2016'dan beri Almanya'da yaşayan Can Dündar'ın 15 gün içinde mahkemeye gitmemesi halinde kaçak sayılmasına karar verildi.
KRONOS 17 Eylül 2020 GÜNDEM
Yurt dışında yaşayan gazeteci Can Dündar’ın durdurulan MİT TIR’ları haberiyle ilgili davasında mahkeme “kaçak sayılma süreci”ni başlattı.
MİT TIR’larının durdurulmasına ilişkin habere Cumhuriyet Gazetesi’nde Genel Yayın Yönetmeni olduğu dönemde yer verdiği gerekçesiyle çarptırıldığı 5 yıl 10 ay hapis cezası Yargıtay tarafından bozulan Can Dündar’ın yargılandığı davaya devam edildi.
Mahkeme, savcılığın talebi üzerine aldığı kararla, Dündar’ın “kaçak sayılma süreci”ni başlattı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi üzerine Almanya’dan iadesi istenen Can Dündar hakkında “kovuşturmanın sonuçsuz kalmasını sağlamak amacıyla yabancı ülkede bulunduğunun anlaşıldığı” gerekçesiyle kaçak şartlarının oluştuğuna hükmedildi.
Mahkeme gazete ilanı yoluyla Dündar’a çağrıda bulunulmasına, ilanın yayınlanmasından sonra 15 gün içinde mahkemeye gitmemesi durumunda ise kaçak sayılarak tüm mallarına el konulmasına karar verdi.
Dündar 2016’dan bu yana yurt dışında yaşıyor. 2018’de ise hakkında kırmızı bülten kararı çıkarıldı.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı bünyesinde Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığı kuruldu. Başkanlığın görevi şu: Psikolojik harekât, propaganda ve algı operasyonunu belirleyip karşı faaliyet yürütmek…”
BOLD – Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığının kuruluşuna ilişkin karar bugün Resmi Gazete’de yayınlandı. Gazetenin bugünkü sayısında yer alan ve 14 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde değişiklik yapan kararnameye göre, “Türkiye’ye karşı yürütülen psikolojik harekât, propaganda ve algı operasyonu faaliyetlerini belirleyerek her türlü manipülasyon ve dezenformasyona karşı faaliyet” Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığı görevleri arasında sayıldı. Başkanlık ayrıca, kriz, afet, olağanüstü hal dönemleri ile yakın savaş tehdidi, seferberlik ve savaş halinde devletin belirlediği hedeflere ulaşmak için stratejik iletişim ve kriz yönetimi faaliyetlerinde de bulunacak.
Tr724 ÖZEL – Afyonkarahisar’ın Dinar ilçesinde asgari ücretle mütevazi bir hayat sürerken 15 Temmuz’un ertesinde yaşantıları alt üst oldu. Sivil polis baskınıyla evlerinde gözaltına alındılar. Operasyona gelen polislerin evde hem Müberra Boşcu hem de eşi Murat Boşcu’ya yönelik insanlık dışı müdahalesi emniyette ve cezaevinde de devam etti. Müberra Boşcu, o geceyi anlatırken, ’’Eve girdiklerinde her tarafı alt üst ettiler. Eşimin saçları uzundu, ellerine dolayıp darp etmeye başladılar. Duvara çarptılar, midesini yumrukladılar. Banyo lavabosuna kafasını çarptılar. Makası boğazına dayayıp tehdit ettiler. Bir daha geri dönemeyeceğimizi belirtip benim üzerime bir şeyler almamı istediler. Odaya gittiğimde erkek polis ısrarla yanımda bekledi. Utancımdan yerin dibine geçtim. Üzerimi giydim. Eşim ve beni gözaltına alıp ayrı ayrı doblolara bindirdiler. Ayrılırken helalleştik.’’ dedi.
Tr724’e konuşan ev hanımı 3 çocuk annesi Müberra Boşcu, Emniyet’te yaşanan kötü muamelenin ardından tutuklanıp cezaevine sevk edildiklerinde ise içeri girerken çıplak arama işkencesine maruz kaldığını anlattı: ’’Çırılçıplak soyunmamı istediler. ‘Yapmayın’ dedim dinlemediler. Çaresizdim. Bununla da kalmadılar. Otur kalk yaptırdılar. Bunu mektubumda yazdım. Ama mektubumu iade ettiler. Yapılandan değil ‘anadan üryan’ yazmamdan mı utandınız diye sordum!’’
14 gün süren işkence dolu emniyet sorguları tamamlandıktan sonra kendisinin bir kez daha 5. kata sorguya çağrıldığını belirten Müberra hanım, burada yaşadıklarını tekrar nezarethaneye döndüğünde anladığını ifade etti: ’’Odadaki koltuğa kapıyı göremeyeceğim şekilde oturttular. Yan odada eşimi benimle tehdit ettiler. ‘Karın yan odada, imzalamazsan yapılacakları aklın almaz’ demişler. Eşim yanıma getirildiğinde kendinde değildi. Alnına keçeli kalemle ‘hain’ yazmışlar. Uzuvlarına elektrik vermişler. ‘Bana birşey imzalattırdılar’ diyebildi. Yüzüme bakamadı, ‘Artık bir çocuk sahibi daha olamayacağım.’ şeklinde mırıldandı ve ağladı. Götürülürken ‘alnımdan öper misin’ dedim; öptü. Zor yürüyordu, giderken ardından bakakaldım…’’
14 ay hapis yatan Müberra hanım, 8 yıl 1 ay hüküm alıp tahliye edildi. Özel bir yurtta çalışan eşi Murat Boşcu ise 8 yıl 9 ay hüküm giydi. Her ikisinin de dosyası Yargıtay’da. Yaşanan haksızlık ve hukuksuzluklara Yargıtay’ın ‘dur’ diyeceğini umut eden Müberra Bozcu, ’’Çünkü biz masum insanlarız. Suçsuzuz.’’ dedi.
Zeynep Kaya’nın sorularını cevaplayan Müberra Boşcu, ‘hukuksuzlukları duyurmak’ için konuşma kararı aldığını vurguladı ve zulme, haksızlığa, işkenceye uğrayan herkese ‘konuşun’ çağrısı yaptı.
17 Ekim 2016 günü evlerine yapılan baskın gecesinden sonra işkencelerle dolu süreci anlatan Müberra Boşcu, hukuksuzluğun o gece başladığını söyledi. Ellerinde ne bir arama evrakı ne de polis kimliği olmayan sivil insanların eve daldığını, eşini o anda darp ettiklerini kaydeden Müberra hanım, aynı şahısların ağıza alınmayacak küfürlerle ‘gideceğiniz yol uzun, ikiniz de çanta hazırlayın, geri gelemeyeceksiniz’ talimatı verdiklerinin altını çizdi. Bu kişilerin, tutuklanacaklarını baştan bildiğine işaret eden Müberra Boşcu, şöyle konuştu:
Müberra ve Murat Boşcu’nun ikisi kız 3 çocuğu var.
ERKEK POLİS GİYİNİRKEN BAŞIMDAN AYRILMADI
Talimatın ardından yatak odasına üstümü giymeye gittiğimde başında yine bir erkek polis durdu. Onun gitmesini ve çıkmasını bekledim. Hani bir kadın olarak üzerimi giyineceğim. Kış ayı, ben annemin, kız kardeşimin yanında bile giyinip soyunmaya edep haya eden, bu anlamda çok dikkat ediyorken yabancı bir polisin yanında içlik giymeye çalıştım utana sıkıla. Ve onun gözlerinin önünde. Bu benim için çok rencide edici olmuştu.
O gün evimize gelenlerin yüzlerini, ceketlerinin, pantolonlarının, ellerindeki tesbihlerinin rengini bile hatırlıyorum. Saate bakmak aklıma gelmedi ama şunu kaydettim; Beşiktaş ve Monaco’nun Şampiyonlar ligi maçı vardı. Polislerden biri ‘Amirim maç bitene kadar buradayız’ dedi. Sigara içiyorlar. Ayakları çamurlu dolaşıp duruyorlar. Zaten 1-1 evimiz vardı. Maçı bile izlediler. Bu anlar gözümün önünden gitmiyor. O kadar süre kaldılar anlayın artık.
Bütün bu sürede darp, hakaret, eşimin ‘vurmayın artık abi, biz ne yaptık size’ sözleri kulağımda dakikalar geçmiyor. Sürekli ‘tutuklanacaksınız’ mesajı altındasınız. Öyle de oldu. Demek ki biliyorlar. Şu anda 12, 8, 4 yaşında 3 evladım var. Çevremizde yaşananları gördüğümüzden her an gözaltına alınırız endişesiyle, çocuklarımı bu travmayı yaşamasınlar diye anne ve babamın yanına bırakmıştım. İyi ki bunu yapmışım. Eşim resmi bir yurtta asgari ücretle çalışıyordu. Benim de 250 TL limitli bir Bankasya kartım vardı. Suçlamalar bunlar.
Ve bizi alıp iki ayrı dobloya bindirdiler. Günlerden 17 Ekim, ay dolunaydı… İçimi aydınlatan tek şey o dolunaydı. ‘Allahım dedim, çaresizim, sana emanetim. Eşim de sana emanet dedim. Kalbimi sıkabildiğim kadar sıktım. Bir kadının başına gelebilecek her şeyi düşündüm. Eşimin ve benim sahibimin sahibine sığındım ve o yolculuğa Bismillah dedim. Emniyete vardık. Dobloları diziyorlar. Valizimi taşıyamıyordum. 5 kat çıktım onunla. Birine yardım et denildiğinde, diğer polis ‘Bu teröristin çantasını neden taşıyacağım’ yaftasıyla karşılaştım. Kata girdiğimde koridorda erkekleri duvara diz çöktürmüşlerdi. Tekmeliyor, vuruyorlar. Eşimi o tekrar gece yarısı acil girişinde gördüm. Perdenin diğer tarafında sesini duydum. Hemen yanına koştum. Bir sürü polis vardı. Eşime doktor ‘darp var mı?’ diye sordu. ‘Yok’ dedi. ‘Nasıl yok’ dedim doktora, Eşimin gözüne baktım kan çanağı olmuş, o kadar darp etmişler ki kendinde bile değildi. Başındaki devasa polis ‘Yok diyorsa yoktur’ diye bana çıkıştı. O polisi unutmam mümkün değil.
Müberra Boşcu 8 yıl 1 ay, Murat Boşcu 8 yıl 9 ay hüküm giydi.
Tekrar bizi emniyete götürdüler. Binanın yukarıda beşinci katında, siyah perdeli, siyah boyalı oda vardı. Herkesin bir arada bulunduğu o ortamda. Beni ilk önce bir kadının yanına koydular. Orada bir bayanın olduğunu gördüğümde çok rahatlamıştım, çok şükür demiştim. Onun yanına oturttular beni. Yalnız olmadığımı gördüğümde bayana sadece geçmiş olsun diyebildim. O sırada bana bir bağırdılar. Beni aldılar ve sürükleyerek demir dolaplara kapakladılar. Konuşma yok. Sana Türkçe konuşuyoruz anlamıyormusun? Ürkütücü bir hal almıştı orası benim için. Bu da beni orada psikolojik olarak yıpratan olaylardan bir tanesi olmuştu. Daha yeni başlıyoruz anlamına geliyordu bu onlar için.
Beşinci katta benim canımı acıtan, yaralayan konulardan biri de; biz orada 10 kadındık. 10 bayandan 7’isi çocuk sahibi idi. O altı annenin feryadı yok mu! Orada 10 da çocuk vardı. O, 10 çocuğun orada çaresizce, korku haliyle, battaniyeleri ile masa üzerinde yatması.. 10 çocuğun orada, annelerine babalarına bağrılıyor, hakaret ediyorlar, dövülüyorlar. Haliyle bunları görmeleri; çocukların zihinlerinde asla silinmeyecek bir hatıra olarak kaldı.
10 çocuğun içerisinde 7’si emiyordu. Emen o çocukların bende bıraktığı o şey, kendim yaşasam sızlar yani, canım yanar. O sızlamayı anneler anlar ancak.
Sonra nezarete götürüldük. 7 annenin aileleri yukarıda idi, çocukların sesleri geliyor, duyuyoruz. Biz aşağıdayız, bodrum kattayız. Bir merdiven var aramızda. Sadece bir kat inecekler ancak bir kaç gün sonra izin verdiler o çocuklara süt emmeleri için 10’ar dakika süre verdiler. Çocuklar aşağıya indirilirken, anneleri ile kavuşma anları çok hazindi. Birini hiç unutamuyorum. O çocuk annesini demir parmaklıklar ardında görünce ‘Anne siz sıkışmışsınız’ dedi. Orada, o cümle benim beynime kazındı. İçeriye süt içmeye gelen diğer çocuklar da annelerine öyle sarılıyorlardı ki, onların o halleri, dışarıya çıkarılırken ki halleri, insanı dehşete düşürecek kadar acıydı.
Aşağıya çocukları bayan memurlar indiriyordu. Bayan memurların vardiyasının olmadığı gün, erkek memurlar aşağıya çocukları indirmediler. Süt içmeleri için aşağıya inmesi gereken o bebekleri, bir kat aşağıya alıp indirmediler. Görevli bayan memurlar gelmedi, biz çocuk bakıcısı değiliz, indiremiyiz dediler. O nezarethanede de o emzikli annelerin canlarını acıtmayı becerdiler.
Ev hanımı 3 çocuk annesi Müberra Boşcu cezaevinde 14 ay kaldı.
ANNELERİN ÜZERLERİNE AKAN SÜTLERİNİN KOKUSU LAĞIM KOKUSUNU BASTIRMIŞTI
Nezarethanede üç kadındık. Üçümüzün de takati kesilmişti. Gözaltında 14 gün az bir zaman değil. Bir gün birimiz yatsak, diğer gün diğerimiz yatsak gibi bir durumda yok. Mecburduk yani. 3 kişi tek yatağı paylaştık, sıkıştık. O gün emmeleri için çocukları getirilmeyen annelerin, göğüslerinden akan sütlerin elbiselerini ıslattığını fark ettik. O gün uyandığımda süt kokusu ile uyandım. O nezaretin lağımları taşmıştı. Dört duvar arasında, üç adımlık bir yerdesiniz. Yatıp uyandığımda o koku mis gibi süt kokusu idi. En güzel kokudur anne kokusu. Bebeklerine sütlerini veremedikleri için üzerleri sırılsıklam olmuştu. Sabaha kadar şiştiklerini ve üzerlerine aktığını gördük. Annelerine verilmeyen o çocuklar ememedikleri için sabahleyin kalktıklarında göğüslerindeki sütlerin lavaboya sağdılar.
YARIM TUVALET KAPISI ÖNÜNDE BİRBİRİMİZE SÜTRE OLDUK
İki odaya bizi beş-beş yerleştirdiler. Lağımların, logarların taşması bize ayrı bir işkence oldu. Üç adımlık yer. Yerlere battaniye sererek yattık. Bir adım atsanız diğerinin üzerine basarak adım atacak bir haldesiniz. Hareketsizsiniz, güneş ışığı yok. Spot lambalarının tepenizde 24 saat yandığı bir yerdesiniz. 24 saat kamera ile izlenen yarım bir tuvalet kapısı var. Çok özür dileyerek söylüyorum. Nezarethanede tuvalete girdiğinizde ancak oturduğunuzda kamufle olabiliyorsunuz. Yaptığınız her hareket, herşey kayıt altında. O teksas kapısı gibi yarım kapısı olan o yerde 14 gün boyunca, soğuk sularla duş alındı, lavaboya girildi. Ve o beş kadın logarların taşması ile o nezarethanede bir göz odada, dipdibe yattık. Kendimizi muhafaza edebileceğimiz, kendimizi koruyabileceğimiz, kendi iffetimizi, namusumuzu ne kadar daha koruyabiliriz, saklayabilirizin derdinde olup birbirimize hep sütre olmaya çalıştık. Lavaboya, tuvalete girerken bile hep sıkıntı yaşadık.
Gözaltına alındıktan tam 7 gün sonra ifadeye alındım. İfadede de sözlü tacize uğradım. Siz Afyon’a gelen yeni sorumlularsınız. Şu cüsseye, endama bakılırsa.. böyle bir hatun ancak buraya gelebilir. Çok incitici, rencide edici; sizin endamınızla, boyunuzla, posunuzla yaptığınız, yapabileceğiniz işler tahmin ediliyor. Bu da ifade sırasında yaşadığım ağrıma giden şeylerdendi. Yani şu demek isteniyor. Biz size XL beden bir gömlek aldık, bu XL beden gömlek senin. Bu sana göre. Hayır ben M beden gömlek giyiyorum. Bu XL beden gömlek bana ait değil desem de hayır iddia edilen şey bu, siz bu kılıfa girmek zorundasınız. Siz bu gömleği giymek zorundasınız. Ve çizilen şablonu kabul etmek zorundasınız. Eğer kabul etmezseniz, 3 evladın, arkada bekleyen ailen, sevdiklerin bu şekilde tehdit edilerek, canın sıkılarak, istemediğin şeylere imza atılması bekleniyor. Senden etkin pişmanlık yasasından yararlanıp, “Evet ben böyle bir örgütün içinde bulundum, böyle bir örgütün içinde böyle bir faaliyette bulundum” denilmesi istenildi beklenildi. Tabii biz bunu söylemedikçi, söylememeye gayret ettikçe, ısrarla, hem psikolojik hem de fiziksel işkence ile bunlar dikte edilmeye çalışıldı.
OPERASYONA GELEN POLİSLERİN ÖDÜLÜ; 2+1 LÜKS DAİRE
Benim ifadem bitti koridorda beklerken polis memurlarının tavırlarını izledim. Polisler 2+1, 1+1 lüks dairelerin kendilerine ödül olarak verileceğini konuşuyolardı. Kendilerine vaat edilmiş ki bunları aralarında konuşuyorlardı. Ödül olarak operasyon sonunda onlara verilecek bedeller belliydi. Bir bayram havasında, bir bayram edasında tavır ve davranışları çok belli oluyordu. Bizim mahkemeye götürüleceğimiz 30 Ekim 2016 günü, kırmızı halılarda poşetlerinden yeni çıkarılmış ceketleri, şapkaları ve gözlükleri giyiyorlardı. Bayan polislerin, bayan komiserlerin, ayakkabıların içlerine kadar parfüm sıktıklarını gördüm, yanımızda yaptılar bunları. Bir bayram edasında, bir kutlama havasında başarı elde edilmiş gibi. Bu operasyonlar nedeniyle yeni komiserliğe terfi etmiş bir bayan polisinde oradaki beylere baklavalar, ikramlar gözümüzün önünde gördük yaşadık.
TEK SORU İLE TUTUKLAMA
Sorulan tek soru mahkemede ‘Fetö-pdy silahlı terör örgütüne üye olmakla suçlanıyorsun bu konuda ne düşünüyorsun.’ oldu. Sorulan tek soru ve üç dakikalık bir mahkemenin sonucunda da tutuklanma kararımız elimize verildi.
ÇIRILÇIPLAK SOYUP ARAMA YAPTILAR
Bunu burada açıkça anlatmak ve kayda geçirmek istiyorum. Geçtiğimiz günlerde kız öğrencilere yapılan gibi, cezaevine girişimizde bu onur kırıcı muameleye maruz kaldım. Bir kadınsınız ve çırılçıplak soyunmanız isteniyor. Doktora gittiğinizde dahi o halinizle utanırsınız. Edep sahibi insansınız. Çırılçıplak soyunuyorsunuz ve 3 kez otur kalk otur kalk otur kalk. Bu çok çirkin bir davranış. Rencide olunacak en kötü noktaya getiriliyorsunuz. O haldesiniz. Giyinip içeri girdiğinizde ‘Çok şükür artık bitti’ diyorsunuz. Eziyet bitti diyorsunuz. Ben bunu iç mektup durumu var. Eşimle Afyon E Tipi cezaevinde 15 gün aynı cezaevinde kaldık. İç mektupta bunu eşime yazdım. Mektubum iade edildi. Bunları yazamazmışım. Yapılandan değil de ‘anadan üryan’ ifademden mi utandınız diye gardiyana tepki gösterdim. Cezaevinde bunları yazmak, cezaevini resmetmek yasakmış.
BİR POLİSİN KORKUSU, İŞKENCEYİ BELGELEDİ
Biz 33 kişi tutuklandık operasyonda. 10’u kadındı. Biri hariç herkes başka ilçelere dağıtılmıştı. Çevre ilçelere dağıtılan çok işkence gören beylerden biri plan Salim Kütük beyefendi Sinanpaşa devlet hastanesinde darp raporu almış. Ben bunu eşimle yaptığım son görüşmemde, suç duyurusunda bulunacağımı söylediğimde öğrendim. Bu neden önemli? Birbirlerine şahit olmuştu bu 3 kişi. Salim Kütük de bunlardan biriydi. Kendisi Sinanpaşa devlet hastanesine götürüldüğünde -ben şanslılardan diyorum ona- 33 kişi arasından sadece bir kişiye darp raporu ve eziyet işkence gördüğüne dair sağlık raporu yazılmıştı. Tek kişi oydu. O da vicdanlı bir nezaret memuruna denk gelmiş olmalı ki gittiği Sinanpaşa emniyet müdürlüğündeki amirin, onu içeriye girerken gördüğü hali üzerine, “Ben seni buraya bu şekilde alırsan, benim geleceğim, benim memuriyetim hakkında ben problem yaşarım” korkusuyla onu Sinanpaşa devlet hastanesine gönderiyor. O kişinin de vicdanlı bir doktora denk gelmesi ile 33 kişi içerisinden -sadece bir kişinin, doktorun vicdanıyla- işkence gördüğü belgelenebilen tek şahıs.
İŞKENCEDEN EŞİNİN BİLE HABERİ YOKMUŞ
Onun eşiyle telefonla görüşme şansı buldum. 36 ay olacak eşinin bile yapılan işkencelerden haberi yokmuş. Taa ki ben, ‘İşkence ile ilgili olarak suç duyurusunda bulunacağım, bana sizin eşinizin raporu lazım’ diyene kadar. Başvuru yapacağım bunu delil ve doküman olarak sunman gerekiyor. Bu da sadece sizde var. Bunun da hukuki açıklaması genele bakacak şekilde bir anlam ifade etmeyebilir ama o gün aynı doktora, aynı gün ve saatlerde giden 33 kişiden belgelendirilen tek şey bu. Hukuki olarak aynı operasyonda yaşananları belgelendirecek tek evrak o belge. Ben de bunu vesile kılarak sonrasında yaşananları Yargıtay’a, gerekli mahkemelere, gerekli mercilere belgelendirmek için onu kullanmak istedim. Bayandan rica ettim. Bayanın da haberi olmadığı için avukatına sordu. Avukatının da yeni olması ve onlarında dosyasının Yargıtay’da olması ve davanın seyrini değiştirebilecek olması nedeniyle bana teşekkür etti.
İNSANLAR ARTIK KONUŞMALI
İnanın insanlar yaşananları anlatmadığı sürece, hiç bir şey gün yüzüne çıkmayacak. Aydınlığa kavuşmayacak. Önce iç hukuka, sonra da dış hukuka, Birleşmiş Milletlere başvuracağım. Salim beyefendinin eşi de, bu belge ile Yargıtay’da olan dosyalarının bozulacağı, eşinin tahliye olacağı ümidiyle yaşıyor. Bu da benim için bir mutluluk kaynağı oldu. Bu belge benim için de bir ümit kaynağı onun için de bir ümit kaynağı.
İşte yaşadığımız sıkıntılar sonrası bu kadarcık bir ümit bile bizi mutlu etmeye kafi geliyor. Hiçbir şey saklı kalmamalı, üstü örtülmemeli. Herkes konuşmalı. Bu yüzden belki de çıkış yolları aramaktayız. Elimizden ne geliyorsa yapma gayreti içerisindeyiz.
İŞKENCE İÇİN SUÇ DUYURUSUNU YAPTIM
Suç duyurusunda bulunma adına işlemleri başlattım. Eşimin en çok rencide olduğu işkencelerden bir kaç cümle söylemek istiyorum. Eşimin yazdığı resmi ifadesinde de bunlar var. Sayın Ömer Gergerliğioğlu’nun Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki konuşmasında eşimin ifade tutanaklarında yer alan cümlelerini okuması Mustafa Şentop tarafından ‘kaba ve incitici’ bulunmuştu. Eşime yapılan ve orada ifade edilen şeyler, akıl alacak şeyler değil zaten. Evet bunlar Türkiye’de yaşanıyor, inanılacak zor şeyler ama yaşanıyor. Eşime, “elektirik vermek suretiyle işkence edildi. Çırılçıplak soyularak ıslatılmış, ellerinden, kollarından, uzuvlarından, avret uzuvlarından elektrik verilmiş. Kafaya çuvallar, poşetler geçirilmek suretiyle nefessiz bırakılmış. Biz orada 10 kadındık. Sadece birimiz bekardı. Eşlerimizin hepsinin bizlerle tehdit etmişler. İçeriğini bilmedikleri içecekler içirilmiş. Okunmamış şeylere zorla imza attırılmış.
EŞİME ELEKTRİK VERDİLER, BENİMLE TEHDİT ETTİLER
Benim eşime de aynısı yapılmış. Üzerine oturulmuş, kafasına çuval geçirilmiş. ’Aslanım bak akıllı ol, istediklerimizi söyle. Bak eşin Müberra yan tarafta, sana ne yapmışsak ona da aynılarını yapacağız, ona göre, ona nasıl elektrik vereceğimizi, nasıl işkence yapacağımızı sen düşün artık’ deyip onu çaresiz hale getirip, zorla içecekler içirip, önlerine ne koydularsa kağıt, evrak olarak imzalattıklarını ifade etmiş. Savcı olduğunu düşündüğü kişi, eşimi görünce ‘siz ne yaptınız böyle’ diyerek etrafındaki memurları sakinleştirmeye çalışmış. İki defa eşime bilmediği sıvı içirilerek, etkisiz, bilinçsiz ve baygın halde istediklerini yapmaya zorlanmış. Savcı olduğunu söyleyen kişi, hadi konuş diyerek tekrardan ısrar etmiş, sonra da ‘Tamam konuşmamaya devam et ama 30 gün burdasın.’ diye tehdit etmiş. O günlerde OHAL kalktığı için 14 günden sonra -30 güne kadar nezaret ve işkenceleri duymuştuk- ama bizim tutuklu bulunduğumuz günlerde maksimum süre 14 gündü. Tabii onu da o şekilde tehdit etmişler. 30 güne kadar uzatacak kılıfı da bulurlardı.
Eşimi nezarette dövdükten, eziyet ettikten, kafasında çuvallı bir şekilde onu soyup çırılçıplak soyduktan sonra sırtına, bacaklarına, baldırlarına, avret uzvuna kadar tüm vücuduna elektrik bağlamışlar. Eziyeti ciddi anlamda son safhada yaşatmışlar. Onun bu bitkinliği halsizliği, nezaretten, odaya götürülürken ki hali ile dönüş hali farklı olduğu için, nezaretten sorumlu memurun gözüne ilişiyor bu durum. Görevli memur, ‘Seni bu hale nasıl getirdiler, bir sıkıntın yok değil mi?’ diyor. -Eşimin bana söylediği- Eşim, ‘Ne var halimdeki?’ diye sorunca, gittiğin gibi gelmedin diyor orada nezaretten sorumlu memur. Herşey kamera kayıtlarına alındığı için memur bu hali kayda girmek istiyor. Ancak eşim korktuğu için bir sıkıntı yok diye geçiştiriyor ve ‘Burada sorguda ifadeyi böyle alıyorlarmış’ diyor. İfadesinde böyle yazmış. Sonra nezarethaneye döndüğünde orada bulunan 3 arkadaşı kendisine yapılanları ifadelerinde belirtiyor. İsmail Zincir bey, Tanju Kaya bey ve Emin Telli bey, kendisine yapılanlara gözleriyle bizatihi şahit olmuşlar.
DERDİMİZ İŞKENCEYİ BELGELEMEK
Biz bu işkenceyi nasıl belgelendiririz, bunu iç hukukta dış hukukta nasıl kayıt altına aldırabilirizin derdindeyiz. Eşim orada kendisine yapılanları arkadaşlarına anlatırken, şöyle söylüyor ifadesinde; ‘Bana verilen elektirikten sırtlarım ve kalçalarım acıyordu. Tabii ki sırtımı göremiyordum. Yanımdaki kişilere sırtımı göremiyorum, yatamıyorum çok acıyor bir baksanız dediğimde, sırtını açıyor gösteriyor, yanında bulunan 3 kişi de aynı ifadeleri kullanıyor. Sırtı dehşet içinde yanık halinde, kabarcıklar içerisinde, saçındaki düğümler topak topak olmuş bir halde, gözlerinin kan çanağına döndüğünü, şuurunu kaybetmiş bir şekilde 1 saat kadar konuşamadığını ifade ediyorlar. Ancak ertesi gün, sırt üstü yatamadığı için yüzüstü inleyerek uykuya dalabildiğini söylüyorlar. İşkencelere mesai bitiminden sonra –üç kişi de aynı ifadeyi kullanmış- saat 6’dan sonra başlıyorlar ve ertesi sabah mesai başlayana kadar devam ediyormuş. Eşime her gün akşam nezaretten alınıp bir yere götürülmüş ve her gün her gün aynı şeyler yaşatılmış, işkenceler yaşatılmış.
“BEN ARTIK BİR DAHA ÇOCUK SAHİBİ OLAMAYACAĞIM”
Bir gün tuvalete gittiğinde çamaşırında ciddi anlamda kan lekesi gördüğünü söylüyor eşim ifadesinde. Bir gün görüşe gittiğimde, açık görüştü bunu hiç unutamıyorum. Eşim gözümün içine bakamadan, ağlayarak “artık ben bir daha evlat sahibi olamayacağım galiba” diyerek kendisine yapılan bu işkencenin dozunu anlattı. O söylediği cümle o gün kafamda bir yerlere oturmamıştı ama bu ifadeleri okuyunca, bu yapılan işkenceleri rapor ettiğinde çok daha iyi anladım ben bu kelimenin ne anlama geldiğini.
ALNINA KEÇELİ KALEM İLE ‘HAİN’ YAZDILAR
Eşim avukatı ile birlikte ifade verdikten sonra nezarethanede bulunanlar tarafından tekrar sorguya alınıyor. Masanın üstünde bir keçeli kalem var. O keçeli kalem alınarak eşimin alnına ‘HAİN’ yazılıyor. Ben bunu eşimin kendi ağzından duyduğum da çok rencide olmuştum. Bunu bir insan kendi kendine uyduramaz herhalde. Alnındaki o hain yazısıyla fotoğrafı çekilip, ‘Seni yerel medyaya verip nasıl rezil edeceğim bak gör’ deniliyor. Odadaki herkese seslenilerek, ‘Herkes bu adama iyi baksın, bu adam bir vatan hainidir’ denilerek, eşim rencide edilmeye devam ediliyor. İnşallah söylenen bu kelimeler, bu cümleler, zamanı ve vakti geldiğinde gündeme gelir mi? Hukuki anlamda bir karşılığı olur mu bilmiyoruz ama… Bu yapılanların kolay kolay unutulacağını da sanmıyorum. Eşim bu sürece ancak bir yıl sonra bana anlatabildi. Psikolojik olarak ancak toparlamış olmalı ki bana anlatmaya gücünü, takatini toparyabildi diyebilirim. Tabii bu olayları bana anlattığında -ben ifadenin el yazısı kaydını UYAP üzerinden okumuş bulundum. Orada da okuduğumda da bir müddet, uzun bir zaman kendime gelemedim.
Murat Boşcu’ya yapılan işkenceleri TBMM gündemine taşıyan Ömer Faruk Gergerlioğlu’na, Meclis Başkanı Mustafa Şentop ‘İfadeler kaba’ şeklinde tepki göstermişti.
İŞKENCEYE KİMSE SES ÇIKARMADI
Bana yaşatılanlar ile ona yaşatılanlar arasında bir bayan ve erkek olarak düşünüldüğünde çok ciddi farklar var. Beylere yapılan bu işkencelerin farkındaydık ama hiç kimse ses çıkarmadı, ses çıkartamadı. Kimse bunu belgelendirmeye, hukuki anlamda bir sürece taşımaya cesaret edemedi. Şu anda ben de eşim de, hukuki olarak suç duyurusunda bulunduk. Burada iç hukuku tüketip, akabinde de yapılması gereken ne varsa başvurulması gereken neresi varsa, gerekli mercilere başvurumuzu yapıp, bunun hukuki anlamdaki karşılığını, ülkemizdeki karşılığını görmek ve bunun kayıt altına alınmasını istiyorum.
EŞİM BİR DE KOVİD ATLATTI
Kovid dönemi başladığından beri birçok mahkum yakını gibi ben de eşimle görüşemiyorum. Yaklaşık mart ayından bu yana açık görüşlerin iptali sözkonusu. Pandemi süreci sürdükçe, görüşme imkanlarımız daha da kısıtlandı. Çocuklarımız artık babalarını görmüyor. Götürüp getirme yollarda sıkıntı oluşturuyor. Bu da dolayısıyla ayrı bir sıkıntı yaşatıyor bize ve ailelere. Eşimin kovid-19 geçirmesi, bulunduğu cezaevindeki koşulların ve tedavi olanaklarının yetersiz oluşuyla ilgili de başvurularda bulundum. Maalesef bununla ilgili de bir iyileştirme yapılmadı. Hasta bir insana tedaviden hemen sonra cezaevine götürüldü. -Hasta olduğunu ben de E-nabız sisteminden öğrendim ve takip ettim- Sağlığıyla ilgili hiçbir bilgi verilmedi. İmkanlarımız kısıtlandı. Şu anda da Kovid-19 hastalığını yeni atlattı. Toparlamaya çalışıyor. Pazartesi günü kapalı görüşe gittim. Ve ayakta olduğunu sağlıklı olduğunu gördüm. Artık bunun için şükreder hale geldik.
Nezarethane de yaşattıkları işkence ve eziyet yetmedi, şu anda cezaevinde de olabildiğince eziyet ve işkenceleri, imkansızlıkları, çaresizlikleri, ölüme terkedilmişlikleri orada da yaşatmaya devam ediyorlar. Ama rabbim koruyor, onları orada muhafaza ediyor.
GERGERLİOĞLU’NA ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM
Sayın Gergerlioğlu’na ulaşmamın nedeni de buydu zaten. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Bu işkenceleri Meclise taşıyıp bir önerge olarak sundu. Bunun kayıt altına alınmasıyla ilgili de bir başlangıç oldu. Bana cesaret verdi. Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bana, benim gibilere, insan hakları savunucuları destek vermeli. Ülkemizde yapılan hukuksuzlukları duyurma anlamında yaşadıklarımızın bizde kalmasını istemedim. Herkes hukuksuzlukları ve bunları yapanları bilsin diye anlattım tüm bunları.
Yıllar önce gençlik ve evlenmeye dair bir yazımızı okuyan genç bir okuyucumuzdan uzun bir mektup almıştım. Tozpembe gençlik yıllarının neredeyse sonuna gelmiş, henüz evlenememişti. Mektubun bir yerinde şöyle dert yanıyordu:
“Öğrenci iken her şey iyiydi. Şimdi okul bitti, doktora yapıyorum. Akıl ve his durmuyor. Sevenler evlenmek için aday sayıyor. Aldığım maaşla geçim olmuyor. Zaten kız tarafı bu maaşa kız vermiyor. Günah diz boyu. Yaş otuza vardı. Tavsiyeler hoş. Ama gel sen onu bana sor. Uygulamak çok zor.”
Bunlar sadece o gencin problemi değildi. Onun gibi çok sayıda genç var. Hepsi de evliliğin maddî maliyetinin çok fazla olduğundan şikâyetçi.
Özellikle içinde bulunduğumuz ekonomik şartlarda evlenmek, düğün yapmak, yeni bir ev kurmak şöyle dursun, geçinebilmek bile başlı başına büyük bir mesele hâline gelmiş. İşte burada bekâr gençleri evlendirmek gibi çok önemli bir vazifesi olan toplumun bir kat daha gayretli, şuurlu ve dikkatli olması gerekiyor.
Gençlerimizin en mühim imtihanı üzerinde dururken mecburen iki kesime de hitap etmek, görev ve sorumluluklarını bir kere daha hatırlatmak gerekiyor: Bir taraftan gençlere yardımcı olması gereken tecrübeli büyüklere, diğer taraftan da bizzat gençlere.
Gençler, hiç kimseden bir destek gelmeyecek gibi tedbirli, tutumlu ve gayretli olmalıdırlar. Bir yardım görmezlerse, zaten beklenti içine girmedikleri için bir kayıpları olmaz. Yardım görürlerse, ekstra bir kazançları olur. Her iki durumda da sıkıntı çekmezler.
Yorgan uzamıyorsa, ayağı bükmek gerek
Nihaî çözüm olarak evlenmeye karar veren genç, tüm attığı adımları, kendi konumu ve imkânlarıyla orantılı ve dengeli tutmalıdır. Eğer ayağını yorganına göre uzatmaz veya yorganı büyütmenin yollarını bulmazsanız zarar görürsünüz.
Evlenme sürecinde tanışma, söz, nişan gibi safhaları çok kısa tutmak gerekir. Bu sürecin uzaması, problem üstüne problem demektir.
İş uzadıkça masraf kapıları çoğalır. Karşılıklı veya tek yönlü istekler artar. Bazı kız ebeveynleri, lüks eşyalar isterken, bir kısmı bununla da yetinmeyip çiftlere ait büyük bir evin olmasını şart koşmaktadır. Oysa damat adayının konumu ve gelir durumu, işin başında belliydi. Bundan sonra da olağanüstü bir değişiklik olmayacağına göre, akıl almaz istekleri karşılayamayacağı ortada. Buna rağmen nedir bu hırs, bu bitip tükenmez istekler?
Kuşkusuz her iki tarafın anne babası da çocuklarının mutluluğunu, geleceğini düşündüğünü söyleyecek. “Biz rahat etmedik, çile çektik, bari çocuğumuzun yüzü gülsün” diyecekler. İyi de, evin erkeği gırtlağına kadar borca girerse, bunun acısını kızınız da çekmeyecek mi?
Evlilik süreci uzarsa dedikodular başlar. İnsan olur da kusursuz olur mu? Mutlaka iki tarafın da kimi eksiklikleri ve hataları olacak. Herkes hoşgörülü ve anlayışlı olamaz. Genelde taraflar veya üçüncü şahıslar dedikodu mekanizmasını işletmeye başlarlar. Nişanlı gençler, daha evlenmeden mutsuzluğu tadar, hatta yuva kurmaya karşı soğukluk duyarlar.
Nişanlılık sürecini uzatmak, evlenme hikmetine de zıttır. Evlenmek, nefsi haramdan koruyup nesli devam ettirmek içindir. Oysa üç beş yıl nişanlı kalan çiftler var. Bazı zarurî durumlarda bir müddet geciktirme normaldir. Şayet hemen askere gitmesi gerekiyorsa, onun bitimine kadar beklenebilir. Bunda da farklı farklı şartlar vardır. Diyelim asteğmen olarak askerlik yapan bir kimse, mesai yapar gibi sabah gidip akşam evine geldiğinden hiçbir şekilde evliliğe engel olamaz.
Masrafsız evlenmek mümkün
Bazı durumlarda önce evlenip sonra askere gidilebilir. Nasıl olsa birkaç kez kanunî tecil hakkı var.
Nişanlı kızın okulu ise, mümkün mertebe evliliği geciktirmeye mazeret olmamalı. Çünkü evlilik tahsile engel değildir.
Maalesef bu zamanda evlilik çok geciktiriliyor ve çok zorlaştırılıyor. İşin özü yerine, âdetler, gelenekler, görenekler önemseniyor.
Eğer paranız, imkânınız, zamanınız varsa, meşru olan geleneklere, âdetlere uyun. Ama öyle gençler var ki, hemen evlenmesi lâzım. Maddî geliri ise çok düşük. Ahlâken, dinen çok değerli bir insan. Ne yazık ki, evlenirken başına öyle sıkıntılar açılıyor ki, neredeyse evlenmekten vazgeçecek. Söz gelişi, evlenmenin gereği olmayan birçok masraf kapısı açılıyor. Ev eşyaları, düğün masrafları, takılar, gelinlik ve damatlık giysileri, karşılıklı hediyeler bütçesini aşıyor.
Oysa çok az parayla evlenmek mümkün. Bir arkadaşım, nasıl masrafsız evlendiğini anlatmıştı. Evlilik 1990’larda gerçekleşiyor. Üniversiteden tanıştığı bir arkadaşı varmış. Okul bitince ailelerine haber vermişler. Mütevazı bir ev tutmuşlar. Basit birkaç eşya almışlar. Resmî nikâha kimseyi çağırmayıp, gelinlik giymeden, ikisi bir arabaya atlamış, nikâhı kıydırmış, eve gelmişler. Sadece mütevazı bir düğün yemeği vermişler dost ve akrabalarına. Böylece harcanabilecek paranın sadece onda birini sarf etmişler.
Ama bir şeyi kazanmışlar: Erkek evlendikten sonra borç denizinde yüzmemiş. Çok da mutlular. Sonraki yıllarda eşya ve araba da almışlar, hacca da gitmişler.
İşte karşılıklı anlayışın, tasarruflu harcamanın huzuru. Ne yazık ki, bazı dindarlar bile bunlara dikkat etmiyorlar. Hiç kendimizi kandırmayalım. Şu apaçık gerçek: Kendisini haramdan koruyamayan bir gencin evlenmesi farzdır. Farz demek, bir işin olması için gerekli temel ve asgarî şartları oluşturarak o işi yapmak demektir. Farz, Allah’ın kesin emridir. Hiçbir âdet, hiçbir gelenek, hiçbir görenek, hiçbir özenti ve israf, sizi bu farzı yapmaktan alıkoyamaz.
Evlilik yaşı kaç olmalı?
Aslında gençlerin mümkünse 18-22 yaş arasında evlenmeleri gerekir. Çünkü cinsellik imtihanının en ağır baskısı bu yaşlarda hissedilir. Evlilikle kolayca korunur ve faydalı işler yapar, kendisini geleceğe hazırlar. Hiç değilse, 22-25 yaşlarında evlenseler bugünün şartlarında fazla gecikmiş sayılmazlar. Ne yazık ki, ekonomik sorunlar, aday seçimindeki güçlükler, mesleğinde ihtisas yapma, işini geliştirme gibi sebeplerle evliliğini 30-35 yaşına kadar geciktiren kimseler var. Tabiî evliliğin maddî ve manevî çok tatlı olan gençlik dönemini hiç yaşamıyorlar, orta yaşlılıktan başlayıp ne olduğunu anlayamadan yaşlılık dönemine giriyorlar.
Osmanlı döneminde 18 yaşındaki bir genç, kendi işini kurabiliyor, evlenip evini geçindirebiliyordu. Zaten her şehirde fakir gençleri evlendirmek, onların ihtiyaçlarını karşılamak için vakıflar kurulmuştu. Çünkü gençlerin evlendirilmesi sosyal bir görevdir. Bu toplumsal görev, bugün daha büyük bir önem ve değer kazanmıştır.
Nitekim Nur Sûresinin 32. âyetinde, “İçinizden bekâr olanları, köle ve câriyelerinizden dindar olanlarını evlendirin. Onlar fakir iseler Allah onları lûtfuyla zenginleştirir. Allah’ın lütfu geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir” buyrulmaktadır.
Allah’ın vaadinden şüpheniz mi var?
Dikkat edelim: Bu emir, Allah’ın emridir. Ve açıkça Rabbimiz, fakir olanları lütfuyla zenginleştireceğini belirtiyor. Peki, neden bir genç fakir olduğu gerekçesiyle evlenmekten kaçınıyor veya geciktiriyor?
Söyler misiniz, ey kızını isteyen gencin fakirliğini bahane eden anne ve babalar! Allah’ın lütfundan, vaadinden şüpheniz mi var?
Siz “fakir aile çocuğu” diye bir kızı almaktan kaçınan erkekler! Her şeyi veren, her şeyin sahibi Allah değil mi? O, “Lütfumla zenginleştiririm” dedikten sonra siz neci oluyorsunuz ki, fakirliği bahane ediyorsunuz?
Rabbimizin “Bekârlarınızı evlendirin” emri bütün müminler içindir. Bu ayet tek başına, cemiyetimizin birçok sosyal yarasını tedavi edecek kadar büyük önem taşımaktadır. Bugün gençlerimizin kolayca evlenmesi için vakıflar kurulsa, hem onları bilgilendirmek, hem de yardım etmek için gayret gösterilse önemli bir ihtiyacımız giderilmiş olur.
Bazı şehirlerde bu amaçla kurulmuş fakir gençleri evlendirme vakıf ve dernekleri var. Ülke ve dünya genelinde böyle organizasyonlara ihtiyaç var. Eğer bu yoksa bile, meselenin şuurunda olan kimselerin vazife bölümü yaparak bu sorumluluğu yerine getirmeleri gerekiyor.
Bir buzdolabı ömrünüzü değiştirebilir
Bazen bir ev eşyası bile insanın ömrünü değiştirebilir. Evlenirken imkânlarım ve maaşım çok yetersizdi. Fakülteyi güçlükle okumuş, bir yığın borçla mezun olmuştum. Buzdolabını bile evlendikten iki hafta sonra taksitle alabilmiştim. O zamanın liradan sıfır atılmamış parasıyla maaşım 180 bin liraydı. Bunun 75 bini kiraya, 40 bini buzdolabı taksitine gidiyor, bana geçinmek için sadece 65 bin lira kalıyordu. Babam vefat ettiğinden dolayı annem ve yetim kardeşim de bizimle birlikte olduğu için dört kişilik ailenin yetersiz bir maaşın üçte biriyle nasıl geçindiğini ve ne zorluklar yaşadığını yazmak çok uzun olur.
Sadece şunu söyleyeyim: Buzdolabı almam gerektiğini söylediğim bir büyüğüm, bana taksitle yeni bir buzdolabı alacağına, ikinci el bir buzdolabı almama vesile olsaydı, hatta onun parasını da birkaç kişi omuzlayıp bize hiç masraf açmasaydı hayatım değişebilirdi.
Kadere itiraz ve şikâyetimiz yok. Rabbimizden de razıyız. Demek istediğim, evlenecek gençlerin ve yeni evlenenlerin lütfen hâlinden anlayalım, yardımcı olalım, masrafları paylaşalım.
Gençlere de bir çift sözüm var: Her şeyin en iyisini ve en yenisini almak ve lüks düğünler yapmak şart değil. Gerekirse bazı eşyalar ikinci el olsun, ama evliliğin ilk yılları borç ödemekle geçmesin. Gerekirse bazı eşyaları ve takıları almayı erteleyin, ama mutluluğunu ertelemeyin.
İslam’da, âlimlerin, dinin doğru anlaşılması, yorumlanması ve yaşanmasında çok önemli ve özel bir yeri vardır. Onlarca âyet ve hadiste mü’minler ilme teşvik edilmiş, âlimler de yüceltilmiştir. Yüce Allah, bir âyet-i kerimede, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (ez-Zümer, 39/9) buyurarak bilenlerin üstünlüğüne dikkat çekmiş, başka bir âyette ise Allah’ı gerektiği tarzda ancak âlimlerin tazim edeceklerini ifade buyurmuştur (el-Fâtır, 35/28). Peygamber Efendimiz (s.a.s) ise âlimlerin peygamberlerin mirasçıları olduğunu ifade buyurmak suretiyle hem onların kadr u kıymetlerine hem de asıl vazife ve misyonlarına dikkat çekmiştir (Buhari, İlim 10).
Şu âyet ise Allah yolunda yapılan cihadın dahi ilme engel olmaması gerektiğine ve ulemanın vazifesine dikkat çeker: “Bununla beraber mü’minlerin hepsinin top yekûn sefere çıkmaları uygun değildir. Öyleyse her topluluktan büyük kısmı savaşa çıkarken, bir takım da din hususunda sağlam bilgi sahibi olmak, dinî hükümleri öğrenmek için çalışmalı ve savaşa çıkanlar geri döndüklerinde kötülüklerden sakınmaları ümidiyle onları uyarmalıdır,” (et-Tevbe, 9/122).
İslâm’ın bu konudaki emir ve yönlendirmelerine muhatap olan mü’minler, sahabe döneminden itibaren okumaya, okutmaya, ilim tahsil etmeye ayrı bir önem vermiş ve ilim sahiplerini hep el üstünde tutmuşlardır. İslâm’ın ilk yıllarında daha çok sivil bir faaliyet olarak başlayan ilim tedrisi, Selçuklulardan itibaren devlet desteğini de arkasına almış, mescitlerde kurulan ilim halkaları medreselere taşınmış ve daha sistematik bir hüviyete bürünmüştür.
İslâmî hükümlerin hiçbir çeşidiyle sınıflı bir toplum yapısına geçit vermesi mümkün olmadığı için özel bir ruhban veya din adamları sınıfından bahsedilemez. İslâm ne yöneticilere ne de âlimlere hususi bir imtiyaz veya kanunî bir dokunulmazlık hakkı vermiştir. Aynı şekilde onların kendilerinden menkul herhangi bir kutsiyet ve aşkınlıkları da yoktur. Yöneticilere idarî meselelerde halk üzerinde tasarrufta bulunma yetkisini veren, halkın bizzat kendisidir. Âlimler de dinî nasları yorumlama veya hakkında nas bulunmayan meselelerde içtihat etme yetkisini Kur’ân ve Sünnet hakkındaki derin kavrayışlarından yani sahip oldukları fıkhî melekeden alırlar.
Dinî hizmetlerin yanı sıra günümüzde modern devletin bütünüyle ele geçirdiği eğitim, yasama ve yargı faaliyetleri de uzun yıllar ulema tarafından yerine getirilmiştir. Dahası âlimler, bir taraftan bid’atlarla, hurafelerle, sapkın görüşlerle, bâtıl fırkalarla mücadele ederek dinin korunmasında çok önemli bir rol üstlenmiş, diğer yandan da irşat ve tebliğ faaliyetleriyle toplumun yolunu ve yönünü bulmasında âdeta bir pusula vazifesi görmüştür. Yöneticilerin meşru sınırlarda kalması, zulüm ve haksızlıklara yönelmemesi noktasında da ulemanın çok önemli bir rolü olmuştur.
İşte bu sebepledir ki âlimin ölümü âlemin ölümü sayılmıştır. Bir hadis-i şerifte âlimin ölümüyle İslâm’da bir gedik açılacağı ifade buyrulur (Dârimî, Mukaddime 32). Buhari’de geçen başka bir hadiste ise âlimin kalmadığı bir toplumun cahillere müracaat edeceği ve bu sebeple de dalalete düşeceği belirtilir (Buharî, İlim 34). Said b. Cübeyr’e, “İnsanların helâk olmasının alâmeti nedir?” diye sorulduğunda, “Âlimlerin helâk olmasıdır.” diye cevap verir (Dârimî, Mukaddime 26).
Âlimlerin sahip olduğu bu önemli konumdandır ki mü’minler de onlara ayrı bir değer vermiş, saygı duymuş ve hürmet göstermişlerdir. Farklı bir ifadeyle Kur’ân ve Sünnet çizgisinde hayat yaşayan âlimler, İslâm’ın ilk yıllarından itibaren eda ettikleri içtimaî, dinî ve siyasî vazifelerden ötürü toplum nazarında sarsılmaz bir güven ve otorite kazanmışlardır.
Ulemanın bağımsızlığını koruduğu ve sorumluğunun farkında olduğu, ümeranın da adaletle hükmettiği ve meşru sınırlarda kaldığı dönemlerde bu iki sınıf arasındaki ilişkiler de sağlıklı bir zeminde gelişmiştir. Ne âlimler, makam ve mevki kapmak için yöneticilerin istedikleri kalıba girmiş, ne de yöneticiler gayrimeşru bir kısım icraat ve politikalarını meşrulaştırmak için âlimleri kullanmıştır. Bilakis hakka ve halka hizmet etmeyi önceledikleri sürece bu iki sınıf birbirine destek olmuştur. Âlimler, yöneticilerle yönetilenler arasında önemli bir köprü vazifesi görmüş; tabanın istek ve taleplerini, itiraz ve şikayetlerini yukarı iletirken, yöneticilerin dine uygun meşru politikalarını da halka taşımışlardır. Yöneticiler ise hem iş ve icraatlarında âlimlerin bilgisinden istifade etmiş hem de açtıkları ilim ve eğitim müesseseleriyle onlara imkân hazırlamıştır.
Ne var ki ulema-ümera ilişkilerinin her zaman sağlıklı kurulamadığı, yöneticilerin zulüm ve despotlukları karşısında pek çok âlimin yeterince sesini yükseltemediği, kendilerinden beklenen rol ve vazifeleri her zaman layıkıyla yerine getiremediği, özellikle resmi vazifeler alan bazı âlimlerin bir süre sonra bağımsızlıklarını kaybettiği ve dinin ruhuna bağlı kalamadığı da bir gerçektir. Fakat buradaki bütün suç ulemaya ait değildir. Ulemanın etkisiz ve pasif hâle gelmesinde veya konumlarını suiistimal etmelerinde en az onlar kadar, hatta daha fazla zorba yöneticiler de sorumludur.
On dört asırlık İslâm tarihine bakılacak olursa ulema-ümera ilişkilerinde çoğu zaman ideal seviyenin korunamadığı görülür. Ulema, sahip olduğu ilmi, dünyevî bir kısım makam ve payelere âlet etmeye başladığı andan itibaren konumunun hakkını verememiş ve kendisinden beklenilen vazifeleri hakkıyla eda edememiştir. Öte yandan ümeranın hak, adalet, istişare, liyakat, hukukun üstünlüğü ve kamu maslahatı gibi yönetimin temel esaslarından sapması, zulüm ve istibdada yönelmesi de bu iki sınıf arasındaki ilişkileri yıpratmış ve bozmuştur. Çünkü bu tür zalim ve zorba yöneticiler bir taraftan halk nazarındaki meşruiyetlerini devam ettirmek için “saray ulemasına” ihtiyaç duymuş; diğer yandan da baskı ve zorbalıkla sivil ulemanın sesini kısmaya çalışmışlardır.
Bu iki sınıfın bozulması toplumun da bozulmasını beraberinde getirmiştir. Yöneticiler zulmedince, âlimler de bu zulme mani olmayınca, hatta mani olmak bir yana bu zulümleri meşru gösterme gayretine girince, fesat ve zulüm bütün topluma yayılmıştır. Konuyla ilgili rivayet edilen şu hadis de buna işaret eder: “İnsanlar arasında iki sınıf vardır ki onlar düzgün olursa insanlar da düzgün olur; onlar bozulursa insanlar da bozulur. Bu iki sınıf ulema ve ümeradır,” (Ali el-Müttaki, Kenzu’l-ummâl, 10/191).
Tarihte Ulema-Ümera İlişkileri
Raşit halifeler döneminde ulema-ümera çatışmasına rastlanmaz. Onların her biri ilimle idareyi kendisinde cem etmiş, ilim öğrenmeyi ve öğretmeyi hayatlarının gayesi haline getirmiş şahsiyetlerdir. Hz. Ömer, sırf fikir ve görüşlerinden istifade edebilmek için ilim sahibi önde gelen sahabeye Medine dışına çıkmayı yasaklamıştır. Raşit halifeler kendileri de içtihat ehliyetine haiz önemli birer âlim olmalarına rağmen, pek çok meseleyi istişareyle çözüme kavuşturmuşlardır. Esasen dört halifenin her birisi adalet ve istikametleriyle örnek bir yönetim ortaya koydukları için, onları ulemayla karşı karşıya getirecek herhangi bir durum da söz konusu olmamıştır.
Emevi ve Abbasiler dönemleri ise ulemanın siyasetle imtihan edildiği ve sık sık yöneticilerle karşı karşıya geldiği dönemler olmuştur. Çünkü yönetim ve siyaset anlayışı Allah Resulü’nün (s.a.s) ve dört halifenin çizgisinden sapmıştır. Halifenin şura, seçim ve bey’at ile başa geldiği, adaletle hükmettiği, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kaldığı demokratik yönetim anlayışından; veraset sisteminin hâkim olduğu, zulüm ve haksızlıkların yapıldığı, dinin ve kamunun değil devlet maslahatlarının öne çıkmaya başladığı otoriter yönetim anlayışına geçilmiştir.
Hz. Âişe, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr, Said b. Cübeyr, Abdurrahman b. Ebi Bekir, Zührî, Said b. Müseyyeb, Kadı Şureyh ve Hasan el-Basri gibi sahabe ve tabiinin önde gelenlerinden çok sayıda kimse her tür riski göze alarak Emevi sultanlarının gayrimeşru ve haksız uygulamalarını sert bir dille eleştirmişlerdir. Hucr b. Adiy’in Muaviye tarafından isyan gerekçesiyle idam edilmesi, veliahtlık sisteminin ikamesi, Yezid zamanında gerçekleşen Kerbela hâdisesi, Ehl-i Beyte yönelik zulüm ve baskılar, Emevi sultanlarının yaptırdığı saraylar, beytülmali kullanma şekilleri en çok eleştirilen olaylardır.
Mesela Kerbela hâdisesiyle ilgili olarak Yezid’e bir mektup yazan İbn Abbas tepkisini şu sözlerle dile getirir: “Senin kılıçlarından hâlâ kanımdan damlalar akmaktadır. Kerbela’da yapılanları unutamam ve bir gün mutlaka bunun intikamı alınacaktır.” İbrahim en-Nehaî de bu elim hadiseyi şu sözleriyle eleştirir: “Hüseyin’i katledenlerin arasında olup da Cennet’e gitseydim, Allah Resûlü’nün yüzüne bakmaktan utanırdım.” Hasan el-Basrî ise şu sözleri sarf eder: “Hüseyin’in ailesinden 16 erkek Kerbela’da öldürüldü. O gün, yeryüzünde onların durumuna düşen başka bir aile yoktu.”
Mezhep imamları olan Ebu Hanife, İmam Mâlik, İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel de hiçbir zaman sultanların dine aykırı buldukları icraatlarına fetva vermemiş ve yanlışlarını açıktan eleştirmişlerdir.
Ebu Hanife, onların haksız ve yanlış uygulamalarını tasvip etmiş olmamak ve halk nazarında onlara meşruiyet kazandırmamak için halifelerden gelen hiçbir hediyeyi kabul etmemiş ve yapılan bütün görev tekliflerini reddetmiştir. Bir seferinde Halife Mansur’un gönderdiği hediyeleri niçin kabul etmediği sorusuna şöyle cevap vermiştir: “Şahsi malınızdan bana bir hediye gelmedi ki onu kabul edeyim. Siz bana ümmetin hazinesinden aldığınızı yolladınız. Oysa ümmetin malında benim bir iddiam olamaz. Ben silah altında savaşan bir asker değilim, böyle bir askerin çocuğu da değilim. Fakir de değilim ki hazinenin tahsisatından yararlanayım.”
Başka bir seferinde Halife Mansur kendisine isyan eden bir grubu kılıçtan geçirmek için, “Onlar bana isyan etmemek üzere biat etmiş olmalarına rağmen isyan ettiler. Şu anda onların can ve mal dokunulmazlıkları kalkmış olmuyor mu?” diyerek görüşüne başvurduğunda; Ebu Hanife, Halife’nin salahiyeti olmayan bir şart koştuğunu, halkın da malik olmadığı bir şartı kabul ettiğini ifade eder ve onların kanının helal olmayacağı gerekesiyle Mansur’a istediği fetvayı vermez. Tabii ki bu duruşunun bedelini de hapis yatarak ve işkenceye maruz kalarak ödemek zorunda kalır.
İmam Mâlik zorla alınan biatın geçersiz olduğunu ifade etmek suretiyle halifenin meşruiyetini sorgular. Bunun üzerine Medine valisinin emriyle tutuklanıp kırbaçlanır ve hatta omuzu sakatlanır. Aynı şekilde, “yazdığı Muvatta isimli eserin çoğaltılarak bütün şehirlere gönderilmesi ve herkesin onunla amel etmesi” şeklindeki halifenin teklifini dinin yoruma açık yanlarını dondurmamak, hukukî ve dinî hayatı tek bir mezhebe inhisar ettirmemek için reddeder ve bunun doğru olmadığını açıklar. Başka bir zaman Harun Reşid, evine gelerek oğlu Emin ve Me’mun’a ders vermesini talep ettiğinde, İmam Mâlik bu teklifi de kabul etmez ve herkes gibi onların da gelip ders halkasına katılmalarını ister.
İmam Şafiî de zulmeden idarecilere karşı dimdik durmuş, duruşundan taviz vermemiştir. O, bir süre Yemen’de bir kamu görevi almış olsa da Yemen’e vali olarak gelen kişinin halka zulmetmesi karşısında sessiz kalmaz, valiye gerekli uyarıları yapar ve onun zulüm elinin halka uzanmasına mani olmaya çalışır. Neticede de valinin kin ve düşmanlığına maruz kalır. Vali onun hakkında iftira ve tezvirata başvurur. Onun, Şiî taraftarı olduğunu ve bir isyan hazırlığına giriştiğini ileri sürerek halifeye şikayet eder. Halifenin huzuruna çıkarılan büyük İmam, idam edilmekten son anda kurtulur. Ömrünün sonlarına doğru Mısır’a geldikten sonra Halife Me’mun, onu Mısır kadısı yapmak ister fakat o, “Allahım! Dinim, dünyam ve akıbetim için bu görev hayırlı olacaksa nasip eyle, değilse canımı al!” şeklinde dua eder ve üç gün geçmeden de vefat eder.
Ahmed b. Hanbel’in kendisine dayatılan bir görüşü reddetmesi karşısında maruz kaldığı işkence meşhurdur. Halife Me’mun, Mutezile mezhebini devletin resmi mezhebi haline getirir ve Kur’an’ın “mahluk (yaratılmış)” olduğunu ulemaya zorla kabul ettirmeye çalışır. Fakat Ahmed b. Hanbel maruz kaldığı iki buçuk yıla yakın hapis hayatına, yediği kırbaçlara, onca eziyet ve işkenceye rağmen halifenin arzusu istikametinde bir görüş beyan etmez. Hatta hapisten ve zulümden kurtulmak için halifenin görüşünü kabul eder gibi gözükmesini tavsiye eden arkadaşlarına da ciddi gönül koyar. Muhtemelen o, böyle bir tavrın ilmin izzetine halel getireceğini ve dinde kapanması zor bir gedik açacağını düşünüyordu.
Daha sonraki asırlarda ve devletlerde ulema-ümera ilişkilerine dair çok farklı yaklaşımlar görülmüş, çok farklı tavır almalar ortaya çıkmıştır. Selçuklu ve Osmanlı örneklerinde olduğu gibi ulemanın yöneticiler nezdinde ayrı bir değer gördüğü ve devlet yönetiminin farklı mertebelerinde etkin olduğu zamanlarda bu iki sınıf arasında ciddi yakınlaşmalar olsa da, gerginlik ve sürtüşme hiçbir zaman son bulmamıştır. Bazen iş, ulemanın tasfiyesine kadar gitmiş, bazen de ulema sarayın emrine girmeye razı olmuştur.
Bazı araştırmacılar Müslümanların gerilemesinin temel sebebini, ulemanın devlet memurluğuna razı olmasına, siyaset ve bürokraside yer almasına bağlar. Problemin başlangıcını, Abbasiler döneminde İmam Ebû Yusuf’un kâdılkudât olarak atanmasına kadar götürenler varsa da, asıl eleştiri Nizamiye medreselerine yönelir. Nizamiye medreseleriyle birlikte ulemanın özgürlüğünü kaybetmesi, ulema-devlet birlikteliğinin tesis edilmesi veya din ve devlet kardeşliğinin savunulması gerilemenin belirtileri olarak ifade edilir. Osmanlı’da seyfiye (askeri zümreler) ve kalemiye (bürokratlar) meslekleriyle birlikte ilmiyenin (ulema) devlet yönetiminin üç ayağından birini oluşturması da ulema-devlet birlikteliğinin daha da güçlenmesi olarak görülür ve eleştirilir.
Kanaatimizce ulemanın devlet kademelerinde vazife alması, entelektüel kapasitenin, bilgi üretiminin ve yorum kabiliyetinin zayıflaması gibi bir kısım riskleri beraberinde getirse de, bu konudaki asıl problem ulemanın bağımsızlığını kaybedip etmediği, kendisinden beklenilen misyonu eda edip etmediği ve dinî değerlere bağlılığından taviz verip vermediğiyle ilgilidir. Devlette vazife alma; başkaları tarafından kullanılmaya açık durmayan, satın alınamayan, dünyaya perestiş etmeyen ve ilmin izzetini muhafaza eden gerçek ulema için bir problem teşkil etmemiştir. İzz b. Abdisselam, İmam Cüveyni, Ebussuud Efendi veya Zembilli Ali Efendi gibi hem entelektüel kapasiteleriyle hem de ahlak ve şahsiyetleriyle çevrelerinde saygı ve heybet uyaran âlimler, iktidar sahiplerinin değil sadece hakikatin sözcüsü olmuşlardır. Burada önemli olan iktidarla kurulacak ilişkinin biçimini ve niteliğini doğru tespit edebilmektir.
Bununla birlikte İslâm tarihinde İmam Suyutî (ö. 911/1505) gibi kendisini tamamıyla ilme vakfeden, ömrünü kitap yazmakla ve talebe yetiştirmekle geçiren, hayatı boyunca hiçbir resmi vazife almayan, çağrılsa da hiçbir şekilde sultanların ayağına gitmeyen, hatta onlardan gelen hediyeleri dahi kabul etmeyen çok sayıda ulema da olmuştur. Özellikle otoriter rejimlerde ulemanın böyle bir tavır almasının önemi inkâr edilemez. Nitekim İmam Gazzali de uzun yıllar Nizamiye medreselerinin başında görev yaptıktan sonra kendi kendine şu kararı almıştır: “Hiçbir hükümdarın sarayında görev almayacağım. Hiçbir hükümetten hizmet karşılığı ücret almayacağım. Dinî ihtilafları körükleyecek hiçbir münakaşaya girmeyeceğim.”
Bir sonraki yazımızda zalim yöneticilere karşı nasıl bir tavır alınması ve ulemanın zulüm karşısında nasıl bir duruş sergilemesi gerektiği üzerinde duracağız.
Geçen sezon Trabzonspor’da oynayan Norveçli forvet Alexander Sörloth’un transferi kördüğüm hâlini aldı. Milli maç için gittiği ülkesinden Trabzon’a dönmeyen Sörloth’un Karadeniz ekibini kafasından sildiği anlaşılıyor. Almanya’nın yükselişteki ekibi RB Leipzig, Viking yıldızı kadrosuna katmak için 24 milyon Euro’yu gözden çıkarmış durumda. Trabzonspor’un satın alma opsiyonunu elinde bulundurduğu oyuncudan gelecek parayı, bonservisinin şu anki sahibi Crystal Palace’la paylaşacağı iddia ediliyor. Eğer bu iddia doğruysa, Sörloth – bonuslar hariç – Türkiye Süper Ligi’nden Avrupa’ya giden en pahalı oyuncu olacak. Böylece son 5 yıldaki en pahalı transferi yapan Cenk Tosun’u tahtından edecek. Peki, Türkiye’den Avrupa’ya giden yıldızlar tutunabildiler mi?
CENK’TEN BEKLENTİ ÇOK YÜKSEKTİ
Beşiktaş 2017-18 sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde tarih yazmıştı. İlk kez bir Türk takımı gruptan hem lider hem de namağlup olarak çıktı. Bu başarının mimarları arasında Cenk Tosun vardı. Forvette rakiplerin korkulu rüyasına dönüşen Cenk, grup maçlarında 4 gole imza attı. FC Porto’ya attığı gol o sezonun en iyilerinden biri olarak hafızalara kazındı. Buradaki performansı ona Avrupa’nın yolunu açtı. Everton’a 22 milyon Euro’ya transfer olan Cenk, Ocak 2019’da Beşiktaş’a veda etti.
Şampiyonlar Ligi moraliyle geldiği Everton’da yarım sezonda 14 maça çıktı ve 5 golle takımına katkı da sağladı. Ancak bir sonraki sezon Cenk için pek de iyi geçmedi. Birçok maça yedek kulübesinde başladı. 25 maçta sahadaydı ama toplam 1,050 dakika süre alabildi. 10 maçta ilk 11’e yazılsa da, yalnızca 4’ünü tamamlayabildi. 3 gol ve 3 asistle sezonu tamamladı. 2019-20 sezonunda ise sakatlıklar onu formadan uzaklaştırdı. Everton adına 5 maçta oynayabilirken, kiralık olarak gittiği Crystal Palace’ta da ancak 5 maç forma giydi. Koca sezonda aldığı süre 406 dakikaydı.
SAKATLIKLAR EN BÜYÜK PROBLEM
Süper Lig’den yabancı kulüplere pahalı transferler Cenk’le sınırlı değil. Bu sezon Fenerbahçe’den Lazio’ya Vedat Muriqi, geçen sezon Trabzon’dan Lille’e Yusuf Yazıcı 17,5 milyon Euro’ya transfer oldular. Makedon golcü Muriqi’nin performansı merak konusu ancak Yusuf’un Fransa’da vasatın altında kaldığını söyleyebiliriz. 18 lig maçında forma bulan Yusuf, geçen Aralık ayında geçirdiği talihsiz sakatlık sonrası sezonu kapattı. 18 maçı bir gol ve 4 asistle tamamladı. Şampiyonlar Ligi’nde de gruptaki 6 maçın tamamında oynadı. Toplam 10 maçta sahaya ilk 11’de çıktı, 3 maçta 90 dakikayı gördü. Hali hazırda 3 haftayı geride bırakan Fransa Ligue 1’de ise sadece 15 dakika süre alabildi.
Galatasaray’dan İngiliz Stoke City’ye giden Badou Ndiaye ve Fenerbahçe’den Napoli’ye gönderilen Eljif Elmas için 16’şar milyon Euro bonservis bedeli ödendi. Ndiaye, Premier Lig’de 13 maçta forma giydi, 880 dakika oyunda kaldı fakat gol ya da asist katkısı yapamadı. Devre arasında Trabzonspor’a kiralık gelen Ndiaye, Süper Lig’de 17 maça çıkıp bir gol 2 asistle oynadı. Makedon Eljif Elmas ise Napoli formasını 36 kez terletti. Serie A’da çıktığı 26 maçta 1 gol kaydetti. 12 maçta ilk 11’e yazılmayı başaran Eljif’in yaşının genç olduğunu düşünürsek, İtalya standartlarında sınıfı geçen bir performans ortaya koyduğunu söyleyebiliriz.
CENGİZ ÜNDER İSTİSNA OLABİLECEK Mİ?
Şimdilerde Premier Lig ekiplerinden Leicester City’ye satın alma opsiyonuyla kiralanan genç milli oyuncumuz Cengiz Ünder, Temmuz 2017’de 13,5 milyon Euro bedelle Başakşehir’den Roma’ya transfer olmuştu. Roma kadrosundaki birbirinden ünlü yıldızların arasında 70 lig maçına çıkmayı başardı. Burada 13 gol ve 8 asist yaparak göğsümüzü kabarttı. Şampiyonlar Ligi’nde de 11 maçta 4 gol 3 asistlik performans gösterdi. Roma, ödediği paranın karşılığını aldığı gibi şimdi iyi bir transferle ondan para da kazanabilecek. Ancak takımın kalıcı bir parçası hâline gelememesi, biraz da istikrarsızlığına verilebilir. Leicester’daki performansı, onun hakkındaki hükmü de belirleyecek.
Rakamlar ve oyunlar ortada… Süper Lig’den yüksek bedelle alınan oyuncular, formasını giymeye başladıkları takımlarda pek de varlık gösterebilmiş değiller. Bakalım Sörloth istisna olacak mı?
Köşemizin sürekli okurları birkaç yazı önce yazdığımız “Bir post-AKP hastalığı: Lamaizm!” başlıklı yazıyı hatırlayacaktır.
Yazıdan sonra enteresan tepkiler aldım.
Misal, bir gerçek lamasever (evet varmış böyle bir hayran gurubu) beni kınadı. Dünyanın en güzel hayvanlarına haksızlık ettiğimi hatta yazının üstüne lama görseli koyarak hayvan hakkına girdiğimi filan yazdı.
Uzun uzun lamanın faziletlerinden bahseden başka bir mesaj da aldım.
Aslında mevzu lama değildi ama durup bunu tartışacak durumum da yoktu açıkçası.
Lamanın bir özelliğinden yola çıkıp bir esinlenmede bulunmuştum. Niyetim ne lama haklarını ihlal etmek ne de lama düşmanlığı yapmaktı.
Lamaizm hakkındaki yazı sonrasında aldığım mesajlardan biri de Lamaistler hakkında biraz daha detaya girmem konusundaki taleplerdi.
Lamaizm’i anlamıştık da Lamaistler kimlerdi?
Ne yerler, ne içerler, nerede yaşarlar, nasıl geçinirlerdi?
Bu yazıda bir Lamaist’i nasıl tanırız konusuna değinmek istiyorum.
Bir Lamaist kesinlikle eylemi öncesinde (yani birilerine tükürmeden önce) renk vermez. Hatta bunların güven telkin edenleri vardır. Hakkaniyetli, vicdanlı gibi görünür ama en olmayacak anda mazlumun yüzüne kusuverir bir Lamaist.
Şuurlu kötücül Lamaist ise özellikle bu anı kollar.
Evet, Lamaistler de türlü türlüdür.
Sinsi olanları vardır mesela.
Kendisinin bir Lamaist olduğu gerçeğini gizlemek için oturup sizinle Lamaizm’i kötüleyen muhabbete bile girer. Saatlerce söylevde bulunanlarını bilirim. Sonra bir dakikada Lama kimliğine dönmesi bu türün en ayırt edici özelliğidir.
Bazı Lamaistler sizinle baş başayken, “Ya aslında ben sandığın gibi biri değilim ama ne yaparsın şartlar” diyerek kendine bir meşruiyet ve masumiyet alanı açmaya çalışır.
Gerçek öyle değildir elbette ama mecburen Lamaist güruhuna koymaktan başka şansın da yoktur bu tipolojiyi.
En çirkin eylemlerde o vardır, hedef gözetmeksizin herkesi her yere tükürür ama “Ne yapalım ekmek parası” diyerek mazur görülmek ister.
Konjonktürel Lamaistler en enteresanlarıdır.
Dün başka yöne tükürürken bugün bambaşka bir yöne tükürmekten asla gocunmaz bu grup. Hatta dün yağlaya ballaya yücelttiğini bugün kötüler ve çemkirmekten geri kalmaz. Bunu yaparken gocunmaz konjonktürel Lamaistler.
Kesin inançlı Lamaistler en tehlikelilerdir.
Ahmaklık suyuyla beslendikleri için her türlü tehlikeli eylemi gözlerini kırpmadan yaparlar. Sahiplerinin gösterdiği yöne tükürmek en önemli özellikleridir. Düşünmeden, idrak etmeden sadece tükürme eylemi için yaşarlar.
Sosyal medya habitatında yaşayan bu türü ikna etmek, laf dinletmek mümkün değildir.
Bir de organizatör Lamaist, tabiri caizle Yogi Lamaistler vardır. Hilal gibi, Cem gibi filan. Bunlar Nihal gibi Lamaistleri sevk ve kontrol işleriyle beraber, Lamaizm çağının en pis işlerini yaparlar.
Bir gün bütün Lamaistler elbette hesap verir hukuk önünde.
Elbette Lamaizm de demode olacaktır bir gün.
O güne kadar Lamaizm ve Lamaistlerden uzak durun bence.
Soru: “Cuma namazı kıldığım mescitte hutbe çok uzun okunuyor. Hutbenin bu şekilde okunması sünnet mi? Peygamber Efendimiz’in hutbeleri nasıldı?” (Sezgin)
İsterseniz sorunuzun cevabını Efendimiz’e (s.a.s.) bırakalım. Allah Resulü şöyle buyuruyor:
“Kişinin namazının uzunluğu ve hutbesinin kısalığı onun fıkhının (ilminin) alâmetidir. Öyle ise namazı uzatıp hutbeyi kısa kesiniz...” (Müslim, Cuma 47; Ebû Dâvud, Salât 231)
Kaynaklarımıza baktığımızda Efendimiz’in (s.a.s.) verdiği hutbelerin az, öz ve beliğ olduğunu görüyoruz. Bir örnek verelim isterseniz.
İbn Hişâm'ın nakline göre Rasûlüllah (s.a.s.)’in ilk hutbesi şöyle:
“Ey insanlar! Kendiniz için hazırlık yapın. Şüphesiz biliyorsunuz ki her biriniz ummadığınız bir anda ölecek, sürüsünü çobansız bırakacak, sonra da Rabbi, arada perdeci ve tercüman olmaksızın ona şöyle diyecektir:
- Sana Resûlüm gelip dini tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verip ihsanda bulunmadım mı? Sen kendin için buraya ne hazırladın?
Kul, sağına soluna bakar, hiç bir şey göremez. Sonra önüne bakar, cehennemi görür.
Kim yarım hurma ile de olsa bu ateşten kendini koruma gücüne sahipse hayır işlesin. Bunu da bulamayan güzel söz söylesin. Çünkü bu sebeple bir hayır ondan yedi yüze kadar katlanarak mükafatlandırılır.
Allah’ın selam, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.” (İbn Hişâm, 1/118)
Cuma namazında imamın sesi arka saflara yetişmiyorsa ne yapılmalı?
Soru: “Cuma namazı kıldığımız yerde imamın sesi arkalara yetişmiyor. Bu durumda ne yapmalı?” (Kerim K.)
Böylesi bir durumda yapılacak iki şey var:
Birincisi, cemaatin içinden birisi imamın getirmiş olduğu tekbirleri yüksek sesle söyleyerek arka saflara işittirmeye çalışmalı.
İkincisi, şayet imamın sesi cemaate ulaşmıyorsa bu durumda cemaatin imama uyma vasfı kaybolmuş demektir. Bu sebeple böylesi bir kimse veya kimseler cuma namazı yerine o günün öğle namazını kılmalılar.
Allah çok kötü bir fiil olan zinayı niçin yaratmıştır?
Soru: “Madem zina bu kadar kötü bir fiil, Allah neden böyle bir günahı yaratıyor ve insanların bunu yapmalarına fırsat veriyor?” (Selen)
Esasen yaratılışta bu fiil, zina değildir ki! O, beşerin nesli devam etsin diye bir cinsî münasebet fiili olarak yaratılmıştır. Neticesi itibariyle çok hayırlı bir iştir.
Allah’ın yarattığı, zina değildir. Allah’ın yarattığı, cinsî münasebettir ve bu da insana üreme için verilmiştir. İnsan neslinin devam etmesi için Allah tarafından verilmiş bir lütuftur.
Orada alınan lezzet de neslini devam ettirebilmesi için insana verilmiş bir peşin ücret, bir avanstır. İnsan, bu haz ve zevki meşru dairede kullanmakla yükümlüdür. Bunu su-i istimal edip kendisine ait olmayan yerlerde kullandığı zaman zina fiili gerçekleşmiş olur.
Allah, yarattığı şeyleri umumi neticelere ve umumi hayırlara göre yaratır. Bunların neticesinde bir kısım kötü şeyler meydana geliyorsa bunlar insanın fiiline ait şeylerdir.
Bakınız bu hakikati Rabbimiz bir ayet-i kerimede nasıl dile getiriyor:
“Ey insan! Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisa, 4/79)
Yani zinayı beşer kazanmıştır. Dolayısıyla çirkinlik beşere aittir. Ama beşer bunu yaparken fiil, Allah tarafından yaratılır. Zina eden kişinin kendisi olduğu için cezayı da o görür.
Hizmet Hareketi’nde zamanın ve yeni şartların gerektirdiği değişime olan ihtiyaç herkes tarafından ifade edilmektedir. Bu değişimin sadece idarecilerde değil, bütün cemaat tabanında gerçekleşmesine ihtiyaç vardır. Hizmet insanları arzu ettikleri gibi, ilkelere ve prensiplere uygun bir Hizmet yapılanması istiyorlarsa, her şeyden ve herkesten önce bu değişime kendi şahıslarından başlamaları gerekmektedir.
Neticede idareciler de bu insanların arasından çıkmaktadırlar. Hizmet insanlarının ekseriyeti, gerekli maddi ve manevi kıvamı yakalayabildiklerinde, her türlü problemlerini de kolaylıkla çözebileceklerdir.
Bu ilke ve prensipleri hayata geçirebilmek için verilecek mücadele ise, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Uslubumuz namusumuzdur” ifadesinde önemine vurgu yaptıkları üslup korunarak ve başkalarının yaptıkları gibi değil de, kendileri olarak hareket etmek suretiyle verilmelidir.
Müspet hareket ederek, Kur’an’i ve Nebevi yaklaşımdan taviz vermeden, Allah Rasûl’ü (SAV) meseleleri çözerken nasıl bir yol takip etmişlerse, onlar da ona uygun hareket etmeleridirler. Aksi takdirde, yapalım derken yıkmış, inşa edelim derken tahrip etmiş olurlar.
Kangren olduğu düşünülen meselelerde bile bunlara uygun bir şekilde ve zamanın çıldırcılığına rağmen, aceleciliğe düşmeden teenni ve sabırla hareket edildiğinde, çözüm adına yapılanlardan bir netice alınabilecektir.
Yoksa “bir türlü problemler çözülmüyor” deyip, reaksiyoner olarak ortaya atılıp, kendimiz gibi değil de, Nebevi usul ve üsluba aykırı olarak tiranların, firavunların yollarını kullanarak işe girişildiği zaman, kazanan Hizmet-i İmaniye ve Kur’ani’ye değil, onun düşmanları olacaktır.
Yapılanların doğru olup olmadığı, yaptıklarımızın sonucunda Hizmet içerisinde güven duygusu kırılıyor mu yoksa artıyor mu, insanların ümitleri şahlanıyor mu yoksa yıkılıyor mu, din ve diyanet düşmanları bunlardan memnun mu oluyor yoksa üzülüyorlar mı, yapılanlar şer güçlerin işine mi geliyor yoksa Hizmet’in faydasına mı oluyor, bunların sonucunda Hizmet içerisinde kenetlenme mi yoksa dağılma mı meydana geliyor, insanların muavenet ve diğer hizmetler için çok önemli olan insanlardaki himmet etme duyguları gelişiyor mu yoksa zayıflıyor mu gibi kriterlerle test edilerek anlaşılabilir.
Hak hedefin vesileleri de hak olmalıdır…
Hizmet insanları içlerindeki problemlerin çözümünde Kur’an’i ve Nebevi üslup ve usullere uygun, müsbet, inşa edici (yapıcı) hereket etmelidirler ki, Hizmet ve Hizmet insanları bunlardan zarar görmesinler.
“Sarılın Şefkate, Yapışın Himmete; Tükürün Korkunun Yüzüne!..” başlıklı Bamteli’nde bu hususa şöyle dikkat çekilmektedir: “Hakkı ikame etme yolunda bulunurken kullanılan yöntem ve esasların da hak olması gerekir. Fakat maalesef bazen pragmatist bir düşünceyle yola çıkıp bâtıl vesileleri kullanmak suretiyle hedefe yürümek isteyenler de olabiliyor. Öyleleri, kendilerince belirledikleri hedefe ulaşabilmek için her vesileyi meşru sayma düşüncesine kapılıyorlar. Makyavelizm’i sadece Batı’da aramayın. Şöyle bir bakarsanız, bugün Türkiye’de masum insanlara gadredenlerin de bir çeşit makyavelist olduklarını görürsünüz…
Oysa ki değil öyle dünyevî bir hedefe ulaşmak, dünyevî mutluluğa ermek veya bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih etmek için, Allah’a ulaştırma gibi hak bir gaye için bile gayr-ı meşru yöntemler kullanılamaz. Mü’min, bir hakka ulaşmak istiyorsa, onun o hakka ulaşma istikametinde kullanacağı argümanların üzerinde mutlaka “caizdir” veya “meşrudur” mührünün bulunması gerekir. Hak hedefin vesileleri de hak olmalıdır; öbürü bir aldanma ve şeytânî bir yoldur…
Her vesileyi meşru sayan vandallar anlamasalar da şefkat, mesleğimizin esasıdır ve biz bir karıncaya basmaktan bile Allah’a sığınırız!..”
“Asr’a Yemin Olsun Ki!..” başlıklı Bamteli”nde bu konu şöyle ifade edilmektedir: “Hedefiniz doğru olduğu gibi, vesileleriniz de meşru olmalıdır. Doğru hedefe ancak doğru argümanlarla varılır. Bağışlar mısınız? Merkeple sultanın huzuruna gidilmez.”
Sadakat ve bağlılık iddiaları davranışlardaki tutarlılık ile desteklenmiyorsa bir anlamı yoktur…
Günümüzde bazı olaylar ve problemlere sebebiyet vermiş bazı insanlar üzerinden hareketle, Hizmet’te kudve (halkın uyup tâbi olduğu) olan, çok önemli meselelerde başvurulabilecek olan ve hayatlarıyla çok güzel örnekler ortaya koymuş önde gelen insanların yıpratılmaya çalışıldığı görülmektedir.
“Hocaefendi’ye tam bağlıyız, Hizmet ilke ve prensiplerine uyulsun istiyoruz” diyen insanların bir kısmı da dahil birileri, bazı cüz-i hadiselerden hareketle genelleştirmelere giderek, Allah’ın (CC) inayet ve keremiyle, Üstad Hazretleri ve Hocaefendi’nin, oluşumu adına hayatlarını adadıkları ve dünya çapında önemli hizmetlere de vesile olmuş bir topluluğun, neredeyse önemli bir kesiminin artık güvenilemez oldukları algısı oluşturarak, cemaat içerisindeki güveni yok etmeye çalışmaktadırlar.
Halbuki, Üstad, Hocaefendi ve Hizmet’e sadakat iddiasında olanların, onlar tarafında ortaya konmuş ve ekseriyeti itibarıyla Kur’an’i ve Nebev-i olan ilkelere, prensiplere, üslup ve usule uygun hareket etmeleri beklenirken, bunlara aykırı bir yol izlemeleri bu insanların iddialarında samimi olmayabilecekleri düşüncesini uyarmaktadır.
Daha önceki yazılarda bu konuları detaylarıyla ele almaya çalışmıştım. Aşağıda o yazılardan bir kısmının linklerini paylaştım.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi diyor ki: “Osman Bektaş Hocaefendi, ‘Herkese bir dert var, bu âlemde mukarrer /
Rahat yaşamış var mıdır gürûh-u ukalâdan’ beytine misal verirken şöyle bir hadise anlatmıştı. Doğu’da ulema namaz vaktinden evvel gelip şadırvan etrafında SOHBET ederlermiş. Halk da bu esnada merak ettiği mevzuları sorma imkânını bulurmuş. Bir gün birisi şöyle bir şey sormuş: ‘Hocam, bizim köye minare yapılması mümkün değildi. Ben de, -Eğer bizim köye minare yapılırsa, oraya eşekle çıkacağım, diye yemin ettim. Şimdi de MİNARE yapıldı. Yeminim ne olacak?’ Soru sorulan Hocaefendi sanki soruyu hiç duymamış gibi yapar ve diğerlerinin konuşmalarını dinler. Herkes bir takım dertlerden şikayet etmektedir. Sadece birisi, Allah’a şükür, benim HİÇ BİR DERDİM YOK demekte ve hiçbir derdi olmadığını söylemektedir. Bunun üzerine Hocaefendi, soruyu soran adama dönerek, ‘Binin şunun sırtına, çık minarenin tepesine, yeminini yerine getirmiş olursun.’ der.”
Büyük Dertlinin, dertli talebesi Zübeyir Ağabeyimiz bir sıkıntı münasebetiyle şöyle demişti: “Eğer kağıt ve mürekkebi yok etseler, derimizi kâğıt, kanımızı mürekkep yapıp bu Kur’an hakikatlarını yazmaya azimliyiz!”
Sıkıntılar ve doğumlar konusunda M. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyordu: “Bir ölçüde iman ve Kur’an’a Hizmet yolunda bulunan BAHADIRLARIN değişik şekilde sıkıntılar çekmesi karşısında, ‘Benim de her gün doğum sancısı misilli değişik sıkıntılara katlanmam gerek’ diye nefsimi iknâ etmeye çalışıyorum. Fakat neylersin ki; etten-kemikteniz ve değişik duygularla, düşüncelerle örgülenmiş bir varlığız. İşte böyle bir mâhiyete sahip olması itibarıyla insan, düşmanlardan gelen her türlü ezâ, cefâ ve sıkıntıya katlanıyor da –yakından tanıyanlar buna şahittir – fakat tıpkı düşmanlar gibi ezâ ve cefâda bulunan, SU diye ZEHİR sunan dostları kabullenmekte oldukça zorlanıyor. Ama buna rağmen, böylesi dostlara eğer hakkım varsa, yerden göğe kadar helâl olsun! Uhrevî hayatlarının, dinlerinin, diyanetlerinin bile kaybına vesile olabilecek yanlışlıklardan Rabbim onları muhafaza buyursun. Ayaklarını kaydırmasın… Evet bana çektirenlere hakkımı helal ediyorum. ‘Rabbim onlara da çektirmesin’ diyorum. Aksi halde elimde olmadan, içten bile intizar etsem, Rabbimin karşılık vereceğinden korkuyorum. Onun için geçenlerde bana çektiren, hem de çok çektiren birine ‘Rica ederim, bana içten bile olsa İNTİZAR ETTİRMEYİN…’ derken birden çocukları gözümün önünde tüllendi, ödüm koptu. Ben aslında, bir karıncanın helâya düşüp ölmesi karşısında üzüntüsünü aşamayan bir insanım. Kaldı ki, canım gibi sevdiğim çocuklar…
“Evet, Allah’ın bunca lütfu, ihsanı içinde herkes bir şeylere katlanıyorsa ve çekilen bu sıkıntılar neticesi çeşit çeşit doğumlar oluyorsa, bizim de bunca sıkıntıdan bir hissemiz olması lâzım… Lâzım ama keşke bu dostların eliyle olmasa… Her ne ise, siz de çok dua edin, Allah kalblerimizi telif buyursun. Kâfirce sıfatların gönlümüzde yer etmesine imkân ve fırsat vermesin. Bize güç-kuvvet lütfedip, Yunusvârî ‘Dövene elsiz, sövene dilsiz ve elli defa gönlümüzü kırsalar bile gönülsüz’ yaşama gücünü ihsan buyursun.
“Allah’a binlerce hamd ve senâ olsun ki, bize, yığınla insana hak ve hakikatı anlatma imkânı verdi; verdi ama, ben bu konuda endişelerimi hiç yenemedim. Yani bunca insana İslam’ı tebliğ etme fırsatı bize verdiği halde, acaba biz bunu iyi değerlendirebildik mi? O kadar insanın, iman Hizmetine olan teveccühünü, mukabil teveccüh dinamiği kullanarak, faydalabildik mi? Mazhar olduğumuz lütuf ve ihsanlara, kendi cinsinden şükürle mukabele edebildik mi? Yoksa nefsaniliğimizi mi yaşadık? MÜTREFİN (Bolluk içinde şımarıp azgınlaşanlar) gürûhu gibi yaşamaya mı dolduk veya nimetler karşısında mirasyediler gibi mi davrandık? Şan, şeref, şöhret, para, makam sevdasına mı kapıldık? Evet, bunlar benim endişelerim… Ve ben bu endişelerimi öteden beri hiçbir zaman aşamadım…
“Evet, çile, ızdırap, göz yaşı üzerine kurulmuş din-i Mübin-i İslamı taşıma ve gelecek nesillere, hem de en güzel biçimde emanet etme vazifesi, eğer bu Kur’an Hâdimlerine verilmiş ise bu vazifeyi, verilen bunca nimetlerden istifade ile tam tekmil yerine getirmek de bize düşer.”
Hocaefendi seneler önce şöyle demişti: “Elbette, 70’ine 80’ine ulaştığı halde genç kalanların yanında ihtiyarlardan da olacak ve tabiî önümüzdeki yıllarda toplum çapında yaşanacak imtihanlarla elenen bir çok insan da olacak. Bunların bir çoğu safvetini, sadeliğini kaybedecek. Allah ile olan irtibatı önemseyecek. Dünyevî hazlar ve zevkler adına kendini salıverecek… Ve kimileri tamaha, kimileri tenperverliğe, kimileri şöhrete, kimileri riyaya, kimileri haneperstliğe; çoluk-çocuk sevdasına, mal-mülk-menal arzusuna kapılacak. Ve pek tabiî kimileri de başlangıçtaki inanç, azim ve gayreti ile yoluna devam edecek.”
“Sancılıyız. Çile ve ızdırap içindeyiz; ama olacak bunlar. Çünkü bir millet doğuyor. Tabii ki, böyle bir doğumun sancısız olması düşünülemez. Nasıl bir anne doğum öncesi çocuğunu dokuz ay karnında taşıyor. (…) Doğum mevsimi gelince de sancı üstüne sancı çeker. İşte aynen öyle de şimdilerde bir millet yeniden doğuyor. Elbette ki, bunun da kendine göre sancıları olacaktır. (…) İşi gerçek yörüngesine oturtmak için, hep beraber, el birliğiyle seferber olup bir kere daha gayret mi gösterelim.”
Muhterem Hocaefendinin bu tesbitleri üzerine kendi muhasebemizi ve durum muhakememizi çok iyi yaparak üzerimize düşenleri yerine getirmeliyiz.