KHK’lı Nazan Bozkurt: AKP, bebeklerden intikam alıyor

KHK’yla ihraç edildiği işine dönmek için 3,5 yıldır Kızılay’daki Yüksel Caddesi’nde eylem yapan Nazan Bozkurt, bebekli annelerin gözaltına alınmasına tepki gösterdi. Gözaltındayken yaşadığı bir olayı aktaran Bozkurt, AKP’nin bebeklerden intikam aldığını söyledi.



[Kronos.News] 17.6.2020

Nakide sıkışan vatandaş kredi kartına başvurdu

Salgın nedeniyle devletten beklediği desteği alamayan vatandaş, çareyi kredi kartlarında aradı. Kredi kartı başvuruları mart, nisan ve mayıs aylarında katlanarak arttı.

BOLD – Koronavirüs sürecinde vatandaşın nakit akışının azalması nedeniyle kredi kartı başvurularına talep arttı. Salgının azalması durumunda gelecek ay kredi kartı başvurularının salgın öncesine dönmesi bekleniyor.

Türkiye’de yeni tip koronavirüs vakalarının ilk olarak görüldüğü mart ayında bir önceki aya göre kredi kartı başvuruları yüzde 110 arttı. Kredi kartı başvurularındaki artış nisan ayında da yüzde 110 artarken mayıs ayında artış hızı yüzde 93 ile devam etti.

NAKİT AKIŞINDAKİ DARALMA KARTA YÖNLENDİRDİ

Hesapkurdu.com verilerine göre, Türkiye’de mart, nisan ve mayıs aylarının genelinde kredi kartı başvuruları ortalama yüzde 104 arttı. Normalleşme hamleleriyle birlikte haziran ayında düşüşe geçen kredi kartı taleplerinin, temmuz ayında, salgının gidişatıyla ilgili aksi bir durumun olmaması durumunda, eskiye döneceği öngörülüyor. Salgın dönemindeki artışta temel olarak nakit akışındaki daralma ve ekonomideki olası belirsizliğin büyük bir etkisi olduğu belirtiliyor.

[Bold Medya] 17.6.2020

İmmoğlu, Erdoğan’a CHP’den aday olursa 5,5, çatı aday olursa 6,5 puan fark atıyor

Avrasya Kamuoyu Araştırmaları Merkezinin son anket çalışmasına göre, bugün seçim olsa Ekrem İmamoğlu kendi partisinden yada çatı aday olsa da Erdoğan’a büyük fark atıyor.

BOLD- Avrasya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi Başkanı Kemal Özkiraz, en yeni anket çalışmalarının sonuçlarını kamuoyu ile paylaştı. 9-12 Haziran tarihleri arasında 12 ilde bin 410 kişiyle yüz yüze görüşülerek yapıal anket ilginç sonuçlar ortaya koydu.

AKP VE MHP’DE BÜYÜK DÜŞÜŞ

Ankete göre, partilerin aldığı oy oranları bir önceki genel seçime göre büyük farklılıklar gösteriyor. Buna göre AKP yüzde 35 seviyelerinde oy alırken, CHP yüzde 28 civarında oy alıyor. İyi Parti yüzde 2’lik artışla ilk kez yüzde 12’nin üstüne çıkıyor. HDP de bir önceki seçime göre oyunu artıran partilerden. HDP’nin oy oranı da yüzde 12. sürecin en zararlı çıkan partisi ise MHP. Son seçimde barajı rahat geçen MHP’nin yüzde 7 seviyelerine gerilediği görülüyor.

En merak edilen iki partinin, AKP’den ayrılarak kurulan DEVA ve Gelecek partilerinin oy oranı da sırasıyla yüzde 3 ve yüzde 2.5 seviyelerinde. Saadet Partisi de yüzde 0.2 olarak belirlendi

İMAMOĞLU’NDAN ERDOĞAN’A BÜYÜK FARK

Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili anket sonuçlarını da sosyal medya hesabından paylaşan Özkiraz,” Geçen ay sormuştum, çatı adayı olarak Ekrem İmamoğlu ve Tayyip Erdoğan yarışsa, kime oy verirsiniz” diye. İmamoğlu, Erdoğan’a 6.5 puan kadar fark attı. Bir de “Her parti kendi cumhurbaşkanı adayını çıkarsa ve ikinci tura kalsa” diye sordum. Bu kez de İmamoğlu ve Erdoğan arasındaki fark 5.5 puan çıktı. Yani İmamoğlu, Erdoğan’ın 5.5 puan önünde” bilgilerini paylaştı.

MANSUR YAVAŞ ERDOĞANLA BAŞABAŞ GİDİYOR

Mansur Yavaş’ın ise Erdoğan’la başa baş gittiğini belirten Özkiraz, “Aslında Mansur Yavaş, Erdoğan ile başa baş gidiyor. Erdoğan yalnızca 0.2 önde. “İmamoğlu mu, Erdoğan mı” sorusunda kararsızlar yüzde 14 iken, “Yavaş mı, Erdoğan mı” sorusunda kararsızlar bu kez yüzde 21’e çıkıyor” dedi.

[Bold Medya] 17.6.2020

Korona bitmedi, bu piyasa coşkusu da neyin nesi?

Türkiye’de alınan korona tedbirlerin ardından normalleşme sürecini gidilirken yürütülen ekonomik politikanın sonuçları ne olacak?

BOLD – Fuat Karazeybek’in sunumuyla Ekonomi yazarı Turhan Bozkurt korona bitmediği halde halkı borçlandıran kredi destek paketleri ve AKP’nin ekonomi stratejilerini yorumladı.


[Bold Medya] 17.6.2020

‘Tefsir ve fıkıh kitaplarına örgütsel materyal muamelesi, darbe hastalığıdır’

Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı’nın koordinesinde, Mersin İl Emniyet Müdürlüğü KOM Şube Müdürlüğü ve Elazığ Emniyet Müdürlüğü ekipleri tarafından yapıldığı açıklanan ‘FETÖ/PDY’

KRONOS 17 Haziran 2020 GÜNDEM

Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı’nın koordinesinde, Mersin İl Emniyet Müdürlüğü KOM Şube Müdürlüğü ve Elazığ Emniyet Müdürlüğü ekipleri tarafından yapıldığı açıklanan ‘FETÖ/PDY’ operasyonunda ele geçirilen materyaller arasında Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili tefsiri, Kütüb-ü Sitte ve İslam Fıkıh Ansiklopedisi basın yoluyla afişe edilmişti.

“28 ŞUBAT GÜNLERİNİ HATIRLATTI”

Konuyla ilgili ‘Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ve Kütüb-ü Sitte’nin Örgütsel Materyal Olarak Afişe Edilmesi, Darbe Dönemi Hastalıklarının Hortlatılmasıdır!’ başlığıyla yazılı açıklama yapan Gelecek Partisi İnsan Hakları Başkanlığı, “Emniyet ve yargı bürokrasisinin bu tutumu, ‘eski Türkiye’ fotoğrafını ve 28 Şubat günlerini bir kez daha hatırlatmış; bürokrasinin sehven gerçekleştirdiği itinasız ve izansız bir tavır olmaktan ziyade, son yıllarda bu ortama zemin oluşturma gayretlerinin bir uzantısı olarak algılanmıştır” ifadelerini kullandı.

Yargıtay 16. Dairesi’nin istikrar kazanmış kararlarında, Fethullah Gülen kitaplarının dahi örgüt üyeliği suçuna delil olarak sayılamayacağı belirtilmesine rağmen, Türkiye’de milyonlarca evde bulunan bu eserlerin “örgütsel doküman gibi sergilenmesi”nin halkın tepkisine neden olduğu vurgulandı.

“YÜKSEK YARGI KARARLARI UMURSAMIYOR”

Açıklamada yüksek yargı kararlarının umursaadığı belirtilerek, “Başka alanlarda da görünürlüğü artan ve yüksek yargı kararlarının umursanmadığı, bunlara adeta meydan okunduğu intibaı veren uygulamalardan bir an önce dönülmelidir. Bu fotoğrafın hangi aklın ve ideolojik çevrelerin ürünü olduğu acilen soruşturulmalı ve halkımıza bu konuda açıklama yapılmalıdır!” denildi.

[Kronos.News] 17.6.2020

Spiegel Dergisi'nden Yunanistan'a ağır suçlama

Spiegel dergisi, Yunan sahil güvenliğini sığınmacı botlarını batırmak ve kovalamak gibi yasa dışı yöntemlere başvurmakla suçladı. Haberde Yunan bayrağı taşıyan maskeli grupların da operasyonlara katıldığı bildiriliyor.

Yunan sahil güvenliğinin Ege Denizi'nde sığınmacılara karşı yasadışı faaliyetlerde bulunduğuna işaret eden bir iddia daha ortaya atıldı. Report Mainz, Lighthouse Reports ve Alman Der Spiegel'in ortak araştırmalarına dayandırdıkları haberde 13 Mayıs tarihinde Ege'de yaşanan bir olaya dair video görüntülerine de yer verildi. Görüntülerde Yunan sahil güvenlik gemisinin bir grup mülteciyi şişme bir cankurtan salıyla Türk karasularına doğru çektiği ve sığınmacıları açık denizde kaderlerine terk ettiği görülüyor.

"Ateş açıldı ve bot batırıldı"

Görüntüleri cep telefonuyla çeken ve salda bulunan sığınmacılardan Filistinli Amjad Naim olayın nasıl geliştiğini Spiegel’e anlattı. Naim’in de aralarında olduğu 26 kişilik sığınmacı grubu, 13 Mayıs günü bir insan kaçakçısına para vererek Türk kıyılarından botla Yunan karasularına doğru açıldı. Grup Sisam Adası’na neredeyse varmak üzere iken önce bir helikopter sesi duyuldu. Ardından yüzleri maskeli bir grup botla sığınmacı botuna yaklaştı.

Naim’in aktarımına göre gelen Yunan bayrağı taşıyan maskeli grup önce suya ateş açtı, ardından sığınmacı botunun motorunu tahrip etti ve botu bir kanca ile batırdı. Sığınmacılar önce güverteye ardından da bir şişme cankurtaran platformuna alındı. Yuvarlak platform, 18 metrelik Panther tipi bir Yunan sahil güvenlik gemisi ile Türkiye kıyılarına doğru çekildi ve grup orada kaderine terk edildi. Geminin platformu nasıl çektiği Naim’in cep telefonuyla kaydettiği görüntülere yansıyor. Platformun çekilirken su aldığı da görülüyor.

"Maskeli kişiler Yunan sahil güvenlik görevlileri"

Ege’de maskeli şahısların sığınmacı botlarına saldırması yeni bir olay değil. Ancak bu kişilerin kim oldukları bilinmiyordu. Alman medya kuruluşları 4 Haziran tarihinde yaşanan bir olayda maskeli kişilerin Yunan sahil güvenlik görevlileri olduğunu tespit etti. O gün kullanılan gri şişme botun ??-080 sayılı Yunan sahil güvenlik gemisine ait olduğu ortaya çıkartıldı.

Yunan sahil güvenliği bu iddiayı yalanladı. Açıklamada sahil güvenlik görevlilerinin maske takmadığı ve hukuka riayet ettikleri belirtildi. Ancak 13 Mayıs tarihli videoya ilişkin bir yorum yapılmadı.

Spiegel haberinde sığınmacıların bu şekilde Türkiye'ye doğru itilmesinin uluslararası hukuka ve Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi'ne aykırı olduğuna dikkat çekti.

Yunan medyasında geçen hafta Türk polisine ait bir İHA tarafından çekilen görüntülere yer verilmişti. Görüntülerde Yunan sahil güvenliğinin Midilli Adası ile Türkiye kıyıları arasında bir sığınmacı botunun motorunu söktüğü ve içindeki sığınmacıları kaderine terk ettiği görülüyor.

[Samanyolu Haber] 17.6.2020

Af Örgütü: Türkiye, salgını bahane olarak kullandı

Uluslararası Af Örgütü, Covid-19 pandemisi döneminde Türkiye’de ifade özgürlüğüne dönük baskılar hakkında bir brifing yayımladı. Salgın sürecince Türkiye’de pandeminin ifade özgürlüğünü daha da sınırlandırmak için hükümet tarafından bahane olarak kullanıldığı belirtildi.

KRONOS 17 Haziran 2020 GÜNDEM

Bu süreçte açılan davalar, soruşturma örneklerine yer verilen çalışmada “Yetkililer, muhalifleri susturma çabalarının bir parçası olarak, sosyal medya kullanıcıları, gazeteciler, doktorlar ve diğer kişilerin peşine düşerek, muhalefeti suç haline getiren yasal düzenlemelere başvuruyor” denildi.

510 KİŞİ GÖZALTINA ALINDI

İlk korona virüsü vakasının açıklandığı 11 Mart ile 21 Mayıs arasında, İçişleri Bakanlığı Siber Suçlarla Mücadele Birimi’nin bin 105 sosyal medya kullanıcısının “koronavirüsle ilgili provokatif paylaşımlarda bulunduğunu” bildirdiği hatırlatıldı. Bu kişiler arasından 510 kişinin ifadesi alınmak üzere gözaltına alındığı kaydedildi.

Af Örgütü, “yalnızca Mart ayının son üç haftasında, en az 12 gazetecinin pandemiyle ilgili haberleri nedeniyle gözaltına alındığını” da belirtti.

‘SAĞLIK POLİTİKALARINI ELEŞTİREN KİŞİ VE KURUMLAR HEDEF ALINDI’

Ayrıca, salgının başlangıcından bu yana yetkililerin, bireysel olarak doktorları ve Türk Tabipleri Birliği’ni (TTB), hükümetin sağlık politikalarına karşı çıktıkları ve bu politikaları eleştirdikleri için hedef aldığı kaydedildi. Af Örgütü brifinginde, detaylandırılan bu örneklerin ardından şu açıklamaya yer verildi:

‘HÜKÜMET, KENDİ MESAJI DIŞINDA HİÇBİR MESAJA İZİN VERMEDİ’

“Ölümcül bir virüs olan koronavirüsün Türkiye’de hızla yayılması, kamusal yararı yakından ilgilendirmektedir ve bu durum, insanların cezalandırılma endişesi taşımaksızın bilgi alış-verişinde bulunmasını ve muhalif görüşlerini ifade etmesini çok önemli hale getirmektedir. Hükümet ise ifade özgürlüğü hakkına saygı göstermek yerine, her türlü eleştiriyi bastırmakta ve kendi mesajı dışında hiçbir mesajın insanlara iletilmesine izin vermemektedir.

‘DEVLET, STRATEJİSİNİN SORGULANMASINA İZİN VERMEDİ’

Pandeminin Türkiye’yi etkisine almaya başladığı ilk günlerde yapılan toplu gözaltılar, topluma çok güçlü bir mesaj iletti: Devlet, pandemiyle mücadele stratejisinin sorgulanmasına ve açıkça tartışılmasına izin vermeyecek.

“Bu durum, ilerleyen dönemde korkuya ve oto-sansüre yol açtı. Ancak muhalif görüşlerini ifade eden sosyal medya kullanıcıları, gazeteciler, doktorlar ve diğer kişiler, virüsle mücadeleye zarar vermemekte; tam tersine, bu mücadeleyi güçlendirmektedir. Nitekim, virüsle mücadele etmenin ve hayat kurtarmanın en iyi yöntemi bilgi paylaşımı, kamu yararını ilgilendiren kararların incelenmesi ve kamusal tartışmaların yürütülmesidir.”

[Kronos.News] 17.6.2020

İmamoğlu’ndan taksicilerin İstanbul’u ‘kitleme’ tehdidine cevap!

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, katıldığı bir TV programında, İstanbul’a, teknolojik uygulamalarla donatılmış 5 bin yeni taksi kazandıracaklarını duyurmuştu. İmamoğlu, taksicilerden gelen ‘İstanbul’u kitleriz’ tehdidine cevap verdi.

“İstanbul halkının, taksi ihtiyacı olup olmadığına karar verecek makam, Bağcılar Oto Galerisi’ndeki birkaç taksi galericisi değildir” diyen İmamoğlu, “Sakın bizi başka şeylerle tehdit etmeye çalışmasınlar. Plaka fiyatları ile geçim sağlayan rantçılara bu süreci kurban etmeyiz, ettirmeyiz. İstanbul’da düzeni bozucu bir fiile giren her şahıs, karşısında devleti bulacaktır. Yani yasaların İBB’ye verdiği her yetki kullanmaktan imtina etmeyiz.” dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, 12 Haziran’da katıldığı canlı yayında, kent içi ulaşımın temel unsurlarından taksiler için yeni bir uygulama başlatacaklarını duyurmuştu. İstanbul’a 5 bin yeni sarı taksi kazandıracaklarını vurgulayan İmamoğlu, “Prensipleri var; elbise tek tip olacak, 3 vardiya çalışacak. Herkes istediği gibi hareket edemeyecek. Elektronik sistemle donatıyoruz bu 5 bin taksiyi. QR koduyla, İstanbulkart’la beraber taksi paranızı ödeyeceksiniz. Hem taksi eksiğini gidereceğiz hem de bir taksi modeliyle aslında piyasayı dengede tutacağız. Bir nevi İstanbul’a özgü taksi üretimine de start vermiş olacağız bu çalışmayla. Bizim burada koruyacağımız alan, İstanbullu olacak” demişti.

“ESNAFIMIZLA, GERÇEK TEMSİLCİLERİYLE OTURUP, TARTIŞACAĞIZ”

Bu duyurunun ardından gündeme gelen konu, kamuoyunda çokça tartışılmaya başladı. İmamoğlu, bazı çevrelerden “tehditvari” açıklamalar gelmesi üzerine, bir değerlendirme yaptı. İstanbul’da son günlerde taksi sürecinin tartışıldığının farkında olduğunu belirten İmamoğlu, şunları söyledi:
“Geçen hafta cuma günü, yeni bir sürecin başlatılacağını 5.000 yeni taksinin İstanbul’a katılacağını dile getirmiştim. Elbette bunun bir kural, bir paylaşım ve aynı zamanda bir süreci var. Biz, pazartesi günü 5.000 taksiyi sürece katmayacağız. Bu bir öngörü, bir çalışma; ama kararlı bir çalışma. Bu kararlı çalışmada şunu dile getirelim: Evet, biz esnafımızla, esnafımızın gerçek temsilcileri ile odayla oturup bunları tartışacağız, konuşacağız. Neyi konuşmadık ki bunu konuşmayacağız; elbette konuşacağız. Ama hiç kimse, sadece ve sadece kendini çıkarı üzerinden hareketle bizi kısıtlamaya kalkmasın. İBB, İstanbul’un 16 milyon insanını temsil eder ve ona göre hareket eder. Yani İstanbul halkının, taksi ihtiyacı olup olmadığına karar verecek makam, Bağcılar Oto Galerisi’ndeki birkaç taksi galericisi değildir. Bunu bir kere altını çizelim. Sakın bizi başka şeylerle tehdit etmeye çalışmasınlar.”

“YASALARIN İBB’YE VERDİĞİ HER YETKİYİ KULLANMAKTAN İMTİNA ETMEYİZ”

“Bilimsel araştırmalarla, üniversite raporlarıyla İstanbul’un yeni taksilere ihtiyaç duyduğu açıktır. Bütün dünyada bunun örneği vardır. Kaldı ki pandemi süreci ile beraber bütün dünyada, özellikle karantina sonrası, özel araç ve taksi kullanımının arttığı da nettir. Elbette ki, İstanbullunun konforlu taksi kullanma hakkı konusunda hassas davranacağız. Plaka fiyatları ile geçim sağlayan rantçılara bu süreci kurban etmeyiz, ettirmeyiz. İstanbul’da düzeni bozucu bir fiile giren her şahıs, karşısında devleti bulacaktır. Bunun altını çizelim. Yani yasaların İBB’ye verdiği her yetki kullanmaktan imtina etmeyiz. Şunu söyleyelim: Gerçek taksi esnafı, çok ama çok rahat olsun. Hiç dert etmesin. Ama taksinin sahibi ama takside çalışan benim emekçi kardeşim hiç endişe etmesin. Yeni sistemde herkesin çalışma ve kiralama koşulu da iyileşecek. On binlerce esnafımız, on binlerce insanımız, bu işten ekmek kazanan insan da rahat edecek. Sosyal güvencelerinden sosyal haklarına kadar, sürecin disiplin altına alınması konusunda yeni bir dönemi başlatacağız. Herkesin gönlünü ferah tutmasını istiyorum.”

“SABIRLA BİZİ TAKİP EDİN”

“İstanbul’un düzeni için, İstanbul’un disiplini için, turiste, gelen konuğa, İstanbullunun kendisine hizmet verirken, en iyi şekilde hizmet etmesi için, esnafının güvenliği için, taksinin biçimi, şekli için mücadelemizden bizi kimse ama kimse alıkoyamaz. Bütün bunlara esnafımızla birlikte karar vereceğiz. Onlar karar verecekler. Onun için belki birkaç yüz kişi üzülecek ama binlerce taksi emekçisi ve milyonlarca İstanbullu, bu güzel yeni taksi uygulamamızdan mutlu olacak. Bunun bir sürece ihtiyacı var. Sabırla bizi takip edin. Arkadaşlarım, bütün teknik açıklamaları hem vatandaşlarımıza yapacak hem esnafımıza ve odaya yapacak bizi takip etmeye devam edin diyorum. Taksi konusunda, benim 16 milyon insanımın gönlü rahat olsun.”

[TR724] 17.6.2020

Oğlu iktidara seslendi: Bu kadıncağıza eziyet edip, gadabı İlahiye davetiye çıkarmayın!

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından evinden atılmak istenen Sıttıka Atay’ın (87) oğlu İbrahim Refik Atay, AKP iktidarına seslendi: “Ağarmış saçları, bükülmüş beli ile rahmet ve mağfiret vesilesi olan bu kadıncağıza eziyet edip gadabı İlahiye davetiye çıkarmayın.”

Manisa’nın hayırseverlerinden Sıttıka Atay, evini, 2007’de Manisa merkezdeki Feza Eğitim ve Kültür Vakfı’na bağışladı. Vakıf, 2 Ağustos 2016’da KHK ile kapatılarak tüm mallarına el konuldu. 2007’de hazırlanan tapu senedinde evin sahibi vakıf görünüyor ancak tapuda belirtilen ‘irtifak hakkı- kullanım hakkı’ ölene kadar Sıttıka Atay’a ait. Sıttıka Nine, eski belediye başkanı eşinden miras kalan bahçeli, tek katlı evinde 4 yıldır oturmaya devam ediyordu. Fakat Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Vakıflar İzmir Bölge Müdürlüğü’nden 10 Şubat 2020’de bir yazı geldi.

“Çok İvedi” başlıklı tebligatta Atay’a, evin mülkiyet hakkının vakfa geçtiği, evi işgal ettiği söyleniyor ve Ağustos 2016’dan bu yana biriken 23 bin TL’lik kirayı hemen ödemesi gerektiği belirtiliyordu. Tebligat geldikten sonra çok üzülen ve kalp krizi geçiren Sıttıka Atay, hastaneye kaldırıldı. Tedavisi şimdi evde devam ediyor. Şimdi 87 yaşındaki Sıttıka Nine’den evi acilen boşaltması isteniyor. Sıttıka Nine, “Ben bu yaşımda nereye giderim. Bana yardımcı olun.” diyerek yetkililere sesleniyor.
ZULÜM ONA DA DOKUNDU!

Sıttıka Atay’ın oğlu İbrahim Refik Atay, annesine yaşatılanlara tepkisini sosyal medya üzerinden gösterdi. Yurt dışında bulunan Atay, yapılanları ‘zulüm’ olarak değerlendirdiği mesajlarında şu ifadeleri kullandı: “Neredeyse bir ömrünü bayramlar hariç oruçlu geçiren, tesbih çekmekten elleri nasıl tutan, namaz aşığı benim ilk hocam dindar anam. Kadere bak ki ahir ömründe din tüccarlarının zulmü sana da dokundu. Huzuru İlahide bunlar kurtuluş beratın olur inşallah.”

GADABI İLAHİYE DAVETİYE ÇIKARMAYIN

“Şanlı Nebi (sas) ‘Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi, belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti’ buyuruyor. Hayır duasını alıp rahmet-i İlâhiyenin celbine medar olmak yerine, zulmederek bedduasına müstahak olmak nasıl bir tefessühtür. Yaşlılar, Allah’ın dualarına icabet ettiği, ihsan ve ikramına mazhar kıldığı kimselerdir. Ağarmış saçları, bükülmüş beli ile rahmet ve mağfiret vesilesi olan bu kadıncağıza eziyet edip gadabı İlahiye davetiye çıkarmayın.”

EVİNİ TALEBELER BARINSIN DİYE VAKFETTİ

“Bu 87 yaşındaki kadın benim canım anam. Hasta… Ömrünün sonbaharında. Şehrine onuruyla hizmet etmiş belediye başkanının eşi. Evini öldükten sonra yoksul talebeler barınsınlar diye vakfetti. Vakfa KHK ile el konulunca şimdi kapı dışarı ediliyor. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sloganıyla iktidar oldular ancak çiğnemedikleri değer, ayaklar altına mukaddes kalmadı. Yapılan zulme kelimeler kifayet etmiyor. “Ey vicdan, ey adalet, ey insanlık.” diye haykırıyorum. Sesim feza boşluğunda kaybolup gidiyor.”

BASTONUYLA ZOR YÜRÜYOR

ׅ“Bu 90’lık ihtiyar benim canım annem. Hasta, bastonla zar zor yürüyor. Şehrine onuruyla hizmet etmiş bir belediye başkanının eşi. Mülkiyet hakkının mukadesliğini ayaklar altına alarak vakfettiği evini gaspedip annemi sokağa atıyorlar. Her konuda “bu kadar da olmaz” denildiği tarihi bir ÇUKURLAŞMA dönemi yaşıyoruz. Bizden sonraki nesiller bu dönemi araştırdıklarında gurur duyacakları değil, utanılacak ataları olduğunu yüzleri kızararak öğrenecekler.”

ÜZÜLME ANACAĞIM; RABBİM SANA NE GÜZELLİKLER BAHŞEDECEK!

“65 yıllık bu yorgun bina, benim dünyaya gözlerimi açtığım ev. Her duvarının, tuğlasının, ağacının bir öyküsü var. Ama devletimiz İTİBARDAN TASARRUF ETMEMEK İÇİN ihtiyacı olduğu söyleyip gaspediyor. Bilmiyor ki ağlayanın malı gülene hayır getirmez. Üzülme ey hayatını çileyle yoğuran Yörük kadını… Varsın birileri hergün bastonuna dayana dayana suladığın minik cennetinin çiçeklerini soldurmaya çalışsınlar, Rabbim sana ötede nice renk cümbüşü çiçek bahçeleri lutfedecektir.”

[TR724] 17.6.2020

Her uçağa iki müdür düşüyor!

2020 yılının ilk üç aylık döneminde 2,1 milyar TL net zarar eden Türk Hava Yolları'nda torpilli atamalar devam ediyor.

50 bine yakın çalışanına maaş ödeyemediği için Türkiye İş Kurumu'ndan (İŞKUR) kısa çalışma ödeneğinden faydalanan THY, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) arpalığına döndü.
 
Koronavirüs salgını sebebiyle mart ayından beri seferlerin durduğu THY'de iki müdür koltuğuna birine AKP İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak'ın kardeşi Ümmet Şenocak, diğerine de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben'in oğlu Feyyaz Akben atandı.

Krizden dolayı çalışanların maaşlarında kesintiye gitmeye hazırlanan THY'de Şenocak, Özel Kalem Operasyon Müdürlüğü'ne, Feyyaz Alben ise yolcu hizmetleri müdürlüğüne getirildi.

HOSTESLER HEMŞİRE Mİ OLACAK?

THY'nin atıl kalan 3 bine yakın hostesin hemşire kadrosuna geçmesi için Sağlık Bakanlığı ile müzakere yürüttüğü iddia edilmişti. Aynı şekilde bazı pilotların da Hava Kuvvetleri'ne transfer edileceği belirtilmişti. 

THY Yönetim Kurulu Başkanı İlker Aycı bir süre önce CNN Türk televizyonunda katıldığı bir programda nakit ihtiyacı için ellerindeki bazı uçak motorlarını satacaklarını açıklamıştı.

HER UÇAĞA İKİ MÜDÜR DÜŞÜYOR

THY, şirkete nakit girişi sağlamak için 25 adet uçağını satıp tekrar kiralama yoluna gidecek.

Filosunda 360 uçağı bulunan THY'de 700'e yakın müdür görev yapıyor ve her uçağa neredeyse iki müdür düşüyor.

Airport Haber Genel Yayın Yönetmeni Ali Kıdık şahsi Twitter hesabında, "THY'de damacanı müdürü bile var. Hepsinin altında araba. Maaşları da bol sıfırlı." ifadelerini kullanmıştı.

17.6.2020 [Samanyolu Haber]

Türkiye'yi ne hâle getirdiniz!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti, Koronavirüs salgınında dar gelirlileri ve işlerini kaybeden milyonlarca kişiyi ortada bırakırken, yandaşlarının iki-üç maaş almasını sağlayacak tayinlerden geri durmuyor.

İnsanlar 'Artık yemek alınır' diye feryat ediyor!

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Adana Milletvekili Burhanettin Bulut, Adalet ve Kalkınma Partisi'ne (AKP) yakın isimlerin liyakat şartı gözetilmeksizin Vakıfbank, Halkbank ve Ziraat Bankası yönetim kurullarına tayin edilmesine  tepki gösterdi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu'nda konuşan Bulut, “Siz, (Güreşçi) Hamza Yerlikaya'yı Vakıfbank yönetim kuruluna daha fazla maaş alsın diye atarken Gaziantep'te 5 çocuk babası bir marangoz kredisini ödeyemediği için kendini astı. Siz, RTÜK Başkanı'nı (Ebubekir Şahin) bir maaş daha alsın diye bir bankaya atarken bir kadın İstanbul'da sokak sokak 'Artık yemek alınır' diye feryat ediyordu.” ifadelerini kullandı.

CHP Adana Milletvekili Burhanettin Bulut, AKP'nin vatandaşı açlık ve sefalete mahkûm ettiğini söyledi.

Rekabetin Korunması Hakkındaki Kanun'da yapılacak değişiklikler hakkında söz alan Bulut, “İktidar kendine bile demokrat olamadı. Kendi Başbakanını görevden aldı, kendi belediye başkanlarını ağlaya ağlaya görevden aldı. Yazı yazanı da yazmayanı da haber yapmayanı dahi gözaltına almaktan hiçbir şekilde çekinmedi. Yargıyı tümüyle kendi etkisi altına aldı ve dikensiz bir gül bahçesi oluşturmak istedi.” dedi.

AKP İL BAŞKANLARI VALİLİK TOPLANTISINDA

AKP il başkanlarının artık resmi toplantılara katıldığını belirten Bulut, "Adana'da en son, Devletin Bakanı, ilin valisi ve ilin oda başkanlarıyla bir toplantı yapıldı; o toplantıda AKP il başkanı var. Bu da yetmiyor, AKP'nin gençlik kolları başkanı, valinin, bakanın, oda başkanlarının olduğu yerde telekonferansı yapıyor.” dedi.

VATANDAŞTAN PARA TOPLA, SARAY’IN SANATÇILARINA AKTAR!

“Biz Bize Yeteriz kampanyasıyla IBAN ile 10 TL para toplandı." diyen Bulut, "Saray, kendi sanatçılarına dağıtmaya çekinmedi. İsterdik ki iktidar çıkıp şunu söylesin: 'Bu arkadaşlarımız bu konserleri yaparken 1 lira para almamıştır' desin ama bunu da maalesef diyemediler.”

SİZ HAMZA YERLİKAYA’YI ATARKEN...

Bulut şöyle devam etti: “Siz, Türkiye'nin en güçlü yapısını, esnaf topluluğunu bu pandemi (salgın) döneminde yardım paketlerine muhtaç ettiniz. Yine, siz, sokak ekonomisinde çalışanları göz ardı ettiniz. Ama şunu hiç göz ardı etmediniz: Eski Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak'ı Ziraat Bankası yönetimine atadınız. Sadece daha fazla maaş almak adına yapılan atamalar hangi vicdana sığar.”

17.6.2020 [Samanyolu Haber]

KHK mağduru öğretmen vefat etti

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağduru bir öğretmen daha hayatını kaybetti. 37 yıl öğretmenlik yapan Halil İbrahim Tan Kütahya’da vefat etti.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin 2016 yılı eylül ayında yayımladığı 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Halil İbrahim Tan (63) dün sabah geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.  37 yıl Kütahya’da öğretmenlik yapan Tan’ın sabah namazı için kalkıp abdestini aldıktan sonra kriz geçirdiği öğrenildi. Tan’ın cenazesi 16 Haziran Salı günü Kütahya’da defnedildi.

17.6.2020 [Samanyolu Haber]

Zulmün böylesi: Adana’da açık kanaması olan hayırsever, tutuklanarak cezaevine gönderildi

Adana’da özel harekât polisleriyle gerçekleştirilen hayırseverlere yönelik operasyonda safra kesesi ameliyatı olan açık kanaması bulunan Mustafa Erhan Çetinus, tutuklanarak cezaevinde gönderildi.

Geçtiğimiz günlerde Adana’da bebekli ailelerin evlerine Özel Harekat ile yapılan operasyon kapsamında gözaltına alınan Mustafa Erhan Çetinus, bugün Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi. Çetinus’a yöneltilen suçlama ise ‘tutuklu ve hükümlü yakınlarına yardım’ iddiası.

Kısa bir süre önce safra kesesi ameliyatı olan Çetinus avukatı Ali Çaldır, müvekkili hakkında Yargıtay aşamasındaki mahkumiyet hükmüne rağmen kaçma teşebbüsünde bulunmadığını söyledi.

‘Müvekkilimin iç kanaması var’
Bu durumdaki tutukluluğun bir tedbir olduğundan bahsedilemeyeceğini belirten Çaldır şöyle konuştu: “Coronavirüs salgınına rağmen verilen tutuklama kararı infazı da aşan bir durumdur. Cezaevi şartlarında müvekkilin tuvalet (klozet) başta olmak üzere, temizlik ve sair kişisel ihtiyaçlarına, hekim kontrolüne erişiminden söz edilemez. Müvekkilin iç kanamasının, ölümcül enfeksiyona dönüşmesi riski bulunmaktadır.”

İşte Avukat Çaldır sosyal medya hesabı Twitter’dan yaptığı o paylaşımlar;

1- Müvekkilim Mustafa Erhan Çetinus safra kesesi ameliyatından kısa bir süre sonra üstelik iç/açık kanaması olmasına rağmen bugün, bu haldeyken tutuklu/hükümlü yakınlarına yardım iddiasıyla Adana Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklandı.

2- Müvekkilim, hakkında Yargıtay aşamasındaki mahkumiyet hükmüne rağmen kaçma teşebbüsünde bulunmadı. Bu durumdaki tutukluluğun bir tedbir olduğundan bahsedilemez. Coronavirüs salgınına rağmen verilen tutuklama kararı infazı da aşan bir durumdur.

3- Cezaevi şartlarında müvekkilin tuvalet (klozet) başta olmak üzere, temizlik ve sair kişisel ihtiyaçlarına, hekim kontrolüne erişiminden söz edilemez. Müvekkilin iç kanamasının, ölümcül enfeksiyona dönüşmesi riski bulunmaktadır.

17.6.2020 [Samanyolu Haber]

İmamoğlu: Sakın bizi tehdit etmeye kalkmayın

5 bin taksi plakasının kiraya verileceğini açıklayan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu tehdit mi edildi?

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, 12 Haziran’da Fox TV'de katıldığı canlı yayında, şehir içi ulaşımın temel unsurlarından taksiler için yeni bir uygulama başlatacaklarını duyurmuştu.

İstanbul’a 5 bin yeni sarı taksi kazandıracaklarını vurgulayan İmamoğlu, “Prensipleri var; elbise tek tip olacak, 3 vardiya çalışacak. Herkes istediği gibi hareket edemeyecek. Elektronik sistemle donatıyoruz bu 5 bin taksiyi. QR koduyla, İstanbulkart ile beraber taksi paranızı ödeyeceksiniz." ifadelerini kullanmıştı. 

"Hem taksi eksiğini gidereceğiz hem de bir taksi modeliyle aslında piyasayı dengede tutacağız." diyen İmamoğlu, "Bir nevi İstanbul’a özgü taksi üretimine de start vermiş olacağız bu çalışmayla. Bizim burada koruyacağımız alan, İstanbullu olacak.” demişti.

“BAĞCILAR OTO GALERİSİ'NDEKİ BİRKAÇ TAKSİ GALERİCİSİ KARAR MERCİİ DEĞİL”

İmamoğlu, bazı çevrelerden “tehditvari” açıklamalar gelmesi üzerine bugün kararlılık mesajı verdi.

"Biz esnafımızla, esnafımızın gerçek temsilcileri ile odayla oturup bunları tartışacağız, konuşacağız." diyen İmamoğlu, "Ancak hiç kimse sadece ve sadece kendini çıkarı üzerinden hareketle bizi kısıtlamaya kalkmasın. İstanbul halkının taksi ihtiyacı olup olmadığına karar verecek makam, Bağcılar Oto Galerisi’ndeki birkaç taksi galericisi değildir. Bunu bir kere altını çizelim. Sakın bizi başka şeylerle tehdit etmeye kalkmasınlar.” dedi.

İstanbullunun konforlu taksi kullanma hakkı konusunda hassas davranacaklarını vurgulayan İmamoğlu, "Plaka fiyatları ile geçim sağlayan rantçılara bu çalışmayı feda etmeyiz, ettirmeyiz. Kanunların bize verdiği her yetki kullanmaktan imtina etmeyiz. Yeni sistemde herkesin çalışma ve kiralama şartları da iyileşecek.” diye konuştu.

TAKSİCİLERDEN TEHDİT

İmamoğlu'nun 5 bin taksiyi kiraya vereceklerini açıklamasının akabinde taksi plaka fiyatları düştü. Cuma gününden önce 2 milyon 200 bin TL civarında olan plaka fiyatları bu hafta 2 milyon TL civarına indi.

Bağcılar Oto Center'da galericiler taksi piyasasında bir kargaşa yaşandığını iddia etti. Taksiciler, “Esnaf eski esnaf değil. Anında İstanbul’u kilitler.” açıklaması yaptı.

17.6.2020 [Samanyolu Haber]

Alman devletine geçen şirket 'ilk insanlı aşı testlerine' başlıyor

Almanya merkezli ilaç şirketi CureVac’ın koronavirüse karşı geliştirdiği deneysel aşıyı insanlar üzerinde test etmeye başlayacağı duyuruldu.

Almanya'da aşıların lisanslandırılmasından sorumlu Paul Ehrlich Enstitüsü, CureVac’a geliştirdiği koronavirüs aşısını insanlar üzerinde test etmesi için onay verildiğini açıkladı. Böylece CureVac’ın bu aşamaya geçen ikinci şirket olacağı vurgulandı.

CureVac, birinci faz denemenin ilk sonuçlarını sonbahara kadar elde etmeyi beklediklerini belirtti. CureVac, mRNA tabanlı bir koronavirüs aşısı geliştirilmesine odaklanıyor.

Almanya Federal Aşı Enstitüsü, daha önce de biyoteknoloji firması BioNTech tarafından geliştirilen bir RNA aşısının klinik testinin onaylandığını açıklamıştı.

Tübingen merkezli CureVac, ocak ayından bu yana koronavirüse karşı yeni bir aşı geliştirmek için çalışmalar yürütüyor.

Şirketin daha önce ABD tarafından satın alınmak istendiği duyuruldu ancak CureVac bu iddiaları yalanladı. Bu gelişme, ABD ile Almanya arasında gerilime neden olurken, Alman hükümeti şirket hisselerinin yüzde 23’ünü 300 milyon euroya satın aldı.

17.6.2020 [Samanyolu Haber]

Lüks restoranın sırrı ortaya çıktı!

"Geçinemiyorum." diyen şarkıcı Demet Akalın, İstanbul Boğazı'nda kamuya ait paha biçilemez mülkü nasıl aldı?

Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle konserleri iptal olduğu için maddi zorluklar yaşadığını belirten şarkıcı Demet Akalın, eski işe Okan Kurt'la Anadolu Hisarı'nda Hira Han adıyla restoran açtı.

Demet Akalın'ın açtığı mekânın Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü'ne ait ve halka açık bir sosyal tesis olduğu iddia edildi.

TESİS İÇİN İHALE YAPILDI MI?

Zeynep Uzunner isimli Twitter kullanıcısı, "Demet Akalın kamu malına çökmüştür. Boğaz'da açtığı mekân, öncesinde Telekom'un lokali olup, özelleşmeyle Kıyı Emniyeti'ne devredilen bir kamu mülkü iken, Demet hanım burayı nasıl ele geçirmiştir. İhaleyle mi?  Mülkü mü aldı? Kira mıdır? İhale yapılmış mıdır?" sorularını yöneltti.

Daha önce "Geçinemiyorum, idare edemiyorum. Bakmamız gereken çoluğumuz çocuğumuz var." diyen Demet Akalın'ın restoran açması dikkati çekmişti. İstanbul Boğazı'nın hemen kıyısında açılan lüks restoranın içi de lüks eşyalarla dekore edildi.

Şarkıcı Demet Akalın'ın yeni mekân açtığı haberleri üzerine bazı sosyal medya kullanıcıları, Twitter'da, "Hani geçinemiyordun?" ifadelerini kullanmıştı. 

SARAY'IN SEYİRCİSİZ KONSERLERİNDE SAHNEYE ÇIKTI

Demet Akalın ve Okan Kurt'un geçen sene Dolmabahçe'da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı ziyaret etmesi uzun süre konuşulmuştu.

Akalın, Saray'ın yandaş sanatçılar için düzenlediği sanal konserlerde de görev aldı.

Saray'ın seyircisiz konserler için Demet Akalın, Muazzez Ersoy, Ajda Pekkan, Ali Şan ve Ebru Yaşar'ın da aralarında bulunduğu sanatçılara 32 milyon TL harcadığı ortaya çıkmıştı. 

17.6.2020 [Samanyolu Haber]

Farklı görüşler rahmet tecellisidir [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Kur’ân ve onun birinci derecede açıklayıcısı olan Sünnet, her dönemdeki Müslümanın ana kaynakları olmuştur. Mü’minler, bu iki temel kaynak ışığında dünya ve âhiret hayatlarını şekillendirmiş ve önlerine çıkan problemleri de yine onların ışığında çözmeye çalışmışlardır.

Allah Teâla insanların tek tip ve tek düşüncede olmasını murat buyurmamış, dil, renk ve düşünce bakımından onları farklı yarattığı gibi, gönderdiği kitap ve peygamberler açısından da farklı kılmıştır.

İnanç ve ahlak prensipleri değişmemekle beraber, fıkıh ve insan hayatının değişik yönlerine müteveccih konularda, bir peygamberin getirdiği ilkeler diğerinden farklı olmuş, hatta aynı ibadet cinsinde bile, nitelik ve nicelik bakımından birbirinden farklı uygulamalar yaşanmıştır. Mesela namaz ve zekât gibi her peygamber döneminde câri olan ibadetlerde bile, birebir bir benzerlik söz konusu değildir.     

Yukarıdaki özelliğin farklı bir yansıması, aynı zamanda Kur’ân ve Sünnet’in kendi içinde de mevcuttur. Açık ve belirgin olan muhkem âyetlerin yanında, birden fazla anlama ihtimali olan müteşâbih âyetler de vardır. Yine Hz. Peygamber’den (s.a.s.) bize ulaşan nebevî uygulamalarda, birden fazla rivayetin mevcudiyeti ve bazen bir rivayetin farklı anlamlara gelme ihtimali de, açıkça bilinen gerçeklerdendir.

Şu gerçek açıkça söylenebilir ki, inanç ve ahlak konularının dışında, özellikle de ibadet ve muamelatla ilgili naslar, her zaman için ahkâm açısından farklılık ve renklilik gösterebilmiştir. Nitekim İslam dünyasındaki ilk dönemden itibaren hem inanç ve hem de muâmelât açısından birbirinden farklı mezheplerin/ekollerin ortaya çıkması da, bunun açık bir göstergesidir.

Bu açıdan bakıldığında, aynı âyet ya da Sünnet rivayetinden bir âlim bir hüküm çıkarmasına karşın, aynı nastan başka âlimler, daha farklı hükümler çıkarabilmişlerdir. Ve bu gerçek, hiçbir zaman da yadırganmamıştır. Zaten aslında böyle bir durumun yadırganması yadırganmalıdır. Hatta aynı mezhep içerisinde bile birbirinden farklı üç hatta bazen daha fazla görüşün varlığı da, yine inkârı mümkün olmayan gerçeklerdendir.

Mesela Hanefi mezhebinde aynı konuda bazen İmam A’zam ayrı, İmam Muhammed ayrı, İmam Ebû Yûsuf ayrı ve İmam Züfer de ayrı bir hüküm çıkarmıştır. Bunda yadırganacak bir durum söz konusu değildir, zaten olamaz da.

Zamanla, yeni yeni ortaya çıkan bir takım konular hakkında da İslam âlimleri, ya yukarıda işaret edilen Kur’ân ve Sünnet’in naslarını kullanmış, şayet bu iki kaynakta nas yoksa, bu defa icma’, kıyas, istihsan gibi yollarla meseleye açıklık getirerek, Müslümanların bu alandaki ihtiyaçlarını gidermişlerdir.

Müslümanlar da yaşadıkları bölge ve şartlara göre, gerek inanç ve gerekse fıkhî açıdan, farklı olan herhangi bir mezhebi/ekolü seçmiş ve dini hayatını buna göre yaşamaya çalışmışlardır. 

Buradan güncel bir konunun tartışılmasına gelmek istiyorum. Zaman zaman karşımıza hayatımızda daha önce olmayan konular girebilmektedir. Bu yeni durumların bazen naslarda hükümleri açıkça olmayabilir. Bazen açık gibi görülse de,  bu naslardaki kelimelerin ve cümlelerin anlamları, birden fazla anlama gelerek, farklı hükümleri netice verebilir. Bazılarına göre farz, vacip, müstehap gibi hükümler alabilir. İşin mütehassısı olan bilginler de, işte bu naslardan bunlardan kendi bilgi, beceri ve düşünceleriyle içtihad ederek farklı hükümler çıkarabilirler. Böylesine bir sonuç da gayet normaldir ve asla yadırganmamalıdır. Nitekim benzeri farklılıkları geçmişte inanç bakımından Eş’arilik-Maturidilik, amel bakımından da, meşhur olanları itibariyle Hanefilik, Şafiilik, Hanbelilik ve Mâlikilik olarak bilinmektedir. 

Burada dikkat edilmesi gereken önemli husus, işaret edilen bu farklılıklar, hiçbir zaman ayrılıklara, kırgınlıklara, darılmalara ve dalgalanmalara sebep olmamalı ve birbirimizi kırıcı üsluplara taşmamalıdır.

Ne hükmü veren kimse, ne de hükme uyan kimseler, birbirlerine karşı itham edici, ağır sayılabilecek sözleri ve cümleleri sarfetmemelidirler. Netice itibariyle bu hükümler olsa olsa bir içtihad olabilir. İçtihadlar da her zaman birden fazla ve farklı olabilir. Nitekim ne İmam A’zam, talebeleri olduğu halde İmam Muhammed, İmam Ebû Yûsuf ve İmam Züfer’i, bu farklı içtihadlardan dolayı engellemiş ve darılmış, ne de onlar farklı düşündükleri için hocalarına karşı nezâket sınırlarını aşmışlardır. Nitekim biz de günümüzde onların bu şekliye verdikleri farklı fetvaların esnekliğinden, çoğu kez istifade etmiş oluruz.

Yine bizim temel kaynaklarımızdan olan hadis ve fıkıh eserlerine bakıldığında, birbirine zıt rivayet ve görüşlerin, hiç çekinilmeden aksine bir zenginlik olarak arka arkaya zikredildiği görülür. Benzeri bu güzel örnek, pekala günümüzde de uygulanabilmelidir. Dolayısıyla farklı iki görüş seslendirilebilmeli, herkes rahatlıkla ve çekinmeden ulaştığı neticeyi ortaya koyabilmeli, gerisi de insanlara bırakılmalıdır. 

Yukarıdaki durum, herhangi bir konuda içtihad edip hüküm ortaya koyanlar açısından geçerli olduğu gibi, onların bu içtihadlarına uyanlar için de söz konusudur. Yani bu kimseler, farklı mezhep ve görüş sahibi oldukları halde, bir arada kardeşçe yaşamış, cehalet ve bağnazlığın yaşandığı istisnai zamanlar dışında, bu farklılıklar hiçbir zaman aralarında bir ayırım ve üstünlük konusu edinilmemiştir. 

Oldukça sıkıntılı bir dönemden geçtiğimiz şu günlerde insanlar, NETWORK MARKETİNG diye ifade edilen ve farklı içtihadların olabileceği, olmasının da gâyet normal kabul edilmesi gereken bir konuda, medyada yazılıp kanaat belirtilmesinden dolayı, aslında olmaması gereken bir takım aşırı tepkiler ve itham sayılabilecek sözler ortaya çıkmıştır. Hatta bazen bu tepkiler, değerlerimizi bile yıpratacak doza ulaşabilmiştir.

Halbuki yukarıda da temas edildiği üzere, içtihad alanına giren konularda, daha temkinli olunmalı, örneğin yazımızın konusu olan NETWORK MARKETİNG hakkında ne cevaz verenler ile ona göre amel edenler göklere çıkartılmalı, ne de onu caiz görmeyip amel etmeyenler yere batırılmalıdır.

Bu türden meseleler karşısında daha dikkatli olmalı, saygı ve sevgi sınırını aşarak birbirimizi asla hırpalamamalıyız. Her iki görüşün de doğru olma ihtimaline karşı, görüş sahipleri birbirini ithamdan kaçınmalı, kim hangi görüşü benimserse benimsesin, neticede bunun içtihadi bir fark olduğu gerçeği asla unutulmamalıdır. Ayrıca içtihad ve fetva dinin özü, esası olmadığı gibi mukaddes de değildir. Ruhsat bulunan hususlarda insanın ruhsat veya azîmete göre amel etmesi serbesttir.

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 17.6.2020 [Samanyolu Haber]

Soylu, AKP’ye geçmeden önce Gülen’e danıştı

Yazar Ahmet Dönmez -08/06/2020

Süleyman Soylu’nun AKP’ye katılış sürecini anlatırken muhakkak değinilmesi gereken bir bölüm var. O da Soylu’nun Erdoğan’a ‘Evet’ demeden önce Hizmet Hareketi lideri Fethullah Gülen’in de fikirlerine müracaat etmiş olması.

Burası aynı zamanda Soylu’nun cemaatle olan ilişkilerini de ele alacağımız bölüm olacak.

Aynı zamanda Erdoğan’ın Soylu’yu neden partisine dahil ettiği, kenarda durmasına neden müsaade etmediği de biraz daha iyi anlaşılacak.

Gerçi daha önce “Hazım Sesli, AKP içi iktidar savaşına mı kurban gitti?” başlıklı yazı dizisinin ikinci bölümünde bu konuya genişçe değinmiştim. Ancak bir nevi Süleyman Soylu’nun portresi gibi olan bu yazı dizisine de eklemezsem eksik kalacak.

Bazı bilgiler tekrar olacak belki ama Soylu’nun portresini tamamlamak için cemaatle ilişkilerini mutlaka çerçeveye taşımak gerekiyor.

****

Süleyman Soylu AKP’ye katılım için dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmelere başladığında cemaatle ilişkileri çok üst seviyedeydi. Cemaat adeta Soylu üzerinde bir ‘proje’ gibi çalışıyordu.

Erdoğan’a karşı denge arayışı içerisinde aslında Numan Kurtulmuş ve Rıfat Hisarcıklıoğlu da ‘ilgilenilen’ bazı potansiyel liderler arasındaydı ama bu noktada hiç biri Süleyman Soylu’nun yanına yaklaşamaz. Çünkü Soylu cemaatin ilgisini karşılıksız bırakmayıp bu yakınlaşmayı alabildiğine kullanan, ‘embedded’ siyasetçi görünümündeydi. Her tavrı ile “Ben sizdenim” mesajı veriyordu.

AKP’den aldığı teklifi cemaatten tanıdıklarına da açtı. Kendisi ile bir süredir Gülen’in bilgisi dahilinde organik bir bağ geliştirmiş olan muhatapları, AKP’ye katılım fikrine soğuk yaklaştılar. Negatif görüş beyan ettiler. “Ama dilerseniz hocamıza da bir soralım.” teklifini getirdiklerinde, “Olur, bir kanaatlerini alalım.” karşılığını verdi.

Aslında Gülen de bu katılıma soğuktu ama bu düşüncesini, “Eğer kendisini üzmeyecekleri, onurunu zedelemeyecekleri bir şekilde kabul edeceklerse ve hayır denemeyecek bir teklifle geliyorlarsa, olabilir.” şeklinde yumuşak bir mesajla formüle etti. Doğrudan “Hayır, gitmesin” demek Gülen’in genel yaklaşımına uygun değildi. Ancak mesajı getirenler, bu notu da Soylu’ya ilettiler.

Süleyman Soylu, cemaatin yapısını iyi analiz etmiş biri olarak tek kanaldan gelen bilgilere çoğunlukla temkinli yaklaşıyordu. Aynı bilgiyi çok farklı kanallardan da teyid etmeye çalışıyor, tutarlı cevaplar almazsa biraz geri duruyordu.

O yüzden Gülen’le irtibatının olduğunu bildiği bir başka arkadaşına, “Hocaefendi’ye bir sorar mısın, ne tavsiye eder?” ricasında bulundu. Ama bunu, sanki Gülen’den gelecek kanaate göre hareket edecekmiş edasıyla söylemişti.

Gülen için bazen ‘Hocaefendi’ bazen de ‘Büyüğümüz’ derdi. Sanki ortalama bir cemaat mensubundan farksızdı. Jargona da hakimdi. Kendini konumlandırdığı yer de cemaat ve lideri ile son derece yakın ve mesafesiz bir mevki idi.

Yakın dönemde bunu Soylu’dan başka en iyi becerebilen kişi, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’dır.

Cemaat en büyük darbeleri de bu isimlerden yedi.

****

Bu ikinci aracı zat, beraberindeki iki kişiyle birlikte Gülen’e gidip Soylu’nun sorusunu iletti. Gülen biraz da şaşırarak bu kez daha net bir karışılık verdi: “Biz kendisini daha önce cevaplamıştık. Ama madem ki bir kez daha soruyor, kanaatimizi tekrarlayalım: Mümkünse, yapabiliyorsa, dışarıda bir şeyler yapma şansı varsa AKP’ye girmesin.”

Ancak işin ironik tarafı, Süleyman Soylu bu soruyu yöneltirken aslında çoktan anlaşmış ve Erdoğan’a ‘Evet’ cevabı vermişti bile.

Belki de sadece onay almak, cemaati de küstürmemek ve ‘Bakın, gitmeden önce sizin de izninizi alıyorum’ mesajı verebilmek için Gülen’e değerlendirmelerini sormuştu.

****

Peki Süleyman Soylu’nun cemaatle ilişkileri nasıl başlamıştı?

Kamuoyu ağırlıklı olarak CHP’li Özgür Özel’in bir bütçe konuşması vesilesi ile ilk kez bu konuya aşina oldu.

CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel, 16 Aralık 2017 tarihli bütçe görüşmelerinde, “FETÖ’nün Süleyman Soylu’nun yanına verdiği adam, cemaat terminolojisi ile kendisinden sorumlu bir abi vardır. Abinin adı Vedat Demir. Vedat Demir FETÖ tarafından Süleyman Soylu’nun yanına verilmiş, kendisi tarafından Demokrat Parti’de GİK üyesi yapılmıştır.” iddiasında bulundu.

Özel, bu iddiasını bir adım daha ileri götürerek, “Vedat Demir’le birlikte Soylu’nun AKP’ye katıldığı günden aylar önce, Şubat ayında Pensilvanya’ya gittiği ve Fethullah Gülen’le konuştuğu iddia edilmektedir. Çıkıp eğer kendisi Fethullah Gülen’le yanında Vedat Demir olduğu halde görüştüğünü kabul ederse siyaseten tartışılır, reddederse tarih vereceğim.” ifadelerini kullandı.

Süleyman Soylu aynı oturumda söz alarak Meclis kürsüsünden şu cevabı verdi: “Bak, sana ben Vedat Demir’i anlatayım. Ben 1983’te 14 yaşındayken Doğru Yol Partisi’nin gençlik kollarındaydım. Gaziosmanpaşa’dan ben, Beyoğlu’ndan da o. Vedat Demir Yeni Asya cemaatine intisaplıdır. Doğru Yol Partisini bilenler bilir, Doğru Yol Partisi, Mehmet Kutlular ile Yeni Asya cemaatiyle beraber siyaset yapma kabiliyeti olan bir anlayıştaydı. Bunlar da oradaki çocuklardı. Yıllarca beraber siyaset yaptık. Onlar Yeni Asya cemaatini temsilen orada oldu, biz gelenekten Demokrat Partiyi, Adalet Partisini, Doğru Yol Partisini temsilen orada onlarla bir arada olduk ve Vedat Demir’le 1990 yılına kadar, gençlik kollarına kadar beraber siyaset yaptık. Ben Vedat Demir’i, ilçe başkanı olduktan sonra görmedim. (…) Vedat’ı akademisyen diye 2008 yılında Demokrat Partinin Genel İdare Kurulu’na ben aldım, doğru. (…) Vedat’ın tek bir özelliği var, herkes bilir bunu. Kaç yılına kadar? 2013 yılına kadar. Doğumundan itibaren anti FETÖ’cüdür, bak, anti FETÖ’cüdür Vedat, iyi bilirler. İyi anla, bak, anti FETÖ’cüdür. Ne zaman? 2010’da biz referanduma çalışmaya başladık mı? 40 kişi bir araya geldik, arkadaşlarımız, Demokrat Parti’de siyaset yapan… Herkese uyarılarda bulundum, Vedat’a dedim ki: ‘Bu Zaman gazetesi aleyhine ve Ekrem Dumanlı’nın aleyhine konuşmayacaksın.’ Neden? ‘Biz bir çalışma yapıyoruz, ‘Evet’e çalışıyoruz, işi bozma…’ Ve beraber bir çalışma yürüttük. Ne zaman ki Vedat Amerika’ya gitti… Amerika’ya gidene kadar da birlikteydik. İstanbul’a geldi, İstanbul Üniversitesi’nden Amerika’ya gitti. Amerika’da -bunu da bizim arkadaşlarımız, herkes bilir- Vedat orada Fetullah Gülen’in cemaatine intisap etti. Ve biz hepimiz Vedat’ı ayıkladık. Twitter’dan… Bak, Vedat’ı, Amerika’da bir noktadan sonra, Twitter’dan sonra kınadık ve ‘Yanlış yapıyorsun.’ dedik. Ne zaman Türkiye’ye geldiğini, ne zaman içeriye girdiğini, ne zaman içeriden çıktığını… Hiç beni ilgilendirmiyor. Babam olsa, FETÖ’yle ilişkiliyse gereğini yapmazsak namerdiz, o kadar açıktır. Boş verin o işleri.”

Süleyman Soylu, aynı konuşmasında cemaatten finansal destek aldığı iddialarına da cevap verdi: “Sayın Özgür Özel bir iddiada daha bulundu, dedi ki: ‘Finansını, o referandumdaki finansı kim sağladı?’ Değil mi, bu iddiada bulundun değil mi? İzmir’de ilk toplantıyı Tire’de yaptık. Tire’de arkadaşlarımızın parası yoktu. ‘Nasıl para toplayacağız da salon tutacağız?’ diye düşünüyorlardı. (…) Toplantı yaparken köyden Mehmet Ali amca diye bir adam geldi, hiçbir şey sormadı. (…) ‘Evlatlarım, paranız yoktur, bir 500 lira verelim.’ demiş. Ve yine orada Gökçe (Gökçe Ok), babası çim adam satıyordu, lokantaya olan borcumuzu da babasının çim adamlarıyla takas yaparak kapattı. Sonra Çorum’da arkadaşlarımızla beraber oturduk ve para topladık. Bizim ses arabamız yoktu. 50 tane vilayete kendi imkânlarımızla gittik. Biz namuslu adamız ve biz açık adamız. Arkamda bir tane ama bir tane leke bulunursa, bilmenizi istiyorum ki siyaset yapan da çocuklarının yüzüne bakan da namussuzdur.”

****

Yeni Asya Genel Yayın Yönetmeni Kazım Güleçyüz, bir gün sonra yaptığı bir video yayınla tartışmaya dahil oldu ve “Vedat Demir, bizim cemaatimizdendir” dedi. Güleçyüz, şunları söyledi: “Vedat Demir Yeni Asya içerisinde yetişmiş olan bir arkadaşımız. Çocukluğundan beri tanırım, ortaokul öğrencisi olduğu günlerden bu tarafa tanırım. Gelip giderdi. (…) ‘FETÖ’cü’ damgası yedi. ‘FETÖ’yü tırnak içinde söylüyorum, Vedat Hoca’nın ‘FETÖ’ ile alakası yoktur. İftira ile gözaltına alındı, tutuklandı, epey bir zaman hapis yattı. Şubat ayında bırakıldı. (…) Vedat Demir üzerinden Süleyman Soylu’ya yapılacak bir eleştiri tutmaz. Çünkü kendisi de söyledi Yeni Asyacıdır.”

Buna rağmen Özgür Özel, iddialarında ısrarcıydı. Soylu’nun inkarı üzerine “4 Şubat 2012 tarihinde Pensilvanya’ya gittin. Vedat Demir’le birlikte Gülen’i ziyaret ettin.” dedi.

Soylu ise twitter hesabından pasaportunun o tarihe ilişkin sayfasını paylaştı ve o gün umrede olduğunu açıkladı. Yani 4 Şubat 2012 tarihinde Pensilvanya’da değildi. Gülen’le de bir araya gelmemişti. 4 Şubat 2012’de umreye gitmiş 11 Şubat’ta da dönmüştü.

Vedat Demir de 25 Aralık 2017 tarihinde bir yazılı açıklama yaparak, “Özel’in deli saçması iddialarının aksine, bahsettiği tarihte Amerikan vizem dahi yoktu. 2012 Ağustos ayında akademik çalışmalarımı yapmak için misafir öğretim üyesi olarak gittiğim tarihten önce hiç ABD’de bulunmadım. Hayatımda Fethullah Gülen’le veya çevresinden biriyle hiç yan yana gelmedim. Söz konusu yapıyla hiçbir bağlantım olmadı.” dedi.

****

Peki bu, Bakan Soylu’nun Pensilvanya’ya hiç gitmediği ve Gülen’i hiç ziyaret etmediği anlamına mı geliyor?

Elbette ki hayır.

Sadece Özgür Özel, yanlış bir tarih ve yanlış bir kişi adı (Vedat Demir) vermiş, bunun altında kalmıştı.

Oysa cemaat ile Süleyman Soylu arasında tahminlerin de ötesinde çok güçlü ilişkiler vardı.

Bir çok siyasetçinin belli dönemlerde cemaatle yolları kesişmiş olabilir. Cemaatten tanıdıkları olabilir. Çeşitli etkinliklere, programlara katılmış olabilir. Kastettiğim bunlar değil. Yukarıda da dediğim gibi, cemaat Soylu üzerinde adeta bir ‘proje’ gibi çalışıyordu. Ona yatırım yapılıyordu.

Maddi destek de sağlanmıştı, Gülen’in yanına da götürülmüştü.

“50 tane vilayete kendi imkânlarımızla gittik. Biz namuslu adamız ve biz açık adamız. Arkamda bir tane ama bir tane leke bulunursa, bilmenizi istiyorum ki siyaset yapan da çocuklarının yüzüne bakan da namussuzdur” dese de aslında cemaatten 50 bin TL nakit destek almıştı.

Üstelik paralar, bugün dahi Gülen’in en yakın halkası içinde bulunan Barbaros Kocakurt’un onayı ile verilmişti.

Burada Soylu’yu bir nebze haklı çıkaracak tek unsur, paraların cemaatin merkezi tarafından gönderildiğini bilmiyor oluşu olabilir. Çünkü cemaat kanadı, paraları Soylu’nun iyi görüştüğü iki şahıs üzerinden göndermiş ve sanki onlar kendi cebinden destekte bulunuyor gibi sunmuştu.

****

2009 yılından itibaren bizzat Hareket’in lideri Fethullah Gülen’in onayı ile başlayıp 2013 yılında onun “Görüşmeyi kesin” demesi ile sona eren ‘resmî’ ve ‘organik’ bir ilişki var.

Buradan itibaren, yukarıda sözünü ettiğim daha önceki yazımdan bazı pasajları paylaşacağım:

“Soylu, Demokrat Parti genel başkanı olduğunda, Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP’sine alternatif olup olamayacağı merak edilen genç bir liderdi.

Ergenekon operasyonları devam ediyordu. Kendisi de bu soruşturmalara tam destek veriyordu. Yolsuzluklara da vesayete de karşı çıkıyor, demokrasiden yana duruş sergiliyordu.

Dolayısıyla cemaatin de Soylu’nun da birbirine ilgisi olağandı.

Cemaatin siyasi partilerle temasları yürüten temsilcileri, Gülen’in bilgisi ile bu şartlarda Süleyman Soylu ile yakınlaştı.

Bu sırada 2009 yerel seçimleri henüz olmuştu. Süleyman Soylu zor durumdaydı. Çünkü, partisinin 2007 genel seçimlerinde aldığı yüzde 5,4’lük oy oranının altında kalması halinde istifa edeceğini açıklamıştı. Seçimde aldığı oy oranı ise yüzde 3.8’de kalmıştı. Kongrede aday olmayacağını açıkladı. Kendi talebi ile gerçekleşen olağanüstü kongrenin 3. turunda adaylıktan çekildi. Yerine Hüsamettin Cindoruk DP Genel Başkanı oldu.

Gülen Hareketi ile Soylu’nun yakınlaşması bu evrede başladı.

Ertesi yıl yapılan Anayasa değişikliği referandumunda her iki taraf da aktif rol aldı.

Soylu artık parti lideri değildi ama il il geziyor, ‘Demokrasi Buluşmaları’ başlıklı toplantılarla ‘Evet’ için oy istiyordu.

Cemaat de aynı şekilde bütün unsurları ile ‘Evet’ kampanyası yürütüyordu. Hatta AKP teşkilatlarından bile fazla…

Cindoruk liderliğindeki DP ise ‘Hayır’ tarafındaydı. Bu yüzden Soylu’yu ihraç edeceklerdi.

Cemaati temsil eden kişilerle Soylu’nun görüşmeleri daha çok sahibi olduğu Mecidiyeköy’deki Odak Araştırma’da oluyordu.

Demokrasi Buluşmaları için bir çok şehir gezen ve toplantılar tertip eden Soylu’ya maddi destek de teklif edildi.

Bu destek, bazı şehirlerdeki organizasyonların masrafının cemaat tarafından üstlenilmesi şeklinde oldu. Eski DP Genel Başkanı toplamda 50 şehirde toplantı yaparken Trabzon, Gaziantep ve Adana’nın aralarında bulunduğu 10 ilin masraflarını cemaat karşıladı.  Benim ulaştığım bilgilere göre bu süreçte cemaat kaynaklarından kendisine bu organizasyonlar için 50 bin TL ulaştırıldı. Bir anlamda referandum toplantıları finanse edildi.”

****

“Doğal olarak cemaate yakın bazı işadamları ile de dostlukları gelişti. Bunlardan bazıları kötü giden işlerini toparlayabilmesi için yardımda bulundu. Hatta sırf maddi destek olsun diye hiç alakası olmadığı halde bir market grubunda satılmak üzere kendisine siparişler veriliyordu. Fakat alanı olmadığı için bu işleri yürütemedi ve siparişleri yerine getiremedi. Bu yüzden çok sürmeyen bir ticari ilişki oldu.

(…) Aynı dönemde cemaatin Süleyman Soylu’yu sohbetlere daveti de söz konusu oldu. Daha doğrusu sırf onun için bir sohbet grubu ihdas edilmek istendi. Bu gruba dini sohbeti kimin yapabileceği düşünüldüğünde akla gelen isim, Fethullah Gülen’in talebelerinden Cemal Türk oldu.

Konu Gülen’e de açıldı, ondan da onay alındı.

Ancak bu sohbetler düzenli olamadı.

İki kez bir araya gelindi ama arkası gelmedi.

İlk buluşma Hazım Sesli’nin evinde oldu. Soylu henüz bunun bir sohbet toplantısı olduğunu bilmiyordu. Cemal Türk’le ilk kez orada tanıştırıldı. Hizmet Hareketi ve Fethullah Gülen ile ilgili soruları varsa bunları en iyi cevaplayabilecek kişilerden birisinin Cemal Bey olduğu kendisine iletildi. Yaklaşık 1 saatlik bir dini sohbetin ardından Soylu’ya ‘Bunu ayda bir yapsak nasıl olur?’ diye teklif edildi. O da kabul etti.

Bir sonraki program 1 ay sonraydı. O gün Çanakkale’de olan Soylu’nun dönüşü gecikti, saat 23.00’ü buldu. Bu nedenle herhangi bir dini sohbet yapılamadı. Sadece ayak üstü 5-10 dakika kadar Cemal Türk ve diğerleriyle sohbet edip ayrıldı. Soylu’nun isteksizliği nedeniyle bir daha da grup dini sohbet için bir araya gelemedi.

Benim edindiğim bilgilere göre, sanılanın aksine bu buluşmalara Adil Öksüz hiç katılmadı. Cemal Türk’ün kayınbiraderi olması hasebiyle belki böyle bir bağlantı kurulmuş olabilir ama Öksüz’ün o toplantılara katıldığı iddiası doğru değil.”

****

“Ancak Süleyman Soylu’nun Pensilvanya’ya, Gülen’in ziyaretine götürüldüğü bilgisi doğru.

2010 referandumu sonrası, 2011’in başlarıydı.

Referandumdaki katkıları için kendisine orada teşekkür de edildi.

Gülen’in ikamet ettiği yerleşkenin içindeki eski binanın alt katında 6-7 kişi beraber yemek yediler.

Ulaştığım bilgilere göre Süleyman Soylu burada Gülen’e karşı son derece sitayişkârdı.

‘Efendim buraya herkes gelmek istiyor. Böyle güzel hizmetlerin başındaki zâtı âhir ömrümde görmeden ölürsem eksiklik sayarım bunu kendime.’ şeklinde bir ifade kullandığını da teyid ettim.

Soylu kısa sıra öncesinde Hacca gidip geldiği için buradaki gözlemlerini anlattı. ‘Orada sizin arkadaşlara da rastladım, gözyaşları içinde size dua edenleri gördüm.’ dedi.

Karşılıklı hediyeleşmeler oldu.

Orada bir gece kalan Soylu, AKP’ye katıldıktan sonra bir kez de ailesi ile ziyarete gitmeyi planladı. Fakat tam o sırada Gezi olayları patladığı için Amerika ziyaretini iptal etti.”

****

“Gülen’i ziyaretten döndükten sonra Soylu’nun cemaatle ilişkileri sıcak bir şekilde devam etti.

Bir yıl sonra AKP’ye katılım süreci başladı.

(…)

Süleyman Soylu 5 Eylül 2012 tarihli toplantıda AKP rozetini taktı.

Mutluydu. “Evime geldim” dedi.

Ankara’da Ümitköy’de bir ev tuttu.

Cemaat içerisinden kendisi ile dostluk kuranlar, Ümitköy’den Soylu’ya yakın bir ev kiralayarak kendisine komşu oldular. Böylece yakın teması sürdürmek istiyorlardı. Bu ev sırf Soylu için tutuldu.

Fakat yeni dönemde ilişkiler eskisi gibi yürümeyecekti. Soylu bir kez bile bu eve gelmedi.

‘Yeni evinin’ ve yeni devrin dinamiklerini çok iyi etüd etmiş olan Soylu, kurnazca davranarak o tür angajmanlardan kaçtı.”

****

“İrtibat dershane krizine kadar sürdü.

Dershanelerin kapatılması için Erdoğan’ın talimatı ile AKP Genel Merkezi’nde bir komisyon kurulmuştu. Abdülkadir Aksu, Hüseyin Çelik, Mehmet Ali Şahin, Nabi Avcı gibi isimlerin yanı sıra Süleyman Soylu da bu komisyondaydı. Aslında bu komisyonun genel eğilimi, dershanelerin kapatılmaması yönündeydi.

O dönem AKP muhabiri olarak bu komisyonun üyeleriyle çeşitli röportajlar yapmıştım. Net olarak bildiğim, bu komisyonun kapatmaya karşı olduğuydu.

Mesela Süleyman Soylu, yaptığımız görüşmelerde bana şunları söylüyordu: ‘Cemaat bu işlerden anlamıyor. Olanın bitenin farkında bile değiller. Bu çok uzun bir süreç olacak. Hiç de kısa sürmeyecek. Cemaat yazmakla, çizmekle, twit atmakla bu işler çözülür zannediyor. Biz Hüseyin Abi (Çelik) ile Nabi Abi (Avcı) ile, Bülent Arınç’la defalarca konuştuk. Bu dershane meselesinde patronu (Erdoğan) nasıl ikna ederiz diye çok konuştuk. En son etüd merkezlerinde karar kıldık. Bakanlar Kurulu öncesi MYK’da konuşuyoruz. Anlattık projeyi kendisine. Etüd merkezini icat ettik, belki bununla kendisini (Erdoğan’ı) ikna ederiz diye çalışıyoruz ama cemaatteki arkadaşlar ona da itiraz ettiler. Namus meselesi yapıyorlar. Tutturmuşlar dershane diye. Dershane olmasa ne olur? Dünya mı biter? Farklı bir strateji üretemiyorlar. İşin ciddiyetinin farkında değiller. Bak bu iş çok uzun sürecek, haberin olsun.’

****

“Soylu ile cemaat yönetiminin durdukları yer tamamen farklıydı.

Hadiselere çok farklı pencerelerden bakıyorlardı.

Zaten ‘yeni evi’, Soylu ile cemaatin bir daha aynı noktada durmasını imkânsız kılıyordu. Bir tercih yapmıştı. Kaçınılmaz olarak uzlaşmaz noktalara savrulacaklar, günün birinde karşı karşıya geleceklerdi.

Böyle böyle ilişkiler gerildi ve geriledi.

Her şeye rağmen Soylu, dershane konusunda üzerine düşen yardımı yapacağını söylemeye devam ettiği için ipler tamamen kopmuyordu.

Ta ki 18 Kasım 2013 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısına kadar…

Bu toplantıda dershanelerle ilgili nihai karar verilecekti.

Gülen bu toplantıya çok önem veriyordu. Soylu’ya, “Kendisinden daha önce hiç bir talebim olmadı ama bu tarihi süreçte ondan bir destek istiyoruz. Dershanelerin kapatılmaması noktasında yapabileceği ne varsa yapmasını istirham ediyorum.” şeklinde bir mesaj gönderdi.

Soylu’nun cevabı da aynı nezaket çerçevesindeydi: “Evet zât-ı âlilerinin şu ana kadar hiç bir talebi olmadı, biliyorum. Bu ilk. Merak etmesinler, elimden geleni yapacağım.”

Ama yapmadı.

Kendisi bakan değildi ama Genel Merkez’de kurulan heyetin üyesi olduğu için o da kabine toplantısına katılmıştı.

Oradan dershanelerin kapatılması kararı çıktı. Cemaat, Soylu’nun bu toplantı öncesi ve sırasında hiç bir inisiyatif almadığını öğrendi.

Bu büyük bir hayal kırıklığı idi.

Soylu’nun kendilerini oyaladığını ve sözlerinde durmadığını düşünen Gülen, bir daha kendisi ile görüşülmemesi ve bağlantının koparılması talimatını verdi.

Böylece ilişki sona erdi.

Bir daha kendisi ile cemaat adına görüşen olmadı.”

****

Yazı bu şekildeydi.

Evet kendisi ile ‘cemaat adına görüşen olmadı ama Süleyman Soylu’nun cemaate hasım hale gelmesi asıl 17 Aralık ile başlayacaktı.

17 Aralık sabahı gözaltına alınanlardan biri de dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar‘ın danışmanı Sadık Soylu’ydu.

Sadık Soylu, Süleyman Soylu’nun hem kuzeni hem de gayrı resmi iş ortağıydı. Onun gözaltına alınmasına çok bozulan ve sinirlenen Süleyman Soylu, şu şekilde diş biledi: “Sadık’a yapılan, bana yapılmış operasyondur.”

O günlerde birileri ona, “Bak sen dershaneler konusunda bir şey yapmadın, amcaoğlunu aldılar.” dedi. Soylu buna da çok içerledi.

17 Aralık’ta sorun yaptığı tek isim Sadık Soylu değildi. Aynı zamanda hemşehrisi olan ve “Erdoğan abi” dediği Bayraktar’ın şüpheli olmasını da sindiremedi. Erdoğan Bayraktar, Soylu’nun AKP’ye geçişinde aracı olan isimlerden biriydi.

Süleyman Soylu, 17 Aralık’a kadar cemaate karşı mahcup bir şekilde mesafe koyarken bu operasyondan sonra öfkeli bir şekilde ve tamamen cemaat karşı cepheye yazıldı.

Bugün hınçla yaptığı operasyonlarda o zamandan kalma bir intikam hissi var mı, bilmiyorum.

****

Bugün gelinen nokta her ikisi açısından da düşündürücü.

Süleyman Soylu, AKP’ye katılmadan önce kurmayları ile yaptığı gündem değerlendirmelerinde cemaate ayrı bir önem atfediyordu.

“Türkiye’de değer üreten iki grup var. Biri Kürtler, biri cemaat.” diyordu. Her iki kesimin de yenilikçi olduğunu, insan yetiştirdiğini, açılımlar yaptığını, dünya ile entegre gruplar olduğunu, fikir ve değer ürettiklerini söylüyordu.

Şu anda İçişleri Bakanı olarak bu iki grubu yok etmek için elinden geleni yapıyor. En acımasız ve hukuksuz operasyonların hedefi bu iki grup. En sert açıklamalarını da onlara yönelik yapıyor. 

Bir zamanlar sık sık görüştüğü, yardımlarını gördüğü cemaat sempatizanı arkadaşlarının bir bölümü hapishanelerde, bir bölümü yurtdışında sürgünde.

“Onun polisleri hamile ve lohusa kadınların kapılarında bekliyor. Bebekleri ile birlikte gözaltına alıp karakola götürüyor.

Onun polisleri gencecik öğrencileri evlerinden toplayıp terör şubede işkence yapıyor.

Hiç bir acımasızlık onu kesmiyor. ‘FETÖ’ye büyük operasyon hazırlıyoruz‘ açıklamaları ağzından eksik değil. ‘Bu konuda kimse bizden acıma beklemesin.‘ sözü de ona ait.”

Sanırım artık Erdoğan’ın neden ısrarla onu AKP saflarına dahil ettiği daha iyi anlaşılmıştır.

Parti içinde ve devlette sürekli yükseliyor.

Ama aşağıya doğru…

[Ahmet Dönmez] 8.6.2020 [https://www.ahmetdonmez.net/]

“Erdoğan’ın teklifini kabul etmezsem canımdan endişe ederim”

Yazar Ahmet Dönmez -05/06/2020

Bu bölümde, yakın tarihin henüz üzeri aralanmamış kritik bir evresinden bahsetmek istiyorum.

Türk siyasetinin kırılma yıllarından biri olan 2009’un kapağını aralayacak ve Soylu’yu adım adım AKP’ye götüren süreçte neler yaşandığını anlatacağım.

27 Nisan e-muhtırası ve Dolmabahçe görüşmesi sonrası taşlar yerinden oynamış, sonu aydınlığa değil karanlığa çıkacak yeni bir tünele girilmişti.

Ergenekon operasyonları ile de faylar bütünü ile harekete geçmişti.

Artık yeni kararlar ve yeni ittifaklar zamanıydı.

Türk siyaseti, bilhassa muhalefeti yeniden dizayn edilecekti.

Aslında o periyotta yaşananlar sadece Süleyman Soylu’nun değil, genel olarak Türkiye’nin ve Türk demokrasisinin savruluş hikayesine de kilometre taşı olabilecek mahiyette.

Bugün içinde bulunduğumuz karanlık devri daha iyi anlayabilmek için makarayı geriye doğru saracak olursak, üzerinde titizlikle durulması gereken dönemeçlerden birisi orası olacaktır.

****

Daha önceki bölümlerde de değindiğim gibi Süleyman Soylu, 2002 seçimlerinde DYP İstanbul İl Başkanlığı’ndan ayrılmış ve milletvekili adayı olmuştu. Ancak partisi baraj altı kalınca o da Meclis’e girememişti.

2008 yılında Demokrat Parti Genel Başkanı oluncaya kadarki yaklaşık 6 yıllık boşlukta, aktif siyasetin dışında kaldı.

İşte o sırada kendisine diğer partilerden teklifler geldi. Bunların başında AKP vardı. Ancak Süleyman Soylu teklifleri kabul etmedi. Oysa DYP’de siyaset yapıp da AKP’ye geçmiş olan arkadaşlarının tersi yönde ısrarları da olmuştu. Fakat Süleyman Soylu, “Ben DYP’de İstanbul il başkanlığı gibi önemli bir görevde bulundum. Hayatta hiçbir şey olmasam da bu görev onurlu bir görevdir. Benim ahdim var. Ailem bu gelenekten geliyor.” gerekçesi ile teklifleri geri çevirmişti.

10 yıl sonra bu ‘ahdine’ ne olacaktı?

‘Gelecek’ için ‘geleneği’ mi feda edecekti?

****

O zamanki teklifler sadece AKP’den ibaret değildi.

İktidar partisinden ayrılıp ANAP’ın başına geçen Erkan Mumcu da Soylu’ya davette bulundu. Ancak cevabı yine “Hayır” oldu.

Bugün başına geçeceği spekülasyonları yapılan MHP’den de teklif aldı ama onu da geri çevirdi.

Bu kez de bir dostuna gerekçesini şöyle izah edecekti: “Bizim kökenimiz belli ağabey. Kırat geleneğimize yakışmazdı, kabul etmedik.”

Diyorum ya, 10 yıl sonra ne ‘kırat’ kalacaktı ne boz at…

Yakışık alıp almayacağını da kim umursayacaktı ki?!

****

İyi de neden?

Ne oldu da Süleyman Soylu bütün bunları çiğneyip Erdoğan’ın davetini bu kez kabul etti?

Bana göre bunun cevabının gizli olduğu iki başlık var.

Birincisi: Soylu’nun hırsları.

Siyasette ilkeler, ahitler, sözler ve gelenek bir yere kadar geçerli. Politikada ‘doğru’dan kasıt, ‘doğru zaman’ ve ‘doğru yer’den ibaret.

Süleyman Soylu da iyi bir politikacı. En üst kimliği bu. Kendisi için ‘en doğru zamanı’ ve ‘en doğru yeri’ de ustalıkla tayin edebilecek kabiliyette.

Sonuç olarak AKP’ye katıldı ve hızla yükselmeye başladı.

Öncesinde siyasi ikbal planlarını Tayyip Erdoğan’ın Köşk’e çıkması sonrasına göre yapmıştı. Bu tarihten sonra AKP’nin zayıflayacağı ve kendisine fırsat doğacağı hesabını yapıyordu. Fakat 2010 Anayasa değişikliği referandumu ve 2011 genel seçimlerinden sonra umudunu kaybetti.

Anadolu’yu dolaşıyordu. Nabzı tutuyordu. Anketleri de yakından izliyor, analizler yapıyordu.

Özellikle 2010 referandumundaki yüzde 58 ve 2011 seçimlerindeki yüzde 50’lik oy oranı, Süleyman Soylu’yu, “Tayyip Erdoğan daha uzun yıllar Türk siyasetini domine edecek. Erdoğan sonrasını bekleyecek olursam daha çok beklerim.” düşüncesine itti.

Soylu’ya göre Türk siyaseti uzunca bir süre yüzde 58-42 bandında seyredecekti. Bunu, fikir alışverişinde bulunduğu yakın kurmaylarına da ifade ediyordu.

Bu kutuplaşmanın, alternatif partilere hayat hakkı bırakmadığı noktasına gelmişti.

O kadar beklemeye tahammülü yoktu. Arzuladığı siyasi kariyer basamaklarını bir an önce tırmanmak hevesine kapıldı.

O ara Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisini iki kez partiye davet etmesi karşısında direnemedi.

****

İkincisi: Soylu’nun korkuları.

İşte şimdi yazının girişinde sözünü ettiğim o kırılma sürecine de adım atmış olacağız.

Bu sadece şahsî vehimlere ya da elle tutulur somut tehditlere dayalı bir duygusal virajı değil, aynı zamanda yakın tarih Türk siyasetinin önemli kırılma süreçlerinden birisini de ima ediyor çünkü.

Süleyman Soylu, AKP’ye geçmeden önce ciddî korkmuştu.

Canından bile…

Bu onun ürettiği bir evham mıydı yoksa gerçekten böyle bir tehdit var mıydı, tartışmaya açık.

****

2009 ve 2010 yıllarında muhalefet cenahında çok önemli değişimler oldu.

Dönemin muhalefet aktörleri kimlerdi, hatırlayalım:

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, DP Genel Başkanı Süleyman Soylu, Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ve Türkiye Değişim Hareketi (TDH) lideri Mustafa Sarıgül.

****

Sonra bu aktörlere ne olduğuna dikkatle bakmak gerekiyor.

30 Mart 2009 yerel seçimleri öncesi BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu şüpheli bir helikopter kazasıyla hayatını kaybetti.

Hafızalarda hala tazeliğini koruduğu üzere, helikoptere ve içindekilere günlerce ulaşılamadı. Enkaz yanlış yerlerde aratıldı. Sonrasında ihmali olan bürokratların çoğu AKP marifetiyle mahkemelerden kaçırıldı. Yargıda ‘şeyi yapıldı’ ve dosyanın üzeri örtüldü.

Yazıcıoğlu’nun yerine partinin başına geçen Yalçın Topçu, “Bana teklif edilenler size teklif edilse dininizi bile değiştirirsiniz” dedikten bir yıl sonra AKP’ye katılacaktı. Şimdi de Saray’da zaten. Erdoğan’ın başdanışmanı.

Ondan sonra BBP Genel Başkanı olan Mustafa Destici de çok uzakta değil. Şu anda Cumhur İttifakı’nın minik ortağı. Bir süre AKP’ye kararlı bir şekilde muhalefet etmiş olsa bile Gölbaşı Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkında açılan “FETÖ” soruşturması sonrası o da korkup direksiyonu Beştepe’ye kırdı.

****

Gelelim Numan Kurtulmuş’a…

Dönemin Saadet Partisi Genel Başkanı Kurtulmuş, parti içindeki ‘aksaçlı’ statükonun hedefi haline geldi. Partiyi finanse eden vakıf, para musluklarını kesti. Baskı altında uzun süre dayanamayacak olan Kurtulmuş, 2010 yılında istifa etmek zorunda kalacak ve sonrasında Halkın Sesi Partisi’ni (HAS Parti) kuracaktı.

Süleyman Soylu, DP’de koltuğu Hüsamettin Cindoruk’a kaptırdıktan sonra bir müddet ‘don polemiği’ ile uğraşmak zorunda kalacaktı. Bilmeyenler için özetleyeyim: Cindoruk yönetimi, Soylu’nun özel harcamalarını parti kasasından karşıladığı iddialarını ortaya atmış ve iç çamaşırı harcamasını bile partiye fatura ettiği örneğini vermişti. Bu iddialar, gazetelerde ‘DP’de ikinci don davası’ başlıkları ile haber olmuştu. Medya bu konu ile meşgul olunca Soylu, asıl adresin siyasi iktidar olduğunu düşünmeye başladı. Kurmaylarına, “Benimle ilgisi olmayan, haberimin bile olmadığı harcamalarla ilgili niye ısrarla benim adımı yazıyorlar, ben biliyorum.” diyordu. AKP’nin kendisini köşeye sıkıştırmaya çalıştığı düşüncesindeydi.

Çünkü o sıralarda, ileride Erdoğan’a alternatif olabilecek en önemli iki isim olarak Soylu ve Kurtulmuş gösteriliyordu.

****

Dönemin Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül de solda yeni bir oluşum için düğmeye basmıştı. ‘Türkiye Değişim Hareketi’ adı altında il il geziyor, gövde gösterisi yapıyordu.

Halk tipi bir siyasetçi olarak Sarıgül’ün, Erdoğan’ın sol versiyonu olduğunu düşünenler vardı. İlk kez Ecevit ile kıyaslanan sol siyasetçi oydu.

Duvarlar ‘Çare Sarıgül’ yazıları ile doluyordu.

****

Şimdi gelelim bugüne kadar pek fazla bilinmeyen önemli bir detaya.

Tam bu dönemde Soylu, Kurtulmuş ve Sarıgül arasında kapalı görüşmeler oluyor, birlikte hareket etme planları yapılıyordu.

Arka kapı kanalları devredeydi.

Yeni tek bir parti çatısı altında birleşme de dahil olmak üzere farklı alternatifler üzerinde duruyorlardı.

AKP’ye karşı merkezde yer alacak yeni bir ittifak arayışı içindeydiler.

Hedefleri 2011 seçimlerine yetişecek yeni bir parti kurmaktı.

‘Başkanlar Konseyi’ gibi gizli gizli buluşuyor ve toplantı yapıyorlardı. Epeyce bir toplantı yaptılar.

Ancak dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan bu gelişmenin istihbaratını alacak ve kendine has yöntemlerle bu oluşumu başlamadan bitirecekti.

****

O dönem Soylu’nun kararlarını ve kaderini etkileyen önemli bir şey oldu.

Ankara-İstanbul arasında giderken Adapazarı civarında iki kez trafik kazası geçirdi.

Burası, Türkiye yakın tarihinde şüpheli derin devlet infazları ile anılan bir bölge olduğu için Soylu bunlardan derin anlamlar çıkarıyordu..

İlkinde, aracının önüne aniden koyunların çıkması sonucu kaza yapmış ve hafif yaralı olarak kurtulmuştu.

Bunun kesinlikle kendisine yönelik bir gözdağı olduğuna inanıyordu.

Kazadan kısa bir süre sonra Zaman Gazetesi Politika Servisi olarak kendisiyle Beşiktaş Maçka Parkı içerisindeki bir kafede yaptığımız kahvaltıda uzun uzun anlatmıştı bu olayı. Normal bir kaza olmadığına emindi. Üzerinde önemle duruyordu.

Daha sonra yine Adapazarı civarında benzer bir kaza atlatınca bunların ‘tesadüf’ olmadığına kesinlikle emin oldu. En azından o böyle inanıyordu.

Bir de Muhsin Yazıcıoğlu’nun şüpheli ölümünün etkisi vardı tabii. Bu onu daha da kuşkucu ve tedirgin yapıyordu.

Yakın çevresi ile durum değerlendirmesi yaparken “Tam gizli gizli bu yeni oluşum görüşmelerini yaparken ‘Veli Küçük üçgeninde’ iki kaza geçirmem normal değil” diyordu.

****

O ara bir şey daha oldu. İçişleri Bakanlığı, Süleyman Soylu’nun korumasını kaldırdı. Soylu buna çok bozuldu. Aynı zamanda tedirgin de oldu. “Beni etki altına almak için, korkutmak için böyle bir şey yapıldığını düşünüyorum.” diyordu. Ona göre bu karar, ‘Bize gelmezsen, muhalefete devam edersen tehlikedesin’ mesajıydı.

Aradan yıllar geçecek, Süleyman Soylu tek adam Türkiyesi’nin kudretli içişleri bakanı olacak ve iktidarın canını çok yakan CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun korumalarını geri çekecekti. Bununla da yetinmeyip İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu’nun da koruma tedbirlerini kaldıracaktı.

Çünkü bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Yıllar önce kendisinin duyduğu korkuyu şimdi bu muhaliflerin yaşamasını ve böylece ‘yola gelmelerini’ hedefliyordu.

Fakat Kaftancıoğlu 10 yıl önce kendisinin verdiği tepkiyi vermeyecek, geri adım atmak yerine muhalefeti daha da kararlılıkla sürdürücekti.

****

Sarıgül cephesinde de ilginç gelişmeler oldu.

Şişli’deki lüks bir otelde kadınlarla ilişkiye girdiği ve bunun kasetlerinin olduğu haberleri dolaşıma girdi.

Ayrıca yolsuzluk ve rüşvet dosyaları açılmaya başlandı. Hilton Oteli dosyasının hedeflerinden biri Aydın Doğan‘sa biri de oydu.

2010 Mayıs ayına gelindiğinde asıl büyük bomba patladı. Yakın dönem siyasi tarihin en önemli, en şaibeli, en iğrenç hadiselerinden biri Türk siyasetini allak bullak etti. CHP lideri Deniz Baykal, bir seks kasetinin çıkması neticesinde istifa etmek zorunda kaldı.

Ardından peş peşe MHP kasetleri internete düşmeye başladı. MHP’de üst düzey 10 isim istifa etti. Sıranın Bahçeli’ye geleceği konuşulmaya başlanmıştı ki furya bir yerde durdu.

Daha önce “26 Haziran’da partimizi kuracağız” diye ilan etmiş olan Mustafa Sarıgül, kimsenin anlam veremediği bir şekilde 22 Haziran’da kameraların karşısına geçip “Parti kurmaktan vazgeçtim” dedi. CHP’de iş başına gelmiş olan Kemal Kılıçdaroğlu’na bir fırsat tanımak için bu kararı aldığını açıkladı. Fakat ne TDH üyeleri ne medya ne de kamuoyu buna bir anlam veremedi. Uzunca süre Sarıgül’ün gerçekte neden vazgeçtiği sorusuna cevap arandı.

Sonrasında da zaten ortada ne Sarıgül kaldı ne de ‘değişim hareketi’.

Bir daha açılmamak üzere bu defter de böylece kapandı.

****

Numan Kurtulmuş, Saadet Partisi’nden istifa ettikten sonra HAS Parti’yi kurdu. Fakat yine kuşatma altındaydı. Siyasi baskı yüzünden bir türlü mali olarak belini doğrultamıyordu.

Parti genel merkez ve il teşkilat binalarının kiralarını dahi ödeyemez hale geldi. Borçlar birikti ve personel maaşlarını ödeyebilmek için makam aracını satmak durumunda kaldılar.

Başbakan Erdoğan, HAS Parti’ye finansal destek verebilecek işadamlarını sıkıştırıyordu. Onları bir bir Kurtulmuş’tan uzaklaştırdı.

Borçların 5 milyon TL’ye çıktığı ve açığın her geçen gün büyüdüğü belirtiliyordu. Ödeme ihtimali kalmamıştı.

İşte tam o sırada Erdoğan, danışmanlarına “Borcunu kapatın, gelsin buraya” diye talimat verdi. Çok geçmeden de Numan Kurtulmuş’a AKP’ye katılma teklifinde bulunacaktı.

****

Oysa o zamana kadar Numan Kurtulmuş da çeşitli kereler Erdoğan’ın tekliflerini geri çevirmişti.

Ta en baştan bir kere yolları ayrılmıştı. Fazilet Partisi kapatıldıktan sonra Erdoğan kendine yeni bir rota çizip AKP’yi kurarken Kurtulmuş Saadet’te kalmıştı. “Bir Liderin Doğuşu” isimli biyografi kitabında da anlattığı üzere, Erdoğan AKP’yi kurarken kendisine, ‘birlikte siyaset yapalım’ teklifinde bulunmuş “İşte omuzum; bas ve yürü.” ifadesini kullanmıştı. Ama buna rağmen Kurtulmuş, Erdoğan’la beraber yol yürümek istememişti.

Tam borç batağına düştüğünde, Erdoğan tıpkı eski Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi yeniden karşısına çıktı.

Numan Kurtulmuş, yol arkadaşlarının “Bizi sattın” eleştirileri altında partisinin kapısına kilit vurup AKP’ye iltihak etti.

O günlerde “HAS Parti’nin borçlarını AKP üstlendi” haberleri yayınlanıyordu.

****

Aslında HAS Parti varken de Soylu ile Kurtulmuş’un ittifak görüşmeleri gizlice devam etmişti. Fakat 2011 seçimlerinde AKP’nin yüzde 50 oy alması, her ikisinin de süngüsünü düşürdü.

O seçim öncesinde Kurtulmuş cemaatin önde gelen isimleri ile bir araya geldiğinde, “Tamam AKP’yi destekleyeceksiniz biliyorum ama en azından biz de bir yüzde 5 alabilelim. Muhalefeti tamamen öldürmeyin. AKP karşısında küçük de olsa bir muhalefetin kalmasında yarar var. Tabanınızı yönlendirin ve hiç olmazsa bir kısmı bize oy versin.” talebinde bulunmuştu.

Ancak “Kusura bakmayın, bu seçim yeni anayasa seçimi olacağı için AK Parti ne kadar yüksek oy alırsa o kadar iyi olacağına inanıyoruz.” cevabını almıştı.

2011 seçimleri, Türkiye için geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcı olacaktı. Mutlak güç obsesyonu ile hareket etmeye başlayacak Erdoğan’ın dizginlenemez hırsları, ne demokrasi bırakacaktı ne siyaset ne de muhalefet…

Artık eski ittifaklarına gerek kalmamıştı.

Cemaati tasfiye etme projesini resmen raftan indirirken kritik bir hamle yaptı. Kenarda alternatif olma potansiyeli taşıyan iki ismi de saflarına kattı.

Hem Soylu hem de Kurtulmuş, artık AKP’de siyaset yapacaktı.

****

Yazının girişinde sıraladığımız, 2009 yılı itibariyle var olan muhalefet liderlerinden kim kalmıştı geriye?

Biri şüpheli bir şekilde ölmüş, biri kaset operasyonu ile genel başkanlığı bırakmış ve  medeni ölü haline getirilmiş, bir diğeri yine seri kaset cinayetleri ile taammüden etkisiz hale getirilmiş, geriye kalan ikisi de korkutularak, sindirilerek ve siyaseten satın alınarak bertaraf edilmişti.

Bir ara Erdoğan’a en sert muhalefeti yapan Soylu da Kurtulmuş da artık Erdoğan’ın emir erleri haline gelmişti.

****

Bu noktada bir kaç özel bilgi paylaşayım.

Her şeye rağmen Süleyman Soylu en başta AKP’ye katılmakta gönüllü değildi.

Biri Dolmabahçe ofisi biri de Haliç Kongre Merkezi’nde olmak üzere Erdoğan kendisi ile iki kez görüşme yapmış ve ısrarlı davette bulunmuştu.

“Gel, doğrudan MYK üyesi olarak başla. Genel başkan yardımcım ol.” demişti.

Siyasi teamüllere göre normalde bu onore edici bir teklifti. Hele de 3 dönem üst üste oylarını artırarak kazanmış kudretli bir başbakan olarak Recep Tayyip Erdoğan’dan geliyorsa…

Soylu, etrafı ile paylaştığı kadarıyla kendini ‘köşeye sıkışmış’ hissediyordu.

Çünkü Erdoğan tam anlamıyla ona reddedemeyeceği bir teklif yapmıştı. Böylesi bir teklifi reddetmesi için güçlü bir bahane ortaya koyması gerektiğini söylüyordu.

Gerçekten böyle mi düşünüyordu yoksa ekibini ikna edebilmek için mi bu bahaneye sığınıyordu, bilmiyorum.

Fakat çevresinden bazı isimlere, “Eğer ben bu partiye geçmezsem canımdan endişe ediyorum” dediğini biliyorum.

“Beni kenarda kendi başıma bırakmaz. Eğer AKP’ye geçmeyeceksem bir daha asla ve asla siyaset yapmayacağım konusunda Başbakan’ı ikna etmek zorundayım. Eğer benim yeniden aktif siyaset yapacağım ve kenarda alternatif bir lider olarak yaşamaya devam edeceğim izlenimi alırsa başıma neler gelir bilmiyorum. Siz bu adamı tanımıyorsunuz. Her şeyi yapar.” diyordu.

Bu cümleler de net bilgiye dayanıyor.

Farklı yerlerde sarfedilmiş, birbirinin tekrarı şeklinde olan ama birebir ağzından çıkan cümleler bunlar: “Bana ‘Ne talep ediyorsun Süleyman Bey?’ diye sordu. ‘Hiç bir talebim yok’ dedim. ‘Ben seni MYK’ya alacağım. Başka ne istiyorsan söyle’ dedi. Bir siyasetçi olarak böyle diyen bir başbakanı sen hangi şartta reddedebilirsin? O kazaları biliyorsunuz. ‘Veli Küçük’ün üçgeninde’ iki tane kaza geçirdim. İkisi de normal değildi. Bu işleri, derin devleti, Ergenekon’u ve neleri yapabileceklerini az çok bilen biri olarak bir şeyler görüyorum. Bir dizayn çalışması var. Muhsin Yazıcıoğlu’nun düştüğünü de görünce… Şimdi adam bana bu teklifle geliyor. Adam bana bu teklifi yapıyorsa ve en üst seviyede yapıyorsa, yakında bir seçim tehlikesi de yoksa bu adamın teklifinin bir anlamı vardır. ‘Hayır’ demenin ne manaya geleceğini iyi düşünmemiz lazım. Ya gerçekten adamı bir daha siyaset yapmayacağıma inandırmam lazım, ama inandıramazsam yine risk altındayız, neler yaşayacağımı bilmiyorum, siz bu adamı tanımıyorsunuz. Neler yapabileceğini bilmiyorsunuz. Hangi potansiyele sahip olduğunu bilmiyorsunuz. Ben buna hayır dediğimde neyle karşılaşacağımı bilmiyorum.”

****

Yakınları ile bu şekilde konuştuğu ve mazeretini mazur göstermeye çalıştığı net de flu olan kısmı, yukarıda da dediğim gibi, Soylu’nun bunları bir bahane olarak öne sürüp sürmediği…

Çünkü kendi ikbal arayışları için bu teklifin arayıp da bulamayacağı bir teklif olduğunu, AKP’ye geçmesinin o zaman için siyaseten en doğru karar olduğunu düşündüğünü ve hevesle bu teklifi kabul ettiğini de rahatlıkla öne sürebiliriz.

Çünkü bu formata uygun popülist bir politikacı kendisi.

Numan Kurtulmuş gibi o da 2011 seçimlerinin ardından umudunu tamamen kaybetmişti.

“Tayyip Erdoğan Türkiye’yi kutuplaştırdı. Burada artık ara tonlara hayat yok. Türkiye bundan sonra uzun süre yüzde 58-42 bandında gidecek.” öngörüsünde bulunuyordu.

Ve bir tercih yaptı.

Geleneği değil, geleceği seçti.

Ahdini, sözlerini ve kimi yol arkadaşlarını bir kenara bıraktı.

O da artık geri dönüşü olmayan bir yola giriyordu.

5 Eylül 2012 tarihinde Erdoğan ona AKP rozetini takarken, “Evime geldim” diyordu.

[Ahmet Dönmez] 5.6.2020 [https://www.ahmetdonmez.net/]

Cihat Yaycı, 15 Temmuz telsiz kayıtları ve sivil ölümler [Ahmet Dönmez]

Yazar Ahmet Dönmez -31/05/2020

Önce bir soru: 251 şehit olmasaydı bugünkü tek adam rejimi kurulabilecek miydi?

Halk sokaklara çıkarılmasa bu kadar insan ölecek miydi?

Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı zamanında yapmaları gerekeni yapsa insanlar meydanlara çıkacak mıydı?

Bu soruların tamamının cevabı: Hayır!

Darbe girişimini bilmelerine rağmen engellemediler.

Ortamı hazırladılar.

Ve göz göre göre bu kadar insanın ölmesi için zemin oluşturdular.

****

15 Temmuz gecesi yaşanan sivil ölümler ile Cihat Yaycı’nın ‘misyonu’ arasında doğrudan bir bağ var.

Bundan önceki, “Cihat Yaycı’yı 15 Temmuz gecesi Erdoğan’ın yanına kim yerleştirdi?” başlıklı iki yazıda bunun arkaplanını anlatmıştım.

15 Temmuz akşamı Erdoğan’la aynı otelde ve yan yana olması tesadüf değildi.

Yaşananlar, Yaycı’nın görev yaptığı komutanlıkta daha önceden yazılmış, oynanmış ve sanal olarak sahnelenmiş bir senaryonun varlığına işaret ediyor.

Bunları daha önceki yazılarda işlemiştim.

Bu simülasyona göre her şeyin bir kaç saat içinde kontrollü bir şekilde başlayıp bitmesi gerekiyordu. Bu da ancak “darbecileri Türk halkının püskürtmesi” sayesinde olabilirdi.

Yani sivillerin sokağa dökülmesi şarttı.

İşte bunu organize edenlerden biri de Cihat Yaycı’ydı.

Daha sonra yaşanan sivil ölümler, yeni kurulacak Erdoğan rejiminin en önemli harcı olacaktı. Bu “251 şehit” olmasa, bu rejim de kurulamazdı. Sonrasındaki acımasız ve hukuksuz tasfiyeler de bu kadar rahatça gerçekleştirilemezdi.

Yeni rejim, o şehitlerin kanı üzerine kuruldu.

Bunu, 4 yıldır esrarı çözülemeyen ‘keskin nişancı’ meselesi ile beraber düşünelim.

Sivillerin üzerine yağdırılan ve askerî envantere kayıtlı olmayan mermilerle beraber düşünelim.

Toplanan insanlara arkadan ateş eden gizemli ‘siviller’ ve ‘sivil arabalar’ eşliğinde düşünelim.

Kalabalıklar içerisinden askerlere edilen ateşler eşliğinde düşünelim.

Ankara Emniyeti’nde halka dağıtılan binlerce MP-5 otomatik silah eşliğinde düşünelim.

Yine MİT’in Meclis 15 Temmuz Komisyonu’na gönderdiği ve “O gece teşkilat olarak etkili ve yeni konvansiyonel silahlarla sahadaydık” dediği resmî açıklama eşliğinde düşünelim.

****

Bir önceki bölümde Cihat Yaycı’nın, dönemin Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga ile yaptığı telefon görüşmesine yer vermiştim.

Bu görüşmeyi bizzat kendisi anlatıyordu.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadede, bu konuşmadan şöyle söz ediyordu: “(…) polis ve halkın kalkışmacıların önüne çıkıp direnmesi gerektiğini, halkın direniş sırasında tamamının Türk bayrağı kullanması gerektiğini, diğer ülkelerin 2-3 saat gelişmeleri izleyip kazananın tarafında yer alacakları, teşebbüsün hemen engellenmesi gerektiğini söyledim. Sayın Genel Sekreter de aynı kanaatte olduğunu söyleyerek ben telefonda iken talimatlarını vermeye başladı.”

Bu görüşme olduğunda henüz Cumhurbaşkanı Erdoğan halkı meydanlara çağıran o meşhur konuşmasını yapmamıştı.

Keza Erdoğan’ın bu konuşmasına daha 3 saat varken AKP Milletvekili Emekli Tümgeneral Şirin Ünal da Astsubay Hüseyin Gürler’e telefonda “Başkomutanımız’ın (Erdoğan) emri var, meydanlara iniyoruz. Tanıdığın bütün arkadaşlarına söyle.” demişti.

O gün daha öğle saatlerinde bazı belediyelere ait kamyonların ve iş makinelerinin hazır hale getirilmesini, AKP Ankara ve İstanbul teşkilatının da daha 21.30’de sokağa çıkmak üzere hazırlıklara başlamasını da buraya ekleyelim.

Örneğin AKP’nin Ankara Altındağ ilçe teşkilat üyelerinin kendi ifadeleri, sokağa çıkma hazırlıklarının saat 21.30 civarında başladığını ortaya koyuyor. Savcılığa ‘tanık’ sıfatı ile verilen bu ifadelerde, “Cumhurbaşkanı’nın talimatı” denilerek partiye çağrıldıkları ve oradan Genelkurmay’ın önüne götürüldükleri bilgisi vardı.

****

Şimdi bu fotoğrafı tamamlayan bir başka önemli delile dikkatlerinizi çekeceğim.

15 Temmuz gecesinin Ankara polis telsiz kayıtlarına…

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosu’nun 24 Temmuz 2016 tarihli yazısına istinaden Ankara Emniyet Müdürlüğü’nce dökümü yapılan ve CD’lerle gönderilen telsiz kayıtları bunlar. Başta Akıncı davası başta olmak üzere 15 Temmuz dava dosyalarının çoğunda da var.

Bu telsiz kayıtları vatandaşın o gece nasıl ‘canlı kalkan’ olarak kullanıldığını gözler önüne seriyor.

Örneğin tutanağın 59. sayfasında, saat 01.37’da yapılan bir konuşma var.

2021 kodunu kullanan polis şefi, “Merkez, bu Emniyet önündeki vatandaş sayısını artırmamız gerekiyor. Arkadaşlar bu yöne doğru konvoy verirlerse uygun olacak, tamam.” anonsunu geçiyor.

Merkez’den verilen cevap, “Anlaşıldı efendim, diğer bölgelerde bulunan istasyonlarımız da takip etsinler. İl 11 istikametine vatandaşları bu bölgeye yönlendirelim efendim, tamam.” şeklinde.

Yine aynı dakika içerisinde, 5378 kodunu kullanan bir polis, “Merkez, Vekaletler girişindeyiz efendim. Vatandaş yoğunluğunu talep eden bölgeye gönderelim, yönlendirelim buradan.” diyor. Yani o bölgede bir yoğunluk olduğunu, nerede ‘ihtiyaç’ varsa oraya yönlendirebileceklerini söylüyor. Merkez’den gelen cevap yine aynı: “İl 11 efendim, İl Emniyet istikametine yönlendirelim, tamam.”

Yani, vatandaşların Ankara İl Emniyet Müdürlüğü önüne yığılması sağlanıyor. Bu konuşma, tam da Emniyet’in vurulmasının hemen sonrası.

Resmi kayıtlara göre il emniyet binası, 00.56’da vuruluyor ve 2 sivil şehit oluyor. Buna rağmen polisin hala aynı noktaya sivil sevkiyatı yapması düşündürücü.

****

Peki 15 Temmuz gecesi en çok şehit verilen yer neresi diye sorsam?

Cevap: Genelkurmay.

Biri asker, 34’ü sivil olmak üzere toplam 35 kişi burada hayatını kaybetti.

Aynı dakikalarda polis telsizinde ne konuşuluyor, bakalım…

Önce Genelkurmay’da ilk silah seslerinin duyulmasının ardından, saat 21.57’de

2036 kodunu kullanan Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Yaman Ağırlar, “Bu ekiplerini konuşlandır, Genelkurmay kampüsünün civarına. Yaya girişleri, sivil vatandaş yaya girişleri olmasın, yakın kaldırım ve uzak kaldırım.” diyor.

Ağırlar saat 22.03’te bölgedeki personele Genelkurmay etrafında güvenlik önlemi alınması ve çelik yelek giyilmesi talimatını veriyor.

Saat 23.30’da merkezden yapılan bir anonsta, “Anlaşıldı efendim, yakın ekibimiz varsa geçişine müsaade etmeyelim tamam, bu Genelkurmay civarına geçişine müsaade etmeyelim. Ayrıca unsurlarımız can güvenliğini ön planda bulundursun tamam.” deniyor.

İl Emniyet Müdürü Mahmut Karaaslan’ın anonslarından biri de “Genelkurmay civarındaki tüm unsurlarımıza hitap ediyorum, Genelkurmay’ın içine girmeye kimse kalkışmasın. Genelkurmay’ın dış çevresinde konuşlanmamız devam edecek. İçeriye resmî, sivil hiçbir personelimiz girmeye kalkışmasın benim talimatım olmadan.” şeklinde.

****

Buraya kadar normal.

Dikkat edelim, Genelkurmay civarına geçişlere müsaade edilmiyor.

Polisin ve vatandaşın can güvenliğine riayet ediliyor.

Peki sonra ne oluyor?

Erdoğan’ın halkı meydanlara çağırması sonrası manzara tam tersine dönüyor.

Örneğin Saat 01.36’da, 2510 kodunu kullanan polis müdürü, şu anonsu geçiyor: “İnönü Bulvarı Genelkurmay kavşak istikametine doğru yolda kapama ekibi yapan varsa açsın, araç göndersin bu tarafa, tamam.”

Merkez, şöyle cevap veriyor: “Anlaşıldı efendim. İnönü Bulvarı Genelkurmay civarında kapama yapan ekiplerimiz bu vatandaşları bu bölgeye geçişini sağlasınlar araçları ile efendim, tamam.”

Yani polis araçları Genelkurmay’a giden yolu kapatmış ve vatandaşlar geçemiyor. Ancak yaralıların çoğalması ve onları almak üzere ambulans bulunamaması üzerine polis telsizinden “Yolu açın, vatandaşların Genelkurmay istikametine geçişini sağlayın.” talimatı geliyor. Fakat onunla birlikte bütün sivillere ve araçlara yollar açılıyor.

Yine saat 01.40’da Merkez’den yapılan anons ise şu şekilde: “Görev alan istasyonlarımız, bu Genelkurmay tarafına ne kadar araç varsa göndersinler efendim. Sivil vatandaş aracı, tamam, sivil aracı. Sivil vatandaşlar, sivil vatandaşları bu tarafa yönlendirin, tamam.”

****

Yaralıları taşımak maksadıyla bile olsa o gece bütün sivillere ve araçlara yolların açılmasının ne tür riskleri olduğuna bir örnek vermek istiyorum.

Saat 23.39’da ekiplerin dur ihtarına uymayan bir araç için anonslar geçilmeye başlıyor.

Ankara Emniyet Müdürü Mahmut Karaaslan (2010) ve Müdür Yardımcısı Yaman Ağırlar (2036) devreye giriyor.

Merkez, Ağırlar’a hitaben, “Ekiplerimizin dur ikazına uymayan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı istikametine giden bir araç var efendim.” bilgisini veriyor.

Biraz sonra İl Emniyet Müdürü Karaaslan ile yardımcısı Ağırlar arasında şu diyalog geçiyor:

Karaaslan – “Bu Genelkurmay Kavşakta ateş eden arabadan bahsediliyor, şiddetle karşılık verin kardeşim. Misliyle karşılık veriyorsunuz.”

Ağırlar – “Doğrudur Merkez, karşılık veriyoruz ancak araçları hızlı bir şekilde sıyırıp, ateş edip içeri girmeye çalışıyorlar.”

Karaaslan – “Vurun, aracı vurun kardeşim! Vur!”

****

Yani başkentin göbeğinde, Genelkurmay’ın çevresinde bir sivil araç sağa sola ateş ederek ilerliyor.

Kimdi onlar, belli değil.

O gece caddeler bunun gibi bir çok meçhul araçlar, silahlı insanlar ve provokatörlerle doluydu.

Bunun gibi bir başka araca, 15 Temmuz Malatya dosyasında değinmiştim. Malatya davası iddianamesinde şöyle yazıyor: “Saat 05.00 sıralarında yine polis telsizinden Atatürk (Kışla Caddesi)’nden gri renkli kapalı kasa bir transportır araçtan vatandaşları kışkırtmaya yönelik hareketler yapıldığı belirtilerek bu araç ve içindeki şahısların yakalanması istendi. Caddeye gelen ekipler, söz konusu araca rastlayamadılar.”

Keza İstanbul’da da görgü tanıkları, içinde otomatik silahlı insanların olduğu ve kalabalıkların üzerine ateş açıldığı bazı sivil araçlardan bahsettiler.

Hal böyle iken, üstelik Genelkurmay kavşağında ateş eden araba ile ilgili anonsların yapılmasının üzerinden henüz 2 saat geçmişken, aynı polis şeflerinin bu kez sivil araçların önünün açılmasını istemesi garip.

****

O saat itibariyle Genelkurmay’ın önüne özellikle, kasıtlı ve planlı bir şekilde hem yaya hem araç sahibi sivillerin sevkiyatı söz konusu.

Ve orada 34 sivil hayatını kaybediyor.

Lütfen şimdi tekrar Cihat Yaycı’nın Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Cihat Yaycı’ya söylediklerini hatırlayalım: “Polis ve halkın kalkışmacıların önüne çıkıp direnmesi gerekiyor.”

Nereden arıyor Tuğamiral Yaycı?

Erdoğan’ın yanından.

Kendisinden haber alınamayan ve kimsenin de kendisine ulaşamadığı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanından.

Sonra ne oluyor?

Yaycı kendi ifadesinde, “Sayın Kasırga ben daha telefonda iken talimatlarını vermeye başladı.” diyor.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, nereye talimat vermeye başlamıştır sizce?

Halkı sokaklara dökebilecek gücü olan ne kadar kurum, kuruluş ve teşkilat varsa hepsine…

****

Bu telsiz konuşmaları da Erdoğan’ın milleti sokaklara çağırmasından sonra, yani kalabalıkların artmasının ardından yapılıyor.

O gece Genelkurmay’da ve karargâh binası önünde yaşananlar; gerek Özel Kuvvetler gerek tank birlikleri gerekse de askeri helikopterlerin oraya gelişi apayrı inceleme gerektiriyor.

Verilen ifadeler birbiri ile karşılaştırıldığında özel olarak bu noktaya çalışıldığı, hiç bir şeyden haberi olmayan farklı kuvvet ve sınıflardan askerlerin buraya özellikle çekildiği anlaşılıyor.

Örneğin karargâhda ilk giren ve diğer sivilleri girmeleri için tahrik eden isim, Edirne’de ‘Muşlu Apo’ olarak bilinen Edirne Alperen Ocakları Başkanı Abdullah İrgin. 50 kişilik sivil grubun başında Genelkurmay binasına dalıyor. İçeride ölenler oluyor.

Edirne’de yaşayan İrgin’in o gece Ankara’da ne işi vardı? “Özel işlerim nedeniyle Ankara’daydım” dedi. Acaba o gün nasıl bir özel işi vardı, bilinmiyor.

Fakat daha sonra Edirne HDP binasına silahlı saldırıda bulunması ile de gündeme gelecekti.

Elbette o gece cemaat kanallarından bazı polislere, “Tabancanı al Genelkurmay’ın önüne git” şeklinde mesajlar atılmasını da bu noktaya ilave etmeliyiz.

Sonuç: 34 sivil şehit!

Bu da önceden simülasyon yapıldığı görüşünü destekleyen unsurlardan.

****

Bir başka çarpıcı detay da polisin üniformayı çıkarıp sivil kıyafetlerle kalabalığın arasına karışması.

Önce bu kayıtları vereyim…

Tutanağın 61. Sayfasında ve saat 01.40 ila 01.45 arası yapılan görüşmeler…

2021 kodunu kullanan polis amiri, “Tamam bu yol açık, yol açık. Arkadaşları sivil kıyafetli olarak bu Emniyet’in önüne doğru alabilirsin, tamam.” diyor. 

5510 ise “Anlaşıldı efendim, sivil olarak Emniyet’e doğru hareket edelim, doğru mu efendim?” diye soruyor.

2021, “Bu tarafa doğru çok şey bir vaziyette, ne derler, dikkatli bi vaziyette arkadaşlar üzerlerinde şey de olmasın, ne derler, polis kıyafetli olmasın, tamam.” cevabını veriyor.

Merkez de “Anlaşıldı, üzerlerinde polis yeleği ve polis kıyafeti olmasın şeklinde anlaşıldı, bu şekilde takip edelim.” anonsu geçiyor.

2021 tekrardan, “Merkez, Emniyet içerisindeki sivil arkadaşlarımız da polis olduklarını belli etmeyecek şekilde vatandaşın arasına karışsınlar, vatandaşa destek versinler, tamam.” diyor.

Merkez bir kez daha “Anlaşıldı efendim. İl 11’de bulunan personelimizde polis olarak herhangi bir ibare bulunmasın üzerinde, vatandaşa destek versinler efendim, tamam.” diye teyid ediyor.

Tutanağın 68. Sayfasında anonslar şöyle devam ediyor:

2021 – “Merkez, bu vatandaşı da içeriye yönlendirdik. Yaklaşık bi 350, 400, 500 kişi, tamam.”

Merkez –  “Anlaşıldı efendim, o arka kısımdan da 3 askeri araç tahliye olmuş, bilginiz olsun efendim.”

2021 – “Anlaşıldı, yalnız bizim arkadaşlarımız çıksın, sivil olanlar çıksın, vatandaşı yönlendirelim, tamam.”

Merkez – “Anlaşıldı efendim. İl 11’de bulunan personelimiz üzerinde polis ibaresi bulunmayacak şekilde çıksınlar, vatandaşa destek olsunlar, vatandaşı yönlendirsinler efendim burda, tamam.”

****

Görüleceği üzere polis, vatandaşın arasına sivil kıyafetlerle karışıp onları yönlendiriyor.

Burada darbecilerin sivil halkı görüp saldırıdan vazgeçeceği düşüncesi söz konusu olabileceği gibi vatandaşın canlı kalkan olarak kullanıldığı yorumu da yapılabilir.

Her ne kadar “polis-vatandaş omuz omuza darbecilere direndi” denilebilirse de aslında sivillerin özellikle sokağa çekildiği net olarak görülüyor.

Yani istense daha baştan kalkışma önlenebileceği gibi, siviller olmadan da bastırılabilirdi.

Ama bu şekilde olunca 15 Temmuz’un bir hikayesi olmuş oldu.

“Kanıyla, canıyla direnen millet” destanı yazılabildi.

Burada kamu diplomasisi ve psikolojik harp teknikleri açısından ‘milletin topyekün vatanını koruduğu ve işgalci darbe güçlerini yendiği’ algısı çok önemliydi.

Ayrıca ne diye polisin kalabalıkların arasına karışıp yönlendirme yapması isteniyor, tartışılır.

O gece Ankara Emniyeti tarafından o kalabalıklara dağıtılan ve bir daha haber alınamayan binlerce otomatik silahı da düşünün.

İstanbul’da kalabalıklar arasına karışan ve kim olduğu belli olmayan tiplerin masum askerleri linç ettiği görüntüleri gözünüzün önüne getirin.

Masum olaylar olmadığı aşikâr.

****

O gece yaşananların tamamı bir bütünlük içerisinde göz önüne alındığında hem darbe girişiminin başladığı saat hem halkın alanlara çağrılması hem de sivil ölümleri daha iyi anlaşılıyor.

Elbette bu kanlı fotoğrafta Cihat Yaycı’nın o geceki misyonu da bir yere oturuyor.

Neden o gece Marmaris’te Erdoğan’la aynı otelde olduğu, en yakın halkası içerisine neden girdiği ve olayları nasıl koordine ettiği de daha iyi görülüyor.

En önemli müdahalelerinden birisi, halkın meydanlara dökülmesini sağlamak.

Bir merkez, bazı askerleri ‘emir-komuta zinciri içerisinde darbe yapılacağı bilgisi ile sahaya çekti.

Kimi askerler ‘terör saldırısı var’ denilerek çağrıldı.

Bazıları evinden, tatilinden kaldırılıp getirildi.

Harbiyeli çocuklar yataklarından kaldırılıp götürüldü.

Bir taraftan da daha kalkışma başlamadan önce sivillerin alanlara çıkması organize edilmeye başlandı.

Silahlar dağıtıldı.

Çeşitli yerlere keskin nişancılar yerleştirildi.

İnfazlar yapıldı.

Ve yeni bir rejim kuruldu.

Cihat Yaycı da bu rejimin en popüler askerî sembolü haline geldi.

Ta ki raf ömrü doluncaya kadar…

[Ahmet Dönmez] 31.5.2020 [https://www.ahmetdonmez.net/]