Cezaevlerinde ‘idare onaylı’ görüntülü görüşme dönemi

Koronavirüs salgını sonrası görüşlerin yasaklandığı cezaevlerinde görüntülü konuşma dönemi başlıyor.

BOLD – Hükümlü ve tutuklular, haftada 30 dakika yakınlarıyla görüntülü görüşebilecek. Terör mahpusları ise davranışlarına göre idare onayıyla bu haktan yararlanabilecek. Görüntülü konuşma, gerekli teknik altyapının oluşturulmasının ardından uygulanmaya başlanacak.

Yürürlüğe giren ‘Ceza ve İnfaz Kurumlarının Yönetimi ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik’le cezaevinden görüntülü görüşme gerçekleştirilebilmesine ilişkin düzenleme yapıldı. Bu kapsamda, gerekli teknik altyapının kurulu bulunduğu Adalet Bakanlığı’nca belirlenen kurumlarda, hükümlü ve tutuklular yakınlarıyla haftada 30 dakika görüntülü görüşme yapabilecek. Görüntülü görüşme sistemi, oda veya koğuş içine ya da idarece uygun görülen yerlere kurulacak.

Ayrıca haftalık ziyaret hakkını kullanmayan hükümlülerin telefonla görüşme süresine 30 dakika ilave edilecek. Bu çerçevedeki görüşmeler ise aynı hafta içerisinde toplam üç görüşmeyi aşmamak üzere uygulanacak. İlave edilen 30 dakika için 3 görüşme hakkı verilecek, bu görüşme görüntülü veya sesli gerçekleştirilebilecek.

TERÖRDEN YATANLARA İDARE ONAYI ŞARTI

Terör örgütü ve çıkar amaçlı suç örgütü üyeleri görüntülü görüşme ve görüşme süresinin uzatılmasına ilişkin haktan, cezaevindeki tutum, davranış, eğitim ve iyileştirme faaliyetlerine katılma gibi durumları göz önünde bulundurularak İdare ve Gözlem Kurulu tarafından yapılacak değerlendirme sonucuna göre yararlanabilecek.

[Samanyolu Haber] 29.3.2020

Yasa yapılmadan infaz düzenlemesiyle ilgili yönetmelik yayınlandı: İşte detaylar

Bugün yayımlanan Resmi Gazete’de, 2324 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararı ile Ceza İnfaz Kurumları’nın Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirleri’nin İnfazı hakkındaki 2006 tarihli tüzük yürürlükten kaldırılarak, yerine Ceza İnfaz Kurumları Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı hakkında yönetmelik yürürlüğe girdi.

Düzenlemeyi inceleyen ÖHD’li avukat Nuray Özdoğan, “Hükümet bu düzenlemeyle düşman infaz hukuku düzenleme ve uygulamalarına devam edeceğini açık etmektedir” dedi.

Mezopotamya Haber Ajansı’nın aktardığına göre, mamuoyunda “af” olarak anılan infaz düzenlemesi ve koşullu salıverilmeye dair AKP tarafından hazırlanan taslak, geçtiğimiz hafta içerisinde siyasi partilerle paylaşılmıştı. AKP’nin taslak hazırlıklarına rağmen infaz düzenlemesinin Cumhurbaşkanlığı tarafından böyle bir kararla yürürlüğe girmesi dikkat çekti.

Yeni yönetmeliği inceleyen Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Üyesi avukat Nuray Özdoğan, kamuoyunda “af” olarak anılan infaz düzenleme ve koşullu salıverilmeye dair yasa tasarısı yasallaşmadan, yönetmelik hükümlerinde düzenleme yoluna gidilmiş olmasını “kanunilik” ilkesinin çiğnenmesi olarak değerlendirdi. Özdoğan, “Eşit, ayrımsız, koşullu salıverilme beklentisi ve talebinin yüksek düzeyde olduğu bugünlerde, Meclis iradesinin hiçe sayılarak, yönetmelik ve kısmi düzenleme yoluna gidilmesi, süregelen hukuksuzlukların ne yazık ki virüsten daha hızlı hareket etme özelliğini de göstermektedir” dedi.

Bugün yürürlüğe giren yönetmelikle hükümetin önceliğinin yaşam hakkı, sağlık hakkı olmadığını bir kez daha görüldüğünü dile getiren Özdoğan, baskıcı düzenin devamını taşıyan bir yönetmelik oluşturulduğunu söyledi.

‘CEZASIZLIK POLİTİKASI ARTACAK’

Özdoğan, Cumhurbaşkanı tarafından yürütülecek yönetmelik düzenlemesine dair özellikle 32. maddede yer alan “Kurumların iç güvenliği düzenlemesinde yüksek güvenlikli cezaevleri ile diğer cezaevlerinin yüksek güvenlikli bölümlerinde kalan tutuklu ve hükümlülerle ilgili tutulan tutanaklarda görevlilerin sicilleri yazılacak, adları yazılmayacak haklarındaki tebligatlarda iş adreslerine cezaevlerine yapılacak” düzenlemeyle, infaz kurumlarındaki yoğun hak ihlalleri düşünüldüğünde, bu maddenin bir “cezasızlık düzenlemesi” olarak okunabileceğine işaret etti.

Yeni yönetmelikte yer alan 40’ıncı maddenin de gündemde olan infaz taslağıyla paralel şekilde konutta infazı düzenlediğine değinen Özdoğan, “Düzenlemede kadın veya 65 yaşını bitirmiş kişilerin 6 ay ve daha az hapis, 70 yaşını bitirmiş olanların 1 yıl, 75 yaşını bitirmiş olanların 3 yıl ve daha az süredeki hapis cezalarının konutta çektirilmesine hükmü veren mahkemenin karar verilebileceği düzenlenmiştir” diye belirtti.

Özdoğan, yeni yönetmelikte yer alan ve en fazla dikkat çeken yeni düzenlemeleri şöyle sıraladı:

“* İnfazın hastalık nedeniyle ertelenmesine ilişkin yeni düzenlemenin 42’nci maddesinde hamile olan ve doğum yaptığı tarihten itibaren 6 ay geçmemiş olanların infazının 6 ay erteleneceği, ancak koşullu salıverilmesine 6 yıldan fazla süre bulunanlarla eylem ve tutumları tehlikeli sayılanların bu hükümden yararlanamayacağına ilişkin bir düzenleme var. Yine ağır hastalık veya engellilik durumu nedeniyle yaşamını yalnız idame ettiremeyen ise toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmuyorsa iyileşinceye kadar infaz geri bırakılabilir.

* 43. Madde’de hükümlünün istemiyle infazının ertelenmesi bölümünde, eski tüzükten farklı olarak kasıtlı suçlarda 3 yıl, taksirli suçlarda 5 yıldan az olan hapis cezalarında 1 yılı geçmemek üzere 2 defa erteleme kararı verilebilecek. Terör örgütü ile cinsel saldırı suçları, disiplin veya tazyik hapsine mahkum olanlar hariç tutulmuştur.

KÜRTÇE YOK SAYILDI

* 56. Madde’de Türkçe bilmeyen yabancı uyruklu hükümlülere kendi dilinde, bu mümkün değilse Fransızca, Almanca, İngilizce dilinde hak ve yükümlülükleri anlatılır denmekte. Kürtçe bilmeyenlere dönük düzenlemeden kaçınıldığı anlaşılmaktadır. Anadili Kürtçe olan binlerce mahkum bu haktan mahrum bırakılmaktadır.

AVUKATLARIN BELGELERİNE EL KONULABİLECEK

* 72 Madde’de avukat noter görüşme hakkı düzenlenirken, normal koşullarda avukatın savunmaya ilişkin belgelerine el konulamamakta, incelenememekte iken, terör kapsamındaki suçlarda bu belgelerin fiziki olarak aranabilecektir.

* Terör ve çete kapsamındaki suçlarda hakim kararıyla 3 ay teknik cihazla hükümlünün iletişimin dinlenmesine karar verilebilecek, hakim bu süreyi arz ettiği tehlikeye göre müteaddit defalar uzatabilecektir. Yani sinirsiz bir iletişim dinleme, sinirsiz bir savunma hakki ihlali söz konusu olacaktır.

* Güvenliğin tehlikeye düşürüldüğü, örgütsel mesaj iletildiğine dair bilgi ve bulgu olduğunun tespit edilmesi halinde avukatın savunmaya ilişkin belgeleri incelenebilecektir.

* Eski tüzük 87 maddesinde süreli ve süresiz yayınlardan yaralanma hakkı düzenlenmiş iken, yönetmelikte bu düzenleme kaldırılmıştır. Mevcut durumda yasaklama kararı olmamasına rağmen idare ve gözlem kurul kararı ile muhalif olarak kodlanan yayınlar mahkumlara verilmemektedir.

GÖRÜNTÜLÜ GÖRÜŞME HAKKI

* Yönetmelikle olanağı bulunan cezaevlerinde telefonla görüntülü görüşme hakkı tanınmış ancak bu hak da sınırlı olarak tanınmıştır. Terör ve çıkar amaçlı suçlarda idare ve gözlem kurulunun kararı ile bu hakkın kullandırılması söz konusu olabilecektir. Bu hüküm tutuklulara da uygulanabilecektir.

* Yabancı hükümlülerin diplomatik temsilcilik veya konsoloslukları tarafından ziyaretlerine ilişkin düzenlemenin kaldırıldığı, heyet ziyareti resmi kurum kuruluş ziyareti, uluslararası sözleşmeler gereği yetkisi taninmiş kurum ve kuruluş ziyaretlerinin eski tüzük de bulunmasına rağmen yönetmelik de yer verilmediği anlaşılmaktadır.

* Disiplin cezalarıyla ilgili düzenlemede muğlaklık devam etmekte, sorunlu olan eski tüzükten daha belirsizlik içeren hukuki güvenlik ilkesine aykırı düzenlemeler yer almaktadır.”

‘CEZAEVLERİNDE KEYFİ UYGULAMALAR ARTACAK’

Yeni yönetmelikte yer alan düzenlemelerle tutuklulara yönelik her cezaevinde farklı keyfi uygulamalarla disiplin cezalarının uygulanacağını söyleyen Özdoğan, devamla şunları söyledi: “Keyfiliği arttıracak ucu açık düzenlemeler anayasal hakların ihlalidir. Nakille ilgili düzenlemede hükümlülerin kendi istekleri ile nakillerine dair düzenlemeye yer verilmemiştir. Siyasi mahkumların cezalandırma amaçlı ailelerinden uzak cezaevlerine nakledilmekte, bu konuda yüksek yargı ve uluslararası mahkemelerde ihlal kararları çıkmaktadır. Bu haliyle hükümlü isteği ile nakle açıkça yer vermemekle, nakil taleplerinin yönetmelik gerekçe gösterilerek ret edileceği bir süreci getirebilir.”

‘DÜŞMAN İNFAZ HUKUKU DEVAM EDECEK’

İnsan hakları, hukuk, tutuklu ve hükümlülere ait evrensel kuralların eşit, ayrımsız infaz düzenlemesini zorunlu kıldığını anımsatan Özdoğan, “Kamuoyu vicdanı, ağır salgın koşullarında çocuk, kadın, yaşlı ve hasta mahkumlar başta olmak üzere koşullu salıverilme beklentisi içinde iken, hükümet bu düzenleme ile siyasi nedenlerle tutuklu ve hükümlü bulunan muhalifleri göz ardı edeceğini, düşman ceza hukuku yanından düşman infaz hukuku düzenleme ve uygulamalarına devam edeceğini açık etmektedir” diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 29.3.2020

Sahte yolcular otobüse binmiş, trol hesaplar servis etmiş

İBB otobüslerde yaşanan yoğunluğa dair sosyal medyada paylaşılan görüntülere ilişkin açıklama yayımladı. Yapılan açıklamada, "Bu paylaşımların belirli bir siyasal görüşe yakınlığıyla tanınan hesaplardan başlatıldığı tespit edilmiştir'' denildi.

İBB, araca aynı anda 47 yolcunun bindiğini, yolcuların şoförün uyarılarını dinlemediğini, aynı hattı bir önceki hafta 30 durak boyunca sadece bir kişinin kullandığını, otobüste yaratılan kalabalığın ardından çekilen fotoğrafların ise trol hesaplar tarafından sosyal medyada yayıldığını aktardı. Konuya ilişkin sosyal medya hesabından açıklama yapan Ekrem İmamoğlu, ''Tüm siyasilere çağrım, karanlık kalplilerin organize kötülüklerine birlikte karşı çıkalım'' dedi
Koronavirüs salgınıyla mücadele çerçevesinde yurttaşlara "Evde kalın" çağrısı yapılırken bugün İstanbul’da Gültepe-Kabataş seferini yapan 62 hat numaralı otobüste çekilen görüntüler medyaya yansıdı. Söz konusu görüntülerde çok sayıda yolcunun sosyal mesafe kurallarına uymaksızın birlikte yolculuk etmesi birçok haber sitesi tarafından eleştirel bir dille haberleştirildi.

Haberin medyada yer bulmasının ardından İBB harekete geçti ve sosyal mesafeyi koruma ile yüzde 50 kuralına aykırı yolcu taşıyan 62 Gültepe-Kabataş hattındaki otobüsün şoförünün sertifikasını iptal ettiğini duyurdu.

Ancak gelişmeler bununla bitmedi. İBB hattaki yoğunluğun tuhaf olduğunu gözlemleyerek video görüntülerini inceledi, seyrek yolcu bulunmasıyla bilinen hattı analiz etti. İBB ulaştığı akıl almaz gerçeği de basın mensuplarıyla paylaştı..

İBB'den yapılan açıklamada, ''Yaptığımız incelemelerde bu paylaşımların belirli bir siyasal görüşe yakınlığı ile tanınan hesaplardan başlatıldığı tespit edilmiştir. Özellikle daha önce siyasi görevlerde üstlenmiş bir kişi, bugünkü paylaşımında ‘Bak fotoğrafı çeken vatandaş gizli saklı da değil. Kendisi paylaşıyor. Bizim farkımız tüm bilgileri verdik, gidin bakın’ diyerek fotoğrafı ‘Onder’ isimli kullanıcının yaydığını açıkça doğrulamıştır. Söz konusu ‘Onder’ isimli şahsın sosyal medya hesabı tarandığında, bu kişinin Cumhuriyet Halk Partisi’ne, Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na, genel başkan yardımcılarına ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na sayısız hakaretleri tespit edilmiştir. Bu hakaretler için ayrıca savcılığa suç duyurusunda bulunulacaktır'' ifadeleri kullanıldı.

ORGANİZE BİR FAALİYETİN GERÇEKLEŞTİĞİNİN GÖSTERGESİDİR

İBB, ''Nihayetinde, hiçbir Pazar sabahı 06:00 sıralarında yaşanmayan hareketliliğin sokağa çıkma oranının yüzde 90 azaldığı İstanbul’da bugün gerçekleşmesi şüphe ile karşılanmıştır. Sadece 1 hafta önce 1 kişinin bindiği otobüse 1 hafta sonra toplamda 71 kişinin binmesi üstelik bunun 47 tanesinin aynı duraktan olması, organize bir faaliyetin gerçekleştiğinin göstergesidir. Otobüs içi kalabalık fotoğraflarını sosyal medyaya yayan kişilerin hem bir siyasi parti ve genel başkanına hem de İBB ve başkanına çok sayıda hakaret mesajları paylaşması da, organize kötülüğe dair kuşkularımızı kuvvetlendirmiştir. Ülke olarak küresel bir salgının yarattığı büyük sorunlarla el ele mücadele ederken, sırf İBB Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu’nu karalamak için yapılan bu organize kötülüğü şiddetle kınıyoruz. Bu işin arkasında olan ve işe dahil olan herkesle delil toplama süreçlerinin ardından yargı önünde hesaplaşacağımızı belirtir, değerli İstanbul halkının bunun gibi çok sayıda iftira ve karalama kampanyalarına itibar etmemelerini rica ederiz'' denildi.,

İMAMOĞLU'NDAN AÇIKLAMA

Konuya ilişkin sosyal medya hesabından açıklama yapan Ekrem İmamoğlu, ''Siyaset asla organize kötülük sahası olmamalı. Hele hele, ülke olarak bu kadar zor bir dönemde el ele olmalı ve çok dikkatli davranmalıyız. Tüm siyasilere çağrım, karanlık kalplilerin organize kötülüklerine birlikte karşı çıkalım'' ifadelerini kullandı.

62 NO’LU KAĞITHANE-KABATAŞ HATTI

''Bu hattımızda toplam durak sayısı 30’dur. 15 Mart 2020 Pazar günü 30 duraklı hattımızı toplamda 41 yolcu kullanmıştır. 22 Mart 2020 Pazar günü yani geçen hafta 30 duraklı hattımızı sadece 1 vatandaşımız kullanmıştır. Salgının boyutunun 1 haftada artması ve sokağa çıkma faaliyetlerinin çok daha azalmasına rağmen bugün yani 29 Mart 2020 Pazar günü bu hattımızdaki yolcu sayısı 71 olmuştur. Burada asıl dikkat edilmesi gereken detay sadece 1 duraktan Fazilet Durağı’ndan araca aynı anda 47 yolcunun binişi olmuştur. Bu daha önce karşılaşılmamış bir durumdur. Aracı kullanan şoför uyarısına rağmen binişin gerçekleştiğini söylemiş ve 10 dakika sonra yeni araç geleceği söylendiği halde aynı anda 47 kişi otobüse binmiştir. 1 önceki hafta 30 durak boyunca sadece 1 yurttaşımızı taşıyan aracımıza önlemlerin arttığı 1 hafta sonra aynı anda Pazar sabahı 06:00’da 47 kişinin binmesi daha önce karşılaşılmamış bir durumdur. Bu şüpheli durum kameralarla da tespit edilmiştir. İdari makamlara bildirim yapılacaktır''

46 NO’LU BOĞAZKÖY-BAKIRKÖY HATTI

''Bu hattımızda görev yapan otobüsümüz tam 72 durak kat etmektedir. 15 Mart 2020 Pazar günü 72 duraklık hattımızı 51 vatandaşımız kullanmıştır. 22 Mart 2020 Pazar günü yani geçtiğimiz hafta 72 duraklık hattımızı sadece 31 vatandaşımız kullanmıştır. Salgının boyutunun 1 haftada artması ve sokağa çıkma faaliyetlerinin çok daha azalmasına rağmen bugün yani 29 Mart 2020 Pazar günü bu hattımızdaki yolcu sayısı 65’e çıkmıştır. Burada da dikkatimizi çeken hareketlilik sadece 2 duraktan 41 kişinin araca binmesi olmuştur. Bu da daha önce hattımızda Pazar sabahı 06:00 sularında yaşanmamış bir hareketliliktir. Binişler Araslı ve KİPTAŞ duraklarından gerçekleşmiştir.''

[Samanyolu Haber] 29.3.2020

Bediüzzaman'ın tespit ettiği 'Asrın 6 Hastalığı'

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin vefatının 60. yıl dönümünde rahmet ile anıyoruz. Fikret Kaplan Üstadın hayatından ilginç detayları aktarmaya devam ediyor

Samanyoluhaber.com yazarı Fikret Kaplan You Tube kanalından vefatının 60. yıl dönümünde Üstad Bediüzzaman Hazretlerini anlatmaya devam ediyor.


Fikret Kaplan'ın Üstad hakkında hazırladığı sunumun ikinci bölümünde önemli detaylar var:   

* Emmanuel Karasso’nun gözünden kaçmıyor bu müthiş insan… “Macedonya Risorta” mason locasının Üstad-ı a’zamı, devletin dost görünen; fakat en azılı düşmanı meşhur Emmanuel Karasso… Bediüzzaman’ı etki altına alıp kendi safına çekmek ümidiyle heyecanlanıyor:

‘Davamıza öyle bir adam kazandıracağım ki, yüzyıllık bir çalışmaya bedel! diyor taraftarlarına…

Zira, Karasso’ya göre herkesin satın alınacak bir fiyatı vardır… Kimisinin az; kimisinin çok… ama mutlaka herkesin vardır bir karşılığı… Makama, şöhrete, mal u menale… eve, villaya… çil çil altınlara, yeşil kağıtlara kim karşı koyabilirdi?

Karasso, Üstad Bediüzzaman’ı da herkes gibi kolayca elde edebileceğini zannediyor.

* Selanik’te ısrarlı davetleri üzerine Bediüzzaman görüşmeyi kabul ederek bir araya geliyorlar. Birlikte giriyorlar bir odaya… ama çok geçmeden Emmanuel Karasso, bu iman abidesinin yanından fırlayarak çıkıyor dışarıya: 

“Neredeyse bu acayip adam konuşmasıyla beni de Müslüman edecekti.” diyor. Bediüzzaman ise birlikte girdiği kapıdan yine aynı ruh hali, aynı aydınlık çehre ve biraz daha şahlanmış iman dolu yüreğiyle çıkıyor... Kendinden emin, davasından emin…
Duvarlar arkasında satın alınamamıştı o. Satmamıştı gönlünde taşıdığı yüce hakikatleri üç beş günlük dünya menfaatine… bağına, bahçesine… 

* Ferah Tiyatrosu’ndaki faciayı engelliyor büyük bir cesaretle koltuk tepesine fırlayarak…

* Medrese Talebelerinin ve binlerce saf gönüllü hamalların kırıyor boykotlarını...

* 31 Mart Hadisesi’nde isyan çıkarmak üzere olan askeri taburları,  ikna edip vazgeçiriyor taşkınlıklarından.

* ‘Hadi git, serbestsin diyor!’ az önce onlarca kişiyi 31 Mart Vakası’ndan dolayı dar ağacına gönderen Mahkeme Reisi Hurşit Paşa…

Bütün olumsuzluklara rağmen vazgeçmiyor Bediüzzaman gaye-i hayalinden… Haksızlık karşısındaki dik duruşundan…

* Şam’a gidiyor… Bugün insanlığı yıkan hastalıkları tek tek sayıyor o gün…

[Samanyolu Haber] 29.3.2020

Türk Tabipler Birliği: Hastaların test sonuçları doktorlara verilmiyor

Türk Tabipleri Birliği, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya mektupla çağrıda bulunarak, doktorların koronavirüs şüphesiyle muayene ettikleri hastaların test sonuçlarının verilmesini istedi.

BOLD –  TTB’nin Bakan Koca’ya gönderdiği mektupta “Hekimlere muayene ve takip ettikleri hastaların test sonuçları ya hiç verilmiyor ya da çok geç veriliyor” denildi. Sağlık Bakanlığı ile ortak çalışma çağrıları yapan TTB, “Hastaların test sonuçlarını öğrenmek hekimler için ek ve stresli mücadeleye dönüşmüş durumda. Hekimler ve sağlık çalışanları, kendilerini ve diğer hastalarını COVID-19’dan koruyabilmeleri için şeffaflığa en çok gereksinim duyan kesimi oluşturmaktadır” dedi.

TTB Merkez Konseyi’nden Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya iletilen açık mektupta şöyle denildi:

Mektubun tamamı şöyle:

“Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Olarak Kamu-Özel Bütün Sağlık Kurumlarındaki Sağlık Çalışanlarının Salgından Korunması Adına Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’dan Acil Talebimizdir!

ŞEFFAF OLUNSUN

Açık ve şeffaf olunsun; hekimler hastalarının test sonuçları hakkında aynı gün mutlaka bilgilendirilsin; Koruyucu ekipman ve çalışma düzeninde hiçbir eksiklik aksaklık yaratılmasın; COVID-19 hasta temas/şüphesi olanlardan başlanarak bütün hekim ve sağlık çalışanları testten geçirilsin!

COVID-19 salgınını kontrol altına alabilmek ve toplumumuzun en az zararla bu süreci atlatabilmesi için, hekimler ve tüm sağlık çalışanları büyük mücadele sergilemektedir. Sağlık çalışanları bu mücadeleyi kendi sağlıklarının ve yaşamlarının da büyük tehlike altında olduğunu bilerek gerçekleştirmektedirler. Salgının başından bu yana sürecin başarıyla yürütülebilmesi için hekimlerin ve tüm sağlık çalışanlarının kişisel koruyucu ekipmanlarının karşılanmasını, çalışma koşulları ve sürelerinin iyileştirilerek düzenlenmesini talep ediyor olmamıza rağmen, halen yeterli koordinasyon sağlanamamıştır. Bazı iyileştirmeler sağlanmakla beraber, yaşamsal aksaklıklar devam etmektedir.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi olarak, salgınla mücadelenin başarıyla yürütülebilmesi için şeffaflık ve açıklık politikasına ihtiyaç duyulduğunu bir defa daha hatırlatmak istiyoruz. Büyük bir özveriyle, salgınla mücadelenin en ön sıralarında görev yapmakta olan hekimler ve sağlık çalışanları, kendilerini ve diğer hastalarını COVID-19’dan koruyabilmeleri için şeffaflığa en çok gereksinim duyan kesimi oluşturmaktadır.

HEKİMLERE BİLGİ VERİLMİYOR

Alandan edindiğimiz bilgilere göre, hekimlere ve sağlık çalışanlarına muayene ve takip ettikleri hastalar hakkında bilgi ya hiç verilmemekte ya da çok geç verilmektedir. Bu hastaların test sonuçlarını öğrenmek hekimler için ek ve stresli mücadeleye dönüşmüş durumdadır. Oysa, bu bilgilendirme sadece ilgili hekim veya sağlık çalışanı için değil, beraber çalıştığı diğer sağlık çalışanları ile tedavi ettiği hastaların sağlığının korunması açısından da hayati derecede önemlidir. Bu bilgilerin saklanması ya da geciktirilmesi hem kaygıyı artırarak görev yapma motivasyonunu düşürmekte, hem de sağlık çalışanlarının COVID-19’dan korunmak üzere alacakları tedbirleri geciktirmekte ve aksatmaktadır. Bu durum önlenmediği takdirde, yaşanmakta olan sorunlar kısa bir süre sonra sağlık hizmeti sunumunu aksatan bir boyut kazanacaktır.

Sağlık Bakanlığı’ndan hastaların test sonuçları çıkar çıkmaz hekimleriyle paylaşılmasını, test istem ve sonuçlarının Hastane Bilgi Yönetim Sistemleri’nde görülebilmesinin sağlanmasını bir defa daha talep ediyoruz.

SAĞLIK ÇALIŞANLARINA ÖNCELİKLE TEST YAPILSIN

Taleplerimizden biri olan test sayısının son günlerde artmakta olması sevindiricidir. Bilindiği üzere, salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski en yüksek olan grupların başında hekimler ve diğer sağlık çalışanları gelmektedir. Bu nedenle başka ülkelerde de COVID-19 testinin öncelikle bu gruplara yapılması üzerinde durulmaktadır. Ülkemizde de salgına karşı en ön cephede kamu-özel bütün sağlık kurumlarında COVID-19 hasta temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmasını önemli ve gerekli buluyoruz.

YOĞUN HASTA TEMASININ ÖNÜNE GEÇİLMELİ

SARS-CoV-2 virüs yükünün (kişinin aldığı virüs miktarının) hastalık seyri üzerinde etkili olduğunu, virüse fazla temas edenlerin hastalığı daha ağır geçirdiğini ortaya koyan bilimsel yayınlar mevcuttur. Ön cephede bulunan hekimlerin ve sağlık çalışanlarının çalışma süreleri bu bilimsel gerekçelerle düzenlenmeli ve çok uzun süreler boyunca yoğun hasta temasının önüne geçilmelidir. Ayrıca, sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerine hastalığı bulaştırmalarını önlemek adına, mesai sonrası kalacakları mekânlar bir an önce organize edilmelidir.”

[BoldMedya] 29.3.2020

Virüs hesapları

Korona Virüsü dünyayı kasıp kavuruyor. Bu keskin dönemeçte kim, nasıl bir sınav veriyor ve kim(ler) nasıl bir fatura ödeyecek?
Virüs hesapları

Zaman Gazetesi genel Yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı Korona salgını ile ilgili yorumlarını You Tube kanalında yayınladı.


Dünya'nın içinden geçtiği süreç, Türkiye'nin ve Dünya'nın krize yaklaşımları hakkında konuşan Dumanlı, krizden sonra hiç birşeyin eskisi gibi olmayacağını söyledi.

[Samanyolu Haber] 29.3.2020

Dünya Sağlık Örgütü yanıtladı: Koronavirüs havadan bulaşır mı?

Dünya Sağlık Örgütü, koronavirüsün hava yoluyla taşınamayacağı belirtilerek, virüsün hasta kişilerin öksürme, hapşırma veya konuşmaları esnasında bulaşabileceğini ifade etti

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) yeni tip koronavirüsün (Covid-19) kişilere hava yoluyla bulaşmadığını açıkladı.

DSÖ'nün resmi sosyal medya hesabı üzerinden yapılan açıklamada, koronavirüsün hava yoluyla taşınamayacağı belirtilerek, virüsün hasta kişilerin öksürme, hapşırma veya konuşmaları esnasında bulaşabileceği ifade edildi.

Damlacıkların havada kalamayacak kadar ağır olduğu ve hemen düştüğü bildirildi.

Açıklamada ayrıca, virüsten korumak için kişilerin diğer insanlarla aralarına bir metre ‘fiziksel mesafe’ koymaları ve birbirleriyle temastan kaçınmaları konusunda uyarılarda bulunulurken; yüzeylerin sürekli dezenfekte edilip, sık sık el yıkamanın önemi vurgulandı.
[Samanyolu Haber] 29.3.2020

Koronaya rağmen Türkiye çöp ithal etmeye devam ediyor

MHP çöp ithalatının derhal durdurulmasını istedi. MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Bursa Milletvekili Hidayet Vahapoğlu, ''Üste para vererek virüs ithal etmeyelim. Covid-19 salgınının önüne geçilene kadar yurt dışından çöp ithalatı durdurulmalı'' dedi.

Çin'in plastik atık ithalatını yasaklamasının ardından Türkiye adeta çöp ülkesine döndü. Türkiye'nin Irak, Tunus, Tayland gibi ülkelerden bile plastik atık ithal ettiği ortaya çıktı.

Corona virüsle mücadele edilen ve sınırlarımızın kapatıldığı bu günlerde MHP'den flaş bir çağrı geldi. MHP çöp ithalatının derhal durdurulmasını istedi.
MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Bursa Milletvekili Hidayet Vahapoğlu, “Üste para vererek virüs ithal etmeyelim. Geri dönüşüm gerekçesi ile çöpünü ithal ettiğimiz ülkelerin tamamı corona virüsten kırılıyor. Covid-19 salgınının önüne geçilene kadar yurt dışından çöp ithalatı durdurulmalı” dedi. Vahapoğlu bu konuda Sağlık ve Ticaret Bakanlıklarına çağrıda bulundu.

İTALYA, İSPANYA, FRANSA…

Türkiye aralarında İtalya, İspanya, İngiltere, Fransa, Japonya, Belçika, Hollanda ve Almanya’nın bulunduğu çok sayıda ülkeden aylık 50 bin tona yakın çöp ve plastik atık ithal ediyor.

Türkiye 2014 yılında 45.3 milyon dolar plastik atık ithal ederken bu miktar 2018 yılında 116.4 dolara yükseldi. Ocak–Ağustos 2019 döneminde ise 73.4 milyon dolara ulaştı.

Doğada çözülmesi yüzlerce yıl süren plastik atıkların geri dönüşümünde çok yüksek enerji harcanıyor ve hava kirliliğine yol açıyor.

Havaya karışan bu atıklar yağmur ile toprağa karışarak hem toprağı kirletiyor hem de yeraltı sularını zehirliyor. Çöp ithal ettiğimiz ülkelerden özellikle Fransa, İtalya, İspanya ve İngiltere korona virüs ile mücadelede zor günler geçiriyor.

[Samanyolu Haber] 29.3.2020

Corona gibi Salgın Hastalıklardan Korunma ve Dua

Peygamber Efendimiz hastalıklardan gerek korunma ve gerekse de tedavide hem fiziki hem manevi korunma yollarına birlikte başvurmayı tavsiye ediyor.

İlahiyatçı - Yazar Ergun Çapan ,  ALGILAR VE GERÇEKLER You Tube kanalında Peygamber Efendimiz’in bulaşıcı hastalıklarla mücadele ile ilgili  sünnetini anlattığı bir video yayınladı

Ergun Çapan yayınladığı yorumda ,  'İslam, korunması gereken değerlerin ilk sırasına insan hayatını koymuştur. O, insanı bir bütün halinde ele alarak onu hem maddi hem de manevi yönüyle korumayı hedefleyen çekirdek esaslar getirmiştir. İnsan sağlığının korunmasında da İslam’ın bu temel bakışı merkezi bir öneme sahiptir. Zira insanın maddi ve manevi yönlerinden sadece birisine değer verilip diğerinin ihmal edilmesi, bütüncül bakış açısından yoksun, dengesiz ve sağlıksız bir yaklaşım olur.  Peygamber Efendimiz, hem hastalıklardan korunmada hem de tedavide maddi ve manevi korunma yollarına ve tedavi metodlarına riayet etmeyi bir esas olarak ortaya koymuştur.' dedi


Çapan'ın açıklamalarından bazı başlıklar:

Peygamber Efendimiz hayatı hastalıklardan korunmanın metafizik boyutu olan dualarla örgülenmiştir.

Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu aleyi ve sellem) hastalık ve her türlü bela ve musibetten  korunmak için okunabilecek duasıyla başlamak istiyoruz. Allah Resulü tarafından her türlü hastalık, bela ve musibete paratoner olarak sabah-akşam üçer kere okunması tavsiye edilen dua şu şekildedir: “Ne yerde, ne gökte adının anılmasıyla hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle korunuyorum ki, O Semî’ ve Alîm ’dir.” (Ebu Davud, 5088; Tirmizi, 3388)

Koordineli tedavi yollarının araştırılması

Gaybın Son Habercisi Peygamber Efendimiz, ihtiyarlık hariç her hastalığın tedavi edileceğini bildirmektedir:“Birbirinize destek vererek tedavi yollarını bulmada kusur etmeyin! Allah, bir hastalık göndermişse muhakkak arkasından onun tedavi yolunu da göstermiştir. Bir tek hastalığın tedavisi yoktur. O da ihtiyarlıktır.” (Ebu Davud, 3855; Tirmizi, 2038; Buhari, 2225)

Netice itibariyle, coronavirus gibi salgın hastalıklardan korunma ve tedavide maddî-manevi yolları bir bütün olarak ele alıp ona göre hareket etmek Peygamber Efendimizin çizgisinde yaşama gayretidir.

[Samanyolu Haber] 29.3.2020

Köroğlu ailesi adalet bekliyor:Temizlik yaparak büyüttüğü oğulları cezaevinde

Kayseri'de yaşayan Köroğlu ailesi adalet bekliyor. Çocukları Kara havacı olarak kurs gördüğü sırada, 15 Temmuz sonrası darbeye yardım etmekten tutuklanarak cezaevine gönderildi. KHK TV'ye konuşan anne ve baba çocukları için adalet bekliyorlar
Köroğlu ailesi adalet bekliyor

Kayseri'de yaşayan Köroğlu ailesi adalet bekliyor. Çocukları Kara havacı olarak kurs gördüğü sırada, 15 Temmuz sonrası darbeye yardım etmekten tutuklanarak cezaevine gönderildi.

"4 YILDA YAŞADIKLARIMDAN SAÇIM SAKALIM AĞARDI"

Aile 4 yılda perişan oldu. Bina görevlisi olarak asgari ücretle çalışan baba Ahmet Köroğlu bir çocuğunun tutuklu olduğunu diğer ufak oğlunun ise İzmir'de okuduğunu belirterek " Çok zorlanıyorum. 4 yılda yaşadıklarımızdan dolayı saçım sakalım ağardı" dedi.

"ADALET BEKLİYORUZ"

Oğlunun asker olmayı çok istediğini bu yüzden kavgada da ettiklerini belirten Köroğlu " Bu kadar vatanını milletini seven bir çocuk bu işlere katılabilir mi. Adalet bekliyoruz. Oğlumuzu bırakın " dedi.

"BEN ÇOCUKLARIMI TEMİZLİK YAPARAK BÜYÜTTÜM"

Çok zor şartlarda yaşadıklarını belirten Anne Havva Köroğlu ise temizlik yaparak çocuklarını bu günlere getirdiğini belirterek " Biz çocuğumuzu devletin okuluna teslim ettik. Oraya güvendik, başımıza bu işler geldi.Oğlumun suçu da kabahati de yok" diye konuştu.

Oğlunun çıktığı günün kendisine bayram olacağını belirten acılı anne Havva Köroğlu devlet yetkililerden seslerini duymalarını istedi.

"Köroğlu ailesi bizler vatanını milletini seven insanlarız Bizden terörsit çıkaramazsınız" diyerek adalet beklediklerini yinelediler.

[Samanyolu Haber] 29.3.2020

81 ülke IMF'den para istedi: Seçenekler değerlendiriliyor

Koronavirüs salgınının dünya ekonomisine verdiği zarar artmaya devam ederken, 81 ülkenin IMF'den mali yardım talebinde bulunduğu kaydedildi.

Çin'de ortaya çıkan ve tüm dünyaya yayılan koronavirüs salgını küresel ekonomiyi ve ülke ekonomilerini olumsuz etkilemeye devam ediyor.

Uzmanlar küresel bir durgunluk dönemini işaret ederken, IMF Başkanı Kristalina Georgieva, Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov ile yaptığı görüşmede dünya genelinde 81 ülkenin para yardımı istediğini ifade etti.

Georgieva, 1 trilyon dolarlık kredi verebileceklerini ifade etti.

MF, birka. gün önce döviz sıkıntısı çeken ülkelere yardım için seçenekleri değerlendirmekte olduklarını, önceliğin hedefli mali desteğe verilmesi gerektiğini kaydetmişti.

Öte yandan, sınırların kapatılması, çok sayıda küçük ve orta ölçekli şirketin iş durdurmasına neden olurken, günlük hayat ve iş hayatını sekteye uğratan önlemlerle birlikte dünya genelinde corona virüsü nedeni ile yaşanan korku ve panik havası piyasalarda tarihi düşüşler yaşanmasına neden oldu.

IMF Başkanı Georgieva, geçen hafta G20 Zirvesi'nde yaptığı konuşmada, küresel ekonominin 2020'de küçülmesinin 2021'de ise toparlanmasının beklendiğini belirterek, "Ekonomik daralmanın derinliği ve toparlanmanın hızı, salgının kontrol altına alınma hızına ve para ile maliye politikası eylemlerimizin ne kadar güçlü ve koordineli olduğuna bağlı" ifadesini kullanmıştı.

Georgieva, çok sayıda ülkenin IMF'nin acil durum finansmanına ihtiyaç duyduğunu belirterek, "Gelişmekte olan piyasalar, rekor seviyedeki sermaye çıkışları ve ciddi döviz likidite sıkıntısından önemli ölçüde etkilenmekte" değerlendirmesinde bulundu.

Düşük gelirli ülkelerin de krize yüksek borç yüküyle girdiğinin altını çizen Georgieva, söz konusu zorluklara karşı birlikte çalışma çağrısında bulundu.

Georgieva, acil durum finansman kapasitesinin iki katına çıkarılması, küresel likiditenin artırılması ve en yoksul ülkelerin borç yükünün hafifletilmesi için G20 liderlerinin desteğini istedi. Georgieva, "Bu krizden birlikte çıkacağız. Birlikte daha hızlı ve daha güçlü bir iyileşme için zemin hazırlayacağız" ifadesini kullandı.

[Samanyolu Haber] 29.3.2020

Öznesi olmayan muhalefet ve Orhan Pamuk

Bu kadar ağır kötülüğün faturasını kime keselim? Kimden hesap soralım?

BAHADIR POLAT -26 Mart 2020

Hiç yaşamadığı kadar travmatik bir dönemden geçiyor Türkiye. Kötü zamanları hep iyi zamanlarından fazla olmuştur bu ülkenin lakin böylesi hiç yaşanmamıştı. En ağır, en kanlı darbe dönemleri bile bitmişti, onların bir sonu vardı, neticede arızi haldi, geçti. Oysa bu dönem bir türlü geçmiyor. İstisna kural oldu. Üstte neşeli bir oyun sergilenirken, sahnenin altında seri cinayetlerin işlendiği bir tiyatroda gibiyiz. Aslında seyircilerin yarısı durumun (gerçeğin) farkında lakin kimse tepki vermiyor, veremiyor. Gerçeği gören seyircilerden artık dayanamayan bazıları ara sıra ayağa kalkıp sahnedeki oyunculara bağırıyor, verip veriştiriyor. Hiç kimse oyunun yapımcılarına değinemiyor. Ve ortaya öznesi olmayan tepkiler, muhalif tavırlar çıkıyor.

Bu giriş paragrafını bana düşündüren, Nobelli dünyaca ünlü romancımız Orhan Pamuk’un Ot Dergisi’ne verdiği röportaj oldu. Siyasi tartışmalardan uzak durmasıyla tanıdığımız yazar, ülkeyle alakalı hissiyatının ve toplumdaki karamsarlığın sorulması üzerine açmış ağzını yummuş gözünü. “Karamsar olanlar haksız değil. Eğer bugün de karamsar olmuyorsanız maşallah size” diyor. Sözlerinin devamı şöyle: “Türkiye’nin durumu çok kötü. Siyasi durumu çok kötü. Sandığa oy atma dışında demokrasi yok, fikir özgürlüğü yok. Sandığa oy atmayı da seçim kaybederlerse iptal ediyorlar. İstanbul seçimleri, Kürt belediye başkanları oya da sandığa da saygının sonuna geldiğimizi gösteriyor. Bu işi bu hale getirmiş olanlar hala yüzde 45, yüzde 50 oy alıyorlar.”

Böyle diyor Orhan Pamuk ama şu sorunun cevabı yok! Kim bunlar? Bu vahim tablonun sorumlusu kim? O konuya hiç girmiyor!

Daha ağırını da söylüyor Pamuk: “Bu kadar eşitsizlik, bu kadar kabalık, sopa zoruyla insanları sindirme kültürünün bu kadar yemi azıya alması kabul edilebilir bir durum değil” diyor.

Olur, kabul etmeyelim. Peki bu kadar ağır kötülüğün faturasını kime keselim? Kimden hesap soralım? Onu söylemiyor yazar.

Hisseli Harikalar Kumpanyası

Türkiye yıllardır “hisseli harikalar kumpanyası” gibi, dev tiyatro sahnesinden farksız bir oyunun içinde yaşıyor. İstisnalar hariç, herkes buradaki rolüne uyum sağlamış. Oyunun sahibi, yapımcısı, yönetmeni elbette Erdoğan ve AKP iktidarı. Gerek siyasi, gerekse toplumsal muhalefet, gerekse aydın kesim bu oyunda iktidarın kendilerine biçtiği rolü oynamaktan hiç rahatsız görünmüyor.

Roller (gündem) iktidar tarafından dağıtılıyor ve muhalifler de sahnedeki yerlerini alıyor. Muhaliflere biçilen rolün ana teması, vazgeçilmezi, “FETÖ” demeden zinhar muhalefet yapmamak. O sebepten yeni kurulmuş siyasi partinin sözcüsünün ilk açıklması, “iktidar FETÖ ile göstermelik mücadele ediyor” oluyor.

Yıllara yayılmış çoluk çocuğa kadar uzanmış ağır hak ihlallerine değinmek isteyen bile ancak şu cümleyi kurabiliyor: “Çaycısı, çorbacısı, bankanın önünden bile geçenler içeride, siyasi ayak ve parası olanlar dışarıda…” Yani bunlar niye içeride değil, dışarıdakiler neden dışarıda sızlanması.

Ülkedeki toptan çürümüşlüğe en eşsiz katkı muhalefetten geliyor. Artık “kriz” sözüyle bile açıklanamayacak, Karar yazarı İbrahim Kahveci’nin “buhran” dediği o derin ekonomik kırılma, yoksullaşma, yakınlaşma, o sefalet, muhaliflerin katkılarıyla iktidarın amaçları doğrultusunda çok güzel gizleniyor. Kısacası hepimiz çok güzeliz ve her şey çok güzel olacak…

Hukuk, Zeytinyağlı Dolma Değildir

Elbette bugün toplumda yaşanan çürüme ve buhranın temel bileşeni hukuk ve adalet. KHK’lar ile başlayan; kutuplaştırma, ötekileştirme ve korkularla desteklenen; kitlesel işsizlik ve kitlesel operasyonlarla takviye edilen hukusuzluk ve adaletsizlik, ülkeyi esir almış vaziyette. Ortada dev bir enkaz var ve toplumun ve tabi muhaliflerin kahir ekseriyeti böyle bir şey yokmuş gibi davranmaya devam ediyor.

O enkazın varlığına tamamen kayıtsız kalamayanlar veya şöyle diyelim, bu kayıtsızlığın ileride ağır sonuçları olacağından endişelenenler enkaza şöyle bir bakıp geçiyor.

Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu şöyle yazdı mesela: “Hukuk, dostlarımız geldiğinde dolaptan çıkaracağımız yağlı dolma değildir. Düşmanlarını dahi tartabilen zamansız ve hassas bir terazidir. Yeniden kuruluş belki mahkemelerde değil ama kuşkusuz mahkemelerle olacak.” (Cumhuriyet/20.02.2020)

Cümle güzel, etkileyici lakin tam da yazarın dediği gibi hukuk onlar için hala dostlarını gördüklerinde dolaptan çıkardıkları zeytinyağlı dolma! Sadece dostlarına layık gördükleri özel yemek! Zira bu satırlar Kavala hatrına yazılıyor. Keşke aksini gösteren yazılar da okuyabilseydik.

Binde Birin Ayağına Basmak

Karar yazarı Ahmet Taşgetiren de şunları yazdı: “Bu Dönemde en çok ıskalanan şeyin adalet olduğu gerçektir. Büyük kitleler halinde soruşturmalar yapılıyor. Ve binde bir bile olsa insanların ayağına basılıyor. Binde bir bile on binleri ifade ediyor.” (Karar/23.02.2020)

Ahmet Bey aslında adil ve vicdanlı bir yazar olduğuna inanmamızı istiyor. Sık sık yazdığı bu tür yazılarla onca kötülüğün ve adaletsizliğin destekçisi olduğunu unutmamızı istiyor. Oysa bunu yaparken bile, kitlesel kırımdaki hata payını binde bir ile sınırlıyor. Kaba hesapla belki altı yüz binde on bin kişi… Gerisine yapılanı reva görüyor. Yazısına Prof. Ersan Şen’den yaptığı alıntıyla devam ediyor: “Hukuk bumerang gibidir. Yani geri döner sizi bulur, sizin getirdiğiniz kuralları size karşı uygulayanlar çıkar.”

Anlaşılıyor ki Ahmet Bey’in asıl derdi, ucundan kıyısından da olsa hukuk ve adalet değil! Asıl dert “bu uyguladıklarımız bir gün bize karşı uygulanır mı” korkusu! Bu da çürümenin bir başka boyutu!

Taşgetiren’in bu yazısından bir gün sonra Cumhuriyet yazarı Erdal Atabek’in yazdıkları  oldukça manidardı: “Zulüm bir gün biter, zalim o gün çöker. Tarihin konusu budur. Bugün hesap soran yarın hesap verir. Bugün yatan yarın çıkar. Zulüm kendini ele verir. (Cumhuriyet/24.02.2020)

Arada kaynamasın, muhalif gazetemiz Sözcü’nün yazarı Deniz Zeyrek de kısa süre önce CHP’nin hükümet tarafından kayyım atanarak el konulan Zaman ve Bugün gazetelerine verdiği desteğin yanlış olduğunu yazabildi. Oysa CHP o dönem kurumsal bir tavır almamış, sadece birkaç milletvekili destek vermişti. Demokrat yazarımız bu kadarını bile yanlış buluyor! Ülkedeki “muhalif demokratlığına” güzel bir örnek! En acısı bunları yazanın gazeteci sıfatı taşıması ve el konulan, gasp edilen o kurumlardaki insanlarla omuz omuza yıllarca haber takip etmiş olması!

Özgürlük İçeride mi Dışarıda mı?

Böyle bir yazı için sanırım en iyi kapanış, fikirlerinden dolayı tekrar tutuklanan Kürt aydını ve siyasetçisi Mahmut Alınak’ın cezaevinden gönderdiği ve muhalif gazetelerde tek sütunda verilen şu mesaj olmalı:

“Dışarısı büyük bir hapishane, burası ise o hapishanede bir özgürlük adası. Dışarıdaki sönük hayatıma burada güneş açtı. Herkese tavsiyem, bir defa bile olsa özgürlük adasına misafir olmalarıdır. Dışardaki korku duvarlarının nasıl yıkıldığını ve hayatlarının anlam kazandığını şaşırarak göreceklerdir. Beni merak etmeyin. Devletin polis ve ordusunun korumasında olan zavallılardan çok daha mutlu ve özgürüm.”

Fazla söze ne hacet! Aydınlarının, gazetecilerinin, sivil toplumcularının kendilerini ancak hapiste özgür ve mutlu hissedebildikleri bir ülke! Hayrını görelim! Ve öznesiz, yandaş, uyumlu muhalifliğimizle durumu idare edelim!

[Kronos.News] 26.3.2020

‘Yunanistan’ın korona stratejisi İtalya’nın yaptığı hataları yapmamak’

Siyaset bilimci ve çevirmen Nazlı Usta Lazaris Yunanistan'daki koronavirüs tartışmalarını ve alınan önlemleri anlattı: Yunan halkının en büyük korkusunun mültecilerde virüs görülmesi ihtimali olduğunu söylemek yanlış olmaz.

EYLEM YILMAZ -29 Mart 2020

Dünyada 20 binden fazla insanın ölümüne neden olan koronavirüs salgını hızla yayılmaya devam ediyor.

Çin’de başlayan ancak önce Avrupa’nın sonra da ABD’nin merkez üssü haline geldiği salgınla ilgili ülkelerin önlemleri ve tartışmalarla ilgili röportaj dizimize Yunanistan’la devam ediyoruz.

Belçika ve Fransa’dan sonra Yunanistan’da da benzer önlemler dikkat çekerken mülteciler sorunu en büyük farklılık olarak ortaya çıkıyor. Salgın nedeniyle bugüne kadar (26 Mart 2020) Yunanistan’da 20 kişi hayatını kaybetti. Ülkede koronavirüse yakalananların sayısı ise 743.

Sokağa çıkma yasağı Yunanistan’da da uygulanıyor. Ancak Yunanistan salgından en az etkilenen ülkelerden biri. Alınan önlemlerle vaka ve ölüm sayılarında azalma olabileceği düşünülüyor.

Yunanistan’da yaşananları, halkın tepkilerini, özellikle mültecilerin durumunu siyaset bilimci ve çevirmen Nazlı Usta Lazaris ile konuştuk. 10 yıldır aralıklarla gittiği Yunanistan’da bir yıldır yaşamaya başlayan Nazlı Hanım mültecilerin yoğun yaşadığı Midilli’de kalıyor. Mültecilerin adaya gelişlerinin sürdüğünü söylüyor. Ancak kamplardaki durum için; “STK’lar da şu anda aktif olmadıkları için, hâlihazırda kamplarda mültecilere ne gibi ek sağlık desteği sağlanabildiği hakkında kapsamlı bilgimiz yok” diyor.

Türkiye’de de Edirne sınırında Avrupa’ya geçme umuduyla kalmaya devam eden mülteciler soğuk ve açlık konusunda hastalığa açık konumdalar. Koronavirüs salgını tehlikesine rağmen mülteciler unutulmuş durumda… Ancak korona mülteci meselesinde çok ciddi bir tehlike oluşturuyor. Her şeyini kaybetmiş bu insanlar arasında bu salgın yayıldığı takdirde önü nasıl alınacak, nerede, nasıl tedavi olabilecekler?

Yunanistan’da yaşananlar, bu ülkedeki örneklerle salgın ve mülteciler konusuna bakalım. Yunanistan en çok aldığı ekonomik önlemlerle öne çıkıyor…

Söz Nazlı Usta Lazaris’te…

Öncelikle şu an Yunanistan’da durum nedir? Önlemler ne boyutta? Halk bu önlemlere riayet ediyor mu?

Yunanistan’da açıklanan ilk vaka 26 Şubat tarihinde, İtalya’dan dönen bir kişiydi. Bundan birkaç gün sonra İsrail’den gelen bir dinî gezi grubundaki birkaç kişide virüse rastlandı. Bundan sonra da ilerleyen her günde yeni vakalar görülmeye devam etti. İlk can kaybı ise 11 Mart’ta gerçekleşti. İlk vakanın görüldüğü tarihten bugüne kadar önlemler de adım adım artırıldı. Önce uyarılar yapıldı, sonra sosyalleşmenin engellenmesi için cafe-restoranlar kapatıldı. Bu önlemleri tüm dükkânların kapatılması izledi ve 23 Mart itibariyle de sokağa çıkma yasağı uygulanmaya başlandı. Bunun dışında ülkenin yurtdışı ile teması da adım adım kesildi. Bugün artık tüm sınırlar kapalı. Öte yandan halkın, önlemlere yüzde 100 riayet ettiğini söyleyemeyiz. Zaten sokağa çıkma yasağını getiren de bu oldu…

İşletmelerin tedbir amaçlı kapatılması kararı çıktıktan hemen birkaç gün sonra, ilk ekonomi paketi açıklandı. Buna göre; işletmeler için beyana dayalı kesinleşmiş tüm vergi ödemelerinin, faizsiz ve artırımsız bir şekilde 4 ay ertelenecek. İşyerlerinin geçici olarak kapatılması sebebiyle iş akitleri askıya alınmış hale gelen tüm çalışanlar için devletin iki ay boyunca aylık 800 Euro’ya kadar bir tazminat ödeyecek ve bu çalışanlar için de vergi ödemelerinin 4 aylığına ertelenecek. İşyeri geçici olarak kapatılan, şahıs şirketi sahipleri için de 800 Euro’luk tazminat olacak. Çalışanların emeklilik ve sağlık sigorta primlerinin tamamı devlet tarafından ödenecek. Önlemler sebebiyle kapatılan işyerlerinin Mart ve Nisan ayı kiralarının yüzde 60 devlet tarafından karşılanacak. bankaların, tüzel kişilere ait kredi borçlarının tahsilini Eylül ayına kadar erteleyebileceği açıklandı.

Bundan kısa bir süre sonra, ikinci bir paket daha geldi ve işverenler tarafından tüm çalışanlar için Paskalya ikramiyesi ödemesi yapılacağı, kamudaki sağlık çalışanlarına hükumet tarafından ek bir Paskalya ikramiyesi daha verileceği ve en önemlisi önceki pakette, işyeri önlemler sebebiyle kapatılan serbest çalışanlar için açıklanan 800 Euro’ya varacak maddi yardımın, işyeri kapanmamış olsa da yaşanan durgunluk sebebiyle iş kaybı yaşayan serbest çalışanlara da yapılacağı garantisi verildi. Tüm bu ekonomik önlemler, kuşkusuz kayıtlı çalışıyor olan -ki aksi Yunanistan’da zaten kontroller ve para cezaları sebebiyle çok mümkün değil- herkesi psikolojik anlamda rahatlattı.

Salgın Çin’de ortaya çıkmasından sonra Yunanistan’da bu durum nasıl ele alındı?

Çin’deki durumdan ziyade İtalya’nın günbegün yaşadıkları, Yunanistan’ı daha fazla etkiledi diyebiliriz sanırım. Yani Çin’de iken yalnızca normal bir habermiş gibi verilip geçiliyordu; ancak virüsün Avrupa’da yayılmaya başlaması herkes için çok daha korkutucu oldu.

Medya salgını nasıl işledi? Örneğin Türkiye’de “Türk genine bir şey olmaz” diyen bir doçentin ekranlara çıkarıldığını gördük. Benzer bir durum orada da yaşandı mı?

Yunanistan’da karasal yayında ana haber bülteni olan sekiz tane televizyon kanalı var. Bunların tamamında bültenlerde ve sabah programlarında uzmanlara yer verildi, veriliyor. Takip ettiğim kadarıyla, şimdiye kadar, durumun ciddiyetinin sulandırılmasına müsaade edilmedi. Yazılı basında da genel tavır, var olan durumla ilgili kapsamlı haber aktarmak şeklinde… Yunanistan içi durumdan sonra, İtalya ve İspanya ile ilgili haberler geniş yer buluyor. Twitter gibi mecralarda komplo teorisyenliğine soyunan insanlara da rastlayabiliyoruz; ancak bunların ciddiye alındığını söylemek mümkün değil.

Öte yandan örneğin, Morfou Metropoliti çıkıp korona virüsünün ateistler ve kürtaj yaptıranlar yüzünden geldiğini söyledi. Ama bu yalnızca bir haber olarak geçildi. Bu kişi ciddiye alınıp televizyonlarda kendisini ve fikirlerini (!) anlatması, yayması için ona alan açılmadı. Patras Metropoliti, korona meselesinin ve genel olarak hayatın tamamen inançla alakalı olduğunu ve inançlı insanlara ve kiliselere yalnızca koronanın değil hiçbir kötülüğün yaklaşamayacağını iddia etti; ancak bültendeki sunucular kendisine cevaben “bilimin söylediklerini de göz ardı etmemek şartıyla inançlı olmak ve ibadet etmek” vurgusu yaptılar.

22 Mart’ta, toplu dinî ayinler yasaklanmış olmasına rağmen Ilioupoli’deki bir kilisenin papazının kiliseyi cemaate açtığı ve bir grup dindarla ayin yaptığı öğrenildi. Kiliseye polis gittiğinde ise papaz kendini bu insanlarla birlikte kiliseye kilitledi. Sonradan, polise haber verenlerin, o kilisenin cemaatinden, papazın davranışını onaylamayan insanlar olduğu anlaşıldı. Bunu da katıldıkları canlı yayınlardan biliyoruz.

Yine basına, yasak başlamadan önce Selanik’te yapılan bir ayinin sonunda, papazın cemaate aynı kaşıkla şarap içirdiğine dair fotoğraflar yansıdı. Bu normal şartlarda çok sıradan bir şeyken virüs sebebiyle alarma geçen ülkede hijyene ne kadar aykırı olduğu konuşulmaya başlandı. Keza kiliselerdeki ikonaların da herkes tarafından öpülmesinin yine hiç hijyenik olmadığı tartışıldı.

Bunlar Yunan toplumu için tabu olan şeyler… Çünkü Yunanistan laik bir devlet değil ve şu anda merkez sağ bir tek parti hükumetiyle yönetiliyor. Bu yüzden tüm bu yaşananların çok ekstrem olduğunu vurgulamak lazım. Ancak gözlemlediğim, Yunanların bu kadar dindar bir millet olmasına rağmen, tüm bu din adamlarının açıklamalarından ziyade, korona virüsü özelinde, bilim adamlarının açıklamalarını dinlemeye meylettikleri ve hem görsel hem de yazılı basının da bu ihtiyaca cevap veriyor olduğudur.

Salgının ciddiyeti en çok hangi aşamada fark edildi? Bu andan sonra ne gibi gelişmeler yaşandı?

Salgının ciddiyeti, İtalya’daki korona pozitif vakaların ve ölümlerin her geçen gün artmasıyla fark edildi. İtalya, Avrupa kıtasındaki ilk örnek olduğu için neredeyse tüm ülkelerdeki gibi Yunanistan’da da strateji, İtalya’nın yaptığı hataları yapmamak üzerine kuruldu. Ardından adım adım önlemler, destek paketleri ve sonunda da belli yasaklar geldi.

Mültecilerin girişi için Türkiye’nin kapıyı açmasıyla başlayan sürecin üzerine bir de bu salgın toplumu nasıl etkiledi?

Aslında tam bu noktada, gündemin inanılmaz bir hızla değiştiğini söylemek mümkün. Toplum psikolojisi hakkında genel bir yorum yapmak istemem. Ama şahsi olarak da bir şoku atlatmadan bir diğerinin içine girdik diyebilirim –ki ikisi de çok çok ciddi konular…

Özellikle Midilli’de neler yaşanıyor? En son orada bir mültecide virüs tespit edilmişti. Gelişmeler nedir?

Sınırlar kapalı olsa ve odak mülteciler olmasa da Midilli’ye her gün yeni mülteci botları geliyor. Kampların, kapasitelerinin çok üstünde çalışmaya çalıştığı zaten malûm. Ama Midilli’de herhangi bir mültecide virüse rastlanmadı. Adada, tespit edilen tek bir vaka vardı (İsrail’deki dinî gezi grubuna katılan bir Midillili) ancak kendisi tedavi gördü ve taburcu edildi. 23 Mart’ta Tayland seyahatinden dönen iki kişide daha virüse rastlandığı açıklandı. Onların da tedavileri hastanede devam ediyor. Ancak şu anda ada halkının en büyük korkusunun, mültecilerde virüs görülmesi ihtimali olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Çünkü böyle bir şey, bu yayılma hızıyla ve kamplardaki hijyen koşullarıyla, başa çıkılamayacak bir felaket yaratacaktır.

Mülteci kamplarında durum ne boyutta? Onlar neler yaşıyor? Onların sağlığı konusunda ne gibi önlemler alınıyor ya da alınıyor mu?

Yoğun akış sebebiyle, kamplar kapasitelerinin belki sekiz-on katı kadar mülteciyi konuk ediyorlar. Var olan durum içinde şartların iyi olduğunu söylemek söz konusu değil. Ancak kayıtlı mültecilerin sağlık hizmetlerinden yararlanma hakları var. Bu yüzden hastanelerde sıkça mülteciye rastlamak mümkün. Ancak bu kriz sürecinde onlar da kampların dışına çok çıkmadılar.

Korona krizi patlamadan hemen önce, Yunanistan’da Midilli, Sakız ve Sisam’da kapalı mülteci kampları inşa edilmesi söz konusuydu. Halk bir bütün halinde buna karşı çıktı. Bu karşıtlık içinde mülteci karşıtlığına rastlanabildiği gibi, kampların kapalı olmasını insan haklarına aykırı bulduğu için karşı çıkanlar da vardı. Dolayısıyla en sağdan en sola kadar herkes, kapalı kampların inşası noktasında hükumete muhalefet etti. Buna tabii ki yerel yöneticiler de dâhil… Ancak o noktadaki hengame çözüme ulaşamadan korona krizi patlak verdi. Kamplardaki kapasitenin aşırı yoğun olması, STK’ların da aktif bir şekilde kamplara destek vermesini gerektiriyor; çünkü kayıtlı olanların birçok hakkı olsa da kayıt dışı konumdaki mültecilerin sağlık hizmetlerine ulaşmaları hâlâ bir sorun…

Kapalı kamp inşasına karşı çıkıldığı günlerde, STK’lara ve STK çalışanlarına da yoğun bir muhalefet başladı. Birçok STK çalışanı çeşitli mikro gruplar tarafından saldırıya uğradıkları için adayı terk ettiler. Dolayısıyla STK’lar da şu anda aktif olmadıkları için, hâlihazırda kamplarda mültecilere ne gibi ek sağlık desteği sağlanabildiği hakkında kapsamlı bilgimiz yok.

Toplumdaki genel eğilim nedir? Önlemler konusunda gecikildiği düşünülüyor mu?

Önlemler konusunda gecikmek bir tarafa, ülke genelinde henüz yalnızca birkaç vaka ortaya çıkmışken kapsamlı önlemler alınmaya başlandığı için insanlar bunu başta abartılı buldular diyebiliriz. Vakit geçtikçe ve özellikle de İtalya ve İspanya örnekleri görüldükçe olayın ciddiyeti fark edildi. Tabii hâlâ herkesin konuya İskandinav titizliğiyle yaklaştığı söylenemez.

Muhalefet ne yapıyor? Yapıcı mı yoksa sert eleştiriler mi dile getiriliyor?

Bu süreçte açıkçası muhalefeti çok duymuyoruz. Radikal diyebileceğimiz önlemler alınmaya başlandığında Başbakan Mitsotakis, Meclis’teki tüm parti liderlerini tek tek, video konferanslarla detaylı bir biçimde bilgilendirdi. Zaten bu önlemlerde odak halk sağlığıydı ve karşı çıkılabilecek bir nokta da yoktu. Ancak, çalışan ve işverenlerin devlet tarafından nasıl desteklenecekleri noktası üzerinden eleştiri yöneltilebilirdi. Ama bu da hükumet tarafından, kapsamlı ekonomik destek paketleri açıklandığında bertaraf edildi.

Avrupa Birliği, tüm birlik üyeleriyle bundan sonra ortak bir sağlık politikası üretir mi? Birlik olarak bugüne kadar yapılanlar nasıl tartışılıyor?

Avrupa’da sınırların açık olması, tek bir ülkenin sorununun basitçe, diğer ülkelere taşınabileceğini gözler önüne sermiş oldu. Ancak bu krizden sonra, kapsamlı bir ortak sağlık politikası için adım atılır mı çok emin değilim.

Örneğin, birlik üyelerinin İtalya’yı çok yalnız bıraktığı görülüyor. Bu durum nasıl ele alınıyor?

İtalya örneğinin ele alınışı ne Birlik ne de İtalyan devletinin hatası üzerindendi. Başından beri üzerinde durulan nokta, İtalya’da halkın nerede hata yaptığıydı. Dolayısıyla Yunanistan’da, İtalyan halkının hatalarından ders çıkarma şeklinde ilerlendiğini söylemek mümkün.

Okulların tatili, kreşler konusunda nasıl adımlar atılıyor? Uzaktan eğitim Türkiye’de çok verimli olmaz diye değerlendiriliyor. Orada ne gibi çözümler üretiliyor?

Okullar ilk tatil edildiğinde 26 Mart’ta, herhangi bir erteleme olursa da Paskalya tatilinden sonra tekrar açılması bekleniyordu. Ancak 23 Mart itibariyle uzaktan eğitim yapılacağı açıklandı ve bunun için oluşturulan platform açıldı. Anlaşıldığı kadarıyla, eğitimciler platforma gerekli materyalleri ve sınavları yükleyecekler, öğrenciler de cevaplarını yine platform üzerinden eğitimcilere iletecekler. Yunanistan’da sınıflardaki öğrenci sayıları Türkiye’ye kıyasla çok daha az olduğu için online eğitimde nispeten başarı sağlanabilir diye düşünüyorum. Ancak yine de yüz yüze eğitim kadar verimli olacağına inanmıyorum.

Hastaneler yeterli mi? Yeterli yatak kapasitesi bulunuyor mu? Tedavi konusunda ne gibi şikâyetler öne çıkıyor, hangi sorunlar yaşanıyor?

Atina’da ve Selanik’te yeterli hastane var. Zaten buralarda devlet hastanelerinin dışında, özel sağlık merkezleri ve özel hastaneleri de kullanmak mümkün. Ancak ülkenin geri kalanı ve özellikle de adalar çok yoğun bir kriz durumunda sorun yaşayabilirler. Örneğin krizin başında, İsrail gezisi grubunda birkaç kişide virüs görüldüğünde, Patras’taki üniversite hastanesinde sürecin yönetilmesi ile ilgili kısa bir şok yaşandı. Medyada bu konu işlendi de… Ama sonrasında duruma adapte olundu ve şu an için sorunla baş edilebiliyor denebilir. Ancak mesela adalarda çok ağır birkaç vaka görülürse, hastaların ana karaya taşınması için ambulans uçak kullanılması gerekecek ve o uçaklarda da iki adet solunum desteği var. Onlarca vakanın, bir anda ortaya çıkması ihtimalinde, bir kilitlenme yaşanması muhtemel. Bunun dışında şehir ve bölge hastaneleri şimdilik durumla baş edebiliyor. Zaten erken davranılıp hızlıca önlem alınmasının sebebi de yoğunluktan kaynaklanabilecek böyle bir felaketi önlemekti.

Salgının ortaya çıktığı ilk günden bugüne siz bundan nasıl etkilendiniz? Değiştirdiğin alışkanlıkların oldu mu?

Salgının başında, belki de ülkenin coğrafi durumundan kaynaklanan bir güvenle, biz de olayı çok ciddiye almamıştık. Örneğin mart ayı başında seyahat ettik ya da evlerimizdeki toplu yemek buluşmalarına devam ettik. Ama işletmelerin kapatılması ve sosyalleşmenin kısıtlanması için özellikle vurgu yapılması ve en önemlisi Midilli’de de vaka olduğunun açıklanması sonrasında kendimizi biraz daha kapattık diyebilirim.

Ebeveynlerim Türkiye’de. Buradaki arkadaşlarımla son günlerde görüntülü görüşüyoruz ya da telefonda uzun sohbetler ediyoruz. Türkiye’deki arkadaşlarımla zaten buraya taşındığımdan beri, görüntülü ya da telefondan sohbet etmekten başkaca bir seçeceğimiz yok. Dolayısıyla hayatımızın eşimle oldukça kapalı bir hale geldiğini söyleyebilirim. Biraz daha içe döndük. Bundan 15-20 gün öncesine kadar arkadaşlarımızla, kalabalık gruplar halinde yemeğe çıkardık ya da ev davetleri verirdik. Şu anda gündelik hayatımızın bu kısmı değişti diyebilirim. Ama bunun da bir sonunun geleceğini bilerek, buna inanarak birbirimize uzaktan moral vererek günlerimizi geçiriyoruz.

Birçok işyeri gibi bizim iş yerlerimizden bazıları da önlemler kapsamında kapatıldı. Örneğin burada bir turizm acentemiz var ve Ayvalık’tan Midilli’ye yolcu taşımacılığı yapan bir şirketin de gemi acentesiyiz. Limanlar kapatıldığı için seferlerimiz durdu ve şu anda ofisi açık tutmamız için hiçbir sebep yok. Zaten 30 Nisan’a kadar ülkedeki oteller de kapatıldı. Dolayısıyla herhangi bir turistik aktivite de söz konusu olmayacak. Yaz için, turizm açısından önümüzü göremiyoruz. Ancak bu da kış aylarındaki normal akışımızı etkileyen bir husus değil; çünkü zaten kışın, hiçbir zaman, turizm açısından yoğun bir faaliyetimiz olmadı. Eğer bu şekilde devam ederse, durgunluğun etkisini yaz aylarında net bir şekilde hissediyor olacağız. Bunun dışında yaptığım çeviri, online özel ders, danışmanlık gibi faaliyetleri zaten evden yürütüyordum. O noktada herhangi bir değişiklik olmadı. Ama içinde bulunduğumuz durumda markete gitmek veya yürüyüşe çıkmak gibi basit aktiviteler için detaylı planlar yapmak zorundayım…

İnsanlar sosyalleşebilmek için ne gibi yöntemlere başvuruyor? Örneğin, İtalya’da video konferansla dans partisi verenler oldu. Orada da internet üzerinden yaratıcı, farklı girişimler oluyor mu?

Yunanların espri ve kendi kendileriyle dalga geçme hususunda seviyelerinin bayağı yüksek olduğunu söylemek mümkün. Bu günlerde de korona ile ilişkilendirip birçok komik, montaj video hazırlıyorlar ya da var olan bu kapana kısılma halini resmeden karikatürler paylaşılabiliyor. Burada Facebook kullanımının yaygın olduğunu söylemek yanlış olmaz. Dolayısıyla bu materyaller Facebook üzerinden paylaşılıyor.

Öte yandan çeşitli alanlardaki ünlüler, sürekli ana haber bültenlerine video bağlantılarla katılıp neden hükumetin “evde kal” kampanyasına destek verdiklerini ve dışarı çıkmadıklarını anlatıyorlar. Korona pozitif çıkan birkaç ünlü de çeşitli kanallara canlı bağlanıp karantina uygulamanın önemini vurguladılar.

Yine Instagram üzerinden sporun aksatılmamasını tavsiye eden influencerlar var. Ama Yunanistan, yaş ortalaması olarak yüksek bir ülke. Belki de bu yüzden, inanılmaz yaratıcı bir internet hareketine denk geldiğimi söyleyemeyeceğim.

Son olarak, oradaki pratiklerden hareketle Türkiye için ne dersiniz? Oradan nasıl görünüyor?

Avrupa’daki bu kadar örneği ve bizzat içinde olduğum Yunanistan’ın tavrını düşününce, Türkiye’nin önlemleri maalesef çok yetersiz görünüyor. Her gün yapılan test sayısının nüfusa oranla çok çok kısıtlı kalması, sosyalleşmenin kesilmesi için herhangi bir adım atılamaması çok ciddi problemler… Ancak ekonomik olarak insanların desteklenemeyeceği bir durumda, sokağa çıkmanın toptan yasaklanması da bambaşka bir tehlikeyi beraberinde getirecek. Öte yandan 65 yaş üstüne sokağa çıkma kısıtlaması geldikten sonra internette karşılaştığımız yaşlıları incitici görüntüler ve söylemler de çok can sıkıcı… Kısacası Türkiye’deki durumu endişeyle takip ediyoruz.

[Kronos.News] 29.3.2020

Koronadan ‘egzersiz ve yüksek moral’ ile korunun!

Koronavirüs salgınına karşı vücudu sağlıklı, formda tutmak tıp uzmanlarının en önemli önerisi. Bunun için de egzersiz, doğru beslenme, sigarasız yaşam ve psikolojiyi korumak gerekiyor.

BOLD – Dünya geneli hızla yayılarak 678 bini aşkın kişiye bulaşan koronavirüse (Kovid-19) tıp uzmanları ısrarla elleri sabunla yıkama, sosyal mesafeyi koruma tavsiyelerini dillendiriyor.

SAĞLIKLI BESLENME AĞIR GEÇİRME RİSKİNİ AZALTIYOR

Fakat daha önemlisi hastalığa karşı bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek şeklinde ifade ediliyor. Bu sebeple de sağlıklı ve formda kalacak adımların ihmal edilmemesi gerektiği belirtiliyor.

Perioperatif Bakım Merkezi (CPOC) uzmanları, sağlıklı beslenmenin Kovid-19’u ağır geçirme riskini azalttığını vurguluyor.

YOĞUN BAKIMDA TEDAVİ GÖRME İHTİMALİ DÜŞÜYOR

CPOC Direktör Yardımcısı Scarlett McNally, egzersiz yapılması, sigara ve alkolden kaçınılması ve psikolojinin korunması üzerinde duruyor. Bunların virüs kapılması halinde yoğun bakımda tedavi görme ihtimalini azalttığını kaydediyor.

McNally, özellikle risk grubundakilere egzersize başlamaları çağrısı yapıyor ve “Böylece virüse yakalanırlarsa, yoğun bakıma ihtiyaç duyma ihtimalleri azalır” diyor.

FİZİKSEL PERFORMANSI AZ KİŞİLERDE RİSK 5 KAT FAZLA

McNally, salgının başladığı Çin’deki uzmanların “Tıbbi sorunlu, fiziksel performansı düşük insanların, Kovid-19’a yakalandığında daha kötü bir sonucun ortaya çıkması ihtimalinin 5 kat, sigara içenlerinse 3 kat arttığını tespit ettiğini” söyledi.

PİŞİRİLECEK YEMEKLERİ ÖNCEDEN PLANLAMA TAVSİYESİ

İşte CPOC’nin hastalığa karşı önerileri:

– Virüs sebebiyle kötü hissetmiyorsanız egzersiz yapın: Tempolu yürüme, bisiklete binme veya koşu, güç ve denge egzersizleri,

– İyi beslenin, daha küçük porsiyonlar tüketin ve pişireceğiniz yemekleri önceden planlayın,

– Psikolojinizi sağlam tutun, gece iyi uyuyun.

[BoldMedya] 29.3.2020

Bilim Kurulu üyesi Ceyhan: Hastalığın en üst seviyeye ulaşması an meselesi

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, Türkiye’nin koronavirüs salgınıyla ilgili çok kiritik bir dönemde olduğunu belirtti. “Önümüzdeki 5 gün hayli önemli. Kurallara uymayanlar var. İnsanların bilinçlenmesi şart. Yoksa ufuk karanlık” dedi.

BOLD – Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu üyesi ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, koronavirüsle ilgili çarpıcı değerlendirmeler yaptı. Ceyhan, “Çok kritik bir dönemdeyiz. Hastalığın ‘peak’ noktası yani en üst seviyeye ulaşması an meselesi. Bu nedenle önümüzdeki 5 gün hayli önemli. Hastalığı kontrol etmek için tedbirleri daha sıkı almazsak bu noktadan sonra virüsün yayılmasının kontrol edilebilmesi daha güç hale gelebilir” açıklamasını yaptı.

Korona tehlikesi ne zaman bitecek

Hürriyet yazarı Fulya Soybaş’a konuşan Ceyhan, “Hiç tedbir almadık diyelim, okullar, işyerleri, kafeler açık. O zaman yaklaşık 2 buçuk ayda bu hastalık nüfusun yarısına yani 40 milyon kişiye bulaşırdı. Diyelim ki tüm tedbirler yüzde yüz uygulanıyor. Kimse çok zorunlu haller dışında sokağa çıkmıyor. Virüs ne yapacak? Bulaşacak insan bulamayacağı için ortadan kaybolacak.” dedi.

KURALLARA UYMAYANLAR VAR

Prof. Dr. Ceyhan, Güney Kore örneğini hatırlatarak sosyal izolasyonun tam sağlanması ve kimsenin evden çıkmaması halinde salgının 2 ay içinde bitebileceğini söyledi. Ceyhan, “Biz, verdiğim 2 örneğin arasında bir yerdeyiz. Maalesef insanların yarısı kurallara uymadı (iş nedeniyle dışarı çıkmak zorunda kalanları kastetmiyorum). Halen de kurallara uymayanlar var. İki arada durduğumuz için de salgının ne zaman biteceğini söylemek çok zor. Sokağa çıkma yasağı ya da sıkıyönetim ilan etmeden de alınacak sıkı tedbir ve denetimlerle bu iş çözülebilir. Ama insanların bilinçlenmesi şart. Yoksa ufuk karanlık.”

YAZIN SALGIN BİTMEYECEK

Prof. Dr. Ceyhan hava sıcaklığı arttıkça (haziran-temmuz gibi) virüsün kendi kendine yok olacağı algısının ise yanlış olduğunu dile getirdi.

[BoldMedya] 29.3.2020

Ekonomist Mahfi Eğilmez hükümete çağrıda bulundu: Para basmak gerekiyorsa basın!

Türkiye’nin yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle karşı karşıya kaldığı ekonomik kriz nedeniyle Ekonomist Mahfi Eğilmez, sosyal medya hesabından “Hükümete açık mektup” yazdı.

Dünyayı saran koronavirüs salgını nedeniyle ciddi bir ekonomik kriz ile karşı karşıya kalındığını vurgulayan Ekonomist Mahfi Eğilmez, “hükümete açık mektup” başlığıyla yaptığı paylaşımda “Yasa gerekiyorsa yasa, para basmak gerekiyorsa para, malzeme gerekiyorsa malzeme. Hemen bugün” uyarısında bulundu.

Eğilmez’in mektubu şöyle:

“Kendi yaşamlarını toplum için hiçe sayarak gece gündüz çalışan bütün sağlık personeline her türlü desteği madden ve manen vermek, onlara yönelik şiddeti önlemek için gereken her şeyi yapmak.

İşyeri kapatıldığı için geliri kesilen, üretim durduğu için ürettiğini satamayan, ihtiyaçlarını karşılamayan, borçlarını ödeyemeyen insanlarımıza maddi destek vermek.

“Bugün hiçbir konu bunlardan daha önemli değil” diyen Eğilmez, şöyle devam etti:

Bugün artık kaç işyerini, kaç üreticiyi kaybettiğimizi konuşmaktan çok kaçını kurtarabileceğimizi düşünmek zamanı. İş işten geçmeden gerekeni yapmalıyız.

Yasa gerekiyorsa yasa, para basmak gerekiyorsa para, malzeme gerekiyorsa malzeme. Hemen bugün.

Saygılarımla, Mahfi Eğilmez”.

[BoldMedya] 29.3.2020

Bir öğrencisinin gözünden Mümtazer Türköne

Kapatılan Fatih Üniversitesi öğrencisi Muhammed Emin Turgut, 3,5 yıldır Silivri Cezaevinde bulunan hocası Mümtazer Türköne ile ilgili anıları yazdı.

MUHAMMED EMİN TURGUT

BOLD ÖZEL – Oğuz Atay’ın, üniversitedeki hocası Mustafa İnan’ı anlattığı eserini okuduğumda ‘Benim de bir bilim adamım olmalı’ demiştim. 2013 yılının son günleriydi. Televizyonda konuşmasını izlerken görev yaptığı üniversiteye gidip derslerine girmeye karar verdim. Sonradan fark ettim ki, meğer lise yıllarımda köşesini okuduğum yazarmış Mümtaz’er hocam. Yıllardır ben Mustafa İnan’ımı okuyormuşum. Çok uzakta değilmiş. Bulmuşum ama farkında değilmişim.

2014 yılında Fatih Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu yönetimi İngilizce bölümünü tam burslu kazandım. O hukuk bölümünde ders veriyordu. Hazırlığa başlar başlamaz ben de derslerine dışarıdan katılmaya karar verdim. Öğleden önce siyaset, öğleden sonra hukuk dersleri hayatıma keyif katıyordu. Tek hobim buydu. Bir de yüksek lisans derslerine girmeme müsaade ediyordu. Derslerinin bağımlısı olmuştum.

BANAN SORU SORMAYI ÖĞRETMİŞTİ

Bahsettiği bir divan şiiri olsa gidip o şairin divanını komple okuyup hocaya sorular soruyordum. Hocam bana soru sormayı öğretmişti. Konuğunu konuşturmak isteyen sunucuları izliyordum. Nasıl az konuşup da hocayı konuşturduklarını öğrenmeye çalışıyordum. İnternete Mümtaz’er Türköne yazıp katıldığı tüm programları indiriyor, kalem kağıtla not tutuyordum. Buldum Mustafa İnan’ımı kaçırır mıyım hiç!

Divan şiiri üzerine konuşmak için ahengi güçlü anlamı derin bir şiir seçip okuyordum odasında. Keyiflenerek cevap verişleri beni divan şiirine daha da yönlendiriyordu. Derslerde “Kalemle yapılabilecek her şeyi yapabiliyorum; ancak şiir yazamıyorum.” derdi. Hocam böyle söylediği için ona hiçbir zaman şiir yazdığımdan bahsetmemiştim. Şiir yazamama sebebi olarak “Küçük yaşta çok kaliteli şiirler ezberledim. Onların üzerine çıkamayacağımı bildiğim için yazamıyorum” diye açıklama yapardı.

SAVUNMA ONUN İŞİYDİ

Savunma onun işiydi. Bir konu atar ortaya keyifle kenara çekilirdi. Sınıfın göze göz dişe diş gelmek üzere olduğu an üstünlüğü sağlamak üzere olan tarafı farklı bir savunma mekanizmasıyla tuş ederdi. Ders çıkışlarında bazen odasına geçer, yazdığım yazılar üzerine tartışırdık. Ömrümün en güzel zamanlarıymış. Değerini şimdi daha iyi anlıyorum. Bir keresinde sabah kahvaltısını yapmak için yüksek lisans dersine ara vermişti. Ben yine markaja almak için peşine takıldım. Nazikçe, “Muhammedcim kahvaltı yapacağım” dese de “Afiyet olsun hocam. Ben size rahatsızlık vermeden oturacağım” demiştim.

Konuyu yazmaktan açmıştım. “İnsan yazdığı yazıdaki fazlalıkları atamıyor hocam” demiştim. Biraz merakla devam ettim. “Ben o kelimeleri, o cümleleri yazmak için ağır mesailer harcıyorum. Evladım gibiler hocam. Siz nasıl atıyorsunuz fazla yerleri?” demiştim. Çok hoşuna gitmişti bu betimlemem.

HER PERŞEMBE GÜNLERDEN MÜMTAZER TÜRKÖNE’YDİ

Cemil Meriç’in evine gidip çay içtiği anılarından bahsetmişti. Bizi hocamız çağırsa evine biz de gideriz diye sivrilip konuyu artık sizi okul dışı da rahatsız etmeliyime getiriyordum. “Gel Muhammedcim. Ben sana yemek de yaparım” dedi. Çok mutlu olmuştum.

Dönemin son günüydü. Hocamın okulda olacağı son gün… Tam bir sene her perşembe benim için perşemde değildi. O gün günlerden Mümtaz’er Türköne’ydi. O güne özel gömlek ve pantalonlar pazar akşamından ütülenir. Her ihtimale karşılık gömleğin bir yedeği ve yedeğinin de bir yedeği olurdu. Sıralama hazırdır. Perşembe olur, sabah erken kalkılır. Okula giden ilk araçla okula gidilir. Bazen kütüphanede çakra açmak için kitap okunur. Bazen de derslerinde aldığım notlara göz gezdirilirdi.

24 yaşındaki Muhammed Emin Turgut, eğitimine artık Almanya’da devam ediyor.

HER GÜN ÇANTAMDA 3 KİTAP OLURDU

Ne zaman yanından ayrılsam hep kendimden nefret ederdim. Cehaletim canımı sıkıyordu. Her gün çantamda en az 3 kitap olurdu. Divan edebiyatından, öz saf şiirden ve bir adet deneme veya öykü türü kitaplardan. Bunun dışında bir de o hafta derste konuştuğumuz kitap, konu, olay vb şey ne ise ona dair olan kitap(ları) çantamda taşırdım.

Sondan bir önceki hafta “Hocam ben yazın sizin eksikliğinizi çok hissederim. Sizi çok özlerim. Gazetede odanız var mı? Veya üniversiteye gelecek misiniz? Ben her gün okula geleceğim. Ya da takıldığınız vakıf, enstitü vb. bir yer varsa ben de oraya gelip sizi rahatsız etmek istiyorum.” demiştim. Tüm meramımı döktüm. Büyük bir sabırla dinledi. Hiç düşünmeden de cevap verdi. “Eve gelirsin Muhammedcim.” demiş, telefon numarasını da vermişti.

EN HÜZÜNLÜ DERS

En hüzünlü ders son dersiydi. Hukuk birinci sınıfların dersiydi. “Hukuk fakültesinde olmanız sizi kaliteli insan yapmaz. Siz kaliteli bir bölümdesiniz ama kaliteli insanlar değilsiniz. Kaliteli olan hukuktur. Kaliteli işlerle uğraşmalısınız.” demişti.

Devam ederek “Yaz tatilinde tatile gitmeyin. Gidin bir hukuk bürosuna gönüllü çalışın. Avukatla davalara girin. Gerekirse sadece fotokopi çekip çayları taşıyın. Hatta imkanınız olursa dava dilekçesi yazmayı öğrenin!” demişti. Hukuk öğrencisiymişim gibi “Yazın bir hukuk bürosunda gönüllü dava dilekçesi yaz.” notunu almıştım.

Onlarca büroyu aradım. Gönüllü dava dilekçesi yazmayı öğrenmek istediğimi söylüyordum. Geri dönüşler çok sert ve kırıcıydı. “Hazırlık öğrencisini niye alalım?” diye alay ediyorlardı. Piyasanın vazgeçirme çabalarıyla epeyce savaştım. Arayışlarıma biraz ara vermiştim ki Kartal’da yürürken gördüğüm bir avukat bürosunu aradım. Çok sıcak ve içten karşılamıştı beni Çiğdem Hanım. Eşiyle birlikte avukatlık yapıyorlardı. Bana masa hatta oda bile verdiler.

DERSİNE GİDER GİBİ HUKUK BÜROSUNA GİTTİM

Sırada hocama anlatacak anı biriktirmem vardı. Mümtaz’er hocamın dersine gider gibi büroya gitmeye başladım. Sabah erken ve gayet özenli. Avukat Cihan bey kızar, “İş gibi düşünme, öğlen uyanınca gel” derdi. Hocama anı biriktireceğim de diyemiyordum. İlk dava dilekçemi yazdığım gün 24 Haziran 2015’ti. İşe başlayalı 10 gün olmuştu. Akşam bürodan çıktığımda ayaklarım yere değmiyormuşcasına durağa yürüyordum. Sabah saat sekizden beri telefonu elime almamamıştım. Bakınca bir de ne göreyim.

“Sevgili Muhammed,
Mümkünse bu akşam iftara bekliyorum.
Selamlar
Mümtazer”

Hemen hocamı aradım: “Hocam bir mail gelmiş de bana, bugün mü yollamıştınız” dedim. “Evet bu akşam bekliyorum, geç oldu, kusura bakma” demişti. Yahu ne kusuru, teravih saati arasan desen ki gel geçen iftarı yapalım yine garipsemez gelirdim. Buna mı takılayım dedim içimden.

Adresi alır almaz hazırlıktaki hocalarımı arayıp, hocaya iftara davetliyim, ne yapayım mı diye sormadım! Metro istasyonundan koşarak tek nefeste mi çıkmadım! Evine varınca “Hocam neden aramadınız, numaram mı silindi?” diye de tabii ki ufak da bir naz makamı yaptım. Savunması yine basit ve mükemmeldi: “Muhammed’leri karıştırmışım. Yanlışlıkla başka Muhammed’e mail atmışım. O gelemeyeceğini söyleyince sen olmadığını anladım.” demişti. Hemen kendime bir pay çıkarmıştım. Onun hiçbir davetini geri çevirmeyeceğimi biliyordu 🙂

BENİ YANINA GÖTÜRÜN

Hocamın özgürlüğü elinden alınınca benim de yaşama sevincime ket vuruldu. “Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan” romanının sonunda okul kapanmıyordu ki… Mustafa İnan fikirlerinden dolayı 10 yıl hapse mahkum edilmiyordu ki… On yıl nasıl geçecek diye düşünmekten uyku düzenim bozulmuştu. Artık çantamda en az 3 kitap yoktu. Artık çantam da yoktu. Neden olsun ki? Beni meraklandıracak, hayretlendirecek hoca mı kalmıştı piyasada.

3 KEZ OKUL BIRAKTIM

Mümtaz’er hocamın özgürlüğü gasp edilmeye başlandığı günden beri 3 kez okulu bırakmıştım. Yazarlık hevesi, akademisyenlik hevesi, araştırma hevesi diye hiçbir zevkim, hobim kalmamıştı.

Kızıyla konuşurken ara ara hocamla olan anılarımdan bahseder, yüreğimdeki yarayı dağlardım. Onunla olan anılarım, fotoğraflarım ve hatta ders notlarım bile duruyor demiştim. Silmezsem benim de başıma sıkıntı gelebileceğini söylemişti. Silsem bu sefer de tüm dayanaklarım ve umutlarım biterdi. Gelecekse bunlardan zarar gelsin, demiştim.

Tüm bunlardan geriye kalan tek gerçek, Mustafa İnan’ımı kaybetmeme rağmen, ona olan özlemimi ve hayranlığımı kaybetmemiş olmamdı. Her an dışarı çıkabilir diye bekledim ülkemde. Çıktığında Muhammed nerede diye sorar mı bilmem ama sorarsa diye umutlanıp bekledim. Nasıl giderdim? Hocam gözüm yollarda kaldı, diyemeden. Mektup yazacak yüz bulamıyordum. Sorsa ne okudun, ne yaptın? Heybem boşken karşısına çıkamazdım.

Bir yandan da “Koskoca yazara nasıl mektup yazılır?” diyordum. Kafamda, belki onlarca belki yüzlerce, mektup yazmıştım. Hatta birkaç kez oturup yazayım demiştim. Utanmıştım. Cevap verirse “Muhammed’cim neden aklına geç geldim” derse ne derim diyordum. Bardak doldu, taştı. Yıllardır kafamda döndürdüğüm tüm diyaloglar bilinçaltıma baskı yapmış sanırım. En sonunda rüyama da girip “Neden yazmadın?”ı zihnim onun ağzından dillendirince vefasızlığımdan şüphe duymamaya başladım. O çıkacak eminim ama ben onu çıkarken artık karşılayamayacağım.

[BoldMedya] 29.3.2020

Burada bin memur var, gardiyanlar botlarıyla odamızı basıyor, koğuşun yarısı hasta [Sevinç Özarslan]

23 aydır İzmir Şakran T1 Cezaevine tutuklu bulunan Ali Uysal, korona günlerinde cezaevinde alınan önlemleri yazdı. Uysal, “1 kişi grip oldu. 5 günde yayıldı. Siz dışarıda biz içeride Allah’a emanet.” dedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Geçen hafta Şakran Cezaevinde 4 siyasi mahkum yüksek ateş nedeniyle hastaneye sevk edilmişti. Büyük bir cezaevi olan Şakran’da yakınları bulunan aileler oldukça endişeli. İçeriden sağlıklı bir bilgi alamadıklarını belirtiyorlar. Eğitimci Ali Uysal, eşine gönderdiği 12 sayfalık mektubunda koğuşun yarısının grip olduğunu, buna rağmen yeterli ve gerekli önlemlerin alınmadığını, gardiyanların aramalarda botlarıyla yatakhaneye rahatça girip çıktığını söyledi.

BURASI GÜVENLİ EDEBİYATI YAPILIYOR

Ali Uysal, 23 Ocak 2020 Pazartesi günü yazdığı mektupta şöyle dedi:

“Güya birtakım önlemler alınıyor görüntüsü var. Ama gerek arama için geldiklerinde gerekse ilaçlama, pat diye giriyorlar içeri ve yatak koyduğumuz alana dahi (ki yatak koymadığımız alan yok zaten) botlarıyla basıyorlar. Ama bu gerizekalı virüsler botların altına bulaşmayı akıl edemedikleri için korkmamıza gerek yokmuş. Burası çok güvenli edebiyatı tam gaz yapılıyor.”

1 KİŞİ GRİP OLDU, 5 GÜNDE KOĞUŞUN YARISINA YAYILDI

Koğuşta bir kişinin grip olduğunu, 5 günde koğuşun yarısına bulaştığını belirten Uysal, “Halsizlik, boğaz gıcıklaması, öksürük şikayetleri var. Bu virüs meselesinden dolayı o kadar dikkatliyiz ki sürekli el yıkamaktan ellerimiz tahriş oldu çoğumuzun. Seccadeye değsek ya da masaya hemen koşup el yıkıyoruz. Başka bir yolu yok. Bu kadar kalabalıkta her an tetikte olmak gerekiyor.” ifadelerini kullandı.

MEMURLARIN SAYISI BİN, AYNI MANAV, AYNI KANTİN KULLANILIYOR

Uysal şöyle devam etti: “Gelelim işin sonuç kısmına: O grip olan bir kişinin şikayet ettiği rahatsızlıklar 5 gün içinde koğuşun yarısına yayıldı. İşin realitesi buyken aptal yerine konmaktan rahatsız oluyor insan. İnsan hayatının bu kadar rahat gözden çıkarıldığı ikinci bir ülke var mı acaba? En güvenli dedikleri yere görevli olarak her gün yüzlerce kişi girip çıkıyor. Memurların toplam sayısı 1000’e yakın. Aynı manav, aynı açık cezaevinden yemek, aynı kantin vs. Sistemi izole etmek mümkün değil… Dışarıda siz Rabbime emanet, içeride biz.”

Ali Uysal, koğuşa bir-iki defa dezenfenktan sıkıldığını ve ateşlerinin ölçüldüğünü de belirtti.

Hilal Uysal, eşinin mektubunun iki sayfasını Bold Medya ile paylaştı.

14 KİŞİLİK KOĞUŞTA 24 KİŞİ KALIYOR

Bold Medya’ya bilgi veren Ali Uysal’ın eşi Hilal Uysal, “14 kişilik koğuşta 24 kişi kalıyorlar. Yerde yataklar var. Kışın bile camın açık kalması gerekiyor. Nefes alamıyorlar. Birine çarpmadan bir yere gitmek imkansız. Dar bir alan. Sadece ortak alanda iki masa sığabiliyor. Ramazan’da bile önce bir grup iftar açıyor. Öbürleri namaz kılıyor.” ifadelerini kullandı.

Geçen hafta Şakran T1 Cezaevinde 4 siyasi tutuklunun yüksel ateş nedeniyle hastaneye sevk edildiğini hatırtlatan Hilal Uysal, “Eşimin hastalandığı döneme denk geliyor. Sıkıntım o. Önce 4 kişi ateşleniyor, sonra eşim ve koğuş arkadaşları. Şu an yapılan bir test yok İzmir’de. Negatif çıktı sonuçlar diye açıklama yapıldı ama sonuçlar hemen gelmiyor ki. Bu nasıl oldu. Çok endişeliyiz açıkçası.” dedi.

Cemaat soruşturmaları kapsamında Mayıs 2018’de tutuklanan Ali Uysal, 7,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay’da bulunuyor. 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat mezunu olan Uysal, etüt merkezlerinde eğitmenlik yapıyordu.

1,5 YAŞINDAKİ KIZIMLA 7 AY HAPİS YATTIM

Hilal Uysal da eşiyle ayn gün tutuklandı. 1,5 yaşındaki kızı Zülal ile 7 ay Şakran Kadın Kapalı Cezaevinde kaldı. Hilal Uysal, “Ben oradayken kızım iki kere kaza geçirdi. Ranzadan düştü ve kampüs içerisindeki hastaneye sevk ettiler. İki saat boyunca gözlem altında tutulduk. Doktor yoktu. Kendi çocuğunuzun doktoru kendiniz olacaksınız denildi ve gönderildik.” diye konuştu.

9 YIL SONRA DOĞDU

Uysal, kontrol için 3 ay sonraya gün verildiğini,  şimdi 3,5 yaşında olan kızının 9 yıl süren bir tedaviden sonra dünyaya geldiğini, devam eden tedavilerini mahkemeye bildirmelerine rağmen dikkate alınmadığını da sözlerine ekledi.

[Sevinç Özarslan] 29.3.2020 [BoldMedya]

O TIR şoförü gözaltına alındı! ‘Beni virüs değil bu düzeniniz öldürür’ demişti

AKP iktidarının koronavirüse karşı “Evde Kal” çağrılarına ‘aç mı kalalım’ diye tepki gösteren TIR şoförü Malik Baran Yılmaz gözaltına alındı.

‘Evde Kal’ çağrılarına ” Nasıl kalalım baba. Emekli, memur, zengin değilim. İşçiyim. TIR şoförüyüm. Çalışmasam ekmek yok. Elektriğimi, suyumu, kiramı ödeyemem” diyerek tepki gösteren TIR şoförü gözaltına alındı. ‘Kanunlara uymamaya teşvik’ iddiası gözaltına gerekçe olarak gösterildi.

Para kazanmak için çalışmak zorunda olduğunu söyleyen şoför sosyal medyada yayınladığı videoda “Bunları ödememek ölmekten beter zaten. Ha senin lafınla evde kalarak açlıktan ölmüşüz ya da virüsten. Ama beni bu virüs öldürmez, senin düzenin öldürür” ifadelerini kullanmıştı.
“KANUNLARA UYMAMAYA TEŞVİK” İDDİASI

Paylaşımın ardından TIR şoförü İskenderun’daki evinde gözaltına alındı, hakkında “Kanunlara uymamaya teşvik” suçundan işlem başlatıldı.

Hatay İl Emniyet Müdürlüğü’nden konuyla ilgili yapılan açıklama şöyle: “Sosyal medya üzerinde provakatif paylaşımlar yapan hesap sahipleri hakkında yapılan araştırmalar neticesinde Tik Tok ile yapılıp Twitter üzerinden paylaşılan Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik edici video paylaşımı yapan bir şahsın ilçemiz idaremiz dahilinde ikamet eden M. Y. isimli şahıs olduğu tespit edilmiş olup 29.03.2020 günü saat 11.30 sıralarında ikametinde yakalanmış, mevcutlu olarak adliye ye çıkarılmak üzere gözaltına alınmıştır. Şahıs hakkında “Kanunlara Uymamaya Teşvik “ suçundan adli işlem başlatılmıştır.”

[TR724] 29.3.2020

Ankara’da sayaç okuma ve fatura dağıtım işlemleri durduruldu

Ankara Büyükşehir Belediyesi, toplum sağlığına olumsuz etkileri olabileceği gerekçesiyle sayaç okuma ve fatura dağıtma işlemlerini durdurdu.

KRONOS -28 Mart 2020

ANKARA – Ankara Büyükşehir Belediyesi koronavirüs salgınının yayılmasını engellemek amacıyla aldığı tedbirlere yenilerini ekledi. Belediyenin Twitter hesabından yapılan duyuruda, toplum sağlığına olumsuz etkileri olabileceği değerlendirilerek sayaç okuma ve fatura dağıtım işlemlerinin geçici olarak durdurulduğu açıklandı.

Buna göre tüm konut aboneleri için Nisan ayında, Şubat ayı faturalarının yüzde 80’i oranında geçici faturalandırılma yapılacak. Nisan ayında öğrenci evleri için geçici olarak faturalandırma yapılmayacak. İş yeri/ticarethane aboneliklerinde Nisan ayında geçici olarak faturalandırma işlemi yapılmayacak.

Duyuruda, yaşanan olağanüstü dönem sona erdiğinde, tüm abonelerden normal faturalandırma yapılacağı belirtilerek, bu dönemde yapılan geçici faturalandırmış miktarların toplam miktardan mahsuplaştırılacağı kaydedildi.

[Kronos.News] 28.3.2020

‘Boydak Holding’i biz tırnaklarımızla kazıdık, bir gün geri döneceğiz’

El konulan Boydak Holding'in sahibi Mustafa Boydak: Şirketimiz babamızdan kalan küçük bir işti, kardeşlerimizle beraber çocuğumuz gibi büyüttük, tırnaklarımızla kazıdık. Ağustos 2016’da kapı dışarı edildim. İnanıyorum ki bir gün geri döneceğiz.

KRONOS -28 Mart 2020

ANKARA – Boydaklar Kayseri’nin en büyük ailelerinden biri, yarattıkları markalarla yüzlerce ülkeye ulaşan devasa bir ekonomik güçtü. Ve Mustafa Boydak’ın ifadesiyle “bir kamyon polisle kapıya dayananlar” holdingin anahtarını gasp etti, teslim aldılar. Memduh, Hacı ve Şükrü Boydak tutuklandı. Yıllardır hapisteler. Mustafa Boydak dışarıda, kardeşlerini Sincan Cezaevi’nde ziyaret ediyor, onlara mektuplar yazıyor.

“ERDOĞAN ‘ŞUNU HALLEDELİM’ DER, BİZ DE YAPARDIK”

Mustafa Boydak, yaşadıklarını, süreci KHK TV’ye anlattı. “Ben de KHK’lıyım” diyen Mustafa Boydak, mallarına ve mülklerine 667 Sayılı KHK ile el konulduğunu hatırlatıyor. Kayseri halkına kırgın olmadığını kaydeden Mustafa Boydak, bugünlerin geçeceğine inanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ilişkisi sorulan Mustafa Boydak, “12 yıl boyunca Kayseri Sanayi Odası’nın başkanlığını yaptım. Zaman zaman bölgemizde bizim çözmemiz gereken, işle alakalı konular olduğunda, o zamanın Başbakanı Sayın Erdoğan arardı, ‘Başkanım şöyle bir konu var şunu halledelim’ der biz de yapardık.” diyor.

“İÇİMİZDE NE CANAVARLAR VARMIŞ…”

Yedi yılda çok büyük değişiklikler yaşandığını kaydeden Mustafa Boydak, “7 yılda Türkiye nerelerden nerelere savruldu, insanlar nerelere savruldu. İçimizde ne canavarlar varmış, içimizde ne güzel insanlar varmış onu gördük. Mağdurların hepsinin ayrı ayrı hikâyesi var. KHK’lıların en yakınları tarafından, “zararlı insanlar” gibi terk edildiğini gördük. Bir yandan üzülüyorum bir yandan da insanların azmi, kararlılığı, hayata tutunması, birbirleriyle dayanışması beni mutlu ediyor” diyor.

Mustafa Boydak’ın KHK TV’nin sorularına verdiği diğer cevaplar şöyle:

Boydak ailesini, milliyetçi, muhafazakâr olarak tanıdık.

Bakış açım laik kesime hep daha yakındı. Laiklik ilkesinin ne kadar önemli olduğunu hep birlikte gördük. Bu süreçten sadece muhafazakâr cenah değil, herkes bir şekilde zarar gördü ve görecek, öyle görünüyor. Bizim arzumuz ülkemizin çocukları öncelikle iyi eğitim alsın, bilim ve akla inansın, yönümüz batıya dönük olsun. AB standartlarını yakaladığımızda yönetim öyle mi olsun, İslamcı mı olsun gibi bir problem kalmaz; sadece insanların düşüncesinde özgür olabileceği alan yaratılması gerekir.

“İCAP ETTİĞİNDE YİNE TEMASIMZI OLACAKTIR”

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eski Cumhurbaşkanı Gül ile geçmişte nasıl bir ilişkiniz vardı?

Türkiye’deki siyasi partilerde, liderleri de dâhil tanımadığım kimse yoktur. 12 yıl boyunca Kayseri Sanayi Odası’nın başkanlığını yaptım. Zaman zaman bölgemizde bizim çözmemiz gereken, işle alakalı konular olduğunda, o zamanın Başbakanı Sayın Erdoğan arardı; “Başkanım şöyle bir konu var şunu halledelim” der biz de yapardık. Tabi bu ilişkimizi farklı alanlara çekmek durumu söz konusu olamaz, onlar büyüğümüz hala da büyüklerimiz. İcap ettiğinde yine temasımız olacaktır.

Kayseri halkına kırgın mısınız?

Kayseri’nin üzerimizde emeği çok, kimseye kırgın olamam. Benim kırgınlığım bizimle ilgili gerçek olmayan bilgileri, doğru olmayan hususları, yalan İfade vermek suretiyle yapan kişi; gizli tanık ve kurumlaradır. Zaten birçoğu da ifşa oldu. Yargılama sürecinde, mahkemede, birçok insan ifadelerinin yanlış yazıldığını söyleyerek düzeltmek istedi. Fakat çok ilginç bir şekilde, Kayseri ikinci Ağır Ceza Mahkemesi, bu kişilere: “Biz sizin poliste verilen ifadelerinizi kabul ediyoruz, mahkemedeki ifadenizi etki altında verdiniz, kabul etmiyoruz!” dedi. Böyle bir hukuksuzlukla hakkımızda ceza verdi.

Boydak Holding davası ne aşamada AİHM’den ne bekliyorsunuz?

Yerel mahkemedeki cezalarımız geçtiğimiz günlerde istinafta onandı. Şu an Yargıtay aşamasında itirazımızı yapacağız. İnancım o ki Türkiye’de hukukun kırıntısı dahi varsa, AİHM’e gerek kalmadan yargılamalar ile ilgili hatalardan Yargıtay da dönülecektir. Ancak o dönemde şirketlere Kayseri Sulh Ceza Mahkemesi tarafından Kayyım atanması kararını, AİHM’e götürdük. Ve bugünlerde “hak ihlali kararı vardır” deneceğini düşünüyorum.

“7 YILDIR CEMAATİN PARASI VAR MI DİYE BAKIYORLAR”

Medyada hakkınızda yer alan haberlere ne diyorsunuz?

7 yıldır denetimler yapılıyor acaba cemaatin parası var mı diye. Maalesef ana medya, basın, bizzat tanıştığımız, her zorlukta yardımcı olduğumuz kişiler ve ekipleri, bizim şirketleri cemaatin adamları kurmuş gibi algı yaptılar. Oysaki şirketlerimiz 1957’de beri var, alın teri ile babalarımız kurdu, sonra da bizler bugüne getirdik.

Boydak Holding, Bellona, İstikbal, sizin için ne ifade ediyor?

Yönetim Kurulu Başkanı olduğum şirketten Ağustos 2016’da kapı dışarı edildim. Kayyım ve bir kamyon polis şirkete geldiler, hoş geldiniz dedim teslim ettim ve çıktım. İnanıyorum ki bir gün döneceğiz. Babamızdan kalan küçük bir işti, kardeşlerimizle beraber çocuğumuz gibi büyüttük, tırnaklarımızla kazıdık. Ardından “Anadolu Finans” bünyemize girdi. Türkiye Finans Katılım Bankası’ndaki hissemize dokunmadılar. Markalarımız geride kaldı, birçok rakip bizi geçti, şu anki manzara iç açıcı değil. 13 bin çalışanımız, bankada ise 4500 çalışanımız, kardeşimiz vardı. Biz kısa zamanda gelip, şirketlerimizi hak ettiği yere getireceğiz.

Yeni kurulan partileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim siyasetim mağduriyetlerin önlenmesi, siyasetin içerisinde asla olmadık. Türkiye uluslararası toplumun bir mensubu olduğunu, kurum ve kurallarıyla ispatlamak zorundadır. Türkiye önemli siyasi gelişmelere gebe görünüyor.

Tek çözüm merkezi partiler midir? Toplum bilinci de gerekiyor mu?

Yasama, yürütme ve yargı organlarının daha keskin çizgilerle ayrılması lazım. Toplumsal barışa ihtiyacımız var. Dini inancımız, görüşlerimiz, entelektüel anlayışımız farklı olsa da ortak noktamız Türkiye’mizdir. İnsanımızın sağduyusu, aklı, fikri ile problemleri aşacağız. Gelişime daha açık, eğitim seviyesi daha yüksek bir Türkiye olarak kendi bölgemizde medeniyetimizi tekrar yaygınlaştıracağız.

Tutuklu kardeşleriniz nasıl, neler konuşuyorsunuz?

Ankara Sincan’a 3 haftayı geçirmemek kaydıyla görüşe gidiyorum. Mektuplaşıyoruz. Kardeşlerimi çok özlüyorum. Gittiğimde aynı havayı solumak için bir gece kalıyorum. Onlar, Türkiye’nin en girişimci insanlarından bir kaçı. Onlar gibi birçok insan atıl vaziyette, hapiste, işinden edilmiş, zorluklarla mücadele ediyor. Türkiye’nin özellikle siyasi iktidarın bunları görüp, süratle tedbir almasını canı gönülden diliyorum.

“KAYSERİ’DEKİ ÇEVREMİZİN YÜZDE 95’İ KAYBOLDU”

Bu süreç sona ererse nasıl bir duruş sergileyeceksiniz?

Benim duruşum hiçbir zaman değişmedi. Alnımız açık, suçumuz memleketimizi çok sevmek. Süreç biterse yine aynı olacağım. Kayseri’de ciddi çevremiz vardı ,%95’i kayboldu, yepyeni bir çevre yaptım. Firmaların mali rehberliğini yaptım, insanlarda öyle sevgi var ki anahtarlarını, fabrikalarını veriyorlar. Bugün Boydak Holding’den daha büyük yapıların işini yapacak durumdayız; fakat önceliğimiz şu anda kardeşlerimizin hapisten çıkması, suçsuzluğumuzun ispatlanmasıdır.

KHK’lılar için bir ümit var mı sizce?

Kesinlikle ümidim var. Hakkında beraat- takipsizlik verilmiş on binlerce KHK’lı var. Acilen yarın sabah görevlerine döndürülmesi lazım! Diğer KHK’lı kardeşlerimizin yüzde 99’unun herhangi bir suçu yok. Eline silah almamışsa, irtibat-iltisak diyerek, oturmaya gitti, çocuğunu okula gönderdi diyerek ceza vermek ülkemize yakışmıyor. Bir kararname ile bütün mağduriyetler giderilebilir. O günkü şartlarda devlet refleksi bu yanlışları yaptı ama bugünün şartlarında düzeltmesi lazım, düzeltileceğini ümit ediyorum. Moralimi hiç bozmuyorum. Bu yaşadığımız geçici bir durumdur. Anadolu insanının iş hayatına geri dönmesi lazım, hapishanedeki çok sayıda insanımızın artık aramıza katılması gerekiyor. Türkiye yaşadığı bu zorlukları aşarken, bizim tekrar ülkemize hizmet etmemiz gerekecek ki bunu da seve seve yapacağız. Barışçıl, aydınlık yarınları olan ekonomisi güçlü, güzel bir Türkiye hayal ediyorum.

[Kronos.News] 28.3.2020

IMF: Küresel ekonomi büyük sıkıntıyla karşı karşıya

"Resesyona girdiğimiz çok açık” diyen IMF Başkanı Georgieva, pandemi nedeniyle dünya genelinde ekonomik faaliyetlerin aniden durmasıyla, gelişen piyasalar için gereken mali desteğin toplamda 2,5 trilyon dolar olarak tahmin edildiği söyledi.

KRONOS -28 Mart 2020

Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, yeni tip korona virüsünün yol açtığı Covid-19 pandemisi nedeniyle küresel ekonominin büyük sıkıntıyla karşı karşıya olduğunu söyledi.

‘RESESYONA GİRDİK’

“Resesyona girdiğimiz çok açık” diyen Georgieva, 2009’daki küresel finans krizinden daha kötü bir süreç beklendiğini kaydetti.

DW Türkçe’de yer alan habere göre Georgieva, Uluslararası Para ve Finans Komitesi (IMFC) ile yaptığı video konferansın ardından yazılı bir açıklama yayınladı.

80 ÜLKE ACİL YARDIM TALEBİNDE BULUNDU

‘Korona salgınının başlamasından bu yana şimdiye kadar 80 ülke, IMF’den acil yardım talebinde bulundu.

Son haftalarda 83 milyar dolardan fazla sermaye çıkışına uğrayan gelişmekte olan ülkelerin bu durumla başa çıkabileceğini belirten Georgieva, ancak çoğunun iç kaynaklarının yetersiz olduğunu ve yüksek borç yükü içinde olduğunu vurguladı.

IMF, G20 ÜLKELERİNİN DESTEĞİNİ İSTEDİ 

Gelişmekte olan ülkelerin kendi kaynaklarının bu krizi atlatmakta yetersiz kalacağını söyleyen Georgieva, IMF yönetiminden acil durumlarda hızlı bir şekilde dağıtılan 50 milyar dolarlık fonun artırılması talep ettiğini de bildirdi.

IMF Başkanı, Perşembe günü katıldığı G20 lider zirvesinde, küresel likiditenin artırılması ve en yoksul ülkelerin borç yükünün hafifletilmesi için G20 ülkelerinin desteğini istemişti.

[Kronos.News] 28.3.2020

Rapor: Evde kalma uyarıları 2021 sonuna kadar devam edebilir

Yeni tip koronavirüse karşı dünya genelinde başlatılan eve kapanma uygulamasının 2021 yılının sonuna kadar aralıklarla devam edebileceğine dair bir rapor açıklandığı öne sürüldü.

KRONOS -29 Mart 2020

Mikrobiyoloji uzmanı Prof. Dr. Selim Badur, İngiltere’deki Imperial College tarafından matematiksel bir model üzerinden hesaplamalar yapıldığını ve hazırlanan raporda bu verilerden yola çıkarak koronavirüs (Covid-19) salgınına karşı alınan eve kapanma önleminin 2021 yılının sonuna kadar aralıklarla devam edebileceği sonucuna ulaşıldığını söyledi.

Açık Radyo‘da yapılan Korona Günleri program serisinde konuşan Badur, yeni tip koronavirüse karşı alınan tedbirler arasında yer alan eve kapanma uygulamasının, sadece salgının insanlara bulaşmasını engellemek ve sağlık sisteminin çökmesine engel olmak amacıyla yapıldığını, bu uygulamanın insanlarda bir bağışıklık gelişmesine yönelik etkisi bulunmadığına dikkati çekti.

İngiltere’de bulunan Imperial College tarafından Covid-19 üzerine hazırlanan 9 numaralı raporla, eve kapanmaların aralıklarla devam edeceğinin belirtildiğini dile getiren Badur, “Matemetiksel bir model ile hazırlanan bu rapor ile biriken vakalar ve tibbi yardım gerektiren komplike vakaların, sağlık sistemini tehdit altında tutmayacak bir düzeye inmesine bağlı olarak, eve kapanma uygulamalarının 2021 yılının kasım ayına kadar devam edeceği saptandı” dedi.

“HERKESE TEST DEĞİL, BİLİMSEL TEST ÖNEMLİ”

Herkese test yapılmasının doğru olmadığını çünkü negatif çıkan testin birkaç gün sonra pozitif çıkabileceğini bu nedenle de testlerin bilimsel bir yaklaşımla yapılması gerektiğini ifade Badur, “Hastalığın semptomlarını gösterenlere test yapmanız lazım. Bugün saptanan bir pozitif hastanın çevresindekilere test yapabilirsek bu en doğru yaklaşım olur” dedi.

SOĞAN SARIMSAK KORONAVİRÜSE KARŞI KORUMUYOR

Badur, Dünya Sağlık Örgütü’nün hazırladığı rapora göre, sanıldığının aksine tuzlu su, soğan, sarımsak, sivrisinek ısırması gibi etkenlerin virüsle ilgili bir etkisi olmadığının ortaya konduğunu söyledi.

GÜNEY KORE’NİN SALGINLA MÜCADELEDEKİ BAŞARISI

Çin ve G. Kore’nin salgınla mücadeledeki başarısının bir umut olduğunu dile getiren Badur, “Ama unutmayalım ki solunum enfeksiyonlarında ikinci dalga geldiğinde daha ölümcül olabilir. İkinci dalganın ne zaman nasıl geleceği bilinmez” dedi. Badur, Güney Kore’nin salgınla mücadeledeki başarısının hastaları kendi içinde ayırması ve bunlara farklı yaklaşımlar geliştirilmesi olduğunu söyledi. Badur, G. Kore’de hastaların 4’e ayrıldığını, birinci grupta temaslı ama semptom göstermeyen, ikinci grupta hafif vakalar, diğerlerinin de ağır ve kritik vakalar şeklinde olduğunu söyledi.

TIP FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLERİ ERKEN MEZUN EDİLİYOR

Koronavirüse karşı uyguladığı serbest dolaşım politikası nedeniyle salgından en çok etkilenen ülkeler arasında bulunan İngiltere’nin virüsle mücadelesini de takip ettiğini ifade eden Badur, acil olmayan ameliyatların 3 ay ertelendiğini ve tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinin erken mezun edilmesine yönelik karar alındığını söyledi. Badur Fransa’da da maske krizi yaşandığını, Fransa Sağlık Bakanlığı’nın kısa süre önce maske için ayrılan bütçeyi kıstığını belirterek bu konudaki yetersizliğin hükümette tepkiye neden olduğunu ifade etti. Badur ayrıca Fransa’da yapılan bir kamuoyu araştırmasının insanların gelecekteki günlerin daha kötü olacağını düşündüğünü ortaya çıkardığını da sözlerine ekledi.

[Kronos.News] 29.3.2020

Adana’da Covid-19 teşhisli reçeteler yazılıyor

Adana'da Covid-19 tanısı konmuş kimi hastalara reçete yazıldığı öğrenildi.

KRONOS -29 Mart 2020

Türkiye’de koronavirüs (Covid-19) nedeniyle yaşamını yitirenlerin sayısı 108’e çıkarken, Dersim’de de bir köy koronavirüs karantinasına alındı.

İktidara yönelik şeffaf olmayan tutum eleştirilerinin yanı sıra, bazı illerde toplu mezarların kazıldığı ve virüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin bu mezarlara defnedileceği haberlerinin yanı sıra, bazı bölgelerde de koronavirüsle enfekte olan kişi sayısında hızlı bir artış görüldüğü belirtiliyor.

O illerden biri de Adana. Adana’da bir eczacı, üzerinde Covid-19 teşhisinin bulunduğu reçeteyle başvuranların ve ilaç almaya gelenlerin sayısındaki artışa dikkat çekiyor.

Ahval’de çıkan habere göre, hastaneye yüksek ateş, nefes darlığı gibi Kovid-19 belirtisiyle gidenler ilaçların yazıldığı reçetelerle evlerine gönderiliyor ve hastaneye kabul edilmiyor.

Hastaların, “Hastanede yer yok, test yok” denilerek geri çevrildiği belirtilirken, tedavi amaçlı verilen ilaçlar arasında, başlangıç tedavisi için Enfluvir isimli bir ilaç verildiği kaydediliyor.

Hastanede yatan hastalara ise Plaglenil isimli bir ilaç verildiği ve ilaçların piyasada zor bulunduğu da gelen haberler arasında.

Bir eczacı, Kovid-19 teşhisi konulan bir dahiliye asistanına verilen reçeteye de Enfluvir ve Tetradox isimli ilaçların yazıldığını, asistanın serviste yeterli maske bulunmadığını ve hastanenin kendi maskesini kendisinin üretmeye başladığını söylediğini aktarıyor.

[Kronos.News] 29.3.2020

Birleşmiş Milletler: Siyasi tutuklular serbest bırakılmalı

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet koronavirüs salgını sırasında cezaevlerindeki siyasi tutukluların da serbest bırakılmasını istedi.

KRONOS -28 Mart 2020

Koronavirüs salgını sırasında cezaevlerinin aşırı dolu olması bütün dünyanın dikkatini çekmeye devam ediyor. Cezaevlerinin bu salgın sırasında boşaltılması için yapılan çalışmalara siyasi tutukluların da dahil edilmesi yönünde çağrılar yapılıyor. Bu çağrılar son olarak Birleşmiş Milletler de katıldı.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet, yeni tip Koronavirüs(Kovid-19) salgını sırasında kalabalık cezaevlerinde sosyal mesafenin korunmasının imkansız olduğunu belirtti.

Bachelet, cezaevlerindeki kalabalığın azalması için hükûmetlere siyasi ve düşünce tutuklularını serbest bırakma çağrısında bulundu.

[Kronos.News] 28.3.2020

4 yıldır 4 duvar arasında: Arkadaş evi, hapishane, mülteci kampı… [Selahattin Sevi]

KHK ile ihraç edilen mühendis ve üst düzey Enerji Bakanlığı bürokratı Mehmet Köksal yaklaşık dört yıldır dört duvar arasında. Önce kendi evini güvenli görmediği için arkadaşların evine sığındı. Sonrasında ise yakalanarak cezaevine konuldu. Ülke dışına çıkarak Yunanistan'da ve Almanya'da mülteci kamplarında yaşadı. Dört kişilik ailesiyle şimdi de koronavirüs salgını nedeniyle yine eve hapis. Köksal, dört duvar arasında yaşama tecrübelerini paylaştı...

SELAHATTİN SEVİ -29 Mart 2020

Herkesin ‘evde kal’ çağrılarına uymakta zorlandığı bugünlerde kanun hükmünde kararname (KHK) ile ihraç edilen ve yaklaşık dört yıl boyunca hep ‘dört duvar’ arasında kalan Mehmet Köksal tecrübelerini paylaştı. Endüstri mühendisi olan ve Enerji Bakanlığı’nda üst düzey bürokrat olarak görev yaparken açığa alınan, ihraç edilen Köksal önce kendi evini çok güvenli görmediği için başka evlerde kaldı. Sonra gözaltına alınarak tutuklandı ve cezaevine konuldu. Ardından Meriç’i geçerek Yunanistan’da ve ulaşabildiği Almanya’da mülteci kamplarında bulunmak zorunda kaldı. Şimdi de koronavirüs salgını yüzünden sınıf ihraç öğretmen eşi Habibe Köksal (44), çocukları Mehmet Ömer (12) ve Murat (10) ile birlikte Almanya’da ilticasının kabul edilmesini bekliyor. İşte küçük bir kasabada Pakistanlı bir aile ile aynı katı paylayan Köksal ailesinin ‘dört duvar’ arasında kalma öyküsü…

Bugünlerde bütün dünya eve kapandı. Sizin de KHK’lı bir bürokrat olarak mecburi dört duvar arasında yaşama tecrübeleriniz var. Önce aileniz olmadan başka bir evde, ardından cezaevinde, şimdi de koronavirüs nedeniyle Almanya’da… Evde kalma hissiyatınızı yaşadıklarınızdan yola çıkarak anlatır mısınız?

Evet, bugünlerde bir virüs salgını nedeniyle insanların evde kalmakta ne kadar zorlandığını düşünürseniz, çok uzun süre dışarı çıkamadan evde kalmanın ne kadar zor olduğunu anlarsınız. Ben KHK ile ihraç edildikten ve hakkımda adli süreç başlatılınca kendi evimin güvenli olmadığını düşündüm. Arkadaşlarımın, tanıdıklarımın yanına sığınmak zorunda kaldım. Bazen de kendi evim dışında başka bir evde tek başıma kaldım. Çalışmaya, hareket etmeye alışmış insanın bir yere kapanması ve aylarca oradan çıkmaması gerçekten çok zor bir durum. Öncelikle kalacak bir yer bulmakta o kadar zorlandım ki bilemezsiniz. Kimi arayacağını, kimden yardım isteyeceğini bilememek.. Tanıdığım ve güvenebileceğim ne kadar insan varsa hepsi KHK’larla ihraç edilmişti. Ben de halen çalışan arkadaşlarımı ve bazı akrabalarımı aradım. Ama telefonlarıma çıkan olmadı. Ya korktuklarından ya da bizim gibiler hakkında o günkü kamuoyunda oluşturulan ve halen devam eden kötü algıdan etkilendiklerinden… Neticede yaşanabilir bir ortam bulmakta cidden çok zorlandım. Bazen bir arkadaşın ofisinde bazen de bir atölyenin arka tarafındaki kuytu yerde uyumak zorunda kaldım.

TEMİZLİK, KİTAP VE YEMEK…

Nasıl vakit geçiriyordunuz zorunlu eve kapanma günlerinde?

Vakit geçmek bilmiyordu ilk günlerde. Bu şekilde bir yere kapanmak ve hiç dışarı çıkmamak bazen beni çıldırtıyordu. Kendimi meşgul etmenin bir yolunu bulmalıydım. Yaşamak zorunda kaldığım yeri yaşanabilir bir hale getirmek için günlerce temizlik yaptığımı hatırlıyorum. Tabii dışarı çıkamadığım için berbere de gidemiyordum. Eski bir tıraş makinem vardı. Onunla aynanın karşısına geçip saatlerce kendi saçımı tıraş etmeye çalışıyordum. En iyi yaptığım şey kitap okumaktı elbette. Hayatımda hiç bu kadar kitap okumamıştım. Kapağını açmaya fırsat bulamadığım klasiklerin hepsini okuma fırsatım oldu. Bol bol Kur’an okudum elbette… O dönemde Peygamberimizin ve İmam-ı Azam gibi İslam tarihinin önemli isimlerinin hayatını çok detaylı okuma imkanım oldu. Başta Peygamberimiz olmak üzere o büyük insanların neler yaşadığını daha doğrusu onlara neler yaşatıldığını daha iyi anladım. Kur’an meali okurken peygamberlerin yaşamış olduğu zorluklar benim için yaşadıklarıma katlanmanın en etkili psikolojik terapisi oldu. Bir de aşçılığımı geliştirme olanağı buldum bu dönemde. Öyle günler oluyordu ki dört saat mutfaktan çıkmıyordum.

Peki, çalışamadığınız dönemde geçiminizi nasıl sağlıyordunuz?

Tabii bunun maddi boyutu var. Ailemin düzenli bir geliri yoktu. Eşim özel ders bulmuştu bir kaç tane. Genelde hazırdan yemek zorunda kaldık, küçük birikimlerimizi harcadık. Zaten birikimlerimizi çoğuna tedbir konulduğu için kullanmadık. Halen onları alabilmiş değiliz. Bu dönemde yaşadığımız maddi sıkıntıyı anlatamam.

En zor olanı ise eşinizden ve çocuklarınızdan ayrı kalmak olmalı…

Elbette ama bu dönemin çok zor iki yanı vardı. Biri ailemden ayrı olmak diğeri yakalanma ve işkence görme ihtimali. Eşim KHK ile kapatılan özel okullarda çalıştığı için hakkında hukuki bir sürecin olacağı kesin gibiydi. Ailemin başına bir iş gelir korkusu onlardan ayrı kalmanın en zor yani idi. Bir gün eşimi aradım ama akşama kadar ulaşamadım. O gün mahvoldum. Aklıma bin bir türlü şey geldi. Akşam olduğunda eşim beni başka bir numaradan aradı. Evin polislerce basıldığını, hakkımda gözaltı kararı olduğunu ve evdeki bütün elektronik cihazları aldıklarını söyledi. Evet üçüncüsünü unuttum. Bir de her kapı çaldığında aman basıldık psikolojisi var ki, inanın dayanılır gibi değil. Bir defasında arkadaşlarla kahvaltıya oturduk. Hemen karşımızda bir emniyet aracı. “Aman basıldık” korkusuyla yangın çıkışından evden ayrıldık ve etrafa dağıldık. Ankara’nın o kış soğuğunda saatlerce etrafta gezindik. Gidecek bir yer yok tabii. Sonra aracın gittiğini uzaktan görünce tedirgin tedirgin eve girdik. Meğerse bizim karşımızda yönetim binası varmış. Oraya gelmişler.

VEKALETEN DAİRE BAŞKANLIĞINDAN İHRACA GİDEN YOL

Türkiye dışına çıkmak zorunda kalan bir KHK’lı olarak neler söylersiniz? Ne zaman ihraç edildiniz ve ardından neler yaşadınız?

15 Temmuz gecesinin hemen sonrasında, pazartesi günü, yani 18 Temmuz’da gece 10.00’da bakanlığa çağrılıp açığa alındığımın tebligatı yapıldı. O gün idarecimiz izinde olduğu için onun yerine vekalet ediyordum. Yani açığa alacakları kişiye, vekaleten de olsa, koca daire başkanlığını emanet ediyorlar! Ertesi gün şahsi eşyalarımı almaya bakanlığa gittiğimde giriş izinlerim iptal edildiğinden iş yerine giremedim. İki günde medyada öyle bir hava oluşturulmuş ki bakanlığın güvenlikçileri bizim durumumuzda olanlara terörist muamelesi yapıyordu. Ben onlarla muhatap olmamak için ziyaretçi kartı alıp ziyaretçi gibi girdim iş yerime. Odamın önüne bir görevli konulmuş olduğunu gördüm. Tüm çalışma arkadaşlarımızın önünde şahsımıza zimmetli eşyaları teslim ettik ve şahsi eşyalarımızı alıp çıktık. İşin en acı tarafı yıllardır bizi tanıyan ve hukukumuzun iyi olduğu arkadaşlarımızdan hiç kimse bırakın geçmiş olsun demeyi yanımıza bile yaklaşmadılar.

O günlerde bunu geçici bir durum olarak mı algıladınız yoksa “tamam, buraya kadarmış” mı dediniz?

Bir müddet işime geri dönerim diye bekledim. O süre zarfında hakkımda idari bir soruşturma var mı, varsa gelip ifade vereyim diye bakanlığı aradım. Ama herhangi bir soruşturma yoktu. Daha sonra iş aramaya başladım. Tanıdıklara not bıraktım. Ben devlet memurluğuna mecbur değildim ki. Pek çok uzmanlık alanım vardı. Pek çok sertifika almıştım. Uzmanlık alanlarımı duyan işverenlerin öncelikle gözleri parlıyordu. Sonrasında KHK ile ihraç edildiğimi öğrenince bir hayal kırıklığı ifadesi oluşuyor ki insanların suratında, oluşan bu ifadeyi tasvir etmek çok zor. Yani KHK’lı olduğumu duyan cüzzamlı görmüş gibi benden kaçıyordu.

“RESMİ GAZETE İLE TERÖRİST İLAN EDİLDİK”

Ne zaman ihraç edildiniz?

Kurban bayramı için bulunduğum eşimin memleketinde 1 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan KHK ile ihraç edildiğimi öğrendim. Hiçbir adli ve idari soruşturma geçirmeden Resmi Gazete‘de tüm şahsi bilgilerim yayınlanarak terörist ilan edildim. Artık iş de bulamadığımdan nereye sığınacağımı düşünmeye başladım. Yıllardır her işlerine koştuğum, çok emek verdiğim ailemin bana sahip çıkacağından o kadar emindim ki evimi bile topladım. Babamın aramasını, gel oğlum demesini bekledim. Aramadı. Eşimle konuşup Ankara’da kalmaya karar verdik. Bir şekilde geçiririz, Allah Kerim dedik.

Siz Enerji Bakanlığında merkez teşkilatında doğrudan Bakana ve Bakanlar Kuruluna politika önerileri yapan bir birimde çalışıyordunuz. Sizin ve diğer KHK’lıların üretim sürecinden düşürülmeleri hakkında ne söylemek istersiniz?

Bazen kendi acımızla çok yoğrulduğumuzdan ve bize yapılanlara bu toplum ses etmediğinden ülkede kaliteli adam kalmadı diyebiliyoruz. Tabii ki hala ülkemizde çok değerli insanlar var. Fakat farkı şu: Cumhuriyet döneminin önemli bir evresine gelinmişti. Devlet birimleri işler hale gelmeye, insan eksenli davranmaya başlamıştı. Artık insanlar bugün git yarın gel sözlerini duymuyordu devlet memurundan. Şikayet mekanizmaları işlemeye başlamıştı. Devlet şeffaflaşmaya başlamıştı. Mesela eskiden de elektrik faturalarına bir sürü ek masraf giydiriliyordu. Ama insanlar neye ne ödediğini bilmiyordu. Devletin şeffaflaşma ilkesi gereği her ayrıntı faturalara ayrı ayrı yazılmaya başlandı. Bunu küçük görmeyin. Her şeyi halktan gizleyen doğu toplumlarında bu devrim niteliğinde bir icraattır.

Bu başarı ve kararlılık siyasi kadroların mı bürokratların başarısı mı?

Ülkemizde insanlar devlet ile o devleti yöneten partiyi özdeşleştirir. Partiler gelip geçicidir. Kalıcı olan devlettir. Devlet deyince tabii ki binaları kastetmiyorum. O devletin işleten insan kitlesini kastediyorum. Ekip ne kadar kaliteli ise ve birbiriyle ne kadar senkronize çalışabiliyorsa ülkede işler o kadar iyi demektir. Devlet dört dörtlük olmuştu demiyorum elbette. Ama iyi olma yolunda hızla yol alıyordu. Devlet birimleri senkronize çalışmaya başlamıştı. Bu süreci yöneten akıl neyi amaçladı bilemiyorum. Ama devlet yönetiminin bel kemiği kırıldı diyebilirim. Senkronize çalışabilen insan kitlesi yok edildi. Çok kaliteli insanlardı KHK ile ihraç edilenler. En önemli özellikleri ise devletin gülen yüzü de olabileceğini insanlara göstermişlerdi.

Şimdi değişen ne?

Bu kaliteli insan kitlesi kaliteyi kendine çeker. Aksi ise torpili, adam kayırmacılığı on plana çıkarır. Beyin göçü dediniz, çok doğru ve çok önemli. Ama ondan daha önemlisi yeni oluşan partizan devlet anlayışının liyakatli insanların devlet mekanizmasında yer almasına ve dolayısıyla arkadan liyakatli insan yetişmesine engel olacağı gerçeğidir.

Gözaltına alınma ve yargılanma sürecinizi anlatır mısınız biraz da?

Evden uzakta, ailemden ayrı yaşıyordum ama çevremizde bir sürü mağdur aile vardı. Onların hal ve hatırını sormak için nadir de olsa evden çıkıyordum. Bazılarının çocuklarına ders anlatıyordum. Bir gün çocuklardan biriyle ders için randevulaştık. Kapı çaldığında erken geldi dedim içimden. Kapıyı açtığımda karşımda bir sürü emniyet görevlisi. Ama işin ilginci başkasını arıyorlardı. Tabii GBT yapınca arama kararım olduğumu gördüler. Hemen gözaltına aldılar. Ankara TEM’de 6 gün gözaltında kaldım. Özellikle aradıkları o şahısla alakam üzerinde çok durdular. Üç gün çok hırpaladılar beni. Özellikle gece kaldırıp mülakat adı altında yapılan sorgulamalar…

“ÇOK DAYAK YEDİM, MÜLAKAT ADI ALTINDA AVUKATSIZ SORGULADILAR”

İşkence veya kötü muamele gördünüz mü?

Gözaltına alındığım gün çok dayak yedim. Devam eden iki gün geceleri kaldırıp mülakat adı altında avukat olmadan sorguluyorlardı. Avukatın nerede diye sorduğumda cevap tokat olarak geri dönüyordu. Avukatım olmadan hiçbir şey söylemem dediğimde ise iyi bir dayak yiyordum. Artık o hale gelmiştim ki ben de karşılık vermeye başladım. Herhalde artık ne olacaksa olsun formatına bürünüyor insan. 3 ya da 4 gün spor salonunda onlarca insanla kaldık. Son iki gün bodrum kattaki nezarethanelere aldılar. Ancak üç kişinin gözaltında kalabileceği yerde yaklaşık 15 kişiydik. Bir gün kaldığımız nezarethane her tarafı dövmeli bir genç getirildi. Madde bağımlılığı tedavisi görmüş, bir beyaz eşya mağazasında çalışan biriydi. Beyaz eşya götürdüğü bir ev ve oturanları polisin takibinde olan yasa dışı sol bir örgütle bağlantılı imiş. Sorgulanmak için getirilmiş. Bizim nezarethane tecrübemiz daha fazla olduğundan ona yol yordam gösterdik biraz. Bizim yargılandığımız davaları öğrenince ilk gece hiç uyuyamadı. Muhabbetlerimizi can kulağıyla dinliyordu. Bir gün heyecanlı bir şekilde bana dedi ki, abi siz kimsiniz yahu. Ben de dedim ki; biz teröristiz. Abi dalga geçme benimle, sizden terörist filan olmaz. Hayatımda bu kadar güzel insanı bir arda hiç görmedim. Sizin gibi uzak akrabalarım vardı. Korkudan yanlarına hiç yanaşmıyordum. Çıkınca ilk işim onlara yardım etmek olacak dedi. Hemen yan nezarete kadınlar vardı. Lohusa bir kadının ağlamalarını hiç unutamıyorum. Her gün ailesi bir saatliğine bebeği getiriyordu. Kendi ihtiyaçlarını görmekte zorlanan lohusa bir kadının bir bebeğin ihtiyaçlarını görmesi imkansızdı. Bebek her geldiğinde annenin ağlamalarına bebeğin ağlamaları ekleniyordu. Eşimin başına böyle bir durumun gelme olasılığı benim psikolojimi çok zorladığını söylemeliyim.

“SPOR SALONUNU GÖZALTI KOĞUŞU YAPTILAR”

Spor salonundan nezarethaneye ne zaman alındınız?

Yüzlerce polis gözaltına alınmıştı. Benimle inatlaşmış, istediklerimi yapmazsan seni burada 30 gün tutarım diyen soruşturmamı yürüten komiser alelacele beni resmi ifadeye aldı. Ben de şaşırdım. Tam beş saat sürdü ifadem. Sonra tutuklanma isteğiyle adliyeye sevk etti. Savcının bana “bildiklerini anlat yoksa eşine de dosya açarım” demesini de hiç unutmayacağım. Sulh ceza hemen zaten tutuklanmama karar verdi ve beni Sincan Cezaevine sevk etti. Beni götürenler genç polislerdi. Bana, cezaevi gözaltından iyidir, demeleri gözaltı sürecini özetler bir ifadeydi.

İlk kez hakim karşısına ne zaman çıkarıldınız?

Çalıştığım bakanlığın personeline operasyon 15 Temmuz’dan yaklaşık beş ay sonra yapılmıştı. Ben o dönemde evde olmadığım için beni gözaltına alamamışlardı. Gözaltına alınan arkadaşların söylediğine göre savcı onlara sizin bakanlığa operasyon yapmayı unutmuşuz demesi bile yaşanan sürecin hukuki bir süreç değil tamamen siyasi bir süreç olduğunu göstermesi açısından yeterlidir sanıyorum. Ben bu operasyondan yaklaşık dört ay sonra gözaltına alındım. İlk tutuklandığımda hakkımda bir iddianame yoktu, iki ay sonra hakkımda bir iddianame mahkemeye sunuldu. Yani bizim bakanlığa yapılan operasyondan yaklaşık altı ay sonra iddianame hazırlandı. İlk önce uydurulmuş bir örgüte “Enerji Bakanlığı Yapılanması” uydurmaya çalışmışlar. Yaklaşık altı ayda mantıklı bir yapılanma uyduramadıkları için bizi tek tek yargılamaya karar vermişler. Nasıl bir örgütse koca bakanlıkta yapılanamamış! Tutuklandıktan sonra beş aya yakın cezaevinde hakim karşısına çıkmayı bekledim. Duruşmalar tam bir komedi. Siz terör örgütü üyeliği ile yargılanıyorsunuz ama duruşmalar 10-15 dakika sürüyor. Beş dakika var savunma yapmak için. Hakimler dinlemiyor bile. Zaten karar belli. Bizi adliye nezarethanesinden duruşma salonuna götüren erler bile, “Abi 6 yıl 3 ay kesin ama bu aralar salmıyor hakimler” muhabbetinde. İkinci duruşmada savcı ceza istedi. Ben süre istedim ek savunma için. Artık tek derdim Sincan Cezaevinde kalmak. Çünkü ceza alıp tahliye olmazsanız doluluktan başka cezaevlerine naklediyordu. Artık neresi denk gelirse. Denizli’ye, Çorum’a, Tarsus’a sevk edilenler oldu. En azından ailem görüşe rahat gelebiliyor derdine düştüm. Onun için mahkeme sürecini uzatmaya çalışıyordum. Üçüncü duruşmaya karar verdi. Duruşmalarda o kadar çok hukuksuzluk var ki hangi birini anlatayım. Kanunen yasak olmasına rağmen duruşma salonuna elleri kelepçeli çıkarıldık. Hatta arka arkaya mahkemesi olan farklı kişilerle aynı anda mahkeme salonuna alındık ve birbirimizin duruşmalarını izledik. Hiçbir talebimize olumlu cevap verilmedi. Üçüncü ve son duruşmaya çıktığımda tahliye olma umudum hiç yoktu. Biz bir aya çıkarız diye düşünüyorum. Düşünün ki karar duruşmasındasınız. Hakkınızda terör örgütü üyeliği kararı verilecek. Ama sadece 15 dk savunma süreniz var. Bu duruşmaların ne kadar hukuksuz ve siyasi olduğunu hakimlerle aramda geçen şu diyalogdan anlayabilirsiniz: Mahkeme başkanı uzatma, kısa tut deyince ben de (bundan sen ne dersen de, ben çoktan senin hakkındaki hükmü verdim anlamı çıkmaz mı?); beni terör örgütü üyeliğinden yargılıyorsunuz. Hiç savunma yapmayayım mı? Duruşma sonunda, “Seni ceza verip adlı kontrolle tahliye etmeyi düşünüyordum. Ama dosyan da çok dolu. Ne yapsak acaba?” demesi. “Ben de biliyorum bu davanın boş olduğunu ama ne yapayım anlamına gelmez mi? bu dedikleri. Yani anlayacağınız hiç umudum yokken mahkeme heyeti cezayı verdi ve adli kontrolle serbest bıraktı.

“ÇOK PİSTİ, CEZAEVLERİNİ YAŞANILIR HALE GETİRDİK”

Cezaevinde kaldığınız dönemde koşullar nasıldı?

Cezaevine ilk geldiğimde üç gün geçici ve pislik içinde bir koğuşta kaldık. O koğuşa ilk olarak iki kişi gelmiştik. Gece ve ertesi gün gelenlerle koğuş dolmuştu. Ama ne temiz eşyalar ne de temizleyecek malzeme vardı. Üçüncü gün sabahı askeri öğrenciler geldi Keskin Cezaevinden. Duruşmaları varmış Ankara’da. Geçici olarak getirmişler. Ellerinde bir sürü poşet. Poşetlerinde temizlik malzemesi olduğunu duyunca çok sevindim. Hemen bir temizlik yaptık ve orayı yaşanabilir bir hale getirdik. O poşetlerde bir de çay ve su ısıtıcısı olduğunu öğrenince yokluk içinde yaşadığımız sevinci tahmin bile edemezsiniz. Yaklaşık on gündür çay içmiyordum. Anlayın yani. Üstelik Karadenizliyim. Zeytin çekirdeğinden yapılmış tespihle o geçici koğuşta tanıştım. Sırf isim benzerliğinden dolayı yanlışlıkla tecritte yaşamak zorunda bırakılmış hemşerim olan bir askeri öğrenci vardı. Duruşması için ona dua etmem şartıyla kendi elleri ile yaptığı tespihi bana hediye etti. Cezaevindeki dördüncü gün asıl koğuşumuza götürüldüm. Burası yaklaşık 11 ay kalacağım yeni ikametgahımdı. Ben gitmeden önce dolu olan koğuşta kalanların çoğu farklı cezaevlerine nakledilmişlerdi. Çok az kişi kalmıştı koğuşta. Resmi ve yaşanabilir kontenjanı 8 kişiydi koğuşun. Ama ranza atıp 16 kişilik yapılmıştı. Zamanla koğuş o kadar doldu ki o daracık yerde 32 kişi kaldığımız zamanlar oldu. 11 ay sonunda tahliye olduğumda, tahliye olanlar ve farklı cezaevlerine sevk edilenler olduğu halde koğuşta hala 25 kişi kalıyordu.

Evde tek başınıza kaldığınız günlerden sonra zor olmuştur…

Böyle bir ortamda insan nasıl yaşam sürer. Nasıl? O kadar kaliteli insanla bir aradadaydım ki bu zor şartlar ancak dayanışma ve hoşgörü ile aşılabileceğini öğrendim. 16 kişi yerde beton zemin üzerinde incecik bir yatakta yatıyordu. Kışın o soğukta pencere açma imkanı yoktu. Zira tam pencerenin altında yerde bir kişi yatıyordu. Pencere açmadan nefes almak imkansızdı. Ankara’nın yazı kışından beter. O sıcakta uyumak imkansız. Arkadaşlardan biri hastalandığında hemen koğuşa yayılıyordu hastalık. Revir imkanı sadece haftada bir. Onda da zaten kalabalıktan dolayı üstünkörü bakıyordu. Hatta bazen bakmıyordu bile. 32 kişiye bir duş… Koğuşlarda su kotalı… Yazın soğuk su kışın da sıcak su gün bitmeden bitiyordu. Otomatikman kesiliyordu. Gelene kadar ertesi gün öğle 12.00’yi beklemek zorundasın. Dikkat edin ben AGİT gibi uluslararası kuruluşların gözlemcilerinin sürekli geldiği Sincan Cezaevinden bahsediyorum. Diğer cezaevlerinin şartlarını siz tahmin edin. Bugünlerde o zor ve yaşanmaz şartların çok daha kötüleştiğini duyunca inanın kalbim sıkışıyor. Ölecek gibi oluyorum. Hala o şartlarda yaşayan yakın arkadaşlarım var. Bu şartlarda küçük bebeği ve çocuğu olan anneler nasıl yaşar, hasta ve bakıma muhtaç insan nasıl yaşar.

MASA SİLEN EMNİYET MÜDÜRÜ, YERLERİ SİLEN DANIŞMAN…

Koğuşta nasıl geçiyordu vakit? Siz neler yaşadınız, nasıl hatıralar biriktirdiniz?

Cezaevinde iki hüzünlü bayram geçirmek zorunda kaldım. Bayramda sevdiklerinde bir arada olamamak, büyüklerine el öpmeye gidememek, hele hele yıllarca elini öptüğün, saygıda hiç kusur etmediğin, yıllarca her ihtiyaçlarına koştuğun o büyüklerden terörist muamelesi görmek nasıl bir ızdırap.. Bu bayramlardan birinde arkadaşlarla bayram namazı kıldık. Sonra sayım için havalandırmaya çıktık. Sayımdan sonra kendi aramızda bayramlaşırken koca koca adamların ağlaması unutulur gibi değil.

Amerika’da doktora yapmış bürokrat bir arkadaş çoğumuzun İngilizcesini geliştirmesine yardımcı oldu orada. İlahiyatçı bir arkadaş da aylarca pek çok kişiye Kur’an okumayı öğretti. Küçücük bir alanda o kadar kalifiye insan bir arada idi ki yetişmiş insanları bu kadar kolay harcayan bir ülke var mıdır diye düşünmeden edemiyor insan. Her gün iki arkadaş nöbetçi oluyordu. İşleri koğuş temizliği, yemek servisi ve bulaşıkları yıkama idi. Bir gün nöbetçiler akşam yemeğini servis etti. Yemekten sonra ortalığı toplama ve temizleme onların işi olduğu halde milli maçı izlemek için ortamı hazır hale getirmek için herkes işlere bir el attı. O sırada gördüğüm manzara bir açından o kadar güzel ama diğer açıdan da o kadar ızdırap verici idi. Güzel yönü şuydu; masaları toplayan bir emniyet müdürü, yerleri süpüren başbakanlıkta danışmanı, çayı demleyen hakim.. Bu ne mütevazilik.. Acı yanı ise, bu kadar kalifiye insanın hapishanede boş yere harcanması.. Beyin göçüne bir de bu açıdan bakın.

Orada zaman geçirmenin en iyi yolu okumak. Ama ne bulursan okumak. Zira dışarıdan kitap getirme olanağı kısıtlı. Cezaevi kütüphanesi bize yetişemiyor. 15 günde bir kitap o da kütüphanede varsa. Bir de zeytin çekirdeğinden tespih yapma. Tabi elinde herhangi bir alet edevat yok. Çekirdeği sürtecek ince sıvası olan bir duvar parçası bulmak. Saatlerce o küçücük çekirdekleri sürterek el emeği göz nuru hapishane hatıraları yapmak.

“DÖRT DUVAR VE HER ŞEY YASAK…”

En büyük sorun basit gibi görünen şeylerden bile mahrum kalmak sanıyorum…

Öyle tabii ama, hadi dışarıdaki imkanları geçtim içeride bile her şey kısıtlıydı bize. Normal adli suçlulara var olan imkanlar bile bize yasaktı. Spor imkanı var, bize yasak; çalışma ve meslek edinme atölyeleri var, bize yasak.. yasak, yasak.. Normal adli mahkumlar ya da tutukluların her hafta kapalı görüş ve telefon imkanı var bizim bir hafta kapalı görüş diğer hafta telefon. Onların 15-20 günde bir açık görüş imkanı var, bizim iki ayda bir. Onların açık görüşlerine ismini verdikleri iki arkadaşları da gelebiliyor, bizimkine bazen kayınvalide bile gelemiyor. Onların açık görüşleri iki saat, bizim ise bazen 35 dakika.

“KÜÇÜK OĞLUM HABER VERDİ, ANNEMİ POLİSLER GÖTÜRDÜ”

O açık görüşlerde ailenle buluşmanın mutluluğunu değil ayrılmanın dayanılmaz acısını hatırlıyor insan. Hele o görüş günü gelene kadar onlardan haber alamamak ne kadar zor bilemezsiniz. Bir cuma sabahı telefon gününde saat 9.00’da ailemin sesini duyacağım mutluluğu ile telefonların olduğu koridora aldı bizi gardiyanlar. O saatte eşimin özel derste olduğunu biliyordum. O da aramamı bekliyordu. Ama bazen ilk çalışta açmıyordu. O gün ilk çalışta açıldı telefon. Ama ahizenin diğer ucunda 10 yaşındaki oğlum vardı. Annen nerede oğlum, diye sorunca ağlamaklı bir şekilde, annemi polisler götürdü, dedi. Bayılacak gibi oldum. 10 ve 7 yaşındaki iki oğlum evde, yürümekte bile zorlanan, telefon kullanmasını bilmeyen 80 yaşındaki anneanneleri ile yalnız kalmışlardı. Ertesi hafta salı günü de açık görüşümüz vardı. O güne kadar ondan haber alma imkanım yoktu. Onu Allah’a emanet ettim. Tüm koğuş eşim için dua etti günlerce. Salı günü geldiğinde o açık görüş salonuna girerken eşimi görebilecek miyim endişesi ile gittim. Kapı açıldığında çocukları ve biraderi gördüm ama eşim yoktu. Eşim hala gözaltında imiş. O gün mahkemeye çıkmaları bekleniyormuş. Çocuklarımın gözlerinde hüznü görünce kendi moralsizliğimi unuttum. Tüm koğuş arkadaşlarım kendi ailelerini bırakıp eşimin durumunu sordular. Hatta gardiyanlardan azar yediler bunun için. Görüşün bitmesine 15 dakika kala ziyaretçilerin girdiği kapı açıldı. Eşim içeri girdi. Kalkıp kucakladım ve ağlaştık. Tam o anda salondan bir alkış tufanı koptu. Arkadaşlar hala takılıyorlar bana, o sahne Yeşilçam filmleri gibiydi diye. Gardiyanlar bile şaşırmıştı. Hakim tutuksuz yargılanmasına karar vermiş. Beraber gözaltında olduğu arkadaşı eşiyle hızlıca onu cezaevine getirmişler. Açık görüşün son 15 dakikasına yetişmiş oldu.

Cezaevinden çıkınca neler yaptınız?

Cezaevinden çıkınca belli bir müddet çocuklarımla zaman geçirdim. Onlarla ilgilendim. Ailemle olmayı o kadar özlemiştim ki… Sonra bir düzen kuralım düşüncesiyle iş aramaya başladım. Pek çok işe başvurdum. Hatta ramazan dolayısı ile arkadaşların açtığı bir çorap reyonunda çorap bile sattım. En sonunda cezaevi arkadaşları aracılığı ile bir iş bulup çalışmaya başladım. Hem de kendi mesleğimi yapıyordum. Planlama müdürü olarak çalışmaya başladım. İş yeri sahibine her şeyi anlattım. Başımdan geçenleri. Kimi işe aldığını bil dedim. O da parti sempatizanı imiş. Hatta daha ötesi bir belediyede meclis üyesi imiş. Bana sizi biliyorum. Çok güvenilir insanlarsınız dedi. Yani anlayacağınız hem güvenilir, hem de teröristiz! Güvenilir terörist! Hayat o zor şartlarda birazcık düzene girmeye başlamıştı.

Yurt dışına çıkmaya neden gerek gördünüz?

Bir gün hakkımda bir itirafçı olduğunu öğrendim. Zaten hakkımda farklı illerde dosyalar açılmıştı. Bunlardan birinden hakkımda tekrar gözaltı kararı çıkarılmıştı. Ben yine bir arkadaşımın evinde kalmaya başlamıştım. Ailece oturup, “artık burada yaşama imkanımız yok” deyip ülkeden ayrılmaya karar verdik. Tabii resmi yollarla gitme imkanımız yoktu. Ama o zor şartlara ailemi de sürüklemek istemiyorum. Bir yandan da eşimin davası var onu rahat bırakmazlar düşüncesi var. Zaten benim iddianamemde eşimle alakalı bir sürü itham var. Onun ilk duruşmasında hep beni sormuş hakim. O da kafamı bulandırdı. Meriç’te ölümler duyuyorum. Ailem için korkuyorum. En sonunda çok güvendiğim ve fikirlerine değer verdiğim bir arkadaşımla konuştum. O da yaklaşık 1,5 yıldır evine doğru dürüst uğrayamıyor. Ben de çıkmayı düşünüyorum ama ben de senin gibi ailecek mi yoksa yalnız mı karar veremiyorum dedi. Hadi ailecek çıkalım yoksa aklımız arkada kalır dedi. O güvenle yola çıktık. Ama ailemden beni sınıra bırakacak kimseyi bulamadım ne yazık ki.

Hangi yolu izlediniz?

Bir gece yarısı o kadar uykusuzlukla ve korku ile Meriç’ten zar zor Yunanistan’a geçtik. Saatlerce yol yürüdük. Suyumuz bitti, çocuklar uykusuz. Sabah olmaya başlayınca Yunanlı çiftçiler tarlalarına gidiyorlar. Artık dayanacak gücümüz yok dedik. Bir yerde oturduk. Sonra tekrar yürümeye başlayınca bir baktık ki Yunan polis aracı geliyor. O kadar iyi davrandılar ki anlatamam. İlk söyledikleri “artık korkmayın. Emniyettesiniz.” Bize su ikram ettiler. Ve işlemler için karakola götürdüler. Karakol çok kalabalıktı. Hava sıcak, sinekler bir yandan. Ama ertesi gün yol arkadaşımın şu sözünü hiç unutamıyorum. Yıllardır ilk defa rahat uyudum. Çünkü emniyetteyiz. O Yunanlı polislerin davranışlarını görünce gözaltına alındığında beni tartaklayan insan müsveddesi Türk polisleri aklıma geldi. Hangisi daha insandı?

ARKADAŞINI GÖÇ YOLUNDA KAYBETTİ

Ne kadar gözaltında tutuldunuz?

Yaklaşık 10 gün karakolda ve mülteci kampında kaldık. Sonra bizi serbest bıraktılar. Artık elimizdeki belgelerle Yunanistan’da bulunma hakkımız vardı. Biz de Atina’ya geçtik. Almanya’ya gitmeye niyetliyiz. Nasıl yaparız derken 5 gün geçti. Bir gün yol arkadaşımla buluşup bir yere gideceğiz. Randevulaştık yani. Kaldığımız yerler 15-20 dakika yürüme mesafesinde. Eşim koşarak yanıma geldi. Yol arkadaşımın eşi aramış. Telefonda bağırıyor eşim öldü diye. Hemen bir taksiye atlayıp kaldığı yere gittim. Taksiciye de ambulansı arttırmaya çalışıyorum. Eve vardığımda eşi ve çocukları feryat figan. Yunan komşular koştular hemen. Ambulansa ulaştılar. Ambulans geldi ve hızlıca hastaneye götürdüler. Ben ailenin yanında kaldım. Çok geçmeden hastanedekiler vefatını haber verdiler. Tabii ne yapacağımı şaşırdım. Hep beraber perişan olmuştuk.

“ARKADAŞIMIN CENAZE NAMAZINI KILMADILAR”

Cenazeyi Türkiye’ye mi gönderdiniz, Yunanistan’a mı defnettiniz?

Türkiye’ye gönderdik. Eşinin yaşlı annesi yaklaşık 2,5 yıldır görmüyor onu. Bir de cenazesinden onu mahrum edemem demesi bu sürecin yaşattığı acıları göstermesi açısından çok önemli. Cenaze Türkiye’ye ulaştığında müftülük tarafından selasının okunmadığını ve namazının kıldırılmadığını öğrenince çok üzüldük. Müftüyü arayan gazetecilere ne yapalım emir kuluyuz dediğini öğrenince dedim ki: İyi ki onlar kıldırmadı. Önümde vermem gereken ciddi bir karar vardı. Eşimle konuştuk ve arkadaşımın ailesiyle bir müddet Atina’da kalmaya karar verdik. Onlar gitmek istedikleri yere gidinceye kadar kalacaktık. Bu süreç uzun sürünce biz de hazırlık yapmaya başladık. Psikolojik ve maddi olarak ayakta kalmak bu dönemde çok zordu tabii ki. Özellikle rahmetlinin ailesi için bu çok daha zordu. Neyse ki dünyanın pek çok yerinden arkadaşlar yardıma koştular da bu süreci atlatabildik.

Kimdi yolda kaybettiğiniz yol arkadaşınız?

O güzel insanı biraz anlatmam lazım. Çünkü bu boynumun borcu. Hani beyin göçü dedik ya.. Alın size beyin göçünün en hası. Mesleğinde doktora yapmış, uzun yıllar çeşitli illerde okul müdürlüğü yapmış kaliteli bir insan. Kalite sözcüğü bu insanı tarif etmeye yetmez. Dini bilgisiyle ilahiyatçıları cebinden çıkarır. Yazar ve şair. Yunanistan yolculuğunda onun bir yönünü daha keşfettim. O da yerel kültüre olan ilgisi. Çok güzel Karadeniz türküleri bilir ve seslendirirmiş. Fikirleri isabetli. Ben her işimi onunla paylaşırdım ve fikrini alırdım. Onun fikrine uyup da zarar ettiğim hiçbir durum olmadı. Çok dertli bir insandı. Aklında hep arkada kalanlar vardı. Yunanistan’da mülteci kampında bile o Afgan ve Pakistanlı çocuklar için ne yapabiliriz derdindeydi. Hatta aramızda biraz para toplayıp verdi birine. Tarihe mal oldu bu insan. Herkes onu yıllarca Meriç şiiriyle hatırlayacak. Arkada bıraktığı ailesinin hayatı zor olacak elbette. Ama bıraktığı manevi miras, güzel hatıralar ve iyilik serüveni onlar için övünç kaynağı bence. Ben ömrün boyunca onun dostu olmakla övüneceğim ve onu hep hayırla yad edeceğim.

Nihayet Avrupa’ya geldiniz, Almanya’ya ulaştınız. Şimdiki hayatınız? Nasıl bir süreç sizi bekliyor?

Geldiğimizde 6 ay iki farklı kampta kaldık. Şartlar elbette zordu. Çocukların okula gitme imkanı olmadı. Ama özgürdük. Evet mülteciydik. Bir hukuk devletinde olduğumuzu bilmek, mülteci olsak bile haklarımız olduğunu bilmek, hakkımızda bir süreç işlediğini ve hukukun olmadığı Türkiye’ye hiçbir şekilde teslim edilmeyeceğimize emin olmak çok güzel. Neredeyse 2 yıla yakın ailemden uzak kalmak zorunda kalmıştım. Şimdi ailemle birlikteydim. Bu çok önemli bir şey. Yani ailenin yanında olması. Şartlarımız çok iyi olmasa da aileme ne oldu, sıkıntıları var mı, başlarına bir iş geldi mi gibi insanın psikolojisini zorlayan şeylerin olmaması çok önemliymiş. Şu anda bir belediye evindeyiz. Pakistanlı bir aile ile bir evi paylaşıyoruz. Çok güzel bir aile onlar. Hamdolsun çok iyi anlaşıyoruz. Sadece mutfağı ortak kullanıyoruz. Diğer kullanım alanlarımız ayrı.

Almanya’daki hedefleriniz neler?

Şimdi tek derdimiz Almanca öğrenmek, topluma entegre olmak ve çocuklarımızı yeni okullarına adapte etmek. Onlar da zamanla olur diye düşünüyorum. Zaten Alman devleti bizi sıkıştırmıyor. Uzun bir zaman var önümüzde. Sonrasında ise meslek itibarıyla iş bulmakta zorlanmayacağımı düşünüyorum. Burası bir sanayi ülkesi. Yani mühendisliklerin revaçta olduğu bir ülke. Önceden çalıştığım konular dünyada da güncel konulardı. İyi olacak diye bir temennim var. Allah yalancı çıkarmasın ne diyeyim.

Ama yine eve kapandınız, şimdi de gerekçe bir virüs…

Evet şimdi de virüs salgını dolayısı ile yine eve kapandık. Zorunlu bir durum. Önceki gibi bir zorunluluk değil ama. Ailemleyim, teknik imkanlarım daha iyi, sağlık imkanlarım daha iyi.. Hem dil çalışmak için hem de kitap okumak için değerlendirmeye çalışıyoruz.

“ÜLKEMİ HIRSIZLARA YOLSUZLARA, İŞ BİLMEZLERE BIRAKMAK İSTEMİYORUM”

Bir gün geri dönmeyi düşünüyor musunuz?

Ben eninde sonunda ülkeme dönmeyi istiyorum. Çünkü çalıştığım yerde yapmak istediğim çok proje var. Eninde sonunda orası yetkin insanların önemini anlayacak. Ülkemi hırsızlar, yolsuzlar, iş bilmezler sürüsüne bırakmak istemiyorum. Ama bu imkanım olur mu, olursa ne zaman olur onu tabii Allah bilir. Hayırlısı diyelim.

Bu uzun maceranın ve yolculuğun size öğrettikleri, üzerinizde bırakacağı izler neler?

Bu süreç bana çok şey öğretti. İnsan yaşadığı toplumun kalıplarına sıkışıp kalıyormuş. Ailenin, çevrenin ve resmi eğitim sisteminin zihne enjekte ettiği şeylerden dolayı insan kendine bir düşünce hapishanesi inşa ediyormuş. Ben 90’lı yılların imam hatip mezunlarındanım. Resmi dini eğitimin dayattığı bir sürü çıkmaz kalıbım da varmış. Sürecin bana öğrettikleri o kadar çok şey var ki… Ülkenin tümü dahil biz de kendi acımızın haricinde kimsenin açısına bizden olmadığı için duyarlı olmadık. Aleviler ötelendi ülkemde, Kürtler her şeyiyle ezildi ülkemde ama bizden değiller diye ve devletçi refleksle hiç duymadık onların iniltisini. Ama artık ben öyle değilim. Ezilen kim varsa yanındayım. Yanında olacağım. Olmaya çalışacağım. Velev ki ezen kardeşim de olsa karşısında olacağım. Dinimiz bize hiçbir ırkın üstün olmadığını öğretti ama biz Türk’ün üstün ırk olduğu düşüncesiyle hareket ettik. Resmi eğitim bize aslında bunu dayattı biraz. Biz de dünden hazırdık. Hemen girdik o kalıba. Eğitimin her aşamasında ders olarak aldığımız inkılap tarihi dersleri Ege denizine döktüğümüz Yunanlı düşmanlığını aşıladı bize. Ama yaşadığımız bu süreçte bize kapılarını açan ilk Yunanistan oldu. Ben Yunanistan’da bir yıla yakın yaşadım. O kadar iyi insanlar ki anlatamam. Bir Vasil abimiz vardı. Türkiye göçmeni bir Rum. 40 yıl önce ayrılmak zorunda kalmış Türkiye’den. Aynen bizim gibi her şeyine el konulmuş. Bana dedi ki, “Siz de Türkiye’ye karşı kırgınlık ve kızgınlık görüyorum. İki şerefsiz yüzünden ülkemize darılmayın. Bizim ülkemiz burası değil orası.” Şok oldum.

Eskiden çalıştığım bakanlıkta hem ufkum darmış hem de korkak hareket ediyormuşum. Aman bakan ne der, aman yöneticiler ne der, denetimde soruşturma geçirir miyim? Şimdi devlet yönetiminde daha cesur olunması gerektiğini anladım. Cesurluktan kastım elbette aptallık değil, hukuksuzluk değil. Daha atılgan demek istedim. Şimdi zorunlu da olsa dünyaya açıldık, pek çok ülke gördük, ufkum açıldı diyebilirim.

Bu süreçte öğrendiğim en önemli şeylerden biri de herkese ederi kadar kıymet vermekmiş. Ben özellikle ailemden insanlara aşırı kıymet vermişim. Çok ödünler vermişim onlar için. Vaktimi harcamışım, naktimi harcamışım onlar için. O kadar yırtınmaya değmezmiş. Bu süreçte amasız, fakatsız sırf ben olduğum için hiç biri yanımda dimdik durmadı. Hiçbirine sırtımı yaslayamadım.

[Selahattin Sevi] 29.3.2020 [Kronos.News]