Cebri Hicret Ve Muhacirlerin Problemleri Üzerine -1- [Mahmut Akpınar]

Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Ülkenin, fakir ve mütedeyyin Anadolu insanlarının kanla, terle güçlükle yetiştirip okuttukları ve ülke hizmetine sundukları nitelikli, kaliteli insanlar büyük bir kıyıma maruz. Yüzbinlerce öğretmen, hekim, hakim, polis, akademisyen, hemşire, esaf vs hapiste. Hapiste olmayıp Türkiye’de kalanlar ise sefillerdeki Kaçak’ın yaşadığı hayata benzer bir yaşam sürüyorlar. Heryereden kovulup itilip kakılıyor, tahkir ediliyorlar. Bin yılda bir yaşanabilecek türden çok ağır bir zulüm süreci yaşanıyor. En acısı ise içinde hepimizin akrabalarının da bulunduğu bazı dindar insanların, grupların, cemaatlerin bu zulmü yok saymaları, görmezden gelmeleri. Türkiye’deki insanların durumu çok ağır ve tahammülü zor; ancak o ayrı bir bahsin konusu. Bu yazıda bir şekilde yurt dışına çıkabilimiş insanların sıkıntıları, problemleri üzerinde duracak ve kendimizce bazı çözüm önerileri sunmaya çalışacağız.

15 Temmuz’a kadar da bir zulüm, eziyet, dışmala vardı ama 15 Temmuz tiyatrosu sonrası bu sistematik bir hal aldı ve topyekun uygulanmaya başlandı. İnsanlar malını, mülkünü, bazıları eşini-evlatlarını Türkiye’de bırakıp ülkesini terketmek zorunda kaldı. Kimisi Zalime yakalanmamak, zulmün kıskacına girmemek için bir “suçlu”, “terörist” gibi denizden, Meriçten, sınırlardan çıkmak zorunda kaldı. Günlerce yol yürüyenler, nehirlerde boğulanlar oldu. Türkiyedeki boğucu-bunaltıcı zulüm ve şeytanlaştırma ortamından kurtulan önce rahat bir nefes aldı. Canını kurtardığına sevindi. Ama bu defa yeni sıkıntılarla mücadele başlayacaktı. Zira yurt dışında yaşamak, tutunmak, legal hale gelmek, iş kurmak hatta bir ev kiralamak, banka hesabı açmak bazen ayrı bir zulüm olabiliyordu. Pasaport süresi bitenler vardı, bir yarısı Türkiye’de kalanlar ve onları düşünmekten psikolojik tedavi görenler, yeni ülkeye adapte olamayanlar vardı. Zorluk derecesi değişse de bu dönemde herkes ağır bir imtihana muhatap.

Hicret Mekke fethine kadar imanın bir parçası gibi sayılmış. Hazreti Peygamberin talimatıyla kalanlar veya çıkamayanlar hariç hicret etmeyenlerin inancı ve imanı sorgulanmış. Mekkeden Medineye hicretle bugün yaşanan “Zoraki Hicret” arasında çok benzerlik var. Önceki hicretlerle bu süreçte yaşanan hicret karşılaştırıldığında son hicretlerin Efendimizin ve sahabelerin yaşadığı hicrete daha benzer olduğu söylenebilir. Bu benim gibi önceki hicret çağrılarına uymakta zorluk yaşayıp kaderin sevkiyle zoraki hicrete muhatap olan birinin subjaktif mülahazası da olabilir elbette.

İLK HİCRETLE BENZERLİKLER:

İlk muhacirler, başta Hz. Peygamber ve sadık yol arkadaşı Hz. Ebu bekir olmak üzere hemen hepsi dönemin zalimlerinden kaçmak, eziyete maruz kalmamak, bunaltıcı baskı ve zulüm ortamından kurtulmak, canlarını kurtarabilmek ve kendilerini gittikleri yerlerde daha iyi ifade edebilmek için göç etmişlerdi. Son süreçte hicret edenler de tamamen aynı sebeplerle ülkelerini bir “vebalı” gibi terketmek zorunda bırakıldılar.

Başta Efendimiz olmak üzere ilk muhacirler de zalimlerin verebileceği zarardan endişe ettikleri için gizlice, saklanarak ve iz kaybettirerek, mağaralarda (Sevr mağarasında Hz. Ebu Bekirler saklanması) günlerce saklanarak beldelerini terketmişlerdi. Bugün de pek çok insanımız türlü yolları deneyerek ülkesini terketmek zorunda kaldı.

İlk muhacirlerin arkasından da bugünkü gibi onları öldürsün, teslim alsın, rahatsız etsin diye ajanlar gönderdiler. Bunları yapacak adamlar görevlendirdi, arkalarından saldılar. O gün de muhacirleri kovsun, eziyet etsin, kurumlarını kapatsın diye krallara-meliklere rüşvetler teklif ettiler. Caferi Tayyar’ın Habeş muhacirlerini Necaşiye savunduğu gibi bugünün Caferi Tayyarlarına, muhacirlerin haklarını müdafaa edecek ehli kelam ve ehli kaleme ihtiyaç var.

İlk muhacirlerin de mallarına çöktüler, yağmaladırlar. Hz. Ebu Bekir, Hz Osman, Abdurrahman Bin Avf gibi Mekkenin çok zengin insanları Medine’ye sadece canını götürebildiler. Ama onlar Medine’de pazarın yerini sordu ve bir ipi sermaye edip yeniden, sıfırdan hayata başladılar.

O gün de Mekkeliler muhacirlere karşı diğer kabilelere, aşiretlere, işbirliği içinde olduğu liderlere gidip Medineye karşı ittifaklar aradılar. Muhacirleri Medine’de bitirmek, “köklerini kazımak” için defalarca harp ilan etti, Medineye defalarca saldırdılar.

O gün onlar da Mekke’nin hakimleri için “düzen bozucuydu”, “hainlerdi”, “Mekke için zararlılardı” toptan hepsini suçluyor, soyut ithamlarda bulunuyorlardı. Ama bugünkü gibi hiçbirine somut bir suç atamıyor, delil ortaya koyamıyorlardı. Bugünkü cebri muhacirler için de aynı şeyler geçerli. Kime cadı avına maruz kalan bir yakınını sorsanız “bizim oğlan, bizim kız yapmaz ama.. “ diye soyut ve genel suçlama dışında bir şey ortaya koyamıyorlar.

O zaman da aileler böylesine bölünmüş ve birbirine girmişti. En yakınlar birbirini ispiyonluyor, “hain” ilan ediyordu. Kendi çocuğunu reddedenler, ihbar edip teslim edenler çıkıyordu.
İlk muhacirleri de fişlediler, “yakalanacak ve bulunduğu yerde öldürülecekler” listesi hazırladılar, bunları yaydılar. Peşlerine katiller taktılar onlara paralar döktüler.

Mekkeliler de bugünküler gibi hicret etmek isteyen pek çok müminin orayı terketmesine müsaade etmediler Ebu Cendel gibi hicret etmek isteyen gençleri zincirlere vurup tuttular.

Hicret edenlerin Evlerini bastılar geri kalanlarına eziyet etti, zulmetti, dışladılar. Ama onlar kadınlara, yeni doğmuş bebeklere böylesine eziyet etmemişti. Hazreti Peygamber başta olmak üzere muhacirler kızlarını, eşlerini Mekkede bırakıp ayrılmıştı. Sonra pek çoğu çoluk çocuğuyla Medinede beraber oldu, aileler birleşebildi. Onlara hicret ve sonrasında bugünkü zalimlerin yaptıkları kadar yaygın ve insafsız eziyet yapıldığını bilmiyoruz. En azından kadınlara ve bebeklere yaşlılara bugün yapılanlar yapılmamıştı. Cahiliye insanları olsa, Müşrik olsalar da onların kabilecilikten, çöl kurallarından gelen bazı ilkeleri vardı. Bugün İslam’ı istismar ederek zulmedenler hiçbir ilke ve kuralı dinlemiyorlar.

Bir başka benzerlik de dünkü muhacirlerin de gittikleri yerde ensarları vardı bugün göçenlerin de ensarları var. Eksiği-kusuru olsa da pek çok ülkede sizi karşılayan, ev tutmanıza, iş kurmanıza, hayata intbak etmenize yardımcı olan, evini açan insanlarımız var. Daha önce bu beldelere gelmiş, yerleşmiş insanlar cebri hicretle göçenlere Ensarlık yapıyorlar. Türkiye’deki durumu bilen bu ülkelerin yerli insanları da yardımcı olmak, imkanlar sunmak için çırpınıyor, destek oluyorlar.

Pek çok yönü itibariyle bugünkü cebri Hicret Hz. Peygamberin ve sahabenin Hicretine daha benzer, Siyere daha uygun görünüyor.

NELER YAPMALI?

Herşeyden önce “mucizevi birşeyler olacak ve biz ülkemize, eski durumumuza döneceğiz ve hayatımıza bıraktığımız yerden devam edeceğiz” düşüncesinden sıyrılmak lazım. Mucizevi bir şey olabilir; ama öyle olsa dahi hiçbir şey eskisi gibi olmaz. “Döneceğim” düşüncesi geldiğimiz topraklarda tutunmamızı engelliyor. Bizi eylemsiz, hareketsiz, bir şey yapamaz kılıyor. Bir iş yapmadığımız, sadece bekleyişte olduğumuz için elimizde olan kaynaklar da hızla tükeniyor ve bu durum bizde ayrı bir gerilim oluşturuyor. “Döneceğim” düşüncesinden kurtulmak lazım. “Burada tutunmam lazım!” dersek bir arayış, çaba içine girebiliriz. En azından “dönsem bile bir ayağım burada olacak, burada tutunup orada da olacağım” demeliyiz.

Meşgalesizlik, hedefsizlik, eylemsizlik insanı bitirip tüketen bir illettir. Küçük-büyük bir iş bulur çalışır, basit de olsa bir yerlerden başlarsak eylemsizlikten, ataletten kurtulmuş oluruz. Bu durum bize bir miktar gelir yanında yeni çevreler kazandırır, yeni kapılar açar. Ayrıca içinde bulunduğumuz anafordan çıkma fırsatı verir bir nevi terapi olur. İlk yapacağımız işin, çalışacağımız işin çok “itibarlı”, geliri yüksek olması gerekmiyor. Kebapçıda çalışmak, deliveri yapmak dahi hayata tutunmaya, adaptasyona önemli katkı sağlıyor. Girdiğimiz çevre bize farklı ve yeni imkanlar sunuyor. O nedenle atalette kalmayıp iyi-kötü, küçük-büyük bir işle meşgul olmak intibak sürecini hızlandıracaktır. Eğer kendi geçmişinize, kariyerinize uygun bir işten başlarsanız dili hallettikten sonra eski birikiminizi yeniden kullanabilrisiniz. Kariyerinize uygun bir işe alt seviyelerden dahi olsa girmek avantaj olabilir.

“Ben Türkiyede şöyleydim, şu imkanlarım vardı, evim şöyleydi, gelirim böyleydi” gibi kıyaslamalar sadece buralara uyum sağlamamızı geciktirir. “Eski hal muhal ya yeni hal ya izmihlal!” deyip mevcut şartlara göre kendimizi ayarlamalı, duygu ve düşüncemizi realize etmeliyiz. İyi iş veya kötü iş yoktur. Helal-haram kazanç vardır. Alınteriyle para kazanmak için yapılan her iş helal ise temizdir. Helalinden hela temizlemek bile ak-pak bir iştir. Yapılan işin ne olduğuna takılmamak lazım. Allah sonra imkan verir ve sizi çok itibarlı işlerde istihdam eder.

İnsanlar ağır bir travma yaşadı, psikolojik çöküntüler var. Böylesi durumlarda hem de gurbette yalnız kalmak, insanlardan toplumdan uzak durmak ve meşgalesiz durmak çok tehlikeli olabilir. Kalıcı psikolojik hasarlara neden olabilir. O nedenle gurbetteki herkes kendisine katılacağı manevi bir halka, bir cemiyet, çay muhabbeti bulmalı. Kadın-erkek, çoluk-çocuk herkesin gideceği bir yer olmalı. İmkanlarımızı birleştirip dayanışma ile problemlerimizi çözmeyi öğrenmeliyiz. Kenara çekilmek, hayattan tecrit olmak en tehlikeli şeylerden. Böyle arkadaşlar varsa mutlaka bir halkaya katmalı değilse onları sıklıkla ziyarete gitmeli. Özellikle hanımlar daha çok yalnızlık çekiyor ve kendi haline kalıyor. Ayrıca onlar daha duygusal olduklarını için olaylardan daha ağır etkilenebiliyorlar. Hanımlarla ilgilenmeki gezdirmek, bir yerelere götürmek çok önemli.

Bulunduğumuz yerleri, beledeleri sevelim. Eleştirel bakarak, herşeyine bir kusur bulma intibakı geciktirir, hatta imkansız kılar. Sevmediğimiz bir yerde iş yapamayız, çevre edinemeyiz. İradi Hicrete gidenlerin hemen tamamının gittikleri yerleri sevdiklerine şahit olmuştum. Ama cebri muhacirlerden Avrupa’da müreffeh, gelişmiş ülkelerde olmasına rağmen ülkeden ve insanlarından şikayet edenlere rastladım. Bunda sürülerek, kovularak çıkarılmanın hasıl ettiği travma etkili olabilir ama bunu aşabilmemiz lazım. Sevmediğiniz bir coğrafyada sevmediğiniz insanlarla yaşayamaz, derdinizi anlatamaz, oralarda hizmet edemezsiniz.

Türkiye’ye ve insanımıza, akrabalarımıza sitem etmek, kahretmek çözüm değil. Yarın problemler azalınca veya çözülünce biz o insanlarla yine beraber olacağız. Onlara kahretmek yerine benzer durumların böylesi hareketlerin başına tarih boyunca hep geldiğini, hakkın müdafaacısı insanların yalnız kaldığını, dışlanıp ötekileştirildiğini hatırlamak lazım. Bunu “Yolun Kaderi” ve imtihanın bir basamağı olarak görmek tahammülü artırır, sınavı geçmeyi kolaylaştırabilir.

Eğer Cenabı Hak sizin gibi güzel insanları dünyaya yaymak ve tüm insanlığın, coğrafyaların istifadesine sunmak istiyorsa cebri veya rızaya dayalı bu hicret süreci devam edecektir. Geri dönmek yerine burada tutunup sonraki hicret dalgalarında geleceklere ensarlık yapma misyonuna soyunmak lazım. Kanaatimce ülkedeki zorbalık durulacak, baskı azalacak ve bugün hapiste olan pek çok insan da dışarıya çıkacak. Eğer Allah sizi dünyaya yaymayı murad ediyorsa mevcut yayılma çok yetersiz, devamı gelecektir. Ümid ederizki son dönemdeki gibi ağır şartlarda olmaz. Bu dalgada gelen insanların hayata tutunup sonrakilere zemin hazırlması gerekir.

Buralara gelen insanların çoğunun sermayesi sınırlı. Pek çoğunun tekbaşına iş yapacak durumu yok. Ama 3-5-7 kişi iyi fizibilite edilmiş bir iş için biraraya gelebilirse, sermayelerini emeklerini birleştirebilirse daha rahat iş yapabilirler. Eğer aralarına o ülkeyi bilen yerli veya önceden gelmiş insanları da alırlarsa riski azaltıp, prosödürleri kolay aşabilirler. Ancak bizde ortaklıklar maalesef sıkıntılı olabiliyor. Türk usulü hadi yapalım deyip başlıyoruz, yazılı bir anlaşma, planlama, görev dağılımı yapmıyoruz. En kötüsü bir exit planımız olmuyor. İşleri hep kazanmaya, iyi gitmeye göre düşünüyoruz. Olumsuz ihtimalleri düşünmediğimiz için de işler sarpa sarınca cıngar çıkıyor. Oysa Kur’an bize hem de emir kipinde “borç ilişkisine girdiğinizde onu yazın” (2-282) diyor.

Sabretmek önemli ama aktif sabır! Bekleyerek sadece bostanlar olgunlaşıyor. Onu da fazla bekletirseniz çürüyor. Yapabildiğimiz kadarıyla hayata karışmak lazım. Boş beklemek yerine o ülkenin dilini, kültürünü öğrenmeli, ehliyetini almalı, çevre edinmeye çalışmalıyız.

Dil biliyorsak bizzat, bilmiyorsak yanımıza dil bilen birilerini alıp Türkiyedeki zulmü anlatmalı, mağdurların sesi-soluğu olmaya çalışmalıyız. Bu zulüm sürecinin bitmesi için insan hakları örgütlerine, yerel, ulusal, U.A kuruluşlara, kişilere gidip Türkiyede yaşananları, kendi hayat hikayemizi anlatmak en önemli işlerden birisi.

Mekke’li ilk müslümanlar elbette memleket hasreti çektiler ama Mekke fethedildikten sonra da başta Hazreti Peygamber olmak üzere Mekke’ye dönmek yerine Medine’de yaşamaya devam ettiler. Bizlerde yarın tatile, gezmeye ülkelerimize gitsek bile buralarda kalmayı düşünmeliyiz. En azından her iki tarafta ayağımız olacak şekilde düşüncelerimizi revize etmeliyiz. Türkiye dışında dünyada çok güzel ülkeler, coğrafyalar var. Hizmet götürülecek, kabiliyeti istidadı müsait çok insanlar var ve biz bunların pek azına ulaşabilmişiz.

Türkiye’de yaşananlar ve oradaki arkadaşlarımızın çektikleri gurbette olanların en büyük derdi ve hüznü. Sabah akşam onlarla yatıp kalkıp onlara dua ediyoruz. Ama onlara daha iyi yardımcı olabilmek için de buralarda tutunmaya ihtiyacımız var. Türkiyede bazıları yurt dışına çıkanların rahat olduğunu düşünüyor olabilir. Buralardaki insanlar Türkiye’deki kardeşlerinin derdiyle oturup kalkıyor. Hatta yaşama tutunamamanın en önemli engellerinden birisi de Türkiye’yi düşünmek! İnsanlar bundan sıyrılamıyor, hayata intibak edemiyor.

Allah bize cebri bir hicret kapısı açtı. Bunu Cenabı Hakkın bir ikramı, imtihanı kabul ederek aşmaya çalışırsak hakkıyla Hicret sevabı kazanabiliriz. Ama şikayetler, sızlanmalar, suçlamalar bizi zulme maruz kalma yanında Hicret sevabından mahrum edebilir. Hazmedip bulunduğumuz yerlerde tutunabilirsek bu zoraki sürgünü hayatımızda yeni bir başlangıca, taze ve yeni dallara vesile olacak bir sürgüne çevirebiliriz.

Periscope yayınının linki: 

[Mahmut Akpınar] 18.3.2017 

Allah sizi desteklediklerinizle haşretsin [Ercümend Perver]

Hani bir şair “Hüzün ki en çok insan olana yakışır” diyor ya; hüzünlüyüz zira insanız. Peki şu sıralar bu kadar zulüm ve haksızlığa rağmen çakır keyf olanlara ne denir derseniz? Ben insan diyemiyorum. Sizi bilmem,  ne derseniz deyin. Anlatılması öyle zor zulümler yaşıyoruz ki insan bazen sadece uzun uzun susuyor. Konuşacak olsan kim anlar seni. Sonra anlasa elinden ne gelir. Seni anlayan zaten senin gibidir. Zaten bütün bu hadiseler “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen haksızlık karşısında da susan dilsiz şeytanlar yüzünden yaşanmıyor mu...

Öyle zoruma gidiyor ki “Haklısınız ama biz bir şey dersek ekmeğimizden oluruz” laflarını duymak. Bu lafı söyleyenin (Laf diyorum zira söyledikleri “Söz” kategorisinde değerlendirilecek şeyler değil) acaba “Errızgu alellah” hükmüne ne kadar itimadı var. Bu lafı duyunca “Cinlerim tepeme çıkıyor” diye tarif edilen cinnet hali hasıl oluyor bende. Çünkü bu lafta küfür kokuyor. Dalalet kokuyor. İlkesizlik, haysiyetsizlik kokuyor. Bu süreç başlamadan evvel şahit olduğum bir hadise bana nereden nereye geldiğimizin acı bir faturasını çıkardı. 

Kendini siyasal islam çizgisinde gören, sosyal konumu orta sınıfın üstündeki softalardan biriyle yaptığı bir hatırasını nakletti bir abimiz. Hizmet hareketine ait bir dershaneye gönderdiği çocuğunun veli toplantılarına katılması ve çocuğunun sınıf öğretmeninin ev ziyaretlerinde gelmesi vesilesiyle ilk defa Hizmet Hareketini yakından tanıma fırsatı buluyor. Oysa bu kişi yıllardır Hizmet Hareketine mensup insanların gıyabında hiç de hoş şeyler konuşmadığını itiraf ediyor.

İlk başlarda çocuğunun eğitimiyle ilgilenmesi için hanımını görevlendiren bu kişi, dershane idaresinin çocuğunun eğitim meseleleri için görüşme taleplerine sürekli bahaneler uydurup Hizmet Hareketine mensup arkadaşlara çok mesafeli durur. Derken veli ziyaretleri kapsamında bir akşam randevu alınır ve çocuğunun öğretmeni bu aileyi ziyarete gelir. Bu kişi evine ziyarete gelen çocuğunun öğretmenini yakından tanıyınca; onun oturuşundan kalkışına hitabındaki zerafete kısacası haline vuruluyor.

O günden sonra her fırsatta dershaneyi ziyarete gelir ve çok kısa bir sürede dershane yönetimiyle çok samimi olur. Bir müddet sonra esnaf sohbetlerine katılır. Bu kişi için zaman öyle hızlı akıyordur ki artık hayatın manasını daha iyi anladığını ''Bu zamana kadar malayaniyatla uğraştığını, hakiki kulluğun ve İslama hizmetin aslında bu hizmet anlayışıyla en mükemmel şekilde yapılacağını bir çok defa bu zamana kadar Hizmet Hareketi hakkında su-i zan ettiğini'' üzülerek beyan eder. Hızını alamaz bir gün samimi olduğu bir esnaf abimize içinde saklayıp durduğu derdini döker.

Utana sıkıla “Abi be” der. “Size bir şey diyeceğim ama nasıl diyeceğimi bilemiyorum” Esnaf abimiz onu cesaretlendirerek “Rahat olmasını, derdinin dermanı için elinden geleni yapacağını Allah’ın izniyle de çözeceğini” söyler. Bu fasıldan son sonra bu kişi derin bir nefes çekip derdini açar.

“Bak abi, Allah’ıma şükürler olsun ki benim maddi durumum oldukça iyi. Fakat benim işlerime refakat edecek bir erkek evladım yok. En küçük evladım erkek oldu ama onun da yaşı bizim işler için daha çok küçük. Benim şimdi üç tane kızım var. İkisinin evlilik yaşı geldi. Diyorum ki sizin bekar arkadaşlarla benim kızları eversek nasıl olur” der. Şunu da ekler; “Hatta maddi durumu iyi olmayan arkadaşlardan olursa şu dünyada bundan sonra bir gün görmüş olur arkadaşlar” der. Bu son cümle abinin canını sıkar ama nezaketen kırmadan izah eder. “Be mübarek sen epeydir sohbetlere gelip gidiyorsun ama meseleyi kavrayamamışsın. Ne demek BUNDAN SONRA ŞU DÜNYADA BİR GÜN GÖRMÜŞ OLUR, onlar dünya peşinde olsalar Hizmette olmazlardı. Bizim arkadaşlar bırak dünyadan kam almayı, Cennet için ibadet edenlere bile hoş nazarla bakmaz, onlara ikaz babından ABDUL CENNE DERLER. Onlar hep rıza ve rıdvan peşindeler” diye kibarca ikaz eder. Bu ikazdan sonra bu kişinin Hizmet Hareketine mensup arkadaşlara hayranlığı daha da artar. Ama Hizmet Hareketinden kendine uygun bir damat bulamaz.

Aradan, çok değil bir yıl geçmeden 17 - 25 Aralık süreci başlar. İlk zamanlar Hizmetin tarafında yer alırken daha sonra sürecin şiddetlenmesiyle tamamen Hizmet Hareketinin karşısında yerini alır. Dünya küçük. Bir gün derdini açtığı abimizle bir mecliste karşılaşmak zorunda kalır. Başı yerdedir. Abi de mevzuya girmek istemez. Ama bir şekilde mevzu açılır. Orada bulunanalar Hizmet hareketi hakkında atıp tutarlar. Abimiz de söz alır kibarca bir kaç soru sorar. Der ki “Arkadaşlar size iki şey söyleyeceğim.

1- Siz kendinize damat arasanız ilk tercihiniz, fakir olmasına rağmen Hizmet hareketine mensup şakirtleri tercih eder miydiniz etmez miydiniz” Ses yok. Daha önce bu abimize bu konu da derdini açan kişi boncuk boncuk terlediğini gizleyemez. Abimiz devam eder.   
          
2- Biz gönülden şunu söyleyebiliyoruz; Allah bizi, başta sizin hain ve terörist olmak üzere daha sayamadığımız yüzlerce isnatlarla suçladığınız arkadaşlarla haşretsin. Siz de gelin şunu deyin, Allah bizi destek olduğumuz lider ve avânesiyle haşretsin. Buyrun hep beraber amin diyelim” der.

Kimseden çıt çıkmaz. Çıkmaz zira onların peşinde gittikleri kişiye sadece mideden bağlılar. Yalları kesilince şimdi şakşakçılığını yaptıklarına ilk sırtaracak kişiler de yine bunlar olacaktır. Değil ki beraber haşrolmayı göze alsınlar.

Şimdi, bir zamanlar kızlarını hizmet hareketine mensup melek misal insanlarla evlendirmek isteyenler o öğretmenlere sizin destek verdiğiniz zalim tarafından akıl almaz işkenceler yapılıyor. Allah aşkına, isnat ettiğiniz bütün suçlamalar hele darbecilik, hainlik, teröristlik gibi dünyanın en alçak suçlarını bu arkadaşlara yamamak aklı ve vicdanı olan kimsenin kabul edebileceği şeyler değil ama akıl nerede vicdan nerede.

Bazı zavallılar sanki yalanı çok kişi söyleyince gerçek olacakmış gibi muzahrafat kanallarından akan iğrençlikleri bize gerçekmiş gibi “Yahu bu anlatılanların hepsi mi yalan” diyerek aklınca “Bir kısmı doğrudur” zannı üzerine kurdukları, “Bir kısmı doğruysa demek ki ortada bir suç var” gibi saçma sapan gerekçelerle kendini ve aklı kıtları kandırabiliyorlar. Be hey ahmaklar. Velev ki (Milyar kere reddederek) Hizmet Hareketine sempatisi olan bazı askerler kandırıldılar ve darbe girişine katıldılar. Peki şu anda insanı insanlığından utandıran bizim anlatmaya bile dilimizin varmadığı işkenceleri, kadını erkeğiyle bütün hizmet Hareketine reva görmenizin neresi hak. Şimdi yüz binlerce çocuğun annesi babası içeride ağır işkence görüyor. Yüzbinlerce çocuğun dışarıda bakacak kimsesi olmadığı için, yüzlercesi yetimhanelere bırakıldı. Acaba o yetimhanelerde bu masumlara nasıl muamele ediliyordur.

Şu anda hapishanelerde işkenceden öldürülüp intihar etti denilen onlarca insan var. Size, bir öğretmen arkadaşımızın eşi tarafından bize ulaştırılan yaşadıkları zulümleri nakledeyim.

Hani şu milletin özellikle kendilerine damat olmalarını arzuladıkları öğretmenlerden biridir Mehmet Hoca. Çalıştığı, kolej 15 Temmuz darbe tiyatrosundan sonra kapatılır. Bir okulun darbeyle ne alakası varsa…        

Aslında darbecilerin yaptıkları bu aşağılık palan ülkemize ve milletimize yapılmış en büyük kötülüktü. Mehmet Hoca bu sahte darbe tiyatrosundan sonra kolejin kapatıldığını öğrenir. Ne olduğunu anlamak için tatillerini yarıda kesip görev yaptıkları şehre dönerler. Döndükleri günün sabahında daha hava aydınlanmadan, aniden evlerini polisler basar. Şaşkın şaşkın polislere bakarken ev sahibi sanki polis şefi gibi polislere talimatlar yağdırıyor. “Yakalayın bu hainleri”  Kapılarının çalınmadan polislerin içeri nasıl girdiğini merak ederler tabi ama çok sürmez bunu öğrenmeleri. Meğer ev sahiplerinde yedek anahtar varmış. O güne kadar bu ev sahibinin Mehmet Hoca ve ailesinden en ufak bir rahatsızlığı ve şikayeti yoktur. Akşam sabah yüz yüze baktıkları bu insan müsveddesi o güne kadar Mehmet Hoca ve ailesine iltifatlar yağdırır, her fırsatta onlardan memnuniyetini ifade eder.

Bu ani baskın sırasında malum ev hali, Mehmet Hocanın eşinin kıyafeti müsait değildir. Mehmet Hocanın eşi kendini yatak odasına atar ve hemen üzerime uygun bir şeyler giyer. Evi didik didik ararlar. Telefonlarına el koyup Mehmet Hocaya da kelepçe takıp götürürler. Emniyete götürülen Mehmet Hocaya itirafçı adı altında iftiracı olması için günlerce işkence ederler. (Neyi itiraf etmesini istiyorlarsa) Sonra tutuklayıp hapishaneye götürürler. Daha sonra Kurban bayramı öncesi ailesine haber vermeden başka bir ile naklederler ve tek kişilik bir hücreye atarlar. Yönetime itiraz etseler de bir şey elde edemezler. Çünkü onlara da Ankara'dan emir gelmiş.

Mehmet Hoca zaman kavramını kaybetsin diye ışığı sürekli açık bırakılan bir hücrede tutulur. Mehmet Hoca ilk açık görüşte eşinden kızının oyuncak bebeğini ister. Onunla teselli olacaktır. Mehmet Hoca kızımın oyuncak bebeğiyle teselli olurken kızı da babasının terliklerine sarılarak uyumaya başlar. Mehmet Hoca başka bir ilde hapisken, evleri ise başka şehirdedir. Aile şaşkındır. Önce evlerini Mehmet Hocanın memleketine taşırlar. Mehmet Hocanın hapis yattığı yere çok uzak olan memleketi, aileyi oldukça zorlar. Olacak gibi değildir. Mehmet Hocanın yaşlı babası Mehmet Hocanın hapis yattığı yerden bir ev tutar. Fakat yaşadığı olaylar yaşlı babayı çok yıprattığından üç defa kalp krizi geçirir. Mehmet Hocanın yaşlı babası mecburen memlekete geri dönmek zorunda kalır.

Günler geçtikçe yeni yeni dertler zuhur eder. İki yaşındaki kızı epilepsi olur. Kızının epilepsi olması, babının kalp krizi geçirmesi Mehmet Hocayı daha da yıpratır. Hiç bir suçu olmadığı halde hasedi imanına galebe çalmış şahsiyet fukarası biri tarafından ihbar edilen Mehmet Hoca, tam 5 ay tek kişilik hücrede tutulur. Gördüğü ağır işkencelere daha fazla dayanamayan Mehmet Hoca daha da ağırlaşır. Daha evvel eklem romatizması olan, Mehmet Hocaya eşi tarafından ilaç getirilir ve yetkililere ilaçları Mehmet Hocaya verilmeleri için teslim eder ama ilaçlar Mehmet Hocaya verilmez. İlaçların verilmediğini aylar sonra Eşi açık görüşte öğrenir. Üstelik eklem romatizması olduğunu öğrendikten sonra Mehmet Hocanın kaldığı hücreyi soğuturlar ve üzerine bir gömlekten başka bir şey giymesine müsaade etmezler.

İlaçları verilmeyen Mehmet Hocanın romatizması kalbine vurur. Kalp kapakçıklarının ikisi ağır hasar görür. Doktorun ifadesine göre bu kapakçıklar Mehmet Hocayı ancak dört sene idare edebilirmiş. Bir zamanlar ihbarcılarının bile gördüğünde hürmetle selamladıkları Mehmet hoca güya devlete darbe yapmışmış da bu hainliği cezasız kalmayacakmış(!) Masum bir öğretmenin yuvasını yıkıp hayatını karartan, sağlığını bozan, cehennemin iştiyakla beklediği zavallılar zulme doymamıştı. Israrla iftiracı olması için işkence metotlarının her türlüsünü deneyen sırıtması hırlama konuşması havlamadan farksız Kur’anın “Belhum adel” dediği mahlukların kötü muamelesi Mehmet Hocayı sonunda kanser eder. Hastaneye götürüp boynunda çıkan parça alınarak patolojiye gönderilir.

Sanki acilde grip aşısı yapılmış gibi kalp kapakçıkları ağır hasar görmüş, eklemleri romatizmadan şişmiş yürüyemez olmuş üstelik bir de şimdi kanser olmuş Mehmet hocayı aynı gün hapishaneye geri götürürler. İnsan şaşıyor değil mi; çok değil daha iki sene evvel çocuklarının sıkıntılarını çözmek için evlerini ziyaret ettikleri polisler tarafından işkenceye uğramasına. Zulmettikleri bu insan sanki Genelkurmay'da darbecilerin ele başı. Türkiye'nin 957 ilçesinden birindeki kolejde öğretmen. Ki bu darbe saçmalığının bir tiyatrodan ibaret olduğunu tüm dünya biliyor da yakında bizim hasedi imanına galebe çalmışlar da öğrenecek. Hem de en acı  tecrübeyle. 

Bugün beraber olup Hizmet Hareketine saldırmanın dayanılmaz zevkini beraber yaşadıkları tarafından bir birilerine düştüklerinde görecekler. O zaman da çıkın sokağa, şimdi şarjöründe mermi bile olmayan tatbikata gidiyoruz diye kandırılarak sokağa çıkarılan askerlerin kaç tanesinin kolunu kestiğini, kaç tanesinin gözüne şiş sapladığını, kaç tanesinin burnunu kulağını kestiğini arkadaşlarına övünerek anlatan aşağılık mahluklar. Şimdi milyonlarca dil açıktan olmasa da gıyabınızda size lanet okuyor.

[Ercümend Perver] 19.3.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Gülbank sesleri mi? Deli misin? [Kadir Gürcan]

Yüksek sesle bağırıp, çağırıp etrafa hakaretler yağdırılınca işlerin çözüldüğünü falan mı düşünüyorlar ne? Saraylı’sı, partilisi ve göbeğinden iktidara bağlı camia bir ağızdan tempo tutuyorlar. Cezbeye kapılmış meczuplar gibi muhatapların karşı hamle ve cevaplarını değerlendiremeyecek kadar zihni melekelerden mahrumlar.

Seslerinin akustiğine aldanıp gözleri yaşaran, Avrupa içlerinde gülbanklar duyuyormuşçasına kalbi cuş-u huruşa gömülenler bile var. Hiç kimse de bütün yaygaranın Kapıkule Sınır Kapısı’nda takıldığını söyleme cesareti gösteremiyor. Öfke ve nefretle oturup kalkınca akıl ve iz’anın tatile çıkacağı malum. Atlarına binip Ankara Pay-i Tahtı’ndan emir bekleyen Yeniçeri artıklarına ne demeli. Yaşadığı çağdan kopup, bir kaç yüzyıl gerilerde yaşayarak tarihin derinliklerinde tatmin aramak işte böyle bir şey. 

Yanlış olduğu biline biline girişilen maceraların faturası ağır oluyor. Şimdi de, bu yanlış hareketi tezkiye edecek teselli kırıntıları aranıyor. İşi bitmiş, ununu eleyip eleğini duvara asmış siyasi figürlerin ağız ucuyla rüşvet-i kelamları Saray Camiası’nın gönlüne su serpiyor. Bunu haricinde Hollanda meselesindeki yanlış hesabın 2 puanlık bir getirisi olmuş, o kadar. Rusya bile Hollanda Krizi’nde Türkiye’nin kaybettiğini söyledi.

Bir diğer yanılgı da “Alemi nasıl bilirsin? Kendin gibi!” fasit dairesinin, bıkmadan, usanmadan kendini tekrarı. Türk Dış İşleri politikasına hakim olan kabalık, hoyratlık, nobranlık ve olur-olmaz dikleşme kronik bir hastalık haline geldi. Başımıza bir şey geleceğinden falan değil, bütün dünyaya espri malzemesi olmaktan utanıyoruz. 

Tarihi şuuraltı kredisine güvenerek Ortadoğu’da bütünüyle tüketilen itibar da ders ve tecrübe olmaktan çok uzak. Irak, Mısır, Suriye, Cezayir...gibi ülke başkanlarına “Sen kim oluyorsun!” kibriyle tepeden bakan devlet büyüklerimizin hoyratlık sicili pek kabarık. En son Irak’lı bir lider için “Sen kim oluyorsun!” nezaketsizliği hala zihinlerde ve Türkiye sırf bu sorumsuzluğun faturasını bölgedeki bütün projelerin dışında tutularak ödedi ve ödemeye devam ediyor. Irak’lı Başbakan Türkiye’yi oyunlara sokmamak için adeta özel gayret sarf ediyor. Haksız mı? Suriye ile yaşanan romantik aşktan sonra kimse Türkiye ile dostane ilişkilere girmeyi istemiyor.

Dedik ya, nobranlık ve kabalık adeta uluslararası ilişkilerimizin resmi kıyafeti haline geldi. Saray’ın hali zaten belli. Başbakan, Dışişleri, Tarım, Ulaştırma, Aileden sorumlu Sayın Bakanlar da dillerine hakim değiller. Sokakta, pazarda sıradan halkın ucuz protestolarına bir şey demeye gerek yok ama, koskoca Dış İşleri Bakanı’nın Hollanda’yı kastederek “Lale misin nesin?” ucuzluğunu bir yere koyamadık. 

Ülkeler arası ilişkilerde hiddet ve öfkeyi şahsileştirmeden, insani nezaketler çevresinde kalarak ifade edecek bir literatür yok mu? Var da bizimkiler mi bu kadar nasipsiz? 

Türkiye Dışişleri hemen hemen her haftayı bir problemle sonlandırıyor. Fark edildiği üzere, Kırkpınar Pehlivanları gibi “Yakarız, yıkarız, ambargo koyarız, akıncılarımızı göndeririz, hava alanlarımızı kapatırız, Hollanda Peyniri yemeyiz...” şeklindeki yüksek perdeden peşrevler bu hafta sonu itibariyle daha küçük harflere dönüşmüş durumda. 

Şimdiye kadar kimlerden özür beklemedik ki; Rusya, İran, İsrail, Almanya, Irak ve son olarak Hollanda. Devlet onurunu geçtik de Saray’ın gönlünü yapmak için bir özre “Acem mülkünü” feda edeceğiz ama, olmuyor. Elin oğlu adımlarını ona göre atıyor. Hollanda Başbakanı’nın “Özür dileyecek misiniz?” sorusuna “Deli misin?” cevabı krizi çok iyi kontrol ettiklerini göstermiyor mu? 

Bizimkilerin,  Hollanda’da seçimleri kazanan Başbakan’a cevapları “Seçimi kazandın ama, Türkiye’yi kaybettin!” hicranında kaldı. Sanki Türkiye herkesin olmazsa olmazıymış gibi.

Miting meydanlarının kalabalık psikolojisinde kaybolan parti militanları, seslerinin Avrupa’da yankı bulacağını vehmediyorlar. Doğru, Avrupa’da bir hareketlilik var. Ama şunu bir kenara yazın; Avrupa’da şu an müşahede ettiğimiz kıpırdanma, Türkiye’nin AB kazanımlarından bir daha geri dönemeyecek şekildeki ric’at ve geriye düşmesinin yankıları. Referandum mitinglerindeki Mehter ve gülbank sesleri kimsenin umurunda değil.

[Kadir Gürcan] 19.3.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com