Günde en az bir yumurta yemeyi ihmal etmeyin!

Vücudunuza protein yüklemenin en basit, en ucuz yolu yumurta yemekten geçiyor. 85 kalorilik yumurtada 7 gram kas yapan protein bulunuyor. Ayrıca aminoasit, antioksidan ve demirle dolu olan yumurta sağlığınızı da destekliyor. Peki yumurta yediğinizde hangi faydaları sağlarsınız. İşte cevabı:

Bağışıklık sisteminiz desteklenir: Enfeksiyon, virüs ve hastalıklardan uzak kalmak istiyorsanız beslenmenize her gün 1-2 yumurta eklemelisiniz. Yumurtada günlük ihtiyacınızın çeyreği kadar selenyum bulunuyor ki selenyum bağışıklık sisteminizi desteklemeye ve tiroidlerinizi düzenlemeye yardımcı. Çocuklar ve gençler de mutlaka her gün yumurta tüketmeli.

Kolesterol profilinizi geliştirir: Bir büyük yumurtada 212 miligram kolesterol bulunuyor, fakat bu yumurtanın kandaki kötü kolesterolü artıracağı anlamına gelmiyor.

Kalp riskiniz azalır: LDL kötü kolesterol olarak biliniyor. Araştırmalara göre, küçük ve koyu kıvamlı LDL parçacıklarına sahip olanların kalp hastalığına yakalanma riski daha büyük LDL parçacıklarına sahip olanlardan daha fazladır.

Enerjik olursunuz: Bir yumurtada günlük ihtiyacınız olan B2 vitamininin yüzde 15’i bulunuyor. Böylece vücudunuz daha enerjik ve formda olur.

Cildiniz ve saçınız iyileşir: B kompleks vitaminler sağlıklı cilt, saç, gözler ve karaciğer için gereklidir.

Beyniniz korunur: İçeriğindeki kolin nedeniyle yumurta beyninizi korur.

Sağlığınız için önemli 20 aminoasitten 9’u yumurtada: Yaşamımızı sürdürmek için gerekli olan 11 zorunlu aminoasidi vücudumuz üretiyor. Fakat vücudumuzun 20 aminoaside ihtiyacı var. Peki kayıp olan diğer 9 aminoasidin nerede olduğunu tahmin edebiliyor musunuz? Yumurtada

Daha az stresli olursunuz: Yumurtada bulunan 9 aminoasidin eksikliğinde ruhsal sorunlar da yaşarsınız. Yumurtada bulunan lisin isimli aminoasidin kaygıyı ve stres seviyesini azalttığı belirlenmiştir.

Gözlerinizi korur: Yumurtada bulunan lutein ve zeaxanthin isimli antioksidanların gözleriniz üzerinde güçlü koruyucu etkisi vardır.

Kemiklerinizi ve dişlerinizi güçlendirir: Yumurta kemik ve diş sağlığı, güçlenmesi için önemlidir. Yumurta kalsiyum emilimine yardımcı olur.

Daha tok hisseder ve az yemek yersiniz: Uzun süre tok hissetmenizi sağlar. Kahvaltıda yumurta tüketirseniz sonraki öğünlerde daha az yersiniz.

Yağ yakarsınız: Yumurta yağ yakmanıza yardım eder. 8 haftalık dönemde, katılımcılar kahvaltıda aynı miktarda kalori içeren yumurta veya simit yediler. Yumurta yiyenler yüzde 65 daha fazla vücut ağırlığı ile yüzde 16 daha fazla vücut yağı kaybetti.

[TR724] 15.9.2018

Bizim büyük bahtsızlığımız! [Naci Karadağ]

Kaç yaşındadır dünya?

Uzmanlar 4.5 milyar yıl filan diyorlar. Rakamın muazzamlığı bizim büyük bahtsızlığımızın ibretlik göstergesi aslında!

İnsanlık tarihi konusunda kavga büyük. 5 bin yıla fit olan da var “deli misin, en az 60 bin yıl” diyen de meselesi derinleştirmek adına mı yoksa daha da içinden çıkılmaz hale getirmek amacıyla mı bilemiyorum 2 milyon yıla kadar götüren var.

70 yıllık bir zaman dilimi düşünün. 60 bin yılın içerisinde nokta kadar bile önemi olmayacak bir dilim, 4,5 milyar yıl içinde ise lafı bile edilmeyecek, küsurat bile olamayacak bir 70 sene düşünün.

Diyelim ki bir zalim diktatörün yaşadığı zaman dilimi olsun bu ve size denk geliyor!

Bundan büyük bahtsızlık olabilir mi?

Komik, çaresizliğin getirdiği tuhaf bir ruha hali var Türk toplumunda.

“Efendim duydunuz mu, Taha Akyol’a da yol vermişler?”

“Oh olmuş” diyeni mi ararsınız, “şimdi oğlu Mustafa yalakalık yaparak babasına iş bulsun” gibi saçma sapan konuşanları mı?

“Efendim Merkez Bankası faizi 15 puan artırmış…”

Sanki çok anlamı varmış gibi ekonomistlerin görüş açıklamaları filan.

“Efendim, yangın büyüdükten sonra ateşe su dökmektir bu”, diyeni mi ararsınız, “Biraz gecikti ama umarım işe yarar” diyeni mi ya da “Bakın işte MB bizden bağımsız diyen” şaşkın damatları mı?

Sanki bir anlamı varmış, sanki bu ülkenin her tarafından büyük bir gürültü ve duman çıkararak tam gaz gittiği uçurumun bunlarla ilgisi varmış gibi!

Meselenin, esas meselenin ıskalanması bize kendimizi iyi hissettiriyor, yoksa bu kadar aklı başında insanın toptan balatayı sıyırması pek mümkün değil.

Ülkenin içine girdiği felaket sarmalının dövizle, Merkez Bankası ile enflasyon oranıyla, Garı safi bilmem ne ile ilgisi yok.

Tek bir sebebi var, ülke kendi toplumunun isteğiyle (O kısım da epey karışık ya neyse) berbat bir İslamcı Faşist Diktatörlüğe evrildi.

Hepimizin gözünün önünde, adım adım, göstere göstere oldu her şey.

Bu yangın ekonomik, siyasi, bilmem neden dolayı değil ki faizi yükseltip, TL bozdurarak söndürebilesiniz!

Dolar 1 liranın altına düşse bile bu ülke artık iflas etmiş bir toplumdur.

Adaleti, ekonomisi, eğitimi, bürokrasisi, neredeyse sağlam kalmış hiçbir birimi kalmamış, tüm dikişleri atmış, tüm eklem bağları kopmuştur.

Tuhaf bir zombi memlekete dönüştüğümüzü görmemek için daha ne kadar kendimizi kandıracağız?

Şarbon rezilliği de sonuçtur, milyonlarca dolar verilip alınan Emir uçağı da…

Satın alan da tadını çıkaramayacaktır emin olun.

Hatta en huzursuzu odur diyebilirim.

Size şaşırtıcı gelecek ve yanlış anlaşılmaya müsait ama şu anda en rahat olanlar hapishanede esir olan masumlardır.

Çünkü bir suçları, kabahatleri, günahları yoktur ve bir zalim tarafından zulme uğramaktadırlar.

Buna rağmen gece kafalarını yastığa koyduklarında bebek gibi uyurlar.

Uyurlar uyumasına da, başka masumlar için üzüldüklerinden bunu yapamıyorlardır eğer uyuyamıyorlarsa.

Çünkü meseleyi olayın asıl aktörlerine, ilahi murada bırakmış durumdalar artık.

Hangi kaynak metni açarsanız açın aynı tabloyu göreceksiniz çünkü, gözü dönmüş diktatörlükle ile baş etmek hiç kolay değildir.

Şu yukarıdaki görsele bakın… Elbette gerçek değil.

Artık kendi partilisini, ailesini de devre dışı bırakmış bir karakterden bahsediyoruz.

Yakında CHP’nin başına kendini kayyım olarak da atarsa şahsen şaşırmam. Yarın kendi kendini anons ettirirken, Ümmetin lideri, AKP Başkanı, CHP kayyımı, MHP ruhani lideri, BBP efendisi, Perinçek ayakçısı (bu kısım silik anons edilir) kümes dürtücüsü, fıstık gömücüsü, Varlık Fonu, Kızılay, Yeşilay, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Jokey ve Tay federasyonu başkanı gibi binlerce titri olacak. Görevlerini yazmaya kağıtlar yetmeyecek.

Milli takımın başına geçip teknik direktör de olacak, tartışmalı pozisyonda sahaya inip penaltı atışını da kendisi yapacak.

Zamları kendi yapıp, “bu nasıl zam diye?” isyan etmesinde samimi olduğundan emin olun.

30 yıl boyunca İstanbul’un altını üstünü oyup yedikten sonra, “Bu şehir beton yığını oldu diye üzülen bir kişilikten bahsediyoruz.

Onlarca belediyeye kayyım atayan, milyonlarca insanın oyunu çöpe atan, kendi partisinden istifa etmeyen belediye başkanını ailesini kaçırtıp zorla istifa ettirten, zorla çöktüğü Diyarbakır Belediye’sine gidip “biliyorsunuz vaktiyle benim de belediye başkanlığım haksız şekilde elimden alınmıştı” diye açıklama yapan fantastik bir mantıktan bahsediyoruz.

Bu ülkede dolar kuru filan yoktur.

Göreceksiniz yakında kendi sabah kalkacak ve “Bugün dolar 3.45 olsun” diyecek. Bankalar ona göre işlem yapacaktır.

Beğenmediği yazarlar işi bırakacak, varlıklarıyla da rahatsız ediyorlarsa hapse girecek, daha ileri giderlerse, sürgün, olmadı infaz edilecektir!

Felaket tellallığı yapmıyorum, artık yazılmasından vazgeçtim düşünülmesinden bile kaçtığımız gerçeğimizi söylüyorum bize. Kızarsanız kızın bana.

YÖK’ün başkanı kendi olacak, Meclis başkanı olarak kendini atayacak, baroların başkanı olacak, hakim olup mahkemeleri yönetecek, kutu kutu pense de ebe kendisi olacaktır.

Bu tür karakterlerin en bariz özelliği doyumsuzluğudur. Öylesine bir hırs ve kine sahip gözü vardır ki, dünya adına hiçbir şey onu doyurmaz.

Her gün her kanalda onu görüyoruz ya. Her gazete sayfasında onun resmi olmadan yayın yapılmıyor artık.

Cumhuriyeti de Ergenekoncular vasıtasıyla ele geçirdi.

Sözcü zaten Soner Yalçın ve çetesinin emrinde.

Birgün denen sözde özgürlükçü gazetenin problemi bir değil ki yazıp eleştirelim.

Her gün her yerde karşımıza çıkacak.
Nüfusta memur olarak göreceğiz, bankada gişede oturacak, uçakta “hele sen kenara çekil ben uçuracağım” diyerek pilot koltuğuna kurulacak.

Kendisi yetişmezse hologramları, robotları yapılacak. “Tayyip 1.1” robotu diktatör ihtiyacı olan tüm devlet birimlerine gönderilecek.

Bahçeyi de o sulayacak, umumi helanın kapısında durup “kim bir lira yaptı?” diye bilet kesecek Tayyip Androidleri.

Meclis kendinden ibaret olacak. Okullarda derse girecek, yetişmezse hologramlarıyla müfredatı hepsi imamhatiplere dönüşmüş okullarda o anlatacak.

Cem Yılmaz GORA’da duş alırken arkadan Garavel usta değil bizzat Reis’in kendisi belirecek!


Paralara filan resmi basmak artık eski diktatörlüklerde kaldı. Kırmızı da geçtiğin an arkadan kovalayan ekip arabasından o inecek, alkolmetreye o üfletecek. “Seni kolay kolay bırakmam” diye bizzat bireysel olarak o huzuru bozacak.

Çok sever, hatta bayılır çünkü.

Trafik memuru olarak onu göreceğiz. Bakalım kaç promillik vatandaşsınız?

Tüm kafeslerdeki tüm güvercinleri o dürtecek yakın zamanda. Başkasına gerek kalmayacak.

Altın gününde kısırın tadına ilk o bakacak, altın getirenleri teker teker vatan haini olarak ilan edip, TL günü yaptıracak!


Aslında bu korkunç süreci ve bu karanlık çağın bitmesi elinde değil ama nasıl bitirileceğine dair karar verebilme durumu var.

Ve fakat ne yazık ki bugüne kadar hiçbir diktatör halkın yararına olan opsiyonu seçmemiş.

Hitler yenildiğini anlamaya başladığı anda kendi uçaklarını, yaptırdığı köprüleri, yolları bombalama emri vermiş.

Tayyip Erdoğan da emin olun bu ülke acı çekmesin filan umurunda değil. Kanlı bir final için elinden geleni yapacak ve en sonunda kendi evlatları dahil herkesi nankörlükle suçlayacaktır!

Nasıl?

Gülemiyoruz bile değil mi?

Niye?

Çünkü bu yazıyı da aslında o yazdı!..

Hadi bakalım…

[Naci Karadağ] 15.9.2018 [TR724]

Varlık Fonu [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’de sistematik düşünme konusunda büyük sıkıntı var kanısındayım. Bu konudaki şüphelerim, Varlık Fonu’nun başkanlığına Erdoğan’ın kendisini, başkan vekilliği görevine ise damadı Berat Albayrak’ı atamasından sonraki tepkileri sosyal medya ve Türkiye’deki rejimin propaganda makinesi olan medyadan takip ettikten sonra iyice arttı. İnsanlar Erdoğan’ın bu fonun başkanlığına kendisini, vekilliğine de damadını atamasını yadırgadı. Anayasaya aykırı olmasından dem vuranlar, demokrasiyle bağdaşmamasına dikkat çekip, başka ülkelerle kıyaslayanlar, akademisyenlerin bu atamayı eleştirmemesini eleştirenler, hukukçulara veya yüksek mahkemeler ile üyelerine topu atanlar vardı. Ortak refleks, bu atamalardan insanların rahatsız olmalarıydı. Ben bu tartışmaları ve yorumları büyük bir şaşkınlıkla okudum. Kanımca bu tepkiler, ortalama bir canlının (insan demiyorum!) doğasında var olan temel dürtülerle bile çelişki halinde olmalı. Her canlı, kendisine zarar veren bir şey başına geldiğinde, o zarar veren şeyin etkisinden kurtulmak için çabalar. Bir tehlike gördüğünde kaçar veya avladı başka bir canlı tarafından elinden alınmak istediğinde, vermemek için mücadele eder. Susadığında (dürtüsü gereği) su içmek için harekete geçer. Kimi zaman su içilecek yer tehlikeliyse – mesela orada başka bir hayvan tarafından avlanma tehlikesi varsa – bile, var oluşunu devam ettirebilmek için bu riski göze alır. Bir bitki, güneş almasına engel olan bir ortam varsa, o ortamın dışına gövdesini çıkartarak fotosentez yapmaya çalışır. Tüm bu örneklerde, canlı önce kendisine zarar veren şeyin kaynağını teşhis eder, o kaynağı bertaraf etmeye, onu aşmaya, onun etki alanından kurtulmaya bakar. Kendine zarar verebilecek akut veya kronik bir faktörü kabullenerek kaderine razı olmaz. İnsan da bu temel güdülerle donatılmıştır. Dahası insanda, diğer canlılarda olmayan muhakeme yeteneği ve rasyonel akıl da vardır.

Normal olan her insan, Erdoğan’ın Varlık Fonu başkanlığına Erdoğan’ı ataması ve vekilliğine de damadını getirmesine şaşırmadan önce, analitik bir değerlendirmeyle, Varlık Fonu denen ucubenin nasıl ve kimin tarafından kurulduğunu sorgular. Bunun anayasaya ve anayasal temel düzene uygun bir tasarruf olup olmadığını düşünür, muhakeme eder. Normal olan her insan, öncelikle anayasanın nasıl bypass edildiğini, bunun hangi şartlarda meydana geldiğini, yürütme erkinin nasıl yargı erkinin bu tür kanunsuzluklara olur verdiğini, yasama erkinin nasıl bu tür usulsüzlüklere gözlerini kapadığını sorar. Normal olan biri, neden bu tür majör çürüme emarelerinin medyada es geçildiğini merak eder. Normal diye kabul edeceğimiz herkes, Varlık Fonu’nun yönetimine diktatörün kendisini ve damadını atamasından önce, diktatörün nasıl diktatör olabildiğinin sorgulanması gerektiğini bilir. “Neden televizyon parçalandı?” sorusu, eğer parçalanan televizyon parçalanma anında çökmüş olan bir binanın bir dairesindeyse, bu mantık kurallarına aykırı bir sorudur. Çünkü esas olan evin neden yıkıldığıdır. Ne neye neden oldu silsilesi, tümüyle insani bir davranış biçimidir. Zekâdan kaynaklı bir temel program, bize parçalanan televizyonun nedeninin sorgulanmasındaki mantık hatası konusunda bizi uyarır. Varlık Fonu’nun başkanlığı veya başkan vekilliği konusundan önce, hukuk devletinin ve anayasal düzenin ortadan kalkmış olması, birincil faktördür çünkü.

Aynı şey, seçimlerde de yapıldı. Yazmaktan parmaklarım uyuştu, o kadar yazdım yani! Dedim ki, arkadaşlar bu yapılan seçimler sadece bir tiyatrodur. Yüksek Seçim Kurulu, yüksek yargı organları, mahkemeler, bürokrasi, kolluk güçleri, istihbarat, her şey rejime bağlanmışken ne seçiminden bahsediyorsunuz? Adaylardan biri hapishanedeyken, zaten komedi filmi gibiydi seçim tahminlerinde bulunmak. İkinci gelen aday, seçimler öncesinde YSK önüne toplayacağı avukat sayısı ile alakalı abartılı ifadelerde bulunuyor, kahvehanelerde gördüğümüz üslupla meydan okuyordu. Defalarca yazdım buradan ve twitterdan.  Dedim ki, bu ortamda özgür bir seçim olamaz, CHP ve HDP boykot etsin bu seçimi. Bu görüşümün temelinde de, yukarıda izah etmeye çalıştığım mantık silsilesi vardı. Televizyonun parçaları, bir binanın yıkıntıları arasındaysa, televizyondaki hasarla ilgilenmek mantıksal, hatta zekâsal bakımından bir acizlik göstergesidir, kusura bakmayın!

İnsanımız sistematik düşünseydi, faşizm bu kadar yerleşmezdi

Mesela şu basit önerme, benim daha 2016’da Erdoğan’ın arkasında derin devletin olduğunu yazmama neden olmuştu. Ki şu anda daha yeni-yeni yazmaya başladı bazı meslektaşlar. “Erdoğan nasıl orduyu kontrol ediyor?”. Öyle ya, istediğiniz kadar karizmatik olarak algılanın, diktatörlükler veya otoriter yönetimler kolluk güçleri ve silahlı kuvvetlere hâkim oldukları sürece var olabilirler. Erdoğan kendi vasıtalarıyla bu imkâna sahip mi? Nasıl olsun? Eşyanın tabiatı dediğimiz şeyi bize haber veren mantık silsilemizdir. Bu bizde programlı bir şey! Bunu devre dışı bırakmak için ya bir çıkarınız olması lazım (ki o zaman da devre dışı bırakmıyorsunuz, yalan söylüyor, ya da rol yapıyorsunuzdur), veya bir zekâsal eksiklik olması gerekir! Erdoğan’ın Varlık Fonu başkanlığına kendini, vekaleten de damadını ataması olaylarında bir anomali yok. Anormal olan, bunu yadırgamak veya yadırgıyormuş gibi yapmak.

Faşizmle mücadele, gerçekleri kabullenmekle başlayacak. Yarın Erdoğan Anayasa Mahkemesi’ni kaldırırsa, “ah mahkeme, vah mahkeme” yazıları yazmayın. Çünkü anayasa mahkemesi, çöken binadaki televizyon! Varlık Fonu gibi! Üniversiteler gibi. Bağımsız yargı gibi. Bürokrasi gibi. Yahu, anayasa gibi, anayasa! Devlet o çöken bina işte. Daha nasıl anlatayım?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.9.2018 [TR724]

Milli takımın yeni şansı; Avrupalı altyapı [Hasan Cücük]

Türk futbolundaki değişimin mimarlarından Sepp Piontek, 1990’da A Milli Takımı çalıştırmaya başladığında yardımcısı Fatih Terim’e Ümit Milli Takımı (U21) emanet etmişti. Piontek, Terim’e hem tecrübelerini aktarıyor hem de U21’de öğrendiklerini sahaya yansıtmasını sağlıyordu. A Milli Takım, başarısız sonuçlar alırken Ümit Milliler 1991 Akdeniz Oyunları’nda futbolda ikinci olarak ilerisi için olumlu sinyaller veriyordu.

Türkiye, 2 yıl sonra Akdeniz Oyunları’na yine Terim’in takımın başında olduğu Olimpik Milli Takımı ile katılıyordu. Türkiye kadrosunda ilerde dünya yıldızları olacak Zidane, Thuram ve Blanc’lı Fransa’nın önünde grup lideri oluyordu. Grupta geride bıraktığı Fransa’yı yarı finalde 1-0 yenip, adını finale yazdıran millilerimiz Cezayir engelini aşıp şampiyon oluyordu. Kazanılan başarının bir şampiyonluktan çok öte olduğu kadroya bakıldığında net anlaşılıyordu.

Sepp Piontek ve yardımcısı Fatih Terim, Ümit Milli Takımı’nı oluştururken tüm Türkiye’yi adım adım dolaşıyordu. Ülke çapında tespit edilen 315 futbolcu arasından rafine bir takım kuruluyordu. Bu takım ilk sınavını 1991 Akdeniz Oyunları’nda verirken, elde edilen ikincilik yolun doğru olduğunu gösteriyordu. Bir taraftan A Milli Takım diğer taraftan Olimpik Milli Takım formasını giyen bu oyuncuların özgüven kazanması için 1993’te gelen şampiyonluk büyük önem taşıyordu. Kadroda kimler yoktu ki? Türk futboluna uzun yıllar hizmet verecek oyuncuların buluşma noktası olmuştu adeta Olimpik Milli Takım.

Kalede Rüştü Reçber, defansta Emre Aşık, Alpay Özalan, Abdullah Ercan, orta sahada Sergen Yalçın, Tugay Kerimoğlu, Bülent Uygun, Ergün Penbe, forvette Hakan Şükür ve Arif Erdem vardı. 1991’den itibaren beraber oynamaya başlayan bu oyunculara A Milli Takım kadrosundan Ogün Temizkanoğlu, Bülent Korkmaz, Ertuğrul Sağlam ve Oğuz Çetin gibi tecrübeli isimler eklenince Türkiye giderek futbolda kabuğunu kıran bir ülke oluyordu. 1993’te Türkiye’yi Akdeniz Oyunları şampiyonu yapıp görevini tamamlayan oyuncular, A Milli Takım için kolları sıvıyordu. İlk başarı tarihimizde ilk kez boy gösterdiğimiz Euro 96 ile gelirken, bunu Euro 2000’de çeyrek final, 2002’de gelen Dünya Kupası üçüncülüğü takip ediyordu.

Mazide kalan bir başarıyı nostalji olsun diye hatırlatmadım. İsveç karşısında 2-0’dan tarihi bir dönüşe imza atan milli takımın kadrosuna bakınca geçmişe bir yolculuk yapma gereği duydum. 1990’lı yıllara damga vuran milli takımın en büyük özelliği kadronun iskeletini oluşturan oyuncuların aynı takımda oynamasıydı. Hakan Şükür, Bülent Korkmaz, Okan Buruk, Ergün Penbe, Hakan Ünsal, Tugay Kerimoğlu ve Arif Erdem Galatasaray’da, Abdullah Ercan, Tolunay Kafkas ve Ogün Temizkanoğlu Trabzonspor, Oğuz Çetin ve Rüştü Reçber Fenerbahçe’de top koşturuyordu. Sürekli birlikte oyuncular birbirlerini adeta ezberliyordu.

Bugün böyle bir şansımız bulunmuyor. Şans bu kez karşımıza farklı bir şekilde çıktı. İsveç karşısında sahaya sürdüğümüz ilk 11’in 6 oyuncusu alt yapılarını Avrupa’dan almış oyunculardan oluşuyor. Kalecimiz Sinan Bolat futbola Belçika’da başlayıp kariyerini halen bu ülkede sürdürüyor.  Hollanda doğumlu Ömer Bayram futbola bu ülkede başladı. Sırasıyla Kayserispor ve Akhisarspor formalarını giyen Ömer Bayram sezon başında Galatasaray’a transfer oldu. Almanya doğumlu Kaan Ayhan, kariyerini halen bu ülkede devam ettiriyor. Hakan Çalhanoğlu yine Almanya doğumlu olup, kariyerini Milan’da devam ettiren bir başka oyuncumuz. Oğuzhan Özyakup, Hollanda’da başladığı kariyerini Beşiktaş’ta devam ettiriyor. Everton formasını giyen Cenk Tosun, futbola Almanya’da başlayıp kariyerini Türkiye’de devam ettiren bir başka isim. Oyuna sonradan girdikten sonra attığı gollerle galibiyeti getiren Emre Akbaba, Fransa doğumlu bir isim. Yine oyuna girdikten sonra galibiyette rol oynayan Yunus Mallı Almanya, Serdar Gürler Fransa doğumlu oyuncularımız. 24 kişilik kadromuzda 12 oyuncu Avrupa doğumlu.

Türkiye, futbol alt yapısını Avrupa’da almış, mentalite olarak birbirine yakın bu oyunculardan bir takım oluştutursa 1990’lı yıllardaki ivmeyi tekrar yakalarız. Futbol birazda nereden baktığına bağlı. Yabancı sayısına takılıp, kısır tartışmayı bir kenara bırakıp, Avrupalı altyapı avantajını değerlendirirsek başarı hayal olmaz.

[Hasan Cücük] 15.9.2018 [TR724]

Avrupa Birliği’nin muhasebe haftası ve itiraflar [Ebubekir Işık]

Geçtiğimiz çarşamba günü Avrupa Birliği Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker Avrupa Parlamentosu’nda ‘Avrupa Birliği’nin Durumu Konuşması’ (State of the Union Speech) gerçekleştirdi. Altı aylık aralarla yapılan bu konuşma, AB’nin son altı aylık performansını değerlendirmekle birlikte, birliğin önündeki altı aylık süreçte hangi hususları önceleyeceğinin de tartışıldığı bir platform olma özelliğine sahip.

Bu seneki Junker konuşması, değindiği bir takım konular ve daha da önemlisi Macaristan’a karşı AB kurucu sözleşmesinin 7. maddesinin yürürlüğe konulmasından ötürü, AB’yi takip edenler için nefes kesen bir hafta olarak kayıtlara geçti. Junker’in konuşmasından başlayıp, Macaristan’a uygulanan yaptırımla devam edelim.

Juncker’in itirafları

Juncker’in konuşması mülteci krizi ile alakalı AB’nin hata yaptığını itiraf etmekle başladı ve uzun bir süre bu itirafın detayları etrafında devam etti. Zaten, Juncker’in konuşmasının temel mottosu olan ‘Koruyan Avrupa’ (A Europe that protects) tam da bu itirafın siyasal bir yansıması olarak konulmuş bir başlık. Keza milyonlarca Avrupa’lı seçmen, mültecilerin Avrupa’nın temel değerlerini tahrip ettiklerini ve bu nedenle Avrupa değerlerinin korunmaya ihtiyacı olduğunu düşünmekte.

Bu kaygının Macaristan’da Viktor Orban, İtalya’da Matteo Salvini, Hollanda’da Geert Wilders, Belçika’da Theo Francken, Almanya’da Horst Lorenz Seehofer gibi siyasetçiler tarafından sürekli olarak dile getirilmesi ve kendilerini destekleyen seçmen kitlesinin her geçen gün artması; Juncker’in yaptığı konuşmada ‘’Avrupa’ya hak eden mültecilerin gelmesi için mecvut mekanizmaları daha da geliştirmek gerekmekte’’ şeklinde diplomatik bir ifade kullanmasına sebep oldu. Ardından, yasadışı olarak Avrupa’da bulunan göçmenlerin üçüncü ülkelerle (Türkiye bu ülkelerden biri) yapılan geri kabul anlaşmaları çerçevesinde bir an önce geri gönderilmeleri gerektiğini vurguladı.

Bu ifadelerine ek olarak üye ülkeleri muhatap aldığı konuşmasının bir bölümünde, yasadışı göçe neden olan yolların kapatılmasını tavsiye eden Juncker, yasal göç için uygun olan güzergahların açık tutulması gerektiğinin altını çizdi. Bu bağlamda, üye ülkelere AB’nin Kıyı Güvenlik Birimleri’ni güçlendirmeyi ve daha etkili kullanmayı tavsiye eden Juncker, iltica başvurusu red olan ve mecburi olarak geldikleri ülkelere dönmek zorunda kalan mültecilere ve ülkelerine maddi yardımda bulunmayı da Parlamento gündemine taşıdı.

Diğer taraftan, mülteci krizinin Avrupa’da aşırı sağ hareketleri ve aşırı sağ partileri beslediğini ifade eden Juncker, aydınlanmış vatanperverliğin saygı duyulması gereken bir değer olduğunu vurguladı ve ayrılıkçı milliyetçiliğin ise Avrupa’da ki toplumları hasta eden bir virus olduğu tanımlamasında bulundu. Milliyetçilik bağlamında ulusal egemenlik ve Avrupa egemenliği konularına da değinen Juncker, Avrupa egemenlik kavramını dünyanın izolasyonist politikalara düçar olduğu son 10 yılda AB’nin uluslararası ilişkileri çok-ortaklı ve taraflı kararlarla şekillendirme iradesi olarak tanımladı. Bu ifadeyi kullandığı esnada Fransa’nın AB bakanı olan ve ulusal egemenlik noktasındaki hassasiyet, kamuoyuna malum olan Nathalie Loiseau’nın Juncker’i alkışlaması da bir çoklarının dikkatini çekti.

Diğer taraftan Brexit meselesine de konuşmasında yer ayıran Juncker, ‘’Büyük Britanya’nın kararına saygı duyuyoruz. Fakat, birliğin dışında kalarak birliğin içindeki haklara sahip olamayacaklarını burdan tekrar hatırlatmak isterim’’ şeklinde bir ifade kullandı. Brexit’ten sonra dış ticaret, euro, dış politika, barış ve daha güçlü bir Avrupa meselelerine dair de görüş bildiren Juncker, konuşmasını ‘’Bu saatten sonra tüm çabamı Avrupa’nın doğusu ve batısını bir araya getirmek için harcayacağım’’ cümlesi ile sonlandırdı.

Avrupa Orban’ı tokatladı

2015 mülteci krizinin patlak vermesinden bu tarafa, Brüksel ile hemen her konuda ters düşen, AB’yi üye ülkelerin işine karışmakla ve Hristiyan değerlerin yok olmasında başat rol oynamakla suçlayan Orban, kendisine bir çok AB üyesi ülkede destek buldu.

Orban’ın son üç yılda Brüksel’e karşı geliştirdiği tavır ve jargon yalnızca Avrupa Birliği’ni mülteci meselesi üzerinden ikiye bölünmesine sebep olmadı, ayrıca Oraban’ın partisi olan Fidesz’in üye olduğu EPP grubunu da Orban’a karşı iki farklı kutuba ayırdı. Mülteci meselesindeki katı tutumunun dışında, Macaristan’da ki sivil toplum örgütlerini engelleyici kanunlar yürürlüğe koyması, Goerge Soros’a karşı başlatmış olduğu savaşın bir uzantısı olarak Central European Universitesi’ni kapatmaya çalışması, Avrupa Birliği Komisyonu’nun son iki yıldır Orbanı ciddi bir biçimde uyarması neticesini doğurdu.

Bu bağlamdan hareketle, özellikle Avrupa Komisyonu birinci başkan yardımcısı Frans Timmermans tekerrüren AB’nin kurucu anayasasının 7. maddesinin Macaristan hükümetine karşı oylamaya sunulabileceğini ve geçer oyu alması durumunda, Macaristan’ın AB Konseyi’nde ki oy hakkının kendisinden alınacağı ve bununla birlikte Budapeşte’nin bir takım yaptırımlara maruz kalacağını duyurmuştu.

Orban AB’nin içinden geçtiği durumun ve partisi olan Fidesz’in EPP grubunun üyesi olmasını düşünmüş olacak ki, verdiği her basın mülakatında böyle bir sonuca asla ihtimal vermediğini defaatle ifade etti.

Fakat, Avrupa Parlamentosu Macaristan Rapörtörü olan Hollanda’lı vekil Judith Sargentini Orban hükümeti için 7. maddennin uygulanmasını talep eden bir rapor kaleme aldı ve bu rapor çarşamba günü Avrupa Parlamentosu’nun Starzburg oturumunda vekillerin oyuna sunuldu. Parlamento üyeleri ezici bir çoğunlukla Macaristan’ın AB Konseyi’nde ki oy hakkını elinden alan 7. Maddeyi onayarak, AB tarihinde çok önemli ve daha önce çok uygulanmamış bir karara imza attılar. Böylece, Avrupa Birliği resmen üye ülkelerinden biri olan Macaristan’a yaptırımda bulunmuş oldu.

Böylesine önemli bir kararın, Brexit sürecinin yaşandığı ve AB karşıtı partilerin her geçen gün güçlendiği bir atmosferde vuku bulması, şüphesiz Polonya gibi bir çok AB üyesi ülkeye çok ciddi mesajlar gönderirken, AB’nin tüm sıkıntılara rağmen bir değerler birliği olduğunu tekrar hatırlatmış oldu.

[Ebubekir Işık] 15.9.2018 [TR724]

Sosyal medya ahlâkı [Cemil Tokpınar]

Fitne sürecinin ilk günleriydi. Arkadaş çevremizden bir hocamız, basında çıkan süreç haberlerini arkadaşlara mail olarak atmayı kendisine vazife kabul etmiş, bizleri aydınlattığını sanıyordu. Bir gün yine bir mail atmıştı. Güya meşhur bir gazeteci Twitter’da, “Hocaefendi adalet ve içişleri bakanları ile emniyet genel müdürü bizden olsun, demişti. Teklifi kabul edilseydi bu kavga çıkmazdı” şeklinde bir iftirayı paylaşmıştı.

Okur okumaz içimden bir iftira olduğunu hissettim. Bir kere Hocaefendi böyle bir şey söylemezdi. İkincisi, haber diye bana gelen bu Twitter hesabı ve bu mesajı araştırmam, önce bilgiyi kontrol etmem lazımdı. Çünkü bir bakıma “kardeşlik suresi” diyebileceğimiz Hucurat Suresinin 6. ayetinde böyle emrediliyordu:

“Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.”

Süreçte en çok uygulanmayan ayetlerden biri buydu. Hemen Twitter’a girip adresi kontrol ettim. O isim için açılmış iki adres vardı. Sözü edilen mesaj 20 bin takipçisi olan bir hesaptan paylaşılmış, ama gerçek hesabın 600 bin takipçisi vardı. İşin asıl ilginç yanı, adı geçen gazeteci, “Ben böyle bir tweet atmadım, adı geçen hesap sahtedir, benim değildir” diyordu.

Mesele anlaşılmıştı. Cemaati ve Hocaefendiyi bitirmek için yıllardır plan yapan şer odakları yalan ve iftirayı birinci prensip hâline getirmişler, adeta cemaatin aleyhine olabilecek her şeyi meşru görüyorlardı.

Bu yalan ve iftirayı bana gönderen, kendi sohbet grubuna Kur’an dersleri yapan çok samimi, ihlâslı ve sünnet üzere yaşayan bir hocaydı. Peki, cemaat söz konusu olunca Kur’an ayetleri unutuluyor muydu? Benim yaptığım araştırmayı önce onun yapması gerekmiyor muydu?

Kendisine mail atarak yaptığım araştırmayı ve neticeyi bildirdim. Bana ve mail grubundaki bütün arkadaşlara bir mail atarak gerçeği duyurması ve araştırmadan iftiraya alet olduğu için özür dilemesi, girdiği günahtan dolayı da tövbe ve istiğfar etmesi gerekmiyor muydu? Maalesef, ne düzeltme maili attı, ne de özür diledi.

“Kur’an’ın hükmüne uyarak doğru olup olmadığını araştırdın mı?”

Ertesi gün bir toplantıya gitmiştim. Bu kez aynı arkadaşın mailini okuyan, Kur’an ve hadis üzerine araştırmaları olan çok samimi ve gayretli bir hocamız, “Gördün mü bak senin Hocan ne demiş?” dedi. Ben de “Ne demiş ağabey?” diye cevap verdim. Aynı iftirayı dile getirdi. “Peki, Kur’an’ın hükmüne uyarak doğru olup olmadığını araştırdın mı?” diye sordum. Maalesef araştırmadığını söyledi. Ben de yaptığım sorgulamayı anlattım. Ama ne bir pişmanlık sergiledi, ne de özür diledi.

Oysa daha birkaç gün önce beraber televizyon programı yapmış, kardeşliğimizi bozacak bir fitnenin her yeri sarmak üzere olduğunu ve buna çözüm olarak Hucurat Suresindeki bütün prensipleri hakkıyla uygulamak gerektiğini anlatmıştık.

Demek ki insanlar bir ihtilaf çıktığı zaman bir tarafı tercih ediyor, sonra da her şeyi tarafgirlik esasıyla değerlendiriyorlardı. Oysa çıkan kavgada hasmımız dahi olsa, hatta her bakımdan düşman olduğumuz bir kişi dahi olsa hakkında söylenenleri kontrol etmeden, doğruluğunu ispatlamadan inanmak, kullanmak, sosyal medyada yaymak doğru değildir.

Bütün sosyal medya mecralarında (Facebook, Twitter, WhatsApp, Instagram, Youtube vs.) yapılan en büyük hata, bilginin doğruluğunu sorgulamadan paylaşmaktır. Bilgi yalan ve iftira ise, onun hakkında yapılan bütün yorumların, tartışmaların, kavgaların sorumlusu, o bilgi veya haberi ilk çıkaran ve paylaşanlara aittir.

Tarafgirliğin verdiği uğursuz ve geçici lezzet için cehenneme odun taşımaya değer mi? Tereddüt ettiğimiz hesap, adres, haber, bilgi ve iddiayı araştırsak ve neticeye göre hareket etsek ne kaybederiz?

Peki, nasıl araştıracağız? Haber ve bilgiyi ilk paylaşanın kaynak olarak verdiği yazı, hesap, gazete, televizyon programından başlayabiliriz. Hakkında iddiada bulunulan şahıs acaba bir açıklama yapmış mı? Eğer bir sonuca ulaşamadık ve tereddüdümüz devam ediyorsa ya bir süre beklemek ya da paylaşmamak gerekir.

Diyeceksiniz ki, “Doğruluğunu araştırmak gibi bir hassasiyet şöyle dursun, bile bile yalan ve iftirayı atan, yayan, paylaşan kimselerin durumu ne olacak?”

Bilerek yalan ve iftirayı atan ve yayan kimseler, ahirette sebep oldukları fitne ve tahribat ölçüsünde cezalandırılırlar. Milyonlarca insana atılan bir iftirayı, milyonlarca insana duyurmanın cezası da herhalde ancak cehennem olabilir. Keşke önceden tövbe ve istiğfar edip iyi ameller yapabilseler… Çünkü dünyada kendisine hoş gelen tarafgirlik gafletinden cehennemde uyanmak çok geç olur ve artık iş işten geçmiştir.

Düşmana karşı bile hakperest olmak gerekir

Sosyal medyada herkesi “bizden” ve “onlardan” diye ayrıştırmak doğru değildir. Maalesef böyle bir sınıflandırma yapılıyor ve “bizden” sınıfına girenleri hep desteklemek ve lehlerinde olmak, “onlardan” sınıfına girenleri de hep karalamak ve aleyhlerinde olmak prensip hâline getirilebiliyor.

Çok meşhur bir örnek: Bir vakfın yüzlerce şubesinden birinde, kısa bir süre öğretmenlik yapan bir kimsenin öğrencilere yönelik bir suçu yüzünden vakfın adı kasıtlı olarak o hatayla birlikte anılıyor.

O vakıf, cemaat veya grup, bir kişinin hatasıyla toptan mesul olabilir mi? “Suçun şahsîliği” prensibi nerede? Kur’an’ın, “Hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez” esası neden uygulanmaz? Herhangi bir grup zulmeden bir iktidarı desteklese dahi, herkes sadece yaptıklarından sorumludur. Yoksa bir başkasının hatasıyla sorumlu olmaz.

Aksi takdirde o vakıf veya topluluğun yaptığı faaliyetler içindeki bütün hayırlı işler yok sayılmış olur. Sadece o vakıf veya dernek, bu tür hatalara karşı dikkatli ve tedbirli olması, suç işleyenin hak ettiği cezayı alması konusunda uyarılabilir.

Çok önemli bir husus da şudur: Dine, dindara ve dinî eğitime karşı olanların nazarında bütün dinî cemaatler gereksizdir, suçludur, kökü kazınmalıdır. Hatta dinî bir grubun hatasını, bütün dindarlara mal ederek, sanki bütün dindarlar öyleymiş gibi yaygara yapar, kendi ahlâk ve iffet dışı hallerini gizlemek hatta yok saymak isterler. İşte dindar kimseler, siyasî veya başka ayrılıktan dolayı dindar bir grubu toptan suçladıklarında farkında olmadan kendi düşünce ve hedeflerini de mahkum etmiş olurlar. Çünkü şu anda uygulanan plan, dini, dindarları, dinî grupları ve kurumları itibarsızlaştırma, hatta şeytanlaştırma projesidir. İşte ancak “suçun şahsîliği” prensibini uygulayarak bu tuzağa düşmekten kurtulabiliriz.

Bir başka örnek: Bu süreçte zulmün yanında olan yalancı, ama kendini dindar gören bir yazar hakkında bir iddia okudum. Baktım önüne gelen okuduğunu araştırmadan paylaşıyor. “Acaba böyle yazmış olabilir mi” diye ilgili yazısını buldum ve okudum. Maalesef iddia edilenin tam aksini yazmış. Hatta Twitter hesabından hakkındaki iftirayı reddetmiş. Pes doğrusu dedim. Haberi yapan gazete hem yazarın yazısını kaynak göstererek güya centilmenlik yapıyor, ama kolayca test edilebilecek bir konuda iftira atmaktan da çekinmiyor. Nasıl olsa sosyal medya kullanıcılarının çoğu ne atarsan yiyor, diye düşünmüş olabilir!

“Oh ne güzel, bizden değil nasıl olsa” demedim. İftirayı paylaşanları uyardım, yaptıklarının yanlış ve ayıp olduğunu yazdım. Silip özür dilemek mi? Ne gezer, hiç oralı bile olmadılar.

Kardeş kardeşi vuruyor

Sosyal medya paylaşımlarında gereksiz hatta zararlı bir tartışma ve kavga ortamını oluşturmak her zaman mümkün. Bilhassa üslup ayarlanamadığı zaman yanlış anlaşılmalar, hakaretler, suçlamalar olabiliyor. O kadar ki yan yana gelseler birbirini muhabbetle kucaklayacak iki kişi birbirine girmiş, takipçileri de kavgaya tutuşmuş, ortam gerilmiş, iki taraf oluşmuş ve savaş başlamış oluyor. Adeta kardeş kardeşi vuruyor, acaba biz ne yaptık diyen yok!

O kadar ki aynı tarafta olan, aynı mefkurenin adamı, aynı acıyla yanan, aynı sevdayla coşan iki kahraman, sırf usulsüzlük ve üslupsuzluk yüzünden birbirine girebiliyorlar.

Nereden biliyorsun, diyeceksiniz.

Çünkü her iki tarafı da şahsen tanıyorum. Bazen DM (özel mesaj) ile bazen telefonla uyarıp barıştırıyorum.

Kavgaya sebep, maalesef usulsüzlük ve üslupsuzluk. Önce nezaket, kibarlık, tatlı dil, sevgi, hoşgörü lazım. Ne oldu bize Allah aşkına!

Lütfen, üslubunuzu düşmanınıza karşı bile bozmayın, nezaketi elden bırakmayın. Çünkü diliniz alışır, birbirinize de kullanmaya başlarsınız.

Diyelim ki, bir paylaşımda yanlış bir tespit, bilgi, yorum, tavsiye var. Suçlamadan önce, DM’den sadece kendisine, nezih bir üslupla görüşünüzü yazın. Ulaşamazsanız veya kabul etmezse, açıktan uyarırken yine “iftiracı, şer şebekesi, fitneci, tuzak kuran” gibi suçlamalar ve yaftalardan kaçınarak, tatlı bir dille ikaz edin. Ne kaybedersiniz? Konu hakkında iki taraf oluşturup birbirine vuruşturmaya ne gerek var?

O kadar ki bazen çok iyi tanıdığım iki kişi bu şekilde birbirine girebiliyor. Kişileri suçlamadan önce profillerine ve paylaşımlarına bakarak tanımaya çalışın. Kesin bir kanaat oluşmazsa bile hemen kavgaya tutuşmayın. Sevap kazanalım derken durduk yere günah hamalı olmaya ne gerek var?

Çok önemli bir husus: Siz bu tavsiyelere uygun hareket ettiğiniz halde birisi sürekli sataşıyor, suçluyor, kavga çıkarmak, tartışmak istiyor olabilir. Ona da yine nezih bir şekilde kibarca cevap verilmeli. Hala şirretleşiyorsa, artık engellemek diye bir seçeneğimiz var. Tartışmaya girmeden engellemek, kavgaya girmekten çok daha iyidir.

Çok üzüldüğüm bir husus var: Şu yazdıklarımı bizzat uyardığım bazı kimseler bile, “Haklısın hocam, yanlış yaptım, daha çok dikkat ederim” diyor, ama bir başka gün aynı hatayı daima tekrarlıyor.

Allah aşkına biraz sabır, biraz temkin, biraz teenni, biraz mülayemet, biraz hikmet, biraz şefkat, biraz kardeşlik, biraz birlik ve beraberlik, biraz nezaket, biraz gayret…

Demek ki bu ifritten süreç insanların kimyasını, ahlâkını, âdâbını alt üst etti. Ama ne yapalım, bu hususta da imtihan olduğumuzu unutmadan, ahlâkî prensipleri bir meleke haline getirmemiz gerekiyor.

Elbette sosyal medya ahlâkı, bu yazdıklarımdan ibaret değil. İnşallah başka zaman tekrar farklı yönlerini ele alırız.

[Cemil Tokpınar] 15.9.2018 [TR724]

Bizimkisi Meddah Tipi Başkanlık… [Bülent Keneş]

Söyledikçe sergüzeşti verir bezme eziyet,
Dinle imdi bende-i âcizden nahoş bir hikâyet.

Gönül isterdi ki, hikayemiz nahoş değil de hoş olsun. Meclisimize eziyet değil de letafet versin. Ama neylersiniz ki, şöyle dönüp de ülkenin haline bakanın eziyet verici haller dışında bir şey görmesi artık mümkün olmuyor.

Yaşanan eziyetlerin müsebbibi olan nev-i şahsına münhasır yeni rejimin adına ise, kimileri “başkanlık,” kimileri “partili cumhurbaşkanlığı” diyor. Oysa bendeniz, deve kuşunun ne deveye ne de kuşa benzemesi gibi, bu sistemi hakkında iddia edilen hiçbir şeye benzetemiyorum. Siyaset bilimi literatürünü karıştırıp duruyorum da mevcut hali, taşı gediğine koyuyormuşçasına, tanımlayacak bir kavrama denk gelemiyorum.

Evet, İslamofaşist Erdoğan rejimi diktatörlük olmaya diktatörlük. Ama, nasıl bir diktatörlük? Neticede ‘diktatörlük’ kavramı, herbiri kendine has bazı nitelikler taşıyan baskıcı rejimleri tanımlayan bir çeşit kategori ismi. Yani bir cins isim. Bu yüzden diktatör tanımı, Erdoğan’ın dayattığı sistemi tanımlamakta aciz ve yetersiz kalıyor. Neticede bize bir cins isim değil, milleti aldatmakta Erdoğan’ın çok işine yarayan hem eşsiz oyunculuk kabiliyetini, hem de aldattığı amorf kalabalıklardan aldığı destekle inşa ettiği zulm düzenini aynı anda tanımlayacak bir özel isim lazım.

BİR TOPLUMA ANCAK BİN YILDA BİR GELEBİLECEK BİR ‘POLITICAL ANIMAL’

Bu rejimi adlandırmakta siyaset bilimi kifayetsiz kalınca farklı alanlardan yardım almak haliyle kaçınılmaz oluyor. Çoğularının bir topuma ancak bin yılda bir gelebilecek kabiliyetli bir ‘political animal’ (Savcılara mühim not: Hemen sözlükteki Türkçe karşılığına bakıp ‘siyasi hayvan’ı görüp de ‘Vay, adam Erdoğan’a ‘hayvan’ diye hakaret ediyor,’ deyip hemen dava açmayasınız. Bu yaygın kullanılan bir siyaset bilimi terimi.) şeklinde tanımlamayı tercih ettiği Erdoğan, bundan bir political animal olmanın da çok ötesinde dört dörtlük bir oyuncu. Vaziyet böyle olduğu için, ben de şimdilik onun adıyla anılan rejime belki bir ad bulabilirim umuduyla sahne sanatlarına bir göz atayım dedim.

Bingo!.. Aradığım o kavramı şıpın işi buldum da. Hem de öyle Rönesanslara dönmeme, Venediklere, Cenevizlere, Romalara falan gitmeme de gerek kalmadan. Aradığım o kavram meğer pek yakınımızdaymış. Adamın kurguladığı sistem(sizlik) ve düzen(sizlik), meğer geleneksel seyir sanatlarımızdan başlıcası olan o bildiğimiz meddahlıktan başka bir şey değilmiş… Hani elinde bir sopa, omzunda mendilden hallice bir bez parçası bulunan, sadece o mendili ve sopayı kullanarak kılıktan kılığa, kişilikten kişiliğe bürünen, büründüğü kişiliklerin konuşma ve davranışlarını hakkıyla taklit eden Meddah var ya, ha işte o!.. Son örneklerini Levent Kırca, Yılmaz Gruda, Erol Günaydın, Münir Özkul vb tiyatro sanatçılarıyla gördüğümüz meddahlık.

Malumunuz olduğu üzere, klasik bir meddah, seçtiği bir konu içerisinde geçen farklı karakterlerin seslerini taklit eder, mimiklerini ve hareketlerini canlandırır. Genelde kahvehane gibi halkın topluca bulunduğu alanlarda, küçük bir sahne üzerinde güldürme amaçlı oyunlar sergiler. Bizim mevzumuza konu ettiğimiz Meddah ise, her türlü karaktere bürünme becerisini ve her türlü Ali Cengiz oyununu 80 milyonun ve tüm insanlığın önünde sergiliyor.

BU MEDDAH, MİLLETİN YÜZÜNÜ GÜLDÜRMEK YERİNE ANASINI AĞLATIYOR

Bizim Meddah, öyle bir-iki saatlik oyunla da yetinmiyor ha… Yıllardır şekilden şekle, kılıktan kılığa girerek oyununu kesintisiz 7/24 sürdürüyor. Duruma göre doğaçlama oyunlar kuran meddahımız, ağzının, gözünün içine bakan, dikkatle izledikleri her hareketine, her mimikine türlü anlamlar yükleyip bir hikmet arayan, şeyinde boncuk bulacağını sanan milletin yüzünü güldürmek şöyle dursun, yedisinden yetmişine hepsinin anasını ağlatıyor. Ama varsın olsun be!.. Adam çok iyi oynuyor…

Elindeki değneği yere vurup omzundaki mendili bir iki sallayınca bir bakmışsınız ki en hümanist, en barışçıl, en demokrat, en özgürlükçü adam oluvermiş. Meğer ondan başkası Kürt sorununu çözebilecek değilmiş… Öyle bir oyun öyle bir oyun oynayış ki sormayın gitsin. Gürcü babasından sanki Kürt olmuş. Gürcü anasından sanki Kürt doğmuş… Sahneye ne kadar da hakim. Gören dudaklarını ısırıyor… Öyle bir güzel oynuyor ki, Kürtten çok Kürtçü, Apo’dan çok Apocu sanırsınız alim Allah. Bakın hele bakın, iyice bakın!.. Ayaklarının altına alıp çiğnediği de ne öyle? Ne olacak tabii ki milliyetçilik…

O da nesi, elindeki değneği bir iki yere vurup omzundaki mendili bir iki sallayınca bakın anında milliyetçi oluverdi şimdi de. Bir eli hala Rabia işareti yapadursun, diğer eli nasıl da güzel Bozkurt işaretine dönüşüvermiş. Daha dün ayağının altına aldığı milliyetçilik, sanki ezelden ebede amentüsüymüş gibi ne güzel de oynuyor maşallah. Aman Allah’ım o nasıl bir oyun kabiliyeti… Sanki Gürcü bir babadan olmamış, sanki Gürcü bir anadan doğmamış gibi en ırkçı Türkçü’nün pabucunu dama atacak şu oyunculuk kabiliyetine bakın hele. Maşallah, maşallah!.. Adam, benim diyen değme oyuncaya taş çıkarıyor…

Kürtler mi? Ha şu Kürtler… Kendisinin yazıp kendisinin oynadığı tek kişilik oyunda Kürtlerin başına bombalar yağdırma zamanı… Yaşadıkları bin yıllık şehirleri yıkıp yerle bir etme, kadınlarının, çocuklarının başlarına evlerini geçirme zamanı. Sınırlarımız içindekilerin iflahını kesmek yetmez tabii, sınırların ötesindeki Kürtlere de hayat hakkı tanımama zamanı. Ölen ölüyor, yıkılan yıkılıyor, yakılan yakılıyor, yok olan yok oluyor… Ama iki dakika elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin: Ne kadar da güzel oynuyor? Halden hale girilen bir tek kişilik performans bu kadar mı maharetle sergilenir? Vallahi aşk olsun…

‘DR. JEKYLL & MS HYDE’I OYNAYAN HOFFMAN KISKANMASIN DA NE YAPSIN?

Epeyce bir zaman önceydi, yine bir temsilini izlemiştik hep birlikte. Meddahımız mendilini şöyle bir iki sallayıp sopasını bir iki yere vurarak Şamgen mi ne bir şeyler demişti. Ne demişti doğrusu tam anlayamamıştım, ama eminim ki sizin de benim gibi çok hoşunuza gitmişti. Vizeleri, sınırları kadırmak, halkları kucaklaştırmak, ekonomileri entegre etmek falan deyip ne güzel de oynamıştı. Sadece bizim mi, bu oyunculuk performansıyla Suriye’deki 26 milyonun da kalbini fethetmişti. Alkış kıyamet, coşkulu tezahüratlar eşliğinde ne güzel de oynamıştı.

Ama sahne aynı sahne, seyirciler aynı seyirciler olduğu halde, hepimizin gözleri önünde mendilini şöyle bir iki sallayıp sopasını yere bir iki vurarak nasıl da bambaşka bir karaktere bürünmüştü öyle. Elinde, tırnaklarında, dişinde masum insanların kanı damlayan bir Kont Drakula’ya dönüşmüştü işte. Ama asıl maharet Kont Drakula’yı oynamakta değil. Asıl maharet hem Kont Drakula’yı hem de Rahibe Teresa’yı aynı anda ve aynı başarıyla oynayabilmekte. Şimdi sorarım size, hangi Oskarlı aktör bizim Meddah’ımızın bu başarısını egale edebilir. Dr. Jekyll & Ms Hyde’ı oynayan Dustin Hoffman kıskanmasın da ne yapsın?

Ne yani, kolay mı sandınız? Adam, zihniyet akrabalığı içerisinde bulunduğu el-Kaide, IŞİD türevi radikal İslamcı terör gruplarını almış bir güzel eğitmiş, silahlandırmış, donatmış, maaşa bağlamış ve Suriye’nin içlerine saldı. Güya, bu el-Kaide, ISİD kalıntılarıyla Esed rejimini yıkacaktı. Bir taraftan azdırıp silahlandırdığı katilleri başka ülkenin insanlarının üzerine salıyor, diğer yandan üzerlerine saldırttığı insanların hamisi olan rejimin en büyük destekçisi İran ve Rusya’yla mercimeği fırına veriyordu. Nasıl da başarılı oynuyordu. İki yüzlülük ahlaksızlığını muhteşem oyunculuk becerisiyle ne güzel de sahneliyordu. Bir ülke yok oluyor, insanlar ölüyor, evsiz barksız yurtsuz kalıyordu. Meddahımız ise, kanlarına girdiklerinin nazarında kendisini, canlarını kurtaran bir kahraman olarak gösterecek muazzam bir oyunculuk sergiliyordu. Kafasına göre dekore ettiği sahne, keyfince şekil verdiği seyirci ve keyfince kaleme aldığı senaryo kendisine ait olunca, oyuncunun kabiliyetleri de zirve yapıyordur belki bilemem.

Bak işte şimdi yine mendilini şöyle bir iki salladı, değneğini yine şöyle bir iki yere vurdu ve anında ‘Ümmet’in umudu,’ ‘gerçekleşen rüyası’ olmayı başarıverdi meddahımız. Hayır hayır yanılıyorsunuz. Kanlarının eline bulaştığı yüzbinlerce Suriyeli için çırpınıyor gibi yapmakla, bir iki Filistin lafı etmekle, bir iki İsrail sövgüsüyle, dört parmağını açıp elini havaya kaldırarak benzerlerinden binlercesini Türkiye’de bizzat kendisinin içeri tıktığı Mısırlı Esma için bir iki timsah gözyaşı dökerek elde edilebilecek bir başarı değil bu. Hiç şüpheniz olmasın ki, çok daha büyük bir oyunculuk, çok daha büyük bir kabiliyet gerektiriyor bu başarı.

MEDDAHIMIZIN OYUNCULUK KABİLİYETİNİ HİÇ HAFİFE ALMAYIN!

Bu başarıyı hafife almayın. Çünkü, bu oyunculuk başarısını elde etmek hiç kolay değil. Mesela, borç için daha yeni el açtığınız Çin’in, toplama kamplarına doldurduğu milyonlarca Müslüman Uygura zulmetmesini kimseye göstermemeyi başarmanız da gerekiyor. İçtiğiniz suyun, teşaşür ettiğiniz pisuarın ayrı gitmediği Suudilerin binlerce Yemenli çocuğu katletmesini gözlerden gizlemenizi de içeriyor. Darfur’da yüzbinlerce Müslüman muhalifi katleden Ömer el-Beşir’i Ümmet’in bir başka umudu olarak bağrınıza basmasınızı kapsadığı gibi… Çin’in şarkısını söyleyip, Suudilerin türküsünü çığırıp, Rusya’nın kucağında İran’ın eteğine tutunup Beşir güzellemeleri yaparken ‘Ümmet’in umudu’ rollerini oynayabilmek her oyuncunun harcı değildir?

Sorarım size, yüzbinlerce masumu gözaltına aldırıp, bebeğiyle kadınıyla onbinlercesini zindanlara attırıp, mallarını mülklerini gasp ettiği binlerce insanı hürriyetlerinden, işlerinden, aşlarından, evlerinden, yurtlarından mahrum bırakmışken hala mazlum ve mağduru oynamayı becerebilmek hafife alınacak bir oyunculuk kabiliyeti mi ?

Ahlak tanımaz, acımasız, gaddar ve alçak bir zalimken şefkat timsali merhametli lider rolleri kesmek, adi bir fırsatçıyken kitlelere kendini ilke insanı gibi sunabilmek, yularını dün yüzlerine tükürdüklerinin eline kaptırıp tükürdüklerini iştihayla yalarken şecaat arz edip, bu kepazeliği sanki adil olmanın bir gereğiymiş gibi pazarlayabilmek ‘aman sen de” deyip geçilebilecek bir oyunculuk kabiliyeti midir?

Bu başarıyı açıklamak için “N’olacak canım, bildiğin zagon genişliği, sıradan bir yanar dönerlik işte!” deyip geçemeyiz de. Meddahı öldür ama hakkını yeme. Kabul edelim ki, meddahımız çok kabiliyetli ve esnek. Mesela, Ergenekon’un hem savcısı hem avukatı olabiliyor. Hem Kürtçü hem Türkçü olabiliyor. Aynı anda hem zalimi hem mazlumu oynayabiliyor. Hem milliyetçi hem ümmetçi olabiliyor. Tırsakken kahraman havaları basabiliyor. Her şeye burnunu sokan detaycı bir muktedirken muhalefeti bile oynayabiliyor. Eli kanlı katilken en insancıl en babacan rolleri kesebiliyor. Kılıktan kılığa giriyor, kisveden kisveye bürünüyor.

HAY HAK! YIKTI PERDEYİ EYLEDİ VİRAN…

Mendilini şöyle bir iki sallayıp sopasını söyle bir iki yere vurdu muydu Kavuklu’yken Pişekar’a, Pişekar’ken Kavuklu’ya dönüşebiliyor. Bir Hacivat, bir Karagöz olabiliyor. Hatta yeri geliyor Beberuhi’den bile Beberuhi olabiliyor. Aynı anda hem İbişliğe, hem de Abdi Beyliğe soyunabiliyor. Abdi Beyliği belki şöyle böyle ama, İbişlik kendisine ne kadar da çok yakışıyor.

Erdoğan, 80 milyonun gözleri önünde yıllardır tek kişilik bir oyun oynuyor. İşinde ustalaştıkça sahneye de salona da sığmaz hale geliyor. Herşeyde kendisini görüyor, kendisinde ise herşeyi. Kendi kendisini sürekli yeni bir şeylere yakıştırmaya bir türlü doyamıyor. Gözünü toprak doyurasıcanın gözü hiç doymuyor. Cehaletine bakmadan başöğretmenliğe soyunuyor, paçozluğuna aldırmadan başkomutanlığı oynuyor. Başkanlık, tiranlık, sultanlık derken peygamberlik ve ilahlık sırasını bekliyor.

Son olarak Türkiye Varlık Fonu başkanlığına kendi atamasını yaptığı gibi kendisine layık gördüğü her yere kendisini yine kendisi atıyor. Ama yetmiyor. Sadece muktediri oynamakla da tatmin olmuyor. Muhalefetin rolünü de gasp ediyor. Hukuk ve demokrasiyi baltalayarak batırdığı ekonominin bir kalemde birkaç kademe faiz artırımına kendisinden başka karar verebilecek ortada hiçbir irade bırakmadığı halde, dönüp o karara sanki başkaları karar vermiş gibi, yüzsüzlüğünün verdiği rahatlıkla, bir güzel eleştiriyor.

Ne güzel de oynuyor. Mendilini şöyle havada bir iki sallayıp sopasını söyle bir iki yere vurup da kişilikten kişiliğe geçiş yapmakta ustalaştıkça oyunculuk kabiliyeti eşsizleşiyor. Ona buna aldırmadan, din-iman, ahlak-ilke takmadan içinden geldiği gibi keyfini çıkara çıkara ne güzel de doğaçlama oynuyor…

Of, hay Hak!
Yıktı perdeyi eyledi viran,
Varayım sahibine haber vereyim heman!

[Bülent Keneş] 15.9.2018 [TR724]

‘Cennete tünel kazan’ adam; Uğur Abdürrezzak [Ali Galip (Uğur Abdürrezzak’ın koğuş arkadaşı)]

Bu yazıyı, Ahmet Dönmez beyin; hicret niyetiyle yola çıkan ve geçici hayatları Meriç’te son bulan Abdurrezak ailesi hakkındaki yazısından esinlenerek yazıyorum. Esin kaynağı olduğu için kendisine teşekkür ediyorum.

Bizim için Medrese-i Yusufiye (M.Y) olan o mekânlarda 18 ay yaşamayı Rabbim bana da lütfetti. O süreçte beraber oldum, Uğur Abdurrezzak’la. Malum, “tünel kazmak” içerdekilere çok cazip gelen bir deyim. Modern cezaevlerinde ise pek kullanılabilecek bir metot değil. Buna rağmen, bize esin kaynağı oldu; dedik ki, “dünyaya çıkmak için tünel kazamıyoruz, bari burayı Cennet’e giden bir tünele çevirmenin yollarını arayalım”. Böylece bu deyim kullanılmaya başlandı aramızda.

İyi de “tünel kazmak” bir ekip işi, öyle herkesle yola çıkamazsınız, hele hele tek başınıza bunu başarmanız hiç mümkün değil. Koğuştaki herkes bir şeyler yapıyor, kimi Kur’an okuyor, bilmeyen okumayı öğreniyor, namazlar cemaatle kılınıyor, cevşenler, hatimler, tefsirler, risaleler, günde yarım cüz okuyan da var, üç cüz okuyan da. Teheccüde kalkanlar yarıdan fazla, şahsi duaların yanında, her gece, hatim duasıyla beraber topluca dualar ediliyor, topluca âminler söyleniyor.

Benim için Ağustos 2016’da başlayan bu sürece arada bir katılmalar oluyor, her gelen bu “tünel açma çalışmalarına” dâhil oluyor, katkıda bulunuyor. Bunların her birisi tek tek yazılmayı hak etse de Uğur Abdürrezzak endeksli olarak arada onlardan da bahsetmiş oluruz inşallah. Uğur hoca, ki biz ona hem öğretmenliğinden hem de dindarlığından olsa gerek, “hoca” diye hitap ediyorduk, bu faaliyetlere sanırım Aralık sonu veya Ocak 2017 başlarında katıldı. Sürece ciddi katılımları oldu, bunda şüphe yok. Anlatınca, siz de bana katılacaksınız inşallah.

Bizim camiada çok iyi bilinse de, biraz M.Y. şartlarından bahsetmeliyim. Zira oradaki şartlar bilinmeyince, anlatılanlar da tam yerine oturmuyor.

Ben dört ayrı koğuşta kaldım, gelen giden, yüzden fazla kişiyle tanışma imkânı oldu. Çok farklı kesimlerden insanla tanıştım. Kurmay albayından hâkim savcısına, vali yardımcısından kaymakamına, pazarcılık yapanından,  barda bodyguardlık yapanına, öğretmeninden polis memuruna, esnafından emniyet müdürüne, onlarca meslekten insan. Dar bir alanda, birkaç günde herkes birbirini ismen tanıyor, mesleğini öğreniyor ama kimse kimsenin hayatını bilmiyor, önceden tanımıyorsa tabii. Açık veya kapalı görüşlerde, o kısa sürelerde aileleri görebiliyorsunuz ama çocukların adını bile öğrenemiyorsunuz. Zaten çoğu zaman söyleyeceğiniz şeyleri bile unutuyorsunuz. Bazen unutmamak için peçeteye not yazıyorsunuz, o bile ‘zalim’in yasak duvarına çarpıyor. Görüşlere kâğıt kalem götürmek yasaktı, hala öyledir herhalde.

İlk altı ay boyunca genellikle gelenler oluyordu; medrese eğitimine katılanlar oluyordu ama pek mezun veremiyorduk. Mezun olanlar da sanırım ya “itirafçı” denilen sınıftandı ya da yüce devletimizin bilgi sızdırmak için görevlendirdiği GS’lerdendi. Ben koğuşa 17. kişi olarak girdim, yatsı vakti. Sabah iki kişi daha, derken 10-15 gün içinde 25 kişi olunca, 12 kişilik koğuşa sığmaz olduk. Koğuşumuz değişti, yeni koğuş azıcık daha büyüktü Allah’tan, biraz rahatladık. Zira yatma düzeni traji komikti; 6 ranzada 12 kişi yatıyor normalde. Geri kalan 13 kişiyi, yatak serip yere yatırsanız yer yok. Ranzalar birleştirildi, yataklar yan yana serildi ve iki yatağa 3 kişi yatmaya başladı. 4-5 kişi de alt katta mutfakta yere yatak serip yatıyordu ama gece namaza kalkılınca, yavaş yavaş yataklar kaldırılıyor, namazdan sonra tekrar uyunuyordu.

Yeni koğuşta da benzeri bir sistem kuruldu, zira namaz kılmak için yer kalmıyordu. Güzel tarafı, herkes tıkış tıkış da olsa üst kata sığdırılmıştı. Gene ranzalar ikişerli grup yapılmış, altta ve üstte üçer kişi yatıyor, bir iki yaşlıya tek kişilik ranza veriliyor, geri kalan büyük çoğunluk bu şekilde uyuyordu. Yani istifleme usulu, bebeklerin yan yana konulması gibi, nasıl yattıysanız öyle kalkıyorsunuz, kendi battaniyenize sarılıyorsunuz, yandakiyle doğrudan vücut teması yok.

‘Koğuşa uğur getirir İnşallah’

Uğur Abdurrezzak’ın bize katıldığı gün, güzel tevafuk, bir Uğur daha geldi. Herkes, “koğuşa uğur getirir İnşallah” dedi. Yaşları itibariyle onları sıfatlandırdık, büyük Uğur, küçük Uğur. Abdürrezzak yaşça genç olduğundan küçük Uğur olmak ona nasip olmuştu. Küçük Uğur için, iki kişilik yatağa üçüncü kişi olarak sıkışmak zor olmadı zira vücudu da küçüktü, zayıftı. Ama büyük Uğur için biraz zor oldu zira o vücutça biraz büyüktü.

Ben daha ilk günden, ikisine de takıldım: “Demek ki siz her gün 2-3 saatinizi dua ve ibadete ayırmadınız ki Rabbim sizi buraya gönderdi. Zira böyle bir tavsiye duymuştum.” dedim. Uğur, “haklısınız abi, herhalde öyle oldu” diye tepki verdi. Bu ilk tepki bile bana çok pozitif gelmişti. Medresenin havasına olumlu katkılarda bulunacağını hissederek, daha ilk günden iyi bir diyalog kurmuştuk. “Dert etme, burada vakit çok, İnşaallah 3-4 saatten de fazla dua ve ibadet edersiniz” diye de ekledim. Neyse, zaten bu koğuşta, mevcut düzene göre, ağırlıklı olarak ibadet ediliyordu. Okumalar da iyi idi ama iş gece ibadetlerine, gece hayatına gelince biraz zayıf kalıyordu, bana göre tabii.

Daha ilk geceden teheccüt namazına en erken kalkanlar kervanına katılmıştı Uğur hoca. Gece kalkanlar için bir kalkış zinciri oluşmuştu. Bazı arkadaşlar, gece 2-3’e kadar zaten yatmıyordu. Onlardan birisi yatarken beni kaldırıyor, ben de bir müddet sonra Uğur hocayı kaldırıyorum, o da diğerlerini sırasıyla, zira tek wc var, herkesi aynı anda kaldıramazsınız.

Uğur hoca bir ara, “beni dürterek kaldırmayın, çok irkiliyorum, rahatsız oluyorum, sadece adımı söyleyin, ben kalkarım” dediği için artık onu kaldırırken, fısıltıyla “Uğur hocam” demek yeter olmuştu. Bu arada, M.Y.de fısıldaşarak konuşmaya dikkat etmek gerekiyor, hele gece herkes uyurken.

Teheccüt namazları bitince, sabah namazına 10-15 dakika kala cemaatle hacet namazı kılıyoruz. Sabah vakti girince de namazı hemen kılıp tesbihatı da sesli yapıp yatıyoruz. Ancak imam selam verince, cemaat fire vermeye başlıyor, derken tesbihatın sonunda 5-6 kişi kalıyoruz, Uğur hoca daima onlar arasında olurdu. Zaten bir müddet sonra, “sabah namazının tesbihatçısı” görevini deruhte etti.

Sonra ikinci cemaat kalkıyor, onlar geç kalkanlar, geç yatanlar, bir cemaat daha oluyor. Sabah namazlarında iki imam iki de cemaat oluyordu yani.

Medresede çok yoğun bir hayat var; mali işler, idari işler, ibadet, dua vs. Yeme içme zaten olağan. Daha ilk günlerden başlayarak Uğur hoca ibadet işlerinde görev almaya başladı, hem sesi gür ve berraktı, tesbihatı da ezbere biliyordu. Çoğu zaman o okuyor biz de onu takip ediyorduk. Onun sesine ayak uyduruyorduk yani. Ancak o da haliyle yoruluyordu, bir müddet sonra, namaz tesbihatları bölüşüldü. Yukarda dediğim gibi, ona sabah tesbihatı düştü. Şöyle bir usul geliştirdik; tesbihatı herkes birlikte seslendirince, ses ve ritim karışıyordu. Tek bir kişi yapıyor, dua kısmına iştirak ediyorduk.

Uğur hoca, bir müddet sonra koğuşun okuma listesini de düzenlemeye başladı, sanırım başka bir arkadaşla beraber. Özellikle hatim okurken, günlük okunacak surelerin karışmamasına çok dikkat ediyorduk zira her gün 2-3 hatim okunuyordu, özellikle ilk 5-6 ayda. Sonra meal de okunsun, biraz azaltalım tartışması oldu. Sanırım 2 hatime indirilip meal okumanın önü açıldı.

O koğuşta iyi bir düzen oturtulmuştu. Namazlar hep tesbihatlıydı ve cemaatle kılındı, namaz kılmayanlar bile bu düzene ayak uyduruyorlardı. Ezan biter bitmez cemaat hazır oluyordu. Sabah namazından sonra malum, “Huvellahullezi..” okunuyor, öğlenden sonra Fetih, ikindiden sonra Amme, akşamdan sonra yine Huvellahullezi, ve yatsıdan sonra Mülk suresi okunuyor, hatim duası ve sonrasında Amenerresu ile gün sona eriyordu. Bu işler de bölünmüştü, kimin ne okuyacağı belliydi yani. Cevat hocanın tabiriyle, aramızda, “Amenerresulu memuru”, “Huvellahullezi memuru”, “Fetih memuru” gibi unvanlar kullanılır olmuştu.

Sorun olmasın diye kapağı yırtılmış Kur’an meali

Bir de, öğlen namazından sonra “Efendimizi’in (sav) Hayatı”ndan okunuyor, ikindiden sonra Kur’an meali, Suat Yıldırım’ın mealinden. Onu da rahmetli Uğur’a rahmetli eşi getirmiş, kitabın kapağını da yırtmış ki, kabulde sorun olmasın. Her gün iki sayfa meal okunuyordu ama kendi aramızda sürekli müzakere ediyorduk. Kendisi İngilizce öğretmeni olduğundan, tercümenin ne demek olduğunu biliyordu. Bir arkadaş İngilizce meal bulmuştu, onunla ders yapıyorlar, yatsı namazından sonra müzakere ediyorlardı. İngilizce bildiğimden bana da sordukları oluyordu.

M.Y. deyince, “koğuş” ve “koğuş ağalığı” akla gelir ya. Bizde ağalık tam bir angarya oluyor, her işe ağa koşuşturuyor. Duyduğumuza ve Kemal Sunal filmlerinden hatırladığımıza göre, diğer koğuşlarda koğuş ağası herkesi haraca bağlıyor, adamları var, astığı astık, kestiği kestik yani. Bu bağlamda, bizim de yöneticiye, vaya organizatöre ihtiyacımız olduğundan, orda da bir işbölümü yapılması gerekti. Mali işlere bir-iki kişi bakıyor, sebze meyve işlerine bir başka kişi, temizlik vs görevlisi, derken koğuşta bir “Üçlü yönetim” oluştu. Bunlardan birisi de rahmetli Uğur hoca oldu. Bu üç kişi, koğuş halkından gelen talepleri değerlendiriyor, bir karar alınması gerekirse alıp, ahaliye de ilan ediyor. Sonra da yazıp ilan panosuna asıyor. Diyelim ki “uyku saati”, “sessizlik saati”, yemek saati gibi konularda yeni bir karar alınıyor ve herkese duyuruluyor gibi. Bu üçlünün sözcüsü de Uğur hoca, belki de sesinin tokluğundan ve çok sevildiğinden böyle bir karar alındı. Zira kararlar herkesin her zaman hoşlanacağı türden olmayabiliyordu.

“Hapis yata yata biter”

Bu söz çok tekrarlanan bir sözdü aramızda. Ama günler geçiyor, beklediğimiz tahliyeler gelmiyor, gidenlerin yerine de hep yenileri geliyor. Ortalama 25 kişiyi pek aşağı düşmüyoruz. Böyle, sıkıntıların daha çok hissedildiği bir dönemde, bari günlerimizi iyi değerlendirelim, “Kur’an ezberleyim”, diye birbirimizi teşvik ettik. Önce ben Faruk’la başladım, sonra Akın katıldı, sonra İsmail, sonra Sait ve derken Uğur hoca. Önce Fetih suresini ezberleyelim dedik. Zira hergün onlarca kez okuyanlar var, birçoğunu zaten ezbere biliyoruz. Benim ve Abdülkerim hocanın ranzasında buluşuyoruz. Alt kattayız, birinci sayfa, ikinci sayfa derken bir hafta on gün içinde 5-6 arkadaş Fetih suresini ezberledi ve artık nafile namazlarda okumaya başladı. Uğur hoca en hızlı ezberleyenlerden oldu. Cesareti de iyi olunca, belki de yabancı dil çalışmanın da katkısıyla çok iyi ezberledi. Artık öğlen namazlarından sonra, ezberden herkesin huzurunda Fetih okuyabilecek duruma gelmişti.

Koğuş ahalisinin en zevkle yaptığı işlerden birisi de bahçe tabir edilen o dar alanda voleybol oynamaktı. Ben, yaşım itibariyle ve de hayat tarzım gereği pek katılmadım ama Uğur hoca hep aranan ve istenen adam olurdu. Spor için iyi bir vesile oluyordu.

Kış aylarında imsak ve güneşin doğuşu geç olduğunda, namazdan sonra uyumaz, kahvaltı hazırlar, beni de davet ederdi. Koğuş kurallarına göre, kahvaltı toplu yapılmıyordu. Birkaç grup oluşmuştu. Onun da mantıklı gerekçeleri vardı, kimisi benim gibi et-sucuk yemiyor, kimisi Faruk gibi tahin pekmez yemiyor, bu sefer ortak malzeme konusunda anlaşmazlıklar çıkabiliyordu. Zevklere ve tercihlere göre gruplar oluşmuştu. Bense grupsuz kalmış birkaç kişiden biriydim. Bunun birkaç sebebi vardı ama özellikle bari medresede az yiyelim, mütevazi yiyelim ekolünden olduğum için olabilir. Bir de hep kilo sorunum olduğundan, kontrol amaçlı böyle yapıyordum. Bir de yalnız olunca, herkes sizi davet ediyor, hep misafir muamelesi görüyorsunuz, beleşçilik işte. Uğur hoca da her seferinde beni davet ediyordu, çoğunu reddetsem de bazen katılıyordum. O da benim zeytin-ekmek yememe takmıştı: az bir ekmeğin içine 7-8 zeytin koyup öyle yiyorum, o da gülüyor. Niye her lokmaya bir zeytin koymuyorsun, diye. İyi de diyorum, bizim fakirlik zamanımızda, hele öğrenci iken, bir çeyrek ekmek alacak paramız olmazdı, olsa da zeytin alıp içine koyamaz, onun yerine bakkaldan rica ederdik de, ekmeğin ortasına, zeytin suyu damlatırdı. Şimdi o günleri de hatırlamış oluyorum, derdim. “İyi de abi, o kadar zeytini bulabiliyor muydun ki” diye de takılırdı. Tamam da çok zeytin buldum diye, çok ekmek yemek zorunda değilim ki diyordum, ben de.

Uğur hoca da benim gibi neskafe klasik tiryakisi idi ve çayını ince belli bardakta içmeye devam edenlerdendi. Malum, M. Y. ortamı, 25-29 kişiye, ince belli mini bardakla çay yetiştirmek mümkün mü? Bunun üzerine artık çoğunluk su bardağı ile çay içmeyi tercih etti. 1-2 bardak yetiyordu. Yıkaması da kolaydı. Ben bir ara, okuduğum bir kitaptan ve “Müslümanın tiryakiliği olmaz” sözünden etkilenerek nescafe klasiki bıraktım. Artık içmiyordum ve aklıma bile getirmemeye çalışıyordum. Bir amacım da, sigara tiryakilerini anlamaktı. Maalesef her koğuşta 3-5 tane çıkıyordu da. Neyse, Uğur hoca zeki ve ince ruhlu olduğundan, kendisi içerken, arada bir,  bir küçük bardakla bana da kahve yapar ve içine süt katarak ikram ederdi ve “abi, bu senin sözünü bozmaz, zira bu sütlü sense sade kahveyi bıraktın” diye takılırdı. Ben de her seferinde ikramını reddetmezdim.

Pazartesi-Perşembe oruçlarını hiç kaçırdığına şahit olmadım

Pazartesi ve Perşembe oruçlarının yanında, kefaret orucu, kaza orucu, nafile oruç tutanlar eksik olmadığından, ne gün olursa olsun, koğuşta her gün 3-5 oruçlu mutlaka oluyordu. Uğur hocanın bünyesi zayıftı ama Pazartesi-Perşembe oruçlarını hiç kaçırdığına şahit olmadım.

Dedim ya, “Cennet’e tünel kazılıyordu” ve herkes en iyi olduğu yöntemle katkıda bulunuyordu.

Benim gibi “karamsar ve mükemmeliyetçi tipler” için Uğur hoca gibiler, azınlıkta olsalar da, imdada yetişiyor ve “onun gibi insanların gittiği yol yanlış olamaz”, dedirtiyordu. Maalesef çok müdahaleci ve eleştirel bir yanım hep sıkıntı oldu, benim için de tabii koğuştakiler için de. Yine sağolsun, imdata yetişenlerden birisi oldu hep Uğur hoca. Canımın sıkıldığını hisseder etmez, yanıma gelir, “abi, gene bir şeye mi kızdın” der, rahatlatmak için mutlaka bir şeyler yapardı. Zaten “farkında olması” yetiyordu.

Koğuşta, alt kat tv seyredenlere, üst kat ise daha çok ibadet edenlere hizmet ediyordu. Üst kattakiler, çaylarını alıp, yere gazetelerini serip, ikramlarını da getiriyor, güzel bir sohbet ortamı oluyordu. Çayları doldurup servis yapmak, çoğu zaman ona düşüyordu. Bir müddet sonra, bu saate planlı sohbetler eklendi; kimi Risalelerden, kim Ruhu’l Beyan’dan, kimi Kur’an mealinden hazırladığı hususları herkesle paylaşıyordu.

Daha çok şey anlatılabilir, hatıra çok. Ancak, Uğur hoca ile geçirdiğim son gece ve günü anlatarak bağlamak istiyorum:

2 Kasım 2017 Perşembeyi Cumaya bağlayan gece, yatsı namazından sonra, koğuşun tamamı üst katta toplandı, yukarda bahsettiğim “Üçlü”nün aldığı kararlar okundu. Tabii her zamanki gibi, kararları Uğur hoca okudu, izah etti. Usulumüze göre, kararlar okunurken müdahale edilmiyor, sadece dinlenip, varsa bir itiraz, daha sonra yönetime şahsen başvuruluyordu.  Zira çok tartışma çıkıyor, kırgınlıklar olabiliyordu. Buna rağmen, bir arkadaşımız, müdahale etti ve biraz da kırıcı ifadeler kullandı ama Uğur hoca her zamanki gibi sabırlı, istifini bozmadı. Ben ondan daha çok kızdım ama, arkadaşımızın psikolojik sıkıntıları olduğundan, ben de sessiz kaldım.

‘Haksıza öncelik verin, zira haklı adil ve insaflı olur’

Neyse, sabah oldu, ilk fırsatta Uğur hocayı teselli edeyim, Üstad Hazretlerinin, Lahikalarda anlattığı ve Rusya’da, Kosturma’da uyguladığını belirttiği prensibi hatırlatayım, diye fırsat kolluyorum. Ama daracık alan, o kadar insan arasında yalnız kalmak zor. O koğuşta baştan beri Cuma namazları kılınıyordu. Cuma namazına doğru, abdest tazelemek amacıyla lavaboya gittim, çıktığımda, baktım Uğur hoca yalnız ve abdest alıyor. Ben de fırsatı değerlendirerek, “bu arkadaşa kızma, sıkıntıları var, hem Üstadımız da, kampta bir sorun olduğunda haksıza öncelik verin, zira haklı adil ve insaflı olur, onu daha kolay ikna edersiniz, diyor”, kabilinden teselli etmeye çalıştım. O da “abi, ben zaten ona hiç kızmadım, onu da anlıyorum, müebbet ceza aldı, ne zaman çıkacağı belli değil” filan diyerek, o beni teselli etti.

Derken Cuma namazını kıldık, saat 15.30 sularında aşağı indim, basit bir kap-kaçak yüzünden, o arkadaşla ben tartıştım. O da aşırı tepki verdi, o anda Uğur hoca aramıza girdi. Derken iş büyüdü, gardiyanlar geldi, ikimizi de alıp götürdüler, ifademizi almaya. Ve beni o koğuştan başka koğuşa verdiler. İşte Uğur hocayı son görüşüm, son konuşmam o gün oldu.

Yaklaşık 3 ay sonra tahliye oldum. İçerde de dışarıda da haber dinlemediğimden, gazete vs okumadığımdan, güncel olaylardan haberim olmuyordu. Bir gün kızım, “baba, üzücü bir haber var, seni üzmek istemem ama belki tanıyorsundur, sizin cezaevinde kalmış birisi Meriç’te ailecek kaza geçirmiş” deyince, önce “yakalanmışlar” sandım. “Yok, bot devrilmiş, maalasef kurtulan olmamış” diyerek adını söyledi. Birkaç hafta sonra da, ortak bir arkadaşa rastladım, o biraz daha ayrıntılı anlattı. Zira ben de biliyordum, daha iddianamesi bile yoktu, hangi ara çıktı ve hicret etmeye karar verdi, diye şaşırmıştık.

Uğur hocanın aklıma, hayalime gelmediği bir gün bilmiyorum

O gün bugündür, Uğur hocanın aklıma, hayalime gelmediği bir gün bilmiyorum. Zira ya namaz kılarken, ya tesbihat yaparken, ya Kuran okurken, bir daha onun sesini bu dünyada duyamayacak olmanın ızdırabı ve yol açtığı hasretle yaşarken, 9 Eylül Pazar günü, ilk kez ziyaret ettiğim Tr724 sitesinde, Ahmet Dönmez beyin yazısıyla karşılaştım. Gözyaşlarıyla okuduğum yazının altına duygu ve düşüncelerimi ekledim. Sonra da bu satırları yazmama vesile oldu.

Yazının üslubu çok dokunaklı, benim aklıma ise, Üstadın anlattığı medrese talebesi geldi; hani ölüyor ama şehit hükmünde, kendini hala medresede sanıyor. Melekler, “Men Rabbuke?” diye soruyor, o da, “Men, mübteda, Rabbuke ise haberidir” diye, medrese usulu cevap veriyor. Zannım ve temennim odur ki, inşallah Uğur hoca ve eşi hanımefendi de şehitler kervanına katılmışlar ve kendi dünyalarında, hizmet etmeye devam ediyorlardır. Bunu bana düşündürten bir unsur da, bu Ağustos başlarında gördüğüm bir rüya oldu:

“Sabah namazını kılıp yatmıştım, muhtemelen yine Uğur hocayı hatırımdan geçirmiş olabilirim. Köyümüzdeki mezara birini gömüyoruz, ama cesedi mezara değil de, toprak seviyesine koymuşuz. Ben de kürekle toprak atanlardanım, bunu fark edince, “böyle olmaz, bu cenaze az eşelense dışarı çıkar” diye itiraz ediyorum. Herkes hak veriyor, cenazeyle uğraşırken, bir de bakıyorum, yanında da aynı şekilde gömülmüş birisi daha var. Yahu, bunu da böyle gömmüşler, böyle mezar mı olur diye yine itiraz ediyorum ve mezarı azıcık eşeleyince, orda yatanın nefes aldığını fark ediyorum. Yahu bu ölmemiş, çabuk çıkarın bunu diye eşelemeyi artırıyorum. O da ne? Aman Allahım, bu Uğur hoca, bunu ölmeden buraya kim gömmüş diyerek yine bağırıyorum, bir yandan da onu tutup kaldırıp kendisine sarılıyorum, o da elimi sıkıyor, sıkıca. O anda uyandım, adeta Uğur hocanın ruhu yanımda, kendisi ziyaretime gelmiş gibi hissettim ve aklıma ilk gelen şey, bana demek istedi ki, “abi üzülme, ben yaşıyorum”.

Kaderi değiştirmek mümkün değil, Takdir-i İlahi böyle. Şimdi, onun ve eşinin şehit olduğunu Yüce Rabbimden umarak, şefaatlerine nail olmakla teselli bulmaya çalışıyorum. Hani “Cennet’e tünel kazıyorduk ya”, demek ki diyorum, Uğur hoca meğer en önde imiş, Cennet’e ulaşır ulaşmaz, eşini ve çocuklarını da yanına almış. Bir daha dünyanın meşgaleleri ile uğraşmak mecburiyetinde bırakmamış Rabbim onu. Ha, bir teselli kaynağımız da, (muhakkak gaybı ancak Allah Teala bilir),  “Cennet’e bir tanıdık gönderdik inşallah, o da bizi unutmaz”. Hani insanlar gurbete gidiyor, iş tutturunca tanıdıklarını, sevdiklerini de yanına almaya çalışıyor ya, işte o kabilden, bize de yol açılır inşallah.

[Ali Galip (Uğur Abdürrezzak’ın koğuş arkadaşı)] 15.9.2018 [TR724]

AİHM’in Risale-i Nur Küliyatı Kararı [3 – ÇIKARILACAK MESAJ] [Aziz Kamil Can]

AİHM, Bediüzzaman Said Nursi tarafından yazılan “Risale-i Nur Külliyatı kapsamındaki eserlerin” basımını ve dağıtımını yargı kararı ile toptan yasaklayan Rusya’ya karşı İbragim İbragimov ve diğerlerinin (Case of İbragim İbragimov and Others v. Russıa; Applications nos. 1413/08 and 28621/11; 28/8/2018) yaptığı başvuru ile ilgili verdiği ihlal kararı, Türkiye’de yaşanılan zulmün akıbetini göstermektedir.

AİHM, bu karar ile inanç temelinde ifade özgürlüğünün önemini bir kere daha ortaya koymuştur. Türkiye’de yıllar önce defaten yasaklanmaya çalışılan ve yargılamalara konu olan Risale-i Nur, anılan karar ile Avrupa Konseyi’ne üye 47 ülkede de mutlak bir beraat almıştır.

Peki, bir zamanlar bu kitapları yasaklayan Türkiye, bugün farklı bir hukuk ve demokratik anlayışa sahip olabilmiş midir? Aslında evet (!) Eski Türkiye, bu kitapları yargılamaya konu ediyor ve mahkeme kararı çıkartmaya çalışıyordu. Yani kendi hukuksuzluğunu hiç olmasa bir hukuk organı eliyle yapma çabası içine giriyor ve bu yolda da kitapların yazarı olan Said Nursi’ye savunma hakkı verebiliyordu. Nitekim yapılan savunmalar sonucunda da kitaplar serbest kalabiliyordu.

Ya bugün! Önce uydurma bir örgüt çıkardılar, sonra her muhalif düşünceyi örgüte dahil ettiler. Yazarlar, gazeteciler, öğretmenler, hakimler, ev hanımları, çocuklar, çizgi film karakterleri, bebekler vb. aklınıza gelebilecek her türden… üyeler!

Rusya ya da diğer bir ülke tarihte hiç bu kadar herkese uzanabilecek bir zulmü yapmamıştı. Hitler bile zulmünü belli bir ırka yani Yahudilere yöneltmişti. Ama bizde zulüm, bir kitleyi tüm yönleri ile yok etme yanında muhalif olan her unsura uzanmıştı.

Bu bağlamda dün hukuka uygun olan bir şey bugün idari karar ile mahkûmiyet nedeni olabiliyordu.

Kaderin cilvesine bakın ki, AİHM’in, Risale-i Nur eserlerini toplatan Rus mahkemelerini haksız bulduğu bir dönemde, bu kitapların çizgisinde ilmi-dini-ahlaki-sosyal nitelikte kitaplar yazan Fethullah Gülen’in kitaplarını okumak müebbet hapis cezası için yeterli bir neden kabul ediliyordu. Hatta bu kişilerin birer cani gibi işkence görmelerine de göz yumuluyordu.

Bir kişinin evinde Gülen’in kitaplarının bulunması örgüt üyeliği için yeterli bir kanıttı. Oysa bu kitaplar yasaklanmamıştı. Rusya’da olduğu gibi bir mahkeme kararı ile toplanmalarına ilişkin bir hüküm bile yoktu.

AİHM’in söz konusu kararı düşünüldüğünde, bugün örgüt üyeliği için kanıt olarak evlerinde el konulan bu kitaplardan dolayı soruşturma geçiren, yargılanan ve mahkûm olan herkesin inanç ve ifade özgürlüğü çok bariz bir şekilde ihlal edilmiştir.

Bu noktada, mağdurların savunmaları da çok önemlidir. AİHM’in yukarıdaki kararında Rus mahkemeleri safhasında başvurucuların usulüne uygun tüm talepleri nedensiz olarak reddedilmiştir.

Örneğin başvurucular, kitapların alanlarında ehil olan ilahiyatçı bilirkişilerce incelenmesi ve buna göre bir suç unsuru olup olmaması yönünde karar verilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdi.

Ülkemizde daha vahim bir tablo var. Rusya, hiç olmazsa hem ceza hem de hukuk davasında sosyolog, dil bilimci ve psikologlardan oluşan bilirkişiler görevlendirmişti. Bizde bu bile yapılmıyor. Evinde sadece Gülen’e ait kitabın bulunması suçlama için yeterli bulunuyor.

Hiçbir hakim, bu kitapların içeriği ne? Suça teşvik edici bir yönü var mı? Yasaklı kitaplar mı? vb. bir araştırma ihtiyacı hissetmiyor.

Gerek iddianame ve gerekse mahkumiyet veya tutuklama gerekçelerinde açıkça bu kitaplar delil olarak gösteriliyor. Bu kabulün, ilerde bu davaların başka bir sebebe gerek kalmaksızın sırf bu nedenle “hakkın ihlali” olarak sonuçlanacağından kuşku yoktur.

Yukarıdaki kararda AİHM, inanç özgürlüğünün aynı zamanda dışa vurmayı da gerektirdiğini, inancın başka kişilere anlatılmasının ancak bu şekilde mümkün olabileceğini, aksi durumda bu özgürlüğün ölü bir özgürlük olarak kalacağını da vurguluyor.

Bu açıdan bakıldığında, sırf inancından dolayı Fethullah Gülen’in “yasak/toplama kararı” olmayan kitaplarını okuyan, hatta onlardan esinlenip inanç ve fikirlerini çevresindeki insanlarla da paylaşan yüzbinlerce insan nasıl soruşturmaya tabi olup, cezalandırılabilir?

AİHM, Rus mahkemesinin basit bir şekilde sadece bilirkişilerin görüşlerine dayandığını, mahkemenin kendisinin doğrudan eserleri incelemediğini, hangi ifadelerin problematik olduğunu belirtmediğini, sadece bilirkişilerin ulaştığı sonuçları global olarak hatırlatmakla yetindiğini, bilirkişilerin ulaştığı sonuçların, dil ve psikolojik incelemenin ötesine geçtiğini ve bilirkişilerin hukuki nitelendirme yaptıklarını (yetkilerini aştıklarını) not etmiştir.

Bugün Türkiye, daha vahimini yapmaktadır. Bilirkişi incelemesinden geçmeyen bu kitaplar için, polis ve MİT’in sunduğu kanaat raporlarına bağlı olarak müebbet veya senelerce hapis cezası verilmektedir.

AİHM, Risale-i Nur Koleksiyonu’ndaki eserlerin 50’den fazla dile çevrildiğini, birçok ülkede yaygın bir şekilde bulunduğunu ve söz konusu eserlerin bu ülkelerde en küçük bir probleme dahi yol açmadığını belirttikten sonra, Said Nursi’nin eserlerinin yasaklanmadan önce Rusya’da 2000 yılından bu yana 7 yıl boyunca yayınlandığını da not etmiştir.

Aynı şey Gülen kitapları için de geçerlidir. Türkiye’de yıllardır okunan bu kitaplar, hala basımı yapılabiliyorken ve aynı şekilde onlarca dilde yüzün üzerinde ülkede okunup, bir çatışmaya sebebiyet vermemişken, bu kitapları okuyanlar örgüt üyesi ilan ediliyor.

AİHM’in kararına göre, AİHS’ye taraf devletler, “nefret söylemi” ve “şiddeti teşvik eden ifadeler” içermeyen hiçbir kitabın basımını ve dağıtımını yasaklayamaz, yasaklar ise, ifade özgürlüğünü ihlal etmiş olur.

Şüphesiz burada çıkarılacak en önemli mesaj; ifade özgürlüğü kapsamında kalan bu türden kitapları sırf bulundurdukları için bireylerin hiçbir yaptırıma tabi tutulamayacağıdır.

Dolayısıyla, bu hukuksuz uygulamalar kapsamında yargılanan her mağdurun aşamalarda AİHM’in bu ve benzeri kararlarından da esinlenerek, gerekli savunmalarını yapması ve nihayetinde diğer ihlal nedenleri yanında bu ihlal sebebini de ekleyerek davayı AİHM’e taşıması, hakkın iadesi için bir fırsat olacaktır.

[Aziz Kamil Can] 15.9.2018 [TR724]