayak kemiklerinin kırıldığını söylerken anne Zekiye Ataç yardım istedi. Oğlunun kendi hasretinden dolayı Türkiye’ye döndüğünü söyleyen Ataç, “Dilekçe verdim ama hala bana ret veriyorlar. Neyi bekliyorlar bilmiyorum ama oğlumun durumu iyi değil. Oğlum gözümün önünde eriyor ve ben çok çaresizim.” dedi.
Zekiye Ataç yayınladığı videoda şunları söyledi:
“Ahmet’in ayakları ağrıdığı için hastaneye götürdük. Metastazlar ayaklarındaki kemikleri kırmış. Kemikleri kırılınca ayağı alçıya alındı. Ahmet bu sırada çok ağladı, çok bağırdı. Baba diye ağladı, çok sayıkladı. Ben bugün yine bir dilekçe verdim. Aynı zamanda geçen hafta verdiği dilekçemin yanıtını aldım. Hala bana ret geliyor.”
“Neyi bekliyorlar bilmiyorum ama oğlumun durumu iyi değil, oğlum gözümün önünde eriyor ve ben çok çaresizim. Ahmet’in buraya gelmesi bile çok büyük bir mucize. O kırık ayaklarla nasıl buraya geldi. Havalimanı’nda bana ‘anne ben senin yüzünden geldim, sen gelseydim ben bu kadar açı çekmezdim.”
“Lütfen artık bir çocuğun hayatı söz konusu. Bir pasaport zor olmasa gerek ben artık dayanamıyorum. Doktor ayakları iyi değil diyor. Bu Almanya’daki klinik bizim için tek ümit, tek çare. Allah aşkına yeter artık.”
[TR724] 10.2.2020
Doktorlar metastazdan dolayı Ahmet’in ayak kemiklerinin kırıldığını söylerken anne Zekiye Ataç yardım istedi. Oğlunun kendi hasretinden dolayı Türkiye’ye döndüğünü söyleyen Ataç, “Dilekçe verdim ama hala bana ret veriyorlar. Neyi bekliyorlar bilmiyorum ama oğlumun durumu iyi değil. Oğlum gözümün önünde eriyor ve ben çok çaresizim.” dedi.
Zekiye Ataç yayınladığı videoda şunları söyledi:
“Ahmet’in ayakları ağrıdığı için hastaneye götürdük. Metastazlar ayaklarındaki kemikleri kırmış. Kemikleri kırılınca ayağı alçıya alındı. Ahmet bu sırada çok ağladı, çok bağırdı. Baba diye ağladı, çok sayıkladı. Ben bugün yine bir dilekçe verdim. Aynı zamanda geçen hafta verdiği dilekçemin yanıtını aldım. Hala bana ret geliyor.”
“Neyi bekliyorlar bilmiyorum ama oğlumun durumu iyi değil, oğlum gözümün önünde eriyor ve ben çok çaresizim. Ahmet’in buraya gelmesi bile çok büyük bir mucize. O kırık ayaklarla nasıl buraya geldi. Havalimanı’nda bana ‘anne ben senin yüzünden geldim, sen gelseydim ben bu kadar açı çekmezdim.”
“Lütfen artık bir çocuğun hayatı söz konusu. Bir pasaport zor olmasa gerek ben artık dayanamıyorum. Doktor ayakları iyi değil diyor. Bu Almanya’daki klinik bizim için tek ümit, tek çare. Allah aşkına yeter artık.”
[TR724] 10.2.2020
Milyonlardan, asgari ücrete: Tarık Çamdal [Hasan Cücük]
Anadolu kulüplerinden astronomik bonservis ücretiyle İstanbul takımlarına transfer olan futbolculardan hayal kırıklığı yaşatanların sayısı oldukça fazla. Bir çoğu İstanbul’a yıldız adayı olarak ayak basıp, istenmeyen adam ilan edildiler. Bu transferlerden biri için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Bu isim Eskişehirspor’dan Galatasaray kadrosuna katılan Tarık Çamdal. Oynadığı futbolla değil aldığı ücretle gündem oldu. Geçtiğimiz günlerde sıradışı bir imza atıp asgari ücret karşılığında Adana Demirspor’la anlaştı.
Gurbetçi çocuğu olarak 24 Mart 1991’de Münih’te dünyaya gelen Tarık Çamdal, kariyerine MTV Ingolstadt ve SV Türk Ingolstadt kulüplerinde başladı. 2008’de TSV 1860 Münih alt yapısına adımını atan Tarık Çamdal bir yıl sonra A takım kadrosunda yer buldu. Almanya defterini Temmuz 2011’de kapatan Tarık Çamdal, 300 bin Euro karşılığında Eskişehirspor’un yolunu tuttu. Böylece Tarık Çamdal’ın futbol kariyerinde anavatan günleri başlamış oldu.
Sağ bekte oynayan Tarık Çamdal, 3 yıl formasını giydiği Eskişehirspor formasıyla 76 maça çıkıp, 3 gole imza attı. Oynadığı başarılı futbolla İstanbul kulüplerinin radarına giren gurbetçi oyuncuyu renklerine bağlayan kulüp Galatasaray oldu. Ödenen bonservis bedeli 4,75 milyon Euro oldu. Büyük beklentilerle İstanbul yolunu tutan Tarık Çamdal, kısa sürede Anadolu’da yıldız, İstanbul’da ise hüsran yaşayan isimler listesine adını yazdırdı. Bir yıl eski takımı Eskişehirspor’a kiralık olarak gönderildi.
Ocak 2019’da ise 4,5 yıllık Galatasaray defterini kapatıp Antalyaspor’a transfer oldu. Antalyaspor formasıyla sadece 8 maçta sahne alan Tarık Çamdal, ocak ayı sonunda Adana Demirspor’a bedelsiz gitti. Boş mukaveleye imza atan Tarık Çamdal’ın alacağı ücretin açıklanmasıyla yeniden gündem oldu. Geçmiş yıllarda milyonlarca TL kazanan Çamdal, Adana Demirspor’da asgari ücrete top koşturacak. Bir zamanlar 4,75 milyon Euro’ya Galatasaray yolunu tutan Tarık Çamdal’a şuan biçilen değer ise sadece 75 bin Euro.
Henüz yeni takımıyla sahaya çıkmayan Tarık Çamdal, Galatasaray’da kendisine fazla tahammül edilmediğini savundu. Adana Demirspor’a başarılı olmak için transfer olduğunu belirten Tarık, Galatasaray dönemiyle ilgili, “Galatasaray’la ilgili çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. O dönem geride kaldı. Galatasaray’dan sonra Antalyaspor’a oynamak için gittim fakat uzun süredir maç eksiğim olduğu için sakatıklar yaşadım ve devre arasında takımdan ayrıldım. Sosyal medyada benimle ilgili yapılan olumsuz yorumları dikkate bile almıyorum. O dönem Eskişehirspor’da çıkış yakaladım ve A Milli Takıma kadar yükseldim. Bana da o bonservis bedeli ödendi. Galatasaray’a adım attığımdan itibaren benim için Eskişehirspor’a ödenen bonservis bedeli bir kapı gibi önemde engel oldu, üzerimde baskı kurdu. Bana çok fazla da tahammül edilmedi. Benden çok farklı performanslar beklendi. Ne yazık ki ülkemizde Türk futbolcusuna tahümmül edilmiyor, yabancı futbolcuya daha fazla sevgi gösteriliyor. Benimle ilgili çalışmak istemiyor şeklinde yorumlar yapıldı. Ben Almanya doğumluyum ve o disiplinle yetiştim. Çalışmayı da çok seviyorum” dedi.
Tarık Çamdal, büyük umutlarla geldiği Galatasaray’da 4.5 sezonda 20’si Süper Lig, 17’si Ziraat Türkiye Kupası ve 5’i de UEFA Şampiyonlar Ligi olmak üzere toplam 42 maça çıktı. 28 yaşındaki bek, gol ve asist üretemedi. 28 yaşındaki Tarık Çamdal, 6 maçta A Milli Takım formasını giyerken bir gol attı.
Tarık Çamdal’ın Galatasaray’dan kazandığı para
2014-2015 sezonu: 3 milyon 911 bin 600 TL
2015-2016 sezonu: 3 milyon 982 bin 880 TL
2016-2017 sezonu: 3 milyon 280 bin TL
2017-2018 sezonu: 6 milyon 50 bin 880 TL
2018-2019 sezonu: 8 milyon 602 bin 800 TL
Toplam: 25 milyon 828 bin 160 TL
[Hasan Cücük] 10.2.2020 [TR724]
Gurbetçi çocuğu olarak 24 Mart 1991’de Münih’te dünyaya gelen Tarık Çamdal, kariyerine MTV Ingolstadt ve SV Türk Ingolstadt kulüplerinde başladı. 2008’de TSV 1860 Münih alt yapısına adımını atan Tarık Çamdal bir yıl sonra A takım kadrosunda yer buldu. Almanya defterini Temmuz 2011’de kapatan Tarık Çamdal, 300 bin Euro karşılığında Eskişehirspor’un yolunu tuttu. Böylece Tarık Çamdal’ın futbol kariyerinde anavatan günleri başlamış oldu.
Sağ bekte oynayan Tarık Çamdal, 3 yıl formasını giydiği Eskişehirspor formasıyla 76 maça çıkıp, 3 gole imza attı. Oynadığı başarılı futbolla İstanbul kulüplerinin radarına giren gurbetçi oyuncuyu renklerine bağlayan kulüp Galatasaray oldu. Ödenen bonservis bedeli 4,75 milyon Euro oldu. Büyük beklentilerle İstanbul yolunu tutan Tarık Çamdal, kısa sürede Anadolu’da yıldız, İstanbul’da ise hüsran yaşayan isimler listesine adını yazdırdı. Bir yıl eski takımı Eskişehirspor’a kiralık olarak gönderildi.
Ocak 2019’da ise 4,5 yıllık Galatasaray defterini kapatıp Antalyaspor’a transfer oldu. Antalyaspor formasıyla sadece 8 maçta sahne alan Tarık Çamdal, ocak ayı sonunda Adana Demirspor’a bedelsiz gitti. Boş mukaveleye imza atan Tarık Çamdal’ın alacağı ücretin açıklanmasıyla yeniden gündem oldu. Geçmiş yıllarda milyonlarca TL kazanan Çamdal, Adana Demirspor’da asgari ücrete top koşturacak. Bir zamanlar 4,75 milyon Euro’ya Galatasaray yolunu tutan Tarık Çamdal’a şuan biçilen değer ise sadece 75 bin Euro.
Henüz yeni takımıyla sahaya çıkmayan Tarık Çamdal, Galatasaray’da kendisine fazla tahammül edilmediğini savundu. Adana Demirspor’a başarılı olmak için transfer olduğunu belirten Tarık, Galatasaray dönemiyle ilgili, “Galatasaray’la ilgili çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. O dönem geride kaldı. Galatasaray’dan sonra Antalyaspor’a oynamak için gittim fakat uzun süredir maç eksiğim olduğu için sakatıklar yaşadım ve devre arasında takımdan ayrıldım. Sosyal medyada benimle ilgili yapılan olumsuz yorumları dikkate bile almıyorum. O dönem Eskişehirspor’da çıkış yakaladım ve A Milli Takıma kadar yükseldim. Bana da o bonservis bedeli ödendi. Galatasaray’a adım attığımdan itibaren benim için Eskişehirspor’a ödenen bonservis bedeli bir kapı gibi önemde engel oldu, üzerimde baskı kurdu. Bana çok fazla da tahammül edilmedi. Benden çok farklı performanslar beklendi. Ne yazık ki ülkemizde Türk futbolcusuna tahümmül edilmiyor, yabancı futbolcuya daha fazla sevgi gösteriliyor. Benimle ilgili çalışmak istemiyor şeklinde yorumlar yapıldı. Ben Almanya doğumluyum ve o disiplinle yetiştim. Çalışmayı da çok seviyorum” dedi.
Tarık Çamdal, büyük umutlarla geldiği Galatasaray’da 4.5 sezonda 20’si Süper Lig, 17’si Ziraat Türkiye Kupası ve 5’i de UEFA Şampiyonlar Ligi olmak üzere toplam 42 maça çıktı. 28 yaşındaki bek, gol ve asist üretemedi. 28 yaşındaki Tarık Çamdal, 6 maçta A Milli Takım formasını giyerken bir gol attı.
Tarık Çamdal’ın Galatasaray’dan kazandığı para
2014-2015 sezonu: 3 milyon 911 bin 600 TL
2015-2016 sezonu: 3 milyon 982 bin 880 TL
2016-2017 sezonu: 3 milyon 280 bin TL
2017-2018 sezonu: 6 milyon 50 bin 880 TL
2018-2019 sezonu: 8 milyon 602 bin 800 TL
Toplam: 25 milyon 828 bin 160 TL
[Hasan Cücük] 10.2.2020 [TR724]
Batı ülkelerinde cuma namazı (7) [Ahmet Kurucan]
Cuma namazı ile alakalı yazı serisini tamamlıyorum. “Batı ülkelerinde Cuma namazı kılınır mı?” sorusuna cevap olarak başlamıştık bu seriye. Soru böyle soruldu ama soruyu “Gayri müslim ülkelerde Cuma namazı olarak anlamak lazım. “Gayri müslim ülke” tabirini galat-ı meşhur kapsamında kabullenmeli. Çünkü ülkelerin dini olmaz. Din bireye ait bir olgudur. Bir dine mensup insanların çoğunluğunun bir ülkede yaşıyor olması ya da o dinin siyasal sistemini etkilemesi, sosyal ve kültürel kodlarla sıkı irtibatının bulunması ve bunlardan hareketle “Hıristiyan ülke, Müslüman devlet vb.” şekillerde anılması tarihi bir gerçektir ama bu gerçek ülkeyi o dine nispet etmeyi haklı kılacak bir gerekçe değildir. Dolayısıyla “gayri müslim ülke” tabirini zihinlerimizde “galat-ı meşhur lügat-ı fasihten evladır” çerçevesinde bir yere oturtmak gerekir.
“Dünya Müslümanları olarak binlerce temel problemlerimiz varken Cuma namazı da nereden çıktı?” diyenleriniz olabilir. Bakış açısına ve problem dediğimiz şeylerin insan zihnindeki sıralamasına göre değişir bu düşünce. Şu gerçek unutulmamalı; bugün gayri müslim dediğiniz ülkelerde daimî ya da geçici olarak yaşayan milyonlarca Müslüman var ve o Müslümanlardan bir kısmı Cuma namazı kılıp kılmama meselesini cevaplanması gereken bir soru ya da çözümlenmesi gereken bir sorun olarak görüyor. Neden soru ve sorun? İzahını geçtiğimiz 6 yazı içinde yapmaya çalıştığımız fıkıh kitaplarımız içinde yerini alan içtihadî bilgilerin hala geçerliliğine inanılmasından dolayı.
Evet, vücubunun ve sıhhatinin şartları diye iki ayrı ana başlıkta ele alınan bu üretilmiş beşerî bilgiler kimilerine göre hala geçerliliğini korumaktadır. Dolayısıyla 2020 yılında yaşadıkları ülkede o şartların tahakkuk etmediğini gören birçok insan “Cuma namazı kılmak farz değildir” şeklinde çıkarımlarda bulunmaktadır. Buna bir de “darü’l harb ve darü’l İslam” gibi hukuk ve siyaset tarihinin konusu olan kavramlar üzerinden açıklayanları da ilave edecek olursanız mesele Arapların
“Eş’ari’nin kesbi” dedikleri cinsten bir kördüğüm haline gelmekte ve işin içinden çıkılmaz bir noktaya sürüklenmektedir.
Amelî değerini, rasyonelliğini ve toplumsal hayatta karşılığını yitirmiş şartların hala geçerliliğini ileri sürmek söz konusu içtihadî bilgileri, beşerî düşünceleri dogmatizm ve fanatizm alanına çekmek manasını taşır. Geleneği oluşturmuş ve korumuştur bu bilgiler ve gelenek elbette ümmet için çok önemlidir. Ama bu önem geleneği putlaştırmayı beraberinde getirmemelidir. Geleneği değişen ve gelişen artlara rağmen aynen bugüne taşımaya çalışmak bedenen 2020’de, zihnen o belgilerin üretildiği hayat şartlarında yaşamak demektir ki bunun imkansızlığı ortadadır. Nitekim bu bağlamda gösterilen ısrarlar yeni nesillerinden dinden imandan kopmasını netice vermektedir.
Cuma namazı hem bireysel düzlemde Allah-kul ilişkini ihtiva etmesi hem de toplumsal boyutta Müslümanların bir araya gelmeleri, ortaklaşa gündemlerini müzakere etmeleri, cemaat olma şuuruna ulaşmaları, dini kimliklerini inşa etme ya da koruma altına almaları açısından müspet manada nice getirileri olan bir ibadettir. Benim uzun sayılabilecek bir yazı dizisi ile bu soruya cevap vermenin sebebi bir taraftan klasik fıkhî içtihatlar ekseninde var olan kafa karışıklığını gidermek diğer taraftan bireysel ve toplumsal eksendeki getirilerini yeniden vurgulamaktır.
Cuma namazı “Ey Müminler! Cuma (toplanma) günü namaza çağırıldığınız zaman derhal Allah’ı anmaya/namaza koşun, alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için alış-verişten daha hayırlıdır” ayeti ile Allah’ın Müslümanlara haftada bir defa olmak üzere kılmalarını emrettiği bir namazdır. Kadın-erkek, hür-köle, yetişkin-çocuk, mukim-yolcu, savaş-barış zamanı gibi hiçbir ayırımı yapmaksızın, usuldeki tabirle ifade edecek olursak hiçbir tahsis ve takyidin yer almadığı âmm ve mutlak olarak verilen bu emir Müslüman olan herkes için geçerlidir.
Hz. Peygamber’in gerek Cuma namazının önemi ve fazileti ile alakalı beyan buyurduğu hadisler gerekse ayetin inişinden vefatına kadar olan süreçteki uygulamaları söz konusu emrin ne kadar ehemmiyetli olduğu ve bunun ne kadar ciddiye alındığının bir göstergesi olarak değerlendirilmek zorundadır. Hadis ve ilmihal kitaplarının Cuma bahsinde onlarcasını bulabileceğimiz bu hadisleri tek tek burada sıralamanın gerekli olduğunu düşünmüyorum ama Cuma’nın ehemmiyetinden bahsettiğimiz bir yerde ister teşvik isterseniz zecr deyin, Allah Resulünün şu iki hadisini zikretmeden geçemeyeceğim. Şöyle der Nebiler Serveri (sas): “Allah önemsemediği için üç Cumayı terkeden kişinin kalbini mühürler.” (Ebu Davud, Salat,204; İ. Mace, İkametu’s-salat, 93; Tirmizi, Cuma, 7; Nesâî, Cuma,2) Diğer hadis ise şu: “Birtakım kimseler ya Cuma namazını terk etmekten vazgeçerler ya da Allah onların kalplerini mühürler ve artık onlar gafillerden olurlar.” (Müslim, Cuma,12; Nesâî, Cuma,2)
Bu iki ana kaynağı merkeze koyan gelenek Cuma gününü bir bayram havasında geçirmiştir. Cuma namazı öncesi gusül abdesti alma, güzel elbiseler giyme, temiz kokular sürünme, camiye erkenden gitme, fakir-fukaraya sadakalar dağıtma, ziyafetler verme gibi amellerle süslemişlerdir. Aslında benzer gelenek Yahudilerin Cumartesi günleri havralarında, Hıristiyanların Pazar günleri kiliselerinde icra ettikleri toplu ibadetlerinde de söz konusudur. Bu iki kesimin dindar olanlarının her şeye rağmen devam ettirdikleri bu geleneği, maalesef Müslümanlar olarak bizler büyük ölçüde hayatımızdan çıkartmış durumdayız. İster miladi takvime geçiş, ister büyük şehirlerin yapısı, ister ister gündelik hayatın hay-huyu içinde debelenme, isterseniz dini değerlerden ve bunu besleyen değerlerden zamanla uzaklaşma… Daha onlarca sebep sıralayabiliriz ama sonuç ortadadır. Bırakın gusül abdesti almayı, kokular sürünmeyi, temiz elbiseler giymeyi, camiye erkenden gitmeyi, Cuma namazına gitmeyen, gitse de hutbeyi bile dinlemeden iki rekât namazı kılar kılmaz hayata dönmeyi hedefleyen bir yığın vardır bugün. Kim bilir “Batı ülkelerinde Cuma namazı kılınır mı?” sorusunu sorduran da bu zihniyet ve uygulamadır.
Şimdi, geçtiğimiz haftalarda uzun uzadıya özetlemeye çalıştığımız ikili tasnif ve tasnif içinde yer alan maddeler üzerinden giderek sonuca ulaşabileceğimiz kanaatindeyim.
Müslüman olmak elbette Cuma namazı emrine muhatap olmanın olmazsa olmaz ilk şartıdır.
İkinci şart erkek olmak. Hz. Peygamberin kadın, çocuk, hasta, yolcu ve kendi döneminin sosyal gerçekliği içinde kölelere Cuma namazı için muafiyet getirdiği muhakkaktır. Bu muafiyette çocuk, hasta ve yolcu anlaşılabilir bir şeydir ama kadın ve köle üzerinde iki cümle ile durmak lazım. Ne kadın ne de köleye Cuma namazı muafiyetinin getirilmesi kölelik ve kadınlıkları itibariyle değil o günkü toplumsal hayat düzeni içindeki meşguliyetleri itibariyledir. Zaten adı üzerinde muafiyettir ve bu muafiyet bir sebebe binaen tanınmıştır. Dolayısıyla o sebebin olmadığı durumlarda muafiyetin ortadan kalkması ve işin aslına irca etmesi esastır. Nitekim Hz. Peygamber döneminde kadınların ve Efendileri izin verdiği ve iş durumları elverdiği sürece kölelerin Cuma namazına katıldıklarını biliyoruz.
O halde günümüz adına şunu söyleyebiliriz; Cuma namazını farz kılan ayetin gerek umumi ve mutlak oluşu gerekse muafiyet hakkını kullanmasını gerektirecek mazeretleri olmayan kadınların Cuma namazını kılmaları gerekir. Aksi bir yaklaşım Cuma namazının kadınlara farz olmadığı ve muafiyet hakkının kendilerine sırf kadın olarak yaratıldıkları için verildiği sonucunu doğurur ki günümüz dünyasında bu çıkarıma ilk defa kadınların kendisi isyan edecektir.
Meseleyi Hz. Peygamberin (sas) ayetlerde umumi ve mutlak olan zikredilen şeyleri tahsis ve takyid etme hakkının olup olmaması tartışması çerçevesinde ele almak da bana göre doğru değildir. Efendimizin bu hakkı olup olmadığı tartışmaları -teşri yetkisi- ayrı, bu hakkı bir sebebe binaen kullanıp kullanmaması ayrı tartışma ve müzakare konularıdır. Kadınlara Cuma namazının farz olup olmama meselesi ikinci kapsamda ele alınmalıdır ki şahsen ben bu kanatta olduğum için yukarıdaki çıkarımı yaptım.
Üçüncü şart hürriyet. Fıkıh kitaplarımıza hürriyet kölelik karşıtı olarak kullanılır. Dolayısıyla burada kast edilen de budur. Günümüz Batı dünyasında geçerli olmayan bu şart üzerinde durmanın ve bunu Cuma namazının bir şartı olarak ileri sürmenin bir manası yok. Bazılarının “çalıştığımız iş yerlerinde köle gibiyiz” demeleri onların köle olduğunu göstermez. Ama iş şartları itibariyle iş yerinin Cuma namazı için izin vermemesi Cuma namazını kılmamak için bir maharet elbette sayılabilir ama bu köle oldukları için değil, izin alamadıkları içindir.
Sıhhatinin şartlarını hatırlarsanız, şehir, cami, cemaat, vakit, imam ve hutbeden ibaretti ve hemen hepsi de gerek kurucu imamlar gerek tedvin dönemi ve gerekse geleneğin bu dönemlerdeki uygulamalar üzerine oturduğu zamanların arka plan şartlarını yansıtıyordu. Bu zaviyeden bakınca günümüz Batı dünyasında ya da diğer ifadesiyle gayri müslim ülkelerde ne şehir ne cami ne imam şartlarını özetini yaptığımız tartışmalar ekseninde ele almanın bir manası yoktur. Yani Cuma kılınacak şehir adını alacak ölçüde büyük bir yerleşim yeri olacak, umuma açık camilerde kılınacak, imam da devlet başkanının izin verdiği kişi olacak denilmemelidir. İçinde yaşadığımız sosyal, kültürel, ekonomik, dini hayat şartları bunları hayatın dışına atmış bulunmaktadır.
Diğer üç şart için ise, Cuma tabii ki vakti içinde kılınacaktır, cemaat ve hutbede de asgari şartlarla iktifa edilmelidir. Yani 3 kişilik bir topluluk hutbede de gündelik hayat içinde Müslümanların gerek dini gerekse hayatın tabii akışı içindeki diğer sorunları üzerinde nasihat, tavsiye, uyarı, açıklama ve bilgilendirme yeterli görülmelidir.
Sonuç itibariyle gayri müslim ülkelerde bütün Müslümanlar artık hukuk tarihinin konusu olmuş ne darü’l harb darü’l islam tartışmalarının arkasına sığınmalı ne hayatın tabii akışının devre dışı bıraktığı vücubunun ve sıhhatinin şartlarına takılmalı aksine ayet ve hadislerde belirtilen Cuma namazını 3 kişi ile bir fabrikanın malzeme deposunda dahi olsa kılma ve onun faziletlerinden istifade etmek için ellerinden gelen gayreti göstermelidir.
Muhtemel birtakım itirazları nazara alarak usul adına şu hatırlatmaları yapmak isterim: sonuç olarak ifade ettiğim kanaatler lafız-mana ilişkisine dayanan içtihadî beyanî, illet/sebep-hüküm ilişkisine dayanan içtihadî kıyasî ve maksat-hüküm ilişkisine dayanan içtihadî makasıdî kavramlarının anlam çerçevelerine sadık kalınarak ulaştığım kanaatlerdir. Zira bu üçü birbirlerinden ayrı olarak değerlendirilebilecek şeyler değil aksine yeni bir hükme ulaşırken birbirilerine destek veren ve birbirlerini tamamlayan şeylerdir.
Madem usule girdik, bir cümle daha ilave edeyim; cüz’i deliller -ki mesele gelenekte var olan ve üzerinde icmâ oluşan bir uygulama diyelim- İslam dininin küllî ve umumî maksatlarına aykırı olamaz. Dün dünün hayat şartlarına uygun olan ve nihayetinde asırlardır devam ederek gelenek haline gelen uygulama eğer bugün bugünün şartları içinde İslam’ın genel maksatlarına aykırı bir hale büründüyse, o gelenek elbette nazara alınmadan yeni içtihadî hükümlere konu olur ve olmak zorundadır. Ârife işaret kâfidir.
Batı ülkelerinde cuma namazı (1)
Gayrı Müslim ülkelerde Cuma Namazı (2)
Cumanın yükümlülük şartları (3)
Cuma’nın yükümlülük şartları (4)
Cuma namazının sıhhat şartları (5)
Cuma namazının sıhhatinin şartları (6)
[Ahmet Kurucan] 10.2.2020 [TR724]
“Dünya Müslümanları olarak binlerce temel problemlerimiz varken Cuma namazı da nereden çıktı?” diyenleriniz olabilir. Bakış açısına ve problem dediğimiz şeylerin insan zihnindeki sıralamasına göre değişir bu düşünce. Şu gerçek unutulmamalı; bugün gayri müslim dediğiniz ülkelerde daimî ya da geçici olarak yaşayan milyonlarca Müslüman var ve o Müslümanlardan bir kısmı Cuma namazı kılıp kılmama meselesini cevaplanması gereken bir soru ya da çözümlenmesi gereken bir sorun olarak görüyor. Neden soru ve sorun? İzahını geçtiğimiz 6 yazı içinde yapmaya çalıştığımız fıkıh kitaplarımız içinde yerini alan içtihadî bilgilerin hala geçerliliğine inanılmasından dolayı.
Evet, vücubunun ve sıhhatinin şartları diye iki ayrı ana başlıkta ele alınan bu üretilmiş beşerî bilgiler kimilerine göre hala geçerliliğini korumaktadır. Dolayısıyla 2020 yılında yaşadıkları ülkede o şartların tahakkuk etmediğini gören birçok insan “Cuma namazı kılmak farz değildir” şeklinde çıkarımlarda bulunmaktadır. Buna bir de “darü’l harb ve darü’l İslam” gibi hukuk ve siyaset tarihinin konusu olan kavramlar üzerinden açıklayanları da ilave edecek olursanız mesele Arapların
“Eş’ari’nin kesbi” dedikleri cinsten bir kördüğüm haline gelmekte ve işin içinden çıkılmaz bir noktaya sürüklenmektedir.
Amelî değerini, rasyonelliğini ve toplumsal hayatta karşılığını yitirmiş şartların hala geçerliliğini ileri sürmek söz konusu içtihadî bilgileri, beşerî düşünceleri dogmatizm ve fanatizm alanına çekmek manasını taşır. Geleneği oluşturmuş ve korumuştur bu bilgiler ve gelenek elbette ümmet için çok önemlidir. Ama bu önem geleneği putlaştırmayı beraberinde getirmemelidir. Geleneği değişen ve gelişen artlara rağmen aynen bugüne taşımaya çalışmak bedenen 2020’de, zihnen o belgilerin üretildiği hayat şartlarında yaşamak demektir ki bunun imkansızlığı ortadadır. Nitekim bu bağlamda gösterilen ısrarlar yeni nesillerinden dinden imandan kopmasını netice vermektedir.
Cuma namazı hem bireysel düzlemde Allah-kul ilişkini ihtiva etmesi hem de toplumsal boyutta Müslümanların bir araya gelmeleri, ortaklaşa gündemlerini müzakere etmeleri, cemaat olma şuuruna ulaşmaları, dini kimliklerini inşa etme ya da koruma altına almaları açısından müspet manada nice getirileri olan bir ibadettir. Benim uzun sayılabilecek bir yazı dizisi ile bu soruya cevap vermenin sebebi bir taraftan klasik fıkhî içtihatlar ekseninde var olan kafa karışıklığını gidermek diğer taraftan bireysel ve toplumsal eksendeki getirilerini yeniden vurgulamaktır.
Cuma namazı “Ey Müminler! Cuma (toplanma) günü namaza çağırıldığınız zaman derhal Allah’ı anmaya/namaza koşun, alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için alış-verişten daha hayırlıdır” ayeti ile Allah’ın Müslümanlara haftada bir defa olmak üzere kılmalarını emrettiği bir namazdır. Kadın-erkek, hür-köle, yetişkin-çocuk, mukim-yolcu, savaş-barış zamanı gibi hiçbir ayırımı yapmaksızın, usuldeki tabirle ifade edecek olursak hiçbir tahsis ve takyidin yer almadığı âmm ve mutlak olarak verilen bu emir Müslüman olan herkes için geçerlidir.
Hz. Peygamber’in gerek Cuma namazının önemi ve fazileti ile alakalı beyan buyurduğu hadisler gerekse ayetin inişinden vefatına kadar olan süreçteki uygulamaları söz konusu emrin ne kadar ehemmiyetli olduğu ve bunun ne kadar ciddiye alındığının bir göstergesi olarak değerlendirilmek zorundadır. Hadis ve ilmihal kitaplarının Cuma bahsinde onlarcasını bulabileceğimiz bu hadisleri tek tek burada sıralamanın gerekli olduğunu düşünmüyorum ama Cuma’nın ehemmiyetinden bahsettiğimiz bir yerde ister teşvik isterseniz zecr deyin, Allah Resulünün şu iki hadisini zikretmeden geçemeyeceğim. Şöyle der Nebiler Serveri (sas): “Allah önemsemediği için üç Cumayı terkeden kişinin kalbini mühürler.” (Ebu Davud, Salat,204; İ. Mace, İkametu’s-salat, 93; Tirmizi, Cuma, 7; Nesâî, Cuma,2) Diğer hadis ise şu: “Birtakım kimseler ya Cuma namazını terk etmekten vazgeçerler ya da Allah onların kalplerini mühürler ve artık onlar gafillerden olurlar.” (Müslim, Cuma,12; Nesâî, Cuma,2)
Bu iki ana kaynağı merkeze koyan gelenek Cuma gününü bir bayram havasında geçirmiştir. Cuma namazı öncesi gusül abdesti alma, güzel elbiseler giyme, temiz kokular sürünme, camiye erkenden gitme, fakir-fukaraya sadakalar dağıtma, ziyafetler verme gibi amellerle süslemişlerdir. Aslında benzer gelenek Yahudilerin Cumartesi günleri havralarında, Hıristiyanların Pazar günleri kiliselerinde icra ettikleri toplu ibadetlerinde de söz konusudur. Bu iki kesimin dindar olanlarının her şeye rağmen devam ettirdikleri bu geleneği, maalesef Müslümanlar olarak bizler büyük ölçüde hayatımızdan çıkartmış durumdayız. İster miladi takvime geçiş, ister büyük şehirlerin yapısı, ister ister gündelik hayatın hay-huyu içinde debelenme, isterseniz dini değerlerden ve bunu besleyen değerlerden zamanla uzaklaşma… Daha onlarca sebep sıralayabiliriz ama sonuç ortadadır. Bırakın gusül abdesti almayı, kokular sürünmeyi, temiz elbiseler giymeyi, camiye erkenden gitmeyi, Cuma namazına gitmeyen, gitse de hutbeyi bile dinlemeden iki rekât namazı kılar kılmaz hayata dönmeyi hedefleyen bir yığın vardır bugün. Kim bilir “Batı ülkelerinde Cuma namazı kılınır mı?” sorusunu sorduran da bu zihniyet ve uygulamadır.
Şimdi, geçtiğimiz haftalarda uzun uzadıya özetlemeye çalıştığımız ikili tasnif ve tasnif içinde yer alan maddeler üzerinden giderek sonuca ulaşabileceğimiz kanaatindeyim.
Müslüman olmak elbette Cuma namazı emrine muhatap olmanın olmazsa olmaz ilk şartıdır.
İkinci şart erkek olmak. Hz. Peygamberin kadın, çocuk, hasta, yolcu ve kendi döneminin sosyal gerçekliği içinde kölelere Cuma namazı için muafiyet getirdiği muhakkaktır. Bu muafiyette çocuk, hasta ve yolcu anlaşılabilir bir şeydir ama kadın ve köle üzerinde iki cümle ile durmak lazım. Ne kadın ne de köleye Cuma namazı muafiyetinin getirilmesi kölelik ve kadınlıkları itibariyle değil o günkü toplumsal hayat düzeni içindeki meşguliyetleri itibariyledir. Zaten adı üzerinde muafiyettir ve bu muafiyet bir sebebe binaen tanınmıştır. Dolayısıyla o sebebin olmadığı durumlarda muafiyetin ortadan kalkması ve işin aslına irca etmesi esastır. Nitekim Hz. Peygamber döneminde kadınların ve Efendileri izin verdiği ve iş durumları elverdiği sürece kölelerin Cuma namazına katıldıklarını biliyoruz.
O halde günümüz adına şunu söyleyebiliriz; Cuma namazını farz kılan ayetin gerek umumi ve mutlak oluşu gerekse muafiyet hakkını kullanmasını gerektirecek mazeretleri olmayan kadınların Cuma namazını kılmaları gerekir. Aksi bir yaklaşım Cuma namazının kadınlara farz olmadığı ve muafiyet hakkının kendilerine sırf kadın olarak yaratıldıkları için verildiği sonucunu doğurur ki günümüz dünyasında bu çıkarıma ilk defa kadınların kendisi isyan edecektir.
Meseleyi Hz. Peygamberin (sas) ayetlerde umumi ve mutlak olan zikredilen şeyleri tahsis ve takyid etme hakkının olup olmaması tartışması çerçevesinde ele almak da bana göre doğru değildir. Efendimizin bu hakkı olup olmadığı tartışmaları -teşri yetkisi- ayrı, bu hakkı bir sebebe binaen kullanıp kullanmaması ayrı tartışma ve müzakare konularıdır. Kadınlara Cuma namazının farz olup olmama meselesi ikinci kapsamda ele alınmalıdır ki şahsen ben bu kanatta olduğum için yukarıdaki çıkarımı yaptım.
Üçüncü şart hürriyet. Fıkıh kitaplarımıza hürriyet kölelik karşıtı olarak kullanılır. Dolayısıyla burada kast edilen de budur. Günümüz Batı dünyasında geçerli olmayan bu şart üzerinde durmanın ve bunu Cuma namazının bir şartı olarak ileri sürmenin bir manası yok. Bazılarının “çalıştığımız iş yerlerinde köle gibiyiz” demeleri onların köle olduğunu göstermez. Ama iş şartları itibariyle iş yerinin Cuma namazı için izin vermemesi Cuma namazını kılmamak için bir maharet elbette sayılabilir ama bu köle oldukları için değil, izin alamadıkları içindir.
Sıhhatinin şartlarını hatırlarsanız, şehir, cami, cemaat, vakit, imam ve hutbeden ibaretti ve hemen hepsi de gerek kurucu imamlar gerek tedvin dönemi ve gerekse geleneğin bu dönemlerdeki uygulamalar üzerine oturduğu zamanların arka plan şartlarını yansıtıyordu. Bu zaviyeden bakınca günümüz Batı dünyasında ya da diğer ifadesiyle gayri müslim ülkelerde ne şehir ne cami ne imam şartlarını özetini yaptığımız tartışmalar ekseninde ele almanın bir manası yoktur. Yani Cuma kılınacak şehir adını alacak ölçüde büyük bir yerleşim yeri olacak, umuma açık camilerde kılınacak, imam da devlet başkanının izin verdiği kişi olacak denilmemelidir. İçinde yaşadığımız sosyal, kültürel, ekonomik, dini hayat şartları bunları hayatın dışına atmış bulunmaktadır.
Diğer üç şart için ise, Cuma tabii ki vakti içinde kılınacaktır, cemaat ve hutbede de asgari şartlarla iktifa edilmelidir. Yani 3 kişilik bir topluluk hutbede de gündelik hayat içinde Müslümanların gerek dini gerekse hayatın tabii akışı içindeki diğer sorunları üzerinde nasihat, tavsiye, uyarı, açıklama ve bilgilendirme yeterli görülmelidir.
Sonuç itibariyle gayri müslim ülkelerde bütün Müslümanlar artık hukuk tarihinin konusu olmuş ne darü’l harb darü’l islam tartışmalarının arkasına sığınmalı ne hayatın tabii akışının devre dışı bıraktığı vücubunun ve sıhhatinin şartlarına takılmalı aksine ayet ve hadislerde belirtilen Cuma namazını 3 kişi ile bir fabrikanın malzeme deposunda dahi olsa kılma ve onun faziletlerinden istifade etmek için ellerinden gelen gayreti göstermelidir.
Muhtemel birtakım itirazları nazara alarak usul adına şu hatırlatmaları yapmak isterim: sonuç olarak ifade ettiğim kanaatler lafız-mana ilişkisine dayanan içtihadî beyanî, illet/sebep-hüküm ilişkisine dayanan içtihadî kıyasî ve maksat-hüküm ilişkisine dayanan içtihadî makasıdî kavramlarının anlam çerçevelerine sadık kalınarak ulaştığım kanaatlerdir. Zira bu üçü birbirlerinden ayrı olarak değerlendirilebilecek şeyler değil aksine yeni bir hükme ulaşırken birbirilerine destek veren ve birbirlerini tamamlayan şeylerdir.
Madem usule girdik, bir cümle daha ilave edeyim; cüz’i deliller -ki mesele gelenekte var olan ve üzerinde icmâ oluşan bir uygulama diyelim- İslam dininin küllî ve umumî maksatlarına aykırı olamaz. Dün dünün hayat şartlarına uygun olan ve nihayetinde asırlardır devam ederek gelenek haline gelen uygulama eğer bugün bugünün şartları içinde İslam’ın genel maksatlarına aykırı bir hale büründüyse, o gelenek elbette nazara alınmadan yeni içtihadî hükümlere konu olur ve olmak zorundadır. Ârife işaret kâfidir.
Batı ülkelerinde cuma namazı (1)
Gayrı Müslim ülkelerde Cuma Namazı (2)
Cumanın yükümlülük şartları (3)
Cuma’nın yükümlülük şartları (4)
Cuma namazının sıhhat şartları (5)
Cuma namazının sıhhatinin şartları (6)
[Ahmet Kurucan] 10.2.2020 [TR724]
Derdi derman zannetmek [M.Nedim Hazar]
Bahsedeceğim konuşma yeni değil. Yaklaşık 4 yıl önce yapılmış. ATO Congresium’da düzenlenen ‘HAK-İŞ 5. Uluslararası Kadın Emeği Buluşması’nda yapılmış.
Kürsüye gelen Hatice Güngör isimli kadın, yazdığı mektubu canlı olarak katılımcılara okuyor. Dinleyiciler arasında Tayyip Erdoğan ve Emine Hanım da var. Sunumu yapan hanımefendi bu program dışı konuşmayı Hak-İş Başkanı’nın onayıyla yaptıklarını belirttikten sonra kürsüye çağırıyor işçi Hatice Hanımı.
İşçi kıyafetleriyle kürsüye gelen Hatice Güngör oldukça duygusal bir konuşma yapıyor ve konuşmasını şu cümlelerle bitiriyor:
“Benim iki tane yavrum var. Bu yavrularıma herkes annelik yapabilir ama güzel yurduma, İslam’a, insanlığa herkes güzel hizmet edemez. Çok şükür hayalim gerçek oldu. Allah’ıma şükürler olsun ki mektubumu Rabbim sizlere doğrudan okumamı nasip etti.”
Salondakiler ile beraber Tayyip Erdoğan da duygulanıp ağlamaya başlıyor.
“Devam ediyor Hatice Hanım: “Sayın Cumhurbaşkanım sizi çok seviyor ve çok değer veriyoruz. Mektubumdaki duamı tekrar etmek istiyorum. Allah’ım Cumhurbaşkanımıza hayırlı, uzun ömür ver. Hizmetlerini tamamlamasını nasip et. Ülkemizin, insanlığın ve İslam âleminin ona ihtiyacı var. Şayet buna ömrü vefa etmeyecekse ve benim ömrüm var ise Rabbim lütfen benim ömrümü ona ver. Ömrüm size annenizin ak sütü gibi helal olsun…”
Problemin kendisini çözüm sanmak…
Doğu toplumlarında top yekûn ifsadın en önemli sebeplerinin başında geliyor sanırım.
Hastalığı şifanın kendisi olarak gören birine derman kâr eylemiyor ne yazık ki… 4 yıl önce yapılan bu konuşma için şöyle denebilir:
O vakit henüz 15 Temmuz gibi olaylar yaşanmamış, ülkenin tüm dikişleri henüz atmamıştı.
AKP ve Erdoğan iktidarı özellikle İslam âlemi için kendilerini bir rol model olarak sunmaya devam ediyordu.
Ama o köprünün altından çok sular aktı ve başta özgür dünya olmak üzere, Arap ve Ortadoğu toplumları dahi bu illüzyona artık kanmıyor.
Elazığ’da yaşanan deprem sonrası ortaya çıkan manzara hakkında çok şeyler yazıldı çizildi.
Enkaz altından çıkarılması gereken depremzedenin Erdoğan’ın gelişine denk getirilmesi için saat boyu bekletilmesi, Suriyeli gencin kahramanlaştırılması, deprem yardımlarını yaparken siyasi hareket edilmesi vesaire..
Havuzun kurgulu yaptığı haberlerin dışında pek çok depremzedenin meseleyi kadere havale edip, devlete ve Erdoğan’a duacı olması ülke insanının nasıl bir algı muhasarası altında olduğunun da en bariz göstergesiydi.
Deprem vergileri adı altında toplanan paranın nereye gittiğini sormanın hainlik sayıldığı, Kızılay’dan fışkıran pisliklerin görülmediği korkunç bir tablonun tam içindeyken, bu tablonun sorumlularını çözüm adresi olarak görmek sadece travma yaşamakla izah edilmez zannediyorum.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Başka bir video izledim az önce.
Yaşlı bir teyze…
Belli ki ciğeri yanmış.
Öz evladı sıkıntılardan dolayı kendisini ateşe verdi. Ve Maalesef vefat etti.
AKPliler olayı “Ucuz şov” olarak nitelerken acı anne konuşuyor:
“Oğlum çocuklarını bıraktı gitti kendi kendini yaktı.” Diyor ve ekliyor; “Parasızlıktan, açlıktan çocuğum gitti kendini yaktı. Paraları yoktu pulları yoktu, yiyecek ekmekleri yoktu. Boyacıydı iş bulamıyordu.”
Parasızlık, açlık, işsizlik…
Bu durumda olan bir toplum kimi suçlar sizce?
Anne acılı, annenin ciğeri yanıyor belli.
“3 çocuğu var. Onlara da biz bakacağız. Babası gitti ben bakacağım.” Diyor sonra.
Tam bu sırada kameranın dışından biri sufle veriyor yaşlı kadına: “Erdoğan Erdoğan…”
Ve yaşlı kadın devam ediyor:
“Ciğerim, Erdoğan’ım seni anlından öperim yavrum. Allah eksiltmeye seni, daima başımızda kalasın! Eğer bize yardım edersen çok memnun olurum..”
Görüntülerde olmayan ama sesi duyulan kişi, merhumun ablası Yıldız Ergüder…
O da kardeşinin geçim sıkıntısı yaşadığını ifade ediyor ve “iş bulamıyordu, en son 20 lira sigara parasını ben verdim!”
Tuhaf bir paradoks bu.
Öyle bir çıkışsızlık ve çaresizlik durumu ki, sorunun kendisine çözüm melcei olarak müracaat etmekten başka çıkış yolu görünmüyor.
Dikkat buyurun, devletten ya da yetkililerden değil, doğrudan Erdoğan ve saraydan yardım isteniyor. Çünkü birkaç senedir bu ülkede çözümün tek yolu olarak bu sistem işliyor. Şarkıcı kocasının telefonundan oyun aplikasyonunun silinmesi için de Erdoğan’a müracaat ediyor, hapis cezası almış mafya lideri ülkeden kaçmak için de…
Böylesi bir topluma kızmak mı lazım, acımak mı karar veremiyor insan!
[M.Nedim Hazar] 10.2.2020 [TR724]
Kürsüye gelen Hatice Güngör isimli kadın, yazdığı mektubu canlı olarak katılımcılara okuyor. Dinleyiciler arasında Tayyip Erdoğan ve Emine Hanım da var. Sunumu yapan hanımefendi bu program dışı konuşmayı Hak-İş Başkanı’nın onayıyla yaptıklarını belirttikten sonra kürsüye çağırıyor işçi Hatice Hanımı.
İşçi kıyafetleriyle kürsüye gelen Hatice Güngör oldukça duygusal bir konuşma yapıyor ve konuşmasını şu cümlelerle bitiriyor:
“Benim iki tane yavrum var. Bu yavrularıma herkes annelik yapabilir ama güzel yurduma, İslam’a, insanlığa herkes güzel hizmet edemez. Çok şükür hayalim gerçek oldu. Allah’ıma şükürler olsun ki mektubumu Rabbim sizlere doğrudan okumamı nasip etti.”
Salondakiler ile beraber Tayyip Erdoğan da duygulanıp ağlamaya başlıyor.
“Devam ediyor Hatice Hanım: “Sayın Cumhurbaşkanım sizi çok seviyor ve çok değer veriyoruz. Mektubumdaki duamı tekrar etmek istiyorum. Allah’ım Cumhurbaşkanımıza hayırlı, uzun ömür ver. Hizmetlerini tamamlamasını nasip et. Ülkemizin, insanlığın ve İslam âleminin ona ihtiyacı var. Şayet buna ömrü vefa etmeyecekse ve benim ömrüm var ise Rabbim lütfen benim ömrümü ona ver. Ömrüm size annenizin ak sütü gibi helal olsun…”
Problemin kendisini çözüm sanmak…
Doğu toplumlarında top yekûn ifsadın en önemli sebeplerinin başında geliyor sanırım.
Hastalığı şifanın kendisi olarak gören birine derman kâr eylemiyor ne yazık ki… 4 yıl önce yapılan bu konuşma için şöyle denebilir:
O vakit henüz 15 Temmuz gibi olaylar yaşanmamış, ülkenin tüm dikişleri henüz atmamıştı.
AKP ve Erdoğan iktidarı özellikle İslam âlemi için kendilerini bir rol model olarak sunmaya devam ediyordu.
Ama o köprünün altından çok sular aktı ve başta özgür dünya olmak üzere, Arap ve Ortadoğu toplumları dahi bu illüzyona artık kanmıyor.
Elazığ’da yaşanan deprem sonrası ortaya çıkan manzara hakkında çok şeyler yazıldı çizildi.
Enkaz altından çıkarılması gereken depremzedenin Erdoğan’ın gelişine denk getirilmesi için saat boyu bekletilmesi, Suriyeli gencin kahramanlaştırılması, deprem yardımlarını yaparken siyasi hareket edilmesi vesaire..
Havuzun kurgulu yaptığı haberlerin dışında pek çok depremzedenin meseleyi kadere havale edip, devlete ve Erdoğan’a duacı olması ülke insanının nasıl bir algı muhasarası altında olduğunun da en bariz göstergesiydi.
Deprem vergileri adı altında toplanan paranın nereye gittiğini sormanın hainlik sayıldığı, Kızılay’dan fışkıran pisliklerin görülmediği korkunç bir tablonun tam içindeyken, bu tablonun sorumlularını çözüm adresi olarak görmek sadece travma yaşamakla izah edilmez zannediyorum.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Başka bir video izledim az önce.
Yaşlı bir teyze…
Belli ki ciğeri yanmış.
Öz evladı sıkıntılardan dolayı kendisini ateşe verdi. Ve Maalesef vefat etti.
AKPliler olayı “Ucuz şov” olarak nitelerken acı anne konuşuyor:
“Oğlum çocuklarını bıraktı gitti kendi kendini yaktı.” Diyor ve ekliyor; “Parasızlıktan, açlıktan çocuğum gitti kendini yaktı. Paraları yoktu pulları yoktu, yiyecek ekmekleri yoktu. Boyacıydı iş bulamıyordu.”
Parasızlık, açlık, işsizlik…
Bu durumda olan bir toplum kimi suçlar sizce?
Anne acılı, annenin ciğeri yanıyor belli.
“3 çocuğu var. Onlara da biz bakacağız. Babası gitti ben bakacağım.” Diyor sonra.
Tam bu sırada kameranın dışından biri sufle veriyor yaşlı kadına: “Erdoğan Erdoğan…”
Ve yaşlı kadın devam ediyor:
“Ciğerim, Erdoğan’ım seni anlından öperim yavrum. Allah eksiltmeye seni, daima başımızda kalasın! Eğer bize yardım edersen çok memnun olurum..”
Görüntülerde olmayan ama sesi duyulan kişi, merhumun ablası Yıldız Ergüder…
O da kardeşinin geçim sıkıntısı yaşadığını ifade ediyor ve “iş bulamıyordu, en son 20 lira sigara parasını ben verdim!”
Tuhaf bir paradoks bu.
Öyle bir çıkışsızlık ve çaresizlik durumu ki, sorunun kendisine çözüm melcei olarak müracaat etmekten başka çıkış yolu görünmüyor.
Dikkat buyurun, devletten ya da yetkililerden değil, doğrudan Erdoğan ve saraydan yardım isteniyor. Çünkü birkaç senedir bu ülkede çözümün tek yolu olarak bu sistem işliyor. Şarkıcı kocasının telefonundan oyun aplikasyonunun silinmesi için de Erdoğan’a müracaat ediyor, hapis cezası almış mafya lideri ülkeden kaçmak için de…
Böylesi bir topluma kızmak mı lazım, acımak mı karar veremiyor insan!
[M.Nedim Hazar] 10.2.2020 [TR724]
Türkler hala millet mi? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Biliyorum, yazının başlığı oldukça provokatif. Ancak bu sorunun sorulması gerekiyor. Çünkü Türkiye toplumu bir arada yaşama iradesini yitirmiş görünüyor. Ortak sorunlara beraber çözüm bulmayı başaramıyor. Günümüz Türkiye’sinde herkesin üzerinde uzlaştığı ortak bir gelecek hedefinden bahsetmek son derece güç. Biz duygusu eridi. Birbirinde tahammül edememe durumu çok yaygın! Ötekileştirilenler arası ilişkiler durumu arz eden bir sosyoloji hâkim. Bu durumda artık “Türkler hala bir millet mi” sorusunu sormayacak mıyız?
Türkiye halkından bir ulus yaratma projesi başarısız oldu. Bunun teşhisini koymak, adını koymaktan daha önemli. Ulus inşası Cumhuriyet’ten önce başlamıştı. Osmanlı döneminin sonları yaklaşırken, Osmanlıcılık ve İslamcılık kaybeden ideolojiler oldu. Çünkü ön plana çıkardıkları kimlikleri tutmadı. Evet, İmparatorluk bakiyesine Osmanlı vatandaşlığı verildi, ama insanlar bu kimlik altında birleşemedi. Evet, Osmanlı bakiyesinin çok önemli bir bölümü Müslüman’dı. Ancak İslam kimliği Arapları, Boşnakları, Arnavutları, Kafkas Müslümanlarını ve diğer irili ufaklı Türk olmayan Müslüman grubu Osmanlı devleti içinde tutmayı başaramadı. 1900’lerin başında dağılmakta olan sadece İmparatorluk değildi. Halkı bir arada tutacak maya da kalmamıştı. Aydınlar, Saray, askeriye, ilmiye, tıbbiye, okumuş ne kadar kesim varsa hepsi milliyetçiliğe tutunmaya yönelecekti. Öyle de oldu.
1919’da Samsun’da başlayan Milli Mücadele, Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinin reddine dayanıyordu. Bunu açıktan söylemese de, Osmanlı kökleri ve İslam’la olan kültürel bağ sadece Türk milli mefkûresini halka daha çabuk kabul ettirmek için birer araç olarak kullanıldı. Elbette birincisi daha zayıf, ikincisi daha güçlüydü. Böylece başlangıçtan itibaren Müslümanlık milli Türk kimliğine eklemlendi. Ayrıca bunu yapmamın bir etnik mühendislikle de alakası vardı. Kürtlerin Türkiye’de tutulması için hem varlıklarının reddi, hem de İslam üzerinden aidiyet güçlendirmek zaruriydi. Özellikle Kurtuluş Savaşı başlarında bu strateji izlendi. Kürtlere muhtariyet veya en azından kültürel haklar vaat edildi. Dahası, zaten son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın devamı olan Büyük Millet Meclisi, bunu bir olağan durum olarak kabul etti.
İşler 1923’te Cumhuriyet’in ilanına kadar üç aşağı beş yukarı böyle devam etti. Böylece Kürtlerin Türkiye halkının esasını oluşturduğu tezi, Lozan’da sınırlar çizilirken de Batılı aktörlere karşı tez olarak sunuldu. Buna göre tüm Müslümanların Türkiye sınırlarında asli unsur olmaları ilkesine göre hareket edildi. Yüz yıllarca bunu uygulayan Osmanlı Millet Sistemi’ne aşina olan Batı, bunu fazla yadırgamadı. Böylece yeni Türkiye, Türk ve Kürt grupları bir araya getiren bir milli proje olarak doğdu. Fakat bu durum kalıcı olmadı.
1930’lara gelindiğinde etnik kafatasçı Türk millet inşası gündemdeydi. Türklerin beyaz ırktan uygarlık taşıyıcı bir millet olduğu tezi (Türk tarih tezi) kabul edildi. Kürtlerin Türk olduğu kabul edilmeye başlandı. Türkleştirmenin temelleri atıldı. 1917’de Ermenilerin yok edilmesi ilk etnik temizlikse, Rumların ve diğer azınlıkların yok edilmeleri veya sürülmeleri ikinci, Kürtlerin asimile edilmesi ise üçüncü etnik temizlik oldu. Böylece Anadolu’nun etnik homojenleştirilmesi resmi politika olarak uygulandı. 1990’lara kadar Kürtler asimile olmadılar. 2000’lerde etnik olarak Türklerden farklı oldukları Türkiye tarafından resmen kabul edilene kadar varlıkları ve dilleri reddedildi. 2000’lerde başlayan liberalleşme ve demokratik açılımlar, AB süreci ve onun Kopenhag Kriterleri, bu politikaları değiştirdi. Tıpkı vesayet düzeninin yıkılması gibi, tüm bunlar askeriyenin (kemik ulusalcı Kemalistlerin) devletten tasfiye edilmesiyle başarılmıştı. Kemalist ulusalcılar bu nedenle AB reformlarına daima karşı koydular. AB reformlarını AB’ye verilen taviz olarak algıladılar. Bunu tabanlarına bu şekilde gösterdiler. Bu nedenle özünde Batıcı ve seküler olan Kemalist taban, Batı’yı ve onun demokrasi standartlarını bir türlü benimseyemedi.
Böylece Türkler kendi aralarında bölündü.
Mütedeyyinler İslamcılaşarak Cumhuriyet’in seküler Batıcı milli kimliğine karşı oldular. Milli Nizam Partisi ve devamı, AKP’ye kadar hep bu felsefeyle var oldu. 2002-2013 yılları arasındaki AB reformları, kemik Kemalist ulusalcı kadroyu tasfiye etmek için AB’nin ipine sarıldı. Belki içlerinde bir bölüm bunu cidden gönülden arzu etti. Fakat çok önemli bir oranı AB sayesinde vesayetin bitmesi ve daha İslami bir Türkiye için çalıştı. Cemaat bu iki grubun ikisinden de etkilendi. Gülen Cemaati’nin bir bölümü AB standartlarını insan hak ve özgürlükleri bazında desteklerken, önemli bir bölümü devlette “müspet insan” oranı artsın diye İslamcı bir refleksle bu süreci destekledi. Bu ayrım, bir nevi Kemalistlerin AB sürecine yönelik şüphelerine zemin oluşturur nitelikteydi. Ortada bir kimlikler savaşı vardı. Herkes Türkiye’yi kendi istediği formata sokmaya çabalıyordu.
2000’lerde Türkiye ciddi bir kutuplaşma yaşadı. Yukarıdaki kimlikler birbirinden ayrıştı. Toplum laikler ve dindarlar, Türkler ve Kürtler, Sünniler ve Aleviler gibi keskin hatlarla bölünmüş oldu. Nasyonalistler, milliyetçiler (ülkücüler) ve ulusalcılar (Kemalist laik milliyetçiler) olarak bölündü. Nasyonalistler kendi aralarında bile nasıl bir Türklük sorusuna yanıt veremiyordu. 1980’lerden itibaren PKK ve Kürt siyasi hareketi Kürtlerin asimilasyonunu başarısız çıkarmıştı. Böylece yukarıdaki bölünmelere bir de coğrafi kırılma hattı eklendi. Güneydoğu Anadolu bir OHAL bölgesi oldu. Kürtlerin kimlikleri betonlaştı. Türklerden tümden ayrıldı.
Osmanlı sonunda birleştirilmeye çalışılan halk artık parçalara ayrılmıştı. Türkler kendi aralarında seküler-İslamcı, Sünni-Alevi olarak ayrışırken, Kürtler de kendi aralarında aynı fay hatlarında bölündü. Buna her iki halkın da kentsel-kırsal bölünmesi eklendi. Üzerine sınıfsal farklılıkları da eklediğinizde, santrifüj etkisi kat be kat artmış oluyordu. Zaten yapay bir kimlik olan Türklük, böylece tüm ülke sathını kapsamayan, kendi içinde ufak parçalara ayrışan, birleştirici olma özelliğini tümden yitiren bir kimlik haline dönüştü. Etnik Türkler de kendi kökenlerini sorgulamaya başladı. Liberal Türkler Kürtlerin kimliksel haklarını savunurken, Ülkücüler bunu bir ihanet olarak görüyordu. Ayrışmalar çatışma potansiyeli üretmeye gebeydi.
AKP’nin 17 Aralık’ta suçüstü yapılmasıyla beraber, bu ayrışma hatlarına Cemaat de eklendi. Böylece İslami köklerden gelen ve geneli Türk olan bu hareket de mozaikten kanırtılarak kopartıldı. Kürt politikalarında 1990’ların gerisine dönen yeni politikalar, Kürtlerin artık Türkiye siyaseti içinde ortak çözüm bulma tezlerinden iyice uzaklaşmasına neden oldu. Radikalleşme ve otoriterleşme toplumsal fay hatlarını devamlı rahatsız etti. Var olan yaraları kaşıdı. Ortak kimlik gittikçe azaldı. Tutkal etkisi bitti. Devletin laçka olmasıyla beraber, Türk kimliğinde çok mühim ve işlevsel bir kurum da işlevini yerine getiremez olunca, ipler koptu.
Bugün Türkler (Cumhuriyet’in projesi olarak) aralarında birlik olmayan bir halk görünümünde, fiziksel olarak aynı topraklarda var olsalar da kendi aralarında asla bir “millet” görünümünde değildir. Aralarında ciddi husumetler olan ve beraber yaşamak zorunda olan yapay bir topluluklar bileşkesi olarak görünmekteler. Paralel toplumlar ortaya çıktı. Hâkim birleştirici değerler minimuma indi. Bu çok ciddi bir sorundur. Rejim bunu tetiklemiş ve kronikleştirmiş de olsa, bu iş rejimle bitecek bir mesele değildir artık.
Türkiye’de ortak bir millet oluşturma (millet inşası) süreci başarısız olmuştur.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.2.2020 [TR724]
Türkiye halkından bir ulus yaratma projesi başarısız oldu. Bunun teşhisini koymak, adını koymaktan daha önemli. Ulus inşası Cumhuriyet’ten önce başlamıştı. Osmanlı döneminin sonları yaklaşırken, Osmanlıcılık ve İslamcılık kaybeden ideolojiler oldu. Çünkü ön plana çıkardıkları kimlikleri tutmadı. Evet, İmparatorluk bakiyesine Osmanlı vatandaşlığı verildi, ama insanlar bu kimlik altında birleşemedi. Evet, Osmanlı bakiyesinin çok önemli bir bölümü Müslüman’dı. Ancak İslam kimliği Arapları, Boşnakları, Arnavutları, Kafkas Müslümanlarını ve diğer irili ufaklı Türk olmayan Müslüman grubu Osmanlı devleti içinde tutmayı başaramadı. 1900’lerin başında dağılmakta olan sadece İmparatorluk değildi. Halkı bir arada tutacak maya da kalmamıştı. Aydınlar, Saray, askeriye, ilmiye, tıbbiye, okumuş ne kadar kesim varsa hepsi milliyetçiliğe tutunmaya yönelecekti. Öyle de oldu.
1919’da Samsun’da başlayan Milli Mücadele, Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinin reddine dayanıyordu. Bunu açıktan söylemese de, Osmanlı kökleri ve İslam’la olan kültürel bağ sadece Türk milli mefkûresini halka daha çabuk kabul ettirmek için birer araç olarak kullanıldı. Elbette birincisi daha zayıf, ikincisi daha güçlüydü. Böylece başlangıçtan itibaren Müslümanlık milli Türk kimliğine eklemlendi. Ayrıca bunu yapmamın bir etnik mühendislikle de alakası vardı. Kürtlerin Türkiye’de tutulması için hem varlıklarının reddi, hem de İslam üzerinden aidiyet güçlendirmek zaruriydi. Özellikle Kurtuluş Savaşı başlarında bu strateji izlendi. Kürtlere muhtariyet veya en azından kültürel haklar vaat edildi. Dahası, zaten son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın devamı olan Büyük Millet Meclisi, bunu bir olağan durum olarak kabul etti.
İşler 1923’te Cumhuriyet’in ilanına kadar üç aşağı beş yukarı böyle devam etti. Böylece Kürtlerin Türkiye halkının esasını oluşturduğu tezi, Lozan’da sınırlar çizilirken de Batılı aktörlere karşı tez olarak sunuldu. Buna göre tüm Müslümanların Türkiye sınırlarında asli unsur olmaları ilkesine göre hareket edildi. Yüz yıllarca bunu uygulayan Osmanlı Millet Sistemi’ne aşina olan Batı, bunu fazla yadırgamadı. Böylece yeni Türkiye, Türk ve Kürt grupları bir araya getiren bir milli proje olarak doğdu. Fakat bu durum kalıcı olmadı.
1930’lara gelindiğinde etnik kafatasçı Türk millet inşası gündemdeydi. Türklerin beyaz ırktan uygarlık taşıyıcı bir millet olduğu tezi (Türk tarih tezi) kabul edildi. Kürtlerin Türk olduğu kabul edilmeye başlandı. Türkleştirmenin temelleri atıldı. 1917’de Ermenilerin yok edilmesi ilk etnik temizlikse, Rumların ve diğer azınlıkların yok edilmeleri veya sürülmeleri ikinci, Kürtlerin asimile edilmesi ise üçüncü etnik temizlik oldu. Böylece Anadolu’nun etnik homojenleştirilmesi resmi politika olarak uygulandı. 1990’lara kadar Kürtler asimile olmadılar. 2000’lerde etnik olarak Türklerden farklı oldukları Türkiye tarafından resmen kabul edilene kadar varlıkları ve dilleri reddedildi. 2000’lerde başlayan liberalleşme ve demokratik açılımlar, AB süreci ve onun Kopenhag Kriterleri, bu politikaları değiştirdi. Tıpkı vesayet düzeninin yıkılması gibi, tüm bunlar askeriyenin (kemik ulusalcı Kemalistlerin) devletten tasfiye edilmesiyle başarılmıştı. Kemalist ulusalcılar bu nedenle AB reformlarına daima karşı koydular. AB reformlarını AB’ye verilen taviz olarak algıladılar. Bunu tabanlarına bu şekilde gösterdiler. Bu nedenle özünde Batıcı ve seküler olan Kemalist taban, Batı’yı ve onun demokrasi standartlarını bir türlü benimseyemedi.
Böylece Türkler kendi aralarında bölündü.
Mütedeyyinler İslamcılaşarak Cumhuriyet’in seküler Batıcı milli kimliğine karşı oldular. Milli Nizam Partisi ve devamı, AKP’ye kadar hep bu felsefeyle var oldu. 2002-2013 yılları arasındaki AB reformları, kemik Kemalist ulusalcı kadroyu tasfiye etmek için AB’nin ipine sarıldı. Belki içlerinde bir bölüm bunu cidden gönülden arzu etti. Fakat çok önemli bir oranı AB sayesinde vesayetin bitmesi ve daha İslami bir Türkiye için çalıştı. Cemaat bu iki grubun ikisinden de etkilendi. Gülen Cemaati’nin bir bölümü AB standartlarını insan hak ve özgürlükleri bazında desteklerken, önemli bir bölümü devlette “müspet insan” oranı artsın diye İslamcı bir refleksle bu süreci destekledi. Bu ayrım, bir nevi Kemalistlerin AB sürecine yönelik şüphelerine zemin oluşturur nitelikteydi. Ortada bir kimlikler savaşı vardı. Herkes Türkiye’yi kendi istediği formata sokmaya çabalıyordu.
2000’lerde Türkiye ciddi bir kutuplaşma yaşadı. Yukarıdaki kimlikler birbirinden ayrıştı. Toplum laikler ve dindarlar, Türkler ve Kürtler, Sünniler ve Aleviler gibi keskin hatlarla bölünmüş oldu. Nasyonalistler, milliyetçiler (ülkücüler) ve ulusalcılar (Kemalist laik milliyetçiler) olarak bölündü. Nasyonalistler kendi aralarında bile nasıl bir Türklük sorusuna yanıt veremiyordu. 1980’lerden itibaren PKK ve Kürt siyasi hareketi Kürtlerin asimilasyonunu başarısız çıkarmıştı. Böylece yukarıdaki bölünmelere bir de coğrafi kırılma hattı eklendi. Güneydoğu Anadolu bir OHAL bölgesi oldu. Kürtlerin kimlikleri betonlaştı. Türklerden tümden ayrıldı.
Osmanlı sonunda birleştirilmeye çalışılan halk artık parçalara ayrılmıştı. Türkler kendi aralarında seküler-İslamcı, Sünni-Alevi olarak ayrışırken, Kürtler de kendi aralarında aynı fay hatlarında bölündü. Buna her iki halkın da kentsel-kırsal bölünmesi eklendi. Üzerine sınıfsal farklılıkları da eklediğinizde, santrifüj etkisi kat be kat artmış oluyordu. Zaten yapay bir kimlik olan Türklük, böylece tüm ülke sathını kapsamayan, kendi içinde ufak parçalara ayrışan, birleştirici olma özelliğini tümden yitiren bir kimlik haline dönüştü. Etnik Türkler de kendi kökenlerini sorgulamaya başladı. Liberal Türkler Kürtlerin kimliksel haklarını savunurken, Ülkücüler bunu bir ihanet olarak görüyordu. Ayrışmalar çatışma potansiyeli üretmeye gebeydi.
AKP’nin 17 Aralık’ta suçüstü yapılmasıyla beraber, bu ayrışma hatlarına Cemaat de eklendi. Böylece İslami köklerden gelen ve geneli Türk olan bu hareket de mozaikten kanırtılarak kopartıldı. Kürt politikalarında 1990’ların gerisine dönen yeni politikalar, Kürtlerin artık Türkiye siyaseti içinde ortak çözüm bulma tezlerinden iyice uzaklaşmasına neden oldu. Radikalleşme ve otoriterleşme toplumsal fay hatlarını devamlı rahatsız etti. Var olan yaraları kaşıdı. Ortak kimlik gittikçe azaldı. Tutkal etkisi bitti. Devletin laçka olmasıyla beraber, Türk kimliğinde çok mühim ve işlevsel bir kurum da işlevini yerine getiremez olunca, ipler koptu.
Bugün Türkler (Cumhuriyet’in projesi olarak) aralarında birlik olmayan bir halk görünümünde, fiziksel olarak aynı topraklarda var olsalar da kendi aralarında asla bir “millet” görünümünde değildir. Aralarında ciddi husumetler olan ve beraber yaşamak zorunda olan yapay bir topluluklar bileşkesi olarak görünmekteler. Paralel toplumlar ortaya çıktı. Hâkim birleştirici değerler minimuma indi. Bu çok ciddi bir sorundur. Rejim bunu tetiklemiş ve kronikleştirmiş de olsa, bu iş rejimle bitecek bir mesele değildir artık.
Türkiye’de ortak bir millet oluşturma (millet inşası) süreci başarısız olmuştur.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Erdoğan- Başbuğ geriliminden Armageddon çıkar mı? [Bülent Korucu]
Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un laf arasında söylediği iki cümle yapay bir fırtınaya sebep oldu. Her iki tarafın da Başbuğ’a -teşbihte hata olmasın- mayın eşeği muamelesi çektiğini düşünüyorum. O da bunun farkında ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın şutunu, göğsünde yumuşattı, yaklaşık 12 saat bekleyip etrafı gözledi, sonra cevapladı. Ergenekon yeni bir kalkışmayla ortaklığı bozup savaş açacaksa bunu Başbuğ üzerinden yapmalarını mümkün görmüyorum. Çünkü ona güvenmiyorlar.
Başbuğ kendisi ve başkalarının defalarca dile getirdiği bir iddiayı yine dengeci üslubuyla geveledi; ‘FETÖ’ öcüsünün siyasi ayağının AKP’de olduğunu ileri sürdü ve delil olarak da 2009’da çıkan bir kanunu gösterdi. Kanun önünde eşitlik, doğal yargıçlık ve mahkemelerin bağımsızlığı gibi temel ilkeleri çiğneyen imtiyazı, TBMM askerlerin elinden o tarihte almıştı. Başbuğ, bütün demokratikleşme taraftarlarının desteklediği düzenlemeyi de pek çok iyi şey gibi Cemaate havale etmiş oldu.
Konuşmadan tam altı gün sonra AKP Genel Başkanı Erdoğan, Başbuğ’u hedef aldı. Parti Grup toplantısında sarf edilmişti yani ayaküstü ağızdan kaçırılmış sözler değildi bunlar. Meclisi, milli iradeyi tehdit etmekle suçladığı eski komutana şöyle çıkıştı: “Parlamentonun hukukunu, hep beraber korumamız lazım. Bu, boru göstermeye benzemez. Parlamentonun hukuku boruyla sindirilemez. Emekli bir askerin peşine düşenler herhalde kendi geçmişlerinden utanıyorlar. Aksi halde böyle bir yanlışın içine düşmezlerdi”.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Erdoğan milletvekillerine “Bu düzenlemeyi bahane ederek Meclis’i itham altında bırakmıştır. Kendisini iyi tanırım. Hepiniz süratle dava açmalısınız” talimatıyla ev ödevi de verdi. Beklendiği üzre ‘Pavlov’un köpekleri’ suç duyurusu sırasına girdi. Oysa Erdoğan’ın herhangi birini içeri attırmak için suç duyurusuna ihtiyacı yok. Selahattin Demirtaş’tan Osman Kavala’ya, Mustafa Ünal’dan Can Dündar’a kadar binlerce şahit var. Kaldı ki daha dört ay önce Anayasa Mahkemesi’nin yargılama talebine ‘hayır’ cevabı verdi. Adama sormazları mı ‘madem boru değildi neden gereğini yapmadın?’ Ayrıca çıkardıkları kanun sadece kuvvet komutanları ve genelkurmay başkanına dokunulmazlık getirdiği halde birlikte yargılandığı 18 kişi de yararlandı. Bu da aslında Başbuğ’u korumaya dönük bir adım, zira ilk yargılamada maiyetinde çalışan askerler onun bilgisi ve emrini ifşa etmişlerdi. Onların mahkemeye çıkması reddedilemeyen delillerin ortaya saçılması demekti.
Bu taktik çatışmadan ‘Kıyameti koparacak Armageddon Savaşı’nın kıvılcımını gören arkadaşlara üzülerek katılamayacağım. Öncelikle Başbuğ’u Kağıttan Kaplan olarak gördüğümü şuraya tekrar bırakayım. (https://www.tr724.com/kagittan-kaplan-ilker-basbug-metamorfoz-portreler/ ) AKP Lideri’nin çıkışından sonra kullandığı korkaklık sınırında özenli dil dikkat çekiciydi. Sopayı Erdoğan’dan yiyip tepkiyi Abdullah Gül’e göstermesinin başka izahı yok. Şike yasası gibi pek çok olayda Gül’ü paspasa çeviren Erdoğan’ın adı geçen kanunla ilgili bunu yapmasını engelleyen ne vardı?
Erdoğan’ı 2010 öncesi süreçte devirmek isteyen yapı, Başbuğ’a güvenmiyor. Ona taktıkları ‘kariyerist’ tanımlamasının Türkçesi koltuk düşkünü. Hem Genelkurmay Başkanlığına giden süreçte hem de görevdeyken tamamen egoistçe davrandığını düşünüyorlar. Darbe yapamadın bari istifa et baskısı görmüş ve direnmişti. Fikret Bila, Gül-Erdoğan-Başbuğ zirvesinden sonra yaptığı mülakatta sormuş ‘söz konusu değil’ cevabı almıştı. Halefi Işık Koşaner istifa etmişti ama Necdet Özel’in sivil otoritenin yanında durması sayesinde operasyon hedefine ulaşmamıştı. Başbuğ istifa etseydi sonuç farklı olabilirdi zira konjonktür ve arkasından gelen komutan buna müsaitti.
Tekrar edeyim, Ergenekon ortaklığı bozup savaş açacaksa bence Başbuğ üzerinden yapmaz. Sadece Erdoğan’ın gücünü ve koalisyonu bozma ihtimalini test ediyorlar. Aynı şeyi AKP Lideri için de söyleyebiliriz. İki taraf da elenselerle birbirini sınıyor. Ayrıca ikisi de tabanlarına bu ortaklıktan kaynaklanan hoşnutsuzluğu görmezden gelmediği mesajı veriyor. Yabana atılmaması gereken bir ihtimal de danışıklı dövüş; böylece hem sazanları toplamak hem de fay hatlarında birikmiş enerjiyi açığa çıkarmak istiyor olabilirler.
Bunlarda entrika bitmez, dikkatli olmakta fayda var.
[Bülent Korucu] 10.2.2020 [TR724]
Başbuğ kendisi ve başkalarının defalarca dile getirdiği bir iddiayı yine dengeci üslubuyla geveledi; ‘FETÖ’ öcüsünün siyasi ayağının AKP’de olduğunu ileri sürdü ve delil olarak da 2009’da çıkan bir kanunu gösterdi. Kanun önünde eşitlik, doğal yargıçlık ve mahkemelerin bağımsızlığı gibi temel ilkeleri çiğneyen imtiyazı, TBMM askerlerin elinden o tarihte almıştı. Başbuğ, bütün demokratikleşme taraftarlarının desteklediği düzenlemeyi de pek çok iyi şey gibi Cemaate havale etmiş oldu.
Konuşmadan tam altı gün sonra AKP Genel Başkanı Erdoğan, Başbuğ’u hedef aldı. Parti Grup toplantısında sarf edilmişti yani ayaküstü ağızdan kaçırılmış sözler değildi bunlar. Meclisi, milli iradeyi tehdit etmekle suçladığı eski komutana şöyle çıkıştı: “Parlamentonun hukukunu, hep beraber korumamız lazım. Bu, boru göstermeye benzemez. Parlamentonun hukuku boruyla sindirilemez. Emekli bir askerin peşine düşenler herhalde kendi geçmişlerinden utanıyorlar. Aksi halde böyle bir yanlışın içine düşmezlerdi”.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Erdoğan milletvekillerine “Bu düzenlemeyi bahane ederek Meclis’i itham altında bırakmıştır. Kendisini iyi tanırım. Hepiniz süratle dava açmalısınız” talimatıyla ev ödevi de verdi. Beklendiği üzre ‘Pavlov’un köpekleri’ suç duyurusu sırasına girdi. Oysa Erdoğan’ın herhangi birini içeri attırmak için suç duyurusuna ihtiyacı yok. Selahattin Demirtaş’tan Osman Kavala’ya, Mustafa Ünal’dan Can Dündar’a kadar binlerce şahit var. Kaldı ki daha dört ay önce Anayasa Mahkemesi’nin yargılama talebine ‘hayır’ cevabı verdi. Adama sormazları mı ‘madem boru değildi neden gereğini yapmadın?’ Ayrıca çıkardıkları kanun sadece kuvvet komutanları ve genelkurmay başkanına dokunulmazlık getirdiği halde birlikte yargılandığı 18 kişi de yararlandı. Bu da aslında Başbuğ’u korumaya dönük bir adım, zira ilk yargılamada maiyetinde çalışan askerler onun bilgisi ve emrini ifşa etmişlerdi. Onların mahkemeye çıkması reddedilemeyen delillerin ortaya saçılması demekti.
Bu taktik çatışmadan ‘Kıyameti koparacak Armageddon Savaşı’nın kıvılcımını gören arkadaşlara üzülerek katılamayacağım. Öncelikle Başbuğ’u Kağıttan Kaplan olarak gördüğümü şuraya tekrar bırakayım. (https://www.tr724.com/kagittan-kaplan-ilker-basbug-metamorfoz-portreler/ ) AKP Lideri’nin çıkışından sonra kullandığı korkaklık sınırında özenli dil dikkat çekiciydi. Sopayı Erdoğan’dan yiyip tepkiyi Abdullah Gül’e göstermesinin başka izahı yok. Şike yasası gibi pek çok olayda Gül’ü paspasa çeviren Erdoğan’ın adı geçen kanunla ilgili bunu yapmasını engelleyen ne vardı?
Erdoğan’ı 2010 öncesi süreçte devirmek isteyen yapı, Başbuğ’a güvenmiyor. Ona taktıkları ‘kariyerist’ tanımlamasının Türkçesi koltuk düşkünü. Hem Genelkurmay Başkanlığına giden süreçte hem de görevdeyken tamamen egoistçe davrandığını düşünüyorlar. Darbe yapamadın bari istifa et baskısı görmüş ve direnmişti. Fikret Bila, Gül-Erdoğan-Başbuğ zirvesinden sonra yaptığı mülakatta sormuş ‘söz konusu değil’ cevabı almıştı. Halefi Işık Koşaner istifa etmişti ama Necdet Özel’in sivil otoritenin yanında durması sayesinde operasyon hedefine ulaşmamıştı. Başbuğ istifa etseydi sonuç farklı olabilirdi zira konjonktür ve arkasından gelen komutan buna müsaitti.
Tekrar edeyim, Ergenekon ortaklığı bozup savaş açacaksa bence Başbuğ üzerinden yapmaz. Sadece Erdoğan’ın gücünü ve koalisyonu bozma ihtimalini test ediyorlar. Aynı şeyi AKP Lideri için de söyleyebiliriz. İki taraf da elenselerle birbirini sınıyor. Ayrıca ikisi de tabanlarına bu ortaklıktan kaynaklanan hoşnutsuzluğu görmezden gelmediği mesajı veriyor. Yabana atılmaması gereken bir ihtimal de danışıklı dövüş; böylece hem sazanları toplamak hem de fay hatlarında birikmiş enerjiyi açığa çıkarmak istiyor olabilirler.
Bunlarda entrika bitmez, dikkatli olmakta fayda var.
[Bülent Korucu] 10.2.2020 [TR724]
Ergenekon bir melek değildi yavrum [Alper Ender Fırat]
Hırsız zalimlerle, darbeci zalimlerin arasına kara kedi girince iki taraf da geçmişini hatırlamaya başladı. Hani demans yaşayan iki insanın ara ara geçmişten sahneler hatırlaması gibi ‘ama siz de şöyle yaptınız siz de böyle yaptınız’ diye konuşmaya başladılar.
Hem iktidarı hem muhalefeti hem de muhalifmiş gibi görünenleri dinleyince insan Türkiye coğrafyasında hayatın 15 Temmuz günü başladığını ve daha önce hiçbir şeyin yaşanmadığını düşünüyor. Cemaat haricindekiler de mutlak iyilik üzerine yaşayıp giden, insanlığın sadece ve sadece mutluğu için çalışan sevgi kelebekleriydi.
Sabah akşam bu millet için güzel şeyler düşünen Veli Küçükler, Alpaslan Aslanlar, Kemal Kerinçsizler, Hurşit Tolonlar, Şener Eruygurlar, Ali Kaya gibi iyi çocukları, iyilik araçları beyaz Toroslardan indiren Fetö hapse attırmıştı. Bereket milletin iyiliği için devlet Hazinesini evine taşıyan Recep T. Erdoğan bu iyi çocukların yardımına koşmuş hapisten kurtarmıştı. Hapisten çıktıktan sonra iyiliklere kaldıkları yerden devam eden bu yüreği sevgi dolu insanlar, binlerce insanın toprakla buluşmasına büyük bir özveriyle aracılık etmişti.
Bugün Türk siyasetinde ve medyasında söylenenlere inanacak olsam ülkedeki bu iki şer şebekenin analarından yeni doğmuş kadar günahsız olduğu zannına kapılacağım.
Herkes daha 5-6 yıl önceki Türkiye’yi hemencecik unuttu.
Haram servetin tadıyla mest olan İslamcı güruh on yıllar boyunca kendilerini üniversitelere almayan, devlette görev almasını engelleyen, sırtından sopayı eksik etmeyen derin şebekeyle ‘kan kardeşi’ oldu. Hafızalarından 28 Şubat’ı sildiler, iki binli yılların MGK’larının hepsini unuttular, askerlerin gazete manşetlerinden ettiği tehditlerin, hakaretlerin hiçbiri belleklerinde yok.
2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yargıda ve Mecliste yapılanlar da umurlarında olmadığı gibi o günlerin baş aktörleriyle sıkı dost oldular. Doğu Perinçek, Devlet Bahçeli, Metin Feyzioğlu, Nedim Şener ve bilimum Ergenekon tayfası en yakın müttefikleri haline geldi de ‘bunlar niye bizi cansiparene savunuyor?’ diye kimse sormuyor.
Sormuyorlardı demek daha doğru. Şimdi çok parayla format attıkları hafızaları ara ara eskiyi hatırlar oldu.
Çok çabuk unuttular ‘su uyur düşman uyumaz’ı…
Bu şer ittifakının ilanihaye devam etmesi mümkün değil. Çünkü Ergenekon şebekesi için Erdoğan sadece bir koçbaşı.
Bu koçbaşı ile hem toplumun daha önce gıdım gıdım elde ettiği bütün insani hakları tekrar devlete devşiriyorlar hem de Hizmet hareketine yaptığının aynısını diğer dini yapılara da yapmayı hedefliyorlar.
28 Şubat ve diğer zamanlarda bizzat yaptıklarında toplumsal dirençle karşılaştıklarından dolayı bu kez Erdoğan eliyle yapıyorlar.
Gerçekte Ergenekon kontrolünde muhalifmiş gibi olanların bu ülkeye adalet ve liyakat üzerinden bir sistem kuralım, bireylerin inançları kimseyi ilgilendirmez gibi bir dertleri yok. Sürekli tekrar ettikleri şey falanların filanların kökünü kazıyalım. 28 Şubatta yapmak istediklerinden farklı hiçbir şey söylemiyorlar aslında. Sadece yöntem olarak Erdoğan üzerinden bunu yapalım noktasındaydılar.
Ancak şer ittifakta süre doldu.
Hem uluslararası dengeler değişti, hem de Ergenekon’un Recep T. Erdoğan’dan daha fazla istifade etmesi mümkün görünmüyor. Kısacası kullanım süresi doldu.
Ergenekon; bugüne kadar yola çıktığı müttefiklerinin istisnasız hepsini satan Erdoğan’ın kendilerini de satacağını ve kurtulmak için hamle yapacağını biliyor. Sanırım Erdoğan da Ergenekon’un gerçekte dini olan her şeyden nefret ettiğini, cemaatler konusunda yeterince verim alamadığında da kendisine ve AKP’ye operasyon çekeceğinin farkında.
Biraz önce dediğim gibi asıl dünya dengelerinin değişmesi bu evliliği çok zora soktu. Erdoğan’ın en büyük kabusu olan kişisel mal varlığının araştırılması ve nihayetinde yurt dışında bunlara el konulması riski onu ABD’ye tam yanaştırdı. Şu anda ABD’ye karşı gassalın elinde meyyit gibi. Bu yüzden Rusya ile köprüleri attı. Rusya’nın buna yurt içinde de bir operasyon çekmemesi için bir sebep yok artık.
Bu yüzden şer evliliğin böyle devam edebilmesi artık mümkün değil.
AKP güruhunda ‘Ergenekon bir melek değildi yavrum’ tarzında sözleri bu aralar daha sık duyacağız.
[Alper Ender Fırat] 10.2.2020 [TR724]
Hem iktidarı hem muhalefeti hem de muhalifmiş gibi görünenleri dinleyince insan Türkiye coğrafyasında hayatın 15 Temmuz günü başladığını ve daha önce hiçbir şeyin yaşanmadığını düşünüyor. Cemaat haricindekiler de mutlak iyilik üzerine yaşayıp giden, insanlığın sadece ve sadece mutluğu için çalışan sevgi kelebekleriydi.
Sabah akşam bu millet için güzel şeyler düşünen Veli Küçükler, Alpaslan Aslanlar, Kemal Kerinçsizler, Hurşit Tolonlar, Şener Eruygurlar, Ali Kaya gibi iyi çocukları, iyilik araçları beyaz Toroslardan indiren Fetö hapse attırmıştı. Bereket milletin iyiliği için devlet Hazinesini evine taşıyan Recep T. Erdoğan bu iyi çocukların yardımına koşmuş hapisten kurtarmıştı. Hapisten çıktıktan sonra iyiliklere kaldıkları yerden devam eden bu yüreği sevgi dolu insanlar, binlerce insanın toprakla buluşmasına büyük bir özveriyle aracılık etmişti.
Bugün Türk siyasetinde ve medyasında söylenenlere inanacak olsam ülkedeki bu iki şer şebekenin analarından yeni doğmuş kadar günahsız olduğu zannına kapılacağım.
Herkes daha 5-6 yıl önceki Türkiye’yi hemencecik unuttu.
Haram servetin tadıyla mest olan İslamcı güruh on yıllar boyunca kendilerini üniversitelere almayan, devlette görev almasını engelleyen, sırtından sopayı eksik etmeyen derin şebekeyle ‘kan kardeşi’ oldu. Hafızalarından 28 Şubat’ı sildiler, iki binli yılların MGK’larının hepsini unuttular, askerlerin gazete manşetlerinden ettiği tehditlerin, hakaretlerin hiçbiri belleklerinde yok.
2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yargıda ve Mecliste yapılanlar da umurlarında olmadığı gibi o günlerin baş aktörleriyle sıkı dost oldular. Doğu Perinçek, Devlet Bahçeli, Metin Feyzioğlu, Nedim Şener ve bilimum Ergenekon tayfası en yakın müttefikleri haline geldi de ‘bunlar niye bizi cansiparene savunuyor?’ diye kimse sormuyor.
Sormuyorlardı demek daha doğru. Şimdi çok parayla format attıkları hafızaları ara ara eskiyi hatırlar oldu.
Çok çabuk unuttular ‘su uyur düşman uyumaz’ı…
Bu şer ittifakının ilanihaye devam etmesi mümkün değil. Çünkü Ergenekon şebekesi için Erdoğan sadece bir koçbaşı.
Bu koçbaşı ile hem toplumun daha önce gıdım gıdım elde ettiği bütün insani hakları tekrar devlete devşiriyorlar hem de Hizmet hareketine yaptığının aynısını diğer dini yapılara da yapmayı hedefliyorlar.
28 Şubat ve diğer zamanlarda bizzat yaptıklarında toplumsal dirençle karşılaştıklarından dolayı bu kez Erdoğan eliyle yapıyorlar.
Gerçekte Ergenekon kontrolünde muhalifmiş gibi olanların bu ülkeye adalet ve liyakat üzerinden bir sistem kuralım, bireylerin inançları kimseyi ilgilendirmez gibi bir dertleri yok. Sürekli tekrar ettikleri şey falanların filanların kökünü kazıyalım. 28 Şubatta yapmak istediklerinden farklı hiçbir şey söylemiyorlar aslında. Sadece yöntem olarak Erdoğan üzerinden bunu yapalım noktasındaydılar.
Ancak şer ittifakta süre doldu.
Hem uluslararası dengeler değişti, hem de Ergenekon’un Recep T. Erdoğan’dan daha fazla istifade etmesi mümkün görünmüyor. Kısacası kullanım süresi doldu.
Ergenekon; bugüne kadar yola çıktığı müttefiklerinin istisnasız hepsini satan Erdoğan’ın kendilerini de satacağını ve kurtulmak için hamle yapacağını biliyor. Sanırım Erdoğan da Ergenekon’un gerçekte dini olan her şeyden nefret ettiğini, cemaatler konusunda yeterince verim alamadığında da kendisine ve AKP’ye operasyon çekeceğinin farkında.
Biraz önce dediğim gibi asıl dünya dengelerinin değişmesi bu evliliği çok zora soktu. Erdoğan’ın en büyük kabusu olan kişisel mal varlığının araştırılması ve nihayetinde yurt dışında bunlara el konulması riski onu ABD’ye tam yanaştırdı. Şu anda ABD’ye karşı gassalın elinde meyyit gibi. Bu yüzden Rusya ile köprüleri attı. Rusya’nın buna yurt içinde de bir operasyon çekmemesi için bir sebep yok artık.
Bu yüzden şer evliliğin böyle devam edebilmesi artık mümkün değil.
AKP güruhunda ‘Ergenekon bir melek değildi yavrum’ tarzında sözleri bu aralar daha sık duyacağız.
[Alper Ender Fırat] 10.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Final sezonu [Tarık Toros]
Yalakalık zor zanaattır.
Doğru zamanlamayla, olması gereken tepkiyi vermezseniz gidersiniz.
Sanıldığı gibi “bol alkış”, müthiş tezahürat, mübalağa, “söylenen her şeyi onaylama” mesleği değildir yalakalık!
Esasen ne yapsanız boştur.
Çünkü…
Muktedirin her daim harcayacak yandaşa ihtiyacı vardır.
O yüzden yağcı kadroları sürekli yenilemek zorundadır.
Bir manada:
İktidarla toplum arasında köprüdür, dalkavuklar.
Krizlerde “Liderliğe çamur sıçramasın” diye birer birer feda edilirler.
Bir kısmı bunu bilir ve ömrünü uzatmaya çalışır.
Bunu yapmaya çalıştıkça da batar.
Döngü böyle sürer gider.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Mahalle, NTV’yi terk edeli çok oldu.
Şimdi CNN Türk için ağlaşıyor.
Erdoğan’ın…
Epeyce ehlileşmiş fakat arada “bacak arası” yapan Doğan grubunu dönüştürmesi gerekiyordu.
Mahallenin anlamadığı bu.
Gezi eyleminde penguen belgeseli yayımlayan, 17-25 Aralık’ta iktidarın yanında duran, 2015’ten sonra HDP’ye ekranını kapatan, 15 Temmuz’un “Allah’ın lütfu” olmasına hayli hizmet eden CNN Türk’ün yaptıkları artık yeterli değildi.
Lideri kesmiyordu.
Orası “A Haber” gibi olmalıydı, Hürriyet de Sabah.
2013-2018 arasında (öncekilere tur bindiren) yandaşlık kurtaramadı Doğan’ı.
ABD’de Trump’ın canını sıkan CNN markası, Türkiye’de tüm imkanlarını Erdoğan için seferber ediyor ama mutlak mutluluğu getirmiyordu bi türlü.
Ayrıca…
Erdoğan’ın “ana akım” denilen tüm medyayı, gazete ve TV’leri ile konsolide etmesi gerekiyordu, öyle de oldu.
A Haber müdürünü CNN’in başına koydular.
Uçak kazası sonrası yayında Ekrem İmamoğlu’na teşekkür eden vatandaşın sözü kesiliyor, CNN Türk muhabiri çadırdaki deprem mağdurlarına “mutluyuz” dedirtmeye çalışıyordu.
Bunların daniskası A Haber’de oluyordu da, mahalle izlemediği için fark etmiyordu.
**
Şimdi ülke medyası, siyaseti, bürokrasisi ve elbette “karar odakları” müthiş bir ikilemle karşı karşıya.
İlker Başbuğ’un çıkışının ardından mahalledeki “yedirmeyiz” saflaşması dikkat çekici.
İsim isim vermeye bu yazının limitleri yetmez.
Siyasi ayak tartışması AKP’ye uzanacak.
AKP kendi icad ettiği terörle kendi kurgu mahkemelerinde yargılanacak.
Erdoğan farkında, bir temizlik için fırsat kolluyor.
Yeni bir “ürkütme”ye ihtiyacı var.
Düdük çaldı, maç başladı.
Seyri keyifli belki.
Ve fakat…
Ülkenin ve halkların ödediği/ödeyeceği bedel açısından kayıpları telafi edilemeyecek boyutta.
Giden gelmiyor.
**
Yalakalık zor zanaat.
Görev tanımı içinde:
Güçlüyü kestirmek, gücün yanında vakitlice hizalanmak var.
Şimdi kara kara bunu düşünüyorlar, emin olun.
**
2013’ten itibaren 6 sezon boyunca…
Suçüstü yapılmış iki yapılanmanın ortaklığı idaresindeki bir Türkiye izlediniz.
Kemerlerinizi bağlayın, final sezonu başladı.
[Tarık Toros] 10.2.2020 [TR724]
Doğru zamanlamayla, olması gereken tepkiyi vermezseniz gidersiniz.
Sanıldığı gibi “bol alkış”, müthiş tezahürat, mübalağa, “söylenen her şeyi onaylama” mesleği değildir yalakalık!
Esasen ne yapsanız boştur.
Çünkü…
Muktedirin her daim harcayacak yandaşa ihtiyacı vardır.
O yüzden yağcı kadroları sürekli yenilemek zorundadır.
Bir manada:
İktidarla toplum arasında köprüdür, dalkavuklar.
Krizlerde “Liderliğe çamur sıçramasın” diye birer birer feda edilirler.
Bir kısmı bunu bilir ve ömrünü uzatmaya çalışır.
Bunu yapmaya çalıştıkça da batar.
Döngü böyle sürer gider.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Mahalle, NTV’yi terk edeli çok oldu.
Şimdi CNN Türk için ağlaşıyor.
Erdoğan’ın…
Epeyce ehlileşmiş fakat arada “bacak arası” yapan Doğan grubunu dönüştürmesi gerekiyordu.
Mahallenin anlamadığı bu.
Gezi eyleminde penguen belgeseli yayımlayan, 17-25 Aralık’ta iktidarın yanında duran, 2015’ten sonra HDP’ye ekranını kapatan, 15 Temmuz’un “Allah’ın lütfu” olmasına hayli hizmet eden CNN Türk’ün yaptıkları artık yeterli değildi.
Lideri kesmiyordu.
Orası “A Haber” gibi olmalıydı, Hürriyet de Sabah.
2013-2018 arasında (öncekilere tur bindiren) yandaşlık kurtaramadı Doğan’ı.
ABD’de Trump’ın canını sıkan CNN markası, Türkiye’de tüm imkanlarını Erdoğan için seferber ediyor ama mutlak mutluluğu getirmiyordu bi türlü.
Ayrıca…
Erdoğan’ın “ana akım” denilen tüm medyayı, gazete ve TV’leri ile konsolide etmesi gerekiyordu, öyle de oldu.
A Haber müdürünü CNN’in başına koydular.
Uçak kazası sonrası yayında Ekrem İmamoğlu’na teşekkür eden vatandaşın sözü kesiliyor, CNN Türk muhabiri çadırdaki deprem mağdurlarına “mutluyuz” dedirtmeye çalışıyordu.
Bunların daniskası A Haber’de oluyordu da, mahalle izlemediği için fark etmiyordu.
**
Şimdi ülke medyası, siyaseti, bürokrasisi ve elbette “karar odakları” müthiş bir ikilemle karşı karşıya.
İlker Başbuğ’un çıkışının ardından mahalledeki “yedirmeyiz” saflaşması dikkat çekici.
İsim isim vermeye bu yazının limitleri yetmez.
Siyasi ayak tartışması AKP’ye uzanacak.
AKP kendi icad ettiği terörle kendi kurgu mahkemelerinde yargılanacak.
Erdoğan farkında, bir temizlik için fırsat kolluyor.
Yeni bir “ürkütme”ye ihtiyacı var.
Düdük çaldı, maç başladı.
Seyri keyifli belki.
Ve fakat…
Ülkenin ve halkların ödediği/ödeyeceği bedel açısından kayıpları telafi edilemeyecek boyutta.
Giden gelmiyor.
**
Yalakalık zor zanaat.
Görev tanımı içinde:
Güçlüyü kestirmek, gücün yanında vakitlice hizalanmak var.
Şimdi kara kara bunu düşünüyorlar, emin olun.
**
2013’ten itibaren 6 sezon boyunca…
Suçüstü yapılmış iki yapılanmanın ortaklığı idaresindeki bir Türkiye izlediniz.
Kemerlerinizi bağlayın, final sezonu başladı.
[Tarık Toros] 10.2.2020 [TR724]
Şeytan yargıç olsaydı… [Veysel Ayhan]
“Çiçek gibi insanların kalbini kırdınız,
Bahçeleriniz bahar görmesin…”
Ahmed Arif
Ahmet Burhan 8 yaşında bir kanser hastası.
Babası KHK ile ihraç edilmiş, sonra tutuklanmıştı.
Uzun zamandır tedavi görüyor ve babasını göremiyordu.
Şöyle anlatmıştı:
“19 aydır babamı görmüyorum. Bir yıldır hastayım. Babama sarılmak ve iyileşmek istiyorum.”
Ama izin vermediler.
Şeytanı yargıç yapsanız bu izni verirdi ama onlar vermedi.
Annesi gözaltına alındı ve adli kontrolle serbest bırakıldı.
Ahmet, şimdi kanserin 4. evresinde.
Almanya’da tedavi umudu doğdu.
Yüzlerce insan destek oldu, tedaviyi finanse etti.
Fakat annesine pasaport vermediler.
70 yaşındaki babaannesi ile Almanya’ya gitti.
20 gündür oradaydı.
Günden güne eridi.
Her gün annesiyle telefonda konuştu.
Sürekli ağladı.
Annesi: “Oğlum ben de seni çok özledim. Geleceğim vallahi. Tamam anneciğim geleceğim, hem de Fatma Betül ile birlikte geleceğim.” dedi ama gelemedi.
O “anne anne” diye sayıkladıkça eridi.
Şimdi tedaviye ara verip geri dönmek zorunda kaldı.
Dün onun “anne” feryadını dinledim.
Siz de mutlaka dinleyin.
“Kalbim dayanmıyor böyle şeylere” falan demeyin.
Dinlemek bir sorumluluk.
Bu, herkesin ayrı ayrı hesabını vereceği bir feryat.
Kimse bigâne kalamaz.
Dün, onun kayaları bile çatlatacak feryadını dinleyince bunu yazmak borç oldu.
Şeytan bile utanır merhamete gelirdi ama onların kalbi duymadı bile.
Her dilekçeyi reddettiler kuruyası elleriyle.
Yüzlerce bebeğin zindanların soğuk ve nemli betonlarında emekledikleri bir dünyada sözün artık bir hükmü kalmadı.
Ne desek boş.
Bari gökleri sarsacak bir dua…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
ŞEYTAN’I UTANDIRACAK KADAR ALÇALANLAR…
Kimse “beddua etmek doğru değil” falan demesin.
Kur’an’da lanet edilenler var, Ebu Lehep gibi; kavimler var Âd, Semud gibi.
Hadis’te bir ay aralıksız sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı edilmiş beddua var.
Dileyen duasına “ıslah olacaklarsa” kaydını koyabilir.
Ben koymayı başaramadım.
1,5 yaşındaki Zeynep’in annesini insanlara sormayı bırakıp bir köpeğe “Köpek, annem nerede?” dediği gün bıraktım “ıslah olacaklarsa” kaydını.
İnsan cisimli canavarların kuvözdeki bir bebeği annesinden ayırdıkları zaman, anne sütü lavaboya döküldüğü gün vazgeçtim öyle duadan.
1 yaşındaki bebeğin koğuş demirlerini sarsa sarsa annesine ulaşmaya çalıştığı gün bıraktım öyle duayı.
7 yaşında çocuğun “Ben daha çocuğum anne, çocuğum! Yedi yaşında bir çocuğum ben! Benim kalbimden bir parça gitmiş anne, söyle ben nasıl dayanayım? O bunları hak etmedi! Babam gelsin, her şey düzelecek anne; babam beni okuldan alacak! Dokuz ay durdum, onuncu ay duramam artık anne!” diye ağladığında, insanların Şeytan’ı utandıracak kadar alçaldığını gördüm ve bıraktım öyle dua etmeyi.
Artık ağzıma “ıslah” falan almıyorum.
Bu zulümleri canavarca yapanlara beddua ediyorum.
Siz de edin!
İsterseniz şimdi bir kenara çekilip aşağıya eklediğim duayı edin.
İsterseniz gecenin bir yarısı kalkıp edin.
Ama ne olur edin!
Ailece, cemaatle veya kendiniz.
Fakirlikten kendini yakanların gündem olamadığı zavallı ülkede Ahmet de gündem olamadı.
Çocuklarına odun alacak para bulamayınca ıstırabından intihar eden annenin gündem olamadığı gibi.
Elimizden artık duadan başka bir şey gelmiyor.
Dua, her vicdan sahibinin boynunun borcu.
Ahmed’in feryadını telefonunuzdan tekrar dinleyin.
Diğerlerini de dinleyin.
Ve bu duayı okuyun!
Duygularınızı her şeyin gemi elinde olan Allah’a arz edin…
Kabulü için kıvranın, sancı çekin.
Ve sonunu da mağdurların kurtuluşu duasıyla bitirin:
ALLAH’IN LANETİ ÜZERLERİNE OLSUN!
“Allah’ım, Ahmet’in bu acılarla günlerdir kıvranmasına, göz yaşı dökmesine sebep olanları;
Başta cumhurbaşkanını,
Saray’daki müsteşarlarını ve destekçilerini,
Adalet ve İçişleri bakanı başta olmak üzere bütün bakanları,
Bu zulümlere itiraz edip hiç bir adım atmayan bütün milletvekillerini,
Olanlara tek kelime itiraz etmeyen Diyanet İşleri Başkanı’nı ve zulme seyirci kalan diyanet mensuplarını, müftüleri, vaizleri, imamları…
Bu zulümleri organize eden yüksek yargı mensuplarını, HSK üyelerini,
Ahmet’in babasını hapseden yargıçları ve emsallerini,
Annesine pasaport vermeyenleri ve emsallerini,
Yüz binlerce masumu fişleyenleri ve fişletenleri,
Tüm bu mağduriyetlerde rolü olanları, emniyet müdürlerini ve polisleri,
O illerde görevli valileri ve kaymakamları ve emsallerini,
Ahmet ve diğer tüm çocukların ve bebeklerin zindanlarda kalmasına seyirci kalan, görmezden gelen tüm medya mensuplarını, enkırmenleri, dindar geçinen yazarları, köşe yazarlarını; gazetecileri ve televizyoncuları ve bunların destekçilerini
“KAHHÂR” isminle kahret,
“KAHHÂR” isminle kahret,
“KAHHÂR” isminle kahret.
Ellerini ve dillerini kurut.
Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) hürmetine;
Ululazm peygamberler hatrına;
Hz. Meryem, Hz. Asiye, Hz. Hatice, Hz. Aişe ve Hz. Fatıma hürmetine;
Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Uhud ve
o günden bugün bütün ehlullah hürmetine yukarıda saydıklarımın ahiretlerini ve dünyalarını Celal’inle karart,
En ağır kanserlerle, en şiddetli kemoterapi seanslarıyla feryad ede ede dünyadan, cehennemin en dibine bir an önce al;
Sadece zulmedenlere isabet edecek fitnelerle onların dünyalarını başlarına geçir!
Lanetini üstlerinden eksik etme!
Ülkenin üzerine çökmüş bu kara bulutları dağıt, masum ve mağdurlara kurtuluş ver.
Ahmet Burhan’a ve diğer mağdur hastalara nebiler nebisi Hz. Muhammed aleyhissalatu vesselamın nezdi Uluhiyetinizdeki müstesna değeri hürmetine mu’cizevi olarak sıhhat ve afiyet lutfeyle.”
[Veysel Ayhan] 10.2.2020 [TR724]
‘Başbuğ: CMK değişikliğiyle Gülen elimizden alındı’ [Adem Yavuz Arslan]
Başlıktaki tırnak içi ifadeye bakıp eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bana röportaj verdiğini sanmayın. Kendisi ile röportaj yapmayı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı döneminden başlayarak görev süresi içindeki olayları enine boyuna konuşmayı isterim ama kendisi ‘güvenli alanlar’ dışına çıkmıyor. Çok sık röportaj vermesine rağmen can alıcı konulara dokunmadan kendi ajandasını takip ediyor. Programına çıktığı gazetecilerde Başbuğ’un canını sıkacak soruları, konuları sormuyor.
Peki başlıktaki ifade ne?
Malum olduğu üzere son günlerin popüler tartışma konusu 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ‘Fetö’nün siyasi ayağı’ başlığında yaptığı açıklamalar ve iktidar partisinin bu açıklamalara verdiği tepki.Başbuğ bir televizyon kanalında yaptığı açıklamada 2009’da askerlerin özel yetkili mahkemelerde yargılanması teklifini getirenlerin araştırılması gerektiğini söyleyerek ‘Fetö’nün siyasi ayağının AKP olduğunu’ iddia etmişti.
Erdoğan “Bu iş boru göstermeye benzemez” diye çok sert tepki gösterip AKP’li vekillerden Başbuğ’a dava açmalarını istedi.
Nitekim takip eden günlerde bazı AKP’li isimler Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulundu. Böylece Erdoğan ile Ergenekon arasında 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrası kurulan ittifakın bitip bitmediği tartışması da alevlendi.
İttifak bitti mi, bundan sonra neler olabilir konusunu başka bir yazıya bırakıp bu noktada 2009 dönemine geri gitmekte fayda var. Çünkü bugün yaşanan olayların anlaşılabilmesi için o döneme yakından bakmak gerekiyor.
BAŞBUĞ BUNU YENİ SÖYLEMİYOR
Öncelikle bir noktanın altını çizelim. Erdoğan başta olmak üzere AKP’lilerin Başbuğ’un açıklamalarına tepkisi tuhaf.
Çünkü Başbuğ bunu ilk defa söylemiyor.
Mesela başlığa aldığım ifade İlker Başbuğ tarafından 15 Temmuz 2017 tarihinde FOX TV’de kullanıldı. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin birinci yıl dönümü gerekçesiyle yapılan ve yaklaşık 7.5 saat süren özel yayına katılan İlker Başbuğ ‘Cemaatle olan mücadelesini’ anlatırken bu ifadeyi kullandı.
7.5 sayfalık kaydın tamamı Youtube’da var. Ben size kolaylık olsun diye ifadelerin geçtiği yerin nokta adresini vereyim: 03.50.48 Vaktiniz varsa Başbuğ’un diğer açıklamalarına ve gazetecilerin ‘soru’larına bakabilirsiniz tabi ama bu bölümü izlerseniz son günlerin tartışma konusunun Başbuğ tarafından yıllardır ifade edildiğini görebilirsiniz.
Başbuğ muhtemelen 15 Temmuz sonrası kendini ‘zafer kazanmış komutan’ rahatlığında görüyordu ve FOX tv yayınında ‘çok rahat’ konuşmuş. Sık sık Erdoğan’a iltifatlar yapmış. Ancak bir yer geliyor ki orada ağzındaki baklayı kaçırıyor.
Başbuğ aynen şunları söylüyor: “2009’da üç tane önemli olay var. Bir tanesi Kayseri’de Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın yürüttüğü soruşturma. Üç astsubay var tutuklanan. O astsubayların Gülen’le bağlantısı var. Biz buradan Fethullah Gülen’e gidiyorduk.
Aynen onunla birlikte Erzincan’da İlhan Cihaner yürüttüğü bir soruşturma ile Gülen’e gidiyordu. Bu ikisi tepe noktada iken tam Haziran ayında karşımıza Islak İmza Davası çıktı. Bakın bu çok önemli. 26 Haziran 2009’da gece yarısı CMK 250’de bir değişiklik yapıldı. Ben Cumhurbaşkanımıza da söylüyorum. Acaba bu madde değişikliğini kim önerdi, kim yaptı ? Kayseri’de bizim Gülen’e ulaşmamız elimizden alındı.”
FOX TV rejisi Başbuğ’un “CMK değişikliği ile Gülen elimizden alındı” sözlerini hemen alt yazı olarak ekrana getiriyor.
Uzunca bir süre bu ifade ekranda kalırken Başbuğ anlatmaya devam ediyor “ Bu bir kırılma noktasıdır ve yanlış olmuştur. Genelkurmay’ın görüşü de alınmamıştır”
Başbuğ’un anlatımlarından sözkonusu soruşturmalardan eş zamanlı hatta önceden haberi olduğu hatta yargılama sonucunda verilecek olan karardan dahi haberi olduğu anlaşılıyor.
Eğer Başbuğ ile röportaj yapan ben olsaydım “Yasalara göre hazırlık soruşturmaları gizlidir üstelik siz sivil bir savcının yürüttüğü soruşturmayı nereden biliyordunuz? Askeri savcıların da sadece ‘askeri amiri’siniz, yasalara göre soruşturmalara dair emir veremezsiniz. Gülen elimizden alındı ne demek ?” diye sorardım.
Bu yazının konusu değil ama Başbuğ’un kendi açıklamalarını baz alarak bile ‘içinde asker ve sivil kişilerin bulduğu yasadışı bir örgütlenmeyi sevk ve idare ettiği’ sonucuna varmak mümkün.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
BAŞBUĞ TARİHLERİ YANLIŞ HATIRLIYOR!
Şimdi aşama aşama gidip Başbuğ’un açıklamasında yer alan olayları ele alalım. Öncelikle Başbuğ bazı olayları yanlış hatırlıyor ya da yanlış aktarıyor.
O dönemde Bugün Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi’ydim ve bu süreci yerinde takip etmiştim.
Yasanın detaylarına geçmeden bütün tartışmanın seyrini değiştirecek önemli bir hatırlatma yapayım. Başbuğ diyor ki ‘biz Kayseri’de ve Erzincan’da önemli bir soruşturma yapıyorduk, AKP-Cemaat ele ele verip 26 Haziran’da geceyarısı yasa değişikliği yaptı ve Gülen’i elimizden aldı”
Başbuğ ya olayları yanlış hatırlıyor ya da yanlış anlatıyor. Çünkü söz konusu yasanın TBMM’ye sunulma tarihi 15 Ocak 2009. Söz konusu tasarı 16 Nisan 2009’da Adalet Komisyonu’ndan geçti.
Teklif sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmaları nedeniyle AIHM’den gelen ihlal kararlarının önüne geçmek için hazırlanmıştı. İktidar bu durumun Türkiye’yi AİHM nezdinde sıkıntıya soktuğunu savunuyordu ve bu amaçla muhalefetin kapısını çaldı.
Bugün aksini söyleselerde muhalefet yasaya o dönem destek verdi ve TBMM görüşmeleri 25 Haziran 2009’da başladı. Genel kurul görüşmeleri devam ederken iktidar partisi tarafından verilen önerge ile CMK 250. Maddesinde ‘hali dahil’ ibaresi yerine ‘halinde’ sözü eklendi.
Muhalefet partileri ise önergeye itiraz etmedi.
Yasa mevcut haliyle geçti ancak ertesi sabah Genelkurmay’dan bir heyet TBMM’ye çıkarma yaptı. Askerin sert tepkisi nedeniyle yapılan değişikliğin farkına varan muhalefet düzenlemeyi Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. CHP’nin başvurusu üzerine konuyu gündemine alan AYM, 21 Ocak 2010’da düzenlemeyi iptal etti.
Burada çok önemli bir ayrıntı var. Başbuğ’un iddiasına göre Kayseri ve Erzincan soruşturmalarını haber alan Cemaat, AKP ile işbirliği yapıp bir gece yarısı bu düzenlemeyi yaptı ve soruşturmaların önüne geçti. Başbuğ’un tabiriyle “Gülen’i ellerinden aldı”.
Ancak realite böyle değil. Çünkü bu yasanın TBMM’ye sunulduğu tarih 15 Ocak 2009. Başbuğ’un bahsettiği Kayseri soruşturması henüz başlamış bile değil.
Peki Kayseri soruşturması neydi? Soruşturma dosyasına göre 2009 Mart ayında Kayseri Hava Meydan Komutanlığı’nda görevli bir astsubayın üzerinde flaş bellek bulunuyor. İddiaya göre astsubaylar Ali Balta, Orhan Güleç ve Uğur Altun Gülen Cemaati mensubuydu.
Dönemin askeri savcısı Zeki Üçok devreye girdi, bizzat Kayseri’ye giderek soruşturmaya dahil oldu. Astsubaylar tutuklandı ve kamuoyu uzun süre bu astsubaylara yönelik işkence ve hipnoz iddialarını tartıştı.
Yani Başbuğ’un iddia ettiği gibi Kayseri soruşturması başladıktan sonra yasa taslağı gündeme gelmiyor. Yasa taslağı önerisi 15 Ocak’ta TBMM’ye sunuluyor. Soruşturmanın başladığı tarih ise 3 ay sonra, mart ayına denk geliyor.
Bütün kurguyu değiştirecek bu önemli ayrıntıyı Başbuğ’un unutması pek akla yatkın değil.
Devam edelim.
Savcı Zeki Üçok 26 Eylül 2009’da başka bir soruşturma kapsamında, suç örgütü üyeliği ve yağmaya azmettirmekten tutuklandı.
Üçok’un Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na ait üzerinde şerh bulunan bir arsanın satışına yardım ettiği ve komisyon aldığı iddia edilmişti. Üçok hakkında sahte çürük raporu vermekten, evrakta sahteciliğe kadar bir dizi suçlama yapıldı. Üçok’un ayrıca Karargah Evleri soruşturması olarak bilinen soruşturmayı üç yıl kadar sümenaltı ettiği de iddia edilmişti.
Kayseri Soruşturması işkence iddiaları ile uzun süre gündemde kaldı. Ancak 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrasında değişen atmosferin bir sonucu olarak Üçok lehine bozuldu.
ERZİNCAN’DAN BAŞBAKAN’A UZANAN GİZLİ SORUŞTURMA
Başbuğ’un bahsettiği ‘Erzincan Soruşturması’ ise dönemin başsavcısı İlhan Cihaner tarafından yürütüldü.
İsmailağa Cemaatini hedef alan bir soruşturma başlatan Cihaner bu amaçla telefon dinleme kararları aldı. İddiaya göre Cihaner’in dinlemeye aldığı isimler arasında AKP’li bakanlar milletvekilleri ve belediye başkanlarıyla işadamları vardı. Cihaner’in soruşturması iktidar cephesinden Dursun Çiçek imzalı meşhur İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nın Erzincan’da uygulanmaya konması olarak görüldü.
Nitekim 20 Temmuz 2009 tarihli Yeni Şafak’ın manşeti bu konuya ayrılmıştı.
Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner başta İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu ile dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da aralarında olduğu 235 kişi hakkında şüpheliler listesi hazırladı. Cihaner dönemin başbakanı Erdoğan ve bakanları dinlettiği ortaya çıkınca kıyamet koptu.
Daha sonra CHP’den milletvekili olan Cihaner söz konusu dinleme kararlarını inkar etmedi. Hatta bu iddia sorulduğunda “Eğer benim iddia ettikleri gibi herhangi bir partiyi ya da cemaati bitirme gibi bir fikrim olsaydı, ben bunları basına verirdim. Hâlâ sızmış değil. Yürüttüğüm soruşturmalarla ilgili iletişim tespit tutanaklarını basına vermedim. Başbakan’ın da içinde olduğu bu konuşmaları vermiş olsaydım, Türkiye’de siyasi kompozisyon değişir, yer yerinden oynardı.”
Cihaner bugüne kadar telefon dinlemelerinden elde ettiği ve Türkiye’de siyasi kompozisyonu değiştirecek kadar önemli verileri açıklamadı. O telefon tapeleri nerede o da bilinmiyor.
Bu arada hatırlatalım; Cihaner’in yürüttüğü bu soruşturma kapsamında 23 Şubat 2009’da Erzincan’da 29 kişi göz altına alındı, 9 kişi tutuklandı. Tutuklananlar arasında ikiz çocuklarına hamile bir kadın vardı ve kötü muamele sonrası ikiz bebekler anne karnında hayatını kaybetti.
Soruşturma daha sonra Erzurum ile Erzincan arasında ‘yetki’ tartışmasına sahne oldu ve Cihaner’in makamında gözaltına alınmasına kadar uzadı.
Cihaner’in serüveni aslında ayrı bir yazı konusu çünkü Türkiye tarihinde bir çok ilke sahne olmuştu o yargılama.(O dönem internete düşen bir ses kaydına göre Yargıtay 8. Daire Üyesi Hamdi Yaver Aktan’a ait olduğu iddia edilen görüşmede Cihaner’in kanunlara aykırı bir şekilde fotokopi evrak üzerinden tahliye edileceği anlatılıyordu. Takip eden günlerde ses kaydı gerçeğe dönüştü ve Türkiye tarihinde ilk kez mevzuata ve hukuka aykırı bir şekilde davanın aslı olmadan CD üzerinden tahliye kararı verildi. Cihaner tahliye edildikten sonra 12 Haziran seçimlerinde CHP’den milletvekili aday adayı oldu. Ancak ismi aday listesinde yoktu. Bu kez enteresan bir gelişme oldu ve YSK CHP7nin Denizli listesini iptal etti. Hem de iki kez. Bu sefer Cihaner hala nasıl olduğu tartışmalı bir şekilde aday yapıldı ve meclise girdi)
Başbuğ’un açıklamasına geri dönersek.
Cihaner’in Erzincan’dan başlattığı İsmailağa Cemaati ve Gülen Cemaati soruşturmalarından Adalet Bakanlığı’nın haberi yoktu ama Başbuğ dosyaların içeriğinden ve yargılamanın seyrinden çok emindi. Televizyon ekranlarından rahatlıkla “Buradan Gülen’e gidilecekti” diyebiliyor. Başbuğ’un açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla söz konusu düzenleme yapılmasa Erzincan’da açılan bu soruşturma ile Fethullah Gülen cemaatine yönelik bir terör örgütü operasyonu yapılacak, sivil kişiler askeri mahkemelerde yargılanacaktı.
Sonuç olarak;
Başbuğ AKP iktidarını ‘FETÖ’ ile vurmak için 2009 Haziran’ındaki hukuki düzenleme ile vurmak için bu açıklamaları yaptı ama bilerek ya da bilmeyerek çok önemli ifşaatlarda bulunmuş oldu. Öncelikle Başbuğ’un verdiği bilgi doğru değil çünkü söz konusu yasanın TBMM’ye sunulma tarihi 15 Ocak 2009. Başbuğ’un bahsettiği Erzincan ve Kayseri soruşturmalarının başlama tarihleri Şubat ve Mart 2009. Yani kanun teklifi daha soruşturmalar başlamadan verilmiş.
Ayrıca Başbuğ “CMK düzenlemesi ile Gülen elimizden alındı” diyerek Gülen Cemaati’ne yönelik kurdukları komployu itiraf etmiş oldu.
Çünkü o tarihte soruşturma yeni açılmış. Yasalara göre hazırlık soruşturmaları gizlidir. Başbuğ askeri savcıların sadece ‘askeri amiri’dir ve soruşturmaların içeriğini bilemez. Erzincan boyutu ayrı bir skandal çünkü orası sivil bir savcılık. Ancak nasıl oluyorsa Başbuğ her iki soruşturmadan -daha başlamadan-haberdar, içeriğini biliyor ve nasıl sonuçlanacağını da görebiliyor. Kayseri’deki üç astsubay ve Erzincan’daki soruşturmadan Gülen’e ulaşma hesapları yapıyorlar.
Eğer söz konusu düzenleme çıkmamış olsa bu iki soruşturma bahanesiyle Gülen Cemaati terör örgütü ilan edilerek askeri mahkemelerde yargılanacaktı. Başbuğ kendi ağzıyla komployu itiraf etmiş oldu. Dahası bir nevi zafer sarhoşluğu kafasıyla liderliğini-üyeliğini yaptığı Ergeenkon ile müktesabatını orta yere dökmüş oldu.
Bu arada Başbuğ hazır konuşmaya başlamışken, AKP’nin kapatılması yönünde açılan davaya olan ‘müdahaleleri’ni de anlatsa. Ya da onunla röportaj yapan gazeteciler Başbuğ’a ‘Kapatma davasının neresinde olduğunu da sorsa! Cevabı ben biliyorum. Erdoğan da biliyor!
[Adem Yavuz Arslan] 10.2.2020 [TR724]
Peki başlıktaki ifade ne?
Malum olduğu üzere son günlerin popüler tartışma konusu 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ‘Fetö’nün siyasi ayağı’ başlığında yaptığı açıklamalar ve iktidar partisinin bu açıklamalara verdiği tepki.Başbuğ bir televizyon kanalında yaptığı açıklamada 2009’da askerlerin özel yetkili mahkemelerde yargılanması teklifini getirenlerin araştırılması gerektiğini söyleyerek ‘Fetö’nün siyasi ayağının AKP olduğunu’ iddia etmişti.
Erdoğan “Bu iş boru göstermeye benzemez” diye çok sert tepki gösterip AKP’li vekillerden Başbuğ’a dava açmalarını istedi.
Nitekim takip eden günlerde bazı AKP’li isimler Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulundu. Böylece Erdoğan ile Ergenekon arasında 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrası kurulan ittifakın bitip bitmediği tartışması da alevlendi.
İttifak bitti mi, bundan sonra neler olabilir konusunu başka bir yazıya bırakıp bu noktada 2009 dönemine geri gitmekte fayda var. Çünkü bugün yaşanan olayların anlaşılabilmesi için o döneme yakından bakmak gerekiyor.
BAŞBUĞ BUNU YENİ SÖYLEMİYOR
Öncelikle bir noktanın altını çizelim. Erdoğan başta olmak üzere AKP’lilerin Başbuğ’un açıklamalarına tepkisi tuhaf.
Çünkü Başbuğ bunu ilk defa söylemiyor.
Mesela başlığa aldığım ifade İlker Başbuğ tarafından 15 Temmuz 2017 tarihinde FOX TV’de kullanıldı. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin birinci yıl dönümü gerekçesiyle yapılan ve yaklaşık 7.5 saat süren özel yayına katılan İlker Başbuğ ‘Cemaatle olan mücadelesini’ anlatırken bu ifadeyi kullandı.
7.5 sayfalık kaydın tamamı Youtube’da var. Ben size kolaylık olsun diye ifadelerin geçtiği yerin nokta adresini vereyim: 03.50.48 Vaktiniz varsa Başbuğ’un diğer açıklamalarına ve gazetecilerin ‘soru’larına bakabilirsiniz tabi ama bu bölümü izlerseniz son günlerin tartışma konusunun Başbuğ tarafından yıllardır ifade edildiğini görebilirsiniz.
BAŞBUĞ’DAN TARİHİ İTİRAF‘Başbuğ: CMK değişikliğiyle Gülen elimizden alındı’— Tr724 (@Tr724) February 10, 2020
İlker Başbuğ, 2009'da Kayseri/Erzincan hattında kurulan komploları yıllar sonra itiraf etti
İşte ilk kez duyacağınız detaylar | @ademyarslan yazdı
➡️ https://t.co/1EQeRA3jtY pic.twitter.com/sEQkAiH9WM
Başbuğ muhtemelen 15 Temmuz sonrası kendini ‘zafer kazanmış komutan’ rahatlığında görüyordu ve FOX tv yayınında ‘çok rahat’ konuşmuş. Sık sık Erdoğan’a iltifatlar yapmış. Ancak bir yer geliyor ki orada ağzındaki baklayı kaçırıyor.
Başbuğ aynen şunları söylüyor: “2009’da üç tane önemli olay var. Bir tanesi Kayseri’de Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın yürüttüğü soruşturma. Üç astsubay var tutuklanan. O astsubayların Gülen’le bağlantısı var. Biz buradan Fethullah Gülen’e gidiyorduk.
Aynen onunla birlikte Erzincan’da İlhan Cihaner yürüttüğü bir soruşturma ile Gülen’e gidiyordu. Bu ikisi tepe noktada iken tam Haziran ayında karşımıza Islak İmza Davası çıktı. Bakın bu çok önemli. 26 Haziran 2009’da gece yarısı CMK 250’de bir değişiklik yapıldı. Ben Cumhurbaşkanımıza da söylüyorum. Acaba bu madde değişikliğini kim önerdi, kim yaptı ? Kayseri’de bizim Gülen’e ulaşmamız elimizden alındı.”
FOX TV rejisi Başbuğ’un “CMK değişikliği ile Gülen elimizden alındı” sözlerini hemen alt yazı olarak ekrana getiriyor.
Uzunca bir süre bu ifade ekranda kalırken Başbuğ anlatmaya devam ediyor “ Bu bir kırılma noktasıdır ve yanlış olmuştur. Genelkurmay’ın görüşü de alınmamıştır”
Başbuğ’un anlatımlarından sözkonusu soruşturmalardan eş zamanlı hatta önceden haberi olduğu hatta yargılama sonucunda verilecek olan karardan dahi haberi olduğu anlaşılıyor.
Eğer Başbuğ ile röportaj yapan ben olsaydım “Yasalara göre hazırlık soruşturmaları gizlidir üstelik siz sivil bir savcının yürüttüğü soruşturmayı nereden biliyordunuz? Askeri savcıların da sadece ‘askeri amiri’siniz, yasalara göre soruşturmalara dair emir veremezsiniz. Gülen elimizden alındı ne demek ?” diye sorardım.
Bu yazının konusu değil ama Başbuğ’un kendi açıklamalarını baz alarak bile ‘içinde asker ve sivil kişilerin bulduğu yasadışı bir örgütlenmeyi sevk ve idare ettiği’ sonucuna varmak mümkün.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
BAŞBUĞ TARİHLERİ YANLIŞ HATIRLIYOR!
Şimdi aşama aşama gidip Başbuğ’un açıklamasında yer alan olayları ele alalım. Öncelikle Başbuğ bazı olayları yanlış hatırlıyor ya da yanlış aktarıyor.
O dönemde Bugün Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi’ydim ve bu süreci yerinde takip etmiştim.
Yasanın detaylarına geçmeden bütün tartışmanın seyrini değiştirecek önemli bir hatırlatma yapayım. Başbuğ diyor ki ‘biz Kayseri’de ve Erzincan’da önemli bir soruşturma yapıyorduk, AKP-Cemaat ele ele verip 26 Haziran’da geceyarısı yasa değişikliği yaptı ve Gülen’i elimizden aldı”
Başbuğ ya olayları yanlış hatırlıyor ya da yanlış anlatıyor. Çünkü söz konusu yasanın TBMM’ye sunulma tarihi 15 Ocak 2009. Söz konusu tasarı 16 Nisan 2009’da Adalet Komisyonu’ndan geçti.
Teklif sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmaları nedeniyle AIHM’den gelen ihlal kararlarının önüne geçmek için hazırlanmıştı. İktidar bu durumun Türkiye’yi AİHM nezdinde sıkıntıya soktuğunu savunuyordu ve bu amaçla muhalefetin kapısını çaldı.
Bugün aksini söyleselerde muhalefet yasaya o dönem destek verdi ve TBMM görüşmeleri 25 Haziran 2009’da başladı. Genel kurul görüşmeleri devam ederken iktidar partisi tarafından verilen önerge ile CMK 250. Maddesinde ‘hali dahil’ ibaresi yerine ‘halinde’ sözü eklendi.
Muhalefet partileri ise önergeye itiraz etmedi.
Yasa mevcut haliyle geçti ancak ertesi sabah Genelkurmay’dan bir heyet TBMM’ye çıkarma yaptı. Askerin sert tepkisi nedeniyle yapılan değişikliğin farkına varan muhalefet düzenlemeyi Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. CHP’nin başvurusu üzerine konuyu gündemine alan AYM, 21 Ocak 2010’da düzenlemeyi iptal etti.
Burada çok önemli bir ayrıntı var. Başbuğ’un iddiasına göre Kayseri ve Erzincan soruşturmalarını haber alan Cemaat, AKP ile işbirliği yapıp bir gece yarısı bu düzenlemeyi yaptı ve soruşturmaların önüne geçti. Başbuğ’un tabiriyle “Gülen’i ellerinden aldı”.
Ancak realite böyle değil. Çünkü bu yasanın TBMM’ye sunulduğu tarih 15 Ocak 2009. Başbuğ’un bahsettiği Kayseri soruşturması henüz başlamış bile değil.
Peki Kayseri soruşturması neydi? Soruşturma dosyasına göre 2009 Mart ayında Kayseri Hava Meydan Komutanlığı’nda görevli bir astsubayın üzerinde flaş bellek bulunuyor. İddiaya göre astsubaylar Ali Balta, Orhan Güleç ve Uğur Altun Gülen Cemaati mensubuydu.
Dönemin askeri savcısı Zeki Üçok devreye girdi, bizzat Kayseri’ye giderek soruşturmaya dahil oldu. Astsubaylar tutuklandı ve kamuoyu uzun süre bu astsubaylara yönelik işkence ve hipnoz iddialarını tartıştı.
Yani Başbuğ’un iddia ettiği gibi Kayseri soruşturması başladıktan sonra yasa taslağı gündeme gelmiyor. Yasa taslağı önerisi 15 Ocak’ta TBMM’ye sunuluyor. Soruşturmanın başladığı tarih ise 3 ay sonra, mart ayına denk geliyor.
Bütün kurguyu değiştirecek bu önemli ayrıntıyı Başbuğ’un unutması pek akla yatkın değil.
Devam edelim.
Savcı Zeki Üçok 26 Eylül 2009’da başka bir soruşturma kapsamında, suç örgütü üyeliği ve yağmaya azmettirmekten tutuklandı.
Üçok’un Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na ait üzerinde şerh bulunan bir arsanın satışına yardım ettiği ve komisyon aldığı iddia edilmişti. Üçok hakkında sahte çürük raporu vermekten, evrakta sahteciliğe kadar bir dizi suçlama yapıldı. Üçok’un ayrıca Karargah Evleri soruşturması olarak bilinen soruşturmayı üç yıl kadar sümenaltı ettiği de iddia edilmişti.
Kayseri Soruşturması işkence iddiaları ile uzun süre gündemde kaldı. Ancak 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrasında değişen atmosferin bir sonucu olarak Üçok lehine bozuldu.
ERZİNCAN’DAN BAŞBAKAN’A UZANAN GİZLİ SORUŞTURMA
Başbuğ’un bahsettiği ‘Erzincan Soruşturması’ ise dönemin başsavcısı İlhan Cihaner tarafından yürütüldü.
İsmailağa Cemaatini hedef alan bir soruşturma başlatan Cihaner bu amaçla telefon dinleme kararları aldı. İddiaya göre Cihaner’in dinlemeye aldığı isimler arasında AKP’li bakanlar milletvekilleri ve belediye başkanlarıyla işadamları vardı. Cihaner’in soruşturması iktidar cephesinden Dursun Çiçek imzalı meşhur İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nın Erzincan’da uygulanmaya konması olarak görüldü.
Nitekim 20 Temmuz 2009 tarihli Yeni Şafak’ın manşeti bu konuya ayrılmıştı.
Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner başta İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu ile dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da aralarında olduğu 235 kişi hakkında şüpheliler listesi hazırladı. Cihaner dönemin başbakanı Erdoğan ve bakanları dinlettiği ortaya çıkınca kıyamet koptu.
Daha sonra CHP’den milletvekili olan Cihaner söz konusu dinleme kararlarını inkar etmedi. Hatta bu iddia sorulduğunda “Eğer benim iddia ettikleri gibi herhangi bir partiyi ya da cemaati bitirme gibi bir fikrim olsaydı, ben bunları basına verirdim. Hâlâ sızmış değil. Yürüttüğüm soruşturmalarla ilgili iletişim tespit tutanaklarını basına vermedim. Başbakan’ın da içinde olduğu bu konuşmaları vermiş olsaydım, Türkiye’de siyasi kompozisyon değişir, yer yerinden oynardı.”
Cihaner bugüne kadar telefon dinlemelerinden elde ettiği ve Türkiye’de siyasi kompozisyonu değiştirecek kadar önemli verileri açıklamadı. O telefon tapeleri nerede o da bilinmiyor.
Bu arada hatırlatalım; Cihaner’in yürüttüğü bu soruşturma kapsamında 23 Şubat 2009’da Erzincan’da 29 kişi göz altına alındı, 9 kişi tutuklandı. Tutuklananlar arasında ikiz çocuklarına hamile bir kadın vardı ve kötü muamele sonrası ikiz bebekler anne karnında hayatını kaybetti.
Soruşturma daha sonra Erzurum ile Erzincan arasında ‘yetki’ tartışmasına sahne oldu ve Cihaner’in makamında gözaltına alınmasına kadar uzadı.
Cihaner’in serüveni aslında ayrı bir yazı konusu çünkü Türkiye tarihinde bir çok ilke sahne olmuştu o yargılama.(O dönem internete düşen bir ses kaydına göre Yargıtay 8. Daire Üyesi Hamdi Yaver Aktan’a ait olduğu iddia edilen görüşmede Cihaner’in kanunlara aykırı bir şekilde fotokopi evrak üzerinden tahliye edileceği anlatılıyordu. Takip eden günlerde ses kaydı gerçeğe dönüştü ve Türkiye tarihinde ilk kez mevzuata ve hukuka aykırı bir şekilde davanın aslı olmadan CD üzerinden tahliye kararı verildi. Cihaner tahliye edildikten sonra 12 Haziran seçimlerinde CHP’den milletvekili aday adayı oldu. Ancak ismi aday listesinde yoktu. Bu kez enteresan bir gelişme oldu ve YSK CHP7nin Denizli listesini iptal etti. Hem de iki kez. Bu sefer Cihaner hala nasıl olduğu tartışmalı bir şekilde aday yapıldı ve meclise girdi)
Başbuğ’un açıklamasına geri dönersek.
Cihaner’in Erzincan’dan başlattığı İsmailağa Cemaati ve Gülen Cemaati soruşturmalarından Adalet Bakanlığı’nın haberi yoktu ama Başbuğ dosyaların içeriğinden ve yargılamanın seyrinden çok emindi. Televizyon ekranlarından rahatlıkla “Buradan Gülen’e gidilecekti” diyebiliyor. Başbuğ’un açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla söz konusu düzenleme yapılmasa Erzincan’da açılan bu soruşturma ile Fethullah Gülen cemaatine yönelik bir terör örgütü operasyonu yapılacak, sivil kişiler askeri mahkemelerde yargılanacaktı.
Sonuç olarak;
Başbuğ AKP iktidarını ‘FETÖ’ ile vurmak için 2009 Haziran’ındaki hukuki düzenleme ile vurmak için bu açıklamaları yaptı ama bilerek ya da bilmeyerek çok önemli ifşaatlarda bulunmuş oldu. Öncelikle Başbuğ’un verdiği bilgi doğru değil çünkü söz konusu yasanın TBMM’ye sunulma tarihi 15 Ocak 2009. Başbuğ’un bahsettiği Erzincan ve Kayseri soruşturmalarının başlama tarihleri Şubat ve Mart 2009. Yani kanun teklifi daha soruşturmalar başlamadan verilmiş.
Ayrıca Başbuğ “CMK düzenlemesi ile Gülen elimizden alındı” diyerek Gülen Cemaati’ne yönelik kurdukları komployu itiraf etmiş oldu.
Çünkü o tarihte soruşturma yeni açılmış. Yasalara göre hazırlık soruşturmaları gizlidir. Başbuğ askeri savcıların sadece ‘askeri amiri’dir ve soruşturmaların içeriğini bilemez. Erzincan boyutu ayrı bir skandal çünkü orası sivil bir savcılık. Ancak nasıl oluyorsa Başbuğ her iki soruşturmadan -daha başlamadan-haberdar, içeriğini biliyor ve nasıl sonuçlanacağını da görebiliyor. Kayseri’deki üç astsubay ve Erzincan’daki soruşturmadan Gülen’e ulaşma hesapları yapıyorlar.
Eğer söz konusu düzenleme çıkmamış olsa bu iki soruşturma bahanesiyle Gülen Cemaati terör örgütü ilan edilerek askeri mahkemelerde yargılanacaktı. Başbuğ kendi ağzıyla komployu itiraf etmiş oldu. Dahası bir nevi zafer sarhoşluğu kafasıyla liderliğini-üyeliğini yaptığı Ergeenkon ile müktesabatını orta yere dökmüş oldu.
Bu arada Başbuğ hazır konuşmaya başlamışken, AKP’nin kapatılması yönünde açılan davaya olan ‘müdahaleleri’ni de anlatsa. Ya da onunla röportaj yapan gazeteciler Başbuğ’a ‘Kapatma davasının neresinde olduğunu da sorsa! Cevabı ben biliyorum. Erdoğan da biliyor!
[Adem Yavuz Arslan] 10.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)