Merve Hocam [Zeynep Zâhide]

Uzun bir zamandan beri ülkemizde yaşanan asayiş ve istihbarat zaafları bizi canımızdan bezdirmiş, On beş Temmuz sahte darbe teşebbüsünün ardından da stres günden güne bir çoğumuzda cinnet halini almıştı. Yeni yıla girerken eşim işyerinden beş günlük izin alarak kısa da olsa şu stresli ortamdan biraz uzaklaşmak istedik. Ders mers demeden kızıma da rapor alıp tatile gitmeye karar verdik. İşyerinden izin alarak eve erken gelen eşim; gelir gelmez talimatlar yağdırmaya başladı. ‘Şunu aldınız mı şunu koydunuz mu’ klasik tatil stresleri

Tatile gidiyorduk ama gerek tatil hazırlığı gerekse tatil dönüşü evin dağınıklığı bizim Türk tipi aile yapısında kadının stresini katlayan etkenlerdi. Tatili sorunsuz geçirirseniz ne âlâ, ‘Feda olsun katlanırız buna da’ diyor insan. Ama her zaman tatil demek dinlenmek demek değil tabi. 

Üniversiteye giden oğlum ve lise son sınıfa giden kızımla beraber, öğleden sonra saat üç buçuk gibi yola koyulduk. Eşime ‘İyi ki akıllılık edip erken çıktık yola’ dedim. Şehri çıkıp otobana girdiğimizde tek akıllılık edenin biz olamadığımızı anladık. Otobanda trafik çoktan kilitlenmişti. Trafiğe yakalanmış her insan gibi biz de arabanın içinde yetkilileri ha bire eleştirmeye; ‘Ben olsaydım’ ile başlayan, yani anlayacağınız Türk tipi ifade özgürlüğümüzü kullanıyorduk. Ama hiçbirimiz, bu eleştirileri yetkili birine iletmeyiz. Onlardan biriyle karşılaştığımızda selfie çektirmekten sorunları dile getirmek aklımıza gelmez. 

Beş saatlik yolu maalesef dokuz saatte kat ettikten sonra gecenin ilerleyen saatlerinde konaklayacağımız otele vardık. ‘İnsan oturduğu yerde yorulur muymuş’ demeyin. Hem öyle yoruluyor ki insan; akşama kadar kazma kürek çalışsa bu kadar olur vallahi. Odamıza geçip vurduk kafayı yattık. Yolun verdiği yorgunlukla geç saatlere kadar uyanamadık.  Geç kalkmış, hakkımız olan kahvaltıyı da kaçırmıştık.  Yavaş yavaş toparlandık ki; dışarı çıkıp bir yerde kahvaltı yapalım. Bu arada otel görevlileri temizlik yapmak için odaları dolaşıyor, kirlenen çarşaf ve havluları değiştiriyorlardı. 

Aşağıya indik resepsiyondaki görevliye kahvaltı yapacağımız nezih bir mekân sorduk. Sağ olsun tarif etti. Gittik kahvaltımızı yaptık. Kahvaltıyı yaparken benim hâlâ yorgunluğum geçmemiş hafif bir baş ağrım vardı. Belki de çok yatmaktandı. Uykuya değil ama istirahate ihtiyacım vardı. Kahvaltı bittikten sonra eşim ve çocuklar otelin bahçesinde oturmaya karar verdiler. Ben de biraz istirahat etmek için odama çıktım. 

Odama girdiğimde tuvaletleri temizleyen ama bu işler için hiç de uygun olmadığını düşündüğüm her haliyle asaleti ayan beyan görülen güzel bir bayanla karşılaştım. ‘Merhaba. Kolay gelsin’ dedim. ‘Teşekkür ederim sağ olun’ dedi; ben de bu bayana karşı bir alâka hasıl oldu. Çok uzun zaman önce okuduğum bir kitapta ‘İnsanın üç şeyi değişmezmiş. Bakışı, yürüyüşü ve sesi’ evet bu bayanın sesi ve yüzünü bir yerden hatırlıyordum ama nereden. Döndüm ismini sordum. ‘Merve’ dedi. 

-Merve Hanım benim gözüm sizi bir yerden ısırıyor ama nereden? Sanki sizi çok iyi tanıyorum ben.
-Sanmam. Dedi gözlerini kaçırarak.
-İnsanlar bazen birbirine benzeyebilir hanım efendi.
-Ama sizin sadece yüzünüzü değil sesinizi de benzetiyorum ben.

Bu bayanın; sanki kendini gizleyip, bir an evvel işini bitirip gitmek ister gibi bir hali vardı. 

-Siz İstanbul’da bulundunuz mu hiç? 

Duymamasızlıktan geldi. Ben sözümü kendisine yaklaşıp bir daha sorunca; evet dedi. Evet derken de göz göze geldik. Evet bu O idi. 

‘Aman Allah’ım! Senin ne işin var burada’ demekten kendimi alamadım. 
Gözlerini kaçırdı. ‘Kader’ dedi. 

- Hocam nasıl bir kader bu? Evet ben sizin dershanenizin kapandığını biliyordum ama. Bu durumu kabullenemedim. 
- Kabullenemeyecek bir durum yok. Beterin beteri var. 
- Beter olan ne? Senin nasıl bir meslek aşkıyla öğretmenlik yaptığını ben biliyorum hocam. Gel ne olur otur iki dakika da konuşalım. 
- Oturamam. Çalışıyorum. Zaten rica minnet işe girdik bir de ekmeğimizden olmayalım. 
- O zaman ben de seninle çalışayım çalışırken de konuşmuş oluruz. 
- Olmaz Hanımefendi. Lütfen hem konuşacak ne var ki 
- Ne yok ki hocam. Seni bırakmam. Akşama kadar çalışmak da olsa seninle dertleşeceğim bugün. 
- Ne olur boş verin beni. Tatilinizin keyfini çıkarın. 
- Olmaaz elimden kurtuluş yok. Hem oğlum Volkan’la kızım Vildan da burada. 
- Çok üzüldüm. 
- Neden? 
- Beni bu halde görmelerini istemem. 
- Hâline ne olmuş hocam. Sebep olanlar utansın sen değil.
- ‘Utanma yani ‘Ar’ imandandır’ der Peygamber efendimiz. (SAV) İman sahibi hiçbir insan bize ve yüz binlerce insana bunu reva görebilir mi?

Konuştukça açılıyordu Merve hocam. O matematik öğretmeni olmasına rağmen dini bilgilere de mükemmel derece vâkıf insandı. Sadece dini bilgilere vâkıf değil aynı zamanda mükemmel bir pedagogdu. Kendini mükemmel yetiştirmişti ki kendisine emanet edilen genç nesilleri geleceğe mükemmel şekilde hazırlasın. 

Bende ne baş ağrısı ne yorgunluk kalmıştı. Merve hocamla harıl harıl çalışıyor dertleşmeye devam ediyorduk. 

-Salim Bey nerelerde?

Sustu gözlerine baktığımda yağmur yüklü bulutlar gibiydi. Kendini tutamayıp gözyaşlarını salıverdi usulca yanaklarına. ‘Hapiste’ dedi kekeleyerek. 

-Neden? 
-Terör örgütü üyeliğinden 
-Hangi terör örgütü 
-Hizmet hareketine uydurdukları malum örgüt işte.

Allah’ım bu nasıl bir insanlık ki; bütün derdi gayesi vatana millete hayırlı nesiller yetiştirmeye çalışan, onlarca yıl göz önünde olan, bu hareketten herhangi bir insanın sokakta biriyle tartıştığı, kavga niyetiyle kimseye el kaldırmadığı bilinmesine rağmen; bu yaftayı nasıl yapıştırırlar ve bunlara bu iftirayı atanlara bu halk nasıl inanır şaşıyorum, şaşıyorum… 

-Hangi hapishanede? 
-İstanbul’da 
-Ne! Hocam bu nasıl iş? Siz burada eşiniz orada?
-Dershanemiz kapandıktan sonra eşim pazarcılık yapmaya başladı. Derken malum şu darbe midir tiyatro mudur, hadise oldu. Eşimi içeri aldılar. Malum kiradayız. Ödeyecek durumumuz yok. Biz de buraya annemlerin yanına gelmek zorunda kaldık. Ayda bir patron izin verirse ziyaretine gidiyoruz. O da bazen görüşemeden geliyoruz.
-Neden? 
-Ne bileyim türlü türlü bahane. Yok ziyaret günü değişmiş. Yok disiplin cezası almışmış. Klasik bahaneler işte. 
-Peki kazancın geçinmeye yetiyor mu? 
-Aslında patron normal ücretimi verse yeter de…
-Nasıl yâni! Ücretini tam vermiyor mu? 
-Boş ver ablam ya…
-Nasıl boş vereyim hocam.
-İtiraz edemiyoruz. Adam işine gelirse diyor. Bir de daha minnet istiyor. Aslında benim burada çalışmam onları sıkıntıya sokuyormuş. Birilerinin haberi olursa ihbar ederler hükümet de gelir otelini kapatırmış. Öyle söylüyor. Yalan da değil hani…
-Biz Merve hocayla konuşurken saatin nasıl geçtiğini fark etmemişiz. Eşim kızıma ‘Git annene bak bakalım ne yapıyor’ diye odaya göndermiş. Koridorda elimde temizlik bezi beni gören kızım şok oldu. 
-Annee! Bu ne hal? 
-Ne yapayım istekleriniz bitmiyor. Para yetiremiyoruz ben de tatil benim neyime biraz çalışıp para kazanayım diye burada işe girdim. Diye espri yaptım. Kızım daha büyük şoku dershane öğretmenini görünce yaşadı. 
-Kızım şaşkın şaşkın hocasına ve bana bakarken Merve Hoca kendini tutamayıp gözyaşları içinde kızım Vildan’a sarıldı. Baktım ki kızım da hocasıyla beraber ağlıyor. Merve Hoca artık bu durumdan oldukça etkilenmiş iş yapamaz hâle gelmişti. Rica etti.
- Ne olur beni yalnız bırakın da bir de işimden olmayayım şimdi biri görür. Gider patrona rapor eder durumu. Sonrası malum. Zaten işsizlik had safhada. Bir de rızkımıza vesile işimizden olmayalım. 

İstemeye istemeye ayrıldık Merve Hoca’dan. Kızıma söyledim ‘

-Kızım babanla abine bir şey söyleme annem daha dinlenememiş de. Ben odama geçiyorum. 
-Anne babamla abim beni bu halde görürlerse meraklanıp endişeyle dünyanın sorusunu sorarlar. En iyisi telefon edip, ben de biraz uzanacağımı söyleyeyim. 
-Sen bilirsin kızım. 

Odama geçip, şu son süreçte yaşananları düşününce; zulme karşı ne kadar sesiz kaldığımızı anladım. Oysa haykırmalı değil miydik haksızlık karşısında. Zâlim sessiz yığınlardan cesaret alarak yapar zulmü. Kendi kendime ‘Sebep biziz’ dedim. Bizim; istikrar bozulmasın diye uydurduğumuz bahaneler yüzünden yüzbinlerce insan mağdur oldu ve şimdi istikrar da gitti. Sadece istikrar gitmedi; huzurumuz da gitti. Ve uzun bir süre de huzur ve emniyetin sağlanacağına da kani değilim. Peygamberimiz (SAV) bir Hadis-i Şeriflerinde ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’ diyordu. Şeytan ise küfrün müsebbibiydi. Bunu ilk defa idrak ediyordum. Düşündüm ‘Allah’ım biz nasıl bir günaha batmışız’ 
Ağla ey gözlerim bende her günah 
Aldığım nefesler çıksın her gün aah 
Ah edip ağlamalı. Belki Rahmanın merhametini celb eder de ah u eninlerimiz ülkemize yeniden huzur gelir… 

[Zeynep Zâhide] 13.1.2017 [Samanyolu Haber] zzahide@samanyoluhaber.com

Obama gibi geldiler, nasıl gidecekler? [Faruk Mercan]

“Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular...”

Bunu söyleyen şahıs daha sonra, ani bir siyasi manevrayla partiye katıldı ve şimdi başbakan yardımcısı koltuğunda...

Partiye katılmadan 4 ay kadar önce Ankara’da bu şahısla bir yemekte bir araya gelmiştik.

Yemekte şimdi Silivri hapishanesinde olan Mustafa Ünal da vardı.

Partiye katılacağınıza dair söylentiler var dediğimde, cevabı şöyle oldu:

“Öyle şey olur mu?..”

Ama oldu, şimdi sözcü olarak, Saray’ın OHAL rejimini savunmak görevi ona ait...

Şu ifade de gazeteci Fehmi Koru’ya ait:

“Obama gibi geldiler, Bush gibi oldular...”

Gerçekten de, “garip gureba”nın, yıllarca mağduriyet yaşamış orta sınıfların oyları ile 2002’de iktidara geldiler, ama şimdi nerelere savrulduklarını görüyorsunuz...

Cumhuriyet 1923’te kuruldu. Türkiye çok badireler atlattı. Ağır anarşi ve terör dönemleri oldu, çok ağır siyasi bunalım dönemleri yaşandı. Ama hiçbirinde Türkiye bu kadar dibe vurmadı.

Türkiye, siyasal tarihinin en dip noktasını gördü bunlar sayesinde...

Şimdi Meclis’te, Olağan Üstü Hal Rejimi’ni kalıcı hale getirmek için, başkanlık dedikleri ama aslında başkanlıkla hiç ilgisi olmayan, tamamen “Sinsi Saray Rejimi”ne kılıf üretmek için son hamleyi yapıyorlar.

Manzaraya bakın... Sanki Saraydaki şahıs Sarayda ebedi kalacak...

Sanki, hiç iktidardan düşmeyecekler...

Sanki bu keyfi, ucube rejim hiç sona ermeyecek...

Bir Afrika ülkesinin devlet başkanı, ülkesindeki okulların kapatılmasını isteyen Saraydaki şahıs için şöyle bir ifade kullanmıştı:

“Bu adam üçüncü döneminde yoldan çıktı. Amerika’da olduğu gibi, Türkiye’de de siyaseti iki dönemle sınırlamak lazım...”

Ne kadar doğru bir tesbit...

Güç zehirler. Denetlenmeyen güç insanı yoldan çıkarır.

2002’da bunlar iktidara geldiğinde Bush vardı, şimdi yok...

Sonra Obama geldi, 8 yıl kaldı ve gitti....

Bunlar hala iktidarda...

Şimdi Trump geldi.

Bunlar, Trump’tan sonra da kalmanın hesaplarını yapıyorlar şimdiden...

Demokrasi, insanlık tarihinde uzun bir sürecin ürünü...

Amerika’da başkanların görevini iki dönemle sınırlamak boşuna değil...

Sistem hiçbir zaman gücün, tek bir kişinin elinde toplanmasına izin vermiyor.

Amerika’da sistemi kuranlar bir şeyi daha düşünmüşler.

“Başkan olacak kişi, belirli bir gelir seviyesine sahip olsun. Başkan olunca görevini suistimal etmesin....”

Bunu tartışmışlar, sonra anti demokratik olacak diye, somut bir gelir sınırlamasından vazgeçmişler. Ama öyle bir sistem kurmuşlar ki, başkanın akçeli işlerde görevini suistimal etmesini engellemişler. Kongre’nin kararı olmadan başkan beş kuruş para harcayamaz.

Bir de bize bakın...

Sonradan görmelerin, devlet imkanları ile tanışınca nasıl zenginleştiklerine bakın...

Dengir Mir Mehmet Fırat, üç sene önce bir görüşmemizde şöyle demişti:

“Kızını tedavi ettirmek için gelip bana ağlayan bir partili şimdi milletvekili ve şu anda serveti 20 trilyon... Banka hesapları, Çukurambar’da daireler, araziler...”

Sıradan bir milletvekilini bu kadar zenginleştiren bir sistem...

Saraydaki şahsın sorgusuz sualsiz milyarlarca dolar örtülü ödenek harcadığı bir sistem...

Havuzlar ve havuz işadamları üreten bir sistem..

Rıza Sarraf’ın sponsorluğunu yaptığı bir siyasi sistem...

Tükettiler devleti...

Tükettiler devletin hazinesini...

Tükettiler milletin parasını....

Bitti.

Hırsızlıklarını gizlemek için, Cemaat’in malına, mülküne çöküp satma planını geliştirdiler.

Ama soygun çok büyük...

Yazının başlığına döneyim.

Nasıl gidecekler?

Bir devleti çökerterek, bir milleti soyarak gidecekler...

Ve bu iki özellikleriyle dünya siyaset tarihindeki yerlerini alacaklar.

[Faruk Mercan] 12.1.2017 [Samanyolu Haber] fmercan@samanyoluhaber.com

Dolar Terör Örgütü'ne (DTÖ) kimler üye? [Tarık Ziya]

Reis-i Cumhur hazretleri ferman buyurdu. "Elinde silahlı ya da doları olan teröristin amacı arasında hiçbir fark yoktur."

Alın size yeni bir örgüt. Dolar Terör Örgütü (DTÖ).

DTÖ'nün sinsi planlarını da deşifre etti Reis-i Cumhur. 'Hepsini sıfırlayın' telefonunda Bilal'e söylediği gibi çok açık konuşmadan, ima yollu anlattı örgütün hedeflerini: "Amaç Türkiye’ye diz çöktürmektir. Bunun için döviz kurunu bir silah gibi kullanıyorlar."

Devamında DTÖ'nün elindeki silahların ne kadar tehlikeli olduğuna temas etti: "Silahlı ve bombalı terör eylemleriyle, ekonomik araçları senkronize şekilde kullananlar, aslında kendi varlıklarının üzerine bina ettikleri zemini tahrip ediyorlar."

Böyle bir terör örgütü tespit edildiğine ve Saray'da muhtar meclisinden işareti verildiğine göre yakında operasyonlar başlar. Memleketi batırmak için dehşet verici dolar silahını kullananların ev ve iş yerlerine şafak vakti baskınlar düzenlenir. 

İstanbul ve Ankara merkezli operasyonlarda DTÖ'nün en önemli silahı olan 1, 5, 10, 20, 50 ve 100 dolarlık banknotlar ele geçirilir. 

Havuz medyası Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu'nun yürüttüğü tahkikatın günden güne derinleştiğini yazıp çizer. Ankara Yenimahalle'den gönderilen matbu haberler, Adli Tıp'ta yapılan ilk incelemelerde örgütün ele başları hakkında ciddi ipuçlarına ulaşıldığı cümlesi ile biter. 

DTÖ PİRAMİDİNİN TAVANI

Merkez Bankası, hazine, Borsa İstanbul kapatılır.

Cumhuriyet savcıları DTÖ piramidinin tavanında yer alan Hazine ve Merkez Bankası'nın yöneticilerinin yurt dışına kaçmaması için pasaportlarını iptal ettirir, mal varlıklarına ve banka hesaplarına el koydurur. 

Ne olur ne olmaz diye de eş ve çocuklarının pasaportları için Emniyet'in bu hususta ustalaşmış Pasaport Dairesi'ni sahte zayi beyannamesi doldurup imza ettirirler. 

Piramit için "tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet" sloganları yazılı, görüntülü, sesli ve dijital mecralarda sık sık tekrar ettirilir.   

Merkez Bankası ve Hazine'den doları alıp köşe başlarında piyasa sunan bankalar, katılım bankaları ile döviz büfelerine evvela kayyım tayin edilir. Akabinde kayyım yetkileri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na (TMSF) devrolunacaktır. 

SADECE TL ALINIP SATILACAK

El konulan binlerce malî kuruluşun emin ellere geçmesi için satış yetkisi Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli'ye verilecektir. Yeni sahiplerinin elinde aynı müesseselerin sadece TL alıp satması temin edilecektir. 

417 milyar dolar döviz borcu alarak Türkiye'yi DTÖ'nün saldırılarına maruz bırakan reel sektörden de hesap sorulmalı. TL dururken dolar, euro, yen, yuan ve rubleye tenezzül etmek ne demekmiş görsünler!

Böylece DTÖ tamamen çökertilecek, dolar ve euro düşecek. Ekonomik kriz bitecek. Herkes zenginleşecek. 

373 dolara 30 gün ter döken asgarî ücretli, ay ortasını getiremeyen memurlar, emekliler TL'ye sahip çıkan Saray'a minnettar kalacak. Etin kilosu 50 liraya, benzinin litresi 6 liraya dayansa da çarşıda pazarda sadece TL alınıp satılacağından moraller tavan yapacak. 

DTÖ'NÜN 10 OCAK DARBESİ

DTÖ'nün seçilmiş hükûmeti, dolayısıyla ekonomiyi devirmek için harekete geçtiği 10 Ocak Darbesi'ni araştırmak üzere TBMM'de komisyon kurulması da düşünülebilir. Malumat istenecek isimler tespit edilirken darbe günü ortalıkta görünmeyen ekonomi bakanları ve diğer yetkili zevat ile DTÖ'yü tespit eden Reis-i Cumhur hariç tutulmalı. 

24 Ocak 1980 kararlarını alan isimlere kadar mevzudan bîhaber isimler, 'bedava çorba veya çiğ köfte' kampanyaları ile dolara savaş açan kahraman esnaflar komisyona davet edilebilir. Gelip uzun uzun hikâye anlatabilirler. Gelemeyecek kadar ihtiyar ve hasta olanlar suâlleri yazılı cevaplayabilir. 

Roma'yı kimin yaktığından bile bahsetseler mahzuru yok. Mavi klasörler tuğla gibi görünsün kâfi. Haber bulmakta zorlanan medyadaki papağanlara da malzeme çıkmış olur. 

Beylerbeyi tarafında o gün bir hareketlenme görüp görmediğine dâir Reis-i Cumhur'un eniştesine de bir iki suâl tevcih edilebilir. Sansasyonel bir hava katar tahkikata. Türkiye'de hafızalar iki günlük nasıl olsa. Konuşulur ve unutulur...

TUTUKLANACAKLARIN LİSTESİ DÜNDEN HAZIR

DTÖ soruşturmalarında senelerdir hazırlanan listelerdeki isimler tek tek hapse atılsın. Gazeteci, akademisyen, hâkim, savcı, çaycı, ev hanımı, çiftçi, öğretmen on binlerce kişi derdest edilsin. Amma velakin havalimanı, Yavuz Sultan Selim ve Osman Gazi köprüleri, Avrasya tüneli, otoyol tarifelerini dolar ya da euro üzerinden belirleyen AKP hükûmetine uzanmamalı işin ucu. 

Bu ihalelerden aldığı ballı paraların yüzde 20'sini havuza dolduran tanıdık işadamlarına, şirketlerini de ilişilmemeli. Savcılar zinhar böyle bir hataya düşmemeli.

Zira Saray'a yakın isimler müstesna, onların dokunulmazlığı var. 

Elinde dolar bulunduranlar ayağını denk alsın. Cezası 15 sene ile ağırlaştırılmış müebbet gibi geniş bir aralıkta gidip geliyor. 

YASTIK ALTINDA DOLARI OLAN İHBAR EDENE PARA ÖDÜLÜ

DTÖ'cüleri ihbar eden örgüt üyelerinden gizli tanık olanlar hakkında ceza indirimi olup olmayacağı henüz belli değil. Yastık altında dolar saklayan komşusunu ismini veren hamiyet perver insanlar için de bazı teşvikler söz konusu olabilir. Muhtarlar gerekli fişleme altyapısını kuracaktır. 

Saray'da toplanacak ilk Bakanlar Kurulu'nun en hassas gündem maddesi bu olacak. Mevzu bahis olan vatan nihayetinde. Hainler cezasını çekmeli. Acımak yok. Aman dileseler de affedilemez bir suç işlediler. Ağaç kabukları yiyerek yaşasınlar. Dolar alırken düşünselerdi.  

DTÖ'yü çökertmek için muhbirlik yapanlara para ödülü bile tahsis edilebilir. 

DTÖ ya bitecek ya bitecek!

[Tarık Ziya] 12.1.2017 [Samanyolu Haber]

Avrupa’nın 2017 Kaos Senaryoları [Berk Uluç]

EU Barometer’in verilerine göre 2016 Avrupa’sının en önemli iki sorunu mülteci krizi ve terör. İçinde bulunduğumuz 2017 yılı ise birçok Avrupa Birliği üye ülkelerinde yapılacak seçimlerle popülist ve Avrupa Birliği karşıtı siyasi partilerin seçim zaferlerine ve hatta farklı ilintili siyasal kaoslara şahitlik edebilir.

2017 yılında Almanya ve Fransa’da parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimleri; Hollanda ve Çek Cumhuriyeti’nde parlamento seçimleri; Macaristan ve Slovenya’da cumhurbaşkanlığı seçimleri; Portekiz’de ise yerel seçimler yapılacak. Büyük Britanya’da ise Brexit tartışmaları ülke gündemini adeta işgal etmiş durumda. Kısacası Avrupa Birliğinin altı kurucu üye ülkesinde seçimler olacak ve Fransa’da hükümetin değişeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Fakat aynı kaderi hali hazırda kendi ülkelerinde hükümette bulunan bir çok merkez sağ ve sol partilerin siyasetçileri de yaşayabilir.

TEST EDİLMEMİŞ PARTİLERİN ÖNE ÇIKAN 3 HUSUSU

Şüphesiz, seçimler meşru ve sık başvurulan bir yöntem olarak demokrasileri yenileyen ve hatta onları diri tutan en önemli araçlardan biri. Fakat 2017 yılında bahsi geçen bu seçimler, daha önce hiç test edilmemiş bir takım seçim vaatleri son derece kaygı verici olan Avrupa Birliği karşıtı partilerin, eski kıtanın kaderine önümüzdeki yıllarda hükmetmesi sonucunu doğurabilir. Bu partilerin seçim stratejilerine baktığımızda kabaca üç husus göze çarpmakta. Seçimlere siyaset geçmişi olmayan adaylarla girmek, bolca mülteci karşıtı söylemlerde bulunmak ve Avrupa Birliği’ni kendi ulus devletlerinin egemenliğine tehdit olarak görmek.

HOLLANDA’DA BÜYÜK İHTİMAL WILDERS KAZANACAK

Bu üç kıstasın en az iki tanesinin aktif olarak istihdam edileceği ilk seçimler Hollanda’da 15 Mart 2017’de yapılacak ve öyle görünüyor ki Geert Wilders’in Özgürlük Partisi (Freedom Party) diğer bütün merkez sağ ve sol partilere karşı seçim yarışına girip, büyük ihtimalle en çok oyu alacak. Wilders’in Özgürlük Partisi kendisini “İslam antipatisti” ve “Avrupa Birliği karşıtı” olarak tanımlayarak Hollanda’da inanılmaz bir seçmen desteğini arkasına almış bulunmakta. Hollanda seçimlerinde seçimi kazanan parti çoğunlukla başbakanı da belirleme hakkına sahip, fakat Wilders seçimlerden galip çıkması durumunda, diğer bazı merkez partilerin birleşerek onun başbakan olmasını engelleyecekleri kanaati son derece yaygın, fakat bu durum ırkçı ve Avrupa karşıtı söylemleri daha da güçlendireceğe benziyor.

FRANSA’DA DURUM FARKLI DEĞİL

Fransa’da da benzer bir durum söz konusu. Marine Le Pen bir önceki partisinden ve soy isminden uzaklaşabildiği kadar uzaklaşmaya çalışıyor. Hatta Le Pen’in seçim kampanyasını yürüten ekip sadece “Marine” ismine seçim mottolarında yer veriyor. Böylece, Le Pen kendisini Fransız siyasetinin arkaik problemlerini çözecek yeni ve bagajı olmayan bir siyasetçi olarak seçmenin beğenisine sunuyor. Marine Le Pen’i tanıyanların ifadelerine bakılırsa, Le Pen’in en büyük stratejisi merkez sağın başkan adayı olan Fillon’u İngiliz Thatcher’a benzeterek, Fransa’nın kadim sosyal modelini yıkmaya çalışan biri olarak lanse etmek olacak. Böylece, özellikle kadın ve kamu sektöründe çalışan milyonlarca seçmenin oylarına talip olmuş olacak.

İTALYA, REFERANDUMDA RENGİNİ BELLİ ETTİ

Avrupa Projesini derinden etkileyecek diğer muhtemel bir seçim ise İtalya’da olabilir. Matteo Renzi’nin anayasa referandumundan yenik çıkması aslında İtalyan seçmenin merkez partilere ne kadar kızgın olduğunu açık bir şekilde ortaya koydu. Fakat bu yenilginin altında yatan sebeplere baktığımızda, İtalya’nın nev’i şahsına münhasır bazı faktörlerin olduğunu görmekteyiz.  İtalya’yı AB karşıtı hareketlerin güçlü olduğu diğer Avrupa ülkelerinden farklı kılan temel espri, yalnızca bir değil her iki muhalefet partisinin de hem Avro’ya hem de AB’ye karşı olmalarından kaynaklanmakta. Beş Yıldız Hareketi’nin kurucusu olan komedyen Beppe Grillo parlamentodan yeterli desteği garantilemesi durumunda, kendisine oy veren milyonlarca AB karşıtı seçmenin desteği ile hükümet kurması çokta zor bir ihtimal olarak üşünülmemeli.

ALMANYA, NİSPETEN RAHAT

Diğer sıraladığımız seçimlere kıyasen Almanya’da 2017’de yapılacak seçimlerin dramatik sonuçlar doğurma ihtimali çok yüksek görünmüyor. Mülteci ve yer yer İslam karşıtlığı ile Merkel’in karşısına dikilen aşırı sağ hareket Almanya İçin Alternatif Partisi (Alternative Für Deutschland) Bundestag’da yerini garantilemiş olsa da, Merkel’in dördüncü kez Almanya şansölyesi olmasını engelleyemeyecek gibi görünüyor. Fakat, Avrupa kıtasında altın günlerini yaşayan AB karşıtı trend Alman seçmenleri de etkisi altına almış görünüyor. Almanya İçin Alternatif Partisi (AfD) bu trendi son derece iyi değerlendirerek hem Alman siyasetinin solundan hem de Alman siyasetinin sağ cenahında bulunan özellikle Merkel’in partisi olan CDU’dan son derece büyük oranlarda destek almayı başardı ve bu yükselişini hala devam ettirmekte.

Bahsi geçen tüm bu seçimlere ve muhtemel sonuçlarına baktığımızda, Avrupa’da bir yandan radikalleşme eğilimi güçlenirken, bir yandan da popülist ve AB karşıtı partilerin toplumsal desteklerinin arttığını görmekteyiz. Bu trend, AB projesinin kurucuları ve uygulayıcıları olan merkez partileri zayıflatırken, çoğulculuk gibi son derece kritik olan bazı Avrupa değerlerinin altını oymakta ve farklı toplumsal kesimleri daha da periferiye itmekte.

[Berk Uluç] 13.1.2017 [TR724] BerkUluc@Tr724.com

Gurbet içinde gurbet [Faik Can]

Garip, genellikle gurbete düşmüş insana denir. Doğrudur; yurdundan, yuvasından, arkadaşlarından ve sevdiklerinden uzak kalmıştır çünkü. Bir de gerçek garipler var ki, onların gurbeti farklıdır. Akraba ve dostlarının arasında bulunup memleketinde yaşasa da yalnızdırlar. Böyle bir garibin halinden anlayanı yoktur. Yüksek ideallerin, elmaslardan kıymetli mefkûrelerin sahibidir o. İnandığı değerler uğruna her türlü fedakârlığı ortaya koyan bir adanmıştır. Bu yüzden kendi toplumunun menfaatperest, hayatı dünyadan ibaret sayan, üç beş kuruşluk dünyalığa bel bağlayan kitleleri tarafından anlaşılamaz. Anlaşılmamakla kalmaz, horlanır, dışlanır, hakir görülür ve hatta hakarete uğrar.

Yardımlarına koştuğu, maddi manevi her türlü sıkıntılarını gidermek adına kendini paraladığı, evlatlarına sahip çıktığı yığınlar onu kapılarından kovarlar. “Necip milletim” diye her namazında dua ettiği, hüsnü zan beslediği insanlar onu ‘terörist’ ilan edip ya zindanlara tıkarlar, ya da sürgüne yollarlar. Kendi iktidarını koruyup ailesini zengin etmekten başka bir gayesi olmayan zamane tiranlarının arkasına takılıp bu garibe darağaçları hazırlarlar. “Aman vermen, öldürün!” naraları arasında ona yapılan her zulme alkış tutarlar.

ZAMANE GARİPLERİ

Garip bunlara takılmaz. Milletinin kaybettiği necabetinin, yitirdiği asaletinin inkisarıyla iki büklümdür. Her an ayrı bir ölümle pençeleşirken bile, bir mağdurun imdadına koşmaya çalışır. Milletinin evladıdır ama içine düştükleri zavallılığın karşısında yüreği yanmış bir ana gibi inler durur. İnler durur da “milletim” dediği insanlar cefadan usanmaz!

Bugün çilenin, ızdırabın, yalnızlığın, hakaretin bin türlüsünü yaşayan zamane garipleri, her şeyini kaybetmiş toplumlara hayat sunmak, onlara kaybettikleri değerleri yeniden kazandırmak niyetindeydiler. Bu maksatla her Allah’ın günü insanların kapısına dikildiler, gönül pınarlarından süzülüp gelen mâ-i zülâli muhtaç sinelere boşalttılar. Bu yaptıklarına karşı hiçbir dünyevi menfaat beklemediler. Hatta çok defa tartaklandılar, azar işittiler, defalarca kovuldular; ama kat’iyyen yılmadılar, usanmadılar ve çok sevdikleri o insanlara asla darılmadılar. Onları anlayıp kapılarını ve sinelerini açanlar ebedi varlığa erdiler. Onlara düşmanlık edip tavır takınanlar kim bilir neler neler kaybettiler!

HAYATIN DEĞİŞMEYEN RENGİ

Garipler hep muzdariptiler ama şu son senelerde ızdırap onlar için hayatın değişmeyen rengi haline geldi. Başlarına gelen belalardan şikâyetçi değiller. Bağrında yetiştikleri toplumun tavrına kalpleri kırık, gönülleri buruk olsa da, gözlerinde yaş, dillerinde dua, yaşananları hikmet nazarıyla seyredip arkasındaki murâd-ı ilâhîyi çözmeye çalışıyorlar. Aynı zamanda imanlı, ümitli ve fevkalâde gerilim içindeler. Herkesin onları dışlayıp yalnızlaştırmak istediği bu zamanda, “Allah bes, bâkî heves” deyip Rabblerine öncesine göre daha yoğun ve daha içten teveccüh etmenin neşesini ve huzurunu yaşıyorlar.

Şimdinin garipler ordusu, arkasından yürüdükleri asrın Garibi’ni daha iyi anlamaya başladılar. O’nun bütün ömrüne çile ve ızdırap adına neleri sığdırdığını düşündükçe “dava adamı” olmanın ne demek olduğunu kavradılar. Gurbetin gerçek manasını yaşayarak öğrendiler. Kırık kalblerinde ve bulanık bakışlarında bin hüzün ve bin keder nümayân şimdi! İniltileri, iftirayla zindana düşen Yusuf’un (as), evladı kardeşleri tarafından kuyuya atılmış Yakub’un (as), başı testereyle kesilen Zekeriya’nın (as) ve Taif’te akrabaları tarafından taşlanıp çok sevdiği Mekke’yi başına musallat olmuş zalimler sebebiyle terk etmek zorunda kalan Kutlu Nebi’nin (sas) ızdırabını hatırlatıyor. Onlar ızdırabı en tesirli dua olarak kabul ediyor. Aşk ile girdikleri bu yolda, servetleri yağma olup gitse, ocakları sönse de gam izhar eylemiyorlar. Hele milletin ruhuna saldıkları kıvılcımların günün birinde, bir baştan bir başa bütün ülkeyi saracağını düşündükçe başları cennetlere ermiş gibi heyecanlanıyorlar!

BİR DE GARİP YARATIKLAR VAR!

Bunlar gerçek garipler. Bir de kendi ülkesinde, kendi insanına, has evlatlarına düşmanlık yapan ve öz kültürüne, ait olduğu değerlere karşı her gün biraz daha yabancılaşanlar var! Onlara da garip denebilir ama ne idüğü belirsiz, garip yaratıklar manasında! Bunlar derbeder, perişan, ümitsiz ve inançsızdırlar. Bakmayın öyle ayet, hadis “salladıklarına!” Ne Allah’tan korkuları vardır, ne kuldan utanmaları! Ahiret onlar için camide dinledikleri üstûrelerden ibaret. Kul hakkı denen şey, ürperti oluşturmuyor içlerinde. İftiradan zevk alıyor, yalanı ekmek niyetine tüketiyorlar. Bin bir paradoksun ruhlarını aşındırdığı, her türlü erdemden mahrum bu sefiller, hayvandan da aşağı bir sınıfı temsil ediyorlar. İçleri kapkaranlık; düşünceleri sisli, bakışları bulanık ve dimağlarında tükenmek bilmeyen fitne ve fesatlarla daha çok cehennemdekileri hatırlatıyorlar.

Bu zavallılar, esas gurbeti herkesin birbirinden kaçtığı o dehşetli günde yaşayacaklar. Kimse bakmayacak yüzlerine. “Karnımızı doyuruyor” zannedip taptıkları tiranları da kendi derdine düşecek. Ne uğruna ahiretlerini feda ettikleri paraları, ne perestiş ettikleri menfaatleri orada bir işe yarayacak! Çaresizliğin pençesinde kıvranırken onları en çok vuran da bu dünyada gurbete terk ettikleri kudsilerin mazhar oldukları güzellikler olacak!

[Faik Can] 13.1.2017 [TR724]

Türk lirasını AKP’nin hataları düşürüyor [Erhan Başyurt]

Bir dolar, 3.90 bandında. Eski para birimiyle, “Bir dolar 3 milyon 900 bin lira” bandında.

Dolardaki yükselişin dörtte biri yani yüzde 25’i son iki ay içinde gerçekleşti.

Yükseliş trendinin bir süre daha devam edeceği yönünde değerlendirmeler ağırlık kazanıyor.

***

Başka bir deyişle, Türk lirası iki ayda yüzde 25 yani dörtte biri oranında değer kaybetti.

Türkiye, sessiz sedasız bir devalüasyon yaşadı ve yaşıyor.

Türk lirası, paradan 6 sıfır atıldığında 1 milyon 500 bin civarındaydı.

Yeni Türk lirası, AKP döneminde aslında yüzde 160 oranında değer kaybetmiş durumda…

***

Dolarda yükseliş, Türk lirasında hızlı değer kaybı, ekonomiyi ve vatandaşın cebini direkt etkileyecek.

Dolar veya Euro, döviz borcu olanların Türk lirası nevinden borcu sadece son iki ayda yüzde 25 arttı.

12 Ocak 2016’da bir yıl önce 100 bin dolar borcu olan, 300 bin lira Türk lirası ödeyecekken bugün aynı borcu kapatabilmek için 390 bin lira kazanmak zorunda.

Özel sektörün bilinen dış borcu 200 milyar dolar civarında. Kazançları ağırlıklı olarak Türk lirası üzerinden olanlar adeta ateşe atılmış durumdalar.

***

Türkiye’de, üretim sektörü büyük oranda ithal ürünlere dayalı. Katma değeri düşük.

Ham maddeyi ithal edip, Türkiye’de mamül haline getirip iç piyasada satanlar bu yükselişten en çok etkilenecek olanlar.

Ürettikleri malın maliyeti iki ay içerisinde yüzde 25, dörtte bir oranında artmış oldu.

Dolara endeksli doğalgaz ve benzin fiyatlarındaki artış nedeniyle iç piyasada üretim maliyeti daha da yükselecek, zaten yaşanmakta olan ekonomik durgunluktan çıkmaları kolay olmayacak.

***

Vatandaş bu ani ve durdurulamayan yükselişten direkt etkilenecek.

Tüketim üretimleri zamlanacak, benzin, doğalgaz ve elektrik zamlanacak.

Araba, telefon, bilgisayar gibi yurt dışından ithal ürünler en az yüzde 25 artacak. İki ay önce 4 bin liraya aldığınız bir akıllı telefon, kısa süre sonra en az 5 bin liranın üzerinde satılmaya başlanacak.

Alım gücü düşerken, sanayi ve üretimde krize giren firmalar nedeniyle, işsizlik oranında da arttış riski belirecek…

Vatandaş, Türk lirasındaki yüksek değer kaybı nedeniyle ister istemez fakirleşecek…

***

Peki, Türk lirası neden değer kaybediyor?

Dış nedenler olduğu kadar hükümetin hataları da bunda rol oynuyor.

ABD’nin, güçlü dolar politikası ve faiz artışı önemli bir neden. Ancak, Türk lirasının en çok değer kaybeden para birimi olmasını açıklamaya yetmez.

Türk lirasının son iki ayda dünyanın en çok değer kaybeden parası haline gelmesine esas neden hükümetin ciddi ve ısrarlı hataları.

***

Birincisi, ekonomide üretim ve istikrarı sağlayacak yapısal reformlar yerine, tüketimi teşvik eden ve borca dayalı kamu yatırımları üzerinden büyüme modelini tercih ettiler.

İthala dayalı ihracatı, üretime dayalı ihracata dönüştürmek yerine, kredi kartı taksitlerini artırıp, banka kredisi ile borçlanmayı kolaylaştırdılar.

Üretmedem tüketip, borca batarak, krizin bir kez daha ‘teğet geçeceğini’ sandılar…

***

İkincisi, hukukun üstünlüğünü yok edip, hür teşebbüs hakkını keyfi olarak ihlal edip, özel mülkün kutsiyetini yok saydılar.

Merkez Bankası’nın özerkliğini yok ettiler. MASAK, Maliye ve SPK’ya liyakat yerine sadakata dayalı isimler atayıp, talimatla suç ürettirdiler.

Aralarında Koza Holding ve Boydak Holding’in de bulunduğu, 13 milyar değerinde  700’e yakın firmaya el koydular.

5 bin özel tapuya el koymakla, bin 500 iş adamının mal varlığını hukuksuz dondurmakla övündüler.

Yetmedi, hayırsever iş adamlarını, haklarında somut tek bir suç delili olmadığı halde, sırf cezalandırmak ve mallarını gasp edebilmek için hapse koydular.

Tek kişilik proje mahkemelerden aldığı kararlar yetmemiş gibi, istediği firmaya ‘kayyım atama’ yetkisini son KHK ile Bakan Nurettin Canikli’ye devrettiler…

Hukuka güven ve mal güvenliği kaybolunca, yabancı yatırımcı gelmediği gibi, yerli yatırımcı da yurt dışına yöneldi.

Sonuç değersiz Türk lirası ve durgunluktan kaosa doğru yol alan Türk ekonomisi oldu.

***

Üçüncüsü, hükümetin Türk siyasetinde ve dış politikada istikrar ve güveni yok etmesi.

Tükiye, Nisan ayında rejim değişikliği için referanduma, bir buçuk yıl sonra da ‘tek adam tarzı başkan’ seçimine gidecek.

Askeri darbe teşebbüsünü atlattı ama ‘sivil darbe’ ve ‘karşı devrim’ süreci yaşıyor.

PKK, IŞİD eylemlerinin ardı arkası kesilmiyor. Ülkede güvenlik zaafı had safhada.

Bu arada Türk Ordusu, Suriye’de düzenli kara savaşı veren tek ülke konumunda. Burada Türkiye’yi nasıl bir gelecek beklediği, batağa dönüşüp dönüşmeyeceği de meçhul.

***

Türk lirası esas olarak hükümetin bir süredir devam eden ve edeceği yönünde de irade beyanı bulunan hukuksuzluklar, beceriksizlikler nedeniyle değer kaybediyor.

Siyasi hırslar ve toplumsal kutuplaşmanın eşliğinde Türk halkı, siyaseten olduğu gibi ekonomik olarak da AKP tarafından belirsiz ve öngörülmez bir akıbete sürükleniyor.

[Erhan Başyurt] 13.1.2017 [TR724]

Tarihe yalanı miras bırakan bir devrik başbakan: Davutoğlu [Haber-İnceleme: Ali Adil Çakar]

Eski başbakan Ahmet Davutoğlu, 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nun yazılı sorularına 70 sayfalık bir cevap gönderdi. “Tarihe not düşmek ve gelecek nesillere zihni bir miras bırakmak” amacı taşıdığını belirten Davutoğlu’ndan daha dürüst bir yazı kaleme alması beklenirdi. Dershaneler, Gülen’i ziyaret sebebi ve Rus uçağının vurulması gibi konularda samimi açıklamalar yapan Davutoğlu, Dışişleri’nin dinlenmesi, ‘PKK-cemaat işbirliği’, MİT TIR’ları gibi konularda ise gerçeği yansıtmadığı ispatlı olmasına rağmen bilinen iddialarını tekrarladı. Hakkaniyetten uzak, bilimselliğe aykırı, sanrılarla bezeli ve kendi iflas etmiş dış politika okumaları ışığında suçlamalar yöneltti. Bir Saray darbesiyle alaşağı edilmesine bile sesini çıkaramamış; böylece ‘tarihe not düşmek’ ve ‘gelecek nesillere demokratik bir miras bırakmak’ noktasında en büyük şansı kaybetmiş devrik bir başbakandan daha fazlasını beklememek mi gerekir acaba?

Ahmet Davutoğlu, Gülen cemaatinin tarihsel sürecine ilişkin soru işaretlerini sıralarken cemaatin 28 Şubat’a destek verdiği iddiasını da tekrarladı. Başta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na gönderdiği yazı ve eski başbakan yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın açıklamaları olmak üzere bu iddianın gerçeği yansıtmadığı çeşitli kereler ifade edildi. Tam tersine, cemaatin 28 Şubat’ın mağduru olduğu bizzat Erdoğan tarafından Meclis’e gönderilen resmi yazı ile teyid edildi. Eski Genelkurmay Psikolojik Harekât Dairesi Şube Müdürü Emekli Albay, CHP İstanbul Milletvekili Dursun Çiçek de 23 Mart 2016 tarihinde Ahmet Hakan’a verdiği röportajda, “İrtica, bizim için yüzde 80 Cemaat’ti. Onun dışında ufak gruplar vardı. Ama yargıya, orduya, polise sızmak isteyen grup esas Cemaat’ti” demişti. Yani aslında, 28 Şubat dönemi başta olmak üzere, ‘irtica ile mücadele’ derken asıl kastettiklerinin Gülen Cemaati olduğunu belirtmişti. Buna rağmen Davutoğlu’nun somut veriler yerine ortalama bir Siyasal İslamcı’nın kafasındaki ‘zan’ ve algılardan öte gitmeyen cümleler sarfetmesi hayal kırıklığı.

‘DERSHANELERİN KAPATILMA SEBEBİ, CEMAATE DARBE VURMAKTI’

Davutoğlu, dershanelerin kapatılması ile ilgili tarihi bir ifşaatta bulundu. Bu kararın, eğitim, eğitimde reform, fakir vatandaşların cebini düşünme gibi saiklerle değil; cemaate darbe vurmak için alındığını itiraf etti. “2012-2013 eğitim-öğretim yılının sona ermesiyle birlikte Sayın Başbakanımız öncülüğünde hükümetimiz, 7 Şubat girişimiyle ülke yönetimine müdahil olma ve seçilmiş meşru hükümeti baskı altına alma gibi vesayetçi eğilimler içine girdiğinden kuşkulanılan bu yapının insan kaynağı devşirme merkezi olarak kullandığı dershaneleri kapatmaya yönelik idari bir tasarrufu gündemine almıştır.” dedi.

ABD DE DERSHANELER YÜZÜNDEN Mİ ZARRAB’I TUTUKLADI?

Davutoğlu, cemaatin buna cevabının 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları olduğunu öne sürdü. Halbuki 17 Aralık dosyasına vakıf olan herkes bilebilir ki soruşturma 2012’de başlamıştı. Reza Zarrab, 2008 yılından itibaren devletin takibine girmiş; bu tarihten itibaren MASAK’ın takibinde olan bir işadamı. Yolsuzluk operasyonunun 17 Aralık’ta yapılmasının sebebi de dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in, takipten şüphelenerek soruşturmayı deşifre etmeye ve emniyet müdürlerini görevden aldırmaya çalışmasıydı. 2010 yılından beri Amerikan istihbaratınca takip edilen Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanması da Davutoğlu’nun cevabını vermesi gereken bir soru. ABD de dershaneler yüzünden mi Zarrab’ı tutukladı? Aynı şekilde Zarrab’ın ortağı Babek Zencani’nin İran’da idam cezası alması da eski başbakanın cevaplaması gereken bir gelişme.

PKK-CEMAAT İLİŞKİSİNİN BELGESİ NEREDE

Davutoğlu, ‘Cemaat-PKK’ işbirliği iddiasını da tekrarladı. 9 Aralık 2014 tarihinde, “Paralel yapıyla örgüt ortak çalışıyor. Kimin kimlerle görüştüğünü biliyoruz. Elimizde bunların belgeleri var.” demişti. Cemaat, “O halde bu belgeleri açıklayın” çağrısında bulundu. Kamuoyu 3 yıldır bu belgelerin çıkmasını bekliyor. Fakat Davutoğlu, HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Bugün gazetesine röportaj vermesinden başka bir ‘delil’ gösteremedi. Buna rağmen komisyona gönderdiği yazıda aynı iddialarını tekrarladı.

DAVUTOĞLU’NUN MAVİ MARMARA ŞANSSIZLIĞI; ERDOĞAN

Cemaatin, dış güçlerle girdiği ilişki nedeniyle AKP’nin etkin dış politikasına muhalefet ettiğini ve yıpratmaya çalıştığını öne süren Davutoğlu, ‘one minute’ olayının da bir milat olduğunu iddia etti. Gülen için, “Filistin’e insani yardım amacıyla yola çıkan ve birçok ülkenin vatandaşlarını taşıyan sivil gemilere uluslararası sularda hukuka aykırı biçimde müdahale eden İsrail’i ‘meşru otorite’ ilan etmek suretiyle Filistin’de süregiden işgali meşrulaştırmıştır.” ifadelerini kullandı. Erdoğan, Mavi Marmara gemisinin bu yolculuğunu eleştirerek, “Giderken bana mı sordunuz?” diye çıkışmamış olsaydı belki Davutoğlu’nun değerlendirmeleri anlam ifade edebilirdi. Erdoğan’ın Ağustos 2014’te Gazze’deki yaralıların Türkiye’ye getirilmesini İsrail’in izin şartına bağlaması da Davutoğlu’nun bir başka ‘şanssızlığı’. Erdoğan açıkça Gazze’deki yaralıların tedavisi için İsrail’i ‘meşru otorite’ olarak gördüğünü ortaya koymuştu.

GÜL’E KARŞI 2 YIL SONRA GELEN GERİ ADIM

Türkiye, Mayıs 2015’te siyasi tarihte eşine az rastlanır bir polemiğe tanıklık etmişti. Dönemin başbakanı Davutoğlu ile eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül, dolaylı olarak birbirlerini yalancılıkla itham etmişti. Polemiğin kaynağı, Davutoğlu’nun 17 Aralık’tan 3 ay önce Fethullah Gülen’i ziyaret etmiş olmasıydı. Davutoğlu, kendini mazur gösterebilmek için, “Ben oraya dönemin Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ının onayıyla gittim” açıklaması yapmıştı. Gül ertesi gün, “O beyanın benimle ilgili kısmı yanlış; ben sonradan öğrendim” diye yalanlamıştı. Davutoğlu buna karşılık, “Sayın Abdullah Gül’e saygım sonsuz ama zihnim çok berrak” cevabını vermişti. Kendinden emindi. Gül de aynı sertlikte karşılık vermiş ve “Benim de zihnim berrak; ayrıca konu hakkında önceden haberdar edilmediğim için, öğrendiğimde duyduğum ve etrafımla da paylaştığım rahatsızlık yüzünden de unutmam mümkün değil” demişti.

Ahmet Davutoğlu, Komisyon’a gönderdiği yazıda bu ziyarete de değindi. Ancak bu kez sadece Erdoğan’ın onayıyla gittiğini bildirdi. Abdullah Gül’den söz etmedi. Ya Gül’le yeni bir polemiğe girmek istemedi ya da zihnindeki berraklıktan kuşku duymaya başladı ve iddiasından geri adım attı.

‘GÜLEN’İ ERDOĞAN’IN TALİMATIYLA ZİYARET ETTİM; AMAÇ TÜRKİYE’YE GETİRMEKTİ’

Eski başbakan, bu ziyaretin sebebinin ise Gülen’i Türkiye’ye getirmek olduğunu açıkladı: “2013 BM Genel Kurulu toplantısına seyahatim öncesinde Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığımız değerlendirmede, bu yapının gittikçe artan bir şekilde Türkiye karşıtı çevrelerce kullanılmaya müsait hale gelmesi hasebiyle, Gülen’in daha önce yapılan çağrılar çerçevesinde Türkiye’ye getirilerek kontrol altına alınmasının gerekli olduğu kanaatine vardık. Gülen ile Eylül 2013’te gerçekleştirdiğim görüşme, 7 Şubat sonrasında, söz konusu yapı mensuplarının o döneme kadar düşündüğümüz bir sivil topum örgütü ol-manın ötesinde, devlet iradesinden bağımsız ve devlet hiyerarşisi dışında bir yapılanma içerisinde olduğu kanaatimizin oluşması üzerine, muhatabına somut mesajları doğrudan iletmek amacına matuftu. Bu görüşmede Sayın Başbakanımızla gerçekleştirdiğimiz istişare çerçevesinde açık bir şekilde gerekli uyarılarda bulundum.”

Davutoğlu, görüşmenin içeriğine dair bu iddiaları başbakanlığı döneminde de gündeme getirmiş ancak cemaat cephesinden yalanlama gelmişti. Davutoğlu’nun ziyarette bu şekilde konuşmadığı ve söylediğini iddia ettiği sözlerin hiç birini söylemediği bildirilmişti.

MİT TIRLARI VE BAYIRBUCAK YALANI

Davutoğlu’nun tarihe bıraktığı bu yalan mirastan bir diğeri de MİT tırları ile ilgili. Mektubunda, o tırların Bayırbucak Türkmenlerine gittiği iddiasını tekrarladı. Ancak bizzat Bayırbucak Türkmenleri o silahların kendilerine gelmediğini söylemişti. Niğde Ulukışla’daki saldırının dava dosyasına giren ve 13-14 Haziran 2014 tarihlerinde yapılan telefon görüşmelerinde Türkmenler, MİT TIR’ları ile yapılan silah yardımlarının kendilerine değil Ansar El İslam örgütüne gittiğini söylüyordu. Telefon görüşmeleri takip edilen Suriye Türkmen Kitlesi Derneği yöneticisi Ayhan Orli, Suriye Türkleri Derneği Başkanı Ahmad Chrin, Bayır Bucak Tugay Komutanı Albay Ahmet Arnavut ve Suriye Türkmen Kitlesi Genel Koordinatörü Samir Hafez, silahların Ensar el İslam’a gittiğini anlatıyordu.

Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş de, “Vallahi billahi o tırlar Türkmenlere gitmiyordu” demişti. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 31 Mayıs 2015 tarihli açıklamasında, “İkisi birden (Erdoğan ve Davutoğlu) MİT TIR’larıyla Bayır Bucak Türkmenleri’ne yardım götürdüğünü söylüyorlar. Oysa gerçekler farklıdır. Türkmenler bunu yalanlamıştır. Şimdi doğruyu söyle, kimin silahlarını, hangi odaklara, vekâleten nerelere taşıyordunuz? Türkmenlere yardım ettiniz de elinizi mi tuttuk? Siz kim Türkmenlere yardım etmek kimdir?” şeklinde sert ifadeler kullanmıştı.

Davutoğlu, Komisyon’a gönderdiği yazıda, cemaatin Bayırbucak Türkmenlerine giden bu yardımları sabote ettiğini ileri sürdü. Ancak şimdiye kadar her konuşmasında tırlarda ‘insani yardım malzemesi’ bulunduğunu söyleyen Davutoğlu’nun bu kez hiç böyle bir ifade kullanmaması, sadece ‘MİT Tırları’ demekle yetinmesi dikkat çekti.

DIŞİŞLERİ TOPLANTISININ DİNLENMESİ VE ABD İSTİHBARATI

Ahmet Davutoğlu, bilinen iddialarından ‘Dışişleri toplantısının dinlenmesini’ de kaçınılmaz olarak bu tarihi vesikasına yerleştirdi. 30 Mart 2014 yerel seçimlerinden 2 hafta önce, 13 Mart 2014 tarihinde Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan Suriye toplantısının dinlendiği ortaya çıkmıştı. Ses kayıtları, seçimden 3 gün önce internete düşmüştü. Davutoğlu, toplantıyı cemaatin dinlediği ve servis ettiğini öne sürmüştü. Havuz medyası da haftalarca bu yönde yayınlar yaptı. Bugüne kadar bu yönde hiç bir delil ortaya konamadı.

Eski NSA çalışanı Edward Snowden’ın ortaya çıkardığı belgelere göre ise toplantıyı Amerikan istihbaratı NSA dinlemişti. Alman Focus dergisi, Temmuz 2015’te bu belgere dayanarak, “Dışişleri’ndeki Suriye konuşmasını ABD dinledi” diye haber yaptı. Ancak AKP iktidarından hiç bir açıklama gelmedi. Davutoğlu, Komisyon’a gönderdiği yazıda bu belgeleri görmezden gelip “O gün yaptığım açıklama benim için bugün de geçerlidir” dedi.

RUS UÇAĞINI DÜŞÜREN PİLOT CEMAATÇİ DEĞİL

Dönemin başbakanı Davutoğlu, 24 Kasım 2015 tarihinde düşürülen Rus uçağı ile ilgili de açıklamalar yaptı. Pilotun cemaate yakın olduğu iddialarıyla ilgili olarak Genelkurmay’ın bir inceleme yaptığını ve bu yönde bir tespite ulaşamadığını kaydetti. “Sayın Genelkurmay Başkanımız pilotun geçmişini ve ilişkilerini araştırdıklarını ve somut bir irtibat tespit edilemediğini bildirmiştir” dedi. Sözkonusu pilotlar, 15 Temmuz darbe girişiminin hemen arkasından tutuklanmıştı.

[Ali Adil Çakar] 13.1.2017 [TR724]

Tedavisi olmayan bir hastalık [Tarık Toros]

Tıbben, hukuken ve siyaseten tedavisi olmayan, ilacı üretilmemiş bir hastalıkla karşı karşıyayız. Çare itiraz etmek. Çare “hayır” demek. Çare “seninle olmuyor” diye tavır koymak. Bu suç değil. Bilakis hak. Bu hakkı kullananlar cezaevinde. Dışarıdakiler de korkusundan burnunu çıkaramıyor. Ülke açık cezaevine döndü endişesi taşırken, gün gelip tımarhane ihtiyacı hasıl olacağı hesap edilmemişti. İçerideki adi suçluları vaktinden önce çıkarmak yetmedi, Adalet Bakanlığı 175 yeni cezaevi için kolları sıvadı. O da yetmeyecek belki toplama kampları ihdas edilecek bilmiyorum ancak, akıl sağlığını yitirecekler için daha fazlasına gereksinim var.

SİVİL DİKTADA YALNIZ DEĞİLİZ

Şu sorulabilir, “Tıbben çaresi yok anladık da, hukuken ve siyaseten nasıl olmuyor?” Olsaydı, Asya, Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Afrika, hatta Latin Amerika ülkelerinde işe yarayabilir, oralarda tiranların çıkmasına engel olurdu. Muhalif kesimlerde bir beklendi, “ekonomik kriz çıkarsa iktidar tutunamaz.” Saf bir umut. Yazdan bu yana, geçerli tüm uluslararası para birimleri bazında yüzde 25 ila 30 fakirleşmişsin, sonuç?

ANAYASA ÇİĞNENMEYE MAHKÛM

Yazmayayım diyorum, lakin güncel konu, değinmeden geçmek olmaz: Anayasa değişiyor. Sistemin adı önemli değil, mevcut olağanüstü hal “kalıcı” hale getiriliyor, izliyoruz. Sistem değişikliği dışında diğer maddeler yerinde duruyor; insan hakları, uluslararası sözleşmeler, can ve mal emniyeti, yargı bağımsızlığı, vs. Şu gün, çatır çatır çiğneniyor zaten bunlar. 2019’dan sonra da çiğnenmeye devam edecek. Yasa tanımazlığı meşrulaştırmak için hangi kanunu çıkarırlarsa çıkarsınlar, yarın o da yetmeyecek, yenisine ihtiyaç duyulacak.

BEŞ BÜYÜĞÜ ZULÜMDE GEÇTİK

Bir kere daha yazayım, çünkü satır satır okudum. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 1948’de kabul edildi, 30 madde. Şu gün Türkiye, tüm maddelerini ihlal ediyor, ilaç için uyguladığı tek madde yok. BM ne yapıyor, seyirci! Tıpkı, Avrupa’nın göbeğinde Bosna halkı katledilirken, Afrika toplulukları birbirine düşürülürken olduğu gibi. BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi var, veto yetkisi olan: ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa. Bizimkiler kürsüden neyi bağırıyor: “Dünya 5’ten büyüktür!” El hak doğru, zulümde geçtik.

OY GÖSTERME ALENİLEŞECEK!

Meclis’teki kargaşayı izliyorsunuz. Saray, kendi belirlediği vekillere dahi güvenmiyor. Koca koca adamlar, oy kabinlerinin önünde birbirini yiyor. Korkudan oyunun rengini belgeleyenler kadar, sonraki yasa tanımaz dönemi çağrıştıracak gövde gösterilerine tanık oluyoruz. Adım gibi eminim. Yarın, vatandaşın önüne oy sandığı konulduğunda aynısını yapacak seçmenler. Yetmeyecek, cep telefonu ile çekip Facebook’una profil fotosu yapanlar çıkacak. Adım gibi eminim artık buna.

BANA ARSIZLIĞIN FOTOSUNU ÇEKEBİLİR MİSİN?

TV’ler Meclis’te ne olup bitiyor veremediği gibi, bunu cep telefonu kamerasından yayımlamaya çalışan vekilleri haber yapıyor, sıkılmadan. Muhalefetin biri esir, diğeri tutuklu, öteki teslim. Önerge vermek, kürsü işgal etmekten öteye de geçmiyor muhalefetleri. Yarın çocukları sorunca da bunu söyleyecekler, “Önlemek için canımı dişime taktım evladım.” O çocuk tatmin olmayacak, yine soracak, “So what? Yani, ne oldu baba, sonuç alabildin mi, başardın mı? Bana yaptığını değil, sonucu söyle!”

SÜR-DÜ-RÜ-LE-MEZ

Olumsuz örneklerle içinizi kararttım biliyorum. Kaldı ki, başımıza ne geldiyse bundan geldi. Yani, en kötü ihtimale göre hareket etmedik. Seçimden seçime umutla beslendik, uluslararası örgütlerden medet umduk, insan hakları dedik, hukuk dedik, hiç olmazsa insaflı bir hakime veya savcıya denk geliriz diye avukatların kapısını aşındırdık, filan. İki şeyi korumaya ihtiyacımız var, bu yazıyı da bunun için kaleme aldım: Birincisi; hayatımızı sürdürmek zorundayız. Kısa sürede işler yoluna girer girmez, buna bel bağlamadan. İkincisi; her insan kendi hayatını yaşar. Ne siz başkasının hayatını yaşayabilirsiniz, ne başkası sizin. Ve her insan bir defa yaşar. Enseyi karartmayın. Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.

[Tarık Toros] 13.1.2017 [TR724]

Sen misin Hollandalı gazeteciye beraat veren? [Sefer Can]

Hollanda Dışişleri Bakanı Bert Koenders, Büyükelçiler Konferansı’nda konuşmacı olarak davet edildiği Ankara’da kendisini bir sürprizin beklediğinden habersizdi. Vatandaşı gazeteci Frederike Geerdink, Diyarbakır’daki evinde 6 Ocak 2015 tarihinde ‘Terör örgütünün propagandası’ yapma gerekçesiyle polis tarafından gözaltına alındı. Konuk bakan Koenders bu zamanlamayı mesaj olarak değerlendirdi. Hatta “Türkiye’de konuşlandırılmış Patriot füzeleri vasıtasıyla Türkiye’nin güvenliğine yapmış olduğu katkıyı ve Suriyeli sığınmacıların durumunu ele almak” için geldiği görüşmeleri durdurma ve ülkesine geri dönme tehdidinde bulundu. 2 saatlik bir gözaltı sonrasında Geerdink’in serbest bırakılmasıyla kriz aşıldı.

Hollanda devlet kanalı NOS’un haberine göre, Hollanda Parlamentosu’na bilgi veren Dışişleri Bakanı Koenders’e, Türk hükümeti yetkilileri gözaltı olaylarının arkasında ‘paralel yapı’ elemanlarının olabileceğini söylemişti. Her olayda olduğu gibi bu olayı da AKP Hükümeti ‘paralel’e bağlarken, Bakan Koenders, “Türk hükümetinin görüşüne göre, yargıya sızan elemanlar Türk hükümetini zora sokmak için devreye girmiş olabilir” bilgisini kamuoyuyla paylaşmıştı.

KOŞUN EMİNE ERDOĞAN’A HAKARET EDİYORLAR!

Geerdink ile ilgili soruşturma, Başbakanlık Bilgi Merkezi’ne (BİMER) gelen bir ihbar mektubu ile başlamıştı. İsimsiz bir ihbar sonrası Diyarbakır Emniyeti’ne yapılan bilgilendirmede, ‘Geerdink isimli yabancı bir kadın gazetecinin olduğu, bu şahsın Twitter’da Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan hakkında bazı nahoş ‘Retweet’ler (RT) yaptığı, bu kadının ajan mı, terörist mi ne olduğunu araştırılarak hakkında gereğinin yapılması’ istenmişti. Emniyet hemen harekete geçmiş, gazeteci Geerdink’e ait Twitter ve Facebook sayfalarının çıktılarını almış ve Diken internet sitesinde yayınlanmış PKK ile ilgili bir röportajının da çıktısını ekleyerek hemen savcılığa koşmuştu.

Dönemin Diyarbakır Terör Savcılarından Ahmet Hakan Özdemir de gelen bu fotokopiler üzerinden hareketle yıldırım hızıyla bir savcılık hazırlık soruşturması başlatmış ve Sulh Ceza Hakimi Ali Topaloğlu’ndan alınan bir kararla Hollandalı gazeteci Geerdink’in kapısına dayanılmıştı. Geerdink’in evi alt üst edilirken, kendisi de kısa bir gözaltı yaşamıştı ama sonrası malum; Hollandalı Bakan’ın sert çıkışı ile bu atarlılık tersyüz olmuştu…

PARALEL Mİ YAPMIŞ SAHİDEN?

Geerdink hakkında başlatılan bu savcılık soruşturması sonrasında bir iddianame düzenlenmiş ve Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılaması yapılmış ve derin tartışmaların arasında beraatına karar verilmişti. Bu yargılama sürecinde yer alan hâkim ve savcıların akıbetleri ne oldu acaba?

Geerdink hakkında terör soruşturması açarak iddianame düzenleyen ve gazetecinin  5 yıla kadar hapsini isteyen Savcı Ahmet Hakan Özdemir, hakim eşi ile birlikte HSYK seçimlerinde Yargıda Birlik Platformu için canla başla çalıştı. Kendisine Yargıtay Savcılığı sözü verildiği iddialar arasındaydı. Geerdink operasyonun Hollandalı Bakan’a toslayarak geri dönmesinden sonra Yargıtay Savcılığı mükâfatı mümkün olamadı. Savcı Özdemir’e ilk tercihi olan Konya Savcılığı ve eşi de uygun bir hâkimlikle taltif edilerek olay tatlıya bağlandı.

Geerdink’in evinin aranması ve gözaltı kararında imzası bulunan Sulh Ceza Hakimi Ali Topaloğlu ise Yargıda Birlik Platformu’nun güvendiği bir yargıç olmuş ve arzusu doğrultusunda Samsun Bölge Adliyesi’ne tayini gerçekleştirilmişti. 15 Temmuz’dan sonra 4 bin civarında hâkim savcının mesleğine son verilirken, ‘paralel’ diye Hollanda’ya bildirilen bu hâkim ve savcının şu anki akıbetleri nedir sizce? Tabii ki hem Savcı Özdemir, hem de Hâkim Topaloğlu halen görevlerinin başında ve FETÖ avcısı olarak HSYK’nın gözde adamları olmaya devam ediyorlar.

BERAAT VERENLERİN BAŞINA GELENLER!

Gazeteci Frederike Geerdink ile ilgili soruşturmayı başlatan ve yürüten hâkim ve savcılar görevlerinin başında dedik. Peki ya davasına bakanlar? Sanık gazetecinin beraatı yönünde mütalaada bulunan duruşma savcısı Şaban Özdemir, istemediği bir bölgeye sürgüne gönderildi, yaptığı itirazlar reddedildi ve en son Darbe Kumpası’ndan sonra da meslekten ihraç edilerek hapse atıldı.

Geerdink’in ilk duruşmasındaki yargılamaya başkanlık eden, karar duruşmasının olduğu yargılamada beraat yönünde oy kullanan hakim Ramazan Faruk Güzel, şu an meslekte değil, ihraç edildi. Hatta nerede olduğu bile bilinmiyor!

Geerdink’in beraatından sonra adliyedeki iktidar yanlısı meslektaşlarının baskılarına maruz kalan Hakim Güzel’in ihracı, Geerdink’in tekrar gözaltına alınıp sınır dışı edildiği saatlere denk getirildi. Her halde birileri bu manidar zamanlamayla Emine Erdoğan’ın intikamını alıyordu. Güzel’e mesleğe kabul kararının kaldırıldığı ve ihraç edildiği, makam odası basılıp kimliğine el konularak tebliğ edilmişti.

Hollandalı gazetecinin beraatı yönünde oy kullanan diğer üye hakimin de Diyarbakır Adliyesinin Komisyon Başkanı ve adamları tarafından odasının basıldığı iddialar arasında.

Geerdink’in beraatı yönünde çıkan karar üçte iki çoğunlukla çıkmıştı. Karar, Başkan Hâkim Melih Uçar’ın ‘cezalandırılsın!’ yönündeki muhalefet şerhine rağmen verilmişti. Hâkim Uçar, bu yargılamadan sonra Diyarbakır’dan isteği olan memleketi Ankara’ya hâkim eşi ile birlikte tayin edildi.

EŞ ZAMANLI OPERASYON

Basın özgürlüğü noktasında bir manifesto niteliğindeki gerekçeli kararı dikkat çeken Hâkim Güzel’in yaşadıkları da ayrı bir Türkiye hikâyesi.

Hâkim Ramazan Güzel’e imzalatılan ihracı yönündeki tebligat evrakında, HSYK 3. daire Başkanı Metin Yandırmaz imzasıyla, kendisinin hâkimlik mesleğine geçiş sınavındaki test sonuçları hakkında bir anda ‘kopya çektiğine kanaat getirildiği’ ve bu nedenle de meslekten ihraç edildiği yazıyordu!  Bu, öylesine ani ve hızlı alınmış bir karardı ki, normalde HSYK’nın ilgili kurulu tarafından toplanarak alınması gerekirken, tek bir kişinin imzasıyla alınmış ve Cuma günü mesai bitimine dakikalar kala Komisyon’daki bir kişiye direk fakslanarak bir oldu bitti ile hâkime tebliğ ettirilmişti! Böyle bir soruşturmadan  haberi bile olmayan Hakim Güzel’in, konu ile ilgili hiçbir savunması dahi alınmadan meslekten ihraç edildi.

Karanlık derin odaklarca öldürülen eski Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi ve Baro yönetiminin yargılandığı ilk duruşmanın başkanlığını yapmış ve sonraki duruşmada da beraat kararı vermiş olan Hâkim Ramazan Güzel’in bu ve benzeri kararlarının yok sayılmasının önü açılmış oldu.

Hollandalı Gazeteci Frederike Geerdink’in beraatına giden yargılama süreci ve sonrasında yaşananlar, Türkiye’nin son 2-3 yılının özeti olarak karşımızda ibretle duruyor.

[Sefer Can] 13.1.2017 [TR724]

Cemaat’e daha ne olursa ikna olacaksınız? [Haber-Yorum: Kemal Ay]

Cumhuriyet gazetesini polisler basıp yazar ve yöneticileri toplayıp götürdüğünde, OdaTV’nin ‘acar’ gazetecisi Barış Pehlivan, ‘bomba bir haber’ yakalamıştı. Meğerse Cumhuriyet gazetesine yönelik soruşturmayı yürüten savcı, bir zamanlar FETÖ’den soruşturulmuş. Aman Allah’ım! Ortalık yerinden oynadı, bakanlar kurulu hemen toplandı, HSYK göreve çağrıldı ve Cumhuriyet gazetesinin yazar ve yöneticileri anında serbest bırakıldı… Böyle olmadı tabi. Yanından bile geçmedi. Cumhuriyet de saflıkla olayın üstüne atladı ancak Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, “O savcının soruşturmaya verilmesi talihsizlik” demekle yetindi.

Aynı Barış Pehlivan, geçen gün yine ‘bomba bir haber’ yakalamıştı. Sosyal medyada hemen paylaşılmaya başlandı. Çünkü yine iktidarın Cemaat konusundaki ‘ikiyüzlülüğünü’ gösteriyordu kendince. Meğerse gazeteci Ahmet Şık’ı tweet’lerinden ötürü tutuklayan hâkim, daha önce Today’s Zaman eski Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş’i tweet’inden dolayı yargılandığı davada tahliye etmiş. Yine aman Allah’ım! Ahmet Şık bir anda özgürlüğüne kavuşmasın mı? Kavuşmadı tabi. Ahmet Şık sadece tweet’lerinden ötürü yargılanmıyordu, gazetede çıkan röportaj ve yazılarından ötürü de yargılanıyordu ve onu hapse attırmak isteyenler 15 Temmuz’dan bu yana yargı üzerinde daha etkindi. Bülent Keneş’in tutuklandığı dosya ise, tamamen Twitter’daki paylaşımlara dayanıyordu. İlk itirazda hâkim, adli kontrol şartıyla serbest bırakmıştı.

Barış Pehlivan’ın bu haberleri, iktidarın toplumun ağzına verdiği FETÖ sakızının çiğnenmesinden başka etki yapmadı. Yapamazdı da. Üstelik zaten iktidarın bugün en büyük numarası, FETÖ’yü alabildiğine şeytanlaştırarak onunla mücadele adı altında yetkilerini arttırıp durmak. Yani FETÖ sakızını çiğnemek, iktidara alan açmaktan başka işe yaramıyor. Oturup sabahtan akşama kadar Cemaat’in kendi zaviyenizden ‘günahlarını’ sayıp dökebilirsiniz. Bunda bir beis yok. Ama bu durum, sadece iktidarın işine geliyor, bunu bilmeniz gerekir.

‘Alt kademedeki garibanlar’?

Geçen de gazeteci Levent Gültekin’in bir tweet’ine rastladım. Anadolu Ajansı’nın geçtiği Süleyman Soylu açıklamasına tepki göstermiş. Soylu, “FETÖ temizliğinin daha yüzeyindeyiz” demiş, Gültekin de şu şekilde yorum yapmış: “Gariban, suçsuz, günahsızlarla uğraşmaktan gerçek suçlulara gelemiyorsunuz ki… Gücünüz alt kademelerdeki garibanlara yetiyor.”

Tevekkeli değil, Gültekin daha önce de Ruşen Çakır’la yaptığı bir sohbette, Medyascope TV’de, AKP ile Cemaat’in ‘etle tırnak gibi’ olduğunu söyleyip AKP’nin Cemaat’in “tavanına” dokunamadığını iddia etmişti. Arada çok sıkı ilişkiler varmış da, o yüzden ‘üst kademelerdeki’ kimselerin kaçmasına filan göz yumulurken, garibanlar hapse atılıyormuş… Soylu’ya şunu sormak lazım: Daha ne yapmayı planlıyorsunuz? Cemaat’ten olduğunu düşündüğünüz kişileri toplama kamplarına mı alacaksınız? İnsanlar aksini söyleyene kadar Fethullah Gülen’e sempati duyanları çarmıha mı gereceksiniz? Gültekin’in sorusu daha basit: Kim o ‘tavandakiler’ ve hükümetle nasıl bir ‘işbirliği’ ile ‘rahat bırakılmışlar’?

Tabi bu gözler, ‘gazeteci’ Soner Yalçın’ın “FETÖ operasyonları aslında FETÖ’nün planı” yazdığını da gördü. Meğer FETÖ “mağduriyet oluşturmak için” kendi adamlarını ve bu arada da muhalif gazetecileri, modacıları, çaycıları tutukluyormuş ve hepsini bir torbaya koyup yurt dışında PR yapıyormuş. “En azılı yandaş gibi görünen kripto FETÖ’cüler” varmış… Yerseniz, güzel teori. Erdoğan’ın 15 yıl boyunca Cemaat tarafından ‘kandırıldığını’ iddia etmesi kadar güzel…

Patetik duruma alışkınız

Bu gazetecilerin bunu neden yaptıklarını bilmiyorum. Barış Pehlivan’ın OdaTV davasından dolayı tutuklu kalması sebebiyle Cemaat ile husumeti olduğunu tahmin edebilirim. OdaTV’nin Cemaat hakkında bugüne kadar yayınladığı ‘şeyler’ aşağı yukarı bir fikir veriyor. Hakan Şükür’ün Avrupa’da başarısız olup Tugay Kerimoğlu’nun başarılı olmasını Şükür’ün “Cemaatçi”, Tugay’ın “Atatürkçü” oluşuna bağlamışlardı mesela. Bir de önceki gün “Cemaat’in Enes Kanter’i varsa, Atatürkçülerin Mehmet Okur’u var” gibi bir başlık gördüm. Patetik yani durum. Öte yandan Soner Yalçın’ın Cemaat’le ilgili komplo teorilerinin buradan Mars’a yol olacağını zaten biliyorsunuz. Favori Soner Yalçın parçam, Fethullah Gülen vaazlarında Yahudi sembolleri arayışıdır. Her okuduğumda, gülerim.

Levent Gültekin, Zaman gazetesine kayyım atandığında binaya gelip oradaki gazetecilere çok güzel sözler etmiş, moral vermişti. O yüzden Cemaat’le ilgili cibillî bir düşmanlığı olduğunu zannetmem. Ama bakış açısının yanlış olduğunu söylemek zorundayım.

Neden mi?

17 Aralık’tan önce Cemaat’le sıkı fıkı olan bütün siyasetçiler ve gazeteciler çok iyi biliyorlar ki, “Cemaat’in tavanı” diye bir şey yok. Vitrinde, göz önünde olan insanlar var, diyelim. O insanların birçoğu şu an hapiste yahut malına mülküne el konulmuş durumda. Milyar dolarlık şirketine acımasızca el konulan Akın İpek’i, Ankara’daki evine bile girmemesi için uğraşılan annesi Melek İpek’i hatırlayın. 1 Kasım 2015 seçimlerinden kısa süre önce İpek Holding’i polisler bastı ve o günden beridir aileye zulüm ediliyor.

Erdoğan 17 Aralık’tan sonra “İnlerine gireceğiz, inlerine!” diye haykırdığında, herkes Cemaat’in kimselerin bilmediği bir ‘gizli karargâhı’ olduğunu zannetmişti. Neticede ‘sürekli gizli kapaklı işler çeviren’ bir Cemaat algısını satın almıştı millet. Nitekim Zaman gazetesine polisler baskın yaptığında “İnlerine girildi” manşeti atacaktı bir yandaş gazete. Meğersem Cemaat’in öyle gizli kapaklı oluşumları filan yokmuş, her şey zaten göz önünde olup bitiyormuş.

Üstelik bir çeşit ‘karargâh’ gibi gösterilmeye çalışılan Zaman gazetesinin başta Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal olmak üzere pek çok yöneticisi ve yazarı hapiste şu an. Bir yöneticisinin muhtereme eşini, “Kocan yerine seni alıyoruz” diyerek içeri attılar. Çocuklarına zulmettiler. Bir şekilde yurt dışına çıkabilen insanlara ‘cadı avı’ sürdürülüyor. Gazetenin eski genel yayın müdürü Ekrem Dumanlı, ABD’de fotoğraflanıp hedef gösterildi. Hadi bunları geçtim, 14 Aralık 2014’ten bu yana tutuklu Hidayet Karaca, ‘tavandan’ sayılmıyor mu?

‘Tavan’ kim Allahaşkına?

Cemaat’le ilişkili ne varsa kapandı, el konuldu, kurumların yöneticilerinden yakalanabilenler hapse atıldı. Yetmedi, generalinden anayasa mahkemesi üyesine, yargıtay ve danıştay üyelerinden çeşitli bakanlıklardaki üst düzey bürokratlara onlarca, yüzlerce insan Cemaat iddiasıyla tutuklandı, işkence gördü, perişan oldu. Eğer, Cemaat’in ‘tavanı’ bu insanlar değilse, kimler acaba?

Fethullah Gülen’in hapse atılmadık akrabası kalmadı. Kardeşleri ve yeğenlerinin çoğu hapiste. Yetmedi, onun yakınındaki insanların da akrabaları, sadece akraba oldukları için tutuklandı. Cemaat’te ‘görünür’ olup da pasaportu iptal edilmeyen, Türkiye’deki banka hesaplarına el konulmayan, evlerine kapıları kırılarak girilmeyen, ailelerinden insanlara zulmedilmeyen kimse kaldı mı?

Bütün bu baskılar 15 Temmuz’dan sonra başlamadı. Öncesinde de iktidar, Cemaat’te önde görünen isimlere yönelik ‘cadı avı’ yürütüyordu. Pek çok kişi, bu soruşturmaların sonunda hapse girmenin mukadder olduğunu görerek ‘Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine sığınarak’, “Zalimlerin işini kolaylaştırmayın!” fehvasınca ülkelerini terk ettiler. Yıllarca Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın başkan yardımcılığını yapmış, Erdoğan’la da muhabbeti olan Cemal Uşşak Bey, “Bari vatanımda öleyim” dediğinde bile merhamet edilmedi, kanser hastalığı vesilesiyle Hakk’ın rahmetine, gurbette kavuştu.

Cemaat’le topyekûn mücadele edilmiyor mu?

Bütün bunların yanı sıra, on binlerce masum insan göz altılarda türlü işkencelerden geçirildi, vatandaşlık haklarını kullanamaz hâle getirildi ve ‘sivil ölüm’e terk edildi. Cemaat sebebiyle gözaltına alınan insanlar avukat bile bulamaz durumda. Cemaat’ten bilinen avukatlar hakkında yakalama kararları çıkartıldığı, hatta pek çoğu adliyelere sokulmadığı için binlerce insan savunma hakkını kullanamıyor.

Böyle bir zulüm ve baskı karşısında hâlâ kulplar takıp, iktidar ağzıyla Cemaat’i suçlamaya kalkmak, en alakasız meselelerde bile “Cemaat daha ölmedi!” tarzı yazılar yazmak, “Olan masumlara oldu, yöneticileri kaçtı kurtuldu” diyebilmek, bir ahlak sorunu değilse nedir? Yani daha ne olması gerekiyor ki, saygıdeğer gazeteciler, muhterem yorumcular ikna olacak ve “Evet, devlet Cemaat’e topyekûn savaş açtı ve yanlış yapıyor” diyecek?

Herkesin Cemaat’ten nefret etmeye hakkı var. Hatta herkesin herkesten nefret etmeye hakkı var. Ama bahis mevzu olan adaletse ve gazetecilik, yorumculuk adalete hizmet edecekse, doğru olanı savunmak gerekir. Yalan yanlış bilgilerle, orantısız kıyaslamalarla, muğlâk, perdeli suçlamalarla yazıp çizmek gazetecilik değil. Ve zaten bugün AKP’nin karşısında adam akıllı bir muhalefet çıkmamasının da en büyük sebeplerinden birisi bu. Ahmet Şık, Nedim Şener gibi iktidar ağzını takınmadığı için tutuklandı. Hakikate olan saygısından ötürü de bedel ödüyor. Diğer gazetecilerden de benzeri bir tavrı beklemek lüks ama, gene de bekliyoruz…

[Kemal Ay] 13.1.2017 [TR724]