Millas: 200 bin kişi terörist olamaz

KHK ile kapatılan Zaman Gazetesi yazarlarından, siyaset bilimci Herkül Millas, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası gerçekleşen kitlesel tutuklamaları eleştirerek ‘hiçbir ülkede 200 bin terörist olamayacağını’ söyledi.

Millas, “Bir darbeyi 20, 30 kişi planlar, diyelim 500 kişi organize eder, altında ne yaptığını bilmeyen erler vardır. Sorumsuz, “Burada dur, kimse geçmesin” dersiniz. Bir ülkede 50 bin kişi, 100 bin kişi kovalanıyorsa burada başka bir şey var. İhtilal derler, ama tam o da değil. Çünkü 100 bin kişinin içinde suçlu bile olsalar bilemediniz 2 bin kişi vardır’ dedi.

‘İÇİME SİNDİREMİYORUM’

“Binlerce kişinin acı çekmesini içime sindiremiyorum ve açıklamasını da getiremiyorum’ diyen Millas, “İster Gülen Cemaatinden olsun, ister liberal insanlar diyelim, solcu deyin, Kürt deyin. Rakamlar yüz binleri bulunca demek ki bu suçla ilgili bir şey değil. Yani yüz bin suçlu olamaz, 200 bin terörist olamaz bir ülkede.” ifadesini kullandı.

İnternet üzerinden yayın yapan Bold Medya‘dan Fatih Akalan‘ın sorularını yanıtlayan Millas, Türkiye’de yaşananlarla ilgili, “En yakın tanım, yapılan soykırıma uyuyor. Çünkü bir grubu yok etmeye çalışınca, hangi grup olursa olsun din grubu olabilir, etnik grup olabilir, herhangi br grubu yok etmeye çalıştığınızda grup olarak, kişi olarak değil, buna soykırım derler. O bakımdan sanıyorum böyle bir olay. İleride ne zaman beş yıl, on yıl sonra bu olaylar yeniden ele alındığında, öteki cemaatlere yapılmış olan kıyımlara benzer bir kıyım olarak ele alıncak. Ne bileyim Ermenilere, Kürteler, Alevilere, Bektaşilere yapılan ne yapılmışsa ona benzer bir olay diyecekler. Eskiden soykırım terimi yoktu. Eskiden bunlar yapılırken soykırım -genocide- kelimesi yoktu. Hukuka dahil edilmemişti. Sanırım öyle diyecekler.” şeklinde konuştu.

İşte, 31 Ekim 2018 Çarşamba günü gerçekleşen, son yıllarda Türkiye’de ve dünyada yaşanan olayları kavramsal olarak tartışan, bilimsel bir zemine oturtan ve tarihe not düşen söyleşinin tam metni:

Fatih AKALAN – Merhabalar! Bugün 31 Ekim 2018, Çarşamba. Bold’da hafta içi her gün olduğu gibi yine gündemi konuşmak için sizlerle beraberiz. Gündemin başlıklarını aktaracağız. Ama bugün çok değerli bir konuğumuz var. Önce kendisiyle Türkiye’de ve dünyada olup biteni konuşmaya çalışacağız ama ana gündemimiz Türkiye olacak. Kendisi akademisyen, çevirmen, yazar, siyaset bilimci bir isim. Ama aynı zamanda Ankara doğumlu bir Rum. Herkül Millas’tan söz ediyorum. Herkül Bey, merhabalar!

Herkül MİLLAS – Merhabalar!

F.A. –  Sizi büyük kesim tanıyor Türkiye’de, ama tanımayanlar da var. Oradan başlayalım. Size 15 kez sorulmuş bir soruyu ben 16’ncı kez sorayım; çünkü bir mülakatınızda öyle diyorsunuz. Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan Rum bir ailenin çocuğusunuz ama hani herkese o soru sorulur. “Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz” sorusu vardır. Ben size bu soruyu 16’ncı kez sorsam…

H.M. – Bu konuda bir yazım var benim. Yazmıştım, çünkü bu soruyu çok sık soruyorlar. (http://www.herkulmillas.com/tr/hmhakknda/kendimi-anlatirken.html) İsterseniz bunu biraz uzun anlatayım. En başta, ben küçükken yani bir 10 yaşında filanken kendimi Rum bilirdim. Pek bunun üzerine de fazla bir düşünmezdim yani. Herkes bizi böyle bilirdi. Belli bir yaşa geldikten sonra ben kendimi Türkiye vatandaşı, işte Rum kökenli bir adam, bir insan olarak görüyordum. Daha büyüyünce, ben dedim böyle karışık olmasın, ben bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım dedim. Ama ondan sonra; ama toplum beni böyle kabul etmiyordu yani. Onu da görüyordum. O, bir Rumluğum, her zaman gündeme geliyordu, hatırlatıyorlardı yani benim Rumluğumu ve daha sonra büyüyünce işte, “Yarı Yunan yarı Türk” dedim; o yarıyı hiç sevmedim. Dedim ki “İnsan yarım olur mu? Bütünüyle bir Türk, bütünüyle bir Yunanlıyım” dedim. Zaman geçti, bana bu soruyu hep sordular. Bir ara, şey demeye başladım; “Bana, bir azınlık üyesine bu soruyu sormayın, çünkü zor durumda kalıyor” dedim. Bir keresinde Amerika’da bir konuşma yaparken birileri arkadan -işte- seslendiler, bağırdılar: “Sen nesin, kendini nasıl tanımlıyorsun?” dediler. O zaman da ben, bir azınlık üyesi olduğum için “Benim kendimi nasıl tanımladığım önemli değil. Siz beni nasıl görüyorsanız ben aynen öyleyim” dedim. Bir keresinde de bir Yunanlı bana hep soruyordu; “Sen kendini nasıl hissediyorsun?” diye. Arada şaka yollu, “Çok iyi hissediyorum” filan dedim. O bununla yetinmedi. Bir ara ben dedim ki “Ben kendimi Rum sayıyorum ama bundan da çok utanıyorum” dedim. Hep böyle bir şeyler… En sonunda Amerika’da bir konuşma yaparken aynı soruyu bir daha sordular. Ben dedim ki bakın, dedim. Bu soru oldukça milliyetçi bir soru. Ne demek bu soru? Bu soru insanlara bir etiket yapıştırmak demek oluyor. İlle de bu etiketlerden birini seçeceksin, ötekilerini de reddedeceksin. Oysa benim anladığım, insanın sonsuz kimlikleri var, çok kimliği var. Benim mesela on, yirmi kimliğim var. Ve duruma göre, şartlara göre, o anda yaşadığım duruma göre bunlar öne çıkıyor. Mesela, ne bileyim, ülke tehlikede ise vatanperver oluyorum ama çocuğum hasta iken bir baba oluyorum. Dinime bir laf gelince dindar oluyorum veyahut da ne bileyim, seçim zamanında, benim bir ideolojik yanım var; diyelim ki sağcı, solcu oluyorum. Bunu gibi bir sürü kimliğim var. Bu etnik kimlik, bunların bir tanesi. Bundan da uzak kalmaya çalışıyorum elimden geldiği kadar. Bana aşılanmış olan duygulardan, düşüncelerden uzak kalmaya çalışıyorum. Bilmiyorum, sorunuza cevap vermiş oluyor muyum? Ama ille de..

F.A. – Estağfurullah!

H.M. –  İlle de bir etnik grup seçecek, belli bir etnik kimlik seçme durumunda kalacaksam çok zor benim için. Böyle bir şey yapmak istemiyorum.

F.A. – Yo, zaten böyle bir seçim yapın, demedim. Sadece hani sizi insanlara tanıtmak için sorduğum sorulardan birisi olsun bu. Şu anda “Ahval”de yazıyorsunuz ve bir yandan da normal hayatınız devam ediyor. Hani biz yazılarınızı Ahval’de biliyoruz ama neler yapıyorsunuz? Nasıl geçiyor? O, uzaklardan Türkiye’yi okumaya çalışıyorsunuz…

H.M. – Benim epeyce şeyim var, yani hobilerim var diyelim. Genellikle okumayı seven bir insanım. Yani hep okumak, bir şeyleri öğrenmeyi severim, okurum. Türkiye’yi izliyorum, bir de Yunanistan’da yaşadığım için Yunanistan’ı izliyorum. Maalesef her iki ülkenin de büyük sorunları var. Onlar da bir bakıma ilgi alanım, ama hoş bir şey de yaşamıyorum yani; günlük hayatım onları okumakla, yaşamakla pek hoş olmuyor. Onun dışında yazıyorum çiziyorum. Yani Türkçe yazıyorum, Yunanca yazıyorum, İngilizce de yayınlıyorum bazen yazılarımı. Genellikle böyle. Yazı benim epeyce vaktimi alıyor. Şu anda Yunanistan’da 3 kitabım çıkacak. Şu anda, yani önümüzdeki iki ay içinde herhalde 3 kitabım çıkacak. Türkiye’de bir kitap çıkabilir, yani onu yayınlayabilirim. Ama onun dışında spor yapıyorum. Ben sporu seviyorum. Ee, ne bileyim, ailem de benim çok vaktimi alıyor. Çocuklar, torunlar da var. Torunları da görüyoruz. Onlar en güzel meşgalem. Başka ne diyebilirim. Unuttuğum bir şey var mı bilemiyorum.

F.A. – Şampiyonluğunuz var galiba, birinciliğiniz, sporda?

H.M. – Evet, var. Yarım yüzyıl önce Türkiye’de 100 metre birinciliğim var. Milli takımda çok koştum ben. Ben koşuyordum. Ayrıca daha gençken de yüksek atlıyordum. Şimdi bu; onu da söyliyeyim bari, şimdi bu, 78 yaşında masterler kategorisinde hala koşuyorum ve atlıyorum. Yunanistan’da bu kez. Bir de Yunanistan birinciliğim var 100 metrede, iki yıl önce. Öyle işte. Spor yapıyorum yani. Haftada bir iki gün spor yaparım. Böyle.

F.A. – Peki, şimdi son yazınızdan hareketle dünyanın içinde bulunduğu o yükselen sağ milliyetçi dalgayı konuşalım istiyorum ama oraya gelmeden konuşmak istediğim bir başka konu var. Aslında en son İş Bankası’na AKP’nin el koyma sürecinde CHP’nin bazı yetkili isimleri, işte “Türkiye’de bir milat olacak. İnsanların mallarına mülklerine eğer el koymaya başlarsanız şöyle şöyle olur” dendiği bir.. CHP’liler böyle bir açıklama yaptılar. Hani, sanki ilk kez yaşanıyormuş gibi. Ama siz..

H.M. – (Gülüyor)

F.A. – Güldünüz?

H.M. – Anlamadım.

F.A. – ‘Güldünüz’ diyorum, hani, böyle değil mi?

H.M. – Valla, el koymalar artık şimdi günlük olay, yani bu belki de İş Bankası’nın -işte ne bileyim- tahvillerine el koymak en az acı yaratacak bir şey. Çünkü öteki el koymalar insanların hayatını altüst ediyor. Belki iş Bankası’nın, ne bileyim, malına el koymak o kadar can yakmayacak yani. O bakımdan, bilmiyorum, önemli bir (…), ama böyle büyük bir senaryonun küçük bir sahnesi bu. Yani o kadar büyük bir olay değil. Yani, bu kadar servete el konuldu. Buna, ne bileyim, duyarsız olan insanların İş Bankası konusuna duyarlı olmasını da ben pek böyle anlayacak halde değilim yani, bilmiyorum. Tuhaf bir şey yani.

F.A. – Peki. Son el koymalar, son yaşananlara toplumun sessiz kalması, hatta desteklemesi meselesi var ama aslında Türkiye’de ne yazık ki ilk kez yapılan bir şey değil bu. Sizin aileniz de bunu yaşadı. Yani “Varlık Vergisi” var, “6-7 Eylül Olayları” var. Siz İstanbul’da doğup büyüyen bir çocuktunuz ve o olayları bire bir yaşadınız sanırım, öyle değil mi? Yani bunların unutulmaması adına, ona dair neler söylersiniz? Yani bugünü yaşayanların o günleri de kıyaslayabilmesi ve görmesi adına, anlaması adına…

H.M. – Son yazımda da bundan söz ediyorum. Yani biz, bütün toplumlar; yalnız Türkiye değil, bütün toplumlar çok tatsız geçmişleri, geçmiş olayları yaşamış durumdalar. Yani herkes öyle. Bütün ülkeler böyle. Şimdi bir kısmı hesaplaşabiliyor bununla. Yani bunun hesabını yapabiliyor. Geçmişini değerlendiriyor. Doğru değerlendiriyorsa da tabii tasvip etmiyor. Bir kısım toplumlar da bu işi beceremiyor. Yani, Türkiye beceremeyenlerdendir. Bu becerememenin sonuçları da sonunda bazı olayların tekrarlanmasına neden oluyor. Yani şu anda da yaşamakta olduğumuz olaylar ilk defa olmuyor. Yani el koymaları, biz bunu azınlıklara yapılan davranışlarda gördük zaten. 1942’de azınlıkların mallarına el konuldu. Onun eleştirisi yapılmadı Türkiye’de. Yani bunun eleştirisi derken, onu da açıklayalım: Yani, “Kötü oldu.” Bu, eleştiri değil. Bu, hesaplaşma değil. Neden olduğunu, nedenlerini ortaya koyarak konuşmak gerekiyor. Yani, “Bu kötü oldu, ama nedeni şuydu. Yanlış olan şuydu” diye söylemek gerekir. Yoksa “Yanlış oldu, vah vah, ne yazık, olmamalıydı” demek; bu ne eleştiridir ne öz eleştiridir ne de geçmişle hesaplaşmadır. Yani bu yapılmadı Türkiye’de. Bugün yaşananlar da bir bakıma bir tekrar. Bir farklı yanı da var tabii. Yalnız tekrar değil, geniş çapta. Yani eskiden daha sınırlıydı sanıyorum. Şimdi daha geniş çapta.

F.A. – Şimdi bugüne geleceğim ama sizinle yapılan bir söyleşide 6-7 Eylül’ü tarif ederken orada insanların yaptığı kötülükten müthiş bir haz almasından söz ediyorsunuz. Bunu biraz anlatır mısınız?

H.M. – Evet, bu çok önemli bir şey bence. Çünkü deniliyor ki işte öfke, (…) yanışına karşı öfke veya Kıbrıs’ta yapılan olaylara karşı öfke yüzünden 6-7 Eylül olayları oldu diyorlar. Ben fotoğraflara bakıyorum, yani o gecenin fotoğraflarına. İnsanlar bir bayram havası içinde. Gülüyorlar, seviniyorlar, işte bayrakları sallıyorlar filan; o çok rahatsız edici bir şey. Çünkü insanlar seviniyor buna. Bu öfke değil, bir de sevinç var. O sevincin arkasında sanıyorum başka şeyler gizli. Yani, bir kötülük yapmanın zevkini çıkarmak. Yani bu, bu başka bir şey. Bu demek ki siyasetin ötesinde, yani Kıbrıs’ta, Yunanistan’la ilişkilerin ötesinde, bir insanlara karşı hınç vardı demek ve o kötülüğü, o davranışı, o intikamı diyelim -tırnak içinde- alırken de insanlar seviniyordu. O sevinç rahatsız edici, çok rahatsız edici bir şey. Bugün de bilmiyorum sevinenler oluyor mu insanlar acı çekerken. Birileri seviniyor mu bilmiyorum. Çünkü insan düşmanıyla bile savaşırken, o düşmanını öldürdüğü zaman da aslında sevinmez. Yani sevinecek bir şey yok burada. Düşmanıyla süngüleşirken, o süngüyü sokarken bile insan sevinç duymaz. Üzülür belki veya üzülmez ama en azından sevinç duymaz. Bu acıları yaşarken insanların sevinmesi çok ilginç ama acı, biraz da korkutucu bir şey.

F.A. – Peki, şimdi bugüne gelirsek, son yazınızda, “Siyasetin Ötesi” başlıklı yazınızda (https://ahvalnews.com/tr/siyaset/siyasetin-otesinde) demokrasi ve topluma olan inancınızı sanki yitirmişsiniz gibi bir hava sezinledim ben. Doğru mu okudum yoksa haksızlık mı yapıyorum?

H.M. – Bakın, son yıllarda ilginç kitaplar yayınlandı, ilginç araştırmalar yayınlandı. Mesela, Amy Chua diye bir kadının yazdığı kitapları okuyorum son günlerde. O diyor ki bazı toplumlar demokrasiyle özgürlükleri ve liberal ekonomiyi bir arada yaşatamıyor. Ne oluyor; demokrasi gelince insanlar barış içinde yaşamak yerine çatışma başlıyor, diyor. Mesela, Venezüella’da böyle oldu. Korkarım Türkiye’de de demokrasiyle liberal ekonomiyi bir arada yaşatamadık, yaşatamıyoruz. Çatışma oluyor, kutuplaşma oluyor. Bunu bütün dünyada görüyoruz. Sağcı, ırkçı gruplar çıkıyor. Azınlıklara karşı. Kimi zaman çoğunluk azınlıklara karşı, kimi zaman azınlık çoğunluğa karşı çatışıyor, savaşıyor. Bunlar hoş şey değil. Dünyamız bir kriz içinde. Bu kriz içinde bazı ülkeler başı çekiyor. Amerika’da işte, Trump’ı gösteriyorsunuz. İlginç bir şey. Trump’a destek çıkan kimler? Herhalde demokratik güçler değildi. Amerika’nın demokratları değildi. Kimdi? İşte halktan, bir kesim halktan intikam almak isteyen, bir kısım halka karşı öfkeli olan insanların seçtiği bir liderdir Trump. Türkiye’de de görüyoruz. Yunanistan’da da görüyoruz. Avrupa’nın birçok ülkesinde görüyoruz. Yani sağın, milliyetçi, ırkçı sağın yükselmesi dünya çapında bir olaydır ve hoş bir şey değildir. Umarım daha kötü şeyler görmeyiz, ama demokrasi şu anda bir sınavdan geçmekte. Bütün dünyada bir sınavdan geçmekte. O bakımdan biraz kötümserim. ‘Birazdan daha fazla’ kötümserim. Ama hemen söyliyeyim: Benim yaşım ileri olduğu için, ben normal yirmi, otuz, kırk yaşlarındaki bir insana göre yaşım dolayısıyla daha kötümserim. Herkesin benim kötümserliğimi paylaşması doğru olmayabilir.

F.A. – Şimdi, aslında bütün bu olup biteni o bahsettiğiniz totaliter rejimlerin liderleri ya da işte Amerika gibi -demokrasinin hani var olduğu iddia edilen- ülkelerin en başındaki isim Trump, bir savaş konsepti içerisinde anlatıyor. İşte, milli çıkarlar var. Bu milli çıkarların ortadan kaldırılması için çalışan gruplar var ve bunlara karşı mücadele ettiklerini söylüyorlar. Ve teröristler var onların karşısında ama bunun işte bir ton yolu var. Yani işte kimileri ekonomik terör uyguluyor toplumlara karşı, kimileri başka bir yol kullanıyor, kimileri silahla mücadele ediyor, tırnak içinde söylüyorum. Bu şekilde de işi, nasıl diyelim, topluma kabullendirme çabaları var. Hakikaten bu doğru bir tanımlama mı? Yani, evet, dünyadaki bu büyük ülkeler bir savaşın içerisinde ve karşılarında gerçekten bir terör varlığı ve tehdidi mi söz konusu?

H.M. – Valla, bu ‘terör’ ve ‘korku’ meselesi; yani biraz psikolojik açıdan bakarsak olaya bu bir fobi. Yani korku başka bir şey, fobi başka bir şey. Fobi, aşırı bir korku, yani gereksiz belki. Bu fobinin arkasında ideolojiler gizli. Yani bir dünya konsepti, dünya algılaması. Belki de paranoya diye bir hastalık var, paranoya da olabilir. Bazı insanlar da paranoyak olur. Yani her yerde tehlike görürler. Yalnız bu terör meselesinde bir şey daha ekliyeyim; yani terörün amacı insanlardan korku (…) Şimdi ben de korkuyorum şu anda. Ama ben devletten korkuyorum. Yani bazen devletlerin kendileri terör yaratıyorlar. Yani eğer yurttaşlar korkuyorsa, şu veya bu nedenden korkuyorsa, haklı veya haksız diyelim vatandaşlar korkuyorsa, korktukları için konuşamıyorsa, siniyorsa, kendilerini sansür ediyorsa, otosansür ediyorsa o zaman o terör, devletten de gelir. Yani terörist devletler var. Terörist hükümetler var. Terörist siyasiler var. Benim en son okuduğum kitaplardan bir tanesi, biraz geç okudum; Hannah Arendt’in “The Origins of Totalitarianism”, yani mutlakiyetin, mutlakiyetçiliğin kökenleri diye kitabı. O, şeyi anlatır. Hitler’i anlatır. Avrupa’nın en medeni ülkesinde, Avrupa’nın göbeğinde Hitler çıktı ve kitleler onu izledi; arkasından gitti yani. Yani önemli olan bir diktatör geldi meselesi değil, mesele bir diktatörün arkasında bütün halk, hemen hemen bütün halkın ona destek vermiş olması. Stalin’i görüyoruz. Stalin’in arkasında Rus halkının büyük bölümü var. Yani bir diktatörün gelmesi başka, bir diktatörün arkasında halk desteğinin olması başka. Chávez. Chávez de böyle. Bu liderler, şimdi göstermekte olduğunuz liderlerin bir özelliği bu. (Bu esnada ekrandan Trump, Putin ve Erdoğan’ın görüntüleri akıyor.) Bu aslında tabii ki kötümser bir manzara, kötümser bir gelişme ve korkutucu bir şey. Umarım bu daha kötüye gitmez. Umarım bu böyle bir dalga olarak (…) insanlık tarihinde geçer.

F.A. – Peki, somutlaştırarak sorayım o zaman, Türkiye’de bir devlet teröründen söz etmek mümkün mü bu anlamda?

H.M. – Valla, eğer halkın bir bölümü, hepsi değil ama bir bölümü korkuyorsa o korkuyu başka türlü açıklamaya imkân yok. Yani korkması gereken insanlar suçlu olan insanlar, ama akademisyenler korkuyorsa, ne bileyim, bir ev kadını korkuyorsa, kocası bir şey yaptığı için kendisi korkuyorsa, çocukları korkuyorsa o zaman o terörün kaynağını bulmak gerekir. Yani bu insanlar hasta değil yani, hepsi paranoik değil, korkuyorlar. Benim çevremdeki insanların, benim arkadaşlarımın birçoğu korkuyor. Bir kısmı -ne bileyim- bir bildiriye imza attı diye Türkiye’ye gidemiyor, yurt dışında. Bu korku nereden kaynaklanıyor? Yani bu korku durup dururken doğmadı; var. Demek ki bir korku var. O korkunun da bir terörist yanı var. Yani terör. Korku değil o, yani fobia değil. Bu, bir terör. Yani insanlar korkutuluyor. Mesela diyorum, bir şey daha söyliyeyim; yani çok önemli. Deniliyor ki işte yasalar çiğneniyor, anayasa çiğneniyor filan. Sanıyorum bu çiğnenmesi belki de kasıtlı yapılıyor. Çünkü anayasanın, yasaların çiğneniyor olmasını göstermek, bir, korkutucu bir şey. Yani diyor ki “Beni bağlayan yasa, anayasa yok. Ben istediğimi yaparım.” Bu aslında bir, bir şeydir; çok korkutucu bir mesajdır yani.

F.A. – Yani şunu mu demek istiyorsunuz; rejimin, Türkiye’yi yönetenler bilerek bunu yapıyorlar ve “Anayasayı bile biz dikkate almıyoruz. Ona göre siz ayağınızı denk alın!” mı deniliyor topluma? Toplum bunu mu okuyor buradan?

H.M. – Evet, mesela şeyi; “Biz yasaları çiğnemiyoruz, anayasayı çiğnemiyoruz” kaygısı içinde değiller. Tam tersine “Siz anayasaya güvenmeyin, yasalara güvenmeyin. Biz; biz sizin hakkınızdan geliriz!” mesajı var. Yani ben bunu böyle okuyorum. Çünkü görüyorum, yani böyle bir kaygıları yok. Anayasayı çiğnememek, yasalara tam uymak filan diye bir, böyle bir kaygı görmüyorum yani. Halkta, halkta; onu da söyliyeyim, ben burada konuştuğum bazı işte hükümet taraftarı insanlar konuşurken de “Ben yasa masa bilmiyorum. Ben işte doğru yapılan.. gerekeni yapılacaktır” filan yani, “Yasalar bizi engellemesin. Doğru yapılan, gerekeni yapacağız” diyorlar. “Doğru olanı yapacağız.” Doğru olan ne? Bir tarafın inandığı doğru oluyor ama anayasaya, yasaya karşı geliyormuş, o ikincildir yani. Hani şu, hâkimlerimiz de söylediği “Bütün ötekiler teferruattır” diyorlardı ya. İşte bu!

F.A. – Peki, şimdi yine yazınızdan hareketle; diyorsunuz ki eskiden de tarikatlar ve cemaatler hedef alınıyordu. Örneğin Bektaşiler 1826’da topluca katledildi. Ama.. Ya da Kürtler ayaklandıklarında -tırnak içinde- bastırıldı. Solcular ve azınlıkların yaşadıkları ortada; başta konuştuk. Ama şimdi bugün farklı diyorsunuz. Bu farkın sebebi ne? Neden farklı bir tablo olduğunu düşünüyorsunuz?

H.M. – Yani, şu ayırımı yapmamız gerekiyor: Bir “diktatörlük” diye bir şey var. Bir de “faşizm” diye bir şey var. Aradaki fark şu: Diktatörlük, halka karşı. Baskıcı bir rejimdir. Faşizm, -tırnak içinde- demokratiktir. Çünkü arkasında halk desteği vardır. Mesela şey; Hitler, seçimle geldi. Arkasında çoğunluk vardı. Desteği vardı. Ama faşizm, kötü bir şey. Bu, yeni bir şey. Yani Türkiye’de sultan vardı, padişah vardı vs. Diktatörler vardı. Askeri rejim vardı. Ama her zaman sanki demokrasi olursa, seçim olursa onlar yenilecek duygusu içindeydik. Yani o darbelerden sonra seçimler zaten onu gösterdi yani hemen. Darbenin hemen arkasından diktatörler iktidarı teslim ettiler. Yani sürdüremediler. Oysa şimdi halkın büyük bir kesimi, belki -ne bileyim- yüzde 40, yüzde 50’si bu gidişi destekliyor. Bu kötü bir şey, tehlikeli bir şey ve korkutucu bir şey. Yani bu yeni bir aşama gibime geliyor. Bunun nedeni de bugün propaganda olanakları eskiye kıyasla kat kat arttı. Yani işte televizyonlar, gazeteler sürekli.. Eğitim sistemi, bütün eğitim sistemi belli bir ideoloji ve dünya görüşünü aşılıyor. Halk da buna katılıyor. Buna bir şey daha eklemek gerekiyor. İşte son okuduklarım diyeyim. Son öğrendiklerim arasında şu var: İnsanlar rasyonel değil. Yani mantıkla hareket etmiyor. Duygularıyla hareket ediyor genellikle. Çoğunluk böyle ve grup psikolojisi dediğimiz o aşiret psikolojisi diyelim; böyle bir psikoloji içinde. Kendi grubunu desteklerken olayları ona göre yorumluyor. Yani kendi grubunun yaptığı vahşeti görmüyor. Ve bunu kötü niyetle yapıyor demiyeceğim; inanarak yapıyor. En kötüsü bu! Böyle bir psikoloji içinde şu anda Türkiye’nin büyük bir kesimi! Yani bu, biraz önce söylediğimiz terör, vahşet, acı filan; bunları görmüyorlar. Hatta belki de görüyorlar, ama “Ne yapalım, bu kaçınılmaz bir sonuç. Bunu da yapmaya mecburuz” havası içinde. Yeni olan, bu. Eskiden böyle değildi. Şey derdik; mesela, gaddar bir sultanımız var, diyorduk. Halk bunun acısını çekiyordu ama bir kişiye, bir küçük zümreye mal ediyordu bunu. Şimdi öyle değil. Şimdi bunlar -tırnak içinde- demokratikmiş gibi de yapılıyor. Bu; bu, yeni bir rejimin mesajı. Yani yeni bir rejimin belirtisi. (…)

F.A. – Peki, yine; yine bir başlığı somutlaştırarak sormaya çalışayım. Yazınızda benim okuduğum bazı bölümler, Gülen Cemaatine yapılanları anlatıyor gibi geldi bana. Doğru mu anladım? Eee, ve..

H.M. – Nasıl, nasıl?

F.A. – Eğer doğruysa.. Gülen Cemaatine yapılanları, yani Gülen Cemaati soruşturmaları kapsamında yapılanları anladım bazı bölümlerinden. Hani işte mala el koymalardan, çoluk çocuk bu işe dâhil edilmesi, eşinden dolayı karısının suçlanması vs. Doğru mu anladım? Doğruysa siz bütün bu soruşturmayı nasıl okuyorsunuz?

H.M. – Şöyle diyeyim; bu darbe teşebbüsü Gülen Cemaatine mal edildi. Bu konuda benim düşüncem şöyle: Bir darbeyi 20 kişi; 10, 20, 30 kişi planlar. Bunu 500 kişi altta organize eder. Onun altında da ne yaptığını bilmeyen erler vardır. Onlar sorumsuz, “Sen şurada dur, bekle, kimse geçmesin” dersin. Böyle bir kadro. Bunların toplamı, ne yaparsanız yapınız, 500 kişi, bin kişi, bilemediniz 2 bin kişidir. Şimdi 50 bin kişi, 100 bin kişi kovalanıyorsa burada bir darbe söz konusu değil, ya buna ihtilal derler ki değil, o da değil. Demek ki burada apaçık o 100 bin kişinin içinde suçlu olsalar bile, suçlu insanlar var olsa bunlar bin kişidir, 2 bin kişidir. O binlerce kişinin acı çekmesini ben içime sindiremiyorum ve açıklamasını da getiremiyorum. Yani, o bakımdan ister buna Gülen Cemaati diyelim, isterse liberal insanlar diyelim, isterseniz solcu deyin, isterseniz Kürt deyin, bu binleri vurmaya başlayınca, rakamlar böyle binlerle konuşulmaya başlayınca belli ki bu suçla ilgili bir şey değil. Yani 100 bin suçlu olamaz bir ülkede. 100 bin, 200 bin terörist olamaz bir ülkede. Hiçbir ülkede 200 bin terörist yoktur. Yani o bakımdan, sanıyorum, bütün bu acı çeken kalabalıklar, kalabalıkların yüzde 99’u, yüzde 90’ı diyelim, suçsuz, masum, boşu boşuna acı çeken insanlar.

F.A. – Peki, bir şey daha sorayım bununla ilgili. Siyaset bilimi açısından böylesi bir soruşturma nasıl tanımlanabilir? Nedir bu yapılanın adı?

H.M. – E, rejimin adı mı? Rejimin adı, mesela…

F.A. – Bu topluluğa karşı yapılan uygulamanın adı? Özür dilerim, çünkü Gülen Cemaati bunu “kitlesel bir soykırım”, “sivil bir yok etme” olarak tanımlıyor. “Cadı avı” olarak tanımlıyor ama siyaset bilimi bu süreci nasıl tanımlar? Hükümete göre ise bu bir darbeyle mücadele.

H.M. – Rejime en yakın, bu rejime en yakın tanım, Hannah Arendt’in dediği faşizmdir. Yani “totalitarianism” dediği, mutlakiyet rejimidir. Yapılan, soykırıma uyuyor. Çünkü bir grubu, grup olarak yok etmeye çalışınca, hangi grup olursa olsun, din grubu olabilir, etnik grup olabilir, herhangi bir grubu yok etmeye çalıştığınızda; grup olarak, insanları kişi olarak değil de grup olarak, buna “soykırım” derler. Yani o bakımdan sanıyorum böyle bir olay. Şimdi ileride; şimdi değil ama ileride, ne zaman ileride bilmiyorum; beş yıl, on yıl, yirmi yıl sonra bu olaylar yeniden ele alındığında, herhalde buna, öteki cemaatlere bugüne kadar yapılmış olan kıyımlara benzeyen bir kıyım olarak ele alınacak yani, ne bileyim, Ermenilere yapılan, işte azınlıklara yapılan,  Kürtlere yapılan, Alevilere yapılan, Bektaşilere yapılan, ne yapılmışsa ona benzer bir olay, diyecekler. Eskiden “soykırım” terimi yoktu. Yani bunlar yapılırken, o zaman “soykırım” -genocide- kelimesi hukuka dâhil edilmemişti. Şimdi var; gayet açık yani. Sanıyorum öyle diyecekler.

F.A. – Peki, son bitirirken, yazınızdaki o son kısımla bitirelim; “vicdan” vurgusu yapıyorsunuz. Herhalde sanırım bu kötü tablodan çıkmak için yönetenlerin de yönetilenlerin de iktidarıyla muhalefetiyle, hem toplum hem siyasetçiler açısından sanırım biraz daha hadiselere vicdanlı mı bakmak gerekiyor? Bu bir çıkış olabilir mi bu içinde bulunduğumuz atmosferden?

H.M. – Valla, şöyle. Ben şoktayım! Yani bu kadar acıya karşı insanların bunu yaşamaması, görmemesi, duymamasını ve konuşmamasını ben üzerimde şok olarak yaşıyorum. Yani nasıl olur da bu kadar acıya karşı insanlar duyarsız, sessiz kalabiliyor diye! Onun için “vicdan” dedim. Belki, ne bileyim, son çaremiz insanların o yanının uyanması. İşte vicdan, insaf, -ne bileyim, ne derler buna- empati filan. Artık, çünkü siyasetle ilgili görmüyorum ben bunu. Siyaset, benim bildiğim sağ, sol mücadele eder. İşte sosyalist çıkar, komünist çıkar, kendi tezini savunur. Böyle bir şey görmüyorum ben. Ben burada bir -ne bileyim- kıyım görüyorum. Acımasızlık görüyorum. İnsanları böyle ezmek, acı çektirmek ve acı çektirdikçe de hani, tatmin duymak. O gülümseme dedim ya. Sevinç. Bunu görüyorum. Ve ben, valla, bu konuda şoktayım!

F.A. – Peki, çok teşekkürler. Herkül Millas; siyaset bilimci, akademisyen, çevirmen, yazar.. pek çok şapkası var. Çok sağ olun vakit ayırıp sorularımızı cevapladığınız için. Kitaplarınız çıktıktan sonra kitaplar üzerine de bir söyleşi yapmak isteriz. Bunun da sözünü almış olalım şimdiden Herkül Bey.

H.M. – Tamam. Davet için teşekkür ediyorum sizlere. Size iyi çalışmalar. İyi akşamlar diyeyim.

F.A. – Peki, çok teşekkürler, çok sağ olun.

EDİTÖR | SAMİ ÜNAL

[Kronos.News] 2.11.2018

10 dakikada hüküm verdiler, 17 ay sonra ‘suçsuzsun’ dediler [Mehmet Dinç]

20 Temmuz darbe senaryosundan sadece 5 gün sonra.  Soru işaretlerinin havada uçuştuğu, ülke çapında cadı avının başladığı, 4-5 senedir kademe kademe gücü elinde toplayan Erdoğan ve çevresinin gücü tamamen eline aldığı günler. Ülke çapında yüz binlerce devlet memuru, rütbeli rütbesiz asker, polis, hakim, savcı ve avukatın, emniyet nezaretlerinde işkence gördüğü kavurucu günler. Bununla da yetinmeyen gözü dönmüşler, gücü tamamen eline almanın pervasızlığıyla, kadın, çocuk ve yaşlılara dahi ilişerek kin ve nefretlerini gösterdiği günler.

“Darbe kalkışmasının” 5. günü Mersin’de üniversite öğrencilerinin kaldığı eve gece 01:00’de yaklaşık 30 TEM polisi, ellerinde uzun namlulu silahlarla baskın yapıyor.

“Anlatın”  öğrenciler “ne anlatalım memur bey” demeye kalmadan ağza alınmayacak küfürler, hakaret ve küfür eşliğinde evlerini didik dik arıyorlar. Hakaret ve küfürler yerini sille, tokat, dipçik darbelerine bırakmış, 4 üniversite öğrencisi yaklaşık 30 polis tarafından sabahın 5’ine kadar dayak ve işkence görmüşlerdi. İşkence gören 22 yaşındaki üniversite öğrencilerinden Sarı Hoca, “Birkaç saat ağır dayak yedikten sonra, TEM bölge müdürü Yaşar Gidiş’in içeriye girmesiyle o zaman kadar yediğimizin dayak olmadığını anladık” diyor.

4 üniversite öğrencisi, 4 saat 30 polisin dayak ve işkencesine maruz kaldıktan sonra, işkenceci polislerle birlikte doktor raporuna götürülüyor. Doktorun “darp var mı” sorusuna polisle göz göze gelerek “darp yok” cevabı vermekten başka ellerinden bir şey gelmiyor. Ardından 2 gün nezarethane, savcıya ifade, 10 dakika mahkeme ve 17 ay süren ağır cezaevi günler, yine dayak, yine hakaret, yine küfür… Henüz 20’li yaşlardaki bu gençler,özgürlükleri ellerinden alınan ağır işkence, tonlarca hakaret, küfür yiyen, psikolojik işkence gören bu gençler 17 ay sonra suçsuz bulunarak beraat kararı veriliyor. Henüz birkaç gün geçmeden yeni bir soruşturma açılan Sarı Hoca, çareyi yurt dışına kaçmakta buluyor. “Sarı Hoca” yaşadıklarını Türkiye’de yaşanan yüz binlerce olaya ışık tutması ümidiyle paylaşmaya karar veriyor. Şimdilerde bir Avrupa ülkesinde iltica talebinde bulunan, Sarı Hoca’nın ilk hedefi cezaevi günlerinde yazdığı, cezaevlerinde, Meriç’te, Türkiye’de yaşanan kurşun gibi ağır günleri kaleme aldığı yaklaşık 80 bölümlük dizi senaryosunu hayata geçirmek.

Cezaevinde iki defa intiharın eşiğinden dönen, her şeye rağmen hayata tutunmayı başarabilen Sarı Hoca’nın ağzından dinleyelim  yaşadıklarını…

4 saat işkence, küfür, dayak

Hayatımızı karartan, hayallerimizin üzerine toprak serpen korkunç günler 20 Temmuz 2016,  gece 01’de “kapıyı açın polis!” bağrışmaları ile başladı. 4 arkadaşımla birlikte kaldığım öğrenci evine 20-30 TEM  polis girdi, bizleri yere yatırdılar, kafamıza silah dayayıp, hakaret ve küfürler saat beşe kadar işkence darp, dayak, küfür ve hakaret eşliğinde dövdüler. Vücudumuzun birçok yeri yüzlerimiz ve kafalarımız kan revan içinde kaldı. Arkadaşım yüzünde oluşan yara aylarca gitmedi, hatta aylar sonra ilk görüşmemizde “yüzündeki yara hâlâ gitmemiş kardeşim” dediğimde  “İnşallah hiç gitmez”  demişti. Saat 05:00’e kadar bizi dövdüler, kafamıza uzun namlulu silahları dayayıp tetiğe bastılar, korku ve çaresizlik içinde artık oradan kesinlikle sağ kurtulamayacağımızı ve öleceğimizi düşündük. Bizi, herhangi bir gerekçe göstermeden, sorgusuz sualsiz, neyle suçlandığımızı söylemeden tam 4 saat ağır işkenceyle dövdüler. Birkaç saat dövdükten sonra TEM bölge müdürü Yaşar Gidiş geldi, o zaman kadar yediğimizin dayak olmadığı anladık. Anne, bacı, aile fertlerimizden küfür yemeyen kalmadığı gibi inandığımız değerlere, peygambere kadar küfürler ettiler…

Doktor kontrolüne işkenceci polisle girdik

Oradan doktor kontrolüne götürdüler fakat doktorun odasına, bize işkence yapan polislerle giriyoruz. “Darp var mı?” sorusuna, yediğimiz ve emniyete götürüldükten sonra yiyebileceğimiz dayak ve işkenceleri düşünerek  “darp yok” demek zorunda kalıyoruz. Bana sıra geldiğinde doktorun elini tutup kafamda oluşan kocaman şişliğe götürerek “darp yok” diyebilmiştim. Sonradan belgeyi okuduğumda en azında kafamdaki darp izlerini rapora geçirdiğini gördüm.

TEM’de dayak devam ediyor; “başlarım abdestinize de namazınıza da”

Bu kaskatı karanlık gecenin bir türlü sabahı olmuyordu, sağlık kontrolünden sonra TEM şubeye götürüldük, orada da küfürler eşliğinde dayaktan geçirildik. Nezarete girdiğimizde şehrin ileri gelenleri, valiler, vali yardımcıları, albaylar, yarbaylar, hakimler, savcılar da oradaydı. “Burası TEM ….. çocukları, … bomba sokacağız” tehditleri arasında  tuvalete gitmek, abdest almak için bile yalvara yalvara izin istiyor “başlarım sizin abdestinize de namazınıza da” tepkisiyle karşılaşıyorduk. Öyle bir atmosfere bürünüyorsunuz ki, “Ya beni burada öldürecekler  ya da buradan kafayı yemiş olarak çıkacağım” diyorsunuz.

Elektrik şokundan kısmı felç kalan arkadaşlarım oldu

Hayatında belki de ilk defa emniyete götürülen bizler, “terörist”likle yaftalanıyorduk. Belirli bir süre sonra emniyette sorguya alındık.  “Sizi nerede yakaladık, hücre evinde, anlatın bakalım kimler geliyordu bu hücre evine, yöneticiler kim, bu evlere asker, savcı, yargı mensupları geliyor mu?” şeklinde sorular sorduklarında ‘biz öğrenciyiz, eğitimden başka düşüncemiz yok’ yanıtı veriyoruz fakat dayak yemekten kurtulamıyorduk. Sadece İzmir cezaevinde en az 150 insanla tanıştım ve  işkenceyi birebir yaşadım ve birçok arkadaşımdan dinledim. 28 gün işkencede kalan arkadaşım var, 17 kilo verdi, emniyetten çıkarılıp ormanda ters asıldı, tekrar getirilip elektrik verildi, kısmı felç kalan arkadaşlarım oldu.

2 gün sonra hakim karşısına çıktık, 10 dakikada hüküm verildi, 17 ay cezaevinde kaldım

Emniyetteyken, sadece algı için günde iki defa sağlık kontrolüne götürülüyorduk. Her indiğimiz yerde kameralar hazır, koruma barikatları arasında bizi geçiriyorlar. 2 gün sonra hakim karşısına çıktık;

– Neden burada olduğunuzu biliyor musunuz?

– Bilmiyoruz

– Verdiğin ifadeyi kabul ediyor musunuz ?

– Evet

– Tamam çıkabilirsin.

4 kişi 10 dakikada  yargılandık ve tutuklandık. O arada polis aşağıya telefon ediyor; “kameralar hazırlansın hainler geliyor”. Aşağıya ters kelepçe iniyorsunuz onlarca insan size kameralar önünde hakaret ediyor.

Cezaevine ilk giriş

Artık cezaevine ilk girişimiz, güvenlik taraması için üzerimizdeki her şeyi çıkarmamızı istediler. Merdiven boşluğu gibi bir yere soktular, bu sefer de gardiyanlar, aile fertlerimizden sövmedikleri kimseyi bırakmadı. Hepimizi aynı koğuşa verir misiniz? dedim “tamam merak etmeyin” dedi ama hepimizi ayrı ayrı koğuşlara vermişlerdi.

Artık yaşadıklarım dayanılmaz hale geldi, gece herkes uyurken elime bardağı aldım, kırıp duvarın dibinde ölümü bekleyecektim, yapamadım, inandığım değerler engel oldu. Sonra bir kere daha düşündüm ama yapmadım. Cezaevi değişmiş bizi İzmir’e göndermişlerdi. Bir rüya gördüm, benim için dönüm noktası oldu, o rüyadan sonra hayata pozitif bakmaya başladım. Spor yapmaya başladım. Risale bilgim fena değildir. Artık o günden sonra çevremdekilere risale anlatmaya başladım. Sabrı, orucu, Kur’an’ı, Rabbe ibadet etmenin tadını zindanda öğrendim.

İki defa intihara teşebbüs ettim

Mersin cezaevinde 1 ay kaldım hayatım boyunca asla unutamam  Mersin Cezaevi günlerini. Neden diyeceksiniz? 5 kişilik koğuşta 15 kişi kalıyorduk. Bazı abiler tuvaletin önünde bazıları merdiven önünde yatıyordu. Her sabah ve akşam askeri sayım vardı . Gardiyanlar bağırıyordu ‘sağdan say ‘ başlıyorduk bir iki diye. Açık konuşayım korkuyorduk. Bu olaylar biter belki işkenceyi bile unuturum ama bir şeyi asla unutmayacağım. Mersin cezaevi günlerinden bir gün tüm koğuşlarda bir hareketlilik başladı .  Koğuş kapısı açıldı ve gardiyan bağırdı ‘herkes traş olacak.‘ Biz tabi ki şaşırdık ne oluyor demeye kalmadan gardiyan tekrar bağırdı ‘sırayla çıkın.’ Koğuştaki herkes sırayla çıkmaya başladı. Çıkıp gelen abinin saçları üç numaraya vurulmuş şekilde içeri giriyordu ve içeri giren herkes sanki şoka girmiş gibiydi. Ve sıra bana geldi koridora çıktım. Gardiyan ‘çıkar üstünü’ dedi. ‘Bende çıkardım koridordaki sandalyeye oturdum elleri kolları jiletli dövmeli mahkum uzun sarı saçlarımı küfür ederek kesmeye başladı. Gardiyan arkamda oda küfür ediyordu. Diyordu ki gardiyan ‘müdür bey böyle söyledi herkesin saçı aynı olacak’ saçlarımı kesti ve ‘kalk’ dedi. Kalktım ama şoka girmişim size yemin ederim iki adım atamadım sonrasında gardiyan beni ittirdi, öyle kendime geldim. Sonra koğuşa girdim ve yere yığıldım. Hayatımda hiç bu kadar ağladığımı hatırlamıyorum  resmen bitmiştim. Bu anı hiç unutamıyorum. Bu olaydan sonra zaten İzmir’e sürgün edildik. İzmir hapis günlerinde bir gün artık karar verdim intihar edecektim. Yaşadıklarım dayanılmaz hale geldi. Gece herkes uyurkken elime bardağı aldım, kırıp duvarın dibinde ölümü bekleyecektim, yapamadım, inandığım değerler engel oldu. Sonra bir kere daha denedim tuvalette ama yapmadım. Ahiretimi kaybetmekten korktum. İşte o zaman Üstad’ın ‘eğer dinim beni intihardan men etmeseydi bu Said toprak altında olurdu’ sözünü çok iyi anlıyorsunuz. İzmir hapis günlerinde bir rüya gördüm. Benim için dönüm noktası oldu. O rüyadan sonra hayata pozitif bakmaya başladım. Spor yapmaya başladım. Risale bilgim fena değildir. Artık o günden sonra çevremdekilere Risale anlatmaya başladım. Sabrı, orucu, Kur’anı, Rabbe ibadet etmenin tadını zindanda öğrendim. Zindan benim için o günden sonra medrese olmaya başlamıştı.

Evde kitap bulundurmak yasak, ama abi cezaevine Risale’yle geldi

İlginç bir hadise yaşandı, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eski talebelerinden birisi, gelirken çantasında risale getirdi ve ona müsaade ettiler,  o risale zaten cezaevinin her koğuşunda dolaştı.  Hikmet nazariyle bakarsanız çok anlamlı. Hem de hangi kitap geldi, tamamen cezaevi bahislerinden oluşan Şualar. Neresini açsanız sizden bahsediyor, “Aziz sıddık kardeşlerim birbirinizi tenkit etmeyiniz, bizler ne yapsak da bu imtihandan kaçma şansımız yoktur, kaderimiz ve rızkımız bizi buralara getirdi, kaderin bize takdir ettiği son lokmayı alana kadar buralarda beklemek zorundayız”. Başka bir sayfa açıyorsunuz, “Bizler Nur talebeleriyiz,  belki  2 belki 4 yılda bir buralara gelmekle mükellefiz, belki bu baharda çıkabiliriz, kışlar soğuk, bahar güzeledir”. Sayfayı karıştırıyorsunuz Zübeyir abinin savunması, Hüsnü abinin yazılarını okuyor vücudunuza enjekte ediyor, daha iyi olmaya başlıyor ve yeni gelenlere moral motivasyon veriyorsunuz. İnsan ne dayaktan, ne işkenceden ne sürgünden, ne de hücrede ölüyor, o bataklıktan sizi çıkaracak bir şey mutlaka oluyor, hiçbir şey olmasa cezaevinin avlusunda gezen karınca bile size umut oluyor.

Bir çekirgem vardı, adını “Tito”  koymuştum. Onula konuşurduk, sonra Tito öldü. Bir abimiz vardı, “bu hayvana zulüm ediyoruz onu dışarıya atalım, biz çıkamıyoruz ama onu çıkabiliriz” dedi. Abi yapma bizi buraya getiren onun da getirdi dedim ama  “bana bırak ben halıcı adamım kaç metreden halı atıyorum, bunu her türlü atarım” dedi ama dışarı atmaya çalışırken yukarıdaki tel örgülere takıldı ve öldü.  Ekmekleri fazla fazla veriyorlardı. Bize vermeyin desek de zorla veriyorlardı. Sonra  anladık ki cezaevinin ekmeklerini yandaş fırınlar vermişler, herkes pasının kendi cebinin derdinde, israf, devlet malı kimsenin umurunda değil. Biz de fazla ekmekleri çatıdaki güvercinlere atıyor sonra üst taraftan o onları izliyorduk.

Yenilenerek çıkan da oldu, aklı dengesini ve inançlarını yitiren de

Cezaevi ortamında birçok insan yenilenerek, motivasyonla çıkanların yanında az da olsa isyana varan problemlerle çıkan da oldu. Aile fertlerinin tamamı içeride, malı mülk alınmış, çocukları sersefil olmuş, bu insanları bazen hiçbir şeyle teselli edemiyorsunuz. 10-15 yıl hapis yatacak insana dini motivasyonla “bu günler güzeldir, yümünlü bereketlidir, süreç geçince Allah ne kapılar açacak” gibi telkinler bazen bir süre sonra faydalı olmuyor. Ahirette kazanım sağlayacağına inancımız tam, hatta Üstad söylüyor “suçsuz günahsız 3 ay cezaevinde kalmak  90 yıllık ehl-i imandan beldedir” fakat bu sizi uzun süre  motive edemeyebiliyor. Çevrenizdekiler tutuklanıyor, tutuklu olanlar hüküm yiyor, müebbet alanlar var ve haliyle moral motivasyon düşüyor. Evet ben suçsuzum ama karşımdaki kişi adaleti tesis etmeyecek buradan çıkmayacağız, diye düşündüğünüz oluyor. Bu sebeple, rüyalar, tarih vermeler insan bazen ters tepiyor. Ben de rüya gördüm benim için dönüm noktası oldu. Ben de anlattım ama benim için o skala doldu.

Bir cumhuriyet savcısı vardı, iki çocuğunu yetimhaneye verdiler, eşi de içeride. “Çocuklarımın üzerine kapıyı kilitleyip geldim, eşim hakim, ben savcıyım, bizi birlikte sabah 5’te aldılar, bunlar çocuk, burada ölüler desem de,  kabul etmediler yetimhaneye verdiler” demişti.

Psikolojisi çökmüş, hasta olmuş, travmalar yaşayan insanlar da var. İki adım sonra bu insanlar kanser oluyor, psikolojinin biyolojiye etkisi var. Bazen böyle insanlara Hz. Yusuf iffet hadisesiyle yatmış, Üstad 28 yıl yatmış” desen de etki etmiyor. Çünkü itikadi sıkıntılara girmiş artık…

En son yargı mensuplarını bırakırlar

Çevre ilde bulunan bir istinaf mahkemesi başkanı vardı. “Cezaevinden en son yargı mensupları çıkacak” dedi. Çünkü siz peşini bırakırsınız ama ben bırakmam, bunu sonuna kadar kovalarım. Siz duygusalsınız, ben çocukluktan beri sizi tanırım, tıynetinizi bilirim; siz vicdana gelir, affeder peşini bırakırsınız, ben bırakmam” demişti. İstihbaratçı vardı o da “Öyle bir dünya yok, yapayım öldüreyim ama sorumluluk yok, savcıyı göstererek bu arkadaşa bunu yaşatanlar hapse girmeyecekse nasıl adalet tesis edilecek. Bunun bedelini kim ödeyecek, mesele kin beslemek değil ama adaletin tesis edilmesi lazım. Saçma sapan suçlar isnat edip insanları haksız yere cezaevinde yatıran, işkence yapanlar, bunun cezasını hukuk ve yasalar çerçevesinde mutlaka çekmeli,  kinle bir yere varamayız.”

En çok da  vurdumduymazlıklara üzülüyorum

Vurdumduymazlıklara çok üzülüyorum. Eğer bunun Allah’ın davası olduğuna inanıyorsak, ensar-muhacir kavramları diyorsanız bunlar basit kavramlar değil. Çok ağır, içi dolu kelimeler, Asr-ı Saadetin kavramları, bunların hakkını vermek içini doldurmak lazım, muavenet diyorsan hakkı vermek lazım. Arkadaşlarım hala hizmet etmeye çalışıyor, arkasından polis geliyor ama hala hizmet etmeye çalışıyor. Benim hizmet adına tek derdim bu, daha iyi olabilir daha iyisini yapabiliriz.Hapishanede her gün avluda bağırarak söylerdim biz kardeşiz bizim bizden başka kimsemiz yok. Allah kardeşliğin  hakkını vermeyi nasip etsin.

“Derdimi kardeşime anlatamıyorsam dünya nasıl anlatacağım”

Hücre cezası çekmiş, işkence görmüş bir arkadaşım, Avrupa’da bir ülkede başından geçenleri anlattığı ortamda, birisi “sen konum elde etmek için bunu anlatıyorsun, enaniyet için anlatıyorsun” diyor. 21 ay hapiste kalmış 30 kusur yaşındaki bu arkadaş, o ortamdan çıkıp ağlaya ağlaya beni aradı, biz mülteciyiz dedim ne konum elde edebiliriz, biz normal insan statüsünde bile değiliz, ne konumu, sen ajitasyon mu yaptın diyalektikle bir şey mi ima ettin dedim, “hayır” dedi. Benzer hadiseler nadir de olsa yaşanıyor. Bunlar çok yanlış. Benim acım senin acın değil mi, bugün derdimi sıkıntımı sana anlatamıyorsam, yarın başkasına nasıl anlatacağım. Tabi ki ben bunun belgeselini, dizisini, tiyatrosunu, kitabını yapıp anlatacağım. Daha derdimi kardeşime  anlatırken bana tepki veriyorsa dünya nasıl tepki verecek. Bana tepki verirsen ben de, işi ahirete bırakır kendime halime çekilir,  kapanırım. Ama orda Rabbim sorar “Ensar ensarlığını, muhacir muhacirliğini yaptı mı?” diye. O zaman hisseler bölüşülür, Allah muhafaza orada eli boş da kalabiliriz. Daha bunlar bir şey değil asıl fitne dönemi ileride gelebilir. “Kardeşim ben hapis yattım, şu acıları çektim, bir koltuk boşsa o benim hakkım” diyenler çıkabilir. Ama kırarak dökerek önlem alınmaz. Yolda hata yapmamak lazım Hoca efendiyi çok iyi ve çok dikkatli dinlemeliyiz.

Bundan sonrası için planlarınız neler?

Şu anda farklı bir imtihan yaşıyoruz, bir  dağ başında kamptayım. İlk bakışta çok hoş geliyor ama bir hafta sonra bunalıyorsunuz.  Maddi zorluklar çekiyoruz, şu an devletin verdiği miktar yol parasına bile zor yetiyor. Hapishanedeyken senaryo yazdım, bulunduğum ülkeye yeni geldim, henüz bir ay oldu. Uzun bir süreç beni bekliyor. Kendimi yetiştirmek geliştirmekle meşgulüm. Cezaevindeyken yazdığım şeyleri aktarmak istiyorum.  Üniversitede şiir dinletileri yapardım. Yakında şiir dinletileri yapma projem var. Cezaevinde 80 bölümlük dizi senaryosu yazdım. Hapishanelerde yaşananlar, hamile kadınlar, Meriç’te hayatını kaybedenler gibi yüzlerce hadise, bunların 22 bölümü çekime hazır halde. Bu hikâyeleri, yazdığım senaryoları  çekmek ve yaşananları insanlara anlatmak istiyorum.

Ailenizin tutumu ne oldu?

Cezaevine girdikten 20 gün sonra beni bulabildi ailem. Ne polis ne de cezaevi yönetimi hiçbir şekilde aileme haber vermemiş. Benim öldüğümü zannetmişler. Yaşadığım şehirde, üniversite okuduğum şehirde günlerce beni arayıp, birçok yere sorumuşlar hatta annem öldüğümü düşünerek evde günlerce ağlamış. Babam 20 gün sonra beni gördüğünde ölmediğim için “oğlum hapisteymişsin deyip” sevindi. Sonra, hiç aklımdan çıkmayan şu sözleri söyledi: “Oğlum erkek adamsın, işin hakkını ver,  öyle ağlayıp zırlayarak buradan çıkamazsın ona göre.” Ve bunu kulağıma küpe yaptım zor zamanlarımda bu sözler hep kulaklarımda çınladı.  Yazdığım defterlerin başında hep bu cümle vardır. Babam namazındadır ama dini kullanan siyasal İslamcı zihniyetten nefret eder. Ailem ben cezaevindeyken yanıma neredeyse hiç gelemedi. Herkes görüş gününe hazırlanırken sadece ben kalırdım. Herkesin ismi okunup da gittiğinde yaşadığım ölüm sessizliğini hiç unutamam. Bazen gardiyan isimleri tek tek okurdu bazen de ismimi söyleyip “sen hariç herkes hazırlansın” derdi.

Aileden daha önemli bir şey olmadığı o zaman anlıyorsunuz. Ailenle eşin veya çocuklarınla süre kısıtlaması olmadan, görüşebilmekten daha değerli ne olabilir? Çocuğunuzu istediğiniz gibi sevebiliyorsanız, eşiniz hastanede sizinle el ele doğum yapabiliyorsa bundan daha değerli ne olabilir? Çünkü elleri kelepçeli bilmem kaç tane şerefsizin yanında doğum yapmak zorunda kalıyorsa size bundan daha fazla acı veren bir şey yoktur.

Tüm bu sıkıntılar hizmet hareketine yakın olduğunuz için başınıza geldi, pişmanlıklarınız var mı?

Hiç pişmanlığım olmadı, ne birlikte olduğum insanlardan, ne içtiğim çaydan, ne yediğim maklubeden ne okuduğum Hocaefendi kitaplarından, ne risalelerden ne de dinlediğim kasetlerden, hiç pişmanlık duymadım. Fethullah Gülen, büyük bir İslam alimidir. Öğretileri vardır ve bana bu öğretiler mantıklı geliyor. Dünya adına birikimleri olsa, milyarder olsa dünyalık yaşasa o zaman kopardım. Pişmanlık değil ama üzüntü duyduğum şeyler var, daha iyi kardeşlik tesis edebilirdik. Kardeşlerimiz evlerini daha iyi açabilir, ekmeğinin yarısını bölüşebilir, daha sağlam kardeşlik tesis edebilirdik. Hala tüm bu olan bitenlerden sonra vurdumduymazlıklara  canım yanıyor, acı yarıştırmalara canım yanıyor.

[Mehmet Dinç] 3.11.2018 [TR724]

Göz sağlığını korumanın pratik yolları

Daha sağlıklı gözlere sahip olmak için bu 11 kuralı gözardı etmeyin.
  1. 20-20-20 kuralı uygulanmalı: Bilgisayar kullanırken 20 saniyelik aralar verilmeli. Ekrana bakmak gözlerin yorulmasına ve normale göre daha az göz kırpıldığı için kurumasına yol açar. Bunun önüne geçmek için, en az 20 dakika da bir, 20 saniye süreyle 20 metre kadar uzağa bakmak gerekir.
  2. Güneş gözlüğü kullanılmalı: Güneşin ultraviyole ışınları deriye olduğu kadar gözlere de zarar verir. Zamanla katarakt, kornea yanıkları ve hatta göz kapağında kansere bile yol açabilir. Dışarıya her çıktığınızda, hava bulutlu bile olsa, güneşin ultraviyole (UV)-A ve UV-B ışınlarını yüzde99-100 oranında bloke eden gözlük veya lens kullanılmalıdır.
  3. Koruyucu gözlük kullanılmalı: Göz yaralanmalarının yarıya yakını ev ya da bahçe işleri yaparken meydana gelir. Bu işleri yaparken çoğunlukla ihmal edilen koruyucu gözlük kullanımı bu tip yaralanmaları önler.
  4. Sağlıklı beslenmeye özen gösterilmeli: Koyu yeşil yapraklı sebzeler, portakal, limon gibi meyveler ve tam tahıllar kalp dostu yiyecekler olup, dolaşımın düzgün olmasını sağlayarak gözlerin de iyi beslenmesine yardımcı olurlar. Çinkodan zengin besinler olan bezelye, fasulye, yer fıstığı ve yağsız et güneş ışığının zararlı etkilerine karşı gözlere direnç kazandırır. Bol miktarda A vitamini içeren havuç ve beta karoten içeren sebze ve meyveler de gözlerimiz için faydalıdır.
  5. Göz problemleri göz ardı edilmemeli: Gözleriniz kızarık ve kaşıntılı ise, soğuk kompres uygulamalı ve antihistaminik kullanmalısınız. Gözlerinizde batma varsa önce temiz bol su ile yıkamalıdır.
  6. Lens kullanımına dikkat edilmeli: Eğer lens kullanıyorsanız, lensinize dokunmadan önce mutlaka ellerinizi yıkamalı, kutusunu temizlemeli, belli bir süre kullanımdan sonra değiştirmelisiniz.
  7. Sağlık geçmişi not edilmeli: İlişkisiz olduğu düşünülse de geçirdiğiniz birçok rahatsızlık gözlerinizi etkileyebilir. Örneğin, yüksek tansiyon veya şeker hastalığı, gözlerinizdeki kan dolaşımının bozularak azalmasına neden olabilir.
  8. İlaçların prospektüsleri okunmalı: Birçok ilaç veya kombine ilaç kullanımı görmeyi etkileyebilir. İlaç kullanmadan önce göz ile ilgili yaşanabilecek yan etkilerinin olup olmadığını prospektüsünden okumalısınız.
  9. Eski makyaj malzemeleri kullanılmamalı: 3 aydan daha eski göz makyaj malzemelerini kullanmak uygun olmayabilir. Başkalarının göz makyaj malzemelerini de kullanmayınız.
  10. Düzenli aralıklarla göz muayenesi yaptırılmalı: Gözlük kullanmıyor ve gözlüğe ihtiyaç duymuyor olsanız bile düzenli aralıklarla bir göz doktoruna muayene olmalısınız.
  11. Sigara bırakılmalı: Sigara, gözlerinizde kataraktın gelişim riskini artırır ve gözlerinizde kuruluğa sebep olur. Gözlere bu direk etkinin yanında, damar tıkanıklığına sebep olması, kalp krizi geçirme riskini artırması sebebiyle de tehlikelidir.


[TR724] 3.11.2018

Eğitim sistemine son çiviyi Bakan ve sabıkalı ortağı çakıyor

2002’den beri sürekli değiştirilen Türk eğitim sistemi sonucu bilinmeyen yeni bir değişime daha hazırlanıyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla geçtiğimiz 23 Ekim’de gerçekleştirdiği ‘2023 Eğitim Vizyonu Tanıtım Toplantısı’ bunun işaret fişeği oldu. Toplantıda konuşan Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, daha önce de gündeme getirdiği bir modeli ilk kez bu kadar geniş kapsamlı bir toplantıda anlattı.

Mesleki eğitim de dahil tüm kademelerde yönlendirme sistematiği yapacaklarını iddia eden Bakan, çocukların ilk okuldan itibaren ilgi, yetenek, mizaç açısından anlaşılabilmesi, tanınabilmesine yönelik bir yapı kurduklarını, bu yapının desteklenmesi gereken öğeleri de öne çıkartacaklarına öne sürdü.

Ziya Selçuk’un değindiği yöntem ise bilim dünyasında hiçbir değeri olmayan ve ‘sahte bilim’ olarak kabul edilen Enneagram yöntemini biraz değiştirilmiş hali olarak karşımıza çıkıyor. ‘Dokuz Tip Mizaç Modeli’ denilen sözde yöntem bir nevi burçların psikolojiye uyarlanmış hali olarak biliniyor.

Gündeme getirilen model, Bakan Selçuk’un bir psikiyatristle beraber yazdığı, ‘Dokuz Tip Mizaç Modeli’ne göre Ebeveyn-Çocuk ilişkileri: Ebeveyn Benim’ kitabını temel alıyor. Kitap Enneagram’ı yani burçlarla karakter belirleme temelini ön plana alıyor. Aslında bu Bakan ile psikiyatris Yılmaz’ın yazdığı ilk kitap değil. Ziya Selçuk Milli Eğitim Bakanı olmadan önce MAYA Okulları yönetim kurulu başkanı iken benzer bilgilerin yer aldığı ‘Rehber Benim’ kitabını da Yılmaz’la birlikte yazmış. Hatta bu modeli birkaç okulunda pilot olarak uyguladığını bir Tv programında itiraf ediyor. Ancak spikerin sonuçları hakkındaki sorularını geçiştiriyor. Yöntemin sonuçları ise bilinmiyor.

Ziya Selçuk, 24 Haziran seçimlerinden sonra MEB Bakanı olunca aynı konuyu tekrar gündeme getirdi. Yazdığı 2. kitabın reklamı hemen hemen tüm gazete ve televizyonlarda yapıldı. Son olarak modelin içeriği 23 Ekim’de düzenlenen ve Erdoğan’ın katıldığı toplantıda ‘yeni, denenmiş ve Türk gençliği için çıkar yolu olduğu’ iddiasıyla piyasaya sürüldü. Planlamaya göre Türkiye’de ilkokuldan liseye kadar yaklaşık 18 milyon öğrenci bu modelin uygulama alanı olacak.

Peki yöntem ne kadar bilimsel ya da geçerli? İşte bu sorudan önce ilk irdelenmesi gereken Bakan Ziya Selçuk’un görünürde kitap ortağı olan psikiyatrist Enver Demirel Yılmaz’ın mizacı.

Türk eğitim sistemine yön verecek kitabını yazarı sabıkalı çıktı!

Yılmaz’ın hayatını irdelediğimizde sorunlu bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. 2007 yılında asistanlık yaptığı Bakırköy Ruh Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde bir kadın meslektaşının burnunu kırdığı için hapis cezası alan ve cezası 5 yıl ertelenen Yılmaz, hasta ve hasta yakınları ile olan etik olmayan ilişkilerinden dolayı hastane heyeti tarafından asistanlığı elinde alınma noktasına gelmiş. Durumunu görüşmek için toplanan heyet, en son Yılmaz’ı hastaneden kovarak  eğitimine İstanbul’daki bir diğer ruh sinir hastalıkları hastanesi olan Erenköy Ruh Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde devam etmesine bir şekilde izin vermiş.

Meslektaşları ile arası çok iyi olmayan Yılmaz, ilerleyen yıllarda bilimsel altyapısı olmayan ve neredeyse burçlara göre karakter belirlemeye benzeyen asıl adı Enneagram olan sistemi kendi icadıymış gibi pazarlamaya başladı. Yolu o zaman Maya Okulları Yönetim Kurulu Başkanı olan Ziya Selçuk ile kesişti. Bu konuda 2 kitap yazdılar.

Ziya Selçuk ile yazılan kitaplardan sonra 2 merkez açıldı!

Bu arada görünürde Enver Demirel Yılmaz’ın sahip olduğu iki merkez kuruldu. İstanbul ve Ankara’ da kurulan merkezlerin ‘dünyanın ilk mizaç merkezleri’ şeklinde tanıtımı yapıldı ve kapılarına Mizmer tabelası asıldı. 2018 Şubat ayında Ankara’da kurulan merkez ise milyonlarca liralık bir sermaye ile açıldı.

Enver Demirel Yılmaz’ın açtığı merkezlerden biri
Geçtiğimiz Temmuz ayında Ziya Selçuk’un Bakan olmasında sonra hem Mizmer Merkezi hem de yazılan kitap ve uygulanan yöntem altın çağının yaşamaya başladı. Bakan Selçuk, modeli Türk eğitim sisteminin kurtuluş reçetesi olarak sununca eş zamanlı olarak kitap ortağı Enver Demirel Yılmaz harekete geçti.

‘Çok para kazanacağız, rakiplerimizi engelleyin’ başvurusu

Öncelikle piyasada ‘Enneagram’ı uygulayanlar bertaraf edilmeli ve pastada tek hakim olunmalıydı. Yılmaz’ın avukatı aracılığı ile İstanbul Bakırköy 1. Fikri Sınai Hakları Hukuk mahkemesi Hakimliği’ne yapılan 2018/285 E nolu başvuruda, modelin MEB nasıl entegre edileceği ve bu işten nasıl para kazanılacağını açıklaması ise dikkat çekiyor.

Bakırköy 1. Fikri Sınai Hakları Hukuk Mahkemesi Hakimliği’ne yapılan başvuruda Yılmaz, MEB Bakanı tarafından Dokuz Tip Mizaç Modeli (DTMM) eğitime bir çatı model olarak görüldüğünü anlatıyor. Bakan’ın talimatı ile bu model için çalışma başlatıldığını ifade eden Yılmaz, bu yüzden bu konuda çalışan diğer kişilerin engellenmesi gerektiğini özellikle vurguluyor.

Başvuruda, sistemin MEB entegre edilmesiyle model için ciddi bir talep olacağı ve her eğitimcinin bu modeli araştıracağı aktarılıyor. Bu modelin aileleri de arayışa sevk edeceği, bu işi yapanlarda talep patlamasına neden olacağı özellikle vurgulanıyor. Bu durumun rant kapısına neden olacağına dikkat çekiliyor. Bu işi yapanların yeterli yetkinliğe sahip olmadığının öne sürüldüğü dava başvurusunda, haklarında yasal işlem yapılması istenen internet sitelerinin ve kişilerin isimleri tek tek sayılıyor.. Bu konuda yazılan kitapların toplatılması isteniyor. Başvuruda ayrıca ileride piyasaya çıkabilecek diğer kişi ve internet sitelerinin de engellenmesi talep ediliyor.

Ziya Selçuk da davacı gösteriliyor

Mahkemeye yapılan başvuruda MEB adına da konuşuluyor. Enver Yılmaz’la birlikte MEB Bakanı Ziya Selçuk’un da davacı olduğu özellikle vurgulanıyor. Selçuk’un bununla ilgili 2 kitap yazdığı ve MEB bunun projesinin yürütüldüğü söyleniyor. Bir şekilde mahkeme baskı altına alınmaya çalışılıyor.

***

PSİKİYATRİSTLERİN GÖZÜNDE SÖZDE MODEL!
Enneagram nedir? Bilimsel bir model mi yoksa sahte bilim mi? Yapılan çalışma var mı?

Özellikle yerli bir model olduğu vurgulanan yöntem aslında pek de yerli değil. Enneagram Yunanca dokuz anlamına gelen ‘ennea’ sözcüğünden türemiş, Roma Katolik uygulamaları arasında yer alıyor. 4.yüzyılda Hristiyan bir mistik olan EvagriusPonticus ’un bulduğu iddia edilir. Bu yönteme bilimsel kılıf giydirilme çabaları yeni değil. Ancak bilim çevrelerinde ‘psödo-science’ yani sahte-bilim olarak kabul edilen yöntem aslında burç mantığının aynısının psikoloji diline tercüme edilmesidir. Yabancı kaynaklarda aslında her insanın içinde bulunan bazı özelliklerin sübjektif değerlendirmeler ile kategorizasyon çabası olarak değerlendirilmekte.

Denenmemiş bir model çatı olabilir mi?

Enneagram modelini çarpıtarak ilk defa kendi buluşu gibi yansıtan psikiyatrist Enver Demirel Yılmaz, modelini ‘Dokuz Mizaç Modelisti’ gibi tuhaf ve komik bir ifadeyle tanımlayarak, bu yöntemin dünyada ilk model olarak kendi icadı olmasına sık sık vurgu yapıyor. Enneagram’dan  farklı olduğu iddiasında bulunuyor.

Peki bu kadar yeni bir model, yap-boza dönmüş Türk Eğitim Sisteminin nasıl çatı modeli olarak sunulabiliyor?

Bu sorunun cevabı psikiyatrist Enver Demirel Yılmaz’ın kendi mizacında gizli. Bakanın bilmeyerek iyi niyetle bu yönteme inandığı mı, yoksa yöntemin pazarlanma sürecindeki ticari rantı paravan şirketlerle ortak olması mı cazip geldiği açık değil. Ancak odaklanılan tek şey bunu tüm ülkeye yaymak. Somut hiçbir bilimsel veri yok. Dünyanın hiçbir yerinde uygulanmamış; zira ‘modelist’ Enver Yılmaz bunu dünyada ilk ortaya atan kişi olduğunu zaten belirtiyor. Maalesef Türk eğitim sistemi kendi mizacındaki problemleri çözememiş olan problemli bir aklın uçuk hayallerine teslim edilmek üzere.

Hitler gibi fiziksel kategorizenin psikolojik ayağı mı?

Siyasilerin bu modele olan ilgisi cehalet ve tüccarlıkları ilgili değil. Aynı zamanda toplumu kategorize ederek toplumu kontrol etme heveslerine de bağlı olduğu açık. Ancak bu modelin bu işlev için bile işe yaramayacak kadar işlevsiz olduğunu kestiremeyecek durumdalar.

Peki Bakan’ın bu modele ilgisi neden? Acaba kendisi bu işten, ortağı psikiyatrist aracılığıyla bir rant sağlayacak mı?

Enver Demirel Yılmaz’ın, Ankara Koç Kulelerinde Mizmer adı altında satın aldığı milyonluk büro ve içinde birçok çalışanı bir ticari aktiviteye hazırladığını gösteriyor. Bakan bizzat kendisi bu modelin kitabının yazarlarından. Kendi ifadesiyle 2 yıl önce haberi olmuş. “Bilimselliği kabul görmemiş bu mistik uğraşıları neden hırsla 18 milyon öğrenciye dayatmaya hazırlanıyor?’ sorusu da Bakan için ortada.

Türk Eğitim Sistemini Arama Konferansı göstermelik mi yapıldı?

Geçtiğimiz 8 Eylül’de Türk Eğitim Sistemini Arama Konferansı yapıldı. Bu toplantıya İslamcı görüşe yakın psikiyatrlardan Kemal Sayar, Erol Göka gibi isimler de katıldı. Acaba onların bu modele bakışı soruldu mu? Örneğin Türk Psikiyatri Derneği’nin görüşü alındı mı? Onlar bu modelin arkasındaki şahsı tanımıyorlar mı? Yoksa zaten iki üç yıldır hazırladıkları ticari bir kampanya için uygun bir kılıf mı oldu bu toplantı?

Çünkü bu modelin eğitim sistemine monte edilmesi demek; milyonlarca lira değerinde kitap, CD ve eğitim geliri rantı anlamına da geliyor. Mizmer adlı kuruluş ise bu gelirin tam ortasında yer alacak.

[TR724] 3.11.2018

AKP, skandalları Meclis’te temizliyor! [İlker Doğan]

AKP, bir skandalın daha üzerini Meclis’te örttü. Tunceli’de iki askerin donarak şehit olması kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Skandal olayın araştırılması için İyi Parti’nin verdiği önerge ise AKP’nin ret, MHP ve HDP’nin ise ‘çekimser’ oylarıyla reddedildi. AKP iktidarı, tıpkı daha önce onlarca skandalın üzerine nasıl örttüyse iki askerin donarak şehit olduğu olayın araştırılmasını da istemedi.

Tunceli’de yaşanan ve iki askerin donarak şehit düştüğü üzücü olayın araştırılmasına yönelik önerge, AKP ve MHP’nin oylarıyla reddedildi. İyi Parti Milletvekili Lütfü Türkkan’ın askerlerin ölümünün araştırılması için verdiği önergede, “İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, hava muhalefetinin sıklıkla yaşandığı bir bölgede teröristlerle mücadele eden Mehmetçiklerimizin tüm tedbirler alınarak operasyona gönderilmeleri gerekirken, böylesine acı bir şekilde hayatlarını kaybetmesi detaylarıyla araştırılması gereken bir konudur.” ifadelerine yer veriliyordu. Ancak AKP ve ortağı MHP, askerlerin ölüm nedeninin araştırılmasına karşı çıktı.

UYUŞTURUCU ARAŞTIRLMASIN!

Meclis’te bir skandalın üzeri AKP ve MHP oylarıyla ilk kez örtülmüyor. Daha önce onlarca olayın araştırılması önergesi yine AKP’li vekillerin oylarıyla reddedilmişti. Peki neydi bu olaylar, bazılarını kısaca hatırlayalım:

Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan rapora göre Türkiye’de sentetik uyuşturucu kullanım yaşı 11’e kadar düştü. Meclis’e verilen ‘sentetik uyuşturucular araştırılsın’ önergesi 19 Ekim 2017’de AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi.

Soma‘da yüreklerin yandığı olayda 301 madenci hayatını kaybetmişti. 13 Mayıs 2014’te yaşanan facidan sadece 20 gün önce CHP’li Özgür Özel’in 60 vekilin imzasıyla ‘maden kazaları araştırılsın’ önergesi AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi.

15 TEMMUZ’UN SİYASİ AYAĞI NEREDE?

15 Temmuz’da 249 vatandaş katledildi. AKP, 15 Temmuz’u bahane ederek onbinlerce kamu çalışanını ‘gerekçesiz’ ihraç etti, yine on binlerce insanı hukuki dayanaktan yoksun iddialarla tutukladı. Ancak 15 Temmuz’un siyasi ayağının araştırılması önergesi de yine AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi.

Çiftlik Bank‘ı duymayan kalmamıştır. Binlerce kişiyi dolandıran Mehmet Aydın, Meclis’in de gündemine geldi. CHP’li Erkan Aydın, Çiftlik Bank yolsuzluğunun araştırılması için Genel Kurul’a bir önerge verdi. Ancak önerge 29 Mart 2018’de yine AKP’nin oylarıyla reddedildi.

ENSAR VAKFI SKANDALI ‘ES’ GEÇİLDİ

Çocuk istismarına yönelik MHP yaklaşık iki yıl önce bir önerge verdi. İstismarın önlenmesi için bir araştırma komisyonu kurulması isteniyordu. Ancak bu önerge de yine AKP oylarıyla 23 Mart 2016’da reddedildi. Aynı şekilde Karaman’da Ensar Vakfı’na bağlı evlerde gerçekleşen 45 çocuğa tecavüz skandalının ardından MHP’nin ‘Çocuklara cinsel istismar araştırılsın’ önerisi de AKP oylarıyla reddedildi

17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarının ardından iktidarın diline doladığı ‘Paralel yapı‘nın araştırılması için verilen önerge de AKP’li vekillerin oylarıyla 18 Şubat 2015’te reddedildi. Madem ortada bir paralel yapı vardı, AKP neden bunun araştırılmasını istemiyordu?

Dönemin başbakanı Binali Yıldırım’ın iki oğlunun da bulunduğu ‘off shore’ şirket sahiplerini ifşa eden ‘Paradise Papers’ belgelerinin araştırılmasına ilişkin muhalefetin verdği önerge de yine AKP oylarıyla tarihe gömüldü!

AMAN IŞİD’E DOKUNMAYIN!

Atatürk Havalimanı 26 Haziran 2016’da terör saldırısıyla sarsıldı. 42 kişi hayatını kaybetti. CHP, MHP ve HDP ayrı ayrı önergeler vererek terör saldırılarının araştırılmasını talep etti. Söz konusu talep yine AKP’li vekiller tarafından reddedildi. ASELSAN mühendislerinin şüpheli ölümlerinin araştırılması için komisyon kurulması önergesi de yine AKP’li vekillerin oylarıyla reddedilmişti.

IŞİD’in Türkiye’deki faaliyetlerinin araştırılması önergesi reddeden de AKP’li vekillerden başkası değildi. 17-25 Aralık’ın darbe olduğu iddialarının araştırılmasına da, İsrail’le yapılan anlaşmaların feshedilmesine de karşı çıkanlar AKP’li vekillerdi…

****

Erdoğan’ın dedesi ‘şehit’ listesinde yok, ‘meçhul’ kaydı var!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz salı günkü grup konuşmasının yaklaşık 1 dakikalık bölümünü Tunceli’de donarak şehit olan iki askere ayırdı. Son derece soğuk bir ifadeyle, “Kurşunla şehadete yürümek de var donarak şehadete yürümek de.” dedikten sonra, kendi dedesinin de Sarıkamış’ta donarak şehit olduğunu iddia etti. Öncelikle eski CHP Milletvekili Hüseyin Ünsal’ın iddiasına göre, Genelkurmay’ın şehitler listesinde Erdoğan’ın dedesi Muti oğullarından Kemal’in adı yok. 30 Ocak 1337 tarihli Genelkurmay belgesine göre ise; Erdoğan’ın dedesi için ‘meçhul’ kaydı bulunuyor. Genelkurmay’da meçhul kavramı; askerlikten firar ederek yakalanmayanlar ve kayıplarla ilgili olarak kullanılıyor.

[İlker Doğan] 2.11.2018 [TR724]

Toplumlar değişir mi? [Yavuz Altun]

1996’da yapılan bir ankete göre Amerikan halkının yüzde 27’si eşcinsellerin evlenmesine olumlu bakarken, yüzde 68’i buna karşı çıkmış. 2017’deki bir ankette ise destekleyenlerin oranı yüzde 62’ye ulaşırken, karşı çıkanlar yüzde 32’ye düşmüş.

Aradan geçen yirmi yılda ne olmuş olabilir?

Amerikan toplumu (genelde), birçok yönden Türkiye’ye benzer. Muhafazakârdır, dindarlık önemlidir, dahası gününün çoğunu TV başında geçirir.

ABD’nin bir önceki Başkan Yardımcısı Joe Biden’a göre Amerikan halkının eşcinseller konusundaki algısını değiştiren şey, 1998’de yayın hayatına başlayan ve hâlen devam eden Will & Grace isimli TV dizisiydi. Eşcinsel kimliğiyle öne çıkan bir karakter diziye dâhil edilmişti ve kıyamet kopmamıştı.

Bu diziden bir yıl önce TV’de eşcinsel olduğunu açıklayan Ellen DeGeneres – ki kendisi o dönem Amerika’nın en ünlü ekran yüzlerinden biriydi – oynadığı dizinin yayından kaldırılmasına sebep olmuştu oysa.

Ama Will & Grace’in gettodaki eşcinsel kültürünü, ana akıma taşıdığı bugün hemen herkesin uzlaştığı bir konu. Tek başına olmadı elbette. Arada politik tartışmalar, eşcinsel evliliği lanetleyen sokak hareketleri, kimliğini açık eden bazı TV starlarının konumlarını kaybedişi yaşandı.

Barack Obama yönetimi bile bu konuda açık bir pozisyon belirleyebilmek için 2012 yılını bekleyecekti. Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin 2015’teki eşcinsel evliliği onaylayan kararıyla kritik eşik aşıldı.

Bugünlerde Donald Trump yönetiminin de etkisiyle fikri değişenler olmuştur. Bu türlü konular, hâlen bıçak sırtında ilerleyen meseleler. Soykırım yaşanmış olmasına rağmen bugünlerde Yahudi karşıtlığının arttığını gözlemek mümkün mesela. Çok ünlü, çok sevilen Yahudi ekran yüzleri olmasına karşın üstelik.

Gelgelelim, çok dar bir kesimde destek bulan bir fikrin zaman içinde geniş kitlelere mal olmasının en önemli yollarından birinin, popüler kültür olduğunu göstermesi açısından ABD’deki bu dönüşüm iyi bir örnek.

***

2010’da gösterime giren Inception filmini pek çoğunuz hatırlar. Filmde, insanların rüyalarına giren bir hırsız (Leonardo Di Caprio) onların herkesten sakladığı sırlarını öğrenebilmekteydi. Bir iş adamı ona şöyle bir teklifle gelecekti: Bir insanın zihnine, sanki onun kendi düşüncesiymiş gibi, bir fikri aşılayabilir miydi?

Inception’ın (fikir aşılama) nasıl mümkün olabileceğiyle ilgili filmde kısa bir tartışma bölümü var. Burada, fikre sahip olması istenen kişinin rüyasında, bu fikri hayli basit bir biçimde aktarıp finalde duygusal boşalma (katharsis) yaşatmak suretiyle, kişinin fikre sahip çıkacağı düşünülüyor.

Bu, aynı zamanda “drama” dediğimiz, hikâye anlatıcılığının da temeli.

Eski çağlardan bu yana toplumları “eğitmede” hikâyeler kullanılmış. Antropologlar, ilk çağlardaki insanlarla bugünkü modern toplumun hikâye üretme ve bunu yaygınlaştırmada aynı amacı güttüğünü söylüyor: Sosyal normları tartışmaya açmak ve yerleştirmek.

Kutsal kitaplarda karşımıza çıkan hikâyeler de aynı şekilde düşünülebilir. Avrupa’da gelişen resim, tiyatro, edebiyat gibi hikâye odaklı sanatların kökeninde İncil’deki kıssaların halkın anlayacağı şekilde adapte edilmesi yatar. İslam’la ilgili fikirlerin bugünlere aktarılmasında, Kuran’daki kıssaların dilden dile zenginleştirilerek dolaşmasının etkisi büyüktür.

Hazreti Muhammed (sav) de hadis-i şeriflerde bazı meseleleri hikâyeler üzerinden açıklamıştır.

20.yüzyılda televizyonla birlikte her eve giren görsel hikâyecilik, yani sinema ve TV dizileri, toplumumuzu tahminimizden fazla dönüştüren etkilere sahip. İngilizce’de “celebrity” denilen “ünlü figürler” TV sayesinde insanların hayatlarında yer ediniyor. O kişiler, sıradan insanlar için rol model olarak görülüyor.

Bugünlerde Amerikan TV dizileri, Netflix gibi araçlarla birlikte dünya gençliğine ulaşıyor ve biz istesek de istemesek de “ortak bir kültür” oluşturuyor. Denemesi bedava: 20-40 yaş aralığında herhangi bir ülke vatandaşıyla konuşun, mutlaka bir Amerikan TV dizisi üzerinden paylaşacağınız şeyler olacaktır.

Birçoğumuzun burun kıvırdığı Türk dizileri bile, şu anda ABD dizilerinden sonra dünyada en hızlı yayılan yapımlar arasında. Ortadoğu ve Balkanlarda, çok sayıda insan Türk dizilerinin “cazibesine” kapılmış durumda.

Basit “drama” tekniğine dayalı, ortalama kalitede bir ekran hikâyesi – 21. yüzyıl için konuşuyorum – bir konuda yazacağınız sayfalarca yazıdan daha etkili. Hikâye olmasa bile, ekran vasıtasıyla kurulan iletişim, çok daha “kısa yollu”. YouTube videoları aracılığıyla yayın yapan vlogger’lar, çok hızlı şekilde binlerce insanın hayatına, zihin dünyasına etki edebiliyor.

İnternet âleminde bu insanlara “influencer” (etki edici) deniyor. YouTube’un dünya çapında en çok takip edilen hesaplara özel ihtimam gösterdiği biliniyor. Toplumların bakışlarını değiştirebilecek bir potansiyele sahip oldukları düşünülüyor.

Ekran yüzlerinin bu etki gücünden ötürü, Türkiye’de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan durup durup “ünlüleri” bir araya topluyor ve onlar üzerinden topluma bir mesaj veriyor. Donald Trump’ın beklenmedik bir şekilde ABD Başkanı olmasının arkasında onun ülkede en tanınmış ekran yüzlerinden biri olmasının önemi yadsınamaz. Hâli hazırda “yerleşmiş” bir isim ve sima, etkili bir propaganda aracına dönüşebilir.

Görsel hikâyecilik, akılda kalıcılık açısından da pek çok başka medya aracıyla yarışır vaziyette. Ekranda görüp bir kez kendinizle özdeşleştirdiğiniz bir karakteri ve onun hikâyesini unutmak zordur. Çünkü hikâyesini kendi hayatımıza yakın bulduğumuz bu karakter, artık kimliğimizin de bir parçasıdır.

Çocukken her gün birlikte anne babamıza bakarak onları taklit ettiğimiz gibi, büyüdüğümüzde de sıklıkla ekranda gördüğümüz karakterleri ister istemez taklit etmeye başlıyoruz. Taklit, öğrenmenin aşamalarından birisi çünkü.

Son yıllarda popülist liderlerin güç kazanmasından sonra toplumda bazı duyguların dışa vurulmaya başlanması, o liderlerin o duyguları “genele mal edebilme gücü” ile ilişkili. Trump’ın bütün televizyonlarda yayınlanan bir konuşmada göçmenlere hakaret etmesi, toplumda bu konuda üstü örtülü bir biçimde de olsa böyle düşünenlere cesaret veriyor ve örtüleri kaldırıyor.

Sansürü, boykotu ya da her türlü susturmayı aşmanın yolu da burası. Herkese mal olmuş insanların öne çıkıp belirli konuları gündeme taşıması, toplumda da bir “açılma” meydana getiriyor.

Türkiye’deki 2010 referandumu öncesinde, biraz da Kürt oylarına talip olunduğu için, iktidar kanallarında sıklıkla Diyarbakır Hapishanesi’nden ve 12 Eylül dönemindeki işkencelerden bahsediliyordu. O günlerde babaannem, “Kürtlere neler yapmışlar, içim gitti,” diye bana bunları anlatmıştı. Kendi hâlindeki yaşlı bir kadıncağızın Diyarbakır Hapishanesi’nden 2010’da haberdar olabilmesi için, “takip ettiği kanaldaki” birilerinin bu konudan bahsetmesi yeterliydi. Aynı iktidar, 2015’ten itibaren farklı bir “Kürt hikâyesi” anlatmaya başladı ve şimdi aynı kanalları seyredenler ona inanıyor.

“Bir şehri helak etmek istersek ileri gelenlerine emrimizi tebliğ ederiz, buyruktan çıkar, orada isyana koyulurlar da azabı hak ederler, biz de onları tamamıyla helak eder, orasını yerle yeksan ederiz.” İsrâ Suresi’ndeki bu ayet, bir toplumun ileri gelenlerinin “etkisini” göstermesi açısından da önemli.

***

Toparlayacak olursak, bir toplumu dönüştürmek, hem de taban tabana farklı düşünmesini sağlamak mümkün.

Tabi genelde “toplumun dönüşümü”nden bahsederken, kendimizi işin içine katmayız ama bizim de fikirlerimiz sık tekrarlanan “ana akım” söylemlerle biçimlenir. Çok güçlü şekilde beslendiğimiz alternatif kaynaklar yoksa, çoğu zaman “akışa” kapılıp gideriz. Daha eğitimli olmak bile, buna engel olmayabilir. Herhangi bir konuda, vakit ayırıp farklı fikirleri, görüşleri, gizlenmiş olabilecek somut gerçekleri araştırmadığımız sürece, bir başkasının fikrini kendimize rehber ediniriz. Bu “başkası” da genelde sevdiğimiz, hoşumuza giden ya da çok sık göre göre otoritesinden emin olduğumuz birisi olabilir.

Kendi kültür havzamız, sosyalleştiğimiz insanlar, takip ettiğimiz medya kaynakları, bizi farkında olduğumuzun çok üstünde şekillendirir. (Bu büsbütün pasif bir eylem değildir ve karşı konulabilir fakat bu konu başka bir yazı konusu.)

Hikâyeleştirme, sadece karşı tarafa anlatmak için değil, kendi hikâyemizi anlamak için de en etkili yöntemlerden birisi. Bir insan düşüncelerini kâğıda döktükçe, onların eksik ve gediklerini daha rahat bulabilir. Böylece başkalarına anlatırken daha samimi noktalara temas edebilir. Hele ki konuyu hiç bilmeyen birine anlatıyor gibi, kendi başından geçenleri oturup yazmak, insanı pasif tüketici konumundan aktif üretici olmaya taşıyacaktır.

İnsanlar “doğrudan” mesajlara karşı genelde kapalı. Sosyal medya üzerine araştırmalar, insanların genelde “kendi kamplarında” yaşadıklarını, kamplar arası iletişimin çok cüzî seviyede olduğunu ortaya koyuyor. Bu kısır döngüyü aşmanın yegâne yolu, sanat (hikâyeleştirme).

Ortalama bir insan, normalde karşı çıktığı görüşleri bir filmde ya da dizide gördüğünde, başta yadırgasa da, zamanla onunla ilgili farklı yönler olduğunu kabul ediyor.

Amerika’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yahudi komedyenler çağı başlamıştı mesela. 1978’de Times dergisi stand-up komedyenlerinin yüzde 80’inin Yahudi olduğunu ortaya koydu. Bu komedyenler, Yahudi Soykırımı’nın tanınmasında, Yahudi toplumunun “normalleşmesinde” ve kabul görmesinde bir hayli etkili oldular.

Bunda, yaşadıkları trajedinin bir noktadan sonra akıl ve mantığı aşarak, “trajikomik” bir noktaya evrilmesinin payı büyüktü.

Ama yalnızca komedi sektöründe değil, 20. yüzyılın en şahane hikâyelerinin bir kısmını Yahudiler ve hatta Ermeniler yazdı. Yaşadıkları tecrübe, onları sıradan insanların “bakış zaviyesinden” kurtarmış, daha büyük meseleleri ele alıp yorumlamaya hazır hâle getirmişti.

Bir kez bu hikâyeler anlatıldığında, karşılığını da buldu. Bugün hâlen okuduğumuz klasik romanlar, konjonktürel değerlerini kaybetseler bile, insanlığın durumunu ortaya koymada hâlen en öndeler. Bugün anlatacağımız hikâyeler de, yarın aynı etkiyi uyandırabilir.

Kabaca iki şey söylüyorum: (1) Söyleyecek bir sözünüz varsa hikâyeleştirin. (2) Bunu mümkünse görselleştirin.

[Yavuz Altun] 3.11.2018 [TR724]

Kriz bitti mi? [Semih Ardıç]

Krizin sebepleri ortadan kalkmadığı halde kriz bitti mi? Türkiye ağustos ayında döviz şokuna niye maruz kaldı?

Şirketler ve bankalar 221 milyar dolar borcu ağustosta mı aldı? O güne dek her gösterge mükemmel miydi?

O KRİZDEN ÇIKARILACAK DERS

50 milyar dolar vari açık ilk defa ağustosta verilmediğine göre ne oldu da Türk Lirası dolara mukabil yüzde 33 eridi. Enflasyon, faiz ve kur sarmalında beklentiler bozuldu.

Tansiyonu düşürmek maksadıyla Merkez Bankası (TCMB) haftalık repo faizini bir günde yüzde 17,75’ten yüzde 24’e çıkarmak mecburiyetinde kalmıştı.

Mayıs-haziran aylarında ıslık çalan Merkez Bankası’nın aklı başına geldiğinde atı alan üsküdar’ı geçmişti.

TCMB sene başında yüzde 7,10 enflasyon tahmininde bulunmuştu. Eylül sonu TÜFE yüzde 24,52.

Liyakatin yerini ahbap-çavuş münasebeti alınca Merkez Bankası da olsa içi böyle boşaltılıyor.

Sene başında açıkladığı rakamlar 10 ay sonraki tablo arasında uzaktan yakından irtibat yok.

Krizin temelinde yatan sebeplerden biri de devlet mekanizmasının sıhhatli bir şekilde işleyemiyor olmasıdır.

OTOMOTİV SATIŞLARI YÜZDE 77 AZALDI

Enflasyon, faiz uçuşa geçti, otomobil, beyaz eşya ve mobilya satışları çakıldı.

Otomotiv Distribütörleri Derneği verisine göre ekim ayında otomobil ve hafif ticari satışları yüzde 77 azaldı. 2001 krizinde bile bu kadar vahim değildi daralma.

Habertürk gazetesi gibi Vatan da kapandı. 2001 krizinde tek gazete kapanmamıştı. Krizin tahrip kuvvetini buradan hesap edin…

BANKALAR BATIK KREDİLERİ ÜÇ KURUŞA SATIYOR

Bankaların takipteki alacak tutarı 90 milyar TL’ye yükseldi. İki gün evvel Koç Holding’e ait Yapı Kredi Bankası 600 milyon TL’ye yakın alacağını 31 milyon TL’ye sattı. ING Bank da ona yakın tutarda batık krediyi 11 milyon liraya devretti.

Halkbank 77 milyon TL batık krediyi 4 milyon TL’ye elinden çıkardı ki işler kötüye giderken bu yükle uğraşmak istemedi.

Kapanan fabrikalar, işsiz kalan yüz binlerce kişi, yüzde 30’u bulan enflasyon…

Türkiye’nin risk primi ağustosa göre iki kat arttığı için Akbank ve Yapı Kredi gibi en büyük özel bankadan ikisi yüzde 110 faiz artışına razı olarak dışarıdan borç temin edebildi.

FAİZ YÜKSEKSE SICAK PARA GELİR

Kur geri geliyor. Zira sıcak para Türkiye’de vur-kaç yapıyor. Dünyanın en yüksek reel faizi varken döviz bozdurup TL’ye geçmeleri iktidar adına günü kurtarıyor.

Amma velakin yüksek faizin bedelini çok ağır ödeyeceğiz. Hükûmet 2019 bütçesinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın toplam tahsisatına denk parayı faiz için ayırdı. 114 milyar TL doğrudan faiz lobilerine aktarılacak.

2020 bütçesinde faiz ödemeleri 140 milyar TL’ye çıkacak. Faiz giderleri geçen sene 50 milyar TL idi. Böyle bir faiz artışı yatırımların azalması demek. Bir senede kamunun yatırım bütçesi yüzde 40 artsa piyasa cıvıl cıvıl olurdu.

ABD BOYUMUZUN ÖLÇÜSÜNÜ ALDI

Yüksek faiz döviz girişini hızlandırdı. Buna ilaveten piyasaların gözünün içine baktığı ABD ile tutuşulan manasız bilek güreşinden vazgeçilmesi de TL üzerindeki baskıyı azalttı.

Beyaz Saray, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ü “müeyyide” listesinden 2 Ekim itibarıyla çıkardı.

12 Ekim’de pastör Andrew Brunson tamamen serbest bırakılmıştı. 2 Ağustos’ta iki bakanın kara listeye alınması ile başlayan krizin sebebi ABD’nin Brunson’ın tahliye edilmesi talebinin kale alınmamasıydı.

Piyasaların hükümetlere nasıl diz çöktürdüğünü merak edenlerin son 3 ayda Türkiye’de piyasalarda olup bitenlere bakması kâfi.

TEK ADAM BATAKLIĞI KURUTULMADAN

Bir maceraperestin elinde aile şirketi gibi idare olunun Türkiye’nin ödediği bedelin ne kadar ağır olduğu vakit geçtikçe daha iyi anlaşılacak.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın memleketi sürüklediği tek adam bataklığı kurutulmadan konjonktürel hamlelerin iktisadî ve siyasî krize çare olmayacağı hatırdan çıkarılıyor.

Türkiye, Erdoğan’ın elinde kâh oraya kâh buraya savrulduğu için bu krizlere düçar oluyor.

Ağustosta Atlantik Paktı’ndan Moskova-Tahran-Pekin hattına savrulan Erdoğan boyunun ölçüsünü alınca bu defa taviz üstünü tavizler vererek batıdan para talep ediyor.

MODERN DİLENCİLİK

Erdoğan’ın beynelmilel siyasetin kaldıramayacağı kıvraklıktaki manevraları farklı başşehirlerde “iki yüzlülük” “tutarsızlık” ve “itimat edilmez” diye not ediliyor.

Modern dilenciliğin inceliklerini ise attığı her adımda cümle âleme teşhir ediyor. Literatürde düstur, prensip, ilke ve değer namına ne varsa Erdoğan’ın değirmeninde öğütülüyor.

Almanya krizinde de daha evvelki Rusya krizinde de benzer bir tarz-ı siyaset takip eden Erdoğan’ın resmi başkanlıkta 100 günlük maliyeti çıkarılsa 24 Haziran’da “evet” diyenlerden bazıları bir kere daha düşünecektir.

BORCU BORÇLA ÇEVİRİYORUZ

Dolar düştü, kriz bitti, öyle mi? Keşke bu kadar basit olsaydı. Türkiye’nin devasa şirketleri ve bankaları borçlarını nasıl ödeyecekleri bilmiyor.

Hazine 2019 senesinde 160 milyar TL borçlanacak. Bunun 80 milyar TL’si faiz ödemesi için kullanılacak. Borçlanma ihtiyacı ne kadar artarsa vatandaşın cebine giren para o kadar azalır.

Kur şoku krizin sadece başlangıç düdüğüdür. O düdük ağustosta çaldı. İlk şok ilanihaye sürmez. Bir noktadan sonra “yeni normal” denilen denge seviyesine kadar herkes düşer, küçülür, bedel öder.

O düşüş ne yazık ki bitmedi, bitmeyecek. Türkiye yüksek faiz vermeye devam ettikçe borcunu borçla çevirecek. Sonraki nesiller öder nasıl olsa?

VATANDAŞ BANKALARA 2,1 TRİLYON BORÇLU

2001 krizinde 135 milyar dolar toplam borcumuz vardı. O kadar büyüme, reform ve tantanaya rağmen net dış borcumuz 310 milyar dolara çıktı.

Şirketlerin ve şahısların Türkiye’de bankalara olan 2,4 trilyon TL borcu da ilave edilirse “16 senede 3 trilyon TL’ye yakın vergi, gelen yabancı sermaye nereye gitti?” suâli cevapsız kalıyor.

75 milyar dolar özelleştirme geliri hariç! Dedelerimizin inşâ ettiği tesisleri satmakla kalmayıp istikbalden de yemişiz. Özelleştirme mirastan yemek, borçlanma ise geleceği bugünden tüketmektir.

FIRSATLARI DEĞERLENDİRİN

Velhasıl Türkiye’nin büyük krizi kronikleşiyor. Acı da olsa hakikat böyle.

Piyasada önünüze çıkan küçük fırsatları dikkatle takip edin. Nakitin ne kadar büyük bir hazine olduğunu hiç unutmayın.

Ağustos ayına kadar benzer ikazlara gülüp geçenlerin ya da “uçuyoruz” diyenlerin şimdi nerede olduğuna bakın, onların ahvalinden ibret alın.

Erdoğan’ın elinde oradan oraya savrulan Türkiye’nin bitmeyen krizlerinde ayakta kalabiliyorsanız ötesiyle fazla vakit kaybetmeyin.

Hakikatin hükmünün geçmediği o sahada emek, vakit ve sermaye kaybetmeye değmez.

[Semih Ardıç] 3.11.2018 [TR724]

Dönüştürenlerin dönüşümü – rejime hâkimiyet mücadelesi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Dönüştürenlerin dönüştüğü bir senaryo gerçek olabilir mi, Türkiye örneğinde? Bu köşeyi takip edenler, derin devlet veya derin yapı olarak adlandırdığım güç veya güçlerle Erdoğan ve yakın çevresi arasındaki işbirliğini sıklıkla gündeme getirerek, farklı çerçevelerde bu konuyu incelemeye çalıştığımı biliyorlardır. Bazılarının sandığının aksine, bu yaklaşımlar komplo teorileri değil, siyasi gerçekliği açıklamak üzere geliştirilen modeller olarak görülmeli. Özellikle elinizde sağlıklı bilgi yoksa, yani yap-bozun birçok parçası eksikse ve siz büyük resmi bu zafiyete karşın görmeye çalışıyorsanız, modelleme yapmak ve bazı varsayımlar ve mantık önermeleri kurmak dışında bir yol yok. Bu yazıda, yukarıda değindiğim dönüşme ve dönüştürme dinamiği üzerinde durmak istiyorum. Yine bir modelleme yapıyorum, varsayımlar üzerinden olası durumu incelemeye ve böylelikle gerçeğe yaklaşmaya çalışıyorum.

Derin devletin izlediği taktikler ikiye ayrılır

Ne demek istiyorum dönüşme ve dönüştürme dinamiği ile? Derin devletin izlediği taktikler ikiye ayrılır. Doğrudan müdahale ve etki. Doğrudan müdahale, darbe ya da somut bir muhtıra ile siyaseti kontrol etmek girişimidir. Dönüştürme ise, kendi arasında ikiye ayrılır. Birincisi, kurulan veto rejimi üzerinden siyasi karar alma süreçlerini, kurumları ve siyasi çıktıları etkileme/belirleme yöntemidir. İkincisi ise, veto rejiminin olmadığı veya mimarisinin çok esnek olduğu durumlarda, siyaseti etkilemek girişimleridir. Elbette tüm bunların ön koşulu, süreklilik arz etmek, yani uzunca süre devam etmek veya belirli aralıklarla (periyodik demiyorum) meydana gelmektir. Ne tür bir dönüştürme olursa olsun,  derin yapının amacı sadece sert güç değil, yumuşak güç de uygulama yetisine sahip olmaktır. Sert güç, elinizdeki vasıtalarla doğrudan karşınızdakine ondan beklediğiniz davranışı yaptırmanızı veya istemediğiniz davranışa engel olmanızı niteler. Yumuşak güçse, çok daha sofistikedir. Karşınızdakine bir araçla müdahalede bulunmanıza gerek kalmaksızın, karşınızdakinin sizin beklediğiniz davranışta kendi iradesiyle bulunmasıdır. Bunun çeşitli yolları var ve yumuşak güç kavramının fikir babası Joseph Nye bu konuyu daha çok dış politika boyutuyla ele alıyor. Bense bu konuyu iç siyaset ilişkilerinde rakibi nötralize etmek veya güdüm altına almak manasında kullanıyorum.

Ya esas kurbağa kendileriyse?

Demek ki, derin devlet bugün itibarıyla dönüştürücü dinamiktir. Erdoğan’ı ve çevresini düşük debili bir akış içinde dönüştürüyor. Kurbağanın tencerede kaynayan suya atılmasıyla fırlayıp kaçması gibi bir duruma izin vermemek için, dozu çok iyi ayarlıyor. Su yavaşça ısınırken, kurbağanın durumu fark etmeyeceği, ısı kritik düzeye gelene kadar suda kalacağı, kritik seviye aşıldıktan sonraysa iş işten geçmiş olacağı stratejisidir uygulanan. Soru şu: kurbağa ya işin farkındaysa? Ya dönüştürülenler esasında dönüşmüyor, dönüşüyormuş gibi yapıyorsa? Ya vakit kazanma odaklı bir strateji ile duruma yaklaşıyorlarsa? Daha da önemlisi, sorulması gereken ikincil bir soru da şu: ya dönüştürmeye çalışanlar dönüşüyorsa? Ya esas kurbağa kendileriyse?

Bu elbette tümüyle kurgusal bir modeldir. Kesin olan, Erdoğan ve derin yapının varlığı. Bilmediğimiz ise, kimin ne kadar etkin olduğu. Erdoğan’ın ve çevresinin orduyu kontrol etmekte zorlanacaklarını ve dolayısıyla bunun mecburen güçlü bir derin yapı ortaklığını gündeme getirdiğini biliyoruz. Zaten ben de daha önceki yazılarımda hep bu mantığı yürüttüm. Elbette birtakım rakamlar verdim veya atamalara değindim, doğru. Ve savımı en azından bu konu üzerinde durulması babında bir takım göstergelerle destekledim. Ama en azından model tüm olasılıkları dikkate alsın diye bile olsa sormamız gerektiğini düşünüyorum: ya Erdoğan’ı yönlendirmek isteyenler sonuçta bir araca dönüşürlerse? Ya Erdoğan ve yakın çevresi onları absorbe eder ve sindirirse?

Erdoğan Avrasyacıların ağzına bir parmak bal çaldı

Erdoğan’ın milli ve yerlileşme süreci, elbette 17 Aralık soruşturmaları ile bağlantılı. Ancak bununla sınırlı değil. Erdoğan, iktidarını sürdürmek için Kürt hareketi ile yollarını ayırmaya kendisi de zaten karar verecekti. Bu bağlamda, pazarlık payını arttırmak için önce Kürtlerle çözüm sürecini geliştirip, sonrasında bunu derin yapı ile pazarlık unsuru olarak kullanmış olabilir mi? Bu durumda, iktidarını devam ettirmek için, NATO’cu subayları tasfiye etme yemiyle beraber, Avrasyacı ekibe TSK’yı geçici olarak teslim ediyormuş gibi yapıp, güç uygulamış olmasın? Çünkü Avrasyacılar olmadan orduyu tarumar etmek çok tepki çekerdi. Düşünsenize, İslamcı Erdoğan TSK’nın kalesi olan Harp Akademisi’ne girecek! O akademide yıllarca ders vermiş bir hoca olarak söylüyorum, bu durum cidden hayatın olağan akışına uygun olmazdı! Ya da askeri okulları kapatacak. Bunu Erdoğan’ın kurnazca bir tezgâh kurmadan yapmasının açacağı komplikasyonları düşünsenize.

Dolayısıyla, Erdoğan TSK üzerinden rejim değişikliğine gidebilmek için Avrasyacıların ağzına bir parmak bal çalmış olabilir. Bu Avrasyacı derin yapının ona ileride çıkacak bir çatışmada direnmeyecekleri anlamına gelmez. Ama Erdoğan’a stratejik olarak ihtiyaç duyduğu altın değerindeki zamanı kazandırabilir. Ve dahası, TSK içi etkinleşmesi için gerekli olan kurumu önce yıpratmak taktiğine olanak vermiş olabilir. Öyle ya, general ve amirallerin tümünün yüzde ellisine yakın sayılarda bir tasfiye yapmak öyle kolay bir iş midir? Hem de bir taşla iki kuş vurarak, beraberinde Cemaat’i de yok ederek.

Derin yapı güçsüzleşmiş Özal’ı ve güçsüzleşmiş Demirel’i absorbe etti ve sindirdi, onları kendi değerlerine yaklaştırdı, hatta Demirel örneğinde olduğu gibi, kraldan çok kralcı yaptı. Ama Erdoğan İslamcı Milli Görüş ideolojisinden geliyor. Genlerinde Cumhuriyet’le sorunu olan bu gelenek, zihinlerindeki devlet mimarisini kurmak için “gerekirse papaz elbisesi bile giyebilecek olan” bir gelenekten geliyor. Şeytana külahını ters giydirebilecek bir cinlikle, sakın kendini dönüştürmeyi hedefleyen grubu nötralize etmesin?

Bu yazıda rakamlar ve hesaplamalar değil, pür ihtimaller üzerinden yorum yapmaya çalıştım. Gücün ortaklarını biliyoruz. Ama aradaki pazarlıkları ve hakiki güç dengelerini bilebilme olanağımız yok. İleride iki ana partner grup arasında bir sürtüşme çıktığında, kimin kazanacağı rejim bakımından olmasa da, rejimin ideolojisi ve beyin takımının ne/kim olacağı bakımından önemli. İki rafadan yumurtayı kafa kafaya tokuşturduğunuzda, mutlaka birinden biri kırılır. İkisi de aynı anda kırılmaz (kusura bakmayın, rejim devam edecek – bu güç mücadelesinden demokratikleşme ve anayasal rejime dönüş çıkmaz yani). Ama zayıf görünen yumurta da güçlü görüneni kırabilir. Eninde sonunda bir güç mücadelesi bekliyorum. Bu mücadelenin sonucunu görmek için bir süre daha beklememiz gerekecek.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.11.2018 [TR724]

İngiliz futbolunun son forveti: Alan Shearer [Hasan Cücük]

‘Henüz küçük yaşta en büyük hayalim Newcastle’nin 9 numaralı formasını giyip St. James Park’ta gol atmaktı. Bu hayallerimi gerçekleştirdim. Newcastle ile kupa kazanmamak benim hedefime ulaşmama engel olmadı.’ bu sözler Premier Lige damgasını vuran en iyi golcülerinde biri olan Alan Shearer’e ait. Newcastle seyircisinin sevgilisi olan Alan Shearer, bir metal işçisinin çocuğu olarak fakir bir bölgede doğdu. 17 yıllık kariyerinde milyonlar kazandı ama içinden çıktığı topluma ‘yukardan bakmadı’. Bu mütevazilik taraftarın kalbinde taht kurmasını sağladı.

Newcastle tesislerine sadece birkaç yüz metre uzaklıkta 13 Ağustos 1970’de doğan Alan Shearer, kariyerine 1988’de Sunderland’a başladı. Sunderland forması altında 158 maçta 43 gol atıp, 1992’de 3,6 milyon sterline Blackburn’a transfer olurken İngiltere’nin en pahalı futbolcusu unvanını alıyordu. Blackburn formasıyla 4 sezon ter döken Shearer 1995 yılında gelen Premier lig şampiyonluğuna attığı 31 golle katkı yaparken, kendisi de gol kralı oluyordu. Aynı yıl İngiltere’nin ev sahipliği yaptığı Euro 96’da gelen gol krallığı Manchester United, Barcelona ve Milan takımlarının transfer tekliflerini beraberinde getirdi. Büyük takımları elinin tersiyle geri çevirirken doğduğu şehrin takımı Newcastle’yi tercih etti. Bu tercihle Newcastle’nin kasasından 15 milyon sterlin çıkıyor, Shearer bu kez dünyanın en pahalı futbolcusu oluyordu.

1980’lı yıllarda Newcastle ekonomik olarak zor yıllar yaşamış bir şehirdi. Bundan dolayı şehrin yetiştirdiği Chris Waddle, Peter Beardsley ve Poul Gascoigne gibi yıldızlar Newcastle’den ayrılıp büyük takımlara giderken, Alan Shearer tersine yapınca taraftarın kalbini daha ilk anda kazanıyordu. Shearer, Newcastle teknik patronu Kevin Kaegen’in puzzlede aradığı parçaydı. Elinde Asprilla ve eski Beşiktaşlı Les Ferdinand gibi golcülerin yanına mutlaka öldürücü şutları ve güçlü fiziği olan Shearer’e ihtiyaç vardı.

1996’da Newcastle ligi 2. sırada bitirirken, FA Cup finalinde iki kez sahadan mağlup ayrıldı. Gol makinesi Shearer, Newcastle’de kalecilerin korkulu rüyası olmaya devam etti. Siyah – beyaz Newcastle formasıyla çıktığı 404 maçta tam 206 gol kaydeden Shearer, efsane Jackie Milburns’un 200 gollük rekorunu geçerek adını kulüp tarihine altın harflerle yazdırdı. Alan Shearer sadece Newcastle’nin en golcü ismi olmakla kalmadı. Adını 1992’de Premier lig olarak değiştiren İngiltere liginde 260 gol atarak ligin en golcüsü olurken, 733 maçta rakip ağları 379 kez havalandırdı.

Kulüpteki başarısını milli takımada taşıyan Alan Shearer 63 kez giydiği İngiltere formasıyla 30 gol attı. 2000 yılında ani kararla milli takımı bıraktığını açıkladığında 30 yaşındaydı. Sven Göran Eriksson’u çabaları kararını değiştirmeye yetmedi. Milli takımı bırakma gerekçesini, ‘Gençlerin önünü açmak ve Newcastle’ye daha verimli  olmak’ diye açıkladı.

Taraftar gol atan ve maç kazandıran forvetleri sever. Shearer hızlı bir oyuncu değildi. Golü iyi koklayan özelliği, sert vuruşları ve fizik gücü rakip savunmaların korkulu rüyası olmasına yetiyordu. Mütevazi bir ailede doğmanın özelliğini hayatı boyunca taşıdı. 1995’de Blackburn’le yaşadığı şampiyonlukta arkadaşları eğlenmeye giderken, Shearer evine gitmeyi tercih etti. Futbolda zirveye çıkmasına rağmen hiçbir zaman magazin basına alet olmadı, bulvar gazetelerine özel hayatının sırlarını açmadı. Adını sadece oynadığı futbol ve attığı gollerle duyurdu.

Takımı için ölümüne mücadele etti. Futbol kariyerine erken nokta koymasını sağlayan Sunderland maçında sakatlandığı pozisyon sonrası oyunda kalmaya devam ederek fedakarlığını Newcastle seyircisine bir kez daha gösterdi. Bir sonraki hafta oynanan West Bromwich maçında stadı dolduran binlerce taraftar sırtına 9 numaralı Shearer’in formasını giyerek kralına sevgisini gösterip, ‘Shearer’i sevenler ayağa kalksın’ çağrısına binlerce insan olumlu karşılık verdi. Tribüne asılan 20 metrelik dev Shearer posteri sevginin bir başka tezahürüydü.

Alan Shearer, 2006 sezonu sonunda Newcastle forması altında yeşil sahalara veda edecekti. Ancak sakatlık bu vedayı 3 hafta erkene aldı. Newcastle’nin kahramanı Shearer takım içinde ‘abilik’ görevini mükemmel yaparken, hocalarla sorun yaşamadı. Teknik patron Ruud Gullit, otoritesini ispatlamak için Shearer’i yedek bıraktığında kaybeden Gullit oldu. 17 yıllık profesyonel kariyeri boyunca sadece bir kez Blacburn Rovers ile şampiyonluk yaşadı. 10 yıl formasını giydiği Newcastle ile tek bir kupa bile kazanamadı. Bunu dert etmeden bireysel başarılarıyla İngiliz futboluna damgasını vurdu.

Alan Shearer futboldan kopalı 12 yıl oldu. Ne Newcastle ne de İngiliz seyircisi efsane forveti unutamadı. İngilizlerin sahaya sürdüğü son 9 numara olarak hafızalara kazındı. Yeri doldurulması zor bir isim olmaya devam ediyor. Alan Shearer’in yerini doldurmaya en yakın aday Tottenham’ın forveti Harry Kane. Daha önce Shearer’in varisi gösterilen birçok isim beklentilerin altında kalmıştı. Kane, son 4 yılda ortaya koyduğu performansla Shearer sonrası Ada’nın yetiştirdiği yeni forvet olma yolunda ilerliyor.

[Hasan Cücük] 3.11.2018 [TR724]