'Hizmet okullarını bu gaspçılara vermeyeceğiz'

Afganistan'da geçtiğimiz günlerde AKP'nin dünyada hizmet okullarını gasp için kurdurduğu Maarif isimli vakfın okullara el koyma girişimi velilerin ve öğrencilerin girişimiyle yarım kalmıştı. Afgan güvenlik güçleriyle okula gelen Maarifçiler oluşan tepkinin ardından okula zarar vererek binayı terk etmişlerdi.

Devir kararının çıktığı günden bu yana Mezar-ı Şerif'teki okul bahçesinde ve binada nöbet tutan veliler kararlı direnişlerini sürdürüyor.

AKP'nin atadığı büyükelçiyle birlikte gasp için gelen maarifçilerin alınmadığı okulda eğitimcilerle birlikte kalan öğrenci velileri açıklama yapmaya devam ediyor.

'İŞGALCİLERE KARŞI TÜM GÜCÜMÜZLE DİRENECEĞİZ'

Veli Komitesi Başkan Yrd. Fazl Ahmad Manevi, son olarak okulda yaptığı açıklamada şöyle konuştu:

Sevgili Arkadaşlar, Siyer ve tarih kitaplarında şöyle bir olay geçiyor: Hz. Ömer Efendimiz hilafet döneminde sivil polis görevini de yerine getirirdi. Geceleri sokağa çıkar, halkının durumunu gözetler ve muhtemel suç ve cinayetleri de önlerdi. Bir defasında, bir evde yüksek sesle müzik çalındığını duyuyor, duvardan tırmanıp insanların müzik çaldığını ve içki içtiğini görüyor. Bunun üzerine onları tutuklayıp derdest etmek istiyor. Ev sahibi ise kendisine 'hayırdır, ne yapıyorsun' diye soruyor. Hz. Ömer ise 'hem suç irtikab edersin, hem neden bizi suçluyorsun' diye cevap veriyor. Ev sahibi, biz bir suç işledi isek sen üç suç işledin şeklinde cevap veriyor. Hz. Ömer, adamın bu cevabına hayrette kalıyor ve adama suçunun ne olduğunu soruyor. Evvela, Kuran-ı Kerim “tecessüs yapmayın” mealindeki ayetle bizi tecessüsten men ediyor. İslami Ahlak da insanların ayıplarını araştırmaktan bizi alıkoyuyor. Halk arasında meşhur bir söz vardır: “Şeriat zahire bakıyor.” diye... Adam devam ediyor, saniyen sen evin duvarından tırmanıp bizi tutukluyorsun halbuki Kur'an-ı Kerim bir eve kapısından girmeye bizi emrediyor. Üçüncüsü Kur'an-ı Kerim, bir eve sahibinden izin almadan içeri girmeyin diyor.  Adaleti ile meşhur olan Hz. Ömer'se, sen haklısın, ben hata yaptım diyerek adamdan özür dileyip evden çıkıyor.

'HIRSIZ GİBİ GELDİLER'

Biz devlet diye anılan Afgan ve Türk devletinin yaptığına şaşıp kaldık. Gördüğümüz gibi, hırsızca eğitim yuvamıza giriyorlar. Yönetim burada (Kabil), idare burada. Meseleler hukuk dairesinde çözülür. İzin almadan, bilgilendirmeden okula silahlı bir şekilde girmeyi hangi mantıkla izah edersiniz. Bildiğiniz gibi Afgan-Türk okulları 12. Sınıfa kadar çocukları okutur. Dolayısıyla orada okuyan tüm öğrenciler 18 yaşın altındalar ve Afganistan kurallarına göre 18 yaşın altındakiler çocuk sayılırlar. Sen çocukların harimine girersin. Afgan Eğitim bakanlığı bu işi yapsaydı yine izahı olurdu. Ama yabancı bir devlet böyle bir suç işliyor. Bizim için yabancı yabancıdır, ister Türk, ister Rus, ister Pakistanlı ya da ister Amerikan olsun. Benim aile ve çocuklarımın harimine kadar silahlı bir şekilde girmeye ne hakkın var? Bu bir cinayet, bir işgal hareketidir. Maalesef yaptıkları, insanlık dışı ve ahlak dışı bir muamele. Bir insanın yuvasına nasıl girmesi gerektiğini şeriat ve kurallar belirler. Yine de milletimizle gurur duyuyoruz. İşgalcilere karşı yer yer vatanseverlik, izzet ve cesaretini gösteren halkımızla gurur duyuyoruz. Bizim haberimiz olmadan dün Belh'li kardeşlerimiz işgalcilere karşı direniş gösterdiler, onları kovup onlara iyi bir cevap vermiş oldular. Biz onlara Aferin diyoruz ve onlarla gurur duyuyoruz.

'BURASI İŞGALCİLERE KARŞI DESTAN YAZMIŞ BİR YER'

Duygulandığım için bugün beni bağışlayın. Bir arkadaşımdan bir hikaye dinlemiştim. Ruslar'ın Afganistan'a geldiği dönemde buradan Pakistan’a göçler başlamıştı. Allah rahmet eylesin, Ecmel Han Hotak şöyle bir hikaye anlatıyor. Diyor ki biz Afgan hükümetine karşı propaganda yazıp radyoda yayınlardık. Sonra radyo yönetim kurulu, bizden propagandanın daha tesirli olması için bir Afgan’ın peştunca metin okumasını, dolayısıyla metni okuyacak bir Afgan bulmamızı istedi. Sonra ben pazarda rastgele Afgan bir manavla karşılaştım. Duruşundan okuma yazma bilen birine benziyordu. Kendisine bize okuma yazma bilen bir Afgan lazım dedim ve iş teklif ettim. Kendisi kabul etti ve benimle radyoya geldi. Kendisine işin detaylarını anlattım ve burada Kabil hükümeti aleyhine propaganda yazdığımızı, onun vazifesi de bu propagandayı okuması olduğunu anlattığım üzere gözünden yaşlar gelmeye başladı. Bana, benden daha haysiyetsiz bir göçmen Afgan bulamadın mı? Ben kendi milletime karşı nasıl propaganda okuyacağım dedi ve çıkmak istedi. O anda uyuyan vicdanım uyandı. Ben de bir Afgan'ım dedim ve bu cesaret bende de olması lazım dedim. Adam çıkmak istedi ama ben elinden tuttum. O andan sonra kendisine maaş vermeye başladık ve çocuklarını okutmaya başladık ve sonuna kadar bu adamla beraber kaldık. Ben de o andan sonra bu işi yapmamak üzere tövbe ettim. Şimdi Türk hükümeti ve onların yerli uşakları, Kabil'de birkaç tane önemli insan var, gücümüz yetmez, en iyisi biz Mezar-ı Şerif'ten başlayalım demişler. Halbuki bunlar bilememişler Afganistan'ın hiçbir köşesi cesaret ve himmet olarak diğerinden eksik değildir. İnanıyorum ki eğer bunlar Herat okuluna de tecavüz etselerdi aynı muameleyi görecekler. Celalabat'taki okulu işgal etmeye kalksalar tarihte unutmayacakları bir ders alacaklar. Kandahar'da işgalcilere karşı direnişte destan yazmış bir yer.
Biz Herat, Mezar-ı şerif, Şibirgan ve Celalabat'taki dostlarımıza da kokuşmuş yumurta ve domateslerle donatılmaları konusunda mesaj gönderdik. Kürek sapları mevcudiyeti konusunda arkadaşlarımız hemfikir değiller ama işgalcilere karşı tüm imkanlarımızla direniş göstermeye mecburuz.

'İŞGALCİLERİN ALÇAKÇA TUTUMU GÖSTERİYOR Kİ...'

Sahabe Efendilerimizden Saad (ibn-i Abi Vakkas mı ya da ibn-i Ubade hatırlamıyorum) Efendimiz’e bir mesele hakkında soru soruyor. Sorduğu Meselenin detayını anlatmıyorum isteyen varsa kendisine sonra anlatırım. Aldığı cevap üzerine “Ya Resulallah! Şeriat böyle diyor ama benim onurum izin vermiyor.” Bunun üzerine Allah Resulu (s.a.s) kendisine “Saad onurlu bir insan. Ben Allah’ın peygamberi olduğum için ondan daha onurluyum. Yüce Allah ikimizden onurlu ve o onurlu insanı seviyor.''
İman için, Milleti için, vicdanı için, ülkesi için onur ve direniş gösterenin inanın Allah yardımcısıdır. İnanıyorum ki biz başaracağız. Başarımızın göstergesi de işgalcilerin Mezar-ı Şerif okulundaki alçakça tutumudur. Demek bunlar kabiliyetlerini yitirmişler. Erdemleri olsaydı mantıkla usul ile muhakeme ile meseleleri çözmeye çalışırlardı. Ahlak ve usul caddesinden çıktıklarına göre kardeşimizin dediği gibi Allah’ın izniyle milletin iradesine karşı hiçbir zaman direnemeyecekler.

'DİRENİŞÇİLERİN CESARETİNİ ÖVÜYORUM'

Okuldaki velilerden Seyyid İbrahim İmad ise şunları söyledi:

Veli komitesinin sayın üyelerinin tüm söyledikleri gerçekten çok yerindeydi. Burada Mezar-ı Şerif direnişçilerinin cesaretini de övüyorum. Birkaç kısa meseleye değinmek istiyorum ve sizin vaktinizi almak istemiyorum. Eğer Afgan devleti bir 'demokratik devlet' ve sistem de bir demokratik sistem ise şayet, davranış tarzı niye tağutça ve zalimcedir? Afganistan Cumhuriyeti'nin kendisine göre bir kısım kuralları var. Ülke mahkeme ve savcılık sistemine sahip. Afgan-Türk okulları Afganistan toprağından dost ülke Türkiye’ye karşı herhangi kanun dışı bir girişimde bulunmuşlarsa, tarihte nitekim gösterdiğimiz gibi, yine Türk halkına sahip çıkarız.

'KARDEŞLERİMİZİ TESLİM ETMEYE AFGAN ONURUMUZ ASLA İZİN VERMEZ'

Afgan-Türk NGO’ları 20 yıl boyunca her şeyden daha ziyade eğitim ve öğretime ihtiyaç duyduğumuz bir zaman diliminde bu ülke çocuklarının eğitimine hizmet etmişler. Çok fazla sıkıntı çekmişler. Bizim mücahit bir millet olarak hicret geçmişimiz de vardır. Tüm bunları ve hicret döneminde çektiğimiz sıkıntıları hatırlayarak bize kardeş, dost ve muhacir olarak sığınan bu kardeşlerimizi size teslim etmeye Afgan, Müslüman ve muhacir onurumuz asla izin vermez.

Ben Türkiye devletinden şikayetçiyim. Allah korusun eğer bugün Afgan-Türk okulları kapansa zarar görecek olan sadece Afganistan eğitimi değildir. Buradaki yatırımcıların çok önemli bir kaygısı, çocuklarının eğitimidir. Onların çocukları bu okullarda okuyorlar. Eğer bu yatırımcılar çocuklarının eğitim sorunundan dolayı ülkeyi terk ederlerse, ülkenin ekonomik sitemi de sekteye uğrar. Bu bir nevi düşmanlıktır.

'YASADIŞI EYLEMLERİ VARSA SÖYLEYİN BİZ YARGILAYALIM'

Saniyen, biz ekmek ve sudan ziyade eğitime muhtaç olduğumuz bir zaman dilimindeyiz. Biz bu cehalet dönemini ancak eğitimle aşabiliriz. Düşmanımız maalesef eğitimimize saldırıyor.

Biz Afgan ve Türk devletine söz veriyoruz, Afgan-Türk okulları Türkiye devletine ya da milletine zerre kadar gayri meşru bir siyasi girişimde bulunmuşlarsa biz kendimiz onları muhakeme edeceğiz, ama size teslim etmeyeceğiz.

'BURAYI KORUYACAĞIZ'

Mesele sadece basın konferansı ve bir takım demeçle bitmeyecek. Eğer bu çirkin davranışınız bir daha tekrar ederse, cesur Afgan halkından size yeni sıkıntılar üretecek çok ciddi bir reaksiyonla karşılaşacaksınız. Hükümetimizden istediğimiz, bu okulları siyasi menfaatlerinin kurbanı etmemekle en azından eğitim karnelerinde millete sunacak hoş bir şey bulundurmalarıdır. Dışişleri bakanlığımız şahsi menfaatleri için okulları satmıştır.

Bizler bir kere daha, Türk devletine duyuruyoruz ki eğer sizler gerçekten iddia ettiğiniz gibi dostlarımız iseniz, gelin kendi kurduğunuz idareyi geliştirin. Ama sizler bu önceden kurulmuş bir sistemi gasp edemezsiniz. Biz koruyacağız Allah’ın izni ile. Sizin vaktinizi fazla almayacağım. Arkadaşlarımızın daha önce söylediklerini doğruluyorum ve bu yolda sizinle beraber yürüyeceğime söz veriyorum.

Okulda veliler tarafından yemek verilirken çok sayıda kişinin bekleyişi de sürüyor.

[Samanyolu Haber] 22.4.2018

THY pilotunun feryadı:”Ölüyorum, bayılıyorum uykudan”

Hava yollarına ilişkin haberler yapan Airlinehaber sitesinin genel yayın yönetmeni Sefa İnan’a, Türk Hava Yolları’nda pilot olduğunu iddia eden bir kişi, çok çarpıcı ifadelerin olduğu bir mektup yazdı. THY’de uçan pilotlara ilişkin çok çarpıcı ifadelerin yer aldığı mektup sitede önce, “THY pilotunun feryadı / Hayatımız cehenneme döndü” başlığıyla yayımlandı. Ancak daha sonra bu haber kaldırıldı.

Oda TV’nin haberine göre, THY’de pilot olduğunu öne süren kişi, çok yorgun ve uykusuz uçtuklarını, tüm itirazlarına rağmen firmanın bunu dikkate almadığını ifade ederek, “Yahu ayakta duracak halim yok. Ölüyorum bayılıyorum uykudan. Yok, görev limit içi diyor” şeklinde yazdı. Yayınlanan mektuptaki iddialar çok ciddi. Öyle ki bazı kaptanların yorgunluktan bayıldıkları dahi ifade ediliyor.

Airlinehaber’de yayınlanan ve sonra kaldırılan o mektup şöyle:

“Sefa Bey, Birkaç yıldır THY da uçuyorum. İlk başlarda durum idare ederdi. Fakat işler 2017 başında değişiverdi. Hayatımız adeta cehenneme döndü.

FTL diye bir şeyi uygulamaya aldılar. Neymiş efendim Avrupa’da bu uygulanıyormuş. Bunlar kimi kandırıyor? Bir defa FTL dedikleri şeyi Avrupa’da uyguladığında başka bir şey ortaya çıkıyor, Türkiye’de uyguladığında ise inanılmaz bir başka şey. Avrupa’da da meydanlar gece kapatılıyor. Adamların birkaç ER (uzun menzil) uçuşu dışında gece uçan uçağı ve pilotu yok. Biz ise hemen hemen her gece uçuyoruz. Daha doğrusu uçuşlarımızın çoğu gece uçuşu.

FTL denen şeyi Türkiye’de uygulamaya başladıklarından beri ne sağlığımız kaldı, ne sosyal hayatımız, ne uykumuz, ne de istirahatimiz.

Hadi bizi geçtik, insanların hayatını tehlikeye atıyorlar. Can taşıyoruz Sefa Bey. Şakası yok bunun. Robot gibi uçuyoruz. Yorgunuz. Uykusuzuz. Şirket bizi bir makina gibi görüyor. İtiraz ediyoruz ekip planlama veya tahsis her neyse bize diyor ki limitleriniz tutuyor kaptanım.

Yahu ayakta duracak halim yok. Ölüyorum bayılıyorum uykudan. Yok, görev limit içi diyor.

Yahu bu limitleri kim belirledi, neye göre belirledi? Nasıl bir kriter ile belirledi. Kâğıt üstünde tutsa da insani değil bu limitler. Bu limitler sadece şirketin kazancını düşünen, personeli öldürmeye yönelik limitler.

Feryadımızı duyacak kimse de yok. Sendikamız Hava-İş idi. Bir de baktık ki başına biri gelmiş, içini kamyoncu doldurmuş, şirket ile kanka olmuş, tüm haklarımız peşkeş çekiliyor. Tüm istirahat hak ve menfaatlerimizi şirkete teslim ettiler.

Biraz kibarlaştıralım kim yapıyor bunu kadı, kime şikayet edeceksin, kadıya…. Durum aynen böyle oldu.

Anayasal hakkımızı kullanıp başka bir sendikaya geçiyoruz, şirket işten atmakla tehdit ediyor. Yahu sen şirketsin sen niye bir sendikayı tutup diğerini atıyorsun. Sana ne sendikadan? Senin karşına kim yetki belgesini alıp çıkarsa sen onunla masaya oturursun TİS imzalarsın. Ama yoook. Sanırım, Hava-İş’ten istedikleri her şeyi aldıkları için Hava-İş ile devam etmekte ısrar ediyorlar.

Peki, sonuç: Adeta kazaya davetiye çıkarıyoruz Sefa Bey. Durum ciddi. Önlem alınması gerek. Hem de acilen. Bakın şimdiye kadar havada 3 kaptan yorgunluktan bayıldı. Kaptan bayılınca olay oluyor. Ya ikinci pilotlar? Bayılmıyorlar ama neden biliyor musunuz? Çünkü öyle yorgunlar ki kaptan bakıyor ki yorgun ikinci pilotunu uçuşta uzun uzun uyutuyor dinlendiriyor kendi tek başına uçuyor. O yüzden bayılan ikinci pilot vakası yok. Ya kaptan ne yapacak? Uzun süre uçağı bırakıp uyuyamıyor direniyor ve sonunda bayılıyor geçmiş olsun.

Şirket çift boş veriyor, arkasına gece 00:01 de görev açıp uçuşa yolluyor. Nasıl yapacak bu uçuşu? Mecburen ikinci günün gündüzü uyuyacak. Hayır, onu da uyutmuyor. IVR diye bir şey icat ettiler. Tebliğ yapacağım diye o ikinci günün gündüz uykusunu 20 defa bölerek otomatik arama yapıyor uyutmuyor. Artık ne boş günümüzü dinliyorlar, ne istirahat saatimizi.

Geçen yıl kaç kaptan kalp krizi geçirdi, kaç kaptan kanser oldu? Bir araştırın vicdanınız erir.

Telefona çıkamadın mı? Uyuyor muydun, duşta mıydın? Anında para kesintisi uygulanıyor. Maaşından öyle rakamlar kesiliyor ki inanamazsınız.

Ekip planlama veya tahsis aradığında köpek muamelesi yaparcasına konuşuyor. Ve her tebliğ kavgaya dönüşüyor.

İnsanlara Ekim ayına, Nisan ayına yaz izni veriliyor. Zaten izni zehir ediyor. İznin başlangıcından önceki gün görevin saat 23:55 te bitiyor. Eve varıyorsun saat oluyor gece 02:00… İznin birinci günü gidiyor. İznin son günü gece yarısı da 00:01 e mesai açıp görev veriyor. Al bakalım son gün de gitti mi? Kafadan her iznin 2 gününü çalıyorlar.

Sefa Bey inanır mısınız öyle yorgun uçuyoruz ki, bazı uçuşlarda son yaklaşmada iniş takımını koyuyoruz, kaptan ona rağmen uyanamıyor. Adam bitmiş gözünü açamıyor.

Bu şirketi yönetenlere birilerinin dur demesi lazım.

SHGM kime çalışıyor? Kimin Ofisi bu SHGM ne işe yarar?

Sizden ricam bu feryadımı yayınlayın Sefa Bey.

Çok teşekkürler”

[TR724] 22.4.2018

Ağlama Sakın [Taşkın Deryagil]

İki gün olmuştu ıslatalı.
İlk günün sonunda suyu bitmiş, su koydum yeniden.. biraz daha ıslak kalsın diye.
Aslında vakit bulamadığım için pişirmeye..”biraz daha ıslak kalsın” faslını açışım ondandı.
İkinci günün sonunda..
çalıştığım yerden yorgun argın dönmüşken eve..
sırtımdaki ağrıların verdiği yorgunlukla, açtım buzdolabının kapısını ve eğilip baktım içeri.
Yiyecek bir şeyler olmalıydı.
Ama hazırda bir şey yok hiçbir köşede.
Makarna desen.. akşamın o vakti ağır olur.. “en iyisi kahvaltılık bir şey hazırlayayım kendime” derken, gözüme ilişverdi.. unutmuşum fasulye ıslattığımı.
İyice kabarmış o bembeyaz fasulyeler.
Eğildim, mutfak dolabından çıkardım buralarda moda olan atlas mavisi demir döküm tencereyi.
Bir mağazadan çok uygun fiyata almıştım.
Ama şu ana kadar pek kullanmayı başaramadım nedense.. dibine tuttu yemekler. Belki harlı ateşte pişirmekten.. belki benim beceriksizliğimden.
Ama olsun.. yine ağır tencereyi kullanacağım. Bu sefer altını az açacağım.
Boşalttım fasulyeleri tencereye.. biraz daha su ekledim ve kapattım ağır kapağı.
Fasulyeler pişe dursun..
bir yanda soğan doğramaya başladım. Orta boy bir soğanın yarısı.. fazla olmasın.
Yanına biraz da acı yeşil biber..
Salçayla kavrulan soğanla biber hazır.
Fasulyeler de pişmiş tam kıvamda.. bazıları dağılmaya yüz tutmuş neredeyse.
Salçalı karışımı boşalttın mı tencereye, ardından birkaç dakika daha kaynamasını beklemek gerek.. sonra da biraz soğutup yemek.
Yanında pilav olmalı.. ama pirinç yokmuş evde.. bulgura da üşendim işte.
Peki yanında yoğurt olsa.. lakin o da tükenmiş.
O halde soğan olsun.. yumruk altında ezilmişi olmasa da olur.. bıçak altında kıyılmışı yeter..ama nedense onu da istemedi canım.
Fasulye, yenilmeye hazır.
Ama…!
Tek başına fasulye yemek..olmuyor.. olmuyor işte.
Alıyorsun birkaç kaşık belki ama olmuyor işte..
Salınsa da gırtlaktan aşağı..tat vermiyor işte.
Yalnızsın.. kimsen yok yanında.
Tuz eksikse, tuzluğu isteyeceğin..
yemeğin lezzetinin olup olmadığını söyleyebilecek kimsen yok.
Yemeğin olup olmadığını sorabileceğin birin yok.
Yalnızsın işte.
Mahpushane kuytularında, gardiyanların getirdiği kap yemekleri paylaşan dostlarının beraberce oturup yerken aldıkları lezzeti..
sarılmayı çok özlediğin uzaktaki yavrularının, her gün ne yediklerini anlatırken duydukları heyecanı..
ananın, yârinin, kayınvalidenin yaptığı yemeklerin verdiği tadı..
arkadaşın, dostun sımsıcacık hanesinde, özenle hazırlanmış yemeklerin ağız tavanında bıraktığı nefâseti..
duyabileceğin, görebileceğin, hissedebileceğin kimsen yok işte..
Yalnızsın işte.
Alçak bir zalimin.. zalim bir canavarın.. canavarlaşmış bir insanın.. insanımsı bir Müslümanın.. müslüman görünümüne bürünmüş bir münafığın yaşattıkları değildir tek sebep..
çocuklarından, yârinden, anandan-babandan ayrı düşmenin..
vatanından ayrılmak zorunda kalmışlığın..
her şeyi kaybetmenin..
yüreğinde taşıdığın kimselerden ayrı düşmenin..
yalnızlığının..
mutlaka başka bir sebebi olmalı.

Kuru fasulye mi..!
Soğan mı..!
Yer sofrası mı..!
Zulüm mü!
İhanet mi..!
Özlem mi..!

Ağlama yine..!
Hayır, hayır..
sakın düşmesin gözlerinden o damlalar!
Sakın kederlenme..
hüzünlen ama..  gamlanma, kederlenme.
Zalimin zulmüne,
mazlumun masumiyetine,
evde bekleyenlerine,
vatanına, milletine, dinine yaşatılanlara,
suda boğulanlara,
işkenceyle hasta olanlara, öldürülenlere
anasını babasını kaybeden, ayrı düşen masum yavruların dudak büküşlerine, gözyaşlarına, çaresizliklerine,
gecesi ağıt, gündüzü yakarışla geçenlerin yalnızlıklarına,
öncekilerin çektiklerine,
söz verdiğin yolun gereğine bir daha bak..
bir daha bak.
ve ağlama sakın.
Hem Senin, söylesene, ağlamak için neden bu kadar bahanen var!
Oysa mücadele etmek ve kötülere gülmek için aslında ne çok sebebin var!

Ağlama sakın..
Dayan.
Yarınlar için..
hak edenler için dayan.
Dayan yürek dayan.

[Taşkın Deryagil] 22.4.2018 [Samanyolu Haaber]
twitter.com/taskinderyadil

Meğer Isınan Kızıldeniz’miş! [Kadir Gürcan]

Esed’in sivillere yönelik kimyasal silah kullanımı bütün dünyayı ayağa kaldırdı. Bir haftalık uluslararası bürokratik hareketlilik sonunda, askeri bir müdahale çıkacağı belliydi. Öyle de oldu. Ortadoğu kuşağındaki ülkeler geceyarısına, alışık oldukları, ABD’nin başlattığı hava operasyonu ile uyandılar. Doksanlı yıllarda, Irak Operasyonunu dünyaya canlı yayın olarak geçen haber ajansları için bu tür haberler bir kaç günlük heyacandı.

Kimyasal silahların kullanımı konusunda Ortadoğu mercek altında. Daha once olduğu gibi bundan sonraki teşebbüslerin de buna benzer şekilde karşılık bulacağını tahmin edebiliriz. Ortadoğulu diktatör ve zalimlerin öldürdüğü insan sayısından daha çok, hangi yöntem ile öldürdükleri önemli. İşin içine kimyasal silah girdiği zaman, dünyanın büyük ülkeleri tepelerine bomba yağdırmaktan asla vazgeçmeyecekler.

Operasyon sabahı uyku mahmurluğunu atamayan medya esnafı, zavallılar “Şimdi mi aklınıza geldi!” diye, güya dayılanıp, efeleniyorlar. Bölgesel ve lokal katliamları, insan kıyımlarını durdurması gerekenler, ülkelerin kendi muhalif güçleri. Ama iş uluslararası bir tehdide dönüştüğünde tepkinin dünya devletlerinden gelmesine alışmak gerekiyor. Yoksa şimdiye kadar, Suriye’de Baba-Oğul Esedlerin, Irak’ta Saddam’ın, Mısır’da Sisi’nin, Türkiye’de bir başka diktatörün öldürdüğü insan sayısını kimse bilmiyor ve merak da etmiyor. Ülke içi muhaliflerin, bunların hesabını soracak siyasi gücü bulmaları kendi üzerlerine vazife

ABD ve Avrupalı devletler bu tür hava saldırılarını, mesai saati içinde, operasyonlara katılanların akşam yemeğini evlerinde yemeleri,esprisi içinde halletmeye gayret sarfediyorlar. Bizim yerli yapım diziler gibi, önü-sonu belli olmayan, skorunu kimsenin bilemediği, verilen kayıpların cenaze namazlarındaki riyakar siyasilerce savuşturulduğu Afrin tipi ucuz, iç yapımlar ilgi çekmiyor.

“Geliyorum!” diyen Suriye hava operasyonu için alarm verilmeye başladığında gözler birden Akdeniz’e çevrilmişti. Suriye’nin kısa vadeli koruma ve savunma işini üzerine alan Rusya’nın karşı atak tedbirleri de konuşulmaya başlayınca, bizim medya beslemeleri, hemen Üçüncü Dünya Savaşı çıkıyor demeye başladılar. Hiç de öyle olmadı.

Sonradan ortaya çıkan operasyon detayları çok ilginç. Herkes, “Akdeniz Isınıyor!” diye bildik haberleri okurken, ABD Deniz Kuvvetleri, Kızıldeniz’i ısıtıyormuş. Rusya ve Türkiye’nin operasyon sonrası afallamaları bu yüzden imiş. Suriye’de hedefleri vuran füzeler Akdeniz’den değil, Kızıldeniz’den gelmiş, iyi mi? Anlayağınız, Rusya’nın “ABD’ye karşılık veririz!” blöfleri boş ve ucuz dayılanmalar değil miymiş? Birleşmiş Milletler görüşmelerinde, boş itirazlarıyla birlikte koltuğa gömülmeleri bu ayıbı, kamufle için olsa gerek. Dış basında çıkan haberler “ABD güçleri Rusya ve müttefiklerini salak yerine koydu!” diye yazdı. Dalga geçmekte haklı değiller mi?

Mısır yakınlarındaki ABD gemilerinden 30 Tamhawk olmak üzere 105 füze fırlatılmış. Sorumlu General Kenneth McKenzie basına yaptığı açıklamada “Operasyon gayet başarılı, tesirli ve karşı konulamayacak çaptaydı. Suriye’den en küçük bir karşı koyma sözkonusu değildi!” şeklinde oldu. Dikkatinizden kaçmasın operasyon ile alakalı bu detayı Trump değil, operasyondan sorumlu general verdi. Afrin hakkındaki bilgileri neden hep Saray’dan alıyoruz diye işkillenmiyor musunuz?

Suriye’den yapılan açıklamada “70 füze!” denmişti. “Kavgada yumruk sayılmaz!” deyişi ne kadar doğruymuş. Rusya’nın müttefikleri, füzeleri sayacak vakit bile bulamamışlar.

Yetmiş dakikalık ABD yapımı bir operasyon; başladı ve bitti. Fransa ve İngiltere’nin de katıldığı ortak bir operasyon idi ama, başrolde ABD oynuyordu. Çabuk başlayıp biten hava saldırısından sonra, Esed’in “Hollywood yapımı!” ile neyi kasdettiğini bilmiyoruz. Şu kadar var ki, detaylar ortaya çıktıkça, başarılı ve kesin bir harekat olduğu anlaşılıyor.

Böylesine başarılı Hollwood yapımını mı seyretmek istersiniz, yoksa, başı-sonu belli olmayan, Saray’ın gönlünü hoş etmeye çalışan ‘Ertuğrul’ saçmalığını mı? Ertuğrul’da o oynuyor, Afrin’de o, Sultan Abdülhamit’de o. Ya hu, hiç mi başka aktörünüz kalmadı? Elinden gelse, milli takımda bile oynayacak, herhalde.

[Kadir Gürcan] 22.4.2018 [Samanyolu Haber]