Süfyan veya Süfyaniyet [Ali Ünal]

Çok muhatap olduğum deccal/süfyan, Mehdî, Mesih sorularından süfyan sorusuna cevaptır:

Buharî’de yer alan bir hadis-i şerifte, bütün peygamberlerin, ümmetlerini deccal/süfyan hakkında uyardığı belirtilir. Peygamber Efendimiz de (s.a.s.) deccal/süfyan fitnesine karşı, onu farklı hadislerinde bütün cepheleriyle tanıtarak ümmetini ikaz buyurmuş ve ümmet, on dört asırdır onun fitnesi karşısında Allah’a sığınagelmiştir. Kuşkusuz onu temsil eden şahıs veya şahıslar olmakla birlikte, deccal, Hıristiyan dünyada Âhir Zaman’da başta Ulûhiyet’i inkâr mahiyetinde çıkacak akımın, süfyan ise, bu akımın İslâm dünyasında nifak perdesi takmış biçiminin adıdır. Dolayısıyla, süfyan, öncelikle Kur’ân’da münafıklar hakkındaki âyetlerden takip edilmelidir.

Deccal de, süfyan da, hadislerdeki tarifiyle, her şeyden önce tam bir yalancıdır ve öncelikle aldatma ile iş görür. Zaten ona, hadiseleri insanlara karışık ve bâtılı süsleyerek hakikat gösterecek olmasından dolayı bu ad verilmiştir. Bu aldatma işinde süfyana Türkler içinde hadisin ifadesiyle “70 bin taylesanlı” (ulemâ-i sû’) destek olur. İlgili âyetler ve hadisler çerçevesinde bir psiko-analize tâbi tuttuğumuzda, süfyanda üç temel sıfat karşımıza çıkar: Tatmin olmaz hırs, dehşetli kıskançlık ve sınır tanımaz öfke, kin ve düşmanlık.

Müslim’de yer alan bir hadiste, süfyanı süfyan olmaya iten ilk faktörün öfke olduğu ifade buyrulur; yani süfyan, bir öfke üzerine ortaya çıkar. Hırsı ise Cenab-ı Allah (c.c.) insana hayır işlemeye doymasın diye vermiştir. Fakat insanda nefis dizgini ele geçirirse bu sıfatın mecrası değişir. İşte kendisinde bu sıfatın mecra değiştirdiği süfyan, tatmin olmaz bir yükselme, makam, dünyalık biriktirme, tanınma, beğenilme, kendinden bahsedilme hırsı içindedir. Elinin suyla delineceği hadisinin işaret ettiği üzere o, çok büyük mal sahibidir ve israfa da, biriktirmeye de doymaz. Tatmin olmaz hırs, dehşetli bir kıskançlığı besler. Evet, tatmin olmaz bir makam, yükselme ve beğenilme hırsı içindeki süfyan, kendisiyle mukayese edilebilecek hiç kimsenin olmasını istemez. O, hırslarını tatmin yolunda kendisine rakip olabilecek herkesi kıskanır ve bertaraf etmeye çalışır. Esasen onun hırsını tetikleyen, biraz da, kendi önünde gördüğü veya öyle görülen bazılarına olan kıskançlığıdır. Hırs, kıskançlık ve öfke/kin/düşmanlık sıfatlarının bir insanda bu ölçülerde birleşmesi konusunda bir zaman bir psiko-analistin şöyle bir değerlendirmesini okumuştum: “Böyle birinin bilhassa çocukluğu travmalarla geçmiştir. Arkadaşlarının sahip olduğuna sahip olamamış, onlar tarafından dışlanmış, ailede de sevgi ve şefkat görmemiş birinde böyle sıfatlar bu derecelerde gelişir.”

Hırsı, kıskançlığı ve öfke, kin ve düşmanlığı ile yerin altına doğru bir kötülük anıtı olan süfyan, son derece tehlikelidir. Ne var ki, peygamberler ve onların vârisi zatlar gibi, onların tam karşı kutbunu temsil etmekle, nefret edenleri kadar meftunları da olur. Çünkü nifaktan ibaret, yalana, Kur’ân’da Allah nazarında bütünüyle menfur bir iş olarak tavsif edilen, söz ile fiilin birbirini tutmamasına dayalı mahiyetiyle aldatmada çok başarılıdır. İlgili âyetlerin tarifi içinde, zayıf gördüklerini ezen, fakat arkasını dayadığı güçler karşısında ayak yalayan bir firavun-u zelîldir. Tam bir fâsit ve müfsit iken ıslahçı olduğu iddiasındadır. Görünüşü hoşa gider ve giydirilmiş bir kütük gibi olduğu halde konuştuğu zaman dinlenir. Ayrıca, biri ateş, diğeri su olan iki nehri vardır ki, taraftarlarını su olan nehirden içirir ve ona katar. Hadiste ise, ona yetişecek olanların onun ateş gördüğü nehre girmesi tavsiye buyrulur.

[Ali Ünal] 5.5.2014 [ZAMAN]

Eğitim ve öğretimin bizcesi [Dr. Hüseyin Kara]

Eğitim ve öğretim insan için olmazsa olmaz, hava ve su gibi değerli ihtiyaçlardandır. Çünkü insan ta’allüm ile tekemmül eden bir varlık olarak dünyaya gelmiştir. Yaratılışı itibarıyla her şey olmaya müsait bir fıtrata sahip olan insan, aldığı eğitim, gördüğü öğretim ile ya insan-ı kâmil olacak ya da nakıs bir insan olarak kalacaktır. İnsanın alacağı terbiye, ulaşacağı bilgi seviyesi onun sadece dünyasını değil, aynı zamanda ahiretini de etkileyeceği hesaba katılırsa işin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Bundan dolayı Allah’ın gönderdiği bütün peygamberlerin ortak vasıflarından biri de, içinde bulundukları toplumları eğitmek olmuştur. Efendimiz’in (sav) ‘’Ben bir muallim olarak gönderildim.’’ (İbn Mâce) beyanında bu durum apaçık  görülmektedir. Peygamberlerin izlerini takip eden alimler ve arifler de aslında birer öğretmen olarak görev yaparlar. Alimler akılları doyururken, arifler de kalpleri doyururlar. Böylece insanlar kalp ve kafa bütünlüğüne ulaşarak insan-ı kâmil olma yolunu bulurlar. 

İnsanın mahiyetini bütünleyen ruhunun ve vücudunun en mükemmel bir kıvamda yaratılması (Tîn,95/4) kusursuz bir işleyişle yeryüzüne halife unvanıyla gönderilmesi,(Bakara,2/30) onun yapacağı görevin ulvîliğine delâlet etmektedir. (Zâriyât, 52/56) Bu kalitedeki varlığın doğru bir eğitim ve öğretimden mahrum bırakılması kadar büyük bir kusur, hatta büyük bir cinayet olamaz. Kısa bir ömre çok şey sığdırması beklenen insan, bunu ancak alması gereken yüksek kalitede bir eğitim sayesinde başarabilir. İnsan hayatının bütününe tesir edip izler bırakacak unsurlar içinde, aile ortamından başlayıp okul ve çevreye kadar her merhalede, hayatın merkezine eğitim ve öğretim yerleştirilirse bu ağır görev ifa edilebilir. Zaten devletlerin ve milletlerin en önemli işi de budur. Yeni nesilleri, gelecekleri için iyi hazırlayamayan milletlerin uzun süre yaşama şansları olmamış ve tarihin çöplüğünde kendilerine ayrılmış olan meş’um yerlerini kısa sürede almışlardır. Zaten tarih denen şey beşeriyet ve medeniyetler mezarlığı değil midir? 

İnsanın eğitim ve öğretimi çok mühim bir konu olmakla birlikte, dünyadaki en zor işlerden birisi olduğu da unutulmamalıdır. İnsanları eğiten ve onları hayata hazırlayan ana-baba ve öğretmenlerin toplumda en çok hürmete layık olmalarının altında yatan gerçek bu olsa gerektir. Çünkü bu; çok sabır, şefkat ve süreklilik isteyen bir iştir. Bir anne düşünelim; doğurduğu yavrusunu topluma faydalı bir fert haline getirinceye kadar ne zahmetler çekmekte ve nice meşakkatlere katlanmaktadır. Keza bir baba; iyi yetişmiş evlatların babası olmak için ne fedakârlıklar yapmaktadır. Yine ideal bir öğretmen düşünün; kendisine emanet edilen vatan evlatlarına bir taraftan en son gelişen bilgileri aktarırken diğer taraftan ona terbiye aşılayacaktır. Çocuklardaki veya gençlerdeki aşırılıkları tolere ederek, şefkat ve merhametle fakat en önemlisi mevcut haline değil geleceğine bakarak sabırla muamelede bulunması öğretmeni hürmet edilir konuma yükseltmektedir.
        
Kaliteli bir eğitim ve öğretim faaliyeti yapabilmek için; ikisi asıl ikisi de değişken olmak üzere dört önemli unsurun bir araya getirilmesi ve bunların uyumlu işlemesi gerekmektedir. Bu unsurlar; öğretmen, öğrenci, okul ve müfredattır. İlk ikisi dünden bugüne hiç değişmeyen üst yapılardır. Yani öğrencinin olduğu her yerde öğretmen de var olmuştur. Bunun tersi de doğrudur. Kaliteli öğretmen de her dönem kendine öğrenci bulmakta güçlük çekmemiştir.  Son ikisi ise zamanın şartlarına ve gelişmelere paralel olarak farklılıklar gösteren alt yapılardır. 
      
Yaşadığımız milenyum çağında, bilgiye ulaşmak hiçbir dönemde bu kadar kolay olmamıştı. Özellikle sanal âlemde paylaşılan bilgiler sayesinde, nerede ise insanlar kitaplara ihtiyaç duymaz hale gelmiştir. Fakat buna rağmen eğitim ve öğretim faaliyetinin en önemli iki temel ayağı olan öğretmen ve öğrencinin yüz yüze gelerek doğrudan bir iletişim ile yapılan eğitimi dünyada hiçbir ülke tamamen terk edememiştir. Bu gerçeği kavramak için; bugün dünyada yapılmakta olan eğitim ve öğretim faaliyetlerinin  yüz yüze eğitim (aktif) ile uzaktan eğitimin (pasif)  oranlarının karşılaştırılması sonucu ortaya çıkan duruma bakıldığında en azından şimdilik görünen odur ki,  bütün zorluklarına ve pahalılığına rağmen yüz yüze eğitimden insanlık vazgeçememiştir. Yakın bir zamanda vazgeçeceğe de benzemiyor. Çünkü eğitim ve öğretimin asıl gayesi insanı bilgi sahibi yapmanın yanı sıra; bir milletin fertleri olarak bir arada yaşama kültürünü geliştirip insanları sosyalleştirmek olduğu da unutulmamalıdır. 

Bugün dünyada ülkelerin gelişmişlik seviyeleri ile eğitim ve öğretim seviyeleri birlikte anılmaktadır. Demek oluyor ki gelişen ülkeler yeni nesillerine verdikleri eğitimlerinin kalitesi ile atbaşı gelişmişler, geri kalmış ülkeler de eğitimdeki kalitesizlikleri nedeniyle kalkınamamışlardır. En basit bir örnekle; dünyada kalite sıralamasında ilk yüze giren üniversitelerin sahipleri olan ülkelerin, aynı zamanda gelişmiş ülkeler olduğu gerçeği bu durumu izah etmeye yeter sanırım.
      
Günümüz dünyasında, kadîm İslam medeniyetinin eğitim ve öğretim prensiplerini temel kabul edip; gelişmiş ülkelerin bulup geliştirdikleri ile harmanlayıp uygulayan ve çok güzel sonuçları da ortaya çıkan bir eğitim ve öğretim modelini bütün insanlığa uyarlayan Hizmet Hareketi, bu asırda İslam aleminin ve  dünyanın eğitim ve öğretimde GÜLEN yüzü olmuştur.  Merkezine öğrenciyi yerleştiren ve öğretmeni en önemli unsur sayan bu eğitim ve öğretim faaliyetleri, insanlık ortak paydası üzerinden sürdürülmektedir. Madem ‘’ Her doğan İslam fıtratı üzere dünyaya gelir…’’( Buharî, cenaiz 92) gerçeğine inanılıyor, öyle ise eğitim ve öğretim yolu ile insana kazandırılacak ikinci fıtrat, onun kulluk fıtratı olacaktır. Eğitim ve öğretim için de insanın rengi, dili, dini ve milliyeti bir ayrışma sebebi asla olamaz. Yeter ki bu eğitim ve öğretim faaliyetini yapacak olan insanlar bu işin dertlisi olan, davasına kendisini adamış ve branşında başarılı olan öğretmenler olsun. 

Bir öğretmen düşünün ki; sınıfındaki öğrencilerin hepsi kendisine emanet edildiğinin şuuru ile hareket etmektedir. Bu emanetin asıl sahibi olan öğrencilerin kendileri de ondan dünyada ve ahirette hesap soracağının farkındadır. İkinci olarak; o öğrencilerin ana ve babalarının da çocuklarını emanet ettiği o öğretmenden hesap sormaya tabii ki hakları vardır. Diğer bir husus da; öğrencilerin asıl sahibi olan Yaratıcı’ya karşı taşıdığı sorumluluğu dikkate alındığında bu kutsî görevi ifa eden öğretmenin ne kadar büyük sorumluluklar yüklendiğinin resmi net olarak görülmektedir. Bundan dolayı, ‘’ Alimler,  (öğretmenler) peygamberlerin varisleridirler.’’ (Tirmîzi, ilim 19) beyan-ı Nebevîsinden anlaşılan odur ki; öğretmenlerin, peygamberler gibi dünyalık bir menfaat karşılığı olarak mesleklerini icra etmeleri hiç de doğru olmaz. Madem peygamberler kendi dillerinden Kur’an’laşan beyanlarında ‘ Buna karşı sizden  hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir. ’’buyuruluyor.  (Şuarâ, 26/109) Öyleyse; geçinebilecek kadar maaşı olan bir öğretmen, eskilerin tabiri ile kifaf-ı nefs eder ve öğretmenlik maaşı ile zenginleşmeyi hiç mi hiç düşünmez. Bu kalite ve kabiliyetlere sahip olan Hizmet Hareketi’nin öğretmen kadrosuna bütün insanlık çok muhtaçtır. Kapitalist dünyaya inat, bu beklentisiz ve adanmış ruhlar yeni neslin eğitiminde yepyeni bir çığır açmayı Allah’ın izni ve inayeti ile başarmışlardır. Başarmışlardır ki dünyada 170 ülkenin insanları bunlara kapılarını açtı ve en değerli varlıkları olan evlatlarını bu âl-i cenap öğretmenlere tereddütsüz teslim etti. İnsan köpeğini bile haydut bir kişiye emanet edemezken, 170 ülkenin insanı o güzelim evlatlarını teröristlere mi teslim etti? Böyle düşünen mahlûkatın insanlıktan nasibi olabilir mi? Hasetleri, kin ve nefretleri kalp ve gözlerini, vicdan ve ruhlarını esir almış kişilikler ne derlerse desinler, bu yakışıksız sözler insanlık vicdanında asla yer bulamayacaktır. Buna karşılık kem söz sahibini rezil ve rüsvay edecektir. Bu da inşallah yakında görülecektir. Çünkü hakikatlerin ortak bir huyları vardır. O da uzun süre gizli kalamamalarıdır.              

[Dr. Hüseyin Kara] 9.10.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Yeryüzü mirasçılarının üçüncü vasıfları [Abdullah Aymaz]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, yeryüzü mirasçılarının üçüncü vasfından bahsederken, bu vasfın AKIL, MANTIK VE ŞUUR üçlüsüyle İLME YÖNELMEK olacağını ifade ediyor. 

Bediüzzaman Hazretleri Yirminci Söz’de peygamberlerinin mucizelerinin, âhir zamanda gelişecek olan ilim, fen ve teknik olarak ulaşılacak zirvelere ve nirengi noktalara birer işaret olduklarını, bu ilham kaynaklarından istifade edilmesi gerektiğini söylüyor. Her peygamberin mucizesi, böyle bir gelişmeye işaret olur da Son Nebî, Ahirzaman  Peygamberi  Habîbullah Muhammed Aleyhisselam'ın en büyük mucizesi olan Kur’an’ın insanlığa meydan okuyan belağat ve BEYAN  MUCİZESİ  de çok önemli bir hususa işaret olmaz mı? Elbette olur. Onun için Üstad Hazretleri bu mesele için, insanlık âhir zamanda herşeyiyle ilme fenne yönelecektir, bütün kuvvetini ilimden alacaktır, hüküm ve kuvvet ilmin eline geçecektir, ilimlerin, düşüncelerin geniş kitlelere kabul ettirilmesinde fesâhat, belağat ve ifade üstünlüğü, herkesin alâka duyduğu bir mevzu hâline gelecektir, diyor… Evet, medya gücü, maksat ve meramı ifade de kullanılan, filmler, romanlar hatta karikatürler bile insanlar üzerinde çok etkili olacaktır. Evet çizilen bir karikatür ile kitlelerin nasıl tahrik edildiğini, insanların teröre nasıl kurban edildiğini, İslamiyetin bu anarşist ve teröristler yüzünden nasıl bir fobi haline getirildiğini gördük… Âhir zamanda ilimlerin en parlağı olan İFADE GÜCÜ kendisini gösteriyor ve toplumları yönlendiriyor...

Tabii her şey, bunlardan ibaret değil…

Cenab-ı Hakkın nasıl KELÂM  Sıfatı varsa ve  o sıfattan semadan, suhuflar, Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an nâzil olmuşsa, yine O’nun irade vasfından tekvini kanunlar, sünnetullah denilen, fennî ve teknik ilimler gelmektedir. Semavî kitapların ortaya koydukları kanunlara uymanın mükafâtı âhirette olduğu gibi, isyan etmenin cezası da âhirettedir. Ama irade vasfından gelen kanunlardan istifade etmenin, yani çağınla yüzleşip hesaplaşmasının mükafatı dünyada olduğu gibi o tekvînî kanunlara isyan edip, geri kalmanın, çağın gerisinde tembel tembel oturmanın cezası da dünyadadır. İşte geri kalmış ülkeler ve onların perişan insanları…

Hocaefendi diyor ki: “Evet son birkaç asırlık boşluğu aşmamız, marifette doygunluğu ulaşmamız; yıllar ve yıllar boyu yaşadığımız ezikliğin şuur altı tahribini onararak bir kere daha kendi kendimizi isbat etmemiz, ilmin, İslamî düşünce menşurundan geçirilerek temsil ve ifade edilmesine bağlıdır.”

Yoksa gençlerimizin beyinlerini başkalarına emanet edersek yakın geçmişte başımıza gelenler her zaman bizlere musallat olabilir. Yani Hocaefendinin tabiriyle: “Gençlerimiz içinde bulundukları çağı ilmiyle, tekniği ile, teknolojisiyle yakalayacaklarına değişik kamplara ayrılara Marksçılık, Durkheimcilik, Lenincilik, Maoculuk oyunu oynamaya başladılar. Kimi komünizm ve proleterya diktatörlüğü rüyalarıyla avundu, kimi gidip Freud kompleksine saplandı… Kimi aklını varoluşçuluğa kaptırarak Sartre’e takıldı… Kimi Marcus deyip salya attı… Kimi de ömrünü Camus’un hezeyanları arkasında geçirmeye durdu. Evet bu ülkede bunların hemen hepsi yaşandı ve bu işin dâyeliğini de sözüm ona ilim yuvaları yüklendi. Bu buhranlar döneminde bir kısım kara ses ve kara ağızlar durmadan dini, dindarı karalıyor ve sürekli batı menşe’li çılgınlıkları nazara veriyorlardı. (…)

“Şimdi biz, içlerimizde bulantı, gönüllerimizde sızı bu karanlık dönemi ve o günün serkârlarını kendi mesâvileriyle başbaşa bırakarak, geleceğimizi inşâ edecek düşünce işçilerinden bahsetmek istiyoruz.

“Evet gençlerimize aşılayacağımız ilmî düşünce sayesinde, batıdan asırlar ve  asırlar önce de gerçekleştirdiğimiz gibi, onların, ilimle, fikirle kaynaşıp bütünleşmesini sağlayıp mutlaka kendi yenilenmemizi (Rönesansımızı) tahakkuk ettirmeliyiz. Maşeri vicdanda duyulan mâkus mukadderâtın ızdırabı, yıllar ve yıllar boyu maruz kaldığımız vesâyet hayatının hâsıl ettiği hafakanlar birkaç asırlık istismarın insanımızda meydana getirdiği reaksiyon, şimdiler itibariyle bizde yeniden Âdem nebinin feryatlarına, Yunus Peygamberin sızlanışlarına, Eyyub Aleyhisselamın iniltilerine denk âh ve efgâna vesile olmuştur. Hatta şu anda, bu duygu ve düşüncenin iticiliği (harekete geçiriciliği) ve tarihi tecrübelerin kılavuzluğuyla mesafelerin büzülmeye başladığını ve varılacak noktaya birkaç adım kaldığını hisseder gibiyiz.”

Günlerin bahara döndüğü şafakların şafakları kovaladığı şimdilerde hem ümitleniyor, hem bekliyor hem de Rabbimize yalvarıyoruz.”

“Biz de kendi mâzi kendi mânâ köklerimize sığınacak ve örneklerimizi zamanın bulandıramadığı Lâhûtîliğin enginliklerinden alacağız. Felsefi düşünceden tasavvuf gerçeğine, dinin yerleşmiş tarz ve telakkisinden ahlâkî boyutuna kadar birer kaneviçe  gibi, her zaman övündüğümüz ve bizim için de zamanın ALTIN  DİLİMİ  sayılan AK ÇAĞLAR’dan alacak ve onun üzerinde atkı atkı geleceğin dantelâsını öreceğiz. Bu dantelada, Mevlânâ Taftazânî ile yan yana gelecek, Yunus Mahdum Kulu ile aynı seccade üzerinde oturacak. Fuzulî Akif’i kucaklayacak, Uluğ Bey Ebu Hanife’ye selam çakacak, Hoca Dehhânî İmam Gazalî işe dizdize gelecek, Muhyiddin İbn-i Arabî İbn-i Sina’ya gül atacak, İmam Rabbanî Beziüzzamanın  müjdesiyle coşacak… ve koskocaman  bir geçmiş, o devâsâ düşünceleri, devâsâ kâmetleriyle bir araya gelecek ve bize kurtuluşun ve dirilişin büyüsünü fısıldayacak…”

İnşaallahü’r-Rahman… 

[Abdullah Aymaz] 9.10.2017 [Samanyolu Haber] 
aaymaz@samanyoluhaber.com

Mehmet Uzun'un adı ve AKP! [Ali Emir Pakkan]

Yazar Mehmet Uzun, 1953'te Urfa Siverek'te doğdu. 12 Mart 1971'de demokrasiye bugünkü gibi ara verilmişti. 

18 yaşındaydı. Kürtçülükten gözaltına alındı  Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne gönderildi. 3 Mart 1972'de tutuklandı. Ankara Mamak Askeri Cezaevi’ne sevk edildi... Hapishanelerde işkence, mahkemelerde hakaret gördü! 

1976'da  Rızgari davasından yargılandı. Derginin sorumlu müdürüydü... 9 ay hapis yattı. Hapisten çıktı. Dava sürüyordu.

Mahkûmiyetinin kesinleşeceğini anlayınca bir yolunu bulup yurtdışına çıktı....

İsveç’te yıllarca sürgünde yaşadı.

12 Eylül 1980'de demokrasi yine askıya alınmıştı. Askeri idare, 1981'de ünlü yazarı, vatandaşlıktan çıkardı.

Mehmet Uzun, sürgün yıllarında siyasetle arasına mesafe koydu... Dil, kültür ve edebiyata yöneldi. Romanlarını Kürtçe, denemelerini, makalelerini ise Türkçe yazıyordu.  

Kürtçe, Türkçe ve İsveççe yazdığı kitapları 20'ye yakın dilde yayınlandı. İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yaptı. İsveç Pen Kulübü ve Uluslararası Pen Kulüp’te çalıştı. 2001 yılında Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Geleneksel Düşünce ve İfade Özgürlüğü ödülünü aldı.  

1992'de Türkiye'ye gelebildi!  Mide kanseriydi... 11 Ekim 2007'de Diyarbakır'da hayatını kaybetti. 

Ve 10 yıl sonra... 2017'de, Mehmet Uzun parkının tabelası indirildi. Anıtı kaldırıldı...

Bir parktan adının silinmesi yazar Mehmet Uzun'a ne kaybettirir? O, Kürt edebiyatının en önemli ismi olarak kalacak ve eserleri ile yaşayacaktır. Ama AKP'nin adı dikta rejimlerinin yanına yazılacaktır! 

[Ali Emir Pakkan] 9.10.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Makinalı Tüfek arkasında Selfie ve Milyon Dolarlık Boş Nutuk! [Kadir Gürcan]

Savaş naraları atılmaya, fetih ve zafer çığırtkanlıkları yapılmaya başlandıysa, bilin ki ekonomik sarsıntılar kapıda. Boylarından büyük işlerin altında ezildikleri için, derin tahribatın acılarını unutturmanın tek çaresi daha büyük yaralar açmak. Kürsüden savrulan tehditlerin, daha parlak ve aydınlık yarınların hepsi hayal ve ütopya. 

Savaş, içki gibi şişede durduğu gibi durmuyor. “Bir gece ansızın gelebiliriz!” tehditlerine “Yanınızda ceset torbaları getirmeyi unutmayın!” cevabına hazır olmanız gerekir. Herkesin canı ağzında, eli kulağında Üçüncü Dünya Savaşı hazırlıkları yaptığı bir ortamda, gerginliği artıracak her tavır bütün dünyanın dikkatini çekiyor. Hele akli dengelerinde problem olduğu bilinen despot ülke liderleri yakın takipte; Kuzey Kore, Rusya, İran ve bu ülkelerle flört eden diğer malum ülkeler. 

Dünya silah ticaretini elinde tutanlar, Türkiye gibi geri kalmış ülkeleri, ıskartaya çıkmış, demode olmuş silah stokları için iyi bir pazar ya da çöplük olarak kullanıyorlar. Sene sonu envanter ya da depo temizliği gibi bir şey. Açlık sınırının tavan yaptığı Afrika ülkelerinde tam otomatik silahlarla, dört-çeker Honda Cipler üzerinde selfie pozu veren terörist-militanların o silahları Palmiye Ağaçları altında falan ürettiğini düşünmüyorsunuz değil mi? 

Mevcut iktidar, dibe çakılan ekonomik trende rağmen son zamanlarda milyar dolarlık silah anlaşmaları yaptı. Bu anlaşmaların her an rafa kaldırılıp, hiç yapılmamış muamelesi görmesi her zaman mümkün. Hükümetin bu tür manevraları sadece nutuk ve slogan malzemesi olarak kullanmak için yaptığı artık sır değil. Yani Sayın Cumhurbaşkanı’nın kürsüden savurduğu “Yakarız, yıkarız, geri alırız, bir gece ansızın gelebiliriz…” naralarının fatura değeri milyar dolarlara tekabül ediyor. Anlayacağınız, silah tüccarları üçüncü dünya ülke liderlerine, aldıkları yüklü çeklerin ikramiyesi olarak, savaş üzerinden hamaset yapma konforu sunuyorlar. 

Silah anlaşmaları üzerinden daha bir hafta geçmeden piyasaya düşen yüzde kırklık zammın acelesi şimdi daha iyi anlaşılıyor. Şimdi de, halkın kötü günler için biriktirdiği yastık altı ihtiyatlarına göz diktiler. Öyle ya, barış ortamında diktatör olanlara, bir de savaş çıkarıp kahraman “Başkumandan” olmaktan başka ünvan kalmadı. 

Beyni sulanmış, koltuk değneği muhalefet lideri bile boşta gezen militanlarına, muhtemel bir Irak çatışmasından kahramanlıklar devşirecek; Beşbin gönüllü hazırmış! Hızını alamayan bir başka teşkilat başkanı “Beş yüz bin ülkücü hazır!” diyerek parti liderinin kendi partisinden ne kadar habersiz olduğunu herkese ilan etmiş oldu. 

Silah altındaki altı yüz bin mekanize ordu ne iş yapıyor? Devletin resmi kolluk kuvvetleri, askeri donanım ve personel yekününe rağmen, milis kuvvetleri oluşturup paralel silahlı meczuplar depolamanın anayasal bir suç olduğu kimsenin aklına gelmiyor olmalı. Kimin umurunda? Zavallı milliyetçi cephenin öteden beri söylediklerini kimse ciddiye almıyor ki! Akıl fukaraları, o rakamın Türkiye’de günlük artan işsiz güçsüz sayısını gösterdiğini anlamayacak kadar da cahiller. 

Diğer taraftan, iş hamam tellaklarına, yeniçeri döküntülerine, elinde nereden aldığı belli olmayan makinalı silahlarla magandalık selfileri çekenlere kaldıysa, ağır mağlubiyetlere hazır olun. Karşıda, donanımlı bir ordunun olmasına gerek yok. Ne zamandı o, unuttum. Honduras mı neydi bir ülkede, aşcı, çeşmeci, garson ve inşaat işçisi bir takıma bizim milliler yenilmişti. Bilmem hatırlayan var mı? Zihninizi zorlamayın, böyle yenilgiler bizim dünya markamız. 

Türkiye’de miliyetçi düşünce koyu bir şovenizmin, manasız bir ırkçılığın ve bu ikisinin beslediği maganda-militan eğilimlerin seviyesizliğinde kaybolup gitti. Elinde, hangi illegal yollardan temin edildiği bilinmeyen ölüm makinalarıyla selfie çeken ve bunu sosyal medyada yayınlama cesareti bulan psikopat tiplerin canları sıkılınca neler yapabileceği belli. Şehir eşkiyalığı, çek-senet mafyalığı ya da masum halkın malına ve ırzına musallat olmak bunlardan sadece bir kaç tanesi. 

Milyon dolarları boş nutuk ve hamaset için harcayan muktedirlerle, işsiz-güçsüz, zorba ve Kemal Tahir’in ifadesiyle “başı bozuk!” tipleri aynı Ciplere doldurup Irak Sınırına göndermek gayet yerinde olur. Bagajlarına da eleman sayısı kadar ceset torbası koymayı ihmal etmeyelim. O torbalar için, belki halk kefen parası için yastık altına ayırdığı miktarı piyasaya çıkarabilir. Umumi felaket! Kurtulmak için ne yapsak az…

[Kadir Gürcan] 9.10.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Yargıda körebe oyunu [Umut Atay]

Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) geçen hafta 39 hâkim ve savcıyı daha ihraç etti. Bu son kararla birlikte ihraç edilen hâkim ve savcı sayısı 4 bin 560’ı buldu. Ancak HSK’nın burada duracağını sananlar yanılıyor. Zira yargıda ihraç hedefi ilk planda 5 binin üzerinde, geriye kalan 7 bin hâkim ve savcı için de durum pek parlak görünmüyor.

Nereden çıkardın bu rakamları, diyebilirsiniz. 2014 HSYK seçimlerinde hükümet güdümündeki “Yargıda Birlik Platformu”na karşı yarışan bağımsız adaylara 5 bin küsur oy verilmişti. Bu seçimin akabinde yargı kulislerinde bağımsız adaylara oy veren bu 5 binden fazla hâkim savcının tasfiyesi açık ve kapalı kapılar ardında konuşuluyordu zaten. O seçimlerde Yargıda Birlik Platformu adaylarına oy vermeyen hâkim ve savcıların fişlendiği haberi “Yargıda MİT fişi destekli örgütlenme” olarak medyaya yansımıştı.

DAHA ÖNCE ‘PARDON’ DENİLENLER

Son ihraç kararındaki 39 kişiden bazılarını yargı camiasını takip edenler hatırlayacaktır. Listede yer alan Hâkim Beytullah Bektaş’ın ismi, 16 Temmuz 2016 tarihli açığa alma listesinde de vardı. Ancak Hâkim Bektaş’ın yaptığı itiraz yerinde bulunarak daha sonra mesleğe iade edildi ve yaklaşık bir yıldır kürsüdeydi. Ne olduysa artık, Bektaş bir kere daha ihraç edildi.

Bir diğer ihraç edilen Hâkim Ömer Öksüz’ün ismi, 25 Ağustos 2016 tarihli ihraç listesinde yer alıyordu. Hatta 3 ay tutuklu kaldıktan sonra “pardon” denilerek mesleğe geri alınmış ve Aydın iline tayin edilerek bir nevi iade-i itibar yapılmıştı.

Yine 2017 yılının başlarında yayınlanan bir başka kararnameyle ihraç edilen dönemin Kars savcısı Abdulvahap Kılınç’ın yaptığı itiraz yerinde bulunarak mesleğe iade edilmişti. Ama ne olduysa Savcı Abdulvahap Kılınç’ın ismi son ihraç kararnamesine tekrar girdi. Üstelik bu sefer yalnız da değil, yanına eşi hâkim Gülay Uğur Kılınç da eklenmiş.

Son ihraç listesinde isimleri yer alan Murat Yıldız, Remzi Başaran, Murat Bilge, Ömer Aykut Özdoğan, Yusuf Deveci gibi isimler de önceki ihraç listelerinde yer alıp sonra “pardon” denilerek mesleğe iade edilen diğer isimler. Tüm ihraç gerekçeleri aynıyken bu isimlerin aynı gerekçelerle ihraç edilip sonra aynı gerekçelerle itirazları kabul ediliyor sonra yine aynı gerekçelerle tekrar ihraç ediliyorlar. Üstelik dosyalarda var olduğu söylenen delillerde bile hiçbir değişiklik yokken.

Yargının tepesinde tam anlamıyla bir körebe oyunu oynanıyor. Kurul ‘F..ö’ ile ne kadar iştahla mücadele ettiğini Saray’a gösterebilmek için, ihraç sayısını 5 bine tamamlama oyunu oynuyor! Delil filan aramaya ihtiyaç duymaksızın el yordamıyla tuttuğunu kapının önüne koyuyor. İnsanların geleceğini karartmak suretiyle Saray’a selam çakıyor, kendini ispatlamaya çalışıyor.

GERİYE KALAN 7 BİN DE HER AN GÖREVDEN ALINABİLİR ÇÜNKÜ…

İleri sürülen ihraç gerekçelerine bakıldığında yargıda geriye kalan 7 bin kişinin yerinin pek öyle sağlam olmadığını söyleyebiliriz. Kamuoyuna yansıdığı için oradan örnek verelim; Cumhuriyet Gazetesi iddianamesinde yer alan en önemli suçlamalardan biri, tutuklu Cumhuriyetçilerden bazılarının Bylock kullanıcısı olduğu tespit edilen şahıslarla telefon irtibatının tespiti! Dikkat edin, suçlanmanız için Bylock kullanıcısı olmak gerekmiyor, telefon irtibatınızın olduğu kişilerden herhangi birinin Bylock kullanması sizin de tutuklanmanız için yeterli bir gerekçe. Aynı şekilde aile fertlerinden birinin Bankasya’da hesabının olması da böyle. Sırf bu tür saçma gerekçelerle on binlerce masumun cezaevinde tutulduğunu hatırlayın.

Bugüne kadar lojmanlarda iç içe yaşayan, mesai arkadaşı olan bu 5 binden fazla hâkim savcının geri kalan 7 bin hâkim savcıyla irtibatı yok mudur? Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit ve dönemin İstanbul Başsavcısı Hadi Salihoğlu’nun bile Ankara Çatı Davada yargılanan isimlerden bazılarıyla yüzlerce telefon görüşmesinin ortaya çıktığını ama kullanışlı oldukları sürece haklarında işlem yapılmadığını da unutmayın. KHK ile kapatılan Yarına Bakış gazetesinde yer alan habere göre, İstanbul Anadolu Adliyesi Başsavcılığı tarafından yürütülen operasyonlarda HTS kayıtları (bir telefon numarasına ait iletişim bilgileri) incelenmiş, Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in 450, Salihoğlu’nun da 250’nin üzerinde kaydı ortaya çıkmıştı. Ancak o gün HSYK, kayıtlarla ilgili inceleme izni vermemiş, dosyayı rafa kaldırmıştı. Saray’ın emrinden bir an olsun çıkmayan bu ikili en küçük bir hata yaptıkları zaman bu dosyanın kendilerini hapse göndereceğini gayet iyi biliyorlar.

Şimdilik HSK’nın hışmına uğramayan 7 bin hâkim savcının, kendilerine verilen emir ve talimatlara harfiyen uymaktan başka çareleri yok. Aksi halde düne kadar aynı lojmanda komşuluk yaptığı, aynı servisi kullandığı mesai arkadaşlarıyla olan iletişim kayıtları her birinin başında Demokles’in Kılıcı gibi sallanmakta.

Yargıdaki kör ebe oyunu işte tam olarak budur. Adaleti olmayan bir toplum ilkelliğe barbarlığa doğru koşmaya mahkumdur. Adalet dağıtması beklenen yargıçların her an körebeye yakalanma korkusuyla yaşadıklarını bilmenizi istedim. İşte bugünün Türkiye’sinde bağımsız ve tarafsız yargı kararları bu ortamda alınıyor. Yerseniz!..

[Umut Atay] 9.10.2017 [TR724]

Hizmet ne zaman biter? [Mahmut Akpınar]

Hizmet mantık, makuliyet üzerine bina edilen, dini motivasyonlarla hareket eden, Kur’an ve Sünneti temel alan, insanlığın huzuru, saadeti için çalışan bir Hareket. İnsanlığın en önemli sorunlarının “cehalet, fakirlik ve ihtilaftan kaynaklandığını” düşünen ve bu problemlere çözümler üretmek için dünyanın dörtbir yanında çalışan, çabalayan, okullar, yardım kuruluşları, dernekler açan bir insiyatif. Hizmetin sloganı ‘yaşatmak için yaşama’dır. Hizmet insanları başkalarının huzuru, sevinci, mutluluğu için kendi taleplerinden vazgeçen, ideallerini gerçekleştirmek için maddi manevi beklentilerinden fedakârlık edebilen insanlar. Bu nedenle her yerde kabul görüyor; sadece Müslümanların değil diğer toplumların da problemlerine çözümler sunabiliyor. İnsanlığın bölündüğü bir dünyada Hizmet Hareketi her renkten, dilden insanın içinde olabileceği, herkesi kendi konumunda kabul eden yeni bir dünya kurmaya çalışıyor.

MAKUL VE MANTIKLI GELDİ

Hizmet bu duygularla her yerde başarılı oldu. Gerek dini saiklerle hareket eden, gerekse insanlık için, ülke için hedefleri olan pek çok insana Hizmetin amaçları, yaptıkları çok makul ve mantıklı geldi. Pek çok kişi yapılanların kendi hayalleriyle benzerliğini gördü; insani-İslami çalışmalara mantığıyla, vicdanıyla destek verdi. Hizmet bir tarikat değildi. Tevbe alınarak, bir şeyhe veya onun vekiline biat edilerek girilmiyordu. Bir siyasi parti değildi; üye olunmuyordu. Girmenin ve çıkmanın merasimi, belgesi, sertifikası yoktu. Hizmet aidiyeti her dönem bütünüyle gönüllülüğe ve rızaya dayalı oldu. Hareket’in amaçlarını, yöntemini, yaptıklarını yararlı-gerekli bulanlar bazen kalemiyle, bazen ekonomik kaynaklarla, bazen de bizzat çabalayarak katkı verdi.

Hizmet başta Anadolu insanı olmak üzere pek çok coğrafyada insanların eğitim seviyesini yükseltti, ufkunu açtı, onları fedakarlığa, başkaları için yaşamaya, paylaşmaya alıştırdı. Türkiye’de herkesimden insan “devletin yapamadığını yapıyorlar” diyerek Hizmeti takdir ediyordu. Her görüşten insan Hizmetin yurtiçindeki eğitim kurumlarından, yurt dışında ticareti kolaylaştırıcı bağlantılarından yararlanıyor ve bunu anlata anlata bitiremiyordu.

İMANI GÜÇLENENLER DE VAR, TEREDDÜT YAŞAYANLAR DA

Son zamanlarda Hizmet hareketi ciddi sınavdan geçiyor. Milyonlarca Hizmet mensubu ağır zulme maruz. Yaşlılara, kadınlara, bebeklere kadar Hizmet insanlarına hiçbir hukukun, dinin, vicdanın kabul etmeyeceği eziyetler, baskılar yapılıyor. Hizmet Hareketi’nin 40 yıldır Anadolu’nun dağlarından, köylerinden toplayıp yetiştirdiği ve topluma kazandırdığı her meslekten nitelikli, eğitimli, vicdan ve insaf sahibi insan bugün ya hapislerde veya işinden gücünden olmuş perişan hallerde. Canını kurtarabilenler ülke dışında tutunmaya, yeni bir hayat kurmaya çalışıyor. Yaşanılanların hikmetini, neler getireceğini şu anda kestiremiyoruz. Bireysel ve kollektif hatalarımız hariç bu yaşananların ne gibi hayırlara, açılımlara kapı aralayacağını bilemiyoruz. Ancak baskı ve zulmün ağırlığı ve ufukta bir ışık görünmemesi bazı Hizmet insanlarında kırgınlıklara, bezginliklere sebep olabiliyor. Yaşanan süreç nedeniyle hiç güveni sarsılmayanlar, aksine imanı-itikadı sağlamlaşanlar ve geleceğe bakışı-ümidi güçlenenler var. Öte yandan Hizmetin güzel şeyler yaptığına inancı devam etmekle birlikte gelecekle ilgili tereddüt yaşayanlar var. Umudunu bütünüyle yitirenler de yok değil.

BİTMESİNİ İSTEYENLERİN GÖZÜNDE HİZMET BİTTİ!

Türkiye’de medyanın etkisine maruz kitleler açısından baktığınızda “Hizmet Hareketi bitti”, “Erdoğan silindir gibi üzerinden geçti”. Pek çok İslami cemaat, grup İslam’a, ahlaka ve vicdana sığmaz uygulamaları “bizi de preslemesinler” diye yok sayıyor. Hizmet’e yaşatılanlar diğerlerini “hizaya getiren ders” oluyor. İnsanlar ilkesi, çizgisi olmayan bu mafyatik yönetimden korktu ve sindi. Her Cuma “Allah size adaleti emrediyor” ayetini dinleyen dindarlar zulüm düzeninin payandası oldu. Bazı sol gruplardan baskı düzenine ses verenler varsa da onlar da Hizmet insanına yapılanı yok saymayı tercih ediyorlar. Herkesin kendi mahallesinin mağdurunu görüp ötekini yok sayması Zalime zulmünü sürdürme imkânı bahşediyor. “Bu zulüm! Yapılmamalı! Hukuka, ahlaka vicdana aykırı!” diyemiyorlar. Niye sadece cemaate uygulamıyorsunuz, bize de dokunuyorsunuz?” kabilinden ahlaksız söylemler geliştiriyorlar. Erdoğan’ın ortaya attığı ‘F..Ö’ argümanına “hıncımızı alıyor” diye destek verdi meşrulaştırdılar. Şimdi aynı sopa kendi kafalarına da inmeye başladı.

Türkiye’de pek çok insanın da zihninde “Hizmet preslendi, ezildi ve bitirildi”. Peki gerçekte öyle mi? Hizmet bitti mi, bitirildi mi?

KAYITSIZ ŞARTSIZ İYİMSER DEĞİLİM

Ben bu konuda kayıtsız şartsız iyimser bakamıyorum. Bir Zalimin gücüyle baskılanan, ezilen Hizmet’in dünyanın heryerinde giderek yeşerdiği ve canlandığı görüşüne peşinen katılmıyorum. Baskı, zulüm, Hizmeti daha gür yeşertmek için bir gübre, çapalama ortamı sunabilir. Yeni alanlara, toplumlara açılma fırsatı olabilir; ancak bu bazı çabalara, atılımlara ve açılımlara bağlı. Hizmete kutsiyet atfederek, kurtarıcı misyonu yükleyerek, bir “Yenilenme Cehdi”ne girmeden bunun olması mümkün değil! Bir pazarlık varmış gibi kesin ve net konuşmak Allah’a karşı saygısızlık olur.

Yaşanılan bunca badireye, kurumsal manada herşeyi yitirmeye varan kayıplara rağmen, eğer bu kriz fırsata çevirebilirse Hizmet Hareketi daha bir globalleşecek, İslam dünyasına, ama özellikle insanlığa büyük Hizmetler sunacaktır. Bu kabiliyet ve potansiyel Hizmet’te var. Fakat içinde çağı, zamanı, şartları sağlıklı okuyarak yeniden bir planlama yapmaya bağlı.

TEMEL İLKELERE SADIK KALINIRSA…

Hizmet İnsanları temel ilkelerine sadık kaldığı sürece yıkılmaz, bitmez, yok olmazlar. Aksine Allah hizmet etmek için yeni kulvarlar, kapılar açar.

Nedir bu Sadık kalınacak ilkeler, prensipler?
  • İslam’ın temel esasları, Kur’an ve Sünnet çizgisine sadakat!
  • Kalbin gıdası olan dini ilimler kadar aklın ziyası müsbet ilme önem vermek!
  • Pek çok cemaat kendi meşrebini, şeyhini kutsama ve yüceltmede ifrata girdi ve mistik, akıl dışı yollara yönelerek makulden uzaklaştı. Hizmet’in insanları birleştiren en güçlü yanının MAKULİYET ve MAKULÜ ARAMAK olduğunu hatırlayıp makuliyet çizgisinden ayrılmamak; rasyonellikten kopmamak!
  • Makulu bulabilmek, isabetli olanı tercih edebilmek için istişare çok önemli. Meşvereti doğru anlayıp, doğru uygulamak ve her aşamada kurumsallaştırmak için çaba sarfedilmeli! Tek adam uygulamalarına alan bırakılmamalı!
  • Hizmet dünyanın bütün din, dil ve kültürlerinde kabul gördü, desteklendi. Zira insanlığın yararına olanı, demokratik olanı savundu. Bundan sonra da evrensel insani değerlerle, insan hakları ve demokrasi çizgisiyle açı yapacak şeylerden ısrarla kaçınmalıdır!
  • Maruz kalınan baskı-zulüm nedeniyle hoşgörü ufukunu yitirmemek, fedakarlık, hasbilik gibi duyguları öldürmemek!
  • Hizmetin en iftihar edilecek, takdir gören taraflarından birisi asla şiddete bulaşmaması, temayül etmemesidir. Son 4 yıldır en ağır baskı ve zulme maruz kalmasına rağmen bir cam dahi kırmayarak şiddete, provokasyona açık olmadığını göstermiştir. Müslümanların terörle, silahla anıldığı bir dönemde bu ilkeye sadakat çok değerli!
  • Hizmet Hareketi her dönemde çağın ihtiyaçlarına uygun Hizmetler, konseptler üretmeyi bildi. Pek çok cemaat, tarikat bu konuda Hizmeti taklid etti. Bundan sonrası için de konkontörü anlamak, zamanın ruhunu yakalamak Hareketi globalleştirmek için önemli ve gerekli!
Makamlara-koltuklara esir olmama, hasbilik, diğergamlık, isar hasleti, uhuvvet ruhu, başkalarını gıptaya ve hasede sevketmeme, haram helale dikkat, kul hakkına itina.. vb kaynaklarda yer alan makul, yararlı ve gerekli esaslara riayet edildiği sürece Hizmet bitmez.

Ama bu temel ilkelerden sapma, uzaklaşma; Hizmet duygu ve düşüncesinde yozlaşma, bozulma varsa kimse Hizmeti ayakta tutamaz!

Hizmet herhangi bir Zalimin musallat olmasıyla, baskısıyla değil; mensuplarının ilkelerinden uzaklaşmasıyla, esaslarına vefasızlığıyla biter!

[Mahmut Akpınar] 9.10.2017 [TR724]

Dindarların romantizmle imtihanı [Hakan Zafer]

Burada yazarken kendimi engellediğimi söylemeliyim. O kadar hızlı değişen gündemden kendini uzak tutabilmek, lafın bir yerinde en hafifinden bir ima ile dokundurmamak, benim fıtratımda biri için zor oluyor. Bu yazıyı daha önceden zihnimde takvimini tuttuğum ”dindarlık” başlığı altında tasarlamıştım. Notlarımı zihnimdeki haritaya oturturken bu hafta meydana gelmiş bir kaç olayı kâğıda not aldım. Bir ara kararımı değiştirip başlığı ”Allah Belanızı Versin” olan başka bir yazı yazmaya başladım. Sonrasında, tahmin edebileceğiniz gibi vazgeçtim. Kaldığım yerden devam ettim ki, son hali aşağıdadır.

***

Bu tarz kavram tartışmalarında tanımlamayı önce yapıp, kendini sınırlandırmanın yararlarına inanıyorum. Aksi halde işin rengi, “ortaya sözü konuşurum, dileyen alır” diyerek kahvehanede masa terk eden kabadayıya çalabilir ki bu üslup çok kırıcıdır.

Dindar romantizmiyle, tam olarak, 18. yüzyıl sonrasında başlayan felsefe, sanat ve edebiyat akımını kastetmiyorum. Kastettiğim anlam, içteki (bâtın) coşkuyu, aklın denetiminden kurtarıp, bir takım beklentilerle dışa vurma halidir. Bir şeylerin eksikliğini hissetmenin eşantiyonu olarak gelen hafif melankolik özlem sayesinde gerçek yaşamın dışına çıkma arzusu, düşünce, duygu ve hayal dünyasına kaçarak sığınacağı güvenli alanlar oluşturmadır.

Dinin beklentisi, yukardaki tanımlamanın tam tersinde konumlandırabileceğimiz ‘rikkat’ denilen kalp inceliği ve duyarlılıktır. İnce ince düşünmek, hislerinin dönüştürücü ve dikkat artırıcı (takva) yönü karşısında eğilmeye direnmemektir. Bu duruma da ‘huşu’ denir. Aşağıda maddeler halinde sıralayacağım bazı sorunlu romantik dindarlık halleri, incelmiş kalp ve düşünce sahibi, eşyanın arkasındaki hakikati arayan biri için uzaktır. Elbette inancın, ibadetin önemli bir yanı, duygudur. Duygulanmak, bireyden bizzat istenen bir haldir (bkz. Enfal 2, Hadid 16). Bu nedenle burada eleştirilen, dindar bireyin dini herhangi bir hali değil, gerçekte inandığı dinin ondan beklemediği yaklaşımlarıdır.

Bazı Sorunlu Romantik Dindarlık Halleri
  1. Romantik yaklaşım, esas olandan bireyi uzaklaştırıcı bir ödüle dönüşebilir. Aldığı bu ödülü yeterli görünce, dindarlığın kenarından geçip gider. Bu şekilde ödüllenmek, uzaklaştığımıza iyi ettiğimiz anlamına gelmez.
  2. Aklileştirmeyi sonlandırabilir. Bu durum, dindarlarla bilginin arasını açar. Adına ister bilim, ister ilim deyin, bu ara açıklığında beklenemeyecek bir sonuçtur. Gerçeğin yükünden kurtulmak isteyen “yorgun dindar birey”, bu yorgunluğu atmak için bir takım araçlar (gizem, menkıbe, keşf, keramet, rüya, yakaza, vs.) kullanır.
  3. Gerçeklik algısını bulanıklaştırır. Bu nedenle romantizmin tuzlu suyunu içen dindar bireyler, gerçeği sağlıklı algılayamadığı gibi ona karşı gereken pozisyonu almayı da beceremez. Kaçtığı dünyanın gerçekliği olan başındaki problemlerine çözüm bulma konusunda kendi bileğini zayıf düşürür.
  4. Romantik dini anlayış, yalana açık; ispat ve delile kapalı bir zeminde yayılır. Bu durum, bir süre sonra sorgulanamaz kabullere dönüşür. Her kulağa gelen, göze aktüel kameradan flashback yapılıyor hissi verir. Bu şekliyle din bezirgânları için verimli bir tarladır. Hafif acıklı yaptığınızda kabullendiremeyeceğiniz mesele yok gibidir.
  5. Takva kılığına bürünebilir. Çoğu zaman eşlik ettiği melankolik tavrın kaynağını bilmek başkaları için zordur. Bilmediği bu halin bir dindarda bıraktığı izleri, ikinci şahıslar takva olarak yorumlayıp, bu garip hallere saygı bile duyabilirler. Etrafın saygısını toplaması, yayılmasının önünü açar. Bu pencereden bakınca, ağlayan makbul, gülen değil; somurtan ağır molla, kalanı hafif; pejmürde müttaki, eli yüzü düzgün kimse dünyevi oluverir.
  6. Riyaya açıktır. His ve duyguların dışa vurması her zaman içtekinin aynısı olmaz. Dışarda gözümüze gelen dindarlık görünümünün, kalpteki derinliğini yoklama kudretimiz yok. Bu durum, romantizmle ele ele verince şekli dindarlığın yolu açılır. Yeri gelmişken meşhur “riya kapısından (da) ihlasa erişilir” sözüne değinmekte yarar var. Evet erişilebilir. Düzelteyim, erişilebilirdi. Kanaatim, bu modern çağ hastalığını hafife almamaktan yana. Hem bu ruhsatı alan insanı, ağzına çaldığımız bir parmak balla artık teskin edemeyiz. Peki, Hz. Peygamberin (sav) Kuran okurken, duygu ve bilinç bütünlüğünü ifade eden hüzün istemesini nereye koyacağız? Hatta “ağlayamıyorsanız da ağlar gibi yapın” tavsiyesini nasıl anlayacağız? Burada cümlede geçen riya, “başlangıçla sınırlandırılması zorunlu taklit” (model alarak öğrenme)  olarak anlaşılabilir. Hüzün tavsiyesini de kalbi de incelten düşünce biçimi (tedebbür) anlamalıyız.
  7. Sübjektiftir. Aslında bu yönüyle ayrıştırıcı niteliğe sahip fitne olma potansiyeli de taşıyabilir. Çünkü, aynı argüman bir yerde fena halde etkileyici olurken, diğer yerde duygusal kopmalara sebep olabilir. Mesela, rabıta bir anlayışın temel meselesi iken, başka biri aynı meseleye tevhidi bozması yönüyle yaklaşabilir.
  8. Dışlayıcıdır. Alıştığımız, sevdiğimiz romantizmin o seviyesine yatkın olamayanlar ne olacak? Bunun, düşünmeden inanmayan, aklının filtrelerini indirip kaldırmaktan yorulmuş kimseleri dışlayan bir tutuma dönüşmesi kaçınılmazdır. Kendini ve yaptıklarını dinin şiarı gören kimselerin etraf dağıtmadaki maharetlerinin kökeni de aynı tutumdur.
  9. Dindarların romantizmi kalıpçıdır. Romantizmin asıl anlamına ters olarak insanın engin ve geniş fıtratını yok sayar. Toptancıdır. Ya hep iyi ya da hep kötü sınıflandırmalar yapılır. Ya bayrağı altında toplar gelenleri, ya da karşısında düşman sayar gelmeyenleri. Mesela, anlattığı ele avuca gelmeyen bir olaya inanmayın, kahramanlarına “o da insan değil mi” deyiverin yiğitseniz.
  10. Romantik dindarlarda anlatım dili sınırlıdır. Akli izah bekleyen, bulduğunda da hemen inanacak kimseleri uzaklaştırmaya bire birdir. Tam da bu noktada dikkat çekmem gereken bir öfke var: Yetersizliğine kızan dindar bireyin karşısına yansıttığı öfkesi.
  11. Romantik dindarlık etkileyicidir. Bir noktadan sonra, etkilenmek ölçü kabul edilebilir. Duygulanmanın, etkilenmenin tek ölçü alınması halinde ibadet, hukuk gibi somut omurgadan oluşan hayatın vazgeçilmez parçaları yıkılır. Duygusallığı kaybetsek bile, ibadette devam, adalette haktan uzaklaşmama zorunluluğu ortadan kalkmaz. Mesela, duygu eşiğini kendimiz belirlediğimizde, altında kalan ibadetlere (bilmemiz imkânsız olduğu halde) kabul olmadı gözüyle bakabiliriz. Sevgimizi kaybettiğiniz kimseler, adaletimize ihtiyaç duyduğunda haksızlığa meyledebilme ihtimalimiz de çok güçlüdür.

[Hakan Zafer] 9.10.2017 [TR724]

Neo-Ebu Leheb’ler ve zift medyası [Veysel Ayhan]

Kur’an aynı zamanda bir tipoloji kitabıdır. Tüm karakterler eksiksiz yer alır. Ebu Cehil’ler vasıflarıyla; nifakın idolü İbn-i Selül’ler sıfatlarıyla oradadır. Velid İbn-i Mugeyre’lerin tepkileri ve sözleri aktarılır. Sıfatları yanında lakabıyla yer alan sadece Ebu Lehep’tir. Anlamı “ateşin babası” idi.

Ebu Lehep dendiği zaman, o yalnızca ‘Abduluzza bin Abdülmuttalib’ demek değildir. O perdeyi sıyırdığınız zaman her devrin Ebu Lehep’leriyle yüz yüze gelirsiniz. Efendimiz (sav) insanlara dini tebliğ için panayır panayır gezerdi. Konuşurdu. Anlatırdı. Ebu Lehep diğer kafir ve münafıklardan farklıdır. Üşenmez onu gölge gibi takip ederdi. İnsanlar “Peki ya onun arkasında giden, onu yalanlayan, bu adam da kimdir?” diye sorduğunda “O da, onun amcası Ebû Leheb’dir!” derlerdi.

KARA-PROPAGANDA

Efendimiz (sav) bir yere gitmeden önce  gideceği yeri öğrenirse önceden gider  aleyhinde konuşurdu. “Ey ahali!.. Bu, yeğenimdir; gelecek, bilin ki yalan söylüyor. Ondan uzak durun!” derdi. Haşa “O bir mecnundur” diye ön alırdı. Bununla kalmaz, Efendimiz (sav) tebliğ ettikten sonra bir daha giderdi. İnananları vazgeçirmek için uğraşırdı.

Kur’an, karısı Ümmü Cemil’e “Odun hamalı”(111/4) der. Arapça’da “İnsanların arasını bozmak için, laf taşıyan, bozgunculuk yapan”lar için “Onlar arasında odun taşıyor” deyimi kullanılır. “Aralarında ateş yakıyor” dendiğinde arayı bozmak anlaşılır. Gevezelik yapan kimseye, “Geceleyin odun toplayan” derler. Ümmü Cemil tam bu işi yapardı. Susmaksızın çevreyi ifsad ederdi.

Ebu Leheb belki kılıçla, bıçakla kimseye saldırmamıştır. İşkence yaptığını bilmiyoruz. O ve karısının yaptığı iş bunların çok ötesindeydi. Kur’an’da “lakap’larının yer alması ve müstakil sürede yer almaları “önem”lerini gösteriyor. Bu “dikkat çekme” belki de Efendimiz (sav) ve Müslümalar aleyhinde sürekli konuşup kamuoyu oluşturmaları sebebiyle idi. Yaptıkları “yalan ve iftira” kara-propagandası ile daha baştan insanları şartlandırıyorlardı.

Bir bakıma ailece bugünün medyasının gördüğü şeytani fonksiyonu yerine getiriyorlardı.

EBU LEHEB MEDYASI

O gün Mekke müşriklerinin gazete ve televizyonları olsaydı ne yayın yapacaklar idiyse bugün o yayınlar yapılıyor. Milyonlarca masum mümine “terörist” iftirası atılıyor. Ebu Lehep, şaşı gözlü, yumru yüzlü bir adamdı. Ne tuhaftır ki bugün medyaya çöküp hükmedenler içinde birebir fiziki izdüşümü bile var! Tüm benzerliğiyle Ebu Leheb’in o günkü “misyonunu” milyonların önünde icra ediyor. (Şaşılık, şehlalık beşeri bir şey. Tevbih anlamında kullanmıyorum.) Her gün gazetelerinde televizyonlarında müminlere yalan ve iftira ile çamur atanlar hep bu şeytani prototipin yansımaları.

Leheb ailesi kara-propaganda ile yetinmiyordu. Karısı “odun hamalı” Ümmü Cemil dikenli ağaç dallarını toplayıp demet yapar ayağına batsın ve yaralar açsın diye Efendimiz’in (sav) yoluna koyardı. Kocası Ebu Lehep ise evinin pislik ve çöplerini, Efendimiz’in kapı eşiğine dökerdi. Bugün de aynı şeyler benzeriyle oluyor. Kendi pislik ve eraciflerini masum insanların üstüne atıyorlar!

HZ. HAMZA YOK!

Fark şimdilik şu: O gün, pislikleri görünce toplayıp Ebu Leheb’in başına geçiren bir Hz. Hamza vardı. Bugün maalesef yok.

“Hz. Hamza”lar yok ama enva-i çeşit “Ebu Leheb” var.

Okul kapatanlar, kapatmak için ülke ülke gezenler, rüşvet verenler, şantaj yapanlar…

Şehirleri yıkanlar, insanları katletme emri verenler,

Binlerce kadın, çocuk ve bebeği hapse tıkanlar,

Hayır derneklerine kilit vuranlar…

Evet, bu “şeytani” işleri yapanların her biri “kıtalar dolaşan” birer Ebu Lehep birer Ebu Cehil, birer Ümeyye bin Halef.

Arif Nihat Asya ne güzel der:

“Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet
Altın devrini yaşıyor…
Diller, sayfalar, satırlar
‘Ebû Leheb öldü’ diyorlar:
Ebû Leheb ölmedi, ya Muhammed;
Ebû Cehil, kıtalar dolaşıyor”

Gönül istiyor ki “Ebu Lehepler” o “panayırlarda” aleyhte konuşurken taş kesilsinler. Çarpılsın, başlarına dağlar yıkılsın. Ama olmuyor. Kaderin çarkları böyle işlemiyor. “Tecri’r-riyâha bimâ lâ-teştehi’s-süfün”, yani rüzgarlar gemicilerin iştahına ve hevesine göre esmez. Hadiseler heveslerimize göre cereyan etmez. Şeytan’a kıyamete kadar iğfal izni verildiği gibi kader, Ebu Lehep’lere “şeytani misyonunu” tamamlaması için izin verir.

TEK KUTSALLARI: İTİBAR VE AYRICALIK

O günün Ebu Leheb’lerinin ve takipçilerinin derdi “din” değildi. Mal, para ve itibardı. Ebu Leheb, normalde yeğeni olan Efendimiz’in (sav) hayatını ve faziletlerini en yakından görmüş biriydi. İlk kabul etmesi gerekenlerdendi. Efendimiz (sav) dini kendisine ilk tebliğ ettiğinde “Eğer dinini kabul edersem benim için ne var?” diye sormuştu.” “Diğer iman edenlere ne varsa senin için de o var” cevabını alınca “Benim için bir ayrıcalık yok mu, ben onlara üstün olacak mıyım?” diye üstelemişti.

Efendimiz (sav): “Başka ne istiyorsun?” diye sormuştu. Ebu Leheb bu defa kızgınlıkla “Beni başkaları ile eşit kılan dine yazıklar olsun!” diye öfkeyle ayrılmıştı. Tüm Ebu Leheb’ler için üç ortak kelime vardır: İtibar, para ve mal.

AKIBET NE OLUR?

Tebbet suresi Ebu Leheb’in ölümünden on yıl önce nazil olmuştu. Dini yalanlamak için bile “ihtida” etmeyeceği mucizevi bir “haber”di. “Ebu Leheb misyonu” sahipleri aynı kadere doğru yol alır. Kalpleri mühürlüdür. Kader onlara dönüş yolunu daha hayattayken kapamıştır. Tıpkı Ebu Leheb gibi “lanetlenmişlerdir”. Ebu Leheb’i lanetleyen ayetler bir başka surede olsa kıyamete kadar bu kadar tekrarlanmazdı. “Leheb” suresinin “Fatiha”dan sonra en çok tekrarlanan sürelerden bir olması da kaderin bir başka nüktesi. Müminlere iftira atmak, çamur atmak o kadar korkunç bir seyyie ki bugüne kadar ve kıyamete kadar milyarlarca defa tel’ine istihkak kazandırıyor.

“İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür.” İlk planda tüm Ebu Lehep misyonundakilerin önce “elleri kurur” (111/4). Tezvirat imkan ve yeteneklerini kaybederler. Yalan mumları söner. Yapacakları tezvirat kapıları üstlerine yıkılır. Bu yıkımdan kurtulmak için “mal ve kazanç da fayda vermez” (111/4). Biriktirdikleri servetleri varacakları akıbetten onları kurtarmaz. Sonrası çok sürmez.

Ebu Leheb için tam böyle oldu. Bedir Savaşı mağlubiyeti çok ağır geldi. Üzüntüden yatağa düştü. Sonra Veba’ya benzeyen Kara Hasba veya Adese adlı bulaşıcı hastalığa yakalandı. Ailesi kendilerine bulaşır diye onu terk etti. Günler sonra yalnız bir halde öldü. Ölüsü günlerce defnedilmedi. Cesedi kokmaya başladı. Hastalık bulaşır diye kimse yaklaşmıyordu. Komşu evler kokudan şikayete başlayınca ailesi iki köle tuttu. Onlar cesede dokunmadan çekiştire çekiştire sürükleyip “kalib kuyusu” denen bir çukura attı. Hayvanlar parçalamasın diye üzerini taş ve kayalarla örttüler.

[Veysel Ayhan] 9.10.2017 [TR724]

İşsizlik Fonu’nda kayıp keşke 552 milyon lira olsa [Semih Ardıç]

Sayıştay, İşsizlik Fonu hesaplarında 552 milyon liralık bir açık yakalamış. Amma velakin hükûmetin nakit ihtiyacını karşılamak için ikide bir kapısını çaldığı fondaki kayıplar 552 milyon lira ila mahdut değil. Elbette kamuya emanet edilen 1 kuruşun da 1 milyon liranın da mesuliyeti aynıdır ve failleri çıkıp paraların nereye harcandığının hesabını vermesi elzemdir.

Sayıştay’ın son tespiti hayli yankı uyandırdı. Oysa Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 4447 Sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu’na rağmen fonu bahsi geçen tutarların kat be kat fevkinde harcamalar için kullanmaya devam ediyor. Muhalefet ise bu kadar alenî yağmayı vatandaşa aktarmaktan aciz.

İŞSİZLİK FONU MART 2002’DEN BERİ FAAL

Türkiye’de İşsizlik Fonu, Mart 2002’den beri faal. Kendi istek ve kusuru dışında işsiz kalan, son 120 gün içinde prim ödeyerek sürekli çalışmış ve 3 sene içinde en az 600 gün süreyle İşsizlik Sigortası primi ödemiş olanlar fona müracaat edebiliyor. Müracaatlar işsizliğin ilk 30 gününde İŞKUR’a yapılıyor. Fonun gelirleri yüzde 2 işveren, yüzde 1 işçi ve yüzde 1 devlet payından teşekkül ediyor. 2017’de en yüksek işsizlik maaşı 1.421, en düşük 710 TL. 600 gün prim ödeyene 6 ay, 900 güne 8 ay, 1.080 güne 10 ay işsizlik maaşı ödeniyor.

151 MİLYAR LİRA’NIN 14,5 MİLYARI İŞSİZE

Fonda 151 milyar lira birikti. 5,7 milyon kişiye toplam 14,5 milyar lira işsizlik maaşı ödendi. Giderlerden sonra kalan tutar 103,2 milyar TL. İşsizlere verilen tutarı 15 milyar liraya yuvarlayalım. Kasada 136 milyar lira kalması lazım. 32,8 milyar liralık açık var? Bu paralar nerede? Buharlaşmadığına göre bir yerlerde mi kullanıldı?

Maalesef icraatın içinden diye halka anlatılan bazı yatırımların kaynağı İşsizlik Fonu’ndan temin edildi. Kanuna ‘fon gelirleri işsizler haricinde hiç bir maksat için kullanılamaz’ hükmü dercedilmesine rağmen GAP İdaresi’ne 11,5 milyar lira aktarıldı. Hükûmet ‘ödünç alındı’ dese de şu ana dek 11,5 milyar lira fona iade edilmedi.

DİĞER GİDERLER, YANİ İŞSİZİN PARASINDAN HARCANANLAR

Yağmaya kılıf da bütçede ‘diğer giderler’ kalemi oldu. Bu isim altında GAP’a giden para haricinde fonun 4 milyar 181 milyon lirası da kayıp. ‘Diğer gider’ demek, kendi başına bütçeleştirmeye lüzum görülmeyen, çok küçük harcamlardır. 4,2 milyar gibi bir harcamayı bütçede bu şekilde göstermenin harcamayı milletin gözünün önünden kaçırmaktan başka bir maksadı olamaz. Hasıl-ı kelam Yüksek Planlama Kurulu (YPK) kararları ile kanun ihlal ediliyor ve çeşitli yatırımları karşılamak için fondan para transfer ediliyor.

2008’den beri İşsizlik Fonu’nun nema gelirleri de bütçeye aktarılıyor. Bu yolla 17 milyar lira bütçe için kullanıldı. Hükûmet için bedava finansman, ne âlâ! Sayıştay ile Danıştay etkisiz hale getirildi. Fonda biriken işçi parasının, hazine bonosu ve devlet tahvili olarak bütçe açıklarını kapatmada ve her türlü harcamada kullanılması ‘yeni normal’ haline geldi.

İŞÇİNİN PARASI İLE PATRONA TEŞVİK

İşverenin ödemekle mükellef olduğu sigorta primi 2008’de 5 puan düşürüldü. Aradaki fark da yine İşsizlik Fonu’ndan karşılanıyor. Patronun yükünü hafifletmek için çalışanın alın terine göz dikmek! 2009’da İŞKUR genelgesi ile 2008 prim gelirlerinin yüzde 30’una ‘aktif işgücü programları’ için el konulmaya başlandı.

2015 genelgesi oranı yüzde 50’ye çıkardı. Böylece 2015 sonunda fonun 4 milyar 376 milyon lirasına el kondu. İş başı eğitim parası da aynı metotla temin ediliyor. Sadece 2017 senesinde işsizin parasından işverenlere aktarılacak para 12 milyar lira.

BÜTÇE AÇIĞI İLAN EDİLEN RAKAMDAN FAZLA

Eski Maliye Bakanlarından Zekeriya Temizel’in “bütçe açığı 25 milyar lira, borç 52 milyar lira. 25’i borca gittiğine göre kalan tutar nereye gidecek?” beyanlarının tedai ettirdiği esrarengiz işler münhasıran masaya yatırılmalı. Bunların teferruatına girmeden muradım hükûmetin bütçe gibi kullandığı İşsizlik Fonu’na temas etmekti.

Temizel’in diğer 27 milyar TL’ye dair endişelerine geçmeden 25 milyar liralık açığın hakikatte daha fazla olduğunu ifade etmeye çalıştım. İşsizlik Fonu’ndan aktarılan paralar artık fonun ana harcama kalemi haline döndü. Yatırımlar ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın diğer örtülü (zımnî) harcamaları bu şekilde fonlanıyor.

27 MİLYAR LİRANIN İZİNİ SÜRMEK

Kanun, nizam ve anayasa tanımayan bir hükûmetin bütçede her kuruşun hesabını vermesini beklemek artık hüsnü niyete hürmetsizlik olur. Elde avuçta ne varsa sıfırladılar. Kâfi gelmeyince işsizler için toplanan paraları bile harcıyorlar…

İran, Katar, Suriye, Libya, Erdoğan, Reza Zarrab, Kaddafi, Putin… Devletler, liderler, figüranlar ve perde arkasındaki esas oğlanlar… Türkiye’yi zor durumda bırakan işlemlerin bütçeye kadar uzanacağına kimse ihtimal vermezdi. Gelinen noktada maalesef devletin de suça bulaştırıldığı müşahede ediliyor…

CHP İzmir Milletvekili Zekeriya Temizel’in 27 milyar liralık suâli biraz da bu isimlerin etrafında şekilleniyor. Yarın nasip olursa bu suâlin izini süreceğim…

[Semih Ardıç] 9.10.2017 [TR724]

Arap! saçına dönen Suriye ve şanlı ‘İdlib İntikali’ [Bülent Keneş]

Dış politikada milli çıkarlar ve ince hesaplı stratejik hamlelerin yerini şahsi ihtirasların peşinde hesapsız kitapsız hamlelerin almasından işin buralara varacağı belliydi. Erdoğan ve ekürisi bir başka ülkenin içişlerine müdahale ihtirasına ilk olarak KKTC’de tutulmuştu. 2003 yılında yapılan seçimlere müdahil olmuşlar ve Annan Planı’na “evet” diyebilecek yeni bir siyasi formasyon için fiilen sahaya inerek Denktaş aleyhine kampanya bile yürütmüşlerdi. Cirmi Erdoğan ve adamlarının dişine göre olan Kıbrıs’taki bu girişimden başarılı sonuçlar alınması iştahlarını kabartmış ve benzerlerini başka ülkelerde yapmakta kendilerini cesaretlendirmişti.

KKTC gibi göbekten Ankara’ya bağlı bir uydu devletçiğin siyasetini kolayca manipüle eden Erdoğan, bunun bir benzerini 2009 yılı seçimlerinde Irak’ta da denemiş, işi Ankara’da el-Irakiye isimli bir parti kurdurtmaya kadar götürmüştü. Irak’ın bütünlüğü ve geleceği açısından ülkedeki tüm etnik ve dini unsurların parçası olduğu bir parti kurmak mantıklı gibi görünse de bir başka ülkenin “içişlerine müdahale” açısından bu affedilmez bir hataydı. Neticede el-Irakiye seçimlere girmiş ve Parlamento’da Nuri el-Maliki’nin Dava Partisi’nden birkaç sandalye fazla kazanmayı da başarmıştı. Ancak, elde ettiği sandalye sayısı tek başına hükümet kurmasına müsaade etmediği gibi, Ankara destekli olması Irak’ın otokton siyasi hareketleri tarafından yalnız bırakılmasına yol açmıştı. Neticede, istediği kadar halis niyetle olsun Irak’ın iç işlerine müdahale hükümeti kuran Maliki’nin, göreve gelir gelmez Türk hükümetini birincil düşman olarak nitelemesine neden olmuştu.

İLK DÜĞME YANLIŞ İLİKLENİNCE

Erdoğan rejimi, bu yaşananlardan ders almak yerine Arap İsyanları’nın oluşturduğunu düşündüğü fırsatlara balıklama atlamış ve Türkiye’nin uzun erimli çıkarlarına büyük darbe indirecek şekilde aynı hataları Libya ve Mısır’da da tekrarlamıştır. Bu konudaki en büyük hatasını ise, hiç şüphesiz ki, Suriye’de yapmıştır. Tıpkı Mısır ve Libya’da olduğu gibi Suriye’de de politikalarını büyük bir iştihayla üzerine inşa ettiği çürük varsayımları tek tek çöken Erdoğan rejimi yüzünden, Türkiye Arap saçına dönüşen bu sorunla yıllar boyunca boğuşmak zorunda kalmıştır. Erdoğan, ilk düğmeyi yanlış iliklediği için daha sonraki her adımı da yeni komplikasyonlara ve türlü çetrefil sorunlara yol açmıştır.

Suriye’deki korkunç gelişmeler, 900 km’den fazla ortak sınırı bulunan Türkiye’nin sadece güvenlik çıkarlarını tehdit etmekle kalmamış ciddi nüfus hareketleri ve göçlerle ülkenin sosyo-politik kimyasını da ciddi ölçüde dönüştürmüştür. Anklavlar halinde yaşadıkları bölgeler arasında coğrafi devamlılık olmamasına dayanılarak hafife alınan Suriye’deki Kürt varlığı, hiçbir şeyin olduğu gibi kalma garantisinin olmadığı savaş koşullarında coğrafi birleşimini büyük ölçüde tamamlamış ve hızla PKK çizgisinde bir güç unsuru haline gelmiştir. Böylece, kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı bir cadı kazanına dönüşen Suriye’de PYD önemli bir aktör hüviyetine bürünmüştür.

Bu cadı kazanının herhangi bir bölgesinde işleri yoluna koymaya yönelik herhangi bir hamle ise, çözdüğünden daha büyük sorunlara yol açmıştır. Günün sonunda Suriye rejimini değiştirme ihtirasının çok büyük bir hata olduğunu itiraf etme noktasına nihayet gelinmiştir. On milyonlarca insanı perişan eden bu tarihi hatayı açıktan itirafa Erdoğan ve aveneleri hala yanaşmasa da, istemeye istemeye ve tersini iddia ede ede de olsa, attıkları her adımla Esed Rejimi’nin konsolidasyonuna hizmet eder hale gelmişlerdir.

İDLİB’E YAPILAN ‘HAREKâT’ DEĞİL, ‘İNTİKAL’MİŞ

Bu genel çerçeveyi çizdikten sonra, sürdürülebilir stratejik ve siyasi hedefleri; kontrol edilmesi mümkün olmayan potansiyel karşıt hamleler yüzünden her an yayılma istidadıyla malul olduğundan kapsamı ve süresi net olarak ifade edilemeyen, üstelik adı bile konulamayan İdlib operasyonunu artık teşrih masasına yatırabiliriz. Ayak üstü açıklamalarıyla ağızlarına her geleni söyleyen Erdoğan ve aveneleri “harekât” dese de, askeri ve diplomatik kaynakların “intikal” gibi kişiliksiz ve tuhaf bir ifadeyle isimlendirdikleri İdlib Operasyonu, maalesef, 80’e yakın askerimizin şehit düştüğü, 250’den fazla Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) mensubunun hayatını kaybettiği Fırat Kalkanı’ndan bile muğlak ve kaygan bir zemin üzerinde gerçekleşiyor.

Nasıl ki, “Başkomutan” sıfatının siyasi istismarına matuf kamuflajlı, savaş boyalı Rambovari foto-montajları ortalıkta dolaştırılan Erdoğan’ın gerçekliği kantin sorumlusu olduğu askerlik dönemine ait kırık dökük bir fotoğrafta kendini ele veriyorsa, alayişli ifadelerle pazarlanan TSK’nın İdlib Operasyonu da Suriye’deki gerçeklik açısından aynı kaderi paylaşıyor. Durumun en çıplak ifadesini ise, Ertuğrul Özkök’ün cümleleri dile getiriyor: “İdlib’de Ruslarla ortak operasyona başlıyoruz. Bunun anlamı şudur. Dolaylı olarak Esad’la birlikte hareket ediyoruz. Bir yandan o bölge IŞİD’den temizlenecek. Öte yandan Amerika destekli YPG’nin o bölgeye hâkim olması engellenecek. Yani Kürtlerin Akdeniz’e uzanma hayali bitirilecek. Hep söylüyorum… Türkiye’nin menfaati, Esad’ın güçlü biçimde yeniden Suriye’ye hâkim olmasıdır… Sonunda o noktaya da geleceğiz.”

KILAVUZU KARGA OLANIN BURNU PİSLİKTEN KURTULMAZMIŞ

Evet, hangi janjanlı ambalaja sararsa sarsınlar, hangi tumturaklı sözlerle pazarlarsa pazarlasınlar ‘kılavuzu karga olanın burnu pislikten kurtulmazmış’ hesabı, Erdoğan rejiminin ihtiraslarının peşinde burnu pislikten bir türlü çıkmayan Türkiye’nin Suriye’deki gerçekliği bundan ibaret. Bu gerçekliğin yanında Erdoğan’ın “Fırat Kalkanı Harekâtı ile kendimize bölgemizde açtığımız alanı, şimdi İdlib’in güvenliğini sağlamaya yönelik yeni bir adımla daha ileriye taşımanın gayreti içindeyiz. Suriye sınırlarımız boyunca bir terör koridoru oluşturulmasına da asla izin vermeyeceğiz,” sözleri laf-ı güzaftan ibaret kalıyor.

Çünkü, Erdoğan rejiminin zücaciye dükkanına giren fil misali Suriye’nin iç işlerine müdahalesi tek olan sorunu çoklaştırmış, zaman geçtikçe yol açtığı sorunları daha da çetrefilleştirmiş ve içinden çıkılamaz noktaya eriştirmiştir. Bu yüzden Türkiye, Suriye kaynaklı pek çok hayati problemle baş başa kalmıştır. Mesela, PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/YPG bölgesel bir güç ve uluslararası bir aktör haline gelmiştir. Uluslararası radikal terör örgütü El-Kaide’nin El-Nusra benzeri farklı uzantıları Türkiye’nin hemen yanı başında güçlü bir varlık oluşturmuştur. İŞİD hala başlı başına çok ciddi bir sorunken, IŞİD’in yenilgiye uğratılmasından sonra Sünnilerin yaşadığı bölgelerin akıbeti belirsizleşmiştir. Tüm bunların yanı sıra üç vakte kadar yıkılması hesap edilen Esed rejiminin meşruiyeti gün be gün artmıştır.

Esed Rejimi’nin hamisi durumundaki Rusya’nın Türkiye ile beraber hareket ettiğini vurgulayan Erdoğan, İdlib’in içinin Türkiye tarafından korunacağını, dış tarafı ve sınırının korunmasının ise Rusya tarafından sağlanacağını söylüyor. Bu sözleri, Rus savaş uçaklarının Şam Rejimi’nin çıkarları doğrultusunda havadan hakimiyet kuracağı bölgede Türk savaş uçaklarının uçmasına müsaade edilmeyeceği şeklinde okumak mümkün. Öyle okununca TSK’nın, kapsamı ve çerçevesi Şam (dolayısıyla İran) ve Rusya tarafından belirlenen bir stratejiye nefer yazılması gibi tuhaf bir durum ortaya çıkıyor. Zaten Erdoğan da doğru dürüst analiz edilmeden girişilen bu eylemin ne kadar hesapsız kitapsız olduğunu şu ifadelerle dile getiriyor: “Boksa girildiği zaman yumruk sayılmaz.”

‘HEPİMİZ EL-NUSRAYIZ!’ KAMPANYASINDAN EL-NUSRA İLE SAVAŞA

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ise İdlib’deki çatışmasızlık bölgesine ‘intikal’in hedefini “Amacımız, çatışmaları tamamen önlemek ve siyasi süreci kolaylaştırmak,” şeklinde ifade ediyor.

“Tabii burada belli bölgelerde Rus, İranlı gözlemciler olacak. İdlib içinde de bizim gözlemciler olacak. Elbette İdlib içinde bizim gözlemcilerimiz de güvenli olan yerlerde olacak ki herhangi bir risk olmasın,” şeklinde devam ediyor. Yani Türkiye’yi kızışmış bir arı kovanına sokan Çavuşoğlu kafasının planı, bölgeye “intikal” ettirilen askerlerimize yönelik hiçbir risk olmamasını umut etmekten ibaret. Nasıl strateji ama!..

Çavuşoğlu’nun sözlerine bakacak olursanız TSK’nın, güçlü uluslararası hukuki garantilerle Birleşmiş Milletler’in yapması gereken bir işi yapmakta olduğunu düşünebilirsiniz. Ama mevzuunun hiç de öyle olmadığını Erdoğan’ın açıklamaları ele veriyor. Bir de sahadaki gerçeklerin detayları ele alındığında Türk askerinin sığınmacılarla birlikte nüfusu 3 milyonu aşan İdlib’in en güçlü silahlı unsuru olan el-Nusra ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz görünüyor. Erdoğan ve ekürisinin daha yakın zamana kadar bu gruba hiçbir desteğini esirgemediği gerçeği ise önümüzde çok büyük bir çelişki olarak duruyor. Erdoğan ve yanlılarının “Hepimiz el-Nusrayız!” kampanyaları hafızalardaki sıcaklığını hala koruyor.

El-Kaide ile ilişkilerini sürdürdüğü iddia edilen el-Nusra’nın TSK ile karşı karşıya kalma ihtimali, belli ki İdlib operasyonuna ABD’nin de destek vermesinin önemli bir nedenini oluşturuyor. Pentagon’un Ortadoğu Masası Sözcüsü Eric Pahon, bu desteği, “NATO müttefikimiz Türkiye’nin sınırlarını koruması ve terör örgütlerinin güvenli bölgeler oluşturmalarını engelleme çabalarını destekliyoruz,” kelimeleriyle ifade ediyor. Pahon’un açıklamasının en önemli kısmını ise, bölgenin “uluslararası terör örgütlerine destek sağlayan El-Kaide terör örgütünün güvenli alanı haline gelmesi”ne dair ifadeler oluşturuyor. Yani TSK, Türkiye’nin çıkarlarına ne kadar hizmet edeceği belli olmayan, Şam, İran, Rusya ve ABD’nin beklentilerine ise oldukça güçlü bir şekilde cevap veren bir hamleyle Suriye bataklığına bir kez daha sürülmüş oluyor.

RUSYA İLE OPERASYON, ŞAM’LA YAPILAN OPERASYON NİTELİĞİNDE

Zaten İdlib’deki mevcut durum ve güç dengeleri, girişilen işin beyan edilen amaçların gerektirdiği kapsam ve süreyle sınırlı kalmayacağına dair işaretler veriyor. Yakın zamana kadar Esed rejimi ile silahlı radikal gruplar arasında şiddetli çatışmaların yaşandığı bölgelerden biri olan İdlib, büyük ölçüde el-Nusra’nın kontrolünde bulunuyor. Rusya ve İran’la yaptığı Astana Anlaşması çerçevesinde, Türkiye İdlib’de “ılımlı” silahlı muhaliflerin garantörlüğünü üstlenmiş durumunda. Esed rejiminin garantörlüğünü ise Rusya üstlendi. Yani Rusya ile operasyon dediğimiz şey aslında dolaylı olarak Şam’la birlikte gerçekleştirilen bir operasyon niteliğinde.

Erdoğan rejimi, sayıları 1500’ü bulacak Türk askerinin “intikal”i sırasında ve sonrasında bölgeye üşüşmüş yerel ve uluslararası cihadist unsurlarla veya Esed rejimiyle çatışma amaçlamadığını söylüyor. Oysa, bir süredir Heyet Tahrir Şam (HTŞ) ismini kullanan el-Nusra, TSK ile birlikte hareket eden başka bölgelerdeki ÖSO unsurlarının İdlib’e girmesine karşı çıkıyor. El-Nusra’nın bu açık pozisyonu bölgede kanlı çatışmalar riskinin yüksek olduğunu gösteriyor.

Yani, Türkiye’nin yeni çatışmaları, uluslararası bir taarruz durumunda bulundukları yerleri terk etmek zorunda kalacak cihatçı unsurların Türkiye’ye oluşturacakları güvenlik riskleri ve yeni göç dalgalarını önlemek için giriştiği askeri “intikal”in, amacının tam tersine, bölgedeki çatışmaları yeniden alevlendirme ve yayma riski bulunuyor. Kaldı ki, bu intikalin amaçları arasında daha düşük bir volümle söylenen 2011’den bu yana bölgenin kuzeydoğu ucundaki Afrin’i kontrol eden PYD’nin İdlib’in bir bölümünü ele geçirmek suretiyle Akdeniz’e çıkma emelini engellemek de bulunuyor. Bu durum, Astana Anlaşması’nın hedefleri ile sahaya yansıyan amaçlar arasında ciddi çelişkiler olduğuna işaret ediyor.

TÜRKİYE ÜZERİNDE YÜRÜNMESİ ZOR KAYPAK BİR ZEMİNE MAHKUM EDİLDİ

Zaten mevcut durumda bu çelişkilerin olmaması pek mümkün gözükmüyor. Çünkü, Türkiye Suriye’de kendi ulusal çıkarlarına tamamen zıt stratejik hedefleri olan İran ve Rusya ile doğrudan, Şam rejimiyle ise zımnen birlikte hareket etmek gibi oldukça tuhaf bir açmaza düşürülmüş bulunuyor. Bu derin çelişki, Suriye krizinde yeniden sanki aktif bir aktör haline gelmiş gibi yanıltıcı bir görüntü vermesine rağmen, Türkiye’yi üzerinde yürünmesi oldukça zor kaypak bir zemine mahkûm etmiş durumda. Öyle ki, İdlib’e “intikal” ettirilen Türk askerinin oradaki varlığının Suriye tarafıyla koordine edilmesi için Türkiye’nin Rusya’ya ricacı olduğu bile iddia ediliyor.

Böylesine kaypak bir zeminde en büyük tehlikeyi ise el-Nusra ile çatışma riski oluşturuyor. Çünkü, bazı radikal unsurlar el-Nusra’nın kurduğu HTŞ’den ayrılmış olsa da, el-Nusra İdlib’deki vurucu gücünü hala koruyor. ÖSO gruplarının ‘Ulusal Ordu’ adı altında 63 muhalif gruptan 44’ünün desteğini alması da Şam ve PYD’den ziyade el-Nusra karşıtı bir girişim olarak görülüyor. Bu güç birlikteliğine rağmen ÖSO, İdlib’te HTŞ’ye nazaran daha zayıf bir durumda bulunuyor.

Maalesef Mehmetçik, Erdoğan’ın ihtirasları yüzünden işlerin tam bir Arap saçına döndüğü Suriye’de kime hizmet ettiği belli olmayan bir savaş uğruna yine canını, kanını vermek tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Atalarımız boşuna ‘akılsız başın ceremesini ayaklar çeker’ dememiş.

[Bülent Keneş] 9.10.2017 [TR724]