Nice ayetler vardır ki... [Safvet Senih]

Cenab-ı Hak buyuruyor ki, “Kur’an sadece bütün insanlar için bir derstir, evrensel bir mesajdır... Göklerde ve yerde Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini gösteren nice âyetler ve deliller vardır ki, insanlar yanından geçip gittikleri halde yüzlerini çevirdiklerinden farkına varmazlar.”  (Yusuf Suresi, 12/104-105) 

Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan diyor ki:
“Sinemada görmüştüm. Amerika’dan gelmiş bir turist kâfilesi Lauvre Müzesi’ni geziyorlardı. Tabloların önünden koşar adım halinde geçiyor, onları bir rüya gibi sisli ve mübhem güya görüyorlardı.
“Güya onların sanat sırlarını keşfediyor, güya onlardan bir şey görüp anlıyorlardı.
“Bu turist kafilesi, o ziyareti belki beş dakikada bitirdi; otobüslere binip oradan ayrıldılar.
“Eh Lauvre’u görmüşlerdi. Amerika’da bol bol övünebilirlerdi.
“Halbuki bir tablonun önünde senelerce oturup öncelemek belki kâfi değildi.
“Her zerresi mucize olan bu kainatı ben de o turisiler gibi gaflet içinde gezdim.
“Ne gördüm, ne anladım. Az sonra rehberimiz boruyu öttürecek: ‘Haydi otobüslere!...’

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, o canlı şaheser sanat harikaları hakkında teşbihlerle şunları anlatıyor:
“Bu kainat, büyük-küçük, canlı-cansız, rengârenk sanat eserleriyle süslenmiş, bitip tükenme bilmeyen manzaraları resmi geçidi ve bir meşher mâhiyetinde herkesi seyir ve tenezzühe sevk edecek bir câzibedarlık içinde hazırlanmış görünüyor.

“Bu güzel manzaralar, bu fevkalâde süs ve ihtişamlar, bir sel gibi akıp giden hâdiseler üzerinde bir fiiller merceği ile dalgalanan isimlere şahit oluyor ve maşukuna kavuşma aşkıyla koşan âşıklar gibi, bu çakıp çakıp göz kırpmaların, parlayıp parlayıp işaret etmelerin arkasına düşüyor ve kendimizi bir mübhemiyet arz eden sıfatlar dairesinin önünde buluyoruz. Şaşkın, yorgun  ve alabildiğine arzulu... Kalbe açılan menfezlerle zâtî durumları takibe çalışıyoruz. Bir yükseliş içinde cereyan eden bu yolculuk, eşya ve hâdiselerden, insan ve kainata münasebetten başlar, yaratılışın sırrını kavrama noktasına yükselince her şeyin ne kadar güzel ve yerli yerinde olduğu insana inkişaf eder. Şimdi Yaratıcı’nın maksadı mevzuunda bir şeyler söylerken, bu idrak ve inkişafı da bir avam anlayışı içinde takip edelim: Mesela, bir sanatkâr düşünelim ki, bu sanatkârın mâhir olduğu yönlerden bir tanesi güzel yazı yazma olsun. Bu mehâretiyle objektifi aşıyor, sübjektife baş kaldırıyor ve inşâ gücüyle kendini gösteriyor. Düşünelim ki, bu sanatkâr aynı zamanda fevkalâde, en sert mermerlere âdeta canlılık getiriyor, dudağına tebessüm, yanağına gamze hak ettiği suretlerle ayrı bir mahâret izhar ediyor.

“Hüns-ü hat (güzel yazı yazma) yönüyle alkışlanan sanatkârımız, heykeltraşlığı ile ilgili hakkında yazılan methiye ve mersiyeleri dinleyedursun, biz üçüncü bir kabiliyetini daha kurcalayalım: Meselâ, sanat dehâmız aynı zamanda mâhir bir dülger olsun. Cevize ruhunu aksettiren, gürgene ölümsüzlük  kazandıran, abanozu sanat ruhuyla dirilten üstün bir dülger… Sanat ve sanatkârdan anlayan eller, alkışlayıp dursun meharetlerini, biz başka bir yöne daha bakalım: Mesela, aynı zâtın mükemmel bir ressam olduğunu düşünelim. Fırçasının geçtiği yerlerde en güzel motifler, en şâhâne kombinezonlar sıralansın dursun. Daha bir sürü sanat sıralayabiliriz ki, her ilâve edilen yeni sanat, sanat-dehâmız ayrı bir yönüne vuzuh kazandırmakta  ve onu o yönüyle tanımamıza yardımcı olmaktadır. 

“Şimdi böyle bir sanatkâr kabiliyetleriyle  kendini gösterdikten sonra onu bilmememiz mümkün olmayacağı gibi, bazı sanatlârını izhâr etmemesiyle de tam ve eksiksiz tanımaya erilemeycektir.

“Bu itibarla her istidat, kendinde bulunan gizli kabiliyetleri izhar etmek ister. Tohumdaki hayat düğümünün zuhuru, spermin var olma kavgasındaki aşk ve heyecanı, rutubet habbeciklerinin yağmur olmak için bin bir güçlüklere katlanmaları, hep bu görme ve gösterme şevkiyle katlanılan şeylerden değil mi?

“Bunlar, bizlerde ve bütün varlıklarda bir zaafın, bir arzunun, önüne geçilmez bir iştiyakın ifadesidir ki aslından aksetmiş, gölgeleri bu türlü ızdırapların dışında da zaten düşünemeyiz. Ama asıl Sanatkâra gelince, o Kendi sanatlarında eksiklik ifade eden bu türlü ârızalardan münezzehtir. Muhakkak ki, aslın ne cilvesi, ne cilveyi tertip edicisi, gölgedeki gibi olmayacaktır.

“Evet bütün kevnü mekanları dolduran rengârenk ve çeşit çeşit dalgalanmalar bize bin bir isimden haber vermekte ve her isim bir sanat âbidesi üzerinde aydınlatıcı bir nur gibi hünerli bir Zâtın sıfatlarını tanıtmaya rehberlik yapmakta ve o gizli Zâtın mesajlarıyla kalbimizi uyarmaktadır.

“Büyük Sanatkâr güzelliğin envâı ile güzelliğini, nizam ve âhengin şiirimsi keyfiyetleriyle irade ve kuvvetini kalbin en gizli arzularına kadar her şeyi vermesi ile rahmet ve şefkatini ve daha bunlar gibi binlerce işiyle, binlerce ünvanını gösterip kendini binlere tam tanıttırmak hem eksiksiz ve tam tanıttırmak istiyor.

“Diğer bir tabirle, geniş ilmindeki ilmî mâhiyetlerii hâricî vücutlarda sahneye sürüp kudret ve iradesinin cilvesini gösteriyor. Bir diğer ifadesiyle ise, en hârika sanat eserini şuurlu varlıkların idrak prizmasından geçirerek, zeminden semaya kadar bir hayret ve sermestlik, bir idrak ve takdir velvelesi uyarak istiyor.

“Demek mâhir, hem binlerce fende mâhir bir sanatkâr, sanatlarıyla hârika istidat ve kabiliyetlerini gösterdiği gibi –en yüce mânası ile- bu kainatın Sahibi de, kendi sanat şanını da göstermek için bu muhteşem kâinat sarayını yaratmış…”

İşte biz bu azametli be ihtişamlı sanatlar karşısında derin derin tefekkür edip Aziz Sanatkârını gerçekten gücümüz yettiğince takdir etmek mecburiyetindeyiz. 

[Safvet Senih] 1.9.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Sinan [Ercümend Perver]

Efkar ve hüznün dillerde ah, gözlerde yaş olarak temessül ettiği yerlerdir medrese-i Yusufiyeler. 

Hasretin, özlemin, her açık görüş sonrası koğuşlarda hıçkırıkların bir birine karıştığı yerlerdir medrese-i Yusufiyeler. 

İçeride gördükleri sıkıntılar yetmiyormuş gibi, bir de dışarıdan gelen olumsuz haberler oraları daha da yaşanmaz hale getirir. Bir çoğumuzun katlanmaya tahammül edemediği hasretin, oralarda lafı bile olmaz. Onlar için dışardakilerin “Canları sağ olsun yeter” temennileri hep dillerdedir. Zira içerdeki mağdurların çilesini katlandıracak o kadar çok mezalim vardır ki hasret ve mahkumiyet, yapılan zulümlerin yanında çok hafif kalır. 

Hizmet hareketi mensupları için idam isteyen taraftarlarına “İdam bir sefer ölümdür ama onlar için daha beter ölümler var” diyen, bin deyince binip in deyince inen, baştaki zalimin dediklerini tekrardan başka bir mahareti olmayan birisi böyle konuşur da, alttaki memuru bunu talimat olarak kabul edip ölümden beter zulümler irtikab etmezler mi?

Onca sıkıntının içinde teselli ararlar. Umutlar hiç kesilmez yaradandan. Birbirlerine manevi destek olup nasihatlerle ayakta durmaya, daha doğrusu yapılan zulümlere isyan etmeden katlanmaya çalışır devrin mağdur ve mazlumları. 

Bu manevi dayanışmaya bile tahammül edemeyen insanlık sefili, esfel-i safilinin sakinlerinden, hapishane yöneticisi, oradaki bütün sıkıntılara rağmen arkadaşlarını teselli ettiğini gördüğü Sinan’ı dışardaki ailesinin maddi imkansızlıklarla boğuşmasına aldırmadan, sırf arkadaşlarına sürekli manevi destek olduğu için bulunduğu ilden yedi yüz kilometre uzakta başka bir ile naklettirir. 

Sinan’lar kavga ve huzursuzluk çıkardıkları için değil, huzura ve sükuna yardımcı oldukları için cezalandırılır. Hem de her açık görüşe gelip gitmeye imkan bulamayan, her açık görüşü iple çeken üç yaşındaki, baba hasreti çeken masum oğluna ve genç yaşta bu sıkıntılara maruz kalan ailesine rağmen.

Korkaklar herkesi kendileri gibi ödlek sanır. O çilehanede, dertlerin bütün acımasızlığına rağmen kendi derdini unutup arkadaşlarına teselli veren Sinan’ları da tırsar sanırlar. Üflemekle hakikatin nurunu söndürme hayaline kapılırlar. Bilmezler ki o nuru söndürmeye kimsenin nefesi yetmez ve Allah’ın bitirmediğini kimse bitiremez. 

Sinan’ı, nefes almakta dahi zorlandığı bir araçla, saatlerce süren bir yolculukla yeni medresesine naklederler. Menziline varınca da, onca yol yorgunluğuna rağmen bu sefer de tam otuz altı saat su dahi vermeden bir hücreye tıkarlar. 

Otuz altı saat sonra hücrenin kapısı açılır. Hücre zifiri karanlıktır. Bir parça ekmek ve bir bardak su verilip hücrenin kapısı tekrar kapatılır. İçeride; suyu kesilmiş bir tuvalet vardır sadece. Bu hücre oturduğu zaman ayakalarını uzatamayacak kadar dardır. Tasavvurlarınızı esneterek o ortamı hayal edin. Yemek yok, su yok. Birşeyler yeseniz bu sefer de tuvalet ihtiyacınızı susuz bir tuvalette nasıl giderceksiniz. Nasıl taharetlenip, nasıl yemek yiyeceksiniz. Bu hal yirmi bir gün devam eder. Sinan çıktığında tanınmayacak hale gelmiş, adeta bir deri bir kemik kalmıştır. Günlerce kendine gelemez. Hastanelik olmasına rağmen hastaneye sevk etmezler. İçerdeki diğer tutukluların imkanlar ölçüsünde bakımı ve özeni sayesinde günler sonra kendine gelir Sinan. İşte bütün bu zulmü, en başta darbeye teşebbüs(!) ve eski medrese-i Yusufiyesinde arkadaşlarına teselli vermesinin cezası olarak reva görürler Sinan’a. 

Şimdi size bir haber sitesinden alıntı nakledeceğim. Ve eminim ki Sinan’a yapılan zulümle, bu fıtratı bozulmuş canavarlara inkılap etmiş mahluklara gösterilen müsamahayı görünce, yuh artık demekten kendinizi alamayacaksınız. 

''Antalya'da sosyal medyadan tanışıp buluştuğu 17 yaşındaki B.T. adlı çocuğa pansiyonda tecavüz edip idrarını içirip dışkısını yediren, bunları kameraya kaydettiği suçlamasıyla tutuklu yargılanan kafe işletmecisi, 20 yaşındaki Davut E. adli kontrol şartıyla tahliye edildi. 

Antalya'daki kan donduran olay, saldırgan Davut E.'nin mağdur kız çocuğu B.T.'nin annesi Ö.Y.'ye "Senin kızınla iki defa ilişkiye girdim" diye yazıp gönderdiği telefon mesajıyla ortaya çıktı. Çocuğun annesi Ö.Y. mesajı gönderen kişiden şikayetçi olmak için polis merkezine gitti. Şikayet üzerine 23 Mart'ta gözaltına alındıktan sonra tutuklanan Davut E. hakkında "kişilerin huzur ve sükununu bozma, sesli, yazılı veya görüntülü bir ileti ile hakaret, tehdit, şantaj, çocuğun nitelikli cinsel istismarı, özel hayata ilişkin görüntü ve sesleri ifşa etmek" suçlarından dava açıldı. 

Antalya 5'inci Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davanın ilk duruşmasına, bir gün önce talimatla ifadesi alınan mağdur B.T. katılmadı. Saldırgan Davut E. ve mağdur çocuğun annesi Ö.Y. ile tarafların avukatları duruşmada hazır bulundu. 
Davut E. savunmasında, tecavüz iddiasını kabul etmezken ilişkiyi görüntüye aldığını itiraf etti. Davut E., mağdurun annesine gönderdiği mesajı da kabul etti. 

Anne Ö.Y. ise kızına tecavüz edildiğini belirterek, sanıktan şikayetçi olduğunu söyledi. Çekilen görüntüleri kendisinin izlemediğini ancak kamera kaydında kızına sanığın idrarını içirip dışkısını yedirirken görüntülerin olduğunu söyleyen Ö.Y., "Sanık kızımla zorla ilişkiye girmiştir" dedi. Bu olay nedeniyle kızının psikolojisinin bozulduğunu ve ilaç tedavisi gördüğünü anlatan Ö.Y. sanığın kaldığı pansiyonda olay gününe ilişkin kamera kayıtlarının istenmesini talep etti. 

Olayın yaşandığı pansiyondaki görüntü kayıtlarının istenmesine karar veren mahkeme, tutuklu sanığın haftanın iki günü en yakın polis merkezine gidip imza atması şartıyla adli kontrolle tahliyesine hükmetti. Duruşma ertelenirken, sanığın serbest kalmasına tepki gösteren anne Ö.Y. gözyaşları içinde adliyeden ayrıldı.''

Hey Anadolum! Bir zamanlar masallarda, Anadolu kaplanları diye efsaneler duyardık. Ama gerçeğine hiç rastlamadık.

 Şimdi anlıyoruz ki meğer Anadolu'da; kesretle, analar yıllardır sırtlan doğururmuş da haberimiz yokmuş. 

Kimse sormadı. Bir öğretmen kimin kime yaptığı anlaşılmayan darbe saçmalığına, nasıl katkı sağlamış olabilir de bu zulmü hak edecek bir suç işlemiş olabilir. Yığınlar bir kemik uğruna kapısında kuyruk döven köpekler gibi, her taşa seyirtti maalesef. Bu öğretmenler daha dün denecek kadar yakın bir zamanda zulmedenlerin çocuklarını emanet ettiği emin insanlardı.

Terbiyemiz müsade etseydi, bunlar için tam burada askeri bir tabir kullanacaktım. Ama şimdi biz onların çocuklarını tecavüzcü vakıflara havale ediyoruz. Hayrını görün… 

[Ercümend Perver] 1.9.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Esirler ülkesi [Seyfi Mert]

“Dedim ki; şair aşka boyun eğer, zulme değil!”
(Cahit Zarifoğlu)

Nasıl bir devlet oldu Türkiye böyle!

Manzaraya bakın hele, herkes herkesin esiri, tüm ülke de Tayyip beyin esiri. 

Bir insan koskoca devleti esir aldı ve her gün, her dakika derine çekiyor, her dakika bir dikişini patlatıyor memleketin. 

İnsan fani elbette. 

Yarın bir gün çekip gittiklerinde kim bu yamaları dikmeye çalışacaksa Allah yardımcısı olsun. 

Hukuk çoktan rahmetli oldu. 

Eğitim sizlere ömür…

Spor bitti, ahlak bitti, saygı bitti, sevgi zaten bitmişti yerini nefret doldurdu. Akıl, iz’an, vicdan, mantık gibi kavramların yerinde yeller esiyor. 

Ekonomi ölmüş ama ağlayanı yok. Az kaldı ateş halkımızı ufaktan yakmaya başlayınca seyreyleyin vaveylaları.

Devlet ciddiyeti diye bir şey kalmadı. 

Koskoca savcılar birer sosyal medya trolüne dönmüş. 

Ülkenin en ciddi mahkemesinin ve anayasayı korumakla görevli kişisi otorite karşısında iki büklüm. 

Siz hala bu ülkenin adaletinden bir şey bekliyorsanız artık sizlere ağzımızla gülmeyeceğimizden emin olabilirsiniz. 

Hala utanmadan “Bu ülkede yargı bağımsız, hukuk var” diyen bakan filan çıkmıyor mu, artık acımak bile yetmiyor bunlara. 

Memleket muhaberat devletine döndü. 

Eğitim veliahtın hortumcu derneğine peşkeş çekilmiş. Türgev’de yönetici olmayana milli eğitimde vazife verilmediğini herkes biliyor. 

Bütün okullar imam hatip, imam hatipler Tayyip beyin sebze bahçesi. 

Muhtarlar desen…. 

Devlet kaldı mı bilmem!

Ne kadar kamu arazisi varsa Türgev/Tügva gibi saray kurumlarına peşkeş çekiliyor. 

Geri kalanı da Ensar hallediyor zaten. 

Herkesin esir olduğu bir devirde, zincirini birazcık gevşeten kaçacak ama şu anda mümkün değil. 

Ahmet Taşgetiren gibi puslu havayı iyi soluyabilen hisleri güçlü yandaşlar ufaktan tornistan etmeye başladılar lakin, nereye öyle. Sıkıysa bir iki adım uzaklaşsın bakalım. 

Yok efendim, az da olsa haksızlık filan yapılıyormuş da, yanlış tutuklamalar filan varmış da, bik bik bik…

Vesayetin enerji kaybetmeye başladığını Etyen Beyin arazi olmasıyla anlayabilirsiniz. O da çok uzağa gidemez, bir iki adım attı, ne Ermeniği kaldı, ne liboşluğu. 

Dolayısıyla iktidarın aguşundan kaçamaz, kaçarsa önemli bir işarettir. 

Ardından Taşgetiren de kirişi kırdıysa güç kaybı ciddi bir eşiğe gelmiş demektir. 

Gülerce gibiler işlerini sağlama alırlar. Gemi iyice su almadan atlamazlar…

O zaman belki diğer esirler de homurdanmaya başlar. 

Aksi durumda oturun oturduğunuz yerde der Reisleri hepsine. 

Hulusi Akar’ın son fotoğrafını gördünüz mü?

Hani eşinin başını şalla kapamaya çalıştığı enstantane…

Karı koca ikisi birden gözlerini sehpadaki çiğköfteye dikmişler hani.

Tam olarak devletin şu andaki yansımasıydı o foto. 

MİT’i kendine bağlamasının sebebini herkes çok iyi biliyor. Ahmet Davutoğlu bu sebeple mecburen katılıyor her çağrıldığı yere. Fazla ya da eksik değil. Her yerde görülmesine gerek yok, Reis nereye çağırırsa oraya gitmek zorunda. Sıkıysa gitmesin. Esir çünkü…

Hulusi Akar gitmek zorunda, o sebeple turizm toplantılarına bile katılmak durumunda kalıyor. 

Abdullah Gül şimdilik bahane filan üretebiliyor ama yakında görünmemekte ısrar ederse, hele bir de arada sırada çıkıp cemaate hakaret etmezse onun da işi yaş. Esir olduğunu bir şekilde hatırlatırlar ona da…

Bakın en son darbenin iki numarası denilen Mehmet Dişli’nin kardeşi Şaban Dişli saraya danışman oldu. 

Bu ne demek herkes çok iyi biliyor artık. 

Yakınına, kontrolüne alıyor Reis…

Hapisteki bir terslik yapar maraza çıkarırsa problem olacaktır illa ki. 

Düşünün, Atayün ailesinin neredeyse kundaktaki bebesini bile tutukladılar. 

Darbenin iki numarasının kardeşi ise sarayda… 

Bir numarası nerde anladınız siz!

Kabile hukukunda bile olmayan, suçladığın kişiyi bulamazsan yakınlarını hapset, uygulamasını pek sever Tayyip Erdoğan.

Nefreti kişisel değildir, kan davası şeklindedir. 

En iyi de bunu kankileri bilir. 

Davutoğlu gibi.

Sıkıysa denilenin dışına çıksın. 

Bakın kundaktaki bebelere acımayan size mi acıyacak yani!

Mesaj budur.. Net…

Esirlik çağını tekrar başlattı sağ olsun Erdoğan. 

Şöyle demişti vaktiyle saçma sapan kararı imzalamak zorunda kalan hakimin biri. 

“Kardeşim bu millet bu adamı daha on yıl tutar burada, ne yapayım başka şansım yok!”

Belki de başka şansı yok Akar’ın, Dişli’nin hatta Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın.. Davutoğlu’nun Gül’ün…

Uzatabilirim listeyi; Bahçeli, Baykal, Yıldırım, Fidan, Doğan (Aydın), Hakan (Ahmet) Bıcır Mücayit vs vs… 

Akşam eve gittiğinde yengeye “Ne yapayım yine gidip yalamak zorunda kaldım” diyorlardır kim bilir?

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron verdiği son mülakatta ne dedi biliyor musunuz?

“Bu işi (Cumhurbaşkanlığını) sevmiyorum, düşünsenize 10 günde bir Tayyip Erdoğan’la muhatap olmak zorunda kalıyorum!”

Elin Fransız cumhurbaşkanı bile illallah demiş yaka silkiyor. 

Allah bu millete acısın. 

Tüm esirleri tez zamanda kurtarsın. 

Amin. 

[Seyfi Mert] 1.9.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Acıyı bal eyledik… [Tarık Ziya]

Bu kaçıncı bayram? 

Anadan, atadan, yardan, evlattan, dosttan, arkadaştan ayrı geçen kaçıncı bayram? 

Güneşe, buluta, martılara, denize, toprağa, dağa, taşa hasret kaldığınız kaçıncı bayram bu?

Açık görüş bittiğinde, henüz oyun çağındaki yavrularınızın minik dudaklarından dökülen, “Baba seni çok özledim. Ne zaman eve geleceksin?” sözlerine mukabil içinizde taşan okyanusları bastırdığınız kaçıncı bayram bu gelen? 

Evlatlarınızı, sanki dün ayrılmışçasına gözünüzün önünde gitmeyen evinize, “Ben bir müddet burada çalışacağım, anneni üzmeyesin!” tembihi ile uğurlayacağınız bu bayram giden kaçıncı bayram olacak? 

Saymanın, takvimden eksiltmenin dindirebileceği bir sancı değil ki bu! 

ANALAR SÜTÜNÜ LAVABOYA SAĞARKEN…

Gök kubbeye bile dikenli tellerin gerildiği, bebeğinden ayrı düşmüş anaların sütünü lavaboya sağdıkları, ağır hastaların koğuşta ölüme terk edildiği bir devirde bayram sevincine nasıl iştirak edilir ki!

“İyiymiş. Şartlar da çok cazipmiş. Alalım, satalım, kazançlı çıkalım. Karnımız doysun. Üzümünü ye, bağını sorma. Çalıyorlar, ama çalışıyorlar. Hem ötesini kurcalamaya ne lüzum var canım!” diyen insanlar kutlu ve mutlu iken sevincin Kaf Dağı’nın ardına düştüğü kaçıncı bayram bu? 

Nemrut’a boyun eğmektense onun yaktırdığı ateşe gülümseyerek bakan İbrahim’in Hakk’a adanmışlığının ve oğlu İsmail’in teslimiyetinin timsali Kurban nerede zulüm devrinin Kurbanı nerede? Hakk katında aynı sayılabilir mi bu Kurban? 

KURBAN, LAKİN KİME?

Göz pınarları kuruyanların ahından endişe etmeyenler, zulme sessiz kalan milyonlar kime Kurban!    

Katiller, hırsızlar, mütecavizler salıveriliyor ki karıncayı incitmemiş yufka yüreklilere hapishanede yer açılsın. 

Bütün bu şenaatin banileri bayramda ev sahipliği yapıyor. Çocuklar öksüz-yetim, anaların gözü yaşlı, ümmet perişan ve gelen bayram… Öyle mi?

Vecibelerine boynumuz kıldan ince. Elhak gelen Kurban’dır. Künhüne erene, hakkını verene… 

BU BAYRAM 58 BİN DEFA EKSİĞİZ

Dememiz o ki yüreğimizin bir yanı kanıyor. Geçen bayram 52 bin, bu bayram 58 bin defa eksiğiz. 

Zahiren eksiğiz bu böyle biline!  

Onlar demir parmaklıkların ardında mahpus biz dışarıda onların acısına meftun. 

Sahte ve fani sevinçlerin girdabında yitip gidenleri gördükçe bu gölgelikte acıyı bölüşenlerle kalmaktan müşteki değiliz.

Şükür ki tasada ve kederde birleştik. Acıyı bal eyledik…

İbrahim’in ve oğlu İsmail’in hatırına hediye edilen Kurban’a başka nasıl yaklaşılır ki! 

O yolda konaklanılan kaçıncı bayram bu? 

[Tarık Ziya] 1.9.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Agop’un kurbanı ve Recep’in camisi [Veysel Ayhan]

Bilen bilir, ibretlik bir Kurban bayramı hikayesidir. İstanbul’da Müslüman, Hristiyan ve Yahudi’lerin barış ve huzur içinde yaşadığı bir bayram günüdür. Küçük Agop babasına sitem eder:

– Baba biz niye kurban kesmiyoruz, bizim Tanrı’mız yok mu, der. Babası ısrara dayanamaz. Mantıken de reddedemez. Ama karısı karşı çıkar:

– Yahu sen delirdin mi? Ermeniler kurban kesmez, der. Der ama baba bir kere karar vermiştir. Gider güzel bir koç alır. Bir de iri bir bıçak. Bıçağı kapıp koçun yamacına geçer. “Baba, oğul ve Kutsal Ruh olan tek Tanrı’nın adıyla…” deyip bıçağı sallar. Ama koçun ayaklarını bağlamamıştır. Tutma işi küçük Agop’tadır. Koç, ilk sıyrığı aldığında Agop kendini metrelerce uzakta bulur. Koç önde baba arkada bahçede döner dururlar. Komşusu yan bahçeden seslenir:

– Boşuna işkence çekme, git Müslüman kahvesinden birini bul, o kessin! der. Babanın aklına yatar, hemen elinde bıçak kapıdan fırlar, üstü başı kan içinde kahveye dalar. Gören kenara kaçar. Telaşlı ve aceleci bir ses tonuyla:

– Aranızda Müslüman var mı? der.

Herkes telaşla ayaklanır. Kahvenin ortası anında boşalır. En akıllıları çaycıdır:

– Kahvede Müslüman ne gezer, sen camiye git, Müslümanlar orada, der.

Baba oradan çıkıp camiye koşar. Öğle namazının duası yapılmaktadır. Arkadan:

– Aranızda Müslüman var mı? diye bağırır. Cemaat kaçışır. Arka saftaki biri en önde mihrapta sırtı dönük dua eden imamı eliyle işaret eder:

– İşte aha Müslüman! der. Baba öne doğru ilerler. İmam neler oluyor diye ayağa kalkıp döner ki elinde koca bir bıçak, üstü başı kan içinde Ermeni babayı görür. Baba, imama:

– Sen Müslümanmışsın, doğru mu, der.

İmam bir gözü kanlı bıçakta, diğer gözü Ermeni’de, kısık ve titrek bir sesle:

– Dur yahu! Dört rekat namaz kıldırdık diye hemen Müslüman mı olduk…

***

Hikayenin aslı var mı yok mu önemli değil. Mesajı doğru ve sahih.

İnsanın sadakat ve samimiyeti tehlike karşısındaki tavrıyla ortaya çıkar.

Kimi inancını en ufak riskte bir safra gibi kenara bırakır, kimisi dünyevi çıkarlara bedel olarak tereddüt etmeden satar. Kimi ise inanç ve doğruları için her şeye katlanır, hayatını bedel olarak ortaya koyar. 

İNANCI İÇİN HER ŞEYİ ‘KURBAN’ ETMEK

İmanın ve sadakatin zindanlarla, kan ve işkencelerle sınandığı zor ve kasvetli günlerdeyiz. Öyle ki bebeklerin anne babalarından sürgünde olduğu zamanlar. En ölümcül hastaların ameliyat masasından hapishane hücresine hoyratça atılışını gördük.

Bir ömür camide namaz kıldırıp, sarık eskitenlerin Yezit’e rahmet okuttuğuna şahit olduk.

Tek bir şer’i delile dayanmadan milyonlarca mümini tekfir eden Taylasanlıların, fiyakalı cübbeleriyle dalalet vadilerine yuvarlandığını gördük.

Namaz kılıp günde kırk defa Allah’ın rahmetinden söz edenlerin dişlerinin uzayıp uzayıp sivrildiğini, dillerinden, gazap ve zulüm kanı sızdığını hayretle fark ettik.

Her sözüyle insanların arasına bir başka düşmanlık tohumu ekenlerin halife diye pazarlandığını gördük.

Ve böylece “Cennetin ucuz, cehennemin lüzumsuz olmadığını” hakkıyla anladığımız günlere erdik.

Güzel olan şu ki sınananların ekseriyeti inançları için her şeye katlanıyor, varlıklarını ‘kurban’ ediyor ve Allah’ın inayetiyle kazanıyor, sınayanlar ise hipnoz edilmişcesine korkunç akıbetlerine doğru güle oynaya yol alıyor…

[Veysel Ayhan] 1.9.2017 [TR724]

Bayram gelmiş neyime yazı denemesi [Barbaros J. Kartal]

Safım ya, illa tutturdular bayram gazetesi yapıyoruz sen bayram yazısı yaz diye. Şöyle kalemin kuvvetli, böyle içten yazarsın falan filan. Bir sürü ihtiyar varken bana mı düşer demeden ihale bana kaldı? “Hepiniz ülkeyi, dünyayı, hizmeti kurtarırken bana bu iş öyle mi?” diyemedim. Malum TR724’te yazılar ‘yazdırılıyor’. Öyle kimse kafasına göre takılamıyor. Müstear da bol, atış serbest.

Eski zamanlarda bayram günlerinin en tilt olduğum şeyiydi ağdalı bayram yazıları, Süleymaniye’de bayram sabahı öykünmeleri, uzun uzun sms’ler. Yazılmış olmak için yazılan, yazanın bile tamamını okuduğundan şüphelendiğim duyar kasan mesaj yüklü notlar. Bayram bu işte illa düğüne konuşmaya gelmiş abi gibi düğün yerini cenaze evine çevirmeye ne gerek var? Yahu ara 30 saniye konuşalım, daha samimi olacak. Yok, illa yazacak arkadaş. Seni hatırladım işte. Benden çıktı, top sende. Şimdi iyi gün dostları gidince birer birer, kalanlara atın ya ne varsa yollayın diyor insan :).

O mesajlar içerisinde bir tanesi var ki hiç değerini bilememişiz, hiç anlayamamışız esrarını. Alvarlı Efe’nin enfes ifadesiyle:

Can bula cânânını
Bayram o bayram ola
Kul bula Sultanı’nı
Bayram o bayram ola. 

Hüzn-ü keder def ola
Dilde hicap ref ola
Cümle günah af ola
Bayram o bayram ola.

Bayramların aslında dini birer gün ve çok özel zaman dilimleri olduğunu unutalı çok olmuş. Her şeyin araç, amacın sadece Allah’ın rızasını kazanmak ve mağfirete mazhar olmak olduğunu da.

“Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok” deyip geçebilecek, kimseye takılmadan ayakta dimdik duracak kuvvette olmalıymışız.


Ama hayat hatırlatıyor insana.

Samimiyetle mesleği rıza-ı ilahi olduğunu söyleyip O’nu unutanlara Allah ilahi bir lütuf misali, “Allah, Allah” diye kıvrandırıyor sonunda.


Yine bir bayram günü…

En hüzünlü bayramlarımızı idrak ediyoruz bir süredir. Her gün bir diğerinden karanlık. Sadece takvimde gelen günün adı bayram.

Bayramdan birkaç gün önce annesi ya da babasını kaybeden ailelerin bütün herkesin bayram sevinci yaşadığı anlarda hissettiklerini bu sefer bütün bir camia ve biraz vicdanı kalmış insanlarla yaşıyoruz.

‘Ateş düştüğü yeri yakar’ misali değil bu sefer, herkesin içinde bir burukluk, kalbinde bir yumru dokunsan ağlayacak ama bayram diye yine de tebessüm etmeye çalışan yüzler.

Kiminin yakını içeride, kimi anasından, babasından, eşinden çocuklarından uzak, kimi gurbet ellerde mahsun, kimi işsiz hayata tutunmaya çalışıyor, kimi bir evin içerisinde mahpus.

Cenazesi olan komşuya ayıp olmasın diye televizyonu açmayan, çocukları susturan o eski komşular da yok etrafta. Onlar bu halinizden son derece keyifli.

Her şey düzelse kaç yazar, bütün dünyada insanların yaşadıklarını hele hele Müslümanların yaşadığı zulümleri görünce epey gamsız dolaşmışız. Ülkede din adına bir şey bırakmamaya yeminliler.

“Allah var, gam yok!” diyenlerin imtihanı bu. Bakalım bu söz heyecanla atılmış bir slogan mıymış yoksa kalpten gelen bir hissiyat mıymış? Testi çok ağırmış. Yaşamadan bilinmiyormuş.  “O gün bana mı güvenmiştiniz böyle dik dururken yoksa kurumlarınıza mı?”. Bak aldı işte hepsini.

Bu dünyanın, bu halkanın böyle bir yer olduğunu söylüyorlardı halbuki. Unutmuşuz.

Bu yol uzaktır menzili çoktur,
Geçidi yoktur derin sular var.

Gözyaşına, acıya, dertlenmeye talip insanlar aranmamış gibi geçmiş. Sanki sadece bunlar vaat edilmemiş gibi. Bu dünyada her şeyin her zaman yolunda gideceğine iman etmiş gibi. “Sizden öncekilerin yaşadıklarını yaşamadan…” ilahi ikazını hiç duymamış gibi. “Bir yanlış olmasın, bize böyle anlatılmadı” der gibi.

15 Temmuz’dan önce hepimizi bir salona toplasalar ve deseler ki:

Burs verdiğiniz için sizi hapse atacaklar, işkenceler yapacaklar. Şimdi çıkıp giden kurtarsın kendini…

Ben bir kişinin bile salonu terk edeceğini sanmıyorum.

Deseler ki Zaman Gazetesi abonesi olduğunuz için sizi hapse atacaklar, oradakilerin bir abone daha olacaklarına şüphem yok.

Yurt yaptırdığınız, okul yaptırdığınız için başınıza çok kötü şeyler gelecek. Ben bir kişinin milim kımıldayacağını sanmıyorum.

Hocaefendi’yi sevdiğiniz için size zulüm edecekler dense bütün herkesin içinden ne dualar okuyacağını tahmin ederim.

Evler açtığınız, fakir gençlere sahip çıktığınız için sizi ters kelepçe ile ekranlarda teşhir edecekler deseler, “gururla” derdi insanlar.

Himmet verdiğiniz için malınıza mülkünüze el koyacaklar, beş parasız kalacaksınız deseler “malım mülküm bu uğurda feda olsun” demeyecek esnaf tanımıyorum.

Sizi işlerinizden atacaklar, pazarda sebze satacaksınız, ayakkabı boyayacaksınız dense ki dendi kimsenin umurunda olacağını da sanmam.

Ama yaşamak başkaymış… Yaşamadan da bilmek yokmuş.

Çağrı filminde sırtına koca kaya parçasını koydukları sahabiye ağlamak gibi değilmiş yaşamak. Üstad ile hapis yatan abiyi görüp ne talihli demek gibi de değilmiş. “Bütün malım bu ya Resulullah” deyip evde hiçbir şey bırakmayan Ebu Bekir’i dinleyip hislenmek gibi de değilmiş.

Hala başımıza gelenlerin “gazete bunu yazdı”, “televizyon şunu dedi”, “o mahrem hizmetteki bunu yaptı”, “Adil Öksüz”, “Kamuya girmeye ne gerek vardı”, “Zamanında AKP’yi çok destekledik”, “Zamanında cemaat…” gibi sebepler yüzünden geldiğini düşünenlere çok içerliyorum. Arkadaş sen o zaman hiç anlamamışsın meseleyi. Elbette zahirde bir sebebi olacak masal dünyasında değiliz ama gerçekten hala bunlar yüzünden mi başımıza geldiğini sanıyorsun? Çok yazık.

Metafizikle açıklama her şeyi, artık tatmin etmiyor, daha da tepki topluyor.

Yahu senin varoluş sebebin metafizik. Başına dertler gelince mi tatmin etmez oldu. Kaldı ki 15 Temmuz denen kabusla ilgili yüzlerce gerçek ortaya çıktı bir tanesine bile denk gelmedin mi? O zaman Ahmet Altan neden içerde? O zaman Demirtaş neden hapiste? Neden onlarca yer yıkıldı, yakıldı. Cumhuriyetçiler neden hapiste? Enis Berberoğlu’nun suçu ne? Cemaatle ilgisi olmayan insanlar neden atıldı? Bir tek biz miyiz zulüm gören?


“AKP’yi ülkenin başına biz bela ettik”

Bu yalanı vura vura soktular kafalara. Cemaatin AKP’yi desteklediği zamanda kim desteklemedi ki? AB diyen, reformlar-özgürlük diyen, özgürlükçü anayasa diyen, Kürt açılımı, Alevi açılımı yapan kimdi? Kim değişti? O zaman destek verip şimdi muhalif olanlar aydın da bir tek sen misin karanlık? Bu kadar eziklik çok fazla, yapma bunu kendine.


“Aleyhlerine hiç yazmadık.”

Onun için gelir gelmez arşivleri yaktılar değil mi? Aman suçumuz bir bu olsun. Bir de onlara sor bakalım bunu? Gazetecilik, televizyonculuk dersi verenlerin o zaman ve bu zaman nasıl yayın yaptığı görünce. Neyse. Bugün hiç bir kanala çıkamayanlar cemaatin AKP’ye en çok destek verdiği zaman ve sonrası bir tek nereye çıkabiliyormuş, nereye konuşabiliyormuş bir sor istersen.


“Devletle savaşılmaz kaybedileceği belliydi”.

O zaman Nuriye-Semih güzellemeleri neden yapıyorsun twitter’ında. Demirtaş’a özgürlük falan. Zalim devlete boyun mu eğseydi Cemaat. Eğmedi bedeli neyse ödüyor.


“Senin tuzun kuru”

Bunu diyenin kafasına bir şişe tuz ruhunu boşaltıp şişeyi de… Kimse kimsenin ne yaşadığını bilemez. Boşuna girme günaha güzel kardeşim.


“Mazlumlar hapiste ağa babaları kaçtı”

Yok öyle bir şey güzel kardeşim inanma her denene. Bak benim geldiğim yerde olanları sana sayayım. Ekseriyetle Hizmet’in en fedakar tabakası öğretmenler, öğrenciler, memurlar, çalışanlar, esnaflar var. Gidilen birçok ülkede durum aynı. Çıkabilen çıkabildi, keşke herkes çıkabilse.


“Büyük abiler dışarıda”

Evet dışarıdalar. Çünkü 15 Temmuz’dan çok çok önce onlar için başlayan cadı avından dolayı yurt dışına zaten çıkmışlardı. O zaman ne böyle toplu tutuklamalar ne de zulüm vardı. Onlar dönünce kimseyi serbest bırakmayacaklar. Onlar dışarıda diye de kimse tutuklu değil.


“Parası olan kurtuldu, olan fakirlere oluyor”

Bu da yanlış. Hapisteki esnaf ve iş adamlarının sayısı dediğinin yanlış olduğunu gösteriyor. Kaldı ki binlerce iş adamının bütün mallarına çöktüler, aile üyelerini hapse attılar. Bir ömür birikimleri bir gecede gasp edildi. Medyada duyduğun haberlerde adı geçenler AKP’liler ve onların yakınları.


“Cemaatin hiç mi hatası yok hala kuyruk havada”

Olmaz olur mu. Tonlarca. İnsanlardan müteşekkil bir yapının içinde hatanın olmaması mümkün mü? Cemaatin hiçbir hatası bu zulmün karşılığı değildir. Bu zulme gerekçe gösterilemez. “Ama cemaat…” diye başlayanlara sıktın artık kes sesini de. Cemaate eskiden beri düşmanlık yapanların esasında neye düşman oldukları bellidir. Şimdinin psikolojik harbi ile ülkedeki bütün kötülükleri sana ihale edip ellerini yıkamak isteyenlerin kim olduğunu yakında herkes görecek. Hizmet daha çok insana ulaşılsın daha çok olsun diye manen binlerce bina yapmaya kalkmış. Bu binaların bazısında çimento, bazısında demir hiç olmamış. Her binayı da işin ehli yapmamış. İnsan faktörü unutulmuş. Sayılardan ibaret kalmış her şey. Hataları görürsün bir daha aynı hatayı yapmazsın. Aynı hatayı yapacak insanlar eninde sonunda zaten bir seleksiyona uğrayacak için rahat olsun.


“Cemaat darbe yaptı, başaramayınca bedelini ödüyor.”

En çok için bu konuda rahat olsun arkadaşım. FETÖ diye 24 saat yayın yapılan yapı darbe yapmaya kalksaydı ne o sarayın bir tek tuğlası yerinde kalırdı ne de o gece sırıta sırıta gülücük saçanlar piyasada olurdu. Ne de IŞİD bozuntusu tipler kafa kesebilirdi. Belli ki uzun bir süredir planlanan, Cemaate sempatisi bilinen insanlar üzerinden bir senaryo planlanmış ve nasıl öldükleri ısrarla açıklanamayan sivillerin sayesinde amaçlarına ulaşmışlar. Bu kadar kendilerine güveniyorlarsa mahkemeleri canlı yayınlasınlar. Akar ve Fidan gidip bir ifade versin görelim bakalım kim neyi planlamış. Darbeyi hangi saatte öğrendiğini bile on kere farklı söyleyen zat hiç ifade verdi mi? Medeni bir ülkede ilk onu dinlerdi savcılar.


“Hizmette fitne çıktı. Herkes birbirini eleştiriyor”

Hizmet büyük bir deprem yaşadı. Doğal olarak bu iş neden başımıza geldi diye herkes kafa yoruyor. Kimisi birbirini suçluyor. Kimisi de bundan sonra aynı hataların yapılmaması için önerilerini söylüyor. Kimi çok sert, Hocaefendi’ye vefasızlık yapıldığı hissiyle duygusal davranıyor kimisi de kaderin bu işlerde hiç hissesi yokmuş gibi davranıyor. İfrat tefrit arasında düşünceler paylaşıla paylaşıla bir orta yol sıratı müstakim oluşacak. Umutsuzlanma. En haşin birbirini eleştirenler bile asgari müştereklerde hem fikir. Hizmetin mayası sağlamdır. Mayayı vurana güven.

Bayram yazısından nereye geldik. Böylece “sen bayram yazısı yaz” diyenlerin hem gönlü oldu hem de yine ülkeyi hizmeti kurtardık çok şükür.

Allah hepimize en hakiki bayramları yaşatacağı günlere kavuşmayı nasip etsin. İçerideki mazlumları tez zamanda özgürlüğüne kavuştursun inşallah. Ülkemizi bütün şer planlardan muhafaza etsin. Bütün milleti hakikatlere uyanmayı nasip etsin. Zalimleri kahretsin, perişan etsin.

Bütün zihni berrakların ve kafası karışıkların büyüklerinin ellerinden küçüklerinin gözlerinden öperim. Başta gıcık olduğumu söylediğim ama kıymetini şimdi bildiğim bayram mesajlarından biriyle bitirelim: 

O’nu bulan neyi kaybeder
O’nu kaybeden neyi bulur 

Hayırlı bayramlar.

[Barbaros J. Kartal] 1.9.2017 [TR724]

Erdoğan’ın kaptı kaçtı rejimi [Semih Ardıç]

Türkiye’nin yalnızlığının resmini sathî de olsa çizmeye gayret edeceğim. Her sahada içine kapanan, geriye giden bir Türkiye’nin ufku her geçen gün kararıyor. Cezayir, Türkiye’den mal ithalatını yasakladı. Ekmekten suya, makarnadan çikolataya, plastik ürünlerden mobilyaya kadar toplam 24 kalemde Cezayir pazarı Türkiye’ye kapandı. İthalatın bankalar vasıtasıyla yapılmasının yasaklanması Türkiye için 350 milyon dolardan fazla kayıp manasına geliyor.

Libya ve Mısır ile resmî temas yok denilecek kadar az. En zor zamanlarımızda bile bu iki devletle dost kalmıştık oysa. Yedi emirlikten teşekkül etmiş Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Körfez’in en hareketli gayrimenkul fuarında Türkiye’den gelecek firmalara nazik biçimde kapıyı gösterdi. Ya yüksek fiyat istendi ya da fuar sahasında kıyıda köşede yer kaldığı beyan edildi.

BAE İLE İPLER KOPUYOR MU?

Dubai’de televizyonlarda Türkiye hakkında ağır hakaretler ihtiva eden ya da hedef gösteren haberler yayınlanıyor. En son Dubai TV’de şu ifadelere yer verildi: “Katarlı bazı muhalif kaynaklar, Türk askerlerinin Doha’daki bazı yolları kapattığı ve insanların geçişine izin vermediğini aktardı.”

Katar krizinden bu yana iplerin gerildiği sır değil. Krizde Türkiye’nin tarafsız kalmasını isteyen Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed Al-Nahyan, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yanında isim vermeden Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef aldı: “Eğer Türkiye ve İran, aralarındaki tarihî sömürgeci rekabeti devam ettirirse bugün Suriye’de gördüklerimizi yarın başka ülkelerde de görmeye devam edeceğiz.”

MAKTUM ARTIK TÜRKİYE’YE GELMİYOR

Dubai Emiri Şeyh Muhammed Bin Raşid El Maktum’a İstanbul Boğazı’na nazır Sevda Tepesi’ni altın tepside veren Erdoğan’ın hoşnut olacağı beyanlar değil bunlar. Maktum ile Erdoğan’ın o eski günlerinden eser yok. Maktum, artık Türkiye’ye gelmiyor. Zira Mısır ve Katar siyasetinde Erdoğan’ın karşı safında yer aldı.

Erdoğan’ın Rusya’ya yakınlaşmasından rahatsız olduğunu saklamayan ve radikal grupların Türkiye tarafından desteklediğini iddia eden BAE ve Suudi Arabistan, Suriye cephesinde de yollarını ayırdı.

KUZEY IRAK REFERANDUMU SONUN HABERCİSİ

25 Eylül’de Kuzey Irak’ta halkın önüne sandık konacak ve ekseriyetini Kürtlerin teşkil ettiği halk bağımsızlığa ‘evet’ ya da ‘hayır’ diyecek. Referanduma Kerkük de dahil edildi ki bu saatten sonra ‘evet’ çıkmaması sürpriz olur.

Irak Kürdistan Bölge İdaresi Cumhurbaşkanı Mesut Barzani, “Bütün taraflara referandumun yapılacağı teminatını veriyorum.” diyerek geri adım atmayacağını ilan etti. Erdoğan’ın bahse konu referandumda tamamen duygusal sebeplerle minderden uzak durduğu dikkatten kaçmasın. İdare-i maslahattan sözlerle vaziyeti idare ediyor.

SURİYE’DEN AKDENİZ’E KORİDOR…

Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü YPG, Amerikan askerlerinin desteği ile kuşattığı Rakka’nın tamamını IŞİD’den aldı alacak. Kuzey Irak’ta yapılacak referandum ile Kuzey Suriye’deki çatışmaların seyri bağımsız Kürt devletine giden yolda kum saatinin hızlandığına işaret ediyor.

Akdeniz’e kadar açılacak koridorun emniyetini ABD ile Rusya’nın temin edeceği anlaşılıyor. Bundan sonra göstermelik askerî harekâtın sahada tesiri olamaz.

KAZANÇLI ÇIKAN RUSYA OLDU

Erdoğan’ın Moskova ile girdiği bilek güreşinin faturası çok ağır oldu. Rusya ile iktisadî, ticarî ve siyasî münasebet artık daha ziyade Vladimir Putin’in tensip buyurduğu hudutlara sıkıştı kaldı.

Rus savaş uçağının vurulması emrini verenlerin o kadar özür mektubuna, taviz üstüne tavize rağmen Kremlin ne vizesiz seyahate müsaade etti ne de domates ithalatına kapıyı araladı. Putin, S-400 füzelerini Ankara’ya satmayı başarırsa NATO içinde büyük bir kavganın fitilini ateşlemiş olacak.

TRUMP, ERDOĞAN’IN TALEPLERİNE SICAK BAKMADI

Esasında Erdoğan’ın Rusya ve İran ile yakın görünmekten başka çaresi kalmadı. Obama’nın halefi ABD Başkanı Donald Trump’tan umduğu desteği şu ana dek alamadı. Bilakis ABD’de tevkif edilen Reza Zarrab ve Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın kefalet tahliye talepleri reddedildi. Savcı Zarrab ve Atilla hakkında ‘kara para aklamak’, ‘İran ambargosunu delmek’ gibi çok ağır ithamlardan 75 sene hapis cezası talep etti. Lobi için milyonlarca dolar harcandı, netice kocaman bir hiç.

Mayıs ayında Washington ziyareti esnasında göstericilere saldıran Erdoğan’ın korumalarının da sanık olarak yer aldığı iddianame mahkeme tarafından kabul edildi. Erdoğan aleyhine birkaç soruşturma da devam ediyor. Sosyal medyada Erdoğan’ın oğul Bilal’in de Zarrab ile aynı suçtan tevkif edilebileceği ifade ediliyor. Hasılı okyanus ötesinde Erdoğan namına ümit verici hiçbir haber yok.

ALMANYA AĞIRLIĞINI KOYDU

Avrupa Birliği’ne (AB) gelince… O cenahta Almanya malî destekleri kesti, Gümrük Birliği’nin müzakere edilmesini veto etti. Berlin’in demokrasi ve hukuk devleti taleplerine rağmen Erdoğan’ın bildiğini okumaya devam etmesi halinde üyelik müzakerelerinin askıya alınması dahil bazı müeyyideler daha yüksek sesle konuşuluyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Point dergisine verdiği mülakatta, “Bildiğiniz gibi, küresel sahneye çıkmak aslında o kadar da havalı bir şey değil.” ifadelerini kullanmıştı. Dergi muhabirinin bu sözlerine açıklayıcı bir örnek vermesi istemesi üzerine Macron şu cevabı vermişti: “Erdoğan ile her 10 günde bir konuşması gereken benim.”

SADECE İNGİLTERE DESTEK VERİYOR, ZİRA…

İngiltere’nin Ortadoğu eksenli menfaatleri muvacehesinde Erdoğan rejimine verdiği pragmatist destek hariç tutulduğunda AB çatısı altında Türkiye’den yana hemen hemen kimse kalmadı. Sessiz kalanların ekseriyeti Erdoğan’ın diline düşmemek ve Macron’un itiraf ettiklerini bizzat müşahede etmemek için susuyor.

Her zaviyeden kayıp manasına gelen bu yalnızlığa Türkiye daha ne kadar mukavemet edebilir? Katar gibi doğalgaz ve petrol zengini değiliz ki petro-dolarları bozdurup harcayalım. Bir sene içinde 80 milyar dolar borç ödememiz lazım. Bütçedeki kara delik kapanmadığı için Hazine bu sene tahmin edilenden 50 milyar lira daha fazla borçlanacak.

Suudi Arabistan’ın Haziran’dan beri tatbik ettiği tecrit iki ayda Katar’ın belini büktü. Moody’s ve Fitch, kredi notunu indirdi. Döviz rezervleri yarı yarıya eridi. Mevduat çıkışı yüzünden likidite ihtiyacı katlanan bankalar, hariçten borç bulmaya çalışıyor.

ESKİMİŞ BELEDİYE OTOBÜSÜ HEDİYE EDEN NEO OSMANLILAR

Saray’ın sözcüsü İbrahim Kalın’ın ‘değerli yalnızlık’ kavramı esas alındığında kıymet atfedilecek bir manzara bulmak zor. Pakistan’a ya da Afrika’da birkaç fakir devlete kullanılmış belediye otobüsü, askerî jip hediye ederek neo-Osmanlı hayalleri kuranlar kabul etmek istemese de Türkiye karar alma mekanizmalarında artık istenmeyen adam (persona non grata) haline geldi. Saray’ın kalın duvarları içinde milletin vergileri ile saltanat sürenler ancak bu yalnızlığın kıymetli olduğunu iddia edebilir.

Erdoğan yalnızlar durağında bir başına kalan Türkiye’yi gelen ilk otobüse bindirecek. O otobüsün batıdan gelmeyeceğini söylemeye lüzum var mı? OHAL ve Kanun Hükmünde Kararname rejimi sayesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kapısına fiilen kilit vurdu nasıl olsa. Bayramı müteakip Erdoğan’ın kaptı-kaçtı faaliyetleri artarak devam edecek…

Kaptı kaçtı rejimine şunun şurasında ne kaldı!

HAMİŞ: Hazreti İbrahim’in (as) adanmışlığı ile oğlu Hazreti İsmail’in (as) teslimiyetini bir kere daha tefekkür etmeye davet eden Kurban’a vasıl olduk. Allah’a (cc) hamd ediyoruz. Bir yanımız bu bayramda yine eksik. Zira dünyanın dört bir tarafında, hassaten Türkiye’de zulme maruz kalanların elemi var yüreğimizde. Ümitvarız.‘Hakkın hatırı âlîdir’ fermanına kurban olanlara selam olsun.   

[Semih Ardıç] 1.9.2017 [TR724]

Avrasyacıların önlenemeyen yükselişi ve Erdoğan rejimi [Mehmet Efe Çaman]

Erdoğan’ın kişisel diktatörlüğünü nasıl konsolide ettiğini ve bu rejimde TSK içindeki Avrasyacı subayların rolünü, daha önceki birkaç yazımda ele almıştım. Analizin bu bölümünde, konu edilen ilişkiler bütününün mevcut rejimin ve bu rejimin siyasi aktörlerinin geleceği açısından oynayacağı rolün üzerinde duracağım.

DERİN DEVLETİN YENİ STRATEJİSİ

Sistematik yaklaşalım konuya: 17/25 Aralık sonrası Erdoğan ve yakın çevresi yargılanmamak için yargı ve emniyet yapılarına gayri-kanuni olarak müdahale ettiler. Bu müdahalenin derin devletin tepkisini çekmesinden ve gerek askeri kanattan gerekse diğer devlet bürokrasisinden ciddi bir tepki gelebileceğinden korkuyorlardı. Derin devletin önünde iki olasılık vardı. Ya Erdoğan ve iktidarının gitmesi yönünde çalışacaklar, ya da Erdoğan’ın yolsuzlukların ortaya saçılması sonrası içinde bulunduğu zafiyetten faydalanacaklar, böylece siyasi ajandalarını Erdoğan’a dayatacaklardı. Birinci ihtimal geçmişte denenmiş, birçok kez kısa dönemli etkilerde bulunsa da, sonunda her zaman iktidardan indirilen siyasi güç, daha da güçlenerek iktidara yeniden gelmişti. Bunu en somut bir biçimde 28 Şubat deneyimiyle öğrenmişlerdi. Bu nedenle klasik veto rejiminin (William Hale) gereğini yapmadılar. İkinci yolu seçtiler. Yani rasyonel hareket ederek Erdoğan’ın zafiyetinden yararlanarak siyasi ajandalarını gerçekleştirmeyi seçtiler.

Bu yeni yaklaşım tarzının kendileri için birçok avantajı vardı. Neydi bunlar? Her şeyden önce, kendi tabanında karizması devam eden ve partisini çok etkin şekilde kontrol edebilme kabiliyetini haiz Erdoğan’ın, kendi siyasi ajandalarını kabullenmesi ve bunun gereğini yapması, toplumsal muhalefeti asgariye indirecekti. Dahası sıcak patatesleri kendileri tutmadıkları için, ayrıca bir avantajları olacaktı. En az bunun kadar önemli olan bir diğer nokta, Erdoğan’ın Gülen Cemaatini bitirme yönündeki ajandasıydı. Bu noktada, İslamcı Erdoğan’ın Gülen Cemaatini bitirme yönündeki ceberut siyasetinin muhafazakâr-dindar geniş tabanda daha az tepki çekeceğini hesaplamışlardı. Laik-Kemalist CHP tabanı yaşananları zaten “dinciler birbirini yesin” algısıyla ellerini ovuşturarak izleyecekti. Bu durumda Avrasyacı derin devlet 1990’lardan beri hedeflerinde olan bir düşmanı, yine hedeflerinde olan başka bir düşmana yedirecekti. Hem de bunu riskleri minimize ederek yapacaktı.

Yine bu önemli çıkarın yanı sıra, Erdoğan’ı bu süreçte Kürt sorununa siyasi çözüm odaklı yaklaşımdan vazgeçirterek, 1990’ların askeri çözüm odaklı çizgisine getirdiler. Bunun MHP’nin hoşuna gideceğini ve böylece siyaset sahnesindeki bir diğer önemli aktörün de müttefikleri arasına gireceğini öngörmüşlerdi. Bu yolla Erdoğan’ın İslamcılığındaki milliyetçi sosun dozunu arttırarak yine kendi ajandalarındaki sosyal mühendislik alanında bir araç elde ettiler. AKP tabanının ümmetçi İslamcılığını daha “yerli ve milli” bir milliyetçilikle sulandırdılar. Öyle ki 1990’larda bile uygulamasından çekinilen Güneydoğu’da kentsel alanların ağır silahlarla bombalanması stratejisini bir “sivil” iktidara yaptırdılar. Yine bu bağlamda 1990’larda Leyla Zana’lı Kürt siyasetine yaptıklarından çok daha ağırını Selahattin Demirtaş’ı ve onlarca Kürt milletvekilini tutuklatarak, neredeyse Kürtlerin yoğunlukta olduğu tüm şehir ve beldelerde Kürt belediye başkanlarını görevden alarak kayyumları onların yerine arayarak gerçekleştirtmiş oldular.

Bu avantajların yanı sıra, orta ve uzun dönemdeki etkisi yine en az yukarıda sıraladığım avantajlar kadar olmak üzere, TSK’yı yeniden dizayn etme imkânını elde ettiler. Öncelikle Ergenekon ve diğer darbe davalarında tutuklanan subayların çok önemli bir bölümü yeniden görevlerine döndü ve fonksiyonlara atandı. 15 Temmuz sonrasında ise Askeri Lise öğrencilerden orgenerallere/oramirallere kadar tüm TSK kadrolarını elden geçirdiler. Yüzlerce general ve amiral darbeci olma iddiasıyla TSK’dan ihraç edildi, işkence gördü ve tutuklandı. Binlerce kurmay subay (yani gelecekte TSK içerisinde yönetsel pozisyonlara gelebilecek personel) ayıklanarak ihraç edildi, birçoğu tutuklandı. Bu tasfiye edilen subayların çok önemli bir bölümü Türkiye’nin Batı yöneliminde bir ülke olarak kalmasını tercih eden NATO’cu subaylardı. Ortak özellikleri, Türkiye’nin siyasi geleceğini de demokratik bir hukuk devletinde görmeleriydi. Avrasyacılar ise daha önce vurguladığım gibi, NATO ve AB’yi Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrası konumunda ayak bağı olarak görüyordu. Dahası, AB yolunda giderek demokratikleşen bir Türkiye’de asker-sivil ilişkilerinin diğer demokratik ülkelerdeki gibi olacak olmasından hazzetmiyorlar, eski vesayet rejiminin AB demokratikleşme reformları çerçevesinde son bulmasını ve TSK’nın (yani kendilerinin) siyasetteki etkisinin bitmesini istemiyorlardı.

ERDOĞAN’IN 2019 PROJEKSİYONU VE AVRASYACILARIN PLANI

Erdoğan’ın doyumsuz siyasi ihtirası ve 17/25 Aralık sonrasında onun perspektifinden baktığımızda son derece anlaşılır olan iktidardan inme fobisi, onu denize düşen yılana sarılır misali, Avrasyacı derin devletle ittifak kurmaya zorlamıştı. Erdoğan muhtemelen kontrolünü devam ettirebileceğini, siyasi pozisyonunu koruyabileceğini düşünüyor. Planlarını, büyük olasılıkla mevcut rejimin 2019’da anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesiyle beraber BAAS tipi bir polis ve muhaberat devletinde kurumsallaşması ve kendi kontrolünde olağan akışına devam etmesi üzerine kuruyor.

Avrasyacı derin yapının ise acelesi yok. Zaman kendi lehlerine işliyor çünkü. Orta ve uzun vadede TSK içerisinde kendi sadık kadrolarıyla kendi kemikleşmiş yapısını tesis etmeye, bu arada majör öncelikleri olan Kürt sorununda askeri çözüm, Batı’dan uzaklaşan dış politika çizgisi, Rusya, Çin ve İran gibi aktörlerle yeni silah envanterleri, askeri işbirlikleri, ekonomik ilişkilerin yoğunlaşması gibi konulara odaklanacaklar. Kıbrıs ve Irak Kürdistan Yönetimi gibi konularda kendi hassasiyetleri doğrultusunda politikalar takip edilmesi konusunda bastıracaklar. Planlarının bir sonraki aşaması için fişlemelerine devam edecekler. Türkiye’nin dışa kapalı ve anti-demokratik bir rejim olmasının ileride kurmayı düşledikleri sistem için gerekli olduğunu çok iyi biliyorlar. Bu bakımdan Erdoğan’ın “kötü polisi oynaması” ve tüm hukuksuzlukları zaten demokrasiden fersah fersah uzak olan tabanına kabul ettirmesinden hoşnutlar. Kurmay zekâları, güçler ayrılığının sona erdirilmesi ve yürütmeye bağlı yargı mekanizması kurulmasının ileride kendi düşmanlarını takibata alıp elimine etmede ne kadar hayati bir rol oynayacağını hesaplıyor. Zamanı geldiğinde, cılız da olsa bir itirazla karşılaşırlarsa eğer, takip ettikleri uygulamaların ve kuralların kendileri (askerler) tarafından getirilmediğini, bilakis sivil bir yönetim tarafından yüksek bir demokratik çoğunlukla kabul edildiğini söyleyecekler. Sanırım o zaman, bugün gerçekleri görmek istemeyen, şakşakçılık yapan ve Erdoğan önünde iki büklüm duran, yeri geldiğinde tetikçilik, yeri geldiğinde dalkavukluk yapan İslamcı yazar (kasa) tayfası havuz ve akademisyenler gerçekleri bizzat yaşayarak öğrenecekler. Fakat çok geç olacak.

Kurmay zekâ için tüm ajanda bir satranç oyunudur. Önce etkili-etkisiz figürler stratejik noktalara konuşlandırılır. Karşı tarafa asla mevcut nihai plan sezdirilmez. Rakip, yapılan hamleler arasında bağı göremediğinden gidişatı okuyamaz. Her bir hamleyi kendi tekilliği içerisinde değerlendirir ve o hamlenin bütünsel plan içindeki rolü ve etkisini bilmediğinden, onu önemsemez. Oysa önemsiz görünen her hamle, oyunun sonuna bir adım daha yaklaştırır. Bugün öyle bir satranç oyunu söz konusu ki, oyunu kurgulayan ve yürütenler, karşı tarafa ortada bir satranç oyunu olduğunu dahi hissettirmiyor. Derin yapı, diktatörlüklerin kolluk gücünü denetimlerinde tutmakla doğru orantılı bir ömrü olacağını çok iyi biliyor. Peki, Erdoğan ve yakın çevresi bunu biliyor mu? Zaman, Erdoğan ve ekibi lehine ilerlemiyor.

[Mehmet Efe Çaman] 1.9.2017 [TR724]

İki mühim anahtar [Faik Can]

Kur’an’ın ilk cümlesi, Fatiha Sûresi’nin ilk ayeti “Elhamdülillah” ile başlar. Lafz-ı Celâle (Allah) ve Hamd kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşan bu kudsi kelime bizim hayatımızın anlamıdır aslında. Hamd, Cenâb-ı Hakk’ın eserlerini görüp O’nu alkışlamak, “Kemâl’i” karşısında hayret ve hayranlık secdesine kapanmak, “Cemâl’i” karşısında muhabbetle coşmak ve “İhsan’ı” karşısında yüzü yerlere sürmektir.

“Allah” kelimesinin altında da “Ma’bud”, sığınılan, kendisine dayanılıp iltica edilen, azameti karşısında hayranlık ve şaşkınlık duyulan ve kendisine itimat edilip güvenilen mânâları vardır. Şu halde “Elhamdülillah” denildiğinde Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz tasarrufları ve kemâlde güzelliği karşısında içine düşülen hayret ve şaşkınlıktan ötürü secde etme manası kastedilir. Aynı zamanda Cemâl’i karşısında mest olup kendinden geçme ve kendini boynu tasmalı, ayağı prangalı bir köle ve kul olarak görme manası düşünülür.

Hamd ve lafz-ı Celâle’nin birlikte oluşturduğu “Elhamdülillah” manasının tercümanı ise “Lâ ilâhe illallah”tır. Var oluşa dair bütün hakikatler kelime-i tevhid dediğimiz “Lâ ilâhe illallah” cümlesinde toplanmıştır. O kadar ki, bu kudsî cümleyle mü’min kâfirden, müslim mülhidden, Allah’a tam teslim olmuş kişi zındıktan, muhlis münafıktan ayrılır. “Lâ ilâhe illallah” iman ve kulluk adına adeta bir alâmet ve bir nişandır.

Bu sebeple Allah dostları kelime-i tevhid zikrini bütün zikirlerin omurgası ve merkezi olarak kabul etmişlerdir. Allah’a kurbiyet kazanma adına tekrar edilen bütün zikirler, “Lâ ilâhe illallah” okyanusuna akan nehirler gibidir. Bu kudsiyetinden dolayı da onun belirli bir sayısı yoktur. Ne kadar okunsa, hedeflenen gayeye nisbetle az kalacaktır. Ancak bu kudsî kelimeyi sadece dilimizle söylemekle bu mazhariyete eremez ve varmamız gereken ufka varamayız. Zaten bu kelime gönülde iz’an, benlikte kabullenme şeklinde kendini gösterir ve insanın duygu dünyasında hâkimiyetini kurarsa ona ‘iman’ denir. Yoksa üşüyen bir insanın “Ateş, ateş!” demekle ısınamayacağı ve zehir içen bir insanın tekrar tekrar “Zehirlenmeyeceğim, zehirlenmeyeceğim!” diyerek zehirin tesirinden kurtulamayacağı gibi, söylenen sözler de çok defa kendini iman ve iz’an hâlinde gösteremez. İnsan en az zehirin öldürücü, ateşin yakıcı olduğuna inandığı kadar “Lâ ilâhe illallah” derken ibadete lâyık yegâne Zât’ın yalnız ve yalnız Allah olduğuna inanmalıdır ki buna “iman” densin.

O’nu bil, O’nu tanı

Şu halde, Allah’ın bütün varlıklara tercih edip yeryüzüne kendi halifesi olarak gönderdiği insan sadece O’nu görmeli, O’nu bilmeli ve O’nu tanımalıdır. Ve yine kulluğu da sadece O’na takdim etmelidir. Hayatını tamamen bu gaye etrafında örgülemeli ve adımlarını sürekli bu istikamette atmalıdır.

Bu arada şu hususu da belirtmekte fayda var: Ateşin yakması ve zehirin öldürmesi, bunların kendi zâtî özelliklerinden değildir. Ateşte yakıcılık, zehirde öldürücülük birer kanundur ve bu kanunları yaratan da Allah’tır. Ateş, ancak Allah’ın dilemesiyle yakabilir. Nitekim Hz. İbrahim’i yakamamıştı. Zehir ancak Allah’ın dilemesiyle öldürebilir. Nitekim zehir Bişr’i (radıyallâhu anh) öldürdüğü hâlde Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) öldürememişti.

Kulluk, insanın fıtratında vardır. Allah (celle celâluhu), onu yaratırken, kul olacak fıtratta ve kıvamda yaratmıştır. Ancak insanoğlu çok kere bunu kötü ve yanlış yere kullanmıştır. Allah’a yakınlaşma imkânı bulamayınca veya bulduğu imkânları olması gerektiği gibi değerlendiremeyince içine düştüğü boşluğu sahte mabutlarla doldurmaya çalışmıştır. Bazen taşları, ağaçları, bazen de yıldız, ay ve güneş gibi ibadete asla liyakati olmayan, Allah’ın mahlûku, âciz, zayıf varlıkları kulluk mihrabına dikmiştir. Hakiki Kudret Sahibi’ni bulamayınca kendini tanrı sanan Firavunlara, Nemrutlara ve Tiranlara secde etmiştir. Böylece, ulvîlerin ulvîsi kulluk makamından, süflîlerin süflîsi şirk ve küfür derekesine düşmüştür.

Acak, Allah’ın kendisine verdiği potansiyeli ve kıvamı doğru rehberlerin irşadıyla yerinde kullanabilen insanlar, hakiki sultanlık olan ‘iman’ ile şereflenmişlerdir. İmanın ve Allah’la kuvvetli irtibatın kazandırdığı manevi kuvvet sayesinde insan Bediüzzaman ifadesiyle “kâinata meydan okuyabilir!” İnsan, bu seviyeye hem diliyle, hem haliyle hem de kalbiyle sürekli “Lâ ilâhe illallah” diyerek ulaşır. “Lâ ilâhe illallah” ile tevhidi haykırırken Nebî dilinde “Mizanı dolduracak kuvvette bir zikir” olarak tarif edilen “Elhamdülillah” ile de ubudiyetini ortaya koyar.

Hâllerin en güzeli

Peygamberlerin ve onların sadık varislerinin aydınlık yolunda kalb gözünden perde kalkan insan, adeta Cenâb-ı Hak’la yüz yüze gelir ve “O’nu müşâhede eder”. Bu müşâhede gözle görmek manasında değildir. Hocaefendi’nin “vicdan kültürü” olarak anlattığı muhteşem bir hazinenin inkişafıdır. Mübarek bir sözde O (c.c), “Ben arz ve semaya sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım.” buyurmaktadır ki, bu sırra ermek de ancak kullukla olur. Bu öyle bir sırdır ki, sadece yaşanır. Onu kitaplar yazmaz, yazanlar da sırrı ifşa ederim endişesiyle kılı kırk yararcasına bir hassasiyetle bir kısım tecrübelerini yoldakilerle paylaşmak maksadıyla yazarlar.

Bu öyle bir hâldir ki, bütün vasıta ve vesileler artık silinmiştir. “Gönül Sultanı” kendi sarayına teşrif etmiş, “Kasrına nüzûl eylemiştir.” Ve o anda insan kendinde değildir. Kendisini dahi unuttuğu bir hâl içinde kararsız, hayret ve hayranlığın doruğunda bulunmaktadır. Bu hâlin kahramanlarından Muhyiddin İbnü’l Arabî Hazretleri o durumda “Lâ mevcûde illâ Hû-O’ndan başka hakiki hiçbir varlık yoktur” demiş, İmam-ı Rabbânî de kendi hâlini “Lâ meşhûde illâ Hû-O’ndan başka görünen hiçbir varlık yoktur” ile dile getirmiştir. Fethullah Gülen Hocaefendi mana âleminin yıldızlarının bu ifadelerini değerlendirirken şöyle der: “O hâle dair ne denirse densin, ne söylenirse söylensin, esas duyup hissedilenler yanında bu ifadeler sadece insana bir nefes aldırmak içindir. Yoksa meselenin esasını kelimelerle ifade kat’iyen mümkün değildir.”

Böyle bir huzuru elde etmenin yolu sarsılmaz bir tevhid telakkisi ve Allah’a imandır. Her “Elhamdülillah” deyişimizin altında, Kendini bize tanıtan, sevdiren ve bu şekilde bizi tevhide erdiren Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfuna karşı da, şükranımızı arz etmiş oluruz. Şükran arttıkça nimet (iman ve tevhid) artacak, iman arttıkça da şükran hissi katlanacaktır. Böyle bir salih dairede insan “Lâ ilâhe illallah” sırrının hakikatine ulaşacaktır.

Onun içindir ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), imanın tercümanı olan “Lâ ilâhe illallah” cümlesini şu mübarek sözüyle şöylece anlatıyor: “Ben ve benden evvel bütün peygamberlerin söylediği en faziletli, en hayat bahşedici, en mânâlı, en tonlu ve çaplı ifade ‘Lâ ilâhe illallah’dır.”

[Faik Can] 1.9.2017 [TR724]

Taklit ile tok olanların hakikat açlığı [Emine Eroğlu]

Tâc marifet tâcıdır
Sanma gayrı tâc ola
Taklid ile tok olan
Hakikatte aç ola

Gaybî Sunullah

Mademki Hacılar Kâbe’den aldıkları nuru yeryüzüne dağıtan kandillerdir, Hac, sadece Müslümanların değil, insanlığın yeniden dirilişi olmalı değil midir?

Beşeriyeti çepeçevre saran zorluklar, sayıları milyonları bulan hacıların Kâbe’ye yüz sürerken, tavaf ederken, Arafat ve Müzdelife’de vakfe yaparken ettikleri dualarla aşılmaz, bulanık bir su birikintisi içerisine damlatılan ma-i zemzem gibi, hayat onların gözyaşları ile mayalanmaz mı?

Onların hakikat aşkıyla dopdolu yürekleriyle kendi köy, kasaba ve şehirlerine dönüşleri zulümleri adalete, vahşetgâhlar çemenzâra dönüşmez mi?

Dönüşür elbette!

Öyleyse neden dönüşmüyor? Neden âlem-i İslam denilen kan gölü, gözyaşı denizi, Ziya Paşa’nın şikayetiyle, viranelerle, Eflatunu beğenmez divanelerle ve hükümet denilen mezbahanelerle dolu?

Cüneyd-i Bağdadî’nin talebesi büyük mutasavvıf İmam Şiblî asırlar ötesinden bu soruları ibadetlerin, dolayısıyla da insaniyetin hakkını veremeyişimizle cevaplıyordu. Hazret, hacılara, Hac ibadetinin ruhuna, manasına ilişkin sorular soruyor, ve aldığı menfi cevaplar karşısında “Öyleyse…” diyordu.

Ben de Hazreti Şiblî’nin kalbine yasladım kalbimi, derdine ekledim derdimi, kelimelerine kattım kelimelerimi ve ondan aldığım ilhamla bugünün bütün hacılarını temsilen kendi nefsime sordum sorularımı:

***

– Yola çıkarken incittiğin karıncayla bile helalleşip “kul hakları hesap defteri”ni kapattın mı? Kapatmadıysan sen yola çıkmamışsın.

– Elbiseni çıkarmakla dünyevilikten soyundun mu?
Soyunmadıysan sen elbiseni çıkarmamışsın.

– Temizlenirken nefsini dilinin, elinin, belinin, her türlü pisliğinden arındın mı?
Arınmadıysan sen temizlenmemişsin.

– Harem’e girmekle haramı terk etmeye ahdettin mi?
Ahdetmediysen sen Harem’e girmemişsin.

– Hacerü’l Esved’i selamlarlarken Allah’a ezelde “belâ” diyerek verdiğin sadakat sözünü hatırladın mı?
Hatırlamadıysan Sen Hacerü’l Esved’i selamlamamışsın.

– Gönül Kâbe’nden iktidar Lat’ını, güç Uzza’sını, para Menat’ını temizleyebildin mi? Temizleyemediysen Kâbe’yi tavaf etmemişsin.

– Makam-ı İbrahim’de makam ve mansıpların hiçliğini görüp gerçek makamın Haliliyet (Allah dostluğu) olduğunu derk ettin mi?
Etmediysen sen makam-ı İbrahim’i ziyaret etmemişsin.

– Annenden, dedenden gördüğün namazı değil, Allah’ın emrettiği namazı, her şeyiyle duyarak ve hissederek ikame ettin mi?
Etmediysen sen namaz kılmamışsın.

– Say’ ederken “Doğrusu insanın sa’yinden (çalışıp çabaladığından) başkası kendinin değil” (Necm Sûresi, 39) ayeti mucibince Âlem-i İslam’ın yaralarını sarmak için say’ etmeye azm ettin mi?
Azm etmediysen sen say’ etmemişsin.

– Rabbin büyüklüğünü tekbirlerle ilan etmekle tüm izafi büyüklükler gözünde küçüldü mü?
Küçülmediyse sen tekbir getirmemişsin.

– Arafat’ta düşünce potanda erittiğin her şeyi marifete dönüştürdün mü?
Dönüştürmediysen sen Arafat’a çıkmamışsın.

– Mazlumların âhı arşı titretirken Müzdelife’de “ben ben” dedin mi?
Dediysen sen vakfe yapmamışsın.

– Kestiğin kurbanınla Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve O’na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ilan ittin mi?
Etmediysen kurban kesmemişsin.

– Şeytana taş atarken kendindeki zulüm ve cehaleti attın mı?
Atmadıysan sen şeytanı taşlamamışsın.

– Veda ederken kine, nefrete, kibre, gurura, haset ve kıskançlığa, velhasıl bilumum ahlaksızlığa veda ettin mi?
Etmediysen veda da etmemişsin.

– Bu halinle kendinde nifak endişesi duydun mu?
Duymadıysan sen derin uykundan uyanamamış, taklitten sıyrılamamış, şekilcilikten kurtulamamışsın.

***
Bu soru cevaplar silsilesinin bir de Medine ayağı var. Onu da Muhammed İkbal tamamlıyor.
Kutsal topraklardan dönen hacılara soruyor:

“Medîne-i Münevvere’yi ziyâret ettiniz! Uhrevî Medine çarşısından gönlünüzü ne gibi hediyelerle doldurdunuz?

Getirdiğiniz maddî hediyeler, takkeler, tesbihler, seccâdeler bir müddet sonra eskiyecek, solacak ve bitecek. Solmayan, gönüllere hayat veren Medine’nin ruhanî hediyelerini getirdiniz mi?

Hediyeleriniz içinde Hazret-i Ebubekir’in sıdkı ve teslimiyeti, Hazret-i Ömer’in adaleti, Hazret-i Osman’ın hayası ve cömertliği, Hazret-i Ali’nin ilim ve şecaati var mı? Bugün binbir ıstırap içinde kıvranan İslam dünyasına gönlünüzden bir Asr-ı Saadet heyecanı verebilecek misiniz?”

İşte bütün sorular burada düğümleniyor. Hediyelerinizin içinde Nebevî ahlak var mı?

Zira, bugün bin bir ıstırap içinde kıvranan İslam dünyasına bir Asr-ı Saadet heyecanı verebilecek tek şey o.

Hacdan dönenler bu soruya nasıl cevap verecek bilmiyorum. Bilmiyorum hayata neresinden devam edecekler?

“Bıraktıkları yerden” devam edeceklerse kendilerine nasıl Müslüman diyecekler?

Cenneti garantilediklerine hükmedip toplumsal bir “vicdan darlığı”na hapsolarak mı?

Gönüllere Asr-ı Saadet heyecanını duyurma gayretinde, dürüstlük, adalet, ilim, haya, cömertlik timsali bir avuç insanı yok ederek mi?

Boş vaatler, kuru sıkı tehditler, giyilen kefenler, sıkılan yumruklar, atılan sloganlarla mı?

Her türlü cürüm karşısında susup içki içenleri kafaya takarak mı? Camilerde “din polisliği,”sokaklarda “namus bekçiliği” yaparak mı? Batı’nın iki yüzlülüğünü hatırlatıp “çok yüzlülük”le Twitter’dan ayet mealleri paylaşarak mı?

Yoksa her türlü bedeli göze alarak, iyiliği çoğaltmak, zulmü yeryüzünden söküp atmak için kolları sıvayarak mı?

[Emine Eroğlu] 1.9.2017 [TR724]

Hak ettiği değeri vermediğimiz muhteşem bir hazine: Hacet namazı [Cemil Tokpınar]

Sizi mutsuz eden büyük bir derdiniz mi var? Ulaşmak istediğiniz muhteşem bir idealin peşine mi düştünüz?

Huzursuzluk, ailenizin ayrılmaz bir parçası mı oldu? Birisi kalbinizi mi kırdı? Önemli bir sınava mı gireceksiniz? Günü gelmiş bir borcunuzu hâlâ ödeyemediniz mi? İşsiz misiniz? İşten mi atıldınız? İşinizde bir türlü arzuladığınız başarıyı yakalayamadınız mı? İyi bir evlilik mi istiyorsunuz? Çocuğunuz mu olmuyor?

Bunlardan çok daha önemli yüce gayeler uğruna çaba harcıyor, insanlığa İslâm’ı ve Kur’an’ı anlatmak için çırpınıyor, bir dizi plân ve program yapıyorsunuz. Ancak bir tarafta önünüze konan engeller, diğer tarafta gerçekleştirmeyi istediğiniz manevî projeler var. Bilhassa İslâm âleminin maruz kaldığı acılar, ızdıraplar, saldırılar, tuzaklar yüreğinizi yakıyor.

Kısaca maddî manevî, küçük büyük, dünyevî, uhrevî bütün dertleriniz veya arzularınız için kılacağınız muhteşem bir namaz var: Hacet namazı.

Elbette bir kul olarak sebeplere sarılacak, üzerinize düşeni yapacaksınız. Ama bazen olur ki, sebepler tükenir ya da etkisiz kalır, bütün yollar denenir, çareler biter, ne yapacağını bilememenin ızdırabıyla yapayalnız kalırsınız. Artık kalbiniz kederli, gözünüz yaşlı, hüzün denizinde yüzerken hacet namazı sizi sahile çıkaracak bir can simididir.

İşte bu muhteşem fırsatı değerlendirenlerden birisi olan Hz. Enes (r.a.) harika bir sonuç alır.

Bir yaz günü Hz. Enes’e bahçıvanı gelerek, yağmur yağmadığından ve bahçenin kuruduğundan yakındı.

Bu haber üzerine Hz. Enes, Resûlullah’ın (a.s.m.) “Herhangi bir ihtiyacı olan kimse iki rekât namaz kıldıktan sonra Allah’a dua etsin” şeklindeki “hacet namazı” tavsiyesini hatırladı.

Su isteyerek abdest aldı ve namaza durdu. Selâm verdikten sonra bahçıvanına:

“Gökyüzünde bir şey görebiliyor musun?” diye sordu. Bahçıvan:

“Göremiyorum” dedi. Hz. Enes, tekrar içeri girip namaz kılmaya devam etti.

Birkaç kez bahçıvana:

“Gökyüzünde bir şey görebiliyor musun?” diye sorunca adam:

“Kuş kanadı gibi bir bulut görüyorum” dedi.

Bunun üzerine Enes (r.a.) namazını ve duasını sürdürdü. Az sonra bahçıvan Hz. Enes’in yanına girdi ve:

“Gök bulutla kaplandı ve yağmur yağmaya başladı” dedi. Bunun üzerine Hz. Enes:

“Haydi, ata bin de yağmurun nerelere kadar yağdığına bak” dedi.

Bahçıvan etrafı dolaştığında, yağmurun sadece Hz. Enes’in büyük bahçesine yağdığını gördü. (İbn-i Sa’d, et-Tabakâtü’l Kübrâ, c.7: 21-22)

İşte tüm sıkıntılı zamanlarımızda uygulayabileceğimiz bir başka örnek:

Sahabelerden Ebû Mı’lâk (r.a.) isminde ticaretle uğraşan bir zat vardı. Bir defasında ticaret için yolculuk yapıyordu. O zamanlarda yol güvenliği yoktu. Bu yüzden karşısına silahlı bir eşkıya çıktı.

“Neyin varsa çıkar, seni öldüreceğim” dedi. Bu tehdit karşısında Ebu Mı’lâk:

“Maksadın mal almaksa al” dedi. Hırsız ise, malı almakla birlikte izini de kaybettirmek istiyordu:

“Ben sadece senin canını istiyorum” dedi. Ebu Mı’lâk:

“Öyleyse bana izin ver namaz kılayım” dedi. Hırsız:

“İstediğin kadar namaz kıl” deyince Ebu Mı’lâk namaz kıldı ve şöyle dua etti:

“Ey kalplerin sevgilisi! Ey yüce arşın sahibi! Ey her dilediğini yapan Allah’ım! Ulaşılmayan izzetin, kavuşulmayan saltanatın ve arşını kaplayan nurun hürmetine beni şu adamın şerrinden korumanı istiyorum! Ey imdada koşan Allah’ım, yetiş imdadıma!”

Ebu Mı’lâk, bu duayı üç defa tekrarladı. Duasını bitirir bitirmez, silahlı bir atlının hızla yaklaştığını gördü. Atlı, hırsızı bir mızrak saplayarak öldürdü. Sonra da Ebu Mı’lâk’a döndü.

Allah’ın lütfuyla kurtulan sahabe:

“Kimsin sen? Allah senin vasıtanla bana yardım etti” diye şaşkınlıkla sorunca atlı kişi şu cevabı verdi:

“Ben dördüncü kat gökteki meleklerdenim. İlk duanı yapınca gök kapılarının çatırdadığını işittim. İkinci defa dua edince, gök ehlinin senin kurtulman için feryat ettiğini işittim. Üçüncü defa dua edince, ‘Zorda kalan biri dua ediyor!’ denildi. Bunu duyunca Allah’tan, hırsızı öldürmek için beni görevlendirmesini istedim. Allah da kabul etti ve yardımına geldim. Şunu bil ki abdest alıp dört rekât namaz kılan ve bu duayı yapan kimsenin, zorda olsun veya olmasın duası kabul edilir. (İbn-i Hâcer, el-İsâbe, c.4: 182)

Hacet namazı kılarak bir derdinden kurtulan veya muradına kavuşan çok kimse vardır. Elbette bu örneklerin hepsi, yukarıdaki gibi harikulade olmayabilir. Çünkü hacet namazından alacağımız verimin derecesi ihlâs, huşû, ıztırar hâli, yakînimiz ile Allah’ın takdir ve hikmetine göre değişir.

HACET NAMAZI NASIL KILINIR?

Hacet namazı, yatsı namazından sonra iki, dört ya da on iki rekât olarak kılınır. Yatsı namazından sonra müsait olmayan başka vakitlerde, bilhassa teheccüd vaktinde kılabilir. Hz. Peygamber’den gelen bir rivayete göre hacet namazının ilk rekâtında Fâtiha’dan sonra üç defa Âyete’l-Kürsî, diğer rekâtlarda Fâtiha’dan sonra sırasıyla birer defa İhlâs, Felâk ve Nâs Sûreleri okunur. Bununla birlikte başka sureleri okumak da mümkündür.

Hacet namazı bitince Allah’a hamd ve sena, Resûlullaha salât ve selâmdan sonra bir hacet duası okunması sünnettir. Peygamber Efendimizden (s.a.v.) rivayet edilen çeşitli hacet duaları vardır. Bunlardan birisi şudur:

“Allahümme innî es’elüke tevfîka ehli’l-hüdâ ve a’mele ehli’l-yakîni ve münâsahete ehli’t-tevbeti ve azme ehli’s-sabri ve cidde ehli’l-haşyeti ve talebe ehli’r-rağbeti ve teabbüde ehli’lvera’i ve irfâne ehli’l-ilmi hattâ ehâfek. Allahümme innî es’elüke mehâfeten tahcizünî an ma’siyetike hatta a’mele bi-tâatike amelen estehikku bihî rızâke ve hattâ ünâsıhake bi’t-tevbeti havfen minke ve hattâ uhlisa leke’n-nasîhate hubben leke ve hattâ etevekkele aleyke fi’l-umûri husni zannin bike. Subhâne hâlikı’n-nûr.”

Bu duanın anlamı şu şekildedir:

“Allah’ım, Senden hidayet ehlinin başarısını, yakîn ehlinin amellerini, tevbe ehlinin öğütleşmesini, sabır ehlinin azmini, haşyet ehlinin ciddiyetini, rağbet ehlinin talebini, verâ ehlinin ibadetini, ilim ehlinin irfanını isterim ki, Senden gereği gibi korkayım. Allah’ım, Senden öyle bir korku isterim ki, o beni Sana isyandan menetsin. Tâ ki, Sana itaat ile öyle amel edeyim ki, onunla Senin rızana ereyim. Senden korkarak tevbeyle Sana döneyim. Sırf Senin sevgini kazanmak için hâlis nasihat edeyim. Her işte Sana güvenip Sana dayanayım. Sana güzel zan besleyeyim. Nurun yaratıcısı Allah’ı tesbih ederim.”

Peygamberimizden (sav) rivayet edilen başka hacet duaları da vardır. Onları da okumak mümkündür.

Hacet duasını okuduktan sonra Allah’tan ihtiyacımızın giderilmesi yolunda dilekte bulunmalıyız. Duaları okurken, çektiğimiz acının tesiriyle tamamen Allah’a yönelmeli, çok samimi bir şekilde yalvarmalı, hâlimizi düşünerek gözyaşı dökmeliyiz.

Hacet namazının ne zaman, nasıl kılınacağı ve ne okunacağı hususunda kendi hâlet-i ruhiyenize göre davranabilirsiniz. Bazı sıkıntılar ve istekler anlıktır. Mesela, bir haksızlığa uğradınız, bir eşyanız kayboldu, merak ettiğiniz bir kimseden haber alamadınız, acil yatırmanız gereken bir borcunuz var… Bu durumlarda hemen abdest alıp hacet namazı kılıp dua edebilirsiniz.

Eğer geniş zamana yayılan bir derdiniz veya arzunuz varsa, mesela üniversite sınavını kazanmak, çocuğunuzun veya eşinizin ıslahını istemek, iyi bir iş bulmak, çok ağır borçlardan kurtulmak, uzun süren bir hastalık için şifa istemek ve benzeri durumlarda yatsı veya teheccüd namazından sonra birkaç gün veya daha fazla kılabilirsiniz.

Bilhassa ülkemizin ve İslâm âleminin maruz kaldığı zulümler, badireler ve sıkıntılardan kurtulması, hak ve hakikatin dünyaya hâkim olması için kılınacak hacet namazlarının kırk gün veya daha fazla bir süreye yayılması gerekir. Hatta her gün hacet namazı kılarak yalvarmak, dertlerimizin devasını çabuklaştırabilir.

Hacet namazında etkili olan en mühim unsur kişinin hâlet-i ruhiyesi, namazının ve duasının kalitesidir. Size acı veren derdiniz yüreğinizi dağlarken, ulaşmak istediğiniz arzunuz her an aklınızdayken, çaresizliğinizi ve kimsesizliğinizi hissettiğiniz anda hacet namazıyla Allah’ın rahmet kapısını çalın. Çünkü O her şeyin sahibi, yaratıcısıdır. Bütün düğümler O’nun iradesiyle çözülür, bütün dertlerin dermanı O’ndadır, bütün işlerin dizgini O’nun kudretindedir. O merhametlilerin en merhametlisidir.

Hacet namazında ve tüm nafile namazlarda, rükûda, rükûdan kalkınca, secdede, iki secde arasında, oturuşlarda tesbih ve tahiyyatı okuduktan sonra Kur’an’daki dua ayetlerini okuyabilirsiniz. Özellikle Kur’an’da geçen peygamber duaları çok önemlidir. Mesela, başta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. Eyyûb, Hz. Yunus, Hz. İbrahim, Hz. Zekeriya, Hz. Yakub, Hz. Yusuf (aleyhimüsselâm) gibi peygamberlerin dualarını okurken, onların hâllerini hatırlayarak, duaların manalarını düşünerek Rabbimizin şefkat ve merhametine sığınırsak duamız kabul olabilir. Yine Kur’an’da “Âmenerresûlü”de geçtiği gibi, “Rabbenâ” veya “Rabbî” ile başlayan ayetler dua ayetleri olduğu için bunların manasını düşünerek okuyabiliriz.

Çünkü Rabbimiz, “De ki: Duanız olmazsa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?” (Furkan Sûresi, 25:77) buyuruyor. Yine “Dua edin, cevap vereyim.” (Mümin Sûresi, 40:60) diyor. Ayrıca şu ayet duanın namazla desteklenmesini ve birlikte yapılmasını emrediyor:

“Ey iman edenler! Allah’tan sabırla ve namazla yardım isteyin. Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Sûresi, 2:153)

Demek ki, en başta beş vakit namaz kılarak dua etmek gerektiği gibi, özel durumlar ve olağanüstü sıkıntılarda da o duruma uygun namazlar kılmalıyız. Nitekim hacet, tesbih, yağmur, istihare namazları; dua ile namazı birleştiren muhteşem ibadetlerdir.

Biz müminler hacet namazı gibi benzersiz bir hazinemiz olmasına rağmen bu namazdan hakkıyla istifade edemiyoruz.

Maalesef kıymetinin de tam olarak bilincinde değiliz. Beş vakit namaz kılan birçok kimse hacet namazını ya hiç kılmamış ya da çok az kılmakta. Oysa hacet namazında çektiğimiz acıdan ve taşıdığımız arzudan kaynaklanan bir “acz, fakr ve yakîn” hâli vardır. İnsan bu durumlarda kendisini çok aciz, çok muhtaç, çaresiz ve kimsesiz hisseder. Tam bir huşû, dikkat ve iştiyakla Rabbine yönelir. Belki de musibet ve belaların, büyük hedef ve ideallerin mümine bakan en önemli kazancı, insanın bütün zerreleriyle ve duygularıyla Allah’a yalvarmasıdır.

Maalesef yaptığımız bir ankete katılan müminlerin yüzde 47’si “hacet namazını hayatında hiç kılmadığını” söylemiştir. Oysa bu insanlar, nice amansız derdi veya kavuşmak istediği bir hedefi için birçok kapıyı çalıyor, birçok sebebe başvuruyor, bir yığın masraf ediyor. Elbette kendine düşen vazifeyi yaparak Allah’a hacet namazıyla yönelmek, muhteşem bir hazineden istifade etmek demektir.

BAŞKASININ İHTİYACI İÇİN HACET NAMAZI KILINABİLİR

Kişi kendi adına hacet namazı kılıp dua edebildiği gibi, bir mümin kardeşinin hacetinin gerçekleşmesi için de namaz kılıp dua edebilir. Bu bir dua olduğu için kişi mümin kardeşinin derdini kendi derdi kabul edip onun için dua edebilir. Bunun dinen bir sakıncası olmadığı gibi bu davranış büyük sevap da kazandırır. Çünkü hadislerde buyrulduğu gibi, “Mümin kardeşine dua eden kişiye melekler dua eder” ve “Kim bir mümin kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir.”

Eşiniz, kardeşiniz, anne-babanız veya arkadaşınız için hacet namazı kılıp dua edebilirsiniz.

Bilhassa ülkemizde ve dünyada meydana gelen birlerce acı ve zulümlerin sona ermesi için her gün hacet namazı kılıp dua etmeliyiz. Nefsimiz on dakika ayırıp hacet namazı kılmayı zahmet kabul ettiği dakikalarda binlerce insanın haksız yere hapse atıldığını, işkence ve zulüm gördüğünü, işlerine son verildiğini, her şeyini bırakıp hicret ettiğini düşünelim. İstemeyerek değil, aşkla şevkle her gün hacet namazı kılalım. Çünkü dua cemaat hâlinde ve sürekli yapılırsa inşallah kabul edilir. Duanın hakkını vermezsek, vebal altında kalırız ve mesul oluruz.

[Cemil Tokpınar] 1.9.2017 [TR724]