Uğursuz fetva [Beklenmedik Yolculuk-7] [Veysel Ayhan]

“O dedi ki: Çektikleri acının ağırlığı
yere kapaklamış bunları,
kuşkuya düştü ilkin benim de gözlerim.

Ama iyice bak karşıya, taşların dibinde
ilerleyeni iyice seç gözlerinle;
nasıl göğüslerini dövdüklerini göreceksin.”

Âraf X. Kanto 

Hocaya ölüm beklemediği bir zamanda gelmişti. Büyük hayalleri vardı. Onları görememişti. İslam devleti kuruyorlardı. Halife seçeceklerdi. Bütün okullar İmam Hatip gibi eğitim verecekti. Herkes İslamı yaşayacak, halkın tamamı müslümanca yaşayacaktı. İslamın huzur ve saadeti herkese ulaşacaktı. Hidayeti insanların kalbine Allah koyuyordu ama onlar hilafeti getirince bu “dava” otomatik olarak gerçekleşecekti!

Belki bir gün şeyhulislam bile olurdu. Niye olmasın ki!

Hocanın başlangıç niyeti buydu. Bu, dev bir hedefti ve hedefe giden her yol, her araç meşru ve mubahtı. İdeolojileri böyleydi.

Bu hedefe engel olacak insanlar ister sağcı ister solcu ister ateist hatta ister müslüman bile olsa yok edilmesi gereken unsurlardı. Hoca, hayalindeki halifeye kavuşmuş, peşine takılmıştı. Artık halifeye biat etmeyen herkes “hain”di, “kafir”di, “dış güçlerin maşası” idi. Halife, halife idi. Ne yapsa meşru idi. “ölmeli” dedikleri ölmeli, “su verilmesin” dediklerine su verilmemeliydi. Hoca kırk yıllık hedefine kavuşmuştu ya halife artık “apırsa da köpürse de” önemli değildi.

Milyar dolarlık hırsızlık mı yapılmış! “Tabi ki İslam devleti içindi. Ne güzel!” Halife ve adamları yolsuzluk yapıyor, komisyon mu alıyor? “İşte hep İslam için, hiç kendine alır mı, hiç tenezzül eder mi!”  Ama bak kendine ev, yazlık, konak almış, buna ne diyeceksin? “E normal canım, halifenin veya bir şehre nezaret eden kişinin “humus” hakkı vardır. Beşte bir alabilir helaldir…”

İşte hocanın tarikat yolculuğu siyasetle böyle buluşmuştu. Suç ve suçluluğu belirleyen kriterler yoktu. Suç ve suçluları halife belirliyordu. Halife dedikten sonra “ister as ister kes” serbestti. Hocanın İslam hukuku bilgisi fena değildi. Ama bu sıralar gerek yoktu. Hukuk ve fıkıh ileride lazım olacaktı. Halife zordaydı. Şimdi mesele milyonlara balig bir kitleyi şeytanlaştırma projesine yardımcı olmaktı. Sarık ve cübbesiyle bu işe destek olmak zamanıydı.

Tarihte ilk defa müslümanlık için müslümanların malına çöküyorlardı. Tarihte ilk defa on binlerce dindar kadın zindana atılıyordu. Bebekler hapishanede büyüyordu. Mecelle kaideleri “Suçun şahsiliği”,“Suçu sabit olana kadar suçsuzluk”,“Beraat-ı zimmet asıldır”,“Cezanın yasaya dayanması, kanunilik”,“Masumiyet karinesi”, “Mülkiyetin kutsallığı” askıdaydı. Ama hilafet tam yerleşince tabi ki hukuka dönülürdü.

İşte hoca bu hayallerle geziyor, coşkun konuşmalar yapıyor, mitinglere çıkıyor, sarık ve cübbesiyle “cihat” ediyordu. Tam hilafetin tadını çıkaracaktı ki ölüm geldi. Beklemiyordu.

Elli yaşı yeni aşmıştı. Biraz yorgundu o kadar. Bir günde kendini toprağın altında bulmuştu. Oysa daha ne hizmetler edecekti. Şimdi ise toprağın altında idi ve bedeni müthiş baskılar altındaydı.

Cenazesinde on binlerce insan hüsn-ü şehadette bulunmuştu. Bayağı kalabalık olmuştu. Yüzlerce hatim binlerce Yasin okunmuştu. Beklediğinden fazla teveccüh görmüş memnun olmuştu. Ama toprağın altında o hoş amediyi bulamamıştı. Halbuki ölüm ötesinde de bayağı bir merasimle karşılanacağını umuyordu. Ama şimdi inkisar-ı hayal içindeydi.

Vaazlarda anlattığı anekdot aklına geldi. “Hz. Peygamber (sav) çok sevdiği Osman b. Maz’un’un kabri başında bir sahabinin “Ne mutlu sana, Cennet’e gidiyorsun.” sözünü duyunca kaşlarını çatıp şöyle demişti: “Ne biliyorsun? Ben Allah’ın peygamberi olduğum halde bilmiyorum, sen nereden biliyorsun?” Durumu tam böyleydi. Cennet bahçesi beklerken loş, boğucu bir zindan odası bulmuştu. Vücudu kefenli bir halde aşağıda duruyordu. Cesetten ayrılmış kendi kendini seyrediyordu. Bir yanlışlık olmalıydı.

İşte bu halde iken melekler göründü. Yüzlerine dikkatle baktı bir ümit yakalarım diye… Fakat onların girişiyle birlikte bedeni katılaştı ve bir titreme hali geldi.

İlk soruları sendeleyerek de olsa cevapladı. Kendinde biraz takat bulunca meleklere döndü:

– Ben “iman”la gelmedim mi? Niçin burası böyle? Siz neden böyle soğuk yüzlerlesiniz?

İlk melek:

– Evet imanla geldin, fakat imanına zulüm bulaştırdın. Bildiğin bir ayeti okuyayım: “İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.” (En’am 82) Siz hem zulüm bulaştırdınız hem de zulmü desteklediniz.

– Ama biz ne yaptıysak İslam için yaptık.

– Evet ‘müslüman’ zalimler oldunuz. Zulüm ve ganimat fetvaları verdiniz.

– Ama onlar İslam düşmanları idi. Dış güçlerin maşası idi.

– Sen topluca itham ettiğin bu insanlardan bizzat tanıdığın kaç kişi vardı?

Az düşündü:

– Kayınbiraderim, yeğenimin çocukları, dayım. Bir de benim çocuklarımın öğretmenlerini tanıyorum.

– Onlar dediğin gibi “hain” miydi?

– Hayır hepsi mütedeyyin birer mümindi.

– Peki nasıl “vatan haini” oluyorlar?

– Kendileri değil ama kullanılıyorlar.

– Bize okuduğun fıkıh kitaplarında onlara zulmetmeye fetva veren bir kaide okur musun?

– Yani… Aslında ben sonradan o sözlerimden vazgeçmiştim. Çünkü işi abarttılar. Farkındayım.

– Peki fetvandan vazgeçtiğini duyurdun mu?

– Hayır fırsat olmadı.

***

“öyle çok budalalık bitti ki yeryüzünde,
insanlar inanır oldu her söylenene,
kanıt bile istemeden.

İşte böyle semirmekte
Antonio’nun domuzları ile sahte para sürenler
ve domuzdan bile beterler.”

Cennet XXIX. Kanto


MİLYONLARCA DAVA DOSYASI

Melek elindeki defteri açtı:

– Bak senin fetvan ile neler yapılmış…

Müslümanlık adına karar verdiğini düşünen 18 hâkim senin sözlerini kendilerine dayanak yaparak 3.528 kadını, 13.250 erkeği hapse atmış. Senin fetvanla 12 bebek şimdi zindanda büyüyor.

Hocanın dünyası başına yıkılmıştı. Ki Melek devam etti:

– Hırsızlar 6.125 iş yerine, senin fetvanı bahane ederek el koymuş. Kimse de engel olmamış. 4 büyük fabrika şimdi senin müritlerince işletiliyor.

– Ama ben onlara bu kadar demedim ki…

– Sen “malları ganimet” demedin mi?

Başını önüne eğdi. Melek bir perde açtı.

– Buyur yaptıklarına bak!

Hoca sanki dünyaya geri dönmüştü. Bir mahkeme salonu belirmişti. Sık sık görüştüğü bir yargıç kürsüdeydi. Orta yaşlı bir insanla konuşuyorlardı. Melek konuştu:

– Bu gördüğün yargıç, yakın arkadaşın. Karşısındaki ise sizin kasabada bir ayakkabıcı. Tek suçu Afrika’da bir okula düzenli bağış yapmak. Bir başka suçu yine orada bir su kuyusu için havale göndermek. Senin arkadaşın yine senin telkinlerinle onu hem hapse atıyor hem de dükkanına el koyduruyor. Ayakkabıcının ailesi yalnız kaldı. Melek bir perde daha açtı.

– Bak görüyor musun? Arkadaşın bununla da yetinmedi. Hanımını da hapse attırdı. Şimdi iki çocuk geliri olmayan babaennelerinin yanında kalıyor. Bak yaşlı kadın ne kadar zorlanıyor. Sürekli ağlıyorlar. Bu zulme müslümanlık adına mı fetva verdin?

Dili tutulmuştu. Önündeki kefenli haline baktı. Kefen kararmıştı. Siyah bir ıslaklık tamamını kaplamıştı. Ter olmalıydı.

– Ama 250 kişiyi şehit ettiler ama darbe… diyebildi.

Diğer melek:

– “Hiçbir kimse bir başkasının günahı ile (suçu ile) suçlanamaz.” (İsra 15) ayetini bilmiyor muydun? “Herkesin kazandığı, yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez.”(En’am 164) ayetini okumamış mıydın?

Hocanın dili tutulmuş ağzı kurumuştı. Cevabı yoktu. Verdiği fetvanın ucunun nerelere vardığını hiç hesap etmemişti.

– Verdiğin fetva ile zindana girenlerin içinde tek bir mücrim bile yok.

– Ama bütün ilahiyat ulemesı aynı şey söyledi!

– Başkasının ne dediği bizim defterimizde yok. Herkes ayrı ayrı hesabını verecek. Şimdi senin sorgundayız. Ki bu ilk sorgu.

Hoca müritlerini düşündü. Şimdi dünyada kendisi hakkında neler düşünüyorlardır neler… Ne övgüler… Ne makamlar… Cennetten köşkler bahşetmeler… Oysa…

İlk melek:

– Senin fetvan tabi olanların tüm zulümleri senin defterine kayıtlı.

Hoca mezarda soğuk karşılanışının sebebini anlamıştı. Telafi kapsının olmadığını, dünyaya dönemeyeceğini iyi biliyordu.

Bir perde daha açıldı. Bir öğrenci yurdu idi.

– Bak seyret müritlerin bu yurda saldırıyor.

Hoca gördüğü sahnelerden dehşete kapılmıştı. Her amelin kaydedildiğini biliyordu ama bu kadarını beklemiyordu. Melek devam etti.

– Müritlerin saldırıyor. Onların yanında hırsızlar var. Yakıp yıkıyorlar.

– Bak görüyor musun? Yurdun üst katı. Küçük çocuklar korkuyla ağlıyorlar. Ailelerinden yardım istiyorlar. Ama aileleri gelemiyor. Bu çocuklar yazın buraya Kur’an öğrenmeye gelen çocuklar. Melek bir perde daha açtı.

Yeni manzarada yurt artık bir iş hanı idi. Melek konuştu:

– Yargıç bir müridin bu binayı bir başka müride verdi. Bu gasp ve hırsızlık da senin defterinde. O yurdun binasında emeği ve parası olan müminlerin hakkı ayrı ayrı birer dava.

– Hoca dehşet içinde seyrediyordu. Melek devam etti:

– Konuşmalarınla 3 milyon 453 insanın kalbine nefret aşılamışsın. Kalplerine milyonlarca masum mümin hakkında “kafir ve “hain” hükmü kazımışsın. Sokakta herkes onlara mücrim muamelesi yapmış. Kötü gözle bakmış. Bunların her biri ayrı ayrı milyonlarca dava olarak haşirde karşına çıkacak. Sevaplarını dağıtacaksın. Yetmezse günahlarını yükleneceksin. Rabbimize vereceğin hesap da ayrı…

Hoca yıkılıyor, eziliyor ne diyeceğini bilmiyordu.

– Ama beni kimse ikaz etmedi, bilemedim diye kekeledi.

– Hayır seni ikaz edenler oldu ama duymadın. Hayırhah bir arkadaşın sana geldi ve bu yapılanlara hangi dine göre fetva verdiğini sordu. “Tarihte bu yaptıklarınız kafirlere bile yapılmadı.” dedi. Senin keyfin kaçtı, duymazdan geldin.

– Evet doğru. Peki şimdi ne olacak? Namazlarım, vaazlarım… Haccım umrelerim…

– Salih amellerine zulüm karıştırdın. Kazanlarca halis süte necaset saçtın. Onların hayrını nasıl göreceksin. Halis olmayan ameller nasıl sana şefaat etsin?

Diğer melek:

– Kur’an’da müşrikler ve ihanet eden bir kısım insanlar için nazil olan bir ayeti okuyayım: “…Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin…” (Maide 2) Siz bu müşriklere yapılmasını Kur’an’ın nehyettiğini masum müminlere yaptınız.

Hoca pişmanlıkların cenderesinde dürülüyor, bükülüyordu. Bedeni kefenli halde aşağısında duruyordu ama ruhu çelik bir kasada sıkışmış eziliyordu. Bu, beş dakika bile dayanılacak bir azap değildi. Saatler, günler, yıllar… Acaba kıyamete ne kadar vardı? O zamana kadar nasıl sabredecekti.

Melekler, hocayı amelleriyle başbaşa bırakıp ayrıldılar. Yolda Rabblerine hamd ve şükür ediyorlar şu ayeti okuyorlardı:

“Gerçek şu ki, biz emaneti (irade etme) göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir. (Ahzap 72)


Yarın: Meleğin kapıda göründüğü an, Beklenmedik Yolculuk – 8


[Uğursuz fetva – Beklenmedik Yolculuk-7]
[Öğretmenin son dersi – Beklenmedik Yolculuk–6]
[Boğazlanmış kuzular ülkesi -Beklenmedik Yolculuk-5]
[Emir kulu – Beklenmedik Yolculuk–4]
[Çiçekçi ve yanlış örnekler – Beklenmedik Yolculuk-3]
[Çoğaltma tutkusu -Beklenmedik Yolculuk-2]
[Beklenmedik Yolculuk-1]

[Veysel Ayhan] 24.8.2018 [TR724]

Saray ve devletin iflası [Semih Ardıç]

Öyle ya da böyle Türk Lirası (TL), dolara mukabil sene başından beri yüzde 62, ABD’nin Türkiye’ye “müeyyide” uygulayabileceğini açıkladığı 2 Ağustos’tan bu yana yüzde 24 değer kaybetti.

Dile kolay! 8 ayda para birimi yüzde 62 devalüasyona maruz kalmış bir ekonomide olup bitenler “dış mihraklar bize saldırıyor” hezeyanı ile geçiştirilemez.

SALDIRIYI SAVUŞTURDUYSANIZ DOLAR NİYE 6 TL’Yİ GEÇTİ?

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Kahramanmaraş Milletvekili ve parti sözcüsü Mahir Ünal’ın, “Dolar saldırısını savuşturduk.” beyanı döviz kurlarının iki haftada yüzde 25’e yakın arttığı hakikatini değiştirmiyor.

Ünal’a bir an için hak verelim: Saldırı başlamadan evvel dolar 4,92 TL idi, halihazırda 6,10 TL. Aman ne zafer ne zafer!

TL’nin o kayıpları enflasyonu adeta zıplatacak. Bayram tatili dönüşünde vatandaş o yüzde 25’lik kur artışından mütevellit zamlarla her yerde yüzleşecek.

Fiyatlar çarşıda-pazarda, market rafında, minibüste, dolmuşta, kırtasiyede 2001 krizinden bu yana eşine az rastlanan oranlarda artacak.

UNILEVER, ÜLKER VE DİĞER BÜYÜK DAĞITICILAR “ZAM” YAPACAK

“Zam tsunamisi” haricinde başka bir ifade karşılamayacak vatandaşın maruz kaldığı şoku.

Procter&Gamble, Unilever, Ülker, Henkel, Coca-Cola İçecek ve Pepsi Türkiye gibi dağıtım firmaları bayram sonrasında ürünlere zam yapacaklarını bildirerek, “Hazırlıklı olun.” mesajı verdi.

Zam bayram sebebiyle tehir edildi. Bayram alışverişleri ile bir nebze hareketlenen piyasayı söndürmemek için zımni bir mutabakat tesis edildi ve zamlı tarife bayram dönüşüne bırakıldı.

Süper marketler, bakkallar, gıda toptancıları, ucuzluk marketleri ve diğer satış mecralarında zam oranlarının yüzde 30-50 arasında değişeceği konuşuluyor.

GIDANIN MALİYETİ YARI YARIYA ARTACAK

“Ayçiçek yağına yüzde 40 zam” haberleri gelecek zamların habercisi.

Gıda mamüllerinin, içeceklerin ve temizlik malzemelerinin fiyatının yüzde 40-50 artması maişetini güçlükle temin edebilen dar ve orta gelirli vatandaş için küçük bir kıyametten farksız.

Hane halkının bütçesinde kiranın akabinde en fazla payı gıda harcamaları alıyor. O kalemin maliyeti yarı yarıya artacak, gelirler ise aynı kalacak.

Halkın öğünü eksilirken TL’nin tarihinin en düşük seviyesine gerilemesine “savuşturduk” demek milletin aklı ile alay etmektir.

KRİZ BAHANELERLE AŞILMAZ

AKP “düşman” konseptiyle her menfi hâdiseye bir bahane bulma illetinden kurtulamadıkça krizden çıkışı mümkün kılacak isabetli teşhis ihtimali de yok.

Evvelki gün Rusya düşman, dün “Almanya Türkiye’ye yıkmak istiyor”, bugün “Amerika bize ekonomik savaş ilan etti”.

AKP lider Recep Tayyip Erdoğan’ın iç siyasette ve ekonomide sebep olduğu müflis bilançoyu unutturmak maksadıyla hariçte düşmanlar bulma gayretkeşliği Türkiye’yi uçurumun kenarına getirdi.

Erdoğan’ın Ankara Beştepe’de inşâ ettirdiği bin küsur odalı kaçak Saray, modern Türkiye’nin iflasının sembolü olabilir.

Danıştay imar planı değişikliğini onaylamadığı için “kaçak Saray” dedim.

ALMAN DIE WELT’İN GÖZÜYLE SARAY

Almanya’nın en etkili gazetelerinden Die Welt’in 22 Ağustos 2018 tarihli nüshasında yayımlanan bir makale sarayın temsil ettiği lüks ve israfın devleti malî açıdan nasıl zor duruma düşürdüğü vurgulandı.

“Bir zamanlar milli iflastan önce Türkiye” başlıklı makalede Osmanlı’nın son döneminde artan dış borçların devleti nasıl adım adım mali iflasa götürdüğüne dikkat çekildi.

Florian Stark imzalı makalede Erdoğan döneminde artan borçlara rağmen kamuda israfın devam etmesi ile Osmanlı’nın çöküş dönemleri arasında benzerlik olduğu vurgulandı.

İsraf ve lüksün geldiği boyutları göstermek için İstanbul Boğazı’nda inşâ edilen Dolmabahçe Sarayı’nı misal veren Die Welt, Dolmabahçe’nin iflas yolunu açtığını belirtti.

GELİRLERİN 4’TE 1’İ DOLMABAHÇE’YE

Gazete çöken bir devletin Dolmabahçe Sarayı’na harcadığı paranın ne kadar yüksek olduğunu şöyle aktardı: “1843-1856 yılları arasında inşâ edilen saray, tüm devlet gelirlerinin yaklaşık dörtte biri olan 5 milyon İngiliz Sterlini’nin astronomik toplamını yuttu.”

Sultan Abdülmecid’in inşâ ettirdiği Dolmabahçe Sarayı 5 milyon İngiliz Sterlini’ne mâl oldu. Bahse konu tutar Osman Devleti’nin toplam gelirlerinin dörtte birine tekabül ediyordu.

Kırım Savaşı, 93 Harbi gibi ağır askeri mağlubiyetlerin akabinde masada ağır savaş tazminatı ödemek mecburiyetinde kalan Osmanlı, vergi gelirlerindeki düşüşe aldırmadan harcamaları artırmıştı.

İNGİLİZ TÜCCARLARA VERİLEN İMTİYAZLAR

İngiltere ve Fransa’dan alınan borçlar da lüks harcamalarda kullanıldı.

Alacaklı devletler Osmanlı’nın limanlarını, iç pazarını yok denecek kadar az gümrük vergileri ödeyerek kullanabiliyordu.

Batı tüccarlarının Osmanlı İmparatorluğu’nda sınırlama olmaksızın ticaret yapmasına ve gayrimenkul satın almasına da izin verildi.

İngiltere ile yapılan bir anlaşma ile ithalat için yüzde 3 ve ihracat için yüzde 12 vergi şartı Osmanlı’yı iktisadi açıdan daha zayıf duruma düşürdü.

BORÇLARA RAĞMEN İNŞAAT DEVAM ETTİ

Yüksek borçlara rağmen yollar, demiryolları ve diğer altyapı inşaatı, yeni saraylar Hazine’yi boşalttı.Sultanın şahsi harcamalarının da arttığı bu dönemde mali iflas kaçınılmaz hale geldi.

Die Welt yüksek borçların ve kontrolsüz harcamaların devleti her açıdan nasıl iflasa sürüklediğini şöyle özetledi: “Vergi gelirleri ile harcamalar arasındaki fark genişledikçe, İstanbul hükümeti uluslararası kredilere başvurdu. İngiliz ve Fransız bankaları bunu yapmaktan çok memnun olmuşlardı. Özellikle de hükümetleri Tanzimat reformlarındaki fırsatı gördüklerinden sadece Doğu’da yeni pazarlar elde edilmeyecek, aynı zamanda Rusya ve Avusturya’ya karşı yeni bir ortak oluşturulacaktı.”

GELİRİN YARISI EMEKLİ MAAŞI VE FAİZ ÖDEMELERİNE

Sultan Abdülmecid İngiltere’den alınan 3 milyon sterlin borcu büyük bölümünü savurganlığa kurban etti.

Mısır’ın 1854’te fiili bağımsızlığı karşılığında ödediği 360 bin sterlin devlet bütçesine girmedi, Sultan’ın tasarrufunda kullanıldı.

Die Welt, Osmanlı Hazinesi’nin içine düştüğü buhranı şöyle özetledi: “Abdülmecid’in halefi, Abdülaziz (1861-1876) döneminde, gelirin neredeyse yarısı emekli maaşı, faiz ve kredilerin geri ödenmesi için harcanmıştı.”

SARAY, TÜRKİYE’NİN İFLASININ SEMBOLÜ OLACAK

Devletin ekonomik refahını arttırmak için gelirin onda birinden daha azının harcandığına dikkat çeken Die Welt, “Hazine’nin büyük kısmı ise Sultan’ın mahkeme hizmeti, festivaller, harem ve tamamen lüks için tüketildi. Sadece hanedan 5 bin kişiden teşekkül ediyordu.” tespitinde bulundu.

Florian Stark imzalı makalenin son cümlesi şöyle: “Öyle ki Başkan Erdoğan’ın takdir ettiği Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik tarihinden ibret alması için hayli benzerlik var.”

“Dolarda atağı savuşturduk.” diyen Mahir Ünal’a bir hatırlatma: Tekerrür eden tarih değil, hatalardır.

Millet sefaletle boğuşurken el kesesinden yüksek faizle alınan altınlarla inşâ edilen Dolmabahçe Sarayı nasıl Osmanlı’nın hazin çöküşünün abidesi olmuşsa Erdoğan’ın devasa sarayı da tek adam rejiminin iflasının ibretlik misali olacak…

[Semih Ardıç] 24.8.2018 [TR724

Fenerbahçe, Arap yarımadasında maden buldu! [Hasan Cücük]

Türk futbolunun hastalıklarından biri de, pahalıya al ucuza sattı. Milyonlarca Euro bonservis ücreti ödenip kadroya katılan oyuncular, gerek ligimizin kalitesinden gerekse de oyuncunun kendini geliştirememesinden dolayı ucuza satılıyordu. Tabi bir de ülkemizde kulüplerin sportif direktörlüğünün olmaması bir başka nedendi. Bu anlayış son yıllarda değişmeye başladı. Kulüplerimiz sattıkları oyunculardan nihayet kar etmeye başladılar. Beşiktaş son iki sezondur oyuncu satışlarından cidd kar etmeye başlamasına rağmen dışarı satışlarda Fenerbahçe karnesi diğer kulüplere göre oldukça iyi durumda bulunuyor.

Fenerbahçe’nin sattığı en pahalı futbolcular listesinde uzun süre ilk sıralarda Elvir Balic ve Jay Jay Okocha vardı. 1997-98 sezonunda Bursaspor’a 9,5 milyon Euro ödeyip kadrosuna kattığı Balic’i iki yıl sonra Real Madrid’e 15,6 milyon Euro’ya satıyordu. Bu sadece Fenerbahçe için değil Türk futbolunun da rekor transferi oluyordu. Yine 1996-97 sezonunda Frankfurt’tan 3,5 milyon Euro bedele kadrosuna kattığı Nijeryalı Okocha’yı 1998’de PSG’ye 12,4 milyon Euro karşılığında satıyordu. Fenerbahçe iki yıldızının satışından 15 milyon Euro kasasına koyuyordu.

Batıya oyuncu satmakta zorlanan Fenerbahçe’nin imdadına doğu yetişiyordu. Doğudan kastım ise Arap yarımadası ülkeleri. Fenerbahçe, Fransa Ligi’nde gol kralı olmuş Moussa Sow’u 2011’de kadrosuna katarken 10 milyon Euro ödüyordu. Sow oynadığı futbol ve attığı gollerle taraftarın sevgilisi oluyordu. Özellikle rövaşata golleriyle hafızalara kazınıyordu. Tam 4 yıl boyunca sarı-laciverli formayı terleten Moussa Sow, 2015’te takımdan ayrılıp Birleşik Arap Emirlikleri’nin Al Ahli takımına gidiyordu. Sow’u 16 milyon Euro’ya satan Fenerbahçe, kulüp tarihinin en pahalı satışına da imza atıyordu. Sow’u rekor ücretle Birleik Arap Emirlikleri ligine gönderen Fenerbahçe aynı yıl Emenike’yi de Al Ain kulübüne 3,5 milyon Euro karşılığında kiralıyordu.

Fenerbahçe, Arap sermayesini ilk kez Mamadou Niang ile keşfetmişti. 2010’da Marsilya’dan 9 milyon Euro’ya aldığı Niang’ı bir yıl sonra Katar’ın Al Sadd takımına 7,5 milyon Euro’ya satıyordu. Fenerbahçe bu satıştan 1,5 milyon Euro zarar ediyordu ama beklediği performansı veremeyen bir oyuncuyu erken elinden çıkartarak fiyatının daha da düşmesinin önüne geçiyordu.

Bu yıl ekonomik olarak zor günler geçiren Fenerbahçe’nin imdadına Suudiler yetişti. Finansal Fair Play’dan dolayı ancak sattığı oyuncu kadar transfer yapacak olan Fenerbahçe, ilk olarak Fernandoa’yu Suudi Arabistan ligine gönderdi. Son yıllarda gözden düşüp yedek kulübesinin müdavimi olan Fernandoa için Al Wahda takımı 2,5 milyon Euro ödüyordu.

Fenerbahçe, geçen sezon Zenit’ten kadrosuna kattığı Giuliano için 7 milyon Euro ödüyordu. Brezilyalı oyuncu 14 golle takımın en skorer oyuncusu oluyordu ama oynadığı futbolla taraftarı tatmin etmiyordu. Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme maçında Benfica karşısında ortaya koyduğu etkisiz futboldan dolayı tepki çeken Giuliano, kulüpte istenmeyen oyuncular listesine yazılıyordu. Giuliano’dan kurtulmak isteyen Fenerbahçe’nin imdadına Suud’un Nasr takımı yetişiyordu. Brezilya oyuncuyu 10,5 milyon Euro ödeyip kadrosuna katıyordu. Fenerbahçe, bir yıl içinde 3,5 milyon Euro kar etmekle kalmıyor, taraftarın tepki gösterdiği bir oyuncudanda kurtuluyordu.

Son Suud yolcusu ise Josef de Souza oldu. Brezilyalı oyuncunun adı geçen yıl bir çok İngiliz kulübüyle anılmıştı. Takımdan gitmesi an meselesi olarak görülmesine ragmen kadroda kalan Josef de Souza’nın bu yılda oldukça fazla talibi vardı. Ancak gelen tekliflere kapısını kapatan Fenerbahçe, futbolcusunu satmayacağını declare ediyordu. Ancak Şampiyonlar Ligi biletini kaçıran Fenerbahçe’nin gelire ihtiyacı vardı. Bu nedende Josef’in satışı birazda mecburiyetten olacaktı. Suud’un Al Ahli takımı Fenerbahçe’nin kapısını çalıyordu. Telaffuz edilen rakam 12,5 milyon Euro. 2015’te Sao Paulo’dan 8 milyon Euro’ya transfer edilen Josef’in takımdan ayrılacağını Fenerbahçe, borsaya bildirirken ücret konusunda henüz açıklama yapmadı. Telaffuz edilen 12,5 milyon Euro gerçek olursa, Fenerbahçe kar ettiği bir transferi gerçekleştirmiş olacak.

Arap yarımadasına sattığı oyuncularla kasasını dolduran Fenerbahçe, Fransa’nın Lille takımından 7,6 milyon Euro’ya aldığı Simon Kjaer’i Sevilla’ya 12,5 milyon Euro’ya satmıştı. Yine Fenerbahçe, Manchester United’den 6 milyon Euro’ya aldığı Nani’yi bir yıl sonra 8,5 milyon Euro’ya Valencia’ya sattı. İspanyol kulüplerine sattığı iki oyuncudan 7 milyon Euro kar etmiş oldu. Fenerbahçe’nin imdadına Araplar ve İspanyollar yetişti dersek yanlış olmaz!

[Hasan Cücük] 24.8.2018 [TR724]

Süreç bize ne öğretti? [Naci Karadağ]

Niye yalan söyleyeyim Haruki Murakami’nin şu güzelim sözünü okumasam benzer bir muhasebe yapmazdım sanırım. Şöyle diyor çağdaş Japon edebiyatının en büyük yazarı; “Kötü günlerin iyi tarafları da vardır. İnsanları tanırsın, özellikle yanında sandıklarını.”

Musibet ve felaketlerle ilgili kurulan cümlelerde en sık geçen kelime “ders almak” olsa gerek. Bizzat yüce kitabımız da benzer ifadelerle bezeli.

Gerçi bizim durum idama mahkum olan Bektaşi gibi, son sözü sorulduğunda “Bu bana iyi bir ders oldu” oldu galiba…

Özellikle son birkaç haftadır, hadi en ağır kırılma noktamı söyleyeyim; Meriç’de boğulan yavrulara oh çeken beş paralık müsveddeleri gördükten sonra bu kadar kötülüğün bu ülkede nasıl fark edilmeden barındığına hayretler ettikten sonra düştü jeton. Ya bizler çok saftık ya da birileri iyi gizlemişti gerçek yüzlerini.

Kötü günlerin iyi tarafını görmek insana bir süre acı veriyor ama mebzul miktarda bekledikten sonra yaralar kabuk bağlamaya başladığında iyi geliyor nedense.

Tavsiye ederim, siz de bu açıdan gözden geçirin yaşadıklarınızı.

Bir milletin, şehrin, mahallenin hatta hanenin nasıl bu kadar fenalık yapabileceğini, kötülüğe karşı bu kadar teşne olabileceğini hayretler içinde gerecek ve ciddi anlamda bir umut kırılması yaşayacaksınız.

Düne kadar beraber oturup, yiyip içtiğiniz insanların nasıl birer canavara dönüştüğünü hayretler içinde göreceksiniz.

Demek ki var olan bir kötülüğün ortaya çıkması için bir şeylerin olması gerekiyormuş.

Demek ki insanın zalimleşmesi için gerekli vasatın oluşması gerekiyormuş. Zalimlik ya da kötülük yapacak imkanı olmayan birinden kötülük görmemek o insanın iyi biri olduğu anlamına gelmiyormuş meğerse.

Başta iktidar partisi ve tepesindekiler olmak üzere isterse bir dönemin mazlumu olsun, gücü ele geçirenin nasıl birer vahşi sırtlana dönüştüğünü görmek için böylesi bir süreç gerekiyormuş.

O zaman anlıyorsunuz İslam halifenin kanını akıttıktan sonra namazın sünnetini kaçırdılar diye birbirine kızan katillerin ruh hallerini.

Bu süreç bana tarihe tekrar bu gözle bakmayı öğretti mesela.

Başta kitaplar olmak üzere, geçmişe, insanlık tarihine olan ilgim arttı benim. Merhum Akif’in

“Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
‘’Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

Demesi boşuna değilmiş meğer…

Başımıza gelenlere en az şaşıranlar Avrupalılar emin olun. Çünkü onlar yaklaşık 100 yıl önce bu filmi neredeyse birebir yaşayarak izlemişler.

Hitler’in hikayesini okuyun anlarsınız.

Bu süreç olmadan önce şahsen Hitler’in tek başına bir kötülük sembolü olduğunu düşünüyordum.

Asla öyle olmadığını öğrendim.

Goebbels’i iyi kötü biliyordum birazcık, ancak Dietrich Eckart’ı tanıdım örneğin. Himmler’i, Blomberg’i, Hermann Göring’i, Rudolf Hess’i ve onlarcasını.

Nazi döneminin ara sokaklarında dolaştıkça adım başı tanıdık bir karaktere rastladım bu süreç sonrasında. Bir çıkmazda Abdullah Gül göründü bana, bir evin balkonundan Erbakan el salladı, Arınç selam verdi bir köşeyi dönerken. Bir gölgelikte Hakan Fidan belirdi…

Sadece insanlar bağlamında değil olaylar açısından da gerçek olamayacak kadar tuhaf benzerlikleri fark ettim ayrıca. Meclis Yangını’ndan arzu edilen rey alınamayınca birkaç ay sonra tekrar seçime gidilmesine kadar neredeyse birebir yaşanmıştı ve yaşanıyordu her şey. 1 Haziran – 1 Kasım sürecini bile yaşamıştı Almanlar vaktiyle.

Bu sebeple şaşırmıyorlardı başımıza gelenlere, olan biteni bizden daha iyi anlayabiliyorlardı bu sebeple.

Bir sosyal grubun kırılmasına alkış tutanları da yine tarihe bakarak okumak mümkündü bu süreç içerisinde. Malına çökülenler, soy kırıma uğrayanlar, şeytanlaştırılanlar, sürülenler, açlığa, yokluğa mahkum edilenler…

Aradaki tek fark 100 yıllık bir zaman dilimiydi o kadar.

Tek bayrak, tek vatan masalıyla uyutuyordu Alman milletini Hitler, Almanya Uyan diye devasa afişler asıyordu her yere.

Etrafı ise korkudan, çıkardan ya da başka sebeplerden onu destekleyen, ses çıkarmayan, kişilerle çepeçevre kuşatılmıştı. Bir dalkavuklar dünyası kurmuştu kendine Hitler. Kendi gerçekliğini üretmiş ve orada Mesih olduğuna inanarak yaşamıştı. Dünyayı kendisi kurtaracaktı, öyle inanıyordu.

Ve koskoca bir toplum akıl almaz şekilde uyuşturulmuştu. O dönemin AHaber’i gazetelerdi. 34 bin miting yapmıştı iktidarı ele geçirdiği son seçim öncesinde Nazi Partisi. Her köye, her bucağa, mahalleye, haneye ulaşmışlardı. Arabalarla, yaya olarak, broşürlerle kötülüğü bir zehirli sarmaşık gibi dolaştırdılar Almanya’nın en ücra köşesinde bile.

Zengin yardakçı da bulmuşlardı, gazeteci de, çıkarcı aydın da, sanatçı da…

Hitler’i küçümseyenler onun kendilerine sunduğu imkânlarla mest oluyorlardı ama ödeyecekleri büyük bedeli düşünemiyorlardı.

Bugün ülkemizde olduğu gibi.

Hilal’ler, Nihal’ler, Etyen’ler, Cem’ler, Melih’ler, Yıldıray’lar, Osman’lar, Burhan’lar, Elif’ler, Barlas’lar, Alev’ler, Karaman’lar, Hatipoğlu’lar, Hakan Albayrak’lar, Yusuf Kaplan’lar, Ahmet Akgündüz’ler, Mustafa Armağan’lar, İskender Pala’lar, Ayvazoğlu’lar, Karaalioğlu’lar,  Dilipak’lar, ve binlercesi…

Cemile gibi zurnanın son delikleri, Turgay gibi şebeklerin bile dip koçanını bulmak mümkün Nazizim’in geçmişinde.

Süreç bana tarihe tekrar bakmayı öğretti şahsen. Ve yaşananların yarıçapı değişken bir çember olduğu gördüm tarihte.

Bir şekilde tekerrür ediyordu çünkü toplumların ibret almak gibi bir kabiliyeti yoktu.

Konuya devam edeceğiz… Daha epey mesele var birikti hepsi…

[Naci Karadağ] 24.8.2018 [TR724]