Müebbet verilen 5 günlük erin babası: “Allah onlara da ciğer acısı versin. İnim inim inletsin” [Sevinç Özarslan]

Müebbet verilen erlerin annelerinden sonra babaları da konuşmaya başladı. Söz; 5 günlükken, terhisine 90 gün kalmışken müebbet verilen erlerin babalarında.

BOLD ÖZEL – Erler Yasin Akgül, Ahmet Özdemir ve Emirhan Doğancılı’nın annelerinden sonra sonra müebbet verilen erlerin babaları da konuşmaya başladı. Boğaz Köprüsü davasında ceza verilen Tunahan Kurt ile İBB davasında müebbete çarptırılan Mustafa Polat’ın babaları 3 yıldır tutuklu evlatları için seslerini duyurmak istiyor. 15 Temmuz olduğunda Mustafa Polat 5 günlük erdi, Tunahan’ın terhisine ise 90 gün vardı.

Aziz Polat, oğlunun o gece İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) binasının arka tarafında, kimsenin olmadığı bir deponun önüne nöbetçi konulduğunu ve darbe olduğunu anladıktan sonra korkudan havalandırma borusunun içine saklandığı ifade etti.

“SURİYELİ BİRİNİ ŞAHİT YAPTILAR”

Mahkemede görgü tanığı olarak “Biz şehadet şerbeti içtik” diye ifade veren, alnına Türk bayrağı bağlamış bir Suriyeli’nin getirildiğini anlatan Polat, duruma itiraz edince mahkeme salonundan atıldığını söyledi. Gitmediği kurum, kapısını çalmadığı milletvekili kalmadığını belirten Polat “Adalet sadece 300 milletvekiline ve Saray’a verilmiş” diyor.

Tunahan Kurt’un babası İsmail Kurt ise, 17,5 yıl ceza verilen oğlunun o gece Boğaz Köprüsü’ne saat 02.19’da vardıklarını, zaten her türlü olayın meydana geldiğini ve oğlunun silahını bir parçasını çıkarıp ZPT (Zırhlı Personel Taşıyıcı) aracından inmediğini ifade ediyor.

Her iki babanın da tek isteği adalet.

“İNŞAATÇIYIM, BOYACILIK YAPARIM”

Aziz Polat (56): Kayseriliyiz. Ben inşaatçıyım, boyacılık yaparım. İki kızım, 3 oğlum var. 1996 doğumlu olan Mustafa erkeklerin birincisi. 15 Temmuz’dan bir hafta önce, bayram vardı, oğlum ‘askere gidecem’ dedi. Pazartesi günü İstanbul Metris Kışlasına teslim oldu. Cuma günü bu olay oldu.

Bizim çocuğun grubunda kimi 4, kimi 5, kimi 6 günlük erler var. Kışladan çıkarken 10-12 kişiler. O gün gündüz saat 16.00’da toplanmışlar, akşam sizi tatbikata götüreceğiz demişler. Saat yedi-yedi buçuk arası kaldırıyorlar. Bir arabanın yanına gidiyorlar. İçinde sırt çantaları varmış. Hepsi birer tane sırt çantası almış, kafalarına miğfer takmalarını istemişler. Arabada bir sürü de silah varmış. Onları önce vermediler dedi oğlum.

DEPONUN AĞZINA VERMİŞLER

İBB’ye götürmüşler. Arabadan indikten sonra Mustafa’yı belediyenin arkasındaki garajın deposunun ağzına vermişler. Oradan kimse girip çıkmasın diye. Zaten orada kimse yok. Hala tatbikatta olduğunu sanıyor. Ön taraftan bağrış çağrış, silah sesleri duymaya başladım dedi. Ne olduğunu yine anlamıyor. Otelden biri bağırdı da öyle öğrendim dedi. Korkudan havalandırma borusunun içine saklanmışlar. Arkadaki yangın merdiveni tarafında havalandırma borusu varmış.

GÖRGÜ TANIĞI DİYE SURİYELİ GETİRDİLER

Televizyonda çocukların olduğu kışla gösteriliyor. İki gün morglarda oğlumu aradık. Silivri’de olduğunu öğrendim. Çocuğun belinde, omuzlarında yara olmuştu, siyahlaşma vardı. Korkusundan söylemedi önce. 5 gün sonra öğrendim, erleri zaten hep dövmüşler. Mahkemede görgü tanığı olarak Suriyeli birini getirmişlerdi. Alnına Türk bayrağı bağlamıştı. “Biz şehadet şerbeti içtik” diyordu. Tepki gösterdim, hakim dışarı atın bunu dedi.

Mustafa’ya önce ağırlaştırılmış müebbet verdiler, sonra müebbete çevirdiler. Bugün olsa Mustafa’yı yine askere gönderirim. Bir küçüğünü askere gönderdim geçen sene, Muğla’da yaptı geldi, onun küçüğünü de gönderirim. Yani kimseye kalmaz bu dünya.

Mustafa Polat, İstanbul Metris Kışlası.

ADALET ARADIM BULAMADIM

Gitmediğim yer kalmadı. Adalet aradım, adaletin kimde olduğunu göremedim, nerede olduğunu bulamadım. Belli kurumlara gittim, vekillere gittim, baştaki partiye de gittim. Kayseri’de, Ankara’da CHP’den, MHP’den görüşmediğim vekil kalmadı. Dışarıda farklı, içeride farklılar. Bizi dinliyor, yardımcı olacağım diyorlar. Sonra… Ben adalet olmayan bir ülkede yaşıyorum. Adalet sadece 300 milletvekiline ve saraya verilmiş. Canımız yanıyor, gücümüz yetmiyor. 39 ay oldu çocuklar gireli. Adalet var mı yok mu size soruyorum. Bunlar sebep olanlara, 4-5 günlük erleri içeride tutanlara, Allah onlara da ciğer acısı versin. İnim inim inletsin.

TERHİS OLMASINA 90 GÜN KALMIŞTI

Köprü davasında yargılanan Tunahan Kurt’un babası İsmail Kurt:

Adana Seyhanlıyız. Üç oğlum var. Kereste fabrikasında çalışıyorum. 2.200.000 TL maaş alıyorum. Oğlum 15 Temmuz’dan beri Silivri Cezaevinde. Terhis olmasına 90 gün kalmıştı. İstanbul Kartal Maltepe Nurettin Maraşel Kışlasında askerdi. Acemi birliğini Etimesgut’ta yaptı. Yemin törenine gitmiştik. Bize, evlatlarınızı burnu kanamadan sağ salim size teslim edeceğiz diye söz verdiler. Çocuklarımız tatbikat emriyle dışarı çıkarılıyor. Sonunda da başımıza gelen; çocuğumuz vatan haini olarak ilan edildi. Ceza verecek hiçbir şey bulamadılar. Balistik temiz, her şeyi temiz.

Oğlum tehlikeyi gördükten sonra götürüldükleri aracın içine giriyor ve teslim ol çağrısına kadar çıkmıyor. Buna rağmen Silivri 25. Ağır Ceza Mahkemesi Temmuz 2018’de terör örgütüne yardım ve yataklıktan 17,5 sene ceza verdi. Köprü davasında en az cezayı alan biri de oğlumdur. O da daha çok ceza alan arkadaşlarına üzülüyor.

KÖPRÜYE VARDIKLARINDA SAAT 02.19

Kışladan saat 10’da çıkmışlar, 2.19’da köprüye geliyorlar. O zamana kadar zaten darbe olduğu ortaya çıkmıştı. Ama çocuklara ta Maltepe’den köprüye gelene kadar hiçbir güvenlik gücü dememiş ki ‘siz nereye gidiyorsunuz, darbe yapılıyor.’ ZPT araçlarıyla gittikleri için ‘nereye gittiğimizi bilmiyorduk. İnince anladık köprüde olduğumuzu’ dedi. Köprüye en son varıyor oğlumun aracı. Önce araçtan inmişler. Her taraf hengame. ‘IŞİD aramıza girmiş, canlı bomba var, halktan uzak durun’ diyorlar. Oğlumun miğferine iki kurşun isabet ediyor. Ama galiba yorgun mermi idi, yoksa çelik miğferi deler geçerdi, sadece yandan biraz içine doğru çökmüştü. Sonra oğlum araçlardan birinin içine giriyor ve bir daha da çıkmıyor. Silahının da bir parçasını söküyor ki kullanılmasın. Yani daha bu çocuklar ne yapsın ki! Aracın içine giriyor, çıkmıyor, silahını bir parçasını söküyor. Bir erden nasıl darbeci olabilir ki…

HER ŞEYİ DEVLET YAPTI

Oğlumu devlete emanet ettim, devlet benden aslan gibi oğlumu aldı, vatan haini yaptı. Oğlumun askerlik yapmasını ben seçmedim, kışlasını, komutanını seçmedim. Hiçbir şey benim elimde değildi. Zaten öyle bir imkanım olsa memleketimde yaptırırdım. Her şeyi devlet yaptı.

12 TAKSİTLE KRAMPON ALDIM

Tunahan okumadı, futbolcu olacağım dedi. Güzel de yeteneği vardı. Sol ayaktı kendisi. Seyhan Belediyespor’da oynadı. Gün geldi, 12 taksitle ayağına krampon aldım. Futbolu çok seviyor, burada da ümit vaad ediyor diye. Başardı da ama askerlik oğlumu benden aldı götürdü gitti.

[Sevinç Özarslan] 7.10.2019 [BoldMedya]

"Gücümün yettiği şeylerle başkalarına ne kadar hayat olabilirim'

Dr. Umut Duygu hanım göz  uzmanı. En son  İzmir Araştırma Hastanesin'de çalışan Duygu Hanım  sürekli ilerleyen MS hastası olmasına rağmen izin günlerini Afrika'da ameliyat yaparak geçiriyor. En son Mali'ye gittiğinde de 15 Temmuz Darbe girişimi yaşanıyor. Ailesi ve çalıştığı hastanenin yetkililerinin baskısıyla Türkiye'te dönmek zorunda kalıyor. 21 Temmuz'da Türkiye'ye dönen Duygu Hanım, Tenkil sürecinde yaşadıklarını   Gülşah Çavuşoğlu'na anlattı.


Ege'deki gönüllü doktorlarla birlikte Afrika'nın bir çok yerine giden  Dr. Umut Duygu hanım yaşadıklarını heyecanla anlattı. Afrika'da muayene için gelen hiç kimseyi geri çevirmemek için saatlerce çalıştıklarını söyleyen Duygu Hanım  kas hastası olmasına rağmen bir defasında 2 haftada 380 hastaya göz ameliyatı yaptığını söyledi.

Dr. Umut Duygu Hanım, "İnanın tuvalete gidip vakit kaybetmemek için su ve çay bile içmemeye gayret ediyorduk. Saat 5.30'da kalkıp altıda kahvaltı, 6.30'dan 23.30'a kadar. Hedefimiz kapıdan hiçbir hastayı çevirmemekti. Çok şükür bunu başardık. Saat 16.00'ya kadar aralıksız çalışıyorduk. Namazları öğle ikindiyi birleştirerek kılıyorduk. Saat 15.00 gibi setleri sterilizasyona atıp, namazları kılıp sonra tekrar gelip 23.00/24.00'e kadar Allah ne verdiyse 16-17 saat çalışıyorduk. Ameliyat koltuğunda dört saat beş saat hiç kalkmadan non stop görev yapıyorduk. Neredeyse deküpik yaralarına az kaldı. O kadar oturdum yani. Türk bayrağını en iyi şekilde temsil ettiğimize inanıyorum" diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 7.10.2019

BM'den bir Bylock kararı daha

Birleşmiş Milletler Haksız Tutuklama Çalışma Grubu, Hakim Melike Göksan ve Mehmet Fatih Göksan'ın başvurularını karara bağladı.

Karar Türkiye'deki haksız şekilde tutuklanan binlerce mağdur için de emsal niteliği taşıyacak tespitler taşıması bakımdan önemli

Öncelikle BM Türkiye'de binler kişinin haksız yere tutuklanmasına gerekçe yapılan ByLock uygulamasını kullanmanın haberleşme ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğu, başvuranların bu nedenle tutuklanmalarının Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 19. maddesine aykırı olduğuna karar verdi.

Birleşmiş Milletler ayrıca başvuranların Kategori-V sınıfında (  yani dini inanç, siyasi görüş, ırk, milliyet, cinsiyet gibi farklılıklar nedeniyle sistematik tutuklama uygulaması)   ihlale maruz kaldıklarına hükmetti.

Birleşmiş Milletler Çalışma Grubu, tutuklama tarihinde başvuruculara, tutuklanmalarına sebep olan olaya ilişkin, olgusal ve spesifik gerekçelerin belirtilmesi gerektiğini ama bunun yapılmadığını, bu nedenle Hükumetin suçlama konusunda şüpheliyi bilgilendirme edimini ihlal ettiğine karar verdi.

Kararda “Hükumet ayrıca Başvurucuların, ByLock programını kullandıklarına dair iddianın tutuklamayı nasıl ve niçin meşru kılacağına dair hiçbir bilgi sunamamıştır. Bu şartlar altında tutuklama kararı gerekli ve makul sayılamaz. Dolayısıyla, tutuklama kararı; başvurucuların BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 3 ve 9. maddeleri ile, BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 9/1-2 maddelerini ihlal etmiştir. (para. 69)” tespitine yer verildi.

Yine kararda, Başvurucuların 10 yıl önce Gülen Grubu’nun sohbetlerine katıldığı, Bylock program kullandığı iddiasının tutuklama kararını meşru ve gerekli kılmayacağı ifade edilmiştir.

Karardaki bir başka tespit de “Başvurucular, Bylock programını kullandığını inkar etmekle birlikte, kullanmış olsalar dahi bu ifade özgürlüğün kullanılması niteliğinde bir eylemdir. Bu nedenle, tutuklama kararı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesini de ihlal etmiştir.” şeklinde ifade edildi.

Birleşmiş Milletler Haksız Tutuklama Çalışma Grubu ayrıca verilen karar bakımından önem arz eden iki tanığın duruşmada hazır edilmemesi ve iddianameye eklenen delillerin cezaevinde Başvuruculara verilmemesinin BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 14/3(b-e) maddesini yani Başvurucuların adil yargılanma hakkını ihlal ettiğine de karar verdi.

Birleşmiş Milletler Haksız Tutuklama Çalışma Grubu, Başvurucuların dini inanç, siyasi görüş, ırk, cinsiyet, milliyet temelinde bir farklılıktan kaynaklanan ayrımcılığa maruz kaldıklarına ve bu nedenle sistematik bir tutuklama kampanyasının kurbanı olduklarına karar verdi.

Haksız Tutuklama Çalışma Grubu sonuç olarak, Başvurucuların derhal tahliye edilmesini, haklarının tazmin edilmesini ve sorumlular hakkında soruşturma açılmasına da karar verdi.

Adana 11. Ağır Ceza Mahkemesi; eski hakim Mehmet Fatih Göksan’a 9 yıl 9 ay ve eşi eski hakim Melike Göksan’a 7 yıl 6 ay hapis cezası vermişti.

[Samanyolu Haber] 7.10.2019

Erdoğan [Gölge Bankacı]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan “tek adam” rejiminin taşlarını döşerken ilk iş olarak medyayı tanzim etti.

Diş geçiremeyeceğini anladığı Zaman, Samanyolu, Bugün ve Taraf gibi medya gruplarının önce gelir kaynaklarını kuruttu.

Bu gruplara reklam veren firmaların kapısına vergi müfettişleri ya da AKP yöneticileri damladı.

“DOST BİRLİKLER” İÇİN HALKIN VERGİLERİNİ KULLANDI

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle hepsinin kapısına idari kararla kilit vuran Erdoğan diğer tarafta medyadaki mavi (dost) birliklerin sayısını artırmak için devletin imkânlarını yandaş işadamları için seferber etti.

Halkın vergileri ile bir dediğini iki etmeyecek işadamlarını vitrine koyarak kendisinin kontrolünde yeni bir medya inşâ etti.

O işadamlarından biri olan ve “Erdoğan’a aşığım.” diyecek kadar yandaşlıkta ileri giden Ethem Sancak, Uzan ailesinden alınıp Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen Star gazetesini 5 kuruş ödemeden TMSF’den devralmıştı.

ETHEM SANCAK TEK KURUŞ ÖDEMEDİ

12 Mayıs 2015 tarihindeki ilk devir esnasında Fettah Tamince de ortaktı. Daha sonra Tamince hisselerini Sancak’a devretti. Sancak bu hisseler için de tek kuruş ödemedi.

Hepsi Erdoğan’ın onayı ile atılan bu adımlardan biri de 17 Ağustos 2017’de atıldı. O tarihte Sancak Es Medya AŞ’yi esrarengiz bir isme devretti.

24 TV ile 360 televizyonları, Star, Akşam ve Güneş gazeteleri, Alem, Dinamik ve Bilişim radyolarının yanı sıra İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Trabzon’da beş baskı tesisi tek kalemde Hasan Yeşildağ’ın mülkiyetine geçti.

Hasan Yeşildağ patron koltuğuna kardeşi Zeki Yeşildağ'ı oturttu.

ERDOĞAN HAPSE GİRİNCE “SIR KÜPÜ” DE HAPSE GİRDİ!

Hasan Yeşildağ, AKP lideri Erdoğan’ın Pınarhisar Cezaevi’nden arkadaşı, nam-ı diğer sır küpü”.

Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde (12 Aralık 1997) Ziya Gökalp'in bir şiirini okumuştu.

10 ay hapse mahkûm edilen Erdoğan, cezanın Yargıtay tarafından onanmasının akabinde 26 Mart 1999'da cezanın infazı için Pınarhisar Cezaevi'ne girmişti. Erdoğan 4 ay hapis yatmıştı.

Hasan Yeşildağ da “sahte çek” suçu sebebiyle tutuklanarak Pınarhisar Cezaevi’ne girmişti.

Hasan Yeşildağ’ın (sağda), Erdoğan’ı cezaevinde hem koruduğu hem de ziyaretçileri koordine etmek için bir nevi özel kalem müdürlüğü görevini ifa ettiği belirtiliyordu.

Pınarhisar Cezaevi’nde geçirmek maskesiyle buraya yerleşmişti. Bir başka ifade ile birileri tarafından yerleştirilmişti.

Hasan Yeşildağ önce Pınarhisar'dan sekiz ev kiralamış, buralara güvenilir isimler yerleştirmişti.

İlçe girişindeki benzinlik kameralarla donatılmış, böylece ilçeye giriş-çıkış kontrol altına alınmıştı.

ÜÇ KAMU BANKASINA 500 MİLYAR TL BORCU VAR

Yıllar sonra medya patronu olarak sahneye çıkan Erdoğan’ın sır küpü ile kamu bankaları karşı karşıya geldi.

Yeşildağ’ın kardeşi Zeki Yeşildağ’ın yönetim kurulu başkanlığı koltuğunda oturduğu T Medya Yatırım Sanayi ve Ticaret AŞ’nin Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank’a toplam 500 milyon lira kredi borcu var.

Kriz yüzünden 150'ye yakın kişiyi işten atan Yeşildağ aylardır bankalara da piyasaya da ödeme yapmıyor.

Vadesi geçen alacaklarını tahsil etmek için Yeşildağ ile görüşen üç bankanın genel müdürü tahsilat adına bir mesafe kat edemedi.

Üstelik Yeşildağ’ın banka genel müdürlerine, “Bunlar benim malım değil. Bana Reis (Erdoğan) sen vaziyet et’ dedi. Gidin bu parayı isteyebiliyorsanız kendisinden isteyin. Hepsini kapatırım. Reis'e hesabını siz verirsiniz!” dediği iddia ediliyor.

ESKİ BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI MEVLÜT UYSAL İLE GÖRÜŞTÜ

Yeşildağ, İstanbul’dan tanıştığı Mevlüt Uysal’a (Kadir Topbaş, 23 Eyül 2017’de zorla istifa ettirildiğinde yerine geçen isim) benzer mesajlar vermiş.

Uysal mayıs ayında Halkbank yönetim kurulu üyeliğine getirilmişti.

Aynı görüşmede Hasan Yeşildağ, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden 23 Haziran’a kadar “ilan” ismi altında her ay 12 milyon TL geldiğini, ancak bu paranın Ekrem İmamoğlu başkan seçilince kesildiğini de söylemiş.

Yeşildağ’ın Saray’da Erdoğan ile görüştüğü ve gecikmiş ödemelere bir çare bulunacağına dair söz aldığı da konuşuluyor.

Erdoğa’ın Yeşildağ’a, “Televizyonları ayakta tutmaya bak. Gerekirse gazetelerden ikisini kapat. İnternetten devam et. Para meselesine bir formül bulacağız.” şeklinde açık çek verdiği iddia ediliyor.

BANKALAR HACİZ İŞLEMİNE CESARET EDEMİYOR

Saray’dan aldığı cesaretle kamu bankalarına yüz vermeyen Yeşildağ’ın medya grubuna herhangi bir haciz işlemi de tesis edilemiyor.

Faiz indiriminden sonra borçların yeniden yapılandırılacağı ve T Medya’ya yeni kredi verileceği ya da Ağaoğlu’nun batıklarını devralan Varlık Fonu’nun benzer bir devri işlemini T Medya’da da yapabileceği belirtiliyor.

Yeşildağ, damat Berat Albayrak’ın kardeşi Serhat Albayrak’ın idare ettiği Sabah-ATV grubunun bütün kaynakları tek başına kullandığını belirterek Erdoğan’a şikâyette de bulunmuş.

Yeşildağ şunları söylemiş: “Kamu kurumları, bankalar ilanlarını ağırlıklı olarak Sabah’a, A Haber’e ve ATV’ye veriyor. Reklamların yüzde 70-80’i Turkuvaz Medya’ya gidiyor. Bizler üvey evlat mıyız?”

ESAS MERKEZ ÜSKÜDAR’DA

Ödenmiş sermayesi 765,9 milyon TL olan T Medya Yatırım San. ve Tic. A.Ş’nin iki üç adresinden biri de Okul Sk. No:1 Altunizade Sitesi E Blok D:16 34662 Üsküdar / İstanbul.

Bir diğer adres (medya grubunun bulunduğu) ise şöyle: Atatürk Mh. Bahariye Cd. No: 31 Asma Kat İkitelli-Küçükçekmece / İstanbul.

HASAN YEŞİLDAĞ KİMDİR?

Hazır Hasan Yeşildağ’dan bahsetmişken bazı bilgileri tekrar hatırlatmak istedim.

Erdoğan’ın sır küpü ya da kara kutusu medya patronu olmasına rağmen ortalıkta fazla görünmüyor. Bildik en net fotoğrafı Erdoğan ile Pınarhisar Cezaevi’nde çektirdikleri fotoğraf.

Aslen Rizeli olan Hasan Yeşildağ’ın kardeşi AKP’den İstanbul Büyükşehir Belediyesi meclis üyesi Zeki Yeşildağ, Emlakbank’ın eski genel müdürü Engin Civan’ın kızı ile evli.

“Civangate” skandalının bir numaralı ismi Engin Civan!

Hasan Yeşildağ’ın ismi gazeteci Abdi İpekçi suikastinde de geçmiş, tutuklanmış, itirafçı olduğu iddia edilmişti.

Suikastçi Mehmet Ali Ağca ile Hasan Yeşildağ Kartal’da ortak ticaret yapıyordu.

UYUŞTURUCUDAN HAPİS YATTI

İsviçre'de uyuşturucu ve yer altı faaliyetlerinden dolayı cezaevinde yattı.

Kardeşlerinden Ali, çeteci Ali Fevzi Bir'i fidye için kaçırmaktan aranıyordu.

2008 yılında Rizeliler Günü için yapılan kutlamalara dönemin Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, AKP Rize Milletvekili Ali Bayramoğlu, AKP İl Başkanı Yılmaz Katmer, Çayeli Kaymakamı Mehmet Aktaş, THY Yönetim Kurulu Başkan Vekili Hamdi Topçu ve Hasan Yeşildağ katılmıştı.

13 Haziran 2018: Hasan Yeşildağ’ın kardeşi Mehmet Yeşildağ’ın cenaze namazı Kasımpaşa’da Piyalepaşa Camii'nde kılındı. Cenaze namazına Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kardeşi Mustafa Erdoğan, Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan, eski sağlık bakanı Mehmet Müezzinoğlu, eski Avrupa Birliği bakanı Egemen Bağış, dönemin İstanbul Valisi Vasip Şahin, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Mevlüt Uysal başta olmak çok sayıda AKP’li belediye başkanı katıldı.

[Gölge Bankacı] 7.10.2019 [Samanyolu Haber]

Allah zalime niçin mühlet veriyor? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Abi, malumunuz son yıllarda her geçen gün dozajını artırarak devam eden bir zulüm sağanağı yaşıyoruz. Mazlumlar zalimin zulmü altında inim inim inliyor. Meriç’te canlarımız gidiyor. Zulmün artmasıyla beraber dualar da artıyor ama mazlumun yüzünü güldürecek bir gelişme hala yok. İnanın Rabbimizin zalime verdiği mühleti neden sonlandırmadığını anlayamıyorum. Geçen gün oğlum, “Baba yoksa Allah bizi duymuyor mu?” diye bir soru sordu. Şok oldum. Daha fazla uzatmak istemiyorum. Sorum şu: Allah neden zalime bu kadar mühlet veriyor?” (Cengiz Y.)

Sizi gayet iyi anlıyorum. Benzer bir soruyu oğlum bana da sormuştu. Rabbimiz bizi elbette duyuyor, zalimin zulmünü şüphesiz biliyor.

Şu var ki, yaşanan zulüm bize has değil. Öteden beri hak ve hakikat davasına omuz veren talihliler benzer süreçler yaşamışlar. Onlar, böylesi zulümler karşısında bir taraftan iradelerinin hakkını verip üzerlerine düşeni yaparlarken diğer taraftan Allah’a yönelmiş ve sığınmışlar.

Allah da onlara hadiselerden haberdar olduğunu bildirip teselli etmiş, beşerî gerçeklere dikkat çekmiş, imtihan gerçeğini hatırlatmış, iman, azim, ümit, sabır ve kararlılıkla yollarına devam etmeleri gerektiğini haber vermiş.

Ve ardından da bu sürecin arkasında yatan ilahî bir sünnete dikkat çekmiş: Mühlet!

Evet, zalime verdiği mühlet!

İlgili ayet-i kerimeyi beraber okuyalım:

“Mûsâ’ya Tevrat’ı verdik. Kur’ân hakkında senin halkının yaptığı gibi onun hakkında da ihtilâf edip kimi iman, kimi inkâr etti. Şayet Rabbinin, insanlara mühlet verme vaadi olmasaydı, elbette haklarında nihâi hüküm verilmiş, iş bitirilmiş olurdu. Bu gerçeğe rağmen, senin halkın hâlâ, Kur’ân’dan ve azaptan yana derin bir tereddüt ve şüphe içindedir.” (Hud Sûresi 11/110)

Peki mühlet nedir?

Allah, niçin başta zalimler olmak üzere kullarına mühlet veriyor?

Verilen mühlet karşısında mümin nasıl ve hangi şuurla hareket etmeli?

Bu soruların cevabını kıymetli arkadaşım İlahiyatçı-Yazar Yücel Men Hoca’ya bırakmak istiyorum. Kendisi geçtiğimiz günlerde “Bir sünnetullah olarak mühlet azap mı rahmet mi?”  başlıklı bir makale kaleme almıştı. Yazının detayını aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz:

https://www.peygamberyolu.com/bir-sunnetullah-olarak-muhlet-azap-mi-rahmet-mi/#.XZJTBtIzbIU

Şimdi yukarıda sorduğumuz soruların cevaplarını vermeye başlayalım:

Mühlet, Cenab-ı Hakk’ın, kullarını, isyan ve azgınlıkları, suç ve günahları, zulüm ve haksızlıkları dolayısıyla cezalandırmak için acele etmeyip kendilerine bir süre tanımasıdır.

Bu süre, muhataba, suça, suçun derecesine, zamana ve şartlara göre değişkenlik arz edebiliyor. Kimisine saatler, kimisine günler, kimisine haftalar, kimisine aylar, kimisine yıllar, kimisine ömür, kimisine de asırlar (Nuh kavmi ve İblis gibi)… 

Peki, Rabbimizin zalime verdiği mühletin hikmeti/hikmetleri nelerdir?

1. İnsanı çok iyi bilen ve tanıyan Yüce Yaratıcısı, düşünüp aklını başına alması, kendisinden hasıl olan söz ve fiillerin, nefsine ve etrafına etkisini görüp pişman olması, tevbeye yönelmesi ve kırıp döktüklerini toparlaması için kendisine vakit tanır.

Günahkâr, asi kullarını hemen cezalandırmaz. Hilminin ve sonsuz rahmetinin bir neticesi olarak onlara, hayaya, hayra, hakka ve ilahi huzura geri dönüş imkânı sunar. İradelerinin hakkını verip her türlü günah ve haktan arınmalarını bekler.

Bilenlerin de bu konuda onları uyarıp ikaz etmelerini, ahireti, akıbeti ve ilahi adaleti hatırlatıp nasihatte bulunmalarını ister. Böylece onlara hidayete ermeleri, hakikati anlamaları, terbiye olmaları ve pişman olup koptukları fıtrata ve doğru yola geri dönmeleri için bir fırsat verir.

İlgili ayeti buyurun beraber okuyalım:

“Peygamberleri onlara: “Hiç gökleri ve yeri yaratan yüce Yaratıcı hakkında şüphe edilebilir mi? O günahlarınızı affetmeye çağırıyor ve muayyen bir süreye kadar size müsaade ediyor, mühlet veriyor.” dediler.” (İbrâhim Sûresi 14/10)

2. İnsanlar, ceza gerektirecek bir fiil ortaya koyduklarında çoğu zaman dışarıdakiler olayı, olayın boyutlarını, niyeti, yapılanın suç olup olmadığını ya da meydana getireceği hasarı tam ihata edip kavrayamazlar.

Bundan dolayı o anda verilecek cezayı ya da mükafatı, gereksiz veya adaletsiz bulup ilahi icraatı eleştirebilirler. Bu da isyana davetiye çıkarmak olur. Bu çerçevede verilen mühlet, olayın bütün taraflar için netleşmesine zemin hazırlar.

3. Bazı insanlar özellikle de azgınlar, kendilerine bahşedilen imkanlara ve hakikati bilmelerine rağmen, hakkı, halkı, adaleti ve ahlakı her türlü cezayı hak edecek seviyede ihlal eder ve rahatlıkla çiğnerler.

Zulüm, fitne, fesat, şer ve şiddet, hayat felsefeleri haline gelir. Haklı-haksız, masum-mücrim ayırt etmeksizin önlerine çıkanı ezer geçerler. Yapıp ettikleri kat kat cezayı gerektirir ki Allah da bu despotların cezalarını artırmak için kendilerine mühlet tanır.

Bu sürede onlar daha bir azgınlaşır ve zalimleşirler. Böylece hem burada hem de ötede cezaların en büyüğüne, en dayanılmazına ve en reziline, ehil hale gelirler.

Nitekim bu hakikati bakınız Rabbimiz nasıl anlatıyor:

“O kâfirler kendilerine mühlet vermemizin kendileri hakkında hayır olduğunu sanmasınlar. Onlara mühlet vermemiz, günahlarının artması içindir. Onlara zelil ve perişan eden bir azap vardır. Allah müminleri içinde bulunduğunuz şu halde bırakacak değildir. Sonunda temiz ile murdarı ayıracaktır…“ ( l-i İmran Sûresi 3/178, 179)

4. Müminler, hata, isyan ve günahları sonrası kalplerinde bir pişmanlık, vicdanlarında bir darlık, hayatlarında bir huzursuzluk hissederler. Yaptıklarının en başta Allah’a karşı bir saygısızlık olduğunu anladıkları anda hemen O’nun adres gösterdiği arınma kurnalarına koşarlar.

Böylece O’nun kendilerine tanıdığı vaktin, hakkını verir; zulüm ve günah uçurumundan yuvarlanırken tevbe ve istiğfar ipine tutunur ve kurtulurlar. Muhasebeye yönelir ve hayırlı kul olma basamaklarını tekrar tırmanmaya başlarlar.

5. Allah’a inanmayan ya da O’nun kullarına zulmeden zalimler ise yapıp ettiklerine karşılık başlarına bir musibet gelmemesini, haklılıklarına delil sayarlar. Meydanı sahipsiz zanneder ve başıboş hareket ederler. (Bkz. En’âm Sûresi 6/44)

Sanki kendilerine hiç hesap sorulmayacağı zehabına kapılır, vicdansızca herkese ve her keseye ilişirler. Kendi karar ve kuruntularını, adaleti temin ve tesis adına vaz edilen hukuk kurallarının yerine koyarlar.

Kendilerine verilen mühleti haklarında hayır sanırlar.  Nebilerin ve alimlerin yaptığı nasihat ve ikazlara kulak tıkar ve hakkı hakikati hatırlamak istemezler. Bunun üzerine Allah, onlara, her şeyin, her zevkin ve her türlü nimetin kapılarını açar. Neticede hak ettikleri cezalarını artırmış olurlar.

“Kendilerine verilen öğütleri terk edip unutunca üzerlerine her şeyin, her zevk ve nimetin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen bu genişlik ve serbestlikle tam ferahlandıkları sırada, ansızın onları kıskıvrak yakaladık da bir anda bütün ümitlerini kaybediverdiler!” (A’raf Sûresi 7/182, 183)

Bu önemli konuya isterseniz çarşamba günü kaldığımız yerden devam edelim.

[Dr. Ali Demirel] 7.10.2019 [Samanyolu Haber]

Ahiret Buutlu Dünya [Mehmet Ali Şengül]

İnsan, şu dünya hanı ve misafirhanesinde rahat yaşayabilmek, mutlu ve huzurlu olabilmek ve bir takım sıkıntılara maruz kalmamak için zorluklara, çile ve ızdıraplara katlanıyor, gece gündüz demeden koşturuyor, yoruluyor, ağlayıp sızlıyor; ama yılmıyor, dayanıyor.
     
İnsan, bir makam sahibi olabilmek, bir rütbe elde edebilmek, bir villa, bir araba alabilmek için engelleri aşıyor, tünelleri geçiyor, deryalar ve akabelerle karşılaşabiliyor. Bu zorluklar onu hiç mi hiç yıldırmıyor. Bütün bu zorlukları aşıp arzularına ulaşabilmek için hayatı pahasına katlanıyor. Bu mevzuda kendine az bir yardım eden olsa, elinden tutan olsa, el ayak öper, teşekkürde kusur etmez.
   
İnsan kendini iyi okumalı, dünya nimetleri karşısında gösterdiği gayretler kadar âhirete yönelik fedakârlık da yapmalıdır.
   
Cenâb-ı hak Necm sûresi 32.âyette; “O iyiler, ufak kusur ve günahlardan olmasa da, büyük günahlardan, aşikâr hayasızlıklardan kaçınırlar. Senin Rabbinin mağfireti boldur. O sizi topraktan yaratırken ve siz annelerinizin karınlarında döl halinde iken mayanızın ne olduğunu gayet iyi bilir. Öyleyse kendinizi temize çıkarmayın, övünüp durmayın. Çünkü kimin Allah’ı daha çok sayıp O’na karşı gelmekten sakındığını O pek iyi bilmektedir.” buyurmaktadır.
     
Kâinat şehr-i muhteşemini; göz kamaştırıcı bir saray, bir villa olarak yaratıp insanoğlunun emrine veren Allah (cc), insanı o sarayın bir sultanı, bir halifesi, bir şerefli misafiri olarak yaratmıştır. Onu paha biçilmez kıymet ve değerde uzuvlar ve latifelerle donatmıştır. Onun bu takdir ve ikramlar karşısında Allah’a karşı saygıda kusur etmesi hoş karşılanabilir mi?
   
İnsan, bir defaya mahsus gönderildiği şu dünyada, sevgi, şefkât ve merhametle insanları kucaklayıp hoş görerek, âhiret hayatı adına yatırım yapmalı, sırlı anahtar olan kelime-i şehâdetle ebedî hayâtın kapısını aralaması gerekmektedir.
   
Ruh derinliği ve gönül zenginliğinin kaynağı bulunan Kur’an-ı Mûciz-ül Beyan ve Sünnet-i Seniyye denizine dalgıçlar gibi dalması, cennet bahçesinde kuşlar gibi uçar hâle gelmesi ve bunu vicdanında duyması gerekmez mi?
     
Bunca dünya zorluklarına katlanan insanoğlunun arzu ve istekleri hiç bitmeyecektir. Çünkü o, ebed yurdu için yaratılmıştır. Ebed diyarını, cennet ve Cemâlullâh’ı da isteyecektir. Onun içindir ki insan, bu arzu ve isteklerine ulaşabilmesi için iman etmesi, imanın gereği olarak ameli sâlih işlemesi, bu uğurda her türlü imkânlarını, kâbiliyetlerini seferber etmesi ve fedâkarlıkta bulunması gerekir.
     
Bunun için de insanın, her şeyden evvel hâlis bir niyetle, acz, zaaf ve fakrını itirafta bulunarak, ibâdet ve taatte samimâne Allah’a teveccüh etmesi gerekmektedir.
     
Allah (cc), îman, ibâdet, Allah yolunda hizmet, namaz, oruç, zekât, karşılığında cennet vaat ederken, dünya adına hiçbir ücret istememektedir. Kaldı ki, orucu sağlığın yerinde ise tutman, zekâtı imkânın yeterli ise vermen, haccı, yol emniyetin, maddî imkân ve sağlık durumun müsait ise yerine getirmen emredilmektedir.
   
Bütün bu emirler, hâlis bir niyetle yerine getirildiği takdirde, hayatı tatlandırır, renklendirir, vicdana itminan, mutluluk ve huzur verir. Aynı zamanda ebedî saadetin kazanılmasına, cennet kapılarının açılmasına vesile olacaktır.
   
Hucurat sûresi 8.âyette; “Ama Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde güzelleştirdi; inkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi. İşte Allah’tan bir lütuf ve nimet olarak doğru yolda yürüyenler onlardır. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” buyrulmaktadır.
   
Ey insan! Sen de biliyorsun ki, dünya fâni, burada durdurmuyorlar. Cebrî bir sevkiyat var. Ölümle dünya hayatı kapanıyor. Uğruna canımızı ortaya koyduğumuz her şey senden ayrılıyor.
     
Dünyaya gelen çocuğun tekrar anne karnına geri dönmesi mümkün olmadığı gibi, insanın da dünyaya geri dönme şansı kalmıyor artık. Binâenaleyh, fırsat elde iken, her an dâvete hazır olduğumuz şu dünyamızı, ebedî hayatı kazanma yolunda harcama, en akıllıca, insana yakışan bir tavır olacaktır.
   
Bu fırsatı kaçırmamak senin elinde ey insan! Aklını, irâdeni iyi kullandığın takdirde, merhameti Sonsuz Allah, rahmet kapılarını açacak, dünyada ve ukbâda seni mutlu ve huzurlu kılacaktır.
   
Unutmamak lâzımdır ki, Allah (cc) bizi hayvanlardan bir varlık yapmamış, insan olarak ahsen-i takvim sırrına mazhar kılmıştır. Böylesine ilâhî bir lütfa mazhar olan insan, “belhümedal (hayvan hatta ondan da aşağı)” tokatına müstehak olmamalıdır. (A’raf, 179)
   
Ey İnsan! Dünyâda meşrû dairede ne yaparsan yap, O (cc) emrettiği için yapmalı ve Allah’ın koyduğu ölçüler içinde yaşamalısın!
   
İnsanlığın İslâm’a, İslâm’ın da model bir Müslümana ihtiyacı olduğunu unutmamalısın!
   
Böylece gelecek nesillere örnek olmalı, dinin haysiyet ve şerefini korumalı ve kurtarmalısın!
   
Hakkı tutup kaldırma yolunda her türlü engellere -en az dünya işlerindeki kadar- katlanmalı ve böylelikle fânî hayatını bâkileştirmelisin!

[Mehmet Ali Şengül] 7.10.2019 [Samanyolu Haber]

Küçük İşler! [Kadir Gürcan]

ABD'ye büyük ümitlerle giden Türk Heyeti pek iyi dönmedi. Türkiye'nin, şimdiye kadar olmadığından çok daha fazla çözümün değil, sorunun bir parçası haline gelmesi, işi daha grift hale getiriyor. Heyetin beraber getirdiği şeyler çok değersiz ve kullanışsız olmalı ki, gündeme sürülme ihtiyacı bile hissedilmedi. Beyni sulanmış bir kaç köşe yazarını dikkate almazsak, uçak dolusu giden Türk Heyeti, Cumhurbaşkanı'nın içi boş BM konuşması haricinde bir şey getirmemişe benziyorlar. Gidilen yerden eli boş dönme, ciddi bir ayıptır.

Türk Heyeti'nin sırtını tapışlayıp, işi askere uğurlama taşkınlığına düşüren medya camiasının hevesi kursaklarında kaldı. Sayın Cumhurbaşkanı, bir tek mermi atamadan terhis olan askerin mahcubiyetini yaşıyor olmalı; mahalleli “Oraya kadar gittin, bir Trump ile görüşemedin, beceriksiz!” diyecekler ama, korkuyorlar. Öyle ya, onca yolu, sevimsiz Trump ile aile fotoğrafı çektirmek için gitmek reva mı? Geçen yıl çekilen kareler daha iyiydi! Bari onları kullansaydınız.

Laf aramızda, bu sadece bizim Saray'lı için değil, Başkan Trump için de geçerli. Ukrayna'nın komedyen başkanı ile yaptığı telefon görüşmeleri, ABD Başkanını komik duruma düşürdü. Söylentiye göre, Trump, Demokrat Başkan Adaylarından Biden'i, oğlu üzerinden vurmak için komplo işlerine girmiş. Gayr-ı menkul zengini Trump için bu tür küçük işler mazur görülebilir ama, ABD Başkanı olunca işler değişiyor. Kaldı ki, Obama döneminde Başkan Yardımcılığı yapan Biden'in Demokrat adayı olarak Trump ile yarışa girebileceği de şüpheli. Daha seçimlere bir yıldan fazla bir zaman var. İnşaat sektöründe büyük işlere imza atmış olan Trump, devlet işlerinde küçük havuzlarda boğuluyor. Amerikalı komedyenler, Başkan Trump'ın, ABD anayasasını bile okumadığı konusunda ısrarlılar.

Bizim Saray Eşrafı'nın vizyon kaybı da azımsanacak türden değil. ABD ziyaretinden Çarşamba Pazarı dağınıklığı ile döndükleri için, vaziyeti toparlamakta zorlandıkları her hallerinden belli. Kumarda kaybedince şanslarını aşkta deneyecekler. Şu an için siyasetçi ve demokratların gündeme sürdükleri meseleler ucuz, bayat ve bir arpa boyu mesafe alınamayacak ölü yatırımlar. Cumhurbaşkanı'nın 50+1'den 40+1 teklifleri, üzerine ölü toprağı serpilmiş muhalefeti gündemin içine çekmek için idi. BM'deki dünya lideri pozlarından, müflis bir iç siyasetçi durumuna düşmek ne kadar kötü. Oturduğu yerde uyuyan, muhalefet lider ve milletvekilleri önlerine atılan bu yemi havada kapıp güya siyaset yapıyorlar. İçi geçmiş zavallılar...

Bunun yanında Savunma bakanı ve Cumhurbaşkanı, Suriye'de olup bitenleri tam manasıyla anlamış gibi görünmüyorlar. ABD'nin bölgedeki çok denklemli ve kompleks ilişki yumağını çözmekten çok mu çok uzaklar. Güney sınırımızda her gün gerçekleştiği iddia edilen hava saldırılarında kullanılan malzeme yan yana dizilseydi, şu an için Suriye'deki güvenli bölgenin sınırları çizilmiş olurdu. İşin daha da kötü tarafı, Cumhurbaşkanı ve bilgisine itimad edilen eski genelkurmay başkanı Suriye'ye yapılacak saldırıda kiminle karşılaşacakları konusunda net bilgi veremiyorlar. Başına güneş geçmiş bazı yazarlar “Suriye'de Amerikan askerleri ile savaşır mıyız?” diye soruyor.

Günümüz dünyasında, iç siyasetin tıkanıklığını komşu ülkelere savaş açarak, dünyaya tehditler savurarak gözardı etme manevraları iş yapmıyor. Cumhurbaşkanı ve iktidar Suriye meselesi başladığı günden beri, sürekli askeri operasyonlardan bahsediyorlar. Seçim konuşmalarında bunu kullandılar. Dolar krizi yaşandığında “Savaş halindeyiz, sesinizi kesin!” dediler. Ekonomik krizin her gün çığ gibi büyümesine karşılık, hala askeri harcamalarla savaş şehvetlerini taze tutmaya çalışıyorlar. Biz o ülke vatandaşı olarak bu numaraları yemiyoruz, elin Avrupalı ve Amerikalısı inanır mı?

Daha dün, ABD Dışişleri Bakanı, Türkiye'nin Akdeniz'de başına buyruk hareket edemeyeceğini bir kez daha ifade etti. Türkiye'nin gündemi Suriye iken, neden ABD Akdeniz meselesini gündeme getirdi dersiniz? Gayet basit. İktidar ve Saray'ın, Suriye sınırında neler yapabileceği konusunda bir sürpriz beklemiyorlar da ondan.

Türkiye başındaki bu iktidar ve siyasi oyuncularla, bırakın dünya siyasetinde, bölgesel sorunlarda dahi ciddiye alınmayacak kadar zayıf kalıyor. Suriye operasyonundan dolayı fazla heyecanlanmayın. Bunlar taşeronlara havale edilmiş küçük işler. Taşeronlar, hiç bir zaman planın tamamını göremezler.

[Kadir Gürcan] 7.10.2019 [Samanyolu Haber]

Nasıl Bir Projeniz Var? [Abdullah Aymaz]

Çoktandır, dünyada şu gidişatın yanlışlığını görüp  kafamızı bir duvara toslamamak için çare düşünerek bu durumdan kurtuluş yolları arayanların varlığından haberdarız… Son olarak bir arkadaşımız Kanada’da çıkan bir dergiyi gösterdi. Dergi,  ağacı andıran bir görüntü içinde günümüzün tehlikelerini karikatürleştirmiş. Deniz diplerindeki teknoloji atıklarının balıklardan fazla olduğu ve küresel ısınmanın tehdidi altında bulunduğumuz, borçsuz ülkenin kalmadığı bütün eşitsizliklerin, temelinde faiz sisteminin olduğu, zengini daha zengin, fakiri daha fakir eden bu sömürgeci zâlim ve vahşî sistemin neticesi, bütün dünyada yüzde bir azınlığın, bütün yüzde doksan dokuz çoğunluktan daha fazla bir ekonomik güce sahip olduğu ve oranın gittikçe sömürenler lehine ilerlediği vs… meseleler bu karikatürde  ifade edilmiş…

Peki her zamana hitap eden Kur’an acaba bugün bizlere, insanlığa ne söylüyor? Üçyüz bin altıyüz yirmi harfiyle sonsun mânalar ifade eden her çağa dertlerine derman olan Kitabımız açana insanlığın bu problemlerine nasıl bir reçete yazıyor? Bütün bunlara karşı Müslümanların nasıl bir projeleri olmalı diye düşünmemiz gerekiyor. Evet, bir MEDENİYET  PROJEMİZ olmalı.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri kurulacak medeniyetin esaslarını şöyle tesbit ediyor. Medeniyetin dayanma noktası, kuvvet değil HAK  olmalıdır. Çünkü hakka dayanmayan bir kuvvetten tecavüzler, taarruzlar ve hıyanetler çıkar. Halbuki dayanma noktası Hak olursa, adalet ve dengeli davranış ve muameleler ortaya çıkar, bunlardan selamet ve huzur doğar.

Bu medeniyetin hedefi ve kastı menfaat yerine fazilet olması gerekir. Çünkü menfaat ve çıkarları düşünmekten karşılıklı hasımlık, düşmanlık ve birbirini sıkıntıya sokma kötülükleri meydan alır. Bunlardan da cinayetler çıkar. (Bilhassa güçsüz ülkelerin yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürmek için bazı medeniyet temsilcileri bilhassa Afrika gibi ülkelerde akıl almaz zulümler  ve cinayetler işlemişlerdir. Sonra kendi aralarında menfaat çatışmaları olunca Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında milyonlarca insanı katletmişlerdir!..)  Halbuki medeniyetin hedefinde fazilet olursa (bilhassa imanlı fazilet) insanlar arasında muhabbetler, huzur ve sükun olacak, düşmanlıklar da kalkacaktır.

Bu medeniyetin hayattaki kanunu (Lamarkçıların dediği gibi, sadece  güçlülerin  kazandığı) bir mücadele  yerine yardımlaşma düsturu olmalıdır. Çünkü mücadele (evrimcilerin anladığı mânada bir cidâl) çekişme ve çatışmayı, itişme ve kakışmayı da beraberinde getirir. Bundan da sefâlet çıkar. Halbuki cidâl-kıtâl yerine yardımlaşma düsturu esas alınırsa, bundan birleşme, dayanışma doğar ve toplumlar hayatlanır, canlanır.

Bu medeniyetlerin, kavimler ve milletler arasındaki kabul ettiği irtibat ve bağın başkaları aleyhine uyandırılmış bir ırkçılık olmaması lazımdır. Çünkü böyle bir anlayış başkalarını yutmakla beslenip kuvvetlenecektir. Böylece menfi milliyetçilik, ırkçılık, müthiş vuruşmalara, feci tokatlaşmalara sebep olacak, bundan da insanlığın helâket ve felâketi hazırlanmış olacaktır. Kitlelerin içinde birleştirici bağın, dinî, vatanî sınıfî  alâkalar, imanî  bir kardeşliğin olması, ırkçılığın reddedilmesi gerekir. İşte böyle bir râbıta, samimî bir kardeşliği, umumî bir selâmet ve huzuru kazandırır. Dışarıdan bir tecavüz gelirse, elbette müdafaası yapılır.

İşte İslamiyet  böyle bir medeniyet anlayışını kabul eder. Yoksa insanların  yüzde seksenini meşakkatler ve bedbahtlıklara atan, yüzde  onunu dışı süslü ve yaldızlı bir saadet görüntüsüne sokan, diğerlerini ara yerlerde, ortalarda bir yerde tutup rahat yüzü göstermeyen, ticaretin bütün kâr ve gelirlerini zalim, merhametsiz bir azınlığa veren bir medeniyet anlayışını İslâmiyet kabul etmez. İslamiyete göre saadetin bütün herkese pay edilmesi gerekir. Hiç olmazsa insanların ekseriyetine bir saadet temin edilmelidir. İnsanlığa rahmet olarak inen Kur’an, ancak böyle bir tarzdaki medeniyeti kabul eder. Evet saadetin umuma ve herkese, hiç olmazsa ekseriyete ve çoğunluğa olması lazımdır.

İşte bu esaslara göre, Müslümanların insanlığı helâket ve felâketten kurtaracak bir projelerinin olması icap ediyor. Bu hususta yetişmiş elemanlar, dünyayı tanıyan bilim insanlarımız, Batıyı ve İslamiyeti incelemiş beyinlerin var olduğunu zannediyorum. Hem de bunlara çok büyük işler ve hizmetler düştüğüne inanıyorum.

[Abdullah Aymaz] 7.10.2019 [Samanyolu Haber]

Sovyetler Sonrası Bölgesel Entegrasyon ve Türkiye'nin Popülist Yaklaşımları [Arif Asalıoğlu]

Soğuk Savaşın sona ermesi ile Sovyetler Birliği bölgesinde yaşanan değişim süreçleri günümüzde global bazda uluslararası ilişkileri etkilemeye devam etmektedir. Rusya’nın bölgesel güç olarak kendini toparlamaya başladığı 2000’li yıllardan itibaren ABD merkezli tek kutuplu dünya sistemine karşı başka güçlerle network çabası çok kutuplu bir sistemin kurulma isteği olarak algılandı. Daha çok Rusya Federasyonu  tarafından dile getirilen ‘çok kutuplu’ yaklaşım bölgede kurulan uluslararası örgütler tarafından desteklenmeye çalışıldığı görülmektedir. Fakat bu uluslararası kuruluşların bölgeye yaptığı katkılara ve etkilere bakıldığında  Türkiye’nin fırsatlar zincirinde bulunmadığı açık şekilde fark edilecektir.

Özelde Orta Asya ülkeleri ve bütünde Avrasya coğrafyasına Türkiye her zaman yoğun ilgi göstermiştir. Türkiye bu bölgeyi kendine yakın etnokültürel toplulukların yoğun olarak yaşadığı bir alan olarak görmüştür. Sovyetler Birliği sonrası ve özellikle 2000’li yıllarda oluşan yeni şartlar, Türkiye’yi bu bölgeyle daha yakından ilgilenmeye yönlendirmiş ve özellikle ‘’Türki Cumhuriyetler’’ olarak tanımlanan ülkeler Türk dış politikasının önemli gündem konularından biri haline gelmiştir.  Turgut Özal döneminden itibaren Ankara tarafından kurumsal ve yapısal adımların  atıldığı gözlenmiştir. Sonrasında TİKA ve Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı gibi devlet destekli kurumlara vizyon katılmaya çalışılmıştır.

Post-Sovyet alanda Rusya etkisi

Türkiye ilgisinin arttığı dönemler hiç şüphesiz Rusya Federasyonu’nun bölgede tekrar etkinleşmeye ve küresel bir güç olarak tekrar ortaya çıktığı süreçtir. Ayrıca aynı zaman diliminde Çin, İran ve Batı ülkelerinin etkilerini artırdığı da bir gerçektir. Buna mukabil, 2000’lerin başından itibaren Rusya Federasyonu’nun bölgedeki etkinliğini muhafaza etmesinin yanında etkinlik kurmaya çalışan ABD, Türkiye, Suudi Arabistan, İran ve Çin gibi devletlerin bölgeye yönelik yoğun ilgisinden rahatsızlık duyduğu bilinmektedir.

Bu rahatsızlık son yıllarda kurulmaya devam eden bölgesel mahiyetli uluslararası örgütlerin ortaya çıkmasını doğurmuştur. Ayrıca ABD ve Avrupa Birliği’nin bölge ülkeleri ile daha çok enerji ve güvenlik boyutunda ilgilendikleri ve bu ülkelerin Batı eksenli çeşitli örgütlere üyeliklerinin sağlanması yönünde çalışmalar yaptıkları da görülmektedir. Rusya, Çin ve Hindistan gibi büyük ülkelerin arasında kalmış bir coğrafyada yer alan Orta Asya ülkelerinin, ABD veya Avrupa ile işbirliğini hiçbir dönemde kendi güvenliklerini tam anlamıyla garanti edecek ve kalkınmalarına hizmet edecek bir alternatif olarak görmedikleri de vakıadır. Yani karşılıklı bir güven eksikliği halen devam etmektedir.

Rusya Federasyonu tarafından, Bağımsız Devletler Topluluğu ve  Avrasya Birliği gibi oluşturulan kapsamlı kurumsal yapılar yada Ruskiy Mir gibi devlet destekli organizeler Orta Asyalı devletler tarafından reel politik bir bakış açısıyla ve yakın tarih refleksiyle sahiplenildiği söylenebilir. Kıyaslama yapmak gerekirse, Türkiye tarafından oluşturulmaya çalışılan devlet kurumları genellikle sınırlı sayıda ülke tarafından benimsendiği görülürken Rusya eksenli örgütlere neredeyse tüm ülkelerin aktif bir şekilde üye oldukları gözlenmektedir. Başka bir husus Türkiye tarafından oluşturulan TİKA, Maarif Vakfı ve Yunus Emre Kültür Merkezi gibi devlet kurumları Türklük yanlısı ve sert devlet imajı  yansıttığı için tepki çekmiştir. Ayrıca bahsi geçen bu kurumlar metodik çalışma prensiplerinin olmayışı, içeriği dolu müfredat eksikliği ve donanımı zayıf personel istihdamı gibi temel hususlarda ihtiyacı istenen seviyede karşılayamamıştır.  Ayrıca Türkiye’nin devletler arası politikada ve ekonomik ilişkilerde  stabil, düzenli gelişir şekilde olmadığı, hükümetlere göre inişler çıkışlar yaşadığı bir gerçektir.

Türkiye destekli kurumlarda vizyon eksikliği

Türkiye tarafından desteklenen yurt dışındaki  ‘yumuşak güç’ kurumları için istihdam edilen personellerde dil eksikliği,  görevlerin amacına uygun ve açıkça tanımlanmamış olması, farklı kurum ve birimlerin aynı çalışmaları yapıyor olması, müfredat eksikliği gibi hususlara ilaveten vizyon olmayışı, temel ahlaki ve insani değerlerler çatışması, sosyal/psikolojik-rehberlik eğitim yetersizliği ve maaş motiveli kişilerin istihdamı ülke adına büyük kayıplara sebep olmaktadır. Bütün bunlara son zamanlarda bariz şekilde fark edilen tarafgirlik, particilik, ötekileştirme gibi izahı zor hususlar tamamen Türk insanının ve Türkiye'nin milli değerlerinin heba olmasını ve ülke vizyonunun kaybolmasını sonuç doğurmaktadır.

Rusya Federasyonu tarafından öngörülen kurumlarda ise daha çok ekonomi ve enerji öncelikli işbirliklerinin hedeflendiği gözlenmektedir. Dolayısı ile bu örgütlerin ilk günden başlayarak bölgenin Rusya Federasyonu  ile entegrasyonu ve yakın ilişkilerini devam ettirmek üzere güçlü bir kurumsallaşma ile başladıkları ve uzun vadede kapsamlı bir entegrasyona yöneldiği söylenebilir.

Türki Cumhuriyetlerde entegrasyon süreci

Orta Asya devletleri Sovyetler sonrası bağımsızlıktan günümüze kadar geçen süreçte devletleşme yolunda ciddi bir tecrübe edinmişlerdir. Ekonomik kalkınma, Milli değerler ve ülke içi sistemler belli seviyede oturmuştur. Edinilen bu tecrübe, gelecek dönemde bu ülkelerin devlet olarak varlıklarını sürdürme noktasında büyük önem taşımaktadır. Bölge ülkelerinin Sovyet Birliği döneminde yaşadıkları ortak hareket günümüzde de siyasi, ekonomik ve sosyal birlikteliği çağrıştırarak günümüz koşullarına uygun bir entegrasyon oluşturma yönünde bir arzularının var olduğunu gösteriyor. Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in uzun yıllardır Orta Asya’nın tamamını kapsayacak bir entegrasyonun hayata geçirilmesi yönünde çağrılar yaptığı bilinmektedir. Ekonomik ve Kültürel ortaklığı sonuç verebilecek bu istekte ne yazık ki, yukarıdaki sebeplerden dolayı,  Türkiye varlığını hissettirememektedir.

Post Sovyet coğrafyasında henüz tam manasıyla ekonomi ve kültürel endeksli bir birleşme ortamı oluşmamıştır aslında. Bunun temel nedeni BDT bünyesinde geliştirilmeye çalışılan bütünleşme ve işbirliği stratejisinin yetersizliğine dayandırılmaktadır. Diğer etkin temel faktörler: Yeni bağımsız olan üye ülkelerin ulusal kimliklerini inşa etme sürecinde bulunmaları; Bağımsızlıktan hemen sonra bütünleşme süreçlerine kuşkuyla bakmaları; Entegrasyon süreçlerinde fonksiyonel derinleşmeyi sağlayacak ulusal bürokrasilerin yetersizliği; Bağımsızlık süreçlerinde ön plana çıkan devlet idarecilerinin bölgesel işbirliği ve entegrasyon süreçlerinde pozisyonlarını ve yetkilerini kaybetme endişesi; üye ülkelerin her birinin birbirinden bağımsız olarak ulusal öncelikleri doğrultusunda ekonomi politikaları belirlemeleri; Kurumsal yapılanma ve politik koordinasyondan kaynaklanan maliyetleri karşılayacak motor gücün başlangıçta olmaması sıralanabilir.

17-25 Aralık sonrası sürecin devlet idarecilerine taşınması tepki doğurdu

Yetersiz iş birliğinin oluşu, mali kaynakların sınırlı bulunması mecburen ortak çıkarlara yönelik daha öncelikli alanlara yönlenme ihtiyacını doğurmuştur. Bir müddet sonra Orta Asya ülkeleri tarafından entegrasyon alanında uyumlu ekonomik strateji hazırlama gereği görülmüştür. Bu boşluk Batı devletleri tarafından erken fark edildi ve değerlendirildi diyebiliriz. Türkiye’den ise belli seviyede sivil inisiyatif etkin olma gayreti içine girdi. Eğitim, Kültür ve sosyal yardımlaşma alanlarında başarılı izler bırakan sivil teşebbüsler akıl almaz bir tutumla yine Türk politikacıların devletçi refleksiyle sekteye uğratıldı. 

Sonuç olarak Türkiye tarafından 1990’lı yıllardan başlayarak bölgede birçok örgütlenme çabası da ortaya konulmuş ama kalıcı etkiye halen dönüşmemiştir. En sonuncusu 2010 yılında hayata geçirilen Türk Konseyi’ne bu çerçevede özel bir önem verilse de kuruluş esnasındaki ivmesi düşmüştür. Konseyin, Türkiye’nin bölgedeki etkinliği ve bölge ülkeleri ile ilişkilerini hangi yönde etkilediği araştırmacılar tarafından tartışma konusudur. Heyetler arası toplantılarda 17-25 Aralık büyük yolsuzluk ve rüşvet sürecinin çürük meyvesi olan özel gündemler Ankara’nın lekeli politikacıları tarafından ülkelere taşınması tepki çekmiş ve etkiyi kırmıştır, kırmaya devam etmektedir.

[Arif Asalıoğlu] 7.10.2019 [Samanyolu Haber]

Mümtaz’er Türköne, cezaevi günlerini anlattı: Yazıyorum.. Zeytin çekirdeklerinden tespih, bileklik yapıp sevdiklerime gönderiyorum

5 Ağustos 2016 tarihinden bu yana Silivri’de tutsak olan Zaman Gazetesi yazarlarından Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne, cazaevinde günlerini nasıl geçirdiğini anlattı.

Kütüphanede yerlerini ezbere bilidiği kitaplarını özlediğini belirten Türköne, ”Yazıyorum. Hayal gücüne dayalı roman, senaryo gibi şeyler yazıyorum ağırlıklı olarak. Bir de zeytin çekirdeklerinden tespih, kolye, bileklik yapıp sevdiklerime gönderiyorum. Düşünme, hayal kurma, yazma sizi hapishanenin boğucu atmosferinden uzaklaştırıyor. Yan koğuşlarla, arka koridorla düzenli iletişim kuruyoruz.” ifadelerini kullandı.

Hakkında hiç bir delil olmadığına işaret eden Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne, ”Vallahi yok. Gazete makale başlıkları -cümle değil- cımbızla çekilmiş ibareler, akla ve mantığa tamamen aykırı gerekçeler. Bütün amaç tutukluluğu bir cezaya dönüştürmek. Yargılama devam ettiği için tutukluyuz.” dedi.

Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne Independant Türkçe’nin sorularına verdiği cevaplar şöyle:

Mümtaz’er Bey, kaç yıllık gazeteciniz? Neyle suçlanıyorsunuz ve aldığınız ceza nedir?

2006’da, yani on üç yıl önce köşe yazarlığına başladım. 1999’da, yirmi yıl önce profesör olmuştum. Aslında siyaset bilimi alanında 10’un üzerinde kitabı olan bir akademisyendim. Köşemde siyasi analizler yaparken kendimi hapiste buldum.

Hem tutuklu hem de mahkûmum. Zaman Gazetesi köşe yazarı olarak “terör örgütü üyeliği” suçlaması ile henüz kesinleşmemiş, Yargıtay’da temyiz aşamasında olan bir davam var. Şahin Alpay, Ali Bulaç gibi tanınmış isimlerle beraber yargılandım.

Bir de yine bir köşe yazımdan dolayı “Cumhurbaşkanına fiili saldırı” suçundan 4 yıl 2 ay kesinleşmiş bir cezam var. Bu suçtan mahkûm olarak cezaevinde yatıyorum. Hem tutuklu hem mahkûm olmamın hikâyesi böyle.

“Cumhurbaşkanına fiili saldırı” suçu derken ne kastediliyor? Bu suç gazete makalesiyle mi işlenmiş?

Doğrusunu isterseniz ben de anlamadım. 2016 yılı Mart ayında Bülent Arınç’ın Şırnak, Cizre ve Sur ’da hendek savaşlarına dair sözlerini analiz eden bir yazıydı o. “Benim görüşüm değil” diye özellikle bir vurgu da var. Yazıyı hakaret, tehdit gibi basın yoluyla işlenen bir suça sokamamışlar.

Ceza Kanunu’nda “Cumhurbaşkanına suikast ve fiili saldırı” suçunu düzenleyen özel maddeye dahil etmişler. Cezanın verildiği duruşmada mahkeme başkanı kanun maddesinin içeriğini bilmiyordu. “Fiili saldırı”yı “tehdit” olarak yorumlamış. “Maddede o da yok,” deyince şaşırdı.

Şunu söylemiştim: Benim cumhurbaşkanına bir gazete makalesi ile fiili saldırıda bulunabilmem için bu makaleyi makasla kesip bundan kâğıttan bir uçak yapmam, sonra cumhurbaşkanının geçtiği bir yerde havaya atmam, kâğıt uçağın da gidip cumhurbaşkanının gözüne değmesi lazım.

Ezcümle 4 yıl 2 ay hapis çok ciddi bir sonuç ama ne dava ne de hüküm ciddi değil. Size yargılamaların, siyasi yargılamaların bütünü hakkında bir fikir verebilir.

Peki, temyiz aşamasında nasıl onaylandı?

5 yıldan az olduğu için istinaf kararı kesinleşme için yetiyor. İstinaf kararının da gerekçesi yok. Sadece kesinleşme şerhi var.

Tutuklu olduğunuz davada durum ne?

Uzun bir hikâye olduğu için komedi kısmı daha uzun. Şöyle bir döküm size bir fikir verebilir: Beş yazımdan, cümle içinden başı sonu belli olmayan iktibaslar, beş yazımın da sadece başlıkları ile üç kez ağırlaştırılmış müebbet talebiyle dava açıldı. Hepsi demokrasiyi ve hukuku savunan iktidara yönelik eleştiriler içeren yazılar.

2014 yılı Mart ayında açılmış bir soruşturma. İlk defa Sulh Ceza Hâkimi’nin karşısına çıktığımda, “suçlamanız ne?” diye sormuştum. Hâkim, “17/25 Aralık darbesi” diye cevap vermişti.

“Yolsuzluklar mutlaka soruşturulsun” tezini savunan yazılar. Bu yazılar az bulunmuş olsa da gerek yine başlıklardan oluşan on üç yazıyı savcı mütalaada eklemiş.

Toplam yirmi üç yazının başlığı ve birkaç kelimelik iktibaslarla “terör örgütü üyesi” olduğuma hükmedildi.

Ne kararda ne gerekçede yazılarla terör örgütü üyeliği arasında bir bağlantı yok. Mantık çok sade: İktidarı eleştirdin, o zaman terör örgütü üyesisin!

Nasıl bir sonuç bekliyorsunuz?

Bütün bu yargılamaların tamamı için Yargıtay’ın büyük bir keşif yapmasını bekliyoruz.

Keşif Amerika Kıtası’nın keşfi gibi çağ açacak ama nispeten kolay bir keşif. Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ile ceza verdikleri maddelerin tamamının başında yer alan “cebir ve şiddet kullanarak” ifadesini yargıçların bir gün fark etmesini umuyoruz.

Mevcut kanunlarla hatta çok eleştirilen TMK ile bile bu cezaların verilmesi imkânsız. Eleştiri eşittir terör suçlaması, kolay sürdürülebilir, yargıçların mesleki saygınlığını koruyabilecekleri bir formül değil.

Yargılandığım dosyada Orhan Kemal Cengiz adında bir avukat vardı. Entelektüel bir avukat, üç ağır müebbet isteniyordu, son talep kısmında. Ama metinde hiçbir yerde ne adı, ne bir suçlama yer alıyordu.

Esas suçlama sadece iktidarı eleştirmek mi?

“İktidarı acımasızca eleştirmek” ibaresi iddianamede yer alıyordu. İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2017/67 esas, gazetecilerin yargılandığı davanın gerekçeli kararında suçlamalardan biri “hükümeti ve AK Parti’yi çok sert bir dille eleştirir içerikler” yayınlama suçu yer alıyor.

Bütün gazeteci davalarında haber ve yorumlar, zamanında hiçbir suçlamaya ve soruşturmaya uğramamış içerikler. Basın Kanunu dava açmayı üç ayla sınırlıyor. Biz bu içeriklerle “terör örgütü üyesi” sıfatıyla beş yıl sonra yargılandık ve ceza aldık.

Size bir de Türk yargısının insan haklarına getirdiği yeni kategoriden bahsetmem lazım: Yönetici hakları. Biz “yönetici haklarına saldırmak” suçuyla yargılandık. İddianamede var bu ibare.

Örgüt üyeliğine dair başka bir belge yok mu?

Vallahi yok. Gazete makale başlıkları -cümle değil- cımbızla çekilmiş ibareler, akla ve mantığa tamamen aykırı gerekçeler. Bütün amaç tutukluluğu bir cezaya dönüştürmek. Yargılama devam ettiği için tutukluyuz.

AİHM’in tutumu ne oldu?

AİHM, Türkiye’den binlerce dava ile karşılaşmamak için AYM’yi bekliyor. AYM ise top çeviriyor. Benim dosyada tutuksuz Ali Bulaç Hakkında “hak ihlali” kararı verdi ama tutuklu olan benim hakkımda vermedi.

Öncelikleri, bürokratik pozisyona bağlı görünüyor. Bir yargılama faaliyeti bir hukuk koruması yerine iktidar ve AİHM arasında politik bir denge oluşturmaya çalışıyor. Hukuk değil bürokratik refleksler devrede.

Siz 12 Eylül’de de tutuklandınız. 12 Eylül dönemi ile şimdiki dönemi karşılaştırır mısınız?

12 Eylül’de fiziki işkence vardı. İşkenceden ölenler vardı. Ben de işkenceye maruz kaldım yine de sıkıyönetim mahkemeleri yürürlükte olan kanunları uyguluyorlardı.

Bugünün mahkemeleri kanunda yer almayan suçlar icat ediyor, açıkça “karar bozulana kadar tutuklu kalır” diyerek yargılama sürecini hukuksuz yargılamayı bir cezaya dönüştürüyorlar.

Görüyorsunuz üç yıldır hapisteyim ve sonunda beraat edeceğimi beni yargılayanlar da biliyor. Terör örgütü üyeliğinden bana verilen cezaya hâkimlerden biri muhalefet şerhi yazmış ve “verilen cezanın temyizde bozulma ihtimalini” muhalefet gerekçesi olarak zikrediyor.

İçeride siyasi gündemi takip edebiliyor musunuz?

Sadece televizyondan. Sosyal medya imkânı olmayınca birçok şeyden haberimiz olmuyor.

Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun yeni parti kurma çalışmaları hız kazandı. Sizce bu parti kurma teşebbüslerinin arkasında toplumsal bir destek var mı?

Ayrışma yeni değil. Meseleye ekonomik ve toplumsal dengeler açısından bakınca her şey netleşiyor. 2015 yılının Ekim ayında Davutoğlu başbakan iken Ali Babacan hükümet adına Orta Vadeli Ekonomik Program açıklamıştı. Temel tezi reel sektöre özellikle sanayi sektörüne öncelik verilmesi idi.

Erdoğan o zaman cumhurbaşkanı olarak Ali Babacan ile bir polemiğe girmiş ve “İnşaat sektörünü ezdirmem” demişti. Finans sektörü müteahhitlik sektörü üzerinden büyük kârlar elde etmişti.

Kredi imkânları pahalı fiyatlarla müteahhitlik sektörüne gidince, sanayi zor durumda kaldı.

Şimdi inşaat sektörü battı. Müteahhitlik firmaları peş peşe iflas etti. Kendi yağıyla kavrulan reel sektör, Ali Babacan’ın arkasında çıkış arıyor. Finans sektörü de. İnşaat sektörünün konut kredi faizlerinin düşürülmesine rağmen toparlanması zor.

1 milyon konut stoku var. Her şey rant dağıtımı üzerinden kolay yürümüş. Şimdi tıkandı.

2002’de AK Parti’yi iktidara getiren sosyo-ekonomik dinamikler, Anadolu sermayesi ve ilave olarak finans sektörü Babacan ile yeni bir çıkış arıyor. Davutoğlu’nun ekonomik arka planı bu kadar güçlü değil. Devam eden ekonomik kriz enflasyon ve en çok da işsizlik güvenli bir liman arayışı ile Babacan’ın önünü açıyor.

Sonucu mukayeseli üstünlük belirler. AK Parti’nin ekonomik aktörler ve sosyal taban itibariyle ömrünü tamamladığı tezi gerçeklerle uyuşuyor.

Kürt sorunu Türkiye’nin en önemli sorunu olmaya devam ediyor. Üç ilin belediye başkanının görevden alınması ve yerlerine kayyum atanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye iç savaşı Türkiye’nin Kürt sorununun ağırlık merkezini Kuzey Suriye’ye taşıdı. Bu zaman aralığı yumuşama, uzlaşma ve birlikte yaşama iradesi adına, iktidar tarafından fırsata dönüştürülebilirdi. Arada çıkan yeni çözüm süreci sözleri böyle bir umudu veriyordu. Tam tersi veya çözüm süreci öncesi çıtayı yükseltmek gibi bir yaklaşım var.

Önce şunu söyleyelim. Bu belediye başkanlarının görevden alınması, hem de yargı kararıyla değil de idari tasarrufla görevden alınmaları anayasal demokrasiyi rafa kaldırmak demek. Çoğunluk azınlıkta kalanların haklarını, seçme ve seçilme hakkını, demokratik temsil imkânlarını kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan sınırlayamaz.

Buna çoğunluk diktası denir. Bu normal kabul edilirse asgari düzeyde demokrasi var olamaz.

Gücünü sandıktan alanların, rakip partilerden seçilen yerel yöneticilerin seçilme ve temsil hakkını çok sağlam deliller olmadan ortadan kaldırması kendi meşruiyetini de tartışmalı hale getirir. Bunun adı çoğunluk diktasıdır.

Çoğunluğun hukukta kayıtlı olmadan, azınlıkta kalanların en temel haklarına saygı göstermeden tasarrufta bulunması demokrasiyi ortadan kaldırır.

Kayyum talimatının 31 Mart’ta yerel seçimle aynı gün verildiği iddiası şayet doğruysa bu durum skandal ötesi bir vahim durum olur.

Halkın yüzde 13’ünün oyunu almış bir politikacı tutuklu yargılanıyorsa, kanunların lafzi yorumunun çok üzerinde, yargının meşru dayanaklara ihtiyacı olur. Belediye başkanları, parti başkanları gibi temsil görevi üstlenenlerin maruz kaldığı muamele, doğrudan onlara oy verenleri hedef alıyor demektir.

Selahattin Demirtaş ve belediye başkanları, onlara oy verenlerle tartılmalı çoğunluğun iktidarı, azınlığı haklarından mahrum bırakıp sistemin dışına iterse bunun adı çoğunluk bölücülüğüdür. Azınlık bölücülüğünden daha tehlikelidir çünkü telafisi yoktur.

– Cemaat ve tarikatlara hükümetler neden ihtiyaç duyuyor?

Örgütlü kesimler oldukları için cemaatler konusu gündemden hiç çıkmayacak. Sosyolojik perspektife ihtiyacımız var. Cemaatler, yani Tönnies’in Gemeinschaft’ı evrensel bir gerçekliktir.

Durkheim’in, din ile toplum, özel olarak cemaat yapısı arasında kurduğu eşitliği dikkate almazsak, dinlere savaş açmış oluruz. Bireyler ne kadar güçsüz, korumasız kalmışsa cemaatler o kadar etkili sığınaklara dönüşür.

Cemaatleri yok saymak ya da yok etmeye kalkmak dinin toplumsal tezahürüne, dolayısıyla dinin, kendisine savaş açmak demek. Cemaat evrenseldir. ABD’yi Püriten cemaatler kurdu.

Yerel demokrasileri hâlâ onlar işletiyor. Eğer cemaatlerden endişe duyuyorsanız yapacağınız tek şey aralarındaki rekabeti garanti altına almak. Belli bir büyüklüğü aşan ve tekel oluşturan bir cemaat zaten cemaat olma vasfını kaybeder.

Türkiye’de sorun cemaatler veya tarikatlar arası rekabetten değil, bu organizasyonların siyasetle ilişkisinden kaynaklanıyor. Siyaset toplumsal alan üzerinde yükselen bir kapsayıcılık, bir güç temerküzü oluşturdu. Tıpkı selin yükselmesi ve karanın daralması gibi.

Yükselen siyaset cemaatleri ve tarikatları de siyasi limanlara bağladı. Siyaset asli alanına dönse, kendiliğinden cemaatlere, tarikatlara dönük sorunlar da ortadan kalkar. Özellikle tarikatların geleneksel özerkliklerini korumaları lazım.

Cemaat ve tarikatların yer aldığı dini alan bir genişlemeye uğramıyor; tersine siyaset bu alanları domine ediyor, siyasileştiriyor. Mevzu çok derin.

Cezaevinde nasıl zaman geçiriyorsunuz, neler yapıyorsunuz?

Yazıyorum. Hayal gücüne dayalı roman, senaryo gibi şeyler yazıyorum ağırlıklı olarak. Bir de zeytin çekirdeklerinden tespih, kolye, bileklik yapıp sevdiklerime gönderiyorum.

Düşünme, hayal kurma, yazma sizi hapishanenin boğucu atmosferinden uzaklaştırıyor. Yan koğuşlarla, arka koridorla düzenli iletişim kuruyoruz.

Askerler vali, kaymakamlar ve tabii gazeteciler var çevremde. Askerlerin çoğu kurmay subay ve vazife başındalarmış gibi gelişmeleri takip ediyor.

Türküler okunuyor. Nesimi’nin “Minnet Eylemem” ilahisi en favori parça.

Bir söz vardır, “Cezaevinde yıllar kolay geçer, günler ise zor geçer” diye. Doğruymuş.

Herkesin bir tarafı dışarda. Ben de çalışma odamı, yerlerini ezbere bildiğim kütüphanemdeki kitapları özlüyorum.

[TR724] 7.10.2019

Yükselen tehlike: Irkçılık! [İlker Doğan]

Kocaeli’nin Kartepe ilçesinde 9 yaşındaki Suriye uyruklu Vail El Suud’un, ‘okulda dışlandığı’ için kendini asması ve Mersin’de Ürdünlü annenin yanında küçük çocuğuna atılan ölümcül tokat gözleri yeniden yükselen ‘ırkçılığa’ çevirdi. Özellikle Kocaeli’deki intihar, ırkçılığın ‘ilkokul’ seviyesine kadar indiğini göstermesi açısından önemli. Suriyeli sığınmacı çocuklar sadece sınıf arkadaşlarının değil, öğretmenlerinin de ırkçı taciz ve fiziki şiddetine maruz kalıyor. Sosyal medyada yayınlanan görüntülerde, Suriyeli çocuklar Türkiye’deki okullarda yaşadıkları ‘ırkçı’ saldırıları ağlayarak anlatıyor. Mersin’deki olayda kavga eden çocukların anneleri tartışırken araya giren bir babanın Ürdünlü küçük çocuğu tokadıyla yere düşürmesi ve annesini iteleyerek ‘defolun buradan’ demesi nefretin boyutlarını bir kez daha gösterdi. Suriyelilere yönelik ‘nefret’ söylemleri ‘münferit’ vakıalar olmaktan çıktı. İktidarın yanlış ve tutarsız sığınmacı politikası ‘ırkçılığı’ körüklerken, ülkeyi içinden çıkılmaz bir toplumsal sorunla karşı karşıya bıraktı.

AKP rejiminin en büyük destekçisi Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in söylemiyle ‘siyasetin köpeği’ haline gelen yargıdan sonra Türkiye’nin en büyük sorunu Suriyeli sığınmacılar. Türkiye, Suriyeli sığınmacılar sorununu siyasal, toplumsal ve ekonomik olarak iliklerine kadar yaşıyor.

3,7 MİLYON SURİYELİ

Mülteciler Derneği’nin rakamlarına göre Türkiye’deki kayıtlı Suriyelilerin sayısı 19 Eylül 2019 tarihi itibarıyla bir önceki aya göre 16 bin 309 kişi artarak toplam 3 milyon 666 bin 59 kişi oldu. Bunların yüzde 98’den fazlası şehirlerde kontrolsüzce yaşıyor. Geriye kalan yüzde 2’den daha az bir kısmı ise kamplarda hayatını sürdürüyor. Yaklaşık iki ay önce yaşanan İdlib krizi ile birlikte Türkiye’deki Suriyeli sayısına bir o kadarının daha eklenme tehlikesi var.

BATIYI TEHDİT ARACI

Türkiye’nin AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, her şeyi olduğu gibi Suriyeli sığınmacıları da siyasi tehdit aparatı olarak kullanmaktan çekinmiyor. Daha geçtiğimiz Eylül ayının başında iki ayrı programda yaptığı konuşmada, “Güvenli bölge olmazsa kapıları açmak zorunda kalırız. Oldu oldu, olmadı biz de kapıları açmak zorunda kalırız.” ifadelerini kullanmıştı.

40 MİLYAR DOLAR HARCADIK!

Batı’nın Suriyeliler konusunda verdiği sözleri tutmadığını ileri süren AKP’li Erdoğan, sadece Türkiye olarak Suriyeliler için bugüne kadar 40 milyar dolar harcadıklarını savunuyor. Ancak bu paranın nereye, nasıl harcandığını kimse bilmiyor. Eski Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ, söz konusu harcamalarla ilgili bir açıklama yapmıştı aslında. Şöyle demişti 2017 yılının kasım ayındaki açıklamasında; “Genel bütçeden memurlara, öğretmene, doktora maaş veriliyor. Onlar da insanlara hizmet ediyorlar. Doğrudan doğruya götürüp Suriyelilere bunu vermiyoruz. Yol yapıyoruz. Onlar da o yolun üzerinden geçiyorlar.”

1 YILDA 5 MİLYAR DOLAR!

Bu arada Recep Tayyip Erdoğan, 28 Ocak 2019’daki konuşmasında, “Suriyeli kardeşlerimize 35 milyar dolar kaynak aktardık.” demişti. Erdoğan’ın iki açıklaması arasında sadece 9 ay var. Buna göre Türkiye, 9 ayda Suriyeli sığınmacılar için 5 milyar Dolar harcamış olmalı! Eski parayla 30 katrilyon!

ENTEGRASYON PROGRAMI YOK

AKP rejimi ‘yarattığı’ sorunu çözmekten çok uzak. İktidar temsilcilerine göre ortada sorun bile yok! Sorun olmadığı için ‘entegrasyon’ programına bile gerek duyulmuyor. Sınır kapısından geçen Suriyeliler ülkenin her yerine kontrolsüz bir şekilde dağılıyor. Kamuoyunda ‘farkındalık’ oluşturmaya yönelik atılan hiç bir adım yok! Bu da varolan sorunun zamanla içinden çıkılmaz hale gelmesine neden oluyor.

SURİYELİLER KALICI!

Rusya ve İran’ın da desteğini alan Esed rejiminin kısa dönemde ‘devrilme’ olasılığı yok. Dolayısıyla Türkiye’deki Suriyeliler daha uzun yıllar burada kalacak gibi görünüyor. Zaten yapılan araştırmalar da ortaya koyuyor ki, Türkiye’deki Suriyelilerin büyük bir kısmının ‘gitmek’ gibi bir neyitleri de yok. Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın geçtiğimiz haftalarda yayınlanan araştırmasında, Suriyelilierin yüzde 72’si savaş bitse bile ülkelerine dönmek istemiyor. AKP rejimi öncelikle bunu kabullenerek ‘sürdürülebilir olmayan’ dış politikasını değiştirmek için gerekli adımları atmak zorunda; aksi halde Türkiye yakın bir tarihte çok büyük toplumsal sorunlarla karşı karşıya kalacak.

Ekonomik kriz, nefreti körüklüyor

İktidara göre ortada bir sorun yok! Ancak sorun olduğunu görmeniz için İstanbul, Hatay, Şanlıurfa, Bursa, Mersin, Gaziantep, İzmir, Adana gibi Suriyelilerin yoğun olarak yaşadığı illerde sokağa çıkmanız yeterli.

İşsizliğin artmasından, kiraların yükselmesinden ve daha pek çok ekonomik göstergeden Suriyeliler sorumlu tutuluyor. Araştırmalara göre ekonomi dibe vurdukça, Suriyelilere olan öfke büyüyor. Özellikle ekonomik kriz derinleşip, işsizlik yükseldikçe toplumda Suriyelilere olan tepki daha da artıyor. Üç yıl önce Suriyelilerle aynı şehirde yaşayabileceğini söyleyenlerin oranı yüzde 72 seviyelerindeydi. Bugün bu oran yüzde 40’lara kadar geriledi. Aynı apartmanda yaşamak istemeyenlerin oranı ise 3 yılda yüzde yüzde 59’dan yüzde 79’a fırladı.

[İlker Doğan] 78.10.2019 [TR724]

Ahirzamanın üç günü ve tecdidin üç dinamiği (3) [Seyid Nurfethi Erkal]

(Okurlarımızın sabrınızı sınama pahasına gelecek birkaç yazı boyunca meselemizin teorik çerçevesini çizdikten sonra somut gerçekleri, çözümleri ve müjdeleriyle meselemiz olan ahirzamana gelmek arzusundayım.)

Chittick ve Murata’nın “The Vision of Islam”ın mukaddimesinde bilgece resmettikleri üzere Cibril hadisinde maddeler halinde esasları vazedilen iman esasları, insanı aşkın/muteal olana rapt etmesi itibariyle dinin dikey boyutunu, yeryüzüne ait beşerî problemlerine rabbani tedbirlerle ilahi çözümler sunması cihetiyle İslam’ın şartları dinin yatay boyutunu ve insanın hesaplanamaz iç debisine ışık tutan ihsan ise dinin derinlik buudunu temsil etmektedir.

Talim ve tedrisindeki icmal ve tafsil keyfiyeti mahfuz, tarih boyunca itikad esaslarının bir değişikliğe uğramaması, ilk ve öncelikli mevhibe olan imanın, tarihin taşıyıp hazır vaktin bütün şuurlara birden giydirdiği idraki aşmada birincil dinamik olduğunu ders vermektedir. Gelen resullerle beraber şeriatların kısmen de olsa değişebilmesi, bazı ayetlerin hükmünün zaman içinde nesh edilmesi ve mezhepler arasında farklı hukukî uygulamalar bulunması da dini pratiğin inanç esaslarından farklı olarak zaman ve zemine bağlı değişkenleriyle beşeriyete ait problemlerin çözümünde ayrı dinamik bir yapı arz ettiğini göstermektedir. Tecrübesi subjektif, ferdi ve enfüsi olmakla birlikte neticesi ve tesiri objektif, içtimai ve afaki olabilen ihlasın ise insanın benliğinde saklı muammayı çözmede üçüncü dinamik olarak karşımıza çıktığını görmekteyiz.

Cibril hadisinin yanı sıra pek çok âyette nazara verilen iman, amel, ihlâs ilişkisinde bir hiyerarşi söz konusu olmakla birlikte gerek şahıs özelinde gerek cemiyet genelinde din binasının ikamesi dinin üç boyutuyla birden tam tekmil temsiline vâbestedir. Müminin hayatında “şirki terk”, “mâsiyeti terk”, “mâsivayı terk”le görünür olan ve Kur’ân-ı Hakîm’de “iman/itikad”, “İslam/amel”, “ihsan/ihlâs” şeklinde karşımıza çıkan ve yine dinî ilimler içerisinde “akaid”, “fıkıh”, “tasavvuf” disiplinleriyle belirgin bir hâl ve suret alan bu hiyerarşik yapı, herhangi bir dünya görüşünün kendisini vaz’ etmesi aşamalarında da değişmeyen bir sıralamadır.

Bir önceki yazıda da belirtmeye çalıştığımız gibi tarih boyu insan hayatında hususen cemiyet planında bir karşılık bulan her türlü inanç ve düşünce sistemi, sunduğu “metafizik” tasavvur, “etik” kabul ve “estetik” tercihleriyle belirginleşmiş ve farklılaşmıştır. Metafizik bize “iyi/kötü”nün, etik “doğru/yanlış”ın, estetik ise “güzel/çirkin”in cevabını verme iddiasındadır. Ancak hakiki bir metafizik tasavvur üzerine kurgulanmamış etik kabullerin yanıltıcı, doğru etik kabuller neticesinde şekillenmemiş estetik beğenilerin ise saptırıcı olması ise kaçınılmazdır.

Mücerred metafizik bir tasavvurun kabulüne indirgenmesi mümkün olmayan İslam dinin müntesipleri için, gaybın yani vahyin ve mübelliğinin yol göstericiliğiyle irtibatını kesmiş ve müstakilen insanlık tecrübesi ve tercihlerine indirgenmiş “doğru-yanlış” kıstasları belirleyici birer esas kabul edilemeyeceği gibi; salt beşerî beğenilerle şekillenen “güzel/çirkin” tercihleri de ölçü kabul edilebilir kriterler değillerdir. Estetik beğeni gibi etik kabullerin metafizik hakikatlerin kaynağından kopması çok kısa bir müddet içinde ferdin ve cemiyetin hayatını bir yapboz oyununa, bir deneme tahtasına dönüştürmesi ve ağır hasarlarla mâl olması kaçınılmazdır. Bu sebeple müminler gayba iman ettikleri ve “hüsn/kubh” meselesinin kaynağı olarak ancak takdir-i ilâhîyi bildikleri için “iyi/kötü”yle birlikte gerek “doğru/yanlış” telakkilerinde gerekse “güzel/çirkin” beğenilerinde iman ettikleri ilâhî vahyin ve mübelliğinin rehberliğini esas almaktadırlar.

İnsan fıtraten iyiliği arzulasa ve istese de vahiyden bağımsız bir şekilde, doğruyu kendi bilgi ve tecrübesine göre bilip uygulaması mümkün görünmemektedir. Kur’ân’da insanların kötü zannettiği (kerih gördüğü) şeylerin iyi olabileceğinin açıklanması, (Bakara, 2/216) kişinin yaptığı kötü işlerin kendisine güzel görünebileceğinin belirtilmesi (Fâtır, 35/8) ve resul gönderilmedikçe azap edilmeyeceğinin bildirilmesi, (İsrâ, 17/15) insanın iyilik ve kötülüğe ilişkin bilgisinin kesinlik değeri taşımadığına işaret etmektedir. Buna parelel olarak bazı insanların ilâhî irâde ve kudreti hiçe sayarcasına iyiliği kendilerinden bilmeleri de Kur’ân’da tenkidî bir üslûpla ele alınmıştır. Nitekim Firavun ve ashâbı iyiliği kendilerine isnat etmişler, başlarına gelen kötülükleri ise Hazreti Musa ve ashâbının uğursuzluğuna bağlamışlar; (A’râf, 7/131) aynı şekilde münâfıklar da iyilikleri Allah’a, kötülükleri Hazreti Peygamber’e atfetmişlerdir. (Nisa, 4/78) Allah ise bir yandan iyilik ve kötülükleri kendisinin yarattığını bildirirken öte yandan insanın yaptığı iyiliklerin kendi lehine, kötülüklerin de kendi aleyhlerine olduğunu beyan etmiştir. (Nisa, 4/79; İsrâ, 17/7).

Bu anlamda vahyin ve mübelliğinin yol göstericiliğini esas alan İslam ilim geleneğinin ahirzamandaki bir numaralı temsilcisi Üstad Bediüzzaman’ın ilahi ilim ile beşerî düşünce ve tecrübenin insanlık tarihi boyunca kâh barışıp kah çatışıp, çarpışmasını hulasa ettiği cümleleri meselemizin umumuna ışık tutar mahiyet ve keyfiyettedir. (Bu sebeple bu yazı dizisi mütevazi hacmiyle gelecek şu cümlelerin yalnız bir cihetiyle şerhi olabilme gayretinin ürünü olarak okunmalıdır.)

“Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde; biri silsile-i nübüvvet ve diyanet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmişse, yani silsile-i felsefe silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişlerse, bütün hayır ve nur silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler felsefe silsilesinin etrafına cem olmuştur. Şimdi, şu iki silsilenin menşelerini, esaslarını bulmalıyız.

İşte, diyanet silsilesine itaat etmeyen silsile-i felsefe ki, bir şecere-i zakkum suretini alıp şirk ve dalâlet zulümatını etrafına dağıtır. Hattâ, kuvve-i akliye dalında dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun meyvelerini beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve-i gadabiye dalında Nemrutları, Firavunları, Şeddadları beşerin başına atmış. Ve kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet dâvâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş. O şecere-i zakkumun menşei ile, silsile-i nübüvvetin ki, bir şecere-i tûbâ-i ubûdiyet hükmünde bulunan o silsilenin, küre-i zeminin bağında mübarek dalları, kuvve-i akliye dalında enbiya ve mürselîn ve evliya ve sıddıkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi, kuvve-i dâfia dalında âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren ve kuvve-i câzibe dalında hüsn-ü sîret ve ismetli cemâl-i suret ve sehâvet ve keremnamdarlar meyvesini yetiştiren ve beşer nasıl şu kâinatın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin menşei ile beraber, enenin iki cihetindedir. O iki şecereye menşe ve medar, esaslı bir çekirdek olarak, enenin iki vechini beyan edeceğiz.” (30. Söz)

Ahirzaman müddetince vuku bulan ve bulacak bütün hadisatın aynen tarih boyunca olduğu gibi bu iki silsilenin, zikredilen her üç cihetten anlayış, hareket ve temsilcileriyle dünya sahnesinde son bir kez çarpışmasından ibaret olduğu çok iyi idrak edilmelidir.

(devam edecek)

[Seyid Nurfethi Erkal] 7.10.2019 [TR724]

Ege kıyılarında çın çın öten sessizlik [Sevgi Özçelik]

Kaç gündür elim internette bir şeyler paylaşmaya gitmiyor. Sonbaharın hüzünlü güzelliği, işe giderken trende gördüğüm ilginç tipler, New York sokaklarında sabah gördüğüm zombiler vs. Aslında hepsi “tam instagramlık…”

Önce, bir hapishane ziyareti yolunda babalarıyla yitip giden üç evlat… Anne, geride kalan kalbi bedeninden daha yaralı 3 yaşında bir kız çocuğu… Hapisteki babasının yolunu gözlerken anneciğinden de ayrılan minik melek…

Sonra Ege’de batan botta kaybettiğimiz biri bebek 5 çocuk ve iki kadın. Geceyarısı, kıyıya çok az mesafe kalmışken botun alabora oluşu ve karanlık sularda sonsuzluk kadar uzun süren bir bekleyiş…

“Aa öyle mi olmuş, hiç duymadık..”

İki evladını kaybetmiş genç çiftin, çocuklarının taze kabirleri başındaki o yıkılmış halleri kaç gündür gözümün önünden gitmiyor. İnsan bir felaketle karşılaşınca hemen olduğu yere çöküyor, küçülmek, küçülmek, yürek dayanmayacak acı ona değmeden geçsin diye ufalıp toza dönüşmek istiyor belki…

Hapishanede kendisini hiç aksatmadan ziyaret eden, kızlarını tek başına büyütmeye çalışan karısının tabutu başında kederinden, bedenden çok ruha bürünmüş gibi görünen o genç adam. “Artık sabredecek bir şey kalmadı” dediğini söylüyor yakınları, hayatından endişe ediyorlar.

Bütün bunlar olurken, haberleri sosyal medyada paylaştığınız birileri “Ne olmuş, ne zaman, niye çocuklar ölmüş?” diye soruyor. Türkiye’de yaşayıp da o ülkede artık barınamayan, fiilen öldürülüp, kaybedilenlerin yanında sosyal ölüme terkedilen binlerce insandan haberleri olmayabilir mi gerçekten? Her şeylerini kaybetmişken belki başka diyarlarda bir gelecek kurmalarının tek yolu olan pasaportları da gaspedilen, nefes almasınlar, varlıkları bir şekilde sona ersin diye uğraşılan onca insan var, hiç mi birine denk gelmediniz?

Bir grup böyle “aa öyle mi olmuş, hiç duymadık” saflığıyla yırtacağını sanıyor. Bir de her şeyi pekala da duyan, okuyan, bilen ama sessiz kalan güruh var.

Thomas More’un Sessizliği

Thomas More’u bilirsiniz, hani ünlü Ütopya’nin yazarı. Sessizlik deyince aklıma hep o gelir.

İngiltere Kralı Sekizinci Henry, Papa hukuksuz evliliğini tanımayınca kendi kilisesini kurup başına geçmek ister. Ama bunun için onaylanmaya ihtiyacı vardır. Bir hukuk adamı ve Kralın yakınındaki isimlerden olan Thomas More, Sekizinci Henry’nin kanunları hiçe sayarak attığı adımları kabul etmeyi onursuzluk görür, bir şey söylemez ama karşı da çıkmaz. Sessizliğini kendisi ve ailesini korumak için bir araç olarak kullanır. Susarak kralın/hukuğun gözünde masum kalabileceği hesapları yapar ama durum zannettiği gibi değildir. Sekizinci Henry, atmak istediği adımlar karşısındaki sessizliği hainlik olarak görür.

Thomas More krala karşı gelmekten çekinir. Ama vicdanı Sekizinci Henry’nin kendi kurduğu İngiliz kilisesinin lideri olmasını onaylayan belgeyi imzalamasına izin vermez.

Aynı zamanda avukat olan Thomas More, Latince hukuk deyimi “qui tacet consentire,”, “silence gives consent – sessizlik onaylamadır”dan medet umar, ama sessizliğin tercümesi krala göre onay değil ihanettir.

Fazla uzatmayayım, günün sonunda, Thomas More kendisini kurtaracağını umduğu sessizliğinin kurbanı olur, zindana atılır ve kafası kesilerek idam edilir. Thomas More’un sessizliği, hapsedildiği Londra kalesinin duvarlarında çın çın öter…

Selective vicdanlarla dile getirilen “steril” mağduriyetler

Türkiye’de olup bitenlerle ilgili Thomas More gibi sessizliklerinin kendilerini kurtaracağını düşünenlere kötü bir haberim var. Kurtarmayacak.

Hükümetin hukuksuzluklarına sessiz kalmanız, onları desteklemediğiniz hatta eleştirdiğiniz anlamına gelmiyor. Böyle düşünerek vicdanın yükünü atamazsınız. “İyi yapmışlar, ellerine sağlık” demiyoruz ya”, diyenler, üçüncü dalga kahvecilerden, bilmem ne festivallerinden story atmaya devam edebilirsiniz ama sessizliğiniz Ege’nin kıyılarında, ıssız Anadolu yollarında çın çın yankılanıyor.

Selective vicdanınızla “steril” mağduriyetleri gündeme getirmeniz ve sahte duyarlarınız, bir ölünün donuk yüzüne yapılmış makyaj gibi akıp gidiyor. “Aman F.cü demesinler” korkusuyla görmezden geldiğiniz her kayıp, vicdanınızdan bir parçayı alıp götürüyor. “Yurtdışından yazmak, anonim yazmak kolay” diye taarruza geçmeniz de beyhude.

İnsan bir yolunu bulur, bir soru sorar, bir fotoğraf koyar… Bu haksızlıklara razı olmadığını gösterir.

[Sevgi Özçelik] 7.10.2019 [TR724]

Doların bugünkü gerçek değerini açıklıyoruz [Ali Deniz]

Normal koşullar altında, gerçekten serbest piyasa kuralları geçerli olsa idi doların bugün kaç para olması gerektiğini söyleyeceğim.

Bana göresini değil hesap kitap yaparak bugünkü doların ‘gerçek değeri’ni bulacağız!

2002 Ekim ile 2019 Ağustos arasında Türkiye’de gerçekleşen enflasyon %402.62 oldu.

Bu oranı ben söylemiyorum, TCMB web sayfasında ‘enflasyon hesaplayıcısı’nda var.

2002 yılında ortalama olarak dolar 1.50-TL idi. O zamandan bugüne gerçekleşen %402.62 enflasyona göre hesapladığımızda da bugün dolar 7.53-TL olmalı.

Bunun üzerine şimdi içinde bulunduğumuz siyasi belirsizlik, ekonomik durgunluk ve savaş ihtimalini de eklerseniz bugün için doların doğal değeri 7.80-8.20 arasında bir yerdir.

Bu kadar basit.

***

Dolar hiç baskılanmasaydı ve yedire yedire normal seyri ile 7.80-7.90 seviyelerine çıkmış olsaydı bugün ‘dolarizasyon’ problemimiz olmayacaktı! Döviz Tevdiat Hesaplarında (200 milyardan fazla) para birikmeyecekti.

İnsanlar paralarını dolara gömmeyecekti, para piyasada olacaktı!

***

AKP Ekonomide dengeyi sağlayamıyor.

Doların devalüasyon ile aniden değil de doğal yollardan yükselerek 8 veya 10 olmasının ekonomiye bir zararı yoktur.

Sanki ekonomik durgunluğun müsebbibi dolarmış gibi yatıp kalkıp dolarla mücadele ettiler. Hala da ediyorlar.

Doların yüksek olması ekonomiyi vurmaz. Önemli olan dengedir. İstikrardır…

Bir zamanlar %60-%80 enflasyon vardı ama ülkede böylesine durgunluk yoktu. İnsanların maaşları da ona göre artıyordu. Ekonomide denge vardı.

İktidar 211 milyar dolar dış borcu olan özel sektörün borcu artmasın, şirketler batmasın diye doları baskılıyor. Çünkü kurda 10 kuruşluk artış özel sektörün dış borcunun 21 milyar TL artması demektir.

İflas etmek yasak! Konkordatoya gideceksin! Halbuki bu ekonomiye daha çok zarar veriyor.

Bana göre de ‘dolar kazanmayanın, dolar kredisi kullanmaması gerekir’ Hatta kullandırılmamalı!

Madem kullandı ve işler tersine gitti bunun bedelini de o şirket ödemek zorunda. Kurtarılma umudu olmayan şirketlerin kollanması kesinlikle yanlıştır.

Bütün halk neden bunun ceremesini çekiyor!

***

Sorun Türkiye’nin normal yönetilmemesidir, kurumların bağımsız çalıştırılmamasıdır.

Ekonomide uzun vadeli hiçbir önlem alınmıyor. Uzun vadeli ekonomik kararlar tek çaredir ama acı reçeteleri olur.

Bütün politikalar iktidarda kalma ve yandaş kayırmacılığı üzerine kurulu. Erdoğan’ın birinci önceliği seçim kazanmak, koltukta kalmak. Gözü başka hiçbir şey görmüyor. Beka meselesi dedikleri konu inanın ülkenin değil kendilerinin bekası!

Ekonomi batsa umurlarında değil.

‘Ekonomiyi yönetenler de işlerin uzun orta vadede çok daha kötü olacağını biliyor. Hele iktidarı uzatalım da ekonomi batarsa batsın, sonra kurtarmaya çalışırız’ diye düşünüyorlar.

Algıları orta ve uzun vadeli her türlü ekonomik tedbire kapalı.

Erdoğan doları ve faizi sürekli gündemde tutarak iç ve dış politikada kavga çıkartarak hep iç siyasete oynuyor.

Erdoğan bunu yaparak şimdiye kadar istediği gündemi oluşturdu ve kazançlı da çıktı;

  • Uçurumun kenarında olan ekonomide asıl yapılması gereken acı reçeteleri halktan saklayabiliyor.
  • Faiz lobisi diye başlayıp işi inanç sömürüsüne çevirip tabanına ‘dini bütün başkan’ imajı veriyor.
  • Yabancılarla dolar kuru savaşı veren ‘kahraman başkan’ edası ile bir kısım muhalifleri bile etkilemeyi başarıyor.
  • Faiz ve dolar lobisi savaşını (!) ‘beka meselesi’ ambalajı ile Türkiye’nin yarısına yediriyor.

Bankadan istediği zaman dolarını hiç kayıpsız çekebileceğini zannedenler, bu kadar iyimser olmayın!

[Ali Deniz] 7.10.2019 [TR724]

Önce Casillas’ın sonra Navas’ın ahı tuttu! [Hasan Cücük]

Dünyanın bir numaralı kulübü olarak gösterilen Real Madrid’in, 1999-2000 sezonunda kaleyi 18 yaşındaki Iker Casillas’a teslim etmesi şaşkınlıkla karşılanıyordu. Zira takımın kalesinin bir numaralısı Bodo Illgner aynı zamanda Almanya’nın da milli eldiveniydi. Genç yaşta Real Madrid kalesini devralan Casillas, tam 16 yıl boyunca takımın ‘1 numarası’ oldu. Casillas’ı istemediği halde gönderen Real Madrid, kaleyi Keylor Navas’a teslim etti. Navas özellikle Şampiyonlar Ligi’nde başarılı olmasına rağmen bu kez Belçikalı Thibaut Courtois transfer edildi. Iker Casillas’ın mı Navas’ın mı ahı var bilinmez ama Courtois’in Real Madrid günleri facia geçiyor.

16 yıl boyunca Real Madrid kalesini koruyan Iker Casillas, 2015’te FC Porto yolunu tutarken tatmadık başarı bırakmamıştı. 5 kez La Liga şampiyonluğu gören Casillas, 3 Şampiyonlar Ligi, 2 UEFA Süper Kupa ve 1 Kıtalararası şampiyonluk sevinci yaşamıştı. Sadece Real Madrid’in değil İspanya milli takımının da bir numaralısı olan Casillas, 2 Avrupa şampiyonluğu ve 1 Dünya Kupası başarısına ortak oldu. Casillas’ı gönderen Real Madrid’de kalenin sahibi Ağustos 2014’te 10 milyon Euro bedelle Levante’den kadroya katılan Keylor Navas oldu.

Kosta Rika milli takımının da kalesini koruyan Navas’la Real Madrid taraftarının kimyası bir türlü uyuşmadı. Navas hep ikinci sınıf bir kaleci gibi görüldü. Her sezon Real Madrid kaleyi devralacak bir ismi transfer gündemine aldı. Real Madrid uzun süre Manchester United kalesini koruyan İspanyol kaleci David De Gea’yı kadrosuna katmak için uğraştı. De Gea’yı alamayınca bu kez rotasını Chelsea’nın Belçikalı eldiveni Thibaut Courtois’e çevirdi.

2018 Dünya Kupası’nın en iyi kalecisi seçilen Courtois, 9 Ağustos 2018’de 35 milyon Euro bedelle Real Madrid’li oldu. Courtois, İspanyol kulübüyle 6 yıllık sözleşme imzaladı. Sözleşme imzaladığı tarihte 26 yaşında olan Courtois’in gelmesiyle Real Madrid taraftarı kalenin artık emin ellerde olduğunun rahatlığını yaşıyordu. Ama kısa sürede yanıldıkları ortaya çıkacaktı.

Casillas sonrası kaleyi devralan Keylor Navas, 3 yıl üst üste gelen Şampiyonlar Ligi başarısı ve bir La Liga şampiyonluğunda önemli rol oynamıştı. Real Madrid kalesini 162 maçta koruyan Navas 159 gole engel olamamıştı. Neredeyse maç başına kalesinde bir gol gören Navas’ın performansı göz kamaştırmıyordu ama sorun sadece kalede değildi. Real Madrid son yıllarda La Liga’da Barcelona’nın gölgesinde kalmış, teselli olarak Şampiyonlar Ligi’nde gülmüştü.

Thibaut Cortois’in istatikleri oldukça iyiydi. Belçika Ligi kariyerinde kalesinde ortalama 0,66 gol gören 27 yaşındaki Courtois, adını herkesin duyup yıldızlaştığı Atletico Madrid döneminde ise ortalama 0,81 gol görmüştü. Chelsea’da ise kalesinde gördüğü gol ortalaması 0,99’a yükselmesine karşılık, kurtarışlarıyla Premier Lig’in en iyi kalecilerinden biri olmuştu.

Real Madrid günleri ise tam bir hüsranla geçiyor. İspanyol kulübünün kalesini 58 maçta koruyan Courtois kalesinde tam 81 gol gördü. Neredeyse hiçbir maçta kalesini gole kapatamadı. Real Madrid’de maç başına 1,37 gol ortalamasıyla kariyerinde maç başına en çok gol yediği dönemi geçiriyor. Bu sezon ligde 6, Şampiyonlar Ligi’nde ise 2 maçta kaleyi koruyan Courtois 11 gole engel olamadı. Ligde 6, Devler Ligi’nde ise 5 gol yedi. Şampiyonlar Ligi’nde PSG’den 3 gol yiyen Courtois, Club Brugge maçının ilk devresinde 2 gol görünce devre arasında oyundan alınmıştı. Zidane, Belçikalı eldiveni Granada maçı kadrosuna almazken, anksiyete ile mücadele ettiği iddiaları ortaya atılsa da Real Madrid, Courtois’nın mide iltihabı geçirdiğini açıkladı. Sadece bu sezon değil, geldiği günden itibaren ortaya koyduğu performansıyla Courtois geçer not alamadı.

Geçen sezon Courtois’in gelmesiyle yedek kaleci pozisyonuna düşen Keylor Navas ise 2 Eylül’de Real Madrid günlerini noktalayıp 15 milyon Euro karşılığında PSG’ye transfer oldu. Paris ekibinin kalesini Ligde 4 maçta koruyan Navas kalesinde iki gol gördü. Şampiyonlar Ligi’nde gruptaki iki maçtada kalede olan Navas, hem eski takımı Real Madrid’e hem de Galatasaray’a karşı kalesinde gol görmeden maçı tamamladı. Real Madrid’in Courtois uğruna gönderdiği Navas, 6 maçta kalesinde 2 görürken, 35 milyon Euro’luk Belçikalı 8 maçta 11 gol gördü. Granada karşısında Real Madrid’in kalesini Fransız file bekçisi Alphonse Areola korurken, iki gole engel olamadı.

Iker Casillas, 2015’te 16 yıllık Real Madrid yıllarını istemeyerek bırakıp giderken gözyaşlarını tutamamıştı. Navas’ta istemeye istemeye kulübünden ayrılmak zorunda kaldı. Bu iki kalecinin ahı tutmuş olmalı ki; dünyanın en iyi kalecilerinden biri bile Real Madrid’in kalesinde istikrarı yakalayamadı. Daha doğrusu kaleyi tutan topları yakalayamadı.

[Hasan Cücük] 7.10.2019 [TR724]

Talihsiz Nadira’nın sır dolu ölümü! [M.Nedim Hazar]

Jason Schechterle, Phoneix Polis Departmanının en önemli memurlarından biriydi. Talihsiz bir otomobil kazasından sonrasında aracının alev almasıyla yüzü trajik bir şekilde tanınmaz hale geldi. Landon J. Napoleon, Jason’un hikayesini Burning Shield: The Jason Schechterle Story ismiyle kaleme aldı. Ünlü kriminal belgesel kanalı CI’de kazazede polis memurunun çözdüğü cinayetlerin serisi yapılmaya devam ediyor.

Kendisi de bir kurban olan Jason Schechterle, kitabında cinayetlere ilginç bir yaklaşım tekniğinden bahseder: Bir cinayetti mümkün mertebe sıkarak en özet cümleyi çıkarırsanız, büyük ihtimalle çözüm o cümlenin içindedir.

Yani katili bulmak için olayı alabildiğince sadeleştirmeyi salık veriyor emekli polis memuru…

Özellikle adalet ve emniyetin artık dikiş tutmaz hale geldiği toplumlarda en dehşet verici cinayetlerin bile üstü kolaylıkla örtülebiliyor.

Muhtemelen gazeteci Cemal kaşıkçı cinayeti de böylesi bir umutla işlendi ama katil ve arkasındakilerin hesaplamadığı şey, cinayetin işlendiği coğrafyada para için her türlü cinliğin çevrilebilme durumu idi. Bu sebeple olayı kapamak bir yana büyük maddi bedel ödediler ve ödeyecekler gibi.

Bu yazının konusu değil kaşıkçı Cinayeti ve bu cinayetten rant elde etmek isteyen tarafların durumu.

Geçtiğimiz gün enteresan bir intihar vakası düştü sosyal medyaya.

Totaliter rejimlerde medya tamamen kontrol altında olduğu için büyük ihtimalle eğer sosyal medya bu işin üzerine gitmeseydi 23 yaşında intihar ettiği söylenen Nadira Kadirova’nın ölümü havuzda haber bile olmayacaktı.

Zaten haber olduğu anda dosya çoktan kapatılmış, hatta cenaze memleketine bile yollanmıştı.

Şimdi komiser Schechterle tekniğini uygulayalım ve bu intiharı tek cümleye sığdırmaya çalışalım:

23 yaşındaki Nadira, sigortasız olarak çalıştığı emekli generalin evinde, general, eşi ve kızı da evdeyken ölü bulundu.

Olayın özeti bu.

Polis ilginç şekilde Nadira’nın arkadaşını sorgularken şikayetçi olmamaya ikna ediyor ve ölen genç kız hakkında da “fuhuş” imasında bulunuyor.

Sonrası tamamen karartma ve bilgi kirliliği.

Mesela Nadira’nın arkadaşı tutarsız bir şekilde kızın taciz edildiğini ve bu sebeple intihara niyetli olduğunu söyleyerek kamuoyunda intihar konusunda algı oluşturmaya çalışıyor. Bunu yaparken de emekli askeri temize çıkarıyor, “Gece odama geldi, kapıyı içerden kilitledi, arkama uzandı ama bana dokunmadı…”

Genç kız, bu olaydan sonra sözümona “genç kızlık hayallerim yıkıldı” deyip perişan olmuş.

Zaten savcı da bu arkadaşın sözlerinde tutarsızlık bulduğu için pek ciddiye almamış nedense. Alsa bile, genç kız namusuna ilişmeyen bir general var ortada.

Bir diğer tartışmalı konu ise silah. Şarjör ayrı yerde bulunmuş, muhtemelen mermi tek başına hazneye sürülmüş ama bahsi geçen silah şarjörsüz çalışmayan türden, 23 yaşındaki bir genç kızın herhangi bir özel eğitim almadıysa bu silahı hazırlaması mucize gibi bir şey. Üstelik kalbine ateş ettiği söylenen genç kızın elinden swab örneği (kan ve barut izi)  de alınmadığı gibi, bahsi geçen silahın tene dayanarak ateş alması da söz konusu değil.

Buna bir de, bedenden çıkarıldığı söylenen ikinci mermi eklenince olay için çıkılmaz hale geliyor.

Ne doğru dürüst otopsi yapılıyor, ne de gerekli raporlar talep ediliyor. Aksine genç kızın cansız bedeninin yollandığı memlekette tekrar otopsi talep eden aileye verilen cevap ilginç: “Neredeyse tüm organları alındığı için otopsi yapılacak bir durum yok!”

Kim, neden genç kızın organlarını ya almış ya da inceleme yapılamayacak derecede tahrip etmiş olabilir ki?

Enteresan şekilde önce intihar konusunda ikna edilmeye çalışılan kamuoyu, sonradan bir üst ikna çemberi olan “evin genç ve güzel hizmetçisi suiistimal edildi” retoriği ile bir tür taciz intiharına ikna edilmek isteniyor.

Merhumenin ağabeyi ise günler sonra bambaşka bir iddia ile kafaları daha da karıştırıyor:

“Öldüğünde yüzü kanlar içindeydi, morgda baktığımda birileri yüzündeki kanı özenle temizlemişti. Günlüğü ve pek çok organı kayıp!”

İnsanın aklına ister istemez vahşice işlendiği söylenen Cemal kaşıkçı cinayeti geliyor. “Söylenen” diye yazmamın sebebi cinayeti gören eden olmadığı gibi, cesedin de nerede olduğunu bilenin olmaması.

Enteresan bir ayrıntı daha var. Tıpkı Kaşıkçı Cinayeti’ndeki gibi sır dolu bir kulaklık bu.

Nadira’nın İngilizce çalışmak için blutooth kulaklığı olduğunu ve telefonu nerede bırakırsa bıraksın kulaklığı sürekli kulağında olduğunu söyleniyor. Öldükten sonra eşyalarını almak için evine gidildiğinde akrabaları içeri sokulmadığı gibi telefon ve günlüğü de verilmiyor. Odasına girilmeye dahi müsaade edilmiyor. Cinayet mahallini ev halkından başka gören yok muhtemelen.

Bir de olay olduktan sonra aranan ağabeyine milletvekili emekli askerin telefon açıp “Silahım kayıp, acaba kız kardeşin sana mı getirdi?” diye sormuş.

Dahası ortaya çıkan şu watsapp yazışması bir gün sonra intihar edecek olan bir genç kızın mesajlarına hiç benzemiyor gibi:


Ülkede gazetecilik mesleğini hakkıyla yapan birkaç gazeteciden biri olan Erk Acerer’in aktardığına göre Kadirova’nın ailesi Kadirova’nın, hayatını kaybetmeden önce “Konuşursam yer yerinden oynar, bu evi de kendimi de yakarım” dediği belirtiliyor.

Acaba Nadira, sahip olduğu kulaklık sayesinde duymaması gereken bir şeyler mi duydu. Daha sonra bu bilgiyi edindiğini hissettirince işler sarpa mı sardı, bu kısım tam bir muamma.

Peki Nadira acaba ne tür bir bilgiye kulak misafiri olmuştur ki?

Bu sorunun cevabı emekli asker ve milletvekili Şirin Ünal’ın kimliğinde saklı sanırım.

Şirin Ünal enteresan bir isim. Özellikle Türkiye’nin raydan çıktığı tarih olan 15 Temmuz darbesi ve öncesinde çok ilginç ve kilit roller üstlenmiş biri.

15 Temmuz darbe girişimi sırasında, Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı’nın işgal edilmesine ilişkin hazırlanan iddianamede çarpıcı bir detay yer almıştı. 15 Temmuz’da öğleden sonra AKP İstanbul Milletvekili Şirin Ünal’ın, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ile görüşmesinden önce, karargâha gittiği belirtilmişti.

Bununla beraber mahkemede konuşan Astsubay Hüseyin G., 15 Temmuz’dan birkaç ay önce darbe yapılacağını öğrendiklerini söylemiş ve eklemişti: “Edindiğim tüm bilgi ve belgeleri emekli Tümgeneral Şirin Ünal’a Binbaşı S.Y. aracılığıyla ilettik…”

Gerçekler bir gün ortaya çıkar mı emin değilim ama hayatının baharında trajik bir ölümle dünyadan ayrılan Nadira Kadirova’nın sır dolu ölümünün tahmin edilenden çok daha farklı sebeplerle olduğuna inanmaya başladım şahsen.

[M.Nedim Hazar] 7.10.2019 [TR724]

Hizmet’ten ayrılmak! [Süreç Konuşmaları-8] [Veysel Ayhan]

– “Namaz dinin direğidir” sıradan bir hadis değil. Namaz gidince “binanın” direği, kolonu gidiyor. “Çadır” çöküyor. Altında kalanlar bir süre karanlıkta debeleniyor. Hayat belirtileri gösteriyor ama bu, uzun sürmüyor. Namaz “sihirli” bir amel. Gittiği gün iman ve itikad sütunları çatlamaya başlıyor. Namazını bırakıp da ahiret endişesini yitirmeyen kimse bilmiyorum. Sonra arkadan dinin esaslarına ve kaynaklarına burun kıvırma, seküler dünyaya imrenme başlıyor.

– Tabi siz bunları deyince şöyle bir eleştiriyi hatırladım. “Niye sadece namaza ve evrad-ı ezkar’a vurgu var da yalanlara, kul haklarına, dürüstlüğe, dalaveresiz yaşamaya vurgu yok.” “Bu tavır, içerikteki boşluğu perdeleme amacı mı taşıyor?” diye. Buna ne diyeceksin?”

————

– Yukardaki hadisten gideyim. Namaza “direk” deniyor. Yani bu, bir bina ise kolon anlamında. Siz şimdi bir kolon yaparken çelik ve çimento kullanamazsanız bina çöker. Bir insanda yalan, aldatma, hakka tecavüz varsa zaten gece gündüz namaz kılsa boş. Baska bir hadis aktarayım. Şöyle: “Ey Allah’ın Resûlü! Mü’min korkak olur mu?” dedik. “Evet!” buyurdular. “Pekiyi cimri olur mu?” dedik, yine: “Evet!” buyurdular. Biz yine: “Pekiyi yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer: “Hayır!” buyurdular.”(Muvatta, Kelâm 19)

Yalan, haram, kul hakkı, zulüm, yolsuzluk, hırsızlık ve bunlara bulaşmak öyle korkunç ve dev günahlar ki müminlerle konuşurken insan bunlardan sakındırmaya edep ediyor. Bu vasıflı bir insanı bu hadise göre “mümin” tanımına sokmak hayli güç. Yani bu tanıma girmeyen birine namaz teşviki yapmanın anlamı yok. Ama haklısın üstadı bile eleştirmeye yeltenen oldu. “Niye çok fazla namaz diyor da, niye ahlak falan demiyor?” diye. Kendisi hayatı boyunca haramın gölgesine bile basmamış, kılı kırk yarmış. Eşsiz bir ahlak abidesi. Talebelerine gelince… Bir talebesi mahkemede yalan söylememek için “Allah’ım ruhumu al!” diyor. Ruhunu mahkemede teslim ediyor. Siz bu insana “Niye ahlak telkin etmiyor?” derseniz insafsızlık yapmış olursunuz. Ve gün gelir fazla vurgulandığından şikayet ettiğiniz namazınız gider veya namazınız gittiği için bu sözleri söylemiş olursunuz.

– “İçerikteki boşluğu doldurma”?

– Böyle olan var mıdır bilmem. Bu itham ağır bir riyakarlık ithamı ki öyle gelişigüzel kimseye sarfetmemek lazım.

– Üstad’ın zamanında yaşayanlar için bu tür tenbihlere ihtiyaç olmayabilir ama bence şimdi çok gerekli.

– Ne diyeyim! Üzerimize yapışan kir ve pasın belki yüzde doksan beşi iftira ama yapışması için yüzde bir, yüzde iki kafi geldi. Keşke hiç kimse yalan, kul hakkı ve emsali büyük günahlara hiçbir maslahatı mazeret yapmasaydı. Ama keşke binde binimiz, on binde on binimiz kılı kırk yarsaydı.

İTHAMLARIN KADERİ BİR YÖNÜ

– Üstadın da böyle bir çıkarımı vardı değil mi?

– Evet. Daha 15-16 yaşındayken zekasını kıskanan diğer mollalar ona iftira atıyor. O, bundan habersiz dereden ikindi için abdest almaktadır ki bir arkadaşı yaklaşır, “Seyda, senin için namazı bıraktı diyorlar.” der. Üstad bunu duyunca ürperir ama tepki vermez, düşünceye dalar. Gece ders tekrarı yaparken yorgunluktan bir ara başını rahleye dayamış, uyuyakalmıştır. Sabah namazı vaktinin çıkmasına az kala uyanmış hemen abdest alıp namazı odasında kılmış, camiye yetişememiştir. Bunları düşündükten sonra başını kaldırır medrese arkadaşına şunu der:

“Evet, temelsiz bir şey, insanlar içinde çabuk yayılmaz. Hata bendedir. Onun için iki cezaya uğradım: Birisi Allah’ın itabı, diğeri insanların kınaması. Bunun esas sebebi ise geceleyin adet edindiğim vird-i şerifi okumadan uyuyakalmış olmamdır. İşte insanların ruhu buna temas etmişse de, tamamını kavrayamayıp namazı bırakmakla beni itham etmişler.” Daha 15-16 yaşındadır ama hadiselerin dilini okumayı çözmüştür. O nedenle her türlü iftirada bu ‘itham’ın kaderi bir yönü var mı, Allah’ın bir mesajı var mı’ diye bakmak lazım.

– Yüzde bir-iki defa bile insanların moralini bozuyor. “Ben Hizmet’i bırakıyorum, ayrılıyorum diyenler.” oluyor.

HEPİMİZİN BİR BOZUK PLAĞI VARDIR

– Bu da üzücü ama kimseyi kınanamak lazım. Eskiler “Dertli sölegen, âşık yırılgan olur.”

derler. Buna vermek lazım. Emin ol bizde böyle isyan edenler en dertli olanlarımız. “Ayrılıyorum” diyenlerle, onlara “Niye ayrılıyorsunuz!” diye sitem edenlerin dertlilik yönüyle bir farkları yok. Hemen hepsi samimiyetinden şüphe etmediğim insanlar. Dinlemek lazım. “Acaba ne duydular, acaba nasıl bir hadise onlara bunları dedirtti” diye acı acı düşünmek lazım. Hemen hepsinin hayatını az çok bilirim. Ne yalanları, ne mübalağaları ne de ‘siyasetçi’likleri vardır. Omurgalı ve dobra insanlar. Bence bırakalım da insanların bazen öfkelenmeye, küsmeye hakları olsun. Kızsınlar. “Ben gidiyorum” “Ben ayrılıyorum” desinler. Sözle ayrılmanın çok önemi yok. Bence her insan kendine şunu prensip yapmalı. Hayatının çok kısa da olsa bir bölümünde Hizmet etmiş insanlara saygılı olalım. Şimdi hangi pozisyonda olurlarsa olsunlar. Nerden biliyoruz kimin hangi zamandaki hangi ameliyle affedileceğini.

– Ama dönüp dönüp her vesile ile Hocaefendi’ye bir şeyler deme konusu var?

– Her insanın bir bozuk plağı vardır. Ara sıra takılır diline. Hepimizde olur. Bunları da öyle düşün. Canları her neye sıkılsa Hocaefendi’ye fatura çıkarıyorlar. Ama bunları dillendirenler de dertli insanlar. Aslında ben onlardan sosyal medya vasıtasıyla mesaj vermelerini değil de akademik birikimleriyle, hayran kaldığım özgüvenleriyle gidip bizzat Hocaefendi’ye itirazlarını dile getirmelerini beklerdim. Daha geçenlerde Amerikalı meşhur bir akademisyen Hocaefendi’ye gayet kibar bir dille eleştiri mektubu yazdı. Ve kendisine okunduğunu da öğrendim. Bilmiyorum hangisi bu yolu denedi. Keşke gitseler, dertleşseler, şüphe ve endişelerinin istifsarını sorsalar! Sonra da ‘gidip anlattık ama şu şu mesele düzelmedi’ diye açıklama yapsalar. ‘Veya gittik kapıdan almadılar’ deseler.

– Ama ulaşamadıklarını söylüyorlar. Görüştürmüyorlarmış. Arada perde olanlar varmış.

– Sanmam. Bu isimlerin her birini Hocaefendi bizzat tanır. Görüşme taleplerinin geri çevrilme ihtimali yok.

– O zaman işlerin düzeleceğinden ümitlerini kesmiş olabilirler.

– E o zaman da susup ümitle koşan, iş yapan insanların moralini bozmamalılar.

– Bir de “Cemaat trolleri” meselesi var.

– Önce ben sana ‘asıl ayrılma nedir?’ onu diyeyim. Sonra buna döneyim.

ASIL AYRILMA

– Evet asıl olanı ne ki?

– Hizmet dediğimiz şey bir dernek veya vakıf değil. Hizmet, bir gönüllüler birlikteliği. Ve bu birlikteliğin ana omurgası olan ilkeler, prensipler ve disiplinler var. Hizmet, bir “şahıs” değil. Ne din ne de Hizmet, şahıslara giydirilecek bir urba değildir. İnsan zayıf bir varlıktır. Bu ağır urbayı kaldıramaz. Değerler kutsaldır ama insanlar kutsal değildir. Değerleri şahıslara iliştirirseniz şahısların yıkılışıyla değerleriniz yıkılır, gözden düşer. Bugün tam olarak bunu yaşıyoruz. Hizmet’in tüzel kişiliği şahıslardan oluşmaz. İlke ve prensiplerden oluşur. Asıl ayrılma bu ilkelerden sapmakla olur.

Bir insan maslahatları yalanlarına alet ediyorsa Hizmetten ayrılmış demektir. Bir insan, omuz omuza çalıştığı arkadaşlarına mobing uyguluyor ve bunu Hizmet’e dayandırıyorsa işte o Hizmet’ten ayrılmıştır. Bir insan kul hakkına giriyor ve bunun için kutsal bahaneler icad ediyorsa işte o insan Hizmet’ten ayrılmıştır. Bir insan istişareye riayet etmiyor altındakilerin sözlerini dikkate almıyor, onları hiçe sayıp bildiğini okuyorsa işte o insan Hizmet’ten ayrılmıştır. Bir insan yediği -af buyur- haltlara Hocaefendi’yi perde yapıyorsa Hizmet’ten ayrılmıştır. Hizmet’e ihanet sayılabilecek bu saydığım fiileri yapanlar varsa ve bunlar Hizmet’in göbeğinde olduklarını söyleseler dahi Hizmet’ten ayrılmışlardır. Diğer yandan her biri birbirinden güzide insanlar istediği kadar “Yok ben ayrıldım, yok ben gittim…” dese bile bunu “ayrılma” değil, sadece önemli bir alarm sinyali olarak kabul etmek lazım. Gidip dinlemek lazım. Elden gelen ne varsa yapmak lazım. Hocaefendi’nin çok eski yıllarda “ayrılma”yı sözle değil gerçekten yapanlara, taşınıp başka yere gidenlere nasıl davrandığını, gecenin yarısı nasıl peşlerine düştüğünü, bulup dertlerini dinlediğini, çözmeye uğraştığını unutmamak lazım. Ayrıca hukuk ve adalet “dil” ve “kalbe” bakmaz “ele” bakar. Bir insanın ayrıldığını sözlerinden değil, fiillerinden çıkarmak lazım.

HİZMET NEDİR, NEREDEDİR?

Sana eski bir filmden anekdot aktarayım. Savaşın kızıştığı bir andır. Ordu dağılmış hava kararmıştır. Her yanı kaos kaplamıştır. Asker nihayet komutanı bulur ve sorar: “Komutanım, karargah nerede?” Komutan sert bir sesle “Asker! Komutan nerde ise karargah orasıdır” der. Yani Hizmet şahıslar değildir. Hizmet, risalalerdeki prensiplerdir, “Ölçü ve Yoldaki Işıklar”dır. Pırlanta serisidir. Bir insan bunlardan saptığı zaman “Hizmet”ten ayrılmıştır. Yoksa “ben ayrıldım”, “askıya aldım” “mesafe bıraktım” sözleri delil olmaz.

– Peki böyle ayrılanlara ne yapmak lazım?

– Diyelim ki ben yukarıdaki kaynaklardaki Hizmet prensiplerine veya evrensel ahlak ilkelerine aykırı davrandım. Sıraladığım “ihanet”lerden birini yaptım. Bunu cahilliğimden dolayı masumane de yapmış olabilirim. Çevremdeki insanlara düşen şey beni bir kenara çekip mertçe ve kibarca ikaz etmeleridir. Eğer çevremdekiler beni açık açık ikaz etmiyorlarsa onlar da bu günaha ortak olur. Hem beni ikaz etmez bir de orda burda vıdı-vıdı konuşurlarsa benden daha çok günaha da girmiş olabilirler.

[Veysel Ayhan] 7.10.2019 [TR724]