Yıllar önce doktora yapmak için ABD'ye yola çıkmadan önce yaptığım veda ziyaretleri sırasında -şimdilerde doçent olan- bir hocamız bana 'eğer oralarda güzel dergilerde yayın yapacak olursan, benim de adımı yaz, sana buralarda yardımcı olalım' demişti. Sanki normal bir konuşmaymış gibi, çok şaşırmıştım. Ben de 'ben eğitim bilimlerinde çalışma yaparım, püre matematik bana pek uymaz. Hele ki sizin çalıştığınız konularda çalışmam hiç olmaz, haliyle sizin işinize yaramaz benim çalışmalar' demiştim. O da bunun problem olmayacağını bu durumun kendisine 'sayı olarak, hem de uluslararası katkı' yapacağını söylemişti. Tabii ki benden umduğunu bulamadı. Yıllar sonra basında da patlak veren 'WCES' isimli web portalında yapılan yayınlarla alakalı haberde ismini görmüştüm. Bilenler bilirler 'WCES' pek akademik özgünlüğe önem vermeyen, her önüne gelen makaleyi para karşılığı basan bir portal. Bir de 'Hadronic Journal' var ki hocamızın oralarda da yayınları var.
İntihal ve hak edilmemiş akademik kredi almayı daha kariyerimin başında diyebileceğim günlerde böylece tanımış oldum. Bir ara Türkiye'den bir hocamız doçent olmak için -ki şimdilerde doçenttir kendisi- uluslararası bir makale yayımlaması gerektiğini ve ekte gönderdiği makaleye hakemlik yapıp yapamayacağımı sormuştu. Ben de yardımım olur belki diyerek makaleyi okumaya başladım, gördüm ki, kes yapıştır yapılmış bölümler oldukça fazla. Ben bunları kaynakları ile birlikte tespit edip kendisine geri gönderdim. Böyle bir makaleyi hatırı sayılır bir dergide yayımlamasının mümkün olmadığını ve yaptığım düzeltmeleri yeniden gözden geçirmesini kendisine salık verdim. Bir daha geri dönmedi, sonra öğrendim ki doçent olmuş.
Yine böyle hakemlik yapmak için önüme gelen bir makaleyi okurken yapılmış yorumların çok zayıf hatta zamanı geçmiş olduğunu gördüm. Kullanılan kaynaklar çok eski tarihliydi. Cevaplanmaya çalışılan araştırma sorusu artık bayatlamış bu sorunun ikinci hatta üçüncü nesil versiyonlarının çözümlerinin yapılması gerekli idi. Ben de durumu editör arkadaşa kapsamlı şekilde bildirmiştim, hatta böyle bir makale yazmak isteyen bir akademisyenin okuması ve anlaması gerekli kitap ve yayınları da ardından peşi sıra göndermiştim. O editör arkadaş bir daha bana hakemlik yapmak için makale göndermemişti.
Ülkemiz akademisyenlerine bildiğim ölçüde yardımcı olmaya çalışırken yapılan araştırmaların kalitesi, yöntemi, yayımı, yayımlanan derginin kalitesi, vs. gibi konular problem olarak karşıma çıkmaya başlamıştı. Hatta Türkiye'den gelen bir grup etkili ve yetkili ahaliye yaptığım bir sunumda 'ülkemizde yapılan tezlerin bir çoğuna ben inanmıyorum. Uluslararası kabul görmüş akademik ahlak kuralları takip edilmiyor' demiştim. İtiraz eden olmamıştı. O günlerde ülke sınırları içerisinde olmadığım için ulaşabileceğim veri sınırlı idi. Ama artık elimizde Boğaziçi Üniversitesi (http://bepam.boun.edu.tr/)'nin hazırlamış olduğu bir rapor var. Bu rapora göre ülkemizde yapılan doktora tezlerinin yüzde 28.5'i orijinal değil, yani etrafınızda gördüğünüz ve Dr. ünvanı olan her üç kişiden biri ünvanını hak ederek almamış. İntihal oranında ise durum daha vahim "yüksek lisans ve doktora tezlerinin yüzde 34’unde “ağır intihal” [var]. Vakıf üniversitelerinde intihal oranı yüzde 46 seviyesine çıkarken kamu üniversitelerinde bu oran yüzde 31" şeklinde. Yani yine etrafınızda gördüğünüz Dr. ünvanlı kişilerin nerede ise yarısı diyeceğim -biraz abartı olacak- unvanını 'çalarak' elde etmiş. Bunları söylediğim etkili yetkili grubun neden itiraz etmediğini anlamış oldum.
Kıssadan Hisse Yorum: BEPAM'ın yaptığı çalışma yapılalı herhalde iki sene olmuştur. Bu konu ancak 18 Aralık 2017 tarihinde burada http://www.bulten.gen.tr/haber-akademik-hirsizlik-turkiye-nin-intihal-tablosu-22509.html haber oldu. Daha önce haber yapan gazeteler de vardı-haklarını yemeyelim. Enteresandır habere konu çalışma BEPAM'ın websitesinde yok yada ben bulamadım.
[Mehmet Yekta Eraltay] 6.2.2018 [Samanyolu Haber]
myeraltay@samanyoluhaber.com
Kullukta '3K' formülü [Dr. Hüseyin Kara]
İnsanın dünya hayatında yükselebileceği en üstün makam, Allah’a kul, Habibi’ne ümmet olma makamıdır. Bunların dışındakilerin hepsi dünya gibi fanidir. Bu makamları kişiler kabirden öteye götürmezler. Kulluk makamı ise, insanı bu dünyadan alır, kabirden, mahşerden geçirir ve firdevslere kadar hep yükselterek ebetlere götürür. Allah’a kulluğu bırakıp, kullara kul olmayı tecih edenlerin ise ruhlarının yükseldiğine hiç kimse şahit olmamış ve sefihlik yakalarından düşmemiştir.
Allah’a kul olma talihliliğine erenlerin, yakaladıkları kulluk ivmesini sürekli koruyup canlı tutmak ve günbegün artırmak için ‘şartlarına uygun bir kulluk’ ortaya koyma mecburiyetleri vardır. İbadetten ubudiyete ve oradan ubudete giden yolda sürekli bir inkişaf niyeti ve kararlılığında olmak gerekir. İmanın aksiyona dönüşmesi olarak tanımlanan ibadet, insan hayatının çocukluk hariç bütün safhalarını kapsadığı için çok zor bir iştir. Buna nefis ve şeytanın engellemeleri de katıldığında zorluğu bir kat daha artmaktadır.
Allah’a kullukta en başarılı olarak bilinen enbiya-yı kiramın örnek hayatlarındaki en belirgin vasıf kulluklarındaki derinlikleridir. Onların izlerini yakından takip edenlerin de seviyelerine göre ibadette muvaffak oldukları görülmektedir. Öyleyse bu kaliteli kulluk yolunun bir formülü olmalı ve onu uygulayanlar sonuçta aynı başarıya ulaşmalıdırlar. Bu yazının konusu elden geldiği kadar ‘3K’yı misalleriyle izah etmektir.
Müminin, bedenî bir ibadeti gerçekleştirmek için en az üç unsuru uyumlu olarak bir araya getirmesi gerekir. Bunlar sırasıyla; kalp, kafa ve kalıptır. Başka bir ifade ile bunlara; gönül, akıl ve beden denilebilir. Bu üç unsur, bir ibadette başından sonuna kadar birlik ve beraberlik içinde hareket ederse kaliteli bir ibadet ortaya çıkmış olur. Aksi halde; bu üç unsurun birbirlerinden bağımsızlığı ve hatta habersizliği onu ibadet olmaktan çıkarır ve boşa harcanmış bir emeğe dönüştürür. Bir davranışın, Allah’ın kabul süzgecinden geçip de amel-i salih olarak meleklerin kaydına girmiş bir ibadet olabilmesi için bu üç unsurun o ibadete ortaklaşa katkı sağlaması gerekmektedir.
1- KALBİN İBADETE KATKISI:
Muhabbetin kaynağı olarak bilinen kalp, bir ibadetin icra edilmesine en önemli katkıyı sağlar. Sevilerek icra edilmeyen hiçbir işin bereketi olmadığı gibi, sevilmeden yapılan ibadetler de mümini âbid yapmaz. Hatta gönüllü olarak yapılmayan ibadetlere uzun süre devam da edilemez. Özellikle namaz gibi süreklilik isteyen zor ibadetlerde, belki başlangıçta istenilen gönüllülük olmayabilir. Fakat zamanla namazın sevgisi gönüllere yerleşince, o artık fıtratın bir yanı haline gelir ve zorluğun yerini kolaylık alır. Bu noktaya erebilmek için fiilî duanın kavlî dualarla desteklenmesi gerekir. Çünkü kalpler Allah’ın elindedir. İbadetleri severek yapma mevkiine yükselmenin yolu, Allah’a yalvarmaktan geçmektedir. Kur’an Hz. İbrahim’in dilinden bizlere bir dua tavsiye etmektedir. ‘‘ Ya Rabbi! Beni de, neslimi de namazı devamlı olarak ve gereğince kılan kullarından eyle. Duamı lütfen kabul buyur ya Rabbi.’’ (İbrahim; 14/40) Bu duada, Efendimiz’in (sav) ‘gözümün nuru’ diye nitelendirdiği namaz için insanın kendisine dua yapmasının yanı sıra, birer ana-baba olarak evlad u iyali için de dua yapmasının gereğine vurgu yapılmaktadır.
İbadet için bu kalbî muhabbetin temin edilemediği durumlarda, tembellikle iç içe olan namaza kalkışlar münafıkların namaza kalkışlarına benzetilmektedir. Çünkü namaza karşı olan şevk, gerçek mümin ile münafığı ayırt etmeye yarayan en önemli ölçülerdendir. ‘‘ Münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar. Müminlere gösteriş yaparlar. Yoksa Allah’ı pek az hatırlarlar.’’ ( Nisa, 4/142 ) Bir namaz için gerekli olan kalbî alakaya namaz enerjisi de denilebilir. Bu enerji temin edilmeden her gün beş defa temizlenip Allah’ın huzuruna çıkmak çok da kolay olmasa gerektir. Namaz, ibadetlerin en câmisi olmakla birlikte ömür boyu günde beş defa kılınması, farz bir ibadet olduğu için müminlerle münafıklar arasında turnusol kağıdı görevi görmektedir. Gerçek kulluk asla sevgisiz icra edilemez.
2-KAFANIN (AKIL) İBADETE KATKISI:
Bir ibadetin icrasında aklın devrede olması; neyi, niçin ve nasıl yapmakta olduğunu kontrol etmesi, ibadetin kabulünde en önemli bir husustur. Yine namazdan bir misal vermemiz gerekirse; namaza başlarken farz olan iftitah tekbirinin diğer bir adı tahrim tekbiridir. Yani bu tekbir, namaz kılan mümine, yiyip, içip, konuşmayı haram kıldığı gibi namazın dışında hayalen dolaşmayı bile haram kılar. Mümin, adeta ellerini tekbir için kaldırdığında, namazla ilgisi olmayan her şeyi arkaya atıp namaza dünya garizasından sıyrılmış olarak girer. Samimi bir niyet, ancak akıl tam devrede iken Allah ile yapılan bir sözleşmenin adıdır. Henüz dünyevî işlerinden aklen ve kalben ayrılamamış bir müminin yapacağı ibadetlerde ihlas temin edilebilir mi? Bundan dolayıdır ki, Maûn Suresi’nde Allah namaz kılmayanlara yazıklar olsun demiyor da, ‘‘Vay haline şöyle namaz kılanların. Ki onlar namazlarından gafildirler. İbadetlerini gösteriş için yaparlar. Zekat ve diğer yardımlarını esirger, vermezler.’’ ( Maûn, 107/4-5-6-7) buyuruyor. Namazda akıl devrede olmadığı zaman, hayal namazın dışındaki hayattan asla kopamaz ve insan bu haliyle de namazlaşamaz. İnsanın bedeni namaza ait fizikî hareketleri yerine getirse de öyle bir namaz Allah’ın kabul gümrüğüne takılabilir, meleklerin kaydına da geçmeyebilir. Allah’a kulluğun en önemli simgesi durumunda olan ibadetler, keyfiliğe kurban edilmeden ifa edilmeli ki ibadet gerçek yerini bulsun. Aksi durumda yorgunlukların, uykusuzlukların ve açlıkların ötesinde hiçbir şey elde edilemez.
3- KALIBIN (BEDEN) İBADETE KATKISI:
İbadetlerde kalp ve kafa senkronize bir biçimde üçüncü unsur olan kalıbı yönlendirmede ne kadar başarılı olursa ibadet o kadar kabule karin olur. Allah’ın ‘‘Namazı ikame ediniz!’’ emr-i sübhanisi ile böyle kaliteli bir namaz emredilmektedir. Dolayısıyla kullukta farkındalık meydana getirmenin bir kul için ne kadar önemli bir husus olduğunu, bu çeşit ayetlerin Kur’an’da çokça bulunmasından anlaşılmaktadır.
Mümin, kulluk vazifesini çoğunlukla bedenini kullanarak ifa etmektedir. Namaz, oruç ve hac gibi ibadetler beden ile yapılmaktadır. Beden, kalbin ve aklın direktiflerini fizikî bir davranışa dönüştürürken, adî davranışlardan farklı olarak onun ibadet kılıfı giymesi için, ancak gönülden severek ve karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek ihlasla yapılması gerekmektedir. Bu çeşit bedenî ibadetleri icra ederken toplumun içinde riyaya, tek başında iken ucub’a girerek yapılan kulluğun Allah nezdinde hiçbir değerinin olmayacağını anlamak zor değildir. Çünkü her ikisinde de Allah’ın rızası gözetilmemektedir. Tevbe Suresi 111. ayete göre mümin kulların ortaya koyduğu ibadetlerin asıl müşterisi Allah’tır, kullar değil. Onun için ibadeti Allah’a beğendirmek esas olmalı. Zaten ibadette ihlas da bunu öngörmektedir.
Misalimizi yine namazdan vermemiz gerekirse, insan kalıbının kulluğa katkısında, namazda ta’dil-i erkânı hatırlatmak kâfidir sanırım. Hanefî mezhebinde vacip, diğer üç mezhepte farz olan ta’dil-i erkân, beden ile ifa edilen bir husustur. Yani namazdaki her bölümün hakkını vererek, namazdan çalmadan, Allah’ın huzurunda durduğunun farkına vararak ifa edilen bir namaz gerçek namaz olur. Namaz, Hz. Cebrail’in (as) Efendimiz’e (sav) öğretip, O’nun (sav) ashaba öğrettiği bir namaza ne kadar yakınsa, böyle bir namazla Allah’a o kadar yakınlık kesbedilir.
Elhasıl, kullukta 3K formülünde yer alan kalp, kafa ve kalıbın ( gönül, akıl ve beden) beraberce bir ibedetin kabule karin olması istikametinde iş birliği yapmaları halinde, ibadetten beklenen neticeler elde edilir. Böyle bir namaz, insanı kötülüklerden alıkoyar. ( Ankebut, 29/45 ) Böyle bir hac ibadeti, günahların hepsinin affına sebep olur. (Buhari) Böyle bir oruç mümine Reyyan kapısından cennete girme ayrıcalığı kazandırır.(Buhari-Müslim)
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bu konudaki enfes cümlesi ile bu yazıyı sonlandıralım. ‘Halbuki namazda ruhun, kalbin, aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübah, dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü ahirete mal edebilir. Fanî ömrünü bir cihette ibka eder.’ ( Sözler, 4.Söz )
[Dr. Hüseyin Kara] 5.2.2018 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com
Allah’a kul olma talihliliğine erenlerin, yakaladıkları kulluk ivmesini sürekli koruyup canlı tutmak ve günbegün artırmak için ‘şartlarına uygun bir kulluk’ ortaya koyma mecburiyetleri vardır. İbadetten ubudiyete ve oradan ubudete giden yolda sürekli bir inkişaf niyeti ve kararlılığında olmak gerekir. İmanın aksiyona dönüşmesi olarak tanımlanan ibadet, insan hayatının çocukluk hariç bütün safhalarını kapsadığı için çok zor bir iştir. Buna nefis ve şeytanın engellemeleri de katıldığında zorluğu bir kat daha artmaktadır.
Allah’a kullukta en başarılı olarak bilinen enbiya-yı kiramın örnek hayatlarındaki en belirgin vasıf kulluklarındaki derinlikleridir. Onların izlerini yakından takip edenlerin de seviyelerine göre ibadette muvaffak oldukları görülmektedir. Öyleyse bu kaliteli kulluk yolunun bir formülü olmalı ve onu uygulayanlar sonuçta aynı başarıya ulaşmalıdırlar. Bu yazının konusu elden geldiği kadar ‘3K’yı misalleriyle izah etmektir.
Müminin, bedenî bir ibadeti gerçekleştirmek için en az üç unsuru uyumlu olarak bir araya getirmesi gerekir. Bunlar sırasıyla; kalp, kafa ve kalıptır. Başka bir ifade ile bunlara; gönül, akıl ve beden denilebilir. Bu üç unsur, bir ibadette başından sonuna kadar birlik ve beraberlik içinde hareket ederse kaliteli bir ibadet ortaya çıkmış olur. Aksi halde; bu üç unsurun birbirlerinden bağımsızlığı ve hatta habersizliği onu ibadet olmaktan çıkarır ve boşa harcanmış bir emeğe dönüştürür. Bir davranışın, Allah’ın kabul süzgecinden geçip de amel-i salih olarak meleklerin kaydına girmiş bir ibadet olabilmesi için bu üç unsurun o ibadete ortaklaşa katkı sağlaması gerekmektedir.
1- KALBİN İBADETE KATKISI:
Muhabbetin kaynağı olarak bilinen kalp, bir ibadetin icra edilmesine en önemli katkıyı sağlar. Sevilerek icra edilmeyen hiçbir işin bereketi olmadığı gibi, sevilmeden yapılan ibadetler de mümini âbid yapmaz. Hatta gönüllü olarak yapılmayan ibadetlere uzun süre devam da edilemez. Özellikle namaz gibi süreklilik isteyen zor ibadetlerde, belki başlangıçta istenilen gönüllülük olmayabilir. Fakat zamanla namazın sevgisi gönüllere yerleşince, o artık fıtratın bir yanı haline gelir ve zorluğun yerini kolaylık alır. Bu noktaya erebilmek için fiilî duanın kavlî dualarla desteklenmesi gerekir. Çünkü kalpler Allah’ın elindedir. İbadetleri severek yapma mevkiine yükselmenin yolu, Allah’a yalvarmaktan geçmektedir. Kur’an Hz. İbrahim’in dilinden bizlere bir dua tavsiye etmektedir. ‘‘ Ya Rabbi! Beni de, neslimi de namazı devamlı olarak ve gereğince kılan kullarından eyle. Duamı lütfen kabul buyur ya Rabbi.’’ (İbrahim; 14/40) Bu duada, Efendimiz’in (sav) ‘gözümün nuru’ diye nitelendirdiği namaz için insanın kendisine dua yapmasının yanı sıra, birer ana-baba olarak evlad u iyali için de dua yapmasının gereğine vurgu yapılmaktadır.
İbadet için bu kalbî muhabbetin temin edilemediği durumlarda, tembellikle iç içe olan namaza kalkışlar münafıkların namaza kalkışlarına benzetilmektedir. Çünkü namaza karşı olan şevk, gerçek mümin ile münafığı ayırt etmeye yarayan en önemli ölçülerdendir. ‘‘ Münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar. Müminlere gösteriş yaparlar. Yoksa Allah’ı pek az hatırlarlar.’’ ( Nisa, 4/142 ) Bir namaz için gerekli olan kalbî alakaya namaz enerjisi de denilebilir. Bu enerji temin edilmeden her gün beş defa temizlenip Allah’ın huzuruna çıkmak çok da kolay olmasa gerektir. Namaz, ibadetlerin en câmisi olmakla birlikte ömür boyu günde beş defa kılınması, farz bir ibadet olduğu için müminlerle münafıklar arasında turnusol kağıdı görevi görmektedir. Gerçek kulluk asla sevgisiz icra edilemez.
2-KAFANIN (AKIL) İBADETE KATKISI:
Bir ibadetin icrasında aklın devrede olması; neyi, niçin ve nasıl yapmakta olduğunu kontrol etmesi, ibadetin kabulünde en önemli bir husustur. Yine namazdan bir misal vermemiz gerekirse; namaza başlarken farz olan iftitah tekbirinin diğer bir adı tahrim tekbiridir. Yani bu tekbir, namaz kılan mümine, yiyip, içip, konuşmayı haram kıldığı gibi namazın dışında hayalen dolaşmayı bile haram kılar. Mümin, adeta ellerini tekbir için kaldırdığında, namazla ilgisi olmayan her şeyi arkaya atıp namaza dünya garizasından sıyrılmış olarak girer. Samimi bir niyet, ancak akıl tam devrede iken Allah ile yapılan bir sözleşmenin adıdır. Henüz dünyevî işlerinden aklen ve kalben ayrılamamış bir müminin yapacağı ibadetlerde ihlas temin edilebilir mi? Bundan dolayıdır ki, Maûn Suresi’nde Allah namaz kılmayanlara yazıklar olsun demiyor da, ‘‘Vay haline şöyle namaz kılanların. Ki onlar namazlarından gafildirler. İbadetlerini gösteriş için yaparlar. Zekat ve diğer yardımlarını esirger, vermezler.’’ ( Maûn, 107/4-5-6-7) buyuruyor. Namazda akıl devrede olmadığı zaman, hayal namazın dışındaki hayattan asla kopamaz ve insan bu haliyle de namazlaşamaz. İnsanın bedeni namaza ait fizikî hareketleri yerine getirse de öyle bir namaz Allah’ın kabul gümrüğüne takılabilir, meleklerin kaydına da geçmeyebilir. Allah’a kulluğun en önemli simgesi durumunda olan ibadetler, keyfiliğe kurban edilmeden ifa edilmeli ki ibadet gerçek yerini bulsun. Aksi durumda yorgunlukların, uykusuzlukların ve açlıkların ötesinde hiçbir şey elde edilemez.
3- KALIBIN (BEDEN) İBADETE KATKISI:
İbadetlerde kalp ve kafa senkronize bir biçimde üçüncü unsur olan kalıbı yönlendirmede ne kadar başarılı olursa ibadet o kadar kabule karin olur. Allah’ın ‘‘Namazı ikame ediniz!’’ emr-i sübhanisi ile böyle kaliteli bir namaz emredilmektedir. Dolayısıyla kullukta farkındalık meydana getirmenin bir kul için ne kadar önemli bir husus olduğunu, bu çeşit ayetlerin Kur’an’da çokça bulunmasından anlaşılmaktadır.
Mümin, kulluk vazifesini çoğunlukla bedenini kullanarak ifa etmektedir. Namaz, oruç ve hac gibi ibadetler beden ile yapılmaktadır. Beden, kalbin ve aklın direktiflerini fizikî bir davranışa dönüştürürken, adî davranışlardan farklı olarak onun ibadet kılıfı giymesi için, ancak gönülden severek ve karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek ihlasla yapılması gerekmektedir. Bu çeşit bedenî ibadetleri icra ederken toplumun içinde riyaya, tek başında iken ucub’a girerek yapılan kulluğun Allah nezdinde hiçbir değerinin olmayacağını anlamak zor değildir. Çünkü her ikisinde de Allah’ın rızası gözetilmemektedir. Tevbe Suresi 111. ayete göre mümin kulların ortaya koyduğu ibadetlerin asıl müşterisi Allah’tır, kullar değil. Onun için ibadeti Allah’a beğendirmek esas olmalı. Zaten ibadette ihlas da bunu öngörmektedir.
Misalimizi yine namazdan vermemiz gerekirse, insan kalıbının kulluğa katkısında, namazda ta’dil-i erkânı hatırlatmak kâfidir sanırım. Hanefî mezhebinde vacip, diğer üç mezhepte farz olan ta’dil-i erkân, beden ile ifa edilen bir husustur. Yani namazdaki her bölümün hakkını vererek, namazdan çalmadan, Allah’ın huzurunda durduğunun farkına vararak ifa edilen bir namaz gerçek namaz olur. Namaz, Hz. Cebrail’in (as) Efendimiz’e (sav) öğretip, O’nun (sav) ashaba öğrettiği bir namaza ne kadar yakınsa, böyle bir namazla Allah’a o kadar yakınlık kesbedilir.
Elhasıl, kullukta 3K formülünde yer alan kalp, kafa ve kalıbın ( gönül, akıl ve beden) beraberce bir ibedetin kabule karin olması istikametinde iş birliği yapmaları halinde, ibadetten beklenen neticeler elde edilir. Böyle bir namaz, insanı kötülüklerden alıkoyar. ( Ankebut, 29/45 ) Böyle bir hac ibadeti, günahların hepsinin affına sebep olur. (Buhari) Böyle bir oruç mümine Reyyan kapısından cennete girme ayrıcalığı kazandırır.(Buhari-Müslim)
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bu konudaki enfes cümlesi ile bu yazıyı sonlandıralım. ‘Halbuki namazda ruhun, kalbin, aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübah, dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü ahirete mal edebilir. Fanî ömrünü bir cihette ibka eder.’ ( Sözler, 4.Söz )
[Dr. Hüseyin Kara] 5.2.2018 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com
Hollanda ile nereden nereye! [Basri Doğan]
Türkiye ile Hollanda arasındaki diplomatik ve ekonomik ilişkiler 400 yıl öncesine dayanıyor. Tarihi bir not; 1612 yılında Hollanda’yı ilk tanıyan ülke Osmanlı İmparatorluğu idi. 1612’den bu yana sürekli artan ve gelişen ilişkiler son yıllarda dip yaptı. ‘Nereden nereye’ dedirten son gelişme büyükelçilerin geri çağrılması oldu.
2012 yılında 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü Kraliyet Sarayı’nda ağırlamaya hazırlanan dönemin Hollanda Kraliçesi Beatrix, iki ülke ilişkilerine verdiği değeri göstermek için Amsterdam’ın tarihi Dam meydanındaki taşları dahi değiştirmişti. Hollanda’da 3 gün sürecek ziyaret öncesinde Hollanda’da çok sayıda etkinlik ve açılışlar düzenlemiş, halkların bu etkinliklerde kaynaşması için 5 milyon Euro tanıtım bütçe çıkarmıştı. Kraliçe Betarix’in Kraliyet Sarayı’nda onuruna yemek verdiği Abdullah Gül ise iki ülke ilişkilerini şöyle anlatmıştı: “Türkiye ve Hollanda bugün, tarihi temellere dayanan mükemmel ilişkilere sahip, NATO üyesi iki müttefik ve birbirinin güçlü ekonomik ortağıdır. Hollanda ile Türkiye ilişkilerinin barış ve karşılıklı saygı temelinde 17. yüzyılın başladı. Osmanlı sultanının Hollanda’ya tanıdığı ticaret ve serbest geçiş ayrıcalığı tanıyan tek taraflı “ahitname” imzalandı. İki müttefik ülke ve birbirinin güçlü ekonomik ortağıdır.” Kraliçe Beatrix de Gül’e 2007 yılında Türkiye’ye yaptığı ve Kayseri’ye de gittiği ziyareti sırasında kendisine gösterilen misafirperverlikten dolayı teşekkür etmişti.
[Basri Doğan] 6.2.2018 [TR724]
2012 yılında 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü Kraliyet Sarayı’nda ağırlamaya hazırlanan dönemin Hollanda Kraliçesi Beatrix, iki ülke ilişkilerine verdiği değeri göstermek için Amsterdam’ın tarihi Dam meydanındaki taşları dahi değiştirmişti. Hollanda’da 3 gün sürecek ziyaret öncesinde Hollanda’da çok sayıda etkinlik ve açılışlar düzenlemiş, halkların bu etkinliklerde kaynaşması için 5 milyon Euro tanıtım bütçe çıkarmıştı. Kraliçe Betarix’in Kraliyet Sarayı’nda onuruna yemek verdiği Abdullah Gül ise iki ülke ilişkilerini şöyle anlatmıştı: “Türkiye ve Hollanda bugün, tarihi temellere dayanan mükemmel ilişkilere sahip, NATO üyesi iki müttefik ve birbirinin güçlü ekonomik ortağıdır. Hollanda ile Türkiye ilişkilerinin barış ve karşılıklı saygı temelinde 17. yüzyılın başladı. Osmanlı sultanının Hollanda’ya tanıdığı ticaret ve serbest geçiş ayrıcalığı tanıyan tek taraflı “ahitname” imzalandı. İki müttefik ülke ve birbirinin güçlü ekonomik ortağıdır.” Kraliçe Beatrix de Gül’e 2007 yılında Türkiye’ye yaptığı ve Kayseri’ye de gittiği ziyareti sırasında kendisine gösterilen misafirperverlikten dolayı teşekkür etmişti.
[Basri Doğan] 6.2.2018 [TR724]
Sakın ola ki cephenin öteki yakasına bakmayasınız! [Bülent Keneş]
Yedi düvelin itirazlarına kulak asmayan, eğilmeyip dik duruş sergileyen “Başkomutan”ın emriyle hiç düşünmeden harekete geçen kahraman ordumuz, şanlı muhaberatımızın sağdan soldan toplayıp hizaya soktuğu, eğitip silahlarla donattığı ve kucak kucak sakallarıyla, IŞİDvari şekil ve şimalleriyle hiç de askere benzemeyen envai çeşit radikal İslamcı cihadistten ‘ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet’ yöntemiyle oluşturduğu tamamı “yerli ve milli” Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) desteğiyle o köy senin bu köy benim, o tepecik senin bu tepecik benim diyerek Suriye’de her gün yeni bir zafere koşuyor.
Başkomutan’ın gölgesi nereye düşerse oracıkta hizaya girmeyi hayatlarının biricik ve en mübarek gayesi haline getiren yüzde 50’nin koşulsuz desteği elbette ki böylesine büyük bir dava, piyasaya yeni düşen el değmemiş o taptaze Kızıl Elma için yetmezdi. Onun içindir ki, muhalifmiş gibi yapan kim varsa, soru işaretlerini şıpın işi rafa kaldırıp anında bu milli şahlanışın yanında yer aldı. Sağdan hizaya girerek bu şanlı dirilişin bir parçası haline geliverdi, milli bir şuurla Erdoğan’a nefer yazıldı.
Ne dediniz? “Türkiye’yi bir batağa çekecek bu operasyon Başkomutan’ın sadece Zarrab davasından ve dışarıda köşeye sıkışmışlığından kurtulmakla kalmayıp Cumhuriyet’in tabutuna son çiviyi de çakmak için ihtiyaç duyduğu seçim sermayesini elde etme çabası mı?” Yahu bunlardan “muhalefet”e ne? Millilik ve yerlilikte şimdi millet bu kadar şahlanmışken muhalefet kalkıp bunları mı mesele etsin yani? Yok daha neler!..
LÜZUMSUZ SORULARI KAFAYA TAKMANIN NE ZAMANI NE DE YERİ…
Şanlı devletimizin bekasının mevzu bahis olduğu, milli birlik ve bütünlüğümüzün tehdit altında bulunduğu böylesine zor ve kritik bir dönemde, “2012’den beri Afrin’de yönetimde olanlardan Türkiye’ye hangi terör saldırıları yapılmış?” gibi “hain” işi lüzumsuz soruları kafaya hiç takmamak lazım. Çünkü, bunları akla getirmenin ne zamanıdır, ne de yeri…
Dünyada bozulan imajı, sıfırı tüketen itibarıyla serbest vaziyet düşerken son anda zeytin dalına tutunan Erdoğan, iktidarının bir silahlı şubesi haline gelen şanlı ordumuz, ülkenin milli çıkarları açısından sebepsiz giriştiği bu taarruzun meşruiyetini temin etmek için dişini tırnağına takmışken, bu tür kafa karıştıran soruların lüzumu yok… Ordumuzun Suriye topraklarına doğru ilerlerken oluşan meşruiyet krizini aşmak için pazar tezgahına dizer gibi dizdiği PYD/YPG/YPJ/KCK/PKK/TUKAKA/MUHAHA… vesaire terör örgütleri ile bile yetinmeyip, komik duruma düşme pahasına her cümlede mutlaka DAEŞ’in (IŞİD) ismini zikretme çabasına hiç mi saygınız yok? “PYD’yi hedef alan Zeytin Dalı nasıl oluyor da aynı anda PYD’nin can düşmanı olduğu için oralarda esamesi bile okunmayan IŞİD’i de hedef alabiliyor?” diye sakın ola ki sormayasınız. O sorunun cevabını sahadaki gelişmeler veriyor zaten. İkinci haftasını dolduran operasyon boyunca tek bir IŞİD’linin bile, şanlı ordumuzun çok sevdiği o beylik ifadeyle, “nötralize” edildiğine dair tek bir haber yok.
Hem aklın ihanetiyle akla geliveren böyle bir kuşkuyu niye soracakmışsınız ki, siz hain misiniz? Bütün çabalarınıza rağmen şayet bu türden ihanet soruları hala aklınıza, sonra da dilinizin ucuna geliyorsa hemen derin bir nefes alın, sonra şöyle okkalı bir şekilde yutkunun ve o soruları dilinizin ucundan geldiği yere doğru ittirin gitsin.
Yahu vicdanlarının sesine kulak verip de akıllarına geleni dile getirenlerin başlarına gelenlerden hiç mi ders almıyorsunuz? Temel hak ve özgürlükler, demokrasi, fikir ve ifade özgürlüğü, hukuk ve adalet gibi lüzumsuzluklara pek takılmayan yüzde yüz yerli, yüzde bin milli İslamofaşist rejimimizin gözü pek polislerinin kendini bilmez siyasetçilerden, doktorlardan, akademisyenlerden, gazetecilerden, sivil toplum önderlerinden, insan hakları savunucularından, sıradan vatandaşlardan her gün onlarcasını medyatik gürültülerle eşliğinde derdest etmesinin karşısında vicdanınızın kıytırık sesini hala bastıramayanlardansanız, kusura bakmayın ama, başınıza gelecekleri çoktan hak etmişsiniz demektir.
ÜÇ MAYMUN KADAR BİLE OLAMADIYSANIZ KABAHATİ KİMSEDE ARAMAYIN!
Hem size kim herkesin kör ve lal kesildiği bu mükemmel despotluk atmosferinde durumdan vazife çıkarıp olup bitenleri görün, duyun ve bir de üstüne duyduklarınızı, gördüklerinizi konuşun, yazın dedi ki? İşi baştan garantiye alıp toplumun, aydınların ve medyanın neredeyse yüzde 95’inin yaptığı gibi yapıp siz de olup biteni görmeyip duymasaydınız. Şu insan halinizle o meşhur üç maymun kadar bile olamadıysanız başınıza geleceklerin kabahatini başkasında aramayın. İktidar lejyonerlerinden güya muhaliflere varıncaya kadar herkes, milli şuurla birleşip tek yumruk haline gelerek şahlanmışken insaniyetmiş, vicdanmış, insafmış, merhametmiş, hakmış, hukukmuş gibi lüzumsuzlukların ne lüzumu var canım?
“Savaşta ilk önce gerçekler ölür,” önermesinin gereklerine uyum sağlayacak kadar aklınız yok mu sizin? Vicdanınızı değil, aklınızı kullanın. Hemen teslim-i bayrak edin. Hem sosyal medyadan televizyonlara, radyolardan gazetelere kadar üzerimize sürekli boca edilen resmi “gerçekler” neyinize yetmiyor? Sadece resmi yalanlara kulaklarınızı açarsanız, en azından yalanların işe yaramaz hale geleceği o ana, yani ülke topyekûn duvara toslayıp çökünceye kadar rahat edersiniz. Ondan sonrası mı? İşte o en kolayı. Neticede “elle gelen düğün bayram,” değil mi?
Mesela ben, her gün en az üç kez devletin bana sunduğu sıhhat imkanını bil’hakkın değerlendirmeye çalışıyorum. Hap gibi sunulan o resmi yalanları tok karnına hem de susuz yutuyorum. Siz de öyle yapın. Rahat edin. Sadece küçük bir örnek olsun diye, resmi ajansımızın Pazar günü öğlen yemeğini müteakip, “yarasın” temennisiyle birlikte, herkese verdiği şifalı dozu burada istifadenize sunuyorum:
DEAŞ’IN HER AÇIKLAMADA ADI VAR, AMA KENDİSİ YOK
“Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamaya göre, hudutlarda ve bölgede güvenlik ve istikrarı sağlamak maksadıyla, Suriye’nin kuzeybatısındaki Afrin bölgesinde, PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ’a mensup teröristleri etkisiz hale getirmek, dost ve kardeş bölge halkını bu teröristlerin baskı ve zulmünden kurtarmak üzere 20 Ocak saat 17:00’den itibaren ‘Zeytin Dalı Harekatı’ kapsamında terör örgütlerine ait sığınak, barınak, mühimmat deposu ve silah mevzisi olarak kullanılan 5 hedef imha edildi.
Harekata katılan uçaklar emniyetle üslerine dönerken, bölgeden elde edilen bilgilere göre 35 PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ terör örgütü mensubu etkisiz hale getirildi. Harekatın başlangıcından itibaren etkisiz hale getirilen terörist sayısı 932 oldu.
Türk Silahları Kuvvetleri (TSK) ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Zeytin Dalı Harekatı kapsamında Afrin’in batısındaki Şeyh Hadid beldesine bağlı Hac Bilal köyünü PYD/PKK’dan kurtardı. Bölgedeki AA muhabirlerinin bildirdiğine göre, TSK ve ÖSO güçleri, Afrin’in kuzey kesimlerindeki Şeyh Hadid beldesinde operasyonlara devam ediyor. Operasyonlarda, (ayrıca) PYD/PKK işgalindeki Hac Bilal köyü teröristlerden arındırıldı. Hac Bilal, Şeyh Hadid belde merkezine açılan otoyollara hakim bir yükseklikte bulunuyor.
TSK ve operasyonlara destek veren ÖSO güçleri harekatın başından bu yana PYD/PKK işgalindeki Afrin’in beş beldesinde 1’i belde merkezi, 21’i köy, biri köy altı yerleşim ve 9’u stratejik dağ veya tepe olmak üzere 32 noktayı örgütten kurtarmış oldu…
TSK ve ÖSO, Zeytin Dalı Harekatı kapsamında Afrin’in kuzeyindeki Huruz Dağı’nı terör örgütü PYD/PKK’dan kurtardı. Bölgedeki AA muhabirlerinin bildirdiğine göre, TSK ve ÖSO güçleri, Afrin’in kuzey kesimlerindeki Bülbül beldesindeki stratejik Huruz Dağı’na gece saatlerinde başlattıkları operasyonu başarıyla tamamladı. Huruz Dağı’nın alınması ile Bülbül belde merkezi güvence altına alınmış oldu. Dağın yakınlarındaki terör hedeflerine yönelik operasyonlar sürüyor.
Sınırda konuşlu Fırtına obüsleri, Kilis-Hatay hudut hattındaki Darmık Dağı bölgesinde tespit edilen terör örgütü PYD/PKK’ya ait hedefleri, Fırtına obüsleriyle yoğun olarak ateş altına aldı. Bombalanan alanlardaki terör hedefleri tam isabetle vuruldu. Geceden bu yana aralıklarla çatışma seslerinin de duyulduğu bölgeden yükselen dumanlar, Kilis’in sınır köylerinden de izlenebiliyor.
Bu arada bölge, askeri araç gereç ve personelle takviye ediliyor.”
HER CEPHENİN İKİ TARAFI, HER GERÇEĞİN İKİ YAKASI OLDUĞUNU UNUTUN
Öldürülen IŞİD militanlarına dair bugüne kadar tek bir veri olmasa da devletimizden her derde şifa, her müşgüle çare bu tür dozlar sürekli geliyor. Siz siz olun sadece bundan alın, sıhhat ve afiyet bulun. Bırakın milli damarlarınız kabarsın, kan her yere sıçradıkça kan dolaşımımız hızlansın, kahramanlık hisleriniz bırakın şahlansın, içiniz açılsın nefes alışlarınız güçlensin… Bırakın her bir bucaktan sesler yükselsin: Ver mehteri verrrrr!..
Aman ha sakın ola ki, her cephenin en az iki tarafı olduğu gibi bir şey aklınızın ucuna bile gelmesin. Bu sizin güvenliğiniz, ruh sağlığınız için çok tehlikeli bir şey olur. Benim her gün yaptığım hataya düşüp, göz ucuyla dahi olsa farklı kaynaklara bakmak suretiyle kabaran milli hislerinize sakın ola ki ihanet etmeyin. Belki İslamofaşist, hırsız-mırsız, rüşvetçi ve despot ama neticede “Başkomutan” olan Erdoğan’ın kendi şahsi ihtiyaçları ve siyasi ihtiraslarına binaen verdiği emri kapıkulu sadakatinde yerine getiren kahraman ordumuzun insafsız uçaklarının, tanklarının, toplarının, obüslerinin ve insansız hava araçlarının yağdırdığı bombaların gerçekten de denildiği yerlere mi yoksa başka yerlere mi düştüğünü hiç merak etmeyin. Katledilen çocukların, kadınların, sivillerin karartılan hayatlarını sakın ha görmeyin. Yoksa maazallah insanlıktan azıcık biraz nasibiniz kalmışsa şayet milli damarınız eskisi kadar kabarmaz, milli hisleriniz önceki gibi şahlanmaz hale gelebilir.
Mesela, size anlatıldığı kadarıyla her birini “milli ve yerli kahramanlar” diye bildiğiniz ÖSO’nun yamyamlarının öldürdükleri bir genç kızın cesedinin parçalarıyla nasıl eğlendiklerini görüp de ne yapacaksınız? Görecekleriniz, bilecekleriniz, Allah muhafaza, milli felaketiniz olur. Kabul edelim ki, ecnebilerin dediği gibi “huzur cehalette – ignorance is bliss.” Bu tür bir felaketten korunmak için aklı olan, aklını devre dışı bırakarak kendisini garantiye alır. Zaten çoğumuzun üzerine yerli yerince oturan bir gömlek gibi giydiğimiz cehalete ve duyarsızlığa dört elle sarılır. Sadece Erdoğan ve bendelerini dinler, bir tek resmi ağızların ne dediğine kulak verir, foseptik medyasını izler.
YAŞLILARIN, KADINLARIN, ÇOCUKLARIN, BEBEKLERİN FELAKETİNDEN BİZE NE?
Azılı IŞİD teröristlerinin saldırılarına karşı ellerinde tutmayı başardıkları kendi topraklarında, kendi evlerinde oturuyorken kahraman ordumuzun, tam 15 gün boyunca büyük fedakarlıklarla sürdürdüğü, havadan ve karadan bombardımanı altında hayatları kararan insanların, yaşlıların, kadınların, kızların, çocukların, bebeklerin felaketinden bize ne?
Hem Afrin Kantonu Sağlık Konseyi’nin dün yaptığı açıklamaya göre, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere en az 129 sivili katleden, en az 320 sivili yaralayan, köylerdeki, kasabalardaki evleri o güne kadar içlerinde yaşayanların tepesine geçiren kahraman ordumuzun mutlaka bir bildiği vardır. Peygamber ocağı şanlı ordumuzun, bir elinde haram bir elinde gösterebildiği her fırsatta tilavet ettiği Kur’an olan alnı secdeli despotumuzun onlarca masum bebeği, çocuğu, kadını, yaşlıyı durduk yere öldürecek hali yok ya!
Hem necip bir millet olarak kendimize açıklamakta müşgüle düştüğümüz her durumda yapageldiğimiz gibi yapmak ne güne duruyor? Hadi hep birlikte bir daha tekrarlayalım: “Şayet bu insanlar devletimiz ve kahraman Türk ordusu tarafından bombalanarak paramparça edilmek suretiyle öldürülmüşlerse vardır mutlaka bir suçları.” Oh mis!.. Şimdi hep birlikte bir daha tekrarlayalım ve rahatlayalım. Hepimizin ezbere bildiği pörsümüz vicdanlarımızı, çürümüş insaflarımızı kurtaran bu hayat kuratan cümlenin sonuna “Hem devletimizden daha iyi mi bileceğiz?” sözlerini de ekledik miydi artık sen sağ ben selamet!..
Sosyal medyada CNN International’ın bir haberinden görüntüler dolaşıyordu dün. Hainliğe bakar mısınız? Adamlar yememiş içmemiş kalkmış Afrin’e kadar gitmiş. Şanlı ordumuzun gece-gündüz yağdırdığı bombardımandan çocuklarını, eşlerini, babalarını kaybetmiş insanlar çareyi çoluk-çocuk ya bodrumlara ya da mağaralara sığınmakta bulmuş. Bu görüntüleri görünce kimseye duyurmadan içimden “Tıpkı 1937-38’lerin Dersim’i gibi” deyiverdim. Tabii ki “vatan haini” olmadığım için bunu sadece içimden söyledim.
BENİM ADIM HIDIR, ELİMDEN GELEN BUDUR!..
CNN Türk gibi “yerli ve milli” olamayan CNN INT’ın yaptığı hainlik tabii bununla da sınırlı değil. Bir taraftan mağaralara sığınmış çocuklar ve yaşlı kadınlarla konuşurken, diğer taraftan bu insanların terketmek zorunda kaldıkları bombalanmış yıkık dökük sokakları, harabeye dönmüş evleri ekranlara getirdi. Üstelik başı yazmalı yaşlıca bir Kürt kadınını da bu hainliğine alet etti. O yaşlı kadının ne dediğine bakar mısınız? “Erdoğan başımıza bomba yağdırıyor. Çocuklarımızı, evlerimizi yitirdik. Hiçbir şeyimiz kalmadı. Bize bunu neden yapıyorlar,” yahu bunu insan düşmanına söylemez.
Hainlik bununla kalsa yine iyi. Bir de 11 yaşında Yasemin isimli bir kız çocuğu ile konuşmuşlar. Babasının geçen hafta köylerini savunurken öldürüldüğünü söylüyor Yasemin ve devam ediyor: “Babam öldürüldü, biz de annem ve kardeşlerim ile birlikte bu mağaraya sığındık. Burası çok karanlık ve korkuyoruz. Çünkü, dışarıdan sürekli bomba sesleri geliyor. Hava saldırıları sürüyor. Biz onlara ne yaptık? Sadece çocuğuz, ne suçumuz var?”
CNN INT hainliğine devam etmiş ve bir bombardıman sırasında yaralanmış 10 yaşındaki oğlu hastanede yeni vefat ettiği için çığlık çığlığa ağlayan bir Kürt annesini ekranlara getirmekten çekinmemiş. Bir de bu annenin ağıt yakarken “Ben sensiz nasıl yaşarım” sözlerini aktarmış. Şu hainliğe bakın hele şu hainliğe!..
İşte bunlar oluyorken “İyi ki haramilerin şahı Başkomutanımızın borazanı Anadolu Ajansı (AA) var,” dedirten bir haber düşüyor ekranlarımıza: “Türk askeri, Zeytin Dalı Harekatı ile terör örgütü PYD/PKK unsurlarından arındırılan Afrin’in bir köyünde örgüt tarafından ölüme terk edilmiş iki yaşlıyı kurtararak Türkiye’ye ulaştırılmalarını sağladı… Mehmetçik tarafından zırhlı ambulans ile köyden çıkarılan 82 yaşındaki Ahmet Hannan ve 80 yaşındaki Azime Hüseyin, sınırdaki sağlık ekiplerine teslim edildi… Hassa Devlet Hastanesi’ne getirilen Ahmet Hannan ve Azime Hüseyin burada sağlık kontrolünden geçirildi.”
Eyyy hain CNN INT yapacaksan işte böyle haber yap!.. Bu haberi niye ekranlara taşımıyorsun? Bak işte görüyorsun, amansız saldırılarından can havliyle köyünü, evini-barkını terkeden Kürtler’in çaresizlik içerisinde geride bırakmak zorunda kaldıkları iki hasta pir-i faniyi şanlı ve kahraman ordumuz nasıl da kurtarmış, görmüyor musun? AA ve bizim foseptik medyasının tek gramını zayi etmediği televizyonculuğun propagandaya dair geniş tecrübe ve imkanları eline dizine dursun emi!
Umarım haramiler şahı Başkomutanımıza ve her despotlukta tam da olması gerektiği gibi onun kulu-kölesi haline getirilen kahraman ordumuza layık, kendisine ne verilirse sorgusuz-sualsiz afiyetle yiyen çoşkun milletimizin damak zevkine uygun, olabildiğince yerli ve milli bir yazı olmuştur… Benim adım hıdır, elimden gelen budur… Afiyet olsun…
[Bülent Keneş] 6.2.2018 [TR724]
Başkomutan’ın gölgesi nereye düşerse oracıkta hizaya girmeyi hayatlarının biricik ve en mübarek gayesi haline getiren yüzde 50’nin koşulsuz desteği elbette ki böylesine büyük bir dava, piyasaya yeni düşen el değmemiş o taptaze Kızıl Elma için yetmezdi. Onun içindir ki, muhalifmiş gibi yapan kim varsa, soru işaretlerini şıpın işi rafa kaldırıp anında bu milli şahlanışın yanında yer aldı. Sağdan hizaya girerek bu şanlı dirilişin bir parçası haline geliverdi, milli bir şuurla Erdoğan’a nefer yazıldı.
Ne dediniz? “Türkiye’yi bir batağa çekecek bu operasyon Başkomutan’ın sadece Zarrab davasından ve dışarıda köşeye sıkışmışlığından kurtulmakla kalmayıp Cumhuriyet’in tabutuna son çiviyi de çakmak için ihtiyaç duyduğu seçim sermayesini elde etme çabası mı?” Yahu bunlardan “muhalefet”e ne? Millilik ve yerlilikte şimdi millet bu kadar şahlanmışken muhalefet kalkıp bunları mı mesele etsin yani? Yok daha neler!..
LÜZUMSUZ SORULARI KAFAYA TAKMANIN NE ZAMANI NE DE YERİ…
Şanlı devletimizin bekasının mevzu bahis olduğu, milli birlik ve bütünlüğümüzün tehdit altında bulunduğu böylesine zor ve kritik bir dönemde, “2012’den beri Afrin’de yönetimde olanlardan Türkiye’ye hangi terör saldırıları yapılmış?” gibi “hain” işi lüzumsuz soruları kafaya hiç takmamak lazım. Çünkü, bunları akla getirmenin ne zamanıdır, ne de yeri…
Dünyada bozulan imajı, sıfırı tüketen itibarıyla serbest vaziyet düşerken son anda zeytin dalına tutunan Erdoğan, iktidarının bir silahlı şubesi haline gelen şanlı ordumuz, ülkenin milli çıkarları açısından sebepsiz giriştiği bu taarruzun meşruiyetini temin etmek için dişini tırnağına takmışken, bu tür kafa karıştıran soruların lüzumu yok… Ordumuzun Suriye topraklarına doğru ilerlerken oluşan meşruiyet krizini aşmak için pazar tezgahına dizer gibi dizdiği PYD/YPG/YPJ/KCK/PKK/TUKAKA/MUHAHA… vesaire terör örgütleri ile bile yetinmeyip, komik duruma düşme pahasına her cümlede mutlaka DAEŞ’in (IŞİD) ismini zikretme çabasına hiç mi saygınız yok? “PYD’yi hedef alan Zeytin Dalı nasıl oluyor da aynı anda PYD’nin can düşmanı olduğu için oralarda esamesi bile okunmayan IŞİD’i de hedef alabiliyor?” diye sakın ola ki sormayasınız. O sorunun cevabını sahadaki gelişmeler veriyor zaten. İkinci haftasını dolduran operasyon boyunca tek bir IŞİD’linin bile, şanlı ordumuzun çok sevdiği o beylik ifadeyle, “nötralize” edildiğine dair tek bir haber yok.
Hem aklın ihanetiyle akla geliveren böyle bir kuşkuyu niye soracakmışsınız ki, siz hain misiniz? Bütün çabalarınıza rağmen şayet bu türden ihanet soruları hala aklınıza, sonra da dilinizin ucuna geliyorsa hemen derin bir nefes alın, sonra şöyle okkalı bir şekilde yutkunun ve o soruları dilinizin ucundan geldiği yere doğru ittirin gitsin.
Yahu vicdanlarının sesine kulak verip de akıllarına geleni dile getirenlerin başlarına gelenlerden hiç mi ders almıyorsunuz? Temel hak ve özgürlükler, demokrasi, fikir ve ifade özgürlüğü, hukuk ve adalet gibi lüzumsuzluklara pek takılmayan yüzde yüz yerli, yüzde bin milli İslamofaşist rejimimizin gözü pek polislerinin kendini bilmez siyasetçilerden, doktorlardan, akademisyenlerden, gazetecilerden, sivil toplum önderlerinden, insan hakları savunucularından, sıradan vatandaşlardan her gün onlarcasını medyatik gürültülerle eşliğinde derdest etmesinin karşısında vicdanınızın kıytırık sesini hala bastıramayanlardansanız, kusura bakmayın ama, başınıza gelecekleri çoktan hak etmişsiniz demektir.
ÜÇ MAYMUN KADAR BİLE OLAMADIYSANIZ KABAHATİ KİMSEDE ARAMAYIN!
Hem size kim herkesin kör ve lal kesildiği bu mükemmel despotluk atmosferinde durumdan vazife çıkarıp olup bitenleri görün, duyun ve bir de üstüne duyduklarınızı, gördüklerinizi konuşun, yazın dedi ki? İşi baştan garantiye alıp toplumun, aydınların ve medyanın neredeyse yüzde 95’inin yaptığı gibi yapıp siz de olup biteni görmeyip duymasaydınız. Şu insan halinizle o meşhur üç maymun kadar bile olamadıysanız başınıza geleceklerin kabahatini başkasında aramayın. İktidar lejyonerlerinden güya muhaliflere varıncaya kadar herkes, milli şuurla birleşip tek yumruk haline gelerek şahlanmışken insaniyetmiş, vicdanmış, insafmış, merhametmiş, hakmış, hukukmuş gibi lüzumsuzlukların ne lüzumu var canım?
“Savaşta ilk önce gerçekler ölür,” önermesinin gereklerine uyum sağlayacak kadar aklınız yok mu sizin? Vicdanınızı değil, aklınızı kullanın. Hemen teslim-i bayrak edin. Hem sosyal medyadan televizyonlara, radyolardan gazetelere kadar üzerimize sürekli boca edilen resmi “gerçekler” neyinize yetmiyor? Sadece resmi yalanlara kulaklarınızı açarsanız, en azından yalanların işe yaramaz hale geleceği o ana, yani ülke topyekûn duvara toslayıp çökünceye kadar rahat edersiniz. Ondan sonrası mı? İşte o en kolayı. Neticede “elle gelen düğün bayram,” değil mi?
Mesela ben, her gün en az üç kez devletin bana sunduğu sıhhat imkanını bil’hakkın değerlendirmeye çalışıyorum. Hap gibi sunulan o resmi yalanları tok karnına hem de susuz yutuyorum. Siz de öyle yapın. Rahat edin. Sadece küçük bir örnek olsun diye, resmi ajansımızın Pazar günü öğlen yemeğini müteakip, “yarasın” temennisiyle birlikte, herkese verdiği şifalı dozu burada istifadenize sunuyorum:
DEAŞ’IN HER AÇIKLAMADA ADI VAR, AMA KENDİSİ YOK
“Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamaya göre, hudutlarda ve bölgede güvenlik ve istikrarı sağlamak maksadıyla, Suriye’nin kuzeybatısındaki Afrin bölgesinde, PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ’a mensup teröristleri etkisiz hale getirmek, dost ve kardeş bölge halkını bu teröristlerin baskı ve zulmünden kurtarmak üzere 20 Ocak saat 17:00’den itibaren ‘Zeytin Dalı Harekatı’ kapsamında terör örgütlerine ait sığınak, barınak, mühimmat deposu ve silah mevzisi olarak kullanılan 5 hedef imha edildi.
Harekata katılan uçaklar emniyetle üslerine dönerken, bölgeden elde edilen bilgilere göre 35 PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ terör örgütü mensubu etkisiz hale getirildi. Harekatın başlangıcından itibaren etkisiz hale getirilen terörist sayısı 932 oldu.
Türk Silahları Kuvvetleri (TSK) ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Zeytin Dalı Harekatı kapsamında Afrin’in batısındaki Şeyh Hadid beldesine bağlı Hac Bilal köyünü PYD/PKK’dan kurtardı. Bölgedeki AA muhabirlerinin bildirdiğine göre, TSK ve ÖSO güçleri, Afrin’in kuzey kesimlerindeki Şeyh Hadid beldesinde operasyonlara devam ediyor. Operasyonlarda, (ayrıca) PYD/PKK işgalindeki Hac Bilal köyü teröristlerden arındırıldı. Hac Bilal, Şeyh Hadid belde merkezine açılan otoyollara hakim bir yükseklikte bulunuyor.
TSK ve operasyonlara destek veren ÖSO güçleri harekatın başından bu yana PYD/PKK işgalindeki Afrin’in beş beldesinde 1’i belde merkezi, 21’i köy, biri köy altı yerleşim ve 9’u stratejik dağ veya tepe olmak üzere 32 noktayı örgütten kurtarmış oldu…
TSK ve ÖSO, Zeytin Dalı Harekatı kapsamında Afrin’in kuzeyindeki Huruz Dağı’nı terör örgütü PYD/PKK’dan kurtardı. Bölgedeki AA muhabirlerinin bildirdiğine göre, TSK ve ÖSO güçleri, Afrin’in kuzey kesimlerindeki Bülbül beldesindeki stratejik Huruz Dağı’na gece saatlerinde başlattıkları operasyonu başarıyla tamamladı. Huruz Dağı’nın alınması ile Bülbül belde merkezi güvence altına alınmış oldu. Dağın yakınlarındaki terör hedeflerine yönelik operasyonlar sürüyor.
Sınırda konuşlu Fırtına obüsleri, Kilis-Hatay hudut hattındaki Darmık Dağı bölgesinde tespit edilen terör örgütü PYD/PKK’ya ait hedefleri, Fırtına obüsleriyle yoğun olarak ateş altına aldı. Bombalanan alanlardaki terör hedefleri tam isabetle vuruldu. Geceden bu yana aralıklarla çatışma seslerinin de duyulduğu bölgeden yükselen dumanlar, Kilis’in sınır köylerinden de izlenebiliyor.
Bu arada bölge, askeri araç gereç ve personelle takviye ediliyor.”
HER CEPHENİN İKİ TARAFI, HER GERÇEĞİN İKİ YAKASI OLDUĞUNU UNUTUN
Öldürülen IŞİD militanlarına dair bugüne kadar tek bir veri olmasa da devletimizden her derde şifa, her müşgüle çare bu tür dozlar sürekli geliyor. Siz siz olun sadece bundan alın, sıhhat ve afiyet bulun. Bırakın milli damarlarınız kabarsın, kan her yere sıçradıkça kan dolaşımımız hızlansın, kahramanlık hisleriniz bırakın şahlansın, içiniz açılsın nefes alışlarınız güçlensin… Bırakın her bir bucaktan sesler yükselsin: Ver mehteri verrrrr!..
Aman ha sakın ola ki, her cephenin en az iki tarafı olduğu gibi bir şey aklınızın ucuna bile gelmesin. Bu sizin güvenliğiniz, ruh sağlığınız için çok tehlikeli bir şey olur. Benim her gün yaptığım hataya düşüp, göz ucuyla dahi olsa farklı kaynaklara bakmak suretiyle kabaran milli hislerinize sakın ola ki ihanet etmeyin. Belki İslamofaşist, hırsız-mırsız, rüşvetçi ve despot ama neticede “Başkomutan” olan Erdoğan’ın kendi şahsi ihtiyaçları ve siyasi ihtiraslarına binaen verdiği emri kapıkulu sadakatinde yerine getiren kahraman ordumuzun insafsız uçaklarının, tanklarının, toplarının, obüslerinin ve insansız hava araçlarının yağdırdığı bombaların gerçekten de denildiği yerlere mi yoksa başka yerlere mi düştüğünü hiç merak etmeyin. Katledilen çocukların, kadınların, sivillerin karartılan hayatlarını sakın ha görmeyin. Yoksa maazallah insanlıktan azıcık biraz nasibiniz kalmışsa şayet milli damarınız eskisi kadar kabarmaz, milli hisleriniz önceki gibi şahlanmaz hale gelebilir.
Mesela, size anlatıldığı kadarıyla her birini “milli ve yerli kahramanlar” diye bildiğiniz ÖSO’nun yamyamlarının öldürdükleri bir genç kızın cesedinin parçalarıyla nasıl eğlendiklerini görüp de ne yapacaksınız? Görecekleriniz, bilecekleriniz, Allah muhafaza, milli felaketiniz olur. Kabul edelim ki, ecnebilerin dediği gibi “huzur cehalette – ignorance is bliss.” Bu tür bir felaketten korunmak için aklı olan, aklını devre dışı bırakarak kendisini garantiye alır. Zaten çoğumuzun üzerine yerli yerince oturan bir gömlek gibi giydiğimiz cehalete ve duyarsızlığa dört elle sarılır. Sadece Erdoğan ve bendelerini dinler, bir tek resmi ağızların ne dediğine kulak verir, foseptik medyasını izler.
YAŞLILARIN, KADINLARIN, ÇOCUKLARIN, BEBEKLERİN FELAKETİNDEN BİZE NE?
Azılı IŞİD teröristlerinin saldırılarına karşı ellerinde tutmayı başardıkları kendi topraklarında, kendi evlerinde oturuyorken kahraman ordumuzun, tam 15 gün boyunca büyük fedakarlıklarla sürdürdüğü, havadan ve karadan bombardımanı altında hayatları kararan insanların, yaşlıların, kadınların, kızların, çocukların, bebeklerin felaketinden bize ne?
Hem Afrin Kantonu Sağlık Konseyi’nin dün yaptığı açıklamaya göre, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere en az 129 sivili katleden, en az 320 sivili yaralayan, köylerdeki, kasabalardaki evleri o güne kadar içlerinde yaşayanların tepesine geçiren kahraman ordumuzun mutlaka bir bildiği vardır. Peygamber ocağı şanlı ordumuzun, bir elinde haram bir elinde gösterebildiği her fırsatta tilavet ettiği Kur’an olan alnı secdeli despotumuzun onlarca masum bebeği, çocuğu, kadını, yaşlıyı durduk yere öldürecek hali yok ya!
Hem necip bir millet olarak kendimize açıklamakta müşgüle düştüğümüz her durumda yapageldiğimiz gibi yapmak ne güne duruyor? Hadi hep birlikte bir daha tekrarlayalım: “Şayet bu insanlar devletimiz ve kahraman Türk ordusu tarafından bombalanarak paramparça edilmek suretiyle öldürülmüşlerse vardır mutlaka bir suçları.” Oh mis!.. Şimdi hep birlikte bir daha tekrarlayalım ve rahatlayalım. Hepimizin ezbere bildiği pörsümüz vicdanlarımızı, çürümüş insaflarımızı kurtaran bu hayat kuratan cümlenin sonuna “Hem devletimizden daha iyi mi bileceğiz?” sözlerini de ekledik miydi artık sen sağ ben selamet!..
Sosyal medyada CNN International’ın bir haberinden görüntüler dolaşıyordu dün. Hainliğe bakar mısınız? Adamlar yememiş içmemiş kalkmış Afrin’e kadar gitmiş. Şanlı ordumuzun gece-gündüz yağdırdığı bombardımandan çocuklarını, eşlerini, babalarını kaybetmiş insanlar çareyi çoluk-çocuk ya bodrumlara ya da mağaralara sığınmakta bulmuş. Bu görüntüleri görünce kimseye duyurmadan içimden “Tıpkı 1937-38’lerin Dersim’i gibi” deyiverdim. Tabii ki “vatan haini” olmadığım için bunu sadece içimden söyledim.
BENİM ADIM HIDIR, ELİMDEN GELEN BUDUR!..
CNN Türk gibi “yerli ve milli” olamayan CNN INT’ın yaptığı hainlik tabii bununla da sınırlı değil. Bir taraftan mağaralara sığınmış çocuklar ve yaşlı kadınlarla konuşurken, diğer taraftan bu insanların terketmek zorunda kaldıkları bombalanmış yıkık dökük sokakları, harabeye dönmüş evleri ekranlara getirdi. Üstelik başı yazmalı yaşlıca bir Kürt kadınını da bu hainliğine alet etti. O yaşlı kadının ne dediğine bakar mısınız? “Erdoğan başımıza bomba yağdırıyor. Çocuklarımızı, evlerimizi yitirdik. Hiçbir şeyimiz kalmadı. Bize bunu neden yapıyorlar,” yahu bunu insan düşmanına söylemez.
Hainlik bununla kalsa yine iyi. Bir de 11 yaşında Yasemin isimli bir kız çocuğu ile konuşmuşlar. Babasının geçen hafta köylerini savunurken öldürüldüğünü söylüyor Yasemin ve devam ediyor: “Babam öldürüldü, biz de annem ve kardeşlerim ile birlikte bu mağaraya sığındık. Burası çok karanlık ve korkuyoruz. Çünkü, dışarıdan sürekli bomba sesleri geliyor. Hava saldırıları sürüyor. Biz onlara ne yaptık? Sadece çocuğuz, ne suçumuz var?”
CNN INT hainliğine devam etmiş ve bir bombardıman sırasında yaralanmış 10 yaşındaki oğlu hastanede yeni vefat ettiği için çığlık çığlığa ağlayan bir Kürt annesini ekranlara getirmekten çekinmemiş. Bir de bu annenin ağıt yakarken “Ben sensiz nasıl yaşarım” sözlerini aktarmış. Şu hainliğe bakın hele şu hainliğe!..
İşte bunlar oluyorken “İyi ki haramilerin şahı Başkomutanımızın borazanı Anadolu Ajansı (AA) var,” dedirten bir haber düşüyor ekranlarımıza: “Türk askeri, Zeytin Dalı Harekatı ile terör örgütü PYD/PKK unsurlarından arındırılan Afrin’in bir köyünde örgüt tarafından ölüme terk edilmiş iki yaşlıyı kurtararak Türkiye’ye ulaştırılmalarını sağladı… Mehmetçik tarafından zırhlı ambulans ile köyden çıkarılan 82 yaşındaki Ahmet Hannan ve 80 yaşındaki Azime Hüseyin, sınırdaki sağlık ekiplerine teslim edildi… Hassa Devlet Hastanesi’ne getirilen Ahmet Hannan ve Azime Hüseyin burada sağlık kontrolünden geçirildi.”
Eyyy hain CNN INT yapacaksan işte böyle haber yap!.. Bu haberi niye ekranlara taşımıyorsun? Bak işte görüyorsun, amansız saldırılarından can havliyle köyünü, evini-barkını terkeden Kürtler’in çaresizlik içerisinde geride bırakmak zorunda kaldıkları iki hasta pir-i faniyi şanlı ve kahraman ordumuz nasıl da kurtarmış, görmüyor musun? AA ve bizim foseptik medyasının tek gramını zayi etmediği televizyonculuğun propagandaya dair geniş tecrübe ve imkanları eline dizine dursun emi!
Umarım haramiler şahı Başkomutanımıza ve her despotlukta tam da olması gerektiği gibi onun kulu-kölesi haline getirilen kahraman ordumuza layık, kendisine ne verilirse sorgusuz-sualsiz afiyetle yiyen çoşkun milletimizin damak zevkine uygun, olabildiğince yerli ve milli bir yazı olmuştur… Benim adım hıdır, elimden gelen budur… Afiyet olsun…
[Bülent Keneş] 6.2.2018 [TR724]
Kitabını yazmış ama tanıyamamış [Tarık Toros]
Şahsen “Derin Devlet” lafını muhabirliğimin ilk yıllarında işittim.
Ondan önce var mıydı böyle bir laf bilmiyorum.
Açıkçası Türkiye’nin yakın tarihine eski merakım kalmadı.
O yüzden bakma gereği de duymuyorum.
***
Sadece “Derin Devlet” değil…
Son 30 senede benzeri başka kavramlar da dilimizde pelesenk oldu:
-Kontrgerilla
-Özel Harp Dairesi
-Gladio
-Ergenekon
-Seferberlik Tetkik Kurulu, vs.
***
Nasıl tanımlanırsa tanımlansın…
Artık “devlet” kelimesinin önündeki “derin” lafına gerek kalmadığı…
“Devlet”in bizatihi “derin” olduğu ortaya çıktı.
Öyle zamanları yaşıyoruz.
***
Bu “Devletin” hiçbir kutsalı yok.
Somut bir geçmişi, somut gelecek hedefi olmadığı gibi…
Dayandığı yasal kamusal düzen de yok.
Şu gün Türkiye’de fena halde hüküm süren kaotik ortamı…
Geriye doğru en az bir asırlık perspektifle bakmadan anlamak zor.
***
Birkaç misal vereyim:
Misal… Mehmet Ağar, Uğur Mumcu katledildikten sonra taziyeye gittiğinde Güldal Mumcu’ya “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” demişti. O duvar “devlet”ti.
Misal… Karagümrük Çetesi Lideri Nuri Ergin, bir cezaevi isyanında “Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü. Veli Abi’ye sorun” demişti. Mustafa Duyar, Özdemir Sabancı’nın katil zanlısıydı. Cezaevinde öldürüldü. “Veli Abi” kim mi? Ergenekon sanığı, emekli Tuğgeneral Veli Küçük.
***
Devam edelim.
“6-7 Eylül bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diyen Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, dairenin eski başkanıdır.
Aynı Yirmibeşoğlu ağzından şöyle bir laf da kaçırmıştır:
“Özel Harp’te bir kural vardır. Halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Bir cami yakılır. Kıbrıs’ta cami yaktık biz. Cami yakılır mesela.”
***
Yine…
Dönemin Başbakanı Ecevit, “Özel Harp” örtülü ödenekten para isteyince yapıdan haberdar olmuştur mesela…
1977’de İzmir Çiğli’de suikast girişimine uğradı.
Kullanılan silah Özel Harp’in çıktı.
Ecevit, dairenin 12 Eylül öncesi olaylarda parmağı olup olmadığını araştırırken bazı MHP il başkanlarının örgütün sivil uzantısı olduğunu da hayretle öğrenmiştir.
Tıpkı diğer parti ve örgütlerdeki uzantılar gibi.
***
Yirmibeşoğlu 1990 yılında emekli olana kadar Ordu’da yükselir, son görevi Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’dir.
1988’de Turgut Özal’a kurşun sıkan fakat ıskalayan Kartal Demirağ, Kontrgerilla’nın kamplarında emekli askerlerce yetiştirilmişti.
“Her şeyi vatanımız için yaptık” demesi bundandı.
Suikast soruşturması engellendi.
Özal, kulağına ismi fısıldanan Yirmibeşoğlu’nu kuvvet komutanı olabilecekken emekli etti.
Gücü sadece buna yetmişti.
***
Yirmibeşoğlu’nun “muhteşem bir örgütlenmeydi” dediği 6-7 Eylül 1955 olaylarını atlamayalım.
Olayları çıkaran “Kıbrıs Türktür” derneğinin başkanı, aynı zamanda Hürriyet’in yazı işleri müdürüdür.
Hürriyet gazetesinin 1950’lerden bu tarafa sebep olduğu linçler içinde “Vay Şerefsiz” manşeti attığı Ahmet Kaya olayı münferit kalır.
Hrant Dink’in katledileceği günlere doğru gerilimi pompalayan yayınları…
Dink’i “düşmanlaştıran” yazıları ileride daha iyi anlaşılacak.
Orhan Pamuk, Nobel alınca “Nobel’e Ermeni gölgesi düştü” manşeti de…
Ve mutlaka Ertuğrul Özkök’e özel bir bölüm ayrılacak.
***
Bu yazı bir belgesel değil, ancak gelecekte bu konuları çalışacaklar için bir anahtar olabilir.
İsmet Paşa’nın Demokrat Parti’ye darbe yaklaşırken sarf ettiği, “Sizi ben bile kurtaramam” sözü, kurucusu olduğu “Devlete” bir göndermedir.
Ve dahi:
Nazım Hikmet’i onlarca yıllık mahkumiyetten sonra, 50’sini geçmiş bir adam olarak askere çağıran ve kaçmasını organize eden…
Sabahattin Ali’yi Meriç ırmağına kadar kovalayıp orada buharlaştıran…
İzmir suikastı ve Menemen olayı bahanesiyle muhalifleri sindirip ele başlarını içeri tıkan…
Dersim’i bombalayan…
Sivas’ı kışkırtan…
Maraş’ta Alevi evlerine çarpı işareti koyan…
Tüm darbeleri yapan…
Faili meçhullerin hepsinin altından çıkan, AYNI DEVLETTİR.
Menderes’i asmıştır.
Sonra denge yapıp Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını “üç onlardan üç sizden” deyip darağacına yollamıştır.
***
Dikkat edin:
Bu “devlete” çalışmayanların tamamı ya içeride veya sürgün!
Bugün…
“Devletin” siyasi kadroları, bürokrasisi, gazetecileri belki de psikolojik harp tarihinin zirve örneğini sahneye koyuyorlar.
Artık Ali Kalkancı’lara, Müslüm Gündüz’lere de ihtiyaç yok.
Herkes birer kurşun asker olmuş, toplum kıvama gelmiş durumda.
“Devlet”, asırlık projesinin finaline yürüyor.
***
Hasan Cemal’in, yeni çıkan kitabında bir anekdot var.
Şöyle:
Doğan (Avcıoğlu) Bey salondaki deri koltuğunda oturuyor. Kaykılmış, bacaklarını boylu boyunca uzatmış. Ağzında sigarası. 12 Mart Muhtırası radyodan yeni okunmuş. Çok düşünceli. Beni fark edince, “Hasan,” diyor, “nerede yanlış yaptık diye düşünüyorum ama bir türlü bulamıyorum.”
Ben susuyorum.
**
Okurken dilimden şu döküldü:
Deşifre edilen 9 Mart 1971 cuntasının beyni olan Doğan Avcıoğlu, “Türkiye’nin Düzeni”ni yazmış ama belli ki devleti tanıyamamış.
[Tarık Toros] 6.2.2018 [TR724]
Ondan önce var mıydı böyle bir laf bilmiyorum.
Açıkçası Türkiye’nin yakın tarihine eski merakım kalmadı.
O yüzden bakma gereği de duymuyorum.
***
Sadece “Derin Devlet” değil…
Son 30 senede benzeri başka kavramlar da dilimizde pelesenk oldu:
-Kontrgerilla
-Özel Harp Dairesi
-Gladio
-Ergenekon
-Seferberlik Tetkik Kurulu, vs.
***
Nasıl tanımlanırsa tanımlansın…
Artık “devlet” kelimesinin önündeki “derin” lafına gerek kalmadığı…
“Devlet”in bizatihi “derin” olduğu ortaya çıktı.
Öyle zamanları yaşıyoruz.
***
Bu “Devletin” hiçbir kutsalı yok.
Somut bir geçmişi, somut gelecek hedefi olmadığı gibi…
Dayandığı yasal kamusal düzen de yok.
Şu gün Türkiye’de fena halde hüküm süren kaotik ortamı…
Geriye doğru en az bir asırlık perspektifle bakmadan anlamak zor.
***
Birkaç misal vereyim:
Misal… Mehmet Ağar, Uğur Mumcu katledildikten sonra taziyeye gittiğinde Güldal Mumcu’ya “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” demişti. O duvar “devlet”ti.
Misal… Karagümrük Çetesi Lideri Nuri Ergin, bir cezaevi isyanında “Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü. Veli Abi’ye sorun” demişti. Mustafa Duyar, Özdemir Sabancı’nın katil zanlısıydı. Cezaevinde öldürüldü. “Veli Abi” kim mi? Ergenekon sanığı, emekli Tuğgeneral Veli Küçük.
***
Devam edelim.
“6-7 Eylül bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diyen Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, dairenin eski başkanıdır.
Aynı Yirmibeşoğlu ağzından şöyle bir laf da kaçırmıştır:
“Özel Harp’te bir kural vardır. Halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Bir cami yakılır. Kıbrıs’ta cami yaktık biz. Cami yakılır mesela.”
***
Yine…
Dönemin Başbakanı Ecevit, “Özel Harp” örtülü ödenekten para isteyince yapıdan haberdar olmuştur mesela…
1977’de İzmir Çiğli’de suikast girişimine uğradı.
Kullanılan silah Özel Harp’in çıktı.
Ecevit, dairenin 12 Eylül öncesi olaylarda parmağı olup olmadığını araştırırken bazı MHP il başkanlarının örgütün sivil uzantısı olduğunu da hayretle öğrenmiştir.
Tıpkı diğer parti ve örgütlerdeki uzantılar gibi.
***
Yirmibeşoğlu 1990 yılında emekli olana kadar Ordu’da yükselir, son görevi Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’dir.
1988’de Turgut Özal’a kurşun sıkan fakat ıskalayan Kartal Demirağ, Kontrgerilla’nın kamplarında emekli askerlerce yetiştirilmişti.
“Her şeyi vatanımız için yaptık” demesi bundandı.
Suikast soruşturması engellendi.
Özal, kulağına ismi fısıldanan Yirmibeşoğlu’nu kuvvet komutanı olabilecekken emekli etti.
Gücü sadece buna yetmişti.
***
Yirmibeşoğlu’nun “muhteşem bir örgütlenmeydi” dediği 6-7 Eylül 1955 olaylarını atlamayalım.
Olayları çıkaran “Kıbrıs Türktür” derneğinin başkanı, aynı zamanda Hürriyet’in yazı işleri müdürüdür.
Hürriyet gazetesinin 1950’lerden bu tarafa sebep olduğu linçler içinde “Vay Şerefsiz” manşeti attığı Ahmet Kaya olayı münferit kalır.
Hrant Dink’in katledileceği günlere doğru gerilimi pompalayan yayınları…
Dink’i “düşmanlaştıran” yazıları ileride daha iyi anlaşılacak.
Orhan Pamuk, Nobel alınca “Nobel’e Ermeni gölgesi düştü” manşeti de…
Ve mutlaka Ertuğrul Özkök’e özel bir bölüm ayrılacak.
***
Bu yazı bir belgesel değil, ancak gelecekte bu konuları çalışacaklar için bir anahtar olabilir.
İsmet Paşa’nın Demokrat Parti’ye darbe yaklaşırken sarf ettiği, “Sizi ben bile kurtaramam” sözü, kurucusu olduğu “Devlete” bir göndermedir.
Ve dahi:
Nazım Hikmet’i onlarca yıllık mahkumiyetten sonra, 50’sini geçmiş bir adam olarak askere çağıran ve kaçmasını organize eden…
Sabahattin Ali’yi Meriç ırmağına kadar kovalayıp orada buharlaştıran…
İzmir suikastı ve Menemen olayı bahanesiyle muhalifleri sindirip ele başlarını içeri tıkan…
Dersim’i bombalayan…
Sivas’ı kışkırtan…
Maraş’ta Alevi evlerine çarpı işareti koyan…
Tüm darbeleri yapan…
Faili meçhullerin hepsinin altından çıkan, AYNI DEVLETTİR.
Menderes’i asmıştır.
Sonra denge yapıp Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını “üç onlardan üç sizden” deyip darağacına yollamıştır.
***
Dikkat edin:
Bu “devlete” çalışmayanların tamamı ya içeride veya sürgün!
Bugün…
“Devletin” siyasi kadroları, bürokrasisi, gazetecileri belki de psikolojik harp tarihinin zirve örneğini sahneye koyuyorlar.
Artık Ali Kalkancı’lara, Müslüm Gündüz’lere de ihtiyaç yok.
Herkes birer kurşun asker olmuş, toplum kıvama gelmiş durumda.
“Devlet”, asırlık projesinin finaline yürüyor.
***
Hasan Cemal’in, yeni çıkan kitabında bir anekdot var.
Şöyle:
Doğan (Avcıoğlu) Bey salondaki deri koltuğunda oturuyor. Kaykılmış, bacaklarını boylu boyunca uzatmış. Ağzında sigarası. 12 Mart Muhtırası radyodan yeni okunmuş. Çok düşünceli. Beni fark edince, “Hasan,” diyor, “nerede yanlış yaptık diye düşünüyorum ama bir türlü bulamıyorum.”
Ben susuyorum.
**
Okurken dilimden şu döküldü:
Deşifre edilen 9 Mart 1971 cuntasının beyni olan Doğan Avcıoğlu, “Türkiye’nin Düzeni”ni yazmış ama belli ki devleti tanıyamamış.
[Tarık Toros] 6.2.2018 [TR724]
Erdoğan, Papa’dan eli boş mu dönüyor? [Sefer Can]
Çocuktum, babam yıl boyunca dükkanda satacağı şeyleri almak için İstanbul’a giderdi. O dönene kadar annem “Bu adam yine bizi dünyanın borcuna sokacak” diye söylenip dururdu. Babam gelir gelmez, “Bu defa fazla açılmadım, sadece lazım olanları aldım. Ama bayağı iyi şeyler toparladım” cümleleriyle rahatlatma hamleleri yapardı. Horoz Nakliyat’ın kamyonu kapıya gelince her zamanki gibi annemin endişelerinin haklılığı ortaya çıkardı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yurt dışı seyahatleri bende aynı duyguları oluşturuyor. Ama bir fark var, annem endişesinde, babam cesaretinde haklıydı. Dükkanda mal olmazsa, müşteri boş dönerse kazan kaynamazdı. Erdoğan ise ülkenin ihtiyacına bakmadan gittiği yerde ne varsa onu alıp geliyor. Fransa ve ABD’den uçak, yine Fransa ve Sırbistan’dan et, Rusya’dan doğalgaz ve nükleer santral yanında bolca akıl alıyor. Bu arada Bosna Hersek’ten alınan etler hastalıklı çıktı ama raporlar etler piyasaya sürüldükten sonra geldiği için bir anlamı kalmadı.
Erdoğan’ın son durağı Vatikan’dı. AKP Genel Başkanı, 59 yıl sonra Vatikan’ı ziyaret eden ikinci cumhurbaşkanı oldu. (Merak edenler için hemen söyleyeyim ilki Celal Bayar imiş.) Vatikan Katoliklerin ruhani Lideri Papa’ın ikamet ettiği küçük bir şehir devleti. Bize satabilecekleri bir üretimleri yok onun için rahatız diye düşünmeyin. Çünkü hem oradan eli boş dönmüyor hem de sonrasında İtalya’ya uğrayacak. Onlarda ne ararsan var. Sadece Emine Hanım’la kızı alışverişe çıksa birkaç bin asgari ücretliyi göçertirler. İtalyanlar “Fransa’ya var da bize yok mi?” derse yandı gülüm keten helva. Bunu dememe ihtimalleri de bulunmuyor.
PAPA’DAN NE İSTEMİŞ?
Neyse biz asıl konumuza dönelim: Erdoğan, Papa’dan ne aldı? Öncelikle bir madalyon aldı. Erdoğan’a üzerinde ‘barış meleğinin şeytanı boğarken görüldüğü’ madalyonu veren Papa, “Bu madalyon, barış ve adalete dayalı bir dünyayı temsil ediyor” dedi. Türkiye’nin Suriye operasyonu devam ederken ‘sübliminal içerikli’ hediye yorumları boşuna değil.
ABD ile ipler kopmaya başlamadan önceki son gezide 2013’te Emine Erdoğan’a Georgetown Üniversitesi Psikoloji Bölümü Profesörü Fathali Moghaddam yazdığı ‘Diktatörlüğün Psikolojisi’ kitabı hediye edilmişti. Emine Hanımın gülücükler dağıtarak objektiflere poz vermesi alay konusu olmuştu. O karenin, mesaj içerikli hediyeler arasında hatırı sayılı bir yeri var. Bu da ondan aşağı kalmıyor.
Asıl bomba ise Erdoğan’ın kendisi ve ailesi için Papa’dan dua istemesi. Normal şartlarda normal bir insan, bir hrıstiyan din adamıyla vedalaşırken bunları söyleyebilir. Peygamberimizin, Yahudi komşusundan borç alması ve kalkanını rehin bırakmasını hep onun zühdüne yorumladılar. Oysa borç alabileceği onlarca Müslüman dururken bir Yahudi’den borç talep etmesinin öğretici başka hikmetleri var. Fakat hep bir düşman karşısında kendini tanımlayan siyasal İslamcıların kitabında bunlara yer yok. İslamcılığı bile iyice araçsallaştıran Erdoğan, hristiyanlığı karşı nefret söylemlerini rutinleştirmiş bir siyasetçi. (Şu raporda bunun örnekleri görülebilir: https://stockholmcf.org/wp-content/uploads/2017/08/Hate-Speech-Against-Christians-in-Erdoğan’s-Turkey_21.08.2017.pdf)
Erdoğan, Avrupa Birliği’ni bir Haçlı organizasyonu olarak gören ve Papa’ya çekilmiş fotoğraflarını bu tezine delil gösteren biri. Daha önce Papa’yla görüştüğü için Fethullah Gülen’e demediklerini bırakmadılar. Sahte Kardinal pasaportu bile düzenlediler. Yandaş basın sahteliği paçalarından dökülen pasaportu hala kullanmakta sakınca görmüyor.
Kendini Haçlıların yok etmeye çalıştığı İslam kahramanı gibi sunan birinin haçlıların lideri olarak gördüğü kişiden dua istemesi tuhaf değil mi? Bu tuhaflığı örtmek için küçük sandalye kahramanlıkları uydurmak ayıp değil mi? Şimdi dönüşte trollerini yemlemek için nefret söyleminin dozunu artıracak. Bu kısır döngü sürüp gidecek.
Keşke birkaç milyar dolarlık uçak daha alacağı bir ülkeye gitseydi.
[Sefer Can] 6.2.2018 [TR724]
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yurt dışı seyahatleri bende aynı duyguları oluşturuyor. Ama bir fark var, annem endişesinde, babam cesaretinde haklıydı. Dükkanda mal olmazsa, müşteri boş dönerse kazan kaynamazdı. Erdoğan ise ülkenin ihtiyacına bakmadan gittiği yerde ne varsa onu alıp geliyor. Fransa ve ABD’den uçak, yine Fransa ve Sırbistan’dan et, Rusya’dan doğalgaz ve nükleer santral yanında bolca akıl alıyor. Bu arada Bosna Hersek’ten alınan etler hastalıklı çıktı ama raporlar etler piyasaya sürüldükten sonra geldiği için bir anlamı kalmadı.
Erdoğan’ın son durağı Vatikan’dı. AKP Genel Başkanı, 59 yıl sonra Vatikan’ı ziyaret eden ikinci cumhurbaşkanı oldu. (Merak edenler için hemen söyleyeyim ilki Celal Bayar imiş.) Vatikan Katoliklerin ruhani Lideri Papa’ın ikamet ettiği küçük bir şehir devleti. Bize satabilecekleri bir üretimleri yok onun için rahatız diye düşünmeyin. Çünkü hem oradan eli boş dönmüyor hem de sonrasında İtalya’ya uğrayacak. Onlarda ne ararsan var. Sadece Emine Hanım’la kızı alışverişe çıksa birkaç bin asgari ücretliyi göçertirler. İtalyanlar “Fransa’ya var da bize yok mi?” derse yandı gülüm keten helva. Bunu dememe ihtimalleri de bulunmuyor.
PAPA’DAN NE İSTEMİŞ?
Neyse biz asıl konumuza dönelim: Erdoğan, Papa’dan ne aldı? Öncelikle bir madalyon aldı. Erdoğan’a üzerinde ‘barış meleğinin şeytanı boğarken görüldüğü’ madalyonu veren Papa, “Bu madalyon, barış ve adalete dayalı bir dünyayı temsil ediyor” dedi. Türkiye’nin Suriye operasyonu devam ederken ‘sübliminal içerikli’ hediye yorumları boşuna değil.
ABD ile ipler kopmaya başlamadan önceki son gezide 2013’te Emine Erdoğan’a Georgetown Üniversitesi Psikoloji Bölümü Profesörü Fathali Moghaddam yazdığı ‘Diktatörlüğün Psikolojisi’ kitabı hediye edilmişti. Emine Hanımın gülücükler dağıtarak objektiflere poz vermesi alay konusu olmuştu. O karenin, mesaj içerikli hediyeler arasında hatırı sayılı bir yeri var. Bu da ondan aşağı kalmıyor.
Asıl bomba ise Erdoğan’ın kendisi ve ailesi için Papa’dan dua istemesi. Normal şartlarda normal bir insan, bir hrıstiyan din adamıyla vedalaşırken bunları söyleyebilir. Peygamberimizin, Yahudi komşusundan borç alması ve kalkanını rehin bırakmasını hep onun zühdüne yorumladılar. Oysa borç alabileceği onlarca Müslüman dururken bir Yahudi’den borç talep etmesinin öğretici başka hikmetleri var. Fakat hep bir düşman karşısında kendini tanımlayan siyasal İslamcıların kitabında bunlara yer yok. İslamcılığı bile iyice araçsallaştıran Erdoğan, hristiyanlığı karşı nefret söylemlerini rutinleştirmiş bir siyasetçi. (Şu raporda bunun örnekleri görülebilir: https://stockholmcf.org/wp-content/uploads/2017/08/Hate-Speech-Against-Christians-in-Erdoğan’s-Turkey_21.08.2017.pdf)
Erdoğan, Avrupa Birliği’ni bir Haçlı organizasyonu olarak gören ve Papa’ya çekilmiş fotoğraflarını bu tezine delil gösteren biri. Daha önce Papa’yla görüştüğü için Fethullah Gülen’e demediklerini bırakmadılar. Sahte Kardinal pasaportu bile düzenlediler. Yandaş basın sahteliği paçalarından dökülen pasaportu hala kullanmakta sakınca görmüyor.
Kendini Haçlıların yok etmeye çalıştığı İslam kahramanı gibi sunan birinin haçlıların lideri olarak gördüğü kişiden dua istemesi tuhaf değil mi? Bu tuhaflığı örtmek için küçük sandalye kahramanlıkları uydurmak ayıp değil mi? Şimdi dönüşte trollerini yemlemek için nefret söyleminin dozunu artıracak. Bu kısır döngü sürüp gidecek.
Keşke birkaç milyar dolarlık uçak daha alacağı bir ülkeye gitseydi.
[Sefer Can] 6.2.2018 [TR724]
Türkiye: Ortadoğu’nun hasta adamı [Mehmet Efe Çaman]
Öncelikle şunu söyleyerek başlanmalı: Devletler jeopolitiklerini tümüyle kendi kendisine belirleyemez. Jeopolitik yalnızca tek bir ülkeyle alakalı bir saha da değildir – aksine, bir coğrafi konstellasyonda veya küresel sistemde tüm diğer aktörlerin göreceli gücüyle dinamik bir ilişki içinde belirlenen bir sahadır. Bir ülkenin bulunduğu coğrafi konum ve bölgesel konstellasyon, önemli bir dış politika belirleyicisidir. Ülkeler dış politik yönelimlerini – güvenlik politikaları da buna dâhil olmak üzere – jeopolitik gerçeklerden hareketle belirlerler. Bu nedenle dış siyaset ve güvenlik siyaseti alanlarında değişimler diğer politika sahalarına göre çok daha yavaş olur. Öyle ki, çoğu zaman bir değişim olduğu, uzman olmayanlarca anlaşılmaz. Çünkü günlük gazeteleri ve haberleri iyi takip eden dikkatli bir okuyucu bile dış politik ve güvenlik politikaları ile ilgili değişimi fark etmekte zorlanabilir. Dış politika ve güvenlik politikalarında keskin değişmeler veya kırılmalar, sadece belirli iç ve dış koşullarda olur.
Mesela bir ülkede meydana gelen sistemsel bir değişiklik, örneğin 1917 Ekim Devrimi sonrasında Rus İmparatorluğu’nun yerini Sovyetler Birliği’ne (SSCB) bırakması gibi bir değişim, böyledir. Ya da İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda meydana gelen uluslararası sistemin yapısına ilişkin değişim, birçok devletin dış ve güvenlik politikalarını bir kırılma ölçüsünde etkilemiş, majör değişiklikleri tetiklemiştir. Mesela Almanya ikiye bölünmüş, Birleşik Krallık küresel etkisini yitirmiş, Sovyetler Birliği ve ABD süper güç olmuştur. Yine, örneğin, Avrupa’nın batı ve doğu olarak ABD/SSCB güdümünde iki bölgeye ayrılmasıyla, coğrafi kavramlar olan ve koordinat belirleyen doğu ve batı terimleri siyasileştirilerek, mesela Türkiye ve Yunanistan “Batı Avrupa” sistemine dâhil edilmiştir. Yani uluslararası sistemde meydana gelen değişim, sadece fiziki haritalara değil, zihin haritalarına da etkide bulunmuştur.
TÜRKİYE’DE NE OLDU DA DEĞİŞİM YAŞANDI?
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na irrasyonel bir şekilde “kaybedilen toprakları geri kazanmak” hedefiyle katıldı. Yani İttihatçılar savaşa katılmaya bir şekilde zaten karar vermişlerdi. Almanlarla anlaşınca savaşta Rusya’nın karşısında yer aldılar. Rusya’nın savaşı kaybedeceğini hesaplıyor, ‘Kızıl Elma’nın Rusya’nın geri çekileceği topraklarda olduğuna inanıyorlardı. Bu nedenle satın alınan iki Alman gemisi ve onların Alman personeli Rusya’nın Karadeniz limanlarını topa tutarken, oluşturulan bu yeni güç ittifakının Osmanlı Devleti’ni muzaffer edeceğini hayal ediyorlardı. Oysa jeopolitik gerçekler ve güç ilişkileri başka bir şey söylemekteydi. Her ne kadar söyleneni dinleyen kimse çıkmasa da!
Jeopolitik gerçekler bir tür matematiktir. Bugün dış politika ve güvenlik politikaları kırılmasıyla karşı karşıyadır Türkiye. Türk dış ve güvenlik politikası değişmiştir. Bu değişimi iyi ya da kötü gazete okuyan veya televizyondan günlük haberleri izleyen herkes fark ediyor. Küresel sistemde bir değişim mi oldu? Ya da Türkiye’de çok büyük bir sistemik kırılma mı yaşandı, Rus Bolşevik Devrimi’nin kapsayıcı etkisi gibi? Ne oldu, dış politika ve güvenlik politikalarında yaşanan kırılmayı haklı çıkartan?
RUSYA, 250 YILDIR DIŞ POLİTİKAMIZI BELİRLİYOR
Türkiye için oldukça uzun süredir – en azından son 250 yılda! – en birincil eksojen (dışsal) dış politika etkisi Rusya’dır. Cumhuriyetin kuruluşunu müteakip kuzeydeki büyük komşu olarak adlandırılan Rusya (ya da SSCB), İkinci Dünya Savaşı’na kadarki Atatürk ve biraz da İnönü dönemlerini içine alacak şekilde Türk dış politikasının ana tehdit algısında birincil derecede rol oynamış, Türk-Rus Dostluk Antlaşmaları ile kontrol edilmek istenmişse de, daima Rusya konusunda temkinli olunmuştur. Aynı algı savaş başladıktan sonra da sürmüş, Rusya’nın savaş dışındaki ve sonradan savaşa girdikten sonraki tutumu daima yakinen takip edilmiştir. Savaş sonunda, Potsdam Konferansı’nda ve SSCB’nin Türk hükümetine verdiği diplomatik notalarla tüm Marmara denizi ile İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının “SSCB ile ortak savunulması” için SSCB Türkiye’den bölgede askeri deniz üssü talep etmiştir. Dahası, aynı SSCB Kars ve Ardahan gibi Türk-Rus sınırına bitişik vilayetlerin kendisine bırakılmasını kapsayan “sınır düzeltimi” talebinde bulunmuştur.
Bunlar olurken, Türkiye’nin kendisini müdafaa şansı yoktu. Bir SSCB işgali – tıpkı Avrupa’nın doğusunda olduğu gibi – olası görünmekteydi. Bu oyunu bozmak için Türkiye ABD ile işbirliğine giderek Rusya’ya karşı bir güç dengesi oluşturmasaydı, bu planlar gerçekleşecekti kuşkusuz. Çünkü SSCB, tıpkı artçısı olduğu Rusya İmparatorluğu gibi Karadeniz’i tümden kontrol etmenin anahtarının Türk Boğazları olduğunu biliyordu. Ayrıca Bu anahtarın, Rusya’nın Akdeniz aktivitesinin belirleyicisi olacağının da farkındaydı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonunda artık başlamış olan iki kutuplu sistemde SSCB Türkiye’nin jeopolitik konumunu kendisi için çok hassas ve ehemmiyetli olarak algılamaktaydı. Türkiye’nin ABD ve NATO ile olan ilişkisinin başlangıç motivasyonu bu güç dengesi arayışıdır. Bugün topluma “Amerikan emperyalizmi” olarak kakalanan propagandanın tarihsel, kuramsal veya bilimsel hiçbir gerçek arka planı bulunmamaktadır. Bugün bunun dile getirilmesini “yerli ve milli” olmamakla eleştirenler, 1945-2000 yılları arasındaki hem sağ hem sol tüm Türk karar alıcılarını yerli ve milli olmamakla mı itham edeceklerdir?
YENİ BİR SOĞUK SAVAŞ İHTİMALİ
Soğuk Savaş 1991 yılında bitti. Yani SSCB parçalandı, 15 birlik cumhuriyeti birbiri ardına bağımsız oldu. Rusya Federasyonu, SSCB’nin ardılı olarak hem Birleşmiş Milletler’de Güvenlik Konseyi daimi üyeliğine – SSCB’den boşalan yere – geçti, hem de Ukrayna ve Kazakistan’da da bulunan nükleer balistik silahları kendi bünyesinde toplayarak, nükleer güç olma bakımından da SSCB’nin ardıl gücü oldu. Elinde dünyayı birkaç kez yok etme potansiyelinde nükleer envanter olan, konvansiyonel gücü ise şüphesiz dünyada en önde gelen bir ülkeden söz ediyorum. Öyle ki, Ukrayna ve Gürcistan konusunda silahlı güç kullanımında bulunmasına karşın, hatta Kırım’ı işgal ve sonrasında da ilhak etmesine rağmen, ABD ve müttefiklerinin kıllarını kıpırdatamadıkları bir yeni Soğuk Savaş’tan söz eden uzmanların sayısı giderek artıyor.
Bugün Suriye’de tehlikeli oyunlara girilen ve yeni ortak olarak kamuoyunda algı oluşturulan Rusya budur. Zaten kendisini saklamıyor, daha doğrusu buna gereksinim bile duyduğu söylenemez aslında. Rusya’nın Suriye’de beklentilerine daha önce değinmiştim. Askeri varlığı, özellikle de donanma aktiviteleri bakımından Tartus üssü, SSCB’den bu yana değişmeyen Suriye politikasının merkezi. Rusya’nın koyduğu hedeflerle ve o hedeflere ulaşmasını sağlayacak olan enstrümanlar arasında son derece açık bir rasyonalite var. Bir diğer ifadeyle Ruslar güçlerinin ne olduğunu biliyor. Hedefleriyle güçleri arasında simetrik bir ilişki kuruyor. Oysa Türkiye, hedefleriyle o hedeflere ulaşmaya yarayacak enstrümanlar arasında rasyonel bir denge kurabilmiş değil. Üretmediği silahların ve mühimmatın kullanıldığı her askeri operasyon büyük risktir. Çünkü bunların musluğu sizde değil, başka güçlerdedir. Dahası, ortada bir de devamlı değişen hedefler var. Amaç ne, Esad’ı mı devirmek, yoksa Kürtlerin bölgesini Esad’a mı vermek? Hangisi?
ABD VE NATO İŞBİRLİĞİ SONLANDI
Bunlardan çok daha önemli olmak üzere, Türkiye ABD ve NATO işbirliğini fiilen sonlandırmış durumda. Artık Türkiye için ABD bir düşman. Bunu dillendirmekten çekinmeyen, her fırsatta toplumunu olası bir ABD ile köprüleri tümden atma krizine hazırlayan bir propaganda makinesi var, işlemekte olan. Hukuken NATO’da olmak ya da retorikte ABD’nin ortağı olmak, herkes farkında ki artık fiiliyatta geçerliliğe sahip değil. ABD askeri unsurlarıyla karşı karşıya gelme tehlikesinin arttığını dünyanın önemli medya organları söylemekte. Hatta ABD’nin askeri ve sivil görevlileri de aynı risklere dikkat çekmekte. Türkiye’de mevcut hava ise, “ezer geçeriz” şeklinde, son derece hamasi ve akıldan uzak bir tutum.
O halde yeniden soralım, jeopolitik olarak ne değişti de Türkiye’deki rejimin karar alıcıları böyle bir dış ve güvenlik politikaları değişimine gerek duydular? Değişen algıların rasyonel olarak izah edilebilecek bir tarafı var mı? 1990’larda Çekiç Güç’e ev sahipliği yapan, Kürtlere korunaklı uçuşa yasak bölgeyi kendi toprakları üzerinden hayata geçirtmeye izin veren, hatta ABD ve müttefik hava kuvvetleriyle ortak hareket eden Türkiye’ydi, başka devlet değil! Yine, kuzey Suriye’de İncirlik üzerinden ABD unsurlarıyla beraber Suriye’de Kürtlere güvenlikli bölge kurulmasına, hava sahası kontrolünün ABD tarafından bu vesileyle yapılmasına izin veren ve bu yazı yazıldığı anda hala da izin vermekte olan Türkiye’ydi, başka devlet değil. O halde bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu demezler mi? Hangi gerekçelerle ABD’yi düşman belliyor Türkiye? ABD’nin PYD’ye verdiği silahlar mı? Komik olmayalım. PYD’nin bölgeyi kontrol etmesinde önemli bir köse taşı olan Kobane’de Türkiye değil miydi, Irak Kürdistan’ı güçleri olan Peşmerge’ye Türk sınırlarını açan ve onları kendi topraklarından Kuzey Suriye PYD bölgesine intikal ettiren? Bunu başka bir yönetim mi yaptı!
ERDOĞAN VE ÇEVRESİNİN HEDEFSİZLİĞİ
ABD de dünya da bu gerçekleri biliyor. Türkiye’de sadece Erdoğan ve yakın çevresini gözeten ve onların çıkarlarına göre yeniden belirlenen bir dış ve güvenlik politikası var. Bu politikaların dayanağı jeopolitik veya güç dengesi arayışları falan da değil. Türkiye ne istediği, neyi hedeflediği belirsiz bir politik çizgiyi bu nedenle değiştirip duruyor. Jeopolitik koşullar yerli yerinde duruyor. Savrulan, Türkiye’nin dış politik çıkarları, güvenlik beklentileri, ABD de Rusya da artık Türkiye’nin zafiyetlerinden fayda devşirmeye hazır iki büyük güç ve Türkiye fiilen bu iki güçle sınır komşusu. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrasında Britanya ve Fransa ile olduğu gibi. ABD ile bilemem, ama Rusya, son 250 yıldır Türkiye toprakları hususundaki algısını değiştirmedi. Jeopolitiği olduğu gibi reel politiğe çeviren bir güç olan Rusya ile Ortadoğu cambazlığı yapmak son derece tehlikeli. Ancak kendi bekalarına odaklanan yöneticiler için bunun zannedersem hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Vatikan’da bir buçuk milyar Müslüman’ın temsilcisi rolünü oynayanlar, sadece içeriden gelen alkışlara odaklanıyor, iç politika illüzyonu ile halka narkoz uyguluyor. Bu şartlarda Türkiye Ortadoğu’daki hasta adam.
[Mehmet Efe Çaman] 6.2.2018 [TR724]
Mesela bir ülkede meydana gelen sistemsel bir değişiklik, örneğin 1917 Ekim Devrimi sonrasında Rus İmparatorluğu’nun yerini Sovyetler Birliği’ne (SSCB) bırakması gibi bir değişim, böyledir. Ya da İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda meydana gelen uluslararası sistemin yapısına ilişkin değişim, birçok devletin dış ve güvenlik politikalarını bir kırılma ölçüsünde etkilemiş, majör değişiklikleri tetiklemiştir. Mesela Almanya ikiye bölünmüş, Birleşik Krallık küresel etkisini yitirmiş, Sovyetler Birliği ve ABD süper güç olmuştur. Yine, örneğin, Avrupa’nın batı ve doğu olarak ABD/SSCB güdümünde iki bölgeye ayrılmasıyla, coğrafi kavramlar olan ve koordinat belirleyen doğu ve batı terimleri siyasileştirilerek, mesela Türkiye ve Yunanistan “Batı Avrupa” sistemine dâhil edilmiştir. Yani uluslararası sistemde meydana gelen değişim, sadece fiziki haritalara değil, zihin haritalarına da etkide bulunmuştur.
TÜRKİYE’DE NE OLDU DA DEĞİŞİM YAŞANDI?
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na irrasyonel bir şekilde “kaybedilen toprakları geri kazanmak” hedefiyle katıldı. Yani İttihatçılar savaşa katılmaya bir şekilde zaten karar vermişlerdi. Almanlarla anlaşınca savaşta Rusya’nın karşısında yer aldılar. Rusya’nın savaşı kaybedeceğini hesaplıyor, ‘Kızıl Elma’nın Rusya’nın geri çekileceği topraklarda olduğuna inanıyorlardı. Bu nedenle satın alınan iki Alman gemisi ve onların Alman personeli Rusya’nın Karadeniz limanlarını topa tutarken, oluşturulan bu yeni güç ittifakının Osmanlı Devleti’ni muzaffer edeceğini hayal ediyorlardı. Oysa jeopolitik gerçekler ve güç ilişkileri başka bir şey söylemekteydi. Her ne kadar söyleneni dinleyen kimse çıkmasa da!
Jeopolitik gerçekler bir tür matematiktir. Bugün dış politika ve güvenlik politikaları kırılmasıyla karşı karşıyadır Türkiye. Türk dış ve güvenlik politikası değişmiştir. Bu değişimi iyi ya da kötü gazete okuyan veya televizyondan günlük haberleri izleyen herkes fark ediyor. Küresel sistemde bir değişim mi oldu? Ya da Türkiye’de çok büyük bir sistemik kırılma mı yaşandı, Rus Bolşevik Devrimi’nin kapsayıcı etkisi gibi? Ne oldu, dış politika ve güvenlik politikalarında yaşanan kırılmayı haklı çıkartan?
RUSYA, 250 YILDIR DIŞ POLİTİKAMIZI BELİRLİYOR
Türkiye için oldukça uzun süredir – en azından son 250 yılda! – en birincil eksojen (dışsal) dış politika etkisi Rusya’dır. Cumhuriyetin kuruluşunu müteakip kuzeydeki büyük komşu olarak adlandırılan Rusya (ya da SSCB), İkinci Dünya Savaşı’na kadarki Atatürk ve biraz da İnönü dönemlerini içine alacak şekilde Türk dış politikasının ana tehdit algısında birincil derecede rol oynamış, Türk-Rus Dostluk Antlaşmaları ile kontrol edilmek istenmişse de, daima Rusya konusunda temkinli olunmuştur. Aynı algı savaş başladıktan sonra da sürmüş, Rusya’nın savaş dışındaki ve sonradan savaşa girdikten sonraki tutumu daima yakinen takip edilmiştir. Savaş sonunda, Potsdam Konferansı’nda ve SSCB’nin Türk hükümetine verdiği diplomatik notalarla tüm Marmara denizi ile İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının “SSCB ile ortak savunulması” için SSCB Türkiye’den bölgede askeri deniz üssü talep etmiştir. Dahası, aynı SSCB Kars ve Ardahan gibi Türk-Rus sınırına bitişik vilayetlerin kendisine bırakılmasını kapsayan “sınır düzeltimi” talebinde bulunmuştur.
Bunlar olurken, Türkiye’nin kendisini müdafaa şansı yoktu. Bir SSCB işgali – tıpkı Avrupa’nın doğusunda olduğu gibi – olası görünmekteydi. Bu oyunu bozmak için Türkiye ABD ile işbirliğine giderek Rusya’ya karşı bir güç dengesi oluşturmasaydı, bu planlar gerçekleşecekti kuşkusuz. Çünkü SSCB, tıpkı artçısı olduğu Rusya İmparatorluğu gibi Karadeniz’i tümden kontrol etmenin anahtarının Türk Boğazları olduğunu biliyordu. Ayrıca Bu anahtarın, Rusya’nın Akdeniz aktivitesinin belirleyicisi olacağının da farkındaydı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonunda artık başlamış olan iki kutuplu sistemde SSCB Türkiye’nin jeopolitik konumunu kendisi için çok hassas ve ehemmiyetli olarak algılamaktaydı. Türkiye’nin ABD ve NATO ile olan ilişkisinin başlangıç motivasyonu bu güç dengesi arayışıdır. Bugün topluma “Amerikan emperyalizmi” olarak kakalanan propagandanın tarihsel, kuramsal veya bilimsel hiçbir gerçek arka planı bulunmamaktadır. Bugün bunun dile getirilmesini “yerli ve milli” olmamakla eleştirenler, 1945-2000 yılları arasındaki hem sağ hem sol tüm Türk karar alıcılarını yerli ve milli olmamakla mı itham edeceklerdir?
YENİ BİR SOĞUK SAVAŞ İHTİMALİ
Soğuk Savaş 1991 yılında bitti. Yani SSCB parçalandı, 15 birlik cumhuriyeti birbiri ardına bağımsız oldu. Rusya Federasyonu, SSCB’nin ardılı olarak hem Birleşmiş Milletler’de Güvenlik Konseyi daimi üyeliğine – SSCB’den boşalan yere – geçti, hem de Ukrayna ve Kazakistan’da da bulunan nükleer balistik silahları kendi bünyesinde toplayarak, nükleer güç olma bakımından da SSCB’nin ardıl gücü oldu. Elinde dünyayı birkaç kez yok etme potansiyelinde nükleer envanter olan, konvansiyonel gücü ise şüphesiz dünyada en önde gelen bir ülkeden söz ediyorum. Öyle ki, Ukrayna ve Gürcistan konusunda silahlı güç kullanımında bulunmasına karşın, hatta Kırım’ı işgal ve sonrasında da ilhak etmesine rağmen, ABD ve müttefiklerinin kıllarını kıpırdatamadıkları bir yeni Soğuk Savaş’tan söz eden uzmanların sayısı giderek artıyor.
Bugün Suriye’de tehlikeli oyunlara girilen ve yeni ortak olarak kamuoyunda algı oluşturulan Rusya budur. Zaten kendisini saklamıyor, daha doğrusu buna gereksinim bile duyduğu söylenemez aslında. Rusya’nın Suriye’de beklentilerine daha önce değinmiştim. Askeri varlığı, özellikle de donanma aktiviteleri bakımından Tartus üssü, SSCB’den bu yana değişmeyen Suriye politikasının merkezi. Rusya’nın koyduğu hedeflerle ve o hedeflere ulaşmasını sağlayacak olan enstrümanlar arasında son derece açık bir rasyonalite var. Bir diğer ifadeyle Ruslar güçlerinin ne olduğunu biliyor. Hedefleriyle güçleri arasında simetrik bir ilişki kuruyor. Oysa Türkiye, hedefleriyle o hedeflere ulaşmaya yarayacak enstrümanlar arasında rasyonel bir denge kurabilmiş değil. Üretmediği silahların ve mühimmatın kullanıldığı her askeri operasyon büyük risktir. Çünkü bunların musluğu sizde değil, başka güçlerdedir. Dahası, ortada bir de devamlı değişen hedefler var. Amaç ne, Esad’ı mı devirmek, yoksa Kürtlerin bölgesini Esad’a mı vermek? Hangisi?
ABD VE NATO İŞBİRLİĞİ SONLANDI
Bunlardan çok daha önemli olmak üzere, Türkiye ABD ve NATO işbirliğini fiilen sonlandırmış durumda. Artık Türkiye için ABD bir düşman. Bunu dillendirmekten çekinmeyen, her fırsatta toplumunu olası bir ABD ile köprüleri tümden atma krizine hazırlayan bir propaganda makinesi var, işlemekte olan. Hukuken NATO’da olmak ya da retorikte ABD’nin ortağı olmak, herkes farkında ki artık fiiliyatta geçerliliğe sahip değil. ABD askeri unsurlarıyla karşı karşıya gelme tehlikesinin arttığını dünyanın önemli medya organları söylemekte. Hatta ABD’nin askeri ve sivil görevlileri de aynı risklere dikkat çekmekte. Türkiye’de mevcut hava ise, “ezer geçeriz” şeklinde, son derece hamasi ve akıldan uzak bir tutum.
O halde yeniden soralım, jeopolitik olarak ne değişti de Türkiye’deki rejimin karar alıcıları böyle bir dış ve güvenlik politikaları değişimine gerek duydular? Değişen algıların rasyonel olarak izah edilebilecek bir tarafı var mı? 1990’larda Çekiç Güç’e ev sahipliği yapan, Kürtlere korunaklı uçuşa yasak bölgeyi kendi toprakları üzerinden hayata geçirtmeye izin veren, hatta ABD ve müttefik hava kuvvetleriyle ortak hareket eden Türkiye’ydi, başka devlet değil! Yine, kuzey Suriye’de İncirlik üzerinden ABD unsurlarıyla beraber Suriye’de Kürtlere güvenlikli bölge kurulmasına, hava sahası kontrolünün ABD tarafından bu vesileyle yapılmasına izin veren ve bu yazı yazıldığı anda hala da izin vermekte olan Türkiye’ydi, başka devlet değil. O halde bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu demezler mi? Hangi gerekçelerle ABD’yi düşman belliyor Türkiye? ABD’nin PYD’ye verdiği silahlar mı? Komik olmayalım. PYD’nin bölgeyi kontrol etmesinde önemli bir köse taşı olan Kobane’de Türkiye değil miydi, Irak Kürdistan’ı güçleri olan Peşmerge’ye Türk sınırlarını açan ve onları kendi topraklarından Kuzey Suriye PYD bölgesine intikal ettiren? Bunu başka bir yönetim mi yaptı!
ERDOĞAN VE ÇEVRESİNİN HEDEFSİZLİĞİ
ABD de dünya da bu gerçekleri biliyor. Türkiye’de sadece Erdoğan ve yakın çevresini gözeten ve onların çıkarlarına göre yeniden belirlenen bir dış ve güvenlik politikası var. Bu politikaların dayanağı jeopolitik veya güç dengesi arayışları falan da değil. Türkiye ne istediği, neyi hedeflediği belirsiz bir politik çizgiyi bu nedenle değiştirip duruyor. Jeopolitik koşullar yerli yerinde duruyor. Savrulan, Türkiye’nin dış politik çıkarları, güvenlik beklentileri, ABD de Rusya da artık Türkiye’nin zafiyetlerinden fayda devşirmeye hazır iki büyük güç ve Türkiye fiilen bu iki güçle sınır komşusu. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrasında Britanya ve Fransa ile olduğu gibi. ABD ile bilemem, ama Rusya, son 250 yıldır Türkiye toprakları hususundaki algısını değiştirmedi. Jeopolitiği olduğu gibi reel politiğe çeviren bir güç olan Rusya ile Ortadoğu cambazlığı yapmak son derece tehlikeli. Ancak kendi bekalarına odaklanan yöneticiler için bunun zannedersem hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Vatikan’da bir buçuk milyar Müslüman’ın temsilcisi rolünü oynayanlar, sadece içeriden gelen alkışlara odaklanıyor, iç politika illüzyonu ile halka narkoz uyguluyor. Bu şartlarda Türkiye Ortadoğu’daki hasta adam.
[Mehmet Efe Çaman] 6.2.2018 [TR724]
5 Şubat Depremi: Piyasalar tepe taklak [Semih Ardıç]
Kış ortasında bahar rüzgarlarının estiği piyasalarda 5 Şubat depremi yaşanıyor. ABD hisse senetleri son 6,5 senenin en sert değer kayıplarına maruz kalıyor.
DOW Jones Endeksi (yüzde 5,52) 1.100 puandan fazla düştü. Standard&Poor’s 500 (S&P 500) Endeksi’nde gerileme yüzde 4,1’i aştı. Böylece endeksin Ocak ayında sağladığı kazancın tümü bir günde buharlaşmış oldu.
Endeks, ABD’nin kredi notunun düşürülmesinden bu yana en kötü gününü yaşadı. Çin’in yuanı devalüe etmesi, Brexit ve 2016’daki başkanlık seçimi öncesi görülen satışları da aştı.
İKİ HİSSE HARİÇ HEPSİ DÜŞTÜ
İşlem hacmi son 30 günün ortalamasının iki katıydı. Endekste ikisi hariç tüm hisseler değer kaybetti. Brown Brothers Harriman’dan Win Thin, “Bu, kısa sürede sona ermeyecek klasik bir riskten kaçınma satışı.” ifadelerini kullandı.
Satışlar, Dow Jones Endeks’inin 15 dakikalık bir sürede 800 puan düşmesi ile birlikte New York saati ile 15.00’te hızlandı. Önemli şirketlerin hisselerini içeren bu endeks yüzde 4.6 ile Ağustos 2011’den bu yana en sert düşüşünü yaptı ve bu endeks de yıllık bazda eksiye geçti.
KORKU ENDEKSİ ZİRVEDE
Piyasalardaki tedirginliği gösteren Volatilite endeksi, nam-ı diğer Korku Endeksi (VIX) hisse senetlerindeki sert düşüşlerden sonra ikiye katlanarak son 2.5 yılın zirvesine fırladı. Endeks Türkiye saati ile 01.18 itibarıyla 37,32 seviyesine tırmandı.
Piyasanın coştuğu Ocak ayında yatırımcılar, Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) 2018’de faiz artırmayacağına ikna olmuş gibi hareket etti. Oysa ABD’de enflasyon yeniden yükselişe geçmişti. Enflasyonun bu sene kırmızı çizgi olarak tespit edilen yüzde 2’yi geçme ihtimali yüksek.
Hal böyle iken varlık fiyatlarında köpüğe müsaade etmeyeceğine daha evvel ilan eden Fed enflasyonun yine alıp başını gitmesine seyirci kalabilir miydi? Zaten geçen hafta Janet Yellen’in son kez başkan unvanı ile katıldığı Fed toplantısının zabıtları en az üç defa faiz artışına işaret etmedi mi?
PARA MUSLUKLARI KISILACAK
2008 krizinden bu yana merkez bankası destekli kazançlarla keyif süren piyasa için yolun sonuna gelindi. İktisadî temelleri sağlamlaştırmaya çalışan Fed’in bu sefer aynı tuzağa düşmeye niyeti yok.
Fed’in yeni başkanı Jerome Powell da Yellen’in izinden gidecektir. Sanal fiyatlar üzerinden şişen balon patladığında herkes bunun bedelini ödüyor. 2008 krizi hâlâ hafızalarda.
Yarın Türkiye’de piyasalar açıldığında Borsa İstanbul’da işlemler satış ağırlıklı olacaktır. Ne yazık ki Korku Endeksi (VIX) ne vakit yukarı çıksa Türkiye’de döviz ve faiz yükselmiş, Borsa gerilemiştir. VIX’te bugün son üç senenin en sert hareketleri görülüyor.
Artçı sarsıntılar devam ederse 5 Şubat’ta olup bitenler, Türkiye gibi sıcak para müptelası ekonomiler için çok zor günlerin başlayacağına işaret ediyor.
Merkez üssü ABD olan 5 Şubat tarihli deprem, dünyada hiç hesapta olmayan gelişmelere sebebiyet verebilir.
PİYASALAR ALT ÜST OLDU
-Standard & Poor’s 500 (S&P 500) Endeksi yüzde 4.1 eridi.
-Dow Jones Endeksi 1.178 puan (yüzde 5.52) düşerken, Nasdaq yüzde 3.7’den fazla değer kaybetti.
-Stoxx Europe 600 Endeksi yüzde 1.6 geriledi ve düşüşünü altıncı güne taşıyarak 12 haftanın en düşük seviyesini gördü.
-MSCI Gelişen Piyasalar Endeksi yüzde 1.9 düştü.
-Bloomberg Dolar Spot Endeksi yüzde 0.3 yükseldi.
-Euro dolar karşısında yüzde 0.5 düşerek 1.2405 seviyesine indi.
-Sterlin, dolar karşısında yüzde 0.8 gerileyerek 1.4001 ile yaklaşık iki haftanın en zayıf seviyesine indi.
-Japon yeni yüzde 0.3 yükselerek 109.79 seviyesine çıktı.
-Batı Teksas petrolü (WTI) yüzde 2.2 düşerek varil başına 64.01 dolara düştü.
-Altın yüzde 0.1 yükselerek ons başına 1,334.76 dolara çıktı.
[Semih Ardıç] 6.2.2018 [TR724]
DOW Jones Endeksi (yüzde 5,52) 1.100 puandan fazla düştü. Standard&Poor’s 500 (S&P 500) Endeksi’nde gerileme yüzde 4,1’i aştı. Böylece endeksin Ocak ayında sağladığı kazancın tümü bir günde buharlaşmış oldu.
Endeks, ABD’nin kredi notunun düşürülmesinden bu yana en kötü gününü yaşadı. Çin’in yuanı devalüe etmesi, Brexit ve 2016’daki başkanlık seçimi öncesi görülen satışları da aştı.
İKİ HİSSE HARİÇ HEPSİ DÜŞTÜ
İşlem hacmi son 30 günün ortalamasının iki katıydı. Endekste ikisi hariç tüm hisseler değer kaybetti. Brown Brothers Harriman’dan Win Thin, “Bu, kısa sürede sona ermeyecek klasik bir riskten kaçınma satışı.” ifadelerini kullandı.
Satışlar, Dow Jones Endeks’inin 15 dakikalık bir sürede 800 puan düşmesi ile birlikte New York saati ile 15.00’te hızlandı. Önemli şirketlerin hisselerini içeren bu endeks yüzde 4.6 ile Ağustos 2011’den bu yana en sert düşüşünü yaptı ve bu endeks de yıllık bazda eksiye geçti.
KORKU ENDEKSİ ZİRVEDE
Piyasalardaki tedirginliği gösteren Volatilite endeksi, nam-ı diğer Korku Endeksi (VIX) hisse senetlerindeki sert düşüşlerden sonra ikiye katlanarak son 2.5 yılın zirvesine fırladı. Endeks Türkiye saati ile 01.18 itibarıyla 37,32 seviyesine tırmandı.
Piyasanın coştuğu Ocak ayında yatırımcılar, Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) 2018’de faiz artırmayacağına ikna olmuş gibi hareket etti. Oysa ABD’de enflasyon yeniden yükselişe geçmişti. Enflasyonun bu sene kırmızı çizgi olarak tespit edilen yüzde 2’yi geçme ihtimali yüksek.
Hal böyle iken varlık fiyatlarında köpüğe müsaade etmeyeceğine daha evvel ilan eden Fed enflasyonun yine alıp başını gitmesine seyirci kalabilir miydi? Zaten geçen hafta Janet Yellen’in son kez başkan unvanı ile katıldığı Fed toplantısının zabıtları en az üç defa faiz artışına işaret etmedi mi?
PARA MUSLUKLARI KISILACAK
2008 krizinden bu yana merkez bankası destekli kazançlarla keyif süren piyasa için yolun sonuna gelindi. İktisadî temelleri sağlamlaştırmaya çalışan Fed’in bu sefer aynı tuzağa düşmeye niyeti yok.
Fed’in yeni başkanı Jerome Powell da Yellen’in izinden gidecektir. Sanal fiyatlar üzerinden şişen balon patladığında herkes bunun bedelini ödüyor. 2008 krizi hâlâ hafızalarda.
Yarın Türkiye’de piyasalar açıldığında Borsa İstanbul’da işlemler satış ağırlıklı olacaktır. Ne yazık ki Korku Endeksi (VIX) ne vakit yukarı çıksa Türkiye’de döviz ve faiz yükselmiş, Borsa gerilemiştir. VIX’te bugün son üç senenin en sert hareketleri görülüyor.
Artçı sarsıntılar devam ederse 5 Şubat’ta olup bitenler, Türkiye gibi sıcak para müptelası ekonomiler için çok zor günlerin başlayacağına işaret ediyor.
Merkez üssü ABD olan 5 Şubat tarihli deprem, dünyada hiç hesapta olmayan gelişmelere sebebiyet verebilir.
PİYASALAR ALT ÜST OLDU
-Standard & Poor’s 500 (S&P 500) Endeksi yüzde 4.1 eridi.
-Dow Jones Endeksi 1.178 puan (yüzde 5.52) düşerken, Nasdaq yüzde 3.7’den fazla değer kaybetti.
-Stoxx Europe 600 Endeksi yüzde 1.6 geriledi ve düşüşünü altıncı güne taşıyarak 12 haftanın en düşük seviyesini gördü.
-MSCI Gelişen Piyasalar Endeksi yüzde 1.9 düştü.
-Bloomberg Dolar Spot Endeksi yüzde 0.3 yükseldi.
-Euro dolar karşısında yüzde 0.5 düşerek 1.2405 seviyesine indi.
-Sterlin, dolar karşısında yüzde 0.8 gerileyerek 1.4001 ile yaklaşık iki haftanın en zayıf seviyesine indi.
-Japon yeni yüzde 0.3 yükselerek 109.79 seviyesine çıktı.
-Batı Teksas petrolü (WTI) yüzde 2.2 düşerek varil başına 64.01 dolara düştü.
-Altın yüzde 0.1 yükselerek ons başına 1,334.76 dolara çıktı.
[Semih Ardıç] 6.2.2018 [TR724]
Düşmanını anlat, kim olduğunu söyleyeyim [Kemal Ay]
Necip Fazıl’ın meşhur bir sözü var: ‘Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın.’
Buradan ne anlıyorsunuz?
Tarihte düşmanlıklar sonucu yapılan savaşlarla, asimetrik iki güçten büyük olanın küçük olanı yok etmek üzere giriştiği katliamlar arasında ciddi farklar vardır.
Elbette düşmanlığın da, cinnet derecesindeki nefretin de farklı tonları var.
Romalılarla barbarlar arasındaki ilişki, düşmanlığın koyu bir rengiydi sözgelimi. Barbarlar, Romalıların inşa etmeye çalıştığı medeniyetin tam olarak zıddını ifade ederler. Bu sebeple de onlara merhamet göstermek, zafiyettir.
Öte yandan Ortaçağ Avrupa’sındaki cadı yakma törenleri de, katliamların en koyusudur. Cadı, bir anlamda ‘uzaylı’ gibidir. Bu dünyaya, daha da önemlisi ‘bizim dünyamıza’ ait değildir. Haliyle onun yokluğundan bir zarar gelmez.
***
Necip Fazıl’ın bahsini ettiği düşmanlık, kimliği tetikte tutan, insana ‘ne olduğunu’ duyuran bir çeşit diyalektik ihtiyaç. Bir spor dalındaki rekabet gibi. 1970’lerde birbirine rakip olmuş ünlü Formula 1 pilotları James Hunt ve Niki Lauda gibi. (Meraklısına not: 2013’te Rush ismiyle bu meşhur rekabet filmleştirildi.)
Rahmetli İtalyan romancı Umberto Eco, bu çeşit düşman ihtiyacını şöyle açıklar:
‘Düşman sahibi olmak sadece kimliğimizi tanımlama açısından değil, aynı zamanda kendi değer sistemimizi ölçebilmek için bir engel edinmek ve o engelle yüzleşirken kendi değerimizi sergilemek açısından da önemlidir. Dolayısıyla düşman yoksa, onu inşa etmek gerekir.’
Evet, düşmanlık insanın en eski dürtülerinden biri. Ancak Eco şöyle devam ediyor:
‘Ama bu aşamada bizi asıl ilgilendiren, bizi tehdit eden neredeyse doğal bir olgu olan düşmanın belirlenmesi değil, düşmanı üretme ve şeytanlaştırma sürecidir.’
Spor müsabakalarındaki rekabet, neredeyse iki eşit gücün daha iyi olma mücadelesidir. Yoksa Portekiz İkinci Ligi’ndeki bir futbolcu, kendisini Lionel Messi ile ‘rakip’ görmez. Messi’nin ‘düşmanı’ ancak Cristiano Ronaldo olabilir.
Ancak böylesi ‘insanca’dır.
***
Umberto Eco’nun tehlikeli bulduğu şey, ‘safları sıklaştırmak’ için icat edilen düşmanlar.
Romalılar barbarlar hakkında onca şey yazdılar çünkü canları yanmıştı. Kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını, amaçlarını bilmedikleri bir ‘karanlık’ onları kuşatmıştı.
Hz. Ali (ra), ‘İnsanlar bilmedikleri şeylere düşmandırlar’ demiş Nehcü’l Belâga’da.
ABD eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld de, 11 Eylül’den kısa süre sonra, Irak’ta kitlesel imha silahları olup olmadığıyla ilgili şöyle demişti:
‘Bilindiği gibi, bilinen bilinenler var. Bunlar bildiğimizi bildiğimiz şeylerdir. Gene, biliyoruz ki bilinen bilinmeyenler var. Bunlar bilmediğimizi bildiğimiz şeylerdir. Ama bir de bilinmeyen bilinmeyenler var. Bunlar da bilmediğimizi bilmediğimiz şeylerdir. Zorluk arz eden bu kategoride olanlardır.’
Bu metin bir anlamda düşman icat etmenin felsefesi olarak öne çıktı. Yani ‘düşmanımız’ bir kötülük peşinde olmalı fakat ne yapmak istediğini asla bilemeyeceğiz. O halde bir ‘bahane’ bulmamıza gerek yok.
Tıpkı ‘kripto’ lafında olduğu gibi. Muhatabın ‘düşmanlarla birlikte’ olduğunu saptayacak delilimiz yok, fakat biliyoruz ki o da ‘düşman’. O halde, kendini gizlemiş, içimize sızmış, hain ve işbirlikçi ‘kripto’dur.
***
Diplomasi, düşmanın düşmanlıkta ne kadar kararlı olduğunu öğrenmek ve eğer savaşmaktan başka bir çare varsa o yolun takip edilmesini sağlamak için icat edilmişti.
İki eşit güç, mesela iki komşu devlet, arasında diplomasiden bahsedilebilir. Ama mesela ‘böcek’ olarak gördüğünüz bir toplulukla diplomasi yürütebilir misiniz?
Romalılar barbarların dilini bilmedikleri savunmasını yapabilirler belki. Ama mesela ‘cadılarla’ diplomasi yürütebilir misiniz?
Düşman, her daim sizin kötülüğünüzü istemekle kalmaz, sizden ‘aşağıdır’ da. Hatta Umberto Eco’nun dediği gibi ‘kötü kokar’. Her gün sokakta gördüğünüz insanlara benzemez. Mankafadır. Hayalinizde kurgulayabileceğiniz her türlü denaetle maluldür.
Böyle bir durumda konuşacak neyiniz olabilir ki? Bu tür bir düşmanla aynı ortamda bulunmak bile züldür. Onu ancak yok edebilirsiniz! Tıpkı evinizi böceklere karşı ilaçlatmak gibi!
Franz Kafka’nın meşhur Dönüşüm romanında kahramanı Gregor Samsa’yı kendinden iğrenilen, görülmek bile istenmeyen, pislik saçan bir böceğe dönüştürmesi boşuna değildir. Ailesi bile ‘böyle bir şeye’ tahammül edemeyecektir.
***
Savaşlar ve felaketler, kutuplaşmalar, devrimler, direnişler, katliamlar, mağduriyetler… Hepsi de insan karakterini test eden şeyler.
Eskiler ‘onurlu düşman’ istermiş hayattan. Bir insanı en iyi düşmanlık ederken tanırsınız. Rekabet anında. Ortada kazanma ve kaybetme durumu varken. Kumar masasında ya da. Her şeyini yitirmeden önce ona yaptığınız bir teklifle.
Amerikalı romancı Kurt Vonnegut’un şu sözleri de, insanın sürekli tabi tutulduğu testleri hatırlatıyor:
‘Bir felaketzedeye asla güvenme,’ diye uyarırdı beni babam, ‘hayatta kalmak için ne yaptığını öğrenene dek sakın güvenme.’
Mustafa Kemal Atatürk’ün askerliği bir sanat olarak gördüğünü düşünürüm hep. Bunun içindir ki, dost-düşman ayrımını askerî anlamda ele aldığında Anzak Askerleri için söylediği şu sözler çıkar ortaya:
‘Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar!
Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.’
Atatürk’ün ‘sivildeki’ tavrı başkadır. Anzak askerlerine gösterdiği şefkati, çoğu zaman siyasî rakiplerinden esirgemiştir.
***
Bugünlerde Türkiye, Afrin’de askerî operasyon yapıyor. Batı medyası Afrin’deki sivil kayıpları haberleştirdiğinde, sosyal medyada MHP’li hesaplar, Afrin halkının Öcalan posteriyle gösteri yaptığı gerekçesiyle ‘Afrin’de sivil yok’ diyor. AKP’liler RT’liyor.
Aynı şeyi İsrail güvenlik bürokrasisi Filistin için söylüyor. Gazze’yi yakıp yıkarken, ‘bilinmeyen bilinmeyenler’ oluveriyor ‘düşman’.
Dünya, insan için bir imtihan yeri. Düşmanınıza nasıl muamele ettiğiniz, o imtihanın bir cüzü. Kimliğinizi korumak için düşmana ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz, ama düşmana nasıl baktığınız kimliğiniz hakkında yeterince şey söylüyor.
[Kemal Ay] 6.2.2018 [TR724]
Buradan ne anlıyorsunuz?
Tarihte düşmanlıklar sonucu yapılan savaşlarla, asimetrik iki güçten büyük olanın küçük olanı yok etmek üzere giriştiği katliamlar arasında ciddi farklar vardır.
Elbette düşmanlığın da, cinnet derecesindeki nefretin de farklı tonları var.
Romalılarla barbarlar arasındaki ilişki, düşmanlığın koyu bir rengiydi sözgelimi. Barbarlar, Romalıların inşa etmeye çalıştığı medeniyetin tam olarak zıddını ifade ederler. Bu sebeple de onlara merhamet göstermek, zafiyettir.
Öte yandan Ortaçağ Avrupa’sındaki cadı yakma törenleri de, katliamların en koyusudur. Cadı, bir anlamda ‘uzaylı’ gibidir. Bu dünyaya, daha da önemlisi ‘bizim dünyamıza’ ait değildir. Haliyle onun yokluğundan bir zarar gelmez.
***
Necip Fazıl’ın bahsini ettiği düşmanlık, kimliği tetikte tutan, insana ‘ne olduğunu’ duyuran bir çeşit diyalektik ihtiyaç. Bir spor dalındaki rekabet gibi. 1970’lerde birbirine rakip olmuş ünlü Formula 1 pilotları James Hunt ve Niki Lauda gibi. (Meraklısına not: 2013’te Rush ismiyle bu meşhur rekabet filmleştirildi.)
Rahmetli İtalyan romancı Umberto Eco, bu çeşit düşman ihtiyacını şöyle açıklar:
‘Düşman sahibi olmak sadece kimliğimizi tanımlama açısından değil, aynı zamanda kendi değer sistemimizi ölçebilmek için bir engel edinmek ve o engelle yüzleşirken kendi değerimizi sergilemek açısından da önemlidir. Dolayısıyla düşman yoksa, onu inşa etmek gerekir.’
Evet, düşmanlık insanın en eski dürtülerinden biri. Ancak Eco şöyle devam ediyor:
‘Ama bu aşamada bizi asıl ilgilendiren, bizi tehdit eden neredeyse doğal bir olgu olan düşmanın belirlenmesi değil, düşmanı üretme ve şeytanlaştırma sürecidir.’
Spor müsabakalarındaki rekabet, neredeyse iki eşit gücün daha iyi olma mücadelesidir. Yoksa Portekiz İkinci Ligi’ndeki bir futbolcu, kendisini Lionel Messi ile ‘rakip’ görmez. Messi’nin ‘düşmanı’ ancak Cristiano Ronaldo olabilir.
Ancak böylesi ‘insanca’dır.
***
Umberto Eco’nun tehlikeli bulduğu şey, ‘safları sıklaştırmak’ için icat edilen düşmanlar.
Romalılar barbarlar hakkında onca şey yazdılar çünkü canları yanmıştı. Kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını, amaçlarını bilmedikleri bir ‘karanlık’ onları kuşatmıştı.
Hz. Ali (ra), ‘İnsanlar bilmedikleri şeylere düşmandırlar’ demiş Nehcü’l Belâga’da.
ABD eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld de, 11 Eylül’den kısa süre sonra, Irak’ta kitlesel imha silahları olup olmadığıyla ilgili şöyle demişti:
‘Bilindiği gibi, bilinen bilinenler var. Bunlar bildiğimizi bildiğimiz şeylerdir. Gene, biliyoruz ki bilinen bilinmeyenler var. Bunlar bilmediğimizi bildiğimiz şeylerdir. Ama bir de bilinmeyen bilinmeyenler var. Bunlar da bilmediğimizi bilmediğimiz şeylerdir. Zorluk arz eden bu kategoride olanlardır.’
Bu metin bir anlamda düşman icat etmenin felsefesi olarak öne çıktı. Yani ‘düşmanımız’ bir kötülük peşinde olmalı fakat ne yapmak istediğini asla bilemeyeceğiz. O halde bir ‘bahane’ bulmamıza gerek yok.
Tıpkı ‘kripto’ lafında olduğu gibi. Muhatabın ‘düşmanlarla birlikte’ olduğunu saptayacak delilimiz yok, fakat biliyoruz ki o da ‘düşman’. O halde, kendini gizlemiş, içimize sızmış, hain ve işbirlikçi ‘kripto’dur.
***
Diplomasi, düşmanın düşmanlıkta ne kadar kararlı olduğunu öğrenmek ve eğer savaşmaktan başka bir çare varsa o yolun takip edilmesini sağlamak için icat edilmişti.
İki eşit güç, mesela iki komşu devlet, arasında diplomasiden bahsedilebilir. Ama mesela ‘böcek’ olarak gördüğünüz bir toplulukla diplomasi yürütebilir misiniz?
Romalılar barbarların dilini bilmedikleri savunmasını yapabilirler belki. Ama mesela ‘cadılarla’ diplomasi yürütebilir misiniz?
Düşman, her daim sizin kötülüğünüzü istemekle kalmaz, sizden ‘aşağıdır’ da. Hatta Umberto Eco’nun dediği gibi ‘kötü kokar’. Her gün sokakta gördüğünüz insanlara benzemez. Mankafadır. Hayalinizde kurgulayabileceğiniz her türlü denaetle maluldür.
Böyle bir durumda konuşacak neyiniz olabilir ki? Bu tür bir düşmanla aynı ortamda bulunmak bile züldür. Onu ancak yok edebilirsiniz! Tıpkı evinizi böceklere karşı ilaçlatmak gibi!
Franz Kafka’nın meşhur Dönüşüm romanında kahramanı Gregor Samsa’yı kendinden iğrenilen, görülmek bile istenmeyen, pislik saçan bir böceğe dönüştürmesi boşuna değildir. Ailesi bile ‘böyle bir şeye’ tahammül edemeyecektir.
***
Savaşlar ve felaketler, kutuplaşmalar, devrimler, direnişler, katliamlar, mağduriyetler… Hepsi de insan karakterini test eden şeyler.
Eskiler ‘onurlu düşman’ istermiş hayattan. Bir insanı en iyi düşmanlık ederken tanırsınız. Rekabet anında. Ortada kazanma ve kaybetme durumu varken. Kumar masasında ya da. Her şeyini yitirmeden önce ona yaptığınız bir teklifle.
Amerikalı romancı Kurt Vonnegut’un şu sözleri de, insanın sürekli tabi tutulduğu testleri hatırlatıyor:
‘Bir felaketzedeye asla güvenme,’ diye uyarırdı beni babam, ‘hayatta kalmak için ne yaptığını öğrenene dek sakın güvenme.’
Mustafa Kemal Atatürk’ün askerliği bir sanat olarak gördüğünü düşünürüm hep. Bunun içindir ki, dost-düşman ayrımını askerî anlamda ele aldığında Anzak Askerleri için söylediği şu sözler çıkar ortaya:
‘Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar!
Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.’
Atatürk’ün ‘sivildeki’ tavrı başkadır. Anzak askerlerine gösterdiği şefkati, çoğu zaman siyasî rakiplerinden esirgemiştir.
***
Bugünlerde Türkiye, Afrin’de askerî operasyon yapıyor. Batı medyası Afrin’deki sivil kayıpları haberleştirdiğinde, sosyal medyada MHP’li hesaplar, Afrin halkının Öcalan posteriyle gösteri yaptığı gerekçesiyle ‘Afrin’de sivil yok’ diyor. AKP’liler RT’liyor.
Aynı şeyi İsrail güvenlik bürokrasisi Filistin için söylüyor. Gazze’yi yakıp yıkarken, ‘bilinmeyen bilinmeyenler’ oluveriyor ‘düşman’.
Dünya, insan için bir imtihan yeri. Düşmanınıza nasıl muamele ettiğiniz, o imtihanın bir cüzü. Kimliğinizi korumak için düşmana ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz, ama düşmana nasıl baktığınız kimliğiniz hakkında yeterince şey söylüyor.
[Kemal Ay] 6.2.2018 [TR724]
Mourinho’nun ikinci yıl büyüsü bozuluyor [Hasan Cücük]
Jose Mourinho futbol dünyasının en başarılı teknik adamlarından biri. 2003’ten itibaren adı hep zirvelerde yer aldı. Çalıştırdığı takımlarda şampiyonluk ve kupa sevinçleri yaşadı. Zaman zaman egosu başarısının önüne geçti. Rakip teknik adamlarla ‘dibe vuran’ polemiklere girdi. Otoritesine başkaldıran oyuncuları adına bakmaksızın takımdan koparıp attı. Bir özelliği vardı. Çalıştırdığı takımlarda mutlaka ikinci yılda şampiyonluk yaşıyordu. Yani takımı tamamen tanıyıp, kendi transferlerini de yaptıktan sonra Mourinho’yu durdurmak imkânsızdı. Ancak bu sene Manchester United’la yaptığı onca transfere rağmen, bu rutini tekrarlayamayacak gibi görünüyor. Bir anlamda Mourinho’nun büyüsü bozulacak.
KRİZDEKİ TAKIMLARI ŞAMPİYONLUĞA TAŞIDI
Jose Mourinho’nun kendine has özellikleri var. Çalıştırmaya başladığı takımlar ya krizde ya da kriz yolunda oldu hep. Ocak 2002’de FC Porto’da göreve geldiğinde takım kupadan elenmiş, ligde 5. sırada bulunuyordu. Kısa sürede Mourinho etkisi kendini gösterince, FC Porto 15 maçın 11’ini kazanarak kendini toparlayacaktı. 2004’te Chelsea’nin başına geçtiğinde yapılan onlarca transfere ve harcanan milyonlarca Euro’ya rağmen Claudio Ranieri yönetiminde şampiyonluk gelmemiş, Şampiyonlar Ligi’nde Monaco’ya mağlup olunmuştu. Mourinho daha ilk sezonunda 95 puanla Chelsea’yi şampiyon yapacaktı. Benzer durumlar çalıştırdığı İnter ve Real Madrid için de geçerliydi. İnter, Roberto Mancini ile şampiyon olmuş ancak Şampiyonlar Ligi’nde hayal kırıklığı yaşamıştı. Mourinho ilk sezonunda takımı şampiyon yapıp, ikinci sezonunda lig şampiyonluğuna Şampiyonlar Ligi kupasını eklemişti. Real Madrid, Barcelona gölgesinde ezilirken Mourinho’nun ikinci sezonunda La Liga şampiyonluğuna ulaşılacaktı.
ALEX FERGUSON’UN GÖLGESİ ALTINDA
2013’te Alex Ferguson’un emekliye ayrılmasıyla Manchester United rotasını kaybeden gemiye döndü. David Moyes ve Louis van Gaal gibi tecrübeli isimler zirvenin gediklisi Manchester takımını zirveden uzaklaştırdı. 2015-16 sezonunu Louis van Gaal yönetiminde 5. sırada tamamlayan United’da göreve Temmuz 2016’da Jose Mourinho geldi. İlk sezonunda Premier Lig’de beklediği başarıya ulaşamadı ancak UEFA Avrupa Ligi’ni kazanarak Şampiyonlar Ligi biletini aldı.
Jose Mourinho, FC Porto, Real Madrid ve 2. Chelsea döneminde ikinci sezonunda takımını şampiyonluğa taşımıştı. 1. Chelsea dönemi ve İnter’deki ilk yılında şampiyon olmuştu. Manchester United’da ilk sezonunda takımı ligi 6. sırada bitirmişti. Doğal olarak ManU’da gözler Portekizlinin ikinci sezonuna çevrilmişti. Arsene Wenger, Pep Guardiola, Jürgen Klopp, Antonio Conte ve Mauricio Pochettino gibi zirveye oynayan teknik adamlarla yarışacak Jose Mourinho’nun göstereceği performans merak konusuydu. Ya Mourinho geleneği devam edecekti ya da büyüsü bozulacaktı.
KENDİ TAKIMI, KENDİ OYUNCULARI
Yine Mourinho’nun başka ilginç özellikleri de var. Çalıştırdığı takımlarda öncelikli olarak forvete takviye yapıyor. Yani en çok parayı forvet oyuncuları için harcıyor. FC Forto’ya Uniao de Leiria’dan Derlei’yi, Chelsea’ye Marsilya’dan Drogba’yı, İnter’e Genoa’dan Diego Milito ve Barcelona’dan Samuel Eto’o’yu, Real Madrid’e Werder Bremen’den Mesut Özil’i, 2. Chelsea döneminde Atletico Madrid’den Diego Costa’yı transfer etti. Manchester United’da ise Lukaku ve Alexis Sanchez gibi iki önemli forveti kadrosuna kattı. Bir başka özelliği ise gittiği takımlara eski oyuncularını transfer etmesi. Chelsea’ye FC Porto’dan Ricardo Carvalho, Paulo Ferreira ve Maniche’yi, İnter’e Chelsea’den Hernan Crespo’yu, Real Madrid’e Chelsea’dan Carvalho ve Essien’i, 2. Chelsea döneminde Anzhi’den Eto’o’yu, Galatasaray’dan Drogba’yı getirmişti. Manchester United’a da daha önce öğrencileri olan Zlatan İbrahimovic ve Nemanja Matic’i transfer ederek kendi sistemini kurdu.
Bunlara rağmen Manchester’da şampiyonluğa uzak. Lider Manchester City’nin 13 puan gerisinde ikinci sırada bulunuyor. Ligin bitimine daha 12 hafta var ancak Mourinho şampiyonluktan ümidini kesmiş gibi. City’nin şampiyonluğunu kabul eden Mourinho asıl mücadelenin Şampiyonlar Ligi bileti için olacağını söyledi. Devler ligine gidecek takımların yer alacağı 2., 3. ve 4. sıra için Man Utd, Liverpool, Chelsea, Tottenham ve Arsenal arasında amansız bir mücadele var. Bunlar arasında en avantajlısı yine Manchester United.
BELKİ DE DÜŞÜŞÜNÜ SEYREDİYORUZDUR
Mourinho’nun ikinci yılında şampiyonluğa ulaşamaması kariyerinde bir ilk olacak. 55 yaşındaki Portekizli teknik adamın önünde uzun yıllar var ancak kariyerinde artık zirveden düşüş başlamış olacak. Zira, Pep Guardiola yönetiminde farklı bir kimliğe bürünen City bu yıl şampiyon olursa önümüzdeki yıllarda da şampiyonluğun bir numaralı favorisi olarak görülecektir. Guardiola sadece bir yıl şampiyon olacak takım değil, uzun süre zirveyi bırakmayacak takım kurmasıyla biliniyor. Bunun örneklerini geçmişte çalıştırdığı Barcelona ve Bayern Münih’te gördük.
Mourinho’nun ikinci yılda şampiyonluk büyüsü bozulursa bekleyen bir başka tehlike daha var. Portekizli hoca çalıştırdığı takımlarda 3. yılda problem yaşayıp ya istifa ediyor ya da kovuluyor. Nereden bakarsak bakalım Mourinho için gelecek pek parlak gözükmüyor. Kim bilir belki de 15 yıldır zirvede olan bir teknik adamın düşüşünü seyrediyoruz…
[Hasan Cücük] 6.2.2018 [TR724]
KRİZDEKİ TAKIMLARI ŞAMPİYONLUĞA TAŞIDI
Jose Mourinho’nun kendine has özellikleri var. Çalıştırmaya başladığı takımlar ya krizde ya da kriz yolunda oldu hep. Ocak 2002’de FC Porto’da göreve geldiğinde takım kupadan elenmiş, ligde 5. sırada bulunuyordu. Kısa sürede Mourinho etkisi kendini gösterince, FC Porto 15 maçın 11’ini kazanarak kendini toparlayacaktı. 2004’te Chelsea’nin başına geçtiğinde yapılan onlarca transfere ve harcanan milyonlarca Euro’ya rağmen Claudio Ranieri yönetiminde şampiyonluk gelmemiş, Şampiyonlar Ligi’nde Monaco’ya mağlup olunmuştu. Mourinho daha ilk sezonunda 95 puanla Chelsea’yi şampiyon yapacaktı. Benzer durumlar çalıştırdığı İnter ve Real Madrid için de geçerliydi. İnter, Roberto Mancini ile şampiyon olmuş ancak Şampiyonlar Ligi’nde hayal kırıklığı yaşamıştı. Mourinho ilk sezonunda takımı şampiyon yapıp, ikinci sezonunda lig şampiyonluğuna Şampiyonlar Ligi kupasını eklemişti. Real Madrid, Barcelona gölgesinde ezilirken Mourinho’nun ikinci sezonunda La Liga şampiyonluğuna ulaşılacaktı.
ALEX FERGUSON’UN GÖLGESİ ALTINDA
2013’te Alex Ferguson’un emekliye ayrılmasıyla Manchester United rotasını kaybeden gemiye döndü. David Moyes ve Louis van Gaal gibi tecrübeli isimler zirvenin gediklisi Manchester takımını zirveden uzaklaştırdı. 2015-16 sezonunu Louis van Gaal yönetiminde 5. sırada tamamlayan United’da göreve Temmuz 2016’da Jose Mourinho geldi. İlk sezonunda Premier Lig’de beklediği başarıya ulaşamadı ancak UEFA Avrupa Ligi’ni kazanarak Şampiyonlar Ligi biletini aldı.
Jose Mourinho, FC Porto, Real Madrid ve 2. Chelsea döneminde ikinci sezonunda takımını şampiyonluğa taşımıştı. 1. Chelsea dönemi ve İnter’deki ilk yılında şampiyon olmuştu. Manchester United’da ilk sezonunda takımı ligi 6. sırada bitirmişti. Doğal olarak ManU’da gözler Portekizlinin ikinci sezonuna çevrilmişti. Arsene Wenger, Pep Guardiola, Jürgen Klopp, Antonio Conte ve Mauricio Pochettino gibi zirveye oynayan teknik adamlarla yarışacak Jose Mourinho’nun göstereceği performans merak konusuydu. Ya Mourinho geleneği devam edecekti ya da büyüsü bozulacaktı.
KENDİ TAKIMI, KENDİ OYUNCULARI
Yine Mourinho’nun başka ilginç özellikleri de var. Çalıştırdığı takımlarda öncelikli olarak forvete takviye yapıyor. Yani en çok parayı forvet oyuncuları için harcıyor. FC Forto’ya Uniao de Leiria’dan Derlei’yi, Chelsea’ye Marsilya’dan Drogba’yı, İnter’e Genoa’dan Diego Milito ve Barcelona’dan Samuel Eto’o’yu, Real Madrid’e Werder Bremen’den Mesut Özil’i, 2. Chelsea döneminde Atletico Madrid’den Diego Costa’yı transfer etti. Manchester United’da ise Lukaku ve Alexis Sanchez gibi iki önemli forveti kadrosuna kattı. Bir başka özelliği ise gittiği takımlara eski oyuncularını transfer etmesi. Chelsea’ye FC Porto’dan Ricardo Carvalho, Paulo Ferreira ve Maniche’yi, İnter’e Chelsea’den Hernan Crespo’yu, Real Madrid’e Chelsea’dan Carvalho ve Essien’i, 2. Chelsea döneminde Anzhi’den Eto’o’yu, Galatasaray’dan Drogba’yı getirmişti. Manchester United’a da daha önce öğrencileri olan Zlatan İbrahimovic ve Nemanja Matic’i transfer ederek kendi sistemini kurdu.
Bunlara rağmen Manchester’da şampiyonluğa uzak. Lider Manchester City’nin 13 puan gerisinde ikinci sırada bulunuyor. Ligin bitimine daha 12 hafta var ancak Mourinho şampiyonluktan ümidini kesmiş gibi. City’nin şampiyonluğunu kabul eden Mourinho asıl mücadelenin Şampiyonlar Ligi bileti için olacağını söyledi. Devler ligine gidecek takımların yer alacağı 2., 3. ve 4. sıra için Man Utd, Liverpool, Chelsea, Tottenham ve Arsenal arasında amansız bir mücadele var. Bunlar arasında en avantajlısı yine Manchester United.
BELKİ DE DÜŞÜŞÜNÜ SEYREDİYORUZDUR
Mourinho’nun ikinci yılında şampiyonluğa ulaşamaması kariyerinde bir ilk olacak. 55 yaşındaki Portekizli teknik adamın önünde uzun yıllar var ancak kariyerinde artık zirveden düşüş başlamış olacak. Zira, Pep Guardiola yönetiminde farklı bir kimliğe bürünen City bu yıl şampiyon olursa önümüzdeki yıllarda da şampiyonluğun bir numaralı favorisi olarak görülecektir. Guardiola sadece bir yıl şampiyon olacak takım değil, uzun süre zirveyi bırakmayacak takım kurmasıyla biliniyor. Bunun örneklerini geçmişte çalıştırdığı Barcelona ve Bayern Münih’te gördük.
Mourinho’nun ikinci yılda şampiyonluk büyüsü bozulursa bekleyen bir başka tehlike daha var. Portekizli hoca çalıştırdığı takımlarda 3. yılda problem yaşayıp ya istifa ediyor ya da kovuluyor. Nereden bakarsak bakalım Mourinho için gelecek pek parlak gözükmüyor. Kim bilir belki de 15 yıldır zirvede olan bir teknik adamın düşüşünü seyrediyoruz…
[Hasan Cücük] 6.2.2018 [TR724]
Uykuya dalamıyorsanız, bir de bunları deneyin! [TR724]
Günlük sıkıntılar, heyecanlar, iş temposu, sinirlilik düzeyi, trafik, endişeler… Çoğu problemin altında aslında uykunuzu yeterince alamamak yatıyor. Diğer taraftan bu kadar problem de uyuyamamanıza yol açıyor. Siz de hızlı uykuya dalma sorunları yaşıyorsanız uzmanların bazı tavsiyeleri var. Bunlar sadece ayran içmek veya yoğurt yemek değil…
Koyunları 100’den geriye 3’er 3’er sayın!: 1-2-3-4-5-6… diye koyunları saymanın aslında pek bir yararı yok. Çünkü düz bir şekilde sayı saymak için pek bir çaba harcamıyoruz. Buradaki amaç beyninizi biraz meşgul etmek. İşte bu yüzden zihninizde çitin sağ tarafında 100 koyun hayal edin. 3’er 3’er onları sola doğru atlatın. 100-97-94 şeklinde giden sayma düzeni çok daha etkili olacaktır.
Telefonu yatak odanızdan çıkarın: Teknolojinin yatak odanızdan olabildiğince uzak kalması gerekiyor. Telefonunuz hemen ulaşabileceğiniz bir noktada olmamalı. Uzmanlara göre uyanmak için telefon alarmı değil, bir çalar saat kullanın.
Derin derin nefes alın: 10 kere arka arkaya alınan derin nefes oldukça işe yarar. Beyin vücudunuzu rahatlatmaya çalıştığınızı anlar ve vücudunuza mesaj gönderir.
Kasları rahatlatın: Ayak parmaklarından boynunuza kadar kaslarınızı rahatlatmak için yapacağınız küçük hareketler, sorunu kökten çözebilir. Çok değil, bu işe yalnızca 1 dakika ayırmanız yeter.
Alışkanlıklarınızı değiştirmeyin: Odanın ısısı çok önemli. Alıştığınız ısıdan çok uzaklaşmaması gerekiyor. Yatağa girerken bir anda kombinin derecesini yükseltmeyin veya azaltmayın. Gün aşırı çarşaf değiştirmenin de rutin oluştururken olumsuz bir etkisi olabilir. Nevresiminiz için kullandığınız deterjan ve yumuşatıcının markasını da çok sık değiştirmeyin. Aksi takdirde alıştığınız rutin bozuluyor.
BESLENMEYE DİKKAT!
İyi bir uyku için doğru gıdaları tüketmek de önemli. Uzmanlar deliksiz uykuya hasret kalanlar için şu önerileri yapıyor:
-Uykuda beyin şekere ihtiyaç duyar. Yatmadan önce bir parça kek veya fıstık ezmesi uyumayı kolaylaştırır.
-Et, balık fasulye, mercimek ile kuru yemişler protein bakımından zengindir. Melatonin salgısını artırıp uyumayı kolaylaştırırlar.
-Magnezyum deposu kabak çekirdeği kasları ve vücudu dinlendirir. -Sinirleri, kasları rahatlatan ve yatıştırıcı etkisi bulunan bitki çaylarını yatmadan önce içebilirsiniz. Papatya, çarkıfelek, kediotu gibi çaylar uyku getirir.
[TR724] 6.2.2018
Koyunları 100’den geriye 3’er 3’er sayın!: 1-2-3-4-5-6… diye koyunları saymanın aslında pek bir yararı yok. Çünkü düz bir şekilde sayı saymak için pek bir çaba harcamıyoruz. Buradaki amaç beyninizi biraz meşgul etmek. İşte bu yüzden zihninizde çitin sağ tarafında 100 koyun hayal edin. 3’er 3’er onları sola doğru atlatın. 100-97-94 şeklinde giden sayma düzeni çok daha etkili olacaktır.
Telefonu yatak odanızdan çıkarın: Teknolojinin yatak odanızdan olabildiğince uzak kalması gerekiyor. Telefonunuz hemen ulaşabileceğiniz bir noktada olmamalı. Uzmanlara göre uyanmak için telefon alarmı değil, bir çalar saat kullanın.
Derin derin nefes alın: 10 kere arka arkaya alınan derin nefes oldukça işe yarar. Beyin vücudunuzu rahatlatmaya çalıştığınızı anlar ve vücudunuza mesaj gönderir.
Kasları rahatlatın: Ayak parmaklarından boynunuza kadar kaslarınızı rahatlatmak için yapacağınız küçük hareketler, sorunu kökten çözebilir. Çok değil, bu işe yalnızca 1 dakika ayırmanız yeter.
Alışkanlıklarınızı değiştirmeyin: Odanın ısısı çok önemli. Alıştığınız ısıdan çok uzaklaşmaması gerekiyor. Yatağa girerken bir anda kombinin derecesini yükseltmeyin veya azaltmayın. Gün aşırı çarşaf değiştirmenin de rutin oluştururken olumsuz bir etkisi olabilir. Nevresiminiz için kullandığınız deterjan ve yumuşatıcının markasını da çok sık değiştirmeyin. Aksi takdirde alıştığınız rutin bozuluyor.
BESLENMEYE DİKKAT!
İyi bir uyku için doğru gıdaları tüketmek de önemli. Uzmanlar deliksiz uykuya hasret kalanlar için şu önerileri yapıyor:
-Uykuda beyin şekere ihtiyaç duyar. Yatmadan önce bir parça kek veya fıstık ezmesi uyumayı kolaylaştırır.
-Et, balık fasulye, mercimek ile kuru yemişler protein bakımından zengindir. Melatonin salgısını artırıp uyumayı kolaylaştırırlar.
-Magnezyum deposu kabak çekirdeği kasları ve vücudu dinlendirir. -Sinirleri, kasları rahatlatan ve yatıştırıcı etkisi bulunan bitki çaylarını yatmadan önce içebilirsiniz. Papatya, çarkıfelek, kediotu gibi çaylar uyku getirir.
[TR724] 6.2.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)