Denizli’de Berber Mehmet Ağabeyle tanışmıştık. Risale-i Nurları tanıyınca, içindeki hakikatları bütün insanlığa duyurmak aşk ve şevkini kalbinde duymuş. Onun için, herkese “İmana dair sorular mevzuunda istediğiniz soruyu yazıp şuraya koyun” diye ilan etmiş. Evinin kapısına koyduğu bir kutuya / torbaya bu soruların atılmasını istemiş. Sonra cevapları da yazıp oraya koyuyormuş. O günlerde Denizli Kabristanında bulunan evliya bir zâtın türbesinin harap olduğunu görmüş. İki arkadaşıyla beraber bunu tamir edelim, demişler. Bu arkadaşlarından birisi Zafer Gazozlarının sahibi, birisi de marangoz imiş… Tamirden sonra Berber Mehmet bir gece, rüyasında bu evliyayı görmüş. Yanında o iki arkadaşı da bulunuyormuş. O zât bunlara, “Gelin bakalım Mehdinin talebeleri. Şöyle bir dizilin; sizi yarıştıracağım” demiş. Bunlar, onun verdiği işaretle harekete başlamışlar ama marangoz yerinde çakılıp kalmış. İkisi koşuşturmuşlar. Berber Mehmet birinci, öbürü ikinci gelmiş. Ama o bir de secde etmiş. Onun için o veli zat Mehmet Berber’e “Gerçi sen önde görünüyorsun ama arkadaşın ihlasta senin önünde…” demiş. Marangoza da “Sen eski kötü haline dönecek ve maalesef yerinde sayacaksın.” demiş. Gerçekten o öyle kalmış. Mehmet Berber Ağabeyin ifadesiyle öbür ağabeyimiz de gerçekten ihlasta öncülüğü korumuş. Bunu, başka arkadaşlarımızdan da duydum…
* * *
Bir tatil sırasında tenezzühe çıkmıştık. On Birinci Lem’a’dan Dördüncü Nükte’yi okuyorduk: “İkincisi; küre-i arz mezaristanında, nev’-i beşerin hayatı ile alâkadar çeşit çeşit canlı varlıkların hepsinin mâzi mezarına gömülen büyük cenazenin başında bulunan, mezar taşı olan bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım” bölümünü bitirdik, İzmir’den telaşla birisi geldi ve Yeni Asya gazetesi başyazarı Mustafa Nezihî Polat’ın vefat etmiş olduğunu haber verdi…
* * *
Abdurrahman Cerrahoğlu Ağabeyimiz, aslen Burdur’ludur. Prof. Dr. Mehmet Hatipoğlu’nun babasının talebesidir. Sonra İzmir’e gelip kitapçılık yapmıştır. Okumaya çok meraklı olan Cerrahoğlu, bir gün tanıdığı birisinin elinde bir Risale-i Nur kitabı görür, hoşuna gider, okumak ister, fakat nedense bu kitabı kendisine vermez. Bu duruma çok üzülür. Zaten kendisi Uşşâkî tarikatına müntesipti. Şeyhi de çok âlim bir zattır. Her gün beş saattan aşağı mütalaada bulunmaktan kendini alamayan gayret eden bir okuma aşığıdır. Gördüğü bir rüyayı şeyh efendiye anlatır. O, rüyayı tabir edip, “Sana Ehl-i Beyt’ten büyük hayır gelecek!..’ diye yorumlar. Bir gün kitapçı dükkanına birisi gelip “Bu günlerde polisler çok sıkıştırıyorlar! Şu kitapları dükkanında saklayabilir misin? Sen kitapçısın zaten, dikkat çekmezsin.” der. Ağabey bir de bakar ki, bu kitaplar Risalelerdir. Gökte ararken, yerde bulmuştur. Hemen okumaya koyulur. Sonra da Üstad Hazretlerine bir mektup yazar. Daha sonra ziyaretine gider. Üstad da kendisine çok iltifat eder. Bir ara, “O, Ehl-i Beyt’ten hayır göreceğin kişi benim… Sen şeyhinden ayrılma ama Risale-i Nurları okumaya devam et.” der. Üstadın bu sözlerinden sonra birden bire Abdurrahman Cerrahoğlu Ağabey rüyasını ve şeyhinin yorumunu hatırlar.
Bu ağabeyimiz, Risaleleri teksir makinesiyle ilk defa çoğaltanlardandır. Bunun için de yine Üstadın övgülerine mazhar olur. Meşhur alkolsüz cerrol mürekkeplerini de işte bu teksir işinden sonra yapmaya başlar. “Bir gün içime müthiş bir sıkıntı bastı… Ne kadar teksir sayfası varsa hepsini makine ile beraber sakladım. Arkasından evimi bastılar ama bir şey bulamadılar.” demişti. Bir ara böbreğindeki taş yüzünden büyük bir rahatsızlık geçirir. Arkadaşları “Niye Risale sohbetlerine gelmiyorsun artık?’ diye dokundururlar. Üzülür. Bunun üzerine rüyasında, Üstad’ı görür. Bütün cemaat de oradadır. Bazıları, “Üstadım Abdurrahman pek derslere gelmiyor” diye şikayet eder… O da “Üstadım, rahatsızım… Ben de taş var. Bir türlü düşmüyor.” der. Üstad, “Nerende?” der. Sonra Üstad elini, onun gösterdiği yere “Bismillah!..” diyerek koyar ve hemen taş düşer. Uyanır bakar gerçekten taş düşmüştür. Hemen kocaman bir parçadır. Tıp Fakültesindeki Doçent olan yeğenine götürür. Bütün gören doktorlar hayret ederler, inanamazlar!..
Bir arkadaşımızın dedesinin vefatı münasebetiyle kabristan’a gitmiştik. Orada Abdurrahman Cerrahoğlu Ağabeyle karşılaştık. Defin işlemlerinden sonra beni alıp bir mezarın başına götürdü: “Bu benim annemin mezarı… O benden daha heyecanlı idi… Risale-i Nurları okur sonra bana ‘Oğlum siz nasıl erkeksiniz? Niye gidip Üstadın dizinin dibinde hizmet etmiyorsunuz. Ah ben bir erkek olsaydım, Üstad’dan hiç ayrılmazdım!..’ derdi. Bir ziyaretim sırasında, hiç bunlardan bahsetmediğim halde Üstad bana, ‘Abdurrahman, annen bizi çok meşgul ediyor!.. Selâm söyle, onu büyük talebelerim arasında talebeliğe kabul ettim.’ dedi.
Üstad Hazretleri, ihlasta birinciliği hep koruyan Hulusî Ağabeyimize yazdığı bir mektupta diyor ki: “Sana Nokta Risalesini gönderiyorum. Acibtir ki, Eski Said’in kuvvet-i İLMİ ile, nazar-ı AKLI ile anladığı ve gördüğü hakikatları, senin kardeşin (Yeni Said), şuhûd-u KALBİ ile nur-u VİCDANI ile gördüklerine TEVÂFUK ediyor. Yalnız nazı cihetlerde noksan kalmıştır ki, Yirmi Dokuzuncu Söz’de tekmil edilmiş… Bilhassa âhirdeki Remizli Nükte ve Remizli Nüktenin Sırrı beyanında, çok hakikatlar, Nokta Risalesinde yoktur. Yirmi Dokuzuncu Söz’de vardır. Fakat birbirinden çok uzak bu iki Said’in AKLI’nın ve KALBİ’nin bu derece ittifakı acîbtir.” (Barla Lahikası, 262)
Bu hakikatlardan biz de elden geldiğince istifade etmeye bakalım…
[Safvet Senih] 20.9.2018 [Samanyolu Haber]
Reform [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Avrupa’da 1647 Westfalya Barışı ile teritoryal egemen devlet anlayışı yerleşirken, bu yeni politik durum dinin (Katolik Kilisesi’nin) devletlerarası ilişkiler alanından tecrit edilmesi sonucunu beraberinde getirdi. Diğer bir ifadeyle, uluslararası alanın sekülerleşmesi meydana geldi. Dahası, ilerleyen dönemlerde Avrupa merkezli teritoryal egemen devlet anlayışı Kolonileşme sürecinde dünyanın diğer coğrafyalarına da yayıldı. Avrupa imparatorlukları, yayıldıkları ve ele geçirdikleri yeni topraklarda kendi merkezlerindekine benzeyen (onu kopyalayan) sistemler kurdular. Böylelikle kamu yönetimi ve ekonomi başta olmak üzere, Avrupa’daki sosyal yapılar dünyanın geri kalanına ihraç edildi.
Fransız Devrimi ve Amerikan Devrimi gibi devrimlerle beraber, Westfalya’nın ürünü olan teritoryal devlet (belirli sınırlar içinde, merkezi otorite kurmuş tek hükümet yönetimine dayalı devlet anlayışı) ulus (millet) konseptinin ana kimlik unsuru olmasıyla beraber, teritoryal ulus devlete dönüştü. Sömürgeciliğin sona ermesiyle beraber, eski kolonilerdeki yönetsel birimler de bağımsızlıklarını birbirleri ardına elde etmeye başladılar. Böylelikle, eski kolonyal bölgelerde de teritoryal devletler ulus devletleşme sürecine girdi. Wilson gibi idealist yöneticiler, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını ön plana çıkartan programlar geliştirdiler. Bu programların ana unsuru, ulusların belirli sınırlar içinde kendi teritoryal devletlerine sahip olmalarıydı. Tarihin akışı da bu yöndeydi zaten. Çünkü Kuzey Amerika’da, Güney Amerika’da, Asya ve Afrika’da, Avrupa’nın doğusunda ve güney doğusunda, hep bu yönde gelişmeler olmaktaydı. İmparatorluklar çok uluslu yapılarından ötürü ister istemez bu sürecin kaybedeni olmaktaydılar. Osmanlı İmparatorluğu da bu bağlamda bir istisna değildi. Tek fakla, Osmanlı İmparatorluğu çokuluslu yapısının yanında, aynı zamanda yönetsel unsuru ve topraklarındaki yoğun Müslüman unsurlar bakımından diğer örneklerden farklılıklar arz ediyordu. Osmanlı topraklarındaki Müslümanlar asli unsurken, gayrı-Müslim unsurlar, Müslümanlarla eşit vatandaş olarak kabul edilmiyordu. Bu yaklaşımın modern vatandaşlık konseptine uygun olmadığını söylemek yanlış olmaz. Şöyle ki, modern ulus devletlerin temeli tüm vatandaşların yasalar önünde ve siyasi unsur olarak eşitliğine dayanmaktaydı. Ancak bu, Hristiyan kültürünün başat olduğu Batı toplumlarıyla, onların kolonilerinde yerleşmiş bir anlayıştı (kolonilerde çok daha geç gelişse de, dayanak noktası Batı politik kuram ve yaklaşımlarıydı). Oysa Osmanlı Devleti, Westfalya düzeninde coğrafi konumundan ötürü fiilen (de facto) yet almış da olsa, hukuken uluslararası hukuk ve vatandaşlık hukuku gibi hukuk alanlarının temeli, İslami hukuka dayandığından, Müslüman asli unsur ile gayri Müslim unsurlar arasında, birincisinin ikincisine oranla daha fazla hakka sahip olduğu bir yapı üzerine inşa olmuş durumdaydı. Bu nasıl değişecekti?
Bu değişimi yapmak zorunluydu. Çünkü İslam’ın (dar-ül İslam) dominant olduğu günler geride kalmıştı. Ve dünya 19. yüzyıl sonunda artık “dini-kültürel coğrafyalarla yapay olarak ayrılamayacak kadar” birleşmiş ve küreselleşmişti. Uluslararası sistem, bu dönemde artık fiilen 1648 Westfalya Barışı sonrasındaki teritoryal devlet anlayışının temelini oluşturduğu, devletler arasındaki formel eşitliğe dayanan bir yapıydı. Oysa İslam, gayrı-Müslim toplumların (ve devletlerinin) bir arada aynı uluslararası sistemde var olmasını kuramsal-teolojik alanda kabul etmemekteydi. Başka bir ifadeyle, İslami teolojiye dayanan bir İslam devleti için, gayrı-Müslim devletlerin varlığını eşitlik ilişkisi içinde kabul etmek (o devletleri tanımak) ve bunu bir statüko olarak görmek (olağanlaştırmak) mümkün değildi. İster istemez dar-ül İslam ve dar-ül Harp (İslami uluslararası ilişkilerin temeli), eşitler arası bir uluslararası sistemi olanaksızlaştırmaktaydı. İslam ülkeleri için iki olasılık vardı: ya eski antagonist sistemi devam ettirmek, ya da onu geçersiz kılacak bir reform yapmak. Birincisi olanaklı görünmüyordu. Çünkü bunu yapacak askeri ve ekonomik güç İslam dünyasında (ki en güçlü birim Osmanlı İmparatorluğu’ydu) 19. Yüzyıl sonu itibarıyla artık yoktu. Dolayısıyla, Müslüman olmayan devletlerle formel eşitliği kabul etmek, kalan tek pragmatik olasılıktı. Öyle de oldu.
Sekülerleşme İslami coğrafyalara yabancı bir olguydu
Güçler arası ilişkiler bakımından diğer devletlerle eşitlik kabul edilse de, temel teolojik alan ve tarihsel söylemin beraberinde getirdiği hikaye, bu fiili eşitliğin, sürekli bir statüko olarak kabul görmesine engeldi. Çünkü İslam, İslami devletlerde hukukun ve yönetimin temelini oluşturuyordu. Diğer bir ifadeyle, Westfalya’da 1648’de ortaya çıkan sekülerleşme (Kilisenin devletin alanı dışına itilmesi ve kamusal alanın laikleştirilmesi-rasyonelleştirilmesi) İslami coğrafyalara yabancı bir olguydu. Bu nedenle, İslam ülkelerinde devleti yönetenler fiili eşitlik ilkesi gereği Müslüman olmayan devletlerle diplomatik ilişkiler kurarken ve işbirliği alanlarını geliştirirken, bir taraftan da her daim bir Batı şüpheciliği, Batı düşmanlığı, geri kalmışlıktan kaynaklı bir aşağılık kompleksi, toplumsal sorunların temelinde Batı ülkelerinin etkilerini merkezi konumda gören komplo teorileri, İslamcı akımların ana ideolojik kaynaklarından biriydi. İslamcılık ideolojisi, İslamcılarca bu nedenle daima “gerçek Müslümanlık” olarak ele alınırken, kendileri gibi düşünmeyen ve fiili reforma uygun olarak Müslüman olmayanları eşit görerek siyasi ve ticari ilişkiler kuranları “mankurtlukla” suçladılar. İslami toplumlarda meydana gelen bilimsel, teknolojik, sanatsal, kültürel ve toplumsal ilişkilerde Batı etkisini dejenerasyon olarak algıladılar.
Osmanlı İmparatorluğu’nda reform sürecinin başlangıcı, askeri mağlubiyetlere dayanır. İslamcılık ideolojisinin temelleri, Osmanlıların Tanzimat’la beraber kültürel benliklerini kaybetmeye başladıkları varsayımına dayanır. Esasında kültürel etki, karşısındakini eşit olarak görmek durumunda olan siyasi üst yapının yaptığı reformlar sonrasında kaçınılmazdı. Şerif Mardin, İslamcıların, Tanzimat’ın “gizli olarak inkâr ettiği ‘şeriatın değerlerini’ tekrar Osmanlı toplumuna getirmek” olarak özetler. Yani diğer bir ifadeyle, Tanzimat esasında üstü örtülü de olsa, var olan teolojik temelleri değiştirerek, Osmanlı İmparatorluğu’nu dünya uluslararası sistemine sokmuş, daha doğrusu zaten Avrupa sisteminin fiili olarak parçası olan Osmanlı’yı, sosyolojik olarak da bu sistemle kaynaştırmıştır. Artık Hristiyan ülkeleri fethedemeyecek kadar zayıflayan Osmanlı, var oluşunu sağlayabilmek için güçlünün kurallarını kabul etmek durumunda kalmıştır. Ama bu durum, tepkisel olarak İslamcıların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İslamcıların bu var olan eşitsizlik ilişlisine nasıl bir çözüm geliştirecekleri meçhuldür. Bu İslamcıların bugün de bir türlü işin içinden çıkamadıkları bir konudur. Mesela, faizin yasak olduğu İslam dünyası, faizin doğan olarak kabul edildiği küresel ekonomik sistemde fiilen faiz uygulamaktadır. Yani fiiliyatta İslami bankaların “katılım ortaklığı kar oranları” da mevcut faizlerle aynı oranda olmakta, kavramsal bir kurnazlıkla işin içinden çıkılıyormuş gibi yapılsa da, esasında hiçbir şey değişmemektedir. Küresel siyasi ve ekonomik sistem, küreselleşen dünyada İslam toplumlarını da belirlemektedir. Tıpkı 1648 Westfalya düzeninin bugünkü 200 devletli uluslararası modeli empoze etmesi gibi.
İslam ülkelerinin bu durumu, biraz da kuramda ve tarihsel pratikte küresel devrimle Lenin’in “tek ülkede devrim” konseptleri arasındaki farka benziyor. 1917 devrimiyle, Sovyetler kurulurken, Lenin Marksist teoriyi ister istemez dünya gerçeklerine göre dönüştürerek bir reform yapıyor ve enternastonel küresel devrim yerine, sınırlı bir coğrafyada devrimi gerçekleştiriyor. İslam dünyası da 19. Yüzyılda, dar-ül-İslam konseptinden fiilen vaz geçerek, dar-ül harp ülkeleriyle artık “eşit” olduğunu kabullenmek durumunda kalıyor. İslam kaynaklarındaki ve pratiğindeki İslam Halifeliği denen tek ve kapsayıcı İslam devleti idealinin terk edilmesi ve reel politik duruma uyum, bu “reformu” zorlayarak kabul ettiriyor. Bu, habis bir latent Batı düşmanlığıyla beraber, İslamcıların İslamcı olmayan Müslümanları Müslüman olarak kabul etmemesi görüngüsünü beraberinde getiriyor. Bu nedenle AKP tabanı Milli Görüşçüler kendilerini “Müslümanlar” olarak niteliyor. Diğerleri, reformcu oldukları için “Müslüman olamazlar” çünkü.
İslamcılık bu nedenle daima bir reaksiyoner ideoloji olarak kalacak. Daima içinde öfke ve kin barındıracak. Ötekileştirecek ve şiddete eğilim gösterecek. Yapılan fiili reformların toplumsal seviyede kabul görmesine karşı aksiyonlar içinde olacak. Pragmatizmin gerçek bir diyalog ve ortak varoluşa evrilmesine engel olmak için çalışacak. Ötekinin kendisiyle eşit olamayacağını ileri sürecek. Dini şovenizm yaparak diğer dini ve kültürel bölge ve toplumları kendi boyunduruğu altına almaya çalışacak. Ve devamlı takıyye yapacak.
İslamcılık İslam’ın içinde olan bir unsur olması nedeniyle İslam’ın bir parçası olarak algılanmalı. İslam’ın içinde, teolojik arka planında var olan İslamcılık – İslam’ın 1300 yıl öncesinin siyasi yansıması – var ve bu ayıklanmalı. Eğer bu ayıklanmazsa erozyon sürecek. Erozyonun sonu, sosyolojik erimeyi ve yok oluşu beraberinde getirebilir. Dinler sosyolojik varlıklar olarak, hayatlarına devam etmek (var oluşlarını sürekli kılmak) istiyorlarsa, mutlaka içinde bulundukları koşullara uyum sağlamalıdır. İslamcılık İslam’ın içinde potansiyel olarak olan ve reformla ayıklanması gereken, tarihsel olarak işlevi kalmamış, teoloji ile doğrudan alakalı olmayan, sosyolojik, politik ve ekonomik alana giren her şeyi kapsıyor. Reform burada oldu, burada olmaya devam etmesi gerekiyor. Bu bir tercih değil, bir zorunluluk. Güç/iktidar ilişkileri alanının tümünü kapsayacak bir kapsamlı reform (cinsiyetler arası düzlem, siyaset, kamu yönetimi, ekonomi vs. de dâhil) gerekli. İslamcılarla araya mesafe koymanın tek yolu bu çünkü.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.9.2018 [TR724]
Fransız Devrimi ve Amerikan Devrimi gibi devrimlerle beraber, Westfalya’nın ürünü olan teritoryal devlet (belirli sınırlar içinde, merkezi otorite kurmuş tek hükümet yönetimine dayalı devlet anlayışı) ulus (millet) konseptinin ana kimlik unsuru olmasıyla beraber, teritoryal ulus devlete dönüştü. Sömürgeciliğin sona ermesiyle beraber, eski kolonilerdeki yönetsel birimler de bağımsızlıklarını birbirleri ardına elde etmeye başladılar. Böylelikle, eski kolonyal bölgelerde de teritoryal devletler ulus devletleşme sürecine girdi. Wilson gibi idealist yöneticiler, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını ön plana çıkartan programlar geliştirdiler. Bu programların ana unsuru, ulusların belirli sınırlar içinde kendi teritoryal devletlerine sahip olmalarıydı. Tarihin akışı da bu yöndeydi zaten. Çünkü Kuzey Amerika’da, Güney Amerika’da, Asya ve Afrika’da, Avrupa’nın doğusunda ve güney doğusunda, hep bu yönde gelişmeler olmaktaydı. İmparatorluklar çok uluslu yapılarından ötürü ister istemez bu sürecin kaybedeni olmaktaydılar. Osmanlı İmparatorluğu da bu bağlamda bir istisna değildi. Tek fakla, Osmanlı İmparatorluğu çokuluslu yapısının yanında, aynı zamanda yönetsel unsuru ve topraklarındaki yoğun Müslüman unsurlar bakımından diğer örneklerden farklılıklar arz ediyordu. Osmanlı topraklarındaki Müslümanlar asli unsurken, gayrı-Müslim unsurlar, Müslümanlarla eşit vatandaş olarak kabul edilmiyordu. Bu yaklaşımın modern vatandaşlık konseptine uygun olmadığını söylemek yanlış olmaz. Şöyle ki, modern ulus devletlerin temeli tüm vatandaşların yasalar önünde ve siyasi unsur olarak eşitliğine dayanmaktaydı. Ancak bu, Hristiyan kültürünün başat olduğu Batı toplumlarıyla, onların kolonilerinde yerleşmiş bir anlayıştı (kolonilerde çok daha geç gelişse de, dayanak noktası Batı politik kuram ve yaklaşımlarıydı). Oysa Osmanlı Devleti, Westfalya düzeninde coğrafi konumundan ötürü fiilen (de facto) yet almış da olsa, hukuken uluslararası hukuk ve vatandaşlık hukuku gibi hukuk alanlarının temeli, İslami hukuka dayandığından, Müslüman asli unsur ile gayri Müslim unsurlar arasında, birincisinin ikincisine oranla daha fazla hakka sahip olduğu bir yapı üzerine inşa olmuş durumdaydı. Bu nasıl değişecekti?
Bu değişimi yapmak zorunluydu. Çünkü İslam’ın (dar-ül İslam) dominant olduğu günler geride kalmıştı. Ve dünya 19. yüzyıl sonunda artık “dini-kültürel coğrafyalarla yapay olarak ayrılamayacak kadar” birleşmiş ve küreselleşmişti. Uluslararası sistem, bu dönemde artık fiilen 1648 Westfalya Barışı sonrasındaki teritoryal devlet anlayışının temelini oluşturduğu, devletler arasındaki formel eşitliğe dayanan bir yapıydı. Oysa İslam, gayrı-Müslim toplumların (ve devletlerinin) bir arada aynı uluslararası sistemde var olmasını kuramsal-teolojik alanda kabul etmemekteydi. Başka bir ifadeyle, İslami teolojiye dayanan bir İslam devleti için, gayrı-Müslim devletlerin varlığını eşitlik ilişkisi içinde kabul etmek (o devletleri tanımak) ve bunu bir statüko olarak görmek (olağanlaştırmak) mümkün değildi. İster istemez dar-ül İslam ve dar-ül Harp (İslami uluslararası ilişkilerin temeli), eşitler arası bir uluslararası sistemi olanaksızlaştırmaktaydı. İslam ülkeleri için iki olasılık vardı: ya eski antagonist sistemi devam ettirmek, ya da onu geçersiz kılacak bir reform yapmak. Birincisi olanaklı görünmüyordu. Çünkü bunu yapacak askeri ve ekonomik güç İslam dünyasında (ki en güçlü birim Osmanlı İmparatorluğu’ydu) 19. Yüzyıl sonu itibarıyla artık yoktu. Dolayısıyla, Müslüman olmayan devletlerle formel eşitliği kabul etmek, kalan tek pragmatik olasılıktı. Öyle de oldu.
Sekülerleşme İslami coğrafyalara yabancı bir olguydu
Güçler arası ilişkiler bakımından diğer devletlerle eşitlik kabul edilse de, temel teolojik alan ve tarihsel söylemin beraberinde getirdiği hikaye, bu fiili eşitliğin, sürekli bir statüko olarak kabul görmesine engeldi. Çünkü İslam, İslami devletlerde hukukun ve yönetimin temelini oluşturuyordu. Diğer bir ifadeyle, Westfalya’da 1648’de ortaya çıkan sekülerleşme (Kilisenin devletin alanı dışına itilmesi ve kamusal alanın laikleştirilmesi-rasyonelleştirilmesi) İslami coğrafyalara yabancı bir olguydu. Bu nedenle, İslam ülkelerinde devleti yönetenler fiili eşitlik ilkesi gereği Müslüman olmayan devletlerle diplomatik ilişkiler kurarken ve işbirliği alanlarını geliştirirken, bir taraftan da her daim bir Batı şüpheciliği, Batı düşmanlığı, geri kalmışlıktan kaynaklı bir aşağılık kompleksi, toplumsal sorunların temelinde Batı ülkelerinin etkilerini merkezi konumda gören komplo teorileri, İslamcı akımların ana ideolojik kaynaklarından biriydi. İslamcılık ideolojisi, İslamcılarca bu nedenle daima “gerçek Müslümanlık” olarak ele alınırken, kendileri gibi düşünmeyen ve fiili reforma uygun olarak Müslüman olmayanları eşit görerek siyasi ve ticari ilişkiler kuranları “mankurtlukla” suçladılar. İslami toplumlarda meydana gelen bilimsel, teknolojik, sanatsal, kültürel ve toplumsal ilişkilerde Batı etkisini dejenerasyon olarak algıladılar.
Osmanlı İmparatorluğu’nda reform sürecinin başlangıcı, askeri mağlubiyetlere dayanır. İslamcılık ideolojisinin temelleri, Osmanlıların Tanzimat’la beraber kültürel benliklerini kaybetmeye başladıkları varsayımına dayanır. Esasında kültürel etki, karşısındakini eşit olarak görmek durumunda olan siyasi üst yapının yaptığı reformlar sonrasında kaçınılmazdı. Şerif Mardin, İslamcıların, Tanzimat’ın “gizli olarak inkâr ettiği ‘şeriatın değerlerini’ tekrar Osmanlı toplumuna getirmek” olarak özetler. Yani diğer bir ifadeyle, Tanzimat esasında üstü örtülü de olsa, var olan teolojik temelleri değiştirerek, Osmanlı İmparatorluğu’nu dünya uluslararası sistemine sokmuş, daha doğrusu zaten Avrupa sisteminin fiili olarak parçası olan Osmanlı’yı, sosyolojik olarak da bu sistemle kaynaştırmıştır. Artık Hristiyan ülkeleri fethedemeyecek kadar zayıflayan Osmanlı, var oluşunu sağlayabilmek için güçlünün kurallarını kabul etmek durumunda kalmıştır. Ama bu durum, tepkisel olarak İslamcıların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İslamcıların bu var olan eşitsizlik ilişlisine nasıl bir çözüm geliştirecekleri meçhuldür. Bu İslamcıların bugün de bir türlü işin içinden çıkamadıkları bir konudur. Mesela, faizin yasak olduğu İslam dünyası, faizin doğan olarak kabul edildiği küresel ekonomik sistemde fiilen faiz uygulamaktadır. Yani fiiliyatta İslami bankaların “katılım ortaklığı kar oranları” da mevcut faizlerle aynı oranda olmakta, kavramsal bir kurnazlıkla işin içinden çıkılıyormuş gibi yapılsa da, esasında hiçbir şey değişmemektedir. Küresel siyasi ve ekonomik sistem, küreselleşen dünyada İslam toplumlarını da belirlemektedir. Tıpkı 1648 Westfalya düzeninin bugünkü 200 devletli uluslararası modeli empoze etmesi gibi.
İslam ülkelerinin bu durumu, biraz da kuramda ve tarihsel pratikte küresel devrimle Lenin’in “tek ülkede devrim” konseptleri arasındaki farka benziyor. 1917 devrimiyle, Sovyetler kurulurken, Lenin Marksist teoriyi ister istemez dünya gerçeklerine göre dönüştürerek bir reform yapıyor ve enternastonel küresel devrim yerine, sınırlı bir coğrafyada devrimi gerçekleştiriyor. İslam dünyası da 19. Yüzyılda, dar-ül-İslam konseptinden fiilen vaz geçerek, dar-ül harp ülkeleriyle artık “eşit” olduğunu kabullenmek durumunda kalıyor. İslam kaynaklarındaki ve pratiğindeki İslam Halifeliği denen tek ve kapsayıcı İslam devleti idealinin terk edilmesi ve reel politik duruma uyum, bu “reformu” zorlayarak kabul ettiriyor. Bu, habis bir latent Batı düşmanlığıyla beraber, İslamcıların İslamcı olmayan Müslümanları Müslüman olarak kabul etmemesi görüngüsünü beraberinde getiriyor. Bu nedenle AKP tabanı Milli Görüşçüler kendilerini “Müslümanlar” olarak niteliyor. Diğerleri, reformcu oldukları için “Müslüman olamazlar” çünkü.
İslamcılık bu nedenle daima bir reaksiyoner ideoloji olarak kalacak. Daima içinde öfke ve kin barındıracak. Ötekileştirecek ve şiddete eğilim gösterecek. Yapılan fiili reformların toplumsal seviyede kabul görmesine karşı aksiyonlar içinde olacak. Pragmatizmin gerçek bir diyalog ve ortak varoluşa evrilmesine engel olmak için çalışacak. Ötekinin kendisiyle eşit olamayacağını ileri sürecek. Dini şovenizm yaparak diğer dini ve kültürel bölge ve toplumları kendi boyunduruğu altına almaya çalışacak. Ve devamlı takıyye yapacak.
İslamcılık İslam’ın içinde olan bir unsur olması nedeniyle İslam’ın bir parçası olarak algılanmalı. İslam’ın içinde, teolojik arka planında var olan İslamcılık – İslam’ın 1300 yıl öncesinin siyasi yansıması – var ve bu ayıklanmalı. Eğer bu ayıklanmazsa erozyon sürecek. Erozyonun sonu, sosyolojik erimeyi ve yok oluşu beraberinde getirebilir. Dinler sosyolojik varlıklar olarak, hayatlarına devam etmek (var oluşlarını sürekli kılmak) istiyorlarsa, mutlaka içinde bulundukları koşullara uyum sağlamalıdır. İslamcılık İslam’ın içinde potansiyel olarak olan ve reformla ayıklanması gereken, tarihsel olarak işlevi kalmamış, teoloji ile doğrudan alakalı olmayan, sosyolojik, politik ve ekonomik alana giren her şeyi kapsıyor. Reform burada oldu, burada olmaya devam etmesi gerekiyor. Bu bir tercih değil, bir zorunluluk. Güç/iktidar ilişkileri alanının tümünü kapsayacak bir kapsamlı reform (cinsiyetler arası düzlem, siyaset, kamu yönetimi, ekonomi vs. de dâhil) gerekli. İslamcılarla araya mesafe koymanın tek yolu bu çünkü.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.9.2018 [TR724]
Yugoslav ekolünün Hırvat temsilcisi: Dinamo Zagreb [Hasan Cücük]
Yugoslavya, bir zamanlar Avrupa futboluna damga vuran ülkelerden biriydi. Yugoslav futbolunun ana iskeletini Sırp ve Hırvat takımları oluştururdu. Sırpların, Kızılyıldız ve Oartizan’ı ile Hırvatların Dinamo Zagreb ve Hajduk Split takımları ulusal ligde kıyasıya şampiyonluk mücadelesi verirlerdi. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Hırvatistan liginde yarışın adresi Dinamo Zagreb ile Hajduk Split olmaya devam etti. Zagreb takımı Split takımına son yıllarda büyük fark attı.
Hırvatistan’ın ligini 2005-06 sezonundan itibaren şampiyon tamamlayan Dinamo Zagreb’in ülke tarihinde önemi sadece futbolla sınırlı değil. Bir anlamda Hırvatistan’ın bağımsızlığına giden yolda ilk kıvılcımı ateşleyen Dinamo Zagreb oldu. 13 Mayıs 1990’da Maksimir Stadı’nda oynanan Dinamo Zagreb – Kızılyıldız karşılaşması bir futbol müsabakasından ziyade tarihe ‘Yugoslovya’yı bölen maç’ olarak geçti.
Ligde şampiyonluk yarışı veren Dinamo Zagreb – Kızılyıldız buluşması öncesi Yugoslavya’da siyasi hava tunç gibi ağırdı. Maç gününden 2 hafta önce Franjo Tudjman, Hırvatistan’ın yeni başkanı seçilmiş, ülkeyi bağımsızlığına kavuşturacağına ant içmişti. Maksimir Stadyumu’nun tribünlerini Dinamo Zagreb taraftar grubu Bad Blue Boys (Kötü Mavi Çocuklar) ve iç savaşın eli kanlı katillerinden biri olacak Arkan Zeljko Raznatoviç, korumasındaki Delije grubu doldurmuştu. İki takım taraftarları karşılaşma başlamadan stat dışında birbirlerinin arabalarını yakarak, yangının ilk fitilini ateşliyordu. İlk düdük çaldıktan kısa süre sonra Delije, asitlerle tel örgüleri eritip sahaya daldı. Bad Blue Boys da, aynı karşılığı verince olaylar çığrından çıktı.
Kızılyıldızlı oyuncular soyunma odasına giderken, başta Boban (üstte) olmak üzere Zagrebliler sahada kaldı. Kavgada ön plana çıkan Hırvat futbolcu Zvonimir Boban, stattaki polise vurmuş, ardından yaşanan olaylarda 59 taraftar ve 79 polis yaralanmıştı. CNN, tamamlanamayan bu maçı ‘dünyayı değiştiren beş maçtan biri’ olarak sınıflandırmıştı. Maksimir Stadı’nda yaşanan olaylar, Yugoslavya’nın dağılmasını tetiklemişti.
Hırvat tarihinde ayrı bir yeri olan Dinamo Zagreb, futboldaki başarısıylada farklı bir yerde bulunuyor. 1945 yılında kurulan Dinamo Zagreb, Yugoslav ekolünü hayata geçiren kulüplerden biriydi. Yugoslavya Ligi’ni 5 kez şampiyon tamamlayan Dinamo Zagreb, 11 kez de ligi ikinci sırada bitirdi. 7 kez Yugoslavya Kupası’nı kazanırken, 8 finalde ise sahadan boynu bükük ayrıldı. 1967’de sonradan UEFA Kupası adını alacak Fuar Şehirleri Kupası finalinde İngiliz temsilcisi Leeds United’i geçip, kupayı müzesine taşıdı.
1992’de start alan Hırvatistan Ligi’nin ilk şampiyonu Hajduk Slit olurken, ikinci yıldan itibaren şampiyonluğun adresi Dinamo Zagreb olmaya başladı. 2005-06 sezonunda 2 yıllık Hajduk Split şampiyonluk hegomanyasına son veren Dinamo Zagreb yarışta rakiplerine büyük fark atmaya başladı. 2006-18 arasında sadece 2016-17 sezonunda şampiyon olamayan Dinamo Zagreb bu süreçte 12 kez şampiyonluk gördü. Bu 12 şampiyonluğun 11’i üst üste geldi. Ligdeki ezeli rakibi Hajduk Split’e karşı ezici bir üstünlük kurdu. Hırvatistan Ligi’nde Zagreb’in 19, Split’in 6 şampiyonluğu bulunuyor. Lig şampiyonluğuna başarısını kupayı da ekleyen Dinamo Zagreb, 15 kez Hirvatistan Kupası’nı kazanırken, 6 finalde ise sahadan mağlup ayrıldı.
Hırvatistan Ligi’nin kralı olan Dinamo Zagreb, sıra Avrupa’ya gelince sıradan bir takım olmaya devam ediyor. Genel olarak ligin kalitesinin yetersizliği Avrupa’daki yarışı olumsuz etkiliyor. Buna rağmen Dinamo Zagreb’in yetiştirdiği yıldızlar Avrupa’nın önde gelen kulüplerinde başarıyla ter döküyor. Bu oyuncular sadece oynadıkları kulüpleri değil Hırvatistan milli takımını da sırtlıyor.
Dinamo Zagreb’in yıldızını parlattığı isimler arasında Milan Badelj, Zvonimir Boban ve Dario Simic gibi eski futbolcuların yanı sıra halen aktif kariyerine devam eden Luca Modric, Dejan Lovren, Mateo Kovacic, Mario Mandzukic gibi Avrupa futboluna yön veren isimler bulunuyor.
[Hasan Cücük] 20.9.2018 [TR724]
Hırvatistan’ın ligini 2005-06 sezonundan itibaren şampiyon tamamlayan Dinamo Zagreb’in ülke tarihinde önemi sadece futbolla sınırlı değil. Bir anlamda Hırvatistan’ın bağımsızlığına giden yolda ilk kıvılcımı ateşleyen Dinamo Zagreb oldu. 13 Mayıs 1990’da Maksimir Stadı’nda oynanan Dinamo Zagreb – Kızılyıldız karşılaşması bir futbol müsabakasından ziyade tarihe ‘Yugoslovya’yı bölen maç’ olarak geçti.
Ligde şampiyonluk yarışı veren Dinamo Zagreb – Kızılyıldız buluşması öncesi Yugoslavya’da siyasi hava tunç gibi ağırdı. Maç gününden 2 hafta önce Franjo Tudjman, Hırvatistan’ın yeni başkanı seçilmiş, ülkeyi bağımsızlığına kavuşturacağına ant içmişti. Maksimir Stadyumu’nun tribünlerini Dinamo Zagreb taraftar grubu Bad Blue Boys (Kötü Mavi Çocuklar) ve iç savaşın eli kanlı katillerinden biri olacak Arkan Zeljko Raznatoviç, korumasındaki Delije grubu doldurmuştu. İki takım taraftarları karşılaşma başlamadan stat dışında birbirlerinin arabalarını yakarak, yangının ilk fitilini ateşliyordu. İlk düdük çaldıktan kısa süre sonra Delije, asitlerle tel örgüleri eritip sahaya daldı. Bad Blue Boys da, aynı karşılığı verince olaylar çığrından çıktı.
Kızılyıldızlı oyuncular soyunma odasına giderken, başta Boban (üstte) olmak üzere Zagrebliler sahada kaldı. Kavgada ön plana çıkan Hırvat futbolcu Zvonimir Boban, stattaki polise vurmuş, ardından yaşanan olaylarda 59 taraftar ve 79 polis yaralanmıştı. CNN, tamamlanamayan bu maçı ‘dünyayı değiştiren beş maçtan biri’ olarak sınıflandırmıştı. Maksimir Stadı’nda yaşanan olaylar, Yugoslavya’nın dağılmasını tetiklemişti.
Hırvat tarihinde ayrı bir yeri olan Dinamo Zagreb, futboldaki başarısıylada farklı bir yerde bulunuyor. 1945 yılında kurulan Dinamo Zagreb, Yugoslav ekolünü hayata geçiren kulüplerden biriydi. Yugoslavya Ligi’ni 5 kez şampiyon tamamlayan Dinamo Zagreb, 11 kez de ligi ikinci sırada bitirdi. 7 kez Yugoslavya Kupası’nı kazanırken, 8 finalde ise sahadan boynu bükük ayrıldı. 1967’de sonradan UEFA Kupası adını alacak Fuar Şehirleri Kupası finalinde İngiliz temsilcisi Leeds United’i geçip, kupayı müzesine taşıdı.
1992’de start alan Hırvatistan Ligi’nin ilk şampiyonu Hajduk Slit olurken, ikinci yıldan itibaren şampiyonluğun adresi Dinamo Zagreb olmaya başladı. 2005-06 sezonunda 2 yıllık Hajduk Split şampiyonluk hegomanyasına son veren Dinamo Zagreb yarışta rakiplerine büyük fark atmaya başladı. 2006-18 arasında sadece 2016-17 sezonunda şampiyon olamayan Dinamo Zagreb bu süreçte 12 kez şampiyonluk gördü. Bu 12 şampiyonluğun 11’i üst üste geldi. Ligdeki ezeli rakibi Hajduk Split’e karşı ezici bir üstünlük kurdu. Hırvatistan Ligi’nde Zagreb’in 19, Split’in 6 şampiyonluğu bulunuyor. Lig şampiyonluğuna başarısını kupayı da ekleyen Dinamo Zagreb, 15 kez Hirvatistan Kupası’nı kazanırken, 6 finalde ise sahadan mağlup ayrıldı.
Hırvatistan Ligi’nin kralı olan Dinamo Zagreb, sıra Avrupa’ya gelince sıradan bir takım olmaya devam ediyor. Genel olarak ligin kalitesinin yetersizliği Avrupa’daki yarışı olumsuz etkiliyor. Buna rağmen Dinamo Zagreb’in yetiştirdiği yıldızlar Avrupa’nın önde gelen kulüplerinde başarıyla ter döküyor. Bu oyuncular sadece oynadıkları kulüpleri değil Hırvatistan milli takımını da sırtlıyor.
Dinamo Zagreb’in yıldızını parlattığı isimler arasında Milan Badelj, Zvonimir Boban ve Dario Simic gibi eski futbolcuların yanı sıra halen aktif kariyerine devam eden Luca Modric, Dejan Lovren, Mateo Kovacic, Mario Mandzukic gibi Avrupa futboluna yön veren isimler bulunuyor.
[Hasan Cücük] 20.9.2018 [TR724]
‘Soçi mutabakatı’ pirus zaferi mi? Ertelenmiş ‘İdlib savaşı’ mı? [Erhan Başyurt]
Rusya Devlet Başkanı Putin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, 17 Eylül’de Soçi’de bir araya gelip İdlib’e harekatı askıya alan bir mutabakata vardılar.
İdlib’e, Rusya ve İran destekli Esed birliklerinin saldırısının yeni bir insanlık faciasına ve göç dalgasına neden olmasına kaçınılmaz gözüyle bakılıyordu.
Mutabakat, Rusya’nın operasyonu ve Esed’in saldırı gerçekleştirmesini durdurduğu için bir ‘başarı’ olarak görülüyor.
Ancak ‘kısmi’ de olsa bir başarı mı? Yoksa tüm faturayı Türkiye’nin üzerine yıkacak ‘ertelenmiş bir savaş’ mı? Ya da ‘pirus (astarı yüzünden büyük) zafer’ mi?
Bunu önümüzdeki iki ay içerisinde yaşanacaklar ortaya koyacak…
MUTABAKAT DÖRT TEMEL HUSUS İÇERİYOR
Soçi’de sağlanan mutabakat kamuoyuna açıklandığı kadarıyla 4 temel husus içeriyor;
ESED VE RUSYA’NIN GÜVENCESİ: TÜRKİYE
İdlib’in, Rusya ve Esed kontrolündeki bölge sınırlarında 15-20 kilometre çapında silahtan arındırılmış bölge formülü, Rusya ve Esed’e yönelik bölgeden bir direniş veya çatışma riskini sıfırlıyor.
Türkiye, böylece Esed ve Rusya’nın İdlib bölgesindeki güvencesi ve ‘jandarması’ olacak!
***
İdlib’in güneyinde, Esed kontrolündeki bölgelerde Türkiye’nin 12, Rusya’nın da 10 askeri gözlem noktası bulunuyor.
Türkiye, bir taraftan Mümbiç’te ABD ile, diğer taraftan İdlib’te Rusya ile ortak operasyonlara imza atacak.
Rusya’nın ve üslerinin, ağır silahlardan arındırılmış güvenli bölge ile güvenliğini de üslenmiş olacak.
***
Daha ilginci, Halep ve Hama’nın Lazkiye bağlantısındaki otoyolların İdlib kısmındaki güvenliğini sağlayarak, Esed’in bölgedeki hakimiyetini pekiştirecek ve İdlib’e operasyon için bir gerekçesini daha ortadan kaldıracak.
Türkiye düne kadar devrilmesi için muhalifleri desteklediği Suriye’de, artık İdlib’ten Esed’e saldırmamaları için muhalifleri ve silahlarını denetleyecek.
Halep’le Lazkiye arasındaki, Hama ve Lazkiye arasındaki ulaşımı kolaylaştırıp, hakimiyeti pekiştirecek.
ANKARA, ‘RADİKAL UNSURLAR’ İLE TEMASINI KABUL ETTİ
Soçi mutabakatı ile ilgili dikkat çekici bir diğer husus da, Türkiye İdlib’teki ‘radikal unsurlar’ ile teması olduğunu ve onları ikna edebileceğini resmen kabul etmiş oldu.
Onların 15-20 kilometrelik bir alandan ağır silahlarını çekmelerini, otoyollara saldırmamalarını sağlayacak.
Karşılığında da, İdlib’te varlıklarını sürdürmelerini ve herhangi bir Rusya ve Esed operasyonundan yok edilmelerini önleyecek.
Türkiye’nin Tahran Zirvesi’nde ‘radikal unsurlar’ adına ‘ateşkes sözü’nün bir dayanağının olduğunu, aralarında bir irtibat bulunduğunu gösterecek.
Türkiye, şayet ağır silahlarını teslim ve saldırmamaları konusunda ‘radikal unsurlar’ ile önceden bir mutabakata varmadıysa, Rusya ve Esed adına onlarla çatışacak demektir.
Böyle bir durum da, Türkiye’nin ciddi can kayıpları yaşamasına, İdlib’te askeri varlığını artırmasına neden olacaktır.
Şayet ‘radikal unsurlar’ın çekilmesi ve ağır silahlarını teslim etmeleri temin edilemezse, bu durum da Rusya ve Esed’in İdlib’e meşru bir mazeret ile saldırmalarına fırsat doğacaktır.
BM, ABD VE AB DESTEĞİ RUSYA’YA GERİ ADIM ATTIRDI
Soçi mutabakatı ile Türkiye’nin gözden kaçırmaması gereken husus, bu mutabakat Türkiye’nin haklı itiraz ve ikazlarından ziyade, BM başta ABD ve AB’nin de Türkiye’nin tezlerine destek sağlaması ve Rusya’nın rahat hareket edememesinin eseridir.
Türkiye, ABD ve AB’yi dışlayarak değil, ancak onların da desteğini alabilirse, bölgede ağırlıklı bir ülke olabilir ve güçlü diplomasi yürütebilir.
***
Sonuç olarak, Soçi mutabakatı insanlık dramını engellemesi yönüyle bir başarı, ancak altına girilen sorumluluklar yönüyle ciddi geri adımlar ve maliyetli yükümlülükler içermektedir.
Başarısız olması halinde, Türkiye’nin bütün haklı itirazları zemin kaybedecektir, başarılı olması halinde de ‘pirus’ diplomasi zaferi olacaktır.
Türkiye açısından daha da önemlisi, tüm yükümlülüklerinin bir takvime bağlanması ve manevra alanının sınırlandırılarak sıkıştırılmış olmasıdır.
[Erhan Başyurt] 20.9.2018 [TR724]
İdlib’e, Rusya ve İran destekli Esed birliklerinin saldırısının yeni bir insanlık faciasına ve göç dalgasına neden olmasına kaçınılmaz gözüyle bakılıyordu.
Mutabakat, Rusya’nın operasyonu ve Esed’in saldırı gerçekleştirmesini durdurduğu için bir ‘başarı’ olarak görülüyor.
Ancak ‘kısmi’ de olsa bir başarı mı? Yoksa tüm faturayı Türkiye’nin üzerine yıkacak ‘ertelenmiş bir savaş’ mı? Ya da ‘pirus (astarı yüzünden büyük) zafer’ mi?
Bunu önümüzdeki iki ay içerisinde yaşanacaklar ortaya koyacak…
MUTABAKAT DÖRT TEMEL HUSUS İÇERİYOR
Soçi’de sağlanan mutabakat kamuoyuna açıklandığı kadarıyla 4 temel husus içeriyor;
- 15 Ekim tarihine kadar İdlib’de silahlı muhalif örgütler ile Suriye ordusu arasındaki temas hattında 15-20 kilometre genişliğinde silahtan arındırılmış bir bölge kurulacak.
- 10 Ekim tarihine kadar tüm silahlı muhalif örgütlerin ellerindeki füze sistemleri, top ve tank gibi ağır silahları bölgeden çekmeleri planlanıyor.
- İki ülkenin “radikal örgütleri” birlikte tespit etmesi ve diğer silahlı muhalif grupların da oldukları yerde kalması öngörülüyor.
- İdlib üzerinden geçen Halep-Lazkiye arasında M4 ve Halep-Hama arasındaki M5 otoyolların yeniden trafiğe açılması.
ESED VE RUSYA’NIN GÜVENCESİ: TÜRKİYE
İdlib’in, Rusya ve Esed kontrolündeki bölge sınırlarında 15-20 kilometre çapında silahtan arındırılmış bölge formülü, Rusya ve Esed’e yönelik bölgeden bir direniş veya çatışma riskini sıfırlıyor.
Türkiye, böylece Esed ve Rusya’nın İdlib bölgesindeki güvencesi ve ‘jandarması’ olacak!
***
İdlib’in güneyinde, Esed kontrolündeki bölgelerde Türkiye’nin 12, Rusya’nın da 10 askeri gözlem noktası bulunuyor.
Türkiye, bir taraftan Mümbiç’te ABD ile, diğer taraftan İdlib’te Rusya ile ortak operasyonlara imza atacak.
Rusya’nın ve üslerinin, ağır silahlardan arındırılmış güvenli bölge ile güvenliğini de üslenmiş olacak.
***
Daha ilginci, Halep ve Hama’nın Lazkiye bağlantısındaki otoyolların İdlib kısmındaki güvenliğini sağlayarak, Esed’in bölgedeki hakimiyetini pekiştirecek ve İdlib’e operasyon için bir gerekçesini daha ortadan kaldıracak.
Türkiye düne kadar devrilmesi için muhalifleri desteklediği Suriye’de, artık İdlib’ten Esed’e saldırmamaları için muhalifleri ve silahlarını denetleyecek.
Halep’le Lazkiye arasındaki, Hama ve Lazkiye arasındaki ulaşımı kolaylaştırıp, hakimiyeti pekiştirecek.
ANKARA, ‘RADİKAL UNSURLAR’ İLE TEMASINI KABUL ETTİ
Soçi mutabakatı ile ilgili dikkat çekici bir diğer husus da, Türkiye İdlib’teki ‘radikal unsurlar’ ile teması olduğunu ve onları ikna edebileceğini resmen kabul etmiş oldu.
Onların 15-20 kilometrelik bir alandan ağır silahlarını çekmelerini, otoyollara saldırmamalarını sağlayacak.
Karşılığında da, İdlib’te varlıklarını sürdürmelerini ve herhangi bir Rusya ve Esed operasyonundan yok edilmelerini önleyecek.
Türkiye’nin Tahran Zirvesi’nde ‘radikal unsurlar’ adına ‘ateşkes sözü’nün bir dayanağının olduğunu, aralarında bir irtibat bulunduğunu gösterecek.
Türkiye, şayet ağır silahlarını teslim ve saldırmamaları konusunda ‘radikal unsurlar’ ile önceden bir mutabakata varmadıysa, Rusya ve Esed adına onlarla çatışacak demektir.
Böyle bir durum da, Türkiye’nin ciddi can kayıpları yaşamasına, İdlib’te askeri varlığını artırmasına neden olacaktır.
Şayet ‘radikal unsurlar’ın çekilmesi ve ağır silahlarını teslim etmeleri temin edilemezse, bu durum da Rusya ve Esed’in İdlib’e meşru bir mazeret ile saldırmalarına fırsat doğacaktır.
BM, ABD VE AB DESTEĞİ RUSYA’YA GERİ ADIM ATTIRDI
Soçi mutabakatı ile Türkiye’nin gözden kaçırmaması gereken husus, bu mutabakat Türkiye’nin haklı itiraz ve ikazlarından ziyade, BM başta ABD ve AB’nin de Türkiye’nin tezlerine destek sağlaması ve Rusya’nın rahat hareket edememesinin eseridir.
Türkiye, ABD ve AB’yi dışlayarak değil, ancak onların da desteğini alabilirse, bölgede ağırlıklı bir ülke olabilir ve güçlü diplomasi yürütebilir.
***
Sonuç olarak, Soçi mutabakatı insanlık dramını engellemesi yönüyle bir başarı, ancak altına girilen sorumluluklar yönüyle ciddi geri adımlar ve maliyetli yükümlülükler içermektedir.
Başarısız olması halinde, Türkiye’nin bütün haklı itirazları zemin kaybedecektir, başarılı olması halinde de ‘pirus’ diplomasi zaferi olacaktır.
Türkiye açısından daha da önemlisi, tüm yükümlülüklerinin bir takvime bağlanması ve manevra alanının sınırlandırılarak sıkıştırılmış olmasıdır.
[Erhan Başyurt] 20.9.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)