Art arda batan ünlü markalar, borçlarını ödeyemediği için bankalardan yapılandırma talep eden dev holdingler, müşterileri dolandırıp kaçan inşaatçılar...
AKP iktidarını baskın seçime zorlayan en önemli nedenin ekonomi olduğu bilinse de, Türkiye’de özellikle geçen Eylül’den bu yana ağırlaşan ekonomik krizin derli toplu bilançosunu çıkartmak zor.
Bunda hem medyanın iktidar kontrolünde olup hemen her şeyi olduğu gibi ekonomiyi de toz pembe göstermesi, hem de veri üreten resmi kuruluşların, örneğin TÜİK gibi ‘İktidarı omuzlarcasına’ rakamları manipüle etmesinin payı var. Ancak bazen öyle veriler açıklanıyor ki, ekonomide yaşanan felaketin özetini gözünüzün önüne seriyor.
Bir ekonomiyi anlatan en iyi ve derli toplu göstergelerden biri kuşkusuz banka bilançoları. Türkiye’de de bankaların bilanço mevsimi geldi, ilk çeyrekte yaşananlara ilişkin rakamlarını Borsa İstanbul’a göndermeye başladılar.
İlk gelen, özel sektörün dört büyük bankası arasında yer alan Akbank’ın 3 aylık sonuçları oldu. Bir bakışta bilanço muhteşem görünüyor. Borsacılar 1.6 milyarlık kar beklerken, açıklanan 3 aylık net kar 1.7 milyar lira.
Sabancılar’ın bankası karını geçen yıla göre yüzde 18 artırmış. Mart sonunda yıllık enflasyonun yüzde 10.23 olduğunu düşünürsen yüzde 7 reel büyüme var. Türkiye ekonomisinde iddia edilen büyümeyi Akbank’ın bilançosunda da görmek mümkün.
Ancak kara bakmak, gelir tablosuna göz gezdirmek amatörlerin işi. Sonuçta kar dediğin, hele de bankalar için kağıt üzerinde ve makyajlanabilir bir veri. Neler olup bittiğini anlamak için bankanın bilanço dipnotlarını incelemek gerekiyor. Özellikle de böyle stresli dönemlerde verilen kredilerin ne durumda olduğu, reel sektördeki batış fırtınasından bankanın etkilenip etkilenmediğini anlamak önem taşıyor.
Akbank’ın kredi portföyünün kalitesine bakıldığında ilk bakışta görünen o parlaklık sonbahar yaprakları gibi sararıyor.
Bankanın kredi riskini gösteren ve ödemelerinde en az 3 ay aksama olduğu için ‘yakın izlenen krediler’ kalemine atılmış borç tutarı 18.3 milyar liraya ulaşmış durumda.
Çok değil daha 6 ay önce açıklanan 2017 Eylül sonu bilançosunda bu rakam sadece 8.7 milyar liraydı. Yani Eylül’de finans piyasalarında dolar ve faiz oranlarının artışıyla ortaya çıkan fırtına Akbank’ın riskli kredilerini 6 ay içinde yüzde 111 yükselmiş.
Bu rakama yapılandırma ve vade uzatımı gerçekleştirilen 4 milyar liralık kredi ve batık alacak olarak sınıflandırılan 3.1 milyar liranın dahil olmadığını da ekleyelim. Onlar da eklenince bankanın sorun yaşadığı toplam kredilerin 25.5 milyara ulaştığını söylemek gerekiyor.
Bankanın toplam kredilerinin 222.4 milyar lira olduğu göz önünde bulundurulursa riskli kredilerin toplama oranı yüzde 11.4 gibi alarm seviyesinin çok ötesinde bir düzeyde çıkıyor. Ancak banka, yasalar gereği sadece tahsilat imkanı kalmayan kredilerini sorunlu kredi olarak bilançosuna yansıttığı için takipteki alacak oranı sadece yüzde 1.4 olarak gözüküyor.
Akbank’ın riskli kredilerinin 6 ay içinde 10 milyar TL’ye yakın artmasında en önemli etken Türk Telekom’un ana ortağı olan ve bankaya 1.7 milyar dolarlık borcunu 1 yıldan uzun süredir ödemeyen OTAŞ’tan kaynaklanıyor.
Akbank geç de olsa bu krediyi riskli krediler bölümüne aldığı için nihayet bilançodaki etkileri görülebiliyor. Tabii sahipleri Lübnan ve Suudi Arabistanlı olan OTAŞ’ın Garanti ve İş Bankası’na da 3 milyar dolar ödenmemiş borcu olduğu göz önüne alınırsa, bu rakamın söz konusu o bankaların da sorunlu kredilerini şişireceğini söylemeye gerek yok.
AKBANK BİLANÇOSU İÇİN TIKLAYIN
[Ahval] 26.4.2018 [https://ahvalnews2.com]
Üniversite hastaneleri de krizde: 45 hastaneye borç yapılandırması
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan Bütçe Komisyonu’nda hazırlanan borç yapılandırma planlamasını İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya başta olmak üzere toplam 45 üniversite hastanesinde uygulamaya sokan Bakanlık, 2017 yılı sonuna kadar muhasabeleşmiş, vadesi 6 Nisan 2018 tarihine kadar olan tüm borçları kapatacak.
GERİ ÖDEME 2020’DE
Uygulamaya ilişkin ilk duyuruyu başhekim ve rektör yardımcılarıyla yaptığı basın toplantısı ile kamuoyu ile paylaşan Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Ünal, medikal firmalara olan borçların haziran ayına kadar ödeneceğini söyledi.
Hürriyet gazetesinde yer alan habere göre Ünal, Bakanlık tarafından karşılanan borç miktarının 2020 itibariyle Bakanlığa geri ödeneceğini, vade süresinin ise faiz uygulanmadan 60 ay olacağını söyledi.
‘BORÇ YÜKÜ ÇOK AĞIRDI’
Türkiye genelindeki üniversite hastanelerinin ağır bir borç yükü altında olduğuna vurgu yapan Ünal, “Gazi, Cerrahpaşa, Çapa, 9 Eylül bizden çok daha ağır borç yükü altındaydı. Biz bunu bakanlarımıza, Cumhurbaşkanımıza ilettik ve çok hızlı bir biçimde çözüm sağlandı. Devletimiz inanılmaz bir refleks gösterdi. Yapılandırmaya göre; 31 Aralık 2017 tarihi itibariyle muhasebeleştirilmiş, 6 Nisan 2018 tarihinde son ödeme tarihi gelen tıbbi malzeme ve ilaç borçları Maliye Bakanlığımız tarafından ödenecek” dedi.
ÖDEME SÖZLEŞMESİ YAPILACAK
Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’nin yaklaşık 200 milyon TL’lik borcunun ödeneceğini kaydeden Ünal, şöyle devam etti:
“Borçların haziran ayına kadar ödenmesi planlanıyor. Tabi medikal firmalarımız da alacaklarından bir miktar indirim yapacaklar. Ayrıca icra takiplerinden de vazgeçilmesi gerekiyor. Tabi biz de firmalarla ödeme sözleşmesi yapacağız. Para ilgili saymanlıklara yatırılacak biz de ödemeleri yapacağız.
Tabi burada asıl önemli nokta yeniden borç sorunu yaşanmaması. Bunu sağlamak için de Sağlık Uygulama Tebliği’nde iyileştirme yapılmasını bekliyoruz. Bu konuda da ilgili bakanlıklarımız ciddi bir çalışma yürütüyor. Borçlar ödendikten sonra yeni bir çalışma yapılarak üniversite hastanelerimizin yeniden borç yükü altında kalmasının önüne geçilecek. Haziran ayındaki ödemeden sonra biz de çok rahatlayacağız. Yatırımlarımız, sağlık hizmetlerimiz çok daha iyi bir noktaya gelecek.”
İKİ HASTANE, 600 MİLYON BORÇ
Üniversite hastanelerinin gelir-gider dengesinin sağlanabilmesi için öncelikli olarak sistemin düzeltilmesi gerekiyor ve SUT kararı ile 10 yıl önce belirlenen fiyatlarının düzeltilmesi gerekiyor. Şu ana kadar birikmiş borçların medikal firmalara devlet tarafından ödenerek silinmesi gerekiyor. 2010 yılına kadar 250 TL karşılığında poliklinik dışında hastanede muayene yapılabiliyordu ancak daha sonra bu ücretler 100 TL’ye kadar düşürüldü. Son açıklamalara göre İstanbul Tıp Fakültesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin 600 milyon TL’ye yakın borcu olduğunu vurgulanmıştı.
BAŞHEKİM UYARMIŞTI
Borç yapılandırma kararı öncesi konuşan Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Bülent Aydınlı, şöyle demişti:
“Olay gerçekten son noktaya geldi. Bu durum böyle devam ederse birçok malzemeyi bulamayız ve belki de bir çok önemli ameliyatı da yapamayacağız. Gerçekten sıkıntıdayız. Biz sistemin içinden çekilirsek o boşluk doldurulamaz. Böyle bir merkeze siyasiler de dahil herkesin el atması lazım.”
[KronosHaber.com] 26.4.2018
GERİ ÖDEME 2020’DE
Uygulamaya ilişkin ilk duyuruyu başhekim ve rektör yardımcılarıyla yaptığı basın toplantısı ile kamuoyu ile paylaşan Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Ünal, medikal firmalara olan borçların haziran ayına kadar ödeneceğini söyledi.
Hürriyet gazetesinde yer alan habere göre Ünal, Bakanlık tarafından karşılanan borç miktarının 2020 itibariyle Bakanlığa geri ödeneceğini, vade süresinin ise faiz uygulanmadan 60 ay olacağını söyledi.
‘BORÇ YÜKÜ ÇOK AĞIRDI’
Türkiye genelindeki üniversite hastanelerinin ağır bir borç yükü altında olduğuna vurgu yapan Ünal, “Gazi, Cerrahpaşa, Çapa, 9 Eylül bizden çok daha ağır borç yükü altındaydı. Biz bunu bakanlarımıza, Cumhurbaşkanımıza ilettik ve çok hızlı bir biçimde çözüm sağlandı. Devletimiz inanılmaz bir refleks gösterdi. Yapılandırmaya göre; 31 Aralık 2017 tarihi itibariyle muhasebeleştirilmiş, 6 Nisan 2018 tarihinde son ödeme tarihi gelen tıbbi malzeme ve ilaç borçları Maliye Bakanlığımız tarafından ödenecek” dedi.
ÖDEME SÖZLEŞMESİ YAPILACAK
Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’nin yaklaşık 200 milyon TL’lik borcunun ödeneceğini kaydeden Ünal, şöyle devam etti:
“Borçların haziran ayına kadar ödenmesi planlanıyor. Tabi medikal firmalarımız da alacaklarından bir miktar indirim yapacaklar. Ayrıca icra takiplerinden de vazgeçilmesi gerekiyor. Tabi biz de firmalarla ödeme sözleşmesi yapacağız. Para ilgili saymanlıklara yatırılacak biz de ödemeleri yapacağız.
Tabi burada asıl önemli nokta yeniden borç sorunu yaşanmaması. Bunu sağlamak için de Sağlık Uygulama Tebliği’nde iyileştirme yapılmasını bekliyoruz. Bu konuda da ilgili bakanlıklarımız ciddi bir çalışma yürütüyor. Borçlar ödendikten sonra yeni bir çalışma yapılarak üniversite hastanelerimizin yeniden borç yükü altında kalmasının önüne geçilecek. Haziran ayındaki ödemeden sonra biz de çok rahatlayacağız. Yatırımlarımız, sağlık hizmetlerimiz çok daha iyi bir noktaya gelecek.”
İKİ HASTANE, 600 MİLYON BORÇ
Üniversite hastanelerinin gelir-gider dengesinin sağlanabilmesi için öncelikli olarak sistemin düzeltilmesi gerekiyor ve SUT kararı ile 10 yıl önce belirlenen fiyatlarının düzeltilmesi gerekiyor. Şu ana kadar birikmiş borçların medikal firmalara devlet tarafından ödenerek silinmesi gerekiyor. 2010 yılına kadar 250 TL karşılığında poliklinik dışında hastanede muayene yapılabiliyordu ancak daha sonra bu ücretler 100 TL’ye kadar düşürüldü. Son açıklamalara göre İstanbul Tıp Fakültesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin 600 milyon TL’ye yakın borcu olduğunu vurgulanmıştı.
BAŞHEKİM UYARMIŞTI
Borç yapılandırma kararı öncesi konuşan Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Bülent Aydınlı, şöyle demişti:
“Olay gerçekten son noktaya geldi. Bu durum böyle devam ederse birçok malzemeyi bulamayız ve belki de bir çok önemli ameliyatı da yapamayacağız. Gerçekten sıkıntıdayız. Biz sistemin içinden çekilirsek o boşluk doldurulamaz. Böyle bir merkeze siyasiler de dahil herkesin el atması lazım.”
[KronosHaber.com] 26.4.2018
Sürgün kütüphane [Can Bahadır Yüce]
Bazen insanlar gibi kitaplar da şu dünyada yerini bulamaz. Evden eve, raftan rafa, kutudan kutuya gezinir dururlar.
Asıl kütüphanemi geride bırakalı on yıl oluyor. Karşılıklı iki uzun duvar boyunca uzanan rafların orada, sılada beklediğini bilmek bana teselli verirdi. Her ‘asal’ kütüphane gibi biriktirmek ve saklamak üzerine kurulmuş o ilk kütüphanemdeki kitapların sayısı belki birkaç bini bulmuyordu ama hemen her cildin hikâyesini, nereden geldiğini biliyordum. Zamanla onlardan kopmayı, yeni bir kitaplıkla yeni bir hayata başladığıma ikna olmayı öğrendim.
Şimdi göçebe kitaplığımı bir kez daha nasıl toplayacağımı düşünürken Alberto Manguel’in kütüphanesine yazdığı ağıt* imdadıma yetişti.
İyi tarafından bakılırsa, her on yılda bir baştan kütüphane kurmak kişiyi zinde tutar. Çünkü sahih bir kütüphanede aslolan biriktirmek değil yenilemektir. (Borges örneğin, evinde sadece birkaç yüz kitap tutar, gerisini dağıtırmış.) Böylece insan, tıpkı Don Kişot, kütüphanesini zihninde sürekli yeniden inşa etmeyi öğrenir. Bazı has kitapkurtlarının gezginler, gönüllü ya da zorunlu sürgünler (Zweig, Benjamin, Manguel) olması rastlantı değil.
Bir kütüphane yitirmenin ne demek olduğunu son iki yılda, uzaktaki kitaplığım kısmen dağıldıktan ya da kutulara gömüldükten sonra (kitapları kutulamayı mezara koymaya benzetiyor Manguel) anladım. Kitapların mezarı olmaz ama depolarda terk edilmiş kutular, kitapların tabutudur.
Kütüphane insanı türlü yollarla terbiye eder: Yakınmamayı, söylenmemeyi, yitip giden ciltlerin ardından ağıt yakmamayı öğrenirsiniz. Belki sadece kitapların telkin ettiği bir erdemdir bu. Çünkü kuşatıcıdır kütüphane: Ona dair düşüncelerimizi, anımsadıklarımızı yine onun raflarından öğrendiğimiz cümlelerle anlatırız.
Bana kalırsa, kitaplığına gerçekten saygı duyan kişi kitaplarını anlatmalıdır, onları nasıl kaybettiğini değil. Yıllarca bir rafta dokunulmayı beklemiş, sahibinin yolunu gözlemiş kitaplara gönül borcunun gereği budur. Sahibi yerine bekçisi demeliydim: Kitapların sahibi değil bekçisi olduğumuzu düşününce her şeyi kabullenmek kolaylaşıyor. (Kütüphaneye sahip olduğumuz kadar kütüphanenin de bize sahip olduğuna inanan Petrarca haksız sayılmaz.)
Birkaç yıl önce, şimdi yaşadığım şehre taşınırken, kütüphanesinden yola çıkarak bir insanın yaşamöyküsünün yazılabileceğine değinmiştim. (O taşınmada bir yığın kitabı da elden çıkardım. Göçebelik hafiflemeyi öğretiyor insana.) Hatta tek kitaptan, DNA gibi, bütün bir kütüphanenin, dolayısıyla bir yaşamın izi sürülebilir. Belki bu yüzden göçebeler, gezginler, sürgünler klasik yaşamöyküleri yazmazlar. Yaşamöyküleri hep parçalı-yazıdır.
Bir tür göçebe hayatı yaşıyorsanız, sıkça başınıza gelen taşınmalarda kitap kutularını açmak bir şölen, kitapları kutulamaksa bir ‘matem’dir—buna ‘gönüllü unutuş’ diyor Manguel. Gönüllü unutuş, bir bakıma nefis terbiyesi. Sevdiğim şairin sözünü epeydir sıkça anıyorum: Ölüm biraz da kitapların dağılışıdır.
Manguel, Arjantin’de diktatörlük yüzünden kitaplarını geride bırakıp ülkeyi terk eden sürgün dostlarından söz ediyor. Şu iki yılda benzer hikâyeler duydum. Sığınılacak bir kütüphaneyi yitirmek belki de sürgünün en acı tarafıdır. Yine de kütüphanenin elimizden kayıp gitmesi, kim olduğumuzu hatırlamamıza yardım eder. Aslolan bellekteki kütüphanedir.
Bir kütüphaneyi geride bırakmak, yaşamımızın bir bölümünü geride bırakmak anlamına geliyor. Başka bir şehre, başka bir ülkeye giderken bir yaşantıya da veda ederiz.
Geride bırakmayı öğrenmeli insan… Bir kütüphaneye sahip olmanın verdiği en can alıcı ders budur.
* Alberto Manguel, Packing My Library, Yale University Press, 2018.
[Can Bahadır Yüce] 26.4.2018 [KronosHaber.com]
Asıl kütüphanemi geride bırakalı on yıl oluyor. Karşılıklı iki uzun duvar boyunca uzanan rafların orada, sılada beklediğini bilmek bana teselli verirdi. Her ‘asal’ kütüphane gibi biriktirmek ve saklamak üzerine kurulmuş o ilk kütüphanemdeki kitapların sayısı belki birkaç bini bulmuyordu ama hemen her cildin hikâyesini, nereden geldiğini biliyordum. Zamanla onlardan kopmayı, yeni bir kitaplıkla yeni bir hayata başladığıma ikna olmayı öğrendim.
Şimdi göçebe kitaplığımı bir kez daha nasıl toplayacağımı düşünürken Alberto Manguel’in kütüphanesine yazdığı ağıt* imdadıma yetişti.
İyi tarafından bakılırsa, her on yılda bir baştan kütüphane kurmak kişiyi zinde tutar. Çünkü sahih bir kütüphanede aslolan biriktirmek değil yenilemektir. (Borges örneğin, evinde sadece birkaç yüz kitap tutar, gerisini dağıtırmış.) Böylece insan, tıpkı Don Kişot, kütüphanesini zihninde sürekli yeniden inşa etmeyi öğrenir. Bazı has kitapkurtlarının gezginler, gönüllü ya da zorunlu sürgünler (Zweig, Benjamin, Manguel) olması rastlantı değil.
Bir kütüphane yitirmenin ne demek olduğunu son iki yılda, uzaktaki kitaplığım kısmen dağıldıktan ya da kutulara gömüldükten sonra (kitapları kutulamayı mezara koymaya benzetiyor Manguel) anladım. Kitapların mezarı olmaz ama depolarda terk edilmiş kutular, kitapların tabutudur.
Kütüphane insanı türlü yollarla terbiye eder: Yakınmamayı, söylenmemeyi, yitip giden ciltlerin ardından ağıt yakmamayı öğrenirsiniz. Belki sadece kitapların telkin ettiği bir erdemdir bu. Çünkü kuşatıcıdır kütüphane: Ona dair düşüncelerimizi, anımsadıklarımızı yine onun raflarından öğrendiğimiz cümlelerle anlatırız.
Bana kalırsa, kitaplığına gerçekten saygı duyan kişi kitaplarını anlatmalıdır, onları nasıl kaybettiğini değil. Yıllarca bir rafta dokunulmayı beklemiş, sahibinin yolunu gözlemiş kitaplara gönül borcunun gereği budur. Sahibi yerine bekçisi demeliydim: Kitapların sahibi değil bekçisi olduğumuzu düşününce her şeyi kabullenmek kolaylaşıyor. (Kütüphaneye sahip olduğumuz kadar kütüphanenin de bize sahip olduğuna inanan Petrarca haksız sayılmaz.)
Birkaç yıl önce, şimdi yaşadığım şehre taşınırken, kütüphanesinden yola çıkarak bir insanın yaşamöyküsünün yazılabileceğine değinmiştim. (O taşınmada bir yığın kitabı da elden çıkardım. Göçebelik hafiflemeyi öğretiyor insana.) Hatta tek kitaptan, DNA gibi, bütün bir kütüphanenin, dolayısıyla bir yaşamın izi sürülebilir. Belki bu yüzden göçebeler, gezginler, sürgünler klasik yaşamöyküleri yazmazlar. Yaşamöyküleri hep parçalı-yazıdır.
Bir tür göçebe hayatı yaşıyorsanız, sıkça başınıza gelen taşınmalarda kitap kutularını açmak bir şölen, kitapları kutulamaksa bir ‘matem’dir—buna ‘gönüllü unutuş’ diyor Manguel. Gönüllü unutuş, bir bakıma nefis terbiyesi. Sevdiğim şairin sözünü epeydir sıkça anıyorum: Ölüm biraz da kitapların dağılışıdır.
Manguel, Arjantin’de diktatörlük yüzünden kitaplarını geride bırakıp ülkeyi terk eden sürgün dostlarından söz ediyor. Şu iki yılda benzer hikâyeler duydum. Sığınılacak bir kütüphaneyi yitirmek belki de sürgünün en acı tarafıdır. Yine de kütüphanenin elimizden kayıp gitmesi, kim olduğumuzu hatırlamamıza yardım eder. Aslolan bellekteki kütüphanedir.
Bir kütüphaneyi geride bırakmak, yaşamımızın bir bölümünü geride bırakmak anlamına geliyor. Başka bir şehre, başka bir ülkeye giderken bir yaşantıya da veda ederiz.
Geride bırakmayı öğrenmeli insan… Bir kütüphaneye sahip olmanın verdiği en can alıcı ders budur.
* Alberto Manguel, Packing My Library, Yale University Press, 2018.
[Can Bahadır Yüce] 26.4.2018 [KronosHaber.com]
OHAL’de para kaçırma ve o tehdit [Harun Odabaşı]
Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Bazı işadamlarının varlıklarını yurt dışına çıkardığı tezviratları yapılıyor. Her kim işini, ticaretini, yatırımlarını büyütmek, geliştirmek, yaygınlaştırmak için değil de para kaçırmak için böyle bir yola tevessül ediyorsa kimse kusura bakmasın onu da affetmeyiz.” cümlelerle yine isim vermeden bazı iş adamlarını yurt dışına para kaçırmakla suçladı.
Erdoğan’ın yurt dışına para çıkaranlarla ilgili problemi yeni değil. Kısa zaman aralıklarıyla konuyu üçüncü kez gündeme getirdi. Sözleri pek dikkate alınmamış olacak ki daha ağır konuştu, “Para kaçıranlar” dedi.
Yasa dışı yollarla ve vergisi ödenmemiş para çıkışı varsa bunu Erdoğan’ın gündeme getirmesine gerek yok. Maliye derhal takibat başlatmalı. Yok eğer kastettiği sermayesini normal kanallarla yurt dışına çıkartan iş adamları ise ortada büyük bir sorun var. Çünkü Türkiye’ye para kuralına göre girdiği gibi kuralına göre de çıkar. Bu suç değildir. Para çıkarken mazeret beyan etmek zorunda bile değil. Ama OHAL’in de arkasına sığınarak iş adamlarının kazançlarına ipotek koymaya çalışıyorsa bunu hangi yasal gerekçeye dayandırdığını izah etmek zorunda.
Erdoğan’ın pratikte bu sözlerinin bir karşılığının olup olmayacağını yaşayarak göreceğiz. Sermayenin yurt dışına çıkışının engellenmesi ilk planda birilerinin kulağına hoş gelse de bunun gelecek sermayeyi ürküteceği ortada. Erdoğan bu sebeple olacak daha önce savurduğu tehditleri bir gün sonra düzeltme ihtiyacı hissetmişti.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın önceki gün faizleri yükseltmesinden anlaşıldığı üzere enflasyon-döviz-faiz üçgeninde dalgalanma bir türlü durdurulamıyor. Bırakın yabancı sermayeyi yerli sermaye bile Türkiye’yi güvenilir bir liman görmüyor. Büyük sermaye gruplarının bankalarla kredi borçlarını yeniden yapılandırma yarışına girmesi yangının tüm binayı sardığının acı bir kanıtı. Tecrübeler bir adım sonrasında iflasların takip edeceğini söylüyor. Muazzam bir başarı hikayesi olan Acun Ilıcalı da borç yapılandırması isteyenler kervanına katıldı. Herşeyi bir kenera bırakıp iyimser gözlüğünü taksak dengeleri zorlama ile elde edilmiş büyüme rakamının dışında sayacağımız bir gelişme yok. Böyle bir süreçte ekonomiyi OHAL yöntemleri ile rayına oturtacağını düşünen bir zihniyetin siyasete egemen olmaya başladığını görüyoruz. Halbuki polisiye tedbirlet sorunu hafifletmek yerine daha kronik hale getiriyor. Türkiye’nin yurt dışındaki altınlarını ülkeye getirmesi ekonomimin içe kapanacağını gösteren bir hamle olarak okundu.
Piyasalarda Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması halinde dizginleri tam ele alacağı ve OHAL’i hemen kaldıracağı gibi bir söylenti var. Ancak sorunlar birebir OHAL ile bağlantılı olmadığı için böyle bir hamlenin kışı bahara çevirme ihtimali zayıf.
Hükümetin elini zayıflatan başlıklardan birisi ticaret savaşlarının konuşulduğu küresel piyasalarda gidişatın kötü olması. Dışarıdaki gelişmeler içerideki önlemleri bir çırpıda etkisiz kılabiliyor.
Evet gerek MB, gerekse siyasi otorite bir süredir boşta giden arabaya gaz veriyor. Motordan kulakları tırmalayan bir ses gelse de arabanın hızı yükselmiyor düşüyor.
[Harun Odabaşı] 25.4.2018 [KronosHaber.com]
Erdoğan’ın yurt dışına para çıkaranlarla ilgili problemi yeni değil. Kısa zaman aralıklarıyla konuyu üçüncü kez gündeme getirdi. Sözleri pek dikkate alınmamış olacak ki daha ağır konuştu, “Para kaçıranlar” dedi.
Yasa dışı yollarla ve vergisi ödenmemiş para çıkışı varsa bunu Erdoğan’ın gündeme getirmesine gerek yok. Maliye derhal takibat başlatmalı. Yok eğer kastettiği sermayesini normal kanallarla yurt dışına çıkartan iş adamları ise ortada büyük bir sorun var. Çünkü Türkiye’ye para kuralına göre girdiği gibi kuralına göre de çıkar. Bu suç değildir. Para çıkarken mazeret beyan etmek zorunda bile değil. Ama OHAL’in de arkasına sığınarak iş adamlarının kazançlarına ipotek koymaya çalışıyorsa bunu hangi yasal gerekçeye dayandırdığını izah etmek zorunda.
Erdoğan’ın pratikte bu sözlerinin bir karşılığının olup olmayacağını yaşayarak göreceğiz. Sermayenin yurt dışına çıkışının engellenmesi ilk planda birilerinin kulağına hoş gelse de bunun gelecek sermayeyi ürküteceği ortada. Erdoğan bu sebeple olacak daha önce savurduğu tehditleri bir gün sonra düzeltme ihtiyacı hissetmişti.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın önceki gün faizleri yükseltmesinden anlaşıldığı üzere enflasyon-döviz-faiz üçgeninde dalgalanma bir türlü durdurulamıyor. Bırakın yabancı sermayeyi yerli sermaye bile Türkiye’yi güvenilir bir liman görmüyor. Büyük sermaye gruplarının bankalarla kredi borçlarını yeniden yapılandırma yarışına girmesi yangının tüm binayı sardığının acı bir kanıtı. Tecrübeler bir adım sonrasında iflasların takip edeceğini söylüyor. Muazzam bir başarı hikayesi olan Acun Ilıcalı da borç yapılandırması isteyenler kervanına katıldı. Herşeyi bir kenera bırakıp iyimser gözlüğünü taksak dengeleri zorlama ile elde edilmiş büyüme rakamının dışında sayacağımız bir gelişme yok. Böyle bir süreçte ekonomiyi OHAL yöntemleri ile rayına oturtacağını düşünen bir zihniyetin siyasete egemen olmaya başladığını görüyoruz. Halbuki polisiye tedbirlet sorunu hafifletmek yerine daha kronik hale getiriyor. Türkiye’nin yurt dışındaki altınlarını ülkeye getirmesi ekonomimin içe kapanacağını gösteren bir hamle olarak okundu.
Piyasalarda Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması halinde dizginleri tam ele alacağı ve OHAL’i hemen kaldıracağı gibi bir söylenti var. Ancak sorunlar birebir OHAL ile bağlantılı olmadığı için böyle bir hamlenin kışı bahara çevirme ihtimali zayıf.
Hükümetin elini zayıflatan başlıklardan birisi ticaret savaşlarının konuşulduğu küresel piyasalarda gidişatın kötü olması. Dışarıdaki gelişmeler içerideki önlemleri bir çırpıda etkisiz kılabiliyor.
Evet gerek MB, gerekse siyasi otorite bir süredir boşta giden arabaya gaz veriyor. Motordan kulakları tırmalayan bir ses gelse de arabanın hızı yükselmiyor düşüyor.
[Harun Odabaşı] 25.4.2018 [KronosHaber.com]
Erdoğan’ın sahte diploması, Ali İbiş’in diplomasından mı kopyalandı?
CHP milletvekili Mustafa Balbay, Meclis’te yaptığı konuşmada Yüksek Seçim Kurulu’na çağrıda bulundu. Balbay, YSK’dan, seçimlere girecek her Cumhurbaşkanı adayının üniversite diplomasını yayınlamasını istedi. Daha önce de defalarca Erdoğan’ın sahte diploması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı’nın ve aldığı kararların yok hükmünde olduğu savunulmuştu.
Erdoğan’ın “uzun kolu” olarak bilinen AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk, 12 Nisan 2018’de sosyal medya hesabından ilginç bir açıklama yaptı. Tayyip Erdoğan’ın üniversite diploması ‘var mı, yok mu’ tartışmasında diplomasının olmadığını kabul etti.
DİPLOMASIZ YİĞİT
Külünk sosyal medya hesabında Erdoğan için “diplomasız yiğit” nitelemesinde bulunarak şöyle dedi:
“Siyaset diploma ile yapılmaz. Diploma ancak yüreğe dokunan mücadele adamı için bir parçadır. Diploma yoksa temsil makamında olamazsın diyen varsa, peygamberler tarihi okusun. Büyük mücadeleleri hiç adı duyulmayan diploması yok ama yüreği samimiyeti olan diplomasız yiğitler taşır.”
Grihat.com'un Özel haberine göre, Diploma tartışmasında Külünk’ün söyledikleri çok önemli. Zira Külünk’le Erdoğan’ın yolları çok uzun yıllardır ayrılmıyor. Külünk, Erdoğan’ın gölgesi altında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmadan önceki yıllarda dahi bulunan bir isim. Gençlik yıllarından beri Erdoğan’ın arkadaşı ve Erdoğan’ın üniversiteye gidip gitmediğini bizzat bilecek isimlerden biri.
Bir diğer isim ise Ali İbiş.
Erdoğan’ın en eski arkadaşı Ali İbiş, gençliğini birlikte geçirdiği, Ülker‘de birlikte çalıştığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde başkan yardımcısı ve meclis başkanlığı görevlerini verdiği, 22. dönem İstanbul milletvekilli yaptığı, kısacası Erdoğan’ın en güvendiği birkaç isimden biri.
Gençlik yıllarından başlayan bu yakınlık Ali İbiş’e Erdoğan’ların evine teklifsiz girip çıkabilecek kadar yakınlık sağlıyor. Erdoğan’ın para deposu olarak bilinen TÜRGEV’in kurucusu da Ali İbiş’ten başkası değil. Ayrıca Erdoğan’ın çok önem atfederek kurdurduğu Bezmialem üniversitesinin de ilk mütevelli başkanı ve kurucusu.
O ÜNİVERSİTEDEN ALİ İBİŞ MEZUN OLDU
Ali İbiş’in Erdoğan’ın en önemli sırrı diploma konusunda da bir numaralı şahit olduğu aşikar. Nasıl mı?
Ali İbiş, TBMM’deki özgeçmişine göre; 1953 doğumlu ve İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunu! Yani Erdoğan’dan 1 yaş büyük ve Erdoğan’la aynı üniversiteden mezun.
Erdoğan’ın diplomasıyla ilgili ortaya atılan ilk iddia, askerliği kısa dönem yapabilmek için sahte bir diploma hazırladığı ardından bu sahteciliğin Cumhurbaşkanı olana kadar kartopu gibi büyüdüğüydü.
İşte burada Erdoğan’ın, yakın arkadaşı Ali İbiş’in diplomasını kopyalamış olabileceği akla geliyor. Ancak bu kopyalamada yapılan bir hata bütün diploma sahteciliği tartışmasını da başlatan şey.
Ali İbiş’in mezun olduğu yıllarda İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi bünyesindeki yüksekokullar İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi adı altında öğretim vermekteydi.
Erdoğan’ın ikinci bir liseden fark dersleri vermesi ve liseden sonra İETT’de çalışmaya başladığı sigorta kayıtlarında görülüyor. Yani Erdoğan iddiasına göre sonraki yıllarda 1981’de mezun oldu.
Erdoğan’ın askerlik şubesine verdiği geçici mezuniyet belgesinde de mezun olduğu kurumun adı, İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi gözüküyor.
Bu belge Erdoğan’a askerliği kısa dönem yapmak için yetiyor. Bir arkadaşınkinden kopyalanabilecek kalitede bu belge, otomasyonun olmadığı yılların Türkiyesi’nde kafi geliyor.
Ancak zaman ilerleyip Erdoğan, parti genel başkanı, milletvekili, başbakan ve nihayetinde Cumhurbaşkanı olunca, kendisine geçici mezuniyet belgesi değil bir diploma gerekiyor.
İşte burada, geçici mezuniyet belgesinde olduğu gibi “bir arkadaşınkinden” kopya yapılmıyor. Hatalar zincirinin ikinci ve affedilmez hata burada oluşuyor.
Diploma Marmara Üniversitesi adına düzenleniyor. Diplomadaki mezuniyet tarihi de geçici mezuniyet belgesindeki gibi 1981 tarihini taşıyor.
Oysa sonradan Ticari Bilimler Akademisi’nin devredildiği Marmara Üniversitesi 1982 yılı Temmuz’unda kuruluyor.
Yani Erdoğan’ın diplomasını aldığını iddia ettiği yıl, öyle bir üniversite yok.
Tabi dünyada bir ilk olarak Erdoğan’ın birbirine benzemez iki ayrı üniversite diploması bulunmasını da kayda geçelim.
İlk diploma eski tarz noter onaylı bir suretten ibaret. Ancak bu suretin orijinali istendiğinde sunulamadı.
Ardından diploma tartışmaları çok büyüyünce ortaya orijinal bir diploma sürüldü. Ama bambaşka bir şekilde. Bu sefer de bu diplomada imzalar unutulmuştu. Taa 1981’deki hocaları bulup imza attırmak mümkün değildi tabi.
O TARİHLERDE TAM GÜN İETT’DE ÇALIŞIYOR
Erdoğan’ın “üniversiteye gittim” dediği yıllarda sigorta siciline göre tam gün İETT’de çalışıyor olması, ayrıca MSP Gençlik Kollarında görevli olması, Emine Erdoğan ile evli olup çocukları olması tartışmasına girmiyoruz bile.
Erdoğan’ın sahte diploması üzerine detaylı araştırmalar yapan ve köşe yazıları yazan Türk Solu yazarı Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun akıbeti de ibret vericidir. Yazıları, yaptığı açıklamalar nedeniyle tutuklandı. Hiçbir ilgisi olmadığını ortaya konulduğu halde Gülen cemaatine üye olduğu gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çulhaoğlu yazılarında şu ifadeleri kullanıyordu:
“Biri Tayyip Erdoğan’ın hazırladığı, diğeri Marmara Üniversitesi’nin hazırladığı iki ayrı diploması olan ve ikisi de sahte olan bir cumhurbaşkanımız var.”
CUMHURBAŞKANLIĞI YOK HÜKMÜNDE
Sözcü Yazarı Ümit Zileli de bir köşe yazısında Erdoğan’ın sahte diplomasıyla ilgili şu hususlara dikkat çekmişti.
– Yüksek Okul Geçici Çıkış Belgesinde “GEÇİCİ ÇIKIŞ BELGESİ” yazar, “MEZUNİYET BELGESİ” değil.
– RTE’nin sahte belgesinde “YUKARIDA FOTOĞRAFI ONAYLANMIŞ BULUNAN” diye yazıyor. Ama yukarıda fotoğraf yok. Bu bir sahteciliktir.
– RTE’nin Yüksek Okul Çıkış belgesinde iki tane belge numarası vardır. 440 ve 677. Bu yasal değildir. Bir belgeye tek numara verilir. Bu da sahteciliktir.
– 1980’li yıllarda Yüksek Okulları Müdürlükler yönetirdi. DEKAN değil. Bu da yasal değil. Benim yüksek okul belgem örnektir. RTE’nin Yüksek Okul Diploması, sahtecilikle hazırlanmıştır, yok hükmündedir.
Ağır ve incitici değil mi?.. Ama son iki madde olayı iyice vahim hale getiriyor:
– RTE’nin bu sahteciliği kendi ıslak el imzası ile onaylaması, sahteciliği bilerek ve isteyerek yaptığının kanıtıdır.
– RTE’nin “Yüksek Okul Mezuniyet Belgesi” Microsoft’un 2005 yılında piyasaya çıkardığı “CALİBRİ FONT” ya da 2008’de ortaya çıkan yazı türü “MALGİN GOTIC FONT” ile düzenlenmiştir. Bu açıkça resmi belgede sahteciliktir. Çünkü Erdoğan’ın 1981’de aldığını iddia ettiği İktisat Yüksek Okul Mezuniyet belgesi olan 1980-81’de böyle bir yazı türü yoktu!..
[Samanyolu Haber] 26.4.2018
Erdoğan’ın “uzun kolu” olarak bilinen AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk, 12 Nisan 2018’de sosyal medya hesabından ilginç bir açıklama yaptı. Tayyip Erdoğan’ın üniversite diploması ‘var mı, yok mu’ tartışmasında diplomasının olmadığını kabul etti.
DİPLOMASIZ YİĞİT
Külünk sosyal medya hesabında Erdoğan için “diplomasız yiğit” nitelemesinde bulunarak şöyle dedi:
“Siyaset diploma ile yapılmaz. Diploma ancak yüreğe dokunan mücadele adamı için bir parçadır. Diploma yoksa temsil makamında olamazsın diyen varsa, peygamberler tarihi okusun. Büyük mücadeleleri hiç adı duyulmayan diploması yok ama yüreği samimiyeti olan diplomasız yiğitler taşır.”
Grihat.com'un Özel haberine göre, Diploma tartışmasında Külünk’ün söyledikleri çok önemli. Zira Külünk’le Erdoğan’ın yolları çok uzun yıllardır ayrılmıyor. Külünk, Erdoğan’ın gölgesi altında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmadan önceki yıllarda dahi bulunan bir isim. Gençlik yıllarından beri Erdoğan’ın arkadaşı ve Erdoğan’ın üniversiteye gidip gitmediğini bizzat bilecek isimlerden biri.
Bir diğer isim ise Ali İbiş.
Erdoğan’ın en eski arkadaşı Ali İbiş, gençliğini birlikte geçirdiği, Ülker‘de birlikte çalıştığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde başkan yardımcısı ve meclis başkanlığı görevlerini verdiği, 22. dönem İstanbul milletvekilli yaptığı, kısacası Erdoğan’ın en güvendiği birkaç isimden biri.
Gençlik yıllarından başlayan bu yakınlık Ali İbiş’e Erdoğan’ların evine teklifsiz girip çıkabilecek kadar yakınlık sağlıyor. Erdoğan’ın para deposu olarak bilinen TÜRGEV’in kurucusu da Ali İbiş’ten başkası değil. Ayrıca Erdoğan’ın çok önem atfederek kurdurduğu Bezmialem üniversitesinin de ilk mütevelli başkanı ve kurucusu.
O ÜNİVERSİTEDEN ALİ İBİŞ MEZUN OLDU
Ali İbiş’in Erdoğan’ın en önemli sırrı diploma konusunda da bir numaralı şahit olduğu aşikar. Nasıl mı?
Ali İbiş, TBMM’deki özgeçmişine göre; 1953 doğumlu ve İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunu! Yani Erdoğan’dan 1 yaş büyük ve Erdoğan’la aynı üniversiteden mezun.
Erdoğan’ın diplomasıyla ilgili ortaya atılan ilk iddia, askerliği kısa dönem yapabilmek için sahte bir diploma hazırladığı ardından bu sahteciliğin Cumhurbaşkanı olana kadar kartopu gibi büyüdüğüydü.
İşte burada Erdoğan’ın, yakın arkadaşı Ali İbiş’in diplomasını kopyalamış olabileceği akla geliyor. Ancak bu kopyalamada yapılan bir hata bütün diploma sahteciliği tartışmasını da başlatan şey.
Ali İbiş’in mezun olduğu yıllarda İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi bünyesindeki yüksekokullar İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi adı altında öğretim vermekteydi.
Erdoğan’ın ikinci bir liseden fark dersleri vermesi ve liseden sonra İETT’de çalışmaya başladığı sigorta kayıtlarında görülüyor. Yani Erdoğan iddiasına göre sonraki yıllarda 1981’de mezun oldu.
Erdoğan’ın askerlik şubesine verdiği geçici mezuniyet belgesinde de mezun olduğu kurumun adı, İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi gözüküyor.
Bu belge Erdoğan’a askerliği kısa dönem yapmak için yetiyor. Bir arkadaşınkinden kopyalanabilecek kalitede bu belge, otomasyonun olmadığı yılların Türkiyesi’nde kafi geliyor.
Ancak zaman ilerleyip Erdoğan, parti genel başkanı, milletvekili, başbakan ve nihayetinde Cumhurbaşkanı olunca, kendisine geçici mezuniyet belgesi değil bir diploma gerekiyor.
İşte burada, geçici mezuniyet belgesinde olduğu gibi “bir arkadaşınkinden” kopya yapılmıyor. Hatalar zincirinin ikinci ve affedilmez hata burada oluşuyor.
Diploma Marmara Üniversitesi adına düzenleniyor. Diplomadaki mezuniyet tarihi de geçici mezuniyet belgesindeki gibi 1981 tarihini taşıyor.
Oysa sonradan Ticari Bilimler Akademisi’nin devredildiği Marmara Üniversitesi 1982 yılı Temmuz’unda kuruluyor.
Yani Erdoğan’ın diplomasını aldığını iddia ettiği yıl, öyle bir üniversite yok.
Tabi dünyada bir ilk olarak Erdoğan’ın birbirine benzemez iki ayrı üniversite diploması bulunmasını da kayda geçelim.
İlk diploma eski tarz noter onaylı bir suretten ibaret. Ancak bu suretin orijinali istendiğinde sunulamadı.
Ardından diploma tartışmaları çok büyüyünce ortaya orijinal bir diploma sürüldü. Ama bambaşka bir şekilde. Bu sefer de bu diplomada imzalar unutulmuştu. Taa 1981’deki hocaları bulup imza attırmak mümkün değildi tabi.
O TARİHLERDE TAM GÜN İETT’DE ÇALIŞIYOR
Erdoğan’ın “üniversiteye gittim” dediği yıllarda sigorta siciline göre tam gün İETT’de çalışıyor olması, ayrıca MSP Gençlik Kollarında görevli olması, Emine Erdoğan ile evli olup çocukları olması tartışmasına girmiyoruz bile.
Erdoğan’ın sahte diploması üzerine detaylı araştırmalar yapan ve köşe yazıları yazan Türk Solu yazarı Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun akıbeti de ibret vericidir. Yazıları, yaptığı açıklamalar nedeniyle tutuklandı. Hiçbir ilgisi olmadığını ortaya konulduğu halde Gülen cemaatine üye olduğu gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çulhaoğlu yazılarında şu ifadeleri kullanıyordu:
“Biri Tayyip Erdoğan’ın hazırladığı, diğeri Marmara Üniversitesi’nin hazırladığı iki ayrı diploması olan ve ikisi de sahte olan bir cumhurbaşkanımız var.”
CUMHURBAŞKANLIĞI YOK HÜKMÜNDE
Sözcü Yazarı Ümit Zileli de bir köşe yazısında Erdoğan’ın sahte diplomasıyla ilgili şu hususlara dikkat çekmişti.
– Yüksek Okul Geçici Çıkış Belgesinde “GEÇİCİ ÇIKIŞ BELGESİ” yazar, “MEZUNİYET BELGESİ” değil.
– RTE’nin sahte belgesinde “YUKARIDA FOTOĞRAFI ONAYLANMIŞ BULUNAN” diye yazıyor. Ama yukarıda fotoğraf yok. Bu bir sahteciliktir.
– RTE’nin Yüksek Okul Çıkış belgesinde iki tane belge numarası vardır. 440 ve 677. Bu yasal değildir. Bir belgeye tek numara verilir. Bu da sahteciliktir.
– 1980’li yıllarda Yüksek Okulları Müdürlükler yönetirdi. DEKAN değil. Bu da yasal değil. Benim yüksek okul belgem örnektir. RTE’nin Yüksek Okul Diploması, sahtecilikle hazırlanmıştır, yok hükmündedir.
Ağır ve incitici değil mi?.. Ama son iki madde olayı iyice vahim hale getiriyor:
– RTE’nin bu sahteciliği kendi ıslak el imzası ile onaylaması, sahteciliği bilerek ve isteyerek yaptığının kanıtıdır.
– RTE’nin “Yüksek Okul Mezuniyet Belgesi” Microsoft’un 2005 yılında piyasaya çıkardığı “CALİBRİ FONT” ya da 2008’de ortaya çıkan yazı türü “MALGİN GOTIC FONT” ile düzenlenmiştir. Bu açıkça resmi belgede sahteciliktir. Çünkü Erdoğan’ın 1981’de aldığını iddia ettiği İktisat Yüksek Okul Mezuniyet belgesi olan 1980-81’de böyle bir yazı türü yoktu!..
[Samanyolu Haber] 26.4.2018
Alman Die Welt Gazetesi Türkiye'de tutuklu gazeteciler için kampanya başlattı
Tutuklu Gazeteciler için Die Welt Tutuklu gazeteciler için kampanya başlattı. Kampanya'da Türkiye'de F.. gerekçesiyle tutuklanan gazetecilerin aldıkları cezaların aynı olduğuna vurgu yapıldı. Tutuklu gazeteciler Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ali Ahmet Böken, Mehmet Baransu, Fevzi Yazıcı ve Ahmet Şık gazetecilerin durumuna dikkat çekildi. Tutuklu gazeteciler arasında yer alan eski TRT Haber Genel Yayın Yönetmeni Ali Ahmet Böken'in durumuna diğer gazetecilerin durumuna dikkat çekildi.
Nisan ayında İstanbul'daki bir mahkeme tarafından Ali Ahmet Böken'in "terör örgütü üyeliği" nedeniyle dokuz yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırıldığı bilgisi paylaşıldı. 18 ay boyunca tutuklu olduğuna dikkat çekilen haberde savcılığın 15 yıl talep ettiğine vurgu yapıldı.
Böken'e karşı suçlamaların, Gülen hareketine yakın gazetecilere yönelik birçok davada görüldüğü belirtildi. AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Gülen Hareketi'ni 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi'ni yapmakla suçladığını ve o zamandan beri asılsız iddialarda bulunduklarına dikkat çekildi. Türkiye'de Gülen hareketine herhangi bir şekilde bağlı olanların potansiyel terörist ilan edildiği belirtildi.
Ali Ahmet Böken'in, Gülen Hareketi'ne yakın Samanyolu TV'de bir dönem gazetecilik ve haber şefliği yaptığı da kaydedildi. Samanyolu'ndan sonra TRT'de Yazı İşleri Müdürü olarak görev yaptığına ilişkin bilgi verilen kampanyada hiçbir eylem ve ifadenin olmamasına rağmen Gülen Hareketi'ne olan yakınlığının mahkumiyet için yeterli olduğuna vurgu yapıldı.
Ahmet Altan, Mehmet Altan, Fevzi Yazıcı, Ahmet Şık ve Ali Ahmet Böken'in durumlarına ilişkin detaylar er aldı.
[Samanyolu Haber] 26.4.2018
Nisan ayında İstanbul'daki bir mahkeme tarafından Ali Ahmet Böken'in "terör örgütü üyeliği" nedeniyle dokuz yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırıldığı bilgisi paylaşıldı. 18 ay boyunca tutuklu olduğuna dikkat çekilen haberde savcılığın 15 yıl talep ettiğine vurgu yapıldı.
Böken'e karşı suçlamaların, Gülen hareketine yakın gazetecilere yönelik birçok davada görüldüğü belirtildi. AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Gülen Hareketi'ni 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi'ni yapmakla suçladığını ve o zamandan beri asılsız iddialarda bulunduklarına dikkat çekildi. Türkiye'de Gülen hareketine herhangi bir şekilde bağlı olanların potansiyel terörist ilan edildiği belirtildi.
Ali Ahmet Böken'in, Gülen Hareketi'ne yakın Samanyolu TV'de bir dönem gazetecilik ve haber şefliği yaptığı da kaydedildi. Samanyolu'ndan sonra TRT'de Yazı İşleri Müdürü olarak görev yaptığına ilişkin bilgi verilen kampanyada hiçbir eylem ve ifadenin olmamasına rağmen Gülen Hareketi'ne olan yakınlığının mahkumiyet için yeterli olduğuna vurgu yapıldı.
Ahmet Altan, Mehmet Altan, Fevzi Yazıcı, Ahmet Şık ve Ali Ahmet Böken'in durumlarına ilişkin detaylar er aldı.
[Samanyolu Haber] 26.4.2018
Kırk Ambar 6 [Safvet Senih]
*Leopar, beneklerini değiştiremez ama biz, hırs hatta inat gibi duygularımızı, uygun kanallara yöneltip faydalı hale getirebiliriz. Bu hususta Bediüzzaman Hazretleri Dokuzuncu Mektupta geniş bilgi veriyor ve izahatta bulunuyor.
*Kazdığın ızdırap kadar, çare doldurabilirsin. (Hint Atasözü)
*Şemsiye açılırsa bir işe yarar.
*“Katranı kaynatsan olur mu şeker / Cinsine tükürdüğüm cinsine çeker”
*Tam adamlar tam küsmez. Yarım adamlar tam küser.
*Taptuk Emre, Yunus Emre’ye “Ben bilmem” zikrini veriyor. Yunus Emre bunu uzun zaman vird ediniyor. Kim ne sorarsa sorsun, hep “ben bilmem”, diyor.
*Bu dünyada çilesiz adam yoktur. Varsa zaten adam değildir.
*Sabırla DUT YAPRAĞI, atlastan (ipekten) kumaş olur.
*Siyah inciler olurmuş gözyaşlarından okyanusların.
Sen de süsleyip gözyaşlarınla
Ağlayabildiğin kadar ağla / İri iri dök incilerini
Süsle kalbini
Evrad ve ezkârla / Getir ihtizaza
Arşı yakarışlarında
Ve derin-engin sızlanışlarınla
Tâ… İlahî Rahmetin okyanusları da
Yuyup yıkasın, derinler derini enginler engini
İncilerden parlak gönül cevherlerini
*“Attığımı vururum” diyen yalancı ve palavracı birisi, ördeklere ateş ediyor, ama karavana… Ördekler de havada uçmaya devam ediyorlar. Bu sefer palavracı “Ey, ölü ördekleri bile uçuran Allah’ım, Sen ne büyüksün!..” diyerek yalan sözünü, dînî söylemlerle örtmeye çalışıyor. Günümüzdeki bazılarının işlerine ne kadar da benziyor!..
*“Şiir hayatı kotlar, roman ise hayatı açar”
*“Su damlaya damlaya graniti bile deler. Delme ve aşındırma işi, güçten değil; devamlılıktan ileri gelir.”
*Annesi ölmüş bir çocuk teyzesinin yanında kalıyor. Teyzesi onu çok sevmesine rağmen, çocuk bir robot gibi hep sessiz-sâkin duruyor. “Herhalde bu çocuk beni hiç sevmedi” diye düşünüyor. Psikoloğa baş vuruyorlar. Psikolog nihayet çocuğu çözüyor: Çocuk diyor ki: “Ben yaramazlık yaptığım için annem öldü. Ben yine yaramazlık yaparım da çok sevdiğim teyzem de ölür diye korktuğumdan, hep susuyorum.”
*Sistem körlüğüne düşmemek için, sistemi yırtarcasına fikir fırtınası yaparak yeni şeyler ortaya koymak gerekir. Yoksa ülfet ve ünsiyet, körlüğü ziyadeleştirir. Onun için tembelliği, gafleti atarak matlaşmayı önlemek için uğraşmalıyız. Çözüm için çare; gayret, denetlenme, ızdırap ve çiledir.
*Beyinleri sağanlar, inekleri sağanlara galip gelecek.
*Biz hazırlık ve donanımızı yüksek tepeler aşmak, akabeler geçmek üzere yapmalıyız. İğne ile kuyu kazarcasına sabırlı olmalıyız. Tatlı ve temiz su insanlığa işte böyle çileli bir emekten sonra sunulur.
*Sevgiyi paylaşarak çoğaltmamız lâzım.
*-Bir insanın zeki olduğunu nereden anlarsın?
-Konuşmasından.
-Ya hiç konuşmazsa?
-Daha öyle zekisini görmedim!..
*“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak verip her başlığında yüz tane bulunan bir tane tohumun haline benzer. Allah dilediğine kat kat fazlasını da verir. Allah’ın lütfu geniştir, ilmi her şeyi kaplar.” (Bakara Suresi, 2/261)
*“Bizi toprağa gömmek isteyenler ve gömmeye çalışanlar, bilmiyorlar ki, tohumlar toprağa atılınca, BİRLERİ BİN olur.”
*Kahveler pişti gel!..
Köpükleri taştı gel!..
Ey iyi gün dostları
Kötü günler geçti gel!..
*Gönül ehlinden işittiklerine sakın deme
Bu sözde var bir hata…
Cancağızım sen değilsin ki sözde iyi bir usta…
İşte esas hatâ burada.” (Hz. Mevlana Celâleddin)
*Odun yanar kül olur; insan yanar kul olur.
*İhtişam, aslında baktığından çok bakıştadır. Yunus Emre “Benim bir karıncaya ulu bir nazarım (bakışım) vardır” demektedir.
*“Derin gözlemci olalım ama derin dondurucu gibi olmayalım.
*“Bir futbol maçı 20-30 kamera ile çok ayrı ayrı açılardan çekiliyor: Kale arkası, korner çizgisi… İhtilaf meydana geldiğinde meseleyi aydınlatmak için, farklı bir kamera çekimi ile konu ve ana mihver ne ise o açıdan meseleyi detaylı veriliyor. İşte Kur’an-ı Kerim’de tevhid ve haşir gibi iman esasları, tekrar tekrar ele alınırken her defasında başka bir açıdan mesele ortaya konuyor.
Herbir ambardan birer avuç alınan bu ürünlerden mütalaa ve müzakere ile istifade etmeye bakalım.
[Safvet Senih] 26.4.2018 [Samanyolu Haber]
*Kazdığın ızdırap kadar, çare doldurabilirsin. (Hint Atasözü)
*Şemsiye açılırsa bir işe yarar.
*“Katranı kaynatsan olur mu şeker / Cinsine tükürdüğüm cinsine çeker”
*Tam adamlar tam küsmez. Yarım adamlar tam küser.
*Taptuk Emre, Yunus Emre’ye “Ben bilmem” zikrini veriyor. Yunus Emre bunu uzun zaman vird ediniyor. Kim ne sorarsa sorsun, hep “ben bilmem”, diyor.
*Bu dünyada çilesiz adam yoktur. Varsa zaten adam değildir.
*Sabırla DUT YAPRAĞI, atlastan (ipekten) kumaş olur.
*Siyah inciler olurmuş gözyaşlarından okyanusların.
Sen de süsleyip gözyaşlarınla
Ağlayabildiğin kadar ağla / İri iri dök incilerini
Süsle kalbini
Evrad ve ezkârla / Getir ihtizaza
Arşı yakarışlarında
Ve derin-engin sızlanışlarınla
Tâ… İlahî Rahmetin okyanusları da
Yuyup yıkasın, derinler derini enginler engini
İncilerden parlak gönül cevherlerini
*“Attığımı vururum” diyen yalancı ve palavracı birisi, ördeklere ateş ediyor, ama karavana… Ördekler de havada uçmaya devam ediyorlar. Bu sefer palavracı “Ey, ölü ördekleri bile uçuran Allah’ım, Sen ne büyüksün!..” diyerek yalan sözünü, dînî söylemlerle örtmeye çalışıyor. Günümüzdeki bazılarının işlerine ne kadar da benziyor!..
*“Şiir hayatı kotlar, roman ise hayatı açar”
*“Su damlaya damlaya graniti bile deler. Delme ve aşındırma işi, güçten değil; devamlılıktan ileri gelir.”
*Annesi ölmüş bir çocuk teyzesinin yanında kalıyor. Teyzesi onu çok sevmesine rağmen, çocuk bir robot gibi hep sessiz-sâkin duruyor. “Herhalde bu çocuk beni hiç sevmedi” diye düşünüyor. Psikoloğa baş vuruyorlar. Psikolog nihayet çocuğu çözüyor: Çocuk diyor ki: “Ben yaramazlık yaptığım için annem öldü. Ben yine yaramazlık yaparım da çok sevdiğim teyzem de ölür diye korktuğumdan, hep susuyorum.”
*Sistem körlüğüne düşmemek için, sistemi yırtarcasına fikir fırtınası yaparak yeni şeyler ortaya koymak gerekir. Yoksa ülfet ve ünsiyet, körlüğü ziyadeleştirir. Onun için tembelliği, gafleti atarak matlaşmayı önlemek için uğraşmalıyız. Çözüm için çare; gayret, denetlenme, ızdırap ve çiledir.
*Beyinleri sağanlar, inekleri sağanlara galip gelecek.
*Biz hazırlık ve donanımızı yüksek tepeler aşmak, akabeler geçmek üzere yapmalıyız. İğne ile kuyu kazarcasına sabırlı olmalıyız. Tatlı ve temiz su insanlığa işte böyle çileli bir emekten sonra sunulur.
*Sevgiyi paylaşarak çoğaltmamız lâzım.
*-Bir insanın zeki olduğunu nereden anlarsın?
-Konuşmasından.
-Ya hiç konuşmazsa?
-Daha öyle zekisini görmedim!..
*“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak verip her başlığında yüz tane bulunan bir tane tohumun haline benzer. Allah dilediğine kat kat fazlasını da verir. Allah’ın lütfu geniştir, ilmi her şeyi kaplar.” (Bakara Suresi, 2/261)
*“Bizi toprağa gömmek isteyenler ve gömmeye çalışanlar, bilmiyorlar ki, tohumlar toprağa atılınca, BİRLERİ BİN olur.”
*Kahveler pişti gel!..
Köpükleri taştı gel!..
Ey iyi gün dostları
Kötü günler geçti gel!..
*Gönül ehlinden işittiklerine sakın deme
Bu sözde var bir hata…
Cancağızım sen değilsin ki sözde iyi bir usta…
İşte esas hatâ burada.” (Hz. Mevlana Celâleddin)
*Odun yanar kül olur; insan yanar kul olur.
*İhtişam, aslında baktığından çok bakıştadır. Yunus Emre “Benim bir karıncaya ulu bir nazarım (bakışım) vardır” demektedir.
*“Derin gözlemci olalım ama derin dondurucu gibi olmayalım.
*“Bir futbol maçı 20-30 kamera ile çok ayrı ayrı açılardan çekiliyor: Kale arkası, korner çizgisi… İhtilaf meydana geldiğinde meseleyi aydınlatmak için, farklı bir kamera çekimi ile konu ve ana mihver ne ise o açıdan meseleyi detaylı veriliyor. İşte Kur’an-ı Kerim’de tevhid ve haşir gibi iman esasları, tekrar tekrar ele alınırken her defasında başka bir açıdan mesele ortaya konuyor.
Herbir ambardan birer avuç alınan bu ürünlerden mütalaa ve müzakere ile istifade etmeye bakalım.
[Safvet Senih] 26.4.2018 [Samanyolu Haber]
Avrupa Komisyonu’ndan sonra AKPM’de Türkiye’yi uyardı: “OHAL orantısız, kaldırılmalı!”
Avrupa Komisyonu’ndan sonra Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) de Ankara’ya 15 Temmuz sonrası ilan edilen ve 7. kez uzatılan olağanüstü hali (OHAL) kaldırma çağrısı yaptı.
OHAL uygulamasına başvuran ve bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne karşı yükümlülüklerine kısıtlama getiren (derogasyon) Avrupa Konseyi üyesi ülkeler Ukrayna, Fransa ve Türkiye hakkında hazırlanan bir rapor ve karar tasarısı Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) tarafından oy çoğunluğuyla kabul edildi.
DW Türkçe’nin haberine göre, AKPM tarafından Strasbourg’da kabul edilen kararda, Türkiye’deki darbe girişimi sert şekilde kınanmakla birlikte, bu girişim sonrası yürürlüğe koyulan OHAL uygulamasına orantısız olduğu gerekçesiyle son verilmesi istendi. Bu konuda Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi ve Venedik Komisyonu tarafından OHAL uygulamasının orantısızlığı konusunda alınan kararlar ve hazırlanan görüş raporları hatırlatıldı.
‘YETKİLER, GEREKTİRDİĞİNİN ÖTESİNDE’
Kararın Türkiye bölümünde, OHAL uygulamasının orantısızlığına gerekçe olarak, hükümete verilen geniş yetkiler, bu yetkilerin yasama ve yargı organlarının denetimine açık olmaması, OHAL süresinin durumun gerektirdiğinin ötesine geçmesi, OHAL kapsamında alınan önlemlerin gerçek ve tüzel kişiler üzerindeki aşırı ve daimi etkisi ve önlemlerden haksız yere zarar görenlerin başvurabileceği bir şikayet mekanizması yaratılmasındaki gecikme gösteriliyor.
OHAL KOMİSYONU’NA TAVSİYELER
Kararda Türkiye hükümetinden, OHAL çerçevesinde çıkarılan tüm kanun hükmünde kararnameler (KHK) konusunda Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ni bilgilendirmesi, KHK ile işlerine son verilen kamu çalışanlarının durumunu ivedilikle gözden geçirmesi, gerekmedikçe yeni KHK çıkarmaması, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun bağımsız, tarafsız ve saydam biçimde çalışmasını sağlaması isteniyor.
OHAL kapsamında alınan önlemler hakkında, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu gibi somut sonuçlar elde edilebilmesi için Avrupa Konseyi ile diyaloğa devam edilmesi de talep ediliyor. OHAL Komisyonu Avrupa Konseyi ve AİHM’nin tavsiyesi üzerine kurulmuştu.
AKPM sonuç olarak, Ankara’ya OHAL uygulamasına son verip, bu konuda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi yükümlülüklerine getirdiği derogasyonu geri çekmesi çağrısında bulunuyor.
AK PARTİ’DEN HAYIR, HDP’DEN EVET
Karar 4’e karşı 110 oyla alındı, 7 üye çekimser kaldı. Oylamaya AKPM üyesi 18 Türk parlamenterden sadece 3’ü katıldı. AK Partili vekiller Yasin Aktay ve Mustafa Yeneroğlu karara karşı, HDP’li Ertuğrul Kürkçü ise karar lehinde oy verdi.
Mustafa Yeneroğlu oylama öncesi genel kurulda düzenlenen oturumda Türkiye’deki OHAL uygulamasını savundu. AKPM’nin ‘Türkiye üzerindeki terör tehdidinin ciddiyetini anlamadığı veya bilmediği’ görüşünü dile getirdi. Ertuğrul Kürkçü ise Türk hükümetinin ‘OHAL’i bahane ederek her alanda parlamentoya en baskıcı yasaları kabul ettirdiğini’ söyledi. Türkiye’nin OHAL altında ‘norm dışı bir ülke haline geldiğini savunan Kürkçü, AKPM’nin ‘bu durumu dikkate alıp 24 Haziran seçimlerini yakından takip etmesi’ çağrısında bulundu.
‘DOĞAL YASALAR KULLANILMALI’
Rapor ve karar tasarısını kaleme alan İsviçreli parlamenter Raphael Comte, Türkiye’nin ciddi tehditlerle karşı karşıya olduğunu belirtmekle birlikte, OHAL kapsamında alınan önlemlerin amacını aştığını ve Venedik Komisyonu’nun da belirttiği gibi, anayasal düzeni korumak için alınan önlemlerin bu düzeni yıkmaması gerektiğine vurguda bulundu. “Türk hükümeti ülkenin karşı karşıya olduğu güvenlik sorunlarının çözümü için doğal yasal yolları kullanmalı” ifadelerini kullandı.
‘MÜCADELE, DEMOKRATİK ÖZGÜRLÜKLER PAHASINA YAPILAMAZ’
AKPM Sosyal Demokrat ve Yeşiller Grubu adına konuşan ve aynı zamanda AKPM Türkiye raportörlüğü yapan Estonyalı parlamenter Marianne Mikko ise Türkiye’nin güvenlik sorunlarıyla mücadele etme hakkı olduğunu, ancak bu mücadelenin demokratik özgürlükler pahasına yapılamayacağını söyledi.
[TR724] 26.4.2018
OHAL uygulamasına başvuran ve bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne karşı yükümlülüklerine kısıtlama getiren (derogasyon) Avrupa Konseyi üyesi ülkeler Ukrayna, Fransa ve Türkiye hakkında hazırlanan bir rapor ve karar tasarısı Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) tarafından oy çoğunluğuyla kabul edildi.
DW Türkçe’nin haberine göre, AKPM tarafından Strasbourg’da kabul edilen kararda, Türkiye’deki darbe girişimi sert şekilde kınanmakla birlikte, bu girişim sonrası yürürlüğe koyulan OHAL uygulamasına orantısız olduğu gerekçesiyle son verilmesi istendi. Bu konuda Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi ve Venedik Komisyonu tarafından OHAL uygulamasının orantısızlığı konusunda alınan kararlar ve hazırlanan görüş raporları hatırlatıldı.
‘YETKİLER, GEREKTİRDİĞİNİN ÖTESİNDE’
Kararın Türkiye bölümünde, OHAL uygulamasının orantısızlığına gerekçe olarak, hükümete verilen geniş yetkiler, bu yetkilerin yasama ve yargı organlarının denetimine açık olmaması, OHAL süresinin durumun gerektirdiğinin ötesine geçmesi, OHAL kapsamında alınan önlemlerin gerçek ve tüzel kişiler üzerindeki aşırı ve daimi etkisi ve önlemlerden haksız yere zarar görenlerin başvurabileceği bir şikayet mekanizması yaratılmasındaki gecikme gösteriliyor.
OHAL KOMİSYONU’NA TAVSİYELER
Kararda Türkiye hükümetinden, OHAL çerçevesinde çıkarılan tüm kanun hükmünde kararnameler (KHK) konusunda Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ni bilgilendirmesi, KHK ile işlerine son verilen kamu çalışanlarının durumunu ivedilikle gözden geçirmesi, gerekmedikçe yeni KHK çıkarmaması, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun bağımsız, tarafsız ve saydam biçimde çalışmasını sağlaması isteniyor.
OHAL kapsamında alınan önlemler hakkında, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu gibi somut sonuçlar elde edilebilmesi için Avrupa Konseyi ile diyaloğa devam edilmesi de talep ediliyor. OHAL Komisyonu Avrupa Konseyi ve AİHM’nin tavsiyesi üzerine kurulmuştu.
AKPM sonuç olarak, Ankara’ya OHAL uygulamasına son verip, bu konuda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi yükümlülüklerine getirdiği derogasyonu geri çekmesi çağrısında bulunuyor.
AK PARTİ’DEN HAYIR, HDP’DEN EVET
Karar 4’e karşı 110 oyla alındı, 7 üye çekimser kaldı. Oylamaya AKPM üyesi 18 Türk parlamenterden sadece 3’ü katıldı. AK Partili vekiller Yasin Aktay ve Mustafa Yeneroğlu karara karşı, HDP’li Ertuğrul Kürkçü ise karar lehinde oy verdi.
Mustafa Yeneroğlu oylama öncesi genel kurulda düzenlenen oturumda Türkiye’deki OHAL uygulamasını savundu. AKPM’nin ‘Türkiye üzerindeki terör tehdidinin ciddiyetini anlamadığı veya bilmediği’ görüşünü dile getirdi. Ertuğrul Kürkçü ise Türk hükümetinin ‘OHAL’i bahane ederek her alanda parlamentoya en baskıcı yasaları kabul ettirdiğini’ söyledi. Türkiye’nin OHAL altında ‘norm dışı bir ülke haline geldiğini savunan Kürkçü, AKPM’nin ‘bu durumu dikkate alıp 24 Haziran seçimlerini yakından takip etmesi’ çağrısında bulundu.
‘DOĞAL YASALAR KULLANILMALI’
Rapor ve karar tasarısını kaleme alan İsviçreli parlamenter Raphael Comte, Türkiye’nin ciddi tehditlerle karşı karşıya olduğunu belirtmekle birlikte, OHAL kapsamında alınan önlemlerin amacını aştığını ve Venedik Komisyonu’nun da belirttiği gibi, anayasal düzeni korumak için alınan önlemlerin bu düzeni yıkmaması gerektiğine vurguda bulundu. “Türk hükümeti ülkenin karşı karşıya olduğu güvenlik sorunlarının çözümü için doğal yasal yolları kullanmalı” ifadelerini kullandı.
‘MÜCADELE, DEMOKRATİK ÖZGÜRLÜKLER PAHASINA YAPILAMAZ’
AKPM Sosyal Demokrat ve Yeşiller Grubu adına konuşan ve aynı zamanda AKPM Türkiye raportörlüğü yapan Estonyalı parlamenter Marianne Mikko ise Türkiye’nin güvenlik sorunlarıyla mücadele etme hakkı olduğunu, ancak bu mücadelenin demokratik özgürlükler pahasına yapılamayacağını söyledi.
[TR724] 26.4.2018
Altay tankı bahane soygun şahane [Semih Ardıç]
Türkiye’de ‘çılgın’, ‘yerli’, ‘millî’ ya da ‘dev’ gibi sıfatlarla takdim edilen projelerin tek maksadı var o da Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) yakın isimleri zengin etmek.
Devletin imkânları belli gruplara altın tepside takdim ediliyor. İktidar zırhı sayesinde hırsızlıklara ilişilemiyor. 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturması misalinde olduğu gibi ilişmeye kalkan olduğunda hepsi hapse atılıyor.
KAMU İHALELERİ İLE BİRİLERİ ZENGİN EDİLİYOR
AKP’nin devr-i iktidarında servet transferi kamu ihaleleri üzerinden gerçekleştiriliyor. Bir de kayyım marifeti ile şirketler işgal edilerek birileri zengin ediliyor.
Sokaktaki insan kamu ihalelerinde hep aynı isimlerin tercih edilmesine sadece ‘vay be!’ diyebiliyor. Bunun ötesine geçilemiyor ve senelerdir bir arpa boyu yol alınamayan projelerde buharlaştırılan yüz milyonlarca doların hesabı sorulamıyor.
ALTAY TANKI’NDA SU DÖVMEK…
En son misal Altay tankı ihalesi… Dün Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın Twitter hesabı üzerinden ilan ettiği netice benim için hiç şaşırtıcı değil.
Nitekim 27 Şubat 2017 tarihinde (http://www.tr724.com/tank-cok-su-goturur-haber-analiz-semih-ardic/) ‘Altay tankı çok su götürür’ başlıklı makalede dile getirdiğim gibi oldu.
Albayrak Grubu’nun elinde iki sene oyuncak olan tank projesi şimdi de iktidardan aldığı ballı ihalelerle tanınan Ethem Sancak’a verildi.
14 ay evvel kaleme alınmış o makaleden bir paragrafın altını çizdim: “Yandaş işadamlarını ihya etmekten vazgeçilmedikçe Altay tankı yürümez. Birkaç gündür Ethem Sancak, Mehmet Hattat gibi isimler ortalıkta dolaşıyor. Ha Albayrak ha Sancak, yok birbirinden farkı. Sancak’a da verseniz Hattat’a da verseniz tank motorunu yabancı bir firmanın lisansı ile imal edecek.”
KOÇ YETERLİ GÖRÜLMEDİ, İHALE SANCAK’A VERİLDİ!
İhaleyi kazanan Ethem Sancak’ın BMC’si (TMSF 985 milyon TL muhammen bedel tespit etti, fakat Sancak’a 725 milyon TL’ye sattı) tank için lazım gelen 12 silindirli motoru imal edemeyeceğine göre Savunma Sanayii Müsteşarlığı niçin Koç’un daha ehil Otokar firmasını değil de Sancak’ı tercih etti?
Güney Kore’de bir firmaya 60 milyon dolar ödemekle tank imal edilemeyeceği daha kaç defa tecrübe edilecek?
Sancak’ın şimdiden Katar’dan bir ortak bulduğu konuşuluyor. Sakarya Karasu’da 250 dönüme yakın büyüklükte bir arsa anahtar teslim hazır hale getirildi. Validen kaymakama, belediye reisinden AKP ilçe başkanına kadar herkes kırmızı halılarda karşılıyor Sancak’ı.
‘MALTA’DA ŞİRKET KURULDU’ İDDİASI
Sancak’ın motor meselesine AKP cenahının âşinâ olduğu bir metotla çare bulduğu belirtiliyor ki söylenenler tahakkuk ederse buna düpedüz ‘yerli ve milli hokkabazlık’ denir.
Malta Adası’nda bir şirket kurulduğu ve tank motorunun bu şirket üzerinden Türkiye’ye ithal edileceği belirtiliyor.
Motoru imal eden firma da Alman Rheinmetall! Her iki taraf iddiaları reddetse de konuya yakın kaynaklara göre müzakereler çok gizli yürütülüyor.
Esasında Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘nazi artıkları’, ‘bizim düşmanımız’ hakaret ve ithamına maruz kalan Almanların doğrudan Türkiye’ye tank motoru lisansı vermesi ya da ihraç etmesi mümkün değil.
Diğer taraftan her memlekette olduğu gibi Almanya’da da kuvvetli bir silah lobisi var. Onlar bir yolunu bulup Türkiye’nin 30 milyar dolar harcayacağı tank projesini başkasına kaptırmak istemiyor.
Rheinmetall firmasının idarecilerinin Ankara’ya çok sık gelip gittiği Alman medyasının dikkatinden kaçmıyor.
KİRLİ PAZARLIK ALTAY TANKINDA DA DEVREYE GİREBİLİR
Bir sene İstanbul Silivri Cezaevi’nde mahpus kalan ve Erdoğan’a göre ‘azılı bir terörist’ olan gazeteci Deniz Yücel ‘tutukluluğunun devamına’ hükmeden mahkeme kararına rağmen 16 Şubat 2018’de tahliye edilmişti.
Yücel kirli pazarlıkla nasıl tahliye edildiyse Altay tankında iki taraftaki silah lobileri aynı kirli metotla ceplerini doldurmaya bakabilir. Yücel’i rehine olarak hapse atanlar Almanya’dan kopardıkları tavize mukabil kapıları sonuna kadar açıvermişti.
Maşeri vicdan, nam-ı diğer kamuoyu iki gün konuşup üçüncü gün unutuyor ne de olsa!
ALTAY TANKI BAŞLADIĞI NOKTADA
Seçim meydanlarında ‘yerli ve millî’ diye takdim edilen tank motordan olmadan yürütülemeyeceğine göre proje hâlâ 2010 senesinde, başladığı noktada.
Şu ana dek Yeni Şafak Gazetesi’nin sahibi Albayrak Grubu bu hayal tacirliği üzerinden Borsa İstanbul’da küçük yatırımcıyı tokatladı ve on milyonlarca doları cebe indirdi. Aynı taktikle Ethem Sancak ihya edilecek.
Sancak’ın riski sıfır. Arazi hazır, kredi lazım geldiğinde kamu bankaları (Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank) emre âmâde.
Motoru da Malta’dan getirirse işlem tamam…
KREDİ LAZIMSA ZİRAAT BANKASI YETER
Ziraat çiftçiye kredi vermeye gelince kırk dereden su getirse de hükümete yakın işadamları için paraları havaya saçıyor.
Sadece İstanbul Bayrampaşa’da ORA Alışveriş Merkezi’nde 270 milyon euro (1 milyar 350 milyon TL) batıran Ziraat geçenlerde Doğan Medya Grubu’nu devralan Demirören ailesine 700 milyon dolar krediyi iki sene ödemesiz 120 ay vade ile tahsis ederek safını belli etti.
Sancak yeter ki motoru halletsin. Mars’tan da getirse, Malta kılıfı ile Almanya’dan da getirse farketmez. Kredi kolay, bir imzaya bakar.
Halkın huzurunda ‘yüzde 100 millî’ yemini edenlerin arka kapıdan aldıkları Alman Rheinmetall ile imal edeceği motorun neresi yerli olacaktır? Maksat döviz açığını azaltmak idiyse niye Altay’ın motoru Malta üzerinden ithal etmek için hazırlık yapılıyor?
Savunma sanayiinde yerli payının artmasına kimsenin itirazı yok.
Amma velakin yerli payını ‘artırıyormuş gibi’ yapıp memleketin kaynaklarını bir grup işadamına peşkeş çekmek katmerli ahlaksızlıktır.
KOÇ’UN İKİ GÜNLÜK KAYBI 400 MİLYON TL
Diğer tarafta baştan ‘proje için hazırlan’ talimatı verilen Koç’un şu ana dek harcadığı para ne olacak? Koç Holding’in savunma sanayii şirketi Otokar şu ana kadar 1 milyar dolar tutarında yatırım yaptığını, prototip hazırladığını açıklamıştı.
Teknik şartname ve ihale nizamnamesine riayet edilse Koç, Sancak’ı gözü kapalı geçerdi. Mamafih hükümet Sancak’ı münasip gördü.
Otokar ihaleyi kaybettiği için iki gündür Borsa’da eriyor. Hisseler yüzde 15 geriledi. Koç ailesi ve diğer Otokar yatırımcılarının sadece iki günlük kaybı 400 milyon lirayı buluyor.
Servet transferi ‘yandaş’ı ihya, yandaş olmayını imha şeklinde cereyan ediyor.
BU TANK DAHA ÇOK PARA SÜPÜRÜR
Hülasa kimsenin derdi yerli ve millî tank değil. ‘Bu tank çok su götürür’ demiştim. Oysa tank bahanesi ile yapılan talanı tam ifade etmiyor o cümle. Doğrusu bu tank daha çok para süpürür olabilir.
Halkın cebini boşaltmakta dün şunlar mahirdi: Sülün Osman, Banker Kastelli, Jetpa’nın mucidi Fadıl Akgündüz, Yimpaş, Endüstri Holding.
Onların peşinden Çiftlik Bank’ın 27 yaşındaki kurucusu Mehmet Aydın, Anadolu Farm, Bizim Tavuklar, Birlik-Beraberlik Tarım ve Hayvancılık, Emlak Ana gibi onlarcası geldi.
İktidarın kamu ihaleleri ile ihya ettiği işadamlarının meşhur kalpazanlardan ne farkı var? Bugün layüsel olmaları hırsızlık yapmadıkları mânâsına gelmiyor.
Altay tankı da takım elbiseli hırsızlar için dikilmiş iri kılıflardan sadece biridir.
Biraz da Ethem Sancak ve onun hamileri sömürecek Altay efsanesini…
[Semih Ardıç] 26.4.2018 [TR724]
Devletin imkânları belli gruplara altın tepside takdim ediliyor. İktidar zırhı sayesinde hırsızlıklara ilişilemiyor. 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturması misalinde olduğu gibi ilişmeye kalkan olduğunda hepsi hapse atılıyor.
KAMU İHALELERİ İLE BİRİLERİ ZENGİN EDİLİYOR
AKP’nin devr-i iktidarında servet transferi kamu ihaleleri üzerinden gerçekleştiriliyor. Bir de kayyım marifeti ile şirketler işgal edilerek birileri zengin ediliyor.
Sokaktaki insan kamu ihalelerinde hep aynı isimlerin tercih edilmesine sadece ‘vay be!’ diyebiliyor. Bunun ötesine geçilemiyor ve senelerdir bir arpa boyu yol alınamayan projelerde buharlaştırılan yüz milyonlarca doların hesabı sorulamıyor.
ALTAY TANKI’NDA SU DÖVMEK…
En son misal Altay tankı ihalesi… Dün Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın Twitter hesabı üzerinden ilan ettiği netice benim için hiç şaşırtıcı değil.
Nitekim 27 Şubat 2017 tarihinde (http://www.tr724.com/tank-cok-su-goturur-haber-analiz-semih-ardic/) ‘Altay tankı çok su götürür’ başlıklı makalede dile getirdiğim gibi oldu.
Albayrak Grubu’nun elinde iki sene oyuncak olan tank projesi şimdi de iktidardan aldığı ballı ihalelerle tanınan Ethem Sancak’a verildi.
14 ay evvel kaleme alınmış o makaleden bir paragrafın altını çizdim: “Yandaş işadamlarını ihya etmekten vazgeçilmedikçe Altay tankı yürümez. Birkaç gündür Ethem Sancak, Mehmet Hattat gibi isimler ortalıkta dolaşıyor. Ha Albayrak ha Sancak, yok birbirinden farkı. Sancak’a da verseniz Hattat’a da verseniz tank motorunu yabancı bir firmanın lisansı ile imal edecek.”
KOÇ YETERLİ GÖRÜLMEDİ, İHALE SANCAK’A VERİLDİ!
İhaleyi kazanan Ethem Sancak’ın BMC’si (TMSF 985 milyon TL muhammen bedel tespit etti, fakat Sancak’a 725 milyon TL’ye sattı) tank için lazım gelen 12 silindirli motoru imal edemeyeceğine göre Savunma Sanayii Müsteşarlığı niçin Koç’un daha ehil Otokar firmasını değil de Sancak’ı tercih etti?
Güney Kore’de bir firmaya 60 milyon dolar ödemekle tank imal edilemeyeceği daha kaç defa tecrübe edilecek?
Sancak’ın şimdiden Katar’dan bir ortak bulduğu konuşuluyor. Sakarya Karasu’da 250 dönüme yakın büyüklükte bir arsa anahtar teslim hazır hale getirildi. Validen kaymakama, belediye reisinden AKP ilçe başkanına kadar herkes kırmızı halılarda karşılıyor Sancak’ı.
‘MALTA’DA ŞİRKET KURULDU’ İDDİASI
Sancak’ın motor meselesine AKP cenahının âşinâ olduğu bir metotla çare bulduğu belirtiliyor ki söylenenler tahakkuk ederse buna düpedüz ‘yerli ve milli hokkabazlık’ denir.
Malta Adası’nda bir şirket kurulduğu ve tank motorunun bu şirket üzerinden Türkiye’ye ithal edileceği belirtiliyor.
Motoru imal eden firma da Alman Rheinmetall! Her iki taraf iddiaları reddetse de konuya yakın kaynaklara göre müzakereler çok gizli yürütülüyor.
Esasında Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘nazi artıkları’, ‘bizim düşmanımız’ hakaret ve ithamına maruz kalan Almanların doğrudan Türkiye’ye tank motoru lisansı vermesi ya da ihraç etmesi mümkün değil.
Diğer taraftan her memlekette olduğu gibi Almanya’da da kuvvetli bir silah lobisi var. Onlar bir yolunu bulup Türkiye’nin 30 milyar dolar harcayacağı tank projesini başkasına kaptırmak istemiyor.
Rheinmetall firmasının idarecilerinin Ankara’ya çok sık gelip gittiği Alman medyasının dikkatinden kaçmıyor.
KİRLİ PAZARLIK ALTAY TANKINDA DA DEVREYE GİREBİLİR
Bir sene İstanbul Silivri Cezaevi’nde mahpus kalan ve Erdoğan’a göre ‘azılı bir terörist’ olan gazeteci Deniz Yücel ‘tutukluluğunun devamına’ hükmeden mahkeme kararına rağmen 16 Şubat 2018’de tahliye edilmişti.
Yücel kirli pazarlıkla nasıl tahliye edildiyse Altay tankında iki taraftaki silah lobileri aynı kirli metotla ceplerini doldurmaya bakabilir. Yücel’i rehine olarak hapse atanlar Almanya’dan kopardıkları tavize mukabil kapıları sonuna kadar açıvermişti.
Maşeri vicdan, nam-ı diğer kamuoyu iki gün konuşup üçüncü gün unutuyor ne de olsa!
ALTAY TANKI BAŞLADIĞI NOKTADA
Seçim meydanlarında ‘yerli ve millî’ diye takdim edilen tank motordan olmadan yürütülemeyeceğine göre proje hâlâ 2010 senesinde, başladığı noktada.
Şu ana dek Yeni Şafak Gazetesi’nin sahibi Albayrak Grubu bu hayal tacirliği üzerinden Borsa İstanbul’da küçük yatırımcıyı tokatladı ve on milyonlarca doları cebe indirdi. Aynı taktikle Ethem Sancak ihya edilecek.
Sancak’ın riski sıfır. Arazi hazır, kredi lazım geldiğinde kamu bankaları (Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank) emre âmâde.
Motoru da Malta’dan getirirse işlem tamam…
KREDİ LAZIMSA ZİRAAT BANKASI YETER
Ziraat çiftçiye kredi vermeye gelince kırk dereden su getirse de hükümete yakın işadamları için paraları havaya saçıyor.
Sadece İstanbul Bayrampaşa’da ORA Alışveriş Merkezi’nde 270 milyon euro (1 milyar 350 milyon TL) batıran Ziraat geçenlerde Doğan Medya Grubu’nu devralan Demirören ailesine 700 milyon dolar krediyi iki sene ödemesiz 120 ay vade ile tahsis ederek safını belli etti.
Sancak yeter ki motoru halletsin. Mars’tan da getirse, Malta kılıfı ile Almanya’dan da getirse farketmez. Kredi kolay, bir imzaya bakar.
Halkın huzurunda ‘yüzde 100 millî’ yemini edenlerin arka kapıdan aldıkları Alman Rheinmetall ile imal edeceği motorun neresi yerli olacaktır? Maksat döviz açığını azaltmak idiyse niye Altay’ın motoru Malta üzerinden ithal etmek için hazırlık yapılıyor?
Savunma sanayiinde yerli payının artmasına kimsenin itirazı yok.
Amma velakin yerli payını ‘artırıyormuş gibi’ yapıp memleketin kaynaklarını bir grup işadamına peşkeş çekmek katmerli ahlaksızlıktır.
KOÇ’UN İKİ GÜNLÜK KAYBI 400 MİLYON TL
Diğer tarafta baştan ‘proje için hazırlan’ talimatı verilen Koç’un şu ana dek harcadığı para ne olacak? Koç Holding’in savunma sanayii şirketi Otokar şu ana kadar 1 milyar dolar tutarında yatırım yaptığını, prototip hazırladığını açıklamıştı.
Teknik şartname ve ihale nizamnamesine riayet edilse Koç, Sancak’ı gözü kapalı geçerdi. Mamafih hükümet Sancak’ı münasip gördü.
Otokar ihaleyi kaybettiği için iki gündür Borsa’da eriyor. Hisseler yüzde 15 geriledi. Koç ailesi ve diğer Otokar yatırımcılarının sadece iki günlük kaybı 400 milyon lirayı buluyor.
Servet transferi ‘yandaş’ı ihya, yandaş olmayını imha şeklinde cereyan ediyor.
BU TANK DAHA ÇOK PARA SÜPÜRÜR
Hülasa kimsenin derdi yerli ve millî tank değil. ‘Bu tank çok su götürür’ demiştim. Oysa tank bahanesi ile yapılan talanı tam ifade etmiyor o cümle. Doğrusu bu tank daha çok para süpürür olabilir.
Halkın cebini boşaltmakta dün şunlar mahirdi: Sülün Osman, Banker Kastelli, Jetpa’nın mucidi Fadıl Akgündüz, Yimpaş, Endüstri Holding.
Onların peşinden Çiftlik Bank’ın 27 yaşındaki kurucusu Mehmet Aydın, Anadolu Farm, Bizim Tavuklar, Birlik-Beraberlik Tarım ve Hayvancılık, Emlak Ana gibi onlarcası geldi.
İktidarın kamu ihaleleri ile ihya ettiği işadamlarının meşhur kalpazanlardan ne farkı var? Bugün layüsel olmaları hırsızlık yapmadıkları mânâsına gelmiyor.
Altay tankı da takım elbiseli hırsızlar için dikilmiş iri kılıflardan sadece biridir.
Biraz da Ethem Sancak ve onun hamileri sömürecek Altay efsanesini…
[Semih Ardıç] 26.4.2018 [TR724]
İlklerin seçimi [Ahmet Dönmez]
Bu seçim, bir çok açıdan bir ‘son’ anlamı taşıyor. Ancak belki de sırf bu sebeple bir çok açıdan da ‘ilk’lere sahne olan bir seçime şahitlik ediyoruz. Belki de “Türkün aklı” bir kez daha ve burada da karşımıza çıkıyor. Bir “son” görmeden, ilklere imza atamıyor Türkler. Kapıya dayanmadan akıl üretemiyor.
****
Nedir bu seçimin ilkleri?
16 Nisan referandumu ile kabul edilen ve bir süredir fiili olarak uygulanmakta olan yeni rejime resmen bu seçimle geçilecek. Onunla bağlantılı olarak da bir dizi yenilik kapıda. Dolayısıyla bu seçime özgü bir takım ilklere şahitlik ediyoruz.
Mesela;
– Erdoğan, iktidara geldiğinden bu yana ilk kez erken seçim ilan etti.
– İlk kez bir parti ile ittifak yaptı. Hem de kiminle? Yükselmekte olan değil, batmakta olan bir parti ile… Kendi tabanının bile sırt döndüğü, bu nedenle içerisinden yeni ve heyecanlı bir başka hareketin doğduğu; köhnemiş, karşılığını kaybetmiş bir parti ve lideri ile…
– İlk kez (formaliteden bile olsa) mağdur değil. Kullanabileceği ne askeri vesayet, ne 17-25 Aralık ne de 15 Temmuz var.
– Muhalefet ilk kez Erdoğan’ı kontrpiyede bırakan bir hamle yaptı. Şimdiye kadar hep Erdoğan oyun kuran ve gündemi belirleyen taraf olurdu. Muhalefet ise güdük politikalarla o gündemin peşine takılır, Erdoğan’ın tuzağına düşerdi.
Bu kez CHP ve İyi Parti, sahalarımızda ender görülen ve uzun yıllar unutulmayacak bir gole imza attı. Tabiri caizse hiç beklenmedik bir anda, artık maç böyle bitecek denirken ve hakemin son düdüğü çalması beklenirken topu doksana taktılar. Telafisi mümkün olmayan dakikalarda…
Burada mevzu, salt İyi Parti ve lideri Akşener’in seçime girip girmemesini belirlemek değil. Müthiş bir psikolojik üstünlük ele geçirdiler. Her şeyi algı yönetimi üzerine kuran ve bütün hokkabazlıklarını buna borçlu olan bir lidere karşı algıyı ele geçiren bir atak geliştirdiler. Bu hamle ile bir rüzgar oluşturmayı başardılar.
– İlk kez AKP kendi kurduğu oyuna düştü. KHK’larla ülkeyi canı istediği gibi yönetirken kendi ellerindeki ipi, başkalarına kaptırma riski ile karşı karşıya. Kendi oyunuyla yenilen pehlivana da dönecek mi, onu göreceğiz.
Baskın seçimle muhalefeti hazırlıksız yakalamayı, Akşener’i saf dışı bırakmayı, CHP’yi kaosa sürüklemeyi planlarken hiç beklemediği organize bir atakla golü kendi ağlarında gördü. Daha seçim olmadığı için maçı kaybetti demiyorum. Sadece bir gol yedi ve kontrolü kaybetti.
– İlk kez seçimin bir tarafında cemaat yok. Tayyip Erdoğan devrilirse cemaat devirmiş olmayacak.
– AKP lideri ilk kez karşısındaki çatıya ’haçlı ittifakı, ‘şer ittifakı’ diyemeyecek. Daha doğrusu diyecek de eskisi gibi bir anlamı olmayacak. Bahçeli ile iğrenç mi iğrenç, ilkesiz mi ilkesiz bir ittifak kuran Erdoğan’ın bizzat kendisi. İttifak yasasını getiren kendisi. Ve de üstelik bu söylemi berhava edecek bir Saadet Partisi gerçeği var. Eğer SP, karşı bir ittifakta yer alırsa Erdoğan’ın retoriği hayli zayıflar. SP ile kendisi de bir kaç görüşme yaptı. Cephesine dahil edebilmek için bütün pazarlık hünerlerini sergiledi. Fakat başarılı olamadı. Yoksa onu da Cumhur İttifakı’na alacak, buna da ‘ümmetin ve milletin kararı’ diyecekti. Şimdi kalkıp da Saadet’in içinde yer alacağı bir birlikteliğe karşı “Haçlılar”, “Üst akıl”, “İhanet odağı” gibi basmakalıp söylemini devam ettirirse sadece daha da gülünç hale gelecektir. Ha bu AKP tabanı nezdinde yine de işe yarar mı? Yaramaması için bir neden yok. Fakat burada yüzde 1’in bile kader tayin edeceği bir durum söz konusu. Genel kitlesini bu söylem etrafında bir kez daha kilitlese bile yüzde 1-2’lik seçmen nezdinde inandırıcılığını kaybetmesi bile onun felaketi olabilir.
****
İlk kez karşısında sağdan güçlü bir lider var. Şimdiye kadar hep bir, iyi-kötü, siyah-beyaz, güzel-çirkin, sağ-sol, dindar-din düşmanı dikotomisi kuran ve buradan ekmek yiyen Erdoğan, bu kez aynı antagonizmayı işletmekte güçlük çekecek. Her ne kadar bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçiminde Ekmeleddin İhsanoğlu gibi sağ bir aday karşısına çıkmış olsa da herkes biliyor ki Sayın İhsanoğlu Erdoğan için ‘küfüv’ bir rakip değildi. Siyasetçi de değildi, lider de… Bu defa Akşener gibi muhafazakar AKP seçmenine dahi sıcak gelebilecek, 28 Şubat mağduriyetinin sembollerinden, siyaseti bilen ve karizmatik bir isim var karşısında. Üstelik o Akşener, AKP’nin ilk kuruluşunda Erdoğan tarafından davet edilmiş, kuruluş toplantılarına katılmış ve daha o zaman hastalıklı zihniyetini farkedip parti kurulmadan gemiyi terketmiş bir siyasetçi.
Buna Abdullah Gül de eklenecek mi, henüz net değil. “Evet” derse hiç şüphesiz ki seçimde önemli bir rol oynayacak. Erdoğan ilk kez kendi partisi içinden biriyle bir koltuk için rekabet edecek. Bu ismin, kendisinin bütün hilelerini bilen, devleti de tanıyan bir sıklet merkezi olması işini daha da zorlaştıracak.
****
Şimdi bu noktadan sonra bazı tespitlerin altını çizelim;
1- Erdoğan endişeli. Bu baskın seçim kararı ile korktuğunu çok net gösterdi. Sözgelimi, işadamlarını tehdit ederek seçime gidiyor.
Eğer Akşener rüzgarı daha da büyürse, denkleme Gül girerse, anketler AKP’nin aleyhine gelecek ve yeni hamleler düşünecektir. Rakip ittifakı bozmaya, birbirlerine düşürmeye, birlikteliği bozmaya, bölmeye matuf girişimleri olacaktır. Devlet gücü ve medya desteği ile her türlü hileyi deneyecektir. Onun itikadına göre “Savaş hiledir” nasıl olsa…
Diğer yandan, eğer ufukta bir başarısızlık görürse, bu kez derin güçlerin kendisini yıkmaya karar verdiği zehabına kapılacak olan Erdoğan, Bahçeli’yi ve erken seçim çağrısını bile sorgulamaya başlayabilir. Şu anki endişeli hali, Erdoğan’ın bazı irrasyonel adımlar atabileceğinin sinyallerini de taşıyor. Buradan bir çıkış arayacak olan AKP liderinin, çatışma halinde olduğu kesimler de dahil olmak üzere başka ittifak arayışlarına girmesi sürpriz olmaz.
2- Muhalefet 16 Nisan’a oranla çok daha güçlü.
3- Erdoğan, 16 Nisan’a oranla çok daha zayıf.
****
Peki bu şartlarda gidilen bir seçimde ne olur?
Baştan söyleyeyim; ben bir şekilde Erdoğan’ın kazanacağını düşünenlerdenim.
Fakat 16 Nisan’da bile bariz oy çalarak, mühürsüz oylarla kazanabilen Erdoğan, bu kez şapkadan nasıl tavşan çıkaracak, merak ediyorum. Çok daha fazlasını çalmak zorunda. Yapabilir mi? Yaptıkları yapacaklarının teminatı. Onda o potansiyel fazlasıyla var. Fakat bu kez rakipleri eskisi gibi değil. Bir kere cephe genişledi. İdeal olmasa da liderini buldu. Daha iddialı hale geldi. Erdoğan’ın hileleri ve hırsızlıklarına karşı şerbetli, tecrübeli. Ve CHP’nin Akşener hamlesinde olduğu gibi artık soğukkanlılıkla oyun kurabilen, hamle yapabilen bir ‘akıl’ var. Erdoğan ise aklını kaybetmekte.
Düz bakacak olursak karşımızda iki seçenek var;
Ya seçimi kaybedecek
Ya da çok büyük çalarak kazanacak.
24 Haziran’da Erdoğan’a güle oynaya ve rahat bir zafer görünmüyor.
Ve her iki ihtimalde de Türkiye çok büyük çalkantılara gebe.
Koltuğu asla ve asla bırakmaz. Vermemek için yapmayacağı hiç bir şey de yok. Bunda herkes mutabık. Elinden geleni ardına koymayacak.
Hilelerle kazanması halinde de bu kez muhaliflerinin 16 Nisan’da olduğu gibi boynunu büküp kaderine razı olmasını beklemek saflık olur. “Hay Allah, atı alan Üsküdar’ı geçti, yapacak bir şey yok, hadi evlerimize dönelim” demeyecek hiç kimse. Razı olmayacaklar.
Neticede Erdoğan bu seçimi kazansa bile bu nihai bir zafer olmayacak. Huninin daralmakta olduğunu görmemek için kör olmak gerekir. Zulmünü artırsa, acımasızlığını katlasa bile bundan sonra daha çok Beyefendi’nin çırpınmalarına şahit olacağız.
[Ahmet Dönmez] 26.4.2018 [TR724]
****
Nedir bu seçimin ilkleri?
16 Nisan referandumu ile kabul edilen ve bir süredir fiili olarak uygulanmakta olan yeni rejime resmen bu seçimle geçilecek. Onunla bağlantılı olarak da bir dizi yenilik kapıda. Dolayısıyla bu seçime özgü bir takım ilklere şahitlik ediyoruz.
Mesela;
– Erdoğan, iktidara geldiğinden bu yana ilk kez erken seçim ilan etti.
– İlk kez bir parti ile ittifak yaptı. Hem de kiminle? Yükselmekte olan değil, batmakta olan bir parti ile… Kendi tabanının bile sırt döndüğü, bu nedenle içerisinden yeni ve heyecanlı bir başka hareketin doğduğu; köhnemiş, karşılığını kaybetmiş bir parti ve lideri ile…
– İlk kez (formaliteden bile olsa) mağdur değil. Kullanabileceği ne askeri vesayet, ne 17-25 Aralık ne de 15 Temmuz var.
– Muhalefet ilk kez Erdoğan’ı kontrpiyede bırakan bir hamle yaptı. Şimdiye kadar hep Erdoğan oyun kuran ve gündemi belirleyen taraf olurdu. Muhalefet ise güdük politikalarla o gündemin peşine takılır, Erdoğan’ın tuzağına düşerdi.
Bu kez CHP ve İyi Parti, sahalarımızda ender görülen ve uzun yıllar unutulmayacak bir gole imza attı. Tabiri caizse hiç beklenmedik bir anda, artık maç böyle bitecek denirken ve hakemin son düdüğü çalması beklenirken topu doksana taktılar. Telafisi mümkün olmayan dakikalarda…
Burada mevzu, salt İyi Parti ve lideri Akşener’in seçime girip girmemesini belirlemek değil. Müthiş bir psikolojik üstünlük ele geçirdiler. Her şeyi algı yönetimi üzerine kuran ve bütün hokkabazlıklarını buna borçlu olan bir lidere karşı algıyı ele geçiren bir atak geliştirdiler. Bu hamle ile bir rüzgar oluşturmayı başardılar.
– İlk kez AKP kendi kurduğu oyuna düştü. KHK’larla ülkeyi canı istediği gibi yönetirken kendi ellerindeki ipi, başkalarına kaptırma riski ile karşı karşıya. Kendi oyunuyla yenilen pehlivana da dönecek mi, onu göreceğiz.
Baskın seçimle muhalefeti hazırlıksız yakalamayı, Akşener’i saf dışı bırakmayı, CHP’yi kaosa sürüklemeyi planlarken hiç beklemediği organize bir atakla golü kendi ağlarında gördü. Daha seçim olmadığı için maçı kaybetti demiyorum. Sadece bir gol yedi ve kontrolü kaybetti.
– İlk kez seçimin bir tarafında cemaat yok. Tayyip Erdoğan devrilirse cemaat devirmiş olmayacak.
– AKP lideri ilk kez karşısındaki çatıya ’haçlı ittifakı, ‘şer ittifakı’ diyemeyecek. Daha doğrusu diyecek de eskisi gibi bir anlamı olmayacak. Bahçeli ile iğrenç mi iğrenç, ilkesiz mi ilkesiz bir ittifak kuran Erdoğan’ın bizzat kendisi. İttifak yasasını getiren kendisi. Ve de üstelik bu söylemi berhava edecek bir Saadet Partisi gerçeği var. Eğer SP, karşı bir ittifakta yer alırsa Erdoğan’ın retoriği hayli zayıflar. SP ile kendisi de bir kaç görüşme yaptı. Cephesine dahil edebilmek için bütün pazarlık hünerlerini sergiledi. Fakat başarılı olamadı. Yoksa onu da Cumhur İttifakı’na alacak, buna da ‘ümmetin ve milletin kararı’ diyecekti. Şimdi kalkıp da Saadet’in içinde yer alacağı bir birlikteliğe karşı “Haçlılar”, “Üst akıl”, “İhanet odağı” gibi basmakalıp söylemini devam ettirirse sadece daha da gülünç hale gelecektir. Ha bu AKP tabanı nezdinde yine de işe yarar mı? Yaramaması için bir neden yok. Fakat burada yüzde 1’in bile kader tayin edeceği bir durum söz konusu. Genel kitlesini bu söylem etrafında bir kez daha kilitlese bile yüzde 1-2’lik seçmen nezdinde inandırıcılığını kaybetmesi bile onun felaketi olabilir.
****
İlk kez karşısında sağdan güçlü bir lider var. Şimdiye kadar hep bir, iyi-kötü, siyah-beyaz, güzel-çirkin, sağ-sol, dindar-din düşmanı dikotomisi kuran ve buradan ekmek yiyen Erdoğan, bu kez aynı antagonizmayı işletmekte güçlük çekecek. Her ne kadar bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçiminde Ekmeleddin İhsanoğlu gibi sağ bir aday karşısına çıkmış olsa da herkes biliyor ki Sayın İhsanoğlu Erdoğan için ‘küfüv’ bir rakip değildi. Siyasetçi de değildi, lider de… Bu defa Akşener gibi muhafazakar AKP seçmenine dahi sıcak gelebilecek, 28 Şubat mağduriyetinin sembollerinden, siyaseti bilen ve karizmatik bir isim var karşısında. Üstelik o Akşener, AKP’nin ilk kuruluşunda Erdoğan tarafından davet edilmiş, kuruluş toplantılarına katılmış ve daha o zaman hastalıklı zihniyetini farkedip parti kurulmadan gemiyi terketmiş bir siyasetçi.
Buna Abdullah Gül de eklenecek mi, henüz net değil. “Evet” derse hiç şüphesiz ki seçimde önemli bir rol oynayacak. Erdoğan ilk kez kendi partisi içinden biriyle bir koltuk için rekabet edecek. Bu ismin, kendisinin bütün hilelerini bilen, devleti de tanıyan bir sıklet merkezi olması işini daha da zorlaştıracak.
****
Şimdi bu noktadan sonra bazı tespitlerin altını çizelim;
1- Erdoğan endişeli. Bu baskın seçim kararı ile korktuğunu çok net gösterdi. Sözgelimi, işadamlarını tehdit ederek seçime gidiyor.
Eğer Akşener rüzgarı daha da büyürse, denkleme Gül girerse, anketler AKP’nin aleyhine gelecek ve yeni hamleler düşünecektir. Rakip ittifakı bozmaya, birbirlerine düşürmeye, birlikteliği bozmaya, bölmeye matuf girişimleri olacaktır. Devlet gücü ve medya desteği ile her türlü hileyi deneyecektir. Onun itikadına göre “Savaş hiledir” nasıl olsa…
Diğer yandan, eğer ufukta bir başarısızlık görürse, bu kez derin güçlerin kendisini yıkmaya karar verdiği zehabına kapılacak olan Erdoğan, Bahçeli’yi ve erken seçim çağrısını bile sorgulamaya başlayabilir. Şu anki endişeli hali, Erdoğan’ın bazı irrasyonel adımlar atabileceğinin sinyallerini de taşıyor. Buradan bir çıkış arayacak olan AKP liderinin, çatışma halinde olduğu kesimler de dahil olmak üzere başka ittifak arayışlarına girmesi sürpriz olmaz.
2- Muhalefet 16 Nisan’a oranla çok daha güçlü.
3- Erdoğan, 16 Nisan’a oranla çok daha zayıf.
****
Peki bu şartlarda gidilen bir seçimde ne olur?
Baştan söyleyeyim; ben bir şekilde Erdoğan’ın kazanacağını düşünenlerdenim.
Fakat 16 Nisan’da bile bariz oy çalarak, mühürsüz oylarla kazanabilen Erdoğan, bu kez şapkadan nasıl tavşan çıkaracak, merak ediyorum. Çok daha fazlasını çalmak zorunda. Yapabilir mi? Yaptıkları yapacaklarının teminatı. Onda o potansiyel fazlasıyla var. Fakat bu kez rakipleri eskisi gibi değil. Bir kere cephe genişledi. İdeal olmasa da liderini buldu. Daha iddialı hale geldi. Erdoğan’ın hileleri ve hırsızlıklarına karşı şerbetli, tecrübeli. Ve CHP’nin Akşener hamlesinde olduğu gibi artık soğukkanlılıkla oyun kurabilen, hamle yapabilen bir ‘akıl’ var. Erdoğan ise aklını kaybetmekte.
Düz bakacak olursak karşımızda iki seçenek var;
Ya seçimi kaybedecek
Ya da çok büyük çalarak kazanacak.
24 Haziran’da Erdoğan’a güle oynaya ve rahat bir zafer görünmüyor.
Ve her iki ihtimalde de Türkiye çok büyük çalkantılara gebe.
Koltuğu asla ve asla bırakmaz. Vermemek için yapmayacağı hiç bir şey de yok. Bunda herkes mutabık. Elinden geleni ardına koymayacak.
Hilelerle kazanması halinde de bu kez muhaliflerinin 16 Nisan’da olduğu gibi boynunu büküp kaderine razı olmasını beklemek saflık olur. “Hay Allah, atı alan Üsküdar’ı geçti, yapacak bir şey yok, hadi evlerimize dönelim” demeyecek hiç kimse. Razı olmayacaklar.
Neticede Erdoğan bu seçimi kazansa bile bu nihai bir zafer olmayacak. Huninin daralmakta olduğunu görmemek için kör olmak gerekir. Zulmünü artırsa, acımasızlığını katlasa bile bundan sonra daha çok Beyefendi’nin çırpınmalarına şahit olacağız.
[Ahmet Dönmez] 26.4.2018 [TR724]
Yeniden ve tersten ‘uzlaşı siyaseti’ mümkün mü? [Kemal Ay]
AKP, 2002’de iktidara geldiğinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’di. Meclis’te Anayasa’yı bile değiştirebilecek bir çoğunluğu vardı ama Köşk’le uzlaşmak zorundaydı. Aynı şekilde bürokrasi dikenli gül bahçesiydi. TSK ve Yüksek Yargı, AKP’nin tepesinde sallanan birer kılıç gibiydiler. Meclis’in içinde ayrı, dışında ayrı ve güçlü muhalefet vardı. Medya çok sesliydi.
Erdoğan o zamanlar da, şimdiki gibi ‘ittifak’ kovalıyordu. İlk el uzattığı yerler ABD ve Avrupa Birliği olmuştu. Bir nevi can simidi gibi görülüyordu oralar.
Yerleşik düzen (establishment) bu ‘yeni çocukları’ uzun süre hazmedemedi. Her fırsatta, çeşitli vesilelerle rahatsızlığını dile getirdi. ‘Başörtülü eşler’ krizlerini hatırlarsınız. Komuta kadrosu resmî davetlere sırf başörtüsü meselesi yüzünden katılmadı. Buna karşılık AKP’liler eşsiz resepsiyonda ‘uzlaştı’.
2007’de Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı ile kriz tırmandı. Önce Cumhuriyet mitingleri, ardından E-Muhtıra geldi. AKP heyeti, erken seçim kararı aldı. ‘Millet karar versin’ dedi. 4 Mayıs 2007’de dönemin Başbakanı Erdoğan bu kez Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’la görüşecekti. Bu toplantının içeriği hiçbir zaman açıklanmadığı için Türk siyasî tarihinde üzerinde en çok spekülasyon yapılan konulardan biridir hâlâ.
Seçim zaferi, AKP’nin elini güçlendirdi. 2008’de Anayasa Mahkemesi’nde açılan parti kapatma davası, sistemin buna verdiği tepki olarak görülüyordu. ‘Olmaz öyle şey’ denmedi, alternatif planlar yapıldı. Mahkeme’nin verdiği ‘kısmî ceza’ kabul edildi ve yola devam edildi.
Erdoğan’ın ‘uzlaşma siyaseti’ (harp terminolojisine göre ‘cepheyi genişletme’) 2010’daki referandumda bile görülebilir. Yüzde 58’lik referandum zaferinden sonra DSİP’e de teşekkür edilmişti mesela. O günlerde resmi ve gayriresmi danışmanlar böyle jestler kovalıyordu! Anayasa değişikliği için yapılan referandumda AKP, merkez siyaset açısından bakılırsa ‘yalnızdı’. CHP ve MHP ‘hayır’ cephesinde yer aldı. Kürt hareketi boykotu tercih etti. Cemaat’in, liberallerin ve DSİP gibi darbe karşıtlarının desteği vardı yalnızca.
2011’den önce belki de Erdoğan’ın uzlaşmaz görüldüğü tek konu Ergenekon davalarıydı. ‘Davaların savcısıyım’ dedi. Ancak Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması, o konuda da geri adımlar atılabileceğini gösterdi.
2011’de AKP, ‘yenilmezliğini’ ilân edecekti. Sürekli oylarını arttırarak seçim kazanması, 2001’deki ekonomik krizle darmadağın olan merkezin bir daha toparlanamayacağını gösteriyordu. Ancak o tarihe kadar ‘uzlaşma siyaseti’ izleyen Erdoğan ve ekibi, artık ‘kimlik siyaseti’ güdeceğini ilân edecekti. İlk işaret fişeğini Aziz Babuşcu yaktı:
‘10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Çünkü bu geçtiğimiz 10 yıl içinde, bir tasfiye süreci ve bir tanımlama özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak. Dolayısıyla o paydaşlar bizimle beraber olmayacaklar. Dün bizimle beraber şu ya da bu şekilde yürüyenler, yarın bizim karşımızda olan güçlerle bu sefer paydaş olacaklar. Çünkü inşa edilecek Türkiye ve ihya edilecek gelecek onların kabulleneceği bir gelecek ve bir dönem olmayacak. Onun için işimiz çok daha zor.’
Nitekim öyle de oldu. İttifaklar bozuldu. Artık bu uzlaşmaz tavrın ‘hüküm süreceğini’ en somut biçimde gösteren, 2013’teki Gezi Parkı protestoları karşısında Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ı tersleyen Erdoğan’dı. Bu kriz, iktidarın katılaşmasını netice verdi.
Kısa süre sonra 17-25 Aralık operasyonları oldu ve uzlaşma siyaseti imkânı giderek daraldı. Muhalefet topyekûn Erdoğan’ın istifasını arzularken, Erdoğan’ın bütün bu olup bitenleri tabanına izah edebileceği bir söyleme ihtiyacı vardı. Cemaat’in şeytanlaştırılması, evvela kendi seçmenini bir arada tutabilmek içindi. (Erdoğan’ı asıl kızdıran, inşa döneminin planlandığı ‘rahatlıkta’ gidemeyecek olmasıydı.)
Sonrasında olup bitenleri hep birlikte yaşadık. Erdoğan’ın bu süreçte eski derin devletle, 7 Haziran 2015’teki seçimden sonra da MHP ile ittifaka girdiği, ‘uzlaşma yok’ derken aslında ayakta kalabilmek için her daim bir yerlere tutunmak zorunda kaldığı sır değil. Ancak fıtratı gereği Erdoğan’ın ittifakları uzun süreli olamıyor. Bu da, siyasî çalkantılara dönüşen yakınlaşma ve düşmanlaşma krizlerini doğuruyor.
Önümüzdeki süreçte ufak da olsa diğer bir ihtimal şu: Yeni bir cumhurbaşkanı seçilebilir ve/veya Meclis aritmetiği değişebilir. Bu durumda AKP’nin 2002’de karşısında bulduğu tarzda bir ‘vesayet rejimi’ bu yeni ‘iktidarın’ tepesinde olacak. Sadece Meclis’in değiştiği durumda Erdoğan’ın nasıl bir ‘cumhurbaşkanı’ olacağı merak konusu. Her iki makamın da değişmesi hâlinde Erdoğan’la çay toplayan Yüksek Yargı’nın, başkomutanın peşinde Suriye’ye yollanan TSK’nın neler yapacağı da aynı şekilde tartışmalı. Olası bir AKP’siz Türkiye’de, AKP tabanının rehabilitasyonu da, demokrasi tartışmalarının bir parçası olacak.
Ama en önemlisi, bu kutuplaşma siyasetinin son bulup bulmayacağı, yeniden demokrasiye ve hukuka dönülüp dönülmeyeceği soruları. O yüzden ‘sandık’ Türkiye’nin akut problemlerine çözüm olur mu, emin değilim. Sandıktan sonra siyasetin göstereceği irade, uzlaşı alanının tamiri ve yıkılan köprülerin yeniden kurulması, her ne olursa olsun 24 Haziran’dan sonraki en önemli gündemdir.
[Kemal Ay] 26.4.2018 [TR724]
Erdoğan o zamanlar da, şimdiki gibi ‘ittifak’ kovalıyordu. İlk el uzattığı yerler ABD ve Avrupa Birliği olmuştu. Bir nevi can simidi gibi görülüyordu oralar.
Yerleşik düzen (establishment) bu ‘yeni çocukları’ uzun süre hazmedemedi. Her fırsatta, çeşitli vesilelerle rahatsızlığını dile getirdi. ‘Başörtülü eşler’ krizlerini hatırlarsınız. Komuta kadrosu resmî davetlere sırf başörtüsü meselesi yüzünden katılmadı. Buna karşılık AKP’liler eşsiz resepsiyonda ‘uzlaştı’.
2007’de Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı ile kriz tırmandı. Önce Cumhuriyet mitingleri, ardından E-Muhtıra geldi. AKP heyeti, erken seçim kararı aldı. ‘Millet karar versin’ dedi. 4 Mayıs 2007’de dönemin Başbakanı Erdoğan bu kez Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’la görüşecekti. Bu toplantının içeriği hiçbir zaman açıklanmadığı için Türk siyasî tarihinde üzerinde en çok spekülasyon yapılan konulardan biridir hâlâ.
Seçim zaferi, AKP’nin elini güçlendirdi. 2008’de Anayasa Mahkemesi’nde açılan parti kapatma davası, sistemin buna verdiği tepki olarak görülüyordu. ‘Olmaz öyle şey’ denmedi, alternatif planlar yapıldı. Mahkeme’nin verdiği ‘kısmî ceza’ kabul edildi ve yola devam edildi.
Erdoğan’ın ‘uzlaşma siyaseti’ (harp terminolojisine göre ‘cepheyi genişletme’) 2010’daki referandumda bile görülebilir. Yüzde 58’lik referandum zaferinden sonra DSİP’e de teşekkür edilmişti mesela. O günlerde resmi ve gayriresmi danışmanlar böyle jestler kovalıyordu! Anayasa değişikliği için yapılan referandumda AKP, merkez siyaset açısından bakılırsa ‘yalnızdı’. CHP ve MHP ‘hayır’ cephesinde yer aldı. Kürt hareketi boykotu tercih etti. Cemaat’in, liberallerin ve DSİP gibi darbe karşıtlarının desteği vardı yalnızca.
2011’den önce belki de Erdoğan’ın uzlaşmaz görüldüğü tek konu Ergenekon davalarıydı. ‘Davaların savcısıyım’ dedi. Ancak Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması, o konuda da geri adımlar atılabileceğini gösterdi.
2011’de AKP, ‘yenilmezliğini’ ilân edecekti. Sürekli oylarını arttırarak seçim kazanması, 2001’deki ekonomik krizle darmadağın olan merkezin bir daha toparlanamayacağını gösteriyordu. Ancak o tarihe kadar ‘uzlaşma siyaseti’ izleyen Erdoğan ve ekibi, artık ‘kimlik siyaseti’ güdeceğini ilân edecekti. İlk işaret fişeğini Aziz Babuşcu yaktı:
‘10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Çünkü bu geçtiğimiz 10 yıl içinde, bir tasfiye süreci ve bir tanımlama özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak. Dolayısıyla o paydaşlar bizimle beraber olmayacaklar. Dün bizimle beraber şu ya da bu şekilde yürüyenler, yarın bizim karşımızda olan güçlerle bu sefer paydaş olacaklar. Çünkü inşa edilecek Türkiye ve ihya edilecek gelecek onların kabulleneceği bir gelecek ve bir dönem olmayacak. Onun için işimiz çok daha zor.’
Nitekim öyle de oldu. İttifaklar bozuldu. Artık bu uzlaşmaz tavrın ‘hüküm süreceğini’ en somut biçimde gösteren, 2013’teki Gezi Parkı protestoları karşısında Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ı tersleyen Erdoğan’dı. Bu kriz, iktidarın katılaşmasını netice verdi.
Kısa süre sonra 17-25 Aralık operasyonları oldu ve uzlaşma siyaseti imkânı giderek daraldı. Muhalefet topyekûn Erdoğan’ın istifasını arzularken, Erdoğan’ın bütün bu olup bitenleri tabanına izah edebileceği bir söyleme ihtiyacı vardı. Cemaat’in şeytanlaştırılması, evvela kendi seçmenini bir arada tutabilmek içindi. (Erdoğan’ı asıl kızdıran, inşa döneminin planlandığı ‘rahatlıkta’ gidemeyecek olmasıydı.)
Sonrasında olup bitenleri hep birlikte yaşadık. Erdoğan’ın bu süreçte eski derin devletle, 7 Haziran 2015’teki seçimden sonra da MHP ile ittifaka girdiği, ‘uzlaşma yok’ derken aslında ayakta kalabilmek için her daim bir yerlere tutunmak zorunda kaldığı sır değil. Ancak fıtratı gereği Erdoğan’ın ittifakları uzun süreli olamıyor. Bu da, siyasî çalkantılara dönüşen yakınlaşma ve düşmanlaşma krizlerini doğuruyor.
Önümüzdeki süreçte ufak da olsa diğer bir ihtimal şu: Yeni bir cumhurbaşkanı seçilebilir ve/veya Meclis aritmetiği değişebilir. Bu durumda AKP’nin 2002’de karşısında bulduğu tarzda bir ‘vesayet rejimi’ bu yeni ‘iktidarın’ tepesinde olacak. Sadece Meclis’in değiştiği durumda Erdoğan’ın nasıl bir ‘cumhurbaşkanı’ olacağı merak konusu. Her iki makamın da değişmesi hâlinde Erdoğan’la çay toplayan Yüksek Yargı’nın, başkomutanın peşinde Suriye’ye yollanan TSK’nın neler yapacağı da aynı şekilde tartışmalı. Olası bir AKP’siz Türkiye’de, AKP tabanının rehabilitasyonu da, demokrasi tartışmalarının bir parçası olacak.
Ama en önemlisi, bu kutuplaşma siyasetinin son bulup bulmayacağı, yeniden demokrasiye ve hukuka dönülüp dönülmeyeceği soruları. O yüzden ‘sandık’ Türkiye’nin akut problemlerine çözüm olur mu, emin değilim. Sandıktan sonra siyasetin göstereceği irade, uzlaşı alanının tamiri ve yıkılan köprülerin yeniden kurulması, her ne olursa olsun 24 Haziran’dan sonraki en önemli gündemdir.
[Kemal Ay] 26.4.2018 [TR724]
Gül’üp geçmeyin [Tarık Toros]
Uzun zamandır;
-AKP anayasayı çiğniyor
-Yasaları hiçe sayıyor
..gibi cümleler kurmuyorum.
Çünkü artık bu, işin tabiatı oldu.
Ülkeyi yönetmek gibi bir dertleri yok.
Kendi yaptıkları anayasaya, kanunlara dahi uymuyorlar.
“Kanun hükmünde kararname” bunun için var.
Günlük yasa çıkarıyor, bir günü bir gününü tutmayan uygulamalarla yürüyorlar.
Bir “anayasa”, bir “kanunlar kitabı” yapsalar dahi…
Bunu daha ilk haftalarda çiğnerler.
Onun için;
Anayasa yapmak, kanun çıkarmak istemiyorlar.
Anı yaşamak, günlük yasa çıkarmak en güzeli.
Bugüne kadar elde ettikleri avantajı hiç bırakmadıkları için…
Bunu da bırakamazlar.
En bariz özellikleri, kuralsızlık ve karaktersizlik.
Haliyle;
-Böyle bir şey olabilir mi?
-Bu anayasada var mı?
-Kanunları çiğniyorlar!
..gibi muhalefet söylemlerini duydukça tüylerim diken diken oluyor.
**
Lakin muhalefet…
Potansiyelinin ve becerisinin çok çok üzerinde bir hamle yaptı.
Onu da kabul edelim.
Mükemmel bir hareket.
Ve fakat;
Ülkedeki mevcut muhalif siyasetin olağan akışına uymayan bir hareket.
Bu kadar şaşırtması da bundan.
İYİ Parti’nin, “Ne oldu? Çalışmadığınız yerden mi geldi?” tweet’i önemli.
AKP, bilebildiğim kadarıyla ilk kez 90’dan gol yedi.
**
Dokunulmazlıkları kaldırarak başta Selahattin Demirtaş ve Enis Berberoğlu olmak üzere yığınla milletvekilinin hapse girmesine neden olan CHP…
Yenikapı mitingine katılarak (OHAL’e hayır dese de) OHAL uygulamalarına moral destek veren CHP…
Önceki seçimde yanlış aday gösteren CHP…
AKP ile koalisyon pazarlığı dahi yapan CHP…
Nasıl olduysa, kimsenin aklından ucundan bile geçmeyen bir manevrayla, Saray duvarlarında tabakların patlamasına yol açtı.
**
Ülke siyasetinin gidişatına dair bir beklentim yok.
Sonraki hayatımda Türkiye için oy vermeyi de düşünmüyorum.
Ülkenin, tam demokratik, hukukun üstünlüğünü esas alan, fikir ifade hürriyeti olan, hür basını olan, özgürlükçü bir sisteme kavuşacağına inancım da yok.
Baskı uzun sürmez. Bitecek, gevşeyecek bu. İçeridekiler de çıkacak.
Ülke, en fazla “eski normaline” dönecek.
İlk planda en büyük arzum da bu.
Mevcut zulümleri dindirecek, zalimleri sahneden indirecek ihtimal var mı, ona bakıyorum.
Seçimler sabote edilmezse…
(..ki böyle bir risk var. Kaybedeceğini gören harp çıkarıp erteler. Her şeyi yapabilir, onun için ölüm-kalım savaşı çünkü.)
AKP karşıtları basit doğrular etrafında birleşip ülkeyi eski ayarlarına döndürebilir.
Bunun iki yolu var.
BİRİNCİSİ: İsmi dolaşan belli başlı, kamuoyu desteği olan adayların önünü açıp ilk turda oyları dağıtıp onları yarıştırmak. İkinci turda ise AKP adayının karşısında birleşmek.
İKİNCİSİ: Çok partili bir Meclis oluşturup ve bunu adeta “kurucu meclis” gibi çalıştırarak, sistemdeki denge-denetim mekanizmalarını devreye sokmak. Erklerin ayrılığını temin etmek.
Değilse, geçmiş olsun.
**
Son not: Bu yazıyı kaleme alırken, ülke siyasetinin tek gündemi Abdullah Gül’dü. 7 yıl, noter ötesi bir cumhurbaşkanlığı dönemi oldu. Dönemin taşlarını döşeyen iradeye tek itirazı olmadığı gibi, muhaberat devletinin, proje mahkemelerin altında imzası var. Son Çankaya resepsiyonunda “partime döneceğim” dedi, döndürmediler. Eşi “intifada” başlatıyordu, başlatmadılar. Öncesinde, bizzat Erdoğan büyük kazık atmış, ikinci kez aday olmasın diye yasaya madde koymuş, sonra bunu Anayasa Mahkemesi iptal etmişti. Ta o günlerden karnı şiş. Yaklaşık dört senedir, ülkede olan bitene dair dişe dokunur yorumu, çıkışı yok. Cengiz Çandar’a Erdoğan’la Gül’ün farkını sormuşlar şu cevabı vermiş, “Bir sokakta iki kişi kavga ediyorsa Erdoğan gider o kavgaya karışır, Gül ise kavgayı görünce o sokağa girmez ve yolunu değiştirir.” Buyurun tartışın ama gülüp geçmeyin.
[Tarık Toros] 26.4.2018 [TR724]
-AKP anayasayı çiğniyor
-Yasaları hiçe sayıyor
..gibi cümleler kurmuyorum.
Çünkü artık bu, işin tabiatı oldu.
Ülkeyi yönetmek gibi bir dertleri yok.
Kendi yaptıkları anayasaya, kanunlara dahi uymuyorlar.
“Kanun hükmünde kararname” bunun için var.
Günlük yasa çıkarıyor, bir günü bir gününü tutmayan uygulamalarla yürüyorlar.
Bir “anayasa”, bir “kanunlar kitabı” yapsalar dahi…
Bunu daha ilk haftalarda çiğnerler.
Onun için;
Anayasa yapmak, kanun çıkarmak istemiyorlar.
Anı yaşamak, günlük yasa çıkarmak en güzeli.
Bugüne kadar elde ettikleri avantajı hiç bırakmadıkları için…
Bunu da bırakamazlar.
En bariz özellikleri, kuralsızlık ve karaktersizlik.
Haliyle;
-Böyle bir şey olabilir mi?
-Bu anayasada var mı?
-Kanunları çiğniyorlar!
..gibi muhalefet söylemlerini duydukça tüylerim diken diken oluyor.
**
Lakin muhalefet…
Potansiyelinin ve becerisinin çok çok üzerinde bir hamle yaptı.
Onu da kabul edelim.
Mükemmel bir hareket.
Ve fakat;
Ülkedeki mevcut muhalif siyasetin olağan akışına uymayan bir hareket.
Bu kadar şaşırtması da bundan.
İYİ Parti’nin, “Ne oldu? Çalışmadığınız yerden mi geldi?” tweet’i önemli.
AKP, bilebildiğim kadarıyla ilk kez 90’dan gol yedi.
**
Dokunulmazlıkları kaldırarak başta Selahattin Demirtaş ve Enis Berberoğlu olmak üzere yığınla milletvekilinin hapse girmesine neden olan CHP…
Yenikapı mitingine katılarak (OHAL’e hayır dese de) OHAL uygulamalarına moral destek veren CHP…
Önceki seçimde yanlış aday gösteren CHP…
AKP ile koalisyon pazarlığı dahi yapan CHP…
Nasıl olduysa, kimsenin aklından ucundan bile geçmeyen bir manevrayla, Saray duvarlarında tabakların patlamasına yol açtı.
**
Ülke siyasetinin gidişatına dair bir beklentim yok.
Sonraki hayatımda Türkiye için oy vermeyi de düşünmüyorum.
Ülkenin, tam demokratik, hukukun üstünlüğünü esas alan, fikir ifade hürriyeti olan, hür basını olan, özgürlükçü bir sisteme kavuşacağına inancım da yok.
Baskı uzun sürmez. Bitecek, gevşeyecek bu. İçeridekiler de çıkacak.
Ülke, en fazla “eski normaline” dönecek.
İlk planda en büyük arzum da bu.
Mevcut zulümleri dindirecek, zalimleri sahneden indirecek ihtimal var mı, ona bakıyorum.
Seçimler sabote edilmezse…
(..ki böyle bir risk var. Kaybedeceğini gören harp çıkarıp erteler. Her şeyi yapabilir, onun için ölüm-kalım savaşı çünkü.)
AKP karşıtları basit doğrular etrafında birleşip ülkeyi eski ayarlarına döndürebilir.
Bunun iki yolu var.
BİRİNCİSİ: İsmi dolaşan belli başlı, kamuoyu desteği olan adayların önünü açıp ilk turda oyları dağıtıp onları yarıştırmak. İkinci turda ise AKP adayının karşısında birleşmek.
İKİNCİSİ: Çok partili bir Meclis oluşturup ve bunu adeta “kurucu meclis” gibi çalıştırarak, sistemdeki denge-denetim mekanizmalarını devreye sokmak. Erklerin ayrılığını temin etmek.
Değilse, geçmiş olsun.
**
Son not: Bu yazıyı kaleme alırken, ülke siyasetinin tek gündemi Abdullah Gül’dü. 7 yıl, noter ötesi bir cumhurbaşkanlığı dönemi oldu. Dönemin taşlarını döşeyen iradeye tek itirazı olmadığı gibi, muhaberat devletinin, proje mahkemelerin altında imzası var. Son Çankaya resepsiyonunda “partime döneceğim” dedi, döndürmediler. Eşi “intifada” başlatıyordu, başlatmadılar. Öncesinde, bizzat Erdoğan büyük kazık atmış, ikinci kez aday olmasın diye yasaya madde koymuş, sonra bunu Anayasa Mahkemesi iptal etmişti. Ta o günlerden karnı şiş. Yaklaşık dört senedir, ülkede olan bitene dair dişe dokunur yorumu, çıkışı yok. Cengiz Çandar’a Erdoğan’la Gül’ün farkını sormuşlar şu cevabı vermiş, “Bir sokakta iki kişi kavga ediyorsa Erdoğan gider o kavgaya karışır, Gül ise kavgayı görünce o sokağa girmez ve yolunu değiştirir.” Buyurun tartışın ama gülüp geçmeyin.
[Tarık Toros] 26.4.2018 [TR724]
1915 bugünü anlamak için neden önemli? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Osmanlı İmparatorluğu’ndan sadece uluslararası borçları devralmadı 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti. Kadroları, bürokrasiyi, toplumu, kültürü, farklı kesimlerin dünya görüşlerini, hepsinden de önemlisi kafa yapısını devraldı. Yani düşünce biçimi miras kaldı cumhuriyet rejimine. Kaybedilen topraklar denirken kaybedilen vatan kast edilmedi esasında. Tarlasını ipotek edip bankaya kaptıran bir köy ağası gibi algılandı Balkanlar, kuzey Afrika veya Ortadoğu’daki topraklar. Örneğin o kaybedilen topraklardaki kadim milletlerden kendi öz milletimiz gibi bahsedildiğini hiç okudunuz mu tarih kitaplarında? Okuyamazsınız. Çünkü böyle bir şey gerçekliğe tekabül etmiyor. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu – son dönemler hariç – bir hanedanlık ve mutlak monarşik yapıda bir devlet mimarisine sahipti.
Osmanlı adı bile hanedanın kurucusuna dayanıyor. Vatan veya yurt kavramlarına eklemlenen bir millet konsepti ise modern dönemin (19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı) olgusu. Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesinde, kimlik sorunları nedeniyle bütünlüğünü muhafaza edemeyen ve çökmekte olan bir devletin, kimlik (ve vatandaşlığın dayanacağı temel öğe) bakımından bir değerlendirmesi yapılıyor. Dönemin önemli kimliksel dayanak noktaları İslam, Osmanlılık ve Türklüktü. Akçura, artık devleti bir arada tutmak için – yani ülkenin milleti ile ayrılmaz bir bütünlüğünün devamı bakımından – ortak bir kimlik üzerinde bir aidiyete karar kılınmasını zorunlu görmekteydi, tıpkı diğer Osmanlı aydınları gibi. Bir Türkçü olan Akçura’nın makalesinde ele aldığı sorunsalda yansız olmasını elbette bekleyemeyiz. Çünkü tıpkı doğum yeri Memalik-i Osmani dışında olan Türki kökenliler gibi – Akçura Tatardır mesela – Akçura da Rusya topraklarında dünyaya gelmiş, Osmanlı’ya geldikten sonra Türkiliğin birleştirici dinamiğinin, zamanın ruhuna en uygun kimliksel zemin olduğunu düşünmüştür. Gaspıralı İsmail Bey (İsmail Gasprinsky) gibi, Hüseyinzade Ali Bey gibi, Zeki Velidi gibi. Bu aydınların ortak özelliği, Rusya’nın siyasi etkisine açık bölgelerde doğmuş ve yetişmiş olmalarıydı. Bu nedenle Panslavizm ideolojisini örnek almaktaydılar. Esasında aynı dönemde pan hareketleri, yani bir etnik-ırki topluluğu ortak politik sınırlar içinde birleştirerek güçlü bir imparatorluk kurma ülküsü, dünyada yaygındı. Örneğin Pancermenizm veya daha sonraları doğacak olan Panarabizm de böyleydiler. Bu tür pan hareketler çokuluslu imparatorluklar bakımından çok uygulanabilir değildi. Çünkü doğası gereği içinde birçok etnik unsur barındıran çokuluslu imparatorlukların demografik kompozisyonu, etnik-milliyetçi ve ırkçı pan hareketleri kaldırmıyordu. Bu nedenle çokuluslu imparatorlukların mevcut sınırları, pan hareketlerin başat (ana siyaseti ve kimliği taşıyıcı) ideoloji haline gelmelerini müteakiben değişme eğilimi gösteriyordu.
Trend ve tarihin gidişatı, ulus devletleşmeydi
Osmanlı topraklarında Yusuf Akçura, Moiz Cohen (Munis Tekinalp), Hüseyinzade Ali, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin, Zeki Velidi, Halide Edip, Adnan Adıvar gibi – adını burada anmadığım daha onlarca aydın – Osmanlı İmparatorluğu’nun çok etnisiteli bir yapıdan “Türk yurdu” haline dönüştürülmesini talep etmekteydi. Bunun en birincil rasyonel nedeni, dini aidiyetin ve monarşik aidiyetin artık ülke birliğini sağlayamamasıydı. Bernard Lewis’in haklı olarak altını çizdiği üzere, milliyetçilik öyle bir virüstü ki, bir defa vücuda girdikten sonra hasta X olmadan vücuttan ayrılmıyordu. Yani diğer bir ifadeyle, trend ve tarihin gidişatı, ulus devletleşmeydi. Bunu başaramayan çokuluslu imparatorluklar bölünecek ve parçalara ayrılacaktı. Bu ideolojik damar, kısa zamanda İslamcıları ve Osmanlıcıları ekarte etti. Osmanlıcılığa zaten azınlıklar (bunu o dönem koşullarında gayrı Müslimler olarak okumak lazım) ve imparatorluğun Müslüman tebaası (mesela Araplar, Arnavutlar ve Kürtler) artık benimsemekteydi. Böylelikle, bu pragmatik nedenlerden dolayı, Osmanlıcılık ve İslamcılık tasfiye oldu. Osmanlı devleti giderek Türk devletine dönüştü.
Bu gidişatın en önemli kilometre taşlarından biri, şüphesiz ki İttihat ve Terakki hareketidir. Bir cemiyet olarak dünyaya gelen hareket, başlarda sadece meşruti monarşiye geçişi öngören ve içinde bahsi geçen üç ideolojiden aydını da barındıran, daha kozmopolit bir yapıya sahipti. Merkeziyetçiler ve ademi merkeziyetçiler, demokratlar, serbest piyasacılar, nasyonalistler ve hatta sosyalistler, Türkler, Kürtler, Arnavutlar ve hatta gayrı-Müslimler, harekete ilgisiz kalmadılar. Ancak Türkçüler (pan-Türkistler veya Turancılar) kısa zamanda hâkim ana akım grup oldular. Böylelikle partileşme sürecinde (Meşrutiyetin ilanını müteakip) artan oranda Türkçüleşen bir yapıya bürünen İttihat ve Terakki hareketi, iktidarı ile beraber dünya görüşlerinin gereğini yerine getirmeye başladı.
En büyük “Türkleştirme” bizzat Türklere yönelik izlendi
Arnavutlukta ve Balkanlarda Türk olmayan Müslüman etnisitelerin planlı asimilasyonu, net bir politikaydı. Bu doğrultuda örneğin Arnavutları Türkleştirme siyaseti örnek olarak alınabilir. Bunun yanında, Arapları ve Kürtleri aşağı görmek, Kürt ve Arap illerinde açıkça Türkçü ideolojiye göre hareket etmek gibi yaklaşımlar da bu bağlamda önemli. Ve nihayetinde, en önemli adım, Rusya kontrolünde olan Türkîlerin yaşadıkları bölgelerin (Kırım ve Volga, Güney Kafkasya, Orta Asya gibi) İttihatçıların ilgi alanına girmesi, diğer bir dikkat çeken durumdur. Bu fikirlerin siyasi karar alıcıların algılarını etkilemesinde ve bu algılar üzerine inşa edilecek dış politikada, Osmanlı dışında doğmuş ve büyümüş Tatarların ve diğer Türkîlerin etkisini azımsamak mümkün değil. Böylelikle, en büyük “Türkleştirme” esasında bizzat Türklere yönelik izlenen politikadır. Osmanlı toplumu kısa zamanda Türkleştirilen bir elit-aydın gruba sahip olmuş, bu grup da halkı Türkleştirmiştir. Bahsettiğim Türk olmayanların Türk yapılması değil yani sadece. Türk etnik grubuna ait (Türkçe konuşan) insanların, Türklük aidiyetini birincil (kendilerini tanımlayan) ana kimlik haline getirmelerini kast ediyorum.
Bu koşullarda, Rus limanlarını mütecaviz şekilde topa tutan Osmanlı devleti (Yavuz ve Midilli’nin Alman mürettebatı olması, gemilerin Osmanlı donanmasına ait oldukları ve saldırı emrinin Enver Paşa tarafından verildiği gerçeğini değiştirmiyor) Almanların yanında Birinci Dünya Savaşına girdi. “Alalım düşmandan eski yerleri” edebiyatının yanında, “alalım Ruslardan Turan’ı” jargonu, bu siyasi tercihin ana nedenlerinden biriydi. Yani irredentist (yayılmacı) ve ırkçı (Turancı) bir ideolojik arka plana sahipti. Osmanlı devleti Türkleştirilirken, Rusların elinde olan ve Türkîlerin yaşadığı bölgelerin devletin sınırlarına katılması – cihan imparatorluğu mefkûresi – işte bu kafanın stratejisiydi. Çanakkale Savaşı’nın gerçek sebebi budur. Yoksa siz o savaşın ön-Kurtuluş savaşı olduğuna dair yürütülen geç Cumhuriyet dönemi tarih manipülasyonuna inananlardan mısınız? Osmanlı İmparatorluğu yeni toprak fethetmek için girdiği bir geç sömürgecilik savaşında yenilmiştir. Onu yenenler Osmanlı İmparatorluğu’ndan ne daha emperyalistti, ne de Osmanlı emperyalistlerce işgal edilen gariban bir mazlum devletti.
Ermeniler milliyetçilik akımının etkisinde kaldılar
Gelelim esas konuya. Her şey iyi güzel de, bu tabloda Ermeniler nerede? Ermeniler de tıpkı Türkler gibi, Kürtler gibi, Araplar ve Arnavutlar gibi, öncesinde Sırplar, Yunanlar, Bulgarlar gibi, milliyetçilik akımının etkisinde kaldılar. Her ulusun kendi kaderini tayin hakkı gereği, kendi devletlerinin beklentisine girdiler. Zaten çokuluslu Osmanlı İmparatorluğu, artık Birinci Dünya Savaşı’nda sadece Türklerin devleti olmuştu. Osmanlı cephelerinde Türk olmayan askerlerin bulunması bu gerçeği değiştirmiyor. Devlete sadık olan diğer etnik grupların mensuplarına tolerans gösterilmiş, bu nasyonalist paradigmayı beğenmeyen ve milliyetçileşen azınlıklar (gayrı Müslim veya Müslüman fark yoktu artık) devlet düşmanı olarak addedilmeye başlanmışlardı. Yani Ermenilerin artık çokuluslu olmayan devletle bağları büyük oranda kopmuştu. Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkaslar üzerinden Rusya’daki Türkî coğrafyaları fethe çıkan Osmanlı, Sarıkamış faciası sonrasında toprak üstüne toprak kaybetmiş, elinden tüm Doğu Anadolu çıkmıştı. Bu bölgeyi kontrol eden ve bu bölgedeki etnik gruplara etki eden Ruslar, Ermenilerin desteğini gördüler. İttihatçı politikaların hâkim kimliği değiştirmesiyle kendi kadim vatanlarında parya haline gelen Ermenilerin Ruslarla işbirliği yapmasını yadırgamalı mı? Aynı gerekçelerle Arapların güney cephelerde İngilizlerle işbirliğine gitmeleri tesadüf mü? Arnavutların iradelerini Osmanlı dışında kendi devletlerinden yana kullanmaları aynı şey değil mi? Böylelikle bazı Ermeni çeteleri Osmanlı devletine başkaldırmış oldu.
Bu olayın sonucunda Osmanlı hükümeti zorunlu göç kararı alındı. Milyonlarca kadın, bebek, çocuk, yaşlı, silahsız masum sivil Osmanlı vatandaşı (hala Osmanlı vatandaşıydılar!) yayan şekilde Suriye istikametine doğru yola çıkartıldı. Evlerini, köy ve kasabalarını, kentlerini terke zorlandılar. Mallarına el kondu. Yolda açlık, sefalet, hijyen koşulların korkunçluğu, salgın hastalıklar gibi belaların yanı sıra, toplu öldürmeler, tek-tek öldürmeler, tecavüzler, işkenceler gibi sistematik muamelelere tabi kılındılar. Bunları yapan, yaptırtan veya bunlara göz yuman Osmanlı hükümetiydi. Bunları Osmanlı Devleti adına yapmaktaydı. İttihatçı olmaları bu gerçeği değiştirmiyor. Uluslararası hukuk bakımından bu çok önemli bir ayrıntıdır.
Bu yapılanların sonucunda Ermeni toplumu milyonlara varan kayıplar verdi ve bunun yanında etnik aidiyet temelinde kendi yaşadıkları coğrafi bölgeden başka bir bölgeye göçe zorlandılar. Binlerce çocuk ailelerinden kopartılarak Müslüman (Türk ve Kürt) ailelere evlatlık verildiler. Mülkleri Müslümanlara verildi. İşyerlerine el kondu. Tüm bu işlemler, Osmanlı Kanun-ı Esasi’sine aykırı olarak, onlarca anayasa maddesi ve kanun ihlal edilerek yapıldı. On binlerce Ermeni, bu korkunç zulümden çocuklarıyla beraber kaçmaya çalışırken öldürüldü. Dinlerini değiştirmek zorunda kalan on binlerce Ermeni kadın (aralarında ufak yaşta olanları çok) Müslümanlarla evlendirildi. Bu kadınların isimleri değiştirildi ve kendilerine Müslüman adlar verildi. Bugün Anadolu’da birçok ailenin büyük-büyük nenesi, Ermenidir. Tüm bu yaşananlar, kamuoyundan ve uluslararası toplumdan gizlenmeye çalışıldı. Yani Enver, Talat ve Cemal Paşalar ile Osmanlı üst düzey bürokrasisi olanları bilmekte, bu nedenle bu barbarlığın üzerini örtmeye çalışmaktaydılar.
O günkü tarihsel koşullarda bu korkunç fiil örtbas edildi
Esasında Ermenilerden “kurtulmak” için, Ruslarla işbirliği yapan Ermeni çeteleri onlara arayıp da bulamadıkları bir bahane sağlamıştı. Amaçları zaten Anadolu’nun yeknesak ve homojen bir toprak parçası haline getirilmesiydi. Kürtlerin Türkleştirilmesi, Müslüman olmaları ve sosyo-ekonomik olarak zayıf olmalarından dolayı İttihatçılara daha kolay görünmekteydi. Ama Ermeniler Hristiyan olmaları ve Kilise organizasyonlarıyla, eğitim düzeyleriyle, ekonomik güçleriyle, Batı dünyası ile olan yakın ilişkileri ile çok daha önde olan bir hedeftiler. Bu nedenle zorunlu göç, İttihatçı nasyonalistlerin bir etnik temizlik harekâtıydı. Maalesef o günkü tarihsel koşullarda bu korkunç fiil örtbas edildi. Buna karşın yurtdışına kaçabilen binlerce Ermeni, fotoğraflarla, anılarla, şahit ifadeleriyle, kuşaktan kuşağa bu yaşanan katliamı aktardı. O dönem Anadolu’da bulunan Batılı misyonerler, öğretmenler, gazeteciler ve diğer kişiler de keza yaşadıklarını kayıt altına aldılar. Ama şüphesiz ki en önemli kanıt, milyonlarca Ermeni’den bugün geriye sadece bir avuç, İstanbul ve birkaç diğer büyük kentte kalan Ermeni cemaati kalmış olmasıdır.
1915 katliamını yapanlar, 1923’te kurulan Cumhuriyet’çe hasıraltı edildi
Tüm bu yaşananlar, Birleşmiş Milletler’in tanımına göre soykırımdır. Birleşmiş Milletler’in 1915 olaylarından çok sonra kurulmuş olması ve müktesebatının hukuk tekniği bakımından önceki suçları kapsamaması, yaşananların soykırım olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Dahası, Türkiye’nin tezi olan zorunlu göç (tehcir) de, etnik kökenden hareketle etnik temizlik anlamına geldiği için esasında soykırım olarak değerlendiriliyor. Diğer bir ifadeyle, Ermeniler öldürülmedi, sadece göç ettirildi diyen bu devlet tezi, esasında mevcut soykırım literatürü ve tanımı gereği, 1915 dramının bir soykırım olduğunu itiraf ediyor. Mukatele (karşılıklı birbirini katletme) tezi ise en çürük olanı. Çünkü birincisi Osmanlı’ya karşı ayaklanan ve sivilleri öldürdüğü ileri sürülen Ermeni çeteleri, Ermeni nüfusunun çok küçük bir bölümünü temsil ediyor. Dahası, suçun şahsiliği ilkesi gereği, bu çeteler yüzünden tüm Ermenilerin göç ettirilmesi, hukuk bakımından kabul edilemez bir uygulama. Oysa Osmanlı Devletinin Tehcir Kanunu bir vakadır. Bu kanunu çıkartan bir devlettir. Bu kanunun gereği olarak sivil Ermeni halkı (Osmanlı vatandaşıdırlar!) etnik aidiyet temelinde göçe zorlamak, düzenli ordu ve devlet bürokrasisi ile bunu hayata geçirmek, çok farklıdır. Diğer bir ifadeyle, Ermeniler bizi katletti, biz de onları türünden bir retorik, hukuk ve mantık bakımından yok hükmündedir, dahası utanç vericidir. Devletler, kendi yasal düzenlerine karşı girişilen tutumları (suçları) bağımsız mahkemelerde yargılamak suretiyle yaptırıma tabi tutar.
1915 katliamını yapanlar, 1923’te kurulan Cumhuriyet’çe hasıraltı edilmiştir. Çünkü kurucu kadronun önemli bir bölümü, İttihatçı bürokraside ve yönetimde olan, asker, bürokrat bireylerdi. Soykırımı örtbas etmek konusundaki çıkarları sanırım son derece nettir. Böylelikle, İttihatçıların nasyonalizmi, yeni devletçe de benimsendi. Asimilasyon politikaları anadili Türkçe olmayan tüm Türkiye vatandaşlarına (başta Kürtler olmak üzere) uygulandı, uygulanıyor. Anayasaya dayanmayan uygulamalar, bugün de uygulanmakta. Mesela mülkiyet hakkının gaspı, insanların mallarına mülklerine çöreklenilmesi gibi. Mesela vatandaşlık haklarının ve sivil hakların belirli gruplar için askıya alınması gibi. Tüm bu faşizan politikalar, Osmanlı’dan Cumhuriyet rejimine geçen sosyal-genetik öğelerin ederidir. 1937-38 Dersim Katliamı, 1942 Varlık vergisi, 1955 6/7 Eylül Olayları, 1990’ların köy boşaltmaları, kaybedilen insanlar, 2015 Cizre ve Diyarbakır olayları, 15 Temmuz sonrası yaşanan büyük çaplı takibat politikası, kökleri 1915 soykırımında olan habis kafa yapısının ürünüdür.
Demokratik bir gelecek ve hukuk devleti talep edenlerin bu korkunç geçmişle bireysel bazda yüzleşmeleri kaçınılmazdır ve çok gereklidir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 26.4.2018 [TR724]
Osmanlı adı bile hanedanın kurucusuna dayanıyor. Vatan veya yurt kavramlarına eklemlenen bir millet konsepti ise modern dönemin (19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı) olgusu. Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesinde, kimlik sorunları nedeniyle bütünlüğünü muhafaza edemeyen ve çökmekte olan bir devletin, kimlik (ve vatandaşlığın dayanacağı temel öğe) bakımından bir değerlendirmesi yapılıyor. Dönemin önemli kimliksel dayanak noktaları İslam, Osmanlılık ve Türklüktü. Akçura, artık devleti bir arada tutmak için – yani ülkenin milleti ile ayrılmaz bir bütünlüğünün devamı bakımından – ortak bir kimlik üzerinde bir aidiyete karar kılınmasını zorunlu görmekteydi, tıpkı diğer Osmanlı aydınları gibi. Bir Türkçü olan Akçura’nın makalesinde ele aldığı sorunsalda yansız olmasını elbette bekleyemeyiz. Çünkü tıpkı doğum yeri Memalik-i Osmani dışında olan Türki kökenliler gibi – Akçura Tatardır mesela – Akçura da Rusya topraklarında dünyaya gelmiş, Osmanlı’ya geldikten sonra Türkiliğin birleştirici dinamiğinin, zamanın ruhuna en uygun kimliksel zemin olduğunu düşünmüştür. Gaspıralı İsmail Bey (İsmail Gasprinsky) gibi, Hüseyinzade Ali Bey gibi, Zeki Velidi gibi. Bu aydınların ortak özelliği, Rusya’nın siyasi etkisine açık bölgelerde doğmuş ve yetişmiş olmalarıydı. Bu nedenle Panslavizm ideolojisini örnek almaktaydılar. Esasında aynı dönemde pan hareketleri, yani bir etnik-ırki topluluğu ortak politik sınırlar içinde birleştirerek güçlü bir imparatorluk kurma ülküsü, dünyada yaygındı. Örneğin Pancermenizm veya daha sonraları doğacak olan Panarabizm de böyleydiler. Bu tür pan hareketler çokuluslu imparatorluklar bakımından çok uygulanabilir değildi. Çünkü doğası gereği içinde birçok etnik unsur barındıran çokuluslu imparatorlukların demografik kompozisyonu, etnik-milliyetçi ve ırkçı pan hareketleri kaldırmıyordu. Bu nedenle çokuluslu imparatorlukların mevcut sınırları, pan hareketlerin başat (ana siyaseti ve kimliği taşıyıcı) ideoloji haline gelmelerini müteakiben değişme eğilimi gösteriyordu.
Trend ve tarihin gidişatı, ulus devletleşmeydi
Osmanlı topraklarında Yusuf Akçura, Moiz Cohen (Munis Tekinalp), Hüseyinzade Ali, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin, Zeki Velidi, Halide Edip, Adnan Adıvar gibi – adını burada anmadığım daha onlarca aydın – Osmanlı İmparatorluğu’nun çok etnisiteli bir yapıdan “Türk yurdu” haline dönüştürülmesini talep etmekteydi. Bunun en birincil rasyonel nedeni, dini aidiyetin ve monarşik aidiyetin artık ülke birliğini sağlayamamasıydı. Bernard Lewis’in haklı olarak altını çizdiği üzere, milliyetçilik öyle bir virüstü ki, bir defa vücuda girdikten sonra hasta X olmadan vücuttan ayrılmıyordu. Yani diğer bir ifadeyle, trend ve tarihin gidişatı, ulus devletleşmeydi. Bunu başaramayan çokuluslu imparatorluklar bölünecek ve parçalara ayrılacaktı. Bu ideolojik damar, kısa zamanda İslamcıları ve Osmanlıcıları ekarte etti. Osmanlıcılığa zaten azınlıklar (bunu o dönem koşullarında gayrı Müslimler olarak okumak lazım) ve imparatorluğun Müslüman tebaası (mesela Araplar, Arnavutlar ve Kürtler) artık benimsemekteydi. Böylelikle, bu pragmatik nedenlerden dolayı, Osmanlıcılık ve İslamcılık tasfiye oldu. Osmanlı devleti giderek Türk devletine dönüştü.
Bu gidişatın en önemli kilometre taşlarından biri, şüphesiz ki İttihat ve Terakki hareketidir. Bir cemiyet olarak dünyaya gelen hareket, başlarda sadece meşruti monarşiye geçişi öngören ve içinde bahsi geçen üç ideolojiden aydını da barındıran, daha kozmopolit bir yapıya sahipti. Merkeziyetçiler ve ademi merkeziyetçiler, demokratlar, serbest piyasacılar, nasyonalistler ve hatta sosyalistler, Türkler, Kürtler, Arnavutlar ve hatta gayrı-Müslimler, harekete ilgisiz kalmadılar. Ancak Türkçüler (pan-Türkistler veya Turancılar) kısa zamanda hâkim ana akım grup oldular. Böylelikle partileşme sürecinde (Meşrutiyetin ilanını müteakip) artan oranda Türkçüleşen bir yapıya bürünen İttihat ve Terakki hareketi, iktidarı ile beraber dünya görüşlerinin gereğini yerine getirmeye başladı.
En büyük “Türkleştirme” bizzat Türklere yönelik izlendi
Arnavutlukta ve Balkanlarda Türk olmayan Müslüman etnisitelerin planlı asimilasyonu, net bir politikaydı. Bu doğrultuda örneğin Arnavutları Türkleştirme siyaseti örnek olarak alınabilir. Bunun yanında, Arapları ve Kürtleri aşağı görmek, Kürt ve Arap illerinde açıkça Türkçü ideolojiye göre hareket etmek gibi yaklaşımlar da bu bağlamda önemli. Ve nihayetinde, en önemli adım, Rusya kontrolünde olan Türkîlerin yaşadıkları bölgelerin (Kırım ve Volga, Güney Kafkasya, Orta Asya gibi) İttihatçıların ilgi alanına girmesi, diğer bir dikkat çeken durumdur. Bu fikirlerin siyasi karar alıcıların algılarını etkilemesinde ve bu algılar üzerine inşa edilecek dış politikada, Osmanlı dışında doğmuş ve büyümüş Tatarların ve diğer Türkîlerin etkisini azımsamak mümkün değil. Böylelikle, en büyük “Türkleştirme” esasında bizzat Türklere yönelik izlenen politikadır. Osmanlı toplumu kısa zamanda Türkleştirilen bir elit-aydın gruba sahip olmuş, bu grup da halkı Türkleştirmiştir. Bahsettiğim Türk olmayanların Türk yapılması değil yani sadece. Türk etnik grubuna ait (Türkçe konuşan) insanların, Türklük aidiyetini birincil (kendilerini tanımlayan) ana kimlik haline getirmelerini kast ediyorum.
Bu koşullarda, Rus limanlarını mütecaviz şekilde topa tutan Osmanlı devleti (Yavuz ve Midilli’nin Alman mürettebatı olması, gemilerin Osmanlı donanmasına ait oldukları ve saldırı emrinin Enver Paşa tarafından verildiği gerçeğini değiştirmiyor) Almanların yanında Birinci Dünya Savaşına girdi. “Alalım düşmandan eski yerleri” edebiyatının yanında, “alalım Ruslardan Turan’ı” jargonu, bu siyasi tercihin ana nedenlerinden biriydi. Yani irredentist (yayılmacı) ve ırkçı (Turancı) bir ideolojik arka plana sahipti. Osmanlı devleti Türkleştirilirken, Rusların elinde olan ve Türkîlerin yaşadığı bölgelerin devletin sınırlarına katılması – cihan imparatorluğu mefkûresi – işte bu kafanın stratejisiydi. Çanakkale Savaşı’nın gerçek sebebi budur. Yoksa siz o savaşın ön-Kurtuluş savaşı olduğuna dair yürütülen geç Cumhuriyet dönemi tarih manipülasyonuna inananlardan mısınız? Osmanlı İmparatorluğu yeni toprak fethetmek için girdiği bir geç sömürgecilik savaşında yenilmiştir. Onu yenenler Osmanlı İmparatorluğu’ndan ne daha emperyalistti, ne de Osmanlı emperyalistlerce işgal edilen gariban bir mazlum devletti.
Ermeniler milliyetçilik akımının etkisinde kaldılar
Gelelim esas konuya. Her şey iyi güzel de, bu tabloda Ermeniler nerede? Ermeniler de tıpkı Türkler gibi, Kürtler gibi, Araplar ve Arnavutlar gibi, öncesinde Sırplar, Yunanlar, Bulgarlar gibi, milliyetçilik akımının etkisinde kaldılar. Her ulusun kendi kaderini tayin hakkı gereği, kendi devletlerinin beklentisine girdiler. Zaten çokuluslu Osmanlı İmparatorluğu, artık Birinci Dünya Savaşı’nda sadece Türklerin devleti olmuştu. Osmanlı cephelerinde Türk olmayan askerlerin bulunması bu gerçeği değiştirmiyor. Devlete sadık olan diğer etnik grupların mensuplarına tolerans gösterilmiş, bu nasyonalist paradigmayı beğenmeyen ve milliyetçileşen azınlıklar (gayrı Müslim veya Müslüman fark yoktu artık) devlet düşmanı olarak addedilmeye başlanmışlardı. Yani Ermenilerin artık çokuluslu olmayan devletle bağları büyük oranda kopmuştu. Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkaslar üzerinden Rusya’daki Türkî coğrafyaları fethe çıkan Osmanlı, Sarıkamış faciası sonrasında toprak üstüne toprak kaybetmiş, elinden tüm Doğu Anadolu çıkmıştı. Bu bölgeyi kontrol eden ve bu bölgedeki etnik gruplara etki eden Ruslar, Ermenilerin desteğini gördüler. İttihatçı politikaların hâkim kimliği değiştirmesiyle kendi kadim vatanlarında parya haline gelen Ermenilerin Ruslarla işbirliği yapmasını yadırgamalı mı? Aynı gerekçelerle Arapların güney cephelerde İngilizlerle işbirliğine gitmeleri tesadüf mü? Arnavutların iradelerini Osmanlı dışında kendi devletlerinden yana kullanmaları aynı şey değil mi? Böylelikle bazı Ermeni çeteleri Osmanlı devletine başkaldırmış oldu.
Bu olayın sonucunda Osmanlı hükümeti zorunlu göç kararı alındı. Milyonlarca kadın, bebek, çocuk, yaşlı, silahsız masum sivil Osmanlı vatandaşı (hala Osmanlı vatandaşıydılar!) yayan şekilde Suriye istikametine doğru yola çıkartıldı. Evlerini, köy ve kasabalarını, kentlerini terke zorlandılar. Mallarına el kondu. Yolda açlık, sefalet, hijyen koşulların korkunçluğu, salgın hastalıklar gibi belaların yanı sıra, toplu öldürmeler, tek-tek öldürmeler, tecavüzler, işkenceler gibi sistematik muamelelere tabi kılındılar. Bunları yapan, yaptırtan veya bunlara göz yuman Osmanlı hükümetiydi. Bunları Osmanlı Devleti adına yapmaktaydı. İttihatçı olmaları bu gerçeği değiştirmiyor. Uluslararası hukuk bakımından bu çok önemli bir ayrıntıdır.
Bu yapılanların sonucunda Ermeni toplumu milyonlara varan kayıplar verdi ve bunun yanında etnik aidiyet temelinde kendi yaşadıkları coğrafi bölgeden başka bir bölgeye göçe zorlandılar. Binlerce çocuk ailelerinden kopartılarak Müslüman (Türk ve Kürt) ailelere evlatlık verildiler. Mülkleri Müslümanlara verildi. İşyerlerine el kondu. Tüm bu işlemler, Osmanlı Kanun-ı Esasi’sine aykırı olarak, onlarca anayasa maddesi ve kanun ihlal edilerek yapıldı. On binlerce Ermeni, bu korkunç zulümden çocuklarıyla beraber kaçmaya çalışırken öldürüldü. Dinlerini değiştirmek zorunda kalan on binlerce Ermeni kadın (aralarında ufak yaşta olanları çok) Müslümanlarla evlendirildi. Bu kadınların isimleri değiştirildi ve kendilerine Müslüman adlar verildi. Bugün Anadolu’da birçok ailenin büyük-büyük nenesi, Ermenidir. Tüm bu yaşananlar, kamuoyundan ve uluslararası toplumdan gizlenmeye çalışıldı. Yani Enver, Talat ve Cemal Paşalar ile Osmanlı üst düzey bürokrasisi olanları bilmekte, bu nedenle bu barbarlığın üzerini örtmeye çalışmaktaydılar.
O günkü tarihsel koşullarda bu korkunç fiil örtbas edildi
Esasında Ermenilerden “kurtulmak” için, Ruslarla işbirliği yapan Ermeni çeteleri onlara arayıp da bulamadıkları bir bahane sağlamıştı. Amaçları zaten Anadolu’nun yeknesak ve homojen bir toprak parçası haline getirilmesiydi. Kürtlerin Türkleştirilmesi, Müslüman olmaları ve sosyo-ekonomik olarak zayıf olmalarından dolayı İttihatçılara daha kolay görünmekteydi. Ama Ermeniler Hristiyan olmaları ve Kilise organizasyonlarıyla, eğitim düzeyleriyle, ekonomik güçleriyle, Batı dünyası ile olan yakın ilişkileri ile çok daha önde olan bir hedeftiler. Bu nedenle zorunlu göç, İttihatçı nasyonalistlerin bir etnik temizlik harekâtıydı. Maalesef o günkü tarihsel koşullarda bu korkunç fiil örtbas edildi. Buna karşın yurtdışına kaçabilen binlerce Ermeni, fotoğraflarla, anılarla, şahit ifadeleriyle, kuşaktan kuşağa bu yaşanan katliamı aktardı. O dönem Anadolu’da bulunan Batılı misyonerler, öğretmenler, gazeteciler ve diğer kişiler de keza yaşadıklarını kayıt altına aldılar. Ama şüphesiz ki en önemli kanıt, milyonlarca Ermeni’den bugün geriye sadece bir avuç, İstanbul ve birkaç diğer büyük kentte kalan Ermeni cemaati kalmış olmasıdır.
1915 katliamını yapanlar, 1923’te kurulan Cumhuriyet’çe hasıraltı edildi
Tüm bu yaşananlar, Birleşmiş Milletler’in tanımına göre soykırımdır. Birleşmiş Milletler’in 1915 olaylarından çok sonra kurulmuş olması ve müktesebatının hukuk tekniği bakımından önceki suçları kapsamaması, yaşananların soykırım olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Dahası, Türkiye’nin tezi olan zorunlu göç (tehcir) de, etnik kökenden hareketle etnik temizlik anlamına geldiği için esasında soykırım olarak değerlendiriliyor. Diğer bir ifadeyle, Ermeniler öldürülmedi, sadece göç ettirildi diyen bu devlet tezi, esasında mevcut soykırım literatürü ve tanımı gereği, 1915 dramının bir soykırım olduğunu itiraf ediyor. Mukatele (karşılıklı birbirini katletme) tezi ise en çürük olanı. Çünkü birincisi Osmanlı’ya karşı ayaklanan ve sivilleri öldürdüğü ileri sürülen Ermeni çeteleri, Ermeni nüfusunun çok küçük bir bölümünü temsil ediyor. Dahası, suçun şahsiliği ilkesi gereği, bu çeteler yüzünden tüm Ermenilerin göç ettirilmesi, hukuk bakımından kabul edilemez bir uygulama. Oysa Osmanlı Devletinin Tehcir Kanunu bir vakadır. Bu kanunu çıkartan bir devlettir. Bu kanunun gereği olarak sivil Ermeni halkı (Osmanlı vatandaşıdırlar!) etnik aidiyet temelinde göçe zorlamak, düzenli ordu ve devlet bürokrasisi ile bunu hayata geçirmek, çok farklıdır. Diğer bir ifadeyle, Ermeniler bizi katletti, biz de onları türünden bir retorik, hukuk ve mantık bakımından yok hükmündedir, dahası utanç vericidir. Devletler, kendi yasal düzenlerine karşı girişilen tutumları (suçları) bağımsız mahkemelerde yargılamak suretiyle yaptırıma tabi tutar.
1915 katliamını yapanlar, 1923’te kurulan Cumhuriyet’çe hasıraltı edilmiştir. Çünkü kurucu kadronun önemli bir bölümü, İttihatçı bürokraside ve yönetimde olan, asker, bürokrat bireylerdi. Soykırımı örtbas etmek konusundaki çıkarları sanırım son derece nettir. Böylelikle, İttihatçıların nasyonalizmi, yeni devletçe de benimsendi. Asimilasyon politikaları anadili Türkçe olmayan tüm Türkiye vatandaşlarına (başta Kürtler olmak üzere) uygulandı, uygulanıyor. Anayasaya dayanmayan uygulamalar, bugün de uygulanmakta. Mesela mülkiyet hakkının gaspı, insanların mallarına mülklerine çöreklenilmesi gibi. Mesela vatandaşlık haklarının ve sivil hakların belirli gruplar için askıya alınması gibi. Tüm bu faşizan politikalar, Osmanlı’dan Cumhuriyet rejimine geçen sosyal-genetik öğelerin ederidir. 1937-38 Dersim Katliamı, 1942 Varlık vergisi, 1955 6/7 Eylül Olayları, 1990’ların köy boşaltmaları, kaybedilen insanlar, 2015 Cizre ve Diyarbakır olayları, 15 Temmuz sonrası yaşanan büyük çaplı takibat politikası, kökleri 1915 soykırımında olan habis kafa yapısının ürünüdür.
Demokratik bir gelecek ve hukuk devleti talep edenlerin bu korkunç geçmişle bireysel bazda yüzleşmeleri kaçınılmazdır ve çok gereklidir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 26.4.2018 [TR724]
Çantalar çocukların belini büküyor!
Ağır çantalar çocukların sağlığını tehdit ediyor. Öğrencilerin daha küçük yaşlarda sırtına binen bu fazla yükler; sırt, bel ve ayak ağrılarının yanı sıra baş ağrıları ve uykusuzluğa sebep olabiliyor. Fizik Tedavi Uzmanı Dr. Gülseren Kayalar, her 10 çocuktan 1’inin ise skolyoz yani omurga eğriliği tehlikesiyle karşı karşıya kaldığına dikkat çekiyor.
Okul çantalarının ağır olması ve tek taraflı taşınması, yanlış oturma pozisyonu, kas iskelet yapısına uygun olmayan egzersiz hareketleri skolyozu tetikliyor. Omurga eğriliği olan her 4 çocuktan biri tedaviye ihtiyaç duyarken, tedavi gereksinimi olan kız çocuklarının erkek çocuklardan 8 kat daha fazla olduğu biliniyor. Ayrıca çocuğun kas-iskelet yapısına uygun sportif aktivitelerde bulunmaması, okuldaki masa ve sandalyelerin çocuğun bedenine uygun olmaması ve yanlış pozisyonda oturması da skolyoza yol açabiliyor.
Çocuğunuzun gövdesi bir yana eğilmişse dikkat!
Skolyozun erken tanı ve tedavi ile önlenebilmesi için öncelikle farkındalığın artırılması gerekiyor. Aileler, çocuklardaki omurga eğriliklerini erken fark etmek için mutlaka çocuklarını kontrol etmeli. Dr. Kayalar’a göre, hızlı büyüme çağına giren 10-12 yaş arası kız çocukları ve 13-14 yaş arası erkek çocuklarının yılda 2 kez omurga muayeneleri yapılmalı. Gelişme çağının başlangıcında özellikle diş teli takan, esnek bağ yapısı olan, ayak problemleri ve yürüme güçlüğü çeken kilolu çocuklar skolyoz konusunda risk grubunda olduklarını için yakın çevrelerince daha sık gözlemlenmesi gerekiyor. Gelişme çağındaki bir çocukta başın bir yana eğilmesi, yüz ve omuz asimetrisinde bozulma, sırtın bir bölümünde göze batan kabarıklık, gövdenin bir yana doğru yer değiştirmesi, pelvis ve kalça asimetrisi, bacak boyu farkı, ayak şekil bozukluğu ve yürüme dengesinde bozukluk gibi bulgular skolyozu akla getirebiliyor. Bu durumda çocuğun vakit kaybedilmeden bir uzmana götürülmeli.
Ağır ve albenili çantaları tercih etmeyin
Okul çantası seçimi çocuklar için çok önemlidir. Kalın ya da ağır materyallerden uzak durularak hafif çantalar tercih edilmeli. Mümkün olduğunca çok bölmeli olmasına dikkat edilerek kitap, defter gibi ağır materyaller sırta yakın bölmelerde taşınmalı. Alınacak çantanın çocuğun sırt ergonomisine uygun olmasına da dikkat edilmeli. Çocuk evden çıkarken aileler mutlaka çantanın ağırlığını kontrol etmeli, çanta gereğinden fazla ağır ise hafifletilmeli ya da ağırlık dengeli değilse dengeli hale getirilmeli. Ayrıca omuz kayışları da gevşek ya da gergin olmayacak şekilde ayarlanmalı. Çantanın tek kolla değil her iki kolla taşınması gerekir.
[TR724] 26.4.2018
Okul çantalarının ağır olması ve tek taraflı taşınması, yanlış oturma pozisyonu, kas iskelet yapısına uygun olmayan egzersiz hareketleri skolyozu tetikliyor. Omurga eğriliği olan her 4 çocuktan biri tedaviye ihtiyaç duyarken, tedavi gereksinimi olan kız çocuklarının erkek çocuklardan 8 kat daha fazla olduğu biliniyor. Ayrıca çocuğun kas-iskelet yapısına uygun sportif aktivitelerde bulunmaması, okuldaki masa ve sandalyelerin çocuğun bedenine uygun olmaması ve yanlış pozisyonda oturması da skolyoza yol açabiliyor.
Çocuğunuzun gövdesi bir yana eğilmişse dikkat!
Skolyozun erken tanı ve tedavi ile önlenebilmesi için öncelikle farkındalığın artırılması gerekiyor. Aileler, çocuklardaki omurga eğriliklerini erken fark etmek için mutlaka çocuklarını kontrol etmeli. Dr. Kayalar’a göre, hızlı büyüme çağına giren 10-12 yaş arası kız çocukları ve 13-14 yaş arası erkek çocuklarının yılda 2 kez omurga muayeneleri yapılmalı. Gelişme çağının başlangıcında özellikle diş teli takan, esnek bağ yapısı olan, ayak problemleri ve yürüme güçlüğü çeken kilolu çocuklar skolyoz konusunda risk grubunda olduklarını için yakın çevrelerince daha sık gözlemlenmesi gerekiyor. Gelişme çağındaki bir çocukta başın bir yana eğilmesi, yüz ve omuz asimetrisinde bozulma, sırtın bir bölümünde göze batan kabarıklık, gövdenin bir yana doğru yer değiştirmesi, pelvis ve kalça asimetrisi, bacak boyu farkı, ayak şekil bozukluğu ve yürüme dengesinde bozukluk gibi bulgular skolyozu akla getirebiliyor. Bu durumda çocuğun vakit kaybedilmeden bir uzmana götürülmeli.
Ağır ve albenili çantaları tercih etmeyin
Okul çantası seçimi çocuklar için çok önemlidir. Kalın ya da ağır materyallerden uzak durularak hafif çantalar tercih edilmeli. Mümkün olduğunca çok bölmeli olmasına dikkat edilerek kitap, defter gibi ağır materyaller sırta yakın bölmelerde taşınmalı. Alınacak çantanın çocuğun sırt ergonomisine uygun olmasına da dikkat edilmeli. Çocuk evden çıkarken aileler mutlaka çantanın ağırlığını kontrol etmeli, çanta gereğinden fazla ağır ise hafifletilmeli ya da ağırlık dengeli değilse dengeli hale getirilmeli. Ayrıca omuz kayışları da gevşek ya da gergin olmayacak şekilde ayarlanmalı. Çantanın tek kolla değil her iki kolla taşınması gerekir.
[TR724] 26.4.2018
Zirvede Muhammed Salah’a yer açın [Hasan Cücük]
Futbol dünyası 2008’den bu yana Ronaldo – Messi rekabetine sahne oluyor. Dünyanın en iyi futbolcusu ödülü, bu ikili arasında gidip gelirken, üçüncü bir isimin araya girmesi mümkün olmadı. Ronaldo’nun 33, Messi’nin 30 yaşına gelmesiyle artık yeni isimlerin yarışta öne çıkma zamanı geliyordu. İkili birkaç yıl daha yarışta olur ancak sonrası için yeni isimlerin ortaya çıkması kaçınılmaz.
Ronaldo – Messi sonrası için adı ön plana çıkan ilk isim Neymar’dı. Brezilya’nın son yıllarda sahaya sürdüğü en önemli yıldız olan Neymar, Barcelona’dan Messi’nin gölgesinde kaldığı için PSG’ye giderken yıldızını daha da parlattı. Neymar ile birlikte aynı takımda top koşturduğu Kylian Mbappe futbola uzun yıllar damga vuracak bir başka isim olarak görülüyor. Bir isim vardı ki kimsenin beklemediği bir çıkış yaptı. Sadece çıkış yapmakla kalmayıp, geleceğe dair yorum yapanların da fikir değiştirmesini sağladı. Bu isim Mısır’lı Muhammed Salah.
BEKLENTİLERİ AŞTI
Premier Lig’de top koşturmak için belirli kriterler var. Bunların başında milli takım formasını giymiş olmak geliyor. Fizik gücü yüksek, taktik ve teknik üst düzey isimlerin olduğu Premier Lig’de oynamak kadar tutunmak da oldukça zor. Muhammed Salah, rüyasını süsleyen Premier Lig’e 2014’te adımını atmış, ancak önüne çıkan Jose Mourinho engelini aşamamıştı. Chelsea’de forma şansı bulamayınca istikametini İtalya Serie A’ya çevirmişti. Roma’da gösterdiği performansla sezon başında yeniden Premier Lige dönerken, kimse sezona damgasını vuracağını tahmin edemiyordu.
Premier Lig’de bu yıl Manchester City fırtınası esiyor. City, sezonun daha başından itibaren ‘ben şampiyon olacağım’ derken, Tottenham’lı Harry Kane ve Liverpool’lu Muhammed Salah gol krallığı tacı için öne çıktı. City’nin gol silahı Sergio Agüero ise bu iki ismin gerisinde kaldı. Hâl böyle olunca Harry Kane’in gol krallığını rahat kazanacağı düşünülüyordu fakat İngiliz futbolseverler Salah gerçeğiyle tanıştı. Golleri peş peşe sıralayan Salah, Kane’i sakatlıkların verdiği avantajla da olsa geçmeyi başardı.
REKORLARI KIRMAYA ÇOK YAKIN
Liverpool formasıyla 31 gol atan Salah, Kane’nin 5 gol önünde krallık yarışında ilk sırada bulunuyor. Böylece, Premier Lig’de 30 gol barajını aşan Andy Cole, Alan Shearer, Kevin Phillips, Thierry Henry ve Cristiano Ronaldo’dan sonra 6. sıraya yerleşti. Salah geride kalan 3 haftada 4 gol atarsa Premier Lig tarihinde bir sezonda en çok gol atan isim olacak. 1993-94 sezonunda Andy Cole Newcastle United, 1994-95 sezonunda ise Alan Shearer Blackburn Rowers formasıyla 34 golle krallık tacını giymişti.
Salah sadece ligde değil Şampiyonlar Ligi’nde de Liverpool’un en güçlü silahı oldu. Özellikle çeyrek finalde Premier Lig’de şampiyonluğu garantileyen City’yi yıkan isimdi. Yarı finalin ilk maçında Liverpool, Roma’yı yakarken karşımıza yine Salah çıktı. 2 gol ve 2 asistle Liverpool 5 golünün 4’üne doğrudan katkı yapan Salah’ın çıkmasından sonra Roma 2 gol buldu. Takım arkadaşı Firmino ile birlikte Şampiyonlar Ligi’nde 10 gol atan Salah, 15 gollü Ronaldo’nun ardından buradaki krallıkta ikinci sırada bulunuyor. Salah ayrıca, Liverpool formasıyla resmi maçlarda 43 gole ulaştı. Liverpool tarihinde bir sezonda bundan daha fazla gol atan tek isim ise 1983-84 sezonunda 47 gol atan Ian Rush. Salah 4 gol atarsa bu rekoru egale edecek, 5 gol atarsa Liverpool tarihine ilk sezonunda geçmiş olacak.
DEĞERİ 200 MİLYON EURO’YU BULDU
İşte bu başarılara imza atan Muhammed Salah, Profesyonel Futbolcular Birliği tarafından Premier Lig’de yılın futbolcusu seçildi. Kevin De Bruyne, David De Gea, David Silva ve Harry Kane gibi isimleri geride bırakan Salah, Ada futboluna daha ilk yılda damgasını vurdu. Salah ayrıca 2015-16 sezonunda yılın futbolcusu seçilen Liecester City’li Riyad Mahrez’den sonra bu ödülü kazanan ikinci Müslüman oyuncu oldu.
Salah aynı zamanda ülkesi Mısır’ın da gururu. Mart ayında Mısır’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde adı listede olmamasına rağmen 1,5 milyon oy aldı. Bu oylar geçersiz sayıldı ama cumhurbaşkanlığına seçilen Muhammed Sisi’nin ardından sürpriz şekilde ikinci oldu.
Futbolda artık bir Salah gerçeği var. Çıktığı 47 maçta 43 gol attı. Salah’ı farklı kılan önemli bir özelliği ise şu: Sezon boyunca ne sarı ne de kırmızı kart gördü. Sadece oyunu düşündü. Rakiplerinin yaptığı faullere bile aşırı tepki vermedi. Futbol oynamak için çıktığı sahada muhteşem bir gösteri sundu. Tribünleri coşturdu. Adına şarkılar bestelendi. Şimdilerde Salah’a biçilen değer 200 milyon Euro’yu buluyor.
[Hasan Cücük] 26.4.2018 [TR724]
Ronaldo – Messi sonrası için adı ön plana çıkan ilk isim Neymar’dı. Brezilya’nın son yıllarda sahaya sürdüğü en önemli yıldız olan Neymar, Barcelona’dan Messi’nin gölgesinde kaldığı için PSG’ye giderken yıldızını daha da parlattı. Neymar ile birlikte aynı takımda top koşturduğu Kylian Mbappe futbola uzun yıllar damga vuracak bir başka isim olarak görülüyor. Bir isim vardı ki kimsenin beklemediği bir çıkış yaptı. Sadece çıkış yapmakla kalmayıp, geleceğe dair yorum yapanların da fikir değiştirmesini sağladı. Bu isim Mısır’lı Muhammed Salah.
BEKLENTİLERİ AŞTI
Premier Lig’de top koşturmak için belirli kriterler var. Bunların başında milli takım formasını giymiş olmak geliyor. Fizik gücü yüksek, taktik ve teknik üst düzey isimlerin olduğu Premier Lig’de oynamak kadar tutunmak da oldukça zor. Muhammed Salah, rüyasını süsleyen Premier Lig’e 2014’te adımını atmış, ancak önüne çıkan Jose Mourinho engelini aşamamıştı. Chelsea’de forma şansı bulamayınca istikametini İtalya Serie A’ya çevirmişti. Roma’da gösterdiği performansla sezon başında yeniden Premier Lige dönerken, kimse sezona damgasını vuracağını tahmin edemiyordu.
Premier Lig’de bu yıl Manchester City fırtınası esiyor. City, sezonun daha başından itibaren ‘ben şampiyon olacağım’ derken, Tottenham’lı Harry Kane ve Liverpool’lu Muhammed Salah gol krallığı tacı için öne çıktı. City’nin gol silahı Sergio Agüero ise bu iki ismin gerisinde kaldı. Hâl böyle olunca Harry Kane’in gol krallığını rahat kazanacağı düşünülüyordu fakat İngiliz futbolseverler Salah gerçeğiyle tanıştı. Golleri peş peşe sıralayan Salah, Kane’i sakatlıkların verdiği avantajla da olsa geçmeyi başardı.
REKORLARI KIRMAYA ÇOK YAKIN
Liverpool formasıyla 31 gol atan Salah, Kane’nin 5 gol önünde krallık yarışında ilk sırada bulunuyor. Böylece, Premier Lig’de 30 gol barajını aşan Andy Cole, Alan Shearer, Kevin Phillips, Thierry Henry ve Cristiano Ronaldo’dan sonra 6. sıraya yerleşti. Salah geride kalan 3 haftada 4 gol atarsa Premier Lig tarihinde bir sezonda en çok gol atan isim olacak. 1993-94 sezonunda Andy Cole Newcastle United, 1994-95 sezonunda ise Alan Shearer Blackburn Rowers formasıyla 34 golle krallık tacını giymişti.
Salah sadece ligde değil Şampiyonlar Ligi’nde de Liverpool’un en güçlü silahı oldu. Özellikle çeyrek finalde Premier Lig’de şampiyonluğu garantileyen City’yi yıkan isimdi. Yarı finalin ilk maçında Liverpool, Roma’yı yakarken karşımıza yine Salah çıktı. 2 gol ve 2 asistle Liverpool 5 golünün 4’üne doğrudan katkı yapan Salah’ın çıkmasından sonra Roma 2 gol buldu. Takım arkadaşı Firmino ile birlikte Şampiyonlar Ligi’nde 10 gol atan Salah, 15 gollü Ronaldo’nun ardından buradaki krallıkta ikinci sırada bulunuyor. Salah ayrıca, Liverpool formasıyla resmi maçlarda 43 gole ulaştı. Liverpool tarihinde bir sezonda bundan daha fazla gol atan tek isim ise 1983-84 sezonunda 47 gol atan Ian Rush. Salah 4 gol atarsa bu rekoru egale edecek, 5 gol atarsa Liverpool tarihine ilk sezonunda geçmiş olacak.
DEĞERİ 200 MİLYON EURO’YU BULDU
İşte bu başarılara imza atan Muhammed Salah, Profesyonel Futbolcular Birliği tarafından Premier Lig’de yılın futbolcusu seçildi. Kevin De Bruyne, David De Gea, David Silva ve Harry Kane gibi isimleri geride bırakan Salah, Ada futboluna daha ilk yılda damgasını vurdu. Salah ayrıca 2015-16 sezonunda yılın futbolcusu seçilen Liecester City’li Riyad Mahrez’den sonra bu ödülü kazanan ikinci Müslüman oyuncu oldu.
Salah aynı zamanda ülkesi Mısır’ın da gururu. Mart ayında Mısır’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde adı listede olmamasına rağmen 1,5 milyon oy aldı. Bu oylar geçersiz sayıldı ama cumhurbaşkanlığına seçilen Muhammed Sisi’nin ardından sürpriz şekilde ikinci oldu.
Futbolda artık bir Salah gerçeği var. Çıktığı 47 maçta 43 gol attı. Salah’ı farklı kılan önemli bir özelliği ise şu: Sezon boyunca ne sarı ne de kırmızı kart gördü. Sadece oyunu düşündü. Rakiplerinin yaptığı faullere bile aşırı tepki vermedi. Futbol oynamak için çıktığı sahada muhteşem bir gösteri sundu. Tribünleri coşturdu. Adına şarkılar bestelendi. Şimdilerde Salah’a biçilen değer 200 milyon Euro’yu buluyor.
[Hasan Cücük] 26.4.2018 [TR724]
MİT, Avrupa’da kaç Türk’ü fişlemişti? [Reis’in Kriminal Çetesi -2] [Naci Karadağ]
Galiba bu sorunun net cevabını bizzat MİT yetkilileri bile veremez. Bunun için filmi biraz geriye sarmamız gerekiyor.
Tarih, 2013 yılının Şubat ayı… Almanya’nın Hessen Eyaleti Kriminal Dairesi (LKA) birimleri Türk kökenli bir kalpazanın peşine düştü. Bu şahsın telefon görüşmelerini dinleyen polis ekiplerinin ağına Wuppertal kentinde bir seyahat acentesi işleten Ahmet Duran Yüksel adlı bir başka Türk takılmıştı. Uyuşturucu ticareti ve kara para aklama gibi suçlardan kaydı bulunan Yüksel’in telefon görüşmelerinde, birisine sürekli “başkan” ve “vali” diye hitap etmesi polisin dikkatini çekmişti.
Yüksel’in “Başkan” dediği kişi Muhammed Taha Gergerlioğlu’dan başkası değildi. Göksel Güler’in sürekli Gergerlioğlu ile görüşüp raporlar vermesi, polisin dinleme ve takip ağını genişletmesine neden oldu.
Almanya’da Erdoğan rejimi için Türk istihbarat ağı kuran bu üçlüye birçok kentten Skype, WhatsApp, Tango ve Viber gibi iletişim araçlarından bilgiler, fotoğraflar, isim listeleri yağdığı polis raporlarına yansıyordu. Casusluk ağının takibinde ise başta Kürtler ve Gülen Cemaati olmak üzere Erdoğan rejiminin muhalif isimleri vardı.
Alman polisi 17 Aralık 2014 günü Gergerlioğlu ve Güler’i Frankfurt havaalanında, Ahmet Duran Yüksel’i ise Wuppertal’da gözaltına alacak, “Almanya topraklarında istihbarat ağı kurmak” suçundan hakim karşısına çıkartacaktı. Bu isimler daha sonra Merkel hükümeti ile Erdoğan rejimi arasında yapılan pazarlıklar sonucu 10 Kasım 2015’te serbest kalacaklardı.
Yoğun bilgi akışı ve fişleme!
Alman resmi makamlarının ortaya çıkardığı belgelere göre Gergerlioğlu ve ekibinin 2011 tarihinden itibaren işin başında oldukları açıktı. Bu espiyonaj ve casusluk ağının gönderdiği bilgiler ise kurulan paravan şirkette toplanıyor, burada ayıklanarak Ankara’ya gönderiliyordu. Üstelik Gergerlioğlu bu şirket sayesinde hiçbir engele takılmadan Almanya’da ikamet edebiliyordu. Fakat Gergerlioğlu’nun faaliyet alanı sadece Almanya ile sınırlı değildi. Gözaltına alındığı sırada üzerinden çıkan pasaportunda İngiltere, Suudi Arabistan, Mısır, Lübnan, Slovenya, Bulgaristan, Birleşik Arap Emirlikleri ile Yunanistan’a sık sık seyahat ettiği görülüyordu. Almanya’daki belli başlı güzergahı ise Bonn, Bochum, Stuttgart, Frankfurt ve Köln kentleriydi.
Gergerlioğlu ve ekibi Eylül 2015’te Koblenz Eyalet Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkarıldı. Federal savcı 40 sayfalık iddianame hazırlamıştı. Savcılık 4 bin telefon görüşmesinin gerçekleştiğini bunlardan bin tanesinin Almanya’da casusluk faaliyeti nedeniyle yapıldığını tespit etmişti. İddianamede Gergerlioğlu’nun görevi şöyle tarif ediliyordu:
“Sanık Gergerlioğlu, Türk istihbaratının (MİT) gezgin bir yönetici elemanıdır. Gergerlioğlu yönetici eleman olarak, gayri resmi bir istihbarat çalışanlarından oluşan karmaşık bir ağı denetliyor ve yönetiyordu. Almanya’da gözaltına alınana kadar birçok kaynak ile buluşmuş ve buradaki kişiler hakkında bilgi toplamış, istihbarat görevi yapmıştır. Topladığı bilgileri Türk emniyet sistemindeki, ardında bulunan kişilere iletiyordu.”
İddianamede ekibin ne kadar ayrıntılı çalıştığı ve bilgileri nasıl topladığı deşifre olmuştu. Alman polisinin tespit ettiği telefon görüşmeleri ve yazışmalarda Kürtlerle ilgili en çarpıcı bilgiler ise şunlardı:
– 9 Nisan 2014 günü DİTİB’in Bielefeld’de görev yapan Aziz Ateş isimli bir imamı Gergerlioğlu’na WhatsApp üzerinden Êzidilerin düzenlediği bir gösteriden fotoğraflar gönderiyor.
– Gergerlioğlu’nun kurduğu paravan şirketin ortağı Göksel Güler 9 Ocak 2014’te Mannheim kentinde Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez için gerçekleşen gösteriden fotoğraflar gönderiyor.
Gergerlioğlu yakalandığı sırada üzerinde bulunan bir not defterinde birçok bilgi ve isim yazılıydı. Söz konusu defterde en çok dikkat çeken ise Türk askerlerine ilişkin bilgilerdi. Bu askerlerin çoğu Güneydoğu’da görev yapıyordu.
Bunlara rağmen nasıl olmuşsa bir miktar para karşılığı dava düşürülmüş ve Gergerlioğlu serbest kalmıştı!
Almanya’da serbest bırakıldıktan sonra Ulusal ve Uluslararası Resmi Kurumlar Koordinatörlüğü ile Uluslararası Sivil İnisiyatif Merkezi koordinatörlüğüne atandı.
Kirli ilişkiler ağı!
Türk istihbaratının kimleri fişlediğine, Avrupa’da nasıl çalıştığına bakarak bir tahminde bulunmak mümkün.
MİT’in Avrupa’daki hedefleri arasında devlete muhalif olan ve muhalif olma potansiyeli olan her grup var. Dönemsel olarak grupların devletle ilişkisine göre bazı gruplar daha sıklıkla fişlenirken, tehdit olmaktan çıkanlar daha seyrek fişleniyordu. Bu mantığa bakılırsa Avrupa’da fişlenmeyen Kürt ve Türk yok denebilirdi! Aslında ister Kürt olsun, ister Türk, ister Alevi olsun, ister ülkücü fark etmiyordu. Aslolan gerçek şuydu: Her gurbetçinin bir fişi vardı! Değişen şey konumuna ve yerine göre fişlerin yazıları da renkleriydi!
Fişlemeler nasıl yapılıyor?
Avrupa’da fişleme faaliyeti devlete yakın dernekler ve insanlar kullanılarak yapılıyordu. Avrupa’da AKP teşkilatı olarak kullanılan UETD Avrupa’daki fişleme işlerinin odak noktasında yer alıyordu. Ancak özellikle son yıllarda bu fişleme işi artık bir tür vatan görevi olarak algılanıyor ve istisnasız her Türk vatandaşı doğal bir istihbarat elemanı olarak kabul ediliyordu. Mantık şuydu: Fişlemiyorsan hainsin!
AKP iktidarı öncesi kendileri fişlenen eski Milli Görüşçü, yeni AKP’liler fişleme faaliyetlerini gönüllü yapıyordu. Bu vazifeyi o kadar samimi bir şekilde icra ediyorlardı ki, pek çok kişi aynı camiye gittiği arkadaşını ya da komşusunu rapor eder hale gelmişti.
Bunlar gün yüzüne çıktıkça, AKP iktidarı fişleme ve sair operasyonlarını yer altına indirmişti. İşte Germanian Osmanen de böyle bir sürecin doğurduğu yapıydı. Ana konumuza tam olarak geçmeden önce spesifik bir dava üzerine birkaç kelam edelim.
Ajan krizi!
2016 Aralık ayında Almanya Hamburg’da kaldığı evde, “ajanlık faaliyetleri suçlamasıyla” yakalanan birinden bahsetti gazeteler. Avrupa Postası’nın haberine göre, Karlsruhe’de bulunan Federal Başsavcılık yaptığı açıklamada, 31 yaşında bir Türk vatandaşını “ajanlık faaliyetleri suçlamasıyla” Hamburg’da gözaltına aldıklarını duyurmuştu. Üç yıl evli kaldığı eski eşinin polise şikâyeti üzerine açığa çıkan haber, gerek bölgede yerel yayınlanan Türkçe gazetelerde, gerekse de Türkiye’deki havuz medyasında adeta görmezden gelindi!
Alman basınında genişçe yer bulan haberlerde, Mehmet Fatih Sayan’ın Almanya’da Demokratik Kürt Toplum Merkezi Başkanı Yüksel Koç ve Brüksel’de Kongra-Gel Eşbaşkanı Remzi Kartal’a yönelik suikastı gerçekleştirmek için, onlarla önceden röportajlar yaparak güvenlerini kazanmak istediği, suikast için de Kasım ayı sonlarında Türkiye’den görevlendirilmiş şahısların Almanya’ya geldiğine yer verilmişti.
Sayan, hakkındaki ajanlık suçlamalarının hepsini kabul etti ama suikast iddialarını ısrarla reddediyordu.
Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, Hamburg Eyalet Yüksek Mahkemesi, Sayan’ın, 2016 yılının Ocak ve Kasım ayları arasında Almanya’daki Kürt çevrelerde gözlem ve keşif yaptığını ve bunun karşılığında da yaklaşık 20 bin 950 Euro para aldığını tespit etmişti.
Mahkeme, Mehmet Fatih Sayan’ın iki yıl tecilli hapis cezasına çarptırılmasına hükmetmişti. Yargıç gerekçeli kararında, “Türkiye içindeki çatışmaları Almanya’ya taşımanın” söz konusu olduğuna dikkat çekmişti. 32 yaşındaki şahsın, kendisi hakkında bilgi almak için Bremen’de yaşayan Avrupa Kürt Demokratik Toplum Kongresi Eşbaşkanı Yüksel Koç ile temas kurduğu da doğrulanıyordu ancak satır aralarında istihbaratın bu işi eline yüzüne bulaştırdığı da ironik bir tarzda ele alınıyordu. Türk istihbaratının komik duruma düşürüldüğü davada yargıç, daha önce ceza almamış ve profesyonel davranmamış olmasını sanığın lehine değerlendirmişti!
Sanığın avukatının savunması ise evlere şenlikti. Avukatı, “Eğer ortada alınmış bir görev varsa, bu başarısızlığa uğramıştır” demişti. Nihai kararda Fatih Sayan’ın mahkeme masrafları ile ajanlık faaliyeti için aldığı belirtilen 20 bin 950 Euro parayı ceza alarak ödemesine hükmedildi. İlginç bir ayrıntı: Savcı, sanığın eşine de MİT adına çalışması için Temmuz 2016’da girişimde bulunulduğunu, ancak kadının teklifi reddettiğini ileri sürüyor.
[Naci Karadağ] 26.4.2018 [TR724]
Tarih, 2013 yılının Şubat ayı… Almanya’nın Hessen Eyaleti Kriminal Dairesi (LKA) birimleri Türk kökenli bir kalpazanın peşine düştü. Bu şahsın telefon görüşmelerini dinleyen polis ekiplerinin ağına Wuppertal kentinde bir seyahat acentesi işleten Ahmet Duran Yüksel adlı bir başka Türk takılmıştı. Uyuşturucu ticareti ve kara para aklama gibi suçlardan kaydı bulunan Yüksel’in telefon görüşmelerinde, birisine sürekli “başkan” ve “vali” diye hitap etmesi polisin dikkatini çekmişti.
Yüksel’in “Başkan” dediği kişi Muhammed Taha Gergerlioğlu’dan başkası değildi. Göksel Güler’in sürekli Gergerlioğlu ile görüşüp raporlar vermesi, polisin dinleme ve takip ağını genişletmesine neden oldu.
Almanya’da Erdoğan rejimi için Türk istihbarat ağı kuran bu üçlüye birçok kentten Skype, WhatsApp, Tango ve Viber gibi iletişim araçlarından bilgiler, fotoğraflar, isim listeleri yağdığı polis raporlarına yansıyordu. Casusluk ağının takibinde ise başta Kürtler ve Gülen Cemaati olmak üzere Erdoğan rejiminin muhalif isimleri vardı.
Alman polisi 17 Aralık 2014 günü Gergerlioğlu ve Güler’i Frankfurt havaalanında, Ahmet Duran Yüksel’i ise Wuppertal’da gözaltına alacak, “Almanya topraklarında istihbarat ağı kurmak” suçundan hakim karşısına çıkartacaktı. Bu isimler daha sonra Merkel hükümeti ile Erdoğan rejimi arasında yapılan pazarlıklar sonucu 10 Kasım 2015’te serbest kalacaklardı.
Yoğun bilgi akışı ve fişleme!
Alman resmi makamlarının ortaya çıkardığı belgelere göre Gergerlioğlu ve ekibinin 2011 tarihinden itibaren işin başında oldukları açıktı. Bu espiyonaj ve casusluk ağının gönderdiği bilgiler ise kurulan paravan şirkette toplanıyor, burada ayıklanarak Ankara’ya gönderiliyordu. Üstelik Gergerlioğlu bu şirket sayesinde hiçbir engele takılmadan Almanya’da ikamet edebiliyordu. Fakat Gergerlioğlu’nun faaliyet alanı sadece Almanya ile sınırlı değildi. Gözaltına alındığı sırada üzerinden çıkan pasaportunda İngiltere, Suudi Arabistan, Mısır, Lübnan, Slovenya, Bulgaristan, Birleşik Arap Emirlikleri ile Yunanistan’a sık sık seyahat ettiği görülüyordu. Almanya’daki belli başlı güzergahı ise Bonn, Bochum, Stuttgart, Frankfurt ve Köln kentleriydi.
Gergerlioğlu ve ekibi Eylül 2015’te Koblenz Eyalet Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkarıldı. Federal savcı 40 sayfalık iddianame hazırlamıştı. Savcılık 4 bin telefon görüşmesinin gerçekleştiğini bunlardan bin tanesinin Almanya’da casusluk faaliyeti nedeniyle yapıldığını tespit etmişti. İddianamede Gergerlioğlu’nun görevi şöyle tarif ediliyordu:
“Sanık Gergerlioğlu, Türk istihbaratının (MİT) gezgin bir yönetici elemanıdır. Gergerlioğlu yönetici eleman olarak, gayri resmi bir istihbarat çalışanlarından oluşan karmaşık bir ağı denetliyor ve yönetiyordu. Almanya’da gözaltına alınana kadar birçok kaynak ile buluşmuş ve buradaki kişiler hakkında bilgi toplamış, istihbarat görevi yapmıştır. Topladığı bilgileri Türk emniyet sistemindeki, ardında bulunan kişilere iletiyordu.”
İddianamede ekibin ne kadar ayrıntılı çalıştığı ve bilgileri nasıl topladığı deşifre olmuştu. Alman polisinin tespit ettiği telefon görüşmeleri ve yazışmalarda Kürtlerle ilgili en çarpıcı bilgiler ise şunlardı:
– 9 Nisan 2014 günü DİTİB’in Bielefeld’de görev yapan Aziz Ateş isimli bir imamı Gergerlioğlu’na WhatsApp üzerinden Êzidilerin düzenlediği bir gösteriden fotoğraflar gönderiyor.
– Gergerlioğlu’nun kurduğu paravan şirketin ortağı Göksel Güler 9 Ocak 2014’te Mannheim kentinde Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez için gerçekleşen gösteriden fotoğraflar gönderiyor.
Gergerlioğlu yakalandığı sırada üzerinde bulunan bir not defterinde birçok bilgi ve isim yazılıydı. Söz konusu defterde en çok dikkat çeken ise Türk askerlerine ilişkin bilgilerdi. Bu askerlerin çoğu Güneydoğu’da görev yapıyordu.
Bunlara rağmen nasıl olmuşsa bir miktar para karşılığı dava düşürülmüş ve Gergerlioğlu serbest kalmıştı!
Almanya’da serbest bırakıldıktan sonra Ulusal ve Uluslararası Resmi Kurumlar Koordinatörlüğü ile Uluslararası Sivil İnisiyatif Merkezi koordinatörlüğüne atandı.
Kirli ilişkiler ağı!
Türk istihbaratının kimleri fişlediğine, Avrupa’da nasıl çalıştığına bakarak bir tahminde bulunmak mümkün.
MİT’in Avrupa’daki hedefleri arasında devlete muhalif olan ve muhalif olma potansiyeli olan her grup var. Dönemsel olarak grupların devletle ilişkisine göre bazı gruplar daha sıklıkla fişlenirken, tehdit olmaktan çıkanlar daha seyrek fişleniyordu. Bu mantığa bakılırsa Avrupa’da fişlenmeyen Kürt ve Türk yok denebilirdi! Aslında ister Kürt olsun, ister Türk, ister Alevi olsun, ister ülkücü fark etmiyordu. Aslolan gerçek şuydu: Her gurbetçinin bir fişi vardı! Değişen şey konumuna ve yerine göre fişlerin yazıları da renkleriydi!
Fişlemeler nasıl yapılıyor?
Avrupa’da fişleme faaliyeti devlete yakın dernekler ve insanlar kullanılarak yapılıyordu. Avrupa’da AKP teşkilatı olarak kullanılan UETD Avrupa’daki fişleme işlerinin odak noktasında yer alıyordu. Ancak özellikle son yıllarda bu fişleme işi artık bir tür vatan görevi olarak algılanıyor ve istisnasız her Türk vatandaşı doğal bir istihbarat elemanı olarak kabul ediliyordu. Mantık şuydu: Fişlemiyorsan hainsin!
AKP iktidarı öncesi kendileri fişlenen eski Milli Görüşçü, yeni AKP’liler fişleme faaliyetlerini gönüllü yapıyordu. Bu vazifeyi o kadar samimi bir şekilde icra ediyorlardı ki, pek çok kişi aynı camiye gittiği arkadaşını ya da komşusunu rapor eder hale gelmişti.
Bunlar gün yüzüne çıktıkça, AKP iktidarı fişleme ve sair operasyonlarını yer altına indirmişti. İşte Germanian Osmanen de böyle bir sürecin doğurduğu yapıydı. Ana konumuza tam olarak geçmeden önce spesifik bir dava üzerine birkaç kelam edelim.
Ajan krizi!
2016 Aralık ayında Almanya Hamburg’da kaldığı evde, “ajanlık faaliyetleri suçlamasıyla” yakalanan birinden bahsetti gazeteler. Avrupa Postası’nın haberine göre, Karlsruhe’de bulunan Federal Başsavcılık yaptığı açıklamada, 31 yaşında bir Türk vatandaşını “ajanlık faaliyetleri suçlamasıyla” Hamburg’da gözaltına aldıklarını duyurmuştu. Üç yıl evli kaldığı eski eşinin polise şikâyeti üzerine açığa çıkan haber, gerek bölgede yerel yayınlanan Türkçe gazetelerde, gerekse de Türkiye’deki havuz medyasında adeta görmezden gelindi!
Alman basınında genişçe yer bulan haberlerde, Mehmet Fatih Sayan’ın Almanya’da Demokratik Kürt Toplum Merkezi Başkanı Yüksel Koç ve Brüksel’de Kongra-Gel Eşbaşkanı Remzi Kartal’a yönelik suikastı gerçekleştirmek için, onlarla önceden röportajlar yaparak güvenlerini kazanmak istediği, suikast için de Kasım ayı sonlarında Türkiye’den görevlendirilmiş şahısların Almanya’ya geldiğine yer verilmişti.
Sayan, hakkındaki ajanlık suçlamalarının hepsini kabul etti ama suikast iddialarını ısrarla reddediyordu.
Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, Hamburg Eyalet Yüksek Mahkemesi, Sayan’ın, 2016 yılının Ocak ve Kasım ayları arasında Almanya’daki Kürt çevrelerde gözlem ve keşif yaptığını ve bunun karşılığında da yaklaşık 20 bin 950 Euro para aldığını tespit etmişti.
Mahkeme, Mehmet Fatih Sayan’ın iki yıl tecilli hapis cezasına çarptırılmasına hükmetmişti. Yargıç gerekçeli kararında, “Türkiye içindeki çatışmaları Almanya’ya taşımanın” söz konusu olduğuna dikkat çekmişti. 32 yaşındaki şahsın, kendisi hakkında bilgi almak için Bremen’de yaşayan Avrupa Kürt Demokratik Toplum Kongresi Eşbaşkanı Yüksel Koç ile temas kurduğu da doğrulanıyordu ancak satır aralarında istihbaratın bu işi eline yüzüne bulaştırdığı da ironik bir tarzda ele alınıyordu. Türk istihbaratının komik duruma düşürüldüğü davada yargıç, daha önce ceza almamış ve profesyonel davranmamış olmasını sanığın lehine değerlendirmişti!
Sanığın avukatının savunması ise evlere şenlikti. Avukatı, “Eğer ortada alınmış bir görev varsa, bu başarısızlığa uğramıştır” demişti. Nihai kararda Fatih Sayan’ın mahkeme masrafları ile ajanlık faaliyeti için aldığı belirtilen 20 bin 950 Euro parayı ceza alarak ödemesine hükmedildi. İlginç bir ayrıntı: Savcı, sanığın eşine de MİT adına çalışması için Temmuz 2016’da girişimde bulunulduğunu, ancak kadının teklifi reddettiğini ileri sürüyor.
[Naci Karadağ] 26.4.2018 [TR724]
Ahmet Kurucan (3): Akleden kalplere, ‘Bireyin çiçek açmasına’ ihtiyaç var.
Ahmet Kurucan abiyle yaptığımız mülakatın son bölümü aşağıda. Ve bu The Circle Mülakatlarının da, şimdilik, sonuncusu…
Ahmet abi, mülakatı bitirince ‘ben de bittim’ dedi…. bir gönül rahatlaması da hissederek…
Sizi içten bir insanın cevaplarıyla başbaşa bırakarak Allah’a emanet olun diyorum:
Aslen Hizmet Hareketi geleneğinde yetişmiş ve bu Süreç’te çeşitli açılardan Hizmeti’ eleştiren bir kesim var. Bunlar arasında akademisyenler, esnaflar, memurlar da var. Öncelikle, bu eleştiren kesimle ilgili görüşlerinizi merak ediyorum?
Bence soru yanlış. İki kavram yanlış kullanılıyor bana göre bu soruda.
Bir; Hizmet, iki eleştirme. Hizmet, eğer ete-kemiğe bürünme şekilleri tabii ki farklı, özü itibariyle bir değerler hareketiyse, bu değerleri eleştiren yok. Bu değerlere bağlı yetiştirmiş olduğu insanları da külliyen eleştiren yok.
Kaldı ki sorunuzda bahsettiğiniz eleştirileri dile getirenler de yetişmelerinde Hizmet’in çok büyük katkısı olan insanlar arasında. Hepsi de güçlü inanç, ahlaki referanslara ve birikime sahip insanlar.
İki; eleştiri kavramı, bünyesinde özellikle cemaat gibi doğu kültürünün hakim olduğu, İslami geleneğin ağır bastığı bir yapıda çok yanlış anlaşılıyor. Bana göre söz konusu olan, daha iyinin, daha güzelin, daha doğrunun nasıl yakalanabileceğine dair düşünceleri özgürce ve kamuoyuna açık bir şekilde dile getirme var. Bunun İslami literatürdeki karşılığı tenkid’dir. Türkçe’mizde de kullanılır. Manası, hakikate ulaşmak için iyi niyetle doğru ve yanlışın gösterilip alternatif çözüm yollarının üretilmesi demektir. Cerh ve tadil, emri bil ma’ruf nehyi ani’l münker, nasihat, içtihadın içtihadı nakz etmemesi gibi bir çok değer ve uygulamayı daha zikredebiliriz burada eleştiriye İslam’da delil arayanlar için.
Eleştirel düşünce insan olmanın lazım-ı gayr-i müfârıkı yani ayrılmaz parçasıdır. Hz. Ömer’e giydiği elbisesinin hesabı soran insan eleştiri mi yapmış oluyor? İmam-ı Azam’ın bazı görüşlerine katılmayan kişiler için eleştiride mi bulundu diyeceğiz? Negatif bir yükleme yapmamak lazım eleştiri kavramına. Ayrıca eleştiri kavramını küçümsememek de lazım. Batı’lı firmalara bakın, hatta demokratik ülkelerde hükümetlere bakın. Bizi eleştirin diye yığınla para harcıyorlar, insanlar istihdam ediyor, kurumlar kuruyorlar. Amaç daha iyiyi yakalamak, yanlışlardan dersler çıkartmak, hata varsa bunları hem söylemsel hem de eylemsel bazda gidermektir.
Bu zaviyeden bakarsanız, problemleri göstermek, alternatif çözüm yolları önermek için geçmişte yapılan hataları nazara vermek evvel emirde yapılması gerekli olan şeydir. Mazide yaptığınız ve bugün itibariyle hata olduğu anlaşılan yanlışlarınızı elbette “şöyle olmalı, böyle olmalı” tarzında üreteceğiniz yeni düşüncelerde dile getireceksiniz. En azından ürettiğiniz o düşüncenin sahih bir temele oturduğunu göstereceğiniz argüman olacak bu yaklaşım. Aksi halde, ne gerek var diyenler çıkacak. Statükocu kişiler türeyecek. Eski sistemden bir şekilde memnun ve nemalanan kişiler hayır deyip diretecek.
İşte bu açıdan, ben şahsen dile getirilen bu düşüncelere eleştiri hele hele yıkıcı eleştiri demeyi doğru bulmuyorum. Doğru bulmamanın da ötesinde, bazı şeyleri anlamsız kılacak yaklaşımlar olarak görüyorum. Kur’an’a bakın, daha önceki kavimlerin yanlışlıklarını anlatmıyor mu bize? Neden? Ders alalım, aynı yanlışlara düşmeyelim diye. Dolayısıyla sorunuz “Hizmeti eleştiren” deme yerine “Hizmetin insan unsurunun devreye girdiği uygulamalarını, o uygulamalardaki yanlışlıklarını” demeyi tercih ederim.
Üslup eleştirisi yapanlar var.
Bakın, “Üslup çok sert” diyebilirsiniz. “Kamuoyuna açık olmamalıydı” diyebilirsiniz. “Cemaatin tabir caizse bağ bozumunu yaşadığı günlerde bu iş olur mu?” diyebilirsiniz. Nitekim bunların hepsi söyleniyor. Ama bunların varlığı “hizmet ve eleştiri” bağlamında yukarıda söylediğim tespitleri anlamsız kılmıyor. Onlar eleştirilerin muhteviyatına yönelik dile getirilen düşünceler. Onun için ben bizzat eleştiri ile eleştirinin içeriklerinin ayrılması taraftarıyım. Bugün üslup çok sert diye başlayıp eleştirenleri eleştirenlerin de katılacağı nice hakikatlar vardır o eleştirilerin içinde. Ama ne yazık ki bu türlü bir ayırım yapılmıyor. Bu ikisi arasındaki ince çizgi bilinemediği, kavranamadığı ve muhafaza edilemediği için de eleştirilerin içindeki hakikatlerden ders alma, üretilen çözüm yollarından istifade etme imkânı kendiliğinden ortadan kalkıyor. Tek kelimeyle üzüntü verici.
Bana göre yıllarını Hizmet’e vermiş, Hizmet içinde geçirmiş ve hala daha onun sancısıyla kıvranan o arkadaşlarımızın eleştirdikleri şeyler şunlar:
Bir, dünü de bugünü de içine alan insan kaynakları yönetimi.
İki, 2007 yılını başlangıç tarihi alacak olursak, 17/25 Aralık 2013’e kadar olan süreçte siyasetle ve özellikle AKP iktidarı ile hizmetin ilişkisi.
Üç; 14 Kasım 2013’de patlak veren dershane krizinden bugüne kriz yönetiminin yapılamaması.
Dört; 15 Temmuz sonrası mevcut şartlara göre mazide yapılan hatalardan da ders alındığını gösteren, Batı ülkeleri başta dünyanın hangi ülkesinde bulunuluyorsa oradaki insanların beklentilerine cevap verecek, kanunlarına saygılı, hiç bir şüphe ve şayia barındırmayacak ölçüde alabildiğine şeffaf, hesap verilebilirliğin merkeze konulduğu, yıllar içinde yetişmiş ve sahalarında uzman, yaşadığı ülkenin kültürü içinde doğmuş-büyümüş ve yetişmiş, bir kaç dili ana dili gibi konuşan insanlarımızın da yönetim kademelerinde yer aldığı yapısal bir değişikliğin gerçekleştirilememiş olması.
Ben açık ve net konuşayım ister web sayfası ister sosyal medya vasıtalarıyla bahsini ettiğim bu alanlarda düşüncelerini açıkça dile getiren kişileri günah keçisi yapmaya kimsenin hakkı yok.
Bunları duyduğuma sevindiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Eleştirenlerin günah keçisi haline getirilmemesi meselesini biraz daha açabilir misiniz lütfen?
Bir; herhangi üç kişinin bir araya geldiği her zeminde, özellikle 15 Temmuz sonrası bunlar konuşuluyordu zaten ve hala konuşuluyor. Kapalı toplumlarda iletişim biçimi dedikodudur. Birileri cesur davranıp, bu zinciri kırmış, gelebilecek muhtemel tepkileri de göze alarak bunları kamuoyunda dile getirmiş, bence bundan memnuniyet duymak ve eleştirilerin içeriğine bakıp istifade etmek, yanlış görülen değerlendirmelerine de nazikçe cevap vermek lazım. Şu gök kubbe altında cemaat için söylenmeyen hiçbir şey kalmadı zaten. 4-5 yıldır havuz medyasının yalanlarla, iftiralarla dolu haberlerine bakın, cemaatin mahrem diyebileceği neyi kaldı? Hiçbir şey. Mahrem denilen her şey Türkçe’deki enfes deyimle “Herkesin bildiği bir sır” olarak kundaktaki beşiğin kulağına bile çalındı. Bu haberlerin doğruyu hangi oranda yansıttığı ne kadarının yalan ve iftira, ne kadarının doğru olduğu ayrı bir tartışma mevzu.
İki; arkadaşların bu eleştirileri dile getirmeleri –bazılarının dediği gibi üslup, zamanlama, genelleme, bilgi noksanlıkları gibi başlıklar altında yapılan itirazlar mahfuz- onların samimiyetlerinin, dertli oluşlarının en büyük göstergesi ve delilidir.
Bu arkadaşların hepsini tanıyorum. Çok yakın dostluklarımız, birlikteliklerimiz oldu onlarla ve hala devam ediyor. Cemaatin yaşadığı ve özellikle devam eden soykırım sürecinde tabandaki masum, mazlum, mağdur insanımızın halleri onları uykularından ediyor. Göz yaşları ile takip ediyorlar olup bitenleri. Ellerindeki maddi imkanlar nispetinde mazlumların yardımına koşuyorlar. İstedikleri bir şey var; olan oldu, bari bundan sonrası için daha iyiyi, daha güzeli, daha doğruyu yakalamak. Bunun için de kendi baktıkları perspektiften, uzmanlık alanındaki bilgilerini de konuşturarak düşüncelerini dile getiriyorlar. Bunda ne mahzur var ki? Hizmetten maddi bir beklentileri de yok, eskiden de olmamıştı. Hepsi Türkiye’nin en iyi okullarından mezun, nereye gitse en iyi işleri bulacak insanlar.
Üç; kendilerinin de ifade ettikleri gibi onlar bugün açıktan dile getirdiği düşüncelerini, dün kapalı ortamlarda dile getirdiler ki ben de bunun şahidiyim. Raporlar yazdılar. İdari kademelerde bulunan insanların dikkatlerine arz ettiler. Kaale alınmadıklarını düşündükleri, sebepler planında onlar kaale alınsaydı bugünlerin yaşanmayacağını veya sürecin daha az bir zararla atlatılacağına inandıkları için açıktan yazmayı tercih ediyorlar, bunu da net bir biçimde beyan ediyorlar. “Tarihe not düşmek istiyoruz” cümlesi zaten bunu bir şekilde ortaya koyuyor. Bunu bir sorumluluk olarak görüyorlar. Bir de dünyanın başka yerlerinde benzer hataların tekrar edildiğini, bugün yeniden yapılanma olmaz ise, süreç bittiğinde kalınan yerden aynen yanlışlara devam edileceğini endişesini taşıyorlar.
Dört; eleştiri getirenlere yönelik tepkileri de şöyle görüyorum. Genelde doğu kültürünün özelliğidir “Kol kırılır yen içinde kalır.” deme. İslami cemaat ve tarikatlarda bunu net bir şekilde görebiliriz. “İdarecin zalim bile olsa itaat et” sözünden “Gassalin elinde meyyit” gibi olmaya kadar bu yaklaşımın klişeleşmiş beyanları da vardır. Halbuki temel İslami nasslar tam aksini söyler.
Kampın koridorlarına asılmış şu ayete; “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” veya “Allah katında en büyük cihat, zalim sultan yanında doğruyu söylemek, hakkı haykırmaktır” hadisine bakın, üzerlerinde dikkatlice düşünün, o temelleri göreceksiniz.
Dolayısıyla eleştirilerin içeriğine bakmadan sırf eleştirdi diye eleştirmek, söylediğim ayet ve hadisle te’lif edilemez. Yıllar önce Hocaefendi’den dinlemiştim; siz çocuğunuza Kur’an öğretseniz, bir gün şu ezberimi dinler misin deseniz, o da yüzünden Kur’an’ı takip ederek sizin ezberinizi dinlese; yanlışınız olduğunda uyarsa, şunu diyebilir misiniz; “Sen de kim oluyorsun, benim yanlışımı buluyorsun. Sana Kur’an okumayı ben öğrettim.” Evet böyle diyebilir misiniz?
Burada şunu da söylemek isterim; Twittter jargonunda “yumurta kafalılar” ya da “troller” denilen kimliği belirsiz kişiler var.
Aman Allah’ım! Ne akla hayale gelmedik şeyler söylüyor, insanın okurken bile utanacağı, yüzünün kızaracağı küfürler ediyorlar. Onlar kadar olmasa da, ahlak ve edep sınırlarını aşan beyanlarla bu arkadaşlarımıza küfürler eden, “ajan”, “proje” vs . diyen insanlar da çıktı. Ayıptır, günahtır, yazıktır.
Eğer söyleyecek bir sözün varsa, erkek gibi isminle cisminle çık ortaya ve şöyle söyleyeceğini. Sahte kimlikler ardına gizlenip aklına geleni edepsizce söylemek sana ne kazandırır. İnsanlık mıdır bu? Müslümanlık mıdır Allah aşkına!
Senin yumurta kafanın, sahte ismin arkasına saklanarak yaptığın bu şeyler, sana ve gerçekten hizmetten isen hizmete çok şeyler kaybettirir ama laf attığın insanlara çok şeyler kazandırır. Bugün dünya yarın ahiret diyeyim, bu acı ve üzüntü veren faslı kapatayım.
Bütün bunları demekle birlikte, şu soruları da değerlendirmeye almak lazım. Mesela; bu düşüncelerin bahse medar şekilde dile getirilmeleri, bunların hayata geçmesini mi yoksa geçmemesini mi netice verir? Maksat “üzüm yemek” ise-ki ben niyetlerin böyle olduğuna inanıyorum- bu üslup “bağcıyı dövmek” şeklinde algılanmaz mı? Bu algı, çok istifade edilecek eleştiri ve önerilen yöntemleri değersiz kılmaz mı?
Yüzbinlerce insanın işinden olduğu, on binlerce insanın adi bir terörist muamelesi gördüğü, binlerce kadının ve bebeğin hapislerde çürüdüğü, yurt dışına kaçma imkânı bulanların perişan bir şekilde hayatlarını idame ettirdikleri bu zulüm zemininde, dile getirilen varoluşsal ve yapısal eleştiriler o insanları nasıl etkiler?
Eleştiriye ve eleştirenlere yönelik düşüncelerinizin çok net olduğu görülüyor. Eleştirilerin muhteviyatına ne diyorsunuz?
Yukarıda eleştiri ve eleştiren arkadaşlarımıza ait düşüncelerimi açıklarken kısmen de olsa buna cevap verdim. Katıldığım tespitleri olduğu gibi katılmadıklarım da var. Maksadı aşan beyanlar olduğu gibi maksadını tam ifade edemediklerini düşündüğüm görüşleri de var. İslami düzlemde alt yapı eksikliğinden kaynaklandığına inandığım bana göre yanlış olan bazı düşünceleri var. Teşbihte benzeyen, benzetilen, benzeme noktası ve hüküm diye tercüme edebileceğim usule uymayan örneklemeler de var ki bu türlü örnekler yapılan tespitleri de gölgelendiren, istifadenin tam olarak yapılmasına engel olan faktörlerin başında geliyor. Ama bunlar üzerinde teker teker konuşmak lazım. Nitekim yakınlarım bilir, ben bir deftere her yazı çıktığında katıldığım ve katılmadığım ve neden katılmadığımı ifade eden notlar aldım. Bazıları ile de telefonla konuşarak veya text mesajı yoluyla görüştüm.
Hasılı; düşünce özgürlüğünden korkmamak lazım. Bırakınız cemaat uzmanı kesilen yetkisiz, bilgisiz, ilgisiz insanların öfke, nefret ve kin ile konuştuğu bir zeminde dertli ve uzman olan bu insanlar da konuşsun. Ama söylediklerinin altlarını doldura doldura, sahih bilgiye, istatistiki sonuçlara, hayat tecrübelerine dayasınlar görüşlerini. İyi niyet ve samimiyetten uzak olmasınlar. Haksız ithamları barındırmasın söyledikleri. Genellemeler ihtiva etmesin. Üçüncü şahıslar tarafından doğrulanabilecek ölçüde bir veri tabanına dayansın beyanları. Her cemiyet ve her toplumda var olan çürük elma mahiyetindeki insanların yaptıkları hatalarla, sistematik hataları ve yanlışları ayırsınlar.
Bizler Müslümanlar olarak “dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin” ayetinin şekillendirdiği kültürün çocuklarıyız. Öyle olmak zorundayız. Dikkat edin bu ayeti ile Allah, yaratmış olduğu insana Kendini inkâr etme özgürlüğü veriyor ve bunu Kur’an’ında bütün zaman ve mekanlara ilan ediyor. Kendisini inkâr edenlerin, isyan edenlerin hikayelerini hem de onların dilinden bize anlatıyor. Özgürlük dediğiniz zaman bundan daha ötesi olur mu?
Bunu kısıtlamaya kalktığınız, “fitne, ihanet” gibi söylemlerle etiketlediğiniz zaman, bütün bütün koparlar bulundukları dünyadan. Böyle olunca da “Müsademe-i efkârdan bârika-i hakikat çıkar” tespitleri sadece lafta, kütüphane raflarında yerini alan tozlu kitapların satırları arasında kalır. Hocaefendinin yıllardır söylediği hoşgörü sözleri anlamını yitirir. Birileri de çıkar bu durum karşısında haklı olarak der ki; “Bugün bunca mezâlimi yapanlar, kalkıp buraya gelse ben onlara kendi odamı veririm. Başka yerde yatarım. Karekterim bu!..” diyen Hocaefendinin bu anlayışını önce o arkadaşlara karşı kendi iç dünyanızda uygulayın.”
Yalnız söz söylerken dikkatli olmak lazım. Meşhur bir deyimde ifade edildiği gibi “Söz ağızdan çıkmadan önce insanın esiri ama ağızdan çıkınca insan onun esiri olur.” Ben bu eksende Yunus Emre’nin şu dizelerini çok beğenirim. Ne güzel şöyler Yunus:
“Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz.
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz.
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.
Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.
Kişi bile söz demini, demeye sözün kemini.
Bu cihan cehennemini, sekiz uçmağ ede bir söz.”
Eleştirilerin bir kısmı doğrudan Fethullah Gülen’e yönelik?
Gülen Portresi sorunuzda da söylediğim Hocaefendi her şeyden önce bir insandır. İnsanın hamuru ise hata ile yoğrulmuştur. İnsan gerek Allah ile olan ilişkilerinde gerekse insanlarla olan münasebetlerinde hata yapar. Yapabilir demiyorum, yapar. Zira hatadan masumiyet ve masuniyet teorik planda sadece peygamberle mahsustur. İsmet sıfatı bunu gerektirir. Kaldı ki Kur’an ayetleri ve bazı hadislerde gördüğümüz üzere onların bile kendilerinin hata dedikleri ve ardından dua dua Rabbimize yalvararak af istedikleri davranışları vardır. Dolayısıyla İslami düzlemde durduğumuz yer, başta da ifade ettiğim gibi şu olmalıdır; Hocaefendi bir insandır, hata yapabilir; dolayısıyla sözleri, davranışları, kararları eleştiriye, sorgulamaya açıktır. “Adem hata etti çocukları da hata etti” beyanını yüzlerce binlerce defa kendisinden duyduk biz.
Fakat eleştiriyi yaparken yukarıda beyan ettiğim veri tabanlı olmalı, sahih bilgiye dayanmalı vs. diye ifade ettiğim şartlara burada bir şey daha ilave etmek istiyorum; o da nısfet, insaf, hakkaniyet ve adalet. Bunlar elden bırakılmamalıdır. Neden?
Çünkü Hocaefendi yaşamış olduğu nezih, sade, fedakâr hayatı ve ortaya koyduğu düşünceleri, planları, projeleri ile yüzbinlerce insanın hayatına dokunmuştur. Onların bazılarını Anadolu’nun köylerinden alıp kasabasına, bu satırların yazarı da dahil bazılarını kasabadan alıp şehire, şehirden alıp dünyanın başka başka ülkelerine taşımıştır. Yüksek idealler etrafında insanları her organize hem de mobilize etmiş ki İslam’ın yakın tarihine bakın bu çapta hem de gönüllülüğün merkezde olduğu bir organize ve mobilizeden bahsetmek mümkün değildir.
Şunu diyebilirim; sınıf atlatmıştır Hocaefendi ve Hizmet dokunmuş olduğu insanlara. Türkiye dışındaki ülkelerde de aynı şey geçerli. Özellikle Orta Asya ve Afrika gibi ülkelerde eğitim-öğretim kurumları ile ortaya koyduğu hizmetler tam anlamıyla bir başarı hikayesidir. Öyleyse Hocaefendi’yi hedef alan değerlendirmelerde bu hususun da unutulmamasını temenni ederim. Medyuniyet, vefa, şükran, saygı duyguları Müslüman ahlâkının kırlarında, yamaçlarında açan bir çiçek değil, aynı zamanda insanlığın da lazım-ı gayr-i müfarıkıdır.
Son olarak şunu diyeyim; olan oldu. Zamanı bir daha yaşama, keşke şunlar yaşanmasaydı deme şansı yok. Bediüzzaman’ın dediği gibi burası tam da kader açısından meselelere bakılacak bir yer Müslüman için. Tabii ders almayı ihmal etmeden. Yalnız ders alırken, anokranizme düşmemeli. Dünü bugünden değil, dünü dünün şartları içinde değerlendirmeli. Yukarıda dediğim gibi bilgi ve veri tabanlı olmalı yapacağımız yorumlar. Resmin tüm karelerini görmeye çalışmalı. Göremeyenler de elbette gördüğü kareler üzerinden değerlendirme yapacak. Bunu da unutmamalı. “Sen resmin tamamını görmedin, bilmediğin şeyler var.” denilmemeli. Beri taraftan da yaşananları bir manada kutsama manasına gelecek beyanlardan kaçınmalı. Tarihi inanç alanı haline getirmenin bir çeşit göstergesidir bu. Tarih ve tarihte yaşanan hadiseler imanın esası değildir, olamaz.
Son dedim ama aklıma gelen bir husus da söyleyeyim; AKP zulmüne bir şey demedin diyenler olabilir; çok söyledim ve sözün bittiği nokta dedim nice yaşadığımız zulüm hadiseleri karşısında. Kaç defa bu başlıkla yazılar yazdım. Bir defasında “Sözün bilmem kaçıncı kere bittiği yer” dedim. Hem de 15 Temmuz’dan çok önce. Onlarla eğer bir gün adil hukuk düzeni ülkemize dönerse, evrensel hukukun esaslarına bağlı bağımsız yargı önünde hesaplaşacağız. Ömrümüz buna yetmezse, ahirette mahkeme-i kübrada hakimin Allah, şahitlerin kirâmen kâtibin ve insanin eli-ayağı, dili-dudağı olduğu mahkemede hesaplaşacağız. Bediüzzaman’dan mülhem diyeyim, yaşasın zalimler ve onların yardakçıları için cehennem.
Sizin Ahmet Kurucan olarak Hizmet Hareketi ile ilgili eleştirileriniz var mı?
Röportajın bütününe baktığınızda Hizmet ve Cemaat ile alakalı genel-özel değerlendirmelerimde yaptığım eleştirileri görebilirsiniz. Bunun ötesinde gerek bu röportajlar serisinde gerek Kıtalararası web sayfasında, gerek The Circle röportajları, gerek sosyal medya platformlarında yapılan eleştirilerden katıldıklarım da var, katılmadıklarım da. Mesela Yasir Bilgin’in sizin sayfanızda çıkan “Hizmet, Yeni Dönem ve 10 Prensip” başlığı altında sıralamış olduğu prensiplerin bütününe katılıyorum ki tersden baktığınız da bunları hayata tam anlamıyla geçirilememiş söylemler babında eleştiri olarak okumak da mümkündür. Yalnız sözünü ettiğim röportaj serisi ve yazılardaki eleştirileri teker teker saymak ve üzerinde konuşmak bu röportajın hacmini aşar.
Aklıma gelen birkaç somut eleştirimi aşağıda sıralayayım ama önce şunu baştan belirtelim; Cemaate ve Hizmete yönelik eleştiriler sistemik bir arıza mı yoksa yapı içinde bulunan çürük elmalardan kaynaklanan ferdi arızalar mı? Soru çalmadan adam kayırmacılığa kadar bugün sağır sultanın bile duyduğu ve beşikteki bebekten mezardaki ölüye kadar herkesin gündemine sokulan iddialar, ithamlar, iftiralar, yalanlar ya da gerçekler. Bilmiyorum hangisi doğru. Özgür bir basın, bağımsız bir yargı olmadığı için ülkemizde bu konuda tenkile maruz bırakılan, sosyal soykırımına maruz bırakılan bir yapı için söylenenlerin ne kadarı doğru ne kadarı yalan inanın kestirmek zor. Ama söylenenlerin yüzde biri bile doğru olsa, Ahmet Dönmez’in dediği şey aklıma geliyor; cemaat o kadar beyaz ki siyah bir toz parçasını bile üzerinde hemen belli ediyor. Halbuki başkaları deveyi hamutuyla tüketiyor. Ama onların deveyi hamutuyla tüketmesi, beyaz elbise deki siyah toz mesabesinde dahi olsa yapılanları meşru kılmaz. Bunu da ayrıca ve üzerine basa basa kaydetmem lazım.
Tekrar başa döneyim o soruyu bir daha sorayım, arızalar sistematik olarak yapılan sistemik bir arıza mı, yoksa çürük elmaların kendi inisiyatifleri, meşrulaştırıcı yorumları ve kararları ile yaptığı şeyler mi? Eğer birincisi ise, sorun çok büyük demektir. İkincisi ise, bu her toplulukta, her toplumda her zaman var olan bir şeydir. Tekrar edeyim, var olması yapılanları meşru kılmaz.
Peki, eğer arızalar sistemik ise bunun kaynağı nedir?
Evet, bence işte asıl bakılması gerekli olan yer burasıdır. Bataklıktaki sinekler değil, bataklığın oluşmasını ve sineklerin üremesini sağlayan zemindir. Mücadeleye tabii ki sinekleri ortadan kaldırmakla başlamalı ama bataklığa dokunulmazsa sinekleri ortadan yok etseniz bile yenileri gelecektir. Çünkü o zemin başka bir şey üretmez. Bu anlamlı soruya cevap ararken Enes Ergene’nin bir tespitini hatırlatayım; “ayartıcı devlet” diyor Enes Hoca. İslam dünyasının kökeninde var olan ve Emevilere kadar uzanan devlet sistematiğinin adıdır “ayartıcı devlet.” Ben de bu düşünceye katılıyorum.
Ne demek bu?
Kendisini öteki üzerinden tanımlayan, var oluşunu ötekileştirdiği ve yer yer düşmanlaştırdığı kişiler, gruplar, cemaatler, tarikatlar, partiler üzerine kuran bir devlet demek ayartıcı devlet. Farklılıkları zenginlik olarak kabul eden değil, aksine farklılıkları birer fay hattı gibi kabullenip gerektiğinde onu harekete geçiren devlet anlayışı. Bakın son süreçte olanlara, tarikatlar bile sokağa döküldü değil mi? Halbuki tarikatın sokakta ne işi var Allah aşkına? Onun varlık alanı tekyeler, zaviyeler, medreseler, evler, Allah ile baş başa münasebetleri itibariyle yıldızlı gecelerde yalnız bir halde baş konan seccadeler. Ayartıyor devlet bunları. Demokratik haklarını kullanma babında sokağa dökülüyorlarsa ne alâ, ama siyasallaşmış halleri sokaklarda şimdi bir çok tarikat.
Bir başka açıdan baktığınızda devlet memuru tabirinde bile görebilirsiniz bunu. Halbuki demokratik ülkelerde bizim dünyamızda devlet memuru denilen görevlinin adı “public servant”tır. Bir yazımda yazmıştım bunu Zaman gazetesinde. Halkın hizmetkarı demek public servant. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve iki ayrı ülkede aynı işi yapan kişiye verilen ünvana bakın; birinde “devletin memuru” hem de maaşını halkın vergilerinden aldığı halde, hem de halka hizmet verdiği halde; diğerinde halkın hizmetkarı. İşte devlet yapılanmasında var olagelen bu zihniyetin elbette ve elbette sosyal ve toplumsal hayata yansımaları olacaktır. Cemaatlerde de, tarikatlarda da, partilerde de, sendikalarda da vs. her türlü kurum ve kuruluşta bu kendini gösterecektir.
Tekrar söylüyorum, sakın ola ki yapılanları aklama manasına gelmesin, soru çalındı diye Cemaati toptancı ve heptenci bir mantıkla suçlayanlar, bakın şimdi soruları çalmaya bile gerek görmeyen, imtihan yapmadan istediğini istediği yere yandaş olma kaydıyla atayan yapıya ne diyecekler? Ama bu sadece bugünün sorunu değil, dünün de sorunuydu. “Hamil-i kart yakınımdır” hatırlatmasında bulunayım, siz anlayın gerisini.
Dolayısıyla bu zihniyet sorunu yapısal manada çözülmedikten, o akıl eleştirilmedikten sonra bu problem sistemik de olsa, çürük elma şeklinde de olsa çözülemez. Nokta. Çünkü devlet dayatıyor kendini. Herkesi kendine benzetiyor. Ekrem Dumanlı’nın krizin ilk günlerinden itibaren yaptığı bir tespit vardı; “İslamcılar devleti dönüştüreceğiz diye geldiler, kendileri devlete dönüştürdüler.” Doğru söylüyor; aynı şey başka toplumsal gruplar için de az veya çok geçerli.
Somut şeylere geçmeden önce bir şey daha ilave edeyim; Batı’da bahsini ettiğim ölçüde zihinsel değişim ve dönüşümü sağlayan şey şehirleşmedir. Bunun da kaynağında sanayileşme ile birlikte köyden şehire yapılan göçler vardır. Batı ilk kuşakta olmasa bile 2. ve 3. kuşakta toplumsal dönüşümü sağlamış ve ardından bu dönüşüm siyasete, ekonomiye, kültüre vs. yansımıştır. Bizde de göç ve şehirleşme oldu. Ama Batı’nın aksine 2. ve 3. kuşak bizde dönüşümünü tamamlayamadı. Rehberlik yetmedi. Tarihi tecrübeler kifayet etmedi. Siyaset ön açmadı. Sivil toplum kuruluşları, sivil devlet kuruluşları haline geldi. Kültürel kodlar mani oldu ve neticede 2. ve 3. nesil bizde lümpenleşti, magandalaştı, kabadayılık hakim oldu. Kurtlar Vadisi ve Ertuğrul dizilerine bakın, siyasi liderlerin hal ve keyfiyetlerine bakın, bunu çok rahatlıkla görebilirsiniz. Çünkü alıcısı var. Toplumsal alanda karşılığı var. Bir ticari meta sanki ve para ediyor, makam veriyor, mevki sağlıyor. Kimse Erdoğan’a, Bahçeli’ye yüklenmemeli. Bu kültür üretti o liderleri. Adamlar da alıcısı olan şeyi satıyor. Yoksa 15-16 yıllık iktidarını nasıl izah edeceksiniz?
Şunu diyerek sözlerimi bağlayayım; Batı’lı evindeki bulguru bıraktı Dimyat’a pirince çıktı ve pirinçle evine döndü. Şimdi evinde hem bulgur hem de pirinç pilavı yiyor. Ya biz; Dimyat’a giderken evdeki bulgurdan da olduk. Köylüydük, şehirli olalım dedik. Olamadık. Köye dönelim diyoruz, dönemiyoruz. Şehirleri köyleştirelim diyoruz, o da olmuyor. Cem Yılmaz’ın dediği gibi “little little in the middle.” Ortaya karışık acınası bir haldeyiz vesselam.
Somut eleştirilerileriniz?
Öncelikle hatırlatacağım şey, gerçeklikle bağımızı koparmamamız gerektiği. Gerçeklikle bağı kopanların hayatla da bağı kopar. Kendi inşa ettikleri hayali dünyaları içinde yaşarlar. Hele bunlar karar mekanizmasındaki kişilerse, destekleyenler ne kadar çok olursa olsun onların aklı ve ürettiği projelerle bir yere varılamaz.
İki; istişarî mekanizmalarda İngilizce ifadesiyle “decision shaping” ve “decision making” süreçlerinin baştan sona gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyorum. Yani kararı şekillendirme ve kararı alma mekanizmaları. Bu ikisini arasında kopukluk olduğunu kanaatindeyim.
Bu nasıl yapılacak, somut teklifiniz nedir?
“Amerika’yı yeniden keşif etmeye gerek yok.” İçinde yaşadığımız özellikle demokratik ülkelerin küçüklü-büyüklü şirketlerinden dernek ve vakıflarına, devlet aygıtını oluşturan kurumlarından uluslararası siyasi, ekonomik, kültürel vb. her türlü alanda iş yapan kuruluşlarına kadar hemen herkesin kabullendiği ve uyguladığı prensipler, ilkeler, kaideler esas alınmalı. İnsanlığın ortak ürünü olarak görmeli onları. Patenti başkalarına ait diye elinin tersi ile itmemeli. Ama bu, formlarda onları aynıyla taklit etmek, takip etmek manasına gelmez. Kırmızı çizgileriniz varsa –ki var- ve söz konusu formlar o çizgileri aşıyorsa, normlarda sadık kalarak formlarda değişiklikler yapabilirsiniz. Kaldı ki formlardaki değişiklik zenginliğin ayrı bir göstergesidir.
Tam da burada Amerika veya daha genel manada Batı da nereden çıktı dememeli. İslam tarihinden seçmeci okumalar yaparak güzellemelerde bulunulmamalı. “Kökeni bizde de var bunun” gibi enfes örnekler sunmak için maziye dalınmamalı. Doğrudur, eğer seçmeli bir yaklaşımla bu tarihe bakarsanız her dönemde çok enfes örnekler görürsünüz. Siyasi yapıda da, dernek ve vakıf türü örgütlenmelerde de, cemaat ve tarikatlarda da. Ama ya bugün? Biz neden güzellikleri göstermek için tarihin upuzun derelerinde dolaşıyoruz da harita üzerinden bir yer gösterip alın size mesela ‘2018 Türkiye’si, 2018 şu şirketi, bu vakfı, şu kişisi’ diyemiyoruz. Çünkü yok. Olması gerektiği ölçüde yok. Olmadığı için mazilerde dolaşıyoruz.
Üçüncü husus; Ertan Salık Bey size verdiği röportajda farklı bir boyutu ile dile getirmişti, ben aynı hususu bir başka şekilde ifade edeceğim; karar mekanizmalarının teorik ilmi bilgi, bilimse metotlara uygun bir şekilde elde edilen istatiksel veriler ve sahalarda bizatihi yıllarını geçiren uzmanların tecrübelerine yeterli ölçüde ehemmiyet verilmediği kanaatindeyim. Böyle bir mukayese ne kadar doğrudur bilmiyorum ama güncel ve aktüel bir örnek olduğu için söyleyeyim; AKP, Erdoğan ve etrafındaki kurmay kadrosu bu konuda çok ileri. Türkiye toplumunun nabzını bahsini ettiğim bilgi, veri ve tecrübeyi kullanarak çok güzel okudular ve hala okuyorlar. Okuyorlar da ne oluyor, ülkenin canına okudular demeyin lütfen? Haklısınız; ülkenin canına okudular ama siyasetin aklı bizim gibi çalışmıyor. İktidarda kalmayı en üst değer olarak benimsiyorlar ve işte bu okumalarından dolayı 15 yıldır iktidardalar. Bir arkadaşımım geçenlerde yaptığı teşbih içinde Necip Fazıl’ın At’a Senfoni’sinde anlattığı hipodromdaki at yarışlarına gelen insanların heyecanlarını ve coşkularını ihtilal yapmada kullandılar. Hatta şunu da söyleyebilirim; onların ilmi metotlar eşliğinde geliştirdikleri stratejiler –tabii ki sonuçları ile birlikte- yakın bir gelecekte doktora tezlerine ve romanlara konu olacak, filmlerin senaryolarını teşkil edecektir. Halbuki bana göre yetişmiş insan gücü açısından baktığınızda Hizmet, AKP kadrolarından hiç de geri değildir hatta önündedir ama onlar ölçüsünde bile olsa teorik ilmi bilgi, istatistiki veri ve uzmanlık tecrübelerini kullanılamamıştır. Şimdiye kadar olmadı, inşallah bundan sonra olur diyelim.
Şöyle bitireyim;
Hizmet bundan sonra yoluna demokratik, şeffaf, dürüst, hesap veren, çoğulcu bir zihniyetle devam edebilir. Aksi muhaldir. Eski usullerin –esasların demiyorum- son kullanma tarihi geçmiştir. Bediüzzaman’ın dediği gibi “Eski hal muhal ya yeni hal ya izmihlal”
Yukarıda bir soruya verdiğiniz cevapta dikkatimi çekti: Hizmet ve Cemaat ayrımı yaptınız. Genelde bu iki kavram gelişi güzel birbirinin yerine kullanılıyor; siz bu iki kavramı birbirinden ayırıyor musunuz yoksa?
Böyle ayırımlar yapanlar olduğunu biliyorum. Benim “Cemaat için yakın gelecekte Türkiye gibi bir ülke yok” sözümden de bu manayı çıkaranlar olmuş. Hatta Türkiye’de Hizmete gönül vermiş ve şimdilerde büyük mazlumiyetlere, mağduriyetlere maruz kalan insanların varlığından hareketle “bu cümle nasıl söylenir” denilmiş. Bu soruyla söz konusu cümlemi açma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. İnşallah meramımı net bir şekilde ifade edebilirim:
Öncelikle pratik uygulamalar ve Hizmetin Türkiye merkezli devlet eliyle maruz bırakıldığı tenkilden hareketle bu ayırımı yapan ve temellendirmeye çalışanlar olduğunu biliyorum. Oturduğu bir zemin de var bunun. Acı da olsa kabullenmek zorundayız. Fakat bu kadar net ve keskin bir ayırımdan söz edilip edilmeyeceği konusunda özellikle kavramsal referanslar ve onu üreten akıl açısından baktığımda benim ciddi tereddütlerim var.
İsterseniz meseleye pratiği bir kenara koyarak bahsini etmeye çalıştığım referanslar ve akıl açısından bakalım. Hizmet ve Cemaat şeklinde yapılacak keskin bir ayırım, Cemaat’in dini referanslarını bıraktığı ya da bu referanslardan bütünüyle vazgeçip gibi seküler bir hale bürünmeye başladığı şeklinde bir dönüşümü ima edebilir. Çünkü “Cemaat” dini, “Hizmet” ise daha ağırlıklı olarak sosyolojik var oluşu ifade eden bir kavram. Aslında cemaat de sosyolojik bir kavram ama sözün bu aşamasında bizim gündelik dilde kullanımımız itibariyle böyle söylüyorum.
Açık ve net; Hizmet ve Cemaat kavramlarını bu keskinlikte ayrılmasını iddia edecek bir hizmet mensubu olacağına ihtimal vermiyorum. Sanıyorum bu ayrımı yapan arkadaşlar da bunu kastetmiyorlar. Yukarıda ifade ettiğim pratik alanda, daha çok kurumsal anlamda işleyen bir aklın, sosyal ve stratejik tıkanıklığını temellendirme adına yapıyorlar. Evet, bu akıl İslam tarihi boyunca çok sorunlar yaşadı, pek çok sorunun da kaynağı oldu. Hatta bazı dönemlerde yaşanan medeniyet krizinin temel aktörü olduğu bile söylenebilir. Cemaat, Hareket, Hizmet, Camia ya da adına ne derseniz deyin siz yalnızca adını değiştirerek herhangi bir krizi ve tıkanmışlığı aşamazsınız. Benim asıl vurgulamak istediğim ve tereddütlerim var dediğim nokta işte bu.
Benim önceki cevaplarda gerek Hocaefendi gerekse Cemaat ve Hizmet diyerek yaptığım ayırım daha çok değişimi, dönüşümü merkeze alan dönem ve merhalelerini ifade eden bir tasnif. Kaldı ki Hizmet gibi hareketlere, cemaatlere “Hareketler sosyolojisi” acısından bakarsanız değişim tüm dini ve sosyal yapılar için kaçınılmazdır ve gereklidir de. Ama temel referans çerçevenizi kaybettiğinizde sizi hiçbir değişim kurtaramaz. Ben kurumsal aklın sık sık kendini gözden geçirip revize etmesinden yanayım. Çünkü şartlar değişiyor, çevre değişiyor, toplum değişiyor, telakki ve kabuller değişiyor. Siz ne olursanız olun bu değişimden bigâne kalamazsınız. Zaten röportajın dün yayınlanan kısmında Hizmetle alakalı sormuş olduğunuz sorulara verdiğim cevapların özü ve hülasası da bu merkezde.
Fakat dikkatimi çekiyor, bu tür değişimi tartışan ve tavsiye eden arkadaşlar kavram vaz’ ederken yaptığı temellendirmeler tam manasıyla aklı ikna, kalbi tatmin eden seviyede olmuyor. Olmayınca da karşıt tepkiler oluyor ki bu da normaldir.
Ben maksadı anlaşılır, açık ve temel inanç referansları da göz ardı etmeden ortaya konulmalı bu türlü kavramsallaştırmalar diyorum. Hepimiz insanız. Travmatik bir ortamda olduğumuzu baştan söylemiştim. Travmayı oluşturan ortam artıcı şokları ile devam ediyor. Dolayısıyla böylesi ortamlar insanı tahrik eder, ağır tepkiler vermesine sebep olabilir. Bu ben de dahil hepimizde olabilir. Bence bu tepkileri çok görmemeli. Herkesin konuşmaya ve haklı olarak eleştirel düşünmeye hakkı var ki yukarıda verdiğim cevaplarda bu düşüncemi çok net bir şekilde hem de yorumlara kapalı bir şekilde ifade ettim.
Tekrar ifade edeyim; cemaat, hareket, camia gibi kavramların dini olmaktan çok sosyolojik var oluşlar olduğunu düşünüyorum. Hizmet gibi bir yapılanma için bunları kullandığınızda dini referansları güçlü olan tanımlamalardır hiç kuşkusuz. Eğer ayrımdan kasıt bu tanımların inanç referanslarını tartışmaksa bu konu tamamen başka bir şey. Ve öyle ulu orta, twitter, face gibi sanal dünyada tartışılabilecek bir şey de değil. Dini referanslar içinde de elbette eleştirel damarlar var. Ama dediğim gibi bu konu daha ilmi ortamlarda ve daha sakin durumlarda işin erbabının yapacağı bir şey.
Bununla farklı dil, üslup, söylem ve yöntemlerle eleştiri geliştirenlerin susmaları gerektiğini telkin ediyor değilim. Yalnızca öfke ve tepkilerden mümkün olduğunca uzak kalmaya ve salim bir kafayla bir şeyler yazmaya gayret etmeli herkes, demek istediğim budur. Tabii ki doğrudan doğruya Cemaat ya da Hizmetin dini referanslarını da eleştirenler olabilir, ‘Hizmet’ kavramıyla daha seküler referans çerçevelerini kastedebilir veya temenni edebilir. Ama bunun çok fazla kabul görebileceğini sanmam.
Sonuçta Hizmetin sosyal ve sivil seküler alanlarda faaliyeti ve yapılanması olsa da güçlü dini referanslara bağlı olduğu bir gerçektir. Bence Hizmetin temel başarısı tam da bu alanda idi, yani dini referanslarını terk etmeden modern dünya ile entegre olabilen bir hareket olmasıydı. Bunu tartışan pek kimse de çıkmadı bildiğim kadarıyla. Bu yönüyle İslam dünyasında neredeyse tek hareket idi. Enes Ergene’nin “Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı” kitabına bu gözle bir daha bakılabilir. O, kitabında bana göre İslam dünyasında hareketlerin sosyolojisi üzerine kavramsal, sistematik, entelektüel ve üzerinde konsensus oluşacak bir çalışma ortaya koymaya çalışmıştı ve ben bunu merkeze koyan bir kitap da okumuş değilim. Dolayısıyla İslam dünyasındaki hareketlerin ve tecrübelerin yaşadığı ve geçirdiği yapısal dönüşümleri, fikri ve sosyal pratikte yaşadıkları krizleri üzerine söz söylemek kolay değil. Buna bir de bizim dünyamızda eleştiri geleneği olmadığını, eleştirenlerin “hain” “ihanet” gibi söylemlerle dışlandığını ilave edecek olursanız, söylenen sözler herkesin kendi perspektifinden gördüğü şeyleri eleştirmekle sınırlı kalıyor. Bu da iyi. Kötü değil ama daha mahruti bakışlara ihtiyaç var. Zira böylesi yaklaşımlar bazen maksadı aşan beyan, ifade ve karşı tepkilere ve neredeyse kimin ne söylediği belli olmayan karmaşık bir eleştiri edebiyatına neden oluyor.
Son olarak Hizmet-Cemaat ayırımı ekseninde sahaya ve pratik hayata ait şunu ilave etmek istiyorum:
Eğer Hizmet bir değerler, ilkeler ve prensipler hareketi ise ki öyledir, bu değerlerin hayata intikalinin illa sabit, formel, kurumsal formlarda olması gerekmiyor. Buna, dünyanın değişik yerlerde hayatını idame ettiren insanlarımız imkan, zaman, mekan bulamayabilir. Başka faktörler devreye girip bu türlü girişimleri imkansız kılabilir.
Mesela Avusturalya’da Arzu Yılmaz hanımın yaptığı bir örneği paylaşayım ki bu ve benzeri örnekler Türkiye’de dahil dünyanın değişik ülkelerinde çok rahatlıkla yapılabilir. Kaldı ki yıllardır yapılan yerler de olabilir. Hele şu mazlum ve mağdurlara maddi yardım bağlamında yapılan faaliyetleri bile bu kategoride Hizmet olarak değerlendirebilirsiniz. Arzu Hanım Community Center denilen belediyelerin kültür merkezlerinin mutfağını kullanmak için anlaşıyor. Cooking class-Yemek Sınıfı tarzında sigara böreği, kısır, Türk tatlıları, yemekleri vs gruplandırılarak program acıyorlar. 4-5 kişi ölunca sınıf açılıyor. Katılımcılara bu yemekler, tatlılar öğretiliyor. Muhabbetin merkezine ister istemez Türkiye oturuyor. Kültürü, resmi, sanatı, edebiyatı, müziği, siyaseti, dünü, bugünü. Her şeyin şeffaf, hiyeraraşinin olmadığı, küçük ferdi gayretlerle herkesin yapabileceği bir şey. Namaz vakti geldiğinde namaz kılınıyor, katılımcılar da seyrediyor. Bu defa muhabbetin ekseni değişiyor; onların arzu istek ve soruları ile mevzu din etrafında dönüyor.
Hizmet Medyası tabirinden ne anlıyorsunuz? Hizmetin bir medyası olmalıdır, hayır olmamalıdır diyenler var. Siz de yıllardır bu medyanın içinde yer aldınız. Gazeteci, yazar olarak çalıştınız. Süreç’te Hizmet medyası olarak tabir edilen yayın organları da çok eleştirildi. Bu konuda neler söylersiniz?
1961 doğumluyum. Muhafazakar bir ailede büyüdüm. 1976 yılında Cemaati tanıdım. İnancım ve yetiştirilme tarzım ve reşit olduktan sonra kendi tercihlerim istikametinde dini bir hassasiyetim olduğunu söyleyebilirim. 3 Kasım 1989 Zaman gazetesinin yayına giriş tarihi ve yukarıda 4 cümleyle tarif ettiğim ben, hem de İlahiyat Fakültesi mezunu olarak 28 yasındayım. Niye söyledim bunları? Aydın Doğan, Dinç Bilgin gibi basın-yayına yatırım yapan ve o günkü genel hava içinde Müslümanların hakkını hukukunu muhafaza edecek bir yatırımcımız var mıydı ki de Hizmet yazılı basınla medya alanına girdi? Evet bu cümleyi kurmak ve bu soruyu sormak içindi yukarıdaki giriş. Çok iyi hatırlıyorum o günleri. Meşhur olmuş deyimle müftünün keçisi çalınır, gazeteler “Müftü keçi çaldı” diye manşet atar ve siz bu yanlışı düzeltemezsiniz. Üstelik üzerinize atılan “keçi hırsızı” lekesini temizleyemezdiniz o zamanlar. Zaman gazetesinin kuruluşunu takip eden günlerde Yalan Haber Dosyalarını yayınlanmasının altında bu vardı.
Anokranizme düşmemeli. O günkü şartlar altında Müslümanların, İslami dindar kesimlerin hak ve hukukunu muhafaza adına ulusal basın yayında velev ki cılız bile olsa bir sesinizin olması çok önemliydi ve bu duyarlılığa sahip hemen bütün kesimlerin tasdikini, takdirini almıştı o günlerde Zaman. Düşünün basın, yasama-yürütme ve yargıdan sonra 4. güç olarak tasnif edilir. Ama bazı gazete patronları “Ne dördüncü gücü, birinci gücüz” diyorlardı veya fiiliyatları ile bunu ispatlıyorlardı. Bülent Keneş’in son yazısında “Meğer ki ne büyük nimetmiş” dediği Merhum Demirel’in 6 defa gidip 7 defa gelebildiği kısmı bir demokrasi de olduğu için, o basın hükümetler devirip hükümetler kuruyordu. Sözün özü şu; Müslümanların mutlaka basın-yayın alanında bir sözcüsü olmalıydı.
Yukarıdan beri Müslümanlar tabirini bilerek kullandım. Zira Müslümanlar o ülke nüfusunun -siyasilerin diliyle ifade edecek olursam % 99’u bulduğu, daha da garibi o haberleri kaleme alanların bile kendilerini Müslüman olarak tanıttığı yerde ortalık “şeriat” haberlerinden geçilmiyordu. Parçalanmıştı toplum. Kırık fay hatları üzerinde oturuyordu. Kürtler, Aleviler, Liberaller, Solcular, Sağcılar, Ülkücüler, Akıncılar her an kırılmaya hazır tutulan o fay hatları üzerinde oturan diğer gruplardı. Hani şimdilerde daha iyi fark ettiğimiz, ülkenin aslında kabileler, klanlar, aşiretler, gruplar, kulüpler, cemaatler, tarikatlar, örgütler vs. halinde kendi kampının içinde yaşadığı, Türkiye’nin Batı’lı toplumlar ölçüsünde hiçbir zaman toplum (society) olamadığı dönemler o dönemler. Şimdi farklı mı? Hayır, aynı tas aynı hamam.Kökeni zihniyette. Devletin kendisini ötekiler üzerinden var etmesi demiştik yukarıda. İşte bu, o. Ayartıcı, kışkırtıcı devlet.
Diyeceğim o ki; böylesi bir dönemde Hocaefendi bu açığın farkında birisi olarak halk nezdindeki kredisini de kullanarak Medya’nın yazılı alanına Zaman ile girilmesini proje olarak ileri sürdü, iş adamları üzerindeki kredisini kullanarak maddi destek vermelerini sağladı. Ama gazete hiçbir zaman Cemaatin yayın organı değildi. Cemaat haberlerine öncelik verdiği doğrudur ama yavaş yavaş emin adımlarla Müslümanların ve daha sonraları da bütün Türkiye’nin gazetesi olma yolunda köklü adımlar attı. Sonra STV, Aksiyon devreye girdi aynı kulvarda.
Tam da burada iki soru soracağım:
Bir; başlangıçta zaruretti, bu zaruret belli bir müddet sonra ortadan kalktı. Akın İpek örneği bunun göstergesi. O zaman Hizmet medya alanından çekilemez, bunu özel sektöre devir edemez miydi? İkincisi; Zaman, STV, Aksiyon yukarıda bahsettiğiniz ölçüde Türkiye’deki tüm kesimlerin hakkını savunan, cemaatçilik, kabilecilik vs. yapmayan yayın politikasını devam ettirebildi mi? Sanırım eleştirilerin temelini burası oluşturuyor. Savaş Genç röportajına sizin çektiğiniz başlıkta olduğu gibi “Hizmetin medyası olmamalıydı” eleştirisinin dayandığı temel burası. Yoksa başlangıç itibariyle Savaş Bey’in de benden farklı düşüneceği sanmıyorum.
Bu iki soruya cevabınız nedir derseniz; önce şunu belirteyim. Anokranizme düşmemeli tavsiyesini yaparken aynı hataya düşmek istemem. Bugünden dünü okumak doğru sonuçlara ulaştırmaz bizi. Bunun üzerine bir de benim 18 yıldır ABD’de yaşadığım ve Türkiye gerçeklerini ancak basın-yayından takip ettiğimi koyarsanız, bu iki soru vereceğim cevap tam isabetli olmayabilir. Bunu o günleri sıcağı sıcağına Türkiye’de yaşayan, gelişmeleri anlık eden, medyanın içinden-dışından insanlara sormak lazım. Düşünün 2002 seçimlerini AKP kazandığında Hüseyin Çelik’in İsmet Berkan’a “Asker bize iktidarı verir mi?” sorusunu sorduğu askeri vesayet altındaki bir rejimden ve ülkeden bahsediyoruz. Dahası aradan geçen 7 yıllık AKP iktidarına rağmen durumun değişmediği, askeri darbe endişelerinin yaşandığı, AKP’ye artık bir Türkiye klasiği olan parti kapatma davasını açıldığı bir zemin o zemin. Ben o günleri sadece 10 bin km öteden okuyarak takip ettim ama bugün o günkü yayın politikalarından dolayı eleştirilenler içinde yaşadı. Tekrar ediyorum bu iki soruya cevap vereceğim ama isabet edip etmediğimi okuyucu takdir edecektir.
İlk soruya cevabım: her şeye rağmen devredilmeliydi, o alandan çekilmeliydi diyorum. Ama şunu da ilave etmeden kendimi alamıyorum, mesela 2010’da bu yapılabilirdi diyorsanız 21 yıllık tabana mal olmuş genel kabulün bir anda aşılabileceği konusundada tereddütlerim var. Öyle keskin çıkışlarla, ani kararlarla, radikal değişikliklerle size 21 yıldır sırtını dayamış, güvenmiş insanların güvenini yer ile bir ederdiniz bu çıkışınızla. Şunu da söyleyeyim, çok başarılı olan Bugün gazetesi ve TV’si örneğinden hareketle, eğer şartlar Türkiye’de öyle devam etseydi bunun zaman içinde gerçekleşeceğine de inanıyordum. Nitekim o dönemler bu mevzu yüksek sesle birçok mahfilde dile getirilmeye başlanmıştı. Yani bir geçiş sürecine ihtiyaç duyuluyordu ama şartlar buna izin vermedi.
Yayın politikasına gelince; siyah beyaz bir tavırla “istikameti korudu veya korumadı” şeklinde yaklaşmamalı diyorum. Şunu görmek lazım, özellikle devlet ve hükümetin el birliği yaparak Hizmeti ayartmaya, tarlasını sürmeye başladığı dönemden sonra –ki bunun en net ve somut göstergelerini Ergenekon, KCK, Nedim Şener, Ahmet Şık ve Kürt politikaları konusunda görebilirsiniz- gazetemiz ve TV’mizin politik bir dil hakim oldu. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki ayrılığının ortadan kaldırılmaya başlandığı dönemlerde kamu adına denetim görevi yerine siyasete eklemlenmeyi tercih eden, belki de böyle görüntü veren yayınları oldu. Hizmetin medyası olması itibariyle de bu yayın politikasındaki tercih Hocaefendi başta beşikteki çocuğuna varıncaya kadar Hizmetin bütün insanlarına ve bütün kurumlarına mal edildi. Öyle görüntü veren kaydını koyuyorum; çünkü dönemin yetkilileri yukarıda tavsifini yapmaya çalıştığım şartlarda “direkt hükümete değil, onların savunmuş olduğu değerlere destek verdik ama kandırıldık” şeklinde açıklamaları var.
Önemine binaen hem tekrar hem de özet olsun; Hizmetin medyası olup olmamasından daha önemli olan, politik bir aktör görüntüsü veren yayın politikasındaki dönüşüm idi süreç boyunca. Ama şimdiden geriye baktığımızda AKP’nin de bu dönüşümde ayartıcı bir rol oynadığı da ortada. Bir cemaat ya da herhangi bir dini ve sivil topluluğun kendine özel bir televizyon ya da medyası olması meselesi genel olarak tartışılsa daha sağlıklı bir değerlendirmeye ulaşılabilir.
Şu unutulmamalı, Türkiye’de de, gelişmiş dünyada da özel sektörel medya olgusu sanıldığı kadar kadar bağımsız ve politik söylemden uzak değil. Havuz medyasına, Hürriyet’e, Milliyet’e bakın ne demek istediğim anlaşılır.
Geçmişe bakarak ah keşke şu (da) olsaydı, olmasaydı dediğiniz herhangi bir şey var mı?
Sanırım siz bu soruyu cemaat özelinde sordunuz. Tabii ki var. Hem de çok. Nasıl olmasın ki? Bu kadar büyük bir yıkım yaşamış ve hala yaşıyor olan bir cemaatin “keşke”leri olmaz mı? Hocaefendinin sohbetlerinin satır aralarında hatta satırlarında bile görebilirsiniz bunları. Onun bu “keşke”leri ve özeleştirileri haliyle hepimize ders veriyor. Bu röportajda hayat hikayemle alakalı sorular hariç, diğer sorulara verdiğim cevaplarda direkt veya dolaylı yolla bu keşke’leri, şöyle olsaydı’ları görebilirsiniz. “Sizin eleştirileriniz” sorusunda da zaten açıkça bir kaç noktayı belirttim. Bu gözle söylediklerim okunursa uzun bir liste çıkartılabilir.
Ama bu süreçte şahsınızla alakalı keşke dediğini şeyler var mı diyorsanız -ki ben böyle anlıyorum veya anlamak istiyorum ve bunu tarihe emanet edeceğim bir fırsat olarak görüyorum- 4 tane örnek sıralayacağım. Bu 4 örneğin hepsi de 17/25 Aralık sonrası Türkiye’de kamuya açık gerek STV ekranında, gerek sosyal medya platformlarında gerek küçüklü büyüklü konferans ve spor salonlarındaki konuşmalar gerekse Yarına Bakış gazetesinde yazdığım ilk yazıda attığım başlık ile ilgili hususlar.
Önce şu girişi yapayım; ben özellikle 2014 Mart yerel seçim sonuçlarından sonra çok rasyonalist bir tavır sergiledim. Herkesin herkese tabir caizse Fuat Avni misali yalancı ümitler verdiği yerde, “korkma titre” edebiyatlarının başını alıp göklere eriştiği zeminde açıkça şunu söylüyordum: “AKP’nin 2023 hedefleri tutar mı tutmaz mı bilmiyorum ama bu insanlar en azından 2019’a kadar iktidarda; herkes hesabını kitabını buna göre yapmalı.” Maziye doğru kısa bir gezinti yapıp AKP iktidarının cemaati itibarsızlaştırma, Hocaefendi iyi ama çevresi kötü, Hocaefendi de kötü, bölme-parçalama, kafir ilan etme ve hatta kollektif cezalandırmalarla toptan yok etme stratejisi olduğunu söyledim. Hiçbir istihbari bilgim yoktu. Sadece İslam tarihi okumalarımdan hareketle yaptım bunu. Kaldı ki o dönemler daha tekfir ve tenkil safhasına gelinmemişti. Nitekim şimdilerde karşılaştığımız bir çok insan bana “Siz şu konferansta böyle demiştiniz; şimdi neredeyiz?” diyorlar.
Pekala ne yapıyordum ben bu konuşma ve yazılarda? 17/25 sonrası “inlerine gireceğiz” sözüyle başlayan düşmanlaştırma sürecinde devlet eliyle hem de orantısız güç kullanarak yapılan yanlışlıkları dile getiriyordum. Konuşmalar art arda yapılan seçim öncelerine gelse de seçim konuşması yapmıyordum. Sadece inandığımız değerler etrafında Hizmeti müdafaa adına konuşuyordum. “İstediğiniz partiye oy verin. İsterseniz AKP ye verin ama şunları da bilin” diyordum. Erzurum’da Aziziye Lisesinin spor salonunda binlerce insana konuşurken “Cep telefonlarınızı kapatın veya sessize alın” dedim. Ardından yanlış anlaşılmalara medar olmaması için “Kayda almak istiyorsanız alın, kapatın veya sessiz moda alın dememim sebebi konuşmanın ahengini bozar” diye açıklama yaptım. “Binlerce insanın olduğu bu salonda benim konuşmamı devlet, istihbarat ve güvenlik güçleri vasıtasıyla kayda almıyorsa, o konuşmanın dökümünü yapıp satır satır incelemiyorsa ben o devlete devlet demem” demiştim. Sebebi neydi bunun? Devlete meydan okuma mı? Hayır, kendime, anlattığım şeylere olan güvendi.
Şimdi bu arka plan üzerinden bahsini ettiğim 4 keşke’yi anlatayım:
Bir; “Hizmete hizmet etmek şereftir.” Bunu “inlerine gireceğiz” sözünün gündemde olduğu yerel seçimler öncesi söyledim. STV’de Metin Yıkar ile yaptığımız hükümetin Cemaate yönelik algı operasyonlarını merkeze alıp onları deşifre eden konuşmamda söylemiştim bu cümleyi. Bu cümleyi birileri “caps” yapmış ve Twitter’da yayınlamış. Bağlamından kopuk bir şekilde ele alınan bu cümle o kadar çok yayıldı ki yapacağınız bir şey yok ama beni çok rahatsız etti. Ne demek “Hizmete hizmet etmek?” Nitekim havuzun derin ve kirli sularında yüzen insanlar bunu kullandı. Hizmeti haşa ve kella din yerine koyuyor dedi. Benim kastım sizin de tahmin edeceğiniz gibi Hizmetin ortaya koymuş olduğu projelere katkı sağlayarak insanlığa, Müslümanlara, ülkemize, kültürümüze hizmetti.
İki; Türkçe olimpiyatlarına salon verilmemesi ile alakalı olarak; “Ne olimpiyatı ne salonu? Bunlara su bile yok,su” denildiği dönem Türkçe veya doğru isimlendirme ile Dil ve Kültür Olimpiyatlarının yapılacağı günlerdi ve salon bulunamıyordu. Ben de yine bir TV programında “Evlerimizin bahçelerinde bile olsa biz bunu yaparız” dedim. Çocukça hislerle devlete meydan okuma olarak okunabilir bu cümle.
Üç; Bank Asya’ya nakit paralar yatırılarak kapanmasının önlenmeye çalışıldığı dönemlerde yaptığım konuşmalarda hukuksuzluğa atıflarda bulunarak, yapılan yanlışları göz önüne sererek sizin bu mücadeleniz tarihe geçecek ve belki gelecekte Bank Asya reklamını yaparken “Devletin bile batırmadığı banka” sloganını kullanacak demiştim.
Dört; Zaman Gazetesi gasp edildiğinin ertesi gün çıkan Yarına Bakış gazetesindeki ilk köşe yazımın başlığına “Nerede Kalmıştık?” başlığını koymuştum.
İşte bu 4 şeyden dolayı keşke diyorum ben şimdi. Keşke “Hizmete hizmet etmek şereftir” yerine meramımı daha net ifade edecek bir cümle kursaydım. Keşke olimpiyatlar için “Evlerimizin bahçesinde bile olsa yaparız”, keşke “Devletin bile batıramadığı banka” demeseydim. Keşke yazının muhtevasında bir şey yok ama “Nerede kalmıştık” başlığını o yazıya atmasaydım. Eğer bunlardan dolayı birilerinin düşüncelerini ve davranışlarını yanlış yönlendirdi isem hepsinden teker teker özür diliyorum. Haklarını helal etmelerini istiyorum. Özellikle Bank Asya’ya para yatırma meselesi şu an cereyan eden davalarda mahkumiyet için suç unsuru olarak kabul edilmesi beni dağidâr ediyor.
Başa döneyim; siz ilk paragrafta söylediğiniz üzere bu gidişatı en azından tahmin edip seslendirdiğiniz halde, o kabule aykırı bu sözleri nasıl söylediniz diyebilirsiniz. İki şeyden dolayı. Bir; devleti tanımıyormuşum. Siyasi akılla, bürokratik aklın farklı işlediğini fark etmemişim. Belki şöyle demem daha doğru olabilir; 90 yıllık Cumhuriyet tecrübesinde yarım yamalak da olsa oturmuş, sosyal hukuk devleti normlarının hala işleyeceğini zannetmişim ama yanılmışım.. Ben değil, herkes yanıldı bu konuda. Mahatma Gandi’nin bir sözünü hatırladım şimdi. “İngiliz idaresine karşı sivil itaatsizlikle nasıl başarılı oldunuz?” sorusunu sorduklarında cevaben der ki Gandi: “Sivil itaatsizlik yoluyla başarılı olmanın ilk şartı devletin ve hükümetin temel insan haklarına saygı duyması ve bunu uygulamasıdır. Eğer devlet buna uymuyorsa orada sivil itaatsizlikle bir şey yapamazsınız.” Ben yukarıda dediğim gibi 90 yıllık Cumhuriyet ve demokrasi deneyimlerinden bu ölçüde vazgeçileceğini tahmin edemedim, edemezdim de zaten. Kimse de edemedi.
İkincisi ise; farkında olmadan Hocaefendinin tabiriyle “Cemaat enaniyeti” veya daha genel bir söylemle “güç zehirlenmesi” içine girmişim. Yoksa başta söylediğim tahlilleri yapabilen bir insanın bu cümleleri kurması düşünülemez. Bazıları belki beni temize çıkarmak için “İrticali konuşmanın akışı içinde heyecan ve helecanla maksadı aşan cümleler kurulabilir.” diyebilir. Ama ben öyle düşünmüyorum. Bu mesele hisle, hevesle, heyecanla, öfkeyle yönetilecek mesele değil. İnsana, insanın düşüncesine, insanın hayatına dokunuyorsun. Madem ki o ekrana, o kürsüye çıktım, o kalemi eline alıp yazıyı yazdım, Yunus’un diliyle “sözü pişirip” de söylemeliydim.
Eyvallah. Hem The Circle mülakatlarının, hem de sizle yaptığımız bu güzel mülakatın sonuna gelmişken, kapanış mahiyetinde bir kaç kelam rica etsem?
Son söz yerine şunu şunları söyleyeyim; Müslümanların insanlaşmasına ihtiyaç var. Sûretâ insan olarak yaratılan Müslümanların siretâ da insan olmasına ihtiyaç var.
Aliya İzzet Begoviç’ten mülhem humanization of Muslims diyeyim isterseniz. Akleden kalplere ihtiyacımız var. İdrak eden gönüllere ihtiyacımız var. Sadece gören değil aynı zamanda bakan ve perde arkasını da müşahade edebilen gözlere ihtiyacımız var. Kur’an bu özelliklere sahip olmayan sûretâ insanlar için “Onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkındırlar. İşte asıl gafil olanlar onlardır.” der. Bizim imanı yeniden keşf etmeye ihtiyacımız var. “Ey iman edenler, iman edin” hakikatini yeninden canlandırmaya, ruhumuzu, kalbimizi, aklımızı, gönlümüzü, bedenimizi bunun tecellisi için hazırlamamıza ihtiyaç var. İbrahim Hakkı “Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde” diyor ya, Allah tecelli edecek ama o tecelli zeminini bizim kendi irade ve ihtiyarımızla hazırlamamız gerekiyor.
Bediüzzaman’ın yaklaşımı ile “taklidi imandan tahkiki imana” çıkmamıza; Hocaefendinin deyimiyle “Kültür Müslümanlığından hakiki Müslümanlığa” terfi etmemize ihtiyaç var. Ne güzel der Merhum Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç “Islamization of Muslim people”; Müslümanların İslamlaşması. Müslümanların ahlâkı yeniden keşfetmesine ihtiyaç var. Tarih denilen denizin sularında yüzüp eskilerin ahlâki davranışlarını destanlaştırma yerine, kendimizin aynı davranışları sergileyerek âbideleşmesine ihtiyaç var. En genel manada ahlâki, özel manada ise ahlâkın her çeşidi hayatımıza tatbik etmeye ihtiyaç var. Bireyselleşmeye, Hocaefendinin 1999 yılında Nevval Sevindi’ye verdiği New York röportajındaki enfes ifadesiyle “Bireyin çiçek açmasına” ihtiyaç var.
İbni Arabi, Yunus Emre ve Mevlana üçlüsünün şekillendirdiğine inandığım Türk-İslam irfanına yönelmeye ihtiyaç var. Allı-pullu laflar etmeye, bunların edebiyatını yapmaya değil, onları hayata taşımaya ihtiyaç var. Doğduğumuz gün itibariyle Yahya Kemal’in Rindlerin Akşam’ında dediği gibi, “Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapı”ya doğru yaklaşmaya başladık. Ve biliyoruz ki “Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece”ler. İşte oraya hazırlık için yoğunlaşmaya ihtiyaç var. Kur’an, sünnet ve geleneği yeniden keşfetmeye, bu eksende tek taraflı değil, çok yönlü fikri beslenmelere, güncel tabirle çapraz okumalara, eleştirel yaklaşımlara, derin mukayeselere ihtiyaç var. İnsanı, toplumu, tarihi, geleneği müspetiyle menfisiyle bir bütün olarak kabul etmeye, seçici okumalardan vazgeçmeye ihtiyaç var. İçinde yaşadığımız dünyayı ve gidişatını iyi okumaya ihtiyaç var. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin dediği gibi “Dünya ahvalini bilmeyen ârif billah olamaz.” Sempatiye değil empatiye ihtiyacımız var. George Lackoff’un tespitiyle sempati muhatabın acısını duymadan onun ağrısını gidermeye çalışma, empati ise o ağrıyı hissederek gidermeye çalışmaktır. Günahlarımızla, hatalarımızla, yanlışlarımızla yüzleşmeye, bunları itiraf etmeye ve ardından başta Allah sonra hak sahiplerine dönüp pişmanlığımızı izhar etmeye, haklarını helal etmelerini istemeye, af dilemeye, tevbe etmeye ihtiyacımız var. Dini değerlerimizin kökeninde var olan murakabe, muhasebe, ölmeden önce ölmeyi vaaz ve nasihat etmeye değil, yaşamaya ihtiyaç var. Dokuz köyden kovsalar da onuncu köyde –ki o köy benim inancıma göre Allah’ın himayesidir- ikame etmeye ihtiyaç var. En kısa tabiriyle söylem-eylem birlikteliğine ihtiyaç var. “Aldatan bizden değildir” hadisini duvarlara asmaya değil, onu içselleştirmeye ve hayatımızın her karesine yansıtmamıza ihtiyaç var. Aksi zaten münafıklıktır. Yalan söylememeye, yalanı lügatlerimizden silmeye ihtiyaç var. Yalanı meşrulaştırıcı te’villerden, tefsirlerden, maslahat, dava söylemlerinden hızla uzaklaşmaya ihtiyaç var. “Amma maslahat için kizb ise zaman onu nesh etmiş.” diyen Bediuüzzaman’a kulak vermeye ihtiyaç var. Ne kadar acı duyarsak duyalım ne kadar ıstırab hissedersek edelim ne kadar travma yaşarsak yaşayalım, yalanın sağladığı konfor ve avunmak yerine doğrunun incitmesini tercih etmeye ihtiyaç var. George Orwell 1984 romanında dediği “Double think/Çifte düşünceye” inanmamaya ihtiyacımız var. Çifte düşünce, doğru olmadığına kesinlikle inandığımız yalanlara kasten inanmak gibi aynı anda iki zıt şeye inanma, ikisinin de doğru olduğunu kabullenme demek. Unutmayalım “Hakkın hatırı âlidir, hiç bir hatıra feda edilemez.” Aksi takdirde, sergilediğimiz bu insanlıkla ve bu müslümanlıkla bu kadar ve buraya kadar. Daha ötesi olmaz. Nokta. Bu kadar yeter sanırım.
Son sözüm ise şu; bana sorduğunuz her soruyu cevapladım. Bunun kamuoyu tarafından bilinmesini isterim. Düşündüğüm ve hissettiğim her şeyi açık yüreklilikle soyledim. Mahşeri, mizanı, hesabı düşündüm. Allah’ın “Şunu neden demedin, düşündüğün halde neden ifade etmedin, doğru bildiğini doğruluğuna inandığını neden söylemedin?” sorularına ve “Neden zihninin arka planında Benim rızam değil de, falanın veya filanın memnuniyet veya memnuniyetsizliği vardı” şeklinde hitabına muhatap olacağım korkusu ve endişesini taşıdım. Onun için kalemimi, kalbimin ve aklımın emrine verdim, içimden geldiği gibi yazdım. Rabbim şahit, okuyucuların da bunu bilmesini isterim.
The Circle röportajarının her birisini tarihe not düşen metinler olarak görüyorum. Bu zeminde bana da yer verdiğiniz için teşekkür ederim. Allah sa’yinizi meşkur etsin.
Ben de, öncelikle mülakat teklifimi kabul ettiğiniz için, ve dahi sorulan bütün soruları içtenlikle yanıtladığınız için size bir kez daha çok teşekkür ederim.
Allah bes, baki heves.
[Engin Sezen] 25.4.2018 [thecrcl.ca]
Ahmet abi, mülakatı bitirince ‘ben de bittim’ dedi…. bir gönül rahatlaması da hissederek…
Sizi içten bir insanın cevaplarıyla başbaşa bırakarak Allah’a emanet olun diyorum:
Aslen Hizmet Hareketi geleneğinde yetişmiş ve bu Süreç’te çeşitli açılardan Hizmeti’ eleştiren bir kesim var. Bunlar arasında akademisyenler, esnaflar, memurlar da var. Öncelikle, bu eleştiren kesimle ilgili görüşlerinizi merak ediyorum?
Bence soru yanlış. İki kavram yanlış kullanılıyor bana göre bu soruda.
Bir; Hizmet, iki eleştirme. Hizmet, eğer ete-kemiğe bürünme şekilleri tabii ki farklı, özü itibariyle bir değerler hareketiyse, bu değerleri eleştiren yok. Bu değerlere bağlı yetiştirmiş olduğu insanları da külliyen eleştiren yok.
Kaldı ki sorunuzda bahsettiğiniz eleştirileri dile getirenler de yetişmelerinde Hizmet’in çok büyük katkısı olan insanlar arasında. Hepsi de güçlü inanç, ahlaki referanslara ve birikime sahip insanlar.
İki; eleştiri kavramı, bünyesinde özellikle cemaat gibi doğu kültürünün hakim olduğu, İslami geleneğin ağır bastığı bir yapıda çok yanlış anlaşılıyor. Bana göre söz konusu olan, daha iyinin, daha güzelin, daha doğrunun nasıl yakalanabileceğine dair düşünceleri özgürce ve kamuoyuna açık bir şekilde dile getirme var. Bunun İslami literatürdeki karşılığı tenkid’dir. Türkçe’mizde de kullanılır. Manası, hakikate ulaşmak için iyi niyetle doğru ve yanlışın gösterilip alternatif çözüm yollarının üretilmesi demektir. Cerh ve tadil, emri bil ma’ruf nehyi ani’l münker, nasihat, içtihadın içtihadı nakz etmemesi gibi bir çok değer ve uygulamayı daha zikredebiliriz burada eleştiriye İslam’da delil arayanlar için.
Eleştirel düşünce insan olmanın lazım-ı gayr-i müfârıkı yani ayrılmaz parçasıdır. Hz. Ömer’e giydiği elbisesinin hesabı soran insan eleştiri mi yapmış oluyor? İmam-ı Azam’ın bazı görüşlerine katılmayan kişiler için eleştiride mi bulundu diyeceğiz? Negatif bir yükleme yapmamak lazım eleştiri kavramına. Ayrıca eleştiri kavramını küçümsememek de lazım. Batı’lı firmalara bakın, hatta demokratik ülkelerde hükümetlere bakın. Bizi eleştirin diye yığınla para harcıyorlar, insanlar istihdam ediyor, kurumlar kuruyorlar. Amaç daha iyiyi yakalamak, yanlışlardan dersler çıkartmak, hata varsa bunları hem söylemsel hem de eylemsel bazda gidermektir.
Bu zaviyeden bakarsanız, problemleri göstermek, alternatif çözüm yolları önermek için geçmişte yapılan hataları nazara vermek evvel emirde yapılması gerekli olan şeydir. Mazide yaptığınız ve bugün itibariyle hata olduğu anlaşılan yanlışlarınızı elbette “şöyle olmalı, böyle olmalı” tarzında üreteceğiniz yeni düşüncelerde dile getireceksiniz. En azından ürettiğiniz o düşüncenin sahih bir temele oturduğunu göstereceğiniz argüman olacak bu yaklaşım. Aksi halde, ne gerek var diyenler çıkacak. Statükocu kişiler türeyecek. Eski sistemden bir şekilde memnun ve nemalanan kişiler hayır deyip diretecek.
İşte bu açıdan, ben şahsen dile getirilen bu düşüncelere eleştiri hele hele yıkıcı eleştiri demeyi doğru bulmuyorum. Doğru bulmamanın da ötesinde, bazı şeyleri anlamsız kılacak yaklaşımlar olarak görüyorum. Kur’an’a bakın, daha önceki kavimlerin yanlışlıklarını anlatmıyor mu bize? Neden? Ders alalım, aynı yanlışlara düşmeyelim diye. Dolayısıyla sorunuz “Hizmeti eleştiren” deme yerine “Hizmetin insan unsurunun devreye girdiği uygulamalarını, o uygulamalardaki yanlışlıklarını” demeyi tercih ederim.
Üslup eleştirisi yapanlar var.
Bakın, “Üslup çok sert” diyebilirsiniz. “Kamuoyuna açık olmamalıydı” diyebilirsiniz. “Cemaatin tabir caizse bağ bozumunu yaşadığı günlerde bu iş olur mu?” diyebilirsiniz. Nitekim bunların hepsi söyleniyor. Ama bunların varlığı “hizmet ve eleştiri” bağlamında yukarıda söylediğim tespitleri anlamsız kılmıyor. Onlar eleştirilerin muhteviyatına yönelik dile getirilen düşünceler. Onun için ben bizzat eleştiri ile eleştirinin içeriklerinin ayrılması taraftarıyım. Bugün üslup çok sert diye başlayıp eleştirenleri eleştirenlerin de katılacağı nice hakikatlar vardır o eleştirilerin içinde. Ama ne yazık ki bu türlü bir ayırım yapılmıyor. Bu ikisi arasındaki ince çizgi bilinemediği, kavranamadığı ve muhafaza edilemediği için de eleştirilerin içindeki hakikatlerden ders alma, üretilen çözüm yollarından istifade etme imkânı kendiliğinden ortadan kalkıyor. Tek kelimeyle üzüntü verici.
Bana göre yıllarını Hizmet’e vermiş, Hizmet içinde geçirmiş ve hala daha onun sancısıyla kıvranan o arkadaşlarımızın eleştirdikleri şeyler şunlar:
Bir, dünü de bugünü de içine alan insan kaynakları yönetimi.
İki, 2007 yılını başlangıç tarihi alacak olursak, 17/25 Aralık 2013’e kadar olan süreçte siyasetle ve özellikle AKP iktidarı ile hizmetin ilişkisi.
Üç; 14 Kasım 2013’de patlak veren dershane krizinden bugüne kriz yönetiminin yapılamaması.
Dört; 15 Temmuz sonrası mevcut şartlara göre mazide yapılan hatalardan da ders alındığını gösteren, Batı ülkeleri başta dünyanın hangi ülkesinde bulunuluyorsa oradaki insanların beklentilerine cevap verecek, kanunlarına saygılı, hiç bir şüphe ve şayia barındırmayacak ölçüde alabildiğine şeffaf, hesap verilebilirliğin merkeze konulduğu, yıllar içinde yetişmiş ve sahalarında uzman, yaşadığı ülkenin kültürü içinde doğmuş-büyümüş ve yetişmiş, bir kaç dili ana dili gibi konuşan insanlarımızın da yönetim kademelerinde yer aldığı yapısal bir değişikliğin gerçekleştirilememiş olması.
Ben açık ve net konuşayım ister web sayfası ister sosyal medya vasıtalarıyla bahsini ettiğim bu alanlarda düşüncelerini açıkça dile getiren kişileri günah keçisi yapmaya kimsenin hakkı yok.
Bunları duyduğuma sevindiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Eleştirenlerin günah keçisi haline getirilmemesi meselesini biraz daha açabilir misiniz lütfen?
Bir; herhangi üç kişinin bir araya geldiği her zeminde, özellikle 15 Temmuz sonrası bunlar konuşuluyordu zaten ve hala konuşuluyor. Kapalı toplumlarda iletişim biçimi dedikodudur. Birileri cesur davranıp, bu zinciri kırmış, gelebilecek muhtemel tepkileri de göze alarak bunları kamuoyunda dile getirmiş, bence bundan memnuniyet duymak ve eleştirilerin içeriğine bakıp istifade etmek, yanlış görülen değerlendirmelerine de nazikçe cevap vermek lazım. Şu gök kubbe altında cemaat için söylenmeyen hiçbir şey kalmadı zaten. 4-5 yıldır havuz medyasının yalanlarla, iftiralarla dolu haberlerine bakın, cemaatin mahrem diyebileceği neyi kaldı? Hiçbir şey. Mahrem denilen her şey Türkçe’deki enfes deyimle “Herkesin bildiği bir sır” olarak kundaktaki beşiğin kulağına bile çalındı. Bu haberlerin doğruyu hangi oranda yansıttığı ne kadarının yalan ve iftira, ne kadarının doğru olduğu ayrı bir tartışma mevzu.
İki; arkadaşların bu eleştirileri dile getirmeleri –bazılarının dediği gibi üslup, zamanlama, genelleme, bilgi noksanlıkları gibi başlıklar altında yapılan itirazlar mahfuz- onların samimiyetlerinin, dertli oluşlarının en büyük göstergesi ve delilidir.
Bu arkadaşların hepsini tanıyorum. Çok yakın dostluklarımız, birlikteliklerimiz oldu onlarla ve hala devam ediyor. Cemaatin yaşadığı ve özellikle devam eden soykırım sürecinde tabandaki masum, mazlum, mağdur insanımızın halleri onları uykularından ediyor. Göz yaşları ile takip ediyorlar olup bitenleri. Ellerindeki maddi imkanlar nispetinde mazlumların yardımına koşuyorlar. İstedikleri bir şey var; olan oldu, bari bundan sonrası için daha iyiyi, daha güzeli, daha doğruyu yakalamak. Bunun için de kendi baktıkları perspektiften, uzmanlık alanındaki bilgilerini de konuşturarak düşüncelerini dile getiriyorlar. Bunda ne mahzur var ki? Hizmetten maddi bir beklentileri de yok, eskiden de olmamıştı. Hepsi Türkiye’nin en iyi okullarından mezun, nereye gitse en iyi işleri bulacak insanlar.
Üç; kendilerinin de ifade ettikleri gibi onlar bugün açıktan dile getirdiği düşüncelerini, dün kapalı ortamlarda dile getirdiler ki ben de bunun şahidiyim. Raporlar yazdılar. İdari kademelerde bulunan insanların dikkatlerine arz ettiler. Kaale alınmadıklarını düşündükleri, sebepler planında onlar kaale alınsaydı bugünlerin yaşanmayacağını veya sürecin daha az bir zararla atlatılacağına inandıkları için açıktan yazmayı tercih ediyorlar, bunu da net bir biçimde beyan ediyorlar. “Tarihe not düşmek istiyoruz” cümlesi zaten bunu bir şekilde ortaya koyuyor. Bunu bir sorumluluk olarak görüyorlar. Bir de dünyanın başka yerlerinde benzer hataların tekrar edildiğini, bugün yeniden yapılanma olmaz ise, süreç bittiğinde kalınan yerden aynen yanlışlara devam edileceğini endişesini taşıyorlar.
Dört; eleştiri getirenlere yönelik tepkileri de şöyle görüyorum. Genelde doğu kültürünün özelliğidir “Kol kırılır yen içinde kalır.” deme. İslami cemaat ve tarikatlarda bunu net bir şekilde görebiliriz. “İdarecin zalim bile olsa itaat et” sözünden “Gassalin elinde meyyit” gibi olmaya kadar bu yaklaşımın klişeleşmiş beyanları da vardır. Halbuki temel İslami nasslar tam aksini söyler.
Kampın koridorlarına asılmış şu ayete; “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” veya “Allah katında en büyük cihat, zalim sultan yanında doğruyu söylemek, hakkı haykırmaktır” hadisine bakın, üzerlerinde dikkatlice düşünün, o temelleri göreceksiniz.
Dolayısıyla eleştirilerin içeriğine bakmadan sırf eleştirdi diye eleştirmek, söylediğim ayet ve hadisle te’lif edilemez. Yıllar önce Hocaefendi’den dinlemiştim; siz çocuğunuza Kur’an öğretseniz, bir gün şu ezberimi dinler misin deseniz, o da yüzünden Kur’an’ı takip ederek sizin ezberinizi dinlese; yanlışınız olduğunda uyarsa, şunu diyebilir misiniz; “Sen de kim oluyorsun, benim yanlışımı buluyorsun. Sana Kur’an okumayı ben öğrettim.” Evet böyle diyebilir misiniz?
Burada şunu da söylemek isterim; Twittter jargonunda “yumurta kafalılar” ya da “troller” denilen kimliği belirsiz kişiler var.
Aman Allah’ım! Ne akla hayale gelmedik şeyler söylüyor, insanın okurken bile utanacağı, yüzünün kızaracağı küfürler ediyorlar. Onlar kadar olmasa da, ahlak ve edep sınırlarını aşan beyanlarla bu arkadaşlarımıza küfürler eden, “ajan”, “proje” vs . diyen insanlar da çıktı. Ayıptır, günahtır, yazıktır.
Eğer söyleyecek bir sözün varsa, erkek gibi isminle cisminle çık ortaya ve şöyle söyleyeceğini. Sahte kimlikler ardına gizlenip aklına geleni edepsizce söylemek sana ne kazandırır. İnsanlık mıdır bu? Müslümanlık mıdır Allah aşkına!
Senin yumurta kafanın, sahte ismin arkasına saklanarak yaptığın bu şeyler, sana ve gerçekten hizmetten isen hizmete çok şeyler kaybettirir ama laf attığın insanlara çok şeyler kazandırır. Bugün dünya yarın ahiret diyeyim, bu acı ve üzüntü veren faslı kapatayım.
Bütün bunları demekle birlikte, şu soruları da değerlendirmeye almak lazım. Mesela; bu düşüncelerin bahse medar şekilde dile getirilmeleri, bunların hayata geçmesini mi yoksa geçmemesini mi netice verir? Maksat “üzüm yemek” ise-ki ben niyetlerin böyle olduğuna inanıyorum- bu üslup “bağcıyı dövmek” şeklinde algılanmaz mı? Bu algı, çok istifade edilecek eleştiri ve önerilen yöntemleri değersiz kılmaz mı?
Yüzbinlerce insanın işinden olduğu, on binlerce insanın adi bir terörist muamelesi gördüğü, binlerce kadının ve bebeğin hapislerde çürüdüğü, yurt dışına kaçma imkânı bulanların perişan bir şekilde hayatlarını idame ettirdikleri bu zulüm zemininde, dile getirilen varoluşsal ve yapısal eleştiriler o insanları nasıl etkiler?
Eleştiriye ve eleştirenlere yönelik düşüncelerinizin çok net olduğu görülüyor. Eleştirilerin muhteviyatına ne diyorsunuz?
Yukarıda eleştiri ve eleştiren arkadaşlarımıza ait düşüncelerimi açıklarken kısmen de olsa buna cevap verdim. Katıldığım tespitleri olduğu gibi katılmadıklarım da var. Maksadı aşan beyanlar olduğu gibi maksadını tam ifade edemediklerini düşündüğüm görüşleri de var. İslami düzlemde alt yapı eksikliğinden kaynaklandığına inandığım bana göre yanlış olan bazı düşünceleri var. Teşbihte benzeyen, benzetilen, benzeme noktası ve hüküm diye tercüme edebileceğim usule uymayan örneklemeler de var ki bu türlü örnekler yapılan tespitleri de gölgelendiren, istifadenin tam olarak yapılmasına engel olan faktörlerin başında geliyor. Ama bunlar üzerinde teker teker konuşmak lazım. Nitekim yakınlarım bilir, ben bir deftere her yazı çıktığında katıldığım ve katılmadığım ve neden katılmadığımı ifade eden notlar aldım. Bazıları ile de telefonla konuşarak veya text mesajı yoluyla görüştüm.
Hasılı; düşünce özgürlüğünden korkmamak lazım. Bırakınız cemaat uzmanı kesilen yetkisiz, bilgisiz, ilgisiz insanların öfke, nefret ve kin ile konuştuğu bir zeminde dertli ve uzman olan bu insanlar da konuşsun. Ama söylediklerinin altlarını doldura doldura, sahih bilgiye, istatistiki sonuçlara, hayat tecrübelerine dayasınlar görüşlerini. İyi niyet ve samimiyetten uzak olmasınlar. Haksız ithamları barındırmasın söyledikleri. Genellemeler ihtiva etmesin. Üçüncü şahıslar tarafından doğrulanabilecek ölçüde bir veri tabanına dayansın beyanları. Her cemiyet ve her toplumda var olan çürük elma mahiyetindeki insanların yaptıkları hatalarla, sistematik hataları ve yanlışları ayırsınlar.
Bizler Müslümanlar olarak “dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin” ayetinin şekillendirdiği kültürün çocuklarıyız. Öyle olmak zorundayız. Dikkat edin bu ayeti ile Allah, yaratmış olduğu insana Kendini inkâr etme özgürlüğü veriyor ve bunu Kur’an’ında bütün zaman ve mekanlara ilan ediyor. Kendisini inkâr edenlerin, isyan edenlerin hikayelerini hem de onların dilinden bize anlatıyor. Özgürlük dediğiniz zaman bundan daha ötesi olur mu?
Bunu kısıtlamaya kalktığınız, “fitne, ihanet” gibi söylemlerle etiketlediğiniz zaman, bütün bütün koparlar bulundukları dünyadan. Böyle olunca da “Müsademe-i efkârdan bârika-i hakikat çıkar” tespitleri sadece lafta, kütüphane raflarında yerini alan tozlu kitapların satırları arasında kalır. Hocaefendinin yıllardır söylediği hoşgörü sözleri anlamını yitirir. Birileri de çıkar bu durum karşısında haklı olarak der ki; “Bugün bunca mezâlimi yapanlar, kalkıp buraya gelse ben onlara kendi odamı veririm. Başka yerde yatarım. Karekterim bu!..” diyen Hocaefendinin bu anlayışını önce o arkadaşlara karşı kendi iç dünyanızda uygulayın.”
Yalnız söz söylerken dikkatli olmak lazım. Meşhur bir deyimde ifade edildiği gibi “Söz ağızdan çıkmadan önce insanın esiri ama ağızdan çıkınca insan onun esiri olur.” Ben bu eksende Yunus Emre’nin şu dizelerini çok beğenirim. Ne güzel şöyler Yunus:
“Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz.
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz.
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.
Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.
Kişi bile söz demini, demeye sözün kemini.
Bu cihan cehennemini, sekiz uçmağ ede bir söz.”
Eleştirilerin bir kısmı doğrudan Fethullah Gülen’e yönelik?
Gülen Portresi sorunuzda da söylediğim Hocaefendi her şeyden önce bir insandır. İnsanın hamuru ise hata ile yoğrulmuştur. İnsan gerek Allah ile olan ilişkilerinde gerekse insanlarla olan münasebetlerinde hata yapar. Yapabilir demiyorum, yapar. Zira hatadan masumiyet ve masuniyet teorik planda sadece peygamberle mahsustur. İsmet sıfatı bunu gerektirir. Kaldı ki Kur’an ayetleri ve bazı hadislerde gördüğümüz üzere onların bile kendilerinin hata dedikleri ve ardından dua dua Rabbimize yalvararak af istedikleri davranışları vardır. Dolayısıyla İslami düzlemde durduğumuz yer, başta da ifade ettiğim gibi şu olmalıdır; Hocaefendi bir insandır, hata yapabilir; dolayısıyla sözleri, davranışları, kararları eleştiriye, sorgulamaya açıktır. “Adem hata etti çocukları da hata etti” beyanını yüzlerce binlerce defa kendisinden duyduk biz.
Fakat eleştiriyi yaparken yukarıda beyan ettiğim veri tabanlı olmalı, sahih bilgiye dayanmalı vs. diye ifade ettiğim şartlara burada bir şey daha ilave etmek istiyorum; o da nısfet, insaf, hakkaniyet ve adalet. Bunlar elden bırakılmamalıdır. Neden?
Çünkü Hocaefendi yaşamış olduğu nezih, sade, fedakâr hayatı ve ortaya koyduğu düşünceleri, planları, projeleri ile yüzbinlerce insanın hayatına dokunmuştur. Onların bazılarını Anadolu’nun köylerinden alıp kasabasına, bu satırların yazarı da dahil bazılarını kasabadan alıp şehire, şehirden alıp dünyanın başka başka ülkelerine taşımıştır. Yüksek idealler etrafında insanları her organize hem de mobilize etmiş ki İslam’ın yakın tarihine bakın bu çapta hem de gönüllülüğün merkezde olduğu bir organize ve mobilizeden bahsetmek mümkün değildir.
Şunu diyebilirim; sınıf atlatmıştır Hocaefendi ve Hizmet dokunmuş olduğu insanlara. Türkiye dışındaki ülkelerde de aynı şey geçerli. Özellikle Orta Asya ve Afrika gibi ülkelerde eğitim-öğretim kurumları ile ortaya koyduğu hizmetler tam anlamıyla bir başarı hikayesidir. Öyleyse Hocaefendi’yi hedef alan değerlendirmelerde bu hususun da unutulmamasını temenni ederim. Medyuniyet, vefa, şükran, saygı duyguları Müslüman ahlâkının kırlarında, yamaçlarında açan bir çiçek değil, aynı zamanda insanlığın da lazım-ı gayr-i müfarıkıdır.
Son olarak şunu diyeyim; olan oldu. Zamanı bir daha yaşama, keşke şunlar yaşanmasaydı deme şansı yok. Bediüzzaman’ın dediği gibi burası tam da kader açısından meselelere bakılacak bir yer Müslüman için. Tabii ders almayı ihmal etmeden. Yalnız ders alırken, anokranizme düşmemeli. Dünü bugünden değil, dünü dünün şartları içinde değerlendirmeli. Yukarıda dediğim gibi bilgi ve veri tabanlı olmalı yapacağımız yorumlar. Resmin tüm karelerini görmeye çalışmalı. Göremeyenler de elbette gördüğü kareler üzerinden değerlendirme yapacak. Bunu da unutmamalı. “Sen resmin tamamını görmedin, bilmediğin şeyler var.” denilmemeli. Beri taraftan da yaşananları bir manada kutsama manasına gelecek beyanlardan kaçınmalı. Tarihi inanç alanı haline getirmenin bir çeşit göstergesidir bu. Tarih ve tarihte yaşanan hadiseler imanın esası değildir, olamaz.
Son dedim ama aklıma gelen bir husus da söyleyeyim; AKP zulmüne bir şey demedin diyenler olabilir; çok söyledim ve sözün bittiği nokta dedim nice yaşadığımız zulüm hadiseleri karşısında. Kaç defa bu başlıkla yazılar yazdım. Bir defasında “Sözün bilmem kaçıncı kere bittiği yer” dedim. Hem de 15 Temmuz’dan çok önce. Onlarla eğer bir gün adil hukuk düzeni ülkemize dönerse, evrensel hukukun esaslarına bağlı bağımsız yargı önünde hesaplaşacağız. Ömrümüz buna yetmezse, ahirette mahkeme-i kübrada hakimin Allah, şahitlerin kirâmen kâtibin ve insanin eli-ayağı, dili-dudağı olduğu mahkemede hesaplaşacağız. Bediüzzaman’dan mülhem diyeyim, yaşasın zalimler ve onların yardakçıları için cehennem.
Sizin Ahmet Kurucan olarak Hizmet Hareketi ile ilgili eleştirileriniz var mı?
Röportajın bütününe baktığınızda Hizmet ve Cemaat ile alakalı genel-özel değerlendirmelerimde yaptığım eleştirileri görebilirsiniz. Bunun ötesinde gerek bu röportajlar serisinde gerek Kıtalararası web sayfasında, gerek The Circle röportajları, gerek sosyal medya platformlarında yapılan eleştirilerden katıldıklarım da var, katılmadıklarım da. Mesela Yasir Bilgin’in sizin sayfanızda çıkan “Hizmet, Yeni Dönem ve 10 Prensip” başlığı altında sıralamış olduğu prensiplerin bütününe katılıyorum ki tersden baktığınız da bunları hayata tam anlamıyla geçirilememiş söylemler babında eleştiri olarak okumak da mümkündür. Yalnız sözünü ettiğim röportaj serisi ve yazılardaki eleştirileri teker teker saymak ve üzerinde konuşmak bu röportajın hacmini aşar.
Aklıma gelen birkaç somut eleştirimi aşağıda sıralayayım ama önce şunu baştan belirtelim; Cemaate ve Hizmete yönelik eleştiriler sistemik bir arıza mı yoksa yapı içinde bulunan çürük elmalardan kaynaklanan ferdi arızalar mı? Soru çalmadan adam kayırmacılığa kadar bugün sağır sultanın bile duyduğu ve beşikteki bebekten mezardaki ölüye kadar herkesin gündemine sokulan iddialar, ithamlar, iftiralar, yalanlar ya da gerçekler. Bilmiyorum hangisi doğru. Özgür bir basın, bağımsız bir yargı olmadığı için ülkemizde bu konuda tenkile maruz bırakılan, sosyal soykırımına maruz bırakılan bir yapı için söylenenlerin ne kadarı doğru ne kadarı yalan inanın kestirmek zor. Ama söylenenlerin yüzde biri bile doğru olsa, Ahmet Dönmez’in dediği şey aklıma geliyor; cemaat o kadar beyaz ki siyah bir toz parçasını bile üzerinde hemen belli ediyor. Halbuki başkaları deveyi hamutuyla tüketiyor. Ama onların deveyi hamutuyla tüketmesi, beyaz elbise deki siyah toz mesabesinde dahi olsa yapılanları meşru kılmaz. Bunu da ayrıca ve üzerine basa basa kaydetmem lazım.
Tekrar başa döneyim o soruyu bir daha sorayım, arızalar sistematik olarak yapılan sistemik bir arıza mı, yoksa çürük elmaların kendi inisiyatifleri, meşrulaştırıcı yorumları ve kararları ile yaptığı şeyler mi? Eğer birincisi ise, sorun çok büyük demektir. İkincisi ise, bu her toplulukta, her toplumda her zaman var olan bir şeydir. Tekrar edeyim, var olması yapılanları meşru kılmaz.
Peki, eğer arızalar sistemik ise bunun kaynağı nedir?
Evet, bence işte asıl bakılması gerekli olan yer burasıdır. Bataklıktaki sinekler değil, bataklığın oluşmasını ve sineklerin üremesini sağlayan zemindir. Mücadeleye tabii ki sinekleri ortadan kaldırmakla başlamalı ama bataklığa dokunulmazsa sinekleri ortadan yok etseniz bile yenileri gelecektir. Çünkü o zemin başka bir şey üretmez. Bu anlamlı soruya cevap ararken Enes Ergene’nin bir tespitini hatırlatayım; “ayartıcı devlet” diyor Enes Hoca. İslam dünyasının kökeninde var olan ve Emevilere kadar uzanan devlet sistematiğinin adıdır “ayartıcı devlet.” Ben de bu düşünceye katılıyorum.
Ne demek bu?
Kendisini öteki üzerinden tanımlayan, var oluşunu ötekileştirdiği ve yer yer düşmanlaştırdığı kişiler, gruplar, cemaatler, tarikatlar, partiler üzerine kuran bir devlet demek ayartıcı devlet. Farklılıkları zenginlik olarak kabul eden değil, aksine farklılıkları birer fay hattı gibi kabullenip gerektiğinde onu harekete geçiren devlet anlayışı. Bakın son süreçte olanlara, tarikatlar bile sokağa döküldü değil mi? Halbuki tarikatın sokakta ne işi var Allah aşkına? Onun varlık alanı tekyeler, zaviyeler, medreseler, evler, Allah ile baş başa münasebetleri itibariyle yıldızlı gecelerde yalnız bir halde baş konan seccadeler. Ayartıyor devlet bunları. Demokratik haklarını kullanma babında sokağa dökülüyorlarsa ne alâ, ama siyasallaşmış halleri sokaklarda şimdi bir çok tarikat.
Bir başka açıdan baktığınızda devlet memuru tabirinde bile görebilirsiniz bunu. Halbuki demokratik ülkelerde bizim dünyamızda devlet memuru denilen görevlinin adı “public servant”tır. Bir yazımda yazmıştım bunu Zaman gazetesinde. Halkın hizmetkarı demek public servant. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve iki ayrı ülkede aynı işi yapan kişiye verilen ünvana bakın; birinde “devletin memuru” hem de maaşını halkın vergilerinden aldığı halde, hem de halka hizmet verdiği halde; diğerinde halkın hizmetkarı. İşte devlet yapılanmasında var olagelen bu zihniyetin elbette ve elbette sosyal ve toplumsal hayata yansımaları olacaktır. Cemaatlerde de, tarikatlarda da, partilerde de, sendikalarda da vs. her türlü kurum ve kuruluşta bu kendini gösterecektir.
Tekrar söylüyorum, sakın ola ki yapılanları aklama manasına gelmesin, soru çalındı diye Cemaati toptancı ve heptenci bir mantıkla suçlayanlar, bakın şimdi soruları çalmaya bile gerek görmeyen, imtihan yapmadan istediğini istediği yere yandaş olma kaydıyla atayan yapıya ne diyecekler? Ama bu sadece bugünün sorunu değil, dünün de sorunuydu. “Hamil-i kart yakınımdır” hatırlatmasında bulunayım, siz anlayın gerisini.
Dolayısıyla bu zihniyet sorunu yapısal manada çözülmedikten, o akıl eleştirilmedikten sonra bu problem sistemik de olsa, çürük elma şeklinde de olsa çözülemez. Nokta. Çünkü devlet dayatıyor kendini. Herkesi kendine benzetiyor. Ekrem Dumanlı’nın krizin ilk günlerinden itibaren yaptığı bir tespit vardı; “İslamcılar devleti dönüştüreceğiz diye geldiler, kendileri devlete dönüştürdüler.” Doğru söylüyor; aynı şey başka toplumsal gruplar için de az veya çok geçerli.
Somut şeylere geçmeden önce bir şey daha ilave edeyim; Batı’da bahsini ettiğim ölçüde zihinsel değişim ve dönüşümü sağlayan şey şehirleşmedir. Bunun da kaynağında sanayileşme ile birlikte köyden şehire yapılan göçler vardır. Batı ilk kuşakta olmasa bile 2. ve 3. kuşakta toplumsal dönüşümü sağlamış ve ardından bu dönüşüm siyasete, ekonomiye, kültüre vs. yansımıştır. Bizde de göç ve şehirleşme oldu. Ama Batı’nın aksine 2. ve 3. kuşak bizde dönüşümünü tamamlayamadı. Rehberlik yetmedi. Tarihi tecrübeler kifayet etmedi. Siyaset ön açmadı. Sivil toplum kuruluşları, sivil devlet kuruluşları haline geldi. Kültürel kodlar mani oldu ve neticede 2. ve 3. nesil bizde lümpenleşti, magandalaştı, kabadayılık hakim oldu. Kurtlar Vadisi ve Ertuğrul dizilerine bakın, siyasi liderlerin hal ve keyfiyetlerine bakın, bunu çok rahatlıkla görebilirsiniz. Çünkü alıcısı var. Toplumsal alanda karşılığı var. Bir ticari meta sanki ve para ediyor, makam veriyor, mevki sağlıyor. Kimse Erdoğan’a, Bahçeli’ye yüklenmemeli. Bu kültür üretti o liderleri. Adamlar da alıcısı olan şeyi satıyor. Yoksa 15-16 yıllık iktidarını nasıl izah edeceksiniz?
Şunu diyerek sözlerimi bağlayayım; Batı’lı evindeki bulguru bıraktı Dimyat’a pirince çıktı ve pirinçle evine döndü. Şimdi evinde hem bulgur hem de pirinç pilavı yiyor. Ya biz; Dimyat’a giderken evdeki bulgurdan da olduk. Köylüydük, şehirli olalım dedik. Olamadık. Köye dönelim diyoruz, dönemiyoruz. Şehirleri köyleştirelim diyoruz, o da olmuyor. Cem Yılmaz’ın dediği gibi “little little in the middle.” Ortaya karışık acınası bir haldeyiz vesselam.
Somut eleştirilerileriniz?
Öncelikle hatırlatacağım şey, gerçeklikle bağımızı koparmamamız gerektiği. Gerçeklikle bağı kopanların hayatla da bağı kopar. Kendi inşa ettikleri hayali dünyaları içinde yaşarlar. Hele bunlar karar mekanizmasındaki kişilerse, destekleyenler ne kadar çok olursa olsun onların aklı ve ürettiği projelerle bir yere varılamaz.
İki; istişarî mekanizmalarda İngilizce ifadesiyle “decision shaping” ve “decision making” süreçlerinin baştan sona gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyorum. Yani kararı şekillendirme ve kararı alma mekanizmaları. Bu ikisini arasında kopukluk olduğunu kanaatindeyim.
Bu nasıl yapılacak, somut teklifiniz nedir?
“Amerika’yı yeniden keşif etmeye gerek yok.” İçinde yaşadığımız özellikle demokratik ülkelerin küçüklü-büyüklü şirketlerinden dernek ve vakıflarına, devlet aygıtını oluşturan kurumlarından uluslararası siyasi, ekonomik, kültürel vb. her türlü alanda iş yapan kuruluşlarına kadar hemen herkesin kabullendiği ve uyguladığı prensipler, ilkeler, kaideler esas alınmalı. İnsanlığın ortak ürünü olarak görmeli onları. Patenti başkalarına ait diye elinin tersi ile itmemeli. Ama bu, formlarda onları aynıyla taklit etmek, takip etmek manasına gelmez. Kırmızı çizgileriniz varsa –ki var- ve söz konusu formlar o çizgileri aşıyorsa, normlarda sadık kalarak formlarda değişiklikler yapabilirsiniz. Kaldı ki formlardaki değişiklik zenginliğin ayrı bir göstergesidir.
Tam da burada Amerika veya daha genel manada Batı da nereden çıktı dememeli. İslam tarihinden seçmeci okumalar yaparak güzellemelerde bulunulmamalı. “Kökeni bizde de var bunun” gibi enfes örnekler sunmak için maziye dalınmamalı. Doğrudur, eğer seçmeli bir yaklaşımla bu tarihe bakarsanız her dönemde çok enfes örnekler görürsünüz. Siyasi yapıda da, dernek ve vakıf türü örgütlenmelerde de, cemaat ve tarikatlarda da. Ama ya bugün? Biz neden güzellikleri göstermek için tarihin upuzun derelerinde dolaşıyoruz da harita üzerinden bir yer gösterip alın size mesela ‘2018 Türkiye’si, 2018 şu şirketi, bu vakfı, şu kişisi’ diyemiyoruz. Çünkü yok. Olması gerektiği ölçüde yok. Olmadığı için mazilerde dolaşıyoruz.
Üçüncü husus; Ertan Salık Bey size verdiği röportajda farklı bir boyutu ile dile getirmişti, ben aynı hususu bir başka şekilde ifade edeceğim; karar mekanizmalarının teorik ilmi bilgi, bilimse metotlara uygun bir şekilde elde edilen istatiksel veriler ve sahalarda bizatihi yıllarını geçiren uzmanların tecrübelerine yeterli ölçüde ehemmiyet verilmediği kanaatindeyim. Böyle bir mukayese ne kadar doğrudur bilmiyorum ama güncel ve aktüel bir örnek olduğu için söyleyeyim; AKP, Erdoğan ve etrafındaki kurmay kadrosu bu konuda çok ileri. Türkiye toplumunun nabzını bahsini ettiğim bilgi, veri ve tecrübeyi kullanarak çok güzel okudular ve hala okuyorlar. Okuyorlar da ne oluyor, ülkenin canına okudular demeyin lütfen? Haklısınız; ülkenin canına okudular ama siyasetin aklı bizim gibi çalışmıyor. İktidarda kalmayı en üst değer olarak benimsiyorlar ve işte bu okumalarından dolayı 15 yıldır iktidardalar. Bir arkadaşımım geçenlerde yaptığı teşbih içinde Necip Fazıl’ın At’a Senfoni’sinde anlattığı hipodromdaki at yarışlarına gelen insanların heyecanlarını ve coşkularını ihtilal yapmada kullandılar. Hatta şunu da söyleyebilirim; onların ilmi metotlar eşliğinde geliştirdikleri stratejiler –tabii ki sonuçları ile birlikte- yakın bir gelecekte doktora tezlerine ve romanlara konu olacak, filmlerin senaryolarını teşkil edecektir. Halbuki bana göre yetişmiş insan gücü açısından baktığınızda Hizmet, AKP kadrolarından hiç de geri değildir hatta önündedir ama onlar ölçüsünde bile olsa teorik ilmi bilgi, istatistiki veri ve uzmanlık tecrübelerini kullanılamamıştır. Şimdiye kadar olmadı, inşallah bundan sonra olur diyelim.
Şöyle bitireyim;
Hizmet bundan sonra yoluna demokratik, şeffaf, dürüst, hesap veren, çoğulcu bir zihniyetle devam edebilir. Aksi muhaldir. Eski usullerin –esasların demiyorum- son kullanma tarihi geçmiştir. Bediüzzaman’ın dediği gibi “Eski hal muhal ya yeni hal ya izmihlal”
Yukarıda bir soruya verdiğiniz cevapta dikkatimi çekti: Hizmet ve Cemaat ayrımı yaptınız. Genelde bu iki kavram gelişi güzel birbirinin yerine kullanılıyor; siz bu iki kavramı birbirinden ayırıyor musunuz yoksa?
Böyle ayırımlar yapanlar olduğunu biliyorum. Benim “Cemaat için yakın gelecekte Türkiye gibi bir ülke yok” sözümden de bu manayı çıkaranlar olmuş. Hatta Türkiye’de Hizmete gönül vermiş ve şimdilerde büyük mazlumiyetlere, mağduriyetlere maruz kalan insanların varlığından hareketle “bu cümle nasıl söylenir” denilmiş. Bu soruyla söz konusu cümlemi açma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. İnşallah meramımı net bir şekilde ifade edebilirim:
Öncelikle pratik uygulamalar ve Hizmetin Türkiye merkezli devlet eliyle maruz bırakıldığı tenkilden hareketle bu ayırımı yapan ve temellendirmeye çalışanlar olduğunu biliyorum. Oturduğu bir zemin de var bunun. Acı da olsa kabullenmek zorundayız. Fakat bu kadar net ve keskin bir ayırımdan söz edilip edilmeyeceği konusunda özellikle kavramsal referanslar ve onu üreten akıl açısından baktığımda benim ciddi tereddütlerim var.
İsterseniz meseleye pratiği bir kenara koyarak bahsini etmeye çalıştığım referanslar ve akıl açısından bakalım. Hizmet ve Cemaat şeklinde yapılacak keskin bir ayırım, Cemaat’in dini referanslarını bıraktığı ya da bu referanslardan bütünüyle vazgeçip gibi seküler bir hale bürünmeye başladığı şeklinde bir dönüşümü ima edebilir. Çünkü “Cemaat” dini, “Hizmet” ise daha ağırlıklı olarak sosyolojik var oluşu ifade eden bir kavram. Aslında cemaat de sosyolojik bir kavram ama sözün bu aşamasında bizim gündelik dilde kullanımımız itibariyle böyle söylüyorum.
Açık ve net; Hizmet ve Cemaat kavramlarını bu keskinlikte ayrılmasını iddia edecek bir hizmet mensubu olacağına ihtimal vermiyorum. Sanıyorum bu ayrımı yapan arkadaşlar da bunu kastetmiyorlar. Yukarıda ifade ettiğim pratik alanda, daha çok kurumsal anlamda işleyen bir aklın, sosyal ve stratejik tıkanıklığını temellendirme adına yapıyorlar. Evet, bu akıl İslam tarihi boyunca çok sorunlar yaşadı, pek çok sorunun da kaynağı oldu. Hatta bazı dönemlerde yaşanan medeniyet krizinin temel aktörü olduğu bile söylenebilir. Cemaat, Hareket, Hizmet, Camia ya da adına ne derseniz deyin siz yalnızca adını değiştirerek herhangi bir krizi ve tıkanmışlığı aşamazsınız. Benim asıl vurgulamak istediğim ve tereddütlerim var dediğim nokta işte bu.
Benim önceki cevaplarda gerek Hocaefendi gerekse Cemaat ve Hizmet diyerek yaptığım ayırım daha çok değişimi, dönüşümü merkeze alan dönem ve merhalelerini ifade eden bir tasnif. Kaldı ki Hizmet gibi hareketlere, cemaatlere “Hareketler sosyolojisi” acısından bakarsanız değişim tüm dini ve sosyal yapılar için kaçınılmazdır ve gereklidir de. Ama temel referans çerçevenizi kaybettiğinizde sizi hiçbir değişim kurtaramaz. Ben kurumsal aklın sık sık kendini gözden geçirip revize etmesinden yanayım. Çünkü şartlar değişiyor, çevre değişiyor, toplum değişiyor, telakki ve kabuller değişiyor. Siz ne olursanız olun bu değişimden bigâne kalamazsınız. Zaten röportajın dün yayınlanan kısmında Hizmetle alakalı sormuş olduğunuz sorulara verdiğim cevapların özü ve hülasası da bu merkezde.
Fakat dikkatimi çekiyor, bu tür değişimi tartışan ve tavsiye eden arkadaşlar kavram vaz’ ederken yaptığı temellendirmeler tam manasıyla aklı ikna, kalbi tatmin eden seviyede olmuyor. Olmayınca da karşıt tepkiler oluyor ki bu da normaldir.
Ben maksadı anlaşılır, açık ve temel inanç referansları da göz ardı etmeden ortaya konulmalı bu türlü kavramsallaştırmalar diyorum. Hepimiz insanız. Travmatik bir ortamda olduğumuzu baştan söylemiştim. Travmayı oluşturan ortam artıcı şokları ile devam ediyor. Dolayısıyla böylesi ortamlar insanı tahrik eder, ağır tepkiler vermesine sebep olabilir. Bu ben de dahil hepimizde olabilir. Bence bu tepkileri çok görmemeli. Herkesin konuşmaya ve haklı olarak eleştirel düşünmeye hakkı var ki yukarıda verdiğim cevaplarda bu düşüncemi çok net bir şekilde hem de yorumlara kapalı bir şekilde ifade ettim.
Tekrar ifade edeyim; cemaat, hareket, camia gibi kavramların dini olmaktan çok sosyolojik var oluşlar olduğunu düşünüyorum. Hizmet gibi bir yapılanma için bunları kullandığınızda dini referansları güçlü olan tanımlamalardır hiç kuşkusuz. Eğer ayrımdan kasıt bu tanımların inanç referanslarını tartışmaksa bu konu tamamen başka bir şey. Ve öyle ulu orta, twitter, face gibi sanal dünyada tartışılabilecek bir şey de değil. Dini referanslar içinde de elbette eleştirel damarlar var. Ama dediğim gibi bu konu daha ilmi ortamlarda ve daha sakin durumlarda işin erbabının yapacağı bir şey.
Bununla farklı dil, üslup, söylem ve yöntemlerle eleştiri geliştirenlerin susmaları gerektiğini telkin ediyor değilim. Yalnızca öfke ve tepkilerden mümkün olduğunca uzak kalmaya ve salim bir kafayla bir şeyler yazmaya gayret etmeli herkes, demek istediğim budur. Tabii ki doğrudan doğruya Cemaat ya da Hizmetin dini referanslarını da eleştirenler olabilir, ‘Hizmet’ kavramıyla daha seküler referans çerçevelerini kastedebilir veya temenni edebilir. Ama bunun çok fazla kabul görebileceğini sanmam.
Sonuçta Hizmetin sosyal ve sivil seküler alanlarda faaliyeti ve yapılanması olsa da güçlü dini referanslara bağlı olduğu bir gerçektir. Bence Hizmetin temel başarısı tam da bu alanda idi, yani dini referanslarını terk etmeden modern dünya ile entegre olabilen bir hareket olmasıydı. Bunu tartışan pek kimse de çıkmadı bildiğim kadarıyla. Bu yönüyle İslam dünyasında neredeyse tek hareket idi. Enes Ergene’nin “Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı” kitabına bu gözle bir daha bakılabilir. O, kitabında bana göre İslam dünyasında hareketlerin sosyolojisi üzerine kavramsal, sistematik, entelektüel ve üzerinde konsensus oluşacak bir çalışma ortaya koymaya çalışmıştı ve ben bunu merkeze koyan bir kitap da okumuş değilim. Dolayısıyla İslam dünyasındaki hareketlerin ve tecrübelerin yaşadığı ve geçirdiği yapısal dönüşümleri, fikri ve sosyal pratikte yaşadıkları krizleri üzerine söz söylemek kolay değil. Buna bir de bizim dünyamızda eleştiri geleneği olmadığını, eleştirenlerin “hain” “ihanet” gibi söylemlerle dışlandığını ilave edecek olursanız, söylenen sözler herkesin kendi perspektifinden gördüğü şeyleri eleştirmekle sınırlı kalıyor. Bu da iyi. Kötü değil ama daha mahruti bakışlara ihtiyaç var. Zira böylesi yaklaşımlar bazen maksadı aşan beyan, ifade ve karşı tepkilere ve neredeyse kimin ne söylediği belli olmayan karmaşık bir eleştiri edebiyatına neden oluyor.
Son olarak Hizmet-Cemaat ayırımı ekseninde sahaya ve pratik hayata ait şunu ilave etmek istiyorum:
Eğer Hizmet bir değerler, ilkeler ve prensipler hareketi ise ki öyledir, bu değerlerin hayata intikalinin illa sabit, formel, kurumsal formlarda olması gerekmiyor. Buna, dünyanın değişik yerlerde hayatını idame ettiren insanlarımız imkan, zaman, mekan bulamayabilir. Başka faktörler devreye girip bu türlü girişimleri imkansız kılabilir.
Mesela Avusturalya’da Arzu Yılmaz hanımın yaptığı bir örneği paylaşayım ki bu ve benzeri örnekler Türkiye’de dahil dünyanın değişik ülkelerinde çok rahatlıkla yapılabilir. Kaldı ki yıllardır yapılan yerler de olabilir. Hele şu mazlum ve mağdurlara maddi yardım bağlamında yapılan faaliyetleri bile bu kategoride Hizmet olarak değerlendirebilirsiniz. Arzu Hanım Community Center denilen belediyelerin kültür merkezlerinin mutfağını kullanmak için anlaşıyor. Cooking class-Yemek Sınıfı tarzında sigara böreği, kısır, Türk tatlıları, yemekleri vs gruplandırılarak program acıyorlar. 4-5 kişi ölunca sınıf açılıyor. Katılımcılara bu yemekler, tatlılar öğretiliyor. Muhabbetin merkezine ister istemez Türkiye oturuyor. Kültürü, resmi, sanatı, edebiyatı, müziği, siyaseti, dünü, bugünü. Her şeyin şeffaf, hiyeraraşinin olmadığı, küçük ferdi gayretlerle herkesin yapabileceği bir şey. Namaz vakti geldiğinde namaz kılınıyor, katılımcılar da seyrediyor. Bu defa muhabbetin ekseni değişiyor; onların arzu istek ve soruları ile mevzu din etrafında dönüyor.
Hizmet Medyası tabirinden ne anlıyorsunuz? Hizmetin bir medyası olmalıdır, hayır olmamalıdır diyenler var. Siz de yıllardır bu medyanın içinde yer aldınız. Gazeteci, yazar olarak çalıştınız. Süreç’te Hizmet medyası olarak tabir edilen yayın organları da çok eleştirildi. Bu konuda neler söylersiniz?
1961 doğumluyum. Muhafazakar bir ailede büyüdüm. 1976 yılında Cemaati tanıdım. İnancım ve yetiştirilme tarzım ve reşit olduktan sonra kendi tercihlerim istikametinde dini bir hassasiyetim olduğunu söyleyebilirim. 3 Kasım 1989 Zaman gazetesinin yayına giriş tarihi ve yukarıda 4 cümleyle tarif ettiğim ben, hem de İlahiyat Fakültesi mezunu olarak 28 yasındayım. Niye söyledim bunları? Aydın Doğan, Dinç Bilgin gibi basın-yayına yatırım yapan ve o günkü genel hava içinde Müslümanların hakkını hukukunu muhafaza edecek bir yatırımcımız var mıydı ki de Hizmet yazılı basınla medya alanına girdi? Evet bu cümleyi kurmak ve bu soruyu sormak içindi yukarıdaki giriş. Çok iyi hatırlıyorum o günleri. Meşhur olmuş deyimle müftünün keçisi çalınır, gazeteler “Müftü keçi çaldı” diye manşet atar ve siz bu yanlışı düzeltemezsiniz. Üstelik üzerinize atılan “keçi hırsızı” lekesini temizleyemezdiniz o zamanlar. Zaman gazetesinin kuruluşunu takip eden günlerde Yalan Haber Dosyalarını yayınlanmasının altında bu vardı.
Anokranizme düşmemeli. O günkü şartlar altında Müslümanların, İslami dindar kesimlerin hak ve hukukunu muhafaza adına ulusal basın yayında velev ki cılız bile olsa bir sesinizin olması çok önemliydi ve bu duyarlılığa sahip hemen bütün kesimlerin tasdikini, takdirini almıştı o günlerde Zaman. Düşünün basın, yasama-yürütme ve yargıdan sonra 4. güç olarak tasnif edilir. Ama bazı gazete patronları “Ne dördüncü gücü, birinci gücüz” diyorlardı veya fiiliyatları ile bunu ispatlıyorlardı. Bülent Keneş’in son yazısında “Meğer ki ne büyük nimetmiş” dediği Merhum Demirel’in 6 defa gidip 7 defa gelebildiği kısmı bir demokrasi de olduğu için, o basın hükümetler devirip hükümetler kuruyordu. Sözün özü şu; Müslümanların mutlaka basın-yayın alanında bir sözcüsü olmalıydı.
Yukarıdan beri Müslümanlar tabirini bilerek kullandım. Zira Müslümanlar o ülke nüfusunun -siyasilerin diliyle ifade edecek olursam % 99’u bulduğu, daha da garibi o haberleri kaleme alanların bile kendilerini Müslüman olarak tanıttığı yerde ortalık “şeriat” haberlerinden geçilmiyordu. Parçalanmıştı toplum. Kırık fay hatları üzerinde oturuyordu. Kürtler, Aleviler, Liberaller, Solcular, Sağcılar, Ülkücüler, Akıncılar her an kırılmaya hazır tutulan o fay hatları üzerinde oturan diğer gruplardı. Hani şimdilerde daha iyi fark ettiğimiz, ülkenin aslında kabileler, klanlar, aşiretler, gruplar, kulüpler, cemaatler, tarikatlar, örgütler vs. halinde kendi kampının içinde yaşadığı, Türkiye’nin Batı’lı toplumlar ölçüsünde hiçbir zaman toplum (society) olamadığı dönemler o dönemler. Şimdi farklı mı? Hayır, aynı tas aynı hamam.Kökeni zihniyette. Devletin kendisini ötekiler üzerinden var etmesi demiştik yukarıda. İşte bu, o. Ayartıcı, kışkırtıcı devlet.
Diyeceğim o ki; böylesi bir dönemde Hocaefendi bu açığın farkında birisi olarak halk nezdindeki kredisini de kullanarak Medya’nın yazılı alanına Zaman ile girilmesini proje olarak ileri sürdü, iş adamları üzerindeki kredisini kullanarak maddi destek vermelerini sağladı. Ama gazete hiçbir zaman Cemaatin yayın organı değildi. Cemaat haberlerine öncelik verdiği doğrudur ama yavaş yavaş emin adımlarla Müslümanların ve daha sonraları da bütün Türkiye’nin gazetesi olma yolunda köklü adımlar attı. Sonra STV, Aksiyon devreye girdi aynı kulvarda.
Tam da burada iki soru soracağım:
Bir; başlangıçta zaruretti, bu zaruret belli bir müddet sonra ortadan kalktı. Akın İpek örneği bunun göstergesi. O zaman Hizmet medya alanından çekilemez, bunu özel sektöre devir edemez miydi? İkincisi; Zaman, STV, Aksiyon yukarıda bahsettiğiniz ölçüde Türkiye’deki tüm kesimlerin hakkını savunan, cemaatçilik, kabilecilik vs. yapmayan yayın politikasını devam ettirebildi mi? Sanırım eleştirilerin temelini burası oluşturuyor. Savaş Genç röportajına sizin çektiğiniz başlıkta olduğu gibi “Hizmetin medyası olmamalıydı” eleştirisinin dayandığı temel burası. Yoksa başlangıç itibariyle Savaş Bey’in de benden farklı düşüneceği sanmıyorum.
Bu iki soruya cevabınız nedir derseniz; önce şunu belirteyim. Anokranizme düşmemeli tavsiyesini yaparken aynı hataya düşmek istemem. Bugünden dünü okumak doğru sonuçlara ulaştırmaz bizi. Bunun üzerine bir de benim 18 yıldır ABD’de yaşadığım ve Türkiye gerçeklerini ancak basın-yayından takip ettiğimi koyarsanız, bu iki soru vereceğim cevap tam isabetli olmayabilir. Bunu o günleri sıcağı sıcağına Türkiye’de yaşayan, gelişmeleri anlık eden, medyanın içinden-dışından insanlara sormak lazım. Düşünün 2002 seçimlerini AKP kazandığında Hüseyin Çelik’in İsmet Berkan’a “Asker bize iktidarı verir mi?” sorusunu sorduğu askeri vesayet altındaki bir rejimden ve ülkeden bahsediyoruz. Dahası aradan geçen 7 yıllık AKP iktidarına rağmen durumun değişmediği, askeri darbe endişelerinin yaşandığı, AKP’ye artık bir Türkiye klasiği olan parti kapatma davasını açıldığı bir zemin o zemin. Ben o günleri sadece 10 bin km öteden okuyarak takip ettim ama bugün o günkü yayın politikalarından dolayı eleştirilenler içinde yaşadı. Tekrar ediyorum bu iki soruya cevap vereceğim ama isabet edip etmediğimi okuyucu takdir edecektir.
İlk soruya cevabım: her şeye rağmen devredilmeliydi, o alandan çekilmeliydi diyorum. Ama şunu da ilave etmeden kendimi alamıyorum, mesela 2010’da bu yapılabilirdi diyorsanız 21 yıllık tabana mal olmuş genel kabulün bir anda aşılabileceği konusundada tereddütlerim var. Öyle keskin çıkışlarla, ani kararlarla, radikal değişikliklerle size 21 yıldır sırtını dayamış, güvenmiş insanların güvenini yer ile bir ederdiniz bu çıkışınızla. Şunu da söyleyeyim, çok başarılı olan Bugün gazetesi ve TV’si örneğinden hareketle, eğer şartlar Türkiye’de öyle devam etseydi bunun zaman içinde gerçekleşeceğine de inanıyordum. Nitekim o dönemler bu mevzu yüksek sesle birçok mahfilde dile getirilmeye başlanmıştı. Yani bir geçiş sürecine ihtiyaç duyuluyordu ama şartlar buna izin vermedi.
Yayın politikasına gelince; siyah beyaz bir tavırla “istikameti korudu veya korumadı” şeklinde yaklaşmamalı diyorum. Şunu görmek lazım, özellikle devlet ve hükümetin el birliği yaparak Hizmeti ayartmaya, tarlasını sürmeye başladığı dönemden sonra –ki bunun en net ve somut göstergelerini Ergenekon, KCK, Nedim Şener, Ahmet Şık ve Kürt politikaları konusunda görebilirsiniz- gazetemiz ve TV’mizin politik bir dil hakim oldu. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki ayrılığının ortadan kaldırılmaya başlandığı dönemlerde kamu adına denetim görevi yerine siyasete eklemlenmeyi tercih eden, belki de böyle görüntü veren yayınları oldu. Hizmetin medyası olması itibariyle de bu yayın politikasındaki tercih Hocaefendi başta beşikteki çocuğuna varıncaya kadar Hizmetin bütün insanlarına ve bütün kurumlarına mal edildi. Öyle görüntü veren kaydını koyuyorum; çünkü dönemin yetkilileri yukarıda tavsifini yapmaya çalıştığım şartlarda “direkt hükümete değil, onların savunmuş olduğu değerlere destek verdik ama kandırıldık” şeklinde açıklamaları var.
Önemine binaen hem tekrar hem de özet olsun; Hizmetin medyası olup olmamasından daha önemli olan, politik bir aktör görüntüsü veren yayın politikasındaki dönüşüm idi süreç boyunca. Ama şimdiden geriye baktığımızda AKP’nin de bu dönüşümde ayartıcı bir rol oynadığı da ortada. Bir cemaat ya da herhangi bir dini ve sivil topluluğun kendine özel bir televizyon ya da medyası olması meselesi genel olarak tartışılsa daha sağlıklı bir değerlendirmeye ulaşılabilir.
Şu unutulmamalı, Türkiye’de de, gelişmiş dünyada da özel sektörel medya olgusu sanıldığı kadar kadar bağımsız ve politik söylemden uzak değil. Havuz medyasına, Hürriyet’e, Milliyet’e bakın ne demek istediğim anlaşılır.
Geçmişe bakarak ah keşke şu (da) olsaydı, olmasaydı dediğiniz herhangi bir şey var mı?
Sanırım siz bu soruyu cemaat özelinde sordunuz. Tabii ki var. Hem de çok. Nasıl olmasın ki? Bu kadar büyük bir yıkım yaşamış ve hala yaşıyor olan bir cemaatin “keşke”leri olmaz mı? Hocaefendinin sohbetlerinin satır aralarında hatta satırlarında bile görebilirsiniz bunları. Onun bu “keşke”leri ve özeleştirileri haliyle hepimize ders veriyor. Bu röportajda hayat hikayemle alakalı sorular hariç, diğer sorulara verdiğim cevaplarda direkt veya dolaylı yolla bu keşke’leri, şöyle olsaydı’ları görebilirsiniz. “Sizin eleştirileriniz” sorusunda da zaten açıkça bir kaç noktayı belirttim. Bu gözle söylediklerim okunursa uzun bir liste çıkartılabilir.
Ama bu süreçte şahsınızla alakalı keşke dediğini şeyler var mı diyorsanız -ki ben böyle anlıyorum veya anlamak istiyorum ve bunu tarihe emanet edeceğim bir fırsat olarak görüyorum- 4 tane örnek sıralayacağım. Bu 4 örneğin hepsi de 17/25 Aralık sonrası Türkiye’de kamuya açık gerek STV ekranında, gerek sosyal medya platformlarında gerek küçüklü büyüklü konferans ve spor salonlarındaki konuşmalar gerekse Yarına Bakış gazetesinde yazdığım ilk yazıda attığım başlık ile ilgili hususlar.
Önce şu girişi yapayım; ben özellikle 2014 Mart yerel seçim sonuçlarından sonra çok rasyonalist bir tavır sergiledim. Herkesin herkese tabir caizse Fuat Avni misali yalancı ümitler verdiği yerde, “korkma titre” edebiyatlarının başını alıp göklere eriştiği zeminde açıkça şunu söylüyordum: “AKP’nin 2023 hedefleri tutar mı tutmaz mı bilmiyorum ama bu insanlar en azından 2019’a kadar iktidarda; herkes hesabını kitabını buna göre yapmalı.” Maziye doğru kısa bir gezinti yapıp AKP iktidarının cemaati itibarsızlaştırma, Hocaefendi iyi ama çevresi kötü, Hocaefendi de kötü, bölme-parçalama, kafir ilan etme ve hatta kollektif cezalandırmalarla toptan yok etme stratejisi olduğunu söyledim. Hiçbir istihbari bilgim yoktu. Sadece İslam tarihi okumalarımdan hareketle yaptım bunu. Kaldı ki o dönemler daha tekfir ve tenkil safhasına gelinmemişti. Nitekim şimdilerde karşılaştığımız bir çok insan bana “Siz şu konferansta böyle demiştiniz; şimdi neredeyiz?” diyorlar.
Pekala ne yapıyordum ben bu konuşma ve yazılarda? 17/25 sonrası “inlerine gireceğiz” sözüyle başlayan düşmanlaştırma sürecinde devlet eliyle hem de orantısız güç kullanarak yapılan yanlışlıkları dile getiriyordum. Konuşmalar art arda yapılan seçim öncelerine gelse de seçim konuşması yapmıyordum. Sadece inandığımız değerler etrafında Hizmeti müdafaa adına konuşuyordum. “İstediğiniz partiye oy verin. İsterseniz AKP ye verin ama şunları da bilin” diyordum. Erzurum’da Aziziye Lisesinin spor salonunda binlerce insana konuşurken “Cep telefonlarınızı kapatın veya sessize alın” dedim. Ardından yanlış anlaşılmalara medar olmaması için “Kayda almak istiyorsanız alın, kapatın veya sessiz moda alın dememim sebebi konuşmanın ahengini bozar” diye açıklama yaptım. “Binlerce insanın olduğu bu salonda benim konuşmamı devlet, istihbarat ve güvenlik güçleri vasıtasıyla kayda almıyorsa, o konuşmanın dökümünü yapıp satır satır incelemiyorsa ben o devlete devlet demem” demiştim. Sebebi neydi bunun? Devlete meydan okuma mı? Hayır, kendime, anlattığım şeylere olan güvendi.
Şimdi bu arka plan üzerinden bahsini ettiğim 4 keşke’yi anlatayım:
Bir; “Hizmete hizmet etmek şereftir.” Bunu “inlerine gireceğiz” sözünün gündemde olduğu yerel seçimler öncesi söyledim. STV’de Metin Yıkar ile yaptığımız hükümetin Cemaate yönelik algı operasyonlarını merkeze alıp onları deşifre eden konuşmamda söylemiştim bu cümleyi. Bu cümleyi birileri “caps” yapmış ve Twitter’da yayınlamış. Bağlamından kopuk bir şekilde ele alınan bu cümle o kadar çok yayıldı ki yapacağınız bir şey yok ama beni çok rahatsız etti. Ne demek “Hizmete hizmet etmek?” Nitekim havuzun derin ve kirli sularında yüzen insanlar bunu kullandı. Hizmeti haşa ve kella din yerine koyuyor dedi. Benim kastım sizin de tahmin edeceğiniz gibi Hizmetin ortaya koymuş olduğu projelere katkı sağlayarak insanlığa, Müslümanlara, ülkemize, kültürümüze hizmetti.
İki; Türkçe olimpiyatlarına salon verilmemesi ile alakalı olarak; “Ne olimpiyatı ne salonu? Bunlara su bile yok,su” denildiği dönem Türkçe veya doğru isimlendirme ile Dil ve Kültür Olimpiyatlarının yapılacağı günlerdi ve salon bulunamıyordu. Ben de yine bir TV programında “Evlerimizin bahçelerinde bile olsa biz bunu yaparız” dedim. Çocukça hislerle devlete meydan okuma olarak okunabilir bu cümle.
Üç; Bank Asya’ya nakit paralar yatırılarak kapanmasının önlenmeye çalışıldığı dönemlerde yaptığım konuşmalarda hukuksuzluğa atıflarda bulunarak, yapılan yanlışları göz önüne sererek sizin bu mücadeleniz tarihe geçecek ve belki gelecekte Bank Asya reklamını yaparken “Devletin bile batırmadığı banka” sloganını kullanacak demiştim.
Dört; Zaman Gazetesi gasp edildiğinin ertesi gün çıkan Yarına Bakış gazetesindeki ilk köşe yazımın başlığına “Nerede Kalmıştık?” başlığını koymuştum.
İşte bu 4 şeyden dolayı keşke diyorum ben şimdi. Keşke “Hizmete hizmet etmek şereftir” yerine meramımı daha net ifade edecek bir cümle kursaydım. Keşke olimpiyatlar için “Evlerimizin bahçesinde bile olsa yaparız”, keşke “Devletin bile batıramadığı banka” demeseydim. Keşke yazının muhtevasında bir şey yok ama “Nerede kalmıştık” başlığını o yazıya atmasaydım. Eğer bunlardan dolayı birilerinin düşüncelerini ve davranışlarını yanlış yönlendirdi isem hepsinden teker teker özür diliyorum. Haklarını helal etmelerini istiyorum. Özellikle Bank Asya’ya para yatırma meselesi şu an cereyan eden davalarda mahkumiyet için suç unsuru olarak kabul edilmesi beni dağidâr ediyor.
Başa döneyim; siz ilk paragrafta söylediğiniz üzere bu gidişatı en azından tahmin edip seslendirdiğiniz halde, o kabule aykırı bu sözleri nasıl söylediniz diyebilirsiniz. İki şeyden dolayı. Bir; devleti tanımıyormuşum. Siyasi akılla, bürokratik aklın farklı işlediğini fark etmemişim. Belki şöyle demem daha doğru olabilir; 90 yıllık Cumhuriyet tecrübesinde yarım yamalak da olsa oturmuş, sosyal hukuk devleti normlarının hala işleyeceğini zannetmişim ama yanılmışım.. Ben değil, herkes yanıldı bu konuda. Mahatma Gandi’nin bir sözünü hatırladım şimdi. “İngiliz idaresine karşı sivil itaatsizlikle nasıl başarılı oldunuz?” sorusunu sorduklarında cevaben der ki Gandi: “Sivil itaatsizlik yoluyla başarılı olmanın ilk şartı devletin ve hükümetin temel insan haklarına saygı duyması ve bunu uygulamasıdır. Eğer devlet buna uymuyorsa orada sivil itaatsizlikle bir şey yapamazsınız.” Ben yukarıda dediğim gibi 90 yıllık Cumhuriyet ve demokrasi deneyimlerinden bu ölçüde vazgeçileceğini tahmin edemedim, edemezdim de zaten. Kimse de edemedi.
İkincisi ise; farkında olmadan Hocaefendinin tabiriyle “Cemaat enaniyeti” veya daha genel bir söylemle “güç zehirlenmesi” içine girmişim. Yoksa başta söylediğim tahlilleri yapabilen bir insanın bu cümleleri kurması düşünülemez. Bazıları belki beni temize çıkarmak için “İrticali konuşmanın akışı içinde heyecan ve helecanla maksadı aşan cümleler kurulabilir.” diyebilir. Ama ben öyle düşünmüyorum. Bu mesele hisle, hevesle, heyecanla, öfkeyle yönetilecek mesele değil. İnsana, insanın düşüncesine, insanın hayatına dokunuyorsun. Madem ki o ekrana, o kürsüye çıktım, o kalemi eline alıp yazıyı yazdım, Yunus’un diliyle “sözü pişirip” de söylemeliydim.
Eyvallah. Hem The Circle mülakatlarının, hem de sizle yaptığımız bu güzel mülakatın sonuna gelmişken, kapanış mahiyetinde bir kaç kelam rica etsem?
Son söz yerine şunu şunları söyleyeyim; Müslümanların insanlaşmasına ihtiyaç var. Sûretâ insan olarak yaratılan Müslümanların siretâ da insan olmasına ihtiyaç var.
Aliya İzzet Begoviç’ten mülhem humanization of Muslims diyeyim isterseniz. Akleden kalplere ihtiyacımız var. İdrak eden gönüllere ihtiyacımız var. Sadece gören değil aynı zamanda bakan ve perde arkasını da müşahade edebilen gözlere ihtiyacımız var. Kur’an bu özelliklere sahip olmayan sûretâ insanlar için “Onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkındırlar. İşte asıl gafil olanlar onlardır.” der. Bizim imanı yeniden keşf etmeye ihtiyacımız var. “Ey iman edenler, iman edin” hakikatini yeninden canlandırmaya, ruhumuzu, kalbimizi, aklımızı, gönlümüzü, bedenimizi bunun tecellisi için hazırlamamıza ihtiyaç var. İbrahim Hakkı “Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde” diyor ya, Allah tecelli edecek ama o tecelli zeminini bizim kendi irade ve ihtiyarımızla hazırlamamız gerekiyor.
Bediüzzaman’ın yaklaşımı ile “taklidi imandan tahkiki imana” çıkmamıza; Hocaefendinin deyimiyle “Kültür Müslümanlığından hakiki Müslümanlığa” terfi etmemize ihtiyaç var. Ne güzel der Merhum Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç “Islamization of Muslim people”; Müslümanların İslamlaşması. Müslümanların ahlâkı yeniden keşfetmesine ihtiyaç var. Tarih denilen denizin sularında yüzüp eskilerin ahlâki davranışlarını destanlaştırma yerine, kendimizin aynı davranışları sergileyerek âbideleşmesine ihtiyaç var. En genel manada ahlâki, özel manada ise ahlâkın her çeşidi hayatımıza tatbik etmeye ihtiyaç var. Bireyselleşmeye, Hocaefendinin 1999 yılında Nevval Sevindi’ye verdiği New York röportajındaki enfes ifadesiyle “Bireyin çiçek açmasına” ihtiyaç var.
İbni Arabi, Yunus Emre ve Mevlana üçlüsünün şekillendirdiğine inandığım Türk-İslam irfanına yönelmeye ihtiyaç var. Allı-pullu laflar etmeye, bunların edebiyatını yapmaya değil, onları hayata taşımaya ihtiyaç var. Doğduğumuz gün itibariyle Yahya Kemal’in Rindlerin Akşam’ında dediği gibi, “Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapı”ya doğru yaklaşmaya başladık. Ve biliyoruz ki “Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece”ler. İşte oraya hazırlık için yoğunlaşmaya ihtiyaç var. Kur’an, sünnet ve geleneği yeniden keşfetmeye, bu eksende tek taraflı değil, çok yönlü fikri beslenmelere, güncel tabirle çapraz okumalara, eleştirel yaklaşımlara, derin mukayeselere ihtiyaç var. İnsanı, toplumu, tarihi, geleneği müspetiyle menfisiyle bir bütün olarak kabul etmeye, seçici okumalardan vazgeçmeye ihtiyaç var. İçinde yaşadığımız dünyayı ve gidişatını iyi okumaya ihtiyaç var. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin dediği gibi “Dünya ahvalini bilmeyen ârif billah olamaz.” Sempatiye değil empatiye ihtiyacımız var. George Lackoff’un tespitiyle sempati muhatabın acısını duymadan onun ağrısını gidermeye çalışma, empati ise o ağrıyı hissederek gidermeye çalışmaktır. Günahlarımızla, hatalarımızla, yanlışlarımızla yüzleşmeye, bunları itiraf etmeye ve ardından başta Allah sonra hak sahiplerine dönüp pişmanlığımızı izhar etmeye, haklarını helal etmelerini istemeye, af dilemeye, tevbe etmeye ihtiyacımız var. Dini değerlerimizin kökeninde var olan murakabe, muhasebe, ölmeden önce ölmeyi vaaz ve nasihat etmeye değil, yaşamaya ihtiyaç var. Dokuz köyden kovsalar da onuncu köyde –ki o köy benim inancıma göre Allah’ın himayesidir- ikame etmeye ihtiyaç var. En kısa tabiriyle söylem-eylem birlikteliğine ihtiyaç var. “Aldatan bizden değildir” hadisini duvarlara asmaya değil, onu içselleştirmeye ve hayatımızın her karesine yansıtmamıza ihtiyaç var. Aksi zaten münafıklıktır. Yalan söylememeye, yalanı lügatlerimizden silmeye ihtiyaç var. Yalanı meşrulaştırıcı te’villerden, tefsirlerden, maslahat, dava söylemlerinden hızla uzaklaşmaya ihtiyaç var. “Amma maslahat için kizb ise zaman onu nesh etmiş.” diyen Bediuüzzaman’a kulak vermeye ihtiyaç var. Ne kadar acı duyarsak duyalım ne kadar ıstırab hissedersek edelim ne kadar travma yaşarsak yaşayalım, yalanın sağladığı konfor ve avunmak yerine doğrunun incitmesini tercih etmeye ihtiyaç var. George Orwell 1984 romanında dediği “Double think/Çifte düşünceye” inanmamaya ihtiyacımız var. Çifte düşünce, doğru olmadığına kesinlikle inandığımız yalanlara kasten inanmak gibi aynı anda iki zıt şeye inanma, ikisinin de doğru olduğunu kabullenme demek. Unutmayalım “Hakkın hatırı âlidir, hiç bir hatıra feda edilemez.” Aksi takdirde, sergilediğimiz bu insanlıkla ve bu müslümanlıkla bu kadar ve buraya kadar. Daha ötesi olmaz. Nokta. Bu kadar yeter sanırım.
Son sözüm ise şu; bana sorduğunuz her soruyu cevapladım. Bunun kamuoyu tarafından bilinmesini isterim. Düşündüğüm ve hissettiğim her şeyi açık yüreklilikle soyledim. Mahşeri, mizanı, hesabı düşündüm. Allah’ın “Şunu neden demedin, düşündüğün halde neden ifade etmedin, doğru bildiğini doğruluğuna inandığını neden söylemedin?” sorularına ve “Neden zihninin arka planında Benim rızam değil de, falanın veya filanın memnuniyet veya memnuniyetsizliği vardı” şeklinde hitabına muhatap olacağım korkusu ve endişesini taşıdım. Onun için kalemimi, kalbimin ve aklımın emrine verdim, içimden geldiği gibi yazdım. Rabbim şahit, okuyucuların da bunu bilmesini isterim.
The Circle röportajarının her birisini tarihe not düşen metinler olarak görüyorum. Bu zeminde bana da yer verdiğiniz için teşekkür ederim. Allah sa’yinizi meşkur etsin.
Ben de, öncelikle mülakat teklifimi kabul ettiğiniz için, ve dahi sorulan bütün soruları içtenlikle yanıtladığınız için size bir kez daha çok teşekkür ederim.
Allah bes, baki heves.
[Engin Sezen] 25.4.2018 [thecrcl.ca]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)