Gaybi destekler [Ebu Abdurrahman]

Biliyoruz ki, mucize, keramet gibi harika haller altı çeşittir. Bunlardan birisi de “maûnet” tir. Allah’ın yardımı ve inâyeti demektir. Buna avam halktan müminler de mazhar olurlar. Bu hizmette kendisini sıradan gören  insan, hatta sıradanlığın altında bile görenler çoktur. Buna rağmen bu maûnet başlarından geçmeyen, inayete mazhar olmayan yok gibidir. Aslında her dinden, her ırktan insanların ve ülkelerin içinde başarılı hizmetlerde hep bu husus göze çarpar. Şimdi hapishanelerde benzerleri yaşanıyor.

Devlette çalışan bir ablamız, zulmen göz altına alınır. “Acaba namazımı nasıl kılacağım?” diye telaş ederken, bir polis memuru gelir “Namaz kılacaksınız galiba… Ben sizin abdest almanız ve namaz kılmanız için bir yer ayarlayayım, bekleyin” der. Ablamız göz altı sırasında, o polis memurunun sayesinde çok rahat bir şekilde namazlarını kılar. Daha sonra mahkemede serbest bırakılınca, o polis memurunun ailesini bulup bir teşekkür etmek ister. Karakola gidip o memurun adresini öğrenir. Adresi alıp evlerine gider. Polisin eşine kendisini tanıtır. Başından geçenleri de anlatarak, nezarette yaptığı yardımı, onun sayesinde ibadetlerini rahatça yaptığını söyler ve teşekkür eder. Anlatılanları hayretle dinleyen polis memurunun eşi “Bir yanlışınız olmasın. Çünkü benim eşim iki sene önce şehit oldu!” der.

Biz bunların benzerlerini Samanyolu TV’de “Beşinci Boyut” dizilerinde çok seyretmiştik. Elbette Hızır Aleyhisselam ayrı bir boyutta, şehitler de ayrı bir hayat mertebesinde âyette de ifade edildiği üzere kendilerini ölmemiş, hayatta bilerek, yaşıyorlar. Hizmet erleri ile yollarının kesiştiği noktada da ellerinden geleni yapıyorlar…

Dokuz gün göz altında tutulduktan sonra denetimli serbestlik ile salıverilen bir ağabeyimiz anlatıyor:
“Göz altına alındıktan sonra, nezarethâne  gittikçe kalabalıklaşmaya başladı. Koğuşta ise, dört kişinin yerinde on yedi kişi kalıyorduk. Koğuşta kimse kimseye Hizmetten olduğunu söylemek istemiyordu. Tâ ki, Mustafa Amca  gelinceye kadar… O koğuşa girince selam verdi sonra ‘Burada herkes Hizmetten mi?’ diye sordu. Başta hiç kimse ses çıkarmasa da, sonra “Evet Hizmettenim!’ demeler başladı. Daha sonra herkes “Evet’ diyerek kendi durumunu anlattı. Ardından Mustafa Amca bize ‘Bugün buna sabretmek düştü, sabredelim ki, sevabını alalım’ diye nasihat etti. 

“İlerleyen günlerde de namazları hep tesbihat ve Mustafa Amcanın gözyaşlarıyla kıldık. Mustafa Amcaya, ben, ‘Söyle bakalım Mustafa Amca, ne zaman çıkacağız?’ diye sorduğumda ‘Recep Şaban, Ramazan  gelip gidecek Bayram’da çıkacaksın.’ dedi. Zaman uzun gibi duruyordu. Ama, ‘Sabır’ dedim. Birkaç gün sonra ismi Recep olan birisi geldi; âdî suçtan girmişti, ertesi gün gönderildi. Mustafa Amca bana, ‘Bak Recep gitti’ dedi.  ‘Tevâfuk’ dedim. Ertesi gün yine âdî suçtan birisi geldi, ismi Şaban’dı, o da bir gün sonra gönderildi. Sonra, Hizmet’ten diye Ramazan isimli birisi geldi. Bir gün sonra, davası başka bir ilde görülmek üzere gönderildi. O günlerde benim Salı günü ifadem alınacağı söylendi ama, Mustafa Amca ‘Cumayı bekle, Cuma çıkacaksın.’ dedi. Gerçekten Salı gününe ertelediler. Cuma günü ifadeye çağırdılar. Vedalaşmak için yanına gelen Mustafa Amca “Biliyorsun, Cuma Müslümanların bayramıdır. Geçmiş olsun.’ dedi.  Sonra ona ulaşamadık. İfadeye götürülürken, polislere rağmen, ‘Ben savcıyı göreceğim’ diye bir odaya giriyor. Bir daha onu gören olmuyor.”   

Evet, dünyanın her yerinde Cenab-ı Hakkın inâyeti peşlerinde olan bu Hizmetin insanlarına elbette hapishanelerde, o inayet kendisini gösterecektir.

[Ebu Abdurrahman] 9.3.2017 [Samanyolu Haber]
eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Kâğıttan Kaplan [Kemal Ay]

“Koca bir askeri yıktılar, meğer kâğıttan kaplanmış, biz bunu asker zannedermişiz…”

Bu sözleri hatırladınız mı? O zamanlar CHP Eskişehir Milletvekili olan Anayasa profesörü Süheyl Batum, Zonguldak’taki bir toplantıda sarf etmişti. Ergenekon, Balyoz gibi muvazzaf askerleri de kapsayan yargılamalarda, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün ‘sessizliğine’ vurgu yapıyordu aslında. Ordudan, sürüp giden davalarla ilgili bir tepki bekliyordu. “Bir iki ihbar mektubuyla insanların evleri aranıyor” demişti.

Tepki çekeceğini hesaplamadığını itiraf ederek, daha sonra TSK’dan özür diledi. Kimseyi darbeye çağırmadığını açıkladı. Ancak askeri ilgilendiren davalarla ilgili bir ‘çıkış’ bekliyordu.

Prof. Süheyl Batum, CHP’de siyasete başlamadan önce ‘ekran yüzüydü’. 2003’le 2010 arasında gazetelerde köşe yazarlığı yapmış, TV’de etkili konuşması ve birikimiyle öne çıkmıştı. 2010’da CHP’nin başına geçen Kemal Kılıçdaroğlu, sürpriz bir biçimde Batum’u genel sekreterlik koltuğuna oturtmuştu. Yaklaşık bir ay sürdü bu görevi.

Daha sonra Emine Ülker Tarhan’ın partiden ayrıldığı süreçte, Kılıçdaroğlu ve ekibine bayrak açtığı için CHP’den ihraç edildi Prof. Batum. Dava açtı, kazandı, geri döndü. 2011’de Eskişehir Milletvekili olarak girdiği Meclis’ten sessiz sedasız ayrıldı ve daha önce rektörlüğünü yürüttüğü Bahçeşehir Üniversitesi’nde ders vermeye koyuldu.

Ne yazık ki, geçen ay, Bahçeşehir Üniversitesi derslerine son verdi Süheyl Hoca’nın. Bazı gazeteler, gerekçenin ‘Hayır’ kampanyasına katılması olduğunu yazdı. Malumunuz, ‘Evet’ derseniz herkes sizi alkışlıyor ama eğer ‘Hayır’ derseniz işinizden gücünüzden oluyorsunuz.

***

Yazının girişinde alıntıladığım cümleleri söyleyen Süheyl Batum, nihayetinde haklı çıktı. Hatta daha geniş anlamıyla söyleyecek olursak, bütün bir Türk bürokrasisi, yani ‘Devlet’ denilen şey, kâğıttan kaplandı.

Yıllar sonra tarihçiler Türkiye’nin bu dönemine bakıp, Recep Tayyip Erdoğan’ın devleti nasıl bu hâle getirdiğini sorguladıklarında, varacakları sonuç muhtemelen bu olacak.

Asker, darbe yapmadığı için değil siyasetin dışında kendi meşruiyeti olan, köklü ve gelenekleri olan bir kuruma dönüşemediği için kâğıttan kaplandı. 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta siyasete doğrudan müdahale eden bir ordunun, meşruiyet sorunu yaşaması normal değil mi sizce de? Ergenekon ve Balyoz davaları görülürken, “Olur mu yahu, bu ordu tarihinde hiç siyasete müdahale etmiş mi?” denememişti. Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri, hesap verebilir, şeffaf bir yönetime sahip olsa, ‘laiklik’ konusunda absürt açıklamalar yapmasa, sadece göreviyle ilgili konularda ‘işini iyi yapan’ komutanlara sahip olsa, bu kadar kolay olur muydu her şey?

Peki, Anayasa Mahkemesi’nin, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK), Danıştay’ın, Sayıştay’ın, Yargıtay’ın, yerel mahkemelerin… Hülâsâ bütün bir yargı sisteminin mütemadiyen skandal kararlar ürettiği bir ülkede, ‘devlet’ kâğıttan kaplan olmasın da ne yapsın? Adalet duygusunun, ufukta belirecek bir kurtarıcıya bağlandığı, bürokratların ‘merkeze göre’ konumlandığı bir ülke burası nihayetinde.

***

Şimdilerde mesela, yandaş köşe yazarları, 15 Temmuz darbe girişiminde ‘Kemalist generallerin rolü’ üzerinde durmaya başladı. Bugüne kadar bütün bir organizasyonu Cemaat’e yıkmaya gayret etmişlerdi ancak “Aslında Kemalist subaylar da vardı ama biz size söylemedik” diyorlar artık. Rivayet o ki, ordudaki Kemalist subaylardan ‘ürkülüyor’. Bu vesileyle, TSK’da yeni bir ‘budama’ olacağı konuşuluyor.

Bunun üzerine, eski ‘Ergenekon sanığı’, yeni dönemin ‘kumpas mağduru’ birkaç asker, sosyal medyada paylaşımlar yaparak, Kemalist askerlerin 15 Temmuz’a direndiğini savundu. Gören de, Kemalist ideolojiye sahip askerlerin Türkiye’de hiç darbe yapmadığını sanır.

2002’de yanlış iliklemeye başladığımız düğmelerin bugün geldiği yer burası. 28 Şubat’ın mağduriyeti üzerinden ahlakî bir üstünlükle oyuna başlamıştı AKP. Askerler, 1990’larda yargıyı ve medyayı pervasızca kullandığı için, iktidarı denetleyebilecek, çoğunluğun zorbalığı karşısında azınlığın haklarını koruyabilecek bu iki kurum, ilmeği boynuna dolamaktan başka çare bulamadı.

Kâğıttan kaplanlar bir bir yıkılsa da, AKP bu ‘ahlakî üstünlük’ meselesini çok tuttu. Mağduriyetlere sarıldıkça sarıldı.

Türk sosyolojisinin babası Şerif Mardin, Cumhuriyet’i temsil eden öğretmenin, imam ve esnaftan müteşekkil ‘mahalle’ye yenildiğini savunmuştu. Mardin’e göre Kemalizm, kendi “iyi, doğru ve güzel”ini (ahlakî üstünlüğünü) üretememiş, Türkiye toplumuna özgürce ve eşit bir biçimde yaşayabilecekleri bir çerçeve sunamamıştı. AKP, bu adaletsizlik dalgasının üstünde yükseldi yıllarca.

Uzun süre Türk bürokrasisinde yer alan hâkim ideoloji, Kemalizm soslu bir devletçilikti. Birkaç sembole saplanıp kalmış ‘devletin bekâsı’ için her şey feda edilebilirdi. 2008’de devrin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ile gizlice görüştüğü iddia edilen Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt, bu gerçeği ‘yüzümüze vurmak’ için, “Türk milletinin 7 bin yıldır Anadolu’da devlet kurduğunu, devletin de bu bilinçle hareket eden insanlardan oluştuğunu” söylemişti.

Paksüt’ün inandığı gibi devlet kadrolarında 7 bin yıldır süregelen bir ‘devlet geleneği’ olmadığı, 2013’ten sonra anlaşılabildi.

Ortaya saçılan bütün skandallarına rağmen AKP’nin 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde ‘zevahiri kurtarabiliyor’ olması, başta ‘devlet’ olmak üzere ülkedeki hemen her kesimi, bir tercihe zorlayacaktı: Ya AKP iktidarının ‘ezip geçme’ (‘Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim!’ sloganını hatırlayın) üzerine kurulu yeni düzeniyle ‘iyi geçinilecekti’, ya da bu yöntemlere ‘direnip’ her şeyini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalınacaktı.

***

Bülent Arınç, Aralık 2014’te Meclis’te milletvekili maaşlarıyla ilgili düzenleme yapıldığı sırada, halktan tepki geleceğine dair itirazlar yükselince, “Ne lafı olacak, üç gün konuşurlar dördüncü gün biter kardeşim” demişti.

Türkiye’yi özetleyen bir cümle. 2002’den bu yana seçmen, tercihlerini çok az durumda değiştirdi. 2009’daki yerel seçimlerde AKP’nin oy kaybetmesinin sebebi, 2008 küresel ekonomik krizinin, hani şu ‘teğet geçti’ denen krizin, etkileriydi. 7 Haziran 2015’teki seçmen tavrı, istikrarın kaybediliyor oluşuyla ilgiliydi. 1 Kasım 2015’te, en büyük gündem terör olmuştu.

Ancak bu tavırlar hiçbir zaman ‘uzun vadeli ve derinlikli’ bir toplumsal hafızaya dayanmıyordu. Zira insanlar özgür bir ortamda, geniş bir zaman diliminde, çeşitli yönleriyle meseleleri tartışacak vasata hiçbir zaman ulaşamadı. Buna uygun bir ‘kamusal alan’ yoktu. Sivil toplum, bürokrasinin bir uzantısı gibiydi. Devlet içinde süregelen kavgalar, sivil toplum tarafından bir parodi hükmünde oynanıyor ve karara bağlanıyordu adeta.

Baskıyı yeterince arttırdığınızda, insanların tercihlerini de yönlendirmeniz kolaylaşıyordu.

1 Kasım seçimlerinden bir hafta önce İpek Holding’e kayyım atanıp İpek Medya Grubu’na polis baskını yapıldığında, iki şeye güveniliyordu muhtemelen: (1) Basın özgürlüğünün çok önemsenen bir şey olmaması (hafıza), (2) Toplumun yeterince baskı altına alınmış olması (terör).

Bazen, “Geçmişteki hatalarından ötürü Cemaat yalnız kaldı” diyoruz ama aslında İpek Medya’daki direnişe toplumun her kesiminden insan destek vermişti. Mesela, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş kanala geldi. CHP’li hatta MHP’li vekiller oradaydı. Çeşitli görüşlerden gazeteciler olayı kınadı. Uluslararası basın günlerce haber yaptı. (Hatta denebilir ki, Cumhuriyet gazetesine yapılan baskından daha çok ses getirdi.)

Ama o gün bir şey çok daha belirgindi: Devlet ‘kâğıttan kaplan’ olduğu için, artık anayasayı alenen çiğneyen, hukuku ayaklar altına alan AKP’yi durdurabilecek bir mekanizma kalmamıştı. Kendisine gerekli olan aritmetik çoğunluğu yakalayabildiği sürece – ki medyayı kontrol altında tutarak bu konuda fazla zorlanmıyordu – her istediğini yapabilirdi artık iktidar.

***

AKP’nin karşısında sadece seküler kesim oldukça da, bu aritmetiğin değişme şansı yok. CHP’nin temsil ettiği geniş ulusalcı/Kemalist koalisyonu, HDP’nin Kürtleri ve biraz CHP, biraz da MHP’nin ulaşabildiği ‘merkez sağ’, en iyimser durumda (mesela 7 Haziran’da) toplam seçmenin yüzde 40’ına bile ulaşamıyor. (MHP’nin kâhir ekseriyeti AKP’ye hayli yakın.)

Dahası, CHP dindar-laik gerilimini, HDP (PKK bagajıyla) Türk-Kürt ayrışmasını, eski bürokrasiyi temsil eden ‘merkez sağ’ ise eski devlet-millet uyuşmazlığını hatırlatıyor.

AKP, kendi tabanına hitap edebilecek en güçlü ve etkili sesi, yani Cemaat kurumlarını tamamen ortadan kaldırarak, bu yüzde 40’ı ise sürekli kendi tabanıyla ‘didişir’ hâlde tutarak, ilelebet sürebilecek bir iktidarı çoktan tesis etti. Haber alma kaynaklarının nasıl net bir biçimde ayrıştığına iyi bakın.

Kâğıttan kaplanı devirmekle kalmadı, iradesini topluma yönelterek gelecek kuşakları da şekillendirecek bir toplum mühendisliğinin startını verdi. ‘Baskı’ devletin bütün birimleriyle kurumsallaşırken, toplum sürekli aynı kutuplaşma ekseninde tutulacak ve buradan sonsuz bir iktidar üretilecek. Orta Asya modeli devletçiliğin, biraz Rus agresifliği biraz da Akdeniz ve Latin Amerika popülizmiyle birleştiğini düşünün.

Yüzde 40’ın bu noktada yapabileceği şey, ‘ahlakî üstünlük’ kurabilmek. Böylece ‘ortada’ olan kitle yer değiştirebilir, yüzde 60’lık sağ bloktaki memnuniyetsizler daha kararlı biçimde ‘değişim’ için bir araya gelebilir. Ancak Erdoğan gibi ayrımlara vurgu yaptıkça, çoğulculuk yerine kimlik siyasetini ön plana çıkardıkça, referandumdan ‘Hayır’ çıksa da, herhangi bir seçimde aritmetiğin fazla değişme şansı yok.

Daha fenası, birbirinin aynadaki yansımasına dönüşen bir iki kutuplu toplum modelinde, AKP olmasa, başka bir iktidar yine aynı devletçiliği, aynı ideolojik körlüğü sürdürecektir. (Tabi AKP’nin kendine has seviyesizliğini göz ardı edemeyiz.)

[Kemal Ay] 9.3.2017 [TR724]

Soykırımı ‘film izler gibi’ izlememek için [Konuk Yazar: Umut Atay]

Umberto Eco’ya atfedilen bir söz, “faşizmin bugün Nazi üniforması giyerek geleceğini sananlar yanılıyorlar” şeklinde. ‘Yeni Hitler’ler Nazi üniforması içinde değil, kılık değiştirerek gelecekler; ama gelecekler. Nitekim, Almanya’nın hemen yanı başında bir ülke olan Türkiye’den yükselen ‘son sürüm’ Hitler zihniyetinin ilkel dürtülerle modern kurumları kullanarak hazırladığı soykırım planı ve uygulaması, tarihin karanlık sayfalarından çıkan vahşi yüzüyle bir kez daha kendini gösterdi.

Türkiye’de Gülen Hareketi mensuplarına yönelik ‘soykırım iklimi’ oluşturulmuş ve soykırım kapsamındaki bazı fiiller işlenmektedir. Kadınlar, bu soykırım ikliminde en çok zarar görenler arasında yer alıyor. Soykırım’ın Almanya’da, Ruanda’da ya da Bosna’da olduğu gibi daha ileri aşamalara ulaşmaması için acil önlemler alınması şart.

Bu konuda, BM ve AB derhal birer komisyon kurarak durumu yerinde incelemeli; kadın dernekleri, insan hakkı dernekleri ve diğer sivil toplum kuruluşları daha fazla vakit kaybetmeden konuyla ilgili saha çalışması yapmalı ve yayınlamalı; modern, demokratik ülkelerin kamuoyları harekete geçirilmeli ve Türkiye’deki soykırımın daha ileriki aşamalara geçmemesi için çok ciddi çaba gösterilmeli. Eğer bir an önce gerekli önlemler etkin bir şekilde alınmazsa, tarih tekerrür edecek; insanlık, bir kez daha büyük bir grubun imha edilişini “film izler gibi” izleme utancı ile baş başa kalacaktır.

4 YILDIR SÖYLENE SÖYLENE

Son 4 yıldır, işlediği suçların ortaya çıkarılmasından sorumlu tuttuğu Gülen Hareketi’ni “sinsi virüs, ur, haşhaşi, vatan hainleri, efsunlanmış, terör örgütü, sapık, kan emici vs.” sıfatlarıyla ötekileştirip, toplumdan ayırmaya, şeytanlaştırmaya çalışan gözü intikam ateşiyle dönmüş bir diktatörlük tutkununun “Bunlara su bile yok” diyerek başlattığı soykırım iklimi, en temel insani hislerden dahi yoksun taraftarlarınca dozajı artırılarak devam ettiriliyor.

Gülen Hareketi mensuplarıyla ilgili olarak “Yiyecek bir şey bulamıyorlarsa ağaç kabuğu yesinler” diyen parti yöneticisinin parti tabanı tarafından sessizlikle karşılanan sözleri, partinin bakış açısını gösteriyor. Bu atmosferde yüz binlerce insanın hiçbir delile dayanmadan tamamen keyfi olarak işten atılması, iktidara bağlanarak tek ses haline getirilen medyanın yoğun soykırım propagandasını “yiyen” toplum tarafından sessiz kalınmak suretiyle onaylanıyor. Kendilerini mutlak otorite sahibi gören AKP’nin bazı seçmenleri, arenada gladyatörlerin kanlı savaşını izleyen ölüm, acı ve kan görmekten çılgınca zevk alan seyirciler gibi “vur, vur” naralarıyla soykırım sürecine eşlik ediyorlar.

EN MAĞDUR DURUMDA OLANLAR KADINLAR

Ruanda’daki soykırım sonrasında cinayet ve tecavüz suçlarından cezaevine konulan bir Hutu ifadesinde “Öyle bir hava vardı ki üzerimizde, biz artık bataklıkta saklanırken yakaladığımız bir Tutsi’yi insan olarak görmüyorduk” diyor. Holokost sanıklarının ifadeleriyle ne kadar da benziyor değil mi? Türkiye’de Gülen Hareketini yok etmeye yönelik strateji üretenlerin oluşturmaya çalıştıkları hava da budur.

Her felakette olduğu gibi, Türkiye’deki soykırım ikliminin en mağdurları da yine kadınlar oluyor. Bosna’daki Sırp canilerin ağzıyla “Bunların karıları bize helal’ diyen Nazi ruhlu partinin azgın taraftarlarına, maalesef beklenildiği gibi, toplum ve özellikle partili kadınlar tepkisiz kaldılar. Eşleri bu soykırım ikliminde suçsuz olduğu halde tutuklanan kadınlar, (eşlerinin bir suçu olsa bile) suçun şahsiliği prensibi umursanmadan işlerinden atıldılar. Hâkimlik, doktorluk, hemşirelik, öğretmenlik, yöneticilik gibi kolay elde edilemeyen nitelikli işler yapmalarına bakılmadı. Sigorta kayıtlarına düşülen hukuksuz şerhlerle yeni bir işe girmeleri engellendi. Çocuklarının geçimini sağlamak için talip oldukları zor işlere dahi aşağılanarak kabul edilmediler.

“Siz iş vermezseniz çocuklarımızı nasıl geçindireceğiz” sorusuna, içine soykırım ateşi düşmüş cani işverenlerden “gidin fuhuş yapın” bazen de “ölün” cevabını aldılar. Bunların biraz insaflı olanları ise “size iş verirsek ya işyerimize el koyarlar ya da bizi tutuklarlar” dediler. Topyekûn “Sosyal açlık”a mahkûm edildiler.

HER İKLİMDE, FARKLI ETKİLERİ OLUYOR

Soykırım fiili tarihin her döneminde amacı aynı olmakla birlikte farklı şekillerde kendini göstermiştir. Nazilerin uyguladığı yöntemle Ruanda’da Hutuların ve Bosna’da Sırpların uyguladıkları yöntem farklıdır. Bugün Türkiye’de planlı bir şekilde uygulamaya konulan Gülen Hareketine yönelik soykırımın amacı da diğer soykırımlarla aynı olmakla birlikte yöntemde bazı farklılıklar bulunmaktadır.

Bununla birlikte, şu husus karıştırılmamalıdır: Bugün hukuki olarak kabul edilen tanımda, soykırım sadece bir grubun tamamen katledilmesi değildir. Soykırım konusundaki en önemli otorite olan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluş belgesi olan Roma Statüsü’nün 6. maddesinde soykırım ayrıntılı olarak tanımlanmıştır. Bu tanımda “fiziksel olarak kısmen ya da tamamen yok etmek kastıyla, grubu ağır yaşam koşullarına maruz bırakmak” soykırım olarak kabul edilen eylemler arasında sayılmıştır.

Bu yazının konusuyla sınırlı olarak, örnek vermek gerekirse;

* Planlı bir şekilde eşleri tutuklandığı için kadınların işlerinden atılması, sağlık güvencelerinin ellerinden alınması, yeni bir iş bulmalarının engellenmesi ve fiili olarak çocuklarıyla birlikte açlığa/ölüme mahkûm edilmesi, hatta bundan dolayı çaresizlik psikolojisine girerek onlarca insanın intihar etmesine neden olunması ağır yaşam hakkı ihlalidir ve soykırım suçunun unsurları arasındadır.

* Bir kadının doğum yaptığı doğumhanenin kapısının önünde, doğum sonrası gözaltına almak için polisin bekletilmesi, kadının psikolojisini bozacağından, doğum anında kadının ve çocuğun hayatını tehlikeye sokar. Birçok yerde aynı uygulamanın planlı bir şekilde uygulanması soykırım suçunun unsurları arasında yer alır.

* Doğumdan bir gün sonra kadının, henüz yürüyemediğinden tekerlekli sandalyeye bindirilerek, bebeğinden ayrılması ve gözaltına alınması, annenin ve bebeğin fiziksel ve ruhsal bütünlüğüne zarar verir. Soykırım suçunun unsuru olur.

* Henüz süt veren kadınların, planlı bir organizasyon kapsamında gözaltına alınması ve cezaevine konulması suretiyle bebeklerine süt vermelerinin engellenmesi soykırım suçunun unsurları arasındadır.

* Bebeğine süt vermesi engellenen kadınların, sütün göğüslerine verdiği acıyı azaltmak için, göğüslerindeki sütleri sağarak cezaevinin kanalizasyonuna dökmek zorunda bırakmak, fiziksel ve psikolojik işkencenin bir çeşididir ve bu yönüyle soykırım suçunun unsurları arasındadır.

*Sorunlu bir hamilelik süreci geçirdiği raporlarla sabit olan bir kadının, haksız yere tutuklanarak cezaevine konulması ve cezaevinde düşük yapmasına neden olunması cinayettir ve soykırım suçunun unsurları arasındadır.

* 70 yaşında tekerlekli sandalyede yaşamını sürdüren bir kadını soyut gerekçelerle haksız bir şekilde     tutuklamak işkencedir ve soykırım suçunun unsurları arasındadır.

* Soyut gerekçelerle bakıma muhtaç çocukları olan anne ve babaların birlikte tutuklanması, çocukların ortada bırakılması ağır bir insan hakkı ihlalidir ve soykırım suçunun unsurları arasındadır.

* Eşlerinin bulunamaması nedeniyle ve yakalanmalarının sağlanması amacıyla kadının gözaltına alınması, açıkça hukuka aykırı olup ağır insan hakkı ihlalidir ve soykırım yargılamalarında ele alınacak konular arasındadır.

SADECE SU YÜZÜNE ÇIKABİLENLER BUNLAR

Yukarıda sayılanlar, Türkiye’de yaşanan soykırım sürecinde kadınlara yönelik gerçekleştirilen eylemler arasında medyaya yansıyanlardan sadece birkaçı. Gülen Hareketine mensup olanlara ya da mensup olduğu iddia edilenlere yapılan muameleler oldukça ağır: Gözaltında ağır fiziksel şiddet, dayaklar, tecavüzler, makata jop sokmalar, tazyikli soğuk su sıkmalar, çıplak halde işkenceler, testisleri sıkmalar, gözaltına alınanın eşine ve çocuklarına tecavüz tehditleri, dağa çıkarıp farklı işkence yöntemlerine maruz kalmalar, toplum önünde aşağılamalar, hakaretler ve daha birçok işkence yöntemleri; işkence sonrası öldürmeler; işyeri, banka hesabı vs. her türlü malvarlığı değerine el koyarak fiili açlığa ve ölüme mahkûm etmeler; yurtdışına çıkışa izin vermeyerek bu soykırım ikliminde yaşamaya ve her an gözaltına alınmaya, işkenceye ve hatta imhaya hazır halde bekletmeler ve daha bir sürü eylemler.

Bunlar sadece, bunca delil karartma çabasına rağmen ortaya çıkanlar üstelik. Her bir konuda bu kısa yazı kapsamında ele alınamayacak kadar çok örnek bulunmaktadır. Türkiye’nin üzerindeki sis perdesi ortadan kalktığında, Gülen Hareketine yönelik uygulanan soykırımın şiddeti çok daha net bir şekilde görülecektir.

[Umut Atay] 9.3.2017 [TR724]

Şu tuğlayı çekerseniz duvar yıkılır [Tarık Toros]

Okumadan yazıyoruz, bilmeden fikir sahibi oluyoruz, düşünmeden konuşuyoruz. Seyretmişsinizdir, vatandaşa mikrofon uzatılıyor, Anayasa referandumuna neden “Evet” dediğini bilmiyor. “Güçlü Türkiye için evet” diyor, hepsi o. Hayırcıları atlamayalım, onların da 18 maddelik Anayasa değişikliğini okuduğunu sanmıyorum. Hayır deme nedenleri tıpkı evetçiler gibi dört kelime: “Tek adam rejimine hayır!”

SİZİ MİLLET SEÇMEDİ Mİ?

Evetçiler, Cumhurbaşkanı sevdasından evet diyor. Hayırcılar da Saray nefretinden! Anayasa değişikliğini okuyup üzerine 2 dakika konuşacak kaç kişi vardır bilmiyorum, gazeteciler dahil. Dönelim sloganlara; Başbakan dedi ki, “Söz veriyorum, evet çıkarsa terör bitecek”. Cumhurbaşkanı dedi ki, “Millet yönetime el koyacak!” Cumhurbaşkanının bir lafı daha var: “Yeni sistem terör örgütlerinin kabusu olacak.”

GEYİK MUHABBETİ

Bakın referandum tantanasına, karşılıklı laf geçirmeden öte giden bir şey yok. Ana Muhalefet Lideri, “Başbakanla cumhurbaşkanı ayrı partilerden olursa ne olacak?” diye sordu ya, günlerce bunun geyiği yapıldı. Yeni anayasa ile başbakan tarihe karışacak, bunu da en iyi CHP genel başkanının bilmesi gerek, doğru. Lakin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun kastettiği şuydu: “Seçimi kazanan partinin başkanı ile cumhurbaşkanı ayrı partilerden olursa ne olacak?”

İSTİKRARA ‘İKİ BUÇUK YIL’ ARA

Aslında, bunun cevabı da 18 maddelik değişiklikte var. “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” öyle maddelerle güçlendirilmiş ki, muhalefet Meclis’te çoğunluğu elde etse dahi ülkeyi yönetemiyor, bilakis satır aralarına yerleştirilmiş manevralarla Meclis adeta tatile çıkarılıyor. Dedim ya, tartışmalar bile düzleminden koparılmış halde, ne yapacaksınız. Oysa, şu tuğlayı çekerseniz duvar yıkılır: Yeni Anayasa, “Birlikte yapılan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonucunda” yürürlüğe girecek (Madde 18/a). Yani 2019’da. Niye mi? Her iki seçim de o tarihte olacak da ondan. Diyeceksiniz ki, “ne olacak seçim erkene alınır.” Meclis’in yenilenmesi kolay, bir erken seçim kararı ile olur, peki ya Cumhurbaşkanlığı seçimi? Ancak makam boşalırsa, yani mevcut cumhurbaşkanı istifa ederse yenilenir. İstifa edip yetkilerini kaybetmek istemeyeceği için mecburen süresinin dolmasını bekleyecek ve görevi başında iken Ağustos 2019’da seçime gidilecek.

‘DEVLETİN BEKASI’NA ERTELEME

Anayasa’ya göre “seçilmiş cumhurbaşkanı” iken, Başbakanlığı kaptırmamak için tüm teamülleri yerle bir eden, Cumhurbaşkanı yemininden bir gün önce AKP kongresini toplayıp oy kullanan biri için, yukarıdaki hesap çok mühimdir. O korku, bir koltuktan kalkıp diğerine otururken geçen saniyeleri bile hesap ettirir adama. Şimdi neden bu tuğlayı çekince duvar yıkılıyor ona bakalım: 16 Nisan’da “evet” çıksa bile bunun hayata geçmesi için iki buçuk sene var. Güçlü Türkiye için, milletin yönetime el koyması için, terörün bitmesi için bu kadar beklenecek mi? Hayır. Tüm bunların 17 Nisan sabahı olacağı vadediliyor. Allah aşkına şu günkü “Olağanüstü Hal” rejiminde her şeyi yapıyorsunuz zaten. Sistem de değişmeyecek, iki buçuk sene boyunca. Elinizi tutan ne? Kaos çığırtkanlığının bunun için olmadığı açık. Bugün AKP ve MHP kampanyasını şu temele oturtmuş durumda, “Devletin bekası için.” Devletin bekası söz konusu ise neden 2019?

BU DENSİZLİKLERİ MUMLA ARARIZ

Bu soruya cevap verilemediği, verilemeyeceği için duvardaki en mühim tuğla, budur. Birileri kımıldatsa dahi, netice alır. Değilse, referandumdan ne sonuç çıkarsa çıksın, iki buçuk seneyi hayal dahi edemiyorum. İçişleri Bakanı’nın, babası yaşındaki gazeteciye “Git Avrupa’da nonoşlarla mı birlikte olacaksın ne yapacaksın onlarla beraber ol” dediği… Devletin haber ajansının, MHP genel başkan adayına, “Şimdi sinirlisiniz. Haberin linki burada, sakinleşince okursunuz. Anlamazsanız döner tekrar okursunuz” diye Twitter’dan ayar verdiği… Başbakan’ın, “Abidik gubidik işler oluyor, hiç aklınıza gelmeyenler başbakan oluyor” dediği… MHP liderinin, rakibi saldırıya uğrayınca “Ülkücü hiçbir şeyi yarım bırakmaz” dediği, diyebildiği bir ülkeyi bile çok ararız.

Mini not: Merak edip bakan olursa diye, referandumda sorulacak Anayasa değişikliği şu linkte; https://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k6771.html

[Tarık Toros] 9.3.2017 [TR724]

Bir yılda 1,5 milyon çocuk sığındı, çoğu kayıp [Menmet Dinç]

Avrupa Konseyi bünyesinden oluşturulan Lanzarote komitesi, mülteci krizinden etkilenen çocuklar için yürüttüğü, cinsel istismara karşı mücadele ve koruma yollarına yönelik çalışmayı tamamladı. Raporda çarpıcı bilgiler yer alırken, göçmen çocuklar için en büyük tehlikenin cinsel istismar olduğu vurgulandı. Çalışmaya göre, Avrupa’da bulunan yaklaşık 337 bin mülteci çocuğun 88 binden fazlası refakatsiz şekilde buraya geldi ve bu çocukların yüzde 60’ı kayıp.

Bu veriler ışığında, Avrupa’ya gelmeye devam eden sığınmacı çocukların yaşayabilecekleri tehlikeler göz önünde bulundurularak bir ‘acil eylem planı’ hazırlandı. Taraf devletlerin çocukları korumadaki karneleri ortaya çıkarıldı. Böylece çocuklara tam koruma sağlamak, insan onurunu ve güvenliğini garanti altına almak, fiziksel ve psikolojik destekte bulunmak hedefleniyor.

Bir yılda yaklaşık 1,5 milyon çocuk sığındı

1 Temmuz 2015 ve 30 Haziran 2016 tarihleri arasındaki bir yıllık dönemi kapsayan verilere göre, Konsey’e üye devletlere 1,442,245 sığınmacı çocuk geldi. Avrupa Çocuklar için Ombudsmanlık Ağı’nın (ENOC) verilerine göre Avrupa’ya sığınan 88,300 kadar refakatsiz çocuğun büyük kısmı 16-17 yaşlarında.

Andorra ve Bosna-Hersek’te sığınmacı çocuk bulunmazken, Moldova, Karadağ Litvanya gibi ülkelerde de sayıları 100’u geçmiyor. Avrupa’da 134,615 çocuk sığınmacıyla Almanya başı çekiyor. Ardından İsveç (65,350) ve Avusturya 41,910) geliyor. Fransa’ya 2015 yılında 15,454 çocuk başvuruda bulunuyor. Bununla birlikte ülkeye ulaşan fakat sığınma talep etmeyen, yani bir anlamda kaçak yaşayan çocuklar hakkında net bilgi bulunmuyor. Refakatsiz çocukların büyük çoğunluğunun iltica talebinde bulunmadığı tahmin ediliyor.

Şiddet, kölelik ve tecavüz…

Türkiye, 4 Ağustos 2016 tarihinde sınırları içerisinde 1,213,289 Suriyeli çocuğun olduğu bilgisini paylaşırken, İtalya’ya 2015 yılında deniz yoluyla ulaşan 152,842 göçmenin 16,262’sini çocuklar oluşturuyor. İtalya’daki bu çocuk göçmenlerin üstelik 12,272’si herhangi bir yetişkin yakını olmadan gelmiş. Avrupa’ya geçiş kapılarının en önemlisi Yunanistan’da ise 2016 yılında ülkeye deniz yoluyla ulaşan yaklaşık 890 bin göçmenin yüzde 34’ü çocuk.

Libya’dan İtalya’ya geçen göçmen çocuklarla ilgili olarak rapora yansıyan bilgiler dehşete düşürücü. Buna göre, bu çocukların bir kısmı İtalya’ya geçiş karşılığında hizmetçilik ya da zorla cinsel ilişki gibi ‘ücretler’ ödemek zorunda. İtalya’daki doktorlar, birçok çocuğun cinsel yolla bulaşan hastalıklar taşıdığını tespit etmiş. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) raporunda ise sahra Afrika’sından İtalya’ya uzanan korkunç yolculuk sırasında göçmen çocuklar, şiddet, kölelik ve tecavüz gibi korkunç durumlara maruz kalıyor.

Tespit edilebilen örneklerin yanı sıra, İtalya’dan geri gönderilebilecekleri korkusuyla pek çok çocuğun yaşadıklarını yetkilerden sakladığı tahmin ediliyor. Ayrıca dil yetersizliği ve tercüman bulamamak da önemli bir etken. Birçok ülkede cinselliğin tabu olması sebebiyle, cinsel istismarın tespiti de zorlaşıyor. Bir diğer faktör de, çocukların tehlikenin farkında olmamaları ya da kendilerini kurban olarak görmemeleri.

Macaristan’da göçmen çocukların yüzde 90’ı kayıp

Lanzarote komisyonunun en büyük endişelerinden birisi, Avrupa’ya ulaştıktan sonra gözden kaybolan çocuklar. Cinsel istismara maruz kalma ihtimali çok yüksek olan bu çocukların tespiti oldukça zor. İsveç’te çocukların yüzde 25’i, Slovenya’da yüzde 80’i, Macaristan’da yüzde 90’ı kayıp. İtalya’nın paylaştığı verilere göre ise kayıp çocuk sayısı 13,705 olarak tespit edilmiş. Federal Alman polisinin verilerine göreyse Almanya’da 8,991 çocuk kayıp ve bu çocukların 867’si 13 yaşın altında. Kayıt altında olmayan refakatsiz çocuklar da hesaba katılırsa rakamlar katlanabilir.

Çocukların kaybolmaları, sadece ‘kötü niyetli kişilerin marifeti’ değil. Bazıları bulundukları mülteci kamplarından, aileleri ile buluşma olasılığı olsa bile, olumsuz koşullar sebebiyle kaçıyor. Lanzarote Komitesi, bu olumsuz tablo ile mücadele edebilmek için bazı önerilerde bulunuyor. Bunlar arasında, kolluk kuvvetleri ve sığınma merkezlerinin birlikte çalışarak çocuklara güvenli mekânlar sağlaması, ihtiyaçlarını karşılayabilecek ortamların oluşturulması, suç örgütleri ile mücadelenin arttırılması, kaliteli resepsiyon, güven, nitelikli eğitim ve hızlı aile birleşimi gibi önlemler yer alıyor. Raporda Hırvatistan, Letonya ve Finlandiya’nın bu konuda yaptığı çalışmalardan övgüyle bahsediliyor.

Ülkeler sağlıklı bilgiler vermiyor

Mağdurların belirlenmesi ve etkili mücadele edilmesindeki zorluklardan birisi, ülkelerin yanlış istatistikler paylaşması. Örneğin Türkiye’de 1 milyonun üzerinde çocuk sığınmacı olduğu halde, bir yıllık sürede sadece 49 çocuğun cinsel istismara uğradığı rapor edilmiş. Belçika’da 4 çocuk mağdur durumundayken, Yunanistan’da ise hiç kayıt görülmüyor. Türkiye’de Suriyeli mültecilerin kaldığı kamplarda çocuklara yönelik pek çok istismar vakası medyaya yansımış, savcılığın konusu olmuştu oysa.

Bazı ülkelerin verdiği rakamların gerçek olmadığına inanmak için güçlü sebepler var. Mesela yapılan çalışmalar, her 5 çocuktan birinin cinsel istismara uğradığı yönünde bir sonuç çıkarıyor. Bununla birlikte veri toplama problemi olduğu da düşünülebilir. Lanzarote Komitesi de bunun üzerinde duruyor. Personel yetersizliği ve sınırlı insan kaynağı gibi sebeplerle veri sağlanamıyor.

Ayrıca Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Göç ve Mültecilerden Sorumlu Özel Temsilcisi raporunda, mültecilerin para kazanmak için çocukları uyuşturucu kaçakçılığı ve seks işçiliği gibi faaliyetlerde kullandığını da belirtiyor.

Jagland ülkelere çağrıda bulundu

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjørn Jagland konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Mülteci krizinin üye ülkelerin makamlarına yüklediği zorluğun farkındayız. Ancak, hükümetleri STK’larla çalışmaya ve etkili veri toplama ve çocuk dostu danışmanlık hizmetlerini kurmaya teşvik ediyoruz. Bu da suçların ve mağdurların tespit edilmesinin daha iyi rapor edilmesine yol açacaktır” dedi.

Bunun yanı sıra, İzlanda devleti1 Ocak 2017’de yürürlüğe giren yeni yasa ile çocuklara koruma ve hizmetle ilgili sorumluluğu üstlendi. Türkiye, Arnavutluk, Bulgaristan ve İtalya, UNICEF ve BMMYK ile işbirliği içerisinde çocuklara barınma kabul, entegrasyon faaliyetleri yürütmekte.

Dil eğitimi öncelikli olmalı

Öte yandan, daha sağlıklı raporlama ve sorunların tespit edilmesi için dil engelinin aşılması öncelikli bir adım. Bunun için ilk karşılamada ve sığınma merkezlerinde acil ihtiyaçlar için tercüman desteği verilmesi gerekiyor. Göçmen çocuklarla iletişime geçmek ve topluma adaptasyonlarını sağlamak için de dil eğitimi öncelikli bir konu. Ayrıca çocukların iltica ettiği ülkenin kültür ve sosyal normları hakkında bilgilendirilmeleri için dersler, oyun merkezleri, sanatsal etkinlik ortamları oluşturulmalı.

Komitenin raporunda yer alan acil eylem planlarından bir diğeri de çocuklara cinsel eğitim verilmesi. Raporda, saldırı veya taciz durumunda güvenlik güçlerinden destek alabileceklerine dair belgelendirmelerin yer alması, cinsel istismara karşı, çoklu dil seçeneği olan broşürler hazırlanması, gibi tedbirlerden bahsedilmiş. Örneğin Danimarka’da 12-17 yaşları arasındaki sığınmacı çocuklara cinsel istismardan korunmak için kurslar veriliyor. Macaristan’da da buna benzer bir proje yürütülüyor. Türkiye’de de şiddet, cinsel istismar veya ayrımcılıkla ilgili Türkçe ve Arapça eğitimler veriliyor.

Bununla birlikte, mülteci çocuklarla ilgilenenlerin de etkili şekilde yardımcı olabilmelerini sağlamak için eğitim görmelerinin gerekliliğinden bahsediliyor. Bakıcı veya koruyucu ailelerin, iletişimde oldukları veya temas kurudukları profesyonel kişiler dâhil herkes titizlikle incelenmeli ve eğitimden geçirilmeli, deniyor.  Örneğin Viyana Belediyesi travmalarla uğraşmak, kültürlerarası sorunlar, sömürü veya cinsel istismarın farkına varılması gibi konularda eğitim alıyor. Belçika, Polonya, Litvanya gibi ülkelerde de bu şekilde eğitimler söz konusu.

Güvenli ve temiz tesisler sağlanmalı

UNICEF’in hazırladığı raporda iltica başvurularının uzun sürmesi, çocukların spor salonu, askeri kışla veya geçici barınaklara yerleştirilmesinden dolayı cinsel istismar riskinin artığını bildiriliyor. Komite, riskin en aza indirilebilmesi için çocuklar ve yetişkinlerin ayrılması, kadınlar ve çocukların, kendisiyle ilişkisiz olan erkeklerden ayrı kalması gerektiğini ifade ediyor. Ayrıca her oda kilitlenebilir olmalı, acil durum numaraları insanların anladığı dile göre anlatılmalı, 24 saat arayabilecekleri bir numara bulunmalı ve eğer bir tesiste 50’den fazla kişi yaşıyorsa mutlaka tesisin başında görevli bulunmalı gibi önlemler tavsiye ediliyor.

Buna göre, Almanya’nın Aşağı Saksonya eyaletinde tüm duş ve tuvaletler ayrılmış durumda, duş ortamları güvenlik servisi tarafından izlenmekte. Kadın ve çocuklarla temas halinde bulunan kişiler denetlenmekte ve polis sürekli tesislerle işbirliği hâlinde çalışmakta.

Raporda Türkiye’de uygulanan çağrı merkezinden övgüyle bahsedilmiş. Yabancılar İçin Acil Çağrı Merkezi (YİMER) 24 saat problemlerin iletilmesi için çalışıyor. Türkçe, İngilizce Fransızca, Arapça, Farsça ve Almanca dil seçenekleri bulunuyor. Bunun dışında Türkiye’de, cinsel istismara uğramış çocuklar için travmayı en aza indirmek için Sağlık Bakanlığı çerçevesinde çocuk takip merkezleri kurulmuş.

[Mehmet Dinç] 9.3.2017 [TR724]

İran ruleti [Vehbi Şahin]

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, Moskova’yı uluslararası diplomasi için cazibe merkezi haline getirdiği muhakkak.

Suriye’de Mart 2011’de başlayan iç savaşa Eylül 2015’te askeri harekâtla dahil olan Rusya, bu tarihten itibaren derdi olanın deva bulmak için başvurduğu bir hekim pozisyonunda…

Putin de pek şikayetçi değil bundan…

Rusya’yı uluslararası arenada ve özellikle Akdeniz’de yeniden başat aktör haline getirmenin peşinde.

Bu nedenle bölgenin önemli ülkeleri İsrail, Mısır, Türkiye, Suriye, Irak ve İran’la ilişkileri sıcak tutuyor.

ÖNCE NETANYAHU SONRA ERDOĞAN

Bu hafta iki önemli misafiri var Putin’in.

9 Mart’ta İsrail Başbakanı Netanyahu’yu, 10 Mart’ta da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ağırlayacak Kremlin’de…

Konuşulacak öncelikli konu belli: Suriye…

Son 1,5 yılda iç savaşın gidişatını değiştiren Putin, Suriye’nin geleceğinden sorumlu tek patron gibi davranıyor artık.

Nitekim Erdoğan ve Netanyahu ziyaretleri de bu hakikati gösteren bir delil aslında.

Erdoğan’ın gündeminde Suriye ve S-300’ler dışında başka konu var mı bilmiyoruz.

İsrail Başbakanı’nın asıl derdi ise İran…

Daha doğrusu Suriye’deki savaşa müdahil olan ve burada kalıcı olmaya çalışan İran’ın askeri varlığı…

Netanyahu, Moskova’ya gitmeden önce bu konuyu Putin’le yapacağı görüşmede dile getireceğini açıkladı zaten.

İRAN’I SURİYE’DE VURURUZ

Savunduğu görüşler özetle şunlar:

-İran, Suriye’deki askeri varlığını kalıcı hale getirmek istiyor.

-Amacı, Suriye topraklarında hem kara hem deniz üssü kurmak…

-Biz bunu istemiyoruz.

-Eğer İran Suriye’deki askeri varlığını kalıcı hale getirirse biz buna seyirci kalmayız ve bu üsleri vururuz.

Suriye’ye ait Golan Tepeleri’ni 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan bu yana işgal altında tutan İsrail için Suriye’nin geleceği hayati öneme sahip.

Suriye’de, İsrail’i tehdit edecek yönetim de istemiyorlar bu topraklara konuşlanmış askeri varlık da…

Neden?

Golan Tepeleri’ndeki stratejik üstünlüklerini kaybetmek niyetinde değiller çünkü…

Nitekim Netanyahu bu konuya da temas ediyor.

“Golan Tepeleri’nde bizi yeni bir cephe açmaya zorluyorlar” diyor.

TRUMP İRAN’LA KAPIŞIR MI?

“İkinci vatanım” dediği İran, Erdoğan’ın Moskova ajandasında var mıdır?

Bunu ancak, Netanyahu gibi Erdoğan da gitmeden önce açıklarsa öğrenebiliriz.

Fakat ilginçtir bu iki ziyaret öncesi İran uluslararası gündeme daha sık gelmeye başladı.

20 Ocak’ta Beyaz Saray’da işbaşı yapan ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran’ı hedefe koyan açıklamalarından sonra Washington ile Tahran arasındaki gerginlik artmaya başladı.

Basra Körfezi’nde İran’a ait devriye botlarının sık sık Amerikan savaş gemilerine tehlikeli biçimde yaklaşması bunlardan biri mesela.

Diğeri de geçen hafta İran’ın durup dururken Rusya’dan aldığı S-300 füzelerini başarıyla test ettiğini duyurması…

Peki, Tahran neden Trump’ın hedefinde?

2015’te İran’ın nükleer programını frenlemek için imzalanan anlaşmadan sonra İran’ın, nüfuzunu ve gücünü bölge geneline daha büyük cesaretle yansıttığına inanıyor yeni Amerikan yönetimi…

‘OBAMA OLTADAKİ BALIĞI KAÇIRDI’

Onlara göre eski Başkan Barack Obama, İran’ı oltadan kaçırdı.

Kanıt olarak da şu gelişmeleri sıralıyorlar:

1) İran, Rusya ile birlikte Suriye’de Esed’e büyük destek verip rejimin ayakta kalmasını sağladı.

2) Suriye’de savaşan Lübnan Şii milis grubu Hizbullah’a ağır silahlar sağlamak için Rusya ile birlikte hareket etti.

3) Irak, Afganistan ve Pakistan gibi ülkelerden gelen Şii milisleri, Esed’in yanında savaşmaları için Suriye’ye yönlendirdi.

4) Irak, Suriye ve Yemen’de nüfuz alanını genişletti.

Özetle Trump yönetimindeki ABD’nin niyeti İran’ı dizginlemek…

Bunu eskiden olduğu gibi ekonomik yaptırımlarla mı yoksa savaşla mı yapacak bu henüz belli değil.

Netanyahu’nun Moskova ziyareti öncesi Trump’la “İran tehdidi” üzerine bir telefon görüşmesi yapması, iki liderin İran konusunda aynı endişeyi taşıdığını gösteriyor.

Peki ABD, İsrail istiyor diye İran’ı vurur mu?

Şİİ NÜFUZ ALANI

Irak ve Suriye’deki IŞİD tehdidi bitmeden ve bu iki ülke istikrara kavuşmadan ABD’nin doğrudan İran’a askeri müdahalede bulunacağını söylemek pek gerçekçi olmaz.

Ancak Tahran yönetiminin ambargonun kalkmasından sonra izlediği açılım politikasının İsrail ve ABD’yi rahatsız ettiği de muhakkak.

Körfez ülkeleri ile Yemen’de nüfuz alanını genişleten İran’ın, Suriye’deki iç savaşı kendi lehine fırsata çevirdiği de yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Bağdat, Şam ve Beyrut üzerinde etkisini artıran Tahran, Hazar’dan Akdeniz’e, Basra Körfezi’nden Kızıldeniz’e uzanan çok geniş bir coğrafyada Şii nüfusu harekete geçirebilecek bir potansiyele sahip.

Ayrıca Sünni nüfusun yoğun olduğu ülkelerde de kendisine “sempati” ile bakan Müslümanlar ve siyasi kadrolar var.

SUUDİ ARABİSTAN VE TÜRKİYE

Bölgede İran’ı dengeleyebilecek iki ülke var: Türkiye ve Suudi Arabistan…

Riyad yönetimi, Suriye, Irak ve Yemen’deki iç kargaşalara bazen doğrudan bazen dolaylı müdahalede bulundu ama istediği başarıyı elde edemedi.

İran her üç ülkede de Suudi Arabistan’ın tekerine çomak soktu.

Aynı şekilde Türkiye’nin Irak ve Suriye’de izlediği politikaları boşa çıkardı.

Erdoğan ve AKP iktidarı, ABD ve AB ülkeleri nezdinde güven kaybı yaşama pahasına Tahran’la işbirliği yaptığı halde İran, hem Şii hilalini tamamlama hem de Türkiye’nin bölgesel çıkarlarını sabote etme konusunda hiç geri adım atmadı.

Trump’la birlikte ABD ve İsrail’in Ortadoğu’da İran üzerine yeni bir Rus ruleti oynamaya hazırlandığı belli oluyor.

Şüphesiz bu yeni oyunda Riyad ve Ankara kilit öneme sahip olacak.

ERDOĞAN VE AKP’NİN ÖNCELİĞİ

Türkiye’yi 15 yıldır tek başına yöneten Erdoğan ve AKP hükümeti, yanı başında Irak ve Suriye’den sonra yeni bir kriz çıkma ihtimali karşısında ne yapıyor peki?

1) Anayasa değişikliği yaparak ne pahasına olursa olsun Erdoğan’ı “Başkan” yapmak istiyor.

2) 16 Nisan’da yapılacak referandumdan “Evet” çıkması için Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine savaş açıyor.

3) Barzani ile yakınlaşarak kaybettiği Kürt oylarını tekrar ütmeye çalışıyor.

4) Suriye bataklığında ABD ve Rusya ile savaş hamaseti yapıyor.

5) Rusya ile stratejik ortaklık kurmak için NATO’dan çıkma planları hazırlıyor.

6) Cemaat’e yönelik acımasız cadı avını kesintisiz sürdürüyor.

Dış politikası iflas eden bir hükümetten ne bekliyorsun ki denilebilir.

Elbette çok şey beklemiyoruz, fakat Türkiye’nin çıkarlarını korumasının birinci vazifesi olduğunu da hatırlatmak istiyoruz.

Sonuç olarak Irak ve Suriye’den sonra komşu ülke İran da bir istikrarsızlık merkezi haline gelebilir.

Dünya, Üçüncü Dünya Savaşı ihtimali dahil tüm senaryoları konuşurken Türkiye’nin geleceği Erdoğan ve AKP hükümetinin muhteris politikalarına kurban ediliyor maalesef.

Umarım İran ruleti Türkiye’ye pahalıya patlamaz!

[Vehbi Şahin] 9.3.2017 [TR724]

AKP’yi ayakta tutan 25 milyar TL’lik sırrı [Haber-Yorum: Semih Ardıç]

15 milyon kişiye yardım dağıtılıyor. Sandıkta şartlar ne kadar adil?

Türkiye 16 Nisan’da Alman Die Zeit Gazetesi’nin teşbihi ile ‘uzun müddettir hasta vaziyetteki demokrasi için ya ötenazi yapacak ya da tedavi yolunda ilk adımı’ atacak. Anketlere bakılırsa 56 milyon seçmenin yüzde 88’i sandığa gidecek. Yuvarlak hesapla 49 milyon kişi partili cumhurbaşkanlığı’ teklifine ‘evet’ ya da ‘hayır’dan yana tercihte bulunacak.

Türkiye’nin bundan sonra nasıl bir yolu takip edeceği sandıktan çıkacak neticeye bağlı olacak. Anayasa değişikliği teklifini zahiren Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yaptı. Devlet Bahçeli destekli teklifin hakiki sahibi ise fiilen başkanlık imtiyazını kullanmaktan imtina etmeyen Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan. Dolayısı ile Erdoğan, keyfî olarak kullandığı yetkilere anayasa kılıfı uydurma telaşında.

Kendisini ‘layüsel’ hale gelmesini sağlayacak değişikliklerin halktan vize almasından başka çıkar yolu yok. ‘Evet’ çıkması için ekonomiyi batırma pahasına iktidarın elinde tuttuğu imkânlar sonuna kadar kullanılıyor. Anayasa, Seçim Kanunu ve Siyasî Partiler Kanunu hiçe sayılıyor. Vatandaşa rüşvet kabilinden kaynak aktarılmaya devam ediyor.

YARDIMLAR, ERDOĞAN’IN LÜTFU DEĞİL Kİ!

Medyanın tek sesli yapısı yüzünden halkın Anayasa değişikliğinden ne kadar haberdar olduğunu bir kenara bırakalım. Esasında 56 milyon seçmenin paketin ayrıntılarına vakıf olmasını kastetmedim. Hiç olmazsa seçmenin kahir ekseriyetinin neye ve niçin rey vereceğini bilme hakkı ihlal edilmemeliydi.

Diğer taraftan “Hükümetin her sene 25 milyar Türk Lirası’nı bulan yardımlarının seçmen tercihini nasıl etkilediği?” suali önümüzde kocaman bir dağ gibi duruyor. Yardımlara karşı çıkmak değil muradım. Yardıma muhtaç herkese sahip çıkılmasını her vicdan sahibi destek verir. Amma velakin yardım alanların bunların milletin vergilerinden kesildiğini bilmesi ve yardımların taksimatında hiçbir siyasî farklılığın gözetilmemesi lazım.

15 MİLYON SEÇMEN YARDIM ALIYOR

Gelin görün ki AKP 25 milyar lirayı devletin değil kendisinin yaptığı algısını o kadar kuvvetli hale getirdi ki muhtaç kimseler, AKP ya da Erdoğan giderse yardımlarını kesileceği endişesi ile başka bir arayışı aklının ucundan geçirmiyor. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne, Türkiye Kömür İşletmeleri’nden belediyelere kadar çok sayıda müessese çeşitli yardımlar sağlıyor.

Bu dağınık ve mükerrerliğe açık yardım yapısı bütçeye yük olduğu gibi hakikaten ihtiyacı olanlara yardım etme imkânını ortadan kaldırıyor. Hem kömür yardımı hem de aile yardımı alan olduğu gibi ikisinden de mahrum muhtaç aileler de var.

AKP teşkilatlarının güdümünde yapılan yardımları tam olarak kaç aile ya da kişinin aldığını tespit etmek zor. 11,5 milyon kişi ve 5,1 milyon ailenin 25 milyar TL yardım bütçesini paylaştığı söylenebilir. En basit bir hesap bile ortalama 15 milyon kişinin doğrudan yardım aldığı neticesine götürecektir. 50 milyon seçmenin rey kullanacağı referandumda 15 milyon seçmenin evine her ay ortalama 700 lira yardım parası geliyor. Bu seçmenler de yardımı AKP ve Erdoğan’ın yaptığı kanaatinde.

Anketlerde ‘kemik seçmen’ diye gösterilen yüzde 25-30’luk dilim bir de bu yardımlar zaviyesinden mütalaa edildiğinde ‘hayır’ için mücadele veren CHP, HDP, Saadet, BBP ve diğer küçük partilerle ‘evet’ için çalışan AKP/Saray arasında makas ikinciler lehine açılıyor.    

CEHALET VE FAKİRLİĞİ İSTİSMAR ETMEK

Cumhuriyet, Birgün, Özgür Gündem ve Sözcü haricinde onlarca gazete her gün ‘başkanlık gelecek, dertler bitecek’ manşetleri ile çıkıyor. Logoları kapatsanız hepsi aynı gazete intibaı bırakacak kadar birbirinin kopyası gazeteler. Televizyon kanallarında muhalefet temsilcilerine neredeyse hiç yer verilmiyor. Elektrik abonelerinden kesilen paralarla yayın yapan ve tarafsız olması icap eden TRT de AKP kanalı çizgisinde.

Bilgi kanalları böylesine tıkalı iken 25 milyar TL yardımın sosyal devletin icaplarından olduğu anlatılabilir mi? Elbette anlatılamaz. Fakirliğe, muhtaçlığa kalkınma ve istihdam odaklı icraatla kalıcı şekilde son vermek yerine her sene yardım bütçesini büyütmekle iktifa etmek ‘cehalet ve fakirlik’ oportünizmi değil de nedir!

Cehalet ve fakirliği sonuna kadar sömüren bir iktidarın dayattığı anayasa değişikliği Türkiye’yi daha müreffeh ve daha hür kılacak, öyle mi? 

[Semih Ardıç] 9.3.2017 [TR724]