Şimdi Vefa Zamanı [Harun Tokak]

Ben bir köy çocuğuyum. İlkokulu dağlar arasındaki küçük köyümüzde okudum. Bir sonbahar günü babam ağabeyimle benim elimden tutarak İmam Hatip Okuluna yazdırmak için şehre götürdü.

Annemi hala toprak evimizin önünde, bir elini hafifçe bize sallarken diğer eliyle göz pınarlarına biriken yaşları beyaz yaşmağının ucuyla silerken hatırlarım.

1970’li yıllardı… O yıllarda şehirde okumak zordu. Kurda kuşa yem olmak kolaydı. Köy hayatından gelen çocuklar için şehirde tuzak çoktu.

Ortaokulda derslerim iyiydi. Yıllar bir bir geride kalırken ben de lise yıllarının sonuna yaklaşıyordum. Bütün hayalim bir gün köyüme geri dönmekti. O yıllarda bütün hayali köyünün dağları ile sınırlı bir insandım.

Önce, güzel giyimli, beyefendi, beş vakit namazında öğretmenlerimin yaşantıları kültür kimliğimde kıpırdanmalara vesile oldu.

Sonra diğer öğrencilerden daha farklı yaşantıları olan Nur talebelerini çok sevdim.

Hekimoğlu İsmail’in Minyeli Abdullah’ı, Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı, Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sıyla yeni ufuklara yelken açtım.

1970’de Huzur Sokağı “Birleşen Yollar” adıyla beyaz perdeye aktarıldı. Feyza (Türkan Şoray)’ın namaz sahnesi beni derinden etkiledi. Beyaz başörtüsüyle bir meleği andıran Feyza’nın bağrında baharlar çağlıyor gibi geldi bana.

Birkaç yıl önce, bir zamanlar Anadolu’da bir fırtına gibi esen Şule Yüksel Şenler’i İstanbul Bahçelievler’deki evinde ziyaret ettiğimde o sahneyi sordum;

“Hiç de rol icabına benzemiyordu.” Dedim.

“Doğru.” Dedi.

Türkan Hanım çok ağladı o sahnede. “Namazın rol icabı olanı bu kadar insana huzur verirse ya hakiki namaz insana nasıl bir saadet verir, beni bırakma ne olur.” dedi. Ama kopardılar onu bizden.

Hekimoğlu İsmailler, Şule Yüksel Şenler, Necib Fazıllar Anadolu’yu bir baştan bir başa dolaşıyorlardı. İmam Hatip Okulları, Kuran Kursları, cemaatler hummalı bir gayret içindeydiler.
İslami yeni bir diriliş besteleri oradan buradan yükseliyordu. Ama asıl güçlü bir ses Ege taraflarından, cami kürsülerinden, minare gölgelerinden geliyordu. O ses beni çağırıyordu. Ama nasıl gidecektik. O yıllarda böyle bir yolculuğa muktedir değildim. Sanırım 1973 yılıydı. Birkaç kişiden tedarik ettiğim para ile bir Cuma Sabahı Edremit’e gitmek üzere iki arkadaş yola çıktık. Mahkeme Camii’nin avlusundaki şadırvandan abdestimizi alıp mütevazı mabede girdiğimizde kürsüdeki hatiple göz göze geldik. İfk hadisesini, Hazreti Aişe Annemize atılan iftirayı anlatıyordu.

Sanki yüz yıl geçti aradan fakat öylesine aşkla yaşandı ki her şey, bu yüzden öyle berrak ve dün gibi gözümün önünde.

Gerçek ya da efsane fark etmez, Arşimet nasıl madde âlemindeki o büyük keşfinden sonra bir deli gibi çırılçıplak koşarak insanlığın kaderini değiştirecek bir gerçeğe uyanmağa çağırmışsa; O da mânâ âleminde gördüğü hakikate, bütün benliğini hiçe sayarak gözyaşları içinde çırpınarak çağırıyordu bizi. İnsanlığın kaderini değiştirecek bir hakikate koşmaya çağrıydı bu. “Gördüğümü görmekle uğraşıp ateşlerde yanarak zaman kaybetmeyin, ben yandım, hepiniz adına yandım, siz koşun!” diyordu.

Yıllarca kürsülerde ateşten bir gömlek içinde gözyaşları döken bu adam; ataerkil saltanatın, kılıcın kutsandığı, erkekliğin hâlâ neredeyse zulüm ve katı kalplilikle bir görüldüğü, geçmişin hüsranıyla tahammülsüzleşmiş, himmeti unutmaya yüz tutmuş bir ülkenin kürsülerinde ağlıyordu. Durmadan ağlıyordu. Biz onu gören, dinleyen yarı yaralı, yarı yarıya hayatın kenarında doğmuş çoğunluk şaşkındık. Erkek ağlamazdı da bu hepimizden daha mert ve cesur adam neden ağlıyordu? Dinmek bilmeyen bu gözyaşları nasıl ateşin bir ruhtan fışkırıyordu? Derin ela gözleri neler görüyordu? Ruhunda hiç dinmeyen nasıl bir ateş yanıyordu da böyle bir âlemde yakasını yırtarak, göğsünü parçalayarak kendini teşhir ediyordu.

“Niye?” Diyordu. “Sizin ne eksiğiniz var kahramanlardan, haydi davranın, iki el bir baş içindir.”

Bu kabından coşup taşan adam onlardandı, Allah’ın yolunun delisi olanlardan… Bu sır değildi; sır, bundan sonra olacaklardı. “Velilik de nedir.” Diyordu. Geçin onları, bize O’nun yolunda deli lazım. Allah’ın yolunun delilerini arıyorum. Sır, her insanın yapıp ettiklerinde açılırdı.

“Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e ne yöne dönersen dön, insandan ve gönüller yapmaktan geçen bir tezyin istiyor o sonsuz boşluk. Kendi içine bak göreceksin, onun nefesinde var olduğunu ve ona doğru koş, acele et, zaman dar, iş çok, yoldaş az. Kendi acılarını, sıkıntılarını, kusurlarını, emellerini at O’nun boşluğuna… Daha olacağım/olgunlaşacağım diye kendini kandırarak nefsini süslemekle zaman kaybetme. Bu dünyada vefa yok, ölümden dönen yok, ölmeden öl… Tehdide pabuç bırakma, kendi ayaklarınla gir ateşe, seni atacakları ateş kalmasın, sen yan!”

Böyle diyordu bize.

Gözlerim, küçük çocukların gözleri gibi hayretten iri iri açıldı.

Ağlıyordum…

Ömrümde ilk defa bir camide ağlıyordum. Hem de hıçkıra hıçkıra… Ama ağlayan sadece ben değildim, koca koca profesörler, hâkimler çocuklar gibi ağlıyordu.

Sanki acelesi vardı… Bu ateşten hemen yanmayan kaçabilirdi, bir an evvel daldırıyordu her eline geçirdiğini ateşten göle ve açılıyordu gözlerimiz; kendimize rağmen.

Şimdi geçmişe bakarken o günleri günün saltanatlı saatlerine, fecirlere benzetiyorum. Nereden geldiğini bilmediğiniz ama hissettiğiniz bir geleceğin, kader olan bir geleceğin, bir talihin acılarla, yaralarla, dikenlerle yürünen saltanatlı yoluna. Çoğu zaman endişe verici olsa da yalnız yürümediğimizi bilmenin, dahası kendi adınıza yürümediğinizi bilmenin tesellisi oldu hep.

Aşağı yukarı böyle başlamıştı geçmişi kadar geleceği de uzun yürüyüş…

Nice âlimler, hatipler dinlemiştim ama bu ses başkaydı…

O gün bugün hayallerim, düşlerim, sevdalarım değişti.

İlkin Ege Bölgesi Camilerinde dinlemeye başladığım Fethullah Gülen Hocafendi’nin kürsülerden kükreyişini, inleyişini, ağlayışını, ıstırabını, yeni bir neslin dirilişi için cami cemaatine yalvarışını gözlerimle gördüm. Coşkun akan pınara ulaşıp da göz göze geldiğimizde, bahar görmüş bir dal gibi damarlarıma can yürüdüğünü hissettim. Onun bakışlarında bütün bir insanlığa yetecek aşkı ve sevgiyi gördüm. Yaşamak değil yaşatmak idealiydi onunkisi. Onun için o günleri bir ömre bedel bilirim.

Ben hayalleri köyünün dağları ile sınırlı bir köy çocuğu idim. O gün Hocaefendi şöyle sesleniyordu;

“Açın sinenizi, ummanlar gibi olun kalmasın dünyada mahzun bir gönül.”

Bizi Allah’ın davasına, insanlığa vefalı olmaya çağırıyordu.

“Vefa, dost ikliminde yetişen güllerdendir.” Diyordu. “Evet, üzerlerine aldıkları mükellefiyetleri, iki adım öteye götürmeden vefasızlık edip bir kenara çekilenler, zillet ve hakaret damgasını yiyerek aşağıların aşağısına itildiler. Mukaddes yük ve yolculuğa çeyrek gün bile tahammül gösteremeyip yan çizenler ise o gün bugün doğru yolu kaybetmiş sapıklar gürûhu hâline geldiler.

Nihayet dönüp dolaşıp mukaddes çile nöbeti bize gelince, en sağlam vefa yeminleriyle yürüyüp bu koca mesuliyetin altına girdik.

Coşkun ve heyecanlı, azimli ve kararlı idik.

Heyhat... Beklenmedik bir dev önümüzü kesti… Bozduk ettiğimiz bütün o yeminleri. Ve sonra, yeniden, her taraf çölleşmeye başladı. Bütün civanmertlikler eriyip yağ gibi gitti. Güllerin yerini dikenler aldı. Aylar güneşler peşi peşine batarken, ortalığı kasvet dolu bulutlar bastı. Bağ çöktü, bağban öldü; “petekler söndü, ballar kalmadı.”

Hocasına karşı delicesine vefalı bir talebe hikâyesini de o günlerde ondan dinlemiştim.

“Bir zat pek çok talebe yetiştiriyor. Talebeler, bir zaman sonra ufakları açılınca bakıyorlar ki; Ahiret âlemine ait sicil defterinde efendi hazretlerini cehennemlikler arasında görüyorlar. Yavaş yavaş ayrılıyorlar onun yanından, birer birer gidiyorlar.  Vefa bahçesinin tek bir gülü kalıyor. "Dine muhalif bir yanı var  mı üstadın?" diye düşünüyor; kılı  kırk yararcasına dini yaşayan, bu zatta dine ters hiçbir şey görmüyor. Herkes gitse de o kalıyor hocasının yanında.

Birgün Hak Dost diyor ki…

"Arkadaşların neden gitti, sen neden kaldın?"
Sorusunda ısrar edince vefalı talebe cevaplıyor. "Efendim, onların kalb gözleri açılınca sizin durumunuzu gördüler ve yanınızdan ayrılmayı uygun buldular. Bana gelince, gözüm sizde hakikate açıldı.  Size vefasızlık edemezdim." diyor. 

"Evladım!” diyor Hak dostu. “Ben o yazıyı kırk senedir öyle görüyorum, gidecek başka kapı yok ki..." diyor. Bu sözünden sonra ilahi levhalarda değişiklik oluyor, “cehennemlik” yazısı silinip yerine “cennetlik” yazılıyor.

Evet, bu menkıbeyi de ilkin gözyaşları içinde ondan dinlemiştim.

Nice istidatların kalb gözünün açılmasına vesile olan, dünyayı yeni bir değişime hazırlayan Hocafendi’nin, davaya vefa çağrıları ile diriliş türküleri küresel bir besteye dönüşmüş ve ufuklar birbirine sevgiyle seslenmeye başlamıştı.

Şimdilerde, asrımızın bu büyük bilgesi ve onun etrafında hâlelenmiş fedakâr ruhlar, içte ve dışta iftira ile durdurulmaya ve çökertilmeye çalışılıyor.

Gözünü bu hizmetlerde açmış ve şimdilerde 60 yaşını geçmiş, saçları ağarmış bir insan olarak ben şahitlik ediyorum ki, Önden Giden Atlılar dediğimiz bu fedakâr ruhlar, bir yere 'varma'nın değil, 'yolda' olmanın ve o yolda ölmenin sevdasındadır.

Birilerinin çürümüş kalpleri ve felç olmuş beyinleriyle habire ısıttığı 'devleti ele geçirme, şuraya buraya sızma' safsatası, onların rüyalarının yanında ne kadar gülünç kalıyor! Devleti ele geçirme sevdasında olan bir insan onca gücünü dünyanın orasına dört bir yanına dağıtır mı?

Bir gazeteci bu büyük insana şöyle bir soru yöneltiyor:

“Öldükten sonra nasıl anılmak istersiniz?”

Cevap yürek yakıcıdır.
“Size garip gelebilir, ama ben hatırlanmak değil, unutulmak isterim. Mezarım hiç bilinmesin, yapayalnız öleyim, o kadar ki insanlar öldüğümü bile fark etmesin, hatta bir cenazem olmasın. Ben kimse beni hatırlamasın isterim.”

Benim gibi hayali köyünün dağları ile sınırlı milyonlarca insanın ufkunu dünyaya açan, bunca güzelliklere vesile olan, dünyanın 160 ülkesinde bayrağımızı dalgalandıran bir insanın bu cevabı ne kadar ibret verici değil mi?

O, unutulmayı tercih etse de O’nun neslimize ve insanlığa yaptığı hizmetler asla unutulmayacak.

Dünyayı çiğneyen ama çiçek çiğnemeyen Önden Giden Atlılar, bir gün “Leylaları” olan ülkelerine özgürce geri döndükleri gün büyük Türkiye rüyası tamam olacak.

“Bitmedi bu kavga, bitmeyecek…
Bin kez budadılar körpe dallarımızı,
bin kez kırdılar.
Yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz.
Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek
Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

[Harun Tokak] 14.12.2016 [Aktifhaber.com]

Sizi gidi sermaye düşmanları sizi! [Tarık Ziya]

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2016 senesinin 3. çeyreğinde ekonominin yüzde 1.8 daraldığını açıklarken akıllarda aynı anda millî gelirin geriye dönük yüzde 20 nasıl arttığı? sorusu kaldı. TÜİK'e göre ekonomi küçülürken ilginç bir tablo oldu: Fert başına gelir 11 bin doları aştı. TÜİK daha evvel açıkladığı aynı rakam 9 bin 200 dolar civarında idi. Gizli bir el hesaplara el attı ve 1.750 dolar zenginleştik. 

İktisatçıların izah edemeyeceği kadar manüplasyon kokan bu formül değişikliğinin cebine yansıyacağı günü bekleyen kimseler varsa uzun bir müddet daha beklemeleri icap edecek. Zenginleşmedik. 2008'de bir gecede kâğıt üzerinde 2 bin 500 dolar nasıl zenginleştiysek bu kez de öyle oldu. Sadece zenginleşmiş gibi olduk. 

SENE ORTASINDA FORMÜL DEĞİŞTİ

TÜİK bir mânâda nehirden geçerken binit değiştirdi. Senenin bitmesini bekleyemeyecek kadar acelesi vardı. Zira doların Türk Lirası karşısında bir ayda yüzde 15 kıymet kazanması bütün hesapları alt üst etti. 2017'de yapılacak değişikliğin partili cumhurbaşkanlığı hazırlığı yapan AKP'ye referandumda bir faydası olmayacağı gibi zararı da dokunabilirdi. 

Kurdaki yüzde 2-3 artış bile 3. çeyrekte krizin ilk işaretini vermeye yetti ise yüzde 15'i, belki de yüzde 20'yi aşan artışın nasıl bir tablo çıkaracağını söylemeye gerek var mı? Tam bir çöküş... TÜİK'in asıl derdi 2016'nın ekim–aralık dönemindeki daralmayı asgari seviyede tutabilmek. Bunun için A'dan Z'ye veri seti, hesaplamada metodoloji değiştirildi.  

Hükûmetin her türlü kusurunu örtmeyi kendine vecibe sayan zinde kuvvetlerde sıra TÜİK'te idi. 2008 tecrübesinden aldığı cesaretle tereyağından kıl çeker gibi hallediverdi mes'eleyi. Rüşvet havuzlarından beslenen medya zaten dünden razı algı operasyonuna.   

Ben de ne kadar evhamlıyım... Para pula zerre kadar kıymet vermeyen fedakâr halkımıza haksızlık ediyorum. Hayatta paradan daha kıymetli değerler vardır. Paranın satın alamayacağı kadar kıymetlidir bunlar...

EMEKLİ ZAMMI GELMEDEN GİTTİ!

Hükûmetin elinde meyyit misali olduğunu, "Gözümle görsem çaldıklarını yine de inanmam." sözleri ile özetleyen emekliler, akaryakıttan vergi ve harçlara kadar gelen zamlardan işkillense de TÜİK'ten gelen rakamların cebine gireceğine inanıyor. 
Hükûmetin hileye hurdaya tenezzül edeceğine ihtimal vermiyor. Resmi Gazete'ye bile inanmayan necip milletimiz, 2017 zammını almadan çarşı pazardaki enflasyon altında ezilse de başkanlık gelince bütün dertlerin biteceğine inanıyor. 

Tamam kabul, sıka sıka nereye kadar? Kemerde sıkacak delik kalmadı. 
Elde avuçta kalan dolar ve altınlarda son kampanyada çorba, çiğ köfte ve saç–sakal traşını bedavaya getirmek üzere bozduruldu. 

Niye milletin ağzının tadını kaçırıyor bu dış mihraklar. Rahat bıraksınlar da TÜİK'in moral veren rakamlarının safasını sürsün millet.

Zenginleşmesek de zenginleşmiş gibi olduk. 

Kâğıt üzerinde de olsa zenginleşmenin kime ne zararı var!

Sizi gidi sermaye düşmanları sizi. 

[Tarık Ziya] 14.12.2016 [Samanyolu Haber]

Duvar yazılarından adım adım faşizme [Haber-Yorum: Erman Yalaz]

7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra Türkiye, içine girdiği terör sarmalından bir türlü çıkamıyor. AKP’nin IŞİD, PKK gibi terör örgütleri yerine adliye ve kolluk güçlerinin mesailerini masum sivillere ayırması nedeniyle her fırsatı değerlendiren örgütler, eylem üstüne eylem yapıyor. İstifa eden yok, sorumluluk alan da… Son bir yılda 30’dan fazla bombalı saldırıda 450’den fazla insan şehit edildi, binlercesi yaralandı. Beşiktaş-Maçka’daki ikiz saldırıda da 44 şehit verildi. Ama ortada bir tane sorumlu yok…

Bombalı saldırının ertesi günü HDP İstanbul binasının da yer aldığı onlarca mekan ve eve baskın yapıldı. İstanbul’daki HDP binasının duvarlarına “Geldik bulamadık” şeklinde yazı yazılması yeni bir tartışma başlattı. Meclis’te yumruklu kavgaya kadar uzanan AKP-HDP gerginliği sürüyor. Tartışma yeni değil. Polisin ya da kolluk güçlerinin terörle mücadele kapsamında savcılık ve hakimliklerin verdiği görevler ya da sahadaki denetim ve mücadelelerinde hukuk dışına çıkıldığını düşündüren bu eylemleri yıllardır tartışılıyor.

Ancak son dönemde açık şekilde işlenen bu suçlara artık müdahale edilmiyor. Hatta eleştiriler hemen polemiğe çevriliyor, teröristlerin yaptığının yanında yapılanın anlamsızlığına dair sözler sıralanıyor. Durum hukuken ve fiilen ne peki?

‘ESEDULLAH BURADA’ YAZAN  ÖZEL HAREKATÇILAR, ‘GELDİK BULAMADIK’ YAZAN İSTANBUL POLİSİ…

Duvar yazılı polis eylemleri ilk olarak Kasım 2015’de kamuoyunun gündemine İdil ve Silvan’da ellerinde sprey boyalar ile duvar yazısı yazan polislerin görüntüleriyle geldi. İdil’de havaya ateş açan Silvan’da duvarlara yazı yazan özel harekat polisleriydi bunlar. Görüntüleri çok tartışıldı. O gün Güneydoğu illerinde duvarlara ‘Esadullah Timi Burada’ yazıyordu. Bugün İstanbul’un göbeğinde bir partinin il binasında ‘Geldik bulamadık’ yazıyor.Kasım 2015’teki tartışmalardan sonra İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün genelge yazması da çare olmadı bu duruma.

AKP’Lİ SİYASETÇİLERİN HOŞ GÖRMEK LAZIM TAVRI

AKP Genel Başkan Yardımcısı  Mehmet  Özhaseki, “Havaya kurşun atmışlar, tekbir getirmişlerse hoş görmek lazım” demişti kameraların karşısında. Önceki gün de çevik kuvvet polislerine ziyaretinde “Hepiniz şehit olursunuz inşallah” demiş. Kendisi de şehit olmak istiyormuş ama koruma ordusu pek müsaade etmiyor galiba…

Şehitliğin dinimizde özel bir yeri var. Bir insanın dünya hayatında kazanabileceği en üst mertebelerden biri şehitlik. Allah yolunda canını kaybedenlere ‘şehit’ deniyor. Kimse bunu eleştirmiyor. Ancak duvar yazılarına soruşturma açmayan, açsa da sonuç almak istemeyen bir siyasi ortamda bu icraatlar sürüyor. Ne için? Korkutma ve sindirme için. Peki, suçluya kim karar veriyor?

Van’dan Adana’ya, İstanbul’dan İzmir’e birçok şehirde 568 kişinin gözaltına alındığını açıklayan bakanlık, duvar yazısına dair ses etmiyor mesela. Tabi buna ses etmeyince bir siyasi partinin il binası aranırken, cumhuriyet savcılarının neden orada olmadığı, varsa yazılara niye müdahale etmediği, sonradan ne tür işlem yaptığı hiç konuşulmuyor.

JİTEM’İN İNFAZLARI VE İCRAATLARI MI TAKLİT EDİLİYOR

Elbette terörle mücadele hakim, savcı ve kolluğun öncelikli görevi. Ancak duygularını, belki de ‘Esedullah timi’ gibi mensubiyetini öne geçiren bu memurların yarın 1990’larda JİTEM’in yaptığı kötü muamele, işkence, mala ve kişiye zarar verme hukuksuzluğunu hak görmeyeceğini kimse garanti edemez. Uygulamalar bunu gösteriyor. Hiçbir somut delil göstermeden 100 bin kişiyi gözaltına alan, 40 bin kişiyi tutuklayan iktidar, Hizmet Hareketi ile irtibatlı olduğunu söylediği memurlara, ‘kanun dışında bir merciye itaat etme’, ‘onun sözüyle hareket etme’ gibi ithamlarda bulunuyor. Fiilen suç işleyen, duvar yazıları yazanları görmüyor bu zihniyet.

Duvar yazıları işin en masum kısmı. İnfaz, işkence ve kötü muameleyi kendisine hak olarak görmüş ve özellikle son 2 senedir Güneydoğu’da terörle mücadele adı altında ‘kafasına eseni yapmış’ bir kadroyla da karşı karşıyayız. 90’larda bu yolun sonu Susurluk’a çıkmıştı hatırlarsanız…

KYM YAĞMASI DA AYNI ZİHNİ KIRILMANIN ÜRÜNÜ

Polisin ya da kanunu kendi bildiği gibi uygulamak isteyenlerin başka icraatları da yansıyor kamuoyuna. Örneğin geçen hafta Kimse Yok Mu Derneği’nin Gaziantep Şubesi’nin yağmalanması aynı kafanın işi. KHK ile kapatılmış bir derneğin, kimsesizlere topladığı ancak çalışması kanunen engellendiği için depolarda bekleyen emanetlerine musallat oluyor bir grup. Allah’tan polis vazifesini bu kez yapıp, suç üstü yapıyor talancıları.

SUÇ ARAŞTIRILMIYOR, DENETİM YAPILMIYOR

Bu tür olaylarda hukuk ihlalleri şöyle sıralanabilir. Öncelikle suçun veya varsa kabahati araştırmayan iktidarın isteksizliği. İkincisi denetimsizlik. Denetim görevi yapmak isteyen muhalefet ya da medyanın susturulması da buna dahil.

“Silvan’da evlerin duvarlarına, dükkanların kepenklerine, ‘Kurdun dişine kan değdi, korkun’, ‘Türksen övün değilsen itaat et’, ‘Kanımız aksa da zafer İslam’ın’ gibi sloganları yazanlar kimlerdir?” diye soran CHP’li Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesi cevapsız kaldı örneğin. Ortaya çıkan fecaat seviyesindeki görüntülere rağmen vurdum duymazlık sürüyor. Sınırda ölümüne bir vatandaşı döven asker görüntülerine işlem yapılmıyor mesela.

TERÖRİSTİN CENAZESİNİ SÜRÜKLEYENLER AÇIĞA ALINDI AMA…

Şırnak’ta bir teröristin cesedinin akrep isimli polis aracının arkasında sürüklenmesi görüntüleri de 2015’te çok tartışıldı. O dönem iki memurun görevden alındığı açıklandı. Ancak haklarında idari ya da adli işlemlerin devamına ilişkin hiçbir bilgi gelmedi. Olay ilk ortaya çıktığında üstünde bomba olabileceği için bu yönteme başvurulduğu konuşulmuştu. Ancak işin açıkça bölge halkına yönelik ‘psikolojik harp’ çerçevesinde yapıldığı ortadaydı. Terörü meşru göstermiyor kimse. Ancak devletin hukuktan milim sapması, terörün de ekmeğine yağ sürmek demek.

Ağustos 2016’da ortaya çıkan ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yeğeni ve en yakın koruması Ali Erdoğan’ın motosikletli çocuklara yaptığı muameleler görüntülere yansımıştı. Polisin, hele etkili yetkili kişilerin yanında olanların gücü eline geçirdiğinde neler yapabileceğini gösteren benzeri onlarca hadise var.

HALKI TAHRİK SUÇU YÜRÜRLÜKTEN Mİ KALKTI?

Ceza Muhakemeleri Kanunu’na göre jandarma ve polis gibi kolluk güçlerinin suçlular ve suç mekanlarıyla ilgili mücadele sınırları belli. CMK 116-135. maddelerinde arama el koyma usul ve esasları çok detaylı anlatılıyor. Hiçbir maddede duvar yazısı yazmak yok. Bırakın bir partinin binasına, sıradan bir vatandaşın duvarına yazı yazmanın TCK’daki en hafif cezası mala zarar vermek. Oysa durum daha ciddi. Terörün zirve yaptığı bir ortamda bir başka topluluğu kışkırtma, halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu işleniyor aleni olarak.

Bu icraatların görüntü, fotoğraflarının yayılmasıyla yapılan propaganda bazılarına keyif veriyor olabilir. Ancak unutulmamalı hem mevcut yasal düzenlemeler hem evrensel hukukta bu tür icraatlar ayrımcılık, tahrik, kin ve düşmanlığa sevk olarak adlandırılıyor. İnsan haklarının ayaklar altında olduğu, işkence ve kötü muamelenin sıradanlaştığı, kimi yerde devlet politikası haline getirildiği bir ortamda fotoğraflardan büyüyen faşizmi kimse araştıracak vakti de, sorumluluğu da kendisinde bulmuyor.

[Erman Yalaz] 14.12.2016 [TR724]

‘Tek adam’ veya ‘seçilmiş diktatör’ rejimi [Erhan Başyurt]

AKP ve MHP’nin uzlaştığı başkanlık rejimine geçiş teklifi Meclis’e sunuldu.

21 maddelik teklif, 1940’lı yıllara ‘tek adam’ yönetimine dönüşü öngörüyor.

‘Seçimli diktatörlük’ de diyebilirsiniz.

   ***

Bu olağanüstü yetkilerle koltuğa 10 yıl oturan hiçkimse, o koltuğu sandık yoluyla terk etmek istemez…

Teklif, yeni Mussolini yeni Hitler çıkarmaya aday… Neden?

  ***

Birincisi, teklifte ‘Cumhurbaşkanı’ olarak ifade edilen ‘başkan’, yürütmede tek söz sahibi…

Bakanları o atıyor. İsterse o görevden alıyor. Tek başına kararname/kanun çıkarma hakkına sahip. Yürütmelik çıkarma hakkı bulunuyor. OHAL ilan edebiliyor. Yüksek yargı ve bürokrasiyi o atıyor… Büyükelçileri o atıyor. Orduyu o sevk ediyor. Uluslararası anlaşmalar yapabiliyor.

Yani ‘tek başına’ herşey…

  ***

İkincisi, başkan ya da ‘seçilmiş diktatör’ partisi ile bağını devam ettiriyor. Yani, milletvekillerini o belirleyebilecek. Seçimler, cumhurbaşkanlığı ile birlikte yapılacağı için, Meclis’te çoğunluğu da elinde bulundurabilecek…

Seçim barajı inanılmaz şekilde devam ediyor. Dar bölge seçim sistemine geçilmiyor. Vekillere ön seçim şartı da yok…

Yani lider merkezli, disiplinli parti sisteminde, liyakata değil sadakata dayalı belirlelenen vekiller, ‘başkan’ ne isterse o yasayı çıkaracak.

Şayet bir kaza ya da aykırı düşünce söz konusuysa, ‘başkanın’ veto hakkı bulunuyor.

İkinci defa o yasanın Meclis’ten geçebilmesi için en az 400 vekil tarafından onaylanması gerekiyor. Ki bu ‘başkan’ kendi partisi ile kavgalı değilse neredeyse imkansız.

Başkanlık sisteminin en başarılı uygulandığı ABD’nin aksine, Meclis’in yürütmenin icraatlarını ve atamalarını denetleme hakkı bulunmuyor.

Hepsi bu da değil. İhtimal ki, Meclis ile ‘başkan’ ters düştüler, ‘başkan’ tek başına Meclis’i fes edebiliyor.

Bu ne demek!

Yürütme de tek söz sahibi olan ‘başkan’, yasama üzerinde de tek söz sahibi haline geliyor.  

  ***

Üçüncüsü, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin yarısını ‘başkan’ atıyor.

Kalan yarısını da ‘başkan’ın partisinin çoğunlukta olduğu ve ‘başkan’ın belirlediği vekillerden oluşan Meclis atıyor.

Aynı şekilde HSYK üyelerinin yarısını ‘başkan’ yarısını da Meclis atıyor.

Bu, yürütme ve yasamadan sonra yargı üzerinde de tek söz sahibinin ‘başkan’ olması demek…

Bu durumda yargının, yürütmeyi ve icraatlarını denetleyebilmesi imkânsız.

Yargının, tamamen siyasileşmesi daha doğrusu ‘başkan’ın emri ile hareket etmesi ve onun talimatlarına uygun kararlar vermesi söz konusu.

Yargı bugün getirildiği halden daha da siyasi bağımlı hale gelecektir.

Yargı bağımsızlığı böyle bir sistemde imkansız, yürütmeye yani ‘tek adam’a bağlı olacak…

   ***

Tüm bunlar ne anlama geliyor? Liberal ileri demokrasilerin üzerinde durduğu sacayak, kuvvetler ayrılığı ilkesi yok ediliyor. Yürütme, yasama ve yargı erkleri ‘tek adam/başkan’da toplanıyor.

Başkanlık sisteminin başarıyla uygulandığı ülkelerde, en önemli özellik, kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler arasında ‘denge ve kontrol’ mekanizmasıdır.

‘Türk tipi başkanlık’ bu olmazsa olmaz ana prensibi yok ediyor. Ortaya ‘seçilmiş diktatör’ sistemi çıkıyor.

Orta Asya ve Ortadoğu ülkelerinde, benzer yetkilere sahip başkanların tamamı, iki dönem için seçildikleri halde, bir referandumla yeniden seçilme hakkını sadece kendileri için sınırsız hale getiriyor ve koltuklarını sandık yoluyla asla terk etmiyorlar.

  ***

Diyelim ki, ‘başkan’ın rüşvet ağı kurduğu tespit edildi ya da ‘vatana ihanet’ ettiği ortaya çıkarıldı.

Teklife göre, Yüce Divan’a gönderilebilmesi için en az 400 vekilin ‘evet’ demesi gerekiyor.

Başka bir deyişle, Başkan’ın belirlediği vekillerin kendisine desteği 200’ü aşmamalı…

Bu zorlu engel aşılırsa, bu kez de başkanı bizzat kendisinin atadığı Yüce Divan üyelerinin ‘tarafsız ve bağımsız’ şekilde adil yargılaması bekleniyor.

Üstelik Yüce Divan sürecinde ‘tek adam’ bütün olağanüstü yetkileriyle, koltuğunda görev yapmaya devam edecek.

Bu apaçık bir ‘dokunulmazlık’ ve ‘hesap sorulamamazlık’ zırhı demek…

Çok çok güçlü bir kamuoyu desteği yoksa, hiçbir başkan ‘suç üstü’ bile yapılsa, koltuğundan indirilemez.

   ***

Yeni sistemin ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için tüm bu yetkilerle ve koruma zırhıyla, ‘adaletsiz, merhametsiz, fikre ve inanca düşman, özgürlüklere tahammülsüz’ bir ismin ‘başkan’ seçildiğini düşünün.

Tüm bu yetkilerle, Meclis denetiminden yoksun ve yargı tarafından hesap sorulamaz şekilde yapacağı tüm icraatları düşünün. Sizi rahatsız etmiyorsa, bu teklifi onaylayın.

Sizi rahatsız ediyorsa, bilin ki ‘tek kişiye göre’ rejim değiştirilmez, sistem kurulmaz, yol yakınken hatadan dönün.

NOT 1:  

Peki, ‘başkanlık’ sistemi iddia edildiği gibi istikrar mı demek? Meclis’e sunulan yeni teklifin açıklarını ve nasıl kaosa sebep olabileceğini de bir dahaki yazıda ele almaya çalışacağız…

NOT 2:

Terör saldırılarında hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet ve yakınlarına sabr-ı cemil diliyorum. Her türlü terör eylemini, ona sebebiyet verenleri tüm kalbimle lanetliyorum…

[Erhan Başyurt] 14.12.2016 [TR724]

James Madison’dan mesaj var! [Adem Yavuz Arslan]

Aslında bu yazıda Enerji Bakanı Berat Albayrak’a ait olduğu iddia edilen e-maillerin ABD ayağını yazacaktım.

Zira önce Redhack, sonra da Wikileaks tarafından ortaya dökülen binlerce e-mailde haber değeri taşıyan çok şey var.

Gerçi Albayrak’ın maillerini irdeleyip sorgulayacak, haber yapabilecek gazeteciler ya hapiste ya da sürgünde, havuz medyasının da öyle bir gündemi yok.

Maillerin özel hayatı ilgilendiren kısımlarını bir kenara bırakıp Albayrak ve etrafında dönen ilişkiler ağına baktığınızda son on yılda yaşanan birçok olayı daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Bir bakıma Berat-Serhat Albayrak’lar özelinde ‘paralel devleti’ görmek mümkün.

Ayrıca e-maillerde ABD ile ilgili çarpıcı bilgiler var.

AKP’nin ‘sivil görünümlü’ dernekler, düşünce kuruluşları, vakıflar üzerinden okyanusun bu tarafında yürüttüğü faaliyetler uzun zamandır FBI’in de gündemindeymiş.

Anlaşılan o ki, AKP uzantılı kurumların icraatları daha çok tartışma çıkaracak.

Bu aşamada e-mail skandalına bir virgül koyup yeni anayasa taslağına bakmakta fayda var.

Zira kapalı kapılar ardında hazırlanan, AKP’li vekillerin bile görmeden imzaladığı bu düzenleme tarihi değişiklikler getiriyor.

Öncelikle şunu not etmek şart; Erdoğan’ın elindeki tüm imkanlara rağmen halka sevdiremediği ‘başkanlık’ düzenlemesi ‘Cumhurbaşkanlığı’ kılıfına sokulmuş.

Fakat gelin görün ki bu modelin demokratik dünyada bir örneği yok. Mevcut ABD modelinin ise ‘Erdoğan modeli’ ile uzaktan yakından alakası yok.

Çünkü ABD modeli başkanlık güçler ayrılığı ve denge/denetim sistemine dayanıyor.

Felsefesi ise ABD’nin 4. Başkanı James Madison’un -ki metnin yazılmasındaki katkılarından dolayı ‘anayasanın babası’ kabul edilir- şu sözlerinde gizli;

“Yasama, yürütme ve yargı güçlerini, ister tek bir kişi, ister bir zümre olsun, ister saltanatla, isterse de seçimle gelmiş olsun fark etmez, aynı ele vermek, tiranlığın tarifidir.”

1787’de Philadelphia’da yazılan bu cümleler bugün için de geçerli.

Literatüre ‘Madisonian Model’ olarak geçen bu sistem ‘yasama, yürütme ve yargının bir birinden bağımsız ama birbirini denetleyen bir yapıda’ olmasına dayanıyor.

Zaten ABD demokrasisini güçlü kılan da bu ‘check and balance’ sistemi.

Peki AKP ile MHP’nin geçtiğimiz günlerde TBMM’ye sunduğu yeni anayasa teklifinin ABD Başkanlık sistemi ile ilgisi var mı?

Cevap kısa ve net: Yok.

Daha önce de ifade ettiğim gibi ABD sisteminin en temel özelliği denetim mekanizmaları. Yerel yönetimlerden federal hükümete kadar çok sayıda denetim mekanizması var.

Başkan ne kadar yüksek oyla seçilirse seçilsin, ne kadar güçlü olursa olsun başta bütçe olmak üzere bir çok adımını Senato’ya onaylatmak zorunda.

Mesela ABD Başkanları, bakanları, büyükelçileri ve üst düzey bürokratları seçer fakat Senato onayı olmadan göreve başlatamaz.

Yüksek yargıçları da başkan aday gösterir ama Senato’nun salt çoğunluğu onaylamazsa atanamazlar.

Yasa yapım süreçlerinde de denge mekanizmaları var. Başkan, Kongre’nin yaptığı yasayı veto edebilir fakat Kongre de üçte iki çoğunluğu sağlayıp vetoyu aşabilir.

Yüksek Mahkeme, Başkanın icraatlarını ‘anayasaya uygunluk’ açısından denetler. Kongre, federal kurumların tüm icraatlarını yargıya götürme hakkına sahip. Yüksek Mahkeme ise Kongre’nin tüm icraatlarını denetleme ve iptal etme yetkisine sahip.

Örnekleri ve detayları uzatmak mümkün.

Fakat temel nokta aynı: sistem ‘çoğunluk diktatörlüğü’nü engellemeye programlı.

Peki, ‘Erdoğan tipi başkanlık’ nasıl bir şey olacak?

TBMM’ye sunulan anayasa modeli bazı yönleriyle Putin Rusya’sından esinlenmiş denilebilir.

Öneri doğrudan bir sistem değişikliği getiriyor.

Her ne kadar teklifin gerekçesinde ‘vesayeti bitirmek’ yazsa da bu düzenleme daha ağır bir vesayet getirecek.

‘Yetkili ama sorumsuz bir Cumhurbaşkanlığı’ modeli ile TBMM işlevsiz hale getiriliyor.

Cumhurbaşkanı’na ‘sınırsız ve çerçevesi belli olmayan’ bir kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi veriliyor ki bu devletin KHK’lar ile yönetilmesi demek.

Dahası bu sınırsız ve çerçevesi belli olmayan yetkinin denetimi de yok.

Cumhurbaşkanı, sayısı belli olmayan yardımcılarını, bakanları, üst düzey bürokratları kendisi seçiyor ve ülkenin tüm idare sistemi Cumhurbaşkanı’na bağlanıyor.

Cumhurbaşkanı TBMM’yi feshedip, seçimleri de yenileyebiliyor.

Bu madde ile öyle bir kurgu yapılmış ki Cumhurbaşkanı isterse ölünceye kadar iktidarda kalabilir! Seçimlerin aynı anda yapılması ise gücün tek elde toplanmasına ayarlanmış.

HSYK maddesi ise ‘partili hakimlerin’ yolunu açıyor.

Yeni sistemde 12 kişiye inen HSYK’nın yarısını Cumhurbaşkanı doğrudan atıyor kalanını ise TBMM seçiyor. Fakat düzenleme tüm üyelerin iktidar partisi tarafından seçilmesine programlı.

Özetle:

Erdoğan’a göre dizayn edilen bu anayasa değişikliğinin ABD Başkanlık modeliyle hiçbir ilgisi yok.

Bu düzenlemenin uygulamaya geçmesi halinde neyle karşılaşacağımızı ise ABD anayasasının mimarlarından James Madison yaklaşık 250 yıl önce tarif etmiş; Tiranlık!

[Adem Yavuz Arslan] 14.12.2016 [TR724]

20 yaşındaki katil! [Barbaros J. Kartal]

Bugün Türkiye’de bir terör saldırısı olduğunda görevini kaybetmekten korkan herhangi bir yetkili var mı?

Bugün Türkiye’de onlarca insan hayatını kaybettiği için istifa eden ya da edecek bir siyasi ya da bürokrat var mı?

Hz Ömer ve Dicle kenarındaki koyun hikayeleri ile iktidara gelen İslamcıların başında olduğu hükümetin bir ferdinin şimdiye kadar 20’ye yakın kanlı terör saldırısı ve bir o kadar da kaza ve felaket karşısında görevini bıraktığına şahit olmadık. Şimdi patlamanın ertesinde kimi bulsalar gözaltına alıp toplumun sözde gazını almaya çalışıyorlar. İlk gün başkanlık sistemi manşetleri ile olayı görmezden gelenler şimdi düdük çalmış gibi ölen masum zavallı insanların hatıraları üzerinde tepiniyor.  Zerre umurlarında değil hayatını kaybedenler. Bir patlamadan bile ne kar elde edebiliriz hesapları.

Eğer siz gazete olsanız, eğer siz halkın yanında olsanız eğer siz şerefli yazar çizer olsanız “Bu kaçıncı artık birisi hesap versin!” dersiniz. Ne bunu diyecek cesaretiniz var ne de vicdanınız. Ölen insanların hikayelerini kopyala yapıştır yapıp ardarda verip göz yaşı sosu ile yazdığınız yazılarda bile duygunun zerresi yok.

Daha kaç kere zaman tünelinden geçeceğiz?

Şimdi intikam alacağız naraları ile sokak çeteleri gibi duvarlara yazı yazan polisleri ile bir şeyleri çözebileceklerini sanıyorlar. Bir medeni ülkede “merhamet etmeyin” diye bir şey asla söylenmez. Polisin görevi suçluyu yakalayıp yargıya teslim etmektir. Yargısız infaz yapın talimatı ile 90’ların bile gerisine giden zihniyetin bizi getireceği yeri görmek için daha kaç kere zaman tünelinden geçmemiz gerekiyor.

Toplumu “bölünürsek bölünelim, ayrılırsak ayrılalım” noktasına getirmeye çalıştıklarından benim zerre şüphem yok. Bir oranın bir buranın sinir uçlarına dokundukça dokunuyorlar. Bir yandan seçilmiş ve arkasında halk desteği olan insanları içeriye atıyorlar. İnsanların yaşadıkları yerler enkaz haline gelmiş, Suriye’den farkı kalmamış. Bir yandan da batıdaki insanların canını alarak başka bir hesabı görüyorlar. Ve bunu yaptırdıkları adamlar ülkeyi bölene kadar da tahammül edecekler.

Çünkü toplumu çözmüş durumdalar. Daha önceki hiçbir hükümete yaptıramayacakları pis işleri bu hükümete yaptırabiliyorlar. Arkasındaki halk desteği sayesinde şimdiye kadar bu kadar güçlü bir partner bulamamışlardı. Ve bunları yaparken bütün bu işlere paratoner olacak insanlar hapiste ya da hepsinden daha kötüsü terörist muamelesi görüyor.

Demokrasi dışı çözüm bölünmedir

Karar gazetesinin manşetine göre kendisini patlatan katil 1996 doğumlu. Haberde Kobani ayrıntısını öne çıkarmışlar ama esas ayrıntı umurlarında olmamış. Katil 20 yaşında. 20 yaşında bir genç kendisini patlatıp onlarca insanın katili oluyor. Bu bataklığı kurutmadan hiçbir terör eyleminin önüne geçemezsiniz. Ve ülke Ortadoğu’ya döndükçe bu sayı azalmayacak artacak. Ne devletin askeri biter ne de karşıda savaştığın örgütün devşireceği insan biter. Demokrasi dışı her çözüm biraz daha bölünmedir.

Patlamanın olduğu yerde bundan yaklaşık iki yıl önce 28 Şubat 2015’te bir mutabakat yapılmış ve yeni bir arayışın müjdesi verilmişti. Nedense masada kimin nereye oturacağına kadar bilgi verilmiş cumhurbaşkanı “haberim yok tasvip de etmiyorum” dedi. Olayın AKP tarafındaki figürleri şimdi figüran haline getirilmiş bir şekilde ıskartaya çekildi. Diğer tarafı zaten içeriye aldılar. Bu fotoğrafı eleştiren ve vatana ihanetle eş tutan ve başkanlık için pazarlık sayan Bahçeli hükümetin ve sarayın ortağı oldu. Diğer bir ifade ile “milliyetçi” bir parti yıllardır ülkeyi böleceğini savundukları bir sistemin meclisten geçmesi için Saray’ın çözüm ortağı oluyor, hatta gönüllü teşne oluyor.

HDP’nin hem hükümetten hem PKK’dan hem de halktan yediği satışı ayrı bir yazıya bırakalım.

AL SANA KOKTEYL!

Halep’te katliamını arttırarak devam eden Esed’in en büyük hamisi kim? Rusya. Başbakan daha birkaç gün önce Rusya ile Suriye’de aynı yaklaşıma sahibiz dedi mi? Dedi. Katil Esad başlıkları atan Havuz medyası ve İslamcılar Katil Rusya diyemiyor. AB’ye ağzına geleni söyleyen Erdoğan ve Yıldırım aynı şeyleri Rusya için söyleyemiyor. Dünya 5’ten büyüktür dediğiniz o 5’in içinde Rusya da var biliyorsunuz değil mi?

Tekrar tekrar sormaktan vazgeçmemek lazım. Şehitlerimiz ile ilgili bu kadar hassas hükümetimiz Suriye’de askerlerimize yapılan uçak saldırısı karşısında neden suskun? Bizim askerleri kim şehit etti? Rusya ise ne yapacaksınız? Esed yaptı ise ne yapacaksınız? Sosyal medyada konuşulan iddia doğru mu? Yoksa saldırı Rus yapımı Suriye uçağı içinde İranlı bir pilot tarafından mı gerçekleştirildi?

Başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş elimizde kanıtlar var demişti, bu kanıtlar nelerdir ve kamuoyu ile paylaşmayı düşünüyor musunuz?

[Barbaros J. Kartal] 14.12.2016 [TR724]

Berat’ın kutusu ve suç üstü yakalananlar [Nazif Apak]

Bugün 14 Aralık 2016. El Kaide yanlısı olduğu iddiasıyla Tahşiyeciler adlı bir gruba açılan dava bahane edilerek kurulan kumpasın ardından, Samanyolu Televizyonu ve Zaman’a yapılan polis baskınının üzerinden tam iki yıl geçti.

Hatırlanacağı gibi sabahın erken saatlerinde iki medya kuruluşunun önüne gelen yüzlerce polis, Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı ile Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’yı canlı yayında göz altına almıştı. Yasalar hiçe sayılarak altı gün gözaltında tutulduktan sonra, kendi yazmadığı bir haber ve iki köşe yazısı yüzünden suçlanan Ekrem Dumanlı, kuvvetli suç şüphesi olmadığı için adli kontrolle serbest bırakılmış, bir dizi filmde geçen bir sahne ve yasadışı yollarla elde edilmiş, delil sayılamayacak bir konuşma yüzünden Samanyolu Yayın Grubu’nun en üst düzey yöneticisi Hidayet Karaca tutuklanmış ve halen hapiste.

Dava devam ediyor. Dünyanın en anlamsız davalarından biri olan ‘Tahşiyecilere kumpas’ iddiaları sapır sapır döküldü dava boyunca. Zoraki suçlamalar, delilsiz ispatsız iddialar.

Bu hafta yeni bir gerçeğin daha farkına vardık: Wikileaks Berat Albayrak’ın e-maillerini yayınlamaya başlayınca Tahşiye davası ile ilgili bir yazışma da ortaya çıktı ve fırıldağın hangi merkezde çevrildiğini de ispat etmiş oldu.

Berat Albayrak’a ait olduğu anlaşılan ve elektronik yazışmalar hacker’ların eline geçmişti. İfşa edilen 16 yıllık yazışmalarda 60 bin civarında e-posta yer alıyor. İçinde o kadar derin bilgiler var ki! RedHack Grubu, e-mailleri ele geçirdiğini ve bunları yayınlayacağını açıklayınca Türkiye’deki sosyal medya yasaklarla boğuldu. Zaten e-maillerdeki skandalları yayınlayabilecek gazete ve TV kalmamıştı ortada. Sosyal medyaya da geniş çaplı yasaklar getirilerek olay ört bas edilmek istendi.

Ört bas oldu mu? Hayır. Türkiye’de kaba kuvvetle susturulan ve devlet baskısıyla yazılamaz hale getirilen Berat Albayrak yazışmaları dünyada alıcısını buldu bir anda. Gizli belgeleri yayınlamakla geniş çaplı şöhrete kavuşan  Wikileaks, kısa süre önce Albayrak’a ait ne kadar mesajlaşma varsa hepsini sitesine koydu. Üstelik e-mailleri rahatlıkla arama yapılabilir, çabuk sonuç alınabilir hale getirmişler. Bir de isim vermişler: Berat’s Box. Yani Berat’ın kutusu. Bu kutunun açılmasıyla pandoranın kutusunun da açıldığını görüyorsunuz.

Berat’ın Kutusundan Tahşiye çıktı

14 Aralık’ta operasyon yapılıp Zaman ve STV basıldığında ne sanıklar ne de onların avukatları dosyada neler olduğunu tam bilemiyordu. Öğrenemiyordu da. Meğer olayı günler önceden bilen Sabah memurları varmış ve onlar günlerce dosya ile ilgili bilgiler edinmişler. Dahası, sabahın erken saatlerinde Berat Bey’e bilgi notu yazıp e-mail etmişler. Düşünebiliyor musunuz; sanık neyle suçlandığını bilmeyecek, avukatları savunma yapmak için dosya istendiğinde ‘soruşturmanın gizliliği’ diye itilip kakılacak; ama o sırada Serhat Albayrak ve Berat Albayrak adlı kişilere ‘özel istihbarat’ gibi komik bir kisveyle çalışanlar tarafından dosyadaki iddialar nakledilecek?

Peki bu dosyayı Sabah’a, Serhat’a, Berat’a kim veriyor?

Suç üstü yakalananlar, sadece Damat ve Damat’ın suç ortakları değil; aynı zamanda yargı cübbesi giyen ama partinin emrine, liderin sultasına teslim olmuş yargı mensuplarıdır. Belli ki ortada bir kumpas var; ama o kumpas Hidayet Karaca ve onunla birlikte göz altına alınanlar tarafından değil; lüks ve debdebeye gark olmuş kişilerle onların kapıkulu haline gelmiş devlet görevlileri tarafından hazırlanmıştır. Bir gün akla kara ortaya çıkacak, kuşkunuz olmasın.

14 Aralık gelip çatınca Tahşiye diye uydurulan o saçma davayı ve iki senedir boş yere hapis yatan Hidayet Karaca’yı hatırlatmak istedim. Medyaya açıktan açığa saldırı iki sene önce bugün başladı. Bakın o günden bugüne neler oldu! Kaç gazete/TV kapatıldı… Unutmayalım, unutturmayalım… Nasıl olsa bir gün kutular tek tek açılacak ve kimlerin ne entrikalar çevirdiği ortaya çıkacak…

 ***

IRAK PETROLLERİ DAMAT’TAN SORULUR

Albayrak şu an Enerji Bakanlığı gibi çok kritik bir makamda oturuyor. Üstelik Erdoğan’ın damadı. Bugünlerde kayınpederi tarafından AKP’nin başına atanacağı yazılıp çiziliyor. Mesele bu kadar kritik olur da Wikileaks belgeleri merakla takip edilmez mi? Dünyanın diline düştü Erdoğan ve damadı.

En keskin konu Irak petrolleri. Berat Albayrak’ın kendisiyle ilgisi olmadığını söylediği şirket konusunda gerçek dışı beyanda bulunduğu çok net. E-maillerinde PowerTrans isimli şirket ile ilgili 30 mesaj bulunuyor. Enerji Bakanı bu ilişkiyi inkar etmişti. Skandal ki ne skandal! İşe alınacak kişilerden tutun onlara ne kadar ücret ödeneceğine kadar her şey Berat’tan soruluyor, ondan alınan cevapla şirket yoluna devam ediyormuş. Madem durum budur; bu kişiyi enerji bakanı yapmak kuzuyu kurda teslim etmek değil midir?

‘Etik açıdan şık olmamış’ teranesini boş verin; olayın bir de kriminal yanı var: IŞİD petrollerinin taşınması. Rusya ile yaşanan o kriz sırasında Rusya’nın IŞİD petrolleri suçlamasının nereden kaynaklandığının bir ucu Berat’ın kutusundan anlaşılıyor. Türkiye’de medya narkoz üssü gibi çalışsa da dünyada ses getirdi Berat’ın kutusu. Özellikle Arap medyası Berat üzerinden Erdoğan’ı görerek IŞİD’e petrol konusunu günlerdir haber yapıyor.

Damat’tan Erdoğan’ın Uluslararası mahkemede yargılanmasına destek!

Bir de ilginçtir; Berat Bey, kayınpederi hakkında başlatılan ‘Uluslararası mahkemede yargılanmasını istiyoruz’ başlıklı kampanyaya destek veriyor. Change.org gibi bilinen mecrada açılmış bir kampanyaya damat efendi sehven imza atar mı? Sanmam. Hani metin sadece İngilizce olsa, belki kifayetsiz gelmiş ya da dikkatinden kaçmış diyebilirim; ama konu öyle de değil. Kampanyanın Türkçesi de duruyor orada. Destek vermiş, tebrik mesajı gelmiş. Şimdi ayıkla pirincin taşını…

Doktora tezi meselesi..

Ya doktora tezinin başkası tarafından yazılması? Resmen bir facia! Enerji hakkında çok şeyler biliyormuş havası veren ve bu kostaklanma sayesinde (başta Ahmet Hakan olmak üzere) pek çok alkışçıdan peşin destek alan Albayrak meğerse tezini kendisi yazmamış. İfşa edilen e-postalar bunu açıkça ortaya koyuyor. Tezi yazan ve Berat Bey’in koltuğunun arasına sıkıştıran kişi, bir gün bu mesajların başına bela olacağını bilememiş zahir. Bir başka bilememe hali de yine üniversite camiasından geliyor. Meğer meslektaşlarını tek tek fişleyip Damat Bey’e listesini gururla, iftiharla sunan öğretim görevlileri varmış. Sağ olsun Damat da bu ispiyoncu kadroya çok sahip çıkmış ve hepsinin yükselmesi için bir hayli gayret (!) sarf etmiş…

Boğaz manzaralı kelepir köşkler…

Wikileaks’e düşen e-maillere göre Albayrak’ta yok yok. Mesela Beylerbeyi Osmanlı Köşkü adlı bina ‘kelepir’ olarak kendisinin dikkatlerine arz ediliyor (!) saltanata bakar mısınız? Gelen maile göre Beylerbeyi Köşkü (hamamı dahil) satışa çıkarılmış, boğaz manzaralıymış, banyosu 5, araç parkı, kullanım alanı 600 metre kare imiş…

Zenginin (nasıl ve ne zaman zengin oldu dersiniz bu Albayrak ailesi?) malı, züğürdün çenesini yorar derler ya; biz de en iyisi dönelim medya konusuna. Medya ile ilişkilerin nasıl yürütüldüğünü cümle alem zaten biliyor ama damat ve kardeşi Serhat’ın perde arkasında neler çevirdiği pek bilinmiyordu. Şimdi sağ olsun Wikileaks bunu da ispat etmiş oldu. meğerse Doğan Grubu’nun damadı ile Erdoğan’ın damadı kafa kafaya verip ha bire kararlar alıyormuş. Dedikodu yapmaları da işin cabası. RedHack bunları neşredince Doğan’ın Damat çekti gitti, çözümü istifada buldu. Peki ya öbür Damat ve onun ‘medya imamı’ kardeşi? Oğlan, kız, damat, enişte, ağabey, dünür… Hani ‘paralel’ diyorlar ya; paralelin en alası burada ama şimdilik bu ilişkileri soracak soruşturacak bir hukuk yok. Bir gün olacak mutlaka…

[Nazif Apak] 14.12.2016 [TR724]

14 Aralık’tan 2 yıl sonra ‘ahval ve şerait’ [Haber-Yorum: Kemal Ay]

Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), dün yayınladığı bir raporla dünya genelinde 2016 boyunca 259 gazetecinin tutuklandığını duyurdu. Haklı gurur (!) elbette Türkiye’nin… 2016’da tutuklanan gazetecilerin 81’i Türkiye’den. Raporda bir yılda tutuklanan 81 gazeteci, “herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkedeki en yüksek sayı” olarak niteleniyor.

2015’te dünya genelinde 199 gazeteci tutuklanmış. Daha önceki rekor 232 gazetecinin tutuklandığı 2012 yılına ait. Türkiye’den sonra en çok gazeteci hapseden ülke Çin ve Mısır. Çin’deki ‘sistematik tutuklamalar’ın yanı sıra, Mısır’da da Sisi’nin gerçekleştirdiği askerî darbeden sonra bu sayı giderek arttı. Bu ülkeleri gazetecilerin gözaltılarda kaybolduğu Eritre ve son aylarda baskıyı arttıran Etiyopya izliyor.

Her ülkenin ‘gazetecilere öfkelendiği’ bir dönem var. İran’da bu 2009’daki genel seçimlerdi. Muhalefetin sokaklara çıkması ve ülkedeki siyasî havayı değiştirmesinin ardından Ahmedinecat yönetimi gazetecileri hedef almıştı. 2008’den bu yana İran, CPJ’nin listesinde ilk kez ilk 5’te yer almıyor. 2009’da tutuklananların çoğu hapisteki süresini doldurdu ve salıverildi. Ancak İran hâlâ gazetecileri, yaptıkları iş sebebiyle hapsetmeyi sürdürüyor.

CPJ, Türkiye’ye özel günlük tutmaya başladı

2016’nın Mart ayından bu yana Türkiye’ye özel bir ‘sayfa’ ayıran CPJ, hemen her gün gazetecilerle ilgili yaşanan gelişmeleri takipçilerine duyuruyor. Raporda özellikle üzerinde durdukları isimlerden biri Mehmet Baransu. Taraf muhabiri Baransu’nun 75 yıl hapisle yargılandığı belirtiliyor. Mehmet Baransu’nun eşiyle görüşen CPJ, gazetecinin kasıtlı olarak aç bırakıldığını, kötü koşullarda tutulduğunu, sözlü olarak şiddete maruz kaldığını ve duruşmalara götürülürken kötü muameleye maruz kaldığını kaydetmiş.

Türkiye’den verilen bir başka örnek Cumhuriyet yazarı Kadri Gürsel. Hem ‘fetö’ye hem de PKK’ya yardım etmekten tutuklanan Gürsel, bu alanda bir ilk. Cumhuriyet soruşturması ‘gizli’ tutulduğu için CPJ avukatlardan suçlamaların içeriğine dair yeterli bilgi alamamış. CPJ’nin soruşturma kayıtlarını okuduğu JİNHA muhabiri Zehra Doğan’ın ‘tutukluluk gerekçesi’ Doğan’ı sokaktaki insanlarla konuşurken ve fotoğraf çekerken gören birkaç kişinin ifadesine dayanıyor… Gazetecilik yani.

Gazetecinin suçu: Devletin işine gelmemek

Raporda örnekleri verilen Çinli ve Mısırlı gazetecilerin tutuklanma gerekçeleri de benzer: İktidarın hoşuna gitmeyen gazetecilik yapmak. CPJ, toplam tutuklu gazetecilerin 4’te 3’ünün ‘devlet karşıtı’ suçlarla tutuklandığını belirtirken, bu durumun 2001’den bu yana ‘ulusal güvenlik’ yasalarının suiistimal edilmesinden kaynaklandığını söylüyor.

Zaten Türkiye makamlarına sorsanız, ‘tutuklu gazeteci’ diye bir kavram yok. Onların hepsi ‘terörist’. Ama zaten tam da problem burada: Terörün ve teröristin tanımını, tek başına yaptığınızda, istediğiniz kişiye bu etiketi yapıştırabiliyorsunuz. Eğer adamakıllı bir yargınız yoksa, konuyu enine boyuna irdeleyecek bir medya yoksa, kamuoyu belirli bir demokratik olgunluğa ulaşmamışsa, size yan bakan herkes terörist.

Nitekim Dolmabahçe’deki terör saldırısından sonra Erdoğan’la tokalaşırken sert bakışlar takınan bir şehit yakını için de sosyal medyada, “Hemen bu çocuğun bağlantıları araştırılsın” denilmedi mi? Bu kadar kolay birine ‘terörist’ demek.

Hakaret etmek devlete mahsus

Bir de mutlak iktidarda olduğunuzda şöyle avantajlarınız oluyor: Siz dilediğinize hakaret edebiliyorsunuz ve hiç kimse size hakaret davası açamıyor. Barış Bildirisi imzaladıkları gerekçesiyle Erdoğan’ın hakaret ettiği akademisyenler vardı hatırlarsanız. Prof. Baskın Oran, akademisyenler adına bir dava açtı Cumhurbaşkanı’na. Zira Erdoğan şu konuşmasına akademisyenlere şu sözleri yöneltmişti: “Alçak”, “zalim”, kapkaranlık”, “cahil”, tiksinti verici”, “vatan haini”, “lümpen”, “terör örgütünün maşası”, “ahlaksız”, “mandacı artığı”, “ruhu kirlenmiş”…

Mahkeme ne cevap verdi dersiniz? Elbette bunlar ‘ifade özgürlüğü’ imiş. Halbuki Cumhurbaşkanı’nın bunları söylediği bir ortamda, bir cami imamının çıkıp “Allah’ım bizi okumuşların şerrinden koru!” demesi ve bir üniversite rektör yardımcısının, “Eğitim seviyesi arttıkça beni hafakanlar basıyor” sözlerini kullanması şaşırtıcı değil.

Kaosun startı 14 Aralık’ta verildi

Demek istediğim şu: Gazetecilere yönelik baskı, sistemli ve art niyetli. Gazeteci Hayko Bağdat, 14 Aralık 2014’te Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı gözaltına alındığında şöyle bir tweet atmıştı: “Operasyonu Ekrem Bey ile başlatmak çok daha kötü günlerin geleceğinin habercisidir. Erdoğan büyük bir kaosa start verdi. Hayırlısı…” Ne kadar da haklıydı…

O zamanlar pek çok kimse yaşananların bir “AKP-Cemaat kavgası” olduğunu düşünüyordu. Yaygın kanaat şuydu: AKP ile Cemaat devleti paylaşamadı, önce AKP Cemaat’e ‘dershane operasyonu’ çekti, ardından Cemaat 17-25 Aralık dosyasını açtı ve şimdi AKP bitirici hamleyi yapıyor… Buna inananlar, tam iki yıl sonra, ancak Cumhuriyet gazetesi yazar ve yöneticileri ile HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş tutuklanınca anladı durumun vahametini.

Rejimin kodları ortadaydı

Oysa 14 Aralık’ta Zaman gazetesi binasına polisler geldiğinde, olacaklar ortadaydı. 17-25 Aralık operasyonlarından sonra sosyal medyayı sarsan ‘tapeleri’ serinkanlı bir şekilde okuyabilenler, Erdoğan’ın kurmakta olduğu rejimin kodlarını görebiliyordu. Bütün tek adam rejimleri gibi Erdoğan rejimi de medyayı ve yargıyı kendine bağlayarak işe başlamış, yasa dışı işlere bulaşmış, daha fazlasını yapmak ve yapılanları örtmek için devasa bir ‘propaganda’ makinesi inşa etmişti.

Bu rejimin, Cemaat’i yiyip bitirince karnını doyurup kenara çekileceğini düşünmek saflıktı. Yıllarca ‘sessiz devrim’ denilen AKP iktidarı, çoktan ses çıkarmaya başlamıştı ve artık meşruiyet çizgilerine ihtiyaç duymayacaktı. Cemaat’e yönelik yaptığı her hamle, toplum çeşitli saiklerle ses çıkarmadığı için, onu daha da gayrimeşru bir çizgiye götürdü. Ve geldiği bu yeni noktada, hep daha fazlasını yapmak zorunda kaldı.

Bugün herhangi bir terör vakasından hemen sonra, ilk iş sosyal medyada terörü desteklediği düşünülen Twitter kullanıcılarını gözaltına aldıran bir iktidarın, işe nereden başladığını görmek önemli. ‘Terör’ kavramını muğlaklaştırarak gözüne kestirdiğini içeri attıran, susturan bu canavar, “Cemaat’e karşı seçilmiş hükümeti desteklememiz gerekir” naifliği ile beslendi. Seçilmiş olduğu hâlde arka planda iktidardan hiç gitmemenin projelerini hayata geçiren AKP’nin bütün medyayı hizaya getireceği, 14 Aralık’tan belliydi.

[Kemal Ay] 14.12.2016 [TR724]

Canlı yayında soykırım [Haber-Yorum: Onur Türkmen]

Bugün taş üstünde taş bırakılmamış. Halep sokakları 2. Dünya Savaşı sonrası Berlin’e ya da yakın zamandaki Çeçenistan’ın başkenti Grozni’ye benziyor. Halep’in bu şehirlerle aynı kaderi paylaşması bir rastlantı değil. Rusya’nın savaş stratejisinin doğrudan sonucu. Teknoloji gelişse bile Alman Subay’ın “Sovyet Çelik Fırtınası” kitabında tarif ettiği Rusya’nın savaş doktrini hiç değişmedi.

Rusya, bir bölgeyi kazanmak için önce sivil savaşçı ayrımı gözetmeden yoğun hava bombardımanına tutup tamamen eziyor. Daha sonra kara harekâtı yaparak “son temizlik” adını verdikleri operasyonu gerçekleştiriyor. Son iki gündür Halep “son temizlik” aşamasını yaşıyor.

On binlerce sivil çaresi

Rusya himayesindeki Esed güçleri için Halep’in doğusunda Sukkari, Sey el Davla, Amiriye ve Tel el Zarazır mahallelerinde siviller yoğun bombardıman altında, Esed güçlerinin sokak sokak ilerleyişini bekliyor. 6 kilometre karelik alanda kadın ve çocuklar da dâhil olmak üzere en az 50 bin kişinin sıkışıp kaldığı belirtiliyor. Toplam sivil sayısı kesin bilinmemekle birlikte bu rakamı 120 bin olarak verenler de var.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad el Hüseyin “Kentin doğusunda bulunan mahallelerdeki caddelerde onlarca ceset yerlerde yatıyor. Mahalle sakinleri bu cesetleri yoğun bombardıman ve vurulma korkusundan dolayı geri alamıyor” sözleriyle yaşanan vahşeti anlatıyor. BM, Halep’te rejim güçlerinin dört ayrı bölgede ev baskınları yaptığını, 24’ü çocuk ve kadın olmak üzere 82 sivili infaz ettiğini dünyaya duyurdu. Sosyal medyada bu bölgede yaşayanların veda mesajlarını, Hollywood’un kıyamet temalı filmlerini andıran görüntülerini de izleyebilirsiniz.

‘Bu bir savaş’

Rusya’nın desteklediği rejim güçleri için silahlı direnişi yürütenlerle onların rejimi altında yaşayan sivil halk arasında bir ayrım yok. Ayaklanmanın tamamen bastırılması, bir daha hiçbir sivilin Esed’e başkaldırmaması için rejim güçleri toplu cezalandırma stratejisini izliyor. Sivillerin savaş bölgesini terk etmesi için koridor açılması halinde direnişçilerin de kurtulabileceğini düşünüyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’a sivil kayıplarıyla ilgili eleştiriler hatırlatıldığında verdiği “bu bir savaş” cevabı aslında Rusya’nın yaklaşımını da özetliyor.

Düne kadar sivilleri kalkan olarak kullanan, Batı kamuoyunu harekete geçirebilmek için bir araç olarak gören ve bu nedenle şehirden çıkmasına izin vermeyen radikal İslamcı gruplar da bu katliamın diğer sorumlusu. Bir zamanlar Suriye’nin İstanbul’u olan bu şehrin sakinleri 4 yıl boyunca radikal İslamcı gruplar ile Esed güçleri arasında esir olmuştu. Bugün ise adeta katledilmeyi bekliyor. Bugüne kadar El Nusra başta olmak üzere tüm silahlı gruplara lojistik ve maddi destek sağlayan ülkeler ise bu katliamı kınamakla yetiniyor.

Suriye’de payı olan ülkeler seyirci

An itibariyle Rusya ile ABD arasında bir anlaşma yok. Halep’in bu hale gelmesinde büyük rolü olan Ankara, Putin’i kızdırmama derdinde. Önümüzdeki günlerde Halep toplantısı yapılacak ve muhtemelen iç politikaya dönük bir açıklamayla konu kapanacak. Cihatçı grupların arkasındaki en büyük finansal güç Suudi Arabistan, izlemekte yetiniyor. Yıllarca “Esed gitmeli” diyerek ‘muhalif’lere destek veren Avrupa başkentlerinde ise kamuoyu Rusya’nın çizgisine kaymış durumda.

Her soykırımdan, her toplum katliamdan sonra söylenen sözlerin, yapılan vaatlerin ne kadar boş olduğunu bir kez daha yaşayarak görüyoruz. Nasıl ki, Miloseviç’in Dayton Barış Planı’nı imzalaması için Srebrenica soykırımına göz yumulması gerekiyor idiyse, bugün de 4 yıl boyunca küresel ve bölgesel güçlerin savaş alanına çevrilen Suriye’de Rusya-ABD dengesi kurulması için Halep’teki katliama göz yumulması gerekiyor.

‘Bilmiyorduk’ mazereti geçersiz

Suriye’de isyanın başladığı 2011 ile 2016 arasında çok şey değişti ve Halep’in Esed’in eline geçmesi bu savaşın bitmesinde en büyük adım olacak. Ruanda’da, Bosna’da yaşanan soykırımlar olurken sosyal medya yoktu, canlı yayın yoktu. Dünya başkentlerinin o günlerde kapı arkasında anlaşarak göz yumduğu, reelpolitik gereği kafasını çevirdiği insanlık suçları için bugün “bilmiyorduk” deme şansı kalmadı.

Büyük bir mucize olmazsa muhtemelen önümüzdeki günlerde bizim neslimizin gördüğü en büyük insanlık suçlarından biri işlenecek. Onlarca yıl bu katliamın belgeselleri yapılacak, büyük bütçeli filmler çekilecek. Her anma töreninde tıpkı bugün Bosna’da olduğu gibi “Bir daha asla” sloganı atılacak. Bugün binlerce sivilin canını kurtarmak için bu facianın asıl sorumlusu ülkeler izlemekle yetinecek.

[Onur Türkmen] 14.12.2016 [TR724]