Ekonomik kriz rakamlara yansıdı; 2019’da 899 şirket konkordato ilan etti

Ekonomide yaşanan kriz şirketleri vurdu. Ticaret Sicili Gazetesi’nin verilerine göre 2019 yılında 899 şirket konkordato ilan etti. Son iki yıl içinde ise konkordato ilan eden 201 şirket iflas etti.

BOLD -2018 Aralık ayında yapılan yasal düzenleme ile konkordato ilanı zorlaştırılmıştı.

Ekonomik krizle birlikte hayatımıza giren konkordato olgusu, yasal bir düzenleme ile sınırlandırılmak istense de, 2019 yılı çok sayıda şirketin konkordato ilan ettiği bir yıl oldu.

DW Türkçe’nin haberine göre 2018 yılı verilerine göre, konkordato ilan eden şirket sayısı bin 94 olurken, 2019’da 899 şirket konkordato ilan etti.  Son iki yıl içinde konkordato ilan edip de olumlu sonuçlanmayan 201 şirket iflasını istedi.

Ticaret Sicili Gazetesi verilerine göre, 2018 Aralık ayındaki düzenleme ile konkordato ilan etme şartları zorlaştırılsa da, bu yönteme başvuran şirket sayısında patlama yaşandı.

2018’deki kur şokundan önce de şirketler konkordato ilan etmeye başlarken, Kasım ayında 336 şirket mahkemeye konkordato için başvurdu.

Konkordato ilanına sınırlama getirilmesinin nedeni ise, şirketlerin borçlarını ödeyemeyeceği halde bu yöntemle zaman kazanmak istemesi olarak gösterildi.

KONKORDATO NEDİR?

Batık şirketlerin borçlarını ödeyebilmelerini amaçlayan bir sistem olan konkordato, borçlarını ödemede zorlanan şirket ve kooperatiflerin, bir kısım borçlarından kurtularak borçlarını ödeyebilir duruma getirmeleri için uygulanıyor.

[BoldMedya] 21.1.2020

Nihal Olçok, Harbiyeli Anneleri hedef gösterdi

Oğlu ve eşi Boğaziçi Köprüsünde şehit olan Nihal Olçok, günlerdir sokaklarda eylem yapan Harbiyeli Anneleri’ni sosyal medyada ‘Tayyip Erdoğan’ı etiketleyerek hedef gösterdi.

BOLD – Ahmet Davutoğlu’un Gelecek Partisinin kurucular kurulunda yer alan Nihal Olçok, sosyal medya hesabından Harbiyeli Anneleri ve babaları hedef gösterdi, tehdit etti.

Oğlu müebbet hapis cezasına çarptırılan Melek Çetinkaya’nın başlattığı Adalet Yürüyüşü’nün ikinci gününde, bazı anneler ve babalar yapılan gözaltılar sonrasında Ankara metrosunda yaşadıkları adaletsizliği anlattı.

Sosyal medyada da paylaşılan o anların videolarında anne ve babalar “Çocuklarımız 3,5 yıldır cezaevinde. İçimiz kan ağlıyor. Hepiniz annesiniz babasınız. Biz oğlumuzu 13 yaşında devlete teslim ettik. Adilce yargılanmadılar. Mahkemede hiçbir tanık dinlenmedi. Adalet istiyoruz. Biraz bize hak verin lütfen. Bu ülkede hukuksuzlukların, adaletsizliklerin bitmesi lazım. Hakkımızı arayamıyoruz, hiçbir şey yapamıyoruz, nerede bir gösteri yapmak istesek polis bizden önce varıyor, gözaltı yapıyor. Darp edilerek gözaltına alınıyoruz” dedi.

“BENİM BİNDİĞİM METRO GÜZERGAHINA GELİN”

Paylaşılan videolar önce trollerin hedefi oldu. Gelecek Partisinin kurucularından Nihal Olçok anneleri ve babaları hedef göstererek tehdit etti. Olçok, “Ya siz şaka mısınız? Bu ne rezalet? Siz İstanbul’da bunları benim bindiğim metro güzergahında da bana söylesenize. Üsküdar Marmaray’ı kullanıyorum beyler. Haberiniz olsun” ifadelerini kullandı.

“NEREDE BU DEVLET”

Konuyla ilgili 4 tweet atan Olçok, “Doğru ben de anneydim” dedikten sonra paylaştığı tweette Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ü etiketledi. “Nerede bu devlet diye haykırmak istiyorum” diyerek oğlu haksız yere müebbete mahkum edilen harbiyeli anne ve babaları hedef gösterdi. Nihal Olçok’un tweetlerine birçok sosyal medya kullanıcısı tepki gösterdi. @BirBuketVosvos hesabının sahibi Buket İncir, “Metroya gerek yok bu insanlar Ankara da meydanlarda ordan kuru tehditlerde bulunma çok gel yüzüne yüzüne söylerler” diye yazdı.

SİYASİLER DE HEDEF GÖSTERDİ

Nihal Olçok’un yanı sıra Ankara Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Melih Gökçek, AKP Denizli İl Başkan Yardımcısı ve Dış İlişkiler Başkanı Cemile Taşdemir ve AKP’de 2012-2014 arasında Beylikdüzü İlçe Başkan Yardımcısı Mücahit Birinci de aynı şekilde anneleri babaları hedef gösterdi.

Cemile Taşdemir: “15 Temmuz gecesi 250 canımızı şehit ettiler. İçinde 15 yaşında olan gençler de vardı! Halkın içine karışıp rahatça FETÖ propagandası yapıp, “17 yaşındaki biri darbeci olur mu?” diye de soruyorlar. Eli kanlı teröristleri dinleyenlere ne demeli peki?”

Melih Gökçek: “Bu video Ankara metrosunda Ostim durağında çekilmeye başlanmış. Fetöcüler açıktan algı yönetimi yapıyorlar. Birisi bu konuşmayı metroda nasıl yaparsınız diye sormuş. Cevap; “Yönetimin haberi var, izin aldık.” İnanmak istemiyorum. Polis bu işin peşine mutlaka düşmeli.”

Mücahit Birinci: “Şu ince sesli örgüt mensubu, örgütün psikolojik operasyonunu bağıra bağıra yapıyor ve kameraya çektiriyor. Bunu yayıyor. Bu ince sesin yaptığı suçtur. Sn Savcıların gereğini yapacaklarına inanıyorum.”

34 KİŞİ ŞEHİT OLDU

15 Temmuz gecesi Boğaziçi Köprüsünde 32’si vatandaş, 2’si polis olmak üzeren 34 kişi şehit oldu. Nihal Olçok’un eşi Erol Olçok ve oğlu Abdullah Tayyip Olçok hayatını kaybedenler arasındaydı. O gece Yalova’da kamp yerinde olan askeri öğrencilerin bir kısmı da komutanlarının emriyle Boğaziçi Köprüsü başta olmak üzere İstanbul’un çeşitli bölgelerine götürüldü. Hava Harp Okulu öğrencileri Ragıp Enes Katran ve Murat Tekin, darbeye kalkıştıkları iddiasıyla köprüde delici ve kesici aletlerle canice öldürüldü.

ASKERİ ÖĞRENCİLERİN BOĞAZI KESİLDİ

Katran’ın otopsi raporunda ölüm nedenine beyin kanaması yazdılar. Vücudunda 8 yerde kesici delici alet yarası vardı. Boynunda ise, boyun organlarını ortaya çıkaran 6 cm uzunluğunda kesik mevcuttu. Aynı şekilde Murat Tekin’in omzundan boynuna kadar kesici alet izi vardı. İki öğrenci de ölümlerinden 10 gün sonra İstanbul Adli Tıp’ta bulunup defnedildi. Kendileri gibi hiçbir şeyden haberi olmayan arkadaşları tutuklanarak Silivri Cezaevine gönderildi ve iki yıl süren mahkemeler sonucunda Mayıs 2018’de müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 3,5 yılda tüm askeri okullardan toplamda 355 öğrenci darbeden sorumlu tutuldu ve aynı ceza verildi.

ADALET YÜRÜYÜŞÜ 3. GÜNÜNDE

Halen Silivri’de bulunan Hava Harp Okulu 1. sınıf öğrencisi Taha Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, çocukları adil yargılanmadığı için 19 Ocak 2020’de Ankara’dan Silivri’ye Adalet Yürüyüşü’ne başladı. Güvenpark’ta başlayan yürüyüşün ilk gününde 66 kişi gözaltına alındı. İkinci gün Batıkent Metrosunda olacağını duyuran Çetinkaya ve onu desteklemeye gelen toplam 20 kişi yine yolda gözaltına alındı. Gözaltılar sonrasında metroya binip geri dönen diğer anne ve babalar metroda yaşadıkları adaletsizlikleri anlattı. Adalet Yürüyüşü bugün 3. gününde Kızılcahamam Kardeş Şehir Parkından saat 13.00’te devam edecek.

[BoldMedya] 21.1.2020

Layıka annenin dilinden aç yattığı günler

Köyden Bağlar ilçesine göç etmek zorunda bırakılan Kılıç ailesi, bir gelirleri olmadığı için komşularının yardımıyla yemek ihtiyaçlarını gideriyor. Tek gözlü evde yaşayan anne Layıka Kılıç, un alacak paraları olmadığı için 8 gün boyunca evde makarna yediklerini söyledi.

BOLD – Diyarbakır’ın Bağlar ilçesi Şeyh Şamil Mahallesi’nde yaşayan 65 yaşındaki Layıka Kılıç, kızı Remziye Kılıç (33) ve torunu Barış (4) ile birlikte tek gözlü bir evde yaşam mücadelesi veriyor. 3 kişilik Kılıç ailesi, tek odası kullanılabilen avlulu bir evde yaşıyor. Avluda bulunan tuvalet aynı zamanda banyo olarak kullanılıyor. Evin mutfağı ise yok. Elektrik faturası fazla gelmesin diye akşamları mum ışığında oturan aile, ısınmak için odun sobası kullanıyor. Ancak bir kışa yetecek 1 ton odunun fiyatı 900 TL olunca, evde ısınmak için odun yerine, battaniye ve karton kutuları kullanılıyor.

YAKILAN KÖY VE YOKSULLUK

Mezopotamya Ajansı’ndan Arjin Dilek Öncel’in haberine göre Diyarbakır’ın Kulp ilçesine bağlı Taş Köprü (Gorderne) köyünde oturan Kılıç ailesi, köylerinin 25 yıl önce yakılmasıyla kente göç eder. Her geçen yıl ekonomik krizin derinleşmesi ile birlikte açlık sınırının altında yaşamaya başlayan aile, komşularının yardımları ile geçiniyor. Akciğer hastası ve tek böbrekle yaşayan anne Layıka Kılıç, ailede çalışan olmadığı için tedavi olamıyor. İyi beslenemeyen Kılıç, komşuların hayır amaçlı dağıttığı erzak ve akşamları getirdikleri yemeklerle karnını doyuruyor.

“ESKİDEN FAKİRLİĞİMDEN UTANÇ DUYARDIM”

“Eskiden yoksulluğumdan utanç duyardım, insanın yiyecek yemeği olmayınca utanma duygusu da kalmıyor” diyerek yaşadığı yoksulluğu anlatan Layıka Kılıç, yemek olmadığında un ve yağ kavurup yediklerini ifade etti.

Sağlık sigortası olmayan ve bir çok hastalıkla boğuşan Kılıç, nadiren gittiği hastanede doktorların yazdığı ilaçları da alamıyor. Uzun süre sağlıklı beslenemedikleri için mide küçülmesi yaşayan Layıka Kılıç ve kızı Remziye Kılıç, bu durumu açlığın getirmiş olduğu “avantaj” olarak değerlendiriyor.

TORUNUM ÇİKOLATADAN HABERSİZ

4 yaşındaki torunu Barış’ın çocukların tükettiği bir çok yiyecekten habersiz olduğunu dile getiren Kılıç, kızı ve torununun iyi beslenememesinden kaynaklı sürekli hasta olduklarını ifade etti.

Eşini 30 yıl önce kaybeden Kılıç, kızının da sağlık problemlerinden kaynaklı çalışamadığını belirterek, “Mahallede Pazar kuruluyor. Pazara gidiyor, bir şey almadan çaresizce yoksulluğuma üzülerek geri dönüyorum. Bir gece sıcak yiyorsak, bir gece yiyemiyoruz. Soframı çektiniz. Un kavurmuştum kahvaltıda. Keşke ölseydim de bu halimi kimse görmeseydi diye geçirdim içimden” dedi.

‘EKMEK YOKTU 8 GÜN MAKARNA YEDİK’

Uzun yıllar yaşadıklarını komşularından gizleyen Kılıç, birkaç gece aç uyuduklarını ve o günden sonra hayatında bir çok şeyin değiştiğini dile getirerek, “Her şeye zam geldi. Küçük un torbası 55 TL olmuş. Büyük torba 110 TL. Un alacak param yoktu. 8 gün boyunca, evde ekmeksiz oturduk. Her gün makarna yaptım. Kızım artık makarna yemekten karnı ağırmaya başladı. Dayanamadım. Bir gün bir binanın üstüne çıkmak ve atmak istedim kendimi. Kızımı yalnız bırakamam diye vazgeçtim. Mahallenin fırıncısının dikkatini çekti. Un olmadığı için hamur yapamadığımı söyleyince, bana her gün iki sıcak ekmek ücretsiz vermeye başladı. Kriz onları da etkiledi. Yardım etmek isteyenler ancak kendi başlarının çaresine bakar oldu” diye ifade etti.

BİR GÜN TOK, BİR GÜN AÇ

“Aç kalmak değil de kira ödeyemeyince ya da fırına bakkala olan borcumu ödeyemeyince daha kötü oluyor” sözleriyle kaygılarını dile getiren Kılıç, “Bazen komşular para yardımı yapıyor. Kira ve elektrik borçları için saklıyorum. Kaçak elektrik kullanmış olmamız ihtimali üzerine 3 bin TL ceza geldi. Şimdi gidip nerede ve kimden dileneyim? Kaymakamın kapısına gidip konuşacağım. Siz devletsiniz, neden bize yardım etmiyorsunuz diye? Zam zam zam. Her şeye zam geldi çünkü. Biri hayrına bir şey getirse o gün tokuz, yoksa ben kimseden bir şey isteyemiyorum” dedi.

BATTANİYE YAKIP ISINIYORLAR

Ayın 30 günü nohut, fasulye, makarna, bulgur gibi yemekleri pişirdiklerini, komşular sayesinde bazen farklı yemekler de yiyebildiklerini belirten Kılıç, son bir yıl içinde sadece Kurban Bayramı’nda kırmızı et yediklerini, “tavuk etini ise aylardır alamadım” dediği esnada, Suriyeli komşusu, bir poşet içinde tavuk eti ve bir ekmek getirerek aileye verdi. Kılıç komşusunun yaptığı yardım poşetini göstererek, “Savaştan kaçıp gelmişler, benim halime acıyorlar” diyerek içinde bulunduğu ekonomik sorunlara dikkat çekti.

Evde ısınma sorunu yaşayan anne Kılıç, yakacak tahtanın torbasının 17 TL, kömürün 10, odunun ise 1 tonunun 900 TL olduğunu, o nedenle evde biriktirdiği battaniyeleri yaktığını söyleyerek, şunları kaydetti: “Battaniye ve kıyafet yakıyorum. Battaniye olmadığında da karton yakıyorum. Her gün düzenli Toptancılar Sitesi’ne gidip karton topluyor, eve kadar yürüyorum.”

MA / Arjin Dilek Öncel

[BoldMedya] 22.1.2020

Ünlü firma Türkiye pazarından çıkma kararı aldı

İspanya merkezli Glovo şirketi Türkiye pazarından çıkacağını açıkladı.

KRONOS -22 Ocak 2020

Hükumetin görmediği ancak Türkiye’yi sarsmaya devam eden ekonomik kriz, yerli firmaların yanı sıra yabancıları da etkilemeye devam ediyor.

Hemen her gün köklü ve önemli bir firmanın iflas, icradan satış ya da konkordato haberi gündeme gelirken, bu zincirin son halkasına İspanya merkezli Glovo şirketi eklendi.

Türkiye pazarından çekileceğini duyuran şirket, hızlı tüketim ürünlerini tüketiciye ulaştırıyordu. Özellikle yemek ve gıda servisi alanında etkin olan şirket, bu sektörde faaliyet gösteren “Getir” ve “Yemek Sepeti” gibi firmalarla rekabet edemeyince ‘enerjisini başka alanlara odaklamak’ üzere, Türkiye pazarından çıkma kararı aldı.

Firmanın terk ettiği tek piyasa Türkiye değil. Benzer şekilde ekonominin iyi olmadığı Mısır, Uruguay ve Porto Riko’daki faaliyetlerini de durduracağını açıklayan Glovo, gelecek haftalarda çıkış sürecini tamamlayacak.

Glovo özellikle İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyük şehirlerde etkin olarak yer alıyordu.

Çalışanlarına, iş ortaklarına ve kuryelere pazardan çekileceğinin bilgisini veren girişimin diğer ülkelerdeki faaliyetlerine odaklanacağı düşünülüyor.

[Kronos.News] 22.1.2020

Erdoğan, belediye başkanlarını izlemek için sistem kurdu

AKP genel merkezindeki sistemle belediye başkanlarının takibe alındığı öğrenildi. Belediye başkanlarına online karne hazırlandığı, İller Bankası'ndan gelen paraların izlendiği belirtildi.

KRONOS -22 Ocak 2020

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın daha önce AKP’li belediye başkanları ve il başkanlarının çalışmalarını bizzat takip edeceğini söylemesinin ardından, partinin Yerel Yönetimler Başkanlığı, belediye başkanlarını “Akıllı Yerel Yönetimler Bilgi Sistemi” ile takibe aldı. Bu kapsamda dijital ortamda kurulan takip sistemi ile belediye başkanlarının faaliyetleri ve vaatleri işleniyor.

PERSONEL BİLGİSİ, İLLER BANKASI’NDAN GELEN PARALAR…HEPSİ İZLENİYOR

Hükümete yakınlı ile bilinen Türkiye gazetesinden Damla Peker’in haberine göre; sistemde belediyede kaç personel çalıştırıldığı, İller Bankası’ndan gelen paranın ne kadarını personele ne kadarını hizmete ayrıldığı, belediyenin borçlanma bilgileri, altyapı giderlerine ne kadar bütçe ayırdığı da görülebiliyor.

BAŞKANIN VAATLERİNE TAKİP

Sistemin, vaatleri bire bir takip ettiği, belediye başkanının vadettiği projeyi belirlediği zamanda bitirmediğinde ise sistemin uyarı vererek belediye başkanının Genel Merkez tarafından ikaz edildiği belirtiliyor. AKP Genel Merkezi, başkanı arayarak projenin neden yavaş gittiğini sorarken; bunun bir an önce bitirilmesi gerektiği uyarısında bulunduğu aktarıldı.

ERDOĞAN DA İZLİYOR

Sistemin yanı sıra Yerel Yönetimlerden Sorumlu Başkan Yardımcıları da sahada başkanları denetliyor. Denetimler sırasında aksaklıklar görüldüğünde başkan yerinde uyarılıyor.

Tüm bu adımları sadece Genel Merkezin değil, AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın da sistem üzerinden takip ettiği de belirtildi.

BELEDİYE BAŞKANLARINA ONLINE KARNE

Program sayesinde başkanlara online karne verileceği de öğrenildi. Ancak başkanların sistem üzerinden bu karneleri ve başarı ortalamaların göremeyeceği, bilgilerin Genel Merkezde tutulacağı bildirildi.

[Kronos.News] 22.1.2020

‘İstanbul’dan geçen göçmen kuşlarda Batı Nil virüsü saptadık’

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Veteriner Fakültesi Viroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Hüseyin Yılmaz, ölü kuşlar üzerinde yaptıkları araştırmada Batı Nil virüsüne rastladıklarını aktardı.

KRONOS -22 Ocak 2020

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Veteriner Fakültesi Viroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Hüseyin Yılmaz, göçmen kuşlar üzerinde yaptıkları çalışmaları anlattı. Yılmaz ölü kuşlar üzerinde yaptıkları araştırmada Batı Nil virüsüne rastladıklarını aktardı. Göçmen kuşlarla temas edilmemesi gerektiğini söyledi.

‘BATI NİL VİRÜSÜ SAPTADIK’

İstanbul’da göçmen kuşlar ile ilgili yeni bir bilimsel araştırma yapıldığını açıklayan Yılmaz, “Viroloji ve patoloji bölümlerinde görevli yaklaşık 15 bilim insanının ortak çalıştığı araştırma projesi kapsamında İstanbul’a uğrayan kuşlara tuzaklar kuruldu ve yakalanan kuşlardan örnekler alındı. Şimdiye kadar incelemelerimizde influenza veya Usutu virüsü bulunamadı. Ölü kuşlarda Batı Nil virüsü saptadık” dedi.

‘KUŞ ÖLÜMLERİNE NEDEN OLABİLİR’

Kuşların ölüm nedenlerinin araştırılması gerektiğini belirten Yılmaz, “Kuşlardan bulaşan ve hastalığa neden olan virüslerin en önemlileri kuş giribi, Batı Nil ateşi ve Usutu virüsüdür. Kuş gribi yakın temasla, Batı Nil ateşi virüsü ve Usutu virüsü sivrisineklerle ve kan nakilleri ile bulaşabilmektedir. Bu virüsler kuşlarla bölgeden bölgeye ve bir ülkeden diğer ülkeye, taşınabiliyor. Zaman zaman kuşlardan örnekler alınıp, incelenmesi, hangi virüsü taşıdıkları veya hangilerini daha çok barındırdıkları, hangilerinin hangi bölge ve ülkelerde sirküle olduğunun araştırılması gerekiyor. Bu bağlamda hem göç eden canlı kuşların hem de herhangi bir yerde ölü bulunan çok sayıda kuşun ölüm nedenlerinin araştırılmasında yarar vardır. Ölüm nedenleri araştırılırken viral araştırmaların yanında toksik yani zehirleyici maddeler yönünden de araştırılması gerekir. Toksik; yani bazı zehirlenmeden kaynaklanabilen çevresel veya amaçlı zehirler de kuş ölümlerine neden olabilir” açıklamasını yaptı.

‘BEYLİKDÜZÜ VE AVCILAR’DA BULUNAN KUŞLARDA VİRÜS VAR’

Beylikdüzü ve Avcılar’da bazı kuş ölümleri üzerinden yaptıkları araştırmada, “Bunlardan örnek alımı ve virolojik araştırmalarla ilgili bazı girişimlerimiz var. Fakültemize halk tarafından getirilen bazı ölü kuşlardan yaptığımız bazı çalışmalar da bulunmaktadır. Bu kuşlarda Batı Nil ateşi virüsü var. Kuşlarda Batı Nil Virüsü olması yeni bir şey değil” ifadesinde bulundu.

‘ÖLMÜŞ HAYVANLARA TEMKİNLİ YAKLAŞILMALI’

Yılmaz virüslerin bulaşma döngüsünü ise, “Bu virüsler insan veya hayvanlara bulaştırdıktan sonra virüs saçımı devam etmiyor. İnsandan insana geçiş zor. Batı Nil veya Usutu; kuştan direkt dokunma ile elinizde yara bere yoksa bulaşabilen bir virüs değildir. Sadece kan nakilleriyle, laboratuvar iğne-aletleriyle veya yaralanmalarla olabiliyor. Ancak, kuş gribi öyle değil. Kuş gribi taşıyan kuşa direkt dokunulması halinde el ağız veya burnuna götürürse, bulaşabilir. Bu nedenle ölmüş hayvanlara zaten temkinli yaklaşılması, halkın bilgilendirilmesi lazım. Özellikle kuş gribi bakımından buna dikkat edilmesinde yarar vardır” şeklinde açıkladı.

‘SOĞUK ALGINLIĞI GİBİ HİSSEDİLİYOR’

Yılmaz, Batı Nil ateşi ve Usutu virüsünün nörolojik belirtiler çıkması halinde hastalığın ön plana çıktığını, bunun dışında kişilerin belirtileri soğuk algınlığı gibi hissettiğini, kaydederken, “Düzelmeyen vakalarda virüs beyne yerleşmekte ve sinirsel belirtiler oluşturarak sağlık sorunu yaratmaktadır. Batı Nil ateşi ve Usutu virüsün infeksiyonlarında bunlar sıkıntılı vakalar oluyor” dedi.

[Kronos.News] 22.1.2020

Bir zamanlar Erdoğan’ın müdürüydü! O şimdi YSK üyesi

Yüksek Seçim Kurulu yenilendi; yeni üyeler arasında Başbakanlık Güvenlik İşleri Genel Müdürü olarak görev yaparken, 2014’te AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından Danıştay üyeliğine getirilen Ali Ürker de yer alıyor.

BOLD – Yüksek Seçim Kurulunda (YSK) Başkan Sadi Güven dahil 6 üyenin görev süresi 24 Ocak’ta doluyor. Yeni üyeler ise yapılan seçimlerle belirlendi.

ÜYELER AKP DÖNEMİ ATANAN İSİMLER

11 üyeli YSK, Başkan Sadi Güven, üyeler Faruk Kaymak, Refik Eğri, Zeki Yiğit, İlhan Hanağası ve Nakiddin Buğday’ın görev sürelerinin dolmasıyla yenilendi. Bu isimlerin yerine gelecek 5 isim, Yargıtay ve Danıştay’daki seçimlerle belirlendi. Kalan bir üye ise Yargıtay’da yarın yapılacak seçimle belirlenecek. Yeni üyelerin 2012 ve sonrasında Yargıtay ve Danıştay’a seçilen isimler olması dikkati çekti.

ÜLKEYİ BU İSİMLER SEÇİME GÖTÜRECEK

YSK’de boşalan üyelikler için Yargıtay ve Danıştay’da seçim yapıldı. Geçen hafta yapılan oylamalar sonucunda sadece Yargıtay 21. Hukuk Dairesi Üyesi Ahmet Yener, salt çoğunluğun üzerinde oy alarak, YSK üyesi seçildi. Yener, 2012’de Kırıkkale’de hakimlik yaparken Yargıtay üyesi olmuştu. Yargıtay’da bu hafta yapılan oylamada, 14. Hukuk Dairesi Mahmut Akgün YSK üyesi seçildi. Akgün, Yargıtay’dan önce HSK Genel Sekreteri olarak görev yapıyordu.

ERDOĞAN’IN MÜDÜRÜYDÜ

Danıştay’daki seçim süreci ise tamamlandı. Başbakanlık Güvenlik İşleri Genel Müdürü olarak görev yaparken, 2014’te Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Danıştay üyeliğine getirilen Ali Ürker, YSK’nin yeni üyelerinden oldu. 2014’te Danıştay üyesi olan Ekrem Özübek de YSK’ye seçildi. Topçu Kışlası’nın yapımına ilişkin iptal kararını onayan Danıştay 6. Dairesi, karar düzeltme başvurusu üzerine dosyayı yeniden görüşmüş ve iptal kararını bozmuştu. Bursa İdare Mahkemesi Başkanlığı görevini yürütürken 2018’de Danıştay üyesi olan Battal Öğüt de YSK üyesi seçildi.

[BoldMedya] 22.1.2020

ABD gazetesi yazdı; "Genç Subaylar Rahatsız!!!!"

ABD merkezli düşünce kuruluşu Rand Corporation, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) orta düzeydeki askerlerin, mevcut komutadan ve ordudaki tasfiyeden son derece rahatsız olduğunu ve bu durumun bir darbe girişimine neden olabileceğini yazarken, TSK içinde bir çekişme olduğu iddiası Türkiye medyasının da gündeminde.

OdaTV yazarı Müyesser Yıldız, 22 Ocak tarihli, "TSK'daki son “savaşın” perde arkası" başlıklı yazısında, iki ismin bir 'savaş' yürüttüğünü belirtti.

Yıldız, tarafların Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı olduğunu iddia etti.

"TSK'da uzun bir süredir iki isim arasında kâh medya üzerinden, kâh kapalı kapılar ardında sessiz bir savaş yaşanıyor. Savaşın taraflarından birisi TSK üzerinde tam etkili ve yetkili kılınan Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar. Diğeri de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı" diye yazan Yıldız, çekişmenin 'anormal' olduğunu ise şu satırlarla ifade etti:

"Alışageldiğimiz TSK teamülleri açısından; ister emir-komuta zinciri, ister rütbe, isterse siyasi iradenin üstünlüğü açısından bakın, böyle bir savaş mümkün mü?.. Değil... Anlaşmazlık varsa, medya önünde kavga edilmez, ast rütbedeki istifa eder veya görevinden alınır... Tersi, üst rütbedeki dikkate alınmıyorsa, “Ya o, ya ben” der, gider!.. Ama devam eden bu savaşta öyle olmuyor, özellikle medya aracılığıyla çıta yükseliyor/yükseltiliyor."

Akar'ın, "Burada mücadeleyi bazı basın organlarımız bilerek veya bilmeyerek bazı kişilerle, bazı kuvvetlerle anıyorlar. Bu doğru değil, bu gerçeği yansıtmıyor" sözlerini hatırlatan Yıldız, AKP medyasının ise Yaycı'yı ön plana çıkardığını ancak Anadolu Ajansı'nın Yaycı ile ilgili haberleri Milli Savunma Bakanlığı'na sorduğunu savundu.

Meselenin ardında bir terfi sorunun da yattığına dikkat çeken Yıldız, "Yaycı'nın 2019 YAŞ'ında terfi etmesi bekleniyordu. Olmadı. Bu da Akar'la aralarındaki çekişmeye bağlandı, ama iktidar medyası “Şaşkınlığını” ifade etmekle yetindi. Akar-Yaycı arasındaki mücadelenin yeni sahası ise “Libya” oldu" görüşünü dillendirdi.

Yıldız, Libya-Akar-Yaycı üçgeni ile ilgili şu ifadeleri kullandı:

"Libya anlaşması imzalandığında, Erdoğan dahil herkes bunun bu dönemin eseri olduğunu söyleme yarışına girdi. Medya da Cihat Yaycı'yı “Anlaşmanın mimarı” ilân etti.

Ben ise 3 Aralık'ta anlaşmanın 10 yıllık geçmişi olduğuna dikkat çekip, buna Yaycı'nın yanısıra başka kimlerin katkı verdiğini ve Kaddafi'nin linç edilmesinden sonra nasıl akim kaldığını aktardım.

Öğrendim ki, işte bu yazıdan sonra ortalık karıştı.Anlaşmanın geçmişini araştıran Milli Savunma Bakanı Akar, Erdoğan'a bilgi verdi.

Erdoğan sonraki açıklamalarında, 2010 yılına işaret ederek, “Kaddafi'nin ölümüyle tamamlanamadı” dedi.Cihat Yaycı cephesinde ise bambaşka girişimler, tartışmalar, suçlamalar yaşandı.

Akar'ın bunlardan da haberi oldu, “Çok üzüldü” ve yine Erdoğan'ı bilgilendirdi.Ancak Erdoğan, 22 Aralık'ta Gölcük Tersane Komutanlığı'ndaki törende yaptığı konuşmada şu sözleriyle bir anlamda tarafını seçti:

“Bu konudaki çalışmalar bir anda ortaya çıkmış değildir. Türkiye olarak, deniz yetki alanları konusunda Libya ile 10 yıl önce ilk adımları attık. Halen Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızın Kurmay Başkanlığı’nı yürüten Tümamiral Cihat Yaycı’nın bu konuda hazırladığı raporlar, haritalar, yazdığı makaleler ve kitaplar ortadadır.”

Peki, kavga bitti mi?

Sonrasında mesela şu yaşandı:

Saray'da düzenlenen 'Libya Mutabakatı Çerçevesinde Doğu Akdeniz’de Stratejik Denklem' konulu çalıştaya bizzat Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın tarafından davet edilen Cihat Yaycı'nın katılmasına Akar'ın izin vermediği duyuruldu.

TSK kulislerinde, Cihat Yaycı'nın bu yıl Donanma Komutanlığına atanacağı veya emekliye ayrılıp, Cumhurbaşkanlığına danışman olacağı konuşuluyor."

[Samanyolu Haber] 22.1.2020

‘Bakterili eti çamaşır suyuyla yıkayıp döner yapıyorlar’

Uluslararası Döner Federasyonu Başkanı (UDOFED) Mehmet Mercan, “Son tüketim tarihi geçen ürünleri merdiven altı işletmelere daha ucuz fiyattan veriyorlar. Çok bakteri üremişse çamaşır suyuyla bunları yıkayıp döner yapıyorlar.” dedi.

Mercan, son zamanlarda ülke geneline ‘virüs gibi ucuz dönercilerin’ yayıldığını ve bunların halk sağlığını tehdit ettiğini belirterek “Bir gıdanın izlenebilirliği yoksa bunun sağlığından söz edemeyiz” dedi. Mercan, sayıları bini bulan bu firmaların, kasaplardan, et toptancılarından aldığı etlerle şubelerinde kepenkleri kapalı, lavabosu, suyu olmayan bakterili ortamlarda döner hazırlayıp sattığını kaydetti.

Türkiye Gazetesi’nin aktardığı haberde bu yapılanın ‘gıda terörü‘ olduğunu kaydeden Mercan şunları söyledi: “Ucuz dönerciler, hayvanın sabun sanayisine giden yağlarını yüzde 40 oranına kadar Türk dönerine koyarak haksız rekabetle sektörü mahvediyorlar. Toplumu zehirliyorlar bugün ucuz dönercilerin şubelerinin önünde et döner yemek için kuyruğa giren vatandaşlarımız bilsinler ki yarın tedavi olmak için hastane kuyruklarına girecekler.“

‘Son tüketim tarihi geçen ürünleri ucuza alıp satıyorlar’
Tavuğun kesimhaneden bayilere geldikten sonraki ömrünün 4-5 gün olduğunu ifade eden Mercan “Son tüketim tarihi geçen ürünleri merdiven altı işletmelere daha ucuz fiyattan veriyorlar. Çok bakteri üremişse çamaşır suyuyla bunları yıkayıp döner yapıyorlar” dedi.

’12 saat dönen tavuk bakteri yumağı olur’

Tavuğun artı 15 dereceden sonra çok hızlı bakteri ürettiğini belirten Mercan “Ateşin karşısında gündüz 12’den gece 12’ye kadar bakteri yumağına dönüyor” diyerek tavuk zehirlenmelerinin bu şekilde hazırlanan dönerden kaynaklandığını iddia etti.

[TR724] 22.1.2020

Gözaltına alınan Yusuf Pekmezci’nin ilk ifadeleri: Hocaefendi’yi severim, Ona terörist diyemem

İzmir Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ekiplerinin gözaltına aldığı İzmir’in tanınmış hayırsever esnaflarından Yusuf Pekmezci’nin emniyet ifadesi ortaya çıktı.

Tansiyon, kemik erimesi rahatsızlığı bulunan Alzheimer hastası 81 yaşındaki Pekmezci, ilk ifadesinde, “Fethullah Gülen Hocaefendi’yi severim. Ona terörist diyemem” dediği öğrenildi.

Ömrünü ve mal varlığını eğitim hizmetlerine adayan Yusuf Pekmezci, 3 yıl süren aramaların ardından kaldığı evde önceki gün yakalandı. Yandaş medya, ilk dakikadan itibaren Pekmezci’nin ‘Cemaat’in üst düzey yöneticisi’ olduğunu yazdı. Kendi halinde bir hayat süren Pekmezci için bugün de ‘Kadim abi’ ve ‘irşatçı’ gibi yakıştırmalar yapıldı. Haberlerde, gözaltına alındığı evde ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere tutulan 300 bin TL için de ‘kripto yardım’ ifadeleri kullanılarak aldı oluşturulmaya çalışıldı.

Kalça kırığı sebebiyle 3 ay önce özel bir hastanede ameliyat olan Pekmezci, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ndeki ifadesinde, “Kendisiyle geçmiş yıllarda İzmir’de bir Kur’an kursu kurduk. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi severim. Ona terörist diyemem. Çünkü hiçbir terör faaliyetini görmedim. Bank Asya’ya hiç para yatırmadım. Hesabım da yoktu. Çocuklarım da Hizmet Hareketi okullarında okumadı.” dedi.

[TR724] 22.1.2020

7541 okunmuş kitabe online [Yavuz Genç]

Hamam, cami, köşk, konak, namazgâh, sebil, çeşme, kütüphane, tekke gibi pek çok yapı kitabesinin bulunduğu Osmanlı Kitabeleri Veritabanı projesiyle Osmanlı’nın hüküm sürdüğü İstanbul’dan Bursa’ya, Kahire’den Saraybosna’ya, Selanik’ten Üsküp’e kadar binlerce eserin bilgisi veritabanına işlendi.

ANKARA – Osmanlı kitabelerine ilgi duyanlar ve araştırmacılar için internet ortamında binlerce eserlik dev bir veritabanı hizmeti sunuluyor. Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi ve Türk Tarih Kurumu’nun katkılarıyla Hatice Aynur, Kayoko Hayashi (Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi) ve Hakan Karateke’nin (Chicago Üniversitesi) yürütücülüğünde Şubat 2009’da hayata geçirilen Osmanlı Kitabeleri Veritabanı projesinde, bugüne kadar onlarca farklı ülkeden binlerce kitabenin verileri internet ortamına taşındı. Kullanıma açılan projeyle amaç, son yıllarda hızla artan kitabe yayınlarına rağmen kapsa­yıcı ve tutarlı bir veri tabanının eksikliğini gidermek.

Proje Osmanlı döneminde inşa edilen tarihi yapılara konulan bütün kitabeleri içeriyor. Osmanlı kitabeleri için böylesine büyük ölçekli bir çalışma ilk kez yapıldı. Hâlâ devam eden projede sırada binlerce kitabe daha bulunuyor. Bunlar da peyderpey giriliyor. Türkiye’nin yanısıra Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Yunanistan, Irak, İsrail, Kıbrıs, Macaristan, Mısır, Moldova, Romanya, Suriye ve Suudi Arabis­tan dahil dünyadaki tüm Osmanlı kitabelerinin veritabanına girilmesi planlanıyor.

YERİ, KİTABESİ, BANİSİ, YAZANI…

Proje kapsamında bugüne kadar 5603’ü yayımlanmamış, 1938’i yayımlanmış olmak üzere 7541 kitabe veri tabanına işlendi. Onlarca şehirde binlerce kitabe fotoğraflandı, işlendi, çözüldü ve veritabanına ayrıntılı bir şekilde eklendi. İstanbul, Edirne ve Bursa’daki kitabelerin önemli bir kısmı girildi. Osmanlı’dan kalma eserlerin bulunduğu Nis, Plevne, Travnik, Kahire, Filibe, Esretgom, Yanya, Varna, Rodop, Üsküp, Saraybosna, Prizren, Ruscuk, Silistre, Selanik, Kudüs, Yanya gibi pek şehirdeki kitabeler de kayıt altına alınmış durumda. Kitabelerin haritadaki yeri, kitabesi, varsa tamir kitabesi, varsa düşürülmüş tarih gibi bilgilerin hepsi var. Ayrıca kitabenin bânisi, şairi, hattatı hakkında kısa malumatlar da yer alıyor. Kitabelerin önemli bir kısmı çeşme ve sebil olurken, cami, tekke, kütüphane, hamam, karakol, nişantaşı ve benzeri binalara ait. Sadece Topkapı Sarayı koleksiyonun­dan 200 kadar kitabe var.

KİTABE VE BİNA KARTLARI YOL GÖSTERİCİ

İnternet sayfasında sayfasında bir kitabenin dosyasında bina kartı ve kitabe kartı olarak iki farklı bilgi ekranı bulunuyor. Bina kartında, binayı yaptıran kişi hakkında bilginin yanı sıra binanın mimarî özellikleri, konumu, yapım ve tamir tarihleri bulunuyor. Google destekli bir harita yardımıyla binanın ve kitabenin bulunduğu yerin coğrafî koordinatları araştırmacılar tarafından tam olarak tespit edilebiliyor. Kitabe kartında ise kitabenin metni çeviriyazıya aktarılmış bir şekilde bulunmakta, ebced hesabı yapılan mısra Arap harfleri ile veriliyor. Kitabenin vezni, hattatı, hangi hat ile yazıldığı gibi bilgiler bu sayfada yer alıyor.

ÖNCELİK AÇILMAMIŞ KÜNYELERİ AÇMA

Projeyle ilgili Kronos’a konuşan Prof. Dr. Hatice Aynur, önceliklerinin açılmamış künyelerin açılması olduğunu belirterek, “21 Ocak itibariyle 5603 yayımlanmamış, 1938 yayımlanmış kitabe olmak üzere 7541 kitabe var veritabanında. Proje devam ediyor, önceliğimiz açılmamış künyeleri açma, yeni kitabeler ekleme su sırada ikinci düzeyde” diye konuştu. Ülkelere göre kitabe dağılımını henüz tamamlamadıklarını belirten Prof. Dr. Aynur, İstanbul, Edirne ve Bursa kitabelerinin hemen hemen girildiği bilgisini veriyor. Diğer şehir ve ülkelerdekileri kitabeleri ayrım yapmadan girmeye devam ettiklerini vurgulayan Hatice Aynur, “Mesela girilen kitabeler arasında şu şehirler de var: Niş, Plevne, Travnik, Kahire, Filibe, Esretgom, Yanya, Varna, Rodop, Üsküp, Saraybosna, Prizren, Ruscuk, Silistre, Selanik, Kudüs, Yanya” bilgisini paylaşıyor.

JAPON EKİP FOTOĞRAFLARI İŞLİYOR, SİTEYİ YÜRÜTÜYOR

Japonya ekibinin çalışmalarıyla ilgili de bilgi veren Prof. Dr. Hatice Aynur, “Japon ekibin internet üzerinden hazırladığı veritabanı programına, derlenip toplanan ve işlenen bilgiler girilmekte ve www.ottomaninscriptions.com adresinden görünür hâle gelmektedir. Yine Japon ekibinin desteğiyle semt semt İstanbul, Bursa, Edirne ve diğer şehirlerde bulunan kitabelerin fotoğrafları çekilmekte, bu fotoğraflar Japonya’da belli bir standartta getirilerek yüklenmektedir” değerlendirmesinde bulundu.

ÖRNEK KİTABE…

Nusretiye Câmii Sebili Sebilin, II. Mahmûd (salt.1808-1839) tarafından Nusretiye Câmii (1241/ 1826) ile birlikte yapımının tamamlanmasının planlandığı ancak bunun 1242 yılında gerçekleştiği, kitabenin son mısra’ının altında ünlü hattat Yesârîzâde Mustafa İzzet’in (ö. 1849) kitabenin yazımını dolayısıyla sebilin tamamlanıp kitabenin yerleştirildiği yıl olarak 1242 tarihini vermesinden anlaşılır. Keçecizâde İzzet (ö. 1829) tarafından câmi, muvakkithane ve sebil için yazılan tarih manzumelerinin tarih mısralarının ebced hesabına göre toplamları her üç yapının tamamlanması için düşünülen tarih olarak 1241’i vermekte olup, kimi kaynaklarda sebilin yapım tarihi 1241 (1825) kimisinde 1242 olarak geçmektedir, bazı kaynaklarda ise 1826 olarak verilir.

Proje sitesine ulaşmak için tıklayınız.

[Yavuz Genç] 22.1.2020 [Kronos.News]

TÜİK gerçekleri saklıyor: İşsiz sayısı 6.5 milyonu geçti

CHP Milletvekili Toprak, TÜİK’in iş aramaktan vazgeçenleri istatistiklere yansıtmadığını belirterek, “Gizlenen gerçek işsiz sayısı 4 milyon 396 bin değil 6 milyon 571 bin, gerçek işsizlik oranı ise 13.4 değil yüzde 20.9” dedi.

KRONOS -22 Ocak 2020

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak tarafından hazırlanarak CHP MYK’ya sunulan raporda “İş arayan işsizler ile iş aramayan işsizler birlikte değerlendirildiğinde gizlenen gerçek işsiz sayısının 6 milyon 571 bin kişi, gerçek resmi işsizlik oranının ise yüzde 20.9 olduğu ortaya çıkıyor. TÜİK, Ekim 2019 itibarıyla işsizlik oranını yüzde 13.4, işsiz sayısını ise 4 milyon 396 bin olarak açıkladı” denildi. Sözcü’den Başak Kaya’nın haberine göre; raporda şu saptamalar yapıldı:

‘İŞ ARAMAKTAN VAZGEÇTİLER’

“Rakamlara göre ev işleriyle meşgul olduğu için iş aramayanların sayısı eylül ayında 11 milyon 404 bin kişiyken, ekimde bu rakam 11 milyon 549 bin kişiye çıktı. Bir ayda 145 bin kadın işgücünden ayrılıp, iş aramaktan vazgeçip ev hanımı olmaya karar vermiş. Bir yılda ise bu sayı 632 bin kişi arttı. Son bir ayda 145 bin kadın iş aramaktan vazgeçip işgücüne dahil olmayanlara katılmasaydı, Ekim’de işsiz sayısı 145 bin kişi daha fazla olacak, işsizlik oranı da ekim ayında eylül ayına kıyasla yüzde 0.4 düşmeyecekti”

‘SON 4 HAFTA İÇERİSİNDE İŞ ARAMAYANLAR İŞSİZ SAYILMIYOR’

Raporda, TÜİK’in daha önce son 3 ayda çalışmaya hazır olan, iş arayan ancak bulamayanları işsiz sayarken, bu süreyi son 4 haftaya indirdiği vurgulanarak, şöyle denildi:

“Yani artık son 4 hafta içinde iş aramayanlar işsiz sayılmıyor. Bu da işsiz sayısını düşük göstermenin bir başka yolu oldu. TÜİK’in hesap oyunlarını bir kenara itip, iş arayan işsizler ile iş aramayan işsizleri birlikte değerlendirdiğimizde, gizlenen gerçek işsiz sayısının 4 milyon 396 bin değil 6 milyon 571 bin kişi, gerçek resmi işsizlik oranının ise yüzde 13.4 değil yüzde 20.9 olduğu ortaya çıkıyor.”

‘SON 1 YILDA ÇALIŞMA ÇAĞINDAKİLERİN SAYIYI 915 BİN KİŞİ ARTTI’ 

Raporda TÜİK’in, son bir yılda çalışma çağındaki kişi sayısı 915 bin kişi artarken sadece 82 bin kişinin iş gücüne katıldığını açıkladığı belirtilerek, “833 bin kişi ise işgücüne dahil olduğu halde iş aramadı. Bugüne kadar geçmiş yılların hiçbirinde görülmeyen böyle bir durumun, birdenbire ortaya çıkması 833 bin kişinin çalışma çağında olmasına rağmen aylak kalmayı tercih etmesi görülmüş bir şey değil” ifadesine yer verildi.

[Kronos.News] 22.1.2020

Kanada Avukat Hakları Örgütü, Adalet Bakanlığı’ndan tutuklu avukatların salıverilmesini istedi

Kanada Avukat Hakları İzleme Örgütü, Türk Adalet Bakanlığı’na bir mektup yazarak tutuklu avukatlar Esra Uymaz Saral, Elif Hendekçi ve Büşra Erdal Cinkara’nın derhal serbest bırakılmasını istedi.

BOLD – Birleşmiş Milletler (BM) Ekonomik ve Sosyal Konsey’de sivil toplum örgütü olarak “özel danışma statüsünde” (special consultative status) bulunan Kanada Avukat Hakları İzleme Örgütü, Türk Adalet Bakanlığı’na bir mektup yazarak tutuklu avukatlar Esra Uymaz Saral, Elif Hendekçi ve Büşra Erdal Cinkara’nın derhal serbest bırakılmasını istedi.

Kanada Avukat Hakları İzleme Örgütü Üst Yöneticisi Gail Davidson ve avukat Brian M. Samuels imzalı mektup, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e hitaben yazıldı.

Mektup, Gül dışında Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliğine, Türkiye’nin Kanada Büyükelçisi Selçuk Ünal’a, Kanada’nın Türkiye Büyükelçiliği ile Birleşmiş Milletler’e bağlı insan hakları ve avukat hakları ile keyfi tutuklamalar çalışma gruplarına da iletildi.

ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERİ İHLAL EDİYOR

Kanada Avukat Hakları İzleme Örgütü, avukatlar Uymaz, Hendekçi ve Cinkara’nın tutuklu olarak bulunmasının Uluslararası Kişisel ve Siyasi Haklar Sözleşmesine, BM İnsan Hakları Komitesi kararlarına ve BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Örgütü kararlarına aykırı olduğunu belirtti.

Avukat Hakları Örgütü, Özge Elif Hendekçi ve Büşra Erdal Cinkara’nın küçük çocukları ile birlikte cezaevinde tutulmasının ayrıca Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni ağır bir şekilde ihlal ettiğini kaydetti.

AVUKATLAR KOŞULSUZ DERHAL SALIVERİLMELİ

Örgüt, Saral, Hendekçi ve Cinkara’nın 2 çocukları ile birlikte koşulsuz bir şekilde derhal salıverilmesini istedi.

Kanada Avukat Hakları İzleme Örgütü, ayrıca Türkiye’deki hamile ve 6 yaşından küçük çocukları ile birlikte cezaevinde tutulan bütün kadınların derhal salıverilmesini sitedi.

Örgüt, Türkiye’nin bu uygulamaya da son vermesini istedi.

BYLOCK KULLANICILARI SERBEST BIRAKILMALI

Kanada Avukat Hakları İzleme Örgütü, sadece Bylock haberleşme programını kurduğu ve kullandığı için cezai soruşturma yürütülenlerin de derhal salıverilmesini istedi.

Örgüt, Türkiye’den uluslararası insan hakları standartları çerçevesinde insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı göstermesini istedi.

ESRA UYMAZ SARAL

28 yaşındaki Esra Uymaz Saral, 18 haftalık hamile ve düşük tehlikesi bulunuyor. Son 2 haftada 2 kez hastaneye kaldırıldı. Doktorlar, gebeliğinin 18-24 haftalarının riskli olduğu belirtti.

Bylock kullandığı iddiasıyla tutuklu bulunan Saral’ın cezaevinde sinir krizleri geçirdiği kaydedildi.

ÖZGE ELİF HENDEKÇİ

Özge Elif Hendekçi 17 Ağustos 2017’den beri cezaevinde tutuklu bulunuyor.

8 aylık hamileyken tutuklanan Hendekçi’nin kızı Bahar, cezaevinde dünyaya geldi. Çocuğu Bahar 2.5 yaşına ualştı ancak hala cezaevinde tutuluyorlar.

BÜŞRA ERDAL CİNKARA

Büşra Erdal Cinkara, 6 aylık çocuğu ile birlikte 5 Aralık 2018’de tutuklandı. Hala cezaevinde tutuluyor.

[BoldMedya] 22.1.2020

Sağlık Bakanlığının genelgesi nedeniyle onlarca hasta kör oldu: Doktorun itirafı kayda alındı

Bütçe kısıtlaması nedeniyle “Eylea ve Lucentis iğneleri yerine ‘Avastin’ ve Altuzan kullanın” talimatı hastaları kör etti. Bir doktor itiraf ederken kameraya alındı.

BOLD – Sağlık Bakanlığı 28 Ocak 2019’da yayınladığı genelgede hastanelerin göz servislerine, hastalarda öncelikle Eylea ve Lucentis iğnelerinin kullanılmaması ilk olarak Avastin ve Altuzan iğnelerinin kullanılması talimatı verdi.

Yıllardır kullanılan ve göz kaybetme riski taşıyan hastalarda kullanılan başarılı iğneler olan Eylea ve Lucentis göz için imal edilen özel iğneler. Yani bu iki ilacın spesifik alanı göz/retina tedavisi. Bakanlığın 28 Ocak 2019’da zorunlu hale getirdiği Avastin ile Altuzan iğneleri ise spesifik olarak onkolojide yani kanser hastalıklarında kullanılan iki ilaç.

Bakanlığın hastanelere genelge ile ilk kullanımını emrettiği Avastin ile Altuzan hastaların gözlerinde 3 kere denenecek ve netice alınmaz ise asıl göz iğnesi olan Eylea ve Lucentis iğneleri hastalara uygulanacak.

ONLARCA HASTA GÖZÜNÜ KAYBETTİ

Bu uygulama nedeniyle onlarca hastanın gözünü kaybettiği belirtiliyor. Hastaların şikayetleri görmezden gelinirken bir hasta yakını tarafından çekilen videoda bir doktor, hastaların gözlerinin artık geri getirilemeyecek kadar kötü durumda olduğunu itiraf ediyor. Doktor kararı devletin aldığını belirtirken, bundan sonra yapabileceklerinin kısıtlı olduğunu söylüyor. Videonun Kırıkkale Üniversitesi Hastanesi’nde çekildiği belirtiliyor.


[BoldMedya] 22.1.2020

Metroda Melek Çetinkaya’ya destek verenlere de gözaltı

Harbiyeli Anne Melek Çetinkaya’nın gözaltına alınmasının ardından, Harbiyeli tutukluların durumunu metroda anlatan 4 kişi videoların viral olması üzerine gözaltına alındı.

BOLD – Müebbet Hapis Cezasına çarptırılan Harbiyeli öğrenciler ve bebekleriyle tutulu anneler için “Adalet Yürüyüşü”ne çıkan Melek Çetinkaya’nın gözaltına alınmasının ardından, Harbiyeli Annelere destek verenler de gözaltına alınıyor. Kızılay ve Batıkent metro istasyonu girişlerinde 66 kişi, 19 Ocak’ta gözaltına alınmıştı.

20 Ocak’ta Batıkent Metro İstasyonu’nda yürüyüşe devam etmek için tekrar toplananlara polis yine müdahele etti ve 16 kişi gözaltına alındı. Gözaltının ardından Çetinkaya’ya destek veren 4 kişi daha sonra Kızılay-Batıkent metro hattında Harbiyeli öğrencilere müebbet verilmesini eleştiren ve Melek Çetinkaya’ya destek veren açıklamalar yaptılar. Bu açıklamaların kayda alınıp sosyal medyada yayınlanmasının ardından konu viral oldu.

Sabah saatlerinde dört kişiye yönelik gözaltı kararı çıkartıldı ve Y.A, B.Ç, M.Ç. ve A.G. Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince 3 ilde düzenlenen operasyonlarla gözaltına alındı.

[BoldMedya] 22.1.2020

Devletin liyakatle değil vekaletle yönetildiği ortaya çıktı

AKP hükumeti öncesinde nadir başvurulan yollardan biri olan vekaleten atama, AKP zamanında kalıcı hale getirildi. Kritik birçok görev başta olmak üzere devletin önemli bir bölümündeki kadrolar vekaleten atananlara emanet olduğu ortaya çıktı.

BOLD – Bakanlıkların önemli ve kritik birimlerinde üst düzey yönetimin vekaletle atanmış olduğu ortaya çıktı. AKP hükumeti öncesinde fazla başvurulmayan vekaletle atamanın artık devlette yaygın hale geldiği belirlendi.

ÖNEMLİ KADROLAR VEKALETE ATANANLARA EMANET

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in bakanlık kadrolarının yapısına ilişkin soru önergesine bakanlıklar tarafından verilen cevaplar, devlette vekalet dönemini gözler önüne serdi. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turan tarafından konuya ilişkin verilen bilgilere göre, bakanlıkta 12 üst düzey (genel müdür, müstakil daire başkanı ve bölge müdürü) personel vekaleten görev yapıyor.

GÜMRÜKLER VEKİLLERE TESLİM EDİLMİŞ

Ticaret Bakanlığı merkez birimlerde 35, Gümrük ve Dış Ticaret Bölge Müdürlüklerinde 12, Serbest Bölge Müdürlüklerinde 4 personel üst düzey kadrolarda vekaleten görev yapıyor. Ticaret İl Müdürü kadrolarına 38 personel vekalet ediyor.

İL MÜDÜRLERİNİN HEPSİ VEKALETEN GÖREVLİ

Gençlik ve Spor Bakanlığında da durum farksız, Bakan Mehmet Muharrem Kasapoğlu, “Bakanlığımızın merkez teşkilatında yer alan üst düzey yöneticilerin bir kısmının ataması gerçekleştirilmiş olup diğerleri içinde atama çalışmaları devam etmektedir” derken, 81 il müdürünün tamamının vekaleten görev yaptığını açıklaması dikkat çekti.

KRİTİK BAKANLIKLAR CEVAP VERMEDİ

İç İşleri Bakanlığı, Hazine Maliye Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı ise CHP’li Gürer’in vekaletle yönetilen üst düzey kadrolarına ilişkin sorularına cevap vermedi.

LİYAKAT YERİNE VEKALETİN GETİRİLMESİ SORGULANMALI

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, “Üst düzey kadroların bu denli çok sayıda vekaletle yönetilmesi sorgulanmalıdır. Liyakat sistemi; hizmet içinde ilerlemenin ve yükselmenin yeterlilik ile başarı ölçütüne dayandırıldığı bir sistemdir. Ülkenin yönetilmesinde kilit rol üstlenen bakanlıkların liyakat sisteminden uzaklaşarak vekaletle yönetilmesi irdelenmelidir” diye durumu eleştirdi.

[BoldMedya] 22.1.2020

BİSAV’a kayyım kararına muhafazakar camianın tepkisi büyüyor

Kurucuları arasında eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun da bulunduğu Bilim ve Sanat Vakfı’na (BİSAV) kayyım atanması muhafazakar kesimin tepkisini çekti. Ortak kanaat: “Kendimizi imha ediyoruz”

BOLD – Geçen ay Türkiye Halk Bankası ile yaşanılan maddi problemler sebebiyle İstanbul Şehir Üniversitesi yönetimine el konuldu. Şimdi de üniversitenin kurucusu Bilim ve Sanat Vakfı idaresine 3 kişilik geçici kayyım heyeti atandı.

KARARIN POLİTİK OLDUĞU GÖRÜŞÜ HAKİM

Karar muhafazakar camiada hayal kırıklığına yol açtı. Yazarlar, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve siyasetçiler kayyım kararının politik ve imha edici olduğu temelinde fikir beyan etti.

Sözcü’den Veli Toprak’ın haberine göre kurucuları arasında eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun da bulunduğu Bilim ve Sanat Vakfı’na (BİSAV) kayyım atanması kararı muhafazakar camiada infiale sebep oldu.

40 YILLIK 50 YILLIK BİRİKİMİ İMHA EDİYORUZ

Yeni Şafak Gazetesi yazarı ve muhafazakar kesimin önemli entelektüellerinden Yusuf Kaplan, “40 yılda, 50 yılda dişimizle tırnağımızla inşa ettiğimiz İslâmî entelektüel birikimi bir gecede imha ediyoruz” dedi.

CAN SIKICI, CAN ACITICI, CAN YORAN

Diğer bir Yenişafak yazarı İsmail Kılıçarslan, kayyım kararını şu sözlerle değerlendirdi, “Bilim Sanat Vakfı’na kayyum atanmış’ cümlesi can sıkan, can acıtan, canımızı yoran bir cümle. Üzgünüm çok.”

EMEKLE KURULAN BİR MÜESSESE

Star gazetesi yazarı Sibel Eraslan, “İslami çevrelerin emeği ve birikimiyle kurduğu bir müessesenin bugün kayyım idaresine devredilmesi cidden üzücü” ifadelerini kullandı.

KENDİMİZİ İMHA EDİYORUZ

Karar gazetesinden Yıldız Ramazanoğlu “Kendimizi imha ediyoruz” yorumunu yaptı.

AK PARTİ İKTİDARINDA EL KONULACAK DENSE YALANCISIN DERDİK

Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca ise şunları söyledi, “Çok değil beş yıl önce biri çıkıp Ak Parti iktidarında hem müslümanların yüz akı, hem entelektüel donanım, birikim ve sosyal bilimler açısından sivil bir mihenk taşı olan Bilim Sanat Vakfı’na el konulacak dese ‘yalancısın ve fesat peşindesin’der ve uzaklaşırdık.

GEREKÇE NE OLACAK ACABA

Ama oldu. BİSAV’a kayyum için uydurulup ortalığa salınacak ve ancak sazanları avlayabilecek mazereti cidden merak ediyorum. Gerekçe ne olacak acaba? ‘Aşırı bilimsellik ve sanatsallık yüzünden serebral kortekste uygun görmediğimiz ilerleme ve gelişmeye sebep olma suçu’ deyin. Yakışır.”

İÇİMİZDEKİ KUFELİLER DİYESİM GELİYOR

Kayyım kararı karşısında Kufe hatırlatması yapan ilahiyatçı Metin Karabaşoğlu, “Büyük yanlışlara ses etmeyip, büyük adaletsizlikler karşısında tepkisiz kalan nicelerini, ‘ne hassas adam’ yahut ‘ne de müttaki’ dedirtecek şekilde ‘ince mesele’lerle meşgul halde görürüz. ‘İçimizdeki kûfeliler’ diyesim geliyor öyleleri için…” diye konuştu.

Muhafazakar camianın önde gelen sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri de kayyım kararına tepki gösterdi.

İSLAMİ CAMİADA ÇOK DERİN SESSİZ VE TELAFİSİ ZOR KIRILMALAR OLABİLİR

İHH Mütevelli Heyeti Üyesi Osman Atalay, kararın “iyi düşünülmeden alındığını” belirtti. “Muhafazakar İslami camiada çok derin sessiz ve telafisi zor kırgın/kırılmalara sebep olabilir” ikazında bulundu.

MARUZ KALDIĞI MUAMELE UTANÇ VERİCİ

Özgür-Der Genel Başkanı Rıdvan Kaya ise tepkisini şu sözlerle gösterdi, “28 Şubat zorbalığının doğrudan hedef aldığı eğitim alanında gençlerimiz için bir nefes borusu, bir sığınak işlevi görmüş bir kurumun maruz kaldığı muamele utanç vericidir.”

GÜVENİ CİDDİ MANADA ZEDELEMEKTEDİR

İnsan ve Medeniyet Hareketi Başkanı Kemal Özden kayyım kararına ilişkin açıklamasında şu ifadeler yer aldı, “Üniversiteye el koyma sürecini vakfa taşımak kabul edilemez. Yaşanan süreç maalesef İslami camiaya karşı güveni ciddî manada zedelemektedir. Siyasî olarak yaşanan rekabet, binlerce insanı ve kurumu tedirgin etmektedir.”

BU YOLU AÇMANIN VEBALİ BÜYÜKTÜR

İLKE İlim Kültür Eğitim Vakfı da ‘’Yöneticilerin açık bir suistimali söz konusu değilse vakıflar dokunulmazdır. Bu yolu açmanın vebali büyüktür ve güven kaybının sonuçları ülkemiz için vahim olur” açıklaması yaptı.

BİSAV’a yöneli kayyım kararından memnuniyetsizliklerini siyasiler de açıklamalarıyla ortaya koydu.

BİR AN EVVEL YANLIŞ KARARDAN VAZGEÇİLMELİ

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, kayyım kararı ile ilgili açıklamasında şu cümleleri kullandı, “Ülkemizin önemli bilim ve düşünce kuruluşlarından biri olan Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyum atanması kararının, siyasi bir maksatla alındığı açıktır ve kabul edilmesi mümkün değildir. Bir an evvel bu yanlış karardan vazgeçilmelidir.”

SÜRECİN GALİBİ OLMAYACAK

AKP’den ayrılan bağımsız İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu ise, “28 Şubat’ın sadece mütedeyyin kesimi hedef aldığı zannına kapıldık, travmalarımız sorumluluklarımızı bastırdı, herkes için özgürlükçü Türkiye hedefinden saptık, tarihten ders çıkarmadık. Bu sürecin galibi olmayacak” vurgusu yaptı.

Zaman Gazetesi’ne TOMA’larla, göz yaşartıcı gazla yapılan baskın sonrası kayyım atandığında Başbakanlık koltuğunda Ahmet Davutoğlu oturuyordu.

DAVUTOĞLU BAŞBAKANKEN GAZETELERE TELEVİZYONLARA KAYYIM ATANDI

BİSAV kurucularından Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde Koza İpek Holding’e, Koza İpek Holding bünyesindeki Bugün ve Millet gazetelerine, Bugün ve Kanaltürk televizyonlarına ve Zaman Gazetesi’ne de benzer şekilde el konulup kayyım atanmıştı.

[BoldMedya] 22.1.2020

Banka Genel Müdür odalarına baskın

17 Ocak Cuma gecesi gündeme düşen 20 bankaya soruşturma haberi ile ilgili detaylar belli olmaya başladı.

İddialara göre Rekabet Kurumu denetçileri, 17 Ocak Cuma akşamı saat: 18:00'de bazı banka genel müdür (CEO) ve genel müdür yardımcılarının odalarına girerek çanta ve bilgisayarlarda incelemeler yaptı.

Ekonomist Uğur Gürses tarafından bir radyo programında ortaya atılan iddiaya göre, söz konusu CEO'ların bilgisayarlarında döviz, swap ve takas kelimelerinde aramalar yapıldı.

Bazı iddialara göre mail hesapları kontrol edildi.

Paramedya'nın ulaştığı iki farklı üst düzey bankacı bu iddiaları yalanlamazken, konuşmak istemediklerini belirtti.

MÜFETTİŞLERİN BÖYLE BİR YETKİSİ VAR

Rekabet Kurumu denetçilerinin böyle bir yetkilerinin olduğu öğrenildi. Bir banka yöneticisi 6 yıl önce de böyle bir soruşturma sebebiyle çanta ve bilgisayarların incelemeye alındığını teyit etti.

[Samanyolu Haber] 22.1.2020

AB’nin bankasından Türkiye hamlesi: Kredi musluğunu kısacaklar

Avrupa Birliği'nin bankacılık alanındaki uzantısı olan Avrupa Yatırım Bankası'ndan kritik bir açıklama geldi... Türkiye'ye en çok kredi veren yabancı kuruluşlardan Avrupa Yatırım Bankası, "Türkiye, AB seviyesine doğru bir değişim sağlamazsa, bu ülkeye vereceğimiz borçlarda daha önceki gibi seçici davranacağız" açıklamasını yaptı.

Avrupa Birliği’nin uzantısı olan ve verdiği kredilerle tanınan Avrupa Yatırım Bankası, geçen yıl Türkiye’ye yönelik uygulamalarının benzer bir şekilde 2020’de de uygulanacağını duyurdu. Türkiye’ye en fazla kredi veren yabancı kuruluş olan Avrupa Yatırım Bankası, geçen yılın ortalarında Türkiye’ye kredi vermeyi 2019 sonuna kadar durdurduğunu açıklamış ve tepki çekmişti.

Avrupa Merkez Bankası’nın sözcüsü, son dönemde Avrupa Birliği ile Türkiye arasında Kıbrıs açıklarındaki sondaj çalışması dolayısıyla kredi verme konusunda çok sıkı kurallar uygulanacağını açıkladı.

Sözcü, “Avrupa Birliği seviyesine doğru bir değişim olmazsa, son birkaç yılda olduğu gibi yine Türkiye’ye kredi verme konusunda çok seçici davranacağız” dedi. Avrupalı yetkili, bu uygulamanın yakın gelecekte de devam edebileceğinin sinyalini verdi.

TÜRKİYE’YE EN ÇOK KREDİ VEREN YABANCI KURUM

Ankara ile Brüksel arasındaki gerilim, hem Yunanistan-Kıbrıs Rum Yönetimi-İsrail’in hem de Türkiye’nin Kıbrıs adası açıklarında yürüttüğü doğalgaz ve petrol sondaj çalışmaları dolayısıyla gerilmişti. Yunanistan-Kıbrıs Rum Yönetimi-İsrail’in uygulamasına tepki göstermeyen AB, Türkiye’nin çalışmalarına büyük tepki göstermiş ve Ankara-Brüksel hattında tansiyon yükselmişti.

Tek başına Türkiye'ye en çok kredi veren yabancı kurum olan EIB, geçen üç yıl boyunca her yıl 0.4 milyar euro ile 2.2 milyar euro arasında parasal kaynak sağladı. Banka bu yıl Türkiye'de yeni bir yatırım ise yapmadı.

[Samanyolu Haber] 22.1.2020

Varlık Fonu raporları meclisten kaçırılıyor

Türkiye'nin en büyük şirketlerinin bağlandığı Varlık Fonu ile ilgili raporlar Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne getirilmiyor. Meclisten kaçırılan raporlar için CHP tepkili.

2017 yılının şubat ayıydı. Türkiye’nin en değerli kurumları, millete ait olan arsalar ve dev şirketler Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) devredildi. Fon doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bağlandı. Erdoğan’ın kararı ile 60 milyar dolarlık fon yönetiminin başına damadı Berat Albayrak geçirildi.

Cumhuriyet'in haberine göre Türkiye Varlık Fonu’nun yasaya göre her yıl ekim ayında önceki yıla ilişkin denetiminin TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yapılması gerekmesine karşın 2018’e ilişkin denetim raporları hâlâ gelmedi.

Kurumun, 2016 ve 2017 yılına ilişkin denetimlerinin de zamanından sonra yapılması tartışmalara neden olurken CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, “Erdoğan, Türkiye Varlık Fonu’nun başında kendisi, yönetiminde damadı olduğu için şirketi bir aile şirketi olarak görebilir, ancak bu şirket bir aile şirketi değil” diye tepki gösterdi.

Kuruluşundan bu yana bünyesine dahil edilen şirketlerlerle gündeme gelen ve 2018’e ilişkin denetim raporları yasal süresinin üzerinden üç ay geçmesine karşın hâlâ TBMM’ye sunulmayan Türkiye Varlık Fonu’nun bünyesinde Ziraat Bankası, Halkbank, Türkiye Petrolleri, BOTAŞ, PTT, TÜRKSAT, Borsa İstanbul, Milli Piyango, TCDD, Türkiye Denizcilik İşletmeleri, Eti Maden, Kayseri Şeker Fabrikası, ÇAYKUR, Türk Hava Yolları, Türk Telekom ve mülkiyeti Hazine’ye ait bazı taşınmazlar bulunuyor.

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, Türkiye Varlık Fonu’nun 2018 yılı denetim raporlarının yasal sürenin üzerinden geçen üç aya karşın TBMM’ye gelmemesine tepki gösterdi.

Özel, “Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Varlık Fonu’nun başında kendisi, yönetiminde damadı olduğu için şirketi bir aile şirketi olarak görebilir ancak bu şirket bir aile şirketi değil. Bu raporun TBMM’ye sunulması gerekiyor. Nasıl bir durumla karşı karşıyayız? Varlık Fonu’nu parlamentonun denetiminden kaçıran, kendi yaptığı kanuna, kendi değiştirdiği anayasaya uymayan bir iktidar ile karşı karşıyayız. Bu iktidar şimdi de kendi çıkardığı Varlık Fonu Kanunu’nun denetim maddesine uymuyor” değerlendirmesinde bulundu.

[Samanyolu Haber] 22.1.2020

KHK mağduruna ev satışı da yasak

Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile işlerinden olan çok sayıda kişi her gün bir yeni bir hukuksuzluğa maruz bırakılıyor.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile memuriyetten ihraç edilen F.K.'nin, eşinin üzerine kayıtlı daireyi satamadığı ortaya çıktı. Bayraklı tapu dairesine giden F.K.’ye, "Tapuda risk kararı var" dendiği aktarılıyor.

Durum böyle olunca F.K.’nin evini satın almak isteyen alıcının da kararından vazgeçtiği kaydediliyor.

Gazete Duvar'ın haberine göre F.K., yaşadıklarına tepki göstererek, “Ülkede hukuk olmadığı için bunları yaşıyoruz.” dedi.

BANK ASYA'DAN ÇEKTİĞİ KREDİ İLE EV ALDI

F.K. ve eşi H.K. 2013 yılında Bank Asya’dan kredi çekerek İzmir’de daire satın aldı.

Henüz banka kredisini bitirmeden 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde F.K. ve H.K. çifti hakkında soruşturma açıldı.

H.K., KHK ile ihraç edildi ve cezaevine gönderildi. F.K. ise eşinin tutuklanmasının ardından iki çocuğuna tek başına bakmak zorunda kaldı.

2013’te aldıkları daireyi satıp eşinin tutuklu olduğu şehire yerleşmek istedi. İzmir’deki Ziraat Bankası Çarşı Şubesi, Bank Asya olduğu için ipoteği kaldırıp alıcıya kredi vermeyi kabul etmedi.

F.K. kalan 73 bin liralık borcu diğer bankalardan çekerek bu borcu kapattı. Borç ödendikten sonra tapu üzerindeki ipotek kaldırıldı.

MAHKEME KARARINA RAĞMEN

İpoteğin kaldırılmasının ardından F.K., eşinden satış vekaleti ve mahkemeden "malların üzerinde tedbir kararı yoktur" kararını alıp tapu dairesine tekrar gitti.

Tapu dairesi F.K.’ye eşinin risk grubunda olduğunu söyleyerek satış işlemlerini gerçekleştiremeyeceklerini iletti. Bu gelişmeler yaşanırken evi satın almak isteyen alıcı da kararından vazgeçti.

F.K. daha sonra iki çocuğunu alıp eşinin tutulduğu kentte kiralık bir dairede yaşamaya başladı.

Evini satamadığı için de çocuklarını okula göndermekte zorluk yaşadığını söyleyen F.K., şunları anlatıyor: “3 aydır bu evimi satmaya çalışıyoruz. Yaşadığım stresten dolayı sağlık durumum da kötüye gitti. Bunu çocuklarıma anlatamıyorum. Ben de eşimin tutuklu olduğu ile yerleştim. Çocuklarım da bizimle birlikte maddi zorluklar yaşıyor. Ülkede hukuk olmadığı için bunları yaşıyoruz.”

GERGERLİOĞLU CUMHURBAŞKANI YARDIMCISI OKTAY'A SORDU

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, hem Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’ndan bu konuda bilgi talebinde bulundu hem de Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a soru önergesi verdi.

Gergerlioğlu, Oktay’a verdiği soru önergesinde "Tapu müdürlüğü sisteminde risk grubunda görülen kişiler kimlerdir?’ diye sordu.

Gergerlioğlu’nun Oktay’a yönelttiği sorular şöyle:

*İzmir Ziraat Bankası Çarşı Şubesi’nin Bank Asya’nın ipotekli olan evi ipoteği kaldırmaz gerekçesiyle kalan borcu kapatıp alıcıya kredi vermeyi kabul etmediği iddiaları doğru mudur?

*Eğer bu iddialar doğruysa Ziraat Bankası’na bu talimat hangi yasa ve kanunlar çerçevesinde verilmiştir?

*F.K. isimli yurttaşın eşine ait olan evi tapu müdürlüğünde vekaletname ile satamadığı iddiaları doğru mudur? Eğer bu iddialar doğruysa F.K. isimli yurttaş eşine ait olan evi niçin satamamaktadır?

*Tapu müdürlüğü sisteminde cezaevinde olan bir yurttaş risk grubunda olarak mı görülmektedir?

*KHK ile kamu görevinden ihraç edilen bir kişi daire alış ve satış işlemi yapabilmekte midir?

*Bakanlığınıza iletilmiş bu konuyla ilgili şikâyet var mıdır?

*Eğer iddialar doğruysa daha önce de tarafıma iletilen benzer şikayetler olmasına rağmen bu konu hakkında neden bir çözüm bulunmamıştır?

*Son 4 yılda evini satmak isteyip de satamayan yurttaş sayısı kaçtır?

[Samanyolu Haber] 22.1.2020

Bir stajyer avukata daha ruhsatı verilmedi

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) adil yargılanma şartının olmazsa olmazı mesleğe adım atan stajyer avukatları da "yandaş ve ötekiler" diye tasnif ediyor. En basit eleştiri "terör propagandası" sayılıyor ve stajyer avukatlar hakkında dava açılıyor. Davalarda lehine karar çıksa da avukatlık ruhsatı verilmiyor.

Hakkında hükmün açıklamasının geri bırakılması (HAGB) kararı olduğu için avukatlık ruhsatı verilmeyen Fatoş Gürbostan'a ilişkin Adalet Bakanlığı gerekçeli kararını açıklandı.

Kararda Gürbostan’ın “terör örgütü propagandası” suçunu işlediği iddiasıyla hüküm verildiği belirtilerek avukatlığının kanuna aykırı olduğu belirtildi.

GÜRBOSTAN: KOSKOCA ADALET BAKANLIĞI'NIN ANAYASADAN HABERİ YOK

Fatoş Gürbostan, “Açıkça anayasa madde 38 masumiyet karinesi ihlal ediliyor. Adalet Bakanlığı kanunu hiçe sayarak açıkça suç işliyor. Koskoca Adalet Bakanlığı’nda görevli hâkimlere HAGB’nin sanık hakkında hüküm oluşturmadığını anlatmaya çalışıyoruz.” dedi.

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu Fatoş Gürbostan’a hakkında “hükmün açıklanmasının geri bırakılması” kararı verildiği için Adalet Bakanlığı tarafından avukatlık ruhsatı verilmiyordu. 

Bakanlığın gerekçeli kararında Gürbostan’nın avukatlık stajını yaptığı, avukatlık için İstanbul Barosu ve Türkiye Barolar Birliği (TBB) tarafından uygun görüldüğü belirtildi.

Cumhuriyet'in haberine göre kararda, baro ve (TBB) kararına karşın Gürbostan’ın “silahlı terör örgütü propagandası yaptığı” iddiasıyla 10 ay ceza aldığı belirtildi.

ADALET BAKANLIĞI: YERİNDE GÖRÜLMEMİŞTİR

Kararda, “Verilen mahkûmiyet hükmünün açıklanmaması ve sanığın belirli bir denetim süresi içinde denetimli serbestliğe tabi tutulması anlamında bulunduğu, genel veya özel af niteliği taşımadığı, mahkemenin söz konusu kararla işten elini çektiği, verilen kararın itiraz kanun yolundan da geçmek suretiyle kesinleştiği, böylece ortada şekli anlamda bir kesin hüküm bulunduğu açıktır. Bu durumda adı geçen kişinin baro levhasına avukat olarak yazılmasına karar verilmesi yerinde görülmemiştir.” denildi.

[Samanyolu Haber] 22.1.2020

Eski AKP'li isim yeni parti kurdu

Herkes Adalet ve Kalkınma Partisi'nden (AKP) istifa eden Ali Babacan'ın yeni partiyi ne zaman resmiyete kavuşturacağını merak ederken, eski bir AKP'li Anadolu Birlik Partisi'ni (ABP) kurdu.

Adalet ve Kalkınma Partisi'nden (AKP) 10 Temmuz 2019'da istifa eden eski başbakan yardımcısı Ali Babacan'ın yeni partiyi ilan edeceği tarih beklenirken daha önce AKP sıralarında bulunmuş bir isim de parti kurdu.

İşadamı Bedri Yalçın liderliğindeki Anadolu Birlik Partisi (ABP) İçişleri Bakanlığı'na 2 Ocak 2020 tarihinde yaptığı müracaatla resmen kurulmuş oldu.

ABP, Yargıtay’ın faaliyette bulunan siyasi partiler listesinde 82'nci parti olarak yer aldı.

Uzun yıllar dernekçilik faaliyetlerinde bulunan Bedri Yalçın, AKP’de siyaset yapmış ve daha önce AKP’den Kemer belediye başkan aday adayı olmuştu

"DERNEKLERİN ELİ KOLU BAĞLANINCA DERNEĞİ PARTİYE DÖNÜŞTÜRDÜK"

Yalçın, AKP’de uzun yıllar siyaset yaptıktan sonra 2014 Mahalli İdareler Genel Seçimi'nde Doğru Yol Partisi’nden (DYP) Antalya Kemer belediye başkan adayı olmuştu.

ABP'de teşkilatlanma çalışmalarının devam ettiğini belirten Yalçın, AKP iktidarının sivil toplum kuruluşlarının alanlarını daralttığı için Anadolu Birliği Derneği üzerinden yürüttüklerini çalışmaları parti çatısı altında devam ettirmeye karar verdiklerini söyledi.


Bedri Yalçın, ABP'nin kurucu başkanı oldu. İki elin birbirini tuttuğu ABP ambleminde "En büyük vaat icraattır" sözünü slogan olarak yer aldı.

YALÇIN: AKP’NİN POLİTİKASINI 2010 YILINDA TERK ETTİK

AKP’nin, Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap veremediğini ve insanları kutuplaştırıldığını vurgulayan Yalçın, şöyle konuştu: “Artık halk sağcı, solcu ve İslamcı diye üçe ayırdılar. Yanlış yaptıklarını söyledik, eleştirdik. Ekonomiden, siyasete ve dini tercihlere kadar birçok sorun var, fakat çözüm yok. Bu yüzden de AKP'nin politikasını 2010 yılından bu yana terk ettik.”

7 BÖLGEDE ‘BÖLGE BAŞKANLIKLARI’ KURULACAK

Yalçın, 7 bölgede ‘bölge başkanlıkları’ kuracaklarını dile getirerek, "Bölge başkanlıkları üzerinden il ve ilçe başkanlıkları belirlenecek. Kısa zamanda teşkilatlanmayı bitirip çalışmalara koyulacağız.” dedi.

AKP’den istifa eden eski başbakan yardımcısı Ali Babacan’ın da kuracağı yeni partiyi de şubat ayının başında ilan etmesi bekleniyor.

ERDOĞAN'DAN DAVUTOĞLU'NA İKİ DARBE

Babacan gibi AKP'den istifa eden eski başbakan Ahmet Davutoğlu da 13 Aralık 2019'da Gelecek Partisi'ni kurdu. AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, Davutoğlu'nun parti hamlesine iki hamle yaptı.

Davutoğlu'nun kurucusu olduğu Şehir Üniversitesi, 2019 yılı aralık ayında Marmara Üniversitesi'ne devredildi.

Kurucuları arasında Davutoğlu'nun yanı sıra Murat Ülker, Mustafa Özel gibi isimlerin bulunduğu Bilim ve Sanat Vakfı'na da 21 Ocak 2020'de kayyım tayin edildi.

[Samanyolu Haber] 22.1.2020

İsveç'te okuldaki başörtü yasağını öğretmenler başörtüsü takarak protesto etti

İsveç'in güneyindeki Skurup kenti belediyesinin okullarda 13 yaşın altındaki kızların başörtüsü takmasına getirilen yasak öğretmenlerce protesto edildi.

Müslüman olmayan öğretmenler, Müslüman öğretmen ve öğrencilere destek amacıyla başörtüsü takarak okula geldi.

İsveçli çok sayıda kadın eğitimci, belediye meclisinin aldığı kararı protesto ettiklerini belirterek Müslüman öğrencilerle ve öğretmenlerle dayanışma içinde olduklarını dile getirdi.

Euronews'te yer alan habere göre yasağa karşı çıkılan yerlerden biri de Prästamosseskolan okulu oldu.

Okul müdürü Mattias Liedholm, yasağa uymayacağını ve kendi okulunda uygulamayacağını bildirdi.

Ancak kadın eğitimcilerin okula başörtüsü ile gelmesinin ardından sosyal medyada nefret içeren saldırıya uğradıkları bildirildi.

Müslüman öğretmen ve öğrencilere destek olan İsveçli eğitimcilere yönelik ağır hakaretler yapıldı.

Bununla birlikte eğitimcilere çok sayıda destek mesajı da geldi.

Kimileri kendini örten kişilerin baskı altında bu adımı attığını iddia ederken kimileri de dini özgürlüklerin kısıtlanamayacağını savunan iletiler paylaştı.

Aralık ayında Skurup Belediye Meclisi'nde kabul edilen yönetmelik, göçmen karşıtı ve aşırı sağcı İsveç Demokratları Partisi tarafından teklif edilmiş ve merkez sağ partiler de destek vermişti.

İsveç'te göçmen karşıtı aşırı sağcı parti yükselişte

Avrupa'da mülteci akını tartışmaları sebebiyle sağ popülist partiler yükselişte.

İsveç'te 9 Eylül 2018'de yapılan seçimlerde, göçmen karşıtı İsveç Demokratları Partisi oyların yüzde 17.6'sını alarak seçimlere damgasını vurmuştu.

Sağ popülist partisi seçim kampanyasını, AB projesine güvenin azalması, islamofobi ve hükümetin göç politikasından memnun olmayan İsveçlilerin kaygıları üzerinden yürütmüştü.

Verilere göre İsveç'te 800 bin civarında Müslüman yaşıyor.

[Samanyolu Haber] 22.1.2020

Anne Frank'ın Gizli Odası [Fikret Kaplan]

‘25 Mayıs Perşembe 1944,

Bugünlerde sürekli bir şeyler oluyor… Dünya tamamen tersine dönmüş gibi. İyi insanlar toplama kamplarında ve hapishanelerde. En kötülerse bunlar hakkında kararlar veriyor… Annem artık kahvaltı da yapamayacağımızı söylüyor. Öğlen yemeğimiz bir parça ekmekten ibaret ve akşam yemeği de patates…’

15 yıllık hayatının büyük bir kısmına sığdırılmış zulümleri ajandasına kaydeden gencecik bir kalbin duyguları bunlar… Acıyı, kederi, korkuyu bizzat yaşayarak tarif eden masum bir gönlün kelime dünyasındaki nakışları… Bir özgürlük mücadelesini daha sözcüklere döken Anne Frank’in günlüklerinden bu satırlar…

"Böylesi zamanlarda yaşamak zordur: İçimizdeki idealler, hayaller ve umutlar yaşamın acımasızlıkları yüzünden paramparça olur… Hayatımı kaos, acı çekme ve ölüm üzerine kurmam mümkün değil. Dünyanın yavaş yavaş vahşete büründüğünü görüyorum; bir gün bizi de yok edecek olan fırtınanın sesini duyuyorum; milyonlarca insanın acı çekişini hissediyorum.”

Genç kız, annesi, babası, ablası ve soykırıma uğrayan diğer dört kişiyle birlikte bir çatı katında geçirdiği kederli iki yılı unutulmayacak satırlara dökmüştü… Dünyaya bir perde arkasından baktığı o zor günlerde eline geçmiş en değerli şeydi bu ajanda ve kalem... Belki unutulup gidilecek zulümleri tarihe kaydetmişti insanların okuması için… İyilik ve kötülükleri yazan melekler gibi o da saf, duru duygularla insanlık tarihine kayıt düşüyordu o diktatörlük yıllarını…

‘20 Haziran 1942 Cumartesi
Hatıra defteri tutmak benim gibi biri için tuhaf bir duygu. Yalnızca daha önce hiç yazmadığımdan değil. İleride ben de dahil hiç kimse on üç yaşında bir kızın içinden geçenlerle ilgilenmeyecekmiş gibi geliyor. Ama aslında bunun hiçbir önemi yok, ben yazmak ve daha da önemlisi kalbimden geçen bir sürü şeyi ortaya dökmek istiyorum…’

‘11 Nisan Salı 1944
Bu şekilde acı çekmemize kim sebep oluyor? Kim bizi diğer insanlardan farklı görüyor. Bizi de Tanrı yarattı ve biz tekrar eski günlerimize onun sayesinde geri döneceğiz. Belki bir gün, her şey bittikten sonra, bazıları kurtulunca, onlar insanlara çektiğimiz acıları anlatacak. Belki bu insanlara iyilik hakkında, bizim niye acı çekmek zorunda kaldığımız hakkında bir şeyler öğretecek…

Cesur ol! Mutlaka bir kurtuluş olacak. Tanrı daima bizi gözetiyor…’

Geçen gece ölmek üzere olduğumu düşünüyordum. Cesur bir asker gibi ölümü bekliyordum. Fakat hala hayattayım. Savaştan sonra Hollanda’da kalmak istiyorum. Bu ülkeyi çok seviyorum. Burada çalışmak ve yaşamak istiyorum.

Eğer Tanrı sağ kalmama izin verirse, annemin yaptıklarından daha çok şeyler yapmak istiyorum. Tüm dünyayı dolaşmak, sesimi herkese duyurmak ve insanoğlu için iyi şeyler yapmak istiyorum.’

Büyük bir kütüphanenin arkasındaki gizli kapıdan girilen çatı katında saklanmak zorundaydı Anne Frank…ablası, anne-babası ve diğer dört kişi… Bir iş yerinin üst katındaki çatıydı burası. Soykırımdan kurtulmak, diktatörlük zulmünden gizlenmek için herkes gibi onlar da ancak böyle bir çözüm bulabilmişlerdi.

Sabah 07:30’dan akşama kadar yani alt katlarda çalışan işçiler gidene kadar tuvalete gidemeyeceklerdi… gürültü yapmak, sesli konuşmak, dışarıya en küçük yaşam emaresi vermek SS’lerin elinde parçalanmak demekti… perdeleri oynatmak, camları açmak hayallerinden bile geçmemeliydi… ancak çatının en üstündeki küçük yerde dışarıdan görülmeyen bir pencereyi belli vakitlerde açmaya izin vardı. Onda da yine çok dikkatli olmak zorundaydılar… Çünkü o çatı katında birilerinin yaşadığını onlara yardım getiren ve onları orada gizleyen iş yeri sahibinden başka kimse bilmemeliydi.

Peki, dünyaya sadece bir perde arkasından bakan bu insanlar, daracık, gizli olan bu yerde neden saklanıyorlardı? Tam iki yol boyunca onlara bu karanlık, zindan hayatını yaşatan endişe neydi?..

Anne Frank, yazıyor bunun sebebini…

‘8 Temmuz Çarşamba 1942,
Pazar sabahından bu yana sanki yıllar geçmiş gibi. O kadar çok şey değişti ki. Bütün dünyam alt üst oldu. Fakat hala yaşıyorum. Önemli olan da bu.
Pazar günü öğleden sonra SS’lerin babamı götürmek için geleceklerini duyduk. Hepimiz biliyorduk ki, bu toplama kampı anlamına geliyor.

“Annem, Bay Van Daan’la nerede saklanabileceğimiz konusunda konuşmaya gitti.” dedi Margot (Anne’nin 16 yaşındaki ablası). Mr. Van Daan’la babam beraber çalışmışlardı ve iyi arkadaştılar.

Daha sonra Margot bana bir hata olduğunu söyledi. Zalimler onun için telefon etmişlerdi. Nasıl olurdu da 16 yaşındaki bir genç kızı ailesinden alabilirlerdi?
Tanrıya şükür, hiçbir yere gitmiyor.
Saklanacak bir yer...
Nerede saklanabiliriz? Şehirde mi? Kasabada mı? Nerede...? Bu sorular hep kafamı meşgul ediyor ama hiçbirine cevap veremiyorum.

Margot ve ben toplanmaya başladık. En çılgınca şeyleri yanıma alıyordum. İlk önce günlüğüm, sonra mendillerim, okul kitaplarım, bir tarak ve eski mektuplar. Hatıralar benim için elbiselerden daha önemli.

Miep ve kocası Jan bize yardım etmek için geldiler… Miep ve Jan babamın çalıştığı fabrikada çalışıyorlar, onlar bizim yakın dostlarımız. Yatağımda son kez uyudum. Annem sabah 5:45’ de beni uyandırdı. Pek çok elbiseyi üst üste giymek zorundaydık. Hiçbir Yahudi evini elinde bir bavulla terk etmeye cesaret edemezdi.

Yedi kırkta evi terk ettik. Kedim Moortje’e veda ettim… Evi bir an o¨nce terk etmek için acele ediyorduk. Saklanacağımız yere güven içinde varmak istiyorduk. O an tek sorunumuz buydu.’

Anne Frank, 12 Haziran 1929’da Almanya’nın Frankfurt şehrinde Edith ve Otto’nun kızları olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona Annelies Marie Frank adını vermişti. Frankfurt’ta bir apartman dairesindeki yaşamları Naziler’in, 1933’te iktidara gelmesiyle alt üst oldu. Bundan sonra baba Otto, hem ailesi için daha güvenli bir yer hem de iş bağlantıları olduğu için Hollanda’nın Amsterdam şehrine gitmenin yollarını aradı. Önce baba etrafa sezdirmeden şehirden ayrıldı. Ardından da ailesi gitti.

Ancak bir süre sonra Adolf Hitler’in diktatörlük yönetimi Hollanda’ya da girdi ve buraya da Almanya’daki gibi kısıtlamalar getirdi. Özgürlükleri yok etti. Her tarafta SS’lerin saçtığı zulümler yaşanmaya başlandı.

Anne Frank, bugünlerde hiç unutamadığı arkadaşı Nanette ile tanıştı. Kaderin acı bir cilvesine bakın ki yıllar sonra Anne bir daha asla evlerine dönemeyecekleri ölüm kampında arkadaşı Nanette ile vefat etmeden önce bir kere daha yine aynı hüzünle karşılaşacaktı…

Hayat giderek zorlaşıyordu. İnsanlar yaşamaktansa bin defa ölmeyi hayata tercih ediyorlardı. Ama onların ellerini ayaklarını bağlayan sevdikleri, kızları, eşleri anne ve babaları vardı. İşsiz kalmak, hapis yatmak gibi sıkıntılara belki katlanılabilirdi… Ama vahşice yapılan zulümler, işkenceyle bitirilen hayatlar… o nazik yaratılışlı kadınlara, kız çocuklarına yaşatılan mağduriyetler… 

Anne Frank’in ablası Margot’a da Temmuz 1942’de bir celp gelmişti… SS merkezine çağrılıyordu. Margot, kim bilir hangi çalışma kampına sürülecek, hangi zulümlere maruz kalacaktı…

Tehlike evin içindeydi artık. İşler giderek çığırından çıkıyordu. Baba Otto çok düşündü. Gidip kendisi teslim olsa yine de kızlarının, ailesinin ve kendisinin peşini bırakmayacaklardı… Düşündü… düşündü… bir babanın evlatlarına olan bütün endişesiyle, merhametiyle, hüznüyle, tasasıyla düşündü… Ne yapmalıydı? Sonunda o an için en iyi çözüm yolunu buldu: Ailecek İsviçre’ye kaçtıklarını bildiren bir not bırakarak ortalıktan kaybolacaklardı. Fakat, aslında pek da uzağa gitmeyeceklerdi. Anne’nin günlüklerinde “Gizli oda” diye bahsedeceği, Prinsengracht Sokağı’ndaki 263 numaralı bir iş yerinin çatı katında saklanacaklardı.

Ve kendileri gibi mağdur olan diğer 4 kişiyle birlikte çatı katında hapis hayatı yaşamaya başladılar. Onların dış dünya ile bağlantısını sağlayan, yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayan Miep Gies’ti. Ölümü göze alarak yapıyordu bunu…

Anne Frank bu küçük çatı odasında babasının on üçüncü doğum günü hediyesi olarak kendisine aldığı ve adını Kitty koyduğu hatıra defterine günlük olarak içini döktü... Gizlenen ailelerinin bu iki yıllık sürede yaşadıklarını, insan ilişkilerini, korkularını, endişelerini, umutlarını, umutsuzluklarını "Sevgili Kitty" diye adlandırdığı defterine yazdı.

‘8 Aralık Pazartesi Akşamı 1943,
Burada hepimiz aşağı yukarı aynı ruh hali içindeyiz. Herkes kendini kötü hissediyor. Miep burada huzur içinde olduğumuzu söylüyor ama bu mavi gökyüzünde küçük bir çembere sıkışmak gibi bir şey. Biz burada, Annexe’deki sekiz kişi bu çemberin içindeyiz, etrafımız kara bulutlarla çevrili. Çember gittikçe daralıyor ve karanlık üstümüze çöküyor. Keşke bu çemberden kurtulup, o masmavi gökyüzüne doğru, Cennete doğru uçabilsem.’

‘3 Mayıs C¸ars¸amba 1944,
…Niçin insanlar barış içinde yaşayamıyorlar?” gibi soruları sık sık kendi kendimize soruyoruz. Hiç kimse bu sorulara gerçekten iyi bir cevap veremiyor. Niçin, İngiltere daha iyi uçaklar ve bombalar yapmaya çalışırken, diğer yandan yeni binalar inşa ediyor? Hükümetler savaş için milyonlar harcarken yoksul insanlar için ya da daha iyi ilaçlar için hiç para harcamıyor? Dünyanın bir yerinde insanlar açlıktan ölürken başka bir tarafında dağlar kadar çok besin israf ediliyor? Niçin insanlar bu kadar çılgın?

Savaşlardan sorumlu olan sadece hükümetler ya da hükümetlerin başındaki birkaç kişi değil. Onlara bu yetkileri biz vermiyor muyuz? İnsanların içinde onları vahşete ve cinayete iten bir taraf var. İnsanoğlu tamamen değişmedikçe savaşlar olmaya devam edecek.

Burada c¸ok sıkıntılı anlar yaşıyorum ama hala Annexe’deki (Gizli Oda’daki) yaşadıklarımı bir macera olarak görüyorum. Tehlikeli ama heyecan verici. Farklı bir hayatım olsun istiyorum, diğer kızlar gibi sıradan bir ev kadını olmak istemiyorum. Burada yaşadıklarım hayatım için ilginç bir başlangıç olmalı. Bu yüzden yaşadığım tehlikeli şeylerde bile gülünecek eğlenceli bir yön bulabiliyorum.

Genç, güçlü, mutlu ve neşeli bir insanım. Her gün biraz daha büyüdüğümü hissediyorum ve artık savaşın bitmesi çok yakın. Doğa hala çok güzel ve etrafımdaki insanlar çok iyi. Her gün, yaşadıklarımızın ne ilginç bir macera olduğunu düşünüyorum. Öyleyse niçin bu kadar üzülüp korkuyoruz?’

‘13 Haziran Salı 1944
Dışarı çıkmayalı o kadar uzun zaman oldu ki, gerçek dünyadaki her şey gözüme harika gözüküyor. Mavi gökyüzüne ya da çiçeklere hiç dikkat etmediğim, kuşların şarkılarını umursamadığım zamanları hatırlıyorum. Ama artık hepsi değişti. Yapabildiğimde, penceremden ayı, karanlık ve yağmurlu gökyüzünü izliyorum. Ne zaman go¨kyu¨zu¨ne, aya ve bulutlara baksam kendimi sakin ve umut dolu hissediyorum. Sanırım bu en iyi ilaç. Artık eskisinden daha güçlüyüm.

Ne yazık ki, çoğu zaman tozlu perdeleriyle kirli pencereleri seyretmek zorundayım.’

Günlüğünde, kirli pencerelerinden şahit olduğu hüzünle bir hadiseyi ise: ‘Akşamları hava karardığında yanlarına ağlayan çocuklarını da almış masum insanların uzun kuyruklar oluşturduğunu görüyordum. Sürekli yürüyorlardı. Bazı adamlar, hasta, yaşlı, çocuk, bebek, hamile ayrımı yapmadan önlerine gelen herkesi bayılana kadar dövüyordu. Hepsi ölüme yürüdüler’ cümleleri ile zihinlere kazıyordu.

Anne, günlüğüne son notlarını 1 Ağustos 1944’te yazdı.
‘1 Ağustos Salı 1944,
Şimdiye kadar çoğu zaman size iki kişiden bahsettim. Aslında bunlar benim içimdeki kişilerdi. Bunlardan biri şakacı ve eğlenceli Anne’ydi, küçük bir öpücükle mutlu olan ve soğuk şakalar yapan birisi. Bu insanların tanıdığı ve bir öğlen sonu insanların onunla alay ettiği Anne. Fakat diğerlerinin bilmediği bir Anne daha var. Anne’nin iyi tarafı. Daha düşünceli ve nazik Anne. Fakat hep birinci Anne insanlara kendisini gösteriyor ve diğerinin ortaya çıkmasına izin vermiyor. Deniyorum ama olmuyor. Çünkü insanların bana güleceklerinden korkuyorum. İnsanlar bana şimdi de gülüyor. Buna alışabilirim. Ama o zaman insanlar nazik kalpli Anne’ye gülecekler. O bunu kaldıramaz ve bunun için çok zayıf. İçimdeki nazik Anne’nin on beş dakikalığına ortaya çıkmasına izin versem bile konuşmayacaktır. Bu yüzden bunu yapmadan önce düşünüyor ve onun tekrar gizlenmesine izin veriyorum.

Öyle ki kibar Anne asla başka insanlar varken ortaya çıkmıyor. Daima yalnız olduğum zamanlarda görünüyor. Bunu değiştirmek için çok çaba harcıyorum ama bu çok zor. Eğer sessiz ve ciddi olursam ailem benim hasta olduğumu düşünüyor. Fakat ben, istediğim gibi olmaya; dünyada yalnız başıma kalsam bile nasıl biri olacağımı düşünerek, öyle olmaya çalışıyorum…’

Anne Frank, üç gün hastalıktan ve üzerine çöken üzüntüden dolayı kalemini eline alamadı. 4 Ağustos 1944 sabahı, ruhundan dışarıya taşan duygularını günlüğüne dökmek için yine kalemi eline almak üzereydi… 

Fakat, ne yazık ki saklandıkları odanın kapısının önünde SS’ler silahlarıyla dikilmişlerdi. İş yeri sahibini tehditle sakladığı kişileri derhal göstermesini istiyorlardı. Kim ihbar etmişti? Nasıl olmuştu? Düşünecek ve sorgulanacak zaman değildi… İnkar edip o masum insanları saklamanın imkanı yoktu artık. Çünkü bu gelenler her tarafı didik didik etmeden gitmeyeceklerdi. ‘Gerekirse bütün binayı yıkarım! diyordu başlarındaki kişi…

Kütüphanenin arkasındaki kapıyı açtı mecburen…
İki yıl boyunca her şeyden mahrum olan 8 insan için büyük bir şoktu bu. Hiç ummadıkları bir yıkım… Ölümden beter bir şeydi.

Her şey bitmişti artık… Anne’nin günlüğü, kalemi, hayalleri… ablasıyla sarılıp ağlamaları olmayacaktı artık. Annesine çiçeklerden yapmayı düşlediği taç, ablasına almayı düşündüğü hediye…hepsi geride kalmıştı. Yarına ait bütün umutları bitmişti bir anda…

Kendileriyle birlikte saklanan yaşlı adam, hareketsiz duran elini yanağına götürdü, gözlerini ovuşturdu; ardından dudaklarına bastırdı. Sonra da göğsünün üzerine koydu…belki rüyadan uyanırım, diye.
Ama değildi… Her şey gerçekti ve ölüm kamplarına gönderileceklerdi. 

Halbuki günün aydınlanmasından biraz önce ne kadar da umutlanmışlardı. Gözlerini ümitle yeniden hayata açmışlardı. Ama bitmişti işte… Saklandıkları binadaki herkes bulunmuştu.

Tutuklandılar ve ölüm kampına gönderildiler. İhbarcının kim olduğu ise asla öğrenilemedi. 

Ailenin her bir üyesi başka kamplara gönderildiler. Anne Frank, önce gönderildiği Polonya’daki Auschwitz kampında, çocukluk arkadaşı Nanette ile karşılaştı. Saçları kazınmış, çok sefil bir haldeydi. Kıyafetlerinin hepsi bitlendiği için Anne’nin üzerinde sadece bir battaniye vardı. Bir deri bir kemik kalmıştı. Nanette, arkadaşını gördüğünde içi sızladı. Nanette yedi, Anne ise sekizinci kamptaydı. Bu yüzden birkaç kez karşılaşabildiler. Bu kısa zaman dilimlerinde de her şeyden konuştular. Anne, Nanette’ye hayatı saklanarak yaşamanın ne kadar zor olduğundan bahsediyordu. ‘Hayatın kendisi başlı başına anlaşılmaz bir şey!’ diyordu. İnsanlar kendi cinslerine zulüm etmekte ne kadar da mahirdi. Neyi paylaşamıyordu bu insanlar? Başkalarına zulmetme, onların hayatlarını yok etme hakkını kim onlara veriyordu?

Anne Frank ve ablası Margot daha sonra Austchwitz’den, Almanya’da Hannover yakınındaki Bergen-Belsen toplama kampına götürüldüler. Buradaki hayat daha da zordu. Bir ölüm makinesi gibi öğütüyordu insanları…

Anne Frank ve ablası Margot Bergen-Belsen’de 1944-45 kışında öldüler. Anneleri ise aynı yılın şubat sonunda o¨ldü. Otto Frank evde saklanan sekiz kis¸iden hayatta kalan tek kişiydi. 1945 yılında toplama kampından sadece baba Otto Frank dönebildi.

8 kişinin saklandıkları çatı katına daha sonra gelen Hollandalı dostları ve iş yeri sahibi Miep, Anne Frank'ın günlüğünü buldular ve toplama kampından sağ dönen baba Frank'a verdiler. Kızının günlüğünden habersiz olan baba Frank yaşadığı şokla bir süre bu günlüğe bakamadı.

Dostları baba Otto Frank’a "Anne'nin bütün insanlığa bıraktığı bu emaneti gizli tutma hakkının olmadığını" söyleyip diretince Otto bunu okudu. Anne Frank'ın 4 ve 11 Nisan 1944 tarihlerinde günlüğünde yazdığı "Öldükten sonra da yaşamak istiyorum… yaşamak ve insanlara hizmet etmek istiyorum." ifadelerinden etkilendi. İnsanlığın yaşanan bu acıdan haberdar olması ve zulmün teşhir edilmesi için kızının günlüğünü kitap halinde yayınlamaya karar verdi.

Böylece, Anne Frank’ın Hatıra Defteri yayınlandı ve o zamandan beri dünyada en çok okunan kitaplardan biri oldu. 30 milyondan fazla okuyucuya ulaştı ve 67 dile çevrildi… Hatta bazı ülkelerde de müfredat kitapları listesine de alındı.

Bir dönemin acı hatıralarının, insanlık dramının yaşandığı beş katlı bina bugün müze olarak düzenlenmiş halde. Müzenin her köşesinde görsel imgelerle, filmlerle, kulaklıklarla Anne Frank ve ailesinin, evi beraber paylaştıkları ailelerin 1942-1944 yılları arasında zulümden korunmak için yaşadıkları süreç anlatılıyor...

[Fikret Kaplan] 22.1.2020 [Samanyolu Haber]

Yazarak Öğrenme ve Yazarak Dua [Safvet Senih]

Bir hadis-i şerifte de, “İlmi, (malumat, bilgiyi) yazarak kaydedip zabtedin.” buyuruluyor.”
Üstad Hazretleri Risale-i Nurların  yazılmasını,  “Kalem ile ilmi tahsil” diyor. Bu durum okumaktan daha tesirlidir. Ali İhsan Tola Ağabeyimiz, “Dualarınızı bile yazarak Allah’a takdim edin” diye tavsiyede bulunurdu ve daha kabul olacağını söylerdi.

Hüsrev Ağabeyimizin Hizmet mesleğinde yerini alan Merhum Abdullah Süslü Bey anlatmıştı: “Hüsrev Ağabey  vefat edince ne yapacağımı bilemedim. Kimin peşinden gideceğime karar veremedim. Bütün aileyi topladım. ‘Herkes Birinci Söz’ü yazacak ve dua edeceğiz.’ dedim. Yazdıktan sonra ‘Ya Rabbi bize bir yol göster, bir işaret ver!’ diye dua ettim. Rüyamda daha önceden hiç tanımadığım birisini gördüm. Onun Efendimize (S.A.S.) bağlı bir hidayet rehberi olduğu bildirildi. Tabii Norveç’ten memleketime tatillerde gelip gidiyorum, başka Hizmet şekillerini bilmiyordum. Neyse Konya’ya bir geldiğimde benim gibi Yazıcı Grubundan olan kayın biraderim Seyyid Ahmed Koyuncu beni bu Hizmetin bir toplantısına (Merhum Koca Yusuf Ağabeyin evine) götürdü. Mütevelli, Mahalli Heyet toplantısı vardı. Bir arsa ve kolej açma konusu üzerinde konuşuldu. Ama anlaşılan paraları ve arsaları yoktu… Sonra “Yeni geldi” diyerek bir video koydular izlemeye başladılar. Bir de baktım, konuşan benim duadan sonra gördüğüm zât idi. Onlara dedim ki,  “Arsa da var… Para da var… Ama bir şartım var, beni mutlaka bu zât ile görüştüreceksiniz.” Mustafa Bey hemen telefonla Hocaefendiyi aradı. Manisa’da imiş. Öbür gün için İzmir’de buluşmak üzere anlaştılar. Beraber İzmir’e gittik. Vardığımız da salonda sohbet ediyordu. Onu görünce, tansiyonum düştü. Olduğum yere yığıldım kaldım. Hocaefendi hemen yanıma geldi. Benimle ilgilenmeye başladı. Ben rüyamı anlatmaya kalkışınca, hemen ‘Böyle şeyler söylemeyin’ dedi.  Sonra tanımaya başlayınca çoluk-çocuğunun olmadığını anladım. Bir geldiğimde yanıma oğullarımdan ikisini de yanıma alıp getirmiştim. Dedim ki: “Efendim sizin hiç çocuğunuz yok. Bu iki evladımı size veriyorum kendi kütüğüne yazdırabilirsiniz.” Onlara şöyle şefkatle bir bakıp iyice süzdükten sonra ‘Abdullah Efendi, bunların kütükleri çok sağlam, sizde dursunlar.’ dedi. Sonra onları Yamanlar Kolejine kaydettirdim.”
İlim, Allah Korkusuna Götürür

M. Fethullah  Gülen  Hocaefendi diyor ki:

“Kur’an’ın başka bir âyetinde: ‘Allah’tan, ancak âlim kulları korkar.’ (Fâtır Suresi, 35/28)  buyurulmaktadır. Evet Allah’a (c.c.) karşı ancak âlimler haşyet duyup saygılı olur; çünkü ulûhiyet dairesine karşı hürmet hissi, bilip tanımaya bağlıdır. Allah’ı (c.c.) bilmeyenlerin ve ulûhiyet dairesinin sırlarına vâkıf olmayanların saygı  ve haşyetten nasipsiz oldukları açıktır.

“Bu noktadan hareketle, çocuklarımızın iç ve dış yapıları itibariyle mamur yetişmelerini sağlama yolunda atacağımız adımlardan bir diğeri de, hiç şüphesiz onların sağlam bir akideye sahip olmalarıdır. Vâcibü’l-Vücud’un (Cenab-ı Hakkın)  vücûb-u vücuduna (varlığının zarurî olduğuna) dair okuduğunuz, mütâlâa ettiğiniz gördüğünüz deliller, seviye ve kültür farklılığı ölçüsünde onlar için de söz konusudur. Bazen bu deliller, size ait tereddütleri izâle edebilecek seviyede olabilir; ama çocuklarımızın bulunduğu yaş ve kültür durumları itibarıyla yetersiz olabilir; o zaman daha uzmanca rehabilitelere  başvurmak icap eder.

“Diğer bir husus, Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) mübarek hayatlarının gönüllere girmesi, sevilmesi ve hakim olmasıdır ki, bu konu ile ilgili Sonsuz Nur adlı çalışmada üzerinden durulan hususlar türünden konuların hatırlatılmasına ihtiyaç vardır.

Altı-yedi  sene önce İcmâ  Toplantısında karşılaştığımız doksanına yaklaşmış Prof.  Dr. Vahidüddün  Han’ın “İlmin Işığında İslam” kitabında şöyle diyor: “Bu bölümü, merhum Hind âlimi Dr. İnayetullah el-Meşrikî’nin naklettiği bir hadiseyle noktalamak istiyorum:

“Sene 1909, günlerden Pazar. Hava yağışlı…  deta bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Bir ihtiyaç için evden çıktım. Bir baktım ki, Kembridge Üniversitesi Profesörü, meşhur astronomi bilgini Sır James Jeans koltuğunun altında İNCİL  ve şemsiye, kiliseye gidiyor. Hemen yaklaştım ve selam verdim. Selamımı almadı. Bir daha verdim. “Benden ne istiyorsun?” dedi. Efendim iki hususu; birincisi, şiddetli yağmura rağmen şemsiyeniz koltuğunuzun altında,” dedim. Sır James Jeans gülümsedi ve çabucak şemsiyesini açtı. İkincisi, sizin gibi sesini dünyaya duyurmuş bir şahsı KİLİSEYE  ÇEKEN  KUVVET  NEDİR? Dedim. Bu sual karşısında Sır  James Jeans bir an durakladı ve sonra şöyle dedi: ‘Bugün size evimde bir akşam çayı vermek istiyorum, lütfen teşrif ediniz!’  Akşam evine vardığım zaman saat tam dörttü. Kapıya Leydy Jeans çıktı, Sır  James’in beni odasında beklediğini bildirdi. Odasına girdiğim zaman, onu, üzerinde çay takımları konmuş küçük bir masa önünde derin düşünceler içinde buldum. Geldiğimi görünce NEYDİ  SU LİN? Dedi. Ve cevabımı beklemeden; ECR M-I  SEM VİYENİN  (Muhteşem gök cisimlerinin)  oluşumundan, akılları durduran nizamından, uçsuz bucaksız boyutlar ve yollarından, yörüngelerinden ve cazibelerden, insan havsalasına, sığmayan ışık kuvvetinden bahsederek bir konferans havası içinde konuşmaya başladı. Kalbimin, Allahü Taalânın büyüklüğü ve heybeti karşısında sarsıldığını hissettim. Sır James Jeans’ın başındaki saçlar, diken diken olmuştu. Gözlerinden yaşlar damlıyordu. Ve elleri zangır zangır titriyordu. Bir an durakladı ve sonra şöyle dedi: ‘Ey İnayetullah!  Allah’ın eşsiz sanatının tecellisi olan şu varlık âlemine baktığım zaman, İlahi Kudretin büyüklüğü karşısında vücudum ürperiyor. Ve titremeye başlıyorum. Allah’ın huzurunda vardığım zaman, Allah’ım sen çok büyüksün, çok yücesin diyorum ve adeta bütün hücrelerimin aynı dua ile bana katıldıklarını hissediyorum. Kendimi başkalarının saadetinden bin kat üstün iki büyük saadet ve sükun içinde bulunuyorum. Niçin kiliseye gittiğimi anladın mı ey İnâyetullah Han!”

“Büyük âlim İnayetullah Han sözlerine şöyle devam ediyor: Bu konferans zihnimde korkunç bir tufan doğurdu. Kendisine dedim ki: ‘Efendim, anlattığınız ilmî tafsilatlarla cidden beni duygulandırdınız, bu münasebetle inandığım mukaddes kitabın bir âyetini hatırladım, müsaade ederseniz size okuyayım.’  Başını salladı: ‘Memnuniyetle!’ dedi. Ona şu  yet-i Celileyi okudum: ‘Dağlardan da BEYAZ  ve KIRMIZI, renkleri çeşitli, hem de KAPKARA  yollar yaptık. İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da böyle ÇEŞİTLİ RENKLERİ  var. Allah’tan, kulları içinde ancak  LİMLER, haşyet duyup korkarak saygı duyarlar.” (Fâtır Suresi, 27-28)

“Sır James Jeans birden bağırdı: ‘Ne dedin? ALLAH’tan kulları içince ancak âlimler, haşyet duyup korkarak saygı duyarlar!..  Müthiş!  Çok müthiş bir şey bu!...  Elli senelik müşâhede ve araştırmalarım neticesinde keşfettiğim bu hususları Muhammed’e haber veren kimdir? Sonra hakikaten bu âyet, Kur’an’da var mıdır? Eğer böyleyse ben, Kur’an’ın Allah tarafından vahyolunduğuna inanıyorum, bunu kaydet.”

“Sır James Jeans, sözlerine şunları da ekledi: ‘Bir kere Muhammed (S.A.S.) ümmi idi. Bu sırları bizzat kendisinin keşfetmiş olması imkânsızdır.  Fakat bu sırları ALLAH  BİLDİRMİŞTİR.  Müthiş! Evet, çok çok müthiş bir şey bu!” (Pakistan Nakûs mecmuası ‘Cihan şûmûl şahsiyetler’ Özel sayısı. Merhum Allâme İnayetullah el-Meşrikî’nin Şahsiyeti, s. 1208-1209)

[Safvet Senih] 22.1.2020 [Samanyolu Haber]

Yüksek Hızlı Tren kanatlandı; abonman ücretlerine yüzde 400 zam!

TCDD, Yüksek Hızlı Tren (YHT) hattında abonman biletlere yüzde dört yüze yakın zam yaptı. Eskişehir-Ankara hattında çalışanların ve öğrencilerin tercih ettiği 30 günlük abonman bileti 480 liradan, bin 687 liraya çıktı.

Birgün’den Burcu Cansu’nun haberine göre, yolcu taşımacılığını özel sektöre devretmeye hazırlanan TCDD, YHT 30 günlük abonman bilet ücretlerine fahiş düzeyde zam yaptı. Eskişehir-Ankara hattında çalışanların ve öğrencilerin tercih ettiği 30 günlük abonman bileti 480 liradan bin 687 liraya çıktı. İnternet ve mobil satış kanallarına uygulanan yüzde 1.5 indirim de kaldırıldı. Business vagondan bilet alacak tüm yolculardan indirimli/ücretsiz seyahat kartlarına bakılmaksızın business sınıf tam ücreti alınması kararlaştırıldı.

220 TL’DEN 877 LİRAYA!

Devlet Demiryolları Taşımacılık A.Ş. Genel Müdürlügü Yolcu Taşımacılığı Dairesi, 30 günlük abonman biletine sahip yolcuların kullandığı şu hatlar için yüzde yüzün üzerinde zam yaptı. Yapılan zamlar şöyle:

Ankara-Polatlı 220 TL’den 877 TL’ye çıktı (Zam oranı yüzde 398).
Ankara-Eskişehir, Ankara-Konya 480 TL’den bin 687’ye çıktı (Zam oranı yüzde 351).
Polatlı-Eskişehir 352’den bin TL’den bin 260 TL’ye çıktı (Zam oranı yüzde 357).
Ankara-İstanbul 2 bin 100’den 3 bin 847 TL’ye çıktı (Zam oranı yüzde 183).

ÖĞRENCİLER 509 TL YERİNE, 960 TL ÖDEYECEK!

CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, sosyal medyadan yaptığı paylaşımla zamlara tepki gösterdi. Çakırözer’in paylaşımları şu şekilde: Yüksek Hızlı Tren biletlerine zam üstüne zam! Eskişehir-Ankara hattında çalışanların tercih ettiği 30 günlük abonman 624 liradan 1.687 liraya çıktı! Memurun maaşına yüzde 5.5, tren biletine yüzde 170 zam! İnsaf… Öğrencilerimiz Eskişehir-Ankara hattında 30 günlük abonman bilet almak isterse 509 lira değil 960 lira ödeyecek… Öğrenciye reva görülen zam yüzde 88!”

[TR724] 22.1.2020

İhaleyi alan BMC’nin elinde motor yok, milli tank Altay üretilemiyor!

Milli tank Altay’ın seri üretim ihalesini alan Katar ortaklı BMC, elinde motor olmadığı için TSK’ya söz verdiği teslimatları yapamıyor. Sakarya Tank Palet Fabrikası’nın işletmesinin Altay tankının seri üretimi için BMC’ye devri özellikle muhalefet partilerinin yoğun eleştirilerine konu olmuştu. Motor olmadığı için üretimin gecikmesi de projenin etkinliğine dair ayrı bir soru işareti doğurdu.

Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayi Başkanı İsmail Demir, 6 Ocak’ta yaptığı açıklamada, yerli ve milli ilk tank olan Altay Tankı konusunda, “Elimizde motor kalmadığı için Altay’da T0 başlatılamıyor. Motor yani güç paketi alternatif aramaları sürüyor. Motor olduktan sonra 18 ay başlayacak.” ifadelerini kullanmıştı.

İHALEYİ BMC KAZANMIŞTI

Altay Tankı’nın seri üretimi için yapılan ihaleyi BMC kazanmıştı. Ancak milli tankı üretecek olan şirketin “milli” olmaması, çok-uluslu bir niteliğe sahip olması eleştirilerin odağında; keza BMC’nin yüzde 49,9’u Katarlılara, yüzde 25,1’i Talip Öztürk’e, yüzde 25’i Ethem Sancak’a ait.

BMC ile 9 Kasım 2018’de imzalanan sözleşme uyarınca şirketin seri üretim sonucu ilk tankı 18 ay içerisinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim etmesi gerekiyordu. Keza, ihaleyi gerçekleştiren Savunma Sanayi Başkanı, 9 Kasım 2018’de “İlk Altay tankı 18 ay aradan sonra kara kuvvetleri komutanlığına teslim edilecek’ diyerek kesin tarih zikretmişti.
Ancak Savunma Sanayi Başkanı İsmail Demir’in “motor bulunamadığı için üretimin başlatılamadığı ve 18 aylık sürecin işletilemediği” yönündeki açıklaması, meclisteki muhalefet partisi temsilcilerinin yoğun eleştirilerine konu oldu.

TANK PALET PEŞKEŞ ÇEKİLDİ

CHP Sakarya Milletvekili ve Grup Başkanvekili Engin Özkoç, “Biz, milli tank adı altında, yabancı ülkelerin ortaklığıyla, hukuksuz, usulsüz, gizli kapaklı bir süreç yürütülmesine, askeri tesisimizin peşkeşine karşıyız.” diyor. euronews Türkçe’ye konuşan Özkoç, “İhaleyi verdikleri BMC’nin Altay Tankı üretecek altyapısı, tecrübesi, insan kaynağı, fabrikası yoktu. Bu yüzden önce BMC’ye Karasu’da 2 milyon metrekare hazine arazisi bedava tahsis edildi, üzerine burada üretim yapabilsin diye KDV istisnasından nitelikli personel maaş desteğine kadar “süper teşvik” sağlandı. Olmadı. BMC’nin işin altından kalkamayacağı anlaşılınca, Altay Tankı’nı üretebilecekleri tek tesis; Tank Palet, BMC’ye ihalesiz, bedelsiz peşkeş çekildi. Fabrika, işçisiyle, mühendisiyle beraber devredildi. Buna rağmen, aradan geçen 14 ayda Altay Tankı için tek bir çivi çakılmamış. Bu gerçek bir skandaldır. Skandalı da Savunma Sanayi Başkanı’nın açıklamasıyla öğrendi tüm Türkiye.” ifadelerini kullandı.

[TR724] 22.1.2020

Tutuklu Harp Okulu öğrencilerinin annelerine ‘terör’ operasyonu

Hava Harp Okulu öğrencisi oğlu Furkan Çetinkaya ve onun gibi 265 askeri öğrenci için ‘Adalet Yürüyüşü’ yapmak isteyen Melek Çetinkaya’ya destek veren anneler Konya, İstanbul ve Ankara’da TEM ekipleri tarafından gözaltına alındı.

Sadece çocukları için ‘adil yargılama’ isteyen annelerin terörle mücadele ekipleri tarafından gözaltına alınması, annelerin ‘terörle’ suçlanacağı iddialarına neden oldu. HDP Milletvekili ve İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, gözaltılara twitter hesabı üzerinden tepki gösterdi. Gergerlioğlu, “Melek Çetinkaya’nın yürüyüşüne destek veren Harbiyeli anneler Konya, İstanbul ve Ankara’da TEM ekipleri tarafından gözaltına alınıyor! Ne oluyoruz.! Çocukları için yüreği yanan anneleri de mi terörist ilan edeceksiniz..!? Daha nereye kadar gideceksiniz? Anneler vicdanımızdır.” ifadelerini kullandı.

[TR724] 22.1.2020

Hakan Şükür’ün sabrı taştı: Özür dile her şeyini verelim diyorlar, ulan ben şerefsiz miyim!

Eski Milli futbolcu Hakan Şükür’ün sabrı taştı. Kendisine, “Özür dile, her şeyini verelim.” şeklinde teklifler geldiğini ve bunu ispatlayabileceğini anlatan Hakan Şükür, “Bakın iddia ediyorum ve buradan söylüyorum; Sabah akşam beni arayanlar, gel iki kelime et her şeyini verelim diyenler, siyasi tablodan spor dünyasının en üst seviyesine… Bunu neye göre söylüyorlar? Yani iki kelime et, özür dile… Ulan ben şerefsiz miyim?” ifadelerini kullandı.

Hakan Şükür’ün YouTube kanalında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Fenerbahçe’ye yönelik şike davasından, kenisine yapılan ‘özür dile, her şeyini verelim’ tekliflerine kadar bir çok konuyu değerlendirdi. Hakan Şükür’ün konuşmasından satır başları:

“Türkiye’de hiç kimseye konuşma hakkı vermiyorlar, savunma hakkı vermiyorlar. Konuşanı tutukluyorlar. Örgüt denilen yapıya sponsor olmuş başkanın, Ali Koç’un, ailesinin suç işlediğini söylemiyorum. Her şey yasal zemindeydi ve herkes oraya sponsor olabilir. Ceza alan bu çocukların (Uğur Boral, Ömer Çatkıç, Zafer Biryol) suçu ne? Kaptanları onları götürmüş, burada suç ne? Emre suçlu demiyorum. Herkes legal olduğu sürece her yere gidebilir.”


TÜRKİYE ŞAHA MI KALKTI?

“Temizlediniz bitti! Bakın şimdi Türkiye’nin haline. Ekonomi canlandı mı? Piyasaya güven mi geldi? Kulüplerimiz şahlandı mı? Yarınlarda kimlerden özür dileyeceğinizin hesabını iyi yapın. Ona buna çamur atmaya gerek yok.”

MADEM KUMPAS VAR, UEFA’YA NEDEN İTİRAZ ETMİYORSUNUZ?

“Şikede kumpas kurulduğunu iddia ediyorsunuz. Ama UEFA size ceza veriyor. Gerekçeli kararları şu anda duruyor. Siz bu cezaya itiraz bile edemiyorsunuz. Neden itiraz etmiyorsunuz? Fenerbahçe haklı diyelim; ben de diyorum ki; Trabzonsporlular, Galatasaraylılar, Beşiktaşlılar, TFF birleşin. Böyle bir kumpas kurulmuştur. Bize bunu yapamazsınız deyin. Yaptınız mı bunu? Yapabilir misiniz? Fenerbahçe’ye kim kumpas kurduysa ortaya çıkar. Ve Avrupa’dan bu hakkı alırsınız. 58. madde neden değişti? Süper Kupa neden oynanmadı? UEFA neden ceza verdi size? Alın dosyaları kapısına dayanın. Benim gördüğüm o günkü Meclis’te; Biz içeride kapatalım, dışasını önemli değil havası vardı o dönem. Kim kumpas kurduysa Allah belasını versin.”

KURUM ŞİKE YAPAR MI?

“Şike süreci yaşanırken (2011) orada olan olayların hepsini ben gördüm. Kişilerle kurumlar ayrılsın diyenlere gördüm. Böyle birşey olabilir mi? UEFA’ya bunu nasıl anlatırsınız? Ya kurum şike yapar mı? Fenerbahçe şike yapar mı? Aziz Yıldırım’ı kurtardınız ama Fenerbahçe ceza aldı. Yazık değil mi? UEFA’da iki sene ceza almış bir kulübün yöneticilerinin içeride ceza almaması sadece bana mı garip geliyor. Kumpasçıların yüzlerine tükürelim hepimiz…”

FENERBAHÇE’Yİ KİM ELE GEÇİRMEK İSTİYOR BELLİ!

“Federasyon Başkanları atamayla gelmeye başladı. Fenerbahçe şike yapmıştır demiyorum. Kumpas iddianız var, gelin hep beraber bu çamurdan kurtulalım. UEFA’ya gidelim. Ben haktan yanayım kardeşim. Ben de o dilekçelere imza atacağım. UEFA’nın en iyi 25 futbolcusu listesinde olan bir insanım. Artık insanları birbirine düşmen etmekten vazgeçin. Kimin Aziz Yıldınım’ı o külüpten uzaklaştırmak istediği internette duruyor. Böyle bir şey olabilir mi? Fenerbahçe’yi kimin ele geçirmeye çalıştığıyla ilgili çok veri var elimizde. İnternette ses kayıtları duruyor.”

BENİ PARTİNİZE SİZ DAVET ETTİNİZ

“Ben hakim değilim, savcı değilim, polis değilim. Hiç bir gücüm yok. İsmim var. Ben dünyanın tanıdığı bir sporcuyum, futbolcuyum. Siz beni benim güvenilir yönümden dolayı partinize aldınız. Bana bunları söylediniz. İbrahim Kutluay’la birlikte sporda çok güzel şeyler yapın dediniz. Ben siyasete girmedim, siyaset beni çağırdı. Şöhretim diye… Toplumun gözü önündeki güvenilirliğimi kullanmak için beni aldınız. Siyaset yapmak sana göre değil diyenlere sesleniyorum; siyaset düzgün insanlarla olur. Her tarafı oynayan bir çok insan görüyoruz. Hangi sorunlarınızı çözüyorlar? Para mı yok? TC devleti güçlü bir devlettir; ama adaleti olduğu müddetçe.”

HODRİ MEYDAN, YURT DIŞINDA PARASI OLANLAR ARAŞTIRILSIN

“Eğer birilerinden talimat almış olsaydım bugün hepiniz önümde önünüzü ilikliyordunuz. Öyle ön ilikletmeye lanet olsun. Hayatımda kimseye tepeden bakmadım, bakmayacağım da… Muhalefetin ülkeyi yönetmek gibi bir sevdası var mı? Sömürülmeye yüz tutmuş bir ülke. Bu da adaletsizlikle oluyor. Savunma, mülkiyat hakları kutsaldır. Yurt dışında kazandıklarınızı ülkeye getireceksiniz ama size hain diyecekler. Ama size o hain diyen kişi Man adasında, İsviçre’de parasını yatırıcak. Hadi araştırsınlar; meydan okuyorum. Hadi araştırın. Herşeyimizi. ülkenizde kazandığınızı neden buralara getiyorsunuz? Yerli ve milliler! Utanmazlar… Futbolla, diziyle miziyle oyalayın insanları! Battaniyenin altında dizi izliyor insanlar… Çok ayıp…”

TÜRKÇE OLİMPİYATLARI’NA ERDOĞAN’IN UÇAĞIYLA GİTTİM

“Sayın Cumhurbaşkanı’nın uçağıyla gittiğim iki Türkçe Olimpiyat’ları var benim. Davet edilmemiştim. Benimle oraya gitmek istedi. Ben kimseyi kullanmadım. Ben Hakan Şükür’üm. Dünyanın tanıdığı bir futbolcuyum. Bu işin ahireti var. Gel yargılan diyorlar. 4 avukatım tutuklu. Nerede yargılanıyorsun? Üç yıldır içeride olan var. Davaları yeni başladı. İnsan olun insan… Sabah akşam altına pisletmiş birilerinin sözleriyle insanlara hakaret ediyorsunuz. Ele geçirdikleri medya gücünün etkisiyle.”

BEN ŞEREFSİZ MİYİM? BENİM VİCDANIM VAR

“’Dolandırıldım, paramı kaybettim’ diyorum, ‘kesin onlar yapmıştır’ diyorsun. Nereden biliyorsun kardeşim? Senin daha büyük iddiaların var elinde? Bakın iddia ediyorum ve buradan söylüyorum; bunu inkar ederlerse ispatlarım: Sabah akşam beni arayanlar, gel iki kelime et her şeyini verelim diyenler, siyasi tablodan spor dünyasının en üst seviyesine… Bunu neye göre söylüyorlar? Ben (haşa) teröristim, hainim! Buna karar vermişsiniz, yargı kararı gibi. Bakın bunu ispatlayabilirim diyorum. Yani iki kelime et, özür dile… Ulan ben şerefsiz miyim? Onu söyleyen insan benim iyiliğim için söylediğni zannediyor. Adalet böyle iki dudak arasında bir şey mi? Havuz gazetelerinde maaşlarını alanlar için böyle bir şey mümkün olabilir. Herşeyiniz gitse ne olar ya! Benim bilmediğim, görmediği bir şeyi görmüşüm gibi anlatmamı istiyorlar. Böyle birşey olabilir mi? Bu sıkışmış insan refleksi. Varlığını devam ettirmek istiyorlar. O medyanın hepsi benim olsa ben bunu yapamam. Vicdanım buna müsade etmez. Benim dinim bana bunu emretmiyor. Komşum bana noel ağacı getirdi. Ben de ona Kur’an’ın İngilizce mealini götürdüm. Ne var bunda? Siz bence kendinizi sorgulayın!”

[TR724] 22.1.2020