25 Nisan 2015 tarihi akşamı ülke tek bir gündeme kilitlenmişti. İstanbul 32. Asliye Ceza Mahkemesi 17-25 operasyonlarını yapan polisler ve Hidayet Karaca’nın da aralarında bulunduğu 75 kişi ile ilgili tahliye kararı vermişti.
Karar sonrası ortalık karışmış, hukukçular sosyo-politik mevzilerine göre hemen ikiye bölünmüştü. Kimileri kararı hukukun ayaklar altına alınması olarak nitelerken, kimileri kararın doğru olduğunu tahliyelerin yapılması gerektiğini dile getiriyordu. Sosyal medya bir birine girmiş, herkes birbirini hainlik, yandaşlık, satılmışlık suçlamalarıyla itham ediyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde tahliye müzekkereleri Silivri Cezaevine gönderilmesine rağmen tahliyeler gerçekleşmiyordu, mahkeme kararı uygulanmıyordu. Takip eden günlerde de olay sıcaklığını korudu, HSYK kararı veren hakimler hakkında hemen soruşturma başlattı ve hakimleri açığa aldı, arkasından 32. Asliye Ceza Mahkemesi’ne yeni bir hakim atandı, yeni hakim eski kararların yok hükmünde olduğuna karar verdi.
Siyasilerde boş durmadı zamanın başbakanı kararın bir hafta önce Pensilvanya da verildiğini, buna dair ellerinde kayıtlar olduğunu ve bu kayıtları açıklayacaklarını söyledi (o kayıtlar hiç açıklanmadı) devamında da kararı veren hakimler tutuklanarak cezaevine gönderildi.
O günden sonra yargı için hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Bu olay iktidarın yargı üzerindeki tahakkümünü perçinledi, artık hiçbir hakim iktidarın istekleri dışında karar veremez hale geldi. Her şeye rağmen hukuku işletmeye çalışan yargı mercilerinin karaları da uygulanmıyor ve buna kimse bir şey diyemiyor. İktidar partisinin her kademesinde, küçük bir ilçe yöneticisinden parti genel başkanına kadar bir hukuk tanımazlık hakim.
İç işleri bakanı ellerinde yargı kararı olmayan polise “kır kapıyı gir içeri” diye emir veriyordu. Dershanelerin kapatılmasına dair düzenleme Danıştay tarafından iptal edilmesine rağmen uygulanmıyordu. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın yerine dair (o zamanlar başbakanlık sarayıydı) imar değişikliklerinin iptaline ilişkin yargı karaları için Tayyip Erdoğan ‘gücü yeten varsa gelsin yıksın’ diyordu.
Yargı tamamen siyaset tarafından dizayn edilmişti. İnşa edilen statükoya en ufak bir başkaldırı bile cezasız kalmıyor, hemen açığa alınıyor, soruşturma açılıyor, tutuklanıyor en kötü memleketin ücra bir yerine sürgün ediliyordu.
Son birkaç ayda yaşananlar bu hukuk tanımazlığın katlanarak devam ettiğini açıkça gösteriyor.
Selefine rahmet okutan yeni İçişler Bakanı’mız Süleyman Soylu uyuşturucu ticareti şüphelileri için polise “kır bacağını suçu üstüme at” şeklinde emir veriyor… Yargıtayın Bylock ile ilgili vermiş olduğu bir karara karşı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı açıklama yaparak kararı tanımayacaklarını beyan ediyor… 15 Temmuz darbe girişimi ve devamındaki olayları bastırmak için suç işleyenler hakkında soruşturma açılamayacağına dair KHK çıkarılıyor…
Ve daha dün Türkiye’nin en yüksek yargı mercii Anayasa Mahkemesi tarafından Mehmet Altan ve Şahin Alpay hakkında verilen tutuklamaya yönelik hak ihlali kararlarına rağmen yerel mahkeme bu kararı tanımayarak, sanıkları tahliye etmedi.
İktidarda boş durmadı hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ hemen bir açıklama yaparak Anayasa Mahkemesinin haddini aştığını söyledi: Tüm bunlardan da anlaşılacağı üzere artık bu kararın da uygulanma imkanı kalmamıştır.
Türkiye de ki yeni hukuk düzenini açıklamak için, ilk defa Selçuk Kozağaçlı’dan duyduğum şu söz çok uygun düşüyor; “hukuk diye helvadan bir put yapmışsınız acıkınca yiyorsunuz”
[Hayrettin Yıldız] 13.1.2018 [Kronos.News]
İnsan bir yolcudur [Mehmet Ali Şengül]
Âlem-i ervahdan yola çıkan insan, dünyaya gözünü açtığı an onu iki yol beklemektedir. Allah (cc), rüşde erdikten sonra bu iki yolu tercihte; akıl, irâde ve şuur sorumluluğu altında, insanı kendi irâdesiyle baş başa bırakmaktadır. Bu yolun birisi, Peygamberler ve Nebîler yoludur. Diğeri de, şeytanlar, küfür ve ehl-i nifak yoludur.
Peygamber yolunun yolcuları îman erkânına göre, Kur’an ve Sünnet ruhuna uygun olarak ahlâk-ı âliyeyi tercih edip hayâtını ona göre tanzim edendir. Şeytan, küfür ve ehl-i nifak mensupları ise; küfür ve nifak yolunu tercih ederek ortalığı fesada verenler, zulmedip yakıp yıkanlardır.
Bu zulüm ve tahrîbat yolunun yolcuları, gayz, kin ve nefretle insanlara muâmelede bulunmayı, fert, aile ve milletleri menfaat ve çıkarları adına birbirine düşman hâline getirmeyi, dünyada cennete benzer bir hayat yaşayabilmek için, masum insanlara da cehenneme benzer bir hayat yaşatmayı tercih edenlerdir.
Peygamber yolunu tercih eden ehl-i îmana gelince onlar; her namazlarını son namaz, her günlerini son gün, her cumâlarını son Cumâ, her Ramazanlarını son Ramazan ve her yıllarını da son yıl gibi kabul ederler.
Onlar kendilerini, aynı zamanda âhiret biletlerini, vizeli pasaportlarını ellerine almaya çalışan, îman ve amel çantasını sırtına vurarak, dünyadan ölümsüz ebedî âleme ‘her an gel’ demelerini bekleyen bir misafir olarak kabul etmektedirler.
Böyle olunca, mü’minlerin kalbinde dünya yoktur ama, ölümsüz ebedî hayatını kaybetmemek, bu fırsatı kaçırmamak için de, var güçleriyle hazırlık yapmayı ihmal etmezler. Vakitlerini zâyi etmeden Allah’ın lütfettiği fırsatları âzami derecede değerlendirmeye gayret ederler.
Şeytan, küfür ve nifak yolcuları ise, içleri ve dışları kin ve nefretle dolu, korkuların esiri olarak Firavunlar, Deccallar, Nemrudlar, Ebu Cehiller, Utbe ve Şeybeler gibi onların yönetim ve ahlâklarını esas alarak; nice mâsum insanlara kötülük yapmayı, âileleri parçalayıp birbirine düşman haline getirmeyi gâye edinirler.
Böylesine helâket ve felâketler döneminde hakka omuz veren mü’minler ümitle şahlanırken, küfür ve nifak ehlinin de kaybetme korkusu ve endişesi ruhlarını sarar. Bu korkuyla zulümlerine devam ederler ama, korkunun ecele hiçbir faydası yoktur.
Onlar, şahs-ı mânevî olarak elde ettikleri makam ve mevkîyi, devletin güç ve kuvvetini kullanarak yalan beyanlar, iftirâlar ve hakâretlerle mâsum insanları ezmekte kullanarak, evvelâ kendilerine, çoluk çocuklarına, sonra da ülkeye ve millete en büyük zararı vermektedirler.
Halbuki, Allah mü’minlere yardım edip kuvveti temsil etme imkânı verdiğinde o fırsatı, adâleti tesis etmek, zalime fırsat vermemek, mazlumun hakkını korumak ve zulmü önlemekde kullanmaları gerekmektedir.
Hz.Üstad, ‘Gerçek musibet, dine gelen musibettir’ (Lem’alar) diyor. Onların ve destekçilerinin İslâm’a muhâlif söz, tavır ve davranışlarının, dînin temel prensiplerine en büyük zararı verdiğini, bu hareketleriyle de insanları dinden soğuttuklarını ve böylece ebedî hayatlarını kendi elleriyle tahrip ettiklerini görmekteyiz.
Mü’minler gerçek mânâda Allah’a îmandan sonra, ölüm ötesi hayâta inanmak ve hesap verme sorumluluğunu vicdanında duymak suretiyle Resûlüllah (sav) Efendimiz’in rehberliğinde; hayâtını ahlâk-ı âliye ile tanzim ederek düzene koymalıdır. Böylece ifrat ve tefritlerden uzak kalarak sulh-u umûmi ve beşerin huzurunu temin etme gayreti içinde bulunmalıdırlar.
Dünyâda yaptığı şeylerin hesâbını vereceğine inanmayan bir insanın, müstakim olması, insanlığa ve ülkeye yararlı ve faydalı bir iş yapması mümkün değildir.
Her adımını Allah’a hesap verme şuuruyla atan, nefeslerini hak yolunda alıp veren insanın dünyası huzurlu, âhireti de saâdet ve mutluluklarla dolu olacaktır.
Mü’min, bu saâdet ve mutluluğu yakalamak için daha çok kendi günahlarına bakmalı, görmeli, başkalarının kusurlarına karşı gözünü kapamalı ve ayıplama ve suç arama yoluna gitmemelidir.
Allah Kur’ân-ı Müciz-ül Beyân’da, “Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.
Birbirinizi, (daha doğrusu kendilerinizi) karalamayın. Birbirinize kötü lakaplar takmayın. İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir! Kim tövbe etmezse işte onlar tam zalim kimselerdir.” (Hucurat sûresi,11)
“Ey iman edenler! zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin.
Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz!
Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvâbdır, rahîmdir” (Hucurat suresi,12) buyurmaktadır.
Allah Resûlü (sav), ‘Senin en can alıcı hasmın, mâhiyetin içinde bulunan nefsindir’ (Beyhâki, Deylemî) buyurmaktadır. İnsan, evvelâ en büyük düşmanı olan bu nefsini terbiye etmeye muvaffak olmalı ki, başkalarının ayıp ve kusurları araştırmasın.
Kendi kusur ve ayıplarını görmeyen insan, hep başka mü’minlerin ayıp ve kusurlarıyla meşgul olur. Bir mü’min için en büyük fazîlet, kusur dendiği zaman kendi kusurlarını hatırlayıp onları ıslah etmekle meşgul olmaktır.
Mü’minler Allah ve Resûlüllah’ın emrettiği şeylere, her ne pahasına olursa olsun sımsıkı tutunurlarsa; kendilerini yaşadıkları korkulu dönemin arkasından tam bir güven içinde bulabilir ve böylece bahtiyarlığa erebilirler.
“ ...Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakara sûresi, 216)
Efendimiz (sav), ‘Kıyâmete kadar dine omuz verecek bir topluluğun olacağına, bu topluluğun Sûr’a üfleneceği âna kadar da dîne sâhip çıkacaklarına’ işâret buyurmaktadır. (Buhari, Müslim)
Bizler dünya ve âhiret saâdetinin esâsı olan İslâm’ı, evvelâ kendi nefsimizde yaşayarak ihyâ etmek sorumluluğunu taşımaktayız. Bizler sebeplere tam riâyet ederek üzerimize düşen vazifeyi yapar, neticeyi Rabb-ül âlemin olan Allah’a bırakırız.
Mü’minler, makâmını, servetini, her türlü imkanlarını kaybetseler, hiç beklemedikleri en yakın dostlarından bile zarar görseler, buna rağmen hak bildikleri yolda geriye adım atmadan, morallerini de bozmadan, Allah’a tevekkül ve teslimiyet içinde hizmetlerine devam etmelidirler.
Zira, Allah yolunda gayret gösterenleri, dinin ateşten bir kor haline geldiği dönemlerde bile dinin emirlerine saygıda kusur etmeden davasına sahip çıkanları Allah Resûlü (sav) tebşir etmektedir.
Allah Resulü (sav) bir hadislerinde, ‘İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, dininin emirlerini yerine getirme konusunda sabırlı ve dirençli davranıp müslümanca yaşayan kimse, avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.’ (Tirmizi, Ebû Dâvud) buyurmuştur.
Efendimiz (sav) bir gün, ‘Keşke kardeşlerimi görebilseydim’ buyuruyor. Yanındaki Ashâb-ı Kiram Hazerâtı (r.anhüm); ‘Ya Resûlallah! Bizler kardeşlerin değil miyiz?’ dediklerinde; ‘sizler benim ashabımsınız. Kardeşlerim henüz gelmedi, onlar sonra gelecekler!’ buyuruyor. (Müslim)
Bu şerefe mazhar olabilmek için mü’minler, her halükârda yılmadan, geriye adım atmadan vefâ ve sadâkatla hizmetlerine devam etmeli, âhiretlerini dünyaya fedâ etmemelidirler. Nerde ne zaman dâvetin vukû bulacağı bilinmeyen hayat emânetini Allah’a teslim edeceği âna kadar Mevlâ’yı hoşnut etme ve rızâsını kazanma gayreti içinde bulunmalıdırlar.
[Mehmet Ali Şengül] 13.1.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Peygamber yolunun yolcuları îman erkânına göre, Kur’an ve Sünnet ruhuna uygun olarak ahlâk-ı âliyeyi tercih edip hayâtını ona göre tanzim edendir. Şeytan, küfür ve ehl-i nifak mensupları ise; küfür ve nifak yolunu tercih ederek ortalığı fesada verenler, zulmedip yakıp yıkanlardır.
Bu zulüm ve tahrîbat yolunun yolcuları, gayz, kin ve nefretle insanlara muâmelede bulunmayı, fert, aile ve milletleri menfaat ve çıkarları adına birbirine düşman hâline getirmeyi, dünyada cennete benzer bir hayat yaşayabilmek için, masum insanlara da cehenneme benzer bir hayat yaşatmayı tercih edenlerdir.
Peygamber yolunu tercih eden ehl-i îmana gelince onlar; her namazlarını son namaz, her günlerini son gün, her cumâlarını son Cumâ, her Ramazanlarını son Ramazan ve her yıllarını da son yıl gibi kabul ederler.
Onlar kendilerini, aynı zamanda âhiret biletlerini, vizeli pasaportlarını ellerine almaya çalışan, îman ve amel çantasını sırtına vurarak, dünyadan ölümsüz ebedî âleme ‘her an gel’ demelerini bekleyen bir misafir olarak kabul etmektedirler.
Böyle olunca, mü’minlerin kalbinde dünya yoktur ama, ölümsüz ebedî hayatını kaybetmemek, bu fırsatı kaçırmamak için de, var güçleriyle hazırlık yapmayı ihmal etmezler. Vakitlerini zâyi etmeden Allah’ın lütfettiği fırsatları âzami derecede değerlendirmeye gayret ederler.
Şeytan, küfür ve nifak yolcuları ise, içleri ve dışları kin ve nefretle dolu, korkuların esiri olarak Firavunlar, Deccallar, Nemrudlar, Ebu Cehiller, Utbe ve Şeybeler gibi onların yönetim ve ahlâklarını esas alarak; nice mâsum insanlara kötülük yapmayı, âileleri parçalayıp birbirine düşman haline getirmeyi gâye edinirler.
Böylesine helâket ve felâketler döneminde hakka omuz veren mü’minler ümitle şahlanırken, küfür ve nifak ehlinin de kaybetme korkusu ve endişesi ruhlarını sarar. Bu korkuyla zulümlerine devam ederler ama, korkunun ecele hiçbir faydası yoktur.
Onlar, şahs-ı mânevî olarak elde ettikleri makam ve mevkîyi, devletin güç ve kuvvetini kullanarak yalan beyanlar, iftirâlar ve hakâretlerle mâsum insanları ezmekte kullanarak, evvelâ kendilerine, çoluk çocuklarına, sonra da ülkeye ve millete en büyük zararı vermektedirler.
Halbuki, Allah mü’minlere yardım edip kuvveti temsil etme imkânı verdiğinde o fırsatı, adâleti tesis etmek, zalime fırsat vermemek, mazlumun hakkını korumak ve zulmü önlemekde kullanmaları gerekmektedir.
Hz.Üstad, ‘Gerçek musibet, dine gelen musibettir’ (Lem’alar) diyor. Onların ve destekçilerinin İslâm’a muhâlif söz, tavır ve davranışlarının, dînin temel prensiplerine en büyük zararı verdiğini, bu hareketleriyle de insanları dinden soğuttuklarını ve böylece ebedî hayatlarını kendi elleriyle tahrip ettiklerini görmekteyiz.
Mü’minler gerçek mânâda Allah’a îmandan sonra, ölüm ötesi hayâta inanmak ve hesap verme sorumluluğunu vicdanında duymak suretiyle Resûlüllah (sav) Efendimiz’in rehberliğinde; hayâtını ahlâk-ı âliye ile tanzim ederek düzene koymalıdır. Böylece ifrat ve tefritlerden uzak kalarak sulh-u umûmi ve beşerin huzurunu temin etme gayreti içinde bulunmalıdırlar.
Dünyâda yaptığı şeylerin hesâbını vereceğine inanmayan bir insanın, müstakim olması, insanlığa ve ülkeye yararlı ve faydalı bir iş yapması mümkün değildir.
Her adımını Allah’a hesap verme şuuruyla atan, nefeslerini hak yolunda alıp veren insanın dünyası huzurlu, âhireti de saâdet ve mutluluklarla dolu olacaktır.
Mü’min, bu saâdet ve mutluluğu yakalamak için daha çok kendi günahlarına bakmalı, görmeli, başkalarının kusurlarına karşı gözünü kapamalı ve ayıplama ve suç arama yoluna gitmemelidir.
Allah Kur’ân-ı Müciz-ül Beyân’da, “Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.
Birbirinizi, (daha doğrusu kendilerinizi) karalamayın. Birbirinize kötü lakaplar takmayın. İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir! Kim tövbe etmezse işte onlar tam zalim kimselerdir.” (Hucurat sûresi,11)
“Ey iman edenler! zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin.
Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz!
Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvâbdır, rahîmdir” (Hucurat suresi,12) buyurmaktadır.
Allah Resûlü (sav), ‘Senin en can alıcı hasmın, mâhiyetin içinde bulunan nefsindir’ (Beyhâki, Deylemî) buyurmaktadır. İnsan, evvelâ en büyük düşmanı olan bu nefsini terbiye etmeye muvaffak olmalı ki, başkalarının ayıp ve kusurları araştırmasın.
Kendi kusur ve ayıplarını görmeyen insan, hep başka mü’minlerin ayıp ve kusurlarıyla meşgul olur. Bir mü’min için en büyük fazîlet, kusur dendiği zaman kendi kusurlarını hatırlayıp onları ıslah etmekle meşgul olmaktır.
Mü’minler Allah ve Resûlüllah’ın emrettiği şeylere, her ne pahasına olursa olsun sımsıkı tutunurlarsa; kendilerini yaşadıkları korkulu dönemin arkasından tam bir güven içinde bulabilir ve böylece bahtiyarlığa erebilirler.
“ ...Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakara sûresi, 216)
Efendimiz (sav), ‘Kıyâmete kadar dine omuz verecek bir topluluğun olacağına, bu topluluğun Sûr’a üfleneceği âna kadar da dîne sâhip çıkacaklarına’ işâret buyurmaktadır. (Buhari, Müslim)
Bizler dünya ve âhiret saâdetinin esâsı olan İslâm’ı, evvelâ kendi nefsimizde yaşayarak ihyâ etmek sorumluluğunu taşımaktayız. Bizler sebeplere tam riâyet ederek üzerimize düşen vazifeyi yapar, neticeyi Rabb-ül âlemin olan Allah’a bırakırız.
Mü’minler, makâmını, servetini, her türlü imkanlarını kaybetseler, hiç beklemedikleri en yakın dostlarından bile zarar görseler, buna rağmen hak bildikleri yolda geriye adım atmadan, morallerini de bozmadan, Allah’a tevekkül ve teslimiyet içinde hizmetlerine devam etmelidirler.
Zira, Allah yolunda gayret gösterenleri, dinin ateşten bir kor haline geldiği dönemlerde bile dinin emirlerine saygıda kusur etmeden davasına sahip çıkanları Allah Resûlü (sav) tebşir etmektedir.
Allah Resulü (sav) bir hadislerinde, ‘İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, dininin emirlerini yerine getirme konusunda sabırlı ve dirençli davranıp müslümanca yaşayan kimse, avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.’ (Tirmizi, Ebû Dâvud) buyurmuştur.
Efendimiz (sav) bir gün, ‘Keşke kardeşlerimi görebilseydim’ buyuruyor. Yanındaki Ashâb-ı Kiram Hazerâtı (r.anhüm); ‘Ya Resûlallah! Bizler kardeşlerin değil miyiz?’ dediklerinde; ‘sizler benim ashabımsınız. Kardeşlerim henüz gelmedi, onlar sonra gelecekler!’ buyuruyor. (Müslim)
Bu şerefe mazhar olabilmek için mü’minler, her halükârda yılmadan, geriye adım atmadan vefâ ve sadâkatla hizmetlerine devam etmeli, âhiretlerini dünyaya fedâ etmemelidirler. Nerde ne zaman dâvetin vukû bulacağı bilinmeyen hayat emânetini Allah’a teslim edeceği âna kadar Mevlâ’yı hoşnut etme ve rızâsını kazanma gayreti içinde bulunmalıdırlar.
[Mehmet Ali Şengül] 13.1.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
İşte AYM’nin Alpay ve Altan kararının gerekçeleri: Somut delil yok, tutuklama kararları gerekçeden yoksun [TR724]
Anayasa Mahkemesi, tutuklu Mehmet Altan ve Şahin Alpay’la ilgili verdiği hak ihlali kararı gerekçesinde, “yazı ve konuşmaların” tek başına tutuklama gerekçesi olamayacağını belirterek “tutuklu gazeteciler” açısından yeni ilkeler belirledi. Yüksek Mahkeme, tutuklama için “suç işlendiğine dair kuvvetli belirti”nin ve “somut olguların” gösterilmesi gerektiğine işaret etti. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, tutuklu yargılanan gazetecilerin tamamının davalarındaki suçlamaları da çürütecek nitelikte.
OHAL sürecinde tutuklu gazetecilerle ilgili ilk kararını veren Anayasa Mahkemesi (AYM), bundan sonra tutuklu gazeteciler sorununa nasıl yaklaşacağına ilişkin ilkelerini de belirlemiş oldu. AYM Tutuklu gazeteci ve yazarlar Altan ve Alpay ile ilgili verdiği hak ihlali kararının gerekçesinde, tutuklama tedbirinin hukuki olmamasının yanında, tutuklamaya neden olan yazı, açıklama ve konuşmaların suç işlendiğini göstermesi için yeterli bulmayarak “somut olgular” istedi, “beraat” gibi gerekçeler ortaya koydu. Ayrıca hükümet yetkililerinin AYM’nin yetkisini aştığı eleştirilerine de yanıt niteliğinde ifadelere yer verilen kararda, yargı mercilerinin tutuklama tedbrine ilişkin takdir aralığını aşıp aşmadığının Anayasa Mahkemesi’nin denetimine tabi olduğuna işaret edildi.
STAR ÖRGÜT YAYINI DEĞİL…
Kararda, Altan’ın tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen söz ve konuşmalarının Star gazetesinde 2010’da yayımlanan “Balyoz’un anlamı” başlıklı yazı, darbe teşebbüsünden bir gün önce Can Erzincan TV’de yayımlanan programdaki konuşması ve kendi internet sitesinde 20 Temmuz 2016’da yayımlanan “Türbülans” başlıklı yazıdan ibaret olduğuna dikkat çekildi. Star gazetesinin F..ö yayın organlarından biri olduğuna dair iddia bulunmadığı belirtilen kararda, “Soruşturma makamlarının bu dönemde F..ö/PDY’nin bir suç örgütü olduğuna ve bunun kamuoyunca bilindiğine dair bir tespit ve iddiası da mevcut değildir. Soruşturma makamlarını, anılan soruşturmaların başlamasından üç yıl önce yazılmış ve yazıldığı dönemde ülke gündeminin ilk sıralarında yer alan güncel bir davaya ilişkin yazının F…ö/PDY’nin amaçları doğrultusunda kaleme alındığı kanaatine sevk eden olgusal temeller ortaya konulmamıştır.”
KUVVETLİ BELİRTİ YOK, CAN ERZİNCAN KONUŞMALARI DARBE ÇAĞRISI DEĞİL
Altan’ın, Can Erzincan TV’de darbe teşebbüsünü bir gün önceden bildiği suçlamasına neden olan sözlerine değinilen kararda, “Bu sözlerin tereddütsüz bir şekilde darbe çağrısı olarak nitelendirilmesi ve başvurucunun bunları ertesi günü gerçekleşecek olan darbe teşebbüsünü bilerek kamuoyunu buna hazırlamak amacıyla söylediğinin kabul edilmesi zordur” ifadesi kullanıldı. Kararda, başvurucunun bu sözleri darbe teşebbüsünün ortamını hazırlamak amacıyla söylediğinin olgusal temellerinin soruşturma makamlarınca ortaya konulamadığı vurgulandı. Mahkeme, Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalaasında suç işlendiğine dair delil olarak Altan hakkında “ByLock” üzerinden yapılan bazı yazışmaları gösterdiğini belirterek “Bununla birlikte somut olayın koşulları ve başvurucu hakkında kullanılan ifadelerin içeriği dikkate alındığında bunların tek başına suç şüphesini gösterir kuvvetli bir belirti olarak değerlendirilmesi mümkün görülmemiştir. Bu itibarla hâkimliğin ortaya koyduğu gerekçeler kapsamında somut olayda suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin yeterince ortaya konulamadığı sonucuna varılmıştır.”
OHAL DE OLSA, TUTUKLAMA ÖLÇÜLÜ TEDBİR OLMAZ
OHAL döneminde hakların durdurulmasına ilişkin anayasanın 15. maddesi yönünden olayı değerlendiren mahkeme, suç işlendiğine dair belirtinin bulunmaması durumunda kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ilişkin tüm güvencelerin anlamsız hale geleceğine vurgu yaptı. Kararda, “Dolayısıyla hangi nedenle benimsenmiş olursa olsun olağanüstü yönetim usullerinin uygulandığı dönemlerde de kişilerin suç işlediklerine dair belirti bulunmadan tutuklanmaları ‘durumun gerektirdiği ölçüde’ bir tedbir olarak kabul edilemez. Bu itibarla, olağanüstü hal döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen anayasanın 15. maddesinin, başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik anayasanın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen güvencelere aykırı bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir” denildi.
KUVVETLİ DELİL OLMADAN TUTUKLAMA TALEP EDİLEMEZ
Gerekçede, basın ve ifade özgürlüğü yönünden yaptığı değerlendirmede ise müdahalenin ihlal oluşturmaması için sadece kanuni dayanağının ve meşru amacının bulunmasının yeterli olmadığına işaret edildi. Kararda, buradan yola çıkılarak olaya ilişkin şöyle denildi: “Tutuklama tedbirine başvurularak ifade ve basın özgürlüklerine müdahale edilmesinin hangi zorlayıcı toplumsal ihtiyaçtan kaynaklandığı ve demokratik toplum düzeninde neden gerekli olduğu somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır. Başvuru konusu olayda tutuklama gerekçelerinde, yayımlanan yazılar, Can Erzincan TV’de yapılan konuşmalar dışında herhangi bir kayda değer somut olgu ortaya konulmadan başvurucunun tutuklanmış olmasının ifade ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı etki doğurabileceği de açıktır. Açıklanan nedenlerle suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan temelde yazılarına ve konuşmalara dayanılarak başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanması ifade ve basın özgürlüklerine ilişkin olarak olağan dönemde anayasanın 26. ve 28. maddelerinde yer alan güvencelere aykırıdır.”
İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLAMAK ANAYASA’YA AYKIRI
OHAL nedeniyle bu özgürlüklere yapılan müdahalenin meşru olup olmadığını inceleyen mahkeme, anayasanın 15. maddesi kapsamında ifade ve basın özgürlüğünün OHAL durumunda sınırlandırabileceğini kaydetti. Ancak bu müdahalenin durumun gerektirdiği ölçüde olup olmadığının incelenmesi gerektiği ifade edilen kararda, “suç işlendiğine dair belirti olduğu ortaya konulmadan tutuklama tedbirinin uygulanmasının durumun gerektirdiği ölçüde bir müdahale olmadığı sonucuna varıldığı” kaydedildi. Kararda, “Bu itibarla olağanüstü hal döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen anayasanın 15. maddesinin, başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerine yönelik anayasanın 26. ve 28. maddelerinde belirtilen güvencelere aykırı bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir” denildi. Altan’da anlatılan gerekçelerin aynısı, Alpay’ın kararında da anlatıldı. Kararda, “Başvurucunun görüşlerini Zaman’da yayımlanan yazılarında dile getirmiş olması da bu yazıların F…/PDY’nin amaçlan bilinerek ve bu amaçlar doğrultusunda kaleme alındığına dair -tek başına- yeterli bir olgu olarak değerlendirilemez” denildi.
[TR724] 13.1.2018
OHAL sürecinde tutuklu gazetecilerle ilgili ilk kararını veren Anayasa Mahkemesi (AYM), bundan sonra tutuklu gazeteciler sorununa nasıl yaklaşacağına ilişkin ilkelerini de belirlemiş oldu. AYM Tutuklu gazeteci ve yazarlar Altan ve Alpay ile ilgili verdiği hak ihlali kararının gerekçesinde, tutuklama tedbirinin hukuki olmamasının yanında, tutuklamaya neden olan yazı, açıklama ve konuşmaların suç işlendiğini göstermesi için yeterli bulmayarak “somut olgular” istedi, “beraat” gibi gerekçeler ortaya koydu. Ayrıca hükümet yetkililerinin AYM’nin yetkisini aştığı eleştirilerine de yanıt niteliğinde ifadelere yer verilen kararda, yargı mercilerinin tutuklama tedbrine ilişkin takdir aralığını aşıp aşmadığının Anayasa Mahkemesi’nin denetimine tabi olduğuna işaret edildi.
STAR ÖRGÜT YAYINI DEĞİL…
Kararda, Altan’ın tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen söz ve konuşmalarının Star gazetesinde 2010’da yayımlanan “Balyoz’un anlamı” başlıklı yazı, darbe teşebbüsünden bir gün önce Can Erzincan TV’de yayımlanan programdaki konuşması ve kendi internet sitesinde 20 Temmuz 2016’da yayımlanan “Türbülans” başlıklı yazıdan ibaret olduğuna dikkat çekildi. Star gazetesinin F..ö yayın organlarından biri olduğuna dair iddia bulunmadığı belirtilen kararda, “Soruşturma makamlarının bu dönemde F..ö/PDY’nin bir suç örgütü olduğuna ve bunun kamuoyunca bilindiğine dair bir tespit ve iddiası da mevcut değildir. Soruşturma makamlarını, anılan soruşturmaların başlamasından üç yıl önce yazılmış ve yazıldığı dönemde ülke gündeminin ilk sıralarında yer alan güncel bir davaya ilişkin yazının F…ö/PDY’nin amaçları doğrultusunda kaleme alındığı kanaatine sevk eden olgusal temeller ortaya konulmamıştır.”
KUVVETLİ BELİRTİ YOK, CAN ERZİNCAN KONUŞMALARI DARBE ÇAĞRISI DEĞİL
Altan’ın, Can Erzincan TV’de darbe teşebbüsünü bir gün önceden bildiği suçlamasına neden olan sözlerine değinilen kararda, “Bu sözlerin tereddütsüz bir şekilde darbe çağrısı olarak nitelendirilmesi ve başvurucunun bunları ertesi günü gerçekleşecek olan darbe teşebbüsünü bilerek kamuoyunu buna hazırlamak amacıyla söylediğinin kabul edilmesi zordur” ifadesi kullanıldı. Kararda, başvurucunun bu sözleri darbe teşebbüsünün ortamını hazırlamak amacıyla söylediğinin olgusal temellerinin soruşturma makamlarınca ortaya konulamadığı vurgulandı. Mahkeme, Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalaasında suç işlendiğine dair delil olarak Altan hakkında “ByLock” üzerinden yapılan bazı yazışmaları gösterdiğini belirterek “Bununla birlikte somut olayın koşulları ve başvurucu hakkında kullanılan ifadelerin içeriği dikkate alındığında bunların tek başına suç şüphesini gösterir kuvvetli bir belirti olarak değerlendirilmesi mümkün görülmemiştir. Bu itibarla hâkimliğin ortaya koyduğu gerekçeler kapsamında somut olayda suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin yeterince ortaya konulamadığı sonucuna varılmıştır.”
OHAL DE OLSA, TUTUKLAMA ÖLÇÜLÜ TEDBİR OLMAZ
OHAL döneminde hakların durdurulmasına ilişkin anayasanın 15. maddesi yönünden olayı değerlendiren mahkeme, suç işlendiğine dair belirtinin bulunmaması durumunda kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ilişkin tüm güvencelerin anlamsız hale geleceğine vurgu yaptı. Kararda, “Dolayısıyla hangi nedenle benimsenmiş olursa olsun olağanüstü yönetim usullerinin uygulandığı dönemlerde de kişilerin suç işlediklerine dair belirti bulunmadan tutuklanmaları ‘durumun gerektirdiği ölçüde’ bir tedbir olarak kabul edilemez. Bu itibarla, olağanüstü hal döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen anayasanın 15. maddesinin, başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik anayasanın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen güvencelere aykırı bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir” denildi.
KUVVETLİ DELİL OLMADAN TUTUKLAMA TALEP EDİLEMEZ
Gerekçede, basın ve ifade özgürlüğü yönünden yaptığı değerlendirmede ise müdahalenin ihlal oluşturmaması için sadece kanuni dayanağının ve meşru amacının bulunmasının yeterli olmadığına işaret edildi. Kararda, buradan yola çıkılarak olaya ilişkin şöyle denildi: “Tutuklama tedbirine başvurularak ifade ve basın özgürlüklerine müdahale edilmesinin hangi zorlayıcı toplumsal ihtiyaçtan kaynaklandığı ve demokratik toplum düzeninde neden gerekli olduğu somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır. Başvuru konusu olayda tutuklama gerekçelerinde, yayımlanan yazılar, Can Erzincan TV’de yapılan konuşmalar dışında herhangi bir kayda değer somut olgu ortaya konulmadan başvurucunun tutuklanmış olmasının ifade ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı etki doğurabileceği de açıktır. Açıklanan nedenlerle suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan temelde yazılarına ve konuşmalara dayanılarak başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanması ifade ve basın özgürlüklerine ilişkin olarak olağan dönemde anayasanın 26. ve 28. maddelerinde yer alan güvencelere aykırıdır.”
İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLAMAK ANAYASA’YA AYKIRI
OHAL nedeniyle bu özgürlüklere yapılan müdahalenin meşru olup olmadığını inceleyen mahkeme, anayasanın 15. maddesi kapsamında ifade ve basın özgürlüğünün OHAL durumunda sınırlandırabileceğini kaydetti. Ancak bu müdahalenin durumun gerektirdiği ölçüde olup olmadığının incelenmesi gerektiği ifade edilen kararda, “suç işlendiğine dair belirti olduğu ortaya konulmadan tutuklama tedbirinin uygulanmasının durumun gerektirdiği ölçüde bir müdahale olmadığı sonucuna varıldığı” kaydedildi. Kararda, “Bu itibarla olağanüstü hal döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen anayasanın 15. maddesinin, başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerine yönelik anayasanın 26. ve 28. maddelerinde belirtilen güvencelere aykırı bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir” denildi. Altan’da anlatılan gerekçelerin aynısı, Alpay’ın kararında da anlatıldı. Kararda, “Başvurucunun görüşlerini Zaman’da yayımlanan yazılarında dile getirmiş olması da bu yazıların F…/PDY’nin amaçlan bilinerek ve bu amaçlar doğrultusunda kaleme alındığına dair -tek başına- yeterli bir olgu olarak değerlendirilemez” denildi.
[TR724] 13.1.2018
Mevcut rejim bakımından Anayasa Mahkemesi’nin Alpay ve Altan kararları [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Anayasa Mahkemesi’nin sevgili Şahin Alpay ve Mehmet Altan ile ilgili kararı çok memnuniyet vericidir. Ancak aynı kararlar Türk demokrasisi ve anayasal düzenin yeniden tesis edilmesi açısından umut verici midir, bu yazıda ele alınacak konu budur. Yine fazla akademik olmak ya da yazının kötümser olması gibi potansiyel eleştirileri göze alarak, bu konuyu analiz etmek istiyorum.
Bu sorunun yanıtı, siyaset bilimi disiplininin rejim tasniflerine ilişkin yaklaşımları dışında anlaşılamaz ve izah edilemez. Bu nedenle ister istemez gazetecilik üslubunun sınırlarını zorlayarak ve bilimsel üslubun ağdalı dilini en aza indirgemeye gayret ederek bu konuyu ele almayı denemeliyim kanısındayım.
TÜRKİYE’DEKİ REJİMİN NİTELİĞİ
Türkiye ile ilgili yapılan rejim tartışmalarında üzerinde anlaşılan noktalardan biri, Türkiye’nin işleyen bir demokrasi olmadığı. Üzerinde anlaşılamayan nokta ise, Türkiye ne oranda hala demokratik kurumlara sahip ve bu bağlamda kısmi demokrasi olarak kabul edilebilir ya da kabul edilemez – bu hususta iki farklı eğilim var. Temelde seçimlerin olması ama demokrasinin diğer boyutu olan anayasallık, insan hak ve özgürlükleri, hesap verebilirlik, denetlenebilirlik, güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, azınlık hakları vs. gibi konularda sorunların bulunması nedeniyle liberal demokrasi olarak kabul edilmeyen sistemleri tasnif etmek gerekiyor. Çünkü bugün bu tür rejimler giderek artıyor. Kategorik ve kavramsal bakımlardan demokrasi sınıflamaları Steven Levitzky ve Lucan Way oldukça sade ve iyi bir biçimde özetleniyor. İki kategori var. Bunlardan biri, her türden gerilemelere karşın hala demokrasinin minimum koşullarını sağlayan rejimler, diğeri ise seviyeleri bakımından artık asgari seviyenin altına düşen ve artık demokrasi olarak kabul edilemeyecek olan rejimler ki bunlar rekabetçi otoriteryan rejim olarak tanımlanıyorlar. Bu konu çok önemli. Türkiye hangisine giriyor?
Az seviyede de olsa hesap verebilirlik, kontrol ve denge mekanizması olan, kısmen yürütmeden bağımsız bir yargıya sahip, anayasal düzeni işleyen rejimler, temel özgürlüklerde bazı sorunlar yaşasalar da, yukarıdaki tasnife göre bardağın yarısı dolu tarafında kalıyorlar. Oysa seçimler düzenli olarak yapılsa da, devlet olanaklarının rutin olarak kötüye kullanıldığı, hesap verebilirlik ilkesinin fiilen ortadan kalktığı, muhalefete finansal kaynaklar ve medyaya erişim bakımından ayrımcılık yapılan, medya mensuplarının, muhaliflerin ve muhalefetin – tümüyle ya da kısmen – tehdit edildiği, baskı altına alındığı ve hatta tutuklandığı ülkeler var. Bu ülkelerin kritik eşiğin altında kaldığı ve artık otoriteryan rejime dönüştüğü bir bilimsel gerçek. Bu türden standart düşüklüklerine sahip rejimler, artık demokrasi olarak nitelenmiyor. Bu ne anlama geliyor?
NORMALLEŞME ÇOK DÜŞÜK BİR İHTİMAL
Rekabetçi otoriteryan rejimlerin, demokratik oyun kuralları dâhilinde yeniden normalleşmeleri çok düşük bir ihtimal. Bu tür rejimler, genellikle kaosa ve iç kargaşaya kayarak, büyük sosyo-ekonomik istikrarsızlık dönemlerine kayıyorlar. Halkları büyük buhranlar ve sıkıntılar yaşıyor. Birkaç kuşak, bu tür rejimlerin ağır ekonomik ve sosyal faturalarını ödemek zorunda kalıyor. Dahası bu tür ülkeler ekonomik rekabet edebilirlik olanaklarını tükettiklerinden dolayı, dünya klasmanında ve uluslararası arenada güç ve prestij kaybına uğruyorlar.
Bugün Türkiye, yukarıda vurguladığım gibi, artık bir demokrasi olarak nitelenemiyor. Demokrasinin asgari koşulları arasında olan serbest ve adil seçimler kıstasının “adil” kısmı, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Saray güdümünde olduğundan artık geçerli değil. Siyasi haklar ve temel insan hak ve özgürlükleri (düşünce ve düşüncenin ifadesi özgürlükleri, toplantı ve siyasi protesto özgürlüğü) ortadan kalkmış durumda. Bağımsız yargı, masumiyet karinesi, suçun bireyselliği gibi temel hukuk ilkeleri uygulanmıyor. İnsanlar haklarında mahkûmiyet kararı olmamasına karşın yıllarca hapishanede tutuluyorlar. Ülkenin muhalefet partilerinin milletvekilleri, temsil yetkilerini kullanırken ağır sorunlarla, engellemeler ve baskılarla karşılaşıyorlar. Dahası, onlarca muhalefet milletvekilinin parlamento üyelikleri (milletvekillikleri) düşürülüyor. Tutuklanan onlarca milletvekili var. Yani adil olma özelliğini geçiniz, özgür seçim ve temsil mekanizması bile işlemiyor. Dahası, yerel siyaset seviyesinde de benzeri bir tablo var. Ülkede onlarca ilin ve ilçenin belediye başkanları, haklarında bir mahkeme kararı olmaksızın görevden alınarak, yerlerine iktidarın seçtiği kayyumlar atandı. Yine birçok belediyede, yetkilerin kötüye kullanımı üzerinden, içişleri bakanlığının müdahalesiyle seçimle işbaşına gelmiş belediye başkanları görevden alındı.
Ülkede parlamento fiilen tüm yasama yetkisini yitirdi. Anayasa, anayasal olmayan bir OHAL rejimi ile rafa kaldırıldı. Anayasal düzen, aynı OHAL rejimi kapsamında tümüyle keyfi ve anayasa dışı bir forma büründü. Bu rejim dâhilinde, kanunsuz suç olmaz ilkesinin mütemadiyen ihlal edilmesiyle, yüz binlerce insan gayrı hukuki bahanelerle (gereççe demeye dilim varmıyor) kamu hizmetinden çıkartıldı ve hain ve terörist ilan edildi. Bu insanların özlük hakları ve emeklilik hakları gasp edildi. Yine on binlerce (altmış binlerde bir rakam) insan, kanunlarda yer almayan suçlarla (yani hukuken yok hükmünde olan suçlamalarla) hapse atıldı. Yüzlerce basın mensubu içeride, birçoğu hakkında iddianame dahi yok. İddianamesi olanlar ise, Kafka romanlarına taş çıkartacak seviyelerde hukuksuzluk ve kötü muameleye tabi tutuluyor. Saymakla bitmez. Konu anlaşıldığı için burada kesiyorum. Özetle, şeklî demokrasinin olmazsa olmaz koşul ve kıstaslarının hiç birisi bugün Türkiye’de uygulanmıyor.
REJİM DIŞARIDAKİ GÖRÜNÜMÜ ÖNEMSİYOR
Şimdi Anayasa Mahkemesi’nin Şahin Alpay ve Mehmet Altan kararlarına bakalım. Bireysel başvuru üzerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) acil olarak değerlendirmeye alma kararı verdiği tanınmış gazeteciler ve yazarlar arasında olan Altan ve Alpay, AYM tarafından salıverildi. AYM üzerinde AİHM baskısı olduğu muhakkak. Daha doğrusu, bu baskı rejim üzerinde var! AİHM kararları Türkiye üzerinde bağlayıcıdır. Yani anayasanın üstündedir. Bu bakımdan rejim, dışarıda Türkiye’de demokrasi var, kurumlar işliyor mesajı verme konusunda son derece motivedir. Elbette bir standart tutturmak ya da bir takım hayatta kalmayı becermiş demokrasi ilkelerini korumak gibi bir hedefi yok Erdoğan rejiminin. Gayet rasyonel olarak, Avrupa Birliği ile kurumsal, üyeleriyle ile ise ikili ilişkilerini, özellikle Gümrük Birliği’nden doğan ticari ayrıcalıklarını, Avrupa pazarı dâhilinde olma avantajını ve bunun gibi maddi unsurları yitirmemek istiyor rejim.
Çünkü Avrupa’da güçlü sesler yükseliyor. ABD’deki yargı sürecinin külfeti, yaklaşan bir mega-göktaşı gibi, yıkıcı bir sona yaklaştırıyor rejimi. Dahası, çok yakında Almanya, üzerinde bulunan koalisyon kuruluş çalışmalarının ölü toprağını atarak, yeniden aktif dış politikaya – bu arada da özellikle Türkiye’ye – yönelecek. Suriye ve Afganistan’dan sonra bir yıl içinde geometrik hızla artan Türkiye kökenli mülteci patlaması bile tek başına önemli bir konu başlığı. Bu Türkiye ile müzakerelere devam etmek imkânsız. Müzakerelerin dondurulması, her an AB gündemine girebilir. Anayasa Mahkemesi’nin kararını bu politikaları yumuşatmaya yönelik bir strateji olarak okumak lazım. Hem, daha “reisin” bu karar sonrası bir açıklamasını duymuş da değiliz. Paçaları erken sıvayanlara bir sorum var: sizce reis, Anayasa Mahkemesi kararı yerindedir, bu konuda bize (yürütme) karara saygı duymak düşer mi diyeceğini düşünüyorsunuz? Dese bile – ki demeyecek – bu Türkiye’de yargının yeniden bağımsız olduğu anlamına mı gelecek? Eğer öyleyse, neden bu karar diğer tutuklu gazetecileri kapsamıyor?
GERÇEKLERLE YÜZLEŞELİM
Kanseri aspirinle tedavi etmeye çalışan bir insanın tıp bilimi gözündeki naiflik ötesi cehaleti, maalesef siyasal ve sosyal olaylarda Türkiye’de “aydınlar” tarafından aynen uygulanıyor. Bu böyle devam ederse, Erdoğan’ın işi gerçekten çok kolay olacak kanısındayım. Bu nedenle, zaman yitirmeden gerçeklerle yüzleşmekte yarar görüyorum. Anayasa Mahkemesi’nin kararı, Türkiye’de yeniden hukuk devletine ve demokratik anayasal rejime dönüş yönünde bir ilk adım değil. Aksine, rejimin manipülasyon ve kamu diplomasisi stratejilerinin bir hamlesi. Gündem belirleme ve dışarıya yönelik algı çalışması yapma gibi hedefleri var. Aynı gün Leyla Zana’nın milletvekilliğinin düşürülmesi – ki inanılmaz bir vizyonsuzluk örneği ve son derece faşizan, hukuksuz bir uygulamadır – tesadüf değil. Bahçeli’nin Saray randevusu da gündemde düşürüldü, gayet ustaca. 2019 yılındaki hukuki rejim dönüşümüne kadar, bu şekilde kırılganlığın önüne geçmek, istedikleri politikaları uygulamak derdindeler. Balıkçılık lügati kullanacak olursak, yakaladıkları büyük balığı yorma gayretindeler. Direnci kırmak için bu taktiği uyguluyorlar. Hem zaman kazanıyor, hem de gelebilecek tepkileri kontrollü bir sosyal mühendislik mastır planı içinde yönetiyorlar. Kamuoyu ise her zamankinden daha da fazla bölünmüş durumda. Bu koşullar altında, Türkiye rejimi, adım-adım rekabetçi otoriteryan rejimden daha da geriye, tam otoriteryan faşizme doğru yaklaşıyor. Sanırım 2019’da bu da gerçekleşecek.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.1.2018 [TR724]
Bu sorunun yanıtı, siyaset bilimi disiplininin rejim tasniflerine ilişkin yaklaşımları dışında anlaşılamaz ve izah edilemez. Bu nedenle ister istemez gazetecilik üslubunun sınırlarını zorlayarak ve bilimsel üslubun ağdalı dilini en aza indirgemeye gayret ederek bu konuyu ele almayı denemeliyim kanısındayım.
TÜRKİYE’DEKİ REJİMİN NİTELİĞİ
Türkiye ile ilgili yapılan rejim tartışmalarında üzerinde anlaşılan noktalardan biri, Türkiye’nin işleyen bir demokrasi olmadığı. Üzerinde anlaşılamayan nokta ise, Türkiye ne oranda hala demokratik kurumlara sahip ve bu bağlamda kısmi demokrasi olarak kabul edilebilir ya da kabul edilemez – bu hususta iki farklı eğilim var. Temelde seçimlerin olması ama demokrasinin diğer boyutu olan anayasallık, insan hak ve özgürlükleri, hesap verebilirlik, denetlenebilirlik, güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, azınlık hakları vs. gibi konularda sorunların bulunması nedeniyle liberal demokrasi olarak kabul edilmeyen sistemleri tasnif etmek gerekiyor. Çünkü bugün bu tür rejimler giderek artıyor. Kategorik ve kavramsal bakımlardan demokrasi sınıflamaları Steven Levitzky ve Lucan Way oldukça sade ve iyi bir biçimde özetleniyor. İki kategori var. Bunlardan biri, her türden gerilemelere karşın hala demokrasinin minimum koşullarını sağlayan rejimler, diğeri ise seviyeleri bakımından artık asgari seviyenin altına düşen ve artık demokrasi olarak kabul edilemeyecek olan rejimler ki bunlar rekabetçi otoriteryan rejim olarak tanımlanıyorlar. Bu konu çok önemli. Türkiye hangisine giriyor?
Az seviyede de olsa hesap verebilirlik, kontrol ve denge mekanizması olan, kısmen yürütmeden bağımsız bir yargıya sahip, anayasal düzeni işleyen rejimler, temel özgürlüklerde bazı sorunlar yaşasalar da, yukarıdaki tasnife göre bardağın yarısı dolu tarafında kalıyorlar. Oysa seçimler düzenli olarak yapılsa da, devlet olanaklarının rutin olarak kötüye kullanıldığı, hesap verebilirlik ilkesinin fiilen ortadan kalktığı, muhalefete finansal kaynaklar ve medyaya erişim bakımından ayrımcılık yapılan, medya mensuplarının, muhaliflerin ve muhalefetin – tümüyle ya da kısmen – tehdit edildiği, baskı altına alındığı ve hatta tutuklandığı ülkeler var. Bu ülkelerin kritik eşiğin altında kaldığı ve artık otoriteryan rejime dönüştüğü bir bilimsel gerçek. Bu türden standart düşüklüklerine sahip rejimler, artık demokrasi olarak nitelenmiyor. Bu ne anlama geliyor?
NORMALLEŞME ÇOK DÜŞÜK BİR İHTİMAL
Rekabetçi otoriteryan rejimlerin, demokratik oyun kuralları dâhilinde yeniden normalleşmeleri çok düşük bir ihtimal. Bu tür rejimler, genellikle kaosa ve iç kargaşaya kayarak, büyük sosyo-ekonomik istikrarsızlık dönemlerine kayıyorlar. Halkları büyük buhranlar ve sıkıntılar yaşıyor. Birkaç kuşak, bu tür rejimlerin ağır ekonomik ve sosyal faturalarını ödemek zorunda kalıyor. Dahası bu tür ülkeler ekonomik rekabet edebilirlik olanaklarını tükettiklerinden dolayı, dünya klasmanında ve uluslararası arenada güç ve prestij kaybına uğruyorlar.
Bugün Türkiye, yukarıda vurguladığım gibi, artık bir demokrasi olarak nitelenemiyor. Demokrasinin asgari koşulları arasında olan serbest ve adil seçimler kıstasının “adil” kısmı, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Saray güdümünde olduğundan artık geçerli değil. Siyasi haklar ve temel insan hak ve özgürlükleri (düşünce ve düşüncenin ifadesi özgürlükleri, toplantı ve siyasi protesto özgürlüğü) ortadan kalkmış durumda. Bağımsız yargı, masumiyet karinesi, suçun bireyselliği gibi temel hukuk ilkeleri uygulanmıyor. İnsanlar haklarında mahkûmiyet kararı olmamasına karşın yıllarca hapishanede tutuluyorlar. Ülkenin muhalefet partilerinin milletvekilleri, temsil yetkilerini kullanırken ağır sorunlarla, engellemeler ve baskılarla karşılaşıyorlar. Dahası, onlarca muhalefet milletvekilinin parlamento üyelikleri (milletvekillikleri) düşürülüyor. Tutuklanan onlarca milletvekili var. Yani adil olma özelliğini geçiniz, özgür seçim ve temsil mekanizması bile işlemiyor. Dahası, yerel siyaset seviyesinde de benzeri bir tablo var. Ülkede onlarca ilin ve ilçenin belediye başkanları, haklarında bir mahkeme kararı olmaksızın görevden alınarak, yerlerine iktidarın seçtiği kayyumlar atandı. Yine birçok belediyede, yetkilerin kötüye kullanımı üzerinden, içişleri bakanlığının müdahalesiyle seçimle işbaşına gelmiş belediye başkanları görevden alındı.
Ülkede parlamento fiilen tüm yasama yetkisini yitirdi. Anayasa, anayasal olmayan bir OHAL rejimi ile rafa kaldırıldı. Anayasal düzen, aynı OHAL rejimi kapsamında tümüyle keyfi ve anayasa dışı bir forma büründü. Bu rejim dâhilinde, kanunsuz suç olmaz ilkesinin mütemadiyen ihlal edilmesiyle, yüz binlerce insan gayrı hukuki bahanelerle (gereççe demeye dilim varmıyor) kamu hizmetinden çıkartıldı ve hain ve terörist ilan edildi. Bu insanların özlük hakları ve emeklilik hakları gasp edildi. Yine on binlerce (altmış binlerde bir rakam) insan, kanunlarda yer almayan suçlarla (yani hukuken yok hükmünde olan suçlamalarla) hapse atıldı. Yüzlerce basın mensubu içeride, birçoğu hakkında iddianame dahi yok. İddianamesi olanlar ise, Kafka romanlarına taş çıkartacak seviyelerde hukuksuzluk ve kötü muameleye tabi tutuluyor. Saymakla bitmez. Konu anlaşıldığı için burada kesiyorum. Özetle, şeklî demokrasinin olmazsa olmaz koşul ve kıstaslarının hiç birisi bugün Türkiye’de uygulanmıyor.
REJİM DIŞARIDAKİ GÖRÜNÜMÜ ÖNEMSİYOR
Şimdi Anayasa Mahkemesi’nin Şahin Alpay ve Mehmet Altan kararlarına bakalım. Bireysel başvuru üzerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) acil olarak değerlendirmeye alma kararı verdiği tanınmış gazeteciler ve yazarlar arasında olan Altan ve Alpay, AYM tarafından salıverildi. AYM üzerinde AİHM baskısı olduğu muhakkak. Daha doğrusu, bu baskı rejim üzerinde var! AİHM kararları Türkiye üzerinde bağlayıcıdır. Yani anayasanın üstündedir. Bu bakımdan rejim, dışarıda Türkiye’de demokrasi var, kurumlar işliyor mesajı verme konusunda son derece motivedir. Elbette bir standart tutturmak ya da bir takım hayatta kalmayı becermiş demokrasi ilkelerini korumak gibi bir hedefi yok Erdoğan rejiminin. Gayet rasyonel olarak, Avrupa Birliği ile kurumsal, üyeleriyle ile ise ikili ilişkilerini, özellikle Gümrük Birliği’nden doğan ticari ayrıcalıklarını, Avrupa pazarı dâhilinde olma avantajını ve bunun gibi maddi unsurları yitirmemek istiyor rejim.
Çünkü Avrupa’da güçlü sesler yükseliyor. ABD’deki yargı sürecinin külfeti, yaklaşan bir mega-göktaşı gibi, yıkıcı bir sona yaklaştırıyor rejimi. Dahası, çok yakında Almanya, üzerinde bulunan koalisyon kuruluş çalışmalarının ölü toprağını atarak, yeniden aktif dış politikaya – bu arada da özellikle Türkiye’ye – yönelecek. Suriye ve Afganistan’dan sonra bir yıl içinde geometrik hızla artan Türkiye kökenli mülteci patlaması bile tek başına önemli bir konu başlığı. Bu Türkiye ile müzakerelere devam etmek imkânsız. Müzakerelerin dondurulması, her an AB gündemine girebilir. Anayasa Mahkemesi’nin kararını bu politikaları yumuşatmaya yönelik bir strateji olarak okumak lazım. Hem, daha “reisin” bu karar sonrası bir açıklamasını duymuş da değiliz. Paçaları erken sıvayanlara bir sorum var: sizce reis, Anayasa Mahkemesi kararı yerindedir, bu konuda bize (yürütme) karara saygı duymak düşer mi diyeceğini düşünüyorsunuz? Dese bile – ki demeyecek – bu Türkiye’de yargının yeniden bağımsız olduğu anlamına mı gelecek? Eğer öyleyse, neden bu karar diğer tutuklu gazetecileri kapsamıyor?
GERÇEKLERLE YÜZLEŞELİM
Kanseri aspirinle tedavi etmeye çalışan bir insanın tıp bilimi gözündeki naiflik ötesi cehaleti, maalesef siyasal ve sosyal olaylarda Türkiye’de “aydınlar” tarafından aynen uygulanıyor. Bu böyle devam ederse, Erdoğan’ın işi gerçekten çok kolay olacak kanısındayım. Bu nedenle, zaman yitirmeden gerçeklerle yüzleşmekte yarar görüyorum. Anayasa Mahkemesi’nin kararı, Türkiye’de yeniden hukuk devletine ve demokratik anayasal rejime dönüş yönünde bir ilk adım değil. Aksine, rejimin manipülasyon ve kamu diplomasisi stratejilerinin bir hamlesi. Gündem belirleme ve dışarıya yönelik algı çalışması yapma gibi hedefleri var. Aynı gün Leyla Zana’nın milletvekilliğinin düşürülmesi – ki inanılmaz bir vizyonsuzluk örneği ve son derece faşizan, hukuksuz bir uygulamadır – tesadüf değil. Bahçeli’nin Saray randevusu da gündemde düşürüldü, gayet ustaca. 2019 yılındaki hukuki rejim dönüşümüne kadar, bu şekilde kırılganlığın önüne geçmek, istedikleri politikaları uygulamak derdindeler. Balıkçılık lügati kullanacak olursak, yakaladıkları büyük balığı yorma gayretindeler. Direnci kırmak için bu taktiği uyguluyorlar. Hem zaman kazanıyor, hem de gelebilecek tepkileri kontrollü bir sosyal mühendislik mastır planı içinde yönetiyorlar. Kamuoyu ise her zamankinden daha da fazla bölünmüş durumda. Bu koşullar altında, Türkiye rejimi, adım-adım rekabetçi otoriteryan rejimden daha da geriye, tam otoriteryan faşizme doğru yaklaşıyor. Sanırım 2019’da bu da gerçekleşecek.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.1.2018 [TR724]
On milyonlar apaçık yalanlara niçin inanır? [Bülent Keneş]
Gündemi yakından takip edenlere Türkiye’nin hazin durumunu anlatmaya gerek yok. Sadece perşembe akşamı yaşananlar bile rejimin adi bir despotluk, hukuksuz bir keyfilik düzeni haline geldiğini anlamak isteyene anlatmaya fazlasıyla yeter. Ahmet Altan, Mehmet Altan, Şahin Alpay ve Nazlı Ilıcak için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yapılan bireysel başvurular sonucunda, tiril tiril dökülen Türk hukuk sisteminin en üst makamı olan AYM’nin Mehmet Altan ve Şahin Alpay için verdiği tahliye kararının gereklerinin en az iki kademe alt yargı mercileri olan ağır ceza mahkemeleri tarafından yerine getirilmemesi, somut ve çıplak bir kurumlar anarşisine yol açan hukuksuzluk ve keyfilik düzeninin net bir fotoğrafını verdi.
Bana kalırsa, hassas bir yerinden yakaladığı MHP ile hassas bir yerinden yakalandığı Ergenekoncu/Avrusyacı unsurlarla ittifak içerisinde İslamofaşist bir despotluk inşa eden Erdoğan’ın kurduğu rejimi despotluk, hukuksuzluk ve keyfilik dışında tanımlayan bir başka tespiti de vıcık vıcık bir yalan düzeni olmaklığı teşkil ediyor. Harami despot Erdoğan ve çevresindeki suç şebekesi toplumu radikalleştirme ve kitlelerin endoktrinasyonu amacıyla sadece propaganda için ihtiyaç duyduğundan değil, tercih ettiği için de sistematik ve yaygın yalanlara başvuruyor. Bu açıdan devlet kılığına bürünmüş Erdoğan ve suç çetesinin vazgeçemediği ve vazgeçemeyeceği yalanlarının son derece bilinçli bir tercihin ürünü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
İHTİYAÇTAN MI, MASLAHATTAN MI, YOKSA BİLİNÇLİ TERCİHTEN Mİ?
Peki çoğu itibariyle mumu yatsıya kadar bile yanmayan bu kesif yalanlara on milyonlarca insan neden ve niçin inanmakta ısrar ediyor? İhtiyaçtan mı, maslahattan mı, yoksa ihtiyaç ve maslahatın dayattığı bilinçli tercihlerden dolayı mı?
Peşinen söylemeliyim ki, bana göre, hepsi birden… Geçenlerde bir gazetede aksine pek çok somut delilleri gördükleri halde insanların neden bile bile yalan haberlere inanmayı tercih ettiklerine dair kapsamlı bir haber vardı. Haber için görüşlerine başvurulan bir psikolog aksine net kanıtlar olduğunu bildikleri halde insanların yalanlara inanmayı tercih etmesini dört maddeyle gerekçelendiriyordu.
İlk olarak insanların konformizmine dikkat çeken Dan Katz isimli bu psikolog, kalabalıkların en az enerji ve gayret gerektirecek kolay çözümler peşinde olma eğilimlerine işaret ediyor ve söylenen bir sözün gerçekliğini çok az insanın araştırma zahmetine katlandığını ifade ediyordu. Özellikle söylenen yalan duymak ya da inanmak istenilen bir şeye dairse insanların bu yalanı kolayca alıp gerçekmiş gibi benimseyebileceklerini anlatıyordu. Ve şöyle devam ediyordu: Yalan olduğu bilinen şey şayet insanların daha önceden edindiği yargı, inanç ya da önyargılarını doğruluyorsa, kitleler bunun bir yalan olduğuna bakmaksızın gerçek gibi benimser.
Üçüncü olarak, Katz’a göre, grup aidiyeti (buna grup enaniyeti de diyebiliriz) ya da bir grubun düşünsel parçası olma düşüncesi de insanları apaçık bir yalana gerçek muamelesi çekmeye itebiliyor. Fanatikliğe varan bir grup aidiyeti, kendileri dışındaki tüm grupları düşmanca görmeye yol açabiliyor. Bu durum, diğer gruplardan gelen bilgi ve düşüncelere de düşman muamelesi yapılmasına neden oluyor. Ayrıca, düşman olarak görülen o gruplara karşı edilen her sözün ve iddianın gerçekmiş gibi benimsemesini kolaylaştırıyor.
ERDOĞAN’IN TOPLUMU BÖLÜP KUTUPLAŞTIRMASININ ARDINDAKİ MANTIK
Erdoğan’ın yıllara dayalı olarak toplumu paramparça bölüp, en büyük dilimini kendi yanına çekmek suretiyle kutuplaştırıp ayrıştırmasının; farklı fikir ve düşünceleri birbirine karşıt bu kutupların kendi alanlarına nüfuz edemez hale getirmesinin arkasındaki işlevsel mantık da bu olmalı. Neticede, kitleler fanatik bir grup aidiyeti geliştirmeleri durumunda kendilerine grup dışından sunulan hiçbir gerçek üzerine düşünmeye ihtiyaç duymuyor. Grup dışından gelecek her türlü bilgi ve görüşe karşı gerçekleri geçirmeyen bir zırh misali bir immün/dokunulmazlık sistemi kazanmış oluyorlar.
Dördüncü olarak, insanlar edindikleri görüş, fikir ya da inançlarına erişme ve benimseme süreçlerinde ne kadar fazla zahmet çekmişlerse, ne kadar çok zaman, gayret ve enerji harcamışlarsa somut kanıtlara rağmen o fikir ve inançları konusunda yanıldıklarına kanaat getirmeleri de o kadar güç oluyor. Bu yüzden de yalan olduklarını bile bile kendilerine sunulan yalanlara daha fazla inanma eğilimine giriyorlar.
Psikolog Katz bu durumu izah için basit bir örnek veriyor. Farazi olarak bir insan düşünün ki, her çeşit balık eti yemenin vücut sağlığı için faydalı olduğu inancıyla hayatı boyunca özellikle balık eti yemeye özen göstermiş ve çevresine de hep aynısını salık vermiş olsun. Bu insanımız büyük bir inançla balık yemeye devam ededursun bir gün aniden ciddi bir bilimsel araştırmanın sonuçlarının tüm balıkların aslında zehirli ve dolayısıyla sağlığa zararlı olduğunu kuşkuya mahal bırakmayacak ölçüde ispatladığını varsayalım. Bu durumda yıllarca balık yiyen bu kişimizin söz konusu bilimsel sonuçları anında kabullenmesini beklemek hata olacaktır. Çünkü, o insan öncelikle kendisini kötü hisseder ve hemen o güne kadar bildiğinin, inandığının aksine somut deliller sunan o bilimsel araştırmayı diskalifiye etmeye yönelir. Mesela, bu bilimsel araştırmanın kırmızı et lobisi tarafından manipüle edildiğini savunur ve kendisini rahatlatır.
Kanada’daki Waterloo Üniversitesi’nde psikoloji çalışmalarını sürdüren Gord Pennycook’un yalan ve palavralar üzerine yaptığı araştırmalar da ilginç sonuçlar vermiş. Pennycook, bazı insanların palavrayı hemen fark etmesini sağlayanın ne olduğunu, bazı insanların ise neden palavraya daha az duyarlı olduğuna dair yaptığı araştırmanın sonucunda yalan, palavra ve zırvalıkları kabul etmenin düşük zeka, paranormal olaylara duyulan inanç ve komploya inanma olasılığı gibi kişilik özellikleriyle ilgili olduğunu görüyor.
DAHA DİNDAR OLANLAR YALANLARA NEDEN DAHA ÇOK VE ÇABUK İNANIR?
Vox’da yayınlanan bir söyleşisinde Pennycook, palavranın rastgele sözcüklerin bir araya gelmesinden oluşmadığını, bir açıdan yalanla da arasında fark olduğunu söyler ve “Palavra doğru önemsenmeden oluşturulur. Bilgi vermektense etkilemek için tasarlanır. Yalan ise doğruyu çok önemser, onu altüst eder,” der. Bu tanımdan sonra Erdoğan ve suç çetesinin her gün onlarcasını dile getirdiklerinin hangilerinin apaçık birer yalan, hangilerinin palavra olduğuna karar vermek artık size kalmış…
Pennycook, insanların yalan gibi palavrayı da kolayca kabul eder olmasının altında yatan iki etken olabileceği üzerinde duruyor. Birincisini ‘tepki yanlılığı – response bias’ olarak adlandırıyor. Yani bazı insanların karşılarına çıkan herhangi bir şeye karşı daha açık ve daha az şüpheci olduklarını söylüyor. Bunun biraz saflığa benzediğini ama saflığın daha çok sosyal ortamlarla ilgili olduğunu kaydediyor.
İkinci etkeni ise şüphe uyandıracak bir durum olduğunda beyindeki singülar korteksin ön bölümünün tetiklenmesi, bunun yalan ve palavrayla karşılaşıldığında onu tespit etmeyi sağladığını ifade ediyor. Zamanla bu tetiğin çekilme sıklığının azalabileceğini ve sadece belli tip insanlarda, özellikle analitik düşünceye sahip olanlarda, işlemeye devam edebileceğini söylüyor. Sürekli yalan ve palavranın kitleler üzerinde mankurtlaştırma ve koyunlaştırma etkisinin bilimsel tanımı da bu olsa gerek.
Pennycook’un palavra ve yalana yüksek etkililik oranı kazandıranların daha az çözümleyici, daha az zeki, daha dindar ve daha fazla ontolojik kafa karışıklığına sahip olanlar tespiti de Türkiye’deki mevcut durumla birebir örtüşüyor. Pennycook, ‘ontolojik kafa karışıklığı’ dediği şeyi zihinsel (algı) ile fiziksel olanı (olgu) birbiriyle karıştırmak olarak tanımlıyor. Dindarlık ile yalan ve palavralara inanma arasındaki doğrusal orantıyı ise şöyle izah ediyor: “Bilişsel bakımdan meleklere inanmak hayaletlere inanmaktan çok da farklı değil. Paranormale inananların palavradan (yalandan) daha kolay etkilendiğini söylemekte bir sakınca yoksa dini inançlarla ilgili aynı şeyi söylemekte de bir sakınca olmamalı.”
Pennycook’un etkili ve iş görecek yalan ve palavralar konusundaki tespitleri de Erdoğan ve çevresindeki kriminal çetenin izlediği ahlak dışı yöntemlere ışık tutuyor. Mesela, iyi ve etkili bir yalan veya palavra için herkesin diline pelesenk olmuş sözcükleri bol bol kullanmanın ve muğlak konuşmanın iyi bir fikir olduğunu söylüyor. “Eğer bir şeyi doğrudan söylerseniz, fikrinize katılan insanlar söylediğiniz şeyi sevecektir, katılmayanlar ise sevmeyecektir. Ama eğer muğlak bir şey söylerseniz, insanlar ona kendi düşündükleri anlamı katacaktır ve eğer doğru noktaya dokunursanız herkes sevecektir.”
EN ETKİLİ YALANCILAR ERDOĞAN GİBİ MİTOMAN OLANLAR
Katz ve Pennycook’un söylediklerine ek olarak galiba en etkili ve başarılı yalancıların Erdoğan ve kendisine benzettiği çevresindekiler gibi mitomanlar olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Malum olduğu üzere mitomani, kendi söylediği yalana inanma hastalığıdır. Bu tür hastalar hatalarını örtmek için sürekli yalana başvururlar. Bir süre sonra söyledikleri yalanlara kendileri de inanmaya başlarlar. Zaman içinde kendi vicdanlarından uzaklaşmaya başladıkça, gerçek bir varlık elde etmek amacıyla yalan söylemeye devam ederler.
Suçluluk psikolojisiyle hareket ettikleri için suçlarını bastırmaya çalışırlar. Bu hastalar, menfaat elde etmek ya da çevresinin ilgisini çekmek için sıklıkla yalana başvururlar. Mitomanlar için yalan söylemek yaşamlarının bir normali ve rutinidir. Yalanların ortaya çıkması durumunda da herhangi bir suçluluk ve utanma hissetmezler. Bu yüzden mitomanların yalanlarını düzeltme gibi bir amaçları da olmaz. Çünkü bu kişilerde pişmanlık mekanizması işlemez.
Mitomanlar yalan söylediklerinin farkında olur, ama bu yalanlarına önce kendileri inanır ve kapılırlar. Bu yüzden de konuşma ve sunumlarını daha etkili yaparlar. Bu kişilerin yalanlarında süreklilik vardır, ancak tutarlılık yoktur. Kurgular yapsalar bile bolca açıkları bulunmaktadır. Aman ha yanlış bir anlaşılma olmasın! Tüm bu cümleler mitomaninin bilimsel tanımından. Yoksa tipik bir mitoman olan Erdoğan’ın karakter analizi değil…
Peki böylesine kendi yalanlarına bizzat kendilerini inandırmış hasta ruhlu bu yalancılara geniş kitleler neden inanır? Alanının uzmanları şüphesiz ki buna dair de açıklamalar getiriyor. Her şeyden önce, bir yalana inanmanın ne kadar ahlaksızca bir durum olursa olsun bilinçli ve oldukça rasyonel bir tercih olduğu durumların sanıldığından daha sık olduğunu ifade ediyorlar.
YALANLARIN, GERÇEK/DOĞRU OLANLARDAN DAHA GÜZEL OLMA GARANTİSİ
Neticede, ‘gerçek’ ve ‘doğru’ denilen şeyler her zaman güzel olamayabilir ya da her zaman insanların menfaatine, alışkanlıklarına ya da beklentilerine uymayabilir. Bu yüzden insanlar, önemli bir kısmı itibariyle, kendilerine bir bedeli olacak gerçeklerle yüzleşmek yerine apaçık bir yalana ya da palavraya inanmayı tercih ederler. Ahlakiliği bir yana, bir yalana inanmakla menfaat, konfor ve mutluluklarının artacağına inandıklarında, o yalanın üzerine gitmektense bir parçası olmak gibi aslında pragmatik anlamda rasyonel ve mantıklı bir tercihte bulunurlar. Bu tercihi kendilerini aldatma pahasına gerçekleştirmekte herhangi bir beis görmezler.
Raphael Demos, 1960’ta kendini aldatmaya dair yayınladığı bir makalede, yalan söylemenin ‘insanın doğru olmadığına inandığı şeye kendisini kasıtlı olarak ikna etmesi’ anlamına geldiğini söyler. Ama ona göre, kendine yalan söylemekte/kendini aldatmakta bir iç çatışma vardır. Çünkü, kendini aldatan yanlış olduğunu bildiği şeye inanır ve bu yüzden de kendini aldatan aslında ayıplanacak bir durumdadır.
Bu konuya bir örnekle açıklama getirmeye çalışan Amerikalı psikolog Robert S. Siegler ise, karşı konulmaz kanıtlara rağmen oğlunun bir serseri olduğuna inanmadığını söyleyen bir anne, böylece inanmadığını değil, oğlunun nasıl serseri olabileceğini anlayamadığını ifade ediyor olabilir. Yanlış ifade etse bile oğlunun nasıl serseri olabildiğini anlayamayan bir anne ile nasıl olduğunu anlasa da anlamasa da bunun böyle olduğunu kesinlikle bilen bir anne arasında ayırt edilebilir bir fark vardır. Birincisi şaşırmıştır, ama kendini aldatma durumunda değildir, ancak bu gerçeği o kadar acı verici buluyor olabilir ki, kendi kendisine durumun denildiği ve görüldüğü gibi olmadığını göstermeye çalışabilir ve bunda başarıla da olabilir. Suriye’deki kirli ilişkileri, Güneydoğu’daki katliamları ayyuka çıkmış, yüzlerce yalanı yüzüne vurulmuş ve 17/25 Aralık 2013 skandalında gırtlağına kadar yolsuzluk ve rüşvete batmış Erdoğan’a muhafazakâr kesimin bir kısmının yaklaşımı, zorlama bir hüsn-ü zan gösterilerek bu şaşırmış annenin durumuna benzetilebilir.
Siegler devam eder: Annenin kendini aldatması, öyle olmasını çok istediği için oğlunun iyi bir çocuk olduğuna inandığını iddia etmekten de ibaret olabilir. Can alıcı soru ise, annenin oğlunun iyi bir çocuk olduğuna dair kanaatinin doğru olmasını istemekle kalmayıp kendisini buna inanmaya ikna edip etmediğidir. Çünkü Siegler’e göre, ‘hüsnükuruntu’ sadece bir şeyin şöyle ya da böyle olduğuna inandığını söylemek değildir, ya da şöyle ya da böyle olmasını istemek de değildir, bir şeyin şöyle ya da böyle olduğuna inanmaktır. Bu üç farklı ihtimali birbirinden ayırt etmenin pratik hiçbir zorluğu yoktur. Hepimizin bilmeden ya da istemeden inançlarımızın ve tutumlarımızın oluşumunu etkileyici önyargıları vardır. Bir şeyin şöyle ya da böyle olmasını tutkuyla istemek, beraberinde kasıtsız bir şekilde şöyle ya da böyle olduğuna inanmayı getiriyorsa, bunun kendi kendini aldatma olarak adlandırılması bir ölçüde doğru olabilir.
KENDİNİ ALDATMANIN EN BAŞTA GELEN KOŞULU İNANMA MIDIR?
Siegler’e göre, inancın inanma arzusu nedeniyle kasıtlı olarak geliştirildiğini varsaydığımız ölçüde söz konusu durumu kendini aldatmak olarak ayırt ederiz. Gözle görülür bir şekilde serseri bir oğlu olan bir annenin durumunda, ikinci tipten daha kolay kuşkulanırız. Bu durumun özeti şöyle bir şey olabilir: Bir kişi göreceği şeyi sevmeyeceğini çok iyi bildiği için gözlerini görmesi gereken şeyden başka bir tarafa çevirebilir. Daha da ötesi görmesinin dayanılmaz derecede üzücü olduğunu çok iyi bildiği için görülecek hiçbir şey olmadığına da kendisini ikna edebilir. Bu yüzden uzmanlara göre, inanma kendini aldatmanın en başta gelen koşuludur.
Öte yandan, aniden ama tam ve açık bir kesinlikle çocuğunun öldürüldüğünü öğrenen bir annenin durumu da inanılıp güvenilen kişilere dair şok edici gerçekler ya da ortaya çıkan somut yalanlar karşısında geniş bir topluluğun acı veren gerçekleri yadsıyıcı tavrına bir model olarak sunulabilir. Tıpkı acılı bir annenin oğlunun öldüğüne dair sarsıcı haberi özümsemesi zaman alacağı gibi toplum da acı gerçeklerin doğru olduğunu bilir ama buna inanmaz, inanmak istemez. Uzmanlar, genellikler insanların üzüntüden kaçmanın ya da haz ve menfaati azamiye çıkarmanın bir yolu olarak kendini aldatmaya yöneldiğini söylemektedir.
Bugün Türk toplumunun çok önemlice bir kısmı, sonuca varmak için telaş eden, inançlarını ve tutumlarını kanıtlara dikkat ederek değil, önyargıyla, eğilimle ve yarım yamalak düşünerek ya da hiç düşünmeyerek oluşturan bir kişiliğe benzemektedir ki, bu hiç de az rastlanan bir tipoloji değildir.
Geniş kitlelerin delilleriyle defalarca çürütülmüş apaçık yalanlara niçin inandığına dair Eric Fromm’un da önemli saptamaları bulunmaktadır. Fromm, “Bir toplumun üyelerinin kafa yapılarında aldatıcı olan şey, benimsedikleri görüşlerin ‘herkesçe geçerli sayılan’ görüşler olmasıdır,” der. İnsanlar büyük bir saflıkla çoğunluğun belli bazı fikirleri ya da duyguları paylaşmasının o fikrin ve duyguların doğruluğunu kanıtladığına inanır, diyen Fromm, oysa “Hiçbir şey bundan daha yanlış olamaz,” demeyi de ihmal etmez.
ON MİLYONLARCA İNSANIN BİR YANLIŞI PAYLAŞMASI ONU DOĞRU YAPMAZ
Bu saptamasına Fromm şöyle açıklık getirir: Milyonlarca insanın aynı kötülükleri paylaşması o kötülükleri erdeme çevirmez. Birçok yanlışı paylaşması o yanlışları doğru yapmaz. Milyonlarca insanın aynı akıl hastalıklarını paylaşması da o insanları akılca sağlıklı duruma getirmez. Ancak, Fromm bu noktada önemli bir tehlikeye dikkat çekmekten de geri durmaz:
“Belirli bir aşamada sakatlıklar artık toplumun dokusuna o ölçüde işlemiştir ki, rahatsız edici ya da nefret uyandırır şeyler olarak görülmez… Çünkü, içinde yaşadıkları kültür, bu insanların çoğuna hasta gibi görülmeksizin bir sakatlıkla yaşayabilecekleri uygun bir ortam sağlar. Bir bakıma her kültür yarattığı sakatlığın yol açtığı nevroz belirtilerinin açığa çıkmasını önleyen çareleri de yine kendi eliyle hazırlar (Eskiden olsa bu duruma iyi bir örnek olarak Kuzey Kore’yi gösterirdim ama maalesef artık uzağa gitmeye gerek yok, bu durum maalesef mevcut Türkiye’ye cuk oturuyor.) Toplumun dokusuna işleyen sakatlığı yatıştırmak için verilen uyuşturucu (Türkiye özelinde yoğun propaganda ve yaygın yalan) kesildiği anda hastalık bütün belirtileriyle ortaya dökülür.
Fromm, ayrıca şöyle bir riske de dikkat çeker: Toplum hastalık belirtilerinin ortaya dökülmesini önleyici çareler bulabilirse, her şeyin (şeklen) yoluna gireceğine; sebep olduğu sakatlıklar ne denli ağır olursa olsun herhangi bir aksaklık yokmuş gibi varlığını sürdürebileceğine inanır. Oysa tarih, bunun hiç de doğru olmadığını gösterir…
Bakalım sırf menfaatleri ve konforları bozulmasın diye aksine somut delillere rağmen yüzlerce şahsi veya kurumsal yalana, palavraya ve aldatmaya gerçek muamelesi yapan, acı verici gerçeklere ise bile bile yalan muamelesi çekmeyi tercih eden menfaatçi on milyonlarca insanın bu kendini aldatma durumu neticesinde Türkiye’nin akıbeti ne olacak? Bakalım her gün dozu artırılan bu yalan narkozundan on milyonlar ne zaman uyanacak? Hep birlikte bekleyip göreceğiz…
—
Not: Bu yazıda aymavisi.org sitesinde yayınlanan makalelerden yararlanılmıştır.
[Bülent Keneş] 13.1.2018 [TR724]
Bana kalırsa, hassas bir yerinden yakaladığı MHP ile hassas bir yerinden yakalandığı Ergenekoncu/Avrusyacı unsurlarla ittifak içerisinde İslamofaşist bir despotluk inşa eden Erdoğan’ın kurduğu rejimi despotluk, hukuksuzluk ve keyfilik dışında tanımlayan bir başka tespiti de vıcık vıcık bir yalan düzeni olmaklığı teşkil ediyor. Harami despot Erdoğan ve çevresindeki suç şebekesi toplumu radikalleştirme ve kitlelerin endoktrinasyonu amacıyla sadece propaganda için ihtiyaç duyduğundan değil, tercih ettiği için de sistematik ve yaygın yalanlara başvuruyor. Bu açıdan devlet kılığına bürünmüş Erdoğan ve suç çetesinin vazgeçemediği ve vazgeçemeyeceği yalanlarının son derece bilinçli bir tercihin ürünü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
İHTİYAÇTAN MI, MASLAHATTAN MI, YOKSA BİLİNÇLİ TERCİHTEN Mİ?
Peki çoğu itibariyle mumu yatsıya kadar bile yanmayan bu kesif yalanlara on milyonlarca insan neden ve niçin inanmakta ısrar ediyor? İhtiyaçtan mı, maslahattan mı, yoksa ihtiyaç ve maslahatın dayattığı bilinçli tercihlerden dolayı mı?
Peşinen söylemeliyim ki, bana göre, hepsi birden… Geçenlerde bir gazetede aksine pek çok somut delilleri gördükleri halde insanların neden bile bile yalan haberlere inanmayı tercih ettiklerine dair kapsamlı bir haber vardı. Haber için görüşlerine başvurulan bir psikolog aksine net kanıtlar olduğunu bildikleri halde insanların yalanlara inanmayı tercih etmesini dört maddeyle gerekçelendiriyordu.
İlk olarak insanların konformizmine dikkat çeken Dan Katz isimli bu psikolog, kalabalıkların en az enerji ve gayret gerektirecek kolay çözümler peşinde olma eğilimlerine işaret ediyor ve söylenen bir sözün gerçekliğini çok az insanın araştırma zahmetine katlandığını ifade ediyordu. Özellikle söylenen yalan duymak ya da inanmak istenilen bir şeye dairse insanların bu yalanı kolayca alıp gerçekmiş gibi benimseyebileceklerini anlatıyordu. Ve şöyle devam ediyordu: Yalan olduğu bilinen şey şayet insanların daha önceden edindiği yargı, inanç ya da önyargılarını doğruluyorsa, kitleler bunun bir yalan olduğuna bakmaksızın gerçek gibi benimser.
Üçüncü olarak, Katz’a göre, grup aidiyeti (buna grup enaniyeti de diyebiliriz) ya da bir grubun düşünsel parçası olma düşüncesi de insanları apaçık bir yalana gerçek muamelesi çekmeye itebiliyor. Fanatikliğe varan bir grup aidiyeti, kendileri dışındaki tüm grupları düşmanca görmeye yol açabiliyor. Bu durum, diğer gruplardan gelen bilgi ve düşüncelere de düşman muamelesi yapılmasına neden oluyor. Ayrıca, düşman olarak görülen o gruplara karşı edilen her sözün ve iddianın gerçekmiş gibi benimsemesini kolaylaştırıyor.
ERDOĞAN’IN TOPLUMU BÖLÜP KUTUPLAŞTIRMASININ ARDINDAKİ MANTIK
Erdoğan’ın yıllara dayalı olarak toplumu paramparça bölüp, en büyük dilimini kendi yanına çekmek suretiyle kutuplaştırıp ayrıştırmasının; farklı fikir ve düşünceleri birbirine karşıt bu kutupların kendi alanlarına nüfuz edemez hale getirmesinin arkasındaki işlevsel mantık da bu olmalı. Neticede, kitleler fanatik bir grup aidiyeti geliştirmeleri durumunda kendilerine grup dışından sunulan hiçbir gerçek üzerine düşünmeye ihtiyaç duymuyor. Grup dışından gelecek her türlü bilgi ve görüşe karşı gerçekleri geçirmeyen bir zırh misali bir immün/dokunulmazlık sistemi kazanmış oluyorlar.
Dördüncü olarak, insanlar edindikleri görüş, fikir ya da inançlarına erişme ve benimseme süreçlerinde ne kadar fazla zahmet çekmişlerse, ne kadar çok zaman, gayret ve enerji harcamışlarsa somut kanıtlara rağmen o fikir ve inançları konusunda yanıldıklarına kanaat getirmeleri de o kadar güç oluyor. Bu yüzden de yalan olduklarını bile bile kendilerine sunulan yalanlara daha fazla inanma eğilimine giriyorlar.
Psikolog Katz bu durumu izah için basit bir örnek veriyor. Farazi olarak bir insan düşünün ki, her çeşit balık eti yemenin vücut sağlığı için faydalı olduğu inancıyla hayatı boyunca özellikle balık eti yemeye özen göstermiş ve çevresine de hep aynısını salık vermiş olsun. Bu insanımız büyük bir inançla balık yemeye devam ededursun bir gün aniden ciddi bir bilimsel araştırmanın sonuçlarının tüm balıkların aslında zehirli ve dolayısıyla sağlığa zararlı olduğunu kuşkuya mahal bırakmayacak ölçüde ispatladığını varsayalım. Bu durumda yıllarca balık yiyen bu kişimizin söz konusu bilimsel sonuçları anında kabullenmesini beklemek hata olacaktır. Çünkü, o insan öncelikle kendisini kötü hisseder ve hemen o güne kadar bildiğinin, inandığının aksine somut deliller sunan o bilimsel araştırmayı diskalifiye etmeye yönelir. Mesela, bu bilimsel araştırmanın kırmızı et lobisi tarafından manipüle edildiğini savunur ve kendisini rahatlatır.
Kanada’daki Waterloo Üniversitesi’nde psikoloji çalışmalarını sürdüren Gord Pennycook’un yalan ve palavralar üzerine yaptığı araştırmalar da ilginç sonuçlar vermiş. Pennycook, bazı insanların palavrayı hemen fark etmesini sağlayanın ne olduğunu, bazı insanların ise neden palavraya daha az duyarlı olduğuna dair yaptığı araştırmanın sonucunda yalan, palavra ve zırvalıkları kabul etmenin düşük zeka, paranormal olaylara duyulan inanç ve komploya inanma olasılığı gibi kişilik özellikleriyle ilgili olduğunu görüyor.
DAHA DİNDAR OLANLAR YALANLARA NEDEN DAHA ÇOK VE ÇABUK İNANIR?
Vox’da yayınlanan bir söyleşisinde Pennycook, palavranın rastgele sözcüklerin bir araya gelmesinden oluşmadığını, bir açıdan yalanla da arasında fark olduğunu söyler ve “Palavra doğru önemsenmeden oluşturulur. Bilgi vermektense etkilemek için tasarlanır. Yalan ise doğruyu çok önemser, onu altüst eder,” der. Bu tanımdan sonra Erdoğan ve suç çetesinin her gün onlarcasını dile getirdiklerinin hangilerinin apaçık birer yalan, hangilerinin palavra olduğuna karar vermek artık size kalmış…
Pennycook, insanların yalan gibi palavrayı da kolayca kabul eder olmasının altında yatan iki etken olabileceği üzerinde duruyor. Birincisini ‘tepki yanlılığı – response bias’ olarak adlandırıyor. Yani bazı insanların karşılarına çıkan herhangi bir şeye karşı daha açık ve daha az şüpheci olduklarını söylüyor. Bunun biraz saflığa benzediğini ama saflığın daha çok sosyal ortamlarla ilgili olduğunu kaydediyor.
İkinci etkeni ise şüphe uyandıracak bir durum olduğunda beyindeki singülar korteksin ön bölümünün tetiklenmesi, bunun yalan ve palavrayla karşılaşıldığında onu tespit etmeyi sağladığını ifade ediyor. Zamanla bu tetiğin çekilme sıklığının azalabileceğini ve sadece belli tip insanlarda, özellikle analitik düşünceye sahip olanlarda, işlemeye devam edebileceğini söylüyor. Sürekli yalan ve palavranın kitleler üzerinde mankurtlaştırma ve koyunlaştırma etkisinin bilimsel tanımı da bu olsa gerek.
Pennycook’un palavra ve yalana yüksek etkililik oranı kazandıranların daha az çözümleyici, daha az zeki, daha dindar ve daha fazla ontolojik kafa karışıklığına sahip olanlar tespiti de Türkiye’deki mevcut durumla birebir örtüşüyor. Pennycook, ‘ontolojik kafa karışıklığı’ dediği şeyi zihinsel (algı) ile fiziksel olanı (olgu) birbiriyle karıştırmak olarak tanımlıyor. Dindarlık ile yalan ve palavralara inanma arasındaki doğrusal orantıyı ise şöyle izah ediyor: “Bilişsel bakımdan meleklere inanmak hayaletlere inanmaktan çok da farklı değil. Paranormale inananların palavradan (yalandan) daha kolay etkilendiğini söylemekte bir sakınca yoksa dini inançlarla ilgili aynı şeyi söylemekte de bir sakınca olmamalı.”
Pennycook’un etkili ve iş görecek yalan ve palavralar konusundaki tespitleri de Erdoğan ve çevresindeki kriminal çetenin izlediği ahlak dışı yöntemlere ışık tutuyor. Mesela, iyi ve etkili bir yalan veya palavra için herkesin diline pelesenk olmuş sözcükleri bol bol kullanmanın ve muğlak konuşmanın iyi bir fikir olduğunu söylüyor. “Eğer bir şeyi doğrudan söylerseniz, fikrinize katılan insanlar söylediğiniz şeyi sevecektir, katılmayanlar ise sevmeyecektir. Ama eğer muğlak bir şey söylerseniz, insanlar ona kendi düşündükleri anlamı katacaktır ve eğer doğru noktaya dokunursanız herkes sevecektir.”
EN ETKİLİ YALANCILAR ERDOĞAN GİBİ MİTOMAN OLANLAR
Katz ve Pennycook’un söylediklerine ek olarak galiba en etkili ve başarılı yalancıların Erdoğan ve kendisine benzettiği çevresindekiler gibi mitomanlar olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Malum olduğu üzere mitomani, kendi söylediği yalana inanma hastalığıdır. Bu tür hastalar hatalarını örtmek için sürekli yalana başvururlar. Bir süre sonra söyledikleri yalanlara kendileri de inanmaya başlarlar. Zaman içinde kendi vicdanlarından uzaklaşmaya başladıkça, gerçek bir varlık elde etmek amacıyla yalan söylemeye devam ederler.
Suçluluk psikolojisiyle hareket ettikleri için suçlarını bastırmaya çalışırlar. Bu hastalar, menfaat elde etmek ya da çevresinin ilgisini çekmek için sıklıkla yalana başvururlar. Mitomanlar için yalan söylemek yaşamlarının bir normali ve rutinidir. Yalanların ortaya çıkması durumunda da herhangi bir suçluluk ve utanma hissetmezler. Bu yüzden mitomanların yalanlarını düzeltme gibi bir amaçları da olmaz. Çünkü bu kişilerde pişmanlık mekanizması işlemez.
Mitomanlar yalan söylediklerinin farkında olur, ama bu yalanlarına önce kendileri inanır ve kapılırlar. Bu yüzden de konuşma ve sunumlarını daha etkili yaparlar. Bu kişilerin yalanlarında süreklilik vardır, ancak tutarlılık yoktur. Kurgular yapsalar bile bolca açıkları bulunmaktadır. Aman ha yanlış bir anlaşılma olmasın! Tüm bu cümleler mitomaninin bilimsel tanımından. Yoksa tipik bir mitoman olan Erdoğan’ın karakter analizi değil…
Peki böylesine kendi yalanlarına bizzat kendilerini inandırmış hasta ruhlu bu yalancılara geniş kitleler neden inanır? Alanının uzmanları şüphesiz ki buna dair de açıklamalar getiriyor. Her şeyden önce, bir yalana inanmanın ne kadar ahlaksızca bir durum olursa olsun bilinçli ve oldukça rasyonel bir tercih olduğu durumların sanıldığından daha sık olduğunu ifade ediyorlar.
YALANLARIN, GERÇEK/DOĞRU OLANLARDAN DAHA GÜZEL OLMA GARANTİSİ
Neticede, ‘gerçek’ ve ‘doğru’ denilen şeyler her zaman güzel olamayabilir ya da her zaman insanların menfaatine, alışkanlıklarına ya da beklentilerine uymayabilir. Bu yüzden insanlar, önemli bir kısmı itibariyle, kendilerine bir bedeli olacak gerçeklerle yüzleşmek yerine apaçık bir yalana ya da palavraya inanmayı tercih ederler. Ahlakiliği bir yana, bir yalana inanmakla menfaat, konfor ve mutluluklarının artacağına inandıklarında, o yalanın üzerine gitmektense bir parçası olmak gibi aslında pragmatik anlamda rasyonel ve mantıklı bir tercihte bulunurlar. Bu tercihi kendilerini aldatma pahasına gerçekleştirmekte herhangi bir beis görmezler.
Raphael Demos, 1960’ta kendini aldatmaya dair yayınladığı bir makalede, yalan söylemenin ‘insanın doğru olmadığına inandığı şeye kendisini kasıtlı olarak ikna etmesi’ anlamına geldiğini söyler. Ama ona göre, kendine yalan söylemekte/kendini aldatmakta bir iç çatışma vardır. Çünkü, kendini aldatan yanlış olduğunu bildiği şeye inanır ve bu yüzden de kendini aldatan aslında ayıplanacak bir durumdadır.
Bu konuya bir örnekle açıklama getirmeye çalışan Amerikalı psikolog Robert S. Siegler ise, karşı konulmaz kanıtlara rağmen oğlunun bir serseri olduğuna inanmadığını söyleyen bir anne, böylece inanmadığını değil, oğlunun nasıl serseri olabileceğini anlayamadığını ifade ediyor olabilir. Yanlış ifade etse bile oğlunun nasıl serseri olabildiğini anlayamayan bir anne ile nasıl olduğunu anlasa da anlamasa da bunun böyle olduğunu kesinlikle bilen bir anne arasında ayırt edilebilir bir fark vardır. Birincisi şaşırmıştır, ama kendini aldatma durumunda değildir, ancak bu gerçeği o kadar acı verici buluyor olabilir ki, kendi kendisine durumun denildiği ve görüldüğü gibi olmadığını göstermeye çalışabilir ve bunda başarıla da olabilir. Suriye’deki kirli ilişkileri, Güneydoğu’daki katliamları ayyuka çıkmış, yüzlerce yalanı yüzüne vurulmuş ve 17/25 Aralık 2013 skandalında gırtlağına kadar yolsuzluk ve rüşvete batmış Erdoğan’a muhafazakâr kesimin bir kısmının yaklaşımı, zorlama bir hüsn-ü zan gösterilerek bu şaşırmış annenin durumuna benzetilebilir.
Siegler devam eder: Annenin kendini aldatması, öyle olmasını çok istediği için oğlunun iyi bir çocuk olduğuna inandığını iddia etmekten de ibaret olabilir. Can alıcı soru ise, annenin oğlunun iyi bir çocuk olduğuna dair kanaatinin doğru olmasını istemekle kalmayıp kendisini buna inanmaya ikna edip etmediğidir. Çünkü Siegler’e göre, ‘hüsnükuruntu’ sadece bir şeyin şöyle ya da böyle olduğuna inandığını söylemek değildir, ya da şöyle ya da böyle olmasını istemek de değildir, bir şeyin şöyle ya da böyle olduğuna inanmaktır. Bu üç farklı ihtimali birbirinden ayırt etmenin pratik hiçbir zorluğu yoktur. Hepimizin bilmeden ya da istemeden inançlarımızın ve tutumlarımızın oluşumunu etkileyici önyargıları vardır. Bir şeyin şöyle ya da böyle olmasını tutkuyla istemek, beraberinde kasıtsız bir şekilde şöyle ya da böyle olduğuna inanmayı getiriyorsa, bunun kendi kendini aldatma olarak adlandırılması bir ölçüde doğru olabilir.
KENDİNİ ALDATMANIN EN BAŞTA GELEN KOŞULU İNANMA MIDIR?
Siegler’e göre, inancın inanma arzusu nedeniyle kasıtlı olarak geliştirildiğini varsaydığımız ölçüde söz konusu durumu kendini aldatmak olarak ayırt ederiz. Gözle görülür bir şekilde serseri bir oğlu olan bir annenin durumunda, ikinci tipten daha kolay kuşkulanırız. Bu durumun özeti şöyle bir şey olabilir: Bir kişi göreceği şeyi sevmeyeceğini çok iyi bildiği için gözlerini görmesi gereken şeyden başka bir tarafa çevirebilir. Daha da ötesi görmesinin dayanılmaz derecede üzücü olduğunu çok iyi bildiği için görülecek hiçbir şey olmadığına da kendisini ikna edebilir. Bu yüzden uzmanlara göre, inanma kendini aldatmanın en başta gelen koşuludur.
Öte yandan, aniden ama tam ve açık bir kesinlikle çocuğunun öldürüldüğünü öğrenen bir annenin durumu da inanılıp güvenilen kişilere dair şok edici gerçekler ya da ortaya çıkan somut yalanlar karşısında geniş bir topluluğun acı veren gerçekleri yadsıyıcı tavrına bir model olarak sunulabilir. Tıpkı acılı bir annenin oğlunun öldüğüne dair sarsıcı haberi özümsemesi zaman alacağı gibi toplum da acı gerçeklerin doğru olduğunu bilir ama buna inanmaz, inanmak istemez. Uzmanlar, genellikler insanların üzüntüden kaçmanın ya da haz ve menfaati azamiye çıkarmanın bir yolu olarak kendini aldatmaya yöneldiğini söylemektedir.
Bugün Türk toplumunun çok önemlice bir kısmı, sonuca varmak için telaş eden, inançlarını ve tutumlarını kanıtlara dikkat ederek değil, önyargıyla, eğilimle ve yarım yamalak düşünerek ya da hiç düşünmeyerek oluşturan bir kişiliğe benzemektedir ki, bu hiç de az rastlanan bir tipoloji değildir.
Geniş kitlelerin delilleriyle defalarca çürütülmüş apaçık yalanlara niçin inandığına dair Eric Fromm’un da önemli saptamaları bulunmaktadır. Fromm, “Bir toplumun üyelerinin kafa yapılarında aldatıcı olan şey, benimsedikleri görüşlerin ‘herkesçe geçerli sayılan’ görüşler olmasıdır,” der. İnsanlar büyük bir saflıkla çoğunluğun belli bazı fikirleri ya da duyguları paylaşmasının o fikrin ve duyguların doğruluğunu kanıtladığına inanır, diyen Fromm, oysa “Hiçbir şey bundan daha yanlış olamaz,” demeyi de ihmal etmez.
ON MİLYONLARCA İNSANIN BİR YANLIŞI PAYLAŞMASI ONU DOĞRU YAPMAZ
Bu saptamasına Fromm şöyle açıklık getirir: Milyonlarca insanın aynı kötülükleri paylaşması o kötülükleri erdeme çevirmez. Birçok yanlışı paylaşması o yanlışları doğru yapmaz. Milyonlarca insanın aynı akıl hastalıklarını paylaşması da o insanları akılca sağlıklı duruma getirmez. Ancak, Fromm bu noktada önemli bir tehlikeye dikkat çekmekten de geri durmaz:
“Belirli bir aşamada sakatlıklar artık toplumun dokusuna o ölçüde işlemiştir ki, rahatsız edici ya da nefret uyandırır şeyler olarak görülmez… Çünkü, içinde yaşadıkları kültür, bu insanların çoğuna hasta gibi görülmeksizin bir sakatlıkla yaşayabilecekleri uygun bir ortam sağlar. Bir bakıma her kültür yarattığı sakatlığın yol açtığı nevroz belirtilerinin açığa çıkmasını önleyen çareleri de yine kendi eliyle hazırlar (Eskiden olsa bu duruma iyi bir örnek olarak Kuzey Kore’yi gösterirdim ama maalesef artık uzağa gitmeye gerek yok, bu durum maalesef mevcut Türkiye’ye cuk oturuyor.) Toplumun dokusuna işleyen sakatlığı yatıştırmak için verilen uyuşturucu (Türkiye özelinde yoğun propaganda ve yaygın yalan) kesildiği anda hastalık bütün belirtileriyle ortaya dökülür.
Fromm, ayrıca şöyle bir riske de dikkat çeker: Toplum hastalık belirtilerinin ortaya dökülmesini önleyici çareler bulabilirse, her şeyin (şeklen) yoluna gireceğine; sebep olduğu sakatlıklar ne denli ağır olursa olsun herhangi bir aksaklık yokmuş gibi varlığını sürdürebileceğine inanır. Oysa tarih, bunun hiç de doğru olmadığını gösterir…
Bakalım sırf menfaatleri ve konforları bozulmasın diye aksine somut delillere rağmen yüzlerce şahsi veya kurumsal yalana, palavraya ve aldatmaya gerçek muamelesi yapan, acı verici gerçeklere ise bile bile yalan muamelesi çekmeyi tercih eden menfaatçi on milyonlarca insanın bu kendini aldatma durumu neticesinde Türkiye’nin akıbeti ne olacak? Bakalım her gün dozu artırılan bu yalan narkozundan on milyonlar ne zaman uyanacak? Hep birlikte bekleyip göreceğiz…
—
Not: Bu yazıda aymavisi.org sitesinde yayınlanan makalelerden yararlanılmıştır.
[Bülent Keneş] 13.1.2018 [TR724]
Saray’ın zavallı cariyeleri [Levent Kenez]
Şahin Alpay 74 yaşında, 500 günden fazla tutuklu, bir sonraki duruşması Nisan ayında. Mahkeme cezaevinde kalıp kalamayacağı ile ilgili Adli Tıp raporu hazırlanmasına karar verdi, ancak rapor hazırlanmıyor. Kronik birçok rahatsızlığı olduğunu yazdığı mektuplardan biliyoruz. 3 kez müebbetle yargılandığı yetmiyor gibi 15 yıl ilave ceza istiyor savcı. Bu kadar ağır ceza istedikleri biri ile ilgili iddianamedeki tek delil yazılarının başlıkları. Yazılarında herhangi bir suç olmadığı için mahkemelerde somut bir savunma yapamıyor, hayatı boyunca darbelere karşı çıktığını, özgürlükleri savunduğunu anlatıyor. 28 Şubat sürecinde dindarların uğradığı baskılara en çok itiraz etmiş kişilerin başında geliyor.
Hiçbir suçu olmadığı, sadece düşüncelerini yazdığı için uğradığı bu haksızlıkla ilgili olarak İslamcıların bırakın en ufak vefa göstermesini AYM kararından sonra serbest kalacağını duyunca öfkeden kudurdular. Kudurmada bayrağı kimseye bırakmayanlar da tahmin edersiniz iktidarın gazetecileri. Ömürleri Erdoğan’ın varlığı kadar olduğu için, Erdoğan’a biat ve itaat ettikleri sürece bir anlamları olduklarını bildikleri için her zaman en azgın kitle bunlar oluyor.
Bu azgın kitlenin arasında da ayrı bir yarış var. Böyle durumlarda en çok dişini gösteren en çok hırlayan gazeteci kim diye herhalde yoklama var. Bu yoklamada özellikle genç başörtülü olanları çirkinleştikçe çirkinleşiyor ve birinciliği kimseye bırakmıyor. Yılların getirdiği mağduriyet bir makuliyete dönüşmek yerine yılların getirdiği eziklik eski efendisine benzeme ile sonuçlanmış. Aslında hepsi yıllarca eleştirdikleri ‘Çağdaş Yaşam’ tiplemesinin bir benzeri olmuş. Bir de bunların vicdan, edebiyat, şiir kasan ağır ablaları var. Bunlar da imtihandan geçemedi. Zavallı korkaklıkları ve kalıbının insanı olamamalarının acısını Gazze, Filistin, Kudüs güzellemeleri ile kapatamayacaklar.
Ne istiyorsunuz? Yazılarının içeriğinin bile iddianameye konmadığı 74 yaşında ve çok fazla ömrü kalmadığına inanan ve bir daha mahkemeye çıktığında neredeyse iki yıla yakın hapiste olacak bir insanın orada ölmesini mi istiyorsunuz? Allah korusun bu gerçekleşse, ne geçecek elinize? Neyi başarmış olacaksınız?
İnsanın nefretinin bile bir anlamı olur ya. Bir değeri olur. Darbe ile uzaktan yakından bir ilgisi olmayan, yaşlı, en zor günlerinizde en büyük riskler alarak sizi savunmuş bir insanın serbest kalmasına üzüldüysen bile -ki bu bile insan olmadığınızı gösterir- aman sakın salmayın diye böğürmezsin ya! Eline telefonu alıp bir şey yazmaktan imtina edersin. ‘Aman ya hadi neyse 500 gündür içerdeymiş zaten’ der geçersin.
MERHAMET EDİLESİNİZ DİYE…
Geçen gün görmüşsünüzdür hayatını kaybeden zavallı Berk Görmez’in babasının mezarlıkta bile kelepçesini çıkarmadılar. Yahu adamın dünyası başına yıkılmış bırak son kez evladı ile vedalaşsın. Ellerinde kelepçe, başında da 3-4 jandarma. O acılı babanın dünya umurunda mı o an?
Twitter’da ve Facebook’ta gündem olan bu zulümleri herkes görmüyor olabilir ama bu diktatörün katipleri çok iyi biliyor. Ne kadar yakından takip ettiklerini zaten söylüyorlar.
Bu kadar kötülük, bu kadar insanlıktan uzak şeyler bir hak davanın bir parçası olabilir mi? Bu zulmün yapılmasına sebep olanların ülkeye herhangi bir huzur getirmesi mümkün mü? Bunların dini bir buyruğu yerine getirdiğini düşünmek mümkün mü? Bunları bir anlamı olduğu için yazmıyorum. Yarın öbür gün bu kadar zulmü görmüş olmalarına rağmen bir milim tavırlarını değiştirmemiş oldukları için her türlü hakareti ve ayıplanmayı hakkedeceklerini kayda geçirmek için anlatıyorum. İçlerinde bir sürü tanıdığım var. Hallerine üzülüyorum.
Cemaat’e nefretiniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Bu satırlar sizden merhamet dilenmek için değil. Bizim sizinle hesabımız Allah’a havale, O’na emanet. Kader nasıl hüküm verecek Allah hepimize ömür versin birlikte görelim. Bunlar sizin için, merhamet edilesiniz diye.
NOT: Başlıktaki cariye, hizmetçi manasında kullanılmıştır. Cariyelerin önemli kısmı hizmetçidir. Tarihi televizyon dizilerinden öğrendikleri için akıllarının başka yere gideceğini bildiğim için not düşüyorum. Bu arada size bir spoiler vereyim. Abdülhamit’i tahttan indiriyorlar sonunda.
[Levent Kenez] 13.1.2018 [TR724]
Hiçbir suçu olmadığı, sadece düşüncelerini yazdığı için uğradığı bu haksızlıkla ilgili olarak İslamcıların bırakın en ufak vefa göstermesini AYM kararından sonra serbest kalacağını duyunca öfkeden kudurdular. Kudurmada bayrağı kimseye bırakmayanlar da tahmin edersiniz iktidarın gazetecileri. Ömürleri Erdoğan’ın varlığı kadar olduğu için, Erdoğan’a biat ve itaat ettikleri sürece bir anlamları olduklarını bildikleri için her zaman en azgın kitle bunlar oluyor.
Bu azgın kitlenin arasında da ayrı bir yarış var. Böyle durumlarda en çok dişini gösteren en çok hırlayan gazeteci kim diye herhalde yoklama var. Bu yoklamada özellikle genç başörtülü olanları çirkinleştikçe çirkinleşiyor ve birinciliği kimseye bırakmıyor. Yılların getirdiği mağduriyet bir makuliyete dönüşmek yerine yılların getirdiği eziklik eski efendisine benzeme ile sonuçlanmış. Aslında hepsi yıllarca eleştirdikleri ‘Çağdaş Yaşam’ tiplemesinin bir benzeri olmuş. Bir de bunların vicdan, edebiyat, şiir kasan ağır ablaları var. Bunlar da imtihandan geçemedi. Zavallı korkaklıkları ve kalıbının insanı olamamalarının acısını Gazze, Filistin, Kudüs güzellemeleri ile kapatamayacaklar.
Ne istiyorsunuz? Yazılarının içeriğinin bile iddianameye konmadığı 74 yaşında ve çok fazla ömrü kalmadığına inanan ve bir daha mahkemeye çıktığında neredeyse iki yıla yakın hapiste olacak bir insanın orada ölmesini mi istiyorsunuz? Allah korusun bu gerçekleşse, ne geçecek elinize? Neyi başarmış olacaksınız?
İnsanın nefretinin bile bir anlamı olur ya. Bir değeri olur. Darbe ile uzaktan yakından bir ilgisi olmayan, yaşlı, en zor günlerinizde en büyük riskler alarak sizi savunmuş bir insanın serbest kalmasına üzüldüysen bile -ki bu bile insan olmadığınızı gösterir- aman sakın salmayın diye böğürmezsin ya! Eline telefonu alıp bir şey yazmaktan imtina edersin. ‘Aman ya hadi neyse 500 gündür içerdeymiş zaten’ der geçersin.
MERHAMET EDİLESİNİZ DİYE…
Geçen gün görmüşsünüzdür hayatını kaybeden zavallı Berk Görmez’in babasının mezarlıkta bile kelepçesini çıkarmadılar. Yahu adamın dünyası başına yıkılmış bırak son kez evladı ile vedalaşsın. Ellerinde kelepçe, başında da 3-4 jandarma. O acılı babanın dünya umurunda mı o an?
Twitter’da ve Facebook’ta gündem olan bu zulümleri herkes görmüyor olabilir ama bu diktatörün katipleri çok iyi biliyor. Ne kadar yakından takip ettiklerini zaten söylüyorlar.
Bu kadar kötülük, bu kadar insanlıktan uzak şeyler bir hak davanın bir parçası olabilir mi? Bu zulmün yapılmasına sebep olanların ülkeye herhangi bir huzur getirmesi mümkün mü? Bunların dini bir buyruğu yerine getirdiğini düşünmek mümkün mü? Bunları bir anlamı olduğu için yazmıyorum. Yarın öbür gün bu kadar zulmü görmüş olmalarına rağmen bir milim tavırlarını değiştirmemiş oldukları için her türlü hakareti ve ayıplanmayı hakkedeceklerini kayda geçirmek için anlatıyorum. İçlerinde bir sürü tanıdığım var. Hallerine üzülüyorum.
Cemaat’e nefretiniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Bu satırlar sizden merhamet dilenmek için değil. Bizim sizinle hesabımız Allah’a havale, O’na emanet. Kader nasıl hüküm verecek Allah hepimize ömür versin birlikte görelim. Bunlar sizin için, merhamet edilesiniz diye.
NOT: Başlıktaki cariye, hizmetçi manasında kullanılmıştır. Cariyelerin önemli kısmı hizmetçidir. Tarihi televizyon dizilerinden öğrendikleri için akıllarının başka yere gideceğini bildiğim için not düşüyorum. Bu arada size bir spoiler vereyim. Abdülhamit’i tahttan indiriyorlar sonunda.
[Levent Kenez] 13.1.2018 [TR724]
Dünyanın en pahalı kalecisi olmanın hakkını verdi [Hasan Cücük]
Birkaç yıl önce çok az kişi Ederson adını biliyordu. Manchester City’nin teknik direktörü Pep Guardiola, sadece 14 ay üst düzey bir takımda forma giymiş genç bir kaleciyi, üstelik rekor bir ücretle kadrosuna katarken kafalarda bol miktarda soru işareti vardı. Ancak aradan geçen sürede Ederson, ödenen ücretin hakkını verip kalitesini herkese gösterdi.
İngiltere Premier Lig’de geçen transfer sezonunda en fazla para harcayan Manchester kulübünden United’ın patronu Jose Mourinho, defans ve forvete yaptığı pahalı takviyelerle konuşulurken, rakibi City’nin hocası Guardiola, dünyanın en pahalı kalecisini transfer ederek herkesi şaşırtmıştı. Üstelik 40 milyon Euro’ya bonservisi alınan bu isim, pek tanınmış bir kaleci de değildi. Henüz milli formayı bile giymemişti. Ancak Guardiola’nın kafasındaki oyun sistemini kurmak için, Bayern’den öğrencisi Manuel Neuer ayarında birine ihtiyacı vardı. Barcelona’dan bildiği Şilili Claudio Bravo’yu bir önceki sezon transfer etmiş fakat hayal kırıklığı yaşamıştı. Ederson ise, Guardiola’nın tam aradığı kaleciydi. Peki, kimdi bu Ederson?
PORTEKİZ’E GELDİ, İNAT ETTİ
23 yaşındaki Brezilyalı Ederson’un Avrupa yolculuğu henüz 16 yaşında başladı. Sao Paolo’da oynarken yeteneklerini keşfeden menajer Jorge Mendes, onu Benfica’ya götürmüştü. Ancak 2009’da gelip 2 sene kaldığı Benfica’da kaleye geçme şansı bulamadı. Portekiz kulübü sonunda sözleşmesini fesh ederek serbest bıraktı. Brezilya’ya dönmek istemeyen Ederson, Portekiz’in 3. Lig kulüplerinden Ribeirao ile anlaştı. Burada oynadığı ilk sezonunda Liga NOS (1. Lig) ekiplerinden Rio Ave’nin dikkatini çekerek oraya transfer oldu.
BENFİCA’YA DÖNÜŞ
2012’de Rio Aves’in kadrosuna katılan Ederson maalesef burada da kadroda yer bulmakta zorlanacaktı. Ancak takımın as kalecisi, vatandaşı Cassio’nun yardımlarıyla her geçen gün kendini geliştirme fırsatı buldu. 2014-15 sezonunda 18 maçta forma giyip sadece 17 gol yiyen Ederson, dikkatleri üzerine çekti. Özellikle sahalarında oynayıp 2-1 mağlup ettikleri Benfica maçında kurtarışlarıyla maça damgasını vurdu. Yıllar evvel kendisine güvenmeyen Benfica’ya ders vermişti. Brezilya U23 takımına çağrılınca bu kez Benfica 500 bin Euro bedel ödeyerek tekrar takıma kazandırdı. Ancak Rio Ave’nin sözleşmeye koydurduğu bir madde önemliydi: Eğer Ederson başka takıma giderse, bonservis bedelinin yüzde 50’sini alacaklardı.
JULİO CESAR SAKATLANINCA
İkinci Benfica macerası da yedek kulübesinde başladı. Kalede vatandaşı, tecrübeli kaleci Julio Cesar vardı. Yıllardır beklediği şans, Mart 2016’da Cesar’ın sakatlanmasıyla yüzüne gülecekti. Bayern Münih’e karşı oynadıkları Şampiyonlar Ligi maçında gösterdiği performansla o dönem Alman kulübünü çalıştıran Pep Guardiola’nın dikkatini çekmeyi başarmıştı. Bayern Münih iki maç sonunda Benfica’yı 3-2’lik skorla elemişti ancak Ederson, kalede büyük bir farkı önlemişti. Benfica’da 58 maçta kaleyi koruyan Ederson, tam 32 maçta hiç gol yememeyi başararak, yıldızını parlattı.
40 MİLYON EURO’YA ACIMADI
Guardiola 2016’da Manchester City’nin başına geçerken, kafasındaki oyun modeline uygun kaleci olduğunu düşündüğü için Barcelona’dan tanıdığı Claudio Bravo’yu transfer etmeye karar vermişti. Ancak Bravo, ilk 9 maçta kalesine yönelen 24 gol girişiminin 16’sını engellemeyi başaramayınca Guardiola’nın gözünden düştü. Kaleyi yedek kaleci Willy Cabalerno teslim aldı ancak İspanyol Hoca bu arada arayışlara girmişti. Sezon bitip de transfer mevsimi başlayınca Ederson’a 40 milyon Euro ödemeyi göze alacaktı. Böylece futbol tarihinin en pahalı kalecisi unvanını elde eden Ederson, sadece 14 aylık performansla, bu payeye çıkmış oldu. Ancak City’de neler yapacağı merak konusuydu.
NEUER AYARINDA
Guardiola, oyun sisteminde Ederson’a ihtiyaç duymuştu. Ayaklarına son derece hâkim bir kaleciydi. Futbola ilk başladığında defansta görev yapan Ederson böylece ayaklarını mükemmel kullanmayı öğrenmişti. Hızı ve refleksleri mükemmeldi. Defansın arkasına atılan toplarda hızlıca kalesini terk ederek rakip forvetlerin fırsatçılığına şans tanımıyordu. Oyunu iyi okuyor, 50-60 metreye adrese teslim paslar atabiliyordu. Guardiola, Neuer ayarında bir kaleci bulmanın mutluluğunu yaşıyordu.
NAMAĞLUP OLMASINDA PAYI BÜYÜK
Manchester City, bu sezon yalnızca kaleci ve defans oyuncularıyla takımını takviye ederek makine gibi işleyen bir takım oluşturdu. En yakın rakibi United’a 15 puan fark atarak, kalitesini gösterdi. Bu başarıda büyük pay sahibi olanlardan biri de Ederson. City’nin oynadığı 22 lig maçının 11’inde gol yememeyi başardı. Ligdeki namağlup liderlik, büyük oranda Ederson’un dikkatli oyununa bağlı. Aralık ayında oynanan Crystal Palace maçında, 92. dakikada penaltıyı kurtararak City’nin ilk mağlubiyetini almasını engellemişti.
BREZİLYA’YLA DÜNYA KUPASI
Ederson’un oyunu, Brezilya milli takım patronu Tite’nin de dikkatini çekti ve Rusya 2018 yolunda Şili ile oynanan eleme maçında kale ona emanet edildi. 24 yaşında dünyanın en pahalı kalecisi olan Ederson, aynı yıl içinde hem City ile şampiyonluk ve Şampiyonlar Ligi kupası, hem de Brezilya ile Dünya Kupası kazanmak istiyor. Kim bilir, belki de başarır bunu…
[Hasan Cücük] 13.1.2018 [TR724]
İngiltere Premier Lig’de geçen transfer sezonunda en fazla para harcayan Manchester kulübünden United’ın patronu Jose Mourinho, defans ve forvete yaptığı pahalı takviyelerle konuşulurken, rakibi City’nin hocası Guardiola, dünyanın en pahalı kalecisini transfer ederek herkesi şaşırtmıştı. Üstelik 40 milyon Euro’ya bonservisi alınan bu isim, pek tanınmış bir kaleci de değildi. Henüz milli formayı bile giymemişti. Ancak Guardiola’nın kafasındaki oyun sistemini kurmak için, Bayern’den öğrencisi Manuel Neuer ayarında birine ihtiyacı vardı. Barcelona’dan bildiği Şilili Claudio Bravo’yu bir önceki sezon transfer etmiş fakat hayal kırıklığı yaşamıştı. Ederson ise, Guardiola’nın tam aradığı kaleciydi. Peki, kimdi bu Ederson?
PORTEKİZ’E GELDİ, İNAT ETTİ
23 yaşındaki Brezilyalı Ederson’un Avrupa yolculuğu henüz 16 yaşında başladı. Sao Paolo’da oynarken yeteneklerini keşfeden menajer Jorge Mendes, onu Benfica’ya götürmüştü. Ancak 2009’da gelip 2 sene kaldığı Benfica’da kaleye geçme şansı bulamadı. Portekiz kulübü sonunda sözleşmesini fesh ederek serbest bıraktı. Brezilya’ya dönmek istemeyen Ederson, Portekiz’in 3. Lig kulüplerinden Ribeirao ile anlaştı. Burada oynadığı ilk sezonunda Liga NOS (1. Lig) ekiplerinden Rio Ave’nin dikkatini çekerek oraya transfer oldu.
BENFİCA’YA DÖNÜŞ
2012’de Rio Aves’in kadrosuna katılan Ederson maalesef burada da kadroda yer bulmakta zorlanacaktı. Ancak takımın as kalecisi, vatandaşı Cassio’nun yardımlarıyla her geçen gün kendini geliştirme fırsatı buldu. 2014-15 sezonunda 18 maçta forma giyip sadece 17 gol yiyen Ederson, dikkatleri üzerine çekti. Özellikle sahalarında oynayıp 2-1 mağlup ettikleri Benfica maçında kurtarışlarıyla maça damgasını vurdu. Yıllar evvel kendisine güvenmeyen Benfica’ya ders vermişti. Brezilya U23 takımına çağrılınca bu kez Benfica 500 bin Euro bedel ödeyerek tekrar takıma kazandırdı. Ancak Rio Ave’nin sözleşmeye koydurduğu bir madde önemliydi: Eğer Ederson başka takıma giderse, bonservis bedelinin yüzde 50’sini alacaklardı.
JULİO CESAR SAKATLANINCA
İkinci Benfica macerası da yedek kulübesinde başladı. Kalede vatandaşı, tecrübeli kaleci Julio Cesar vardı. Yıllardır beklediği şans, Mart 2016’da Cesar’ın sakatlanmasıyla yüzüne gülecekti. Bayern Münih’e karşı oynadıkları Şampiyonlar Ligi maçında gösterdiği performansla o dönem Alman kulübünü çalıştıran Pep Guardiola’nın dikkatini çekmeyi başarmıştı. Bayern Münih iki maç sonunda Benfica’yı 3-2’lik skorla elemişti ancak Ederson, kalede büyük bir farkı önlemişti. Benfica’da 58 maçta kaleyi koruyan Ederson, tam 32 maçta hiç gol yememeyi başararak, yıldızını parlattı.
40 MİLYON EURO’YA ACIMADI
Guardiola 2016’da Manchester City’nin başına geçerken, kafasındaki oyun modeline uygun kaleci olduğunu düşündüğü için Barcelona’dan tanıdığı Claudio Bravo’yu transfer etmeye karar vermişti. Ancak Bravo, ilk 9 maçta kalesine yönelen 24 gol girişiminin 16’sını engellemeyi başaramayınca Guardiola’nın gözünden düştü. Kaleyi yedek kaleci Willy Cabalerno teslim aldı ancak İspanyol Hoca bu arada arayışlara girmişti. Sezon bitip de transfer mevsimi başlayınca Ederson’a 40 milyon Euro ödemeyi göze alacaktı. Böylece futbol tarihinin en pahalı kalecisi unvanını elde eden Ederson, sadece 14 aylık performansla, bu payeye çıkmış oldu. Ancak City’de neler yapacağı merak konusuydu.
NEUER AYARINDA
Guardiola, oyun sisteminde Ederson’a ihtiyaç duymuştu. Ayaklarına son derece hâkim bir kaleciydi. Futbola ilk başladığında defansta görev yapan Ederson böylece ayaklarını mükemmel kullanmayı öğrenmişti. Hızı ve refleksleri mükemmeldi. Defansın arkasına atılan toplarda hızlıca kalesini terk ederek rakip forvetlerin fırsatçılığına şans tanımıyordu. Oyunu iyi okuyor, 50-60 metreye adrese teslim paslar atabiliyordu. Guardiola, Neuer ayarında bir kaleci bulmanın mutluluğunu yaşıyordu.
NAMAĞLUP OLMASINDA PAYI BÜYÜK
Manchester City, bu sezon yalnızca kaleci ve defans oyuncularıyla takımını takviye ederek makine gibi işleyen bir takım oluşturdu. En yakın rakibi United’a 15 puan fark atarak, kalitesini gösterdi. Bu başarıda büyük pay sahibi olanlardan biri de Ederson. City’nin oynadığı 22 lig maçının 11’inde gol yememeyi başardı. Ligdeki namağlup liderlik, büyük oranda Ederson’un dikkatli oyununa bağlı. Aralık ayında oynanan Crystal Palace maçında, 92. dakikada penaltıyı kurtararak City’nin ilk mağlubiyetini almasını engellemişti.
BREZİLYA’YLA DÜNYA KUPASI
Ederson’un oyunu, Brezilya milli takım patronu Tite’nin de dikkatini çekti ve Rusya 2018 yolunda Şili ile oynanan eleme maçında kale ona emanet edildi. 24 yaşında dünyanın en pahalı kalecisi olan Ederson, aynı yıl içinde hem City ile şampiyonluk ve Şampiyonlar Ligi kupası, hem de Brezilya ile Dünya Kupası kazanmak istiyor. Kim bilir, belki de başarır bunu…
[Hasan Cücük] 13.1.2018 [TR724]
Anayasa Mahkemesi, masumiyet kazandı mı? [Aziz Kâmil Can]
Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu 11 Ocak 2018 tarihinde toplanarak, gazeteci yazarlar Mehmet Altan ve Şahin Alpay tarafından yapılan bireysel başvuruyu nihayet karara bağladı.
Nihayet diyorum, çünkü geç gelen adalet, adalet değildir. Başvurucular açısından karar sonucuna sevinilse dahi, yüzlerce gazetecinin başvurularına duyarsız kalan AYM, mevcut bu iki başvuruyu da aylar sonra gündemine aldı.
İlerlemiş yaşı ve birçok hastalıkla mücadele eden, özgür fikirleri ile tanınan gazeteci Şahin Alpay 8 Eylül 2016 tarihinde ve demokrat kişiliği ile tanınan Mehmet Altan ise 8 Kasım 2016 tarihinde AYM’ye bireysel başvuruda bulunmuşlardı.
Fakat AYM ne yaptı? Her yönü ile hukuksuz olan ve adeta esir olarak tutulduklarını bildiği bu kişilerin başvurularını ve daha birçok dosyayı aylarca hasıraltı edip incelemedi ve hukuksuzluk karşısında beklemeyi tercih etti.
Oysa herkes biliyor ki, AYM, AİHM uygulamasına paralel olarak bazı dosyaları öncelikle ele almaktadır. Daha önceki AYM Başkanı Haşim Kılıç da bunu konuşmalarında dile getirmişti. Örneğin AYM’nin, sınır dışı edilme, yaşam hakkı ve işkence yasağını ilgilendiren başvuruların yanında tutukluluk ve tedbir talepli kimi dosyaları da öncelikli olarak incelediği ilgili yetkililerince açıklanmıştı.
Peki, nasıl oluyordu da bu başvurular aylarca bekletiliyor. Acaba AYM bağımsız mı değil? Ya da bağımsızdır da tarafsız mı değil? Evet, ortaya konulan uygulamalarıyla AYM’nin hem bağımsız hem de tarafsız olmadığı artık bütün kamuoyunca kabul edilir hale gelmiştir. AYM üyelerinin yürütmeye bağlı olmadıkları ya da ideolojilerinden soyutlanabildikleri söylenebilir mi?
Bugün ülkede hukuksuzluk alıp başını gidiyorsa en az siyasiler kadar AYM de müsebbiptir. Fikir ve inançlarından dolayı esir edilen insanların feryatlarına kayıtsız kalan AYM tarih önünde mahkûm olmuştur. Bugünün tarihini yazacak yarının nesli AYM’yi hiç de hayırla yâd etmeyecek ve hukuki mevta olarak ilan edecektir.
AYM’nin, anılan gazetecilerin kişi hürriyeti ve güvenliği ile ifade ve basın özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine ilişkin karar vermesi, kendisine bir masumiyet kazandırır mı? Yüzlerce aynı mahiyetteki gazeteci ve binlerce benzer suç kapsamındaki mağduriyet başvurularını düşündüğümde, aylar sonra ele aldığı dosyalardan seçmeler yaparak anayasaya uygun karar vermesi, AYM’ye masumiyet kazandırmayacaktır.
AYM, DARBECİLİK SUÇLAMASINA NE DEDİ?
Şahin Alpay veya Mehmet Altan hangi eylemi ile darbeye iştirak etmişti ya da ne yapmıştı ki silahlı terör örgüt üyesi olmuş ve aylarca tutuklu kalmışlardı?
AYM, başvurucuların yargılamalarına ve tutuklu kalmalarına neden olan o “vahim” eylemleri şu şekilde tespit etmişti:
“Başvurucu Mehmet Altan’ın tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen somut yazı ve konuşmalarının Star gazetesinde 2010 yılında yayımlanan ‘Balyoz’un Anlamı’ başlıklı köşe yazısı, darbe teşebbüsünden bir gün önce Can Erzincan TV’de yayımlanan programdaki konuşması ve kendi internet sitesinde 20/7/2016 tarihinde yayımlanan “Türbülans” başlıklı yazısı olduğu anlaşılmaktadır.
Başvurucu Şahin Alpay’ın tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen yazıların ‘Din Savaşıymış’, ‘Erdoğan ile Batı Arasında’, ‘Evet Suçta Cezada Şahsidir’, ‘Bu Millet Bidon Kafalı Değildir’, ‘Çıkar Yol Erdoğan’sız Hükûmet’ ve ‘Cumhurbaşkanı Seyirci Kalamaz’ başlıklı yazılar olduğu anlaşılmaktadır.”
AYM ilk olarak, bu gazetecilerin yazılarını yazarken örgütün amaçları doğrultusunda hareket ettiğine ilişkin kanaat oluşmasını sağlayacak nitelikteki olguların varlığının soruşturma makamlarınca gösterilemediğini, bu itibarla suç işlendiklerine dair kuvvetli belirtinin yeterince ortaya konulamadığını, böylece kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini tespit etmiştir.
İkinci olarak da, hukukilik şartını sağlamayan tutuklama nedeniyle, ifade ve basın özgürlüğü hakkının da ihlal edildiğini belirlemiştir.
Basın açıklaması kısmında AYM ayrıca şu tespiti yapmaktadır: “Öte yandan suça konu yazıların yayımlandığı ve konuşmaların yapıldığı dönemde kamuoyunun bir kesiminin dile getirdiğine benzer görüşleri başvurucunun yazılarında ve konuşmalarında ifade etmesi nedeniyle hakkında tutuklama tedbirine başvurularak ifade ve basın özgürlüklerine müdahale edilmesinin hangi ‘zorlayıcı toplumsal ihtiyaç’tan kaynaklandığı ve demokratik toplum düzeninde neden gerekli olduğu somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır.”
Peki, diğer gazeteciler veya aynı suç kapsamında yargılanan binlerce sivil ve kamu görevlisinin durumu bu tespitlerden farklı mı? Hayır. Tüm bu kişiler ifade ve inançları nedeniyle tutulmaktadırlar. Oysa inanç ve ifade özgürlüğü anayasanın koruması altında değil midir?
AYNI GÜN, AYM’NİN VERDİĞİ KARAR
Örneğin AYM aynı gün, yine aynı suçtan yargılanan kendi mahkemesinin eski üyesi olan Alparslan Altan ile ilgili başvuruyu da reddetti. Tıpkı diğer benzer binlerce dosya gibi.
Başvurucu 16 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanmış ve aylarca da hücrede bırakılmıştı. Diğer taraftan Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 4 Ağustos 2016 tarihinde başvurucunun meslekten çıkarılmasına karar vermişti. Başvurucu, 7 Eylül 2016 tarihinde AYM’ye başvurmuştu.
AYM, Alparslan Altan’ın “tutuklamanın hukuki olmadığı” biçimindeki iddiasını açıkça dayanaktan yoksun bulup reddederek, daha önce vermiş olduğu binlerce hukuksuz kararına bir yenisini daha eklemiş oluyordu.
Peki red gerekçesi neydi? AYM, kararın özetini verdiği basın açıklamasında bazı gerekçelere yer vermiştir. Bu gerekçelere bakıldığında aslında Alparslan Altan’ın durumunun Mehmet Altan ve Şahin Alpay ile aynı olduğu hatta hâkimlik güvencesi nedeniyle daha da korunaklı olduğu anlaşılmaktadır.
AYM’nin iki farklı kararı incelendiğinde red kararının ne kadar keyfi olduğu açıkça görülmektedir.
Örneğin kamuoyunda hukukiliği tartışılan ByLock’un başvurucu tarafından kullanılmadığını AYM kabul ediyor. Ama şunu diyor: tutuklama “…diğer kişiler arasında ‘ByLock’ üzerinden yapılan haberleşmenin içeriğine… dayanılmıştır.”
Yani AYM, başka kişilerin kendi aralarındaki ByLock görüşmelerinde Alparslan Altan’ın ismini kullanmış olmalarını tutuklama nedeni olarak yeterli ve hukuki görmektedir.
Oysa AYM aynı gün, Mehmet Altan ile ilgili kararında da; “Son olarak somut olayın koşulları ve başvurucu hakkında kullanılan ifadelerin içeriği dikkate alındığında Cumhuriyet savcısının esas hakkında mütalaasında suç işlendiğine dair delil olarak kabul edilen ‘Bylock’ üzerinden başvurucu dışındaki kişiler arasında yapılan yazışmaların tek başına suç şüphesini gösterir kuvvetli bir belirti olarak değerlendirilmesi mümkün görülmemiştir.” demektedir.
Bu nasıl bir keyfilik! Başkalarının ByLock görüşmelerinde Mehmet Altan’ın isminden bahsetmeleri, “suç şüphesini gösterir kuvvetli bir belirti olarak değerlendirilmez” iken, Alpaslan Altan’ın isminin geçmesi tutuklama nedeni olarak yeterli görülebiliyor.
Yine bir Altan için “Tanık anlatımında ise başvurucunun somut bir eylemine dair bilgiye yer verilmemiştir.” denilerek, ihlal gerekçesi oluşturulurken, diğer Altan (A) için ise tanıkların somut bir eylem ortaya koymadan “cemaatten olabilir” şeklindeki soyut beyanları başvurunun reddi sebebi olarak kabul edilebilmiştir.
Bir Altan için yukarıda “Öte yandan…” ile başlayan paragrafta ayrıntısı verilen sosyal yaşam ve görüşlerden dolayı kişinin tutuklanamayacağı tespit edilirken, diğer Altan (A) için “başvurucunun sosyal ilişkilerinden örgüt mensubu olduğu kanaatine ulaştığı” yönündeki savcılığın soyut iddiası tutuklamanın hukukiliğine neden gösterilmiştir.
AİHM de aslında hâkimlerin kararlarından dolayı yargılanmalarını ifade özgürlüğü kapsamında incelemektedir (bkz. Adana eski savcısı Sacit Kayasu kararı vb). Bu nedenle gazetecilerle hâkim ve savcıların pozisyonları aynıdır. Yani Alparslan Altan somut olarak bir kararından dolayı suçlanıyorsa bu onun ifade özgürlüğü ile ilgili olup, hak ihlali noktasında Mehmet Altan ve Şahin Alpay’dan farklı bir durumda değildir. Kaldı ki, Alparslan Altan, somut bir kararından değil sosyal ilişkilerinden dolayı yargılanmakta, hücreye atılmakta ve AYM’ce başvurusu da reddedilmektedir. Tepki oluşmasın ve AİHM, Türkiye’de AYM vardır demesi için de, AYM; arada bir de Can Dündar, Mehmet Altan, Şahin Alpay gibi bazı ünlü kişiler lehine ihlal kararı vermektedir. Yani bir taş ve birkaç kuş misali…
AYM, bu şekliyle toplum nezdinde saygınlığını yitirirken, diğer yandan mahkemeler nezdinde de bir değer ifade etmeyecek hale gelmiştir.
TAHLİYE TALEPLERİNİN REDDİ HUKUKİ Mİ?
Nitekim, Şahin Alpay ve Mehmet Altan ile ilgili tutuklamanın ihlali yönünden karar verdiği halde bu kişilerin avukatlarının AYM kararını da ekte sunmak suretiyle yaptıkları başvurulara rağmen İstanbul 13 ve 26. Ağır Ceza Mahkemelerince tahliye istemleri reddedildi.
Mahkemeler, sanıklara ilişkin gerekçeli kararın kendilerine tebliğ edilmemesi ve tahliyeleri yönünden tedbir mahiyetinde bir kararın da verilmemiş olmasını gerekçe gösterdiler.
Adalet sistemi bir kere bozuldu mu herkes kendi hukukunu uygular. Doğaldır ki. Bunun sonucunda devletin çöküşü daha da hızlanır.
Oysa kanunlar çok net. Hatta AYM Balyoz kararı döneminde de, karar açıklanır açıklanmaz, başvuran başvurmayan tüm sanıklar derhal serbest bırakılmışlardı ki doğru olan da buydu. Fakat bu kez böyle olmadı.
Ağır Ceza Mahkemeleri (AğCM) AY’nın 153. maddesi uyarınca kararın Resmi Gazete’de yayınlanması gerektiğini belirtmişlerdir ki, bu madde Meclis tarafından çıkartılan kanunların incelemesi ve iptali ile ilgili olup, bireysel başvuruları ilgilendiren bir düzenleme değildir. AğCM’ler burada yanılgıya düşmüşlerdir.
İkinci olarak AğCM’ler, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesi Kanununun 50/2. maddesindeki “…dosya ilgili mahkemeye gönderilir” gerekçesine dayanmış ve dosyanın kendilerine gelmediğini söylemişlerdir. Oysa bu özür, Ayet’te bulunan “…namaza yaklaşmayın” şeklindeki kısmı bahane ederek namaz kılmayanların özrüne benziyor. İşine gelmeyen kişi bu kısma bakıp namaz kılmazken öncesindeki “içkili iken” kısmına bakmaya gerek görmüyor.
50/2. maddenin ilk cümlesi şöyledir: “Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir.”
Bu düzenleme, kesinleşmiş ve hak ihlali tespit edilmiş, ancak yeniden yargılama yapılarak ihlalin giderilebileceği dosyalara ilişkin bir düzenlemedir. Ancak, başvurucuların dosyaları halen AğCM’lerdedir. AYM, sadece bir tedbir (tutuklama) ile ilgili ihlal tespiti yapmış ve ihlalin giderilmesini istemektedir.
AğCM’ler, üçüncü olarak 50/3. maddeye da dayanarak kararın ilgililere tebliğ edilmesi gerektiğini söylüyorlar.
AYM, gerekçeli kararını yazıp aynı gün sitede ilan etmiştir. Sanık avukatları kararı temin edip mahkemelere sunmuşlardır. 6216 sayılı Yasada tebliğ şekilleri açıkça belirtilmemiş ise de CMK’da, tebliğ için birçok yol öngörülmüş, buna faks, mesaj, telefon ile bildirim de dahil.
6216 sayılı Kanun’un 49/(7). fıkrasında “Bireysel başvuruların incelenmesinde, bu Kanun ve İçtüzükte hüküm bulunmayan hâllerde ilgili usul kanunlarının bireysel başvurunun niteliğine uygun hükümleri uygulanır.” denilerek, şayet bu kanunda hüküm yoksa diğer usul kanunlardaki hükümlerin uygulanabileceği ifade ediliyor. Buna göre tebliğin yapılmış olduğu kabul edilmelidir.
Bir an için kabul edilmese dahi, mahkemelere düşen red değil, AYM ile irtibata geçerek orijinal kararın fakslanmasını istemek ve buna göre de tahliye kararı vermekti.
Yasalar bağlamında tahliye için AğCM’lerin takdir hakları bulunmamaktadır. Peki bu durumda AğCM’lerin eylemleri nasıl değerlendirilebilir? AİHM, kimi kararlarında 4 saat ya da daha az bir süre keyfi olarak alıkonulan kişilere ilişkin olarak “özgürlüklerinden yoksun bırakıldıklarına ve hak ihlalinin gerçekleştiğine” hükmetmiştir.
Buna göre, yasaların açık hükümlerine rağmen sanıkları tahliye etmeyen AğCM heyetleri “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma” ve “görevi kötüye kullanma” suçlarını işlemişlerdir. Bu aşamadan sonra tahliye etmeleri bu suçların oluşumunu ortadan kaldırmaz. Sanıkların bu konuda şikâyet hakları doğmuştur.
[Aziz Kâmil Can] 13.1.2018 [TR724]
Nihayet diyorum, çünkü geç gelen adalet, adalet değildir. Başvurucular açısından karar sonucuna sevinilse dahi, yüzlerce gazetecinin başvurularına duyarsız kalan AYM, mevcut bu iki başvuruyu da aylar sonra gündemine aldı.
İlerlemiş yaşı ve birçok hastalıkla mücadele eden, özgür fikirleri ile tanınan gazeteci Şahin Alpay 8 Eylül 2016 tarihinde ve demokrat kişiliği ile tanınan Mehmet Altan ise 8 Kasım 2016 tarihinde AYM’ye bireysel başvuruda bulunmuşlardı.
Fakat AYM ne yaptı? Her yönü ile hukuksuz olan ve adeta esir olarak tutulduklarını bildiği bu kişilerin başvurularını ve daha birçok dosyayı aylarca hasıraltı edip incelemedi ve hukuksuzluk karşısında beklemeyi tercih etti.
Oysa herkes biliyor ki, AYM, AİHM uygulamasına paralel olarak bazı dosyaları öncelikle ele almaktadır. Daha önceki AYM Başkanı Haşim Kılıç da bunu konuşmalarında dile getirmişti. Örneğin AYM’nin, sınır dışı edilme, yaşam hakkı ve işkence yasağını ilgilendiren başvuruların yanında tutukluluk ve tedbir talepli kimi dosyaları da öncelikli olarak incelediği ilgili yetkililerince açıklanmıştı.
Peki, nasıl oluyordu da bu başvurular aylarca bekletiliyor. Acaba AYM bağımsız mı değil? Ya da bağımsızdır da tarafsız mı değil? Evet, ortaya konulan uygulamalarıyla AYM’nin hem bağımsız hem de tarafsız olmadığı artık bütün kamuoyunca kabul edilir hale gelmiştir. AYM üyelerinin yürütmeye bağlı olmadıkları ya da ideolojilerinden soyutlanabildikleri söylenebilir mi?
Bugün ülkede hukuksuzluk alıp başını gidiyorsa en az siyasiler kadar AYM de müsebbiptir. Fikir ve inançlarından dolayı esir edilen insanların feryatlarına kayıtsız kalan AYM tarih önünde mahkûm olmuştur. Bugünün tarihini yazacak yarının nesli AYM’yi hiç de hayırla yâd etmeyecek ve hukuki mevta olarak ilan edecektir.
AYM’nin, anılan gazetecilerin kişi hürriyeti ve güvenliği ile ifade ve basın özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine ilişkin karar vermesi, kendisine bir masumiyet kazandırır mı? Yüzlerce aynı mahiyetteki gazeteci ve binlerce benzer suç kapsamındaki mağduriyet başvurularını düşündüğümde, aylar sonra ele aldığı dosyalardan seçmeler yaparak anayasaya uygun karar vermesi, AYM’ye masumiyet kazandırmayacaktır.
AYM, DARBECİLİK SUÇLAMASINA NE DEDİ?
Şahin Alpay veya Mehmet Altan hangi eylemi ile darbeye iştirak etmişti ya da ne yapmıştı ki silahlı terör örgüt üyesi olmuş ve aylarca tutuklu kalmışlardı?
AYM, başvurucuların yargılamalarına ve tutuklu kalmalarına neden olan o “vahim” eylemleri şu şekilde tespit etmişti:
“Başvurucu Mehmet Altan’ın tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen somut yazı ve konuşmalarının Star gazetesinde 2010 yılında yayımlanan ‘Balyoz’un Anlamı’ başlıklı köşe yazısı, darbe teşebbüsünden bir gün önce Can Erzincan TV’de yayımlanan programdaki konuşması ve kendi internet sitesinde 20/7/2016 tarihinde yayımlanan “Türbülans” başlıklı yazısı olduğu anlaşılmaktadır.
Başvurucu Şahin Alpay’ın tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen yazıların ‘Din Savaşıymış’, ‘Erdoğan ile Batı Arasında’, ‘Evet Suçta Cezada Şahsidir’, ‘Bu Millet Bidon Kafalı Değildir’, ‘Çıkar Yol Erdoğan’sız Hükûmet’ ve ‘Cumhurbaşkanı Seyirci Kalamaz’ başlıklı yazılar olduğu anlaşılmaktadır.”
AYM ilk olarak, bu gazetecilerin yazılarını yazarken örgütün amaçları doğrultusunda hareket ettiğine ilişkin kanaat oluşmasını sağlayacak nitelikteki olguların varlığının soruşturma makamlarınca gösterilemediğini, bu itibarla suç işlendiklerine dair kuvvetli belirtinin yeterince ortaya konulamadığını, böylece kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini tespit etmiştir.
İkinci olarak da, hukukilik şartını sağlamayan tutuklama nedeniyle, ifade ve basın özgürlüğü hakkının da ihlal edildiğini belirlemiştir.
Basın açıklaması kısmında AYM ayrıca şu tespiti yapmaktadır: “Öte yandan suça konu yazıların yayımlandığı ve konuşmaların yapıldığı dönemde kamuoyunun bir kesiminin dile getirdiğine benzer görüşleri başvurucunun yazılarında ve konuşmalarında ifade etmesi nedeniyle hakkında tutuklama tedbirine başvurularak ifade ve basın özgürlüklerine müdahale edilmesinin hangi ‘zorlayıcı toplumsal ihtiyaç’tan kaynaklandığı ve demokratik toplum düzeninde neden gerekli olduğu somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır.”
Peki, diğer gazeteciler veya aynı suç kapsamında yargılanan binlerce sivil ve kamu görevlisinin durumu bu tespitlerden farklı mı? Hayır. Tüm bu kişiler ifade ve inançları nedeniyle tutulmaktadırlar. Oysa inanç ve ifade özgürlüğü anayasanın koruması altında değil midir?
AYNI GÜN, AYM’NİN VERDİĞİ KARAR
Örneğin AYM aynı gün, yine aynı suçtan yargılanan kendi mahkemesinin eski üyesi olan Alparslan Altan ile ilgili başvuruyu da reddetti. Tıpkı diğer benzer binlerce dosya gibi.
Başvurucu 16 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanmış ve aylarca da hücrede bırakılmıştı. Diğer taraftan Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 4 Ağustos 2016 tarihinde başvurucunun meslekten çıkarılmasına karar vermişti. Başvurucu, 7 Eylül 2016 tarihinde AYM’ye başvurmuştu.
AYM, Alparslan Altan’ın “tutuklamanın hukuki olmadığı” biçimindeki iddiasını açıkça dayanaktan yoksun bulup reddederek, daha önce vermiş olduğu binlerce hukuksuz kararına bir yenisini daha eklemiş oluyordu.
Peki red gerekçesi neydi? AYM, kararın özetini verdiği basın açıklamasında bazı gerekçelere yer vermiştir. Bu gerekçelere bakıldığında aslında Alparslan Altan’ın durumunun Mehmet Altan ve Şahin Alpay ile aynı olduğu hatta hâkimlik güvencesi nedeniyle daha da korunaklı olduğu anlaşılmaktadır.
AYM’nin iki farklı kararı incelendiğinde red kararının ne kadar keyfi olduğu açıkça görülmektedir.
Örneğin kamuoyunda hukukiliği tartışılan ByLock’un başvurucu tarafından kullanılmadığını AYM kabul ediyor. Ama şunu diyor: tutuklama “…diğer kişiler arasında ‘ByLock’ üzerinden yapılan haberleşmenin içeriğine… dayanılmıştır.”
Yani AYM, başka kişilerin kendi aralarındaki ByLock görüşmelerinde Alparslan Altan’ın ismini kullanmış olmalarını tutuklama nedeni olarak yeterli ve hukuki görmektedir.
Oysa AYM aynı gün, Mehmet Altan ile ilgili kararında da; “Son olarak somut olayın koşulları ve başvurucu hakkında kullanılan ifadelerin içeriği dikkate alındığında Cumhuriyet savcısının esas hakkında mütalaasında suç işlendiğine dair delil olarak kabul edilen ‘Bylock’ üzerinden başvurucu dışındaki kişiler arasında yapılan yazışmaların tek başına suç şüphesini gösterir kuvvetli bir belirti olarak değerlendirilmesi mümkün görülmemiştir.” demektedir.
Bu nasıl bir keyfilik! Başkalarının ByLock görüşmelerinde Mehmet Altan’ın isminden bahsetmeleri, “suç şüphesini gösterir kuvvetli bir belirti olarak değerlendirilmez” iken, Alpaslan Altan’ın isminin geçmesi tutuklama nedeni olarak yeterli görülebiliyor.
Yine bir Altan için “Tanık anlatımında ise başvurucunun somut bir eylemine dair bilgiye yer verilmemiştir.” denilerek, ihlal gerekçesi oluşturulurken, diğer Altan (A) için ise tanıkların somut bir eylem ortaya koymadan “cemaatten olabilir” şeklindeki soyut beyanları başvurunun reddi sebebi olarak kabul edilebilmiştir.
Bir Altan için yukarıda “Öte yandan…” ile başlayan paragrafta ayrıntısı verilen sosyal yaşam ve görüşlerden dolayı kişinin tutuklanamayacağı tespit edilirken, diğer Altan (A) için “başvurucunun sosyal ilişkilerinden örgüt mensubu olduğu kanaatine ulaştığı” yönündeki savcılığın soyut iddiası tutuklamanın hukukiliğine neden gösterilmiştir.
AİHM de aslında hâkimlerin kararlarından dolayı yargılanmalarını ifade özgürlüğü kapsamında incelemektedir (bkz. Adana eski savcısı Sacit Kayasu kararı vb). Bu nedenle gazetecilerle hâkim ve savcıların pozisyonları aynıdır. Yani Alparslan Altan somut olarak bir kararından dolayı suçlanıyorsa bu onun ifade özgürlüğü ile ilgili olup, hak ihlali noktasında Mehmet Altan ve Şahin Alpay’dan farklı bir durumda değildir. Kaldı ki, Alparslan Altan, somut bir kararından değil sosyal ilişkilerinden dolayı yargılanmakta, hücreye atılmakta ve AYM’ce başvurusu da reddedilmektedir. Tepki oluşmasın ve AİHM, Türkiye’de AYM vardır demesi için de, AYM; arada bir de Can Dündar, Mehmet Altan, Şahin Alpay gibi bazı ünlü kişiler lehine ihlal kararı vermektedir. Yani bir taş ve birkaç kuş misali…
AYM, bu şekliyle toplum nezdinde saygınlığını yitirirken, diğer yandan mahkemeler nezdinde de bir değer ifade etmeyecek hale gelmiştir.
TAHLİYE TALEPLERİNİN REDDİ HUKUKİ Mİ?
Nitekim, Şahin Alpay ve Mehmet Altan ile ilgili tutuklamanın ihlali yönünden karar verdiği halde bu kişilerin avukatlarının AYM kararını da ekte sunmak suretiyle yaptıkları başvurulara rağmen İstanbul 13 ve 26. Ağır Ceza Mahkemelerince tahliye istemleri reddedildi.
Mahkemeler, sanıklara ilişkin gerekçeli kararın kendilerine tebliğ edilmemesi ve tahliyeleri yönünden tedbir mahiyetinde bir kararın da verilmemiş olmasını gerekçe gösterdiler.
Adalet sistemi bir kere bozuldu mu herkes kendi hukukunu uygular. Doğaldır ki. Bunun sonucunda devletin çöküşü daha da hızlanır.
Oysa kanunlar çok net. Hatta AYM Balyoz kararı döneminde de, karar açıklanır açıklanmaz, başvuran başvurmayan tüm sanıklar derhal serbest bırakılmışlardı ki doğru olan da buydu. Fakat bu kez böyle olmadı.
Ağır Ceza Mahkemeleri (AğCM) AY’nın 153. maddesi uyarınca kararın Resmi Gazete’de yayınlanması gerektiğini belirtmişlerdir ki, bu madde Meclis tarafından çıkartılan kanunların incelemesi ve iptali ile ilgili olup, bireysel başvuruları ilgilendiren bir düzenleme değildir. AğCM’ler burada yanılgıya düşmüşlerdir.
İkinci olarak AğCM’ler, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesi Kanununun 50/2. maddesindeki “…dosya ilgili mahkemeye gönderilir” gerekçesine dayanmış ve dosyanın kendilerine gelmediğini söylemişlerdir. Oysa bu özür, Ayet’te bulunan “…namaza yaklaşmayın” şeklindeki kısmı bahane ederek namaz kılmayanların özrüne benziyor. İşine gelmeyen kişi bu kısma bakıp namaz kılmazken öncesindeki “içkili iken” kısmına bakmaya gerek görmüyor.
50/2. maddenin ilk cümlesi şöyledir: “Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir.”
Bu düzenleme, kesinleşmiş ve hak ihlali tespit edilmiş, ancak yeniden yargılama yapılarak ihlalin giderilebileceği dosyalara ilişkin bir düzenlemedir. Ancak, başvurucuların dosyaları halen AğCM’lerdedir. AYM, sadece bir tedbir (tutuklama) ile ilgili ihlal tespiti yapmış ve ihlalin giderilmesini istemektedir.
AğCM’ler, üçüncü olarak 50/3. maddeye da dayanarak kararın ilgililere tebliğ edilmesi gerektiğini söylüyorlar.
AYM, gerekçeli kararını yazıp aynı gün sitede ilan etmiştir. Sanık avukatları kararı temin edip mahkemelere sunmuşlardır. 6216 sayılı Yasada tebliğ şekilleri açıkça belirtilmemiş ise de CMK’da, tebliğ için birçok yol öngörülmüş, buna faks, mesaj, telefon ile bildirim de dahil.
6216 sayılı Kanun’un 49/(7). fıkrasında “Bireysel başvuruların incelenmesinde, bu Kanun ve İçtüzükte hüküm bulunmayan hâllerde ilgili usul kanunlarının bireysel başvurunun niteliğine uygun hükümleri uygulanır.” denilerek, şayet bu kanunda hüküm yoksa diğer usul kanunlardaki hükümlerin uygulanabileceği ifade ediliyor. Buna göre tebliğin yapılmış olduğu kabul edilmelidir.
Bir an için kabul edilmese dahi, mahkemelere düşen red değil, AYM ile irtibata geçerek orijinal kararın fakslanmasını istemek ve buna göre de tahliye kararı vermekti.
Yasalar bağlamında tahliye için AğCM’lerin takdir hakları bulunmamaktadır. Peki bu durumda AğCM’lerin eylemleri nasıl değerlendirilebilir? AİHM, kimi kararlarında 4 saat ya da daha az bir süre keyfi olarak alıkonulan kişilere ilişkin olarak “özgürlüklerinden yoksun bırakıldıklarına ve hak ihlalinin gerçekleştiğine” hükmetmiştir.
Buna göre, yasaların açık hükümlerine rağmen sanıkları tahliye etmeyen AğCM heyetleri “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma” ve “görevi kötüye kullanma” suçlarını işlemişlerdir. Bu aşamadan sonra tahliye etmeleri bu suçların oluşumunu ortadan kaldırmaz. Sanıkların bu konuda şikâyet hakları doğmuştur.
[Aziz Kâmil Can] 13.1.2018 [TR724]
Reis’iyle çay toplayan yüksek (!) yargının acınası halleri [Erman Yalaz]
Malum, tutuklu gazeteciler Mehmet Altan ve Şahin Alpay ile geçen Temmuz ayında tahliye olan Turhan Günay’ın bireysel başvurularını değerlendiren Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu, hak ihlali olduğuna karar verdi. Karar çoğu 1.5 yıldır tutuklu gazeteciler açısından gerçekten umut verici. Gelin görün ki, akşam tahliye kararı uygulanacak, Alpay ve Altan sevdiklerine kavuşacak derken umutlar yine yarı yolda kaldı. İstanbul’daki iki ağır ceza mahkemesi (13. ve 26. Ağır Ceza Mahkemeleri) karar Resmi Gazete’de yayımlanmadığı ve gerekçeli karar kendilerine tebliğ edilmediği bahanesiyle tahliye kararını uygulamadı. Düpedüz Anayasa ihlali. Evrensel hukuk, mer’i kanunlar, ceza hukuku ve insan hakları açısından bile söz söylemeye hacet yok.
AYM, üç gazetecinin hak ihlali başvurusuyla halen tutuklu olan AYM üyesi Alparslan Altan’ın başvuru dosyalarını gündeme aldığını 6 Ocak’ta duyurdu. 11 Ocak’ta görüşüp kararını aldı. Yerel mahkemeler adeta rest çekip kararı uygulamıyor iki gündür. AYM, üç kararla ilgili Twitter’dan açıklama yaptı.
“Anayasa Mahkemesi, Mehmet Hasan Altan/Şahin Alpay/Turhan Günay başvurusunda başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirine ilişkin karar vermiştir. Kararın basın duyurusu ve tam metnine Mahkemenin internet sitesinden ulaşılabilir” dedi. Yine tık yok. Yerel mahkemeler Resmi Gazete’yi mi bekliyor? Tabi ki değil. Dertleri başka.
Üç gazetecinin avukatları başta olmak üzere bütün hukukçular, kararın tutuklu gazeteciler için emsal olduğunda hem fikir. Gelin görün ki, yerel mahkemeler, hukukun dışındaki mekanizmalardan sinyal alamadıklarından olsa gerek hala tahliye işlemlerini gerçekleştirmiyor. Direniyor. Kimden ve nereden aldıkları belli bu cesareti. Tabi ki Saray’dan, tabi ki Erdoğan’dan.
İLK CESARETİ ZERRİN GÜNGÖR VERMİŞTİ
Siz, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay başkanları ve üyeleri olarak Rize’de çay toplamaya, Balıkesir’de zeytinyağı hasadına gittiğinizde diğer mahkeme başkanları, sulh ceza hakimleri, yargıçlar, savcılar armut mu topladı sandınız! Onlar da kendilerine ulaklarının getirdiği mesajlarla on binlerin gözaltı ve tutuklama kararlarını aldılar. Daha ilk günlerde yargıyı esir aldığında; Sulh Ceza Hakimlikleri oluşturulurken, ‘bir projemiz var’ dedi Erdoğan. Ses çıkartmadınız. Danıştay kuruluş yıl dönümü törenlerinde (2014) düğmesi olmayan cübbeyi iliklemeyi başaran Zerrin Güngör verdi ilk cesareti.
En komiği çay toplama partisiydi elbette. İsmail Rüştü Cirit, Zerrin Güngör, Recai Akyel… Hakkını yemeyelim, o zaman davet aldığı halde AYM Başkanı Zühtü Arslan Rize’deki yüksek yargıya ayar seremonisinde fotoğrafa girmedi. Eski Sayıştay Başkanı Recai Akyel ise o çay toplama görüntülerinin ödülünü bir müddet sonra aldı; Erdoğan tarafından AYM üyesi olarak atandı. Gazetecilerin özgürlük kararına karşı kullanılan 6 oydan biri onundur muhtemelen. Ne de olsa kendini atayan belli…
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, “Ankara’ya 20 yıldır deniz getiremedin diyorsunuz ama ben boğaz getiriyorum” diye parti ve belediye proje toplantısı yaparken elleri çatlatırcasına alkışlayanlar sırasında, protokol adı altında yine bu yüksek yargıçlar oturdu. Şimdilik ayrıntılarını bilemediğimiz villa-konut, arazi tahsislerini bu yüksek makam sahiplerinin emekliliklerine yakın ya da sonrasında duyar okuruz.
UNUTULMAZ FOTOĞRAF
26 Mart 2015 tarihli o içler acısı fotoğraf unutulur mu? Yüksek Yargının Erdoğan’a boyun eğip, selamladığı, Yargıtay kapısından uğurlamaya çıktığı manzara kimlere cesaret vermedi ki? Malum, Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bir kişinin başvurusu üzerine sözde F… üyeliği konusunda verdiği “örgüte yalnızca sempati duymak veya örgütün amaçlarını, değerlerini, ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak gibi fiillerin örgüt üyeliği için yeterli olmayacağı” yönündeki karara ‘tanımıyorum, bizi bu aşamada etkilemez bu karar’ diye rest çekti bir başsavcı. Sonra Yargıtay’a rest çeken bu Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman’ın Pınarhisar’da Erdoğan’ın cezaevi günlerinde de savcısı(!) olduğunu öğrendik.
Herkes Erdoğan muhtarları niye Saray’da toplayıp duruyor derken, Yüksek Yargı mensupları koşa koşa 1 Eylül 2016’da Adli Yıl Açılışı gerçekleştirdi.
Başka fotoğrafa ne hacet. ‘Rüzgar eken, yel biçer’ demiş atalarımız. Erdoğan’a boyun eğip, cübbesine düğme takan, çay toplayıp, zeytin hasadı yapanlar, Saray’ın doğrudan talimatlandırdığı mahkeme başkanlarına, savcılara hangi hukuktan bahsedecekler! Dün çay topladınız, bugün yel biçersiniz. Bu proje mahkemelerin sulh ceza hakimlerine de, seçilmiş mahkeme başkanlarına ve ulakla talimatlandırılmış savcılara sözünüz de hukukunuz da geçmez.
[Erman Yalaz] 13.1.2018 [TR724]
AYM, üç gazetecinin hak ihlali başvurusuyla halen tutuklu olan AYM üyesi Alparslan Altan’ın başvuru dosyalarını gündeme aldığını 6 Ocak’ta duyurdu. 11 Ocak’ta görüşüp kararını aldı. Yerel mahkemeler adeta rest çekip kararı uygulamıyor iki gündür. AYM, üç kararla ilgili Twitter’dan açıklama yaptı.
“Anayasa Mahkemesi, Mehmet Hasan Altan/Şahin Alpay/Turhan Günay başvurusunda başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirine ilişkin karar vermiştir. Kararın basın duyurusu ve tam metnine Mahkemenin internet sitesinden ulaşılabilir” dedi. Yine tık yok. Yerel mahkemeler Resmi Gazete’yi mi bekliyor? Tabi ki değil. Dertleri başka.
Üç gazetecinin avukatları başta olmak üzere bütün hukukçular, kararın tutuklu gazeteciler için emsal olduğunda hem fikir. Gelin görün ki, yerel mahkemeler, hukukun dışındaki mekanizmalardan sinyal alamadıklarından olsa gerek hala tahliye işlemlerini gerçekleştirmiyor. Direniyor. Kimden ve nereden aldıkları belli bu cesareti. Tabi ki Saray’dan, tabi ki Erdoğan’dan.
İLK CESARETİ ZERRİN GÜNGÖR VERMİŞTİ
Siz, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay başkanları ve üyeleri olarak Rize’de çay toplamaya, Balıkesir’de zeytinyağı hasadına gittiğinizde diğer mahkeme başkanları, sulh ceza hakimleri, yargıçlar, savcılar armut mu topladı sandınız! Onlar da kendilerine ulaklarının getirdiği mesajlarla on binlerin gözaltı ve tutuklama kararlarını aldılar. Daha ilk günlerde yargıyı esir aldığında; Sulh Ceza Hakimlikleri oluşturulurken, ‘bir projemiz var’ dedi Erdoğan. Ses çıkartmadınız. Danıştay kuruluş yıl dönümü törenlerinde (2014) düğmesi olmayan cübbeyi iliklemeyi başaran Zerrin Güngör verdi ilk cesareti.
En komiği çay toplama partisiydi elbette. İsmail Rüştü Cirit, Zerrin Güngör, Recai Akyel… Hakkını yemeyelim, o zaman davet aldığı halde AYM Başkanı Zühtü Arslan Rize’deki yüksek yargıya ayar seremonisinde fotoğrafa girmedi. Eski Sayıştay Başkanı Recai Akyel ise o çay toplama görüntülerinin ödülünü bir müddet sonra aldı; Erdoğan tarafından AYM üyesi olarak atandı. Gazetecilerin özgürlük kararına karşı kullanılan 6 oydan biri onundur muhtemelen. Ne de olsa kendini atayan belli…
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, “Ankara’ya 20 yıldır deniz getiremedin diyorsunuz ama ben boğaz getiriyorum” diye parti ve belediye proje toplantısı yaparken elleri çatlatırcasına alkışlayanlar sırasında, protokol adı altında yine bu yüksek yargıçlar oturdu. Şimdilik ayrıntılarını bilemediğimiz villa-konut, arazi tahsislerini bu yüksek makam sahiplerinin emekliliklerine yakın ya da sonrasında duyar okuruz.
UNUTULMAZ FOTOĞRAF
26 Mart 2015 tarihli o içler acısı fotoğraf unutulur mu? Yüksek Yargının Erdoğan’a boyun eğip, selamladığı, Yargıtay kapısından uğurlamaya çıktığı manzara kimlere cesaret vermedi ki? Malum, Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bir kişinin başvurusu üzerine sözde F… üyeliği konusunda verdiği “örgüte yalnızca sempati duymak veya örgütün amaçlarını, değerlerini, ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak gibi fiillerin örgüt üyeliği için yeterli olmayacağı” yönündeki karara ‘tanımıyorum, bizi bu aşamada etkilemez bu karar’ diye rest çekti bir başsavcı. Sonra Yargıtay’a rest çeken bu Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman’ın Pınarhisar’da Erdoğan’ın cezaevi günlerinde de savcısı(!) olduğunu öğrendik.
Herkes Erdoğan muhtarları niye Saray’da toplayıp duruyor derken, Yüksek Yargı mensupları koşa koşa 1 Eylül 2016’da Adli Yıl Açılışı gerçekleştirdi.
Başka fotoğrafa ne hacet. ‘Rüzgar eken, yel biçer’ demiş atalarımız. Erdoğan’a boyun eğip, cübbesine düğme takan, çay toplayıp, zeytin hasadı yapanlar, Saray’ın doğrudan talimatlandırdığı mahkeme başkanlarına, savcılara hangi hukuktan bahsedecekler! Dün çay topladınız, bugün yel biçersiniz. Bu proje mahkemelerin sulh ceza hakimlerine de, seçilmiş mahkeme başkanlarına ve ulakla talimatlandırılmış savcılara sözünüz de hukukunuz da geçmez.
[Erman Yalaz] 13.1.2018 [TR724]
Otomotiv Bakanlığı yetmez, top-tüfek bakanlığı da isteriz [Semih Ardıç]
Bir bu eksikti. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), satılan her sıfır model 100 otomobilden 77’sinin ithal olduğu Türkiye’de yeni bir bakanlık kurmak için kolları sıvamış. Bakanlık sayesinde otomotiv sanayii şaha kalkacakmış.
Sanayi Bakanlığı kâfi değilmiş. Yerli otomobil ancak münhasır bakanlık çatısı altında imal edilebilirmiş. Aynı mantıkla yerli piyade tüfeği için de bakanlık lazım gelir. Otomotive hususî bakanlık teklif edenler herhalde yerli top ve tüfek hedefine Millî Savunma Bakanlığı ile gidilemez demek istiyor.
İKTİDARIN YARI RESMÎ GAZETESİ YAZDI
‘Müjdeli’ haber, iktidarın yarı resmî gazetesi Sabah’ta ‘içeriden bilgiler’ vermesiyle meşhur Dilek Güngör’den geldi. Sözü eğip bükmeden söyleyeceğim… Marifet bakanlık tabelasında olsaydı keşke. Millet hangi mevzularda dertliyse o kadar bakanlık mı kurulacak?
Haddi zatında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kuruldu da ne oldu? İstanbul ve Bursa gibi tarihî dokusu ile öne çıkan şehirleri bile muhafaza etmekten aciz bir bakanlık olsa ne olmasa ne! İstanbul beton çölüne dönerken, İstanbul Zeytinburnu’nda sahile dikilen üç kule, mimarî şaheserlerden Sultan Ahmet Camiî’nin minarelerinin ortasına hançer gibi saplanırken Çevre Bakanlığı da suç mahallindeydi.
SİLÜETİ DELEN ÜÇÜZ KULELER
Tarihî doku ve İstanbul’un silüeti katledilirken Çevre ve Kültür bakanlıkları olup biteni sadece seyretmedi, bilakis suça bizzat iştirak etti.
Bunun içindir ki AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın imam-hatip lisesinden sınıf arkadaşı Mesut Toprak, 16:9 Projesi’nde 1+1 daireleri 800 bin liradan sattı. İstanbul’un yüz karası o üçüz kulelerin deniz manzaralı dairelerinin hükûmetten bazı isimlere cazip indirimlerle takdim edildiği iddiaları tekzip edilmedi.
‘ÇEVRECİYSE TERÖRİSTTİR’ DİYEN BAKANLIKLAR
Tarım, Orman ve Su İşleri’ne baktığı söylenen bakanlıkların gözü önünde Karadeniz’in gür akan dereleri üç-beş megawatt elektrik için kurutuldu. Karadeniz’in incisi Uzungöl AKP’nin devr-i iktidarında ucubeye döndü, zeytinlikler dozerlerle talan edildi.
Hatta projelere itiraz eden halk bizzat bahsi geçen bakanlıkların avukatları tarafından mahkemelere şikâyet edildi. Demokratik haklarını kullanan ve çevre için eylem yapanlar ‘terörist’ veya ‘darbeci’ gibi ağır ithamlara maruz kaldı. 2013 senesinde İstanbul Taksim’de Gezi Parkı’nda ‘ağaçlar kesilmesin’ diye direnenler ‘darbecilikten’ muhakeme edildi.
BASMACI 8 DAKİKA 48 SANİYEDE HÜLASA ETTİ
2018 senesine ait merkezî idare bütçesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) müzakere edilirken kürsüye çıkan CHP Denizli Milletvekili Melike Basmacı’nın konuşmasını hatırladım. Basmacı, bakanlıkların halktan toplanan vergilerin karşılığını vermekten aciz olduğunu ifade ettiği ve mizahî unsurlarla süslediği o konuşmasıyla fazla söze hacet bırakmıyor.
Seyretmeyenler ya da tekrar hatırlamak isteyenler (https://youtu.be/g_VysS3AD2I) linkine tıklayabilir. Basmacı, 8 dakika 48 saniyelik konuşmasında Türkiye’nin hal-i pür melalini gayet akıcı bir üslupla hülâsa ediyor.
EN FAZLA BAKAN SAYISINA RAĞMEN
‘Bakanlık’ demek yeni bina, bakan, bakan muavini, müsteşar, genel müdür, daire başkanları, şehir ve ilçe teşkilatlarında istihdam edilecek yüzlerce amir, binlerce memur demek.
Hal-i hazırda 1 başbakan, 5 Başbakan Yardımcısı ve 21 bakan olmak üzere 27 kişiden müteşekkil bakanlar kurulu bile formaliteden ibaret. Zira Anayasa rafa kaldırıldı. Fiilî başkanlığın keyfini süren AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan ne diyorsa o anında icra ediliyor.
Akşam televizyon ekranından, “Bizim zamanımızda imtihan mı vardı?” diyor, sabah Millî Eğitim Bakanlığı sil baştan sistem ilan ediyor. Yüz binlerce hazırlık kitabı da hurda kâğıt olarak geri dönüşüme gönderiliyor. Talebe, muallim ve velilerin kafa karışıklığının, manevî kayıplarının yanında Türkiye’nin hurda kâğıttan mütevellit zararı hafif kalır.
OTOMOTİV DEVİ ALMANYA’DA BAKANLIK YOK
Hal böyle iken bakanlık sayısını artırmak kime, ne fayda getirecek? Türkiye’nin yaklaşık 25 milyar ABD Doları tutarındaki otomotiv ihracatını aynı sektörde ona katlayan (244,3 milyar dolar) Federal Almanya’nın ihtiyaç duymadığı bir bakanlık fikrinin mucidi kimdir? Cevabı hakikaten merak ediyorum.
25 Aralık 1991’de dağılan Sovyetler Birliği (SSCB) haricinde otomotiv bakanlığı macerasına giren memleket yok. SSCB devrinde Rusya’nın otomotivde geldiği en üst seviyeyi Lada marka arabalar ifade ettiğine göre Erdoğan’a bu teklifi götürenler, SSCB ve Lada’dan ilham almış olabilir mi?
HANİ DEVLET KÜÇÜLECEKTİ?
‘Devleti küçülteceğiz’ vaadi ile 2002 senesinde iktidara gelen AKP 15 senenin sonunda bakanlık sayısını azaltmadığı gibi ne işe yaradığı meçhul ‘bakan yardımcılığı’ unvanını ihdas ederek makam saltanatını genişletti.
Memur ve işçi sayısı 4,5 milyona doğru gidiyor. Daimî kadroda çalışan sayısı 2002’de 3 milyon bile değildi. Şimdi birilerine ulûfe dağıtmak için ‘yerli otomobil’ tacirliği yapılıyor. Otomobilin yerli olması için ‘bakanlık şart’ kılıfını hazırlıyorlar.
OTOMOTİVİ TEŞVİK BAŞKA, SIFIRDAN BAKANLIK BAŞKA
Elbette Türkiye otomotive ağırlık vermeli. Şekilcilik tuzağına düşmeden ve memleketin kaynaklarını havaya saçmadan sektörün taleplerinin karşılanmasına kimsenin itirazı yok.
İhracatının yüzde 17’sini sırtlayan otomotiv sanayiine destek vermek, meselelerine ihtimam göstermek için yeni bir bakanlığa ihtiyaç duyulduğu tespitine çocuklar bile güler. Sektör muhatap bulamıyorsa Sanayi, Ekonomi, Kalkınma, Maliye ile Enerji bakanlıkları başta olmak üzere top yekûn hükûmet vazifesini ihmal ediyor demektir. Şayet böyle bir ihmal varsa yarından tezi yok o bakanlıklar ikaz edilir ve tıkanan noktalara müdahale edilir. Böyle yapmak yerine Otomotiv Bakanlığı kurarak milletin parası çarçur edilmemeli.
AR-GE’Yİ KİM YAPACAK?
Almanya’daki bakanlık sayısından daha fazla bakanlıkla ekonomide geldiğimiz nokta ortada. Almanya gibi dünya otomotiv imalatının ilk dördü arasına giren ABD, Çin ve Japonya’da da otomotiv bakanlığı olmadığını tekrar hatırlatıyorum. Araştırma geliştirme yapacak mühendisleri, akademisyenleri keyfî kararnamelerle kapının önüne koyan bir iktidarın devlerin yarıştığı bir sanayide sadece bakanlık tesis ederek rekabet edebileceğini zannetmesine hiç şaşırmıyorum.
Yerlilikte mangalda kül bırakmayan AKP’nin devr-i iktidarında artık mal müdürleri bile Alman marka arabayı makam otosu olarak kullanıyor. Meydanlara inince yerli ve millî hamaseti yapan Erdoğan da 7 milyon liralık Alman Mercedes’ine biniyor.
Mevcut şartlarda Oto Bakanlığı, hayvanat bahçesi müdürünü TÜBİTAK’ın başına getirmenin bir başka şekli olur.
‘YERLİ’ DEYİNCE DAHA ÇOK TALEP GÖRMÜYOR
Sistemi ıslah etmeden tabela asarak bir yere varamayız. Teknoloji ve iletişimin sınırları mânâsız hale getirdiği bilişim asrında ‘yerli ve millî’ sloganları ile sadece kendimizi ikna ediyoruz. Dünyanın talep ettiği kaliteli ve vazgeçilmez mamulleri imal etmenin yollarını bulmalıyız.
Bakanlığın ya da arabanın başına millî sıfatını getirmek geçer akçe değil. Hamasî nutukları kenara bırakıp ilmî esaslara göre hazırlanmış stratejileri asgarî bürokrasi ile tatbik etmeliyiz.
Otomotiv Bakanlığı hikâyesinin sonu da bekçi fıkrasında* olduğu gibi sektörün kapatılması ile nihayete ermez inşallah.
****
BEKÇİ FIKRASI
Devlet ücra bir bölgede bir arazi satın alır. İleride o araziden büyük paralar kazanılacağı için öyle başıboş bırakılamaz. Geniş ve boş bir araziye geceleri göz kulak olacak 500 TL maaşla bir bekçi işe almaya karar verilir.
Talimatlar olmadan bekçi işini yapamayacağına kanaat getirilir. Derhal bir planlama birimi kurulur ve planlamayı yapmak üzere 750’şer TL maaşla, iki kişi işe alınır. “İşleri yapıp yapmadıklarını nasıl kontrol edeceğiz?” diyen devlet, 1.000’er TL maaşla iki müfettişi işe alır. Biri denetim yapar, diğeri de raporları yazar…
Tartışma bitmez… “Bunların maaşları hesaplanıp nasıl ödenecek?” suâli üzerine 1.500’er TL maaşla bir hesap uzmanı, bir kâtip, bir de istatistikçi istihdam edilir. İyi de bu kadar personelden kim mesul olacak? Cevap hazırdır: 5 bin TL maaşlı bir müdür ve 3 biner TL maaşla iki de müdür yardımcısı tayin edilir.
Bir müddet sonra ülkede ekonomik kriz çıkar ve bütçedeki masrafları kısmak için bekçi işten çıkartılır.
[Semih Ardıç] 13.1.2018 [TR724]
Sanayi Bakanlığı kâfi değilmiş. Yerli otomobil ancak münhasır bakanlık çatısı altında imal edilebilirmiş. Aynı mantıkla yerli piyade tüfeği için de bakanlık lazım gelir. Otomotive hususî bakanlık teklif edenler herhalde yerli top ve tüfek hedefine Millî Savunma Bakanlığı ile gidilemez demek istiyor.
İKTİDARIN YARI RESMÎ GAZETESİ YAZDI
‘Müjdeli’ haber, iktidarın yarı resmî gazetesi Sabah’ta ‘içeriden bilgiler’ vermesiyle meşhur Dilek Güngör’den geldi. Sözü eğip bükmeden söyleyeceğim… Marifet bakanlık tabelasında olsaydı keşke. Millet hangi mevzularda dertliyse o kadar bakanlık mı kurulacak?
Haddi zatında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kuruldu da ne oldu? İstanbul ve Bursa gibi tarihî dokusu ile öne çıkan şehirleri bile muhafaza etmekten aciz bir bakanlık olsa ne olmasa ne! İstanbul beton çölüne dönerken, İstanbul Zeytinburnu’nda sahile dikilen üç kule, mimarî şaheserlerden Sultan Ahmet Camiî’nin minarelerinin ortasına hançer gibi saplanırken Çevre Bakanlığı da suç mahallindeydi.
SİLÜETİ DELEN ÜÇÜZ KULELER
Tarihî doku ve İstanbul’un silüeti katledilirken Çevre ve Kültür bakanlıkları olup biteni sadece seyretmedi, bilakis suça bizzat iştirak etti.
Bunun içindir ki AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın imam-hatip lisesinden sınıf arkadaşı Mesut Toprak, 16:9 Projesi’nde 1+1 daireleri 800 bin liradan sattı. İstanbul’un yüz karası o üçüz kulelerin deniz manzaralı dairelerinin hükûmetten bazı isimlere cazip indirimlerle takdim edildiği iddiaları tekzip edilmedi.
‘ÇEVRECİYSE TERÖRİSTTİR’ DİYEN BAKANLIKLAR
Tarım, Orman ve Su İşleri’ne baktığı söylenen bakanlıkların gözü önünde Karadeniz’in gür akan dereleri üç-beş megawatt elektrik için kurutuldu. Karadeniz’in incisi Uzungöl AKP’nin devr-i iktidarında ucubeye döndü, zeytinlikler dozerlerle talan edildi.
Hatta projelere itiraz eden halk bizzat bahsi geçen bakanlıkların avukatları tarafından mahkemelere şikâyet edildi. Demokratik haklarını kullanan ve çevre için eylem yapanlar ‘terörist’ veya ‘darbeci’ gibi ağır ithamlara maruz kaldı. 2013 senesinde İstanbul Taksim’de Gezi Parkı’nda ‘ağaçlar kesilmesin’ diye direnenler ‘darbecilikten’ muhakeme edildi.
BASMACI 8 DAKİKA 48 SANİYEDE HÜLASA ETTİ
2018 senesine ait merkezî idare bütçesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) müzakere edilirken kürsüye çıkan CHP Denizli Milletvekili Melike Basmacı’nın konuşmasını hatırladım. Basmacı, bakanlıkların halktan toplanan vergilerin karşılığını vermekten aciz olduğunu ifade ettiği ve mizahî unsurlarla süslediği o konuşmasıyla fazla söze hacet bırakmıyor.
Seyretmeyenler ya da tekrar hatırlamak isteyenler (https://youtu.be/g_VysS3AD2I) linkine tıklayabilir. Basmacı, 8 dakika 48 saniyelik konuşmasında Türkiye’nin hal-i pür melalini gayet akıcı bir üslupla hülâsa ediyor.
EN FAZLA BAKAN SAYISINA RAĞMEN
‘Bakanlık’ demek yeni bina, bakan, bakan muavini, müsteşar, genel müdür, daire başkanları, şehir ve ilçe teşkilatlarında istihdam edilecek yüzlerce amir, binlerce memur demek.
Hal-i hazırda 1 başbakan, 5 Başbakan Yardımcısı ve 21 bakan olmak üzere 27 kişiden müteşekkil bakanlar kurulu bile formaliteden ibaret. Zira Anayasa rafa kaldırıldı. Fiilî başkanlığın keyfini süren AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan ne diyorsa o anında icra ediliyor.
Akşam televizyon ekranından, “Bizim zamanımızda imtihan mı vardı?” diyor, sabah Millî Eğitim Bakanlığı sil baştan sistem ilan ediyor. Yüz binlerce hazırlık kitabı da hurda kâğıt olarak geri dönüşüme gönderiliyor. Talebe, muallim ve velilerin kafa karışıklığının, manevî kayıplarının yanında Türkiye’nin hurda kâğıttan mütevellit zararı hafif kalır.
OTOMOTİV DEVİ ALMANYA’DA BAKANLIK YOK
Hal böyle iken bakanlık sayısını artırmak kime, ne fayda getirecek? Türkiye’nin yaklaşık 25 milyar ABD Doları tutarındaki otomotiv ihracatını aynı sektörde ona katlayan (244,3 milyar dolar) Federal Almanya’nın ihtiyaç duymadığı bir bakanlık fikrinin mucidi kimdir? Cevabı hakikaten merak ediyorum.
25 Aralık 1991’de dağılan Sovyetler Birliği (SSCB) haricinde otomotiv bakanlığı macerasına giren memleket yok. SSCB devrinde Rusya’nın otomotivde geldiği en üst seviyeyi Lada marka arabalar ifade ettiğine göre Erdoğan’a bu teklifi götürenler, SSCB ve Lada’dan ilham almış olabilir mi?
HANİ DEVLET KÜÇÜLECEKTİ?
‘Devleti küçülteceğiz’ vaadi ile 2002 senesinde iktidara gelen AKP 15 senenin sonunda bakanlık sayısını azaltmadığı gibi ne işe yaradığı meçhul ‘bakan yardımcılığı’ unvanını ihdas ederek makam saltanatını genişletti.
Memur ve işçi sayısı 4,5 milyona doğru gidiyor. Daimî kadroda çalışan sayısı 2002’de 3 milyon bile değildi. Şimdi birilerine ulûfe dağıtmak için ‘yerli otomobil’ tacirliği yapılıyor. Otomobilin yerli olması için ‘bakanlık şart’ kılıfını hazırlıyorlar.
OTOMOTİVİ TEŞVİK BAŞKA, SIFIRDAN BAKANLIK BAŞKA
Elbette Türkiye otomotive ağırlık vermeli. Şekilcilik tuzağına düşmeden ve memleketin kaynaklarını havaya saçmadan sektörün taleplerinin karşılanmasına kimsenin itirazı yok.
İhracatının yüzde 17’sini sırtlayan otomotiv sanayiine destek vermek, meselelerine ihtimam göstermek için yeni bir bakanlığa ihtiyaç duyulduğu tespitine çocuklar bile güler. Sektör muhatap bulamıyorsa Sanayi, Ekonomi, Kalkınma, Maliye ile Enerji bakanlıkları başta olmak üzere top yekûn hükûmet vazifesini ihmal ediyor demektir. Şayet böyle bir ihmal varsa yarından tezi yok o bakanlıklar ikaz edilir ve tıkanan noktalara müdahale edilir. Böyle yapmak yerine Otomotiv Bakanlığı kurarak milletin parası çarçur edilmemeli.
AR-GE’Yİ KİM YAPACAK?
Almanya’daki bakanlık sayısından daha fazla bakanlıkla ekonomide geldiğimiz nokta ortada. Almanya gibi dünya otomotiv imalatının ilk dördü arasına giren ABD, Çin ve Japonya’da da otomotiv bakanlığı olmadığını tekrar hatırlatıyorum. Araştırma geliştirme yapacak mühendisleri, akademisyenleri keyfî kararnamelerle kapının önüne koyan bir iktidarın devlerin yarıştığı bir sanayide sadece bakanlık tesis ederek rekabet edebileceğini zannetmesine hiç şaşırmıyorum.
Yerlilikte mangalda kül bırakmayan AKP’nin devr-i iktidarında artık mal müdürleri bile Alman marka arabayı makam otosu olarak kullanıyor. Meydanlara inince yerli ve millî hamaseti yapan Erdoğan da 7 milyon liralık Alman Mercedes’ine biniyor.
Mevcut şartlarda Oto Bakanlığı, hayvanat bahçesi müdürünü TÜBİTAK’ın başına getirmenin bir başka şekli olur.
‘YERLİ’ DEYİNCE DAHA ÇOK TALEP GÖRMÜYOR
Sistemi ıslah etmeden tabela asarak bir yere varamayız. Teknoloji ve iletişimin sınırları mânâsız hale getirdiği bilişim asrında ‘yerli ve millî’ sloganları ile sadece kendimizi ikna ediyoruz. Dünyanın talep ettiği kaliteli ve vazgeçilmez mamulleri imal etmenin yollarını bulmalıyız.
Bakanlığın ya da arabanın başına millî sıfatını getirmek geçer akçe değil. Hamasî nutukları kenara bırakıp ilmî esaslara göre hazırlanmış stratejileri asgarî bürokrasi ile tatbik etmeliyiz.
Otomotiv Bakanlığı hikâyesinin sonu da bekçi fıkrasında* olduğu gibi sektörün kapatılması ile nihayete ermez inşallah.
****
BEKÇİ FIKRASI
Devlet ücra bir bölgede bir arazi satın alır. İleride o araziden büyük paralar kazanılacağı için öyle başıboş bırakılamaz. Geniş ve boş bir araziye geceleri göz kulak olacak 500 TL maaşla bir bekçi işe almaya karar verilir.
Talimatlar olmadan bekçi işini yapamayacağına kanaat getirilir. Derhal bir planlama birimi kurulur ve planlamayı yapmak üzere 750’şer TL maaşla, iki kişi işe alınır. “İşleri yapıp yapmadıklarını nasıl kontrol edeceğiz?” diyen devlet, 1.000’er TL maaşla iki müfettişi işe alır. Biri denetim yapar, diğeri de raporları yazar…
Tartışma bitmez… “Bunların maaşları hesaplanıp nasıl ödenecek?” suâli üzerine 1.500’er TL maaşla bir hesap uzmanı, bir kâtip, bir de istatistikçi istihdam edilir. İyi de bu kadar personelden kim mesul olacak? Cevap hazırdır: 5 bin TL maaşlı bir müdür ve 3 biner TL maaşla iki de müdür yardımcısı tayin edilir.
Bir müddet sonra ülkede ekonomik kriz çıkar ve bütçedeki masrafları kısmak için bekçi işten çıkartılır.
[Semih Ardıç] 13.1.2018 [TR724]
Dik durun !.. [TR724]
Geçmeyen omuz ağrıları pek çok kişinin mustarip olduğu önemli bir sorun. Her 4 çalışandan 1’inde görülen omuz ağrıları, kişinin günlük hayatını zorlaştırıp yaşam kalitesini düşürüyor. Özellikle uzun saatler masa başı çalışanlarda veya uzun süre bilgisayar karşısında zaman geçirenlerde sık rastlanan omuz ağrısı şikayetinin temelinde duruş bozukluğu yatıyor.
Uzmanlara göre, masa başı çalışanlarda omuzlarda sinir sıkışması görülebiliyor. Uzun süre öne eğik durulduğunda ya da kol ileriye doğru uzatılarak çalışıldığında, kürek kemiği öne doğru daha fazla açılanır. Bu durum da, kürek kemiğini çevreleyen bazı kasların çok, bazılarının ise az çalışmasına sebep oluyor. Sağlıklı bir omuz hareketi için bu kasların uyumlu çalışması önemli. Uyum bozulduğunda omuz eklemi biyomekaniği olumsuz etkilenir ve çevreleyen kaslarda ağrıya yol açıyor. Kürek kemiğinin uzun saatler boyu eğik konumda kalmasının, bu kemiğe yakın komşuluk gösteren sinirlerde de devamlı gerilmeye ve omuz arkasında kronik ağrıya neden olabiliyor.
Omuz çevresi kaslarının uyumsuz çalışması ve eşlik eden sinir sıkışmaları omuza hareket veren kaslarda uzun dönemde yırtık oluşturuyor. Uzmanlar, bu iki sorun arasındaki ilişkinin dünyada henüz yeni yeni anlaşılmaya başladığına işaret ediyor. Genellikle 50 yaş üzerinde rastlanan omuz bölgesi kas yırtıklarının artık 30-40 yaş aralığında görülmeye başlandığının altını çiziyor.
DURUŞUNUZA DİKKAT EDİN
Peki bu durum önlenebilir mi? Omuzları geriye alarak dik durmanın önemini pek çok kişi bilse de yoğunluk ve stres arasında buna özen gösterilmiyor. Masa başlarında ya da evlerde omuz ağrılarını artıracak şekilde duruluyor. Özellikle uzun süre öne eğik çalışan insanların hem kendilerini hem de kürek kemiklerini daha dik konumda tutacak çevre düzenlemelerini yapmaları şart. Dışarıdan yapılan askı sargı gibi uygulamalar dik durmayı sağlamıyor, aksine kendi kaslarınızı tembelleştiriyor. Bu nedenle kendi kendimize dik durmaya çalışın. Başlangıçta zor olsa da ilerleyen zamanda olması gerekene dönülecektir. Ayrıca, uzun süre aynı pozisyonda kalmayın. Mümkün oldukça pozisyon değiştirin.
Unutmayın, hareketsiz kalmak, hareket etmekten daha zordur ve omuz ağrısı şikayetleri, tedavi edilmediğinde ileri dönemde omuzda kas yırtığı gibi daha büyük sorunların ortaya çıkmasına yol açar.
[TR724] 13.1.2018
Uzmanlara göre, masa başı çalışanlarda omuzlarda sinir sıkışması görülebiliyor. Uzun süre öne eğik durulduğunda ya da kol ileriye doğru uzatılarak çalışıldığında, kürek kemiği öne doğru daha fazla açılanır. Bu durum da, kürek kemiğini çevreleyen bazı kasların çok, bazılarının ise az çalışmasına sebep oluyor. Sağlıklı bir omuz hareketi için bu kasların uyumlu çalışması önemli. Uyum bozulduğunda omuz eklemi biyomekaniği olumsuz etkilenir ve çevreleyen kaslarda ağrıya yol açıyor. Kürek kemiğinin uzun saatler boyu eğik konumda kalmasının, bu kemiğe yakın komşuluk gösteren sinirlerde de devamlı gerilmeye ve omuz arkasında kronik ağrıya neden olabiliyor.
Omuz çevresi kaslarının uyumsuz çalışması ve eşlik eden sinir sıkışmaları omuza hareket veren kaslarda uzun dönemde yırtık oluşturuyor. Uzmanlar, bu iki sorun arasındaki ilişkinin dünyada henüz yeni yeni anlaşılmaya başladığına işaret ediyor. Genellikle 50 yaş üzerinde rastlanan omuz bölgesi kas yırtıklarının artık 30-40 yaş aralığında görülmeye başlandığının altını çiziyor.
DURUŞUNUZA DİKKAT EDİN
Peki bu durum önlenebilir mi? Omuzları geriye alarak dik durmanın önemini pek çok kişi bilse de yoğunluk ve stres arasında buna özen gösterilmiyor. Masa başlarında ya da evlerde omuz ağrılarını artıracak şekilde duruluyor. Özellikle uzun süre öne eğik çalışan insanların hem kendilerini hem de kürek kemiklerini daha dik konumda tutacak çevre düzenlemelerini yapmaları şart. Dışarıdan yapılan askı sargı gibi uygulamalar dik durmayı sağlamıyor, aksine kendi kaslarınızı tembelleştiriyor. Bu nedenle kendi kendimize dik durmaya çalışın. Başlangıçta zor olsa da ilerleyen zamanda olması gerekene dönülecektir. Ayrıca, uzun süre aynı pozisyonda kalmayın. Mümkün oldukça pozisyon değiştirin.
Unutmayın, hareketsiz kalmak, hareket etmekten daha zordur ve omuz ağrısı şikayetleri, tedavi edilmediğinde ileri dönemde omuzda kas yırtığı gibi daha büyük sorunların ortaya çıkmasına yol açar.
[TR724] 13.1.2018
İtirafçı furyası: Kafası karışıklar, zihni berraklar [Ahmet Dönmez]
Hemen söyleyeyim, ben kafası karışıkların safındayım.
Bu karışıklık, Yüzbaşı Burak Akın konusunda daha önce yazdığım 5 yazının dayandığı nokta ile ilgili değil. Hem de hiç. Orada zihnim (şimdilik) berrak. Çünkü neresinden bakarsak bakalım mevcut veriler, bizi orada belli bir çıkarıma götürüyor: “Eğer Kara Kuvvetleri Komutanı Koruma Müdürü Burak Akın cemaat mensubu ise; onun kahramanca direndiği bir darbe, cemaatin darbe girişimi olamaz. Bu alelade bir detay olmadığı, olağan paradigmayı temelden çökertebilecek hâkim bir model olduğu için de AKP’nin resmi tezleri büyük oranda çökmüştür.”
Bu, meselenin bir boyutu.
Fakat gelişmeler Burak Akın ile sınırlı kalmadığı için tek başına onun üzerinden bir okuma yapmanın de eksik kalacağı aşikâr. Dolayısıyla tek bir örneklem üzerinden hadisenin bütününü anlamaya çalışmak, yanıltıcı olabilir. Yüzbaşı Akın’dan sonra başka itirafçılar da çıktı. Akın’ın kendi verdiği 2 ismin dışında 10 civarında subay var. Bu askerler neden itirafçı oluyor? Arkasında herhangi bir plan mı var yoksa kendiliğinden gelişen doğal bir seyir mi?
****
Şu ana kadar gördüğüm kadarıyla her kesim kendi içerisinde görüş ayrılıkları yaşıyor. Yandaş medya da dahil… Örneğin dün Yeni Şafak gazetesi, “Eş zamanlı tuzak çöktü” manşetini attı. “FETÖ’nün, itirafçılık üzerinden yeni bir tuzak kurduğu belirlendi. Gerek sorgusuz sualsiz göreve iadeler, gerekse itirafçı olan bu isimlerin itiraflarında üst düzey yöneticilere yönelik hiçbir bilgi vermemiş olmaları üzerine, bu gidişin ciddi bir tuzak olabileceği üzerinde duruldu. Samimi itirafçıların göreve döndürüldüğünü gören FETÖ’nün, itirafçılık yoluyla TSK’da örgütü yeniden faal hale getirme çabasına giriştiği ve bu yönde planlar yaptığı ortaya çıktı. Son dönemde itirafçı sayıları hayli arttı.” diye yazdı.
Buna karşılık Star gazetesi tam tersi yönde, “Radara takılan itirafçı oluyor” manşetini attı.
Bunun yanında bir de özellikle sosyal medyada hadisenin ne olduğuna kesin hükümler getiren hesaplar var. Bu denli girift, çok bilinmeyenli hadiseler karşısında daha ilk dakikadan ‘şakkadanak’ fotoğrafı çeken, teşhisi koyan, layetezelzel beyinlere hayranlığımı gizleyemem. Fakat ben, bir tarafını örtsen öbür tarafı açıkta kalan teorilere kolayca ısınamıyorum.
***
Bu tür karmaşık durumlarda, birbirinden bağlantısızmış gibi duran noktaları birleştirerek belli bir harita oluşturmak ve labirentten öyle çıkmaya çalışmak bir yöntemdir.
Bir diğer yöntem de son derece kompleks görünen bir hadiseye düz ve basit bakabilmektir. Bazen sizin koca koca anlamlar yüklediğiniz, çeşitli teoriler ve kuramlarla izah etmeye çalıştığınız olayların aslında basitçe bir açıklaması olabilir.
Önce karmaşık olandan gidelim…
‘İtirafçı’ furyasının nedenlerine ilişkin ihtimaller neler?
1- Burak Akın’ın ilk teslim olduğu gün Cemaat tarafında ağırlıklı görüş, bunun yeni bir kumpasın habercisi olduğu yönündeydi. Akın’a “Abiler bana suikast için baskı kurdu, dayanamadım, teslim oldum” dedirtileceği yönünde bir endişe vardı. Bu endişeyi besleyen de son dönemde artan ‘suikast’ söylemleri idi. Örneğin Ahmet Zeki Üçok’un “Malum İSTİHBARAT ÖRGÜTLERİNİN kontrolünde olan FETÖ’nün suikast timleri Makedonya’da 60 DÖNÜM çiftlik satın aldı. Bu çiftlikte kimler yok ki, eski SAT, MAK, TAK timlerinin firarileri, UÇK artıkları, paralı askerler ve PROFESYONELLER. Bizler buradayız, BEKLİYORUZ.” şeklindeki tweet’i ve takip eden açıklamaları… Hizmet gönüllüleri, “Eyvah, yine 15 Temmuz’vari bir çakma suikast tertip edilecek ve cemaatin üzerine atılacak” korkusuna kapıldı.
Fakat Burak Akın sorgusunda bu yönde bir ifade vermedi. Suikastın dışında, bu yönde başka bir endişeye kapı aralayacak bir ihbarda da bulunmadı.
Dolayısıyla bu görüş şimdilik çöktü.
***
2- Yine ilk Burak Akın olayıyla birlikte akıllara gelen diğer senaryo şuydu: Cemaat, 15 Temmuz’un maskesini indirmek için düğmeye bastı. Burak Akın, Cemaat mensubu olduğunu açıklayacak ve bilinen söylemi yerle bir edecekti. Bununla da kalmayıp darbe gecesi yaşanan bazı bilinmeyenleri anlatacak ve kurulan tuzağı deşifre edecekti. Bu biraz da bazılarının beklentisi idi.
Evet, Yüzbaşı Akın’ın 13 yaşından beri bu camia içerisinde olduğunu açıklamış olması, tek başına darbe-Cemaat ilişkisine dair resmi söylemi çürüttü. Fakat bu, bizatihi varlığından kaynaklı olarak ulaşılan mecburi sonuç.
Fakat gerek diğer ifadeleri gerekse sonra gelen itirafçı dalgaları ile birlikte bunun bir tasarım olabileceği tezi havada kaldı.
***
3- Üçüncü senaryoya gelince… Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, bir süredir TSK içerisinde başlattığı ve en bilineni Zekai Aksakallı’nın Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan alınması olan tasfiyelere devam ediyor. Bu subayların vereceği isimlerle tasfiyeleri yeni bir evreye taşımak istiyor.
Bu görüş, Akar’ın gönülsüzce ‘15 Temmuz kumpası’ içinde yer aldığı, kendisini ve silah arkadaşlarını bu ‘kuyuya’ iten kanattan zamana yayılmış bir şekilde intikam aldığı tezine dayanıyor.
Bununla bağlantılı bir başka değerlendirme de Hulusi Akar’ın 15 Temmuz’dan sonra altının boşaldığı, bu güvensizliği ortadan kaldırabilmek için de bazı askerlerin geri dönüşü için düğmeye bastığı şeklinde.
Peki, Erdoğan’ı buna nasıl ikna etti?
“Efendim Avrasyacı, Ergenekoncu kanat çok güçlendi. Ordu içerisinde tekrar bir denge kurmak zorundayız. Yoksa bunlar yarın sizi de ortadan kaldıracaklar” diyerek…
Ve böylece yeni bir süreç başladı; bir taraftan bazı tutuklular tahliye edilirken (Örneğin Akın’ın emniyet sorgusu sürerken 18 generalin tahliyesi) bir yandan da bu subayların itirafları ile istenmeyen bir kanadın tasfiyesinin önü açıldı…
Bu görüşün zayıf tarafları şunlar:
– Bunu neden itirafçılar üzerinden yapsın? Eğer ki bu isimler, tutuklu olanların geri dönüşünü sağlayacak şekilde ifşaatlarda bulunuyor veya o yönde isimler veriyor olsaydı belki daha inandırıcı olabilirdi.
– Avrasya / Ergenekon kanadından gelen tepkilere bakılırsa bu yönde bir feveran hali de yok.
– Darbeye katılmamış bu kadar fazla cemaatçi subayın ortaya çıkması ile kendi tezlerini çökertme riskini neden alsınlar? Hele hele Burak Akın ile… Erdoğan buna neden ‘evet’ desin? Bunu başka isimler ve başka yöntemlerle yapamazlar mıydı?
***
4- “AKP, daha fazla tasfiye yapabilmek için bu itirafçıları kullanıyor.”
Doğrusu bunu pek üzerinde durulabilir görmüyorum. AKP bu tasfiyeler için zaten herhangi bir delile, bir dayanağa ihtiyaç duymuyor ki… Ayrıca içeride ‘itirafçı’ olan veya olmaya hazır başka askerler var. Onların önüne bu isim listelerini koyup imzalatmak daha kolayken neden yeni zaaf görüntüleri versin? Neden 15 Temmuz’u çökertsin? Kaldı ki teslim olanlar da çok büyük ifşaatlarda bulunmuş değiller.
5- “Mahrem imamların itiraflarıyla kripto subaylar deşifre oldu. Bunlar da sıranın kendilerine geleceğini anlayınca teslim olmaya başladılar.”
Bu görüşün zayıf tarafı şu: Yargılamaların bugüne kadarki seyri, hiç de gidip güven içerisinde teslim olunacak bir manzara arz etmiyor. Kendi kendini ihbar demek, aynı zamanda karanlık bir kuyuya kendini bırakmak demektir. İşkencelerle dolu, hukukun olmadığı, keyfi ve sonu belirsiz bir sürece adım atmış olacaksınız.
Bugüne kadar hakkında somut bir delile ulaşılmamış, hatta Burak Akın örneğinde olduğu gibi kahramanlık madalyası taşıyan askerlerin, kendilerini savunabilmek için eli hala çok güçlü iken heyecana kapılarak itirafçı olması, akla pek yatkın değil.
Bunun için kendilerine bir güvence verilirse o başka…
İşte bu da bizi altıncı maddeye götürecek.
***
6- “Amaç, TSK içinde hala kendini gizleyebilen Cemaat sempatizanı askerlerin çözülmesini sağlamak”
Bu madde, yukarıdaki girizgahta sözünü ettiğim ‘karmaşık’ olanla ‘basit’ olanın iç içe geçmiş hali. Bu senaryoda insan psikolojisi ve yaşanan sürecin kimyası örtüşüyor gibi…
Basit olan tarafı şu: Bazen olaylar gerçekten de göründüğü gibidir.
İnsanı ve insan psikolojisini büsbütün yadsıyarak bu tür hadiseleri çözümlemek, eksik sonuçlar doğurur.
Darbe davalarına baktığımız zaman azımsanmayacak oranda itiraflar geldiğini görüyoruz. Darbeye katıldığını reddetse de Cemaat üyesi olduğunu kabul eden, pişmanlık izhar eden bazı askerler var. Bunlardan bir kısmının derin sorgulamalara girdiğini de müşahede ediyoruz. Aynı şekilde daha sonradan yapılan ‘mahrem imam’ operasyonlarında gözaltına alınıp itiraflarda bulunan isimler de çok. TSK ile ilgili soruşturmaların dışında, Hizmet Hareketi’nin farklı birimlerinde görev alıp da ‘itirafçı’ olan yine çok sayıda önemli isim dikkat çekiyor. Bunların tamamını ‘işkence’ veya ‘tehditlere’ bağlamak, biraz gerçeğe gözlerini yummaktır. Doğrudur yanlıştır, katılırsınız katılmazsınız ama ifadeleri okuduğunuzda kendince ‘samimi’ bir sorgulamaya giren şüphelilerin olduğunu da görürsünüz.
Askerleri de büsbütün böyle bir olgunun dışında göremezsiniz. 15 Temmuz’un derin travmatik etkisi ile “Ne oldu? Bunu kim yaptı? Kullanıldık mı? Aldatıldık mı? Birilerinin hesaplarına kurban mı gittik? Aslında başka bir şeye mi hizmet ettik? Abi bildiklerimiz bizi sattı mı?” gibi sorgulamalara girmesi mümkündür. Aylarca süren iç muhasebe ve içten içe büyüyen kurdun birilerini artık böyle bir noktaya sürüklemiş olması olağan dışı bir şey değil. Hele bu süreçte kendisine bir muhatap bulamamış, sorularını cevaplayabilecek bir kanal açamamış, okuduğu veya öğrendiği her yeni şeyden sonra daha da aklı karışan biri pekâlâ böyle bir aşamaya gelebilir.
***
Diğerlerinde olduğu gibi bu görüşün de zayıf noktası, “Neden 15 Temmuz’u çökertsinler?” sorusuna tatmin edici cevap verememesi.
Zaten ilginç olan nokta, furyanın Burak Akın’dan başlamış olması. ‘Toplumsal saygınlık’, insanda varoluşsal değişimlere yol açabilecek güçlü bir güdüleyicidir. Kahraman sıfatını elde etmiş, madalya sahibi bir insanın bütün bu manevi apoletleri söküp kendini ‘hain’ derekesine düşürecek kararı alması kolay değil. Bunun için çok güçlü bir tetikleyici olması gerek.
Peki bunu Burak Akın’ın psikolojik eşikleri ile açıklayabilir miyiz?
Şöyle bakalım: Neredeyse bütün Türkiye, ölümden döndüğünüz olaylar zincirinin aslında içinde bulunduğunuz yapı tarafından kurgulandığına inanıyor. Komutanlarınız ve ülkeyi yönetenler de aynı şeyi söylüyor. Bakıyorsunuz, olaylar içerisinde Cemaat’ten birçok kişi olduğunu görüyorsunuz. İddianameleri, ifadeleri, savunmaları okuyorsunuz… 17 ay boyunca da içinizde bu hesaplaşmayı yaşıyorsunuz. Fakat darbe girişiminin Cemaat’in işi olamayacağının en büyük kanıtı da sizsiziniz aslında.
Burası çok önemli bir nokta. İfadelerine bakıldığında, Burak Akın’ın durduğu yere dair genel bir sorgulamaya girdiği anlaşılıyor. Zaten 15 yıldır bir gelgit yaşadığı, 3 kere kopma noktasına geldiği kendi ifadelerinde var. 15 Temmuz sonrasının psikolojik ortamı, Cemaat’in yaşadığı büyük itibar kaybı, şeytanlaştırma, kâr-zarar hesapları, ‘kahraman madalyası’ aldığı kesimle kurduğu duygusal bağlar da üzerine eklenince böyle bir karara varmış olabilir. Bu da insana dair. Hiç kimse makine ya da robot değil. Herkese aynı şablonlarla veya kalıplarla yaklaşmak sığ bir bakış açısı olur. Burak Akın’ın kişiliğini, karakterini bilmeden bir çıkarımda bulunamayız.
***
Burada kafa karıştıran nokta, ‘itirafçılığın’ adeta bir furya görüntüsü altında peş peşe gelmiş olması.
İşte bu noktada da ‘basit’ olandan ‘karmaşık’ olan tarafa geçiyoruz.
Burak Akın, ifadesinde dile getirdiği gibi gerçekten de bu duygularını ilk önce koruma müdür yardımcılığını yaptığı Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Güler’e açmış olabilir.
AKP-MİT kanadı, TSK içerisinde bir ‘Cemaat çözülmesi’ hedeflemişse, dosyası ‘en sağlam’ olan Burak Akın’dan başlayarak bir öncü kafile tertip etmiş olabilir. Bu durumda şu teminatın verilmiş olması muhtemel: “Siz zaten darbeye katılmamışsınız. Bir suçunuz yok. Sadece Cemaat bağlantılarınızı itiraf edin. Sonunda serbest kalacaksınız. Arkadan başkaları gelecek.”
Bununla, arkadan gelecek büyük çözülmenin önü açılmak istenmiş olabilir. Dikkat edilirse ‘ben darbeciyim’ diye değil, ‘ben Cemaat üyesiyim’ diye gidip teslim oluyorlar.
Nitekim ifadelerin ardından serbest kalmaları da bunu düşündürüyor. Düşünün ki 15 Temmuz iddianamelerinin en önemli dayanakları arasında olan gizli tanıklar ‘Şapka’ ve ‘Kuzgun’ bile tutuklu yargılanıyorlar. Bu kadar çok ifşaatta bulunmuş olmalarına rağmen serbest kalamadılar. Öğretmenler, ev hanımları, esnaflar, hayırsever dedeler bile sırf ‘cemaat üyeliği’nden dolayı tutuklanırken bu subayların serbest kalması makul görünmüyor. Belli ki bir teminat verilmiş. Öyleyse bir amaç da vardır. Bu da bizi ‘çözülme’ senaryosuna götürüyor.
***
Gelinen nokta itibariyle, birkaç çekince dışında, bu üzerinde durmaya değer bir senaryo. Burada belirleyici olacak noktalar, itirafçı dalgasının devam edip etmeyeceği, verilecek ifadelerin içeriği ve hepsinin serbest kalıp kalamayacağı.
Peki size bir soru: 15 Temmuz tuzağı için işbirlikçilik yapıp hala Cemaat içerisinde görünen bazı uzantıların bu furyada bir dahli var mıdır? Özellikle bu askerlerin ikna edilmesinde…
Baştan dedim ya, benim kafam karışık.
[Ahmet Dönmez] 13.1.2018 [TR724]
Bu karışıklık, Yüzbaşı Burak Akın konusunda daha önce yazdığım 5 yazının dayandığı nokta ile ilgili değil. Hem de hiç. Orada zihnim (şimdilik) berrak. Çünkü neresinden bakarsak bakalım mevcut veriler, bizi orada belli bir çıkarıma götürüyor: “Eğer Kara Kuvvetleri Komutanı Koruma Müdürü Burak Akın cemaat mensubu ise; onun kahramanca direndiği bir darbe, cemaatin darbe girişimi olamaz. Bu alelade bir detay olmadığı, olağan paradigmayı temelden çökertebilecek hâkim bir model olduğu için de AKP’nin resmi tezleri büyük oranda çökmüştür.”
Bu, meselenin bir boyutu.
Fakat gelişmeler Burak Akın ile sınırlı kalmadığı için tek başına onun üzerinden bir okuma yapmanın de eksik kalacağı aşikâr. Dolayısıyla tek bir örneklem üzerinden hadisenin bütününü anlamaya çalışmak, yanıltıcı olabilir. Yüzbaşı Akın’dan sonra başka itirafçılar da çıktı. Akın’ın kendi verdiği 2 ismin dışında 10 civarında subay var. Bu askerler neden itirafçı oluyor? Arkasında herhangi bir plan mı var yoksa kendiliğinden gelişen doğal bir seyir mi?
****
Şu ana kadar gördüğüm kadarıyla her kesim kendi içerisinde görüş ayrılıkları yaşıyor. Yandaş medya da dahil… Örneğin dün Yeni Şafak gazetesi, “Eş zamanlı tuzak çöktü” manşetini attı. “FETÖ’nün, itirafçılık üzerinden yeni bir tuzak kurduğu belirlendi. Gerek sorgusuz sualsiz göreve iadeler, gerekse itirafçı olan bu isimlerin itiraflarında üst düzey yöneticilere yönelik hiçbir bilgi vermemiş olmaları üzerine, bu gidişin ciddi bir tuzak olabileceği üzerinde duruldu. Samimi itirafçıların göreve döndürüldüğünü gören FETÖ’nün, itirafçılık yoluyla TSK’da örgütü yeniden faal hale getirme çabasına giriştiği ve bu yönde planlar yaptığı ortaya çıktı. Son dönemde itirafçı sayıları hayli arttı.” diye yazdı.
Buna karşılık Star gazetesi tam tersi yönde, “Radara takılan itirafçı oluyor” manşetini attı.
Bunun yanında bir de özellikle sosyal medyada hadisenin ne olduğuna kesin hükümler getiren hesaplar var. Bu denli girift, çok bilinmeyenli hadiseler karşısında daha ilk dakikadan ‘şakkadanak’ fotoğrafı çeken, teşhisi koyan, layetezelzel beyinlere hayranlığımı gizleyemem. Fakat ben, bir tarafını örtsen öbür tarafı açıkta kalan teorilere kolayca ısınamıyorum.
***
Bu tür karmaşık durumlarda, birbirinden bağlantısızmış gibi duran noktaları birleştirerek belli bir harita oluşturmak ve labirentten öyle çıkmaya çalışmak bir yöntemdir.
Bir diğer yöntem de son derece kompleks görünen bir hadiseye düz ve basit bakabilmektir. Bazen sizin koca koca anlamlar yüklediğiniz, çeşitli teoriler ve kuramlarla izah etmeye çalıştığınız olayların aslında basitçe bir açıklaması olabilir.
Önce karmaşık olandan gidelim…
‘İtirafçı’ furyasının nedenlerine ilişkin ihtimaller neler?
1- Burak Akın’ın ilk teslim olduğu gün Cemaat tarafında ağırlıklı görüş, bunun yeni bir kumpasın habercisi olduğu yönündeydi. Akın’a “Abiler bana suikast için baskı kurdu, dayanamadım, teslim oldum” dedirtileceği yönünde bir endişe vardı. Bu endişeyi besleyen de son dönemde artan ‘suikast’ söylemleri idi. Örneğin Ahmet Zeki Üçok’un “Malum İSTİHBARAT ÖRGÜTLERİNİN kontrolünde olan FETÖ’nün suikast timleri Makedonya’da 60 DÖNÜM çiftlik satın aldı. Bu çiftlikte kimler yok ki, eski SAT, MAK, TAK timlerinin firarileri, UÇK artıkları, paralı askerler ve PROFESYONELLER. Bizler buradayız, BEKLİYORUZ.” şeklindeki tweet’i ve takip eden açıklamaları… Hizmet gönüllüleri, “Eyvah, yine 15 Temmuz’vari bir çakma suikast tertip edilecek ve cemaatin üzerine atılacak” korkusuna kapıldı.
Fakat Burak Akın sorgusunda bu yönde bir ifade vermedi. Suikastın dışında, bu yönde başka bir endişeye kapı aralayacak bir ihbarda da bulunmadı.
Dolayısıyla bu görüş şimdilik çöktü.
***
2- Yine ilk Burak Akın olayıyla birlikte akıllara gelen diğer senaryo şuydu: Cemaat, 15 Temmuz’un maskesini indirmek için düğmeye bastı. Burak Akın, Cemaat mensubu olduğunu açıklayacak ve bilinen söylemi yerle bir edecekti. Bununla da kalmayıp darbe gecesi yaşanan bazı bilinmeyenleri anlatacak ve kurulan tuzağı deşifre edecekti. Bu biraz da bazılarının beklentisi idi.
Evet, Yüzbaşı Akın’ın 13 yaşından beri bu camia içerisinde olduğunu açıklamış olması, tek başına darbe-Cemaat ilişkisine dair resmi söylemi çürüttü. Fakat bu, bizatihi varlığından kaynaklı olarak ulaşılan mecburi sonuç.
Fakat gerek diğer ifadeleri gerekse sonra gelen itirafçı dalgaları ile birlikte bunun bir tasarım olabileceği tezi havada kaldı.
***
3- Üçüncü senaryoya gelince… Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, bir süredir TSK içerisinde başlattığı ve en bilineni Zekai Aksakallı’nın Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan alınması olan tasfiyelere devam ediyor. Bu subayların vereceği isimlerle tasfiyeleri yeni bir evreye taşımak istiyor.
Bu görüş, Akar’ın gönülsüzce ‘15 Temmuz kumpası’ içinde yer aldığı, kendisini ve silah arkadaşlarını bu ‘kuyuya’ iten kanattan zamana yayılmış bir şekilde intikam aldığı tezine dayanıyor.
Bununla bağlantılı bir başka değerlendirme de Hulusi Akar’ın 15 Temmuz’dan sonra altının boşaldığı, bu güvensizliği ortadan kaldırabilmek için de bazı askerlerin geri dönüşü için düğmeye bastığı şeklinde.
Peki, Erdoğan’ı buna nasıl ikna etti?
“Efendim Avrasyacı, Ergenekoncu kanat çok güçlendi. Ordu içerisinde tekrar bir denge kurmak zorundayız. Yoksa bunlar yarın sizi de ortadan kaldıracaklar” diyerek…
Ve böylece yeni bir süreç başladı; bir taraftan bazı tutuklular tahliye edilirken (Örneğin Akın’ın emniyet sorgusu sürerken 18 generalin tahliyesi) bir yandan da bu subayların itirafları ile istenmeyen bir kanadın tasfiyesinin önü açıldı…
Bu görüşün zayıf tarafları şunlar:
– Bunu neden itirafçılar üzerinden yapsın? Eğer ki bu isimler, tutuklu olanların geri dönüşünü sağlayacak şekilde ifşaatlarda bulunuyor veya o yönde isimler veriyor olsaydı belki daha inandırıcı olabilirdi.
– Avrasya / Ergenekon kanadından gelen tepkilere bakılırsa bu yönde bir feveran hali de yok.
– Darbeye katılmamış bu kadar fazla cemaatçi subayın ortaya çıkması ile kendi tezlerini çökertme riskini neden alsınlar? Hele hele Burak Akın ile… Erdoğan buna neden ‘evet’ desin? Bunu başka isimler ve başka yöntemlerle yapamazlar mıydı?
***
4- “AKP, daha fazla tasfiye yapabilmek için bu itirafçıları kullanıyor.”
Doğrusu bunu pek üzerinde durulabilir görmüyorum. AKP bu tasfiyeler için zaten herhangi bir delile, bir dayanağa ihtiyaç duymuyor ki… Ayrıca içeride ‘itirafçı’ olan veya olmaya hazır başka askerler var. Onların önüne bu isim listelerini koyup imzalatmak daha kolayken neden yeni zaaf görüntüleri versin? Neden 15 Temmuz’u çökertsin? Kaldı ki teslim olanlar da çok büyük ifşaatlarda bulunmuş değiller.
5- “Mahrem imamların itiraflarıyla kripto subaylar deşifre oldu. Bunlar da sıranın kendilerine geleceğini anlayınca teslim olmaya başladılar.”
Bu görüşün zayıf tarafı şu: Yargılamaların bugüne kadarki seyri, hiç de gidip güven içerisinde teslim olunacak bir manzara arz etmiyor. Kendi kendini ihbar demek, aynı zamanda karanlık bir kuyuya kendini bırakmak demektir. İşkencelerle dolu, hukukun olmadığı, keyfi ve sonu belirsiz bir sürece adım atmış olacaksınız.
Bugüne kadar hakkında somut bir delile ulaşılmamış, hatta Burak Akın örneğinde olduğu gibi kahramanlık madalyası taşıyan askerlerin, kendilerini savunabilmek için eli hala çok güçlü iken heyecana kapılarak itirafçı olması, akla pek yatkın değil.
Bunun için kendilerine bir güvence verilirse o başka…
İşte bu da bizi altıncı maddeye götürecek.
***
6- “Amaç, TSK içinde hala kendini gizleyebilen Cemaat sempatizanı askerlerin çözülmesini sağlamak”
Bu madde, yukarıdaki girizgahta sözünü ettiğim ‘karmaşık’ olanla ‘basit’ olanın iç içe geçmiş hali. Bu senaryoda insan psikolojisi ve yaşanan sürecin kimyası örtüşüyor gibi…
Basit olan tarafı şu: Bazen olaylar gerçekten de göründüğü gibidir.
İnsanı ve insan psikolojisini büsbütün yadsıyarak bu tür hadiseleri çözümlemek, eksik sonuçlar doğurur.
Darbe davalarına baktığımız zaman azımsanmayacak oranda itiraflar geldiğini görüyoruz. Darbeye katıldığını reddetse de Cemaat üyesi olduğunu kabul eden, pişmanlık izhar eden bazı askerler var. Bunlardan bir kısmının derin sorgulamalara girdiğini de müşahede ediyoruz. Aynı şekilde daha sonradan yapılan ‘mahrem imam’ operasyonlarında gözaltına alınıp itiraflarda bulunan isimler de çok. TSK ile ilgili soruşturmaların dışında, Hizmet Hareketi’nin farklı birimlerinde görev alıp da ‘itirafçı’ olan yine çok sayıda önemli isim dikkat çekiyor. Bunların tamamını ‘işkence’ veya ‘tehditlere’ bağlamak, biraz gerçeğe gözlerini yummaktır. Doğrudur yanlıştır, katılırsınız katılmazsınız ama ifadeleri okuduğunuzda kendince ‘samimi’ bir sorgulamaya giren şüphelilerin olduğunu da görürsünüz.
Askerleri de büsbütün böyle bir olgunun dışında göremezsiniz. 15 Temmuz’un derin travmatik etkisi ile “Ne oldu? Bunu kim yaptı? Kullanıldık mı? Aldatıldık mı? Birilerinin hesaplarına kurban mı gittik? Aslında başka bir şeye mi hizmet ettik? Abi bildiklerimiz bizi sattı mı?” gibi sorgulamalara girmesi mümkündür. Aylarca süren iç muhasebe ve içten içe büyüyen kurdun birilerini artık böyle bir noktaya sürüklemiş olması olağan dışı bir şey değil. Hele bu süreçte kendisine bir muhatap bulamamış, sorularını cevaplayabilecek bir kanal açamamış, okuduğu veya öğrendiği her yeni şeyden sonra daha da aklı karışan biri pekâlâ böyle bir aşamaya gelebilir.
***
Diğerlerinde olduğu gibi bu görüşün de zayıf noktası, “Neden 15 Temmuz’u çökertsinler?” sorusuna tatmin edici cevap verememesi.
Zaten ilginç olan nokta, furyanın Burak Akın’dan başlamış olması. ‘Toplumsal saygınlık’, insanda varoluşsal değişimlere yol açabilecek güçlü bir güdüleyicidir. Kahraman sıfatını elde etmiş, madalya sahibi bir insanın bütün bu manevi apoletleri söküp kendini ‘hain’ derekesine düşürecek kararı alması kolay değil. Bunun için çok güçlü bir tetikleyici olması gerek.
Peki bunu Burak Akın’ın psikolojik eşikleri ile açıklayabilir miyiz?
Şöyle bakalım: Neredeyse bütün Türkiye, ölümden döndüğünüz olaylar zincirinin aslında içinde bulunduğunuz yapı tarafından kurgulandığına inanıyor. Komutanlarınız ve ülkeyi yönetenler de aynı şeyi söylüyor. Bakıyorsunuz, olaylar içerisinde Cemaat’ten birçok kişi olduğunu görüyorsunuz. İddianameleri, ifadeleri, savunmaları okuyorsunuz… 17 ay boyunca da içinizde bu hesaplaşmayı yaşıyorsunuz. Fakat darbe girişiminin Cemaat’in işi olamayacağının en büyük kanıtı da sizsiziniz aslında.
Burası çok önemli bir nokta. İfadelerine bakıldığında, Burak Akın’ın durduğu yere dair genel bir sorgulamaya girdiği anlaşılıyor. Zaten 15 yıldır bir gelgit yaşadığı, 3 kere kopma noktasına geldiği kendi ifadelerinde var. 15 Temmuz sonrasının psikolojik ortamı, Cemaat’in yaşadığı büyük itibar kaybı, şeytanlaştırma, kâr-zarar hesapları, ‘kahraman madalyası’ aldığı kesimle kurduğu duygusal bağlar da üzerine eklenince böyle bir karara varmış olabilir. Bu da insana dair. Hiç kimse makine ya da robot değil. Herkese aynı şablonlarla veya kalıplarla yaklaşmak sığ bir bakış açısı olur. Burak Akın’ın kişiliğini, karakterini bilmeden bir çıkarımda bulunamayız.
***
Burada kafa karıştıran nokta, ‘itirafçılığın’ adeta bir furya görüntüsü altında peş peşe gelmiş olması.
İşte bu noktada da ‘basit’ olandan ‘karmaşık’ olan tarafa geçiyoruz.
Burak Akın, ifadesinde dile getirdiği gibi gerçekten de bu duygularını ilk önce koruma müdür yardımcılığını yaptığı Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Güler’e açmış olabilir.
AKP-MİT kanadı, TSK içerisinde bir ‘Cemaat çözülmesi’ hedeflemişse, dosyası ‘en sağlam’ olan Burak Akın’dan başlayarak bir öncü kafile tertip etmiş olabilir. Bu durumda şu teminatın verilmiş olması muhtemel: “Siz zaten darbeye katılmamışsınız. Bir suçunuz yok. Sadece Cemaat bağlantılarınızı itiraf edin. Sonunda serbest kalacaksınız. Arkadan başkaları gelecek.”
Bununla, arkadan gelecek büyük çözülmenin önü açılmak istenmiş olabilir. Dikkat edilirse ‘ben darbeciyim’ diye değil, ‘ben Cemaat üyesiyim’ diye gidip teslim oluyorlar.
Nitekim ifadelerin ardından serbest kalmaları da bunu düşündürüyor. Düşünün ki 15 Temmuz iddianamelerinin en önemli dayanakları arasında olan gizli tanıklar ‘Şapka’ ve ‘Kuzgun’ bile tutuklu yargılanıyorlar. Bu kadar çok ifşaatta bulunmuş olmalarına rağmen serbest kalamadılar. Öğretmenler, ev hanımları, esnaflar, hayırsever dedeler bile sırf ‘cemaat üyeliği’nden dolayı tutuklanırken bu subayların serbest kalması makul görünmüyor. Belli ki bir teminat verilmiş. Öyleyse bir amaç da vardır. Bu da bizi ‘çözülme’ senaryosuna götürüyor.
***
Gelinen nokta itibariyle, birkaç çekince dışında, bu üzerinde durmaya değer bir senaryo. Burada belirleyici olacak noktalar, itirafçı dalgasının devam edip etmeyeceği, verilecek ifadelerin içeriği ve hepsinin serbest kalıp kalamayacağı.
Peki size bir soru: 15 Temmuz tuzağı için işbirlikçilik yapıp hala Cemaat içerisinde görünen bazı uzantıların bu furyada bir dahli var mıdır? Özellikle bu askerlerin ikna edilmesinde…
Baştan dedim ya, benim kafam karışık.
[Ahmet Dönmez] 13.1.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)