Humeyni taktikleriyle güçlendirilmiş Nazi rejimi [Faruk Mercan]

“Ey Almanya, uygulamalarınız Nazi'den farklı değil. Sizi dünyaya rezil edeceğiz...”

Böyle bağrıyor Saraydaki Şahıs...

Oysa saygın bilim adamları, bugünkü Türkiye'ye “Nazi Almanyası” teşhisini çoktan koydular. Üç örnek vereyim.

İslam üzerine araştırmaları ile tanınan Columbia Üniversitesi tarih profesörü Richard Bulliet şöyle diyor:

“Bugün Türkiye'de'de yaşananlara Nazi Almanyası dışında bir örnek bulmak çok zor... Hitler'in Yahudi karşıtlığının hiç olmasa bir mantığı vardı. Erdoğan'ın Hizmet hareketine düşmanlığı ise ideolojisiz bir kişisel kine dayanıyor.”

Nazi zulmünden kaçan akademisyenlerin kitabını yazan Prof. Martin Vialon, “Bugün Türkiye'de yaşanan akademik ihraclarla, Nazi faşizmi dönemi arasında yapısal bir paralellik var.” diyor.

Georgetown Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Ori soltes, “Türkiye'de yaşananlar Nazi Almanyası gibi. Hitler emellerini gerçekleştirmek için Yahudileri günah keçisi ilan etti. Erdoğan, aynı şeyi Hizmet hareketine yapıyor” diyor.

Saraydaki Şahsın emrindeki savcılar, 15 Temmuz'un Yurtta Sulh Konseyi için hazırladıkları iddianamede, onu Adnan Menderes'e benzetmek için hokus pokus yapıyorlar. Neymiş? Yurtta Sulh Konseyi de tıpkı Menderes'i deviren 27 Mayısçılar gibi 38 kişilik bir komiteymiş!..

15 Temmuz yalanları diye bir kitap yazmak lazım...

Amaç belli: 15 Temmuz'dan bir Adnan Menderes çıkarmak... Fakat görmüyorlar ki, bu kadar ağır suç dosyalarına sahip bir şahıstan Adnan Menderes çıkmaz.

Dünya çoktan teşhisini koydu: Türkiye'de bugün bir Hitler rejimi hakim.

Saraydaki Şahsın akıl hocaları, bir şey daha yapıyorlar. Ayetullah Humeyni'nin İran'da rakiplerini elemine etmek için uyguladığı stratejiler şimdi Türkiye'de uyguluyorlar.

Evet, Türkiye'de bugün yaşanan Humeyni taktikleriyle güçlendirilmiş bir Nazi rejimi...

Bu size şaşırtıcı gelmesin. Nazilerin ve Siyasal İslamcıların tarihsel işbirliğini anlatan bir kitap var mesela... Orta Doğu uzmanı Barry Rubin'in imzasını taşıyan kitabın ismi “Nazilar ve İslamcılar...”

Nazilerin ve Siyasal İslamcıların ortak özellikleri dini fanatizm, bağnazlık ve başkasına tahammül etmeyen despotizm...

Humeyni İran'ından iki örnek vereyim.

Ayetullah Muhammed Kazım Şeriatmedari, Humeyni'yi idam etmek isteyen İran Şah'ına itiraz ederek, Humeyni'yi kurtaranlardan biridir. Humeyni sürgüne gider. 1979'da İran devrimiyle Humeyni tek adam rejimi kurunca buna ilk itiraz edenlerden biri Ayetullah Şeriatmedari olur. Humeyni, Şeriatmedari'yi tutuklatır. Bu yaşlı din adamı işkenceye maruz kalır. Rejime muhalefetini sürdürmediğine dair halka bir açıklama yapmaya zorlanır. Bu açıklamadan sonra kansere yakalanır. Ama hastanede tedavisi engellenir. Vasiyeti yerine getirilmez. Cenazesi gizlice, yattığı hastanedeki tuvaletin yakınına gömülür. Aşağılamanın boyutunu görüyor musunuz...

Humeyni'ye itiraz eden bir diğer din adamı Ayetullah Ali Muntazari'dir. O da Humeyni'nin tek adam (Velayet-i Fakih) rejimine itiraz eder. Humeyni, 3 bin siyasi tutuklunun idam emrini verince Muntazari, sesini yükseltir. Oysa, kendisine Humeyni sonrasının dini lideri gözüyle bakılmaktadır. “Humeyni ölene kadar sus” diye tavsiye edenlere Ayetullah Muntazari şu cevabı verir: “İnsanların öldürüleceğini bile bile yatağa girince uyuyamıyorum...”

Böylece Ayatullah Muntazari tasfiye edilir. Humeyni, Şah rejimine karşı devrime destek veren İran solunu da böyle tasfiye etti.

Saraydaki Şahıs, 15 Temmuz'dan hemen sonra, laikleri ve milliyetçileri yanına almak için “Yenkapı ruhu” diye bir şey uydurduğunda yazmıştım. Bu, Humeyni'nin İran devriminde uyguladığı taktiğin aynısıydı.

Şimdi ne oluyor? Geleceği için tehdit gördüğü herkesi devletten, üniversiteden atıyor Saraydaki Şahıs... Kendisine itiraz eden herkese terörist damgası vurdurup tutuklatıyor. İran devriminde yapılanların aynısı bunlar... Elbette Nazi Almanyası'nın da...

Humeyni, İran Ordusu'na Şahın Ordusu damgasını vurdu ve Rejim Muhafızları'nı kurdu. Şimdi Saraydaki Şahıs aynı şeyi yapıyor. 15 Temmuz gecesi, ancak 500 kadar subay-astsubay görev aldığı halde, TSK'dan ihrac edilenlerin sayısı 10 bini aştı.

Düşünün, yurtdışında görevli 700 küsür TSK mensubundan 500'ü ihrac edilmiş.

Önce Emniyet Teşkilatı'nı birbirine kırdırdı Saraydaki Şahıs... 80-100 bin arasında Emniyet mensubunu tasfiye etti. Sonra aynı şeyi yargıda yaptı. Yargı'yı sıfırladı. Şimdi, uydurma 15 Temmuz iddianameleriyle TSK'yı bitirip, “Saray Rejimi Muhafızları”nın alt yapısını hazırlıyor.

Türkiye'de 2013 yılından beri yaşanan olayların özeti bu...

Ama herkesin bir hesabı varsa, Allah'ın da bir hesabı var.

[Faruk Mercan] 6.3.2017 [Samanyolu Haber]

Zindandaki öğretmenden 3 çocuğuna mektup [Ali Emir Pakkan]

Bizim boynumuzu bükmeyin!

Gaziantepli, karı-koca iki öğretmenin hikayesini yazmıştım. Önce baba, sonra anneyi aldılar! Üçü de okula giden 12, 15 ve 18 yaşlarındaki erkek çocuklar evde yalnız kaldılar!

Kiradaydılar... Ev, anneannenin yaşadığı şehre taşındı kış ortasında; çocuklar, anne-babadan sonra, arkadaşlarından da koparıldılar!

Bir ay geçti! Daha hakim karşısına çıkarılmadılar! Kendilerine, 'Neden şu dershanede çalıştınız? Neden bu bankada hesabınız var?' deyip tutukladılar!

Geçtiğimiz günlerde babadan bir mektup geldi çocuklarına. Dimdik ayaktaydılar!

Özetle o mektuptan bazı alıntıları paylaşmak istiyorum. Tarihe not düşelim. Çocuklarına bakın ne nasihat ediyor babaları?

"Yavrularım,

Böyle olmasını istemezdim.
Fakat her şey Allah'tan.
Her şeyin ortaya çıkacağı mizanı bekliyorum. Dün ( 15 Ocak 2017) cezaevinin en küçük tutuklusu ile tanıştık! 6 aylık bir kız, Ablası dört yaşında. O, anneannesinin yanında. Sadece o da değil, halasının yanında kalan 2, 4 ve 6 yaşında kardeşler... Yine, annesi hapiste, 1, 2 ve 7 yaşında babası ile kalanlar. Gece uyanıp, annemi, babamı istiyorum, diyen niceleri..."Allah bahtlarını açık etsin, kötü ile karşılaştırmasın" diye dua etmekten başka bir şey gelmiyor elden! Ne kadar aciziz değil mi?

Nice insanlarla tanıştım. "Abi, aylık 9.500 kazanıyordum, hepsi boşmuş, değerini bilemediğim şeylerin kıymetini şimdi anladım" diyen vergi müfettişleri... Doktorlar, Albaylar, hepsinin ortak noktası özgürlükten yoksun olmak! Rahatımız iyi ama sadece kaybettiklerimize mi üzülsek kazandıklarımıza mı sevinsek bilemiyoruz!

Oğullarım,

Size güveniyorum ama dışarıya güvenmiyorum. Önce akrabalarımıza sonra Allah'a emanet ettik sizi...

Arkadaşlarınıza dikkat edin, size kötülüğü tavsiye ediyorsa o arkadaş değildir!

Büyüklerin sözünden çıkmayın!

Doğruyu yanlışı biliyorsunuz! Yanlış yapmayın. Doğruyu yapmak; irade ister, güç ister, inanmak ister! Sizde hepsi var.

Bizim boynumuzu bükmeyin, yüzümüzü kızartmayın! Tabii ki zor, kolay olan nefsi davranmak !

Bizi buraya getiren Allah. Kimseye suç bulmayın. Nedenleri geçin. Durumunuzu değerlendirin! Allah sizleri hayata ve ahirete hazırlıyor! Sınırlarınızı zorluyor, zorlayacak! Kötü şartlarda yaşamayı öğretecek, irade ve sabrınızı sınayacak!

Sonsuz bir hayatı kazanmanızı sağlayacak... Sabreden kazanacak.

Sürekli sorgulayan, üşenen, erteleyen kaybedecek. Allah kazananlardan eylesin

Yıkmak kolaydır! Kötü alışkanlıklar hemen kazanılır. Yapmak zordur, çelik irade ister, işte sizin gibi! Kirletmek kolaydır, temizlemek zordur!

Çıkacağız inşallah, ben ümitsiz değilim. Çünkü kanun karşısında, hak katında, toplum vicdanında bir kötülüğümüz yok. Her şey geçici, insan aceleci!

Sabredelim ve dua edelim!

Allah her şeyi görüyor ya! Tasalanmaya gerek yok!

Ayşe anne (kayınvalide) Kızın L. , senin sözünü hatırlatıyor! "İyilerin başına her şey gelir" diye. Ama laf olsun diye değil, gerçekten iyiyiz. Çıkınca bir pikniğe gideriz artık. Etler benden, sen un helvası yaparsın. Edremit taraflarını gezeriz.

Çıkacağız inşallah.

Selametle

18 Ocak 2017, imza (H. ...)

Mektup böyle... Öğretmenin yaşlı babasına, hala oğlu ve gelinin zindanda olduğu söylenememiş! O, çocuklarını güvende ve işlerinin başında sanıyor!

Kaç kişi farkında olanların bilmiyorum? Kaç kişi duyuyor zindandan gelen sesleri?

Kaç kişi biliyor annesiz/babasız çocukları?

Ama sen duymasan, görmesen de bir gören var Türkiye! Mektupta O'na yakarış var zaten! Tarih de hem bu zulümleri hem de kahreden sessizliğini kayıt ediyor! Babanın dediği gibi; "Her şeyin  açığa çıkacağı mizan kurulduğunda, anlayacağız her şeyi! " Zalimlerin yakasında olacak iki dünya da masum çocukların elleri!

Not 1 : Mazlumların sesini duyurmak ve onlara yardımda bulunmak isteyenlere bu sütunlar hep açık! Bizim de görevimiz dua ederek, hem onların sesini duyurmaya çalışmak hem de tarihe not düşmek olsun!

Not 2 : Gaziantep'te karı-koca öğretmen nasıl gözaltına alınmıştı? İlk yazı:
BİR SOYKIRIM HİKAYESİ

[Ali Emir Pakkan] 6.3.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Sadık rüyalar, müjdeler boşuna mı? Haşa!.. [Abdullah Aymaz]

Cihan çapında önem kazanacak pek çok güzellik, rüyalarla hatta hayallerle başlar… Kıssaların en güzeli olan Yusuf  Suresindeki Hz. Yusuf Aleyhisselamın kıssası bir rüya  ile başlar hem de çocuk yaşındaki bir peygamber namzedinin kutlu, müjdeli rüyası ile… “Bir zaman Yusuf  babasına, ‘Babacığım, Ben rüyamda on bir yıldızın, güneş ve ayın bana (benim için) secde ettiklerini gördüm.’ dedi. (Yusuf Suresi, 12/4)”

Bilim ve teknikteki gelişmeler bile işte böyle rüya ve hayallerle ortaya çıktı.  NASA’da çalışan yaşlı bilim adamları, bu kadar hızlı gelişmeler karşısında hayret ediyor ve “Biz bu kadar olacağını tahmin edemiyorduk; bizi Holywood’un uzay filimlerinin senaristleri hayalleriyle yönlendirdiler” diye itirafta bulunuyorlar…

Peygamber Efendimize (S.A.S.) vahiy, ilk altı ay rüyalarla gelmeye başlamıştır. Onun için, Buharî hadisinde, nübüvvetin 46  cüzünden bir cüzü sadık rüyalar suretinde tezahür  etmiştir… 23 sene süren Peygamberliğin 6 ayı elbette onun 46’da biri olur. Hadis-i Şerifte (Buhari’de) geldiği üzere Efendimizin (S.A.S.) o ilk altı ayda gördüğü rüyalar sabah aydınlığı tezâhür ediyor, zâhir, açık ve doğru çıkıyordu.

Üstad Hazretleri Yirmi Sekizinci Mektub’un Birinci Meselesinde diyor ki: “Rüyâ-î sâdıka, doğrudan doğruya, insanın mahiyetindeki lâtîfe-i Rabbaniye, şehadet âlemi ile bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, gayb âlemine karşı bir münasebet bulur, bir menfez açar; o menfez ile,  vukua gelmeye hazırlanan hadiselere bakar. Levh-i Mahfuz’un cilveleri ve kaderi mektupların numuneleri nev’inden birisine rast gelir, bazı hakîkî olayları görür. 

O olaylarda, bazan hayal tasarruf eder, suret elbiseleri giydirir. Bu kısmın  çok çeşitleri ve tabakaları var: Bazı aynen gördüğü gibi çıkar, bazan bir ince perde altında çıkıyor, bazan kalın bir perde ile sarılıyor. (…)  İşte, umum avam halk için dahi bir nevi velâyete mazhariyet var ki, sâdık rüyalarda, evliya gibi, gaybî ve istikbalde gelecek ve olacak şeyleri görüyorlar. Evet uyku nasıl ki, avam halk için rüya-i sâdıka cihetinde bir velâyet mertebesi hükmündedir; öyle de, umum için, gayet güzel ve muhteşem bir sinema-i Rabbiniyenin seyrangâhıdır. Fakat güzel ahlâklı güzel düşünür, güzel düşünen, güzel levhaları görür.

Fenâ ahlâklı, fena düşündüğünden, fena levhaları görür. Hem herkes için, şehadet âlemi içinde, gayb âlemine bakan bir penceredir. Hem kayıtlı, sınırlı ve fani insanlar için sınırı olmayan bir sahada bir meydan ve bir nevi bekâya mazhar geçmiş, gelecek ve hazır zaman hükmünde bir temâşâgâhtır. Hem hayatın yükleri altında ezilen ve meşakkat çeken ruh sahibi olan varlıkların bir istirahat yeridir. İşte bu gibi sırlar içindir ki, Kur’an-ı Hakîm ‘Uykunuzu bir istirahat vakti kıldık.’ (Nebe’  Suresi, 9)  nevindeki âyetlerle uykunun hakikatını ehemmiyetle ders veriyor. (…) Senin müjdeli, mübarek ve güzel rüyanın tabiri, Kur’an için ve bizim için çok güzeldir. (…) Şöyle ki: O geniş meydanlık,  Âlem-i İslâmiyettir. Meydanlığın nihayetindeki Mescid, Isparta vilayetidir. Etrafı bulanık, çamurlu su, hâl ve zamanın sefâhet, atalet ve bidatlar bataklığıdır. Senin selametle, bulaşmadan, sür’atle Mescid’e erişmen, herkesten evvel Kur’an Nurlarına sahip çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kaldığına işarettir. Mescid’deki küçük cemaat ise, Hakkı, Hulusî, Sabri, Süleyman, Rüşdü, Bekir, Mustafa, Ali, Zühdü, Lütfi, Hüsrev, Re’fet gibi, Sözler’in hameleleridir. Ufak Kürsü ise, Barla gibi küçük bir köydür. Yüksek ses ise, Sözlerdeki kuvvete ve çok hızlı yayılacaklarına işarettir. Birinci sayfa sana tahsis edilen makam ise, Abdurrahman’dan sana münhâl (boşaltılmış) yerdir. O cemaatin telsiz âletlerin alıcıları hükmünde, bütün dünyaya ders işittirmek  işareti ve hakikatı ise, inşâallah, tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efradı birer küçük çekirdek iseler de, ileride Allah’ın muvaffak kılmasıyla birer yüce ve yüksek ağaç hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar.   SARIKLI,  KÜÇÜK, GENÇ BİR ZÂT İSE,   HULÛSÎ’YE  OMUZ  OMUZA VERECEK, BELKİ GEÇECEK  BİRİSİ, nâşirler ve talebeler içine girmeye namzeddir. Bazılarını zannederim, fakat kat’î hükmedemem. O GENÇ, VELÂYET  GÜCÜ  İLE  MEYDANA  ATILACAK  BİR  ZÂTTIR.”

Bunları kim söylüyor, çağımız müceddidi ve yazdığı Risaleler gelecek asırları da inşaallah  tenvir edecek olan Bediüzzaman Said Nursî… Evet Mevlana Celaleddin,  Sıddîkî (Hz. Ebu Bekir soyundan) idi. İmam-ı Rabbanî, Fârukî (Hz. Ömer soyundan) idi. Mevlânâ Hâlid Bağdadî,  Osmanî (Hz. Osman soyundan)  idi. Said Nursî ise Alevî (Hz. Ali Efendimizin soyundan) idi… Saydığım bu zatların ufuk açıcı sözlerinde ve müjdelerinde bir yanlış ve isabetsizlik gören var mı? Üstadınkiler de olabilir mi?

[Abdullah Aymaz] 6.3.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Abidik Gubidik [Haber-Yorum: Vehbi Şahin]

Nereden nereye…

2000’li yılların başında yıldız olmaya aday bir ülkeydi Türkiye…

Erdoğan liderliğindeki AKP, 3 Kasım 2002’de sandıktan birinci parti çıktığında hemen her kesim için bir umut vadediyordu.

Neden?

Baskılara karşı özgürlükleri, vesayet rejimine karşı hukukun üstünlüğünü, tek adam rejimine karşı AB normlarını savunuyordu çünkü…

İçeriden de dışarıdan da büyük destek vardı bu yeni partiye.

Sebebi ise basitti.

Gerek kuruluş gerek seçim beyannamesinde Türkiye’nin ufkunu açacak bir parti imajı çiziyordu.

Toplumun farklı kesimlerini temsil eden siyasi figürleri parti çatısı altında buluşturmaları, niyetlerinde samimi olduklarını gösteriyordu.

DÜZEN KURACAKLARDI AMA…

Hatta lider kadro, haklarındaki şüpheleri izale etmek için Milli Görüş gömleğini çıkardıklarını bile itiraf etmişlerdi.

Artık onlar muhafazakar demokratlardı.

Amaçları ülkenin makus talihini değiştirmekti.

Bu nedenle partilerine Adalet ve Kalkınma Partisi demişlerdi.

Ülkeyi ayağa kaldıracak ve adaletsiz düzeni değiştireceklerdi.

Partinin kısa ismini AK Parti olarak takdim ederek de liderin Arapça’da temiz anlamına gelen Tayyip ismini hatırlatmak istemişlerdi.

İlk dönem her şey yolunda gitti.

Başta ABD olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri ile Türk kamuoyu AKP iktidarına büyük destek verdi.

Onlar da bu destekten güç alarak iktidarlarını, sonsuza kadar sürdürme stratejisi üzerine bina etmeye başladılar.

HEDEFE GİDEN HER YOL MÜBAH

Ne olduysa ondan sonra oldu zaten.

Öncelikler değişti, partinin kuruluş felsefesi ayaklar altına alındı.

Farklı kesimleri temsil eden politikacılar, hatta partide özgül ağırlığı olan isimler bile birer birer etkili konumlardan uzaklaştırıldı.

17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarından sonra AKP için tek hedef vardı artık.

İktidarı ve Meclis’teki sandalye çoğunluğunu kaybetmemek.

Kurdukları düzeni ayakta tutma güdüsü o kadar hayati hale geldi ki seçim rüşvetine bağımlı hale gelmiş AKP seçmenini tatmin etmek için parti ilkelerinden de Müslüman kimliklerinden de kolayca vazgeçtiler.

Başta Cemaat olmak üzere kendilerine muhalif olanları ezmek için çok kolay yalan söylediler. İftira attılar. Kumpas kurdular.

Makyavelist bir tutumla AKP ve Erdoğan için hedefe giden her yol mübah haline geldi.

KOCAMAN ENKAZ

15 yıllık tek parti iktidarından geriye ne kaldı?

Hem maddi hem de manevi tahribatı çok yüksek devasa bir enkaz…

Yurt dışında itibarları sıfırlandı.

Batılı ülkeler bir bir kapıları yüzlerine kapattı.

ABD, yayınladığı insan hakları raporunda en fazla sayfayı Türkiye’ye ayırdı.

Almanya ve Hollanda, AKP’li bakanların ülkelerindeki referandum programlarını iptal etti.

Avusturya, bu yasakların tüm Avrupa ülkelerine teşmil edilmesini istedi.

İslam ülkeleri arasında Katar ve Suudi Arabistan dışında kendilerini dikkate alan yok.

Rusya, İran ve İsrail ise AKP ve Erdoğan’ın içine düştüğü kurt kapanını fırsata çevirme peşinde.

Sürekli taviz koparmaya çalışıyorlar.

DENİZ BİTTİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP hükümeti zor durumda yani…

İktidarda kalmak için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar.

Yedi düvele savaş açıyorlar.

Hamasi nutuklar atıyorlar.

AKP tabanını tatmin etmek için kesenin ağzını açıyorlar.

Mağduriyet edebiyatını sürdürebilmek için “abidik gubidik” işler de yapıyorlar.

Ama nafile…

İçerisi de dışarısı da bu ayak oyunlarını görüyor artık.

AKP ve Erdoğan için deniz bitti.

Er ya da geç gidici olduklarının farkındalar.

İçeride ve dışarıda itibarları tükenmiş durumda.

Son kozlarını oynuyorlar.

O da ellerinden kayıp gidince sıfırı tükettiklerini fark edecekler.

Acı ama gerçek bu…

Utançla anılacak işlere imza atan bir iktidar partisi olarak tarihteki yerlerini alacaklar.

[Vehbi Şahin] 6.3.2017 [TR724]

Savcı Murat Çağlak da Reza’nın önüne yatmış [Ahmet Dönmez]

15 Temmuz askeri darbe girişimi sonrası tutuklanan 29 gazetecinin iddianamesindeki skandallar saymakla bitmiyor. İstanbul Cumhuriyet Savcısı Murat Çağlak, sadece içinde suç delili olmayan iddianame yazmakla kalmamış, aynı zamanda 17 Aralık’ı ve baş aktörü Reza Zarrab’ı savunma makamı gibi çalışmış. Gazetecilere, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme, Silahlı Terör Örgütü Kurma ve Yönetme” suçlamaları getiren Savcı Çağlak’ın delilleri arasında, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasıyla ilgili yazı ve tweet’ler de var. 17 Aralık soruşturmasının en önemli şüphelisi İran kökenli işadamı Reza Zarrab aleyhine atılan tweet’ler savcı tarafından gazetecilerin “terörle irtibatına” delil olarak sunuluyor. Zarrab, 21 Mart 2015 tarihinden beri ABD’de İran’a yönelik uluslararası yaptırımları delme, kara para aklama ve teröre destek iddiaları nedeniyle tutuklu. Savcı Çağlak’ın “terör delili” olarak sunduğu tweet’ler arasında, gazeteci Habib Güler’in Mevlana’nın vefatının yıldönümü olan 17 Aralık tarihinde attığı ‘Şeb-i Arus’ tweet’i de var.

İddianameyi irdelemeye devam eden İsveç merkezli insan hakları derneği Stockholm Center for Freedom, son olarak Çağlak’ın “Reza Zarrab” tutkusunu haberleştirdi. Savcı, iddianamesinde, 17-25 Aralık için “sözde yolsuzluk operasyonu” diyor. Ayrıca soruşturmayı, “Yolsuzluk adı altında hükümete ve Anayasal düzene karşı darbe teşebbüsü” olarak niteliyor. Soruşturmanın detaylarını yazan gazeteleri ise “hükümet aleyhine algı operasyonu” yapmakla itham ediyor. İddianamede şöyle deniyor: “17 Aralık sözde yolsuzluk operasyonu basında da eş zamanlı algı operasyonu ile devam etmiştir. Bu bağlamda 18 Aralık 2013 tarihli Zaman Gazetesi ‘Türkiye’yi sarsan rüşvet ve yolsuzluk operasyonu’; Taraf Gazetesi ‘Büyük Operasyon’; Bugün Gazetesi ‘Şoke eden operasyon’; Habertürk Gazetesi ‘3’lü operasyon yemekhanede başladı’ manşetleri ile çıkmış, haberlerin içeriğinde benzer şekilde yolsuzluk ve rüşvet operasyonuymuş gibi anlatım yapılmıştır. Devam eden günlerde örgütün basın organı Zaman Gazetesi ‘Ayakkabı kutularında 4.5 milyon dolar, evde yedi çelik kasa; Rüşvet ve örgütten tutuklandılar; Soruşturma yapmam engellendi’ vb manşetlerle algıya devam etmiştir.”

Yani Savcı Çağlak’a göre, evlerden milyon dolarlar, içi para dolu ayakkabı kutuları, para kasaları, para sayma makineleri çıkmışsa bunları yazmamak gerek. Dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler’in yatak odasında çıkan 1 milyon 200 bin dolar, 6 adet çelik kasa ve para sayma makinelerini yazmak gazetecilik faaliyeti değil algı operasyonu. Aynı şekilde dönemin Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın evinden çıkan ayakkabı kutuları içindeki milyon Euro’ları yazmak da “terör faaliyeti”. İddianamede bu şöyle ifade ediliyor: “Örgüt elindeki medya gücünü kullanarak 17-25 Aralık 2013 süreci ve sonrasında algı oluşturmaya çalışmıştır. FETÖ, elindeki gücü ve kamu imkanlarını kullanarak gerçekleştirdiği 17-25 sürecindeki operasyonun ne kadar haklı olduğunu, ayakkabı kutularındaki paralar, para kasaları, cinsellik ve benzeri konular çerçevesinde savunmuştur.”

MEVLANA ALINTISI SUÇ DELİLİ

Savcı Çağlak, iddianamesinde sanık gazetecilerin 17 Aralık, Reza Zarrab ve yolsuzluk tweet’leri ile yazılarını da sıralamış. Eski Zaman gazetesi parlamento muhabiri Habib Güler’in 17 Aralık ‘Şeb-i Arus’ tweet’i de bunlar arasında. Güler, 17 Aralık 2015 tarihinde, “Bugün vuslat günü. Şeb-i Aruz (düğün gecesi) zamanı. Mevlana, Rabbine kavuşmuştu bugün. Ve herkes sevdiği ile anılacak her #17Aralık’ta.” tweet’i attı. Ancak Savcı Çağlak, 17 Aralık yolsuzluk operasyonunu ima ettiği gerekçesiyle bu tweet’i Güler aleyhine delil olarak kullandı.

Hükümet tarafından kapatılan Meydan gazetesinin eski köşe yazarı Atilla Taş aleyhine deliller arasında da bolca 17 Aralık alıntısı var. Taş’ın 20 Temmuz 2015 günü yazdığı “Hayırsever Reza Eniştemiz” başlıklı yazı, iddianameye girmiş. Taş’ın yazısında şu cümleler var: “Gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi kötü bir huyları vardır. 17-25 Aralık soruşturması kapsamında gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan Reza Zarrab’ın kuryesi Adem Karahan, Cumhuriyet gazetesine yaptığı bomba açıklamalarla gündeme geldi. Karahan, ‘2012-2013 yıllan arasında yurtdışına 200 ton altın çıkardık. Bir yılda eski para ile 18 katrilyonluk attını yurtdışına çıkardık. Bu 18 katrilyonun yüzde 4’ü siyasilere yüzde 4’ü ise Zarrab’a kalıyordu. Ama işin asıl arkasında kimler var bilmiyoruz.’ dedi. (…) Dünyanın başka bir yerinde böyle bir açıklama, adalet mekanizmasını harekete geçirirdi, kıyametler kopardı ama kimseden çıt yok!. Sadece bu bile insanın midesinin bulanmasına yeterken, hasıraltı yapılan onca şeye bakılırsa hiçbir şey olacağı da yok gibi. İran’da hakkında binlerce dosyalık dava açılan, vergi konusunda cimri, bahşiş konusunda bonkör Reza Zarrab, ülkemizde bakanlar tarafından ödül verilip, Cumhurbaşkanı tarafından hayırsever olarak nitelendirilen birisi. (…)”

ÖNÜNE YATAN YATANA

Savcı’nın Atilla Taş aleyhine delil olarak sıraladığı 17 Aralık tweet’leri de bolca. Örneğin, 11 Kasım 2014 tarihli “Ak Saray’ın aylık elektrik parası 700 bin TL’ymiş. Reza için bir kol saati parası, o ödesin.” tweet’i bunlardan biri. Atilla Taş, operasyonun 1. yıldönümü olan 17 Aralık 2014 tarihinde, “Kutlu olsun bugün 17 Aralık! Neşe doluyor tüm hırsız kalabalık! Ayakkabı kutuları parayla dolsun! Polis gelirse, Reza’nın önüne yatarık!” şeklinde tweet atmış. Bu da iddianamede. Ancak Savcı Çağlak, tweet’in tarihini yanlış yazmış ve 24 Mayıs 2016 tarihli demiş. 17 Aralık şüphelilerinden dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler, polisin yasal dinlemesine takılan 11 Ekim 2013 tarihli telefon konuşmasında Zarrab’a, “Abicim sen o konuda rahat ol… Vallahi böyle bir şey varsa senin önüne ben yatarım ya…” diyordu.

Atilla Taş, iddianameye giren bir diğer tweet’inde ise yolsuzluğu ortaya çıkaran polislerin hükümet tarafından görevden alınmasına atıf yapıyor. 10 Ocak 2014 tarihli paylaşımında, “Devletinize yardımcı olun, çevrenizde yolsuzluk, hırsızlık ve bilumum suçlarla uğraşan polisler varsa, onları hükümet’e ihbar edin !” diyor.

Sosyal medyadaki 17 Aralık yorumları nedeniyle teröristlikle suçlanan bir diğer gazeteci de Emre Soncan. İddianamede Soncan’ın Twitter paylaşımları şöyle sıralanıyor:

“17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları, ülke için bir ‘yeniden aydınlanma’ ve kirden, kötülükten arınma fırsatıydı.. Yazık oldu..” (06.01.2016)

“Umarım insanlar 17-25 Aralık operasyonlarını yapan savcı ve polislerin haklılığını artık anlarlar.” (Zarrab’ın ABD’de tutuklanması üzerine – 21.03.2016)

“Zarrab işi göründüğünden çok daha büyük.. Türkiye’ye uzamaması ve buradaki bağlantıların dahil edilmemesi mümkün değil..” (22.03.2016)

“Savcı Bharara’nın Zarrab dosyasındaki ithamların iktidar üzerinde oluşturacağı baskı, halka daha fazla otoriterleşme olarak geri döncektir.” (26.05.2016)

“Erdoğan isminin Zarrab dosyasında yer alması ne anlama geliyor?” (26.05.2016)

17 ARALIK MÜDAFİİ MURAT ÇAĞLAK

Hükümet tarafından kapatılan bir başka gazete Millet’in eski köşe yazarı Murat Aksoy da “Rezazede”lerden. 17 Aralık 2014 tarihli köşesinde, yolsuzluk operasyonunun yıldönümünü irdeleyen Aksoy, şu cümleleri nedeniyle iddianameye girmiş: “Bu 1 yıl içinde 17-25 Aralık iddialarına ilişkin dosya, hukuk içinde çürütülmesine fırsat tanınmadan takipsizlikle sonuçtandı. İktidar bu iddialara ‘darbe’ dedi ama bugüne kadar hiç bir savcı, darbe girişimi iddiasıyla soruşturma açmadı. (…) 17 Aralık’ın 1. yılında Türkiye’ye baktığımızda demokratikleşmiş, zenginleşmiş, sivilleşmiş ve normalleşmiş bir ülke görmüyoruz Tam tersine adım adım otoriterleşen, parti devletinin inşa edildiği bir ülke görüyoruz. Siyasi iktidar, Meclis’i işlevsizleştirip siyasi alanı daraltıyor. Yargıyı parti devletine bağlı hale getiriyor (…)”

Kapatılan Zaman gazetesinin adliye muhabiri Yakup Çetin, tutuklu bulunan 17 Aralık operasyonunun Mali Şube Müdürü Yakub Çetin’in savcılık ifadesini haberleştirdiği için suçlanıyor. Bu ifadeleri yazmak gazeteciliğin bir gereği olmasına ve aynı haber bir çok gazetede yer almasına rağmen Çetin aleyhine delil olarak iddianameye yazılmış. 4 Eylül 2014 tarihli haberde, “Yakub Saygılı, savcılık ifadesinde önemli açıklamalarda bulundu. Saygılı, kendilerine darbe suçlaması yöneltildiğini hatırlatarak, 17 Aralık 2013 sabahı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve oğlu Bilal Erdoğan arasında geçen sıfırlama tapesinin uluslararası saygınlığı olan bir laboratuvarda incelenmesini talep etti. Bu incelemenin soruşturmanın darbe mi yoksa yolsuzluk soruşturması mı olduğunu ortaya koyacağını vurguladı.” denilmesini delil sayan Savcı Çağlak, Çetin’in bu sayede “örgütün söylemlerini topluma duyurduğu” yorumunu yapıyor.

ERDOĞAN’A HIRSIZ DENİLMESİNE İÇİ ELVERMEYEN SAVCI

İddianamedeki bir başka dikkat çeken ayrıntı, savcının bazı bölümlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik sarfedilen ‘hırsız’ kelimesini sansürlemiş olması. Özellikle Türk Solu gazetesi genel yayın yönetmeni Gökçe Fırat’la ilgili bölümlerde, ‘hırsız’ yerine nokta nokta işareti ile ‘H…’ yazması iddianamenin ilginç detaylarından birisi. Mesela Fırat’ın 2 Eylül 2014 tarihli “Eyy Reza ve Eyy Tayyip 🙂 Soytarıya soytarı hırsıza hırsız deriz biz!” tweeti, iddianamede “Eyy Reza ve Eyy Tayyip 🙂 So…ya so…rı hı…a h….ız deriz biz!” şeklinde yer almış.

Gökçe Fırat’ın, Ali Özsoy’un yazdığı “Hırsız Var” isimli kitabın tanıtımı için 10 Aralık 2014 günü attığı tweet de “H…ız Vaar! 17-25’in kitabı çıktı. Toplatılmadan alın” şeklinde sansürlenmiş. Bunun gibi Fırat’ın 10 civarında hırsızlık tweet’i daha var. Fakat savcının sansürü ‘hırsız’ ile sınırlı kalmayıp ‘diktatör’ kelimesini de kapsamış. Örneğin Gökçe Fırat’ın, 13 Aralık 2014 tarihinde attığı, “Sen diktatör olmasaydın sana diktatör demezdik. Katil olmasan katil demezdik. Hırsız olmasan hırsız demezdik.” şeklindeki tweet, iddianameye ”Sen d…tör olmasaydın sana d…tör demezdik. Katil olmasan katil demezdik. H…z olmasan. h…z demezdik.” şeklinde girmiş.

[Ahmet Dönmez] 6.3.2017 [TR724]

‘Malum yafta’ ve elfaz-ı küfrün tarihi temelleri [Abdullah Salih Güven]

Elfaz-ı küfür ve ef’al-i küfrün İslam’ın erken dönemleri merkeze konulduğunda tekfir ile birlikteliğini anlatmış, söz konusu kavramların ortaya çıkışında siyasi çalkantıların rolü olduğunu söyleyerek bir önceki yazımıza son vermiştik. Kaldığımız yerden devam edecek olursak; İslam’ın erken dönemleri maalesef siyasi tartışmalarla, çalkantılarla, kavga ve mücadelelerle ve nihayet iç savaş nitelendirmesini hak edecek tecrübelerle doludur. Bunun temelinde de hiç şüphesiz iktidar mücadeleleri yatmaktadır. Bu mücadeleler Müslümanların 15 asırlık siyaset zihniyetini hatta sistemini belirleyen bir zemin olmuştur.

‘ERKEN DÖNEMLER’ NE ZAMAN?

İslam’ın erken dönemleri; işin aslına bakılırsa muğlâk bir söylem. Bunu netleştirmek lazım. Cevabım, belki acı ve kabullenilmesi zor olacak ama alabildiğine net; “erken dönemler” Peygamber Efendimizin (sas) vefatının hemen sonrası; hem de daha mübarek bedenleri toprağa verilmeden önce başlamış ve devam etmiştir. Malum, bir devlet reisi olarak Hz. Peygamber’den boşalan yere kim oturacak? Başka bir ifadeyle devlet başkanı, halife, ‘emirü’l müminîn’ kim olacak sorusu ve sorunu Müslümanların Hz. Peygamber’siz (sas)  hayatta karşılaştıkları ilk siyasi sorundur.

Bunun için Arap örf ve âdetinin de etkisiyle sahabeden bir grup insan -ki kaynaklarımız bize bunların hemen hepsinin Evs ve Hazreç kabilelerinden oluşan Ensar’dan insanlar olduğunu söylüyor- Sakife-i Beni Saide’de toplanıyor. Devlet başkanını seçim bağlamında önce kendi aralarında daha sonra Muhacirîn’in devreye girmesi ile daha geniş katılımlı olarak müzakereler, yer yer de sert tartışmalar yaşanıyor. Malum süreç, Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesi ile neticeleniyor.

Amacım bu konuyu detayları ile anlatmak değil; aksine yukarıda sorduğum soruya cevap vermek. Bana göre erken dönemlerin başlangıcını işte bu siyasi hadise oluşturuyor ve Hz. Ali ile Muaviye dönemindeki iç savaşla zirve noktasına çıkıyor. Biliyorum ve farkındayım; Sünni gelenek bu çalkantılı dönemlerin çok fazla irdelenmesini sevmez. Binlerce insanın öldüğü ve öldürüldüğü hadiseleri içtihat hatası deyip kapatmayı tercih eder. Fakat bu yaklaşım yaşanmış tarihi gerçekliği görmezden gelmeye yetse bile kapatmaya yetmez.

Çünkü adı üzerinde yaşanmış gerçeklik bunlar. Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin şehit edilmesini netice veren hadiseleri, Cemel, Sıffin, Kerbela, Nehrevan iç savaşlarını nereye koyacaksınız?

PARAMPARÇA OLMA SÜRECİ

Kısaca hatırlatmada bulunduğumuz bu çalkantılı dönemlerin, elfaz-ı küfrü ele aldığımız konu ile çok yakından bir alakası var. O da şu; özellikle Hz. Osman’ın şehit edilişini takip eden yıllarda cereyan eden siyasi yorum farklılıkları, toplumda kökeni Cahiliye dönemine uzanan kabilecilik zihniyetini yeniden açığa çıkardı. Gerçi bu açığa çıkma Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer döneminde de vardı. Özellikle bu ikisinin halife seçilme sürecinde bunun işaretlerini görmek mümkündü. Hz. Osman’ın 12 yıllık hilafeti zaten bu işaretlerin bütünüyle gün yüzüne çıktığı zamanlardı. Onun şehadeti ise işleri çığırından çıkardı ve toplum Beni Ümeyye-Beni Haşim, Hz. Osman’ın katillerini hemen cezalandırmak isteyenlerle bunu belli bir sürece yaymayı tercih edenler, meşru devlet yanlıları ile isyancılar vb. şeklindeki isimlendirmelerle ayrıştı.

Çok sonraları ‘Ehli Sünnet’ adı verilen kategoride yer alan bu gruplara Cemel ve Sıffin sonrası Ali tarafları (Şia) ve Hz. Ali’yi Muaviye ile olan hilafet mücadelesinde hakem kabul ettiği için tekfirle suçlayan Hariciler olmak üzere iki grup daha katıldı. İşin özeti, Hz. Peygamberin vefatının 30. yılında toplum bir manada paramparça oldu ve Peygamber Efendimiz dönemindeki uhuvvetten, birliktelikten ne bir iz, ne de bir eser kaldı.

MESELENİN KELAMA ‘SIÇRAMASI’

İşte Müslümanın Müslümanı öldürmesi ile devam eden bu siyasi kamplaşma imanî/kelâmî bağlamda başka tartışmaları da beraberinde getirdi. Bunun en uç noktasını “Siyasi iktidarı ele geçirmek için Müslümanın Müslümanı öldürmesi caiz midir? Bu uğurda hile yapmanın, yalan söylemenin, meşru devlet başkanına isyan etmenin hükmü nedir?” gibi sorular oluşturdu. Aslında uzayıp giden bu sorular silsilesi “Amel imandan bir parçadır ya da değildir” noktasında düğümlendi.

Hariciler “Amel imandan bir parçadır, amel etmeyen kişi kâfirdir, katli helaldir” derken, Mürcie “Amel imandan parça değildir. Amel ayrı, iman ayrıdır. İmanla beraber amelsizlik veya kötü amel insana zarar vermez” diyerek tam karşı uçta kendine yer buldu. Mutezile “Amel imandan bir parçadır ama amelsiz insana kâfir diyemezsiniz; akıbetini Allah belirler” diyerek orta bir yolu tercih etti. Daha sonra bu sürece çok benzer ama farklı sıfatını da almaya layık görüşleriyle Maturidi ve Eş’ari’ler katıldı.

Tekfir, elfaz-ı küfür ve ef’al-i küfür’ün teolojik ve teorik kökeni işte bu zeminde aranmalıdır. Başka bir tabirle siyaset ile başlayan hadiseler zinciri teolojik düzlemde iman-amel ilişkisine yansımış, karşıt görüşte olan Müslümanları öldürme dâhil, bütün söylem ve eylemler meşruiyetini bu sahada cereyan eden yorumlarda bulmaya çalışmıştır. Yani söz konusu görüşler çıkış noktasını oluşturan siyasi arenada silah gibi kullanılmıştır. Haricilerin hakemi kabul ettiği için Hz. Ali’yi kâfir ilan etmeleri, kanını dökmeyi helal saymaları bunun en çarpıcı örneğidir.

Bugünkü hadiselere de bakın, farkını göremeyeceksiniz. Zaten üç yazıdır devam eden ve oldukça uzun sayılabilecek bu girişi günümüzle olan irtibatı daha iyi anlaşılsın diye yazıyorum.

Devam edeceğiz.

[Abdullah Salih Güven] 6.3.2017 [TR724]

Kötülüğe esir olmamalı! Yeni bir şeyler yapmalı… [Konuk Yazar: Umut Atay]

Zulüm acımasızca devam ediyor… Kötülük olanca çılgınlığıyla hüküm ferma… Kalbe hançer gibi saplanıyor duyduklarımız! Ya bilmediklerimiz anlatıl(a)mayanlar…Kalbimiz dayanmıyor artık. Yüreklerin kulakları sağır… Ağır ağır kuşatmış toplumu kötülük. Herkes seyrediyor. İnsanoğlu kendi kıyametine mi hazırlanıyor? Bir şeyler yapmalı…

TABLO SANDIĞIMIZDAN DAHA AĞIR BELKİ

Yüz binden fazla kişi işsiz kaldı. Çalışma özgürlükleri ellerinden alındı, açlığa mahkum edildiler… Elli binden fazla kişi tutuklu, sayıları her geçen gün artıyor. Cezaevlerinden, gözaltından işkence haberleri geliyor… 130 dan fazla intihar olduğu söylenen (!) şüpheli ölüm var. Hitler döneminde bile bu kadar gazeteci, akademisyen ve yargıç tutuklanmadı! İşinden edilmedi. Açlığa mahkum edilmedi. Yargı iktidarın sopası olarak kullanılıyor. Şimdi, tutuklu eşini ziyarete giden ev hanımlarına geldi sıra… Çocuklar perişan! Aileler darmadağın! İktidarın kendisi için tehlikeli gördüğü herkese sıra gelecek anlaşılan!

Tablo belki de sandığımızdan daha ağır. Bağımsız bir yargının,  özgür medyanın olmadığı, düşünce özgürlüğünün bulunmadığı bir yerden sağlıklı hasar raporu almak mümkün olmuyor. Bilinen gerçek; zulüm artarak devam ediyor…Bir yol bulmalı, yeni bir şeyler yapmalı…

KÖTÜLÜĞE ENGEL, İYİLİĞİ YAYMAYA ARAÇ

AB ve ABD’nin üst yönetiminin, entelijansiyanın ülkemizde olanlarla ilgili şüphesiz bir fikri var. İnsan hakları ve demokrasinin evrensel standartları Batı’da belli. Ülkemizdeki uygulamaların buna uymadığını görüyorlar. Devletler kendi menfaati ön planda tuttuklarından şimdilik güçlü bir ses çıkarabilmiş değiller. Ya Batılı halkın, sıradan vatandaşın ülkemizde yaşanan zulümlerle ilgili olarak ne kadar bilgisi var? Duyurabildik mi onlara? Bizce ortaya konulacak ‘sivil itaatsizlik eylemleri’ ile yapılanları dünya kamuoyuna anlatmalı değil miyiz? Derdimizi anlatabilirsek hem o ülkelerin üst yönetimine baskı oluşturmayı sağlamış olacağız hem de toplumsal entegrasyon için yeni pencereler açmış olacağız… Sivil itaatsizlik eylemi hem kötülüğe engel olabilir hem de iyiliği yaymaya araç olabilir…

Sabır, sebat ve dua… Kötülüğe karşı en önemli duruş… Şüphesiz yerini hiç bir şey dolduramaz. Kötülüğü, her şeyin sahibine şikayet, zalimleri iflah etmeyecektir. Buna inancımız tam. Eksiklik olduğundan değil de fazlalık olsun diye; bununla birlikte zulmü dünya insanlarına duyurmak da gerekmez mi? Hiç yapılmadığı söylenemez. Sosyal medya zaman zaman etkili kullanılabiliyor. Zulmü tüm dünyaya daha etkili nasıl anlatabiliriz, buna kafa yormaya değmez mi? Daha fazlası için bir şeyler yapmalı…

İLGİ UYANDIRMAK İÇİN NE YAPILABİLİR?

Medya-sosyal medya dışında bilmediğimiz farklı mecralarda çalışmalar yapılıyordur belki. Bu çalışmalar etkili de oluyordur. Ancak tespit şudur ki; dünya kamuoyunun ilgisini ülkemizde yaşanan zulme tam olarak çevirebilmiş değiliz.

İlgiyi uyarmak için neler yapılabilir? Eylem pratiğimiz yok maalesef. Kendi değerlerimize uygun; şiddeti dışlayan, ikna odaklı, olumlu hareket içeren bir eylem pratiği… Zulme karşı “isyan ahlakı” taşıyan bir eylem pratiği… Medeni dünyaya karşı akıl-mantık süzgeci içinde sunabileceğimiz değer yargılarımıza ve zulme dikkat çekmek için bir eylem pratiği… yok maalesef. Henüz ortaya konabilmiş değil. Bir şeyler yapmalı…

Zamanı şimdi değilse ne zaman? Bütün projektörleri zalimlerin yüzüne tutacak bir yol; arayıp  bulmalıyız. Yapılan zulümlere karşı “dikkat çekmek için” bir şeyler yapmalı… İrademizle ortaya koyacağımız gayret farklı bir Rahmeti celbedecektir belki de…

Umulur muydu kuzey yarım küredeki fırtınanın nedeninin güney yarım kürede mavi bir kelebeğin kanat çırpmış olması olsun… Kelebek kadar olsun bir şeyler yapmalı…Bir adım atarsak mesafeler kısalacaktır belki de… Zalimlerin yüzündeki maskeyi, maske olmaktan çıkartacak! Bir şey yapmalı…

HAKLI OLMANIN GÜCÜ YETER

Haklı davada çekimser kalacağımız bir durum yok. Haklı olmanın gücü yeter. Gücünü hoyratça kullananlar düşünsün gerisini… Yavuz hırsızlar düşünsün! Cesaret ve akılla bir şeyler yapmalı…

Gandi 1930’da 400 km’lik meşhur tuz yürüyüşüne tek kişi ile başladı, 12 bin kişi ile tamamladı. Britanya’ya karşı Hindistan’ın başkaldırmasına öncülük etti ve bu hamle bağımsızlıkla neticelendi. 1942’de Britanyalılara açık çağrıda bulunarak Hindistan’ı terk etmelerini istedi. Küçük adımlar büyük sonuçlar doğurmuştu…

Ebu Zer Gıfari (RA) ilk Müslümanlardan. Efendimiz’i (sav) duyunca görmeye geliyor. Görünce de Müslüman oluyor. İçi içine sığmıyor. O dönem müşriklerin merkezi Kâbe’de ilk eylemi gerçekleştiriyor. Meydan okuyor tüm putperestlere, zalimlere. Müslümanlığını ilan ediyor! Şaşırtıyor müşrikleri. Bedel ödemekten çekinmiyor. Müslümanlığı ve  küfrün zulmünü gündeme getiriyor. Kaç kişiye cesaret verdiği bilinmiyor. Biraz cesaretle bir şeyler yapmalı… Bizce bir şeyler…

BİRAZ KAFA YORMALI

Zulmün sıradanlaşmasına fırsat verilmemeli. Unutursak-unutturursak suç ortağı oluruz. İçerde bir şey yapma imkanı olmayan mağdurlar bir el bekliyor. Bir duruş bekliyor… İnayet eli uzanacak şüphe yok. Belki de inayet eli, uzanmadan önce o duruşu bekliyor…

Güneş doğacaksa batıdan doğacak.

Başlangıç; gazetecilere, yargı mensuplarına, annelere dikkat çekmek için bir şeyler yapmalı. Belki beyaz gül dağıtmalı… Çadır kurmalı… Bisiklet turu yapmalı vs. ne bileyim işte bir şeyler daha yapmalı…

Evrensel değerlere de uygun; bizce bir şeyler… Zalimden başka kimseyi rahatsız etmeyen bir şeyler… Ama ne? Biraz akıl, biraz cesaretle yeni yollar bulunmalı. Biraz kafa yormalı…

[Umut Atay] 6.3.2017 [TR724]

Velayet süreci ve baharın arefesi (3) [Veysel Ayhan]

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu…

Esved, İbrahim, Mültezem, Safa ve Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş bir cuma gecesi daha Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir araya gelmişti. Önceki sohbetlerinin üstünden 5 yıl geçmiş. Yıl, 2017; ay, şubatların en soğuğuydu.  Hepsi hüzünlü, hepsi mükedderdi. Ağlamaktan gözleri kızarmış ve şişmişti.

Zemzem: (Gözyaşları içinde İbrahim’e döndü) – Siz anlattınız da ben zulmün bu raddeye varacağını tahmin etmemiştim. Bir millet nasıl bu kadar canavarlaştı? Nasıl komşu, komşunun hasmı, dede torununun düşmanı oldu? Bebekler annesinden nasıl koparılıyor, hamile kadınlar sabahlara kadar hücrelerde bekletiliyor? Erkek kadın herkese bin türlü işkence. Bir millet nasıl böyle canileşti nasıl böyle sefilleşti?

İbrahim (Bakışları yerde) : – İnsan insanlıktan çıktı mı en canavar hayvana rahmet okutur. İçteki şeytan potansiyeli başka nasıl ortaya dökülecek? “Cennet ucuz değil, cehennem lüzumsuz değil.”

Zemzem: –  Hapse atmakla bitmiyor, mal ve mülklerini alıyorlar. Alın teriyle kurdukları şirketlerine dükkanlarına el koyuyorlar.

Esved: – Cahiliye adetlerine geri dönmüşler. Kendilerine müslüman diyorlar ama?

İbrahim: – İnsanları diri diri yakan, kendini patlatıp masum insanları katleden, binlerce kadını köleleştiren sapık mezhepler de kendine müslüman diyor. Ahir zaman demek ki bu.

CELLATLAR DOKTOR ÖNLÜĞÜ GİYMİŞ

Cellatlar doktor önlüğü giymiş; kurt, kuzu postuna sarınmış; caniler, müslüman kimliğiyle geziyor.

Safa: – Mazlumların durumu ne olacak? “Beşer zulmeder, kader adalet eder” sözünü bu durumda nasıl anlamak lazım?

Zemzem: – Bu tartışma Kader risalesinde var. İzninizle…  Önüne Sözler’i açtı: – “Meselâ, hâkim seni hırsızlıkla mahkûm edip, hapsetti. Hâlbuki, sen hırsız değilsin; fakat, kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader-i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat, kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş; hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir.”

İbrahim :- Bediüzzaman Hazretleri bunu kendisini yıllarca sürgün edenler, en kötü hapishane şartlarını reva görenler, defalarca zehirleyenler için söylüyor. Haşa günahlarından dolayı mı? Hayır. O bize böyle düşünmeyi öğretiyor. Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Belânın en şiddetlisi, en çetini, en başa çıkılmazı Peygamberlere, sonra da sırasıyla yakın olan insanlara gelir.” Peygamberler en ağır imtihanları haşa hata ve yanlışlarından mı çekiyor? Hz. Yusuf hangi hatadan kuyuya, hangi günahtan zindana düştü 7 yıl kaldı?

Safa: – O zaman bu süreçte çile çekenlerin hiç mi suçu yok? Ne çekiyorlarsa Allah’a kurbiyetlerinden. Doğru mu anladım?

HATALARIMLA MAĞDUR ETTİKLERİM

İbrahim: – Hayır, günahsızlık yani “ismet” sıfatı peygamberlere mahsus. İzah edeyim: Evvela başkalarının günah ve kusurlarını müzakere bize yakışmaz. İnsan günah işler, kusur eder. Fakat Allah’ın musibetler yağdırdığı, belaları sağanak sağanak gönderdiği kullarına düşen ise ‘acaba benim ne kusurum oldu? Hangi günahımla bunlara müstahak oldum?’ demek.

Mültezem: – Peki, benim hatalarıma binaen bazı arkadaşlarım mağdur oluyorsa nasıl düşünmeliyim.

İbrahim: – Sen kendini bitirircesine muhasebeni yap, Allah’a tevbe et hatta onlar adına da tevbe et. Arkadaşlarından helallik iste. Ailelerine yardıma koş. Sadaka ver. Ama biz hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanıyoruz. Arkadaşlarına düşen de seni suçlamak olmamalı. Onlar da kusuru kendilerinde aramalı.

NE İKAZLAR VAR NE İKAZLAR…

Zemzem: – Ama zaten cemaatin taksiratının ne olduğu yıllar önce yazılıp çizilmiş.

İbrahim: – Ne yazılmış?

Zemzem: – Pırlanta serisi ve Bamteli’nde ne ikazlar var ne ikazlar… Hepsi tablo halinde duvarlara asılmaya değer:

“İki büklüm bir âsâ gibi olun, kıvam kazanın. Normal ihlasla bu yükü götüremezsiniz” denmiş. “Azami ihlas, azami istiğna ve azami takva”ya dikkat çekilmiş.

“Sulh ve salahtan başka emelinizin olmadığını gösterin, masumiyetinizi anlatın, mevkuteler edinin, kışa göre yaşayın”

Sonra fitnelere işaret edilmiş:

“Üslup hatası yapmayın, usulden feragat etmeyin, hakperest olun ve siyasi telazuma girmeyin.” Eğer bu yola girerseniz neler olacağı da yazılmış:

KÜFÜRLE İŞ BİRLİĞİNE GİRENLER

“Dünyevî çıkarlar için küfürle iş birliğine giren ehli salat ile karşılaşabilirsiniz, beraber yürüdüğünüz insanlara dikkat edin! Kâbe yolcusu olduğu halde Kâbe’yi yıkmaya gidenlerle saf tutanlar olabilir.”

Ve defaatle “Nimetler sizi şımartabilir, önünüzü görmez hale gelebilirsiniz, karşınıza fırtınalar tufanlar çıkabilir, dikkat edin!”

Bunları aşmak için sıkı durma gereği hep vurgulanmış:

“Azmi râh edin, dûn himmet olmayın, tekasül göstermeyin, aheste revlik etmeyin”

İbrahim: – Hepsi süreçten önce mi denmiş?

Zemzem: – Evet hem de kaç yerde kaç defa… Bir de Hz. İsa örneği var:

“Sizinle aynı sofrada kaşık çalanların ihanetlerine hazırlıklı olun”

Zemzem: – Bir de acı bir sitem var. Bence feryat:

“Zannediyordum ki yaşama zevki, hayat kaygısı ve tenperverlik bu yüce topluluktan fersah fersah uzak kalacak ve aslâ onların atmosferine girme imkânını bulamayacak… Onlar, sonuna kadar süt gibi duru, su gibi berrak ve toprak gibi mütevâzı kalacaklar.Kendilerinden öncekileri yiyip bitiren; lüks, israf, debdebe ve ihtişam onların evlerinden içeri giremeyecek ve onlara hükmedemeyecek.”

Mültezem : – Bence muhasebesi yapılacaksa bunların muhasebesi yapılmalı, istiğfar edilmeli. Ama şunu düşünürlerse yanılırlar. “Bu hatalar yapıldı o yüzden başımıza bunlar geldi, bu zulüm süreci yaşandı.” Hayır.

BUĞDAY TANESİ GÜNAH İŞLEDİĞİ İÇİN FIRINDA YANMAZ

İbrahim: – Ben de onu diyecektim. Hataların muhasebesini yapmak ayrı iş, kaderin kurgusunu görmek ayrı şey.

Size ‘buğday’ın başına gelenleri hatırlatayım. Kur’an ‘buğday başaklarını’ misal verir hep. Her hidayet sezonu bir ‘ekim’ dönemidir. Her tecdit periyodunun nihayetinde ekinler biçilir, küçük bir kıyamet kopar.

O güne kadar ‘dane’ler ana rahmindeki bebek gibi korunur. En büyük çilesi bazen sert esen rüzgarla hafif sarsılmaktır. Ama hasat zamanı gelince…

Sapla samanın ayrılması ‘barışçıl’ yollardan olmaz. Başaklar preslenir, rüzgarda savrulur, sapla saman ayrılır. Çürük, nemli ve kalitesiz buğdaylar ayıklanır. Kaliteli her ‘dâne’ ya tohum halinde sonraki sezon başak vermesi için saklanır veya başka coğrafyalara göçer yeni tarlalara tohum olur. Veya ağır preslerden geçer un olur.

Safa: – Sonrası daha zor. Ezile ezile yoğrulur.

İbrahim: – Evet yine bitmez çilesi. Mayalanır ve sonra fırın ateşinde yanar. Kızarır. Ve nihayet ekmek haline gelerek yaratılış maksadına ulaşır. Yani buğday tanesi günah işlediği için fırında yanmaz. Ekmek olması gerektiği için fırında yanar.

MOĞOL CASUSU!

Esved: – Hz. Adem’den bu yana dini halisane tebliğ edip de zulüm görmeyen kimse veya cemaat yok. Bu başa gelenler, bir bakıma halis olmanın sonucu.

İbrahim: Doğru diyorsun. Şimdi düşünüyorum da halis hizmet edip de zulüm görmeyen cemaat yok. Ehlullah da öyle. Halifeye başkaldırdı demişler. İmam-ı Âzam hapislerde sürünmüş. Ahmed bin Hanbel’in zindanda görmediği işkence kalmamış. Mevlana Hazretlerine ‘Moğol casusu’ diye iftira atmışlar. Şimdikilere bir başka casusluk iftirası atılmasını tuhaf karşılamamalı. Bazı hatalar yapıldı da o yüzden başımıza bunlar geldi demek yanlış.

Safa: – Peki ama bir de hizmet ederken yanlış içtihatlar yapanlar yok mu? Hizmet ediyorum sanırken kul hakkına girenler. İçinde bulunduğu samimi kitleyi ve hizmeti lekeleyenler?

İbrahim: – Pırlanta’da bu da var: “Efendimiz (sav), Medine-i Münevvere için ‘Medine, tıpkı bir körüğün cürufu/pisliği ayırması gibi insanların kötüsünü iyisinden ayırır.’ ifadelerini kullanır. Nasıl ki, körük; kömür ve demirin isini pasını silip temizler, aynen onun gibi Medine de pis ruhlu insanları temizleyip bünyesinden atıverir. Medine-misal aynı misyonu taşıyan şehir ve toplumların da aynı hususiyetlere sahip olması her zaman mümkündür.”

Bundan anladığım imana ve Kur’ân’a hizmet eden kimseler arasında ihlâsını koruyamayanlar bu tür hatalara düşüp kaş yaparken göz çıkaranlar olabilir. Bunlar zamanla elenir zaten. Bu hatayı yapanlar samimi ise bedelini dünyada öder, ahirete kalmaz. Bunların peşine düşüp “atf-ı cürmlere girmek musibeti ikileştirir.”

Kim neye müstahaksa karşılığını bulur. Telaşa gerek yok.

YANLIŞLARIMIZI KONUŞMAZSAK HİÇBİR ŞEYİ DÜZELTEMEYİZ

Mültezem: – Benim kanaatim de bu. Kimseye mezarda beraber namaz kıldığı kimselerin abdestinden sormayacaklar. Kendisini soracaklar. Hizmet bir ubudiyetse… Namaz kılarken gözüyle sehivli namaz kılanların çetelesini tutanlar kendi namazından olur.

Safa: – Ama yanlışlarımızı konuşmazsak hiçbir şeyi düzeltemeyiz.

Mültezem: – Yanlışı konuşmak başka bir şey, yanlış yapanlara sürek avı düzenlemek başka bir şey. Müslümanlık şahıslarla değil sıfatlarla mücadele dinidir.

İbrahim: – Müsaadenizle bir şeyi düzelteyim. Tenkit çok önemli ve gerekli. Ama niyet önemli. Allah rızası için tenkit edenler. Bir de bazı şahıslara fevkalade öfkeli oldukları için nefret ve kızgınlıklarını tenkit olarak sunanlar. Ki bunlar genelde kendileri bir makama getirilmediği için veya kendisine sorulmadığı için her şeyi tenkit eder. Bunların tenkidi ile düzelecek bir şey yoktur. İkinciler ise samimiyetle yapılan yanlışlara karşı duranlardır.

Esved: – Peki, olması gereken tenkit nasıl olacak?

İbrahim: – Allah rızası için yapılan her amel bir ubudiyet şuuruyla yapılır. Ve ibadet olur. Gelecek için yeni bir sayfa açarsınız. Bir mecliste toplanırsınız. İstişareyle yeni projeleri ortaya koyarsınız.

(Devamı var.)

[Veysel Ayhan] 6.3.2017 [TR724]

Sermaye göçü+beyin göçü=İFLAS [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Hukukî teminatın olmadığı yerde ne para ne de nitelikli beşerî sermaye kalır. Türkiye’yi terk eden dolar milyonerlerinin sayısı 2016’da 6 kat birden arttı. 6 bin dolar milyoneri Avustralya, ABD ve Kanada başta olmak üzere farklı memleketlere kaçtı. Sebebi herkesçe malum: Türkiye’de kendilerini emniyette hissetmiyorlar, sermayelerini güvenli limanlara taşıyorlar.

Kendi ülkesinden benzer saiklerle kaçan milyonerler artışının dünya ortalaması yüzde 28 iken Türkiye’de yüzde 500! Başka bir ülkeye göç eden 82 bin dolar milyonerinin neredeyse yüzde 10’u Türkiye mahreçli. 2015’te de bin milyoner gelecek planlarını farklı coğrafyalarda tatbik etmeye karar vermişti. Sermaye göçünde beşinci sıradayız.

Sermaye göçü raporunu hazırlayan New World Wealth’in uzmanları, Türkiye’den milyoner göçünün sebeplerini şöyle sıralıyor: Sürekli kriz durumu, askerî darbe teşebbüsü, ekonomik yavaşlama, para birimi TL’de hızlı değer kaybı, çok sayıda bombalı terör saldırısı ve Rus büyükelçisinin öldürülmesi. Belirsizlik sermaye için en ciddi tehdittir. Maddi gücü de elinde tutan zenginlerin belirsizliğin geçmesini beklemeye tahammülü yoktur.

69 TRİLYON DOLARLIK PASTA

Sermaye kıtlığı çeken Türkiye böyle bir göçün altından kalkamaz. Geçen sene Birleşik Arap Emirlikleri bile farklı milliyetten 5 bin milyonerin yeni adresi oldu. Türkiye milyoner çekemediği gibi daha evvel gelmiş olanların yanı sıra kendi zenginlerini de biner biner kaybediyor. Dünyada 13,6 milyon dolar milyoneri var. Bunların serveti 69 trilyon dolar. Türkiye’nin yolsuzluk ve yasaklarla beraber telaffuz edilmeye başlandığı 2013’ten beri bu pastadan pay almak hayal oldu. Bu yetmezmiş gibi can ve mal emniyetinden endişeye düşen milyonerlerin göçü hızlandı.

Murat Ülker’in bütün şirketleri Londra/İngiltere’de faaliyete geçirdiği Pladis çatısı altında toplaması, Ferit Şahenk’in Garanti Bankası gibi en büyük özel bankayı İspanyol ortağı BBVA’ya devretmesi, Hamdi Akın’ın şirketlerin satışı için Morgan Stanley, Goldman Sachs, Credit Suisse Group ve Deutsche Bank ile görüşmeye başlaması TÜSİAD camiasındaki hareketliliğin suyun üzerinde kalan kısmı.

Bu kare, POAŞ davasında polis marifeti ile mahkemeye getirilmesine karar verilen Aydın Doğan’ın Londra’da gezerken gizli çekilmiş fotoğraflarıyla birleştirildiğinde sermayenin içine düştüğü çaresizlik ve panik daha berrak görülebilir. Hukuk askıda olunca iktidarın bir dediğini iki edenlere tek yol kalıyor. O da Türkiye’den kaçıp gitmek.

BEYAZ TÜRKLERİN B PLANI: KOMŞUDA EV AL!

Türkiye’nin kayıpları milyonerlerle mahdut değil. Birkaç yüz bin Euro nakdi olanlar ABD, Kanada ve Yunanistan’da gayrimenkul alıyor. Bu temayül karanlık darbe teşebbüsünün yaşandığı 15 Temmuz 2016’dan sonra hızlandı. Yunanistan 250 bin Euro ve fevkinde kıymete sahip gayrimenkul alanların aile fertlerine ikamet (oturma) müsaadesi veriyor. Talep o kadar fazla ki doğrudan Türkiye’deki gayrimenkul yatırımcısına hitap eden internet sitelerinin sayısı çoğaldı. Bu sitelerin bazıları TL üzerinden fiyat bile veriyor.

Yunanistan’ın başşehri Atina’da dairelerin fiyat aralığı 250 bin Euro ile 300 bin Euro arasında değişiyor. Atina şehir merkezine yakın, deniz manzaralı, 122 metrekarelik bir daire 297 bin Euro’dan satılırken, yine Atina’da 115 metrekare 2+1 ve 25 metrekarelik terası bulunan başka bir dairenin fiyatı ise 275 bin Euro. Amaliada kasabasından 35 dönüm arsa üzerinde kurulan bir villaya 3.5 milyon Euro isteniyor.

Bahse konu evler şimdilik yatırım maksatlı alınmış gibi görünse de fevkalade bir hadiseden sonra sığınılacak bir liman olarak kullanılacak. ‘Beyaz Türklerin B planı’ olarak konuşulan bu işlemler Türkiye’nin kayıp hanesine yazılıyor. Muhtemelen 16 Nisan’da referandum sandığından ‘partili cumhurbaşkanlığı’na ‘evet’ neticesi çıkarsa TÜSİAD üyelerinden bazıları Yunanistan başta olmak üzere ikamet izni aldıkları diğer AB memleketlerine taşınacak. Amerika ve Kanada da göç edilecek diğer adresler…

BEYİN GÖÇÜ DAHA EVVEL BAŞLAMIŞTI

Sermaye göçü, muvakkat bir mevsim gibi görünmüyor. Seneden seneye artan ve kalıcı hale gelen bir temayül. Diğer taraftan Keyfî Hükümet Kararnamesi (KHK) ile 7 ayda 115 bin kişi kamudan ihraç edildi. Maalesef OHAL rejimi sürdüğü müddetçe yeni ihraç listeleri gelecek. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın itiraf ettiği gibi ‘aileleri ile beraber 500 binden fazla kişi suçlu oldukları için değil hükümet öyle istediği için’ açlığa mahkum edildi.

Türkiye semasını kaplayan kara bulutlardan endişe edenlerin göçü son birkaç senede hızlanmıştı. 2013, 2014 ve 2015’te Türkiye dışına binlerce nitelikli insan çıktı. Bu şekilde gidenlerin dikkat çekici bir yanı var. Hepsi 2005’ten sonra Türkiye’ye vefa borcunu ödemek gayesi ile gelmişti. Amma velakin hizmetlerinin karşılığı fişlenmek, tek delil gösterilmeden vatan haini ilan edilmek ve işsiz bırakılmak oldu. Türk Telekom, THY ve TÜBİTAK’ı ayakta tutan kadrolar boşaltıldı. Gidenlerin yerine liyakati olup olmadığına bakılmaksızın AKP referanslı kişiler alındı. Netice AKP’nin bile inkâr edemeyeceği kadar objektif: Kârlı şirketler zarar rekoru kırıyor. Ekonomi küçülüyor. İşsizlik ve enflasyon tırmanıyor.

SOKAĞIN SESSİZLİĞİ DE NABIZDIR

Sermaye göçü+beyin göçü=İFLAS. Dünyanın her yerinde hemen hemen aynı neticeyi veren bu formülün devamında iktidarın halk desteğini tamamen kaybetmesi ve hataların hesabının sorulması faslı var ki orası zannedildiğin aksine çok bilinmeyenli bir denklem değildir. Halkın sandıkta hızlı netice veren bir hesap metodu vardır. Formülün devamındaki hesap tarihinin ne olacağı sokağın nabzına bakılarak anlaşılabilir.

Sokağın derin sükût hali de bir nevi nabızdır. İktidar için çok mesajları ihtiva eder. İhmale gelmez.

[Semih Ardıç] 6.3.2017 [TR724]

AKP’nin Sabih’i: Hayrettin Hoca [Haber-Yorum: Sefer Can]

Prof. Dr. Hayrettin Karaman’a çağın ihtiyaçlarına göre İslam Fıkhını yorumlayacak ve açılımlar getirecek kişi gözüyle bakılıyordu. Dinin yorumunu bilmek isteyen pek çok kişi ve kurum, tartışmalı meselelerde gözünü ona çevirirdi. AKP iktidarının dengesini bozduğu ve dönüştürdüğü kişilerden biri haline geldi. Tayyip Erdoğan’ın ihtiyaçlarına göre konuşmaya başladı. Siyasal İslamcı eylemlerin fetvacısı ve kılıf bulucusu olmayı tercih etti. Laiklerin Sabih Kanadoğlu’su vardı. Anayasayı eğip bükerek ihtiyaca göre laikçi fetvalar verirdi. Cumhurbaşkanlığı seçimindeki 367 krizinin mucidiydi. Karaman da AKP’nin Sabih’i nitelemesini hak eden bir performans gösteriyor.

Dünkü yazısı Karaman’ı tekrar tartışmaların odağına oturttu. Referandumda ‘evet’ oyu verilmesi gerektiğini savunan yazısı eleştirileri haklı çıkaracak bir ‘din istismarı’ örneği.

HAYIR’CILAR İSLAM KARŞITI MI?

“Gelelim hayırcılara;

Bunların çoğunluğunu başta CHP ve HDP olmak üzere beyaz Türkler, Kemalistler, İslam karşıtları, kendi değerlerine yabancılaşmış müstağribler, Türkiye’nin güçlenmesini ve İslam dünyasının adım adım birleşmesini, Batı’nın Doğu ve Türkiye için belirlediği yörüngeden çıkılmasını istemeyenler oluşturuyor ve ‘Hayır’ın asıl sebebi budur. Bahaneler bu asıl sebebi örten demagojilerden, yalanlardan, abartılardan, maddeleri ve sözleri saptırmadan ibarettir.”

Herkesi kucaklaması gereken bir din adamı ‘hayırcıları’ böyle suçladıktan sonra miting meydanlarındaki ihanet isnatlarına diyecek söz kalmıyor. Sadece paralı asker Pelikan Yalısı çetesi bu sertlikte konuşuyordu. Organik AKP’liler, daha ılımlı bir dil öneriyordu. ‘Hayrettin Hoca’nın çıkışı, onları susturmayı ve Davutoğlu’nu deviren Pelikan Çetesi’nin önünü açmayı da sağlayacak. Erdoğan elini güçlendirmek için bütün imkanlarını seferber ediyor. Karaman’ın sahaya sürülmesi de bu anlama geliyor.

YETİŞ HAYRETTİN HOCA!

Ne zaman kitlede zihin karışması olsa Hayrettin Hoca fetvalarıyla imdada yetişiyor.

Mesela CHP Lideri Deniz Baykal ve MHP milletvekillerine yönelik kasetli komplolar sırasında ortaya çıktı ve şunları söyledi:

“Gizlenen kusur ve günah kamuyu ilgilendiriyor ve bilinmemesi kamuya zarar veriyorsa devreye zaruret girer ve zaruri olarak tespit ve gerektiği kadar teşhir edilir. Ülkemizde ve dünyada zaman zaman gizlilikler ortaya çıkarılıyor, rezaletler teşhir ediliyor. Bu teşhirler yukarıda açıklanan kurala uygun ise denecek bir şey yoktur.” (12 Mayıs 2011’de Yeni Şafak’ta yayınlanan “Günah kasetleri ve teşhiri” yazısının başlığı bile hüküm veren ve yargı içeren bir dili işaret ediyor.)

Karaman’ın Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatından sonra yazdıkları da hâlâ tartışılıyor. Şöyle demişti: “Akl-ı selim ve kalb-i selim sahiplerinin bir dönüp sağlarına ve bir daha dönüp sollarına bakmaları gerekiyor; bu iktidar kadrosunun yerine koyabilecekleri başka bir kadro varsa -ki, bana göre yoktur- bir diyeceğim olamaz, yoksa kimse pire için yorgan yakmamalıdır.

Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir. Siyasette olan selim akıl ve kalb sahiplerine de bu kuralı hatırlatıyor ve örnek olarak merhum şehid Muhsin Yazıcıoğlu’nu dua ile anıyorum.”

Karaman, ‘yazısı cinayete fetva mı?’ iddiaları üzerine “Benim, onun adı anılmış olmasa bile ulu orta böyle bir fetva vermem mümkün değildir. Sayın Başbakan’ın da böyle bir cinayeti işlemek şöyle dursun, aklından geçirmek için bile ortada bir sebep yoktur” diye savunma yaptı. Yazıcıoğlu’nun millet menfaatini şahsi çıkarının üstünde görmesinden dolayı örnek gösterdiğini ileri sürdü. Fakat ilk yazının konusu ‘ümmetin menfaati için gerekirse Hizmet Hareketi feda edilebilir’ şeklindeydi ve orada bu örnek tam da iddiaları haklı çıkaracak şekilde yerleştirilmişti.

YOLSUZLUK HIRSIZLIK DEĞİLDİR!

Karaman 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarından sonra ‘yolsuzluk başka, hırsızlık başkadır’ başlıklı yazı bile yazdı. Böylece teknik ve teorik bir tartışmayla ‘hırsız AKP’ denilmesinin yanlışlığını öne sürdü. Eleştirilince de “Bir başka yazıda yolsuzluğa ‘hırsızlık’ demenin hem seküler kanun hem de İslam ceza hukukuna göre hata, yalan ve iftira olduğunu açıklayacağım. Elbette yolsuzluk da ayıptır, günahtır ve suçtur, ama bu suç, hırsızlık suçu değildir” diyecekti.

“Genelde islamcı siyasetin, özelde ise Tayyip Erdoğan’ın başarısı için her yol mübah mı?” sorusu Karaman’ın cevaplaması gereken, haklılığına kuvvetli emareler bulunan bir soru.

Karaman’ın yaptıkları Kanadoğlu’ndan daha fazla risk taşıyor. ‘Ümmetin faydası’ seküler fetvalardan daha güçlü ve tehlikeli; zira dini argümanları kullanıyor, dini araçsallaştırıyor.

[Sefer Can] 6.3.2017 [TR724]

Tutuklu bürokratlardan niçin korkuyorlar? [Nazif Apak]

Bir grup Ankara gazetecisi zamanın adalet bakanını ziyaret etmişti. Laf lafı açınca ünlü bir Başkent muhabiri/yazarı dayanamayıp sözü o günlerin en tartışılan bürokratına getirdi. Ergenekon savcısı Zekeriya Öz ile ilgili soru sorulması Bakan Bey’in keyfini kaçırmıştı. Soruyu soran, hem AKP karşıtı idi hem Cemaat. Sorunun bağlamı ise Cemaat üzerine kuruluydu. Bakan bir-iki uflayıp pufladıktan sonra dedi ki: “Ne cemaati kardeşim! Ben adalet bakanıyım o bahsettiğiniz savcı ile doğrudan görüşmekte zorluk çekiyorum. O savcı, istediği an Erdoğan ile baş başa görüşüyor, yürütülen soruşturmalar hakkında bilgi veriyor, talimat alıyorlar.” Zaten o günlerde Erdoğan, Öz’ü İtalya’nın meşhur ve cesur savcısına benzetiyor, ona zırhlı araç tahsis ettiriyordu…

‘NE YAPTIYSAM ERDOĞAN’IN BİLGİSİ VE TALİMATI İLE YAPTIM’

Bir başka çarpıcı örnek: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir yurt dışı seyahatine çıkıyor. Yanında çok sayıda gazeteci var. Havaalanındaki VIP salonunda bir odada uzun sure beklemek zorunda kalıyor. Gazeteciler arasında hafif çaplı homurdanmalar başlıyor. Neden beklediklerine bir anlam veremiyorlar çünkü. Meğer Abdullah Gül de mustaripmiş bekletilmekten. Erdoğan’ın aynı hava alanında bir başka odada görüşme yaptığı ve o görüşmenin bir türlü bitmediği bilgisi veriliyor Cumhurbaşkanı’na.

Bilin bakalım Başbakan, ülkenin Cumhurbaşkanını bekletmek pahasına, kiminle görüşüyor? Cevabını pek çok gazeteci ve o gün orada bulunan bürokrat gayet net biliyor. Erdoğan’ın uzun uzun muhabbet ettiği (!) kişi, Emniyet istihbaratının o dönemdeki beyni Ali Fuat Yılmazer’di. Tam da bu sebepten Yılmazer “Ben ne yaptıysam Erdoğan’ın bilgisi ve talimatı ile yaptım” diye feryat ediyor. Gerçekten de öyle. İlker Başbuğ’un göz altına alınması surecini bizzat Erdoğan başlatmıştı. Güvenlik ve yargı bürokrasisindeki kişilere hep şöyle denmişti: Bu dediğimizi ya sen yaparsın ya da biz zaten bir başkasına yaptırmayı biliriz.

Her neyse… Biz havaalanındaki bekletilme olayına geri dönelim.

Bekleyiş uzadıkça hava geriliyor ve en sonunda (pek çok insanın duyduğu üzere) Gül patlıyor: “Yahu bir başbakanın bir istihbarat müdürü ile bu kadar uzun sürecek ne işi var ki beni burada bekletiyor!” Cumhurbaşkanının isyan ederek dile getirdiği sorunun cevabını hem güvenlik bürokrasisi biliyor hem bazı gazeteciler. Erdoğan bazı bürokratları doğrudan doğruya yönlendiriyor, onlara Ergenekon, KCK gibi davalarla ilgili talimatlar veriyordu. Bu talimatlar sonrasında kendisine şikâyet geldiğinde ise bambaşka bir söyleme başvuruyordu. Ergenekon (özellikle de KCK davasında) her adımı bizzat kendisi attırdığı halde içeriden gelen tepkilere “Ben de sizin gibi düşünüyorum ama bu operasyonları Cemaat bürokratları yapıyor” diyordu.

‘CEMAATÇİ’ DİYE YAFTALANANLAR ‘CEMAAT’İ DİNLERKEN

En çarpıcı olan da şu: Cemaatçi diye yaftalayıp hedef gösterdiği bürokratlara Cemaati dinleme ve takip görevi de veriyordu. Sözlü ve yüz yüze verilen talimatlarla gizliden gizliye yürütülen işlemler bir gün çok ilginç bir şekilde ortaya çıktı. İstanbul’daki bir mezuniyet törenine katılan Erdoğan, tören sonrasında Cemaatin önde görünenlerinden birileriyle özel bir görüşme yapar. Tam lafın ortasında Hidayet Karaca ile yapılan bir telefon görüşmesinden bahseder. Bana nakledildiğine göre o toplantıda bulunan biri ani bir refleksle “Siz bizi mi dinletiyorsunuz?” deyiverir. Erdoğan beklemediği bir tepki ile karşı karşıya gelmiştir. Önce tepkiyi savuşturmak ister, bir iki kelam ederek zaman kazanır; ama sonunda çareyi şöyle demekte bulur: “İstihbarat havuzuna böyle bir bilgi düşmüş; bana da oradan geldi; özel bir dinleme söz konusu değil.”

Tabii ki doğru değildi söylediği. Erdoğan’ın Cemaat’le arası açıldıktan sonra internette dolaşıma sokulan illegal telefon kayıtları o günlerde kaydedilip hazırlanmıştı. Ve ne ilginçtir ki bu kayıtları yapıp ‘Reis’in özel arşivine’ katkı sağlayan bürokratlar hakkında bile daha sonra Cemaatçi suçlaması yapılarak, davalar açıldı.

‘UYUMLU ÇALIŞAN’ DA BEDEL ÖDÜYOR, REDDEDEN DE

Bir zamanlar kritik görevlerde bulunan pek çok bürokrat Cemaate yakınlığı bahane edilerek susturuluyor. O günlerde ‘uyumlu çalışanlar’ da bedel ödüyor; verilen emrin hukuka uygunluğu mevzuunda daha titiz davrananlar da. Adamların bildikleri o kadar çok esrarengiz konu var ki!

“Sen dediğimizi yapmazsan bir başkasına yaptırırız; sen de bedelini çok ağır ödersin” tehdidine boyun eğmeyen bürokratlar da oldu elbette. Mesela bir zamanların Ankara Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş’i Ankara gazetecileri iyi bilir. O günlerde sızan bilgilere göre, Deniz Feneri soruşturmasındaki açık ve somut delillerin üstünün kapatması istendi ondan. Eğer o teklife ‘evet’ deseydi yükseldikçe yükselecekti. Siyasi baskıya boyun eğmeyince Ankara’daki görevinde çok az kalabildi; sonra tenzili rütbe ile önce Antalya’ya sonra Adapazarı’na oradan da İstanbul Anadolu Adliyesine düz savcı olarak sürüldü. Çektikleri sıkıntılardan mıdır bilinmez, son görev yerinde yakalandığı kanser hastalığıyla iki yıldan fazladır mücadele ediyor. Kanser tedavisinin devam ediyor olmasına aldırmadan, 15 Temmuz sonrası uydurma darbeye teşebbüs suçlamasıyla apar topar gözaltına alınmış ve tutuklanmış. O günden beri hapishanede. Tam bir zulüm!

DENİZ BAYKAL HADİSESİ, ÖNEMLİ BİR ÖRNEK

Bir de hukuksuz emirlere boyun eğip vicdanı rahatsız olanlar vardı o günlerde. Bunların durumunu anlamak için Deniz Baykal’a kurulan tuzağı çözmek bile yeter. Sözlü talimat ve emirlerle rakiplerine tuzak kuranlara karşı savunmasız kaldı bürokratlar çoğu kez. Baykal olayındaki bürokratın başına gelen ise aynen şöyle: Deniz Bey’e kurulacak tuzağı “Ya bu işi sen yaparsın ya da birine yaptırırız” tehdidiyle icraat (!) beklenen bürokrat çaresizce ihaleyi üzerine almış. Gelecekte başına bir iş açılacağı endişesine çözümü, gizli bir toplantıda verilen emri laptoptaki kamera ile Erdoğan’ı kaydetmekte bulmuş. Verilen emir de o emrin yerine getirilmesi de meşru değildi tabii ki. Bu tip olayları kayda geçirmemin nedeni illegal emri verenin bir o gün o emri inkar etme korkusudur. Nitekim verdiği emirlerin tamamına yakınını inkar etmiştir o kişi. Geçmişte olduğu gibi bugünlerde verdiği bütün kanun dışı emirleri de yine inkar edecektir…

Bilinmeli ki Erdoğan’ın devlet gücünü kullanması kanun çerçevesini çoğu kez aşıyordu. O kadar ki, bugünlerde hapislerde çürütülen bir emniyet amirine damat adaylarının özel hayatlarını araştırtıyordu. Öyle ki kızına talip olan kim varsa, hakkında özel çalışma yaptırması nedeniyle emniyeti kilitlemiş, aslî işlerini yapamaz hale getirmişti. Sadece bu değil, devletin istihbaratı işini gücünü bırakmış, eski ANAP milletvekillerini adım adım takip ediyordu. “Yeni bir siyasi oluşum” korkusuyla aldıkları nefesi bile takip edilen bir eski ANAP’lı durumu öğrenince kıyametleri koparmış, ancak araya girenlerin ‘Reis’ vurgusu ve korkusu sayesinde adamları sus pus etmişti.

Bir dönem ‘en yakını’ olan kişilerin tamamı bugün ya hapishanede; ya da sürgünde. Niye? Birinin suçu ortalığa dökülmesin diye. Halbuki hukuk dışı hiçbir eylem sonsuza kadar saklanamaz. Saklanamayacak da…

[Nazif Apak] 6.3.2017 [TR724]

Eğitim-öğretim şart mı? [Kadir Gürcan]

Siyasetçi ve bürokratların yaygın problemler için yaka ceplerinde taşıdıkları anonim “Eğitim-öğretim şart canım!”  cümlesi miadını doldurdu. Herkesin tek kelime bile ilaveyi düşünmeden vakar ve ciddiyetle kafa salladığı bu genel kabul yerini daha başka, anlamsız galat-ı meşhurlara bırakacak.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın diploma polemiğini bu kadar ciddiye alacağını tahmin ve hesap etmemiştik. An itibariyle vaziyet onur meselesine dönüştü. Bundan böyle eğitim ve öğretimi mümkün olduğunca ibtidai, olabildiğince basit, hatta mümkünse alfabeyi zor söküyor olma seviyesinde tutmak hükümetin beş yıllık planları içerisinde: “Okuyup okuyup başımıza muhalif kesiliyorlar!” diye kendi aralarında yakınıyorlarmış! Bu defa işi kökünden çözmeye kararlılar. IQ (Zeka Testi)seviyesini 50’lerde, resmi mezuniyet sınırını da üniversite terkte donduracaklar. Üniversite Mezuniyet Diplomasına sahip olmanın, Cumhurbaşkanlığı Makamı’na hakaret sayılacağı, yeni bir KHK hazırlanırsa şaşırmayın.

Önümüzdeki çeyrek asırlık eğitim-öğretim politikası ve mezun profillerinin kadro dağılımı muhtemelen şöyle: İlk okul mezunları birinci öncelikli parti yüzleri. Orta okul terkler, partidaş ve militan kadrolarında liste başı. Lise mezunları siyaset ve bürokratik hiyerarşiye namzet. Üniversiteye kaydolup daha sonra bir sebepten diploma alamayanlar ya da mezuniyet belgesini kaybedenler iktidar ve muhalefet partilerinin başkanlıklarına aday olabilirler.

Bu vaziyeti toparlayacak “Çok okuyan değil, çok gezen bilir!” deforme halk söyleyişinin daha popüler olacağını ve orta okul ya da en fazla lise terk bir nesil ile gelecek asırları karşılamaya hazır olmalıyız. Nedeni malum. Zat-ı alilerinin üniversite mezuniyet diplomasına ulaşılamadı. Peki bu seviye ile değişen dünyanın ihtiyaçlarına cevap verilebilir mi? Kimin umurunda! Bektaşi’nin namaz anlayışına gülüyorduk, değil mi? “Abdestsiz namaz olur mu?” diye soran arkadaşına “Ben kıldım oldu?” cevabı şimdi, çok kimsenin istikbalini kurtaracak. 

Kaç zamandır, hükümet bülteni olarak hizmet veren medya camiasının hızlandırılmış meslek kurslarına fazla yer ayırmalarını bir türlü çözememiştim. Türkiye’de gazetecilik standartları yerlerde süründüğü için, gazeteci-yazar, köşe sahibi, televizyon ve sosyal medya entelektüeli yetiştirmek bir kaç haftalık bir eğitime sıkıştırılabilir. Kuluçka müddetine bile sabırları yok. Civciv bile üç haftada çıkıyor be birader!

Türkiye’de harc-ı alem mesleklerin-gazetecilik, yazarlık, Başbakan ve Cumhurbaşkanı Danışmanlıkları, yazı işleri müdürlüğü...gibi işler- kadro ihtiyacı eş, patron, parti, dernek, hısım ve akraba durumlarıyla hallediliyor. Bu yüzden yer yer gazete ve internet sitelerinden okuduğumuz “Kim kimin akrabası?” türünden cibilli ve sıhri bağlantılardan zavallı basın tarihimizin soy kütüğünü çıkarmak çok kolay. 

Popüler fakat hayati olmayan, iktidarlara endeksli eleman ihtiyacını, hizmet içi kurslar, gazete ilanları, belediyelerin açtığı “Dostlar alışverişte görsün!” halk-eğitim merkezleri ya da güzellik yarışmalarından devşirilen ekran yüzleriyle giderebilirsiniz de, doktor, mühendis, akademisyen gibi, maalesef okuma-yazma gerektiren kadroları nasıl dolduracaksınız gerçekten merak ediyoruz!

Amerika’nın eski günlerini arayan iki yazar (Thomas L. Friedman ve Michael Mandelbaum), “That Used To Be Us!” adlı ortak çalışmalarında, bizdeki “Ne idik ne olduk!” telehhüf ve hicranlarını okuyucularıyla paylaşmışlar. Değişik kategorilerde ele aldıkları sorunların birinci maddesi eğitim ve öğretim. Dünyanın en prestijli üniversiteleri, kütüphaneleri, öğretim kadrosu ve okul imkanlarını elinde bulunduran ABD’nin hala(!) okuma-yazma, eğitim-öğretim ile meşgul olması okul kaçkınları için çok can sıkıcı olsa gerek.

Bizimkilerin pek sevdiği ABD Başkanı Trump’ın masasında yer alan günlük işler, devlet ve milletin istikbalini dert edinmiş yazar, düşünür, akademisyen gibi meslek erbabını ilgilendirmiyor. Onlar Harvard, Rice, MIT, Princeton, Stanford...gibi isimleriyle kalite ve seviye oluşturmuş eğitim kurumlarını daha yükseğe taşımak için ter döküyorlar. Referandum otobüslerine binip mitinglerde gövde gösterisi yapmaya vakitleri yok. 

ABD’den bahsediyoruz. Hani şu “Amerika’yı Müslüman Kaşifler buldu!” diyerek, ilk mektepten aşırma irfani derinlikle(!) miting konuşmalarına renk katan siyasetçilerimizin hakk-ı temellük ve temettü iddiasına kalktıkları uzak kıta. “Egitim-öğretim şart!” hakikati onlar için hala çok önemli.

[Kadir Gürcan] 6.3.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Huzur Ülkesi [Mehmet Ali Şengül]

Süratle küreselleşen dünyada, güvenilir insan unsurunun ele alınması çok önemlidir. Aile ve topluma faydalı nesiller yetiştirilmesi, imanın, aklın ve ahlakın gereği olmalıdır.

Allah’ın namütanahi maddi ve manevi nimetleri, meşru dairede hak-hukuk gözetilerek, adalet esas alınarak daha iyi değerlendirilmeli; böylece yetim, garip, mağdur insanların imdadına yetişip, sosyal adaleti, içtimai dengeyi, huzur ve güven ortamını sağlamak suretiyle,  her insana düşen vazife sorumluluğu ihmal edilmemelidir.
    
Fırsatlar değerlendirilerek öyle bir sistem oluşturulmalıdır ki; yetim, fakir ve garip insanlar hep insan eline bakmamalı, yapılacak yardımı bekler duruma düşürülmemelidir. Tecrübeler değerlendirilmeli, ayaklar altında ezilen, itilip kovulan insanlara iş imkanı sağlanmalı ve bu insanlar da enerjilerini ve kabiliyetlerini insanlık hizmetine sunabilmelilerdir.
    
Bütün bunlar ne ile gerçekleşecektir? Evvela insanların kabiliyetlerini harekete geçirmek  suretiyle. Yani; kafalar ilimle, kalb ve vicdan iman ve ahlak ile donatılmalı, böylece birlik ve beraberlik ruhu tesis edilmeli, herkes seviyesine ve mesleğine göre değerlendirilmelidir. 
    
İnsanlar, her şeyin misafir ve geçici olduğu, her hareket ve ifadenin kayda geçtiği ve bunların bir gün hesabının sorulacağı bir dünyada yaşamaktadırlar. 
     
İşte böyle bir dünyada, yaşamadan daha çok yaşatma idealine sahip, kendini ve ailesini düşünmenin yanında, sulh-u umumiyi, dünya barışını öne çıkaran bir anlayışa sahip,  sorumluluğunu vicdanında duyan bir nesil yetiştirme ideali içinde olunmalıdır. 
    
Böyle bir nesil, milletler arası küresel girişimciliğiyle, tecrübelerini ve başarılarını dünya ile paylaşmak suretiyle; insanlığın derdine ortak olacak, yetimin, garibin göz yaşını silecek, insanlığın kendi hatalarıyla düştükleri zillet ve sefaletten ve sıkıntılardan kurtulmalarını sağlayacaktır.
    
Çeşitlilik büyük bir zenginliktir. Nasıl bahçenin güzelliği, rengarenk enva-i türlü çiçek ve meyvelerle arttığı gibi; Cenab-ı Hak da rengi, dini, dili, kültürü farklı insanlarla bu dünya villa ve sarayını tezyin etmiştir.
     
Bütün insanlar, hepsi Allah’ın kullarıdır. Mülk Allah’a aittir, her şey insanlara emanettir. Hz. Adem’den (as) bugüne kadar yakanlar, yıkanlar ne kazanmış, insanlığa göz yaşından, çile ve ızdırabdan, eza ve cefadan başka ne bırakmıştır?
    
Buna mukabil gönül ve ruh insanları; samimi, hasbi, iyi niyetle, sevgi, şefkat ve hoşgörü ile, başka insanları da bağrına basmalı, dünya kamuoyu ile duygu, düşünce ve değerlerini paylaşmalı, dünyanın yüzünü güldürmeye çalışmalıdırlar.
     
Bugün hizmet erleri ve gönüllüleri, model olarak kurdukları eğitim yuvaları, yardım kuruluşları ve sağlık müesseseleri, kültür ve bilim olimpiyatları, diyalog köprüleriyle, insanlık adına beklenen bu hizmetleri ortaya koymuş ve dünya kamuoyuna barış elçileri olduklarını ispat etmişlerdir. 
    
Elbette dünya kamuoyunun takdir ve tebcil ettiği bu güzellikleri, başarı ve muvaffakiyetleri, kendi çıkarlarına  ters görenler, ya da aynı güzellikleri yapamamanın meydana getirdiği kıskançlık nedeniyle; -hiçbir art niyet ve çıkar düşünmeyen, tamamen insanlığın huzur ve güveni adına yapılan bu çalışmalara karşı- engel olmaya çalışacaklar ve çalışmaktadırlar. 
    
Ne olur dünya kardeş olsa, harp-darp olmasa... İnsanlığa hizmet verecek ve huzur içinde yaşamalarını sağlayacak tesis ve müesseseler kurulsa... İş imkanları hazırlanıp  yatırımlar yapılsa. İnsanlığa yön veren müstakim yönetici ve idarecilerin yetişmesi sağlansa.
    
Ümit ederiz ki, böylesine fedakarca gayretlerin oluşmasıyla ağlayanların gülmeleri sağlanmış, muhtemel medeniyetler çatışması ve cihan harplerine engel olunmuş, böylece dünya barışı, huzur ve güven ortamı temin edilmiş olur.
    
İnsan olan herkesin bu dünyada sorumlulukları vardır. Bugün birbirini yok etmek için çalışanların kafaları ve fikir yapıları değişmesi lazım ve bu mevzuda ciddi gayret gerekmektedir. 
    
Bir Çin atasözünde, ‘Biz diğerini affedemediğimiz zaman çok kaygılarımız, sıkıntılarımız vardır’ denmektedir. Hz.İsa (as), ‘Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere (kötülük yapanlara) iyilik yapın, size lanet edenler için iyilik dileyin, size hakaret edenler için dua edin’ buyurmuştur. (Luka,6:27,28)

Rabbimiz Kur’an-ı Müciz-ül Beyanda; “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet suresi, 34) demektedir. Hz.Hamza’yı (ra) şehit eden Hz.Vahşi’nin ve Hz.Hind’in önceki ve sonraki durumları hepimizce malumdur.

“Ama kötülüğe karşı iyilik hasleti, ancak sabredenlerin kârıdır, faziletten yana nasibi bol olanların kârıdır.” (Fussilet, 35), “Eğer şeytandan gelen bir vesvese seni dürterse hemen Allah’a sığın. Çünkü O, herşeyi işitir, her şeyi mükemmel tarzda bilir.” (Fussilet,36) ve “İşte onlar, gösterdikleri sabır ve sebattan dolayı çifte mükâfat alırlar. Onlar kötülüğe iyilikle mukabele eder ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan, Allah yolunda harcarlar”buyurmaktadır. (Kasas suresi, 54) 

Bir gün bir adam gelip Hz. Ebû Bekir (r.a)’a sürekli hakaret etti. Allah Resulü (sav) de, orada bulunuyordu. Adam hakaret ettikçe Hz. Ebû Bekir (ra) dinliyor, cevap vermiyordu. Efendimiz (sav) ise, tebessüm ediyordu. Nihayet Ebû Bekir (ra) dayanamayıp sert bir karşılık verince, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sav) çehresi değişti ve oradan ayrıldı. Hz. Ebû Bekir peşinden gidip sebebini sorunca buyurdular ki; “Sen sükût ettiğin sürece, bir melek senin yerine cevap veriyordu. Fakat sen cevap verince oraya şeytan geldi. Ben şeytanın olduğu yerde bulunmam” (İmam Ahmed, Müsned)

Dünya huzuru ve barışı istiyor isek; insanları kendi yerimize, aile ve çocuklarını kendi aile ve çocuklarımızın yerine koyarak öyle muamele etmeliyiz. Zira herkesin malı, canı, namusu, haysiyet ve şerefinin, kendimizin ki  kadar kıymetli olduğunu unutmamalıyız.

En doğru beyan Sahibi, insanlığın iki dünya saadeti adına Allah’ın en son vazifelendirdiği insanlığın iftihar Tablosu Hz.Muhammed (sav); ‘Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma!’ (Buhari) buyurmakta; gönüllere ruh ve huzur veren bu mübarek beyanıyla, dünya barışının ve huzur ülkesinin şifre ve formülünü vermektedir.

[Mehmet Ali Şengül] 6.3.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com