‘Beyefendiler’ neden beğenmiyor? [Harun Odabaşı]

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2018 yılı için belirlenen yeni asgarî ücret açıklaması aynen şöyle: “Asgarî ücreti beyefendiler beğenmiyor. Şimdi ben milletime söylüyorum, 2002 yılında hükümete geldiğimizde asgari ücret 184 liraydı. Biz bunu geçen yıl bin 404’e çıkarmıştık. Şimdi ise 14,3 artışla bin 603 liraya çıktı. Eline diline dursun ya, nereden nereye. Bu rakam, asgarî ücret evli olmasına, çocuklarının sayısına göre daha da artabiliyor. 100 lirayı bulabiliyor. Böylece 15 yılda asgarî ücreti yaklaşık 9 kat artırmış olduk. Hiçbir zaman da enflasyonun altına düşürmedik.”

Ekonomi verilerini Erdoğan üzerinden eleştirmekten kaçınma noktasında titizlik göstersem de Sayın Cumhurbaşkanı sağolsun bazen öyle bir çıkış yapıyor ki bana yeminimi bozduruyor! Ağzım açık dinledim desem mübalağa yapmış sayılmam. Tarihte hiçbir siyasî liderde görünmedik bir öz güvenle asgarî ücretin muazzam yükselişini anlatıyordu.

Biliyorsunuz OHAL döneminde çıkarılan her Kanun Hükmünde Kararname’nin ardından yapılan eleştirileri hükümet cephesinin bir sözcüsünün, mutlaka darbecilerle ilişkilendirmesi adetten oldu. Neyse asgarî ücreti eleştirenlerin darbecilerden farklı olmadığını da söyleyebilirdi. Ucuz atlattık denebilir!

Tabiî ki bir kişiye ödenecek en düşük ücreti ifade eden asgarî ücretin savunulacak hiçbir tarafı yok. Öyle 2002 yılından bu yana 9 kat arttı falan gibi cümleler bu işten anlayanları sadece güldürür. Ne gelişmiş ülke standartları, ne satın alma gücü, ne de dört kişilik bir ailenin açlık sınırı (1608 lira) üzerinden yapılan karşılaştırmalarda asgarî ücretin sınıfı geçmesi mümkün değil. Hatta 2002 yılı dolar ve altın fiyatı üzerinden yapılan mukayesede asgarî ücretli yaklaşık 200 TL fakirleşmiş gözüküyor.

Peki Erdoğan’ı kimler alkışlıyor? Sigmund Freund, “Bastırılmış olan geri döner.” diyor. Eğer bu topluma bir serap gösterilmiş olsa idi geçen süre içerisinde bu ilizyonun fark edilmiş olması gerekirdi. Muhalefet ise daha ziyade medya organlarının AKP’nin elinde olması sebebi ile yalanlar üzerinden toplum mühendisliği yapıldığını savunuyor. Toplumu sadece medyanın oyuncağı görmek demokrasi anlayışına da ters. Hele AKP’nin medyaya rağmen iktidara geldiğini düşünürsek bu izah dahada sırıtıyor. Saray’ın elinde şimdiki çapta medya yokken tabanı benzer düşünceler içindeydi.

AKP’nin toplumun geniş bir kesimini kendisine nasıl bağımlı hale getirdiği konusu araştırmayı bekleyen bakir bir alan. 2015 yılında Aksiyon dergisinde ‘Sürdürülebilir yoksulluk’ başlıklı bir dosya çalışmamız olmuştu. Özetle AKP’nin mutluluk eşiği çok düşük 12,5 milyonluk bir kitlesi var. Bu rakam aynı zamanda genel oyların yüzde 20’sine tekabül ediyor. Önemli bir kısmını emekliler, köylüler ve asgarî ücretliler oluşturuyor. Geçmişin ekonomik ve siyasî krizlerini çok iyi biliyor ve maziye göre AKP’yi çok başarılı buluyorlar. AKP’nin sosyal yardım adı altında yaptığı ekonomik desteğinde bir numaralı muhatabı bu topluluğun hayat standardı algısı çok farklı. Beklenti düşük olunca küçük yardımların bile karşılığı çok yüksek olabiliyor. 15 yıllık süreçte söz konusu yüzde 20’nin reel geliri artmamasına rağmen AKP, bu kitleyi muhalefet boşluğundan da yararlanarak elinde tutmayı başarıyor. 2015 yılında Kemal Sayar’ın yaptığı bir araştırmada herhangi bir ekonomik kriz sırasında AKP seçmeni çözümü başka bir partide değil yine AKP’de arayacağını söylüyordu. Bu açıdan bakınca Erdoğan’ın asgarî ücretten yerli otomobilden bahseder gibi şehvetle bahsetmesi anlaşılabiliyor. Çünkü kitlesini çok iyi tanıyor.

Türk ekonomisinde tedirginlik 2017 yılında bir önceki yıla göre daha da arttı. Büyüme oranındaki yükseklik kronik sorunların üzerine ince bir örtü atsa da zorlu bir 2018 bizi bekliyor. Umudumuzu korumaya devam ediyoruz.

[Harun Odabaşı] 2.1.2018 [Kronos.News]

Evlada sarılamadan… bir gece daha! [Turan Görüryılmaz]

Elinde odun… Çatıda nöbette. 

”Noel Baba’yı bekliyorum geldiğinde, iman et diyeceğim” diyen şahıs, sosyal medyada, yılbaşının fenomeni oldu!

Çatıda, Noel Baba’yı imana getirmek için bekleyen yurdum insanının A Haber seyredip, Türkiye’yi Norveç sanmasına şaşmamak lazım.

Ülkenin durumu trajikomik. Güldürmüyor yani…

Diyelim Noel Baba’nın yolu gerçekten Türkiye’ye düştü.

Kukuletası şüpheli bulunur, kırmızı giysisi laf söz olur, “saçından sakalından da mı utanmıyorsun be adam” diyeni de çok olurdu!

Darbeci, FETÖ’cü, dış güçlerin ajanı, İsrail ve ABD ajanı ilan edilmesi de mümkündü…

Neyse Noel de geride kaldı yılbaşı da…

***

31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan gün ve gece, sosyal medya türlü türlü eğlence fotoğrafları ile doldu taştı. Benim dikkatimi özellikle ailecek çekilmiş birbirinden güzel fotoğraflar çekti.

Bir yemek masası… anne, baba, çocuklar, akrabalar, eş dost…

Allah kimseyi sevdiklerinden ayırmasın.

Çok uzun zamandır, birlikte olduğumuz halde eşim ve çocuklarımla birlikte fotograflar paylaşmadım.

Neden mi?

Eşinden, evlatlarından bir yılı aşkın zamandır ayrı olan arkadaşlarım var da ondan. Cezaevinde yeni yıla giren gazeteci dostlarım var da ondan… Onları düşündüm.

Yeni yılın onlar için anlamını…

Hissettiklerini, duygularını, yalnızlıklarını, özlemlerini, umutlarını, umutsuzluklarını düşündüm. Empati kurmaya çalıştım. Ama ne kadar çabalarsam çabalayım, onların hissettiklerinin binde birini dahi hissedemeyeceğimi çok iyi biliyordum.

2017 bitti. 2018 başladı. Özgürlükten yoksun geçen bir gün daha. Evlada sarılamadan uyunan bir gece daha!

Sonra çatıda Noel Baba nöbetine çıkan yurdum insanını düşündüm… O, bu yıl Noel Baba’yı dövemedi, umudunu yeni yıla bıraktı… Evlatlarına 2017’de sarılıp öpemeyen benim dostum da umudunu yeni yıla taşıdı!

2018’de Allah herkesin gönlüne göre versin…

[Turan Görüryılmaz] 2.1.2018 [Kronos.News]

Muslim Journal [Abdullah Aymaz]

W. Deen Muhammed’in mensuplarının 15 günlük olarak neşrettikleri, Muslim Journal gazetesinin on dördüncü kuruluş yılı, bir minnettarlık ve bir şükran günü olarak Washington’da kutlandı. Davet edildiğim için ben de katıldım. Hilton’da yapılan organize üç gün sürdü. Toplantılar, paneller, seminerler ve çeşitli etkinlikler yapıldı. Bir bayram yeri gibiydi. Büyük bir salonun bir bölümü namaz yeri olarak ayrılmış. Öğlen, ikindi ve akşam namazlarımızı orada kıldık.

Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi'nin takdir edip, ırkçılığın panzehiri dediği merhum W. Deen Muhammed’in ileri gelen imamları oradaydı.

Gazetenin son sayısında Washington’da bulunan ABD devleti tarafından da Baş İmam sayılan İmam Talip ile ilgili geniş bir haber vardı. Kendisi otuz yıldan fazla Amerikan ordusunda hizmet verdiği, gazi olduğu ve diyalog hizmetlerinde gayret gösterdiği için Adalet Bakanlığı tarafından kendisine plaket verilmiş… Biz kendisiyle çok öncelerden tanışmıştık. İncirlik'te otuz sene önce görev yapmış. Türkiye’de o zamanlar Risale-i Nur sohbetlerine katılmış. “28 tane beyaz Amerikalı askerin Müslüman olmasına vesile oldum. Onları Müftülüğe götürdüm. Müslüman olduklarına dair belge aldırttım. Sonra da, ‘Biz bu kadar Müslümanız’ diyerek İncirlik'te yemeklerin helâl olması konusunda dilekte bulunduk ve isteğimiz kabul edildi. O zaman bu haber Zaman gazetesinde çıktı.” demişti.  Gerçekten ben de bu haberi hatırladım…

Orada Baltimur’da yaşayan İmam Safir ile karşılaştık. Yakında çoğu kendi akrabası olan kırk kişilik bir grupla umreye gitmişler. Fotoğraflarını bizimle paylaştı.

Daha önce Teksas’ta tanışmış olduğumuz olduğumuz İmam Faruk’u da gördük. Kendisi, 1971’de Frankfurt’ta Amerikan ordusunda nükleer başlıklı silahlarda görevli olarak bulunmuş. 1972’de Amerika’ya dönünce, bu İslamî hareketi tanımış. 1975’ten sonra da İmam W. Deen Muhammed’in yanında yer almış. Cuma hutbeleri ve vaazlar veriyor. Türkiye’ye gelmiş, on sene önce hizmetimizi de tanımış…

O gruptan bazı üniversite profesörleriyle de görüştük. Dr. Yâsin, bize Afrikan kökenlilerin dört yüz senelik serancâmelerini özetledi: İlk gelen Müslümanlar…  Müslümanlıkları unutturulan bu insanlara 1700’lü yılların sonunda Müslümanlıklarını hatırlatanlardan… 1800’ün sonlarına doğru köleliğin kaldırılmasından sonra başlayan sıkıntılardan… Siyah olmanın öneminden  bahsedenlerden 1900’lerin başındaki faaliyetlerden… İpek tüccarı olarak gelen Fard’ın çalışmalarından… 1935’te W. Deen Muhammed’in babası Elijah Muhammed’in başlattığı faaliyetten… İçki, kumar, çetecilik ve uyuşturucuya karşı insanları temizlemeye gayretlerinden… 1975’ten itibaren W. Deen Muhammed’in tam bir İslâmî çizgiye gelmek için sabırla verdiği saygıdeğer hizmetlerden bahsetti…

Dr. Hamid, bütün handikaplara karşı W. Deen Muhammed’in ince ince cemaati nasıl hazırladığını, sabır talimlerini anlattı. “Sizin başınıza gelenler bizim de başımıza geldi… Kaç defa ticaretlerimize, mallarımıza çöküldü. Liderimiz bize sabırla her zaman işe yeniden başlamamızı söyledi… Bugün bizim grup ABD’de devlet nazarında da sevilen, saygı duyulan bir cemaattir, artık itibarımızı yerindedir. Gerçi şu andaki süreçte sizin başınıza gelen çok ağır şeyler var… Sizin bu testte, bu ağır imtihanda, radikalleşmeden sokaklara dökülmeden sükunet ve sabırla yolunuza devam etmenize hayranım. Ben daha birkaç sene önce Türkiye’deki ve Bosna’daki eğitim hizmetlerinizi gördüm, çok beğendim. Sizden öğreneceğimiz çok şey var.” dedi.

Bu organizede Farakan grubundan da iştirak edenler vardı.  Başimamları Sultan Rahman ve arkadaşları, İmam Emin Natarî ile beraber programlara katıldılar… Bu samimi katılım, onların yakınlık ve kardeşliklerini iyice pekiştirip cemaatleri birbirine yakınlaştırıyor.

Bu arada W. Deen Muhammed’in kızı Leyla Muhammed’e yaptığı hizmet ve faaliyetlerden dolayı ödül olarak  bir plaket verildi… Gerçekten geçtiğimiz Kurban Bayramında Kurban eti dağıtmak için Haiti’ye gitmişti. Amerika’nın pek çok yerinde konuşmalar yapıyor, konferanslar veriyor…

[Abdullah Aymaz] 2.1.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

ByLock listesi kaç kişiye kadar düşecek? [Erman Yalaz]

Sorunun cevabını baştan yazalım. Sonra izah edelim. MİT ve Ankara Başsavcılığı’nın kurduğu kumpasta ByLock kullanıcı sayısı 15-20 bine kadar düşecek.

Sıra geldi izaha. Bu köşede geçtiğimiz günlerde ‘BTK, 102 bin kişiye sahte ByLock belgesi üretiyor’ dediğimizde bazı kendini beğenmiş çok bilmişler, ‘Cemaat propagandası yapılıyor’ deyip konuyu çarpıtmaya çalışmıştı. Avukat Murat Akkoç konuyu çok yakından takip eden ve iyi bilen biri. Kendisiyle görüşerek BTK sahteciliğini ortaya koyan örneklerinden bir kısmını yazmıştık. Gelinen son nokta malumunuz. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı geçen hafta, ‘11 bin 480 kişinin telefonlarına iradesi dışında ByLock yüklendiğini’, Morbeyin uygulamasına girenlerin de Bylock’a girmiş varsayıldığını belirterek hukuki durumlarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini açıkladı. Düpedüz, skandalın itirafıydı.

11 BİN KİŞİYE PARDON, 1250 KİŞİYE TAHLİYE

Yazılar savcılıklara ve mahkemelere gönderildi. Türkiye’nin dört bir yanında bu iftira nedeniyle yargılananlar için yeni bir durum oluştu. Dün ‘ByLock’çu bunlar tutuklayın’ diyen makam, bu kez ‘liste yanlışmış pardon’ dedi. Aslında fiilen ve hukuken ByLock’un delil olmadığını ilan etti. Bunu da eline yüzüne bulaştırıp, 11 bin 480 kişinin içinden bin 250’sinin ByLockçu (Cemaat’le irtibatlı) olmadığını söylüyorlar şimdi.

10 bin 230 kişinin tek tutukluluk ve bir yılı aşkındır mağduriyet sebebi olan ByLock yalanından bir türlü manevra yapamıyorlar. Yalan büyük olunca manevrası da zor alınıyor haliyle. Bu ne anlama geliyor? 1- MİT ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ‘listeler hatalı’ dedi. 2- On binden fazla insan bu hata yüzünde 1 yılı aşkındır hapis yattı, işinden oldu/edildi. Bir pardon ile geçiştirilmeyecek kadar büyük bir skandal var ortada. 3-Bu MİT ve Ankara Cumhuriyet  Başsavcılığı’nın ilk hatası değil.

MİT, 27 Mayıs 2017 tarihli Adalet Bakanlığı’na gönderdiği  “Bylock uygulaması kullanımı” başlıklı yazı ile Emniyet ve Savcılıkların çok sayıda hata yaptığını kabul etti. Aynı yazı bu kez Adalet Bakanlığı eliyle 139 Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Buna göre  MİT, ADSL aboneliklerinde wifi şifresini paylaştığı bu nedenle kullanıcı ile abonelik sahibinin farklı olabileceği bu sebeple operasyonlarda çok sayıda hata yapıldığını itiraf ediyordu.

Gelelim hatanın daha büyüğüne ve bundan sonra ne olacağına?  Bunun cevabını bulmak için fiyaskoya  dönen ByLock olayının kısa tarihçesine bakmamız gerekiyor.

BYLOCK ANA BİLGİSAYARI OCAK 2016’DA MI ELE GEÇİRİLDİ?

Kamuoyuna yansıyan MİT ve Ankara Cumhuriyet  Başsavcılığı’nın yandaş medyaya pazarladığı (doğruluğu şüpheli olmakla birlikte), kamuoyuna yansıyan  bilgiler şöyleydi. Birlikte değerlendirelim.

1-MİT, ByLock ana bilgisayarını (server) Ocak 2016’da istihbari yöntemlerle (hukuk dışı yollarla yani) ele geçirdi. (Anayasa ve ceza yasalarına göre bu zaten delil niteliğinin bitmesi demek-bunu başka zaman müzakere edeceğiz)

2- MİT’in Nisan 2017’de yaptığı açıklama ve Müyesser Yıldız’ın belgeleriyle yazdığına göre, ByLock’a ilişkin listesi, Mayıs 2016 tarihinden itibaren, çalışmaya konu ham verilerle birlikte adli makamlar (Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı), güvenlik birimleri ve diğer ilgili makamlarla eş zamanlı olarak paylaşıldı. Tarihi not edelim: Mayıs 2016. Sonra 15 Temmuz kurgu darbe girişimi yaşandı. MİT’in cemaat  fişleme listeleri devreye alındı ve on binlerce insan tutuklandı.  Tutuklamaların ana gerekçesi ByLock’tu. Malum 1 dolardan insan tutuklama  yalanının tutmadığı günlerdi.

İLK ALGI OPERASYONU BTK’DA KADROLAŞAN BAŞBAKANDAN

3- Hafızası iyi olanlar hatırlayacaktır. Bylock ile ilgili ilk resmi açıklamalardan biri Başbakan Binali Yıldırım’dan gelmişti. Daha önce Ulaştırma ve BTK’daki  kadrolaşmadan sorumlu bakan olduğundan olsa gerek, algı operasyonuna alet olup malumatfuruşluk yapmıştı.  50 bin kişilik Bylock listesinden söz ediyordu kendisi. Resmi ağızlardan duyulan ilk Bylock listesi 50 bin kişiydi yani.

DAVİD KEYNES’İN FİLMİ KOPARTTIĞI AN

4- Sonra Hürriyet’ten İsmail Saymaz, Bylock denen bu gizemli programın yazılım şirketinin sahibi David Keynes ile röportaj yaptı. O röportaj bir çok gerçeği ortaya çıkarttı. En önemlisi  ‘cemaatin 15 Temmuz darbesinde Bylock’u haberleşme programı olarak kullandığı’ yalanı bitti.  Keynes, o röportajda Apple Store ve Google Play Store mağazalarından indirilebilen ücretsiz bir iletişim uygulaması olan Bylock’un 600 bin kişi tarafından yüklendiğini, Aralık 2015 itibariyle tedavülden kaldırıldığını ilan etti.

MİT, KENDİ PERSONELİNE BİLE DELİL SAYMIYOR…

5- MİT’in, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği 2 Aralık 2016 tarihli bir başka yazı ise, Bylock kullandığı tespit edilen 7 eski MİT mensubuyla ilgiliydi. Bu yazıda “ByLock programını kullandığı tespit edilen eski personellerden F..ö ile irtibatlı/iltisaklı olmakla birlikte, örgüt mensubu olduklarına dair yeterli kanaat oluşmadığından haklarında suç duyurusunda bulunulmamış olup, haklarında düzenlenen soruşturma raporlarının onaylı birer örneği ve anılanların açık kimlik, irtibat ve adres bilgileri Başsavcılığınızca yapılacak değerlendirmeye esas olmak üzere ilişikte gönderilmektedir.” deniyordu.  Yani MİT bile 1 sene önce, “ByLock kullanımını”, hatta “F..ö ile irtibatlı/iltisaklı olmayı tek başına veya birlikte örgüt mensubu saymak ve hakkında suç duyurusunda bulunmak için yeterli” kabul etmiyordu. Ama bu tarihi de not etmemiz gerekiyor: Aralık 2016.

DİJİTAL DELİLLER 6 AY NASIL BEKLETİLİR?

Bu tarih çok önemliydi. Çünkü 9 Aralık 2016’da  Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yürüttüğü ByLock soruşturmasında kullanılmak üzere, resmi açıklamalara göre aylardır elinde tuttuğu (6 ay) bir hard-disk ve 2 flaş disk için ilk kez Sulh Ceza Mahkemesi’nden dijital materyallerin içeriğinde ne olduğunun incelenmesi için CMK md:134 ve 135 kapsamında iletişimin tespiti kararı aldı. Yani aslında ByLock ilk kez yargı mekanizmasında delil olarak soruşturmaya konu edilerek bu tarihten sonra  hukuken delil (!) statüsünde ele alınabiliyordu.

BYLOCK TORBASI NASIL OLUŞTURULDU?

6-Sonra ByLock kullanıcı listeler oluşturuldu. Onu da izah edelim. Adli emanetteki, o ele geçirildiği söylenen ByLock hard-disk kayıtlarından değil, bildiğiniz MİT cemaat fişleme listeleri esas alınarak bir ByLock kullanıcı listesi yapıldı. Oysa hukuk (CMK md:134/135) ‘dijital veriler için, ‘bulunduğu yer ve zaman diliminde imajı alınır, kopyanın da kopyası yapılır, onun üstünde çalışılır’ diyor. Delil güvenliği, veri bütünlüğü, usul hukuku sizlere ömür yani. Maksat liste oluşturmaktı.

DANANIN KUYRUĞUNUN KOPTUĞU YER

MİT elindeki cemaat fişleme listeleriyle çakıştırmak için, Turkcell, Avea ve Vodafone’dan ByLock ana sunucu bilgisayarlarına IP’lerine (9 adet IP) girenlerin listesi istendi. Bu işin kılıfını uydurmak için yapılan bir atraksiyondu. ByLock sunucularına girdiği iddia edilen yüz binlerce insanın bulunduğu bir ByLock torbası oluşturuldu.

Dananın kuyruğunun koptuğu yerde burasıydı. 6 ay elinizde tuttuğunuz hard-disk ve disklere kimlerin ismini koyup çıkarttığınızı kim bilebilir? TCK ve CMK hükümleri açıkça ortada dururken ve ele geçirildiği gün dijital kopyası alınıp çalışılması gerekirken, fişleme listelerine giydirilmiş liste oluşturmanın adı ne oluyor?

BTK ve MİT’İN SAHTECİLİĞİ NEREDE?

Bir de olayın BTK ve GSM şirketleri boyutu var. MİT fişleme listeleri ile sözde ByLock sunucu kayıtlarını birleştirenler, 4 operatörden aldıkları ByLock sunucularına bağlananlar listesini de hatalı elde ediyor. 6551 sayılı internet  yasası ile GSM operatörleri ve sabit telekom operatörlerine bu tip durumlarda hukuki tespit yapılabilmesi için kullandıkları CGNAT/LSN cihazlarında üç kaydın tutulması şartı getirildi. Birincisi; hedef IP ve kaynak IP kayıtları. İkincisi; kaynak IP portları. Üçüncüsü; kişilerin internete ve ilgili sunucuya tam bağlanma zamanları. CGNAT yani bir bilgisayar ya da mobil cihazın internete bağlandığını gösteren İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları,  bu üç veri olmadığında yüzde 80 hata veriyor.

OPERATÖRLER NE DİYOR, BTK NE YAPIYOR?

Türkiye’deki  GSM  ve sabit telekom operatörleri çok maliyetli olduğundan yasanın emrettiği kriterlerde CGNAT kayıtlarını tutmadıkları mahkemelere gönderdikleri raporlardan anlaşılıyor. Bu eksik kayıtlarla da bir kişinin ByLock sunucusuna bağlanıp bağlanmadığı ya tespit edilemiyor yada hatalı tespit  ediliyor. Bu durum Europol’ün siber suç tespitlerinde CGNAT/LSN cihazlarını kullanan şirket ve kurumların kayıtlarında yukarıda saydığımız üç veri olmadığında yüzde 80 hata verdiğine dair AB Komisyonuna verdiği  2016 ve 2017 tarihli raporlarda ve çalıştay sonuç bildirgelerinde  açıkça yer alıyor.

İşte BTK sahteciliği anlattığımız tam bu aşamada devreye giriyor. Operatörlerden ByLock sunucularına bağlananların IP listesini alan MİT ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, fişleme listeleri ile bunları birleştirip yola devam ediyor. Bunun için de BTK bu listelere CGNAT kayıtlarındaki  eksiklikleri kendisi tamamlayarak yani sahte kayıtlar eklemek suretiyle ByLock kullandı raporları yazarak bu evrak açığını kapatıyor.

KUMPASI BAŞSAVCI İTİRAF EDİYOR, LİSTE 102 BİNE DÜŞÜYOR

7- Mayıs 2017’de MİT kaynaklı, yeni liste haberleri servis edildi.  Buna göre MİT,  telefonunda F..ö’nün kullandığı kriptolu mesajlaşma ağı ByLock bulunan 215 bin kişilik listeyi Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim etmişti.  Bu iş çok uzamadı. Bu kez 15 Temmuz’un yıl dönümünde Erdoğan’ın talimatıyla HSYK’nın yeni atadığı  Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman konuşmuştu. “Türkiye genelinde 102 bin kişide ByLock çıktığına dair liste geldi” dedi Kocaman. Listeden bir seferde 113 bin kişi düştü yani!

KIRMIZI; TURUNCU,MAVİ LİSTELER MİT YAZISIYLA BİTİYOR

8- Gazeteci Müyesser Yıldız bunu aylar öncesinde yazısında deşifre etmişti. O bilgilere göre, MİT Hukuk Müşavirliği, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na 27 Mayıs 2017 tarihli bir yazı göndermişti. O yazıda aynen şu ifadeler yer alıyordu: “Diğer taraftan, Kırmızı, Turuncu ve Mavi renk kodlarıyla belirtilen liste, 15 Temmuz hain darbe girişiminin hemen sonrasında aciliyetine binaen büyük miktardaki abonelik verileri şeklinde paylaşılması sırasında, uygulamadan elde edilen veri gruplarına ve bağlantı tespiti yöntemine göre oluşturulmuş olup, telekomünikasyon verileriyle karşılaştırılmak suretiyle gerçekleştirilen çalışmalara göre herhangi bir renk kodlu sınıflandırmaya tabi tutulmayan güncel listenin esas alınması gerekmektedir.”

Yani, ‘size öyle renkli menkli bir liste yaptık ama o yanlış’ diyordu MİT. O yazıda, 102 bin 192 farklı kimlik numarasına (ki bazı kimlik numaralarının yanlış ve sahte olduğu görülmektedir) ait 123 bin 115 GSM aboneliği ve 6 bin 748 ADSL aboneliği listesi oluşturulduğu yazıyordu açık bir şekilde. Bu da kumpasın merkezi Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ’na Ek-1 belgesi olarak gönderilmişti.

9- Sonra malum süreç yaşandı. Morbeyin uygulamasına girenlerin ByLock sunucularına yönlendirildiği gerekçesiyle 11 bin 480 kişinin bu listeye hatayla girdiği ilan edildi. Ve tabi liste yine düştü.

YALANCI ÇOBAN HİKAYESİNİN ÖZETİ

Tam bir yalancı çoban hikayesi aslında.Özetleyelim. Önce 215 bin kişilik bir liste vardı. Tek kalemde 102 bine düştü. Sonra bir yazı ile 90 bine. Hukuk mukuk yok. Tam bir ‘çingene pazarı’… ‘ByLokçu geldi hanım! Yeni listelerim vaaar!’ diyen bir istihbarat örgütü ve savcılık. Devletin MİT’inin, Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın, buna alet olan emniyetçilerin dahil olduğu koca bir kumpas.

BYLOCK LİSTESİ NEDEN 15 BİNE İNER?

Ben ise yazının başında yazdığım rakamlarda ısrarcıyım. Sebebi de şu: Hakan Fidan ve avenesi; MİT, 2014’ten beri bu ByLock denen programın kullanıcısının, içeriğinin peşinde olduklarını dünya aleme ilan ettiler. Ancak Litvanya operasyonundan istediklerine ulaşamadılar ya da çok az bilgi elde edebildiler. Bu ellerinde patlayınca, dönüp GSM operatörlerinin IP kayıtlarından ve elindeki fişleme listelerinden ve veri bütünlüğü ile oynanmış ByLock sunucusundan 215 bin kişilik listeyi oluşturdular.

Malum sebeplerden kullanıcı sayısını 16 ayda 215 binden 91 bine düşüren MİT, BTK ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı aslında gerçek rakamı da biliyor. Bu rakam en fazla 15 bindir, belki 20 bindir. Sen nereden biliyorsun diyorsanız -ben bilmiyorum bilimsel rakamlar öyle diyor- EUROPOL ‘Gerekli kriterleri taşımayan CGNAT kayıtları yüzde 80 hata veriyor’ diyor. 91 bin rakamından yüzde 80 hata payını çıkartırsanız sizde benim kadar hatta MİT kadar bilebilirsiniz.

Bütün bunları alt alta koyup topladığınızda ByLock kullanıcı listeleri, 15 Temmuz kurgu darbesinin tutuklamalarına gerekçe yapılan MİT fişlemeleri, BTK sahte evrakları, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı düzmecesi ile oluşturulan neredeyse her altı ayda bir güncellenen bir kumpas listesidir.

BİR CİNAYETTE SAVCILAR, BÜTÜN KIRMIZI OTOMOBİL KULLANICILARINI TUTUKLAR MI?

Şimdiye kadar sıraladıklarımız iktidar ve güdümlü yargının bir suç aleti olarak göstermek istediği ByLock’un açık kaynak tartışmalarındaki yanlışlarını düzeltmek içindi. Bir kişi bu programı kullanmış olsa dahi, ByLock ile suç işlenmiş midir?  Hukuken bu yönüyle de kimse suçlanamaz zaten. Asıl hukuki yaklaşımla bu soruyu sormaya hacet bile kalmıyor. Kırmızı araç kullan birileri cinayet işledi diye İstanbul’daki bütün kırmızı otomobil kullanıcılarını tutuklamak neyse, ByLock, Eagle, WhatsApp, Telegram kullandı diye insanları hapse atmak da aynı mantıksızlığın ve hukuksuzluğun ürünü. Asolan bu araçlarla suç işlenip işlenmediğidir. Hukuk buna, somut delile bakar-bakmalı.

YENİ BİR ‘ByLock PARDONU’ DAHA YOLDA

Yazıyı yazdığım saatlerde ByLock’ta Morbeyin hadisesini açıklayıp kendilerini kahraman edasıyla piyasaya pazarlayanlardan Avukat Ali Aktaş, “ByLock listesinde yer alan ve içerikleri olmayan herkesin yeniden inceleneceği,  Morbeyin kumpasında olduğu gibi benzer vb. Gerekçelerle listede yer alanların bu inceleme ile temizlenebileceği bekleniyor. En az 30 bin kişi yeniden incelenecek deniyor. İnşallah mağdur kalmayacak.” şeklinde Twitter mesajı yazdı.

Yani, 91 bin kişiden 30 bin kişinin daha düşürülme ihtimali var. ‘Hapiste yattığınız kar olsun’ deyip onlara da ‘Pardon ByLock’çu değilsiniz’ denecek. 70 bin hata büyük rakam. Sahte kahraman ve sahte gerekçelerle suçu da cemaate yıkarak yavaş yavaş kamuoyuna yedirecekler. Hikaye bu.

Ben ise yazıyı, konuyu örnekleriyle ve tüm teknik detayı ile takip eden Avukat Murat Akkoç’un hayati tavsiyeleriyle bitirmek istiyorum.

1- Eylül 2016’da 215 bin olarak açıklanan ve 16 ay  içerisinde hatalar gerekçe gösterilerek 91 bin kişiye indirilen ByLock kullanıcı Listesi halen hatalıdır. Çünkü ByLock kullanıcı listeleri GSM şirketlerinden gelen IP bilgilerinden CGNAT kayıtlarından oluşturulmuştur.

2- Gsm kayıtları teknik alt yapı eksikliği nedeniyle yüzde 80 hatalı sonuçlar vermektedir. GERÇEK BYLOCK KULLANICI LİSTESİ sadece ByLock server’ınden elde edilebilir. BTK, GSM şirketlerinden gelen IP bilgileri ve CGNAT kayıtlarındaki eksik ve hataları SAHTE EVRAK ÜRETEREK KAPATIYOR

3- ByLock isnadıyla halen hakkında yargılaması yapılan kişilerin dosyalarına CD halinde 3 bin ile 15 bin sayfa arasında gelen kayıtları dikkatli incelemeleri veya incelettirmeleri ve mahkemeden BİLİRKİŞİ talebinde bulunması hayati önemdedir.

4- Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay ‘HER TÜRLÜ KUŞKUDAN UZAK TEKNİK VERİLERLE KESİN OLARAK TESPİTİ halinde  kişilere  silahlı terör örgütü üyesi cezası verilebilir’ demektedir. Diğer taraftan Sanık veya müdafinin BİLİRKİŞİ incelemesi talebinin reddedilmesi BOZMA sebebidir.

5-MİT ve Savcılık işini adam gibi yapıp ByLock kullanıcı listesini ByLock server’ınden oluştursaydı ne Morbeyin ne IP çakışması nede başka bir sebeple kişiler listeye girerdi. 124 bin kişiye kumpas kuran bir adres arıyorsanız adresin adı MİT ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’dır.

Son söz. ByLock bitti, hukuk Error veriyor!

[Erman Yalaz] 2.1.2018 [TR724]

Maskeli balo bitti: Kardeş mi bozguncu mu? [Bülent Korucu]

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile selefi Abdullah Gül arasında son günlerde su yüzüne çıkan gerilim şaşırtıcı değil. Kardeşlik olarak ambalajlanan ilişki aslında bir mahkumiyetten ibaretti. Dikkatli gözlerden kaçmayan çatışma ilk günden beri vardı, şimdi sadece görünür hale geldi.

MİLLİ GÖRÜŞ’TE İKİ FARKLI KANAT

Refah Partisi günlerinde iki isim, iki farklı kolu temsil ediyordu. Alaylı-mektepli çekişmesine de benzetebiliriz bu farklılığı. Erdoğan tabandan gelen ve bu işin çilesini çekenlerin sembolü ve lideriydi. Gül ise kariyeri seçmiş ve meydanların tozunu yutmamış, partiye aşılama yoluyla gelmiş tuzu kuruların temsilcisiydi. İkisi de kurucu lider Necmettin Erbakan’ın yerini alacak halefler olarak görülüyordu. Yarış o günlerde başladı.

28 Şubat bu iki veliahda bir fırsat sundu: Liderin ölümünü beklemeden de koltuğu devralabileceklerdi. Ancak ideoloji partilerinde lideri devirmek hiç kolay değildi. Liderin yasaklı olmasının sağladığı imkanla partiyi kongrede teslim almak istediler. Ancak Erbakan, genç ve dinamik Gül’ü, tonton yaşlı amca Recai Kutan’la bile yendi. Burada Yenilikçilerin kendilerine aşırı güveni ve bunun sonucu olarak Gül’un kongre konuşmasında Erbakan’dan söz ederken ‘yaş yetmiş iş bitmiş’ anlamında bir cümle kurması etkileyici oldu. Fazilet Partisi kapatılınca yeni parti için bütün şartlar hazır hale geldi.

AKP’DE PARANIN İKİ YÜZÜ

AK Parti kurulurken Erdoğan ve Gül paranın iki yüzü gibiydi. İngiltere’de okumuş, parlamenter olarak Avrupa kurumlarında görev yapmış akademisyen Gül, Batı’ya bakan yüzdü. Erdoğan ise İstanbul Belediye Başkanı olarak Türkiye’de tanınırlığı en yüksek siyasetçilerden biri olarak halka dönük yüzdü. Parti kurulup birkaç ay içinde iktidara taşınınca Erdoğan madalyonun iki yüzünü birden kaplayacağının işaret ve garantilerini vermeye başladı. Bilhassa ABD’ye ‘benimle daha iyi çalışırsınız’ mesajını net biçimde verdi.

1 Mart Tezkeresi, ABD’ye ne kadar esnek ve oportünist olabileceğini gösterdiği bir fırsattı. Aynı zamanda partideki ilk çatlak olarak kayıtlara geçti. Başbakan Gül ve Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın pasif direnişi sonucu kabul için gerekli çoğunluk sağlanamadı ve teskere reddedilmiş sayıldı. Erdoğan’ın partinin kapalı grup toplantısında “Maaşları ödeyemez hale geliriz” tehdidi bile işe yaramamıştı.

Gül ve Arınç için Erdoğan’ın attığı ilk çentik böyle çizildi. Herhalde Erdoğan, Arınç’ın Meclis Başkanlığına direnmekte haklı olduğunu düşündü. Tezkerenin reddinde yaşananlar, Erdoğan’ın icazet almasını kolaylaştırdı. Beklenmedik şekilde yasağı kaldırıldı, Siirt seçimleri iki sandığın kırılması gerekçe gösterilerek iptal edildi. Erdoğan’ın vekil olma ve başbakanlık koltuğuna oturma yolu açıldı.

YOLLARI ÇATALLAŞAN İTTİFAK

Arınç, Gül ve Erdoğan üçlüsünün bundan sonra da pek çok defa yolları çatallaştı. Erdoğan güçlendikçe tercihlerini dayatmaya başladı. En büyük kırılma 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında yaşandı. Ahmet Necdet Sezer’in yerine seçilecek cumhurbaşkanı için iktidar partisinin lideri Erdoğan ilk akla gelen isimdi. O ise henüz Türkiye’nin buna hazır olmadığını görüyordu. Biraz Arınç’ın baskısıyla biraz da (teşbihte hata olmasın) mayın eşeği gibi kullanmak için Gül’ün adaylığını açıkladı.

Beklendiği üzere asker, Anayasa Mahkemesi ve benzeri bütün rejim bekçileri ayaklandı. 367 Krizi olarak tarihe geçen hukuk skandalı ve 27 Nisan e-muhtırası yaşandı. AKP cevap olarak erken seçim kararı aldı. 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir çoğunlukla kazandılar. Erdoğan ise Gül’ü adaylıktan vazgeçirmek için harekete geçti. Danışmanları gazeteleri ziyaret ederek, “Gül’ün ülke için fedakarlık yapıp çekilmesi gerektiği” yönünde yazılar yazdırdı. Gül ise halktan 367’nin rövanşı için oy istediklerini belirterek buna yanaşmadı. Görünürdeki sebep Vecdi Gönül gibi düşük profil bir cumhurbaşkanıyla gerilimi düşürmekti. Ancak aslında Gül ve Arınç kanadının daha fazla güçlenmesinden endişe ediyordu.

MASA ALTI TEKMELEŞMELER

Gül’ün Köşk yıllarında da masa altından tekmeleşmeler devam etti. Şike kanunu, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı sırasındaki en büyük krizlerden biriydi. Şike operasyonları taraftarlardan tepki çekince kısa süre önce kanunu yapan AKP’de geri adım gündeme geldi. Bülent Arınç, “Buna cesaret edemezler” açıklamasıyla safını belli etti. Gül hazırlanan kanunu veto etti. Erdoğan’ın sert tepkisi üzerine kanun aynen yenilendi ve Gül onaylamak zorunda kaldı. Arınç pişmanlık ve özür beyanında bulundu. Benzer biçimde Gezi Olayları sırasında Gül ve Arınç daha yatıştırıcı bir tavır belirlerken, Erdoğan gerilimi yükselten “Yüzde 50’yi evde zor tutuyorum” çizgisini tercih etti.

Erdoğan, satrançta birkaç hamle sonrasını hesaplar gibi Gül’ün önünü kesecek adımlar atmayı hep önceledi. 2012’de daha seçime iki yıl kala eski cumhurbaşkanlarının ikinci kez aday olmalarını engelleyen bir madde kanuna konuldu. Doğrudan kendisini hedefleyen maddenin çıkmaması için aracılar gönderdi ve “Biz bu konuyu aramızda konuşarak hallederiz. Yasayla engel koymaya gerek yok. Böyle bir yasa beni rencide eder” dedi; ancak Erdoğan’ı ikna edemedi.

Erdoğan, Gül’e cumhurbaşkanlığı yolunu kapatmakla kalmadı, başbakan olmaması için de açıkça tedbir aldı. Anayasaya rağmen seçildikten sonra partiye ilişkisini kesmesi gerekirken kongreye bizzat katıldı. Kongre tarihini Gül’ün görev süresi dolmadan bir gün öncesi olarak tespit etti. Böylece onun aday olma ihtimalini sıfırladı. Bilhassa son hamleler Bayan Gül’ün sabrını taşırdı. Hayrunnisa Hanım, veda resepsiyonunda ağır sözler sarfetti ve ‘intifada’ başlatacağını söyledi. Ama başlatamadı.

HEDEFLERDEN BİRİ HEP GÜL’DÜ

Burada subjektif bir değerlendirmemi paylaşmak istiyorum: Hizmet Hareketi’nden mal varlığına 15 Temmuz’dan aylarca önce ilk el konulan iş adamları Boydaklar ve Akın İpek. Oysa iki isim de Hizmet’le özdeşleşmiş isimler değildi. Bütün cemaatlere hatta cemaatler dışındaki topluluklara yardım yaptıkları biliniyordu. Hizmet Hareketine katkıları da bu çerçevedeydi. Onları diğerlerinden ayıran özellik Abdullah Gül ve ekibine yakınlıklarıydı. İpek Ailesi’nin evinde ağırladığı isimler arasında Erdoğan’ın çekirdek kadrosu yok, aksine Gül’ün yanındaki isimler var. Kayserili Boydaklar ise Gül’ü neredeyse aile büyüğü biliyordu. Gül’ün önünü kanunlarla kesmeyi düşünen Erdoğan’ın fiili tedbirler almaması ihtimal dışı. Ben olayı böyle okuyorum.

VEKALET SAVAŞLARI

O günlerde çatışmayı hep danışmanlar üzerinden sürdürerek perdelediler. Gül, Ahmet Sever’i, Erdoğan ise Yalçın Akdoğan ve Akif Beki’yi kullandı. Beki, “Sadece ben çizik yemekle kalmadım, karımın işiyle bile uğraşıldı. 28 Şubat hoyratlığında dahi bu raddeye vardırmamışlardı akreditasyon işini.” diye yazdı. Abdullah Gül, genelde vekalet savaşlarını tercih ediyordu. Bizzat risk alması gereken durumlarda geri adım atıyordu.

Erdoğan’ın Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’na patladığı konuşmadaki Gül fotoğrafı durumu güzel özetliyor. Feyzioğlu konuşurken bıyık altından gülen Abdullah Bey, sonrasında hiyerarşiyi alt üst eden el işaretine uyarak Erdoğan’ın peşinden salonu terk etmişti. Önceki bütün kazanımlarında ise Arınç’ı öne sürerek koçbaşı olarak kullanmıştı. Boydaklar ve yurtdışından hatır gönül TÜBİTAK’ın başına getirdiği bilim adamına ne kadar sahip çıktığını biliyoruz. Şimdi iş başa düştü gibi görünüyor. Çok alttan alıcı ama eskiye nazaran daha dik bir duruşu var.

Sürdürebilir mi? Kazanacaklarından ziyade kaybedecekleri belirleyecek. Şayet dik durmazsa başına daha büyük bela açılacaksa bu duruşu sürdürür. Aksi halde altın tepsiyi beklemeye devam eder.

[Bülent Korucu] 2.1.2018 [TR724]

Kaşıkla verip kepçeyle aldılar [Semih Ardıç]

Yüzde 14,3 zam, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın ifade ettiği gibi asgarî ücretlinin ‘eline diline durdu’. Daha doğrusu hükûmetin belli başlı kalemlerde yaptığı zamlar, asgarî ücretlinin hevesini kursağında bıraktı. Yeni maaşlardan evvel devletin zamları geldi.

2018’de memur ve memur emeklilerinin maaş ve aylıkları ocakta yüzde 4, temmuzda yüzde 3,5 olmak üzere yılın tamamında yüzde 7,6 arttı. İşçi, esnaf ve çiftçi emeklilerinin aylıklarına gerçekleşen 6 aylık enflasyona göre en fazla yüzde 5-6 civarında zam yapıldı.

VATANDAŞ EKSİDE BAŞLADI

Buna mukabil bütün kamu tarifeleri yüzde 7 ila yüzde 50 arasında değişen oranlarda arttı. Asgari ücretli, işçi ve memurların teşkil ettiği çalışanlar, emekliler ve işsizler başta olmak üzere milyonlarca vatandaş yeni seneye ekside başladı.

Peşi sıra gelen ve vatandaşın cebindekini kepçe ile alan fiyat artışlarına mukabil ‘zam sağanağı’ ya da ‘zam tufanı’ ifadeleri mübalağa sayılmaz. Zımnî vergi artışı ya da yeni bir vergi getirmekten farkı yok ilan edilen zamların.

B SINIFI EHLİYET HARCI 479 TL

Devletin alacağı ücretlerde asgarî yüzde 14,47 artırılırken, zamlar cepten internet paketinin Özel İletişim Vergisi’nde ve Motorlu Taşıtlar Vergisi’nde (MTV) yüzde 50’yi buldu. 2018’de cep telefonundan alınan Özel İletişim Vergisi (ÖİV) 47,7 liradan 54,6 liraya, B sınıfı ehliyet harcı 418,3 liradan 479 liraya, 1 yıllık pasaport harcı 169,5 liradan 194 liraya çıktı.

Zamlı tarife kıymetli kâğıt ücretlerini de artırdı. Noter kâğıdının tek sayfası 11 lira olurken, pasaport defter ücreti 108 liraya çıktı. Kimlik ve aile cüzdan ücretleri yüzde 15 arttı.

ELEKTRİK YÜZDE 8,8 ZAMLI

Elektrik birim (kwh) fiyatına yüzde 8,8 zam geldi. BOTAŞ, 1 Aralık 2017’den geçerli olmak üzere doğalgaz santrallarına sattığı doğalgazın fiyatını yüzde 8 artırmıştı. Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri ile otoyolların ücretleri, taşıtların sınıfına göre yüzde 10 ila yüzde 25 arasında yükseldi.

Boğaziçi ve Fatih köprülerinden otomobil geçiş ücreti ise 7 liradan 8,75 TL’ye çıkarıldı. Yavuz Sultan Selim ve Osman Gazi köprüleri gibi AKP’ye yakın işadamlarına taşıt garantili olarak ihale edilen otoyolların ücretleri ise 2017 enflasyonunun açıklanacağı 2 Ocak’ta tespit edilecek.

GEÇSEN DE GEÇMESEN DE 90 TL

Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde geçiş ücreti 12.20 lira iken Osmangazi Köprüsü’nden geçmek için hali hazırda 65,65 lira ödemek gerekiyor.

Osman Gazi’de 90 lira olan geçiş ücreti infiale sebep olmuş hükûmet tutarı aşağı çekmişti. Amma velakin aradaki farkın Hazine tarafından AKP’ye yakın işletmeci firmalara ödeniyor olması ‘köprüden geçen de geçmeyen de 90 lira ödüyor’ sözünü teyit ediyor.

Hazine garantili projelerin haricindeki otoyollarda otomobil için en düşük geçiş ücreti 2,5 TL, en yüksek geçiş ücreti 25 TL olarak tespit edildi.

TRAFİK CEZALARI YÜZDE 14,47 ARTTI

Zam sağanağı trafik cezalarına da uzandı. Cezalar 2018’de daha yüksek olacak. Kırmızı ışıkta geçmenin cezası 206,5 liradan 236,4 liraya çıktı. Aynı şekilde hız sınırını yüzde 10 aşmanın cezası da 1 Ocak’tan itibaren 206,5 liradan 236,4 liraya yükselecek.

Ehliyetsiz araç kullanan 2 bin 18 lira, seyir halinde cep telefonu kullanana 108 lira para cezası verilecek. Sahte plaka kullanmanın cezası ise 5 bin 942 lira olacak. Araçlarının muayene süresini geçirmenin cezası ise 108 liraya çıkarıldı.

Trafik işaret ve levhalarına uymayanlar 108 lira ile cezalandırılacak. Hususî otomobili 0,50, hususî olmayan otomobilleri 0,20 promil üzerinde alkollü olarak kullanan şoförlere ilkinde bin 2 lira, ikincisinde bin 256 lira, üçüncüsünde ve daha fazlasında 2 bin 18 lira para cezası uygulanacak. Uyuşturucu veya uyarıcı madde alarak araç kullananlara 5 bin 167 lira ceza verilecek.

EMLAK VERGİSİ’NDEKİ ORAN ŞAŞIRTTI

Emlak Vergisi’nde zam oranı diğer kalemlere nispeten düşük kaldı. Vatandaş için en elzem işlemlere yüzde 15 civarında zam yapılırken Emlak Vergisi’ne gelen yüzde 7,25 artış AKP’nin inşaat lobisine olan yakınlığını tedai ettirdi.

Çevre Temizlik Vergisi her 1 metreküp su tüketimi için 28 kuruştan 32 kuruşa çıktı. Yere çöp atanlar 232 lira, komşusunu rahatsız edecek derecede yüksek ses ve titreşime sebep olanlar 968 lira ceza ödemek zorunda kalacak.

MTV DEĞİL SERVET

Motorlu Taşıtlar Vergisi’nde (MTV) sistem daha fazla vergi tahsilatına matuf sil baştan kuruldu. 1 Ocak 2018’den sonra tescil edilen ve fabrika çıkış fiyatı 40 bin liranın üzerinde olan taşıtların sahipleri Maliye’ye servet ödemek mecburiyetinde kalacak.

En düşük MTV 743 liraya yükselirken, fiyatı 475 bin lira ve fevkinde olan bir taşıtın MTV’si 35 bin 379 lira oldu.

Bütün bunlar ekonominin yüzde 11,1 büyümediğini, hükûmetin bütçeye kaynak temin etmek için vatandaşın cebindekine göz diktiğini gösteriyor. Kamu zamlarını er ya da geç özel sektör de maliyetlerine aksettirecek.

ENFLASYONDA DÜŞÜŞ HAYAL

Müteakip günlerde diğer zamların da tesiriyle enflasyon daha yükseklere tırmanacak. Enflasyon TÜİK’in formül taktikleriyle bile mevcut şartlarda tek haneye inemez. Enflasyon da bir nevi vergi kabul edilir ki hükûmet bu yolla da vatandaşın refahından çalıyor.

Çift haneli enflasyona demir atmış ekonomi su almaya devam ederken 2018’de gemiyi evvela farelerin mi, insanların mı terk edeceğini hep beraber müşahede edeceğiz.

Etrafta filika, can yeleği, can simidi namına ne varsa imkân nispetinde tedarik etmek en isabetli hazırlık olacaktır.

****

MOTORLU TAŞITLAR VERGİSİ (MTV) YÜZDE 15 İLA YÜZDE 50 ARASINDA ARTTI

1300 CC ve altı taşıtlar
31 Aralık 2017’den önce tescil edilenler:
2018’deki vergi tutarı: 743 TL

1 Ocak 2018 sonrası tescil edilenler:
Fiyatı 40 bini aşmayanlarda (1-3 yaş arası) 743 lira, fiyatı 40-70 bin lira arası olanlarda 817 lira, fiyatı 70 bini aşanlarda 892 lira olarak uygulanacak.

1301-1600 CC arası taşıtlar
31 Aralık 2017’den önce tescil edilenler:
2018’deki vergi: 1.294 TL

1 Ocak 2018 sonrası tescil edilenler:
Fiyatı 40 bini aşmayanlarda (1-3 yaş arası) 1.294 lira, fiyatı 40-70 bin lira arası olanlarda 1.423 lira, fiyatı 70 bin lirayı aşanlarda 1.553 lira olacak.

1601-1800 CC arası taşıtlar
31 Aralık 2017’den önce tescil edilenler:
2018’deki vergi: 2 bin 284 TL

1 Ocak 2018 sonrası tescil edilenler:
Fiyatı 100 bin lirayı aşmayanlarda (1-3 yaş arası) 2 bin 512 lira, fiyatı 100 bini aşanlarda 2 bin 741 lira.

1801-2000 CC arası taşıtlar
31 Aralık 2017’den önce tescil edilenler:
2018’deki vergi: 3 bin 598 TL

1 Ocak 2018 sonrası tescil edilenler:
Fiyatı 100 bin lirayı aşmayanlarda (1-3 yaş arası) 3 bin 957 lira, fiyatı 100 bini aşanlarda 4 bin 317 lira.

2001-2500 CC Arası taşıtlar
31 Aralık 2017’den önce tescil edilenler:
2018’deki vergi: 5 bin 396 TL

1 Ocak 2018 sonrası tescil edilenler:
Fiyatı 125 bin lirayı aşmayanlarda (1-3 yaş arası) 5 bin 936 lira, fiyatı 125 bini aşanlarda 6 bin 476 lira olarak uygulanacak.

4000 CC ve üstü taşıtlar
31 Aralık 2017’den önce tescil edilenler:
2018’deki vergi: 29 bin 483 TL

1 Ocak 2018 sonrası tescil edilenler:
Fiyatı 475 bin lirayı aşmayanlarda (1-3 yaş arası) 32 bin 431 lira, fiyatı 475 bini aşanlarda 35 bin 379 lira olacak.

****

KÂĞIT ÜCRETLERİ DE ZAMLANDI*

Değerli Kâğıdın Cinsi    2018 (TL)
Noter kâğıtları:         
Noter kâğıdı    11
Beyanname    11
Protesto, vekâletname, re’sen senet    22
Pasaportlar    108     
Türkiye Cumhuriyeti kimlik kartı**    18,50
Türkiye Cumhuriyeti kimlik kartı***    37       
Aile cüzdanları    98,50
Sürücü belgeleri ile çalışma karneleri    134     
Motorlu araç tescil belgesi    120
İş makinesi tescil belgesi    100         
Banka çekleri (her bir çek yaprağı)    6,50
Mavi Kart        10     
Yabancı çalışma izin belgesi    72
Yabancı çalışma izni muafiyet belg.    72

(*) İşlemler için ödenecek harç tutarları ayrıca tahsil ediliyor.
(**) Doğum ve değiştirme sebebiyle.
(***) Kayıp/zayi sebebiyle.

[Semih Ardıç] 2.1.2018 [TR724]

Erdoğan ‘başyüceliği’ ve devletin kutsiyeti doktrini [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’de insan hak ve özgürlüklerinin yerleşememesinin, demokrasinin daima seçimler olarak anlaşılmasının temel nedenlerinden biri, pro-faşizan ve korporatist bir anlayışın hücresel seviyelere kadar siyasete, bürokrasiye ve askeriyeye sızmış ve yerleşmiş olmasıdır. İttihat ve Terakki’den bu yana, toplum mühendisliği yaklaşımlarının temelini pro-faşist korporatizm oluşturuyor Türkiye’de. Evet, bu bir sızmadır, çünkü tıpkı suya sızan bir tür zehir gibi, suyun su olmasını değiştirmeden onu etkisi altına alıyor. Sızdığı yapı, sızmanın farkına varmasa da artık o eski ve orijinal yapı değildir artık. Bu nedenle, korporatizmin izlerini Türkiye’de tüm siyasi ideolojilerde ve yönelimlerde bulmak mümkündür. İslamcılık da buna dâhildir.

İslam toplumlarında dönüşüm (transformasyon) gerekliliği düşüncesi yeni bir şey değil. On sekizinci asırdan bu yana Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi kuvvetini oluşturduğu İslam dünyasında, Batılı güçlerden geri kalmanın etkisiyle yenileşme hareketlerine gerek duyuldu siyasi kadrolarca. Teknik konularda çok can sıkıcı ve zorlayıcı olmasa da, bu reform süreci ister istemez toplumsal alanlarda da değişimleri zorunlu kıldı. İşte dönüşümün toplumsal alana kaymasıyla beraber, nasıl bir toplum sorusu öne çıktı. Çıktığı gibi, toplumu da böldü ve ideolojik gruplaşmalara neden oldu. Bugün Türkiye’de yaşanan kutuplaşmanın temellerini bu gruplaşma oluşturuyor. Herkesin kafasında ideal – olması, yani gerçekleştirilmesi gereken – bir toplum modeli var. Ancak hepsinin nüvesini ve ortak noktasını korporatist ve pro-faşist tutum oluşturmakta. Her biri, diğerlerinin tasfiyesi üzerine bir gelecek kurgusu yapıyor. Asgari müştereklerde bile bir uzlaşı söz konusu değil.

FAŞİZMİ DOĞURAN TEMEL DİNAMİK

Korporatist ve pro-faşist nüvenin temeli, anti-liberalizmdir. Bunu anlamak için liberalizmin temel felsefesini bilmek gerekir. Bahsettiğim liberalizm, özellikle siyasal liberalizmdir. Yani ekonomik liberalizm doktrini ikinci plana alıyorum ve bireysel özgürlükleri ön plana çıkartıyorum. Bu bakımdan konuya yaklaştığımızda görünen manzara şudur: Türkiye’de bireysel özgürlüklerle sorunu olmayan bir dünya görüşü yoktur. Bir başka ifadeyle, devleti değil bireyi ve onun haklarını önceleyen, yürütme, yasama ve yargı erklerini birbirinden ayıran, anayasal liberal bir düzen kuran, vatandaşların eşitliğini sağlayan, kozmopolitanlığı kabullenen (yani bireylerin birbirinden farklı olabilmelerine tolerans gösteren), seküler ve dayatmacı olmayan bir toplum modeli kabul görmüyor. Devlet otoritesiyle birey arasındaki ilişkide açıkça bireyden yana pozisyon alan bir anlayış Türkiye’de yerleşemedi. Bunun yerine, devletin bireye karşı öncelendiği, güçlü devleti özgürlüklerden daha önemli gören, bu devleti ele geçirerek toplumu kendi tasavvurlarına göre tasarımlamak isteyen politik güçler Türk siyasal sistemine yerleşti.

Bu açıdan CHP ile Demokrat Parti geleneği (Adalet Partisi, Anavatan, Doğru Yol vs.) arasında fark olmadığı gibi, Milliyetçi-Turancı gelenekle (Milliyetçi Hareket Partisi ve türevleri) İslamcı-Mukaddesatçı gelenek, diğer adıyla İslamcılık (Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi vs.) arasında da fark bulunmamaktadır. Bu siyasi hareketlerin her biri, korporatist ve pro-faşist gelenekten geliyorlar ve liberal değerleri dışlıyorlar. İttihat ve Terakki’den beri çok partili Türk demokrasisinin liberal anayasal bir demokrasiye evrilememesinin ana nedeni budur. Bu sebepten dolayıdır ki, aralarındaki tüm ideolojik farklılıklara karşın hiçbir parti, bugün içinde bulunduğumuz dönemin özgürlüklerle olan meselesini önemsemiyor. Onların her birine göre bir toplumsal muhalefetin tasfiye edilmesi normal prosedürdür çünkü. Dahası, her biri bunu bir hak olarak ele alıyor. Yani bugün onlar, yarın biz diye algılıyorlar olan-biten nobran İslamo-faşizmi. Tümünün ana kucağıdır pro-faşist korporatizm.

DEVLETİN YÜCELTİLMESİNİ ESAS ALAN ZİHNİYET

Korporatizm, devletin sosyal hayatı düzenlemesini öngörür. Devletin yüceltilmesi esastır. Tabi bunun için anakronist bir tarih anlayışı ile algılanır tarih. Bu açıdan tarihin ana görevi, içindeki bazı fragmentlerin cımbızlanarak seçilmesi ve devletin kutsanmasında kullanılmasıdır. Devlet soyut bir kavramdır ve kutsallaştırılan esasında devleti yöneten gruptur. Bir başka ifadeyle, bu kutsanmış devlet üzerinden iktidardakilerin meşruiyeti üretilir ve yeniden üretilir. Döngü böyle gider durur. Kutsallık atfedilen devlette sınıfsal farklılıklar, bireysel hak ve özgürlükler, etnik meseleler önemsizleştirilir ve değersizleştirilir. Zira esas olan devletin büyüklüğü, güçlülüğü, devletin menfaatleridir. Mutluluk vaadi asla bugüne yönelik değil, belirsiz bir geleceğe yönelik olarak tasavvur edilir ve paketlenerek halka servis edilir. Fedakârlık kültü üretilir. “Varlığım varlığına armağan olsun” diye içilen anttan da anlaşılacağı üzere, birey bu tür rejimlerde devlete (milletin yansıması olarak pazarlanan kutsallığa) kurban olur ve bu “zayiat” normal kabul edilir. Kitlesel kıyımlarda ölen insanlar, rejimin dilinde “telef olmuşlardır”. Bir nevi hayvanlara yönelik kullanılan dil kullanılarak, kitlesel kıyımın meşruiyetine hizmet edilir. Tıpkı 1915 soykırımında katledilen Ermenilerden bahsederken filanca sayıda Ermeni “telef oldu” diye yazan resmi tarih kitaplarında yapıldığı gibi.

Pro-faşist ve korporatist devlet geleneği, demokratik seçimler olarak algıladığı demokrasiyi bile oyunun kurallarına göre oynayamaz. Yeri geldiğinde “kutsal devlet” için seçimle işbaşına gelen siyasi karar alıcılar ve yöneticiler cebirle ve şiddetle görevden alınabilir. Buna sistem “devrim” der. Darbeleri böyle meşrulaştırır, hatta başbakan ve bakanları idam eder, tıpkı Adnan Menderes ve idam edilen bakanlar örneğinde olduğu gibi. İşin enteresan kısmı, buna şiddetle karşı çıkan siyasi gruplar bile, bu karşı çıkışı, bu yaşanan dram sadece kendilerine yakın birilerinin başına geldiği için yapar. Yoksa demokratik değerler ile olan çelişki ve hukuksuzluk nedeniyle ilkesel gerekçelerle değil. Böylelikle kendileri için de muhalifleriyle bu yolla hesaplaşmak ihtimalinden imtina etmemiş olurlar. Zira düşmanlarıyla ruh ikizidirler. Onlarla yöntemler konusunda inanılmaz bir uzlaşı bulunmaktadır. Bugün hapse atılan Kürt milletvekilleri, milletvekilliği düşürülen vekiller, görevden alınarak yerlerine kayyum atanan belediye başkanları ve yerel temsilciler – bunları bugün fütursuzca yapan, yıllarca Menderes’lerin idamı konusunu namus meselesi yaptığını söyleyen Süleyman Soylu’nun içişleri bakanlığı döneminde gerçekleşiyor. Tek başına bu kaygı verici ironi dahi, bu yazının konusu olan tezi doğrulamaktadır kanısındayım. Türkiye’de insan hak ve özgürlüklerine dayalı liberal bir anayasal demokrasi kurulamamasının sebebi, hücresel seviyelerde Türkiye siyasetine sinmiş olan bu pro-faşist korporatist tutumdur.

BAŞYÜCELİK DEVLETİ VE DEVLETÇİLİK

İslamcılar da bu gelenekten geliyor. İslam dininin demokrasiyle sorunlu bir sosyolojisi olduğu ampirik gerçekliğini bir kenara bırakacak olsak bile, tek başına bu korporatist pro-faşist “devletlu” duruş, daima devletin yanında yer almak, devletin yüceltmek ve bireyi (haydi İslami literatürü kullanalım: kulu) Allah’ın yeryüzüne yansıyan iradesi olarak meşrulaştırılan yöneticiler karşısında değersizleştirmek, çok yaygın bir yaklaşım. Dahası bugünkü Erdoğancı kült (tıpkı 1930’larda Atatürk için oluşturulanı gibi) güçlü devlet sembolizmi üzerinden yapılıyor. “Şanlı Osmanlı geçmişi” üzerinden tahrif ve manipüle edilmiş bir tarih üzerinden iktidar meşruiyeti devşiriliyor. Üç Paşalar, Atatürk, İnönü, Karaoğlan Ecevit, “Mücahit” Erbakan gibi sayısız tarihsel siyasi figürle doludur modern Türkiye tarihi. Her biri idealize edilmiş, gerçek tarihsel bağlamından kopartılmış, adeta devletleştirilmiş ve devletin kutsallığına insan özelliklerini kurban vermiş siyasetçi profilleri. Rakiplerine (düşmanlarına) yaşadıkları dönemde daha büyük zararı öldüklerinde verebilme potansiyeline sahip bir patolojik sosyoloji ve politika mirasıdır söz konusu olan.

Erdoğan kültünün Ziya Gökalp’i Necip Fazıl Kısakürek ne diyor? “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik… Halis hürriyeti Hakka kölelikte bulan bir gençlik…”. “Başyücelik Devleti’ni” kuracak olan gençlik budur. 1950 ve 60’larda anlattığı (siyaset teorisi bakımından son derece sığ) kuramlarında göreve gelecek “Başyücelik Devleti” yöneticilerinin en iyiyi düşünüp yapan insanlardan oluşacağını anlatmaktadır. 12 yaşındaki kızımın bile “ama kim karar verecek en iyi nedir, kime göre en iyi” gibi sorularıyla bile çökertilebilmesi çok kolay olan bu naif ütopya, Erdoğan, Gül, Arınç gibi Milli Selamet geleneğinden gelen ağır top AKP kurmayları için dayanılmaz bir çekim gücüne sahip olmuştur. Özü itibarıyla Kısakürekçi devlet modeli itibariyle, anti tezi olması iddiasına karşın Kemalizm’in kötü bir kopyası olmaktan öte bir şey olamamış, bariz bir pro-faşist korporatizmdir. İslamcı elitist bir yönetim modelidir. Adı konmamış bir monarşidir. “Başyüce” yetkileri açısından bu sistemin duçesi, führeridir. “Devlet-i ebet müddet” idealize edilişi üzerinden anti-bireyci, devleti kutsayıcı, hak gasplarını normalleştirici, ahlakı izafileştirme enstrümanına dahi sahip, “Allah’ın dünya üzerindeki gölgesi” kutsiyetine bürünmüş bir lider kültü oluşturan pro-faşist İslamcılık, İttihat ve Terakki devlet geleneğinin ürünüdür.

Bu benzerliklerden dolayı, Erdoğancıların devletle füzyonu sorunsuz oluyor. Devlet kutsaldır bu topraklarda. Devleti dönüştürmek için yola çıkanlar bile esasında kendileri dönüşen taraf olur. Devlet, devletleştirir. Gövdesinin dışında, göremediğimiz kökler, çok derinlerde, gidişatı, akıntının ana doğrultusunu belirler. “Varlığını varlığına armağan ederken” çoğunlukla bunun farkına varmazsın bile. Kodlar sana ezberletmiştir, sana olması gereken davranış kalıbını vermiştir. Birey olamayanların bu hipnozdan kurtulmaları kolay olmaz. Çok az birey olabilen var Türkiye toplumunda. Devletin “baba” olduğu ataerkil topraklarda, devletin kutsiyetine övgünün tarihi birkaç yüzyılla sınırlı da değildir zaten. Ben bu yazıda buzdağının görünen kısmını ele aldım. Ama Buzdağının derinliği ne olursa olsun, onu oluşturan iki hidrojen ve bir oksijen atomudur. Bugünkü Türkiye toplumunun faşizmle serüveni yeni değil. Bugün yaşanan sürecin ideolojik arka planı, salt Erdoğan ve AKP ile alakalı değil. Bugünkü nomenklaturanın derin yapılarla bir kan uyuşmazlığı yok. Onların tabanlarını birleştiren kutsal devlete övgüden başka bir şey değil. Demokrasinin temelleri anayasal bireysel hak ve özgürlüklerden geçiyor. Maalesef bu kavramların yolu bizim topraklardan geçmiyor.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 2.1.2018 [TR724]

Gelen yıl gideni aratmasın, Amin [Tarık Toros]

Noel’miş, hindili sofralarmış, hikâye…

Batı’ya benzemek günahsa…

Devlet eliyle basılıp satılan piyangoya, lotoya el atsalar ya!

Tek KHK ile biter.

Faizi yasaklasalar, genelevleri kapatsalar ya…

İngiltere’den örnek vereyim:

Burada genelev işletmek veya sokakta müşteri aramak yasak.

Yapın bunu mesela, uygulayın.

Elinizi tutan ne?

***

Bizim takvimimizde yıl 31 Aralık’ta bitiyor.

Her anlamda böyle.

Ekonomik bilançolardan bütçeye… Her neviden yıllık planlamalara kadar durum bu.

Hicri takvim geçerli olsa, 1 Muharrem’de yapardık bunu.

Ama geçerli değil.

Dar daireden geniş perspektife kadar yıl sonu bir muhasebedir, her anlamda böyledir.

Yeni yıl, geri sayılarak karşılanırken gönüllerde sadece ve sadece umut vardır.

Kimse anlatmasın.

Kendince geçen yılın analizini yapmadığını…

Yeni yıl için hedefler koymadığını.

Anlatmasın.

Doğrusu da odur.

***

Yapmadığım şeyi söylemem, yazmam.

Benim 2017’min muhasebesi şudur kısaca:

Yeni ülkedeki ilk 8-10 aylık adaptasyon sürecini tamamladım.

Çocuklarım yeni okullarına intibak ettiler, en büyük mutluluğumuz.

Dil kursum 14 ay sonra bitti.

Şimdi okuyarak, gazeteleri takip ederek, haber radyolarını dinleyerek, İngiliz “soap opera”ları (günlük ‘arkası yarın’ gibi diziler) kaçırmadan izleyerek lisandaki gelişimimi sürdürmeye çalışıyorum.

Şu var ki, bir ülkenin dilini takılmadan konuşabilmek için tek başına 1-2 sene o ülkede yaşamak yetmeyebiliyor.

Başka ne yaptım?

Haftada iki yazı yazıyordum TR724’te, bunu Nisan’dan itibaren haftalık Periscope yayınları ile canlı görüntülü analize çevirdim.

Son iki aydır da 3-4 arkadaş MoonStar TV’de şimdilik haftada üç gün, habercilik yapmaya gayret ediyoruz.

***

Ülkemde fena halde şeytanlaştırıldım, yığınla isim Twitter’da takipten çıktı.

Bir buçuk senede 60 bin kişi gitmiş, kimi küfrederek, kimi korkudan, kimi başıma bir şey gelmesin diye, kimi tedbiren, kimi Twitter’a küsüp basıp çıktığı için, bilemem.

Başta sarstı tabi, şimdi aşağılanmaktan gocunmuyorum.

***

Muhasebe deyince akla para-pul işleri de gelir.

Onu da anlatayım;

Kayyum, çalıştığım medyadan tazminatsız attı.

Onu verse, en az 3-4 sene rahat edebilirdim.

10 Mart 2016’da İngiltere’ye geldim.

15 Temmuz’a kadar ÖZGÜR DÜŞÜNCE gazetesinde her gün yazdım, oradan maaş aldım.

Evim arabam olmadı ama, tasarruflarımı bireysel emeklilik hesaplarında değerlendiriyordum.

Hazıra dağ dayanmaz.

En son, geçen Mart ayında yıllık peşin kirayı ödedik, o para da bitti.

Burada bir geliriniz yok ve garantör gösteremiyorsanız, kirayı peşin ödemeniz gerekiyor, maalesef.

Her ay, bir sonraki ay için ‘Allah kerim’ diyerek ve bir grup insan dayanışarak yürütmeye çalışıyoruz.

Çevremde de aynı mücadele.

“Şöyle para kaçırdılar, böyle istiflediler” diye iftira atanları zihnime kaydettim, gözüme gözükmesinler, ağır konuşurum.

İki senedir araba kullanmadım, uçağa binmedim.

Kışın tren/metro/otobüs.

Bahardan itibaren bisiklet.

2017 en kötü senem değildi, benim en kötü senelerim 1999 ve 2015’tir. Yeri gelir yazarım.

***

Peki 2018’den ne bekliyorum:

Yegâne beklentim, içerideki on binlerce masumun özgürlüğüne kavuşması.

Adalet beklemiyorum.

Gerçekçi olmak lazım, ülkeye bir süre daha adaletin geleceği yok.

Yığınla gazeteci dostum, ailecek görüştüğüm insan tutuklu.

Dışarıda yakınları perişan.

Onlar öyleyken bizim de burada huzurumuz neşemiz yok.

Kafamız rahat değil.

Yoksa, bırak Türkçe yazıp konuşmayı, Türkçe düşünmeyi dahi bırakırdım.

Ne çare, bir süre daha zihnimiz iki parça sürdüreceğiz.

2018’den fazlaca umutlu değilim.

Duam:

Gelen yıl gideni aratmasın, vesselam.

[Tarık Toros] 2.1.2018 [TR724]

İran protestoları: Mükemmel kötülük rejiminin alarm zili [Bülent Keneş]

İran halkı yine sokaklarda. Yine diyorum çünkü 28 Aralık’tan beri devam eden protestolar ne bir ilk ne de bir son olacak gibi. Olayları uzun erimli bir bağlam içerisinde değerlendirmeyenler her gelişmeyi sadece kendi bağlamında ele alıp, sanki o olay bir ilkmiş ve biricikmiş gibi yorumlayarak hak ettiğinden daha büyük önem atfediyor ve anlam yükleyebiliyorlar. Oysa basit bir iki klavye hamlesiyle Google’a ‘İran protestoları’ yazdığınızda size 1979 Devrimi’nden bu yana yaşanmış, bazıları bugünkünden çok daha şiddetli, birçok protesto eylemini ekranlarınıza getirebiliyor.

15 Temmuz 2016 darbe kumpasından hemen sonra hakkımda ağırlaştırılmış 3 müebbet artı 15 yıl hapis cezası istenmesine gerekçe gösterilen kapatılan Yeni Hayat’taki 9 Temmuz 2016 tarihli yazımda İran gibi kötülüğü mükemmelen sistemleştirmiş rejimlerin mukadder akıbetlerini irdelemiş ve maalesef Türkiye’nin de çoktan o yola girdiğinden bahsetmiştim. Dünya medyasının geniş yer ayırdığı İran’daki protestoların hedeflediği sonuca erişme ihtimalini çok düşük görmekle birlikte, yaşananların ve İran halkının maruz kaldığı çaresizliğin o yazıda konu edindiğim tezi desteklediğini söyleyebilirim.

DEMOKRASİNİN NE BÜYÜK NİMET OLDUĞUNU İRAN’A BAKIP ANLAYABİLİRİZ

Tipik bir teokratik despotizm düzeni olan İran rejiminin bu protestolarla yıkılması muhal olsa da nihai anlamda yıkılarak yerine daha insani, daha medeni ve daha demokratik bir rejimin kurulmasının, maalesef yaygın şiddete dönüşme riski de bulunan, bu tür çıkışlardan başka yolu olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu noktada, üç müebbetlik hapis değerindeki o yazının demokrasi teorisinde önemli bir yeri olan ana tezini şöyle bir hatırlayalım:

“Hiç şüphesiz ki, demokrasinin en değerli nimetlerinden biri de yorulan, yozlaşan, yoldan çıkan, güç sarhoşluğuyla keyfileşerek diktaya sapma belirtileri gösteren iktidarları kana, şiddete, kaosa, savaşa gerek kalmadan barışçıl yollardan zamanlıca değiştirme imkânı sunmasıdır.

Bu açıdan demokrasi, muhalefetin iktidar olma umutlarını canlı tutması kadar iktidardakilerin iktidar sonrası selameti için de büyük bir imkândır. Aksi halde askeri darbeyle, halk ihtilaliyle, suikastla ya da iç savaşla ama mutlaka şiddet ve kan yoluyla değiştirilmek zorunda kalırlar ki, tarih bunun pek çok feci örneğiyle doludur. Bu yüzden, iyi kötü işleyen bir demokrasiyi rayından çıkarıp otoriter bir tek adam rejimine dönüştürmekten en çok imtina etmesi, korkması gerekenler, paradoksal olarak, iktidardakilerdir.”

Savunduğu ilkecilik iddialarının aksine dünyanın gelmiş geçmiş en pragmatik rejimlerinden biri olan mevcut İran Devleti’nin ihtiyaca göre ileri geri salınan bir sarkaç misali kurguladığı siyaset yapma biçimini anlamakta güçlük çekenler, aşağı yukarı benzer temalarla ve belirli bir frekansla yaşanan yaygın protestolara İran rejiminin sonunu getirecek eylemler muamelesi çekmekten kendilerini alamıyorlar. Oysa bu protestolar, özellikle dış gözlemciler için İran rejiminin tahammül edilmezliğini gözler önüne serse de, rejimin uzun erimli siyaset sarkacında o an için bulunduğu konumu hızla gözden geçirmesi uyarısında bulunan bir alarm zili vazifesi de görmektedir.

2012 yılında yayınlanan “İran Siyasetinin İç Yüzü” isimli kitapta bünyesinde takiyye ve kitman gibi anlayışları da barındıran İran siyasetine yön veren düşünce sistematiğini, rejimin iç siyasi yapısını, karar alma mekanizmaları ve süreçlerini, ekonomik, sosyo-politik, askeri ve hatta kültürel güç odaklarını tarihi arka planlarıyla birlikte geniş geniş anlatmıştım. İran rejimi gibi mürailiği ilke edinmiş teokratik bir despotluğa doğru yol alan Erdoğan rejiminin bu kitabı hala piyasada tutup tutmadığından emin olmadığım için, mevcut İran Rejimi’nin iç siyasi yapılanmasının genel görünümü için Mahmut Akpınar’ın 1 Ocak günü TR724’te yayınlanan yazısına bir göz atmanızı tavsiye ederim.

ILIMLILIK İLE RADİKALİZM ARASINDA GİDİP GELEN SARKAÇ SİYASETİ

Oldukça rasyonel bir kurguyla çalışan bu sarkaç siyasetini en genel hatlarıyla şöyle anlatabiliriz: İran Rejimi, radikalizm ve pragmatizm ile devrimcilik ve ılımlılık dikotomilerini yerinde ve zamanında son derece başarılı bir şekilde kullanma becerisi gösteren bir rejimdir. Bu rejimin temel siyaset yapma anlayışı, halkın rızası ve beklentileri konusunda ipleri elinden kaçırmamak şartıyla, ülkenin ekonomik ve sosyo-politik alandaki ihtiyaçları ile rejimin önceliklerinin temel belirleyici olduğu güvenlik ve dış politika amaçlarının gereklilikleri arasında bir denge kurma üzerine kuruludur.

Bu açıdan bakıldığında İran’ın gerek iç siyaseti gerekse dış politika ve savunma stratejisi sürekli inişli çıkışlı, gelgitli bir salınım içerisindedir. Bir iktidar döneminde askeri ve devrimci önceliklerini perde gerisine iterek ılımlılık, reform, dünya ile entegrasyon ve diyalog öğeleri ile öne çıkmayı başarabilen İran, bir başka iktidar döneminde yine başarılı bir şekilde tam tersine yönelebilmektedir.

Bahsini ettiğimiz bu yönelimler, demokratik rejimlerdeki halkın demokratik beklentilerinin şekillendirdiği iktidar yapılanmalarının doğal yönelimleri ile karıştırılmamalı. Tam tersine bu yönelimler rejimin, yani çekirdeğini dini lider Ali Hamaney ve Devrim Muhafızları’nın oluşturduğu derin İran’ın, şekillendirdiği ve ihtiyaca binaen yol verdiği iktidar unsurları aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Bu amaçla kurgulanmış rejimin kurumlarının verdiği imkanlar sayesinde dini lider ve Devrim Muhafızları, istedikleri zaman istedikleri sonucu doğuracak bir siyasi ekibi iktidara getirebilmekte ve istedikleri zaman bunun tam tersi bir ekibin önünü açabilmektedirler.

Bazen buna bile gerek duymaksızın, 1989-1993, 1993-1997 yılları arasında iki dönem cumhurbaşkanlığı yapan Ali Ekber Haşimi Rafsancani örneğinde olduğu gibi, rejim aynı ekibin ilk dönemi üzerinden ılımlılığı, reformculuğu, güvercinliği ve dünyayla diyalogculuğu oynarken, ikinci döneminde yeniden devrimci fundamentalizme, radikalliğe, şahinliğe yani tam tersi bir yöne evrilebilmektedir. İran rejimi, kurguladığı bu pragmatik sarkacın ileri geri hareketlerini son derece bilinçli bir şekilde planlamakta ve bu sayede rejimi ayakta tutmayı başarmaktadır.

BİR ŞAHİN BİR GÜVERCİN, BİR ILIMLI BİR RADİKAL…

Şöyle ki, İran’da rejimin revizyonizmini ve dünyaya meydan okuyan devrimci iddialarını canlı tutacak her siyasi süreci mutlaka kısmen reformist ve nispeten özgürlükçü bir süreç takip etmektedir. Bu dönemlerde rejimin katı yapısı gevşemiş gibi bir his ve algı oluşturulmakta, halkın bir nebze de olsa nefes alması sağlanmaktadır. Bu dönemlerde İran dünya ile ilişkilerini yoluna koymakta ve ekonomisini yeniden toparlama şansı yakalamaktadır. Kurgu gereği bu tür ılımlı ve reformist her süreci, her defasında mutlaka yeniden bir meydan okumacı radikal süreç takip etmektedir.

İçeride ve dışarıda planlı bir şekilde şahinleşilen bu dönemlerde, ılımlılık ve reform süreçleri sayesinde elde edilen ekonomik, siyasi ve diplomatik edinimlerin oluşturduğu imkân ve kapasite kullanılarak tam tersi bir istikamete yönelinmektedir. Bu dönemlerde dünyaya meydan okunurken, halka radikalizm ve devrimcilik empoze edilmekte, silahlanma ve nükleer çalışmalar gibi dünyanın dehşetle izlediği programlara hız verilmekte ve rejimin dinamiklerindeki aşınmışlıklar giderilerek yeniden konsolide edilmektedir.

1993’e kadar ılımlı ve açılımcı bir siyaset güden Rafsancani iktidarının 1993-1997 yılları arasında radikalizme ve devrimciliğe yönelmesinin açıklaması budur. Rafsancani’nin radikal/devrimci ikinci dönemini 1997 yılında Muhammed Hatemi ılımlılığının ve reformculuğunun takip etmesi de bir tesadüf değildir. Her ikisi de rejimin çelik çekirdeğinin kurguladığı uzun soluklu oyun planına dahildir. Yanlış anlaşılma olmasın, Hatemi, eylem ve düşüncelerinde sahih olmasına sahihtir ama o sahihliğin kendisine alan bulup bulamayacağı tamamen rejimin insafına ve kurguladığı oyun planına uygun olup olmadığına kalmış bir konudur.

Neticede, birinci iktidar döneminde daha cesur atılımlar yapma imkânı verilen Hatemi’nin hareket alanı, rejimin gerek Devrim Muhafızları, gerekse tamamen Hamaney’in kontrolündeki yargı üzerinden yapılan karşıt hamleleriyle ikinci iktidar döneminde alabildiğine daraltılmıştır. Bununla da yetinilmemiş, iplerin ellerinden kaçmasına tahammülü olmayan rejim unsurları rejimi fabrika ayarlarına yeniden döndürecek Mahmud Ahmedinejad iktidarına yol vermiştir. Bu dönemde medeni dünya ile cedelleşirken rejimin devrimci ayarları bir kez daha gözden geçirilmiştir. Rejimin elinde bulunan ve büyük bir incelikle örüntülenmiş olan enstrümanlar da zaten uzun soluklu bu mükemmel oyun planı için kurgulanmıştır.

RAFSANCANİ BİLE OLSANIZ İHTİYACA BİNAEN SAKINCALI OLABİLİRSİNİZ

Ardarda iki dönemden fazla cumhurbaşkanlığı yapılmasına imkân vermeyen rejim, araya zaman girdikten sonra iki dönem cumhurbaşkanlığı yapmış bir ismin yeniden aday olmasına yasal açıdan müsaittir. Ama bu müsaitlik ancak rejimin adaylığınızı o dönem için uygun görmesiyle bir anlam ifade eder. Rejim tarafından siyaset yapma tarzınız o dönemin ihtiyaçlarına uygun bulunmuyorsa, Humeyni döneminde Meclis Başkanlığı, sonrasında iki dönem cumhurbaşkanlığı yapmış Rafsancani bile olsanız rejim sizi sakıncalı bulup adaylığınızı veto edebilir.

Ya da Humeyni döneminde var olan başbakanlık koltuğuna oturmuş Mir Hüseyin Musavi, ya da tıpkı Rafsancani gibi Humeyni döneminde Meclis Başkanlığı yapmış Mehdi Kerubi de olsanız alnınızın ortasına “rejim düşmanı” damgasını yer ve şansınız varsa şayet rejimin gazabından sadece ev hapsine alınmakla kurtulursunuz. Neden? Çünkü, rejimin oyun planının o dönem için uygun gördüğü radikalleşme, fabrika ayarlarına geri dönerek rejimin vidalarını sıkılaştırma, güvercinliği bırakıp şahinliğe yönelme, ılımlılık döneminde elde edilen ekonomik, sosyal ve siyasal sermayenin kullanılacağı radikal, revizyonist, meydan okumacı ve devrimci ana gündemin ihtiyaçlarına uygun görülmemişsinizdir de ondan. Kim bilir aynı niteliklerle ve aynı politik amaçlarla bir sonraki dönemde yeniden aday olsanız, o dönem için rejimin ihtiyaçları onu gerektiriyorsa, ana kurguya bağlı olarak kapılar sonuna kadar açılabilir de önünüzde…

Rejimin asıl aktörlerinin perde gerisindeki mükemmel kurgusuyla her dönemin ihtiyacına göre farklı bir görünürlük arz edebilen İran rejiminin en büyük başarısı belki de önüne engel koyduğu ya da önünü açtığı kadrolar üzerinden siyasetini ihtiyacına binaen gerip, ihtiyacına binaen yumuşatabilme becerisidir. Siyasetten ekonomiye, yargıdan savunmaya, eğitimden sosyal hayata kadar her alanda asıl oyuncular olan Hamaney ekibi ve Devrim Muhafızları’nın hem açılım hem de gerilim siyasetinin aynı amaca hizmet ettiğini aklımızın bir kenarında tutarsak, İran’daki gelişmeleri doğruya daha yakın bir şekilde anlama şansımız artar.

HUMEYNİ’NİN ŞAH’A KARŞI OLAN ŞANSI BUGÜNKÜ MUHALİFLERDE YOK

Peki, 28 Aralık günü ülkenin kuzey eyaletlerinde başlayarak ülkenin diğer kesimlerine yayılan protestoların hiç mi bir değeri, bir önemi yok. Elbette ki var. Ama, toplumu cendereye alma konusunda neredeyse hiç bir açık bırakmayan ceberut Iran rejimi karşısında maalesef fazla bir şansı yok. Sağlam bir ideolojik temeli ve halkta ciddi bir karşılığı olmayan, kurumsal altyapısını ise ancak dış destekle ayakta tutabilen Şah Rejimi’ne karşı Humeyni liderliğindeki mollaların elde ettiği şans, bugün ezici çoğunluğu teşkil etseler bile, maalesef muhaliflerin elinde bulunmuyor. Çünkü, Humeyni’nin temellerini attığı rejim aradan geçen neredeyse 40 yıllık süre zarfında, acımasız bir kıyıcılığın yardım ve kolaylaştırıcılığıyla, Şah’ın asla elde edemediği bir ideolojik donanımı ve rejim konsolidasyonunu, üstelik de tamamen kendi imkanlarıyla büyük ölçüde temin etmiş durumda.

Şundan herkes emin olabilir ki, bugün rejimin ihtiyaç duyması halinde halkın karşısına halka kurşun sıkmaktan imtina eden Şah orduları değil, kimlikleri ve benlikleri dahil herşeylerini borçlu oldukları rejimin militanları çıkarılacaktır. Dini ajitasyonla sürekli keskinleştirilen ideolojik bilenmişlikleriyle hareket edecek ne Devrim Muhafızları ne de onların kontrolünde örgütlenmiş milyonlarca Besiçten kimse Şahın askerlerinin halkla karşı karşıya geldiğinde yaptığına benzer bir şey beklemesin.

Bu açıdan bakıldığında maalesef İran halkının, geniş ve yaygın bir kadro, kendi içerisinde sağlam bir ideolojik temele dayanan ceberut rejim karşısında Tunus, Libya, Mısır halklarının tek adam diktatörlüklerine karşı olduğu kadar da şansı bulunmuyor. Kaldı ki İran rejimi, bu tür protestolarla ve hatta farklı etnik grupların ağırlıklı olduğu bazı Sünni bölgelerinde silahlı kalkışmaya varan olaylarla ilk kez karşılaşmıyor. Muhaliflerin imkanları hep aynı düzeyde kalmayı bile başaramasa da İran Rejimi, bu eylemlerle nasıl başa çıkabileceğine dair her seferinde daha fazla tecrübe ve imkan ediniyor. Bu tecrübelerini gerektiğinde kendi toprakları üzerinde acımasızca kullanmaktan çekinmediği gibi, bu tecrübe ve donanımlarını Suriye örneğinde olduğu gibi müttefiki ülkelerle paylaşmaktan da da geri durmuyor.

Bu yüzden, despot Erdoğan ve çevresindekilerin kendi amaçları doğrultusunda istismar ettiği dini bir siyasi sermayeye çevirerek, demokratik tüm kanalları ya tamamen kapatıp ya da tamamen kontrol altına alacak İran benzeri bir rejim kurma çabası boşuna değil. İran Rejimi’nin başardığı gibi konsolide edilmesi durumunda, sadece asimetrik imkanlara sahip olabilen iç dinamiklerle alt edilebilme şansı daralan böyle bir rejimin yıkılması ancak dünya savaşı niteliğindeki bir herc-ü mercle mümkün olabilir ki, böyle bir şey ne kadar arzu edilir, o da ayrı bir konu.

BUGÜNE KADAR OLANLAR BUNDAN SONRA OLACAKLARA İŞARET EDİYOR

Normal demokratik rejimler bu tür protestoları halkı rahatsız eden hastalıkların bir semptomu olarak algılar ve o hastalıkları tedavi etme yoluna sapar. Despotik rejimler, hele hele dini kuşanıp kendisine kutsallık atfeden İran benzeri rejimler ise, genelde tam tersini yapar. Kısa vadede başını kaldıranları ezer geçer, orta ve uzun vadede ise başlarını bir daha kaldıramayacak baskıcı bir süreci tesis eder. İran’daki protestoların ancak 5-6 yıllık, bazense 9-10 yıllık fasılalarla mümkün olabilmesinin sırrı da bu olsa gerek. Rejimin üzerinden silindir gibi geçtiği halkın korku duvarını yıkarak yeniden cesaret toplayıp kendine gelebilmesi ve sokaklara çıkma cüreti gösterebilmesi oldukça zaman alıyor.

Sözün özü, kendisini dört başı mamur teokratik bir despotluk olarak mükemmelen donatmış kıyıcı İran Rejimi karşısında sayıları milyonları da bulsa sokaktakilerin fazlaca bir şansı bulunduğunu sanmıyorum. Başlıkta da ifade ettiğim gibi, rejim bu tür protestoları kendisi için bir alarm zili olarak görüyor. Her defasında protestocuların taleplerine kulak verip gereklerini yapmak yerine tam tersine hareket ediyor. İplerin elinden kaymasına menfez oluşturacağı endişesiyle tüm nefes borularını tıkayarak daha tahakkümcü bir yola giriyor.

Bahsettiğimiz oyun planı çerçevesinde rejimin bir tercihi olan Cumhrubaşkanı Hasan Ruhani’nin kulaklara demokratik gelebilecek açıklamalarına rağmen, bu sefer de farklı olmayacağı kanaatindeyim. Biraz daha sürmesi ve artması durumunda protestolar tüm toplumu uzun süre sindirecek şekilde kan ve şiddetle bastırılır, akabinde binlerce muhalif tutuklanır, daha önceki gösterilerde olduğu gibi onlarcası bir daha kendilerinden haber alınamayacak şekilde kaybedilir. Bu sayede rejim 5 ila 10 yıl kadar rahat eder ve bir sarkaç şeklinde tasvir ettiğimiz oyun planını işlevsel bir döngü halinde sürdürmeye devam eder.

Bu tür protestolar İran rejiminin sarsılmasını değil, tam tersine katılaşarak, radikalleşerek her seferinde devrimci ayarlarına geri dönmesi ile sonuçlanmıştır. Bu sefer de farklı olması için elimizde herhangi bir sebep bulunmuyor. Bu yüzden bazı gözlemciler, bu tür protestoları dönemsel ihtiyaçları kapsamında açılım siyasetinden radikalleşmeye evrilmek isteyen İran rejiminin bir ‘false flag’ operasyonu olarak bile değerlendirebiliyor. Umarım bu defa mevcut durum ve muhtemel sonuçları anlattıklarımızdan farklı olur.

[Bülent Keneş] 2.1.2018 [TR724]

Trabzonspor’da şampiyonluk uzak değil! [İlk Devrenin Ardından] [Hasan Cücük]

Trabzonspor için bu yılın ayrı bir önemi vardı. 1967’de kurulan Karadeniz ekibi, 1976-84 arasında 6 şampiyonluk yaşadı. 33 yıldır şampiyonluğa hasret kalan Trabzonspor, kuruluşunun 50. yılında hasretine son vermek için sezona başladı. Şampiyonluk beklentileri ilerleyen haftalarda yerini ümitsizliğe bıraktı. Dümene Rıza Çalımbay’ın geçmesiyle Karadeniz ekibi yeniden şampiyonluk konuşmaya başladı.

İYİ KADRO, KÖTÜ FUTBOL

Sezon başında kadrosuna eski oyuncusu Burak Yılmaz ile Jose Sosa ve Juraj Kucka gibi isimleri katan Trabzonspor, Konyaspor galibiyetiyle sezona başladı. 20 yıldır deplasmanda yenemediği Fenerbahçe’ye yenilmeyen Trabzonspor’un düşüşü üçüncü haftadaki Göztepe maçıyla başladı. Sahasında konuk ettiği Alanyaspor karşısında 3-0 öne geçtiği maçı 4-3 kaybeden Trabzonspor, yine sahasında Akhisahar’a 6-1 yenilince Ersun Yanal dönemi sona erdi. Trabzonspor, teknik direktör Ersun Yanal yönetiminde ilk 8 haftada 2 galibiyet, 3 beraberlik ve 3 mağlubiyet ile 9 puan toplayarak 11. sırada kendine yer bulabildi.

Trabzonspor için 2017-18 sezonu daha ligin 8. haftasında bitmiş oluyordu. Şampiyonluk artık başka sezonlara kalmıştı. Taraftar takımdan ümidini kesmişti. Yanal sonrası göreve gelen yeni isim Rıza Çalımbay’la çıkılan ilk deplasman maçında yine hüsran vardı. Ancak Galatasaray maçıyla birlikte Trabzonspor’un yükselişi başlıyordu. Bordo-mavililer, Çalımbay yönetiminde ise 9 maçta 6 galibiyet, 2 beraberlik, 1 mağlubiyetle 20 puanla ligde 7. sıraya yükselirken zirve ile puan farkını da azalttı. Yanal ile 1.12 puan ortalamasında kalan Karadeniz ekibi, Çalımbay yönetiminde ise 2.2 puan ortalamasına ulaştı.

SON 7 SEZONUN EN İYİSİ

Ligde 65 gündür yenilmeyen Karadeniz ekibi, son 7 sezonun en iyi ilk yarı performansını gösterdi. En son 2010-2011 sezonunda 17 haftada 42 puan toplayarak en başarılı dönemini geçiren bordo-mavililer, 2011-2012 sezonunda 24, 2012-2013 sezonunda 24, 2013-2014 sezonunda 27, 2014-2015 sezonunda 26, 2015-2016 sezonunda 24, 2016-2017 sezonunda 21 puan, bu sezon da 29 puan elde etti. Karadeniz ekibi, attığı 33 golle de son 7 sezonun en gollü ilk yarısını geride bıraktı.

Trabzonspor ilk devre ilginç bir grafik çizdi. İstanbul ekiplerine karşı sahadan yenilgi yüzü görmeden ayrıldı. Karadeniz ekibi, İstanbul’da Fenerbahçe, Medipol Başakşehir, Beşiktaş ile 2-2 berabere kalırken Kasımpaşa’yı 3-0 mağlup etti. Sahasında ise Galatasaray karşısında 2-1 galip geldi. Böylelikle Trabzonspor, İstanbul ekipleriyle yaptığı 5 maçta 2 galibiyet, 3 beraberlik aldı.

BURAK’TAN YILDIZ PERFORMANSI

Trabzonspor’un gol yükünü beklendiği gibi Burak Yılmaz çekti. 14 maçta forma giyen Burak, 14 gol atarak takımın en skorer ismi oldu. Burak Yılmaz, Gomis ve Jahovic’le birlikte gol krallığı sıralamasında ilk sırada yer aldı. Trabzonspor’da ilk devre Burak Yılmaz’ın yanı sıra Yusuf Yazıcı, Okay Yokuşlu ve Abdulkadir Ömür ortaya koydukları performansla taraftarların gözdesi oldu. Yusuf Yazıcı giderek yıldızlaşarak, Türk futbolunun ümit bağladığı isimlerden biri oldu. Henüz 18 yaşındaki Abdulkadir ise tekniğiyle adından söz ettirdi. Okay ise takımın en istikrarlı isimlerinden biri oldu.

Trabzonspor’un yabancıların en iyi performansı defans oyuncusu Portekizli Joao Pereira gösterdi. Tüm maçlarda sahada olan Portekizli oyuncu, ilk devrenin en iyilerinden biri oldu. Defansın bir diğer ismi Arjantinli Emmanuel Mas da istikrarıyla dikkat çekti. Orta sahada çok şey beklenen Jose Sosa hayal kırıklığı olurken, Kucka arzulanan performansın çok altında kaldı. Genel olarak Trabzonspor yabancılarından beklediği verimi alamadı.

ŞAMPİYONLUK UZAK DEĞİL

İlk devreyi lider Başakşehir’in 7 puan gerisinde tamamlayan Trabzonspor, son 8 hafta performansını ikinci devrenin tamamına taşırsa şampiyonluk hayal olmaktan çıkacaktır. Zira zirve mücadelesi vereceği Başakşehir, Fenerbahçe ve Beşiktaş ile sahasında karşılaşacak. Tabi gol yeme alışkanlığını bitirmesi şartıyla. İlk devre 33 gol atan Karadeniz ekibi kalesinde 28 gol gördü. Yanal ile biyen hayaller, Çalımbay ile yeniden canlandı. Bakalım filmin sonu nasıl bitecek!

[Hasan Cücük] 2.1.2018 [TR724]

‘Zekânın kemâl halinde sıhhati’ ya da Yeşil Cami [TR724]

Bursa’nın en sanatlı camisi addedilen Yeşil Cami, ressamlara, şairlere ilham olmuş bir mâkan… Andre Gide, Yeşil Cami için şöyle der: “Bir dinlenme, berraklık, denge yeri, kutsal gök mavisi, kırışığı buruşuğu olmayan bir mavi; zekânın kemal halinde sıhhati. Ey Cami! Nefis bir Tanrı’nın mekânısın sen. Bu kutsal yerde uzun müddet murakabeye daldım ve nihayet tenkit Tanrı’sının ibadet için bizi burada beklettiğini ve bizi duruluğa çağırdığını anladım.” Bu iltifatlara mazhar olan Yeşil Cami, 1419 senesinde Çelebi Mehmed döneminde inşa edilmeye başlanır. Evliya Çelebi’nin ‘acaip bir tarz ve garip bir tavır üzerine’ yapıldığını söylediği cami, II. Murad zamanında 1424’te tamam edilebilir. Hacı İvaz Paşa’nın mimarîsiyle yükselir. Caminin mihrabını Tebrizli ustalar işler, çinilerini Mecnun Mehmed, kapılarının tahta ve ceviz kanatlarını Tebrizli Ali, boya ve nakışlarını ise Nakkaş Ali yapar. Caminin inşasında bulunanların adlarını, işlerini yaptıkları yere, Çelebi Mehmed’in izni ile yazılır.

Caminin bazı odalarının hükümet dairesi olarak kullanıldığı hususunda çeşitli görüşler ileri sürülüyor. Bursa Kütüğü’nde geçen bilgiye göre buraları hükümet dairesi olarak değil, birer zaviye olarak değerlendirilebilir. Yeşil Cami’nin asıl şöhreti ise inanılmaz bir kalite ve zenginlikteki yeşil firuze ve çini kaplamalarından geliyor. Bu sanat harikaları, bilhassa iç mekânda, eyvanlar, müezzin mahfili, tabhaneler, şahnişinler ve mihrap süslemelerinde yoğun olarak kullanılmış. Her devirde hayranlıkla ifade edilen çini eserler, İlyas oğlu Ali’nin hünerli ellerinden çıkma.

Ünlü oryantalist Piyer Loti, ‘Yeşil Cami’den birkaç parça’ adlı yazısında, bu mabedin civarını öyle över ki… Loti için burası, mukaddes makamdır. Leziz, hafif bir ziya ve azami sükût hissi duyduğunu anlatır: “Gırnata saraylarının narin ziynetleri ile çerçevelenmişti. Fakat teferruatın bu müfrit karışıklığına rağmen heyet-i umumiye, büyük hutut, her şey yine rahat-âver ve sade idi. Beş asır evvel Yeşil Cami fikrinde tasarlamış ve onu bu derin manzaralar önünde, bu ağaçlar memleketi üzerine ilerleyen bir balkon şeklinde bina etmiş olan insan, hayalin hakikatin büyük bir üstadı imiş.”

‘Zulmeden kişi bu zulmü bana yaptığını sandı; bana yapılan zulüm geçip gitti ama vebali onun boynunda kaldı’

Bir ara burada yazılan beyitler popüler tarihin malzemesi haline dönüşmüştü. Bir yazar, caminin mihrabında altı asırdan bu yana duran ve ‘kimselerin fark etmediği’ bir şifre olduğunu söylemişti. Adı geçen kod, İslam sanatında çok az kullanılan ‘noktasız girift’ yazı ile işlenen ve İranlı şair Sadi’nin Gülistan’ında geçen Farsça, “Zulmeden kişi bu zulmü bana yaptığını sandı; bana yapılan zulüm geçip gitti ama vebali onun boynunda kaldı.” beyti idi. Malum külliyenin mimarı Bursa’nın kahramanı İvaz Paşa… Yine malum olduğu üzere II. Murad tarafından birtakım istihbaratî esbaptan ötürü vezirlikten azledilerek; gözlerine mil çekilir. Ona bu ‘zulmü’ yapan kişi padişahtır. Dolayısıyla bu sözde üstü kapalı olarak anlatılmak istenen kişi, Murad-ı Sanî’dir. Ancak bu önermeye, eğer mutlaka biri veya birileri kastediliyorsa, bu durumda o dönemde Timur sonrasında Bursa’ya kadar gelip şehri yakıp yıkan Karamanoğlu ya da aynı dönemde bir ‘gaile’ olarak algılanan ve isyanıyla gündeme gelen Şeyh Bedreddin gibi isimler hatırlanabilir itirazları da sözkonusu.

[TR724] 2.1.2018