Hizmet Hareketine kurulan yeni tuzak [Bedirhan Yusuf]

Hizmet Hareketi yeni bir oyun ile karşı karşıya.

Bu oyunun adı, yurt dışındakiler ile yurt içindekiler arasına nifak sokma.

Bunun için ciddi çalışmalar ve algı operasyonları yapılmaya başladı.

Ve bazı noktalarda da başarılı olunuyor ne yazık ki.

Hizmet Hareketi, 170 ülkede olan ve aktif olan bir hareket.

1990'ların başından itibaren, hareketin içinde bulunan insanlar, gönüllerinde olan sevgiyi dünya insanlarına anlatma adına başladıkları hicret ile, bu gün Afrika'dan Sibirya'ya, Japonya'dan Amerika'ya kadar dünyanın her yerinde okullar ve müesseseler açtılar.

Tabii bu hicret ve okul açma eylemlerinde, olmadık olaylar, çok zor şartlar ve olumsuzluklarla da karşılaştılar.

Bunlar yıllarca yurt içinde yaşayan insanlar tarafından anlatıldı ve yapılan fedakarlıklar dile getirildi.

Mesela Sibirya'da soğuktan kulağı düşen insanlar.

Mesela soğuktan korunma adına, battaniyelerden kendilerine içlik yapan fedakar öğretmenler.

Mesela bir lokma sıcak ekmeğe hasret kalan insanların, Türkiye'ye gidenlerin, “ne getirelim Türkiye'den” sorularına “ekmek” demeleri.

Aylarca maaş almadan bilmedikleri ülkelerde ailecek yaşam savaşı vermeleri.

Aylarca bir odada durup, dışarıya bile çıkamayan fedakar ablaları.

Yılda bir kaç defa sıtma olmayı göze alarak gidilen ülkelerdeki abla ve abileri.

Açlığın ve sefaletin diz boyu olduğu, hükümetlerin büyükelçi bile yollamadığı ülkelerde okul açanlar.

İç savaşın yaşandığı, yerli halkın ülkelerinden ayrıldığı ülkelerde kalarak, oraları terk etmeyen ve oralarda okullar açanlar.

İşte tüm bu fedakarlıkları yapan insanları, yurt içinde yaşayanlar hep birer örnek olarak anlattılar yıllar boyunca.
Bu fedakarlıkları yapan kardeşlerine dualarıyla ve ellerinden geldiği kadar maddi yardımlarıyla destek oldular.

Bugün devran değişti ve Hizmet Hareketi'nin çıktığı topraklarda, hareketin insanları linç edilmeye ve adeta bir soykırıma uğramaya başladı.

Bugün hicret yaşayan ve garip olanlar, yurtdışında olanlardan daha çok, Türkiye'de yaşayan Hizmet Hareketi mensupları oldu.

Kendi ülkelerinde garip, kendi ülkelerinde parya oldular.

İşte tam bu noktada, hareketi ve hareketteki insanları yok etme çabasındaki zihniyet, bu harekette bulunan insanların arasın fitne tohumları ekme arayışına girdiler.

Korkutarak, zulmederek, işkenceler ile davalarından vazgeçiremediler ve bu nedenle yok edemedikleri hareketi, fitne ateşi ve ayrılık tohumları ile yok etme yoluna girdiler.

Bunu da şu söylem üzerinden yapmaya çalışıyorlar.

“Siz burda zulümlere maruz kalırken, bedel öderken, yurtdışındakiler rahat rahat yaşıyorlar ve sizi kaderinize terk ettiler.”

Bu söylem, asla kabul edilemeyecek ve doğru olmayan bir söylemdir.

Bu harekette olan her insan, bu gün Türkiye'de yaşanan zulümlere karşı acı çekiyor ve acılarını hissediyor.

Yurt içinde yaşayan kardeşlerim şunu bilsinler ki,

Yurtdışında yaşayan kardeşlerinin, her anları onlarla.

Yurtdışında yaşayan kardeşleri, hep dualarında onları anıyorlar.

Yurtdışında yaşayan kardeşleri, onlara maddi ve manevi olarak yardım etme adına projeler geliştiriyorlar, kafa yoruyor.

Yurtdışında yaşayan kardeşleri, zulüm altında olan kardeşlerinin feryatlarını duyurma adına, yurtdışında koşturuyorlar.

Yurtdışında yaşayan kardeşleri, yapılan zulümleri, yapılan soykırımı dünyaya duyurma, bu zulmü bitirme adına dertleniyor, projeler geliştirme adına kafa patlatıyor.

Yurtdışında yaşayan kardeşleri, her an yüreklerinde zulüm altındaki kardeşlerinin acılarını hissediyor ve gözyaşı döküyorlar.

Bu fitne şebekesi, bu fitneyi en üst perdeden yapmak için, şimdi de, Hocaefendi'nin Türkiye'ye dönmesini ve bunun da bir civanmertlik olacağını dile getirmeye başladılar.

Ahmet Taşgetiren üzerinden ekilmeye çalışılan bu fitne tohumlarında, Hocaefendi'nin Türkiye'ye dönerek olmayan adalete teslim olmasını dillendiriyorlar.

Hamile kadınları, ömrünün sonuna gelmiş insanları, burs verdi, kurban verdi diye hapse atan zalimlere teslim olmasını isteyen bu fitne şebekesi, bunu yapmasını da civanmertlik olarak sunmaya çalışıyor.

Bir mümin, bir zalimin işini kolaylaştırmaz.

Sonuna kadar mücadele eder.

Bu münafık anlayış, dün başka söylemlerle aynı tuzağa çekmeye çalışıyordu.

Dün, bu hasret bitsin artık denilerek, Hocaefendi'yi Türkiye'ye davet eden ve onu tutuklayıp zulmetmeyi planlayan münafık anlayış, bu gün, civanmertlik yap ve gel adalete teslim ol diyerek ayrı bir münafık tuzağı kurmaya çalışıyorlar.

Hizmet hareketinde olan tüm insanlar, bir imtihan ve elenme sürecinden geçiyor.

Ve bu süreçte, herkes farklı farklı imtihanlarla sınanıyor.

Rabbim, kaldıramayacağımız imtihanlarla imtihan etmesin.

Rabbim, tez zamanda, bu zulme son versin.

Bedirhan YUSUF, 28.10.2016 /Samanyolu Haber

Aldanırız ama aldatmayız [Yavuz ALP]

İster Türkiye'de olsun ister Dünya medyasında, AKP- Cemaat ilişkileri hakkında yazılan yazılarda durum değerlendirmesi yapıldıktan sonra, hemen önceki dostluklar gündeme geliyor.

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin “her partiye aynı ölçüde yakınlığımız var, demokrasiye ve insan haklarına sahip çıktıkları sürece biz de partilere destek verdik” demesine rağmen AKP ile daha yakınlık ön plana çıkarılıyor.

Eski bir eğitimci olarak bu konuya yurt içi ve yurt dışı görevlerim sırasında karşılaştığım hadiseler perspektifinden farklı bir boyutta bakmaya çalışacağım.

Seksenli yılların ortalarında Türkiye'nin bir ilinde dershane öğretmenliği yapmaya başlamıştım. Tabii o yıllar öğrenci bulma konusunda çok zorlandığımız yıllardı. Rakiplerimiz tecrübeli ve güçlüydü, bizse yeni mezun genç bir ekip olmamız yanında bir de şucu'ların dershanesi diye isimlendiriliyorduk, yani baştan geride başlıyorduk.

Öğrenci bulmak için ilçe ilçe, kasaba kasaba, köy köy, dolaşıp oradaki okullara gidip deneme sınavları yapıyor, kendimizi anlatmaya çalışıyorduk ama bizlere takılan isimlerden dolayı hiç kimse bizimle aynı karede bulunmak istemiyordu. Bu yüzden gittiğimiz yerlerde okul müdürleriyle görüşmek, derdimizi anlatmak imkansız olduğu gibi bazı müdürler, müdür yardımcılarını görevlendiriyor bazıları da bir öğretmenle ayak üstü görüştürerek bizleri başlarından savmaya çalışıyorlardı.

Allah'ın izniyle öğretmen arkadaşlarımızın maddi bir beklentiye girmeden karın tokluğuna samimane büyük gayretleriyle, öğrencilerini en iyi şekilde yetiştirmeleriyle, üniversite sınavlarındaki başarılarıyla bunlar aşıldı. Ertesi yıllarda öğrenci yönünden sıkıntılar yaşanmadı.

Bunları şikayet ya da övünme adına anlatmıyorum. Türkiye'nin her tarafında benzer tablolar yaşanıyordu ve bugün yok edilmeye çalışılan eğitim destanı böyle yazılıyordu... Yoksa birilerinin ne istediler de vermedik ifadeleriyle değil.

Tabii ki bu yaptığımız sınavlar sonucunda şunu da görüyorduk ki bazı öğrenciler vardı ki başarı yolu açık fakat dershaneye gidebilecek imkanları yoktu. İşte tam bu noktada şu anda öğrenciler için burs topladığı veya burs verdiği için teröre destek verdi diye iftira atılıp zulme uğrayan fedakar hizmet gönüllüleri gibi o dönemde de burs bulan ya da ailesinin ihtiyaçlarından kesip burs veren hizmet gönüllüleri derdimizin dermanı oluyor, kendilerine durum anlatıldığında hiç çekinmeden yardıma koşuyor, o öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.

Ders yılı sonunda öğrencilerimiz için ödül törenleri yada mezuniyet geceleri düzenliyorduk. Tabii ki bu programlara, bulunduğumuz ilin protokolünü de bin bir sıkıntıyla randevu alıp davet ediyorduk. Bazıları direkt gelemeyeceğim derken bazıları da geleceğiz deyip gelmiyordu veya yardımcı pozisyonunda insanları gönderiyordu. Programlarımızda genellikle protokol için ayırdığımız sıralar hep boş kalıyordu.

Yani bir çok devlet yetkilisi gelecek endişesiyle, bizimle aynı kareye girmek aynı ortamda bulunmak istemiyordu.

Hatta yurtdışında da bir keresinde yaptığımız güzel bir etkinliğe o ülkenin yetkilileri katılacaktı. Bizim yetkilileri de davet ettiğimde birisi bana aynen şöyle demişti:

-Hoca bak sizi biliyorum. Yaptığınız çalışmaları takdir ediyorum. Ülkemiz adına güzel şeyler yapıyorsunuz ama ben sizinle aynı karede olamam

Daha sonra AKP dönemi başladı ve bizim yaptığımız programlar ister yurt içinde, ister yurt dışında olsun bakan ve milletvekilleriyle doluyordu.

Yine yurt dışında yaptığımız bir programa Türkiye'den üst düzey bir devlet yetkilisi geleceğini söyleyince ülkemizin temsilcileri olan büyükelçisinden konsolosuna, ataşelerine varıncaya kadar herkes gelmişti. Biz çok şaşırmakla beraber o güne kadar görmediğimiz bütün devlet yetkililerimizi bir arada gürünce çok mutlu olmuştuk.

Bu davranışlar, bizi her partiye eşit mesafede olma, siyasete karışmama düsturumuza rağmen gayri ihtiyari AKP'ye karşı 'kısmen üvey evlat muamelesinden kurtulduğumuz için' daha sıcak bakmamıza sebep olmuştur diye düşünüyorum.

Ama bilemezdik ki onların bu geliş gidişlerinin yaptıkları konuşmaların arkasında başka planlarının olduğunu... (Hatta programlara katılan, güzel konuşmalar yapan üst düzey bir siyasetçi kendi ağzıyla itiraf etmişti “biz siyasilerin işi insanları ütmektir“ diye)

Çünkü biz aldatılabiliriz ama asla aldatmayız.

Yavuz ALP, 27.10.2016 /Samanyolu Haber

90’lara dönüş kararnamesi [ORHAN ALTINBARAN]

Önceki gün yayımlanan ve 61 il emniyet müdürünü değiştiren kararnamenin yankıları devam ediyor. Süleyman Soylu’nun, Efkan Ala’nın yerine içişleri bakanı olmasının ardından çıkması beklenen kararname nihayet önceki gün Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Kararname birçok önemli ayrıntı içeriyor. Bunların başında da “90’lara dönüş sinyalleri” vermesi bulunuyor. Bu, 90’ların hem fail-i meçhullerle dolu karanlık günlerine dönüş hem de 28 Şubat benzeri bir tasfiye anlamına geliyor. Yeni ekibin ortak özelliği, ‘Cemaat ve Kürt düşmanları’ndan oluşması. Eski İçişleri Bakanlarından Mehmet Ağar, geçtiğimiz günlerde TBMM 15 Temmuz Darbe Komisyonu’na yaptığı açıklamada, “Şimdi bakıyorum, son 10-15 günde yine bizim zamanımızdaki eski dönemlere göre bir yapılanma görüyorum” demişti.

Son kararname, Türkiye’nin en karanlık 10 yılı olarak bilinen terör ve fail-i meçhullerle dolu 90’lara dönüş tartışmalarını alevlendirecek gibi. HDP’li belediye başkanlarının gözaltına alınması, belediyelere kayyum atanması ve teşkilatlara polis operasyonları düzenlemesi ile sertleşen politikaların artarak devam edeceği görülüyor. Artık 90’ların kadroları veya onların devamı sayılabilecek aynı düşüncelere sahip daha genç bir kuşak iş başında.

‘EMNİYETTE VURUCU TİM İŞBAŞINDA’

“Ergenekon’un emniyet ayağı neredeyse tam kadro görevde” şeklinde özetlenebilecek kararname, bundan sonra özellikle Doğu ve Güneydoğu’da daha şahin bir sürecin yaşanacağı işaretlerini veriyor. Kararnameyi ‘vurucu tim işbaşında’ diye nitelemek mümkün. Bu kadro aynı zamanda ‘illegal çalışmaya meyilli’ bir kadro.

1991’de Ünal Erkan’ın emniyet genel müdürü oluşu ve 92’de istihbarat dairesine Halil Tuğ’un atanması ile birlikte başlayan yapılanmaya benzer bir oluşum dikkat çekiyor. Buna, Süleyman Soylu’nun kararnamesi demek çok fazla doğru olmaz. Belli bir istişari mekanizmanın varlığı göze çarpıyor. Eski polis başmüfettişi Hasan Yiğit’in Terörle Mücadele (TEM) Daire Başkanı olması, Kahramanmaraş Emniyet Müdürü Servet Yılmaz’ın Emniyet Genel Müdür Yardımcısı yapılması ve Bilgi Teknolojileri Daire Başkanı Yusuf Güngör’ün yerini koruması ile ‘istişare heyeti’nin tamamlandığı ifade ediliyor.

Alınan bilgilere göre bu isimler, ’derin çevrelerle’ ilişkileri bilinen emniyetçiler.

EMNİYETTE 28 ŞUBAT ZİHNİYETİ KALDIĞI YERDEN…

Yeni TEM Daire Başkanı Yiğit’in, son kararnamede Adana İl Emniyet Müdürlüğü’ne getirilen Osman Ak’ın ‘has adamlarından’ biri olduğu iddia ediliyor. 28 Şubat dönemi emniyet teşkilatının en önemli figürlerinden Osman Ak (Mehmet Ağar gibi o da 15 Temmuz Darbe Komisyonu’nda dinlenecekler listesindeydi), Ünal Erkan ve Halil Tuğ tarafından oluşturulan yapılanmanın da kilit isimlerindendi. Şimdi onun yerini Hasan Yiğit’in alacağı konuşuluyor.

Özellikle merkez teşkilatındaki tasfiyeler, önemli dairelere ve bazı Güneydoğu illerine yapılan atamaların bu ‘akıl’ tarafından üretildiği görüşü hâkim. Diyarbakır, Hakkâri, Şırnak, Siirt, Tunceli, Batman, Bingöl, Şanlıurfa, Muş, Gaziantep, Kilis, Ardahan, Elazığ emniyet müdürleri değişti.

Polis başmüfettişliğinden Özel Harekât Daire Başkanlığı’na getirilen Selami Türker’in de çevresinde “Kürt düşmanı” olarak bilinmesi bu görüşü destekleyen unsurlardan. Koyu ülkücü bilinen Türker, aynı zamanda Cemaat nefreti ile de tanınıyor. İstihbarat Daire Başkanı olan Akın Karatay da aynı şekilde ‘derin bağlantıları’ olduğu iddia edilen polis müdürlerinden.

Yine polis başmüfettişliğinden Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne getirilen Tacettin Aslan, başmüfettişlikten Hakkâri Emniyet Müdürlüğü’ne atanan Suvat Dilberoğlu, başmüfettişlikten Kırıkkale Emniyet Müdürlüğü’ne atanan Mahmut Çorumlu, Beşiktaş Adile Sadullah Mermerci Polis Meslek Eğitim Merkezi (POMEM) Müdürlüğü’nden Kilis Emniyet Müdürlüğü’ne getirilen Günter Şenses, Aksaray’dan Erzurum Emniyet Müdürlüğü’ne atanan Mehmet Aslan ve Aksaray POMEM Müdürlüğü’nden Elazığ Emniyet Müdürlüğü’ne getirilen Doğan Cangül de bu ekiple birlikte zikredilen polisler. Mevcut Ankara Emniyet Müdürü Mahmut Karaaslan’ın da bu ekibin bir parçası olduğu öne sürülüyor.

Hakkari Emniyet Müdürlüğü’ne getirilen Suvat Dilberoğlu’nun adı, 28 Şubat’ın önemli olaylarından Türkbank ihalesi ve işadamı Korkmaz Yiğit meselesinde de gündeme gelmişti. Kendini ‘ülkücü’ olarak tanıtan Dilberoğlu’nun Hakkâri performansı merak konusu olacak.

TELEKULAKÇILARIN ÖNÜ AÇILDI

28 Şubat’ın efsane polis şeflerinden Adil Serdar Saçan’ın teknik takip büro amirliğini yapan ve “Saçan’ın telekulağı” olarak tanınan İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Cengiz Demircan, son kararname ile Strateji Daire Başkanı oldu. Demircan, 11. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de korumalığını yapmış bir isim.

1999’da dönemin Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ile birlikte Gülen Cemaati aleyhine raporlar yazan ve soruşturma yürüten Osman Ak, Adana Emniyet Müdürü oldu. Yine aynı ekipte yer alan Zafer Aktaş da 17 yıl sonra il emniyet müdürü yapıldı. Polis Başmüfettişi Aktaş, Muş Emniyet Müdürlüğü’ne atandı.

Orhan Altınbaran, 28.10.2016 /TR724.com

Merkez Bankası Başkanı’ndan kritik mesajlar [SEMİH ARDIÇ]

Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya, dün 2016’nın son enflasyon raporunu açıklarken kritik mesajlar verdi. Enflasyon raporuna göre enflasyonun 2016 sonunda yüzde 7,5 seviyesinde gerçekleşmesi beklenirken, 2017 için daha evvel açıklanan yüzde 6 tahmini yüzde 6,5’e yükseltildi.

2017 enflasyon tahmininin yukarı yönlü revize edilmesinde döviz kurlarının artacağı beklentisi etkili oldu. Bir başka ifade ile dövizdeki artışa bağlı olarak ithalat fiyatları yükselecek ve bu da içeriye yüksek enflasyon olarak yansıyacak.

Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın toplantıda verdiği en önemli mesaj, “Döviz kurundaki gelişmeler enflasyon görünümünü bozarsa tepki veririz.” cümlesinde saklı. Bu faiz indirimi bekleyenler için yolun sonuna gelindiğini gösteriyor. Merkez Bankası döviz kuru artışını kaçınılmaz görüyor ve tansiyonu düşürmek için faiz artışına gidebileceğini şimdiden ilan ediyor.

Bu silahı kullanmadan döviz satışı yapabilir. Ancak mevcut rezervlerle çok fazla hareket alanı olduğu söylenemez. Bu arada Saray müşaviri Yiğit Bulut’un dolar 2,80’e düşecek propagandası Merkez Bankası’nın semtine dahi uğramamış. Aynı Bulut, daha evvel 2,50 nakaratını tekrar ediyordu. Ekonomi, hele hele para yönetimi hislerle yürümüyor. Çetinkaya, Saray’daki paralel ekonomi yönetimine bu hakikati zarif bir biçimde ifade etmiş oldu.

KUR VE FAİZ AYNI ANDA YÜKSELİRSE MALİ KIYAMET!

Çetinkaya bu mesajı verirken serbest piyasada 1 Amerikan Doları 3,1022 TL seviyesine tırmandı. Suriye ve Irak (Musul, Başika krizi) eksenli siyasî belirsizlikler, hukuk devletinin yerle bir edilmesi, Başkanlık macerası gibi her biri ekonominin geleceği için ağır riskler ihtiva eden başlıklar kurların yükselmesinde etkili oluyor.

Bütün bunlara FED’in yeni faiz artışı için geri sayımı başlatması ilave edildiğinde TL’nin dolar karşısında erimeye devam edeceğini söylemek için Nobel Ekonomi Ödülü almaya ne hacet!

BANKALARIN KREDİ RİSKİ

Türk Telekom’un ana şirketi Ojer Telekom’un 4,75 milyar dolar kredi borcunun son taksitini ödeyememesi Akbank ve Garanti Bankası gibi Türk bankalarını da müşkül vaziyette bırakabilir. Bankaların takipteki alacakları günden güne artıyor. Kamu bankalarının hükümete yakın müteahhitlere verdiği milyarlarca TL kredinin akıbeti zaten bilinmiyor!

Hazine’nin Merkez Bankası’ndan bu müteahhitler için kısa vadeli avans kullandığı iddiaları var ki kokusu yakında çıkar. Bu doğru ise Merkez Bankası karşılıksız para basımı yapıyor demektir. Karşılıksız para basmanın faturası yüksek enflasyon ve devalüasyondur. 1990’ların hastalığı nüksetti ise tedavi bu sefer daha zor olacaktır.

Türkiye özel sektörün 201 milyar dolar gibi devasa döviz açığı ile likidite krizine yakalanırsa 2001 krizini mumla arar hale gelebiliriz. Böyle bir atmosferde fırlayan kuru tutmak için faizlerde şok yükselişler olur ki bu mali kıyamet anlamına gelir.

TÜRKİYE GİBİ PİYASALARA PARA GİRİŞİ AZALDI

Merkez Bankası Başkanı Çetinkaya’nın konuşmasında dikkat çeken şu dört madde ekonomiyi zor günlerin beklediğini gösteriyor:

1) ABD Merkez Bankası FED’in faiz artırımı beklentileri tahvil getirilerindeki düşüşü durdurdu.

2) Gelişen piyasalara portföy girişleri azaldı. Şu an pek çok fon yöneticisi, ‘bekle gör’ politikasına geçti.

3) Son günlerde Türk lirası zayıfladı, Türkiye’nin risk primi arttı.

4) Yurtiçinde talep üçüncü çeyrekte yavaşladı.

Merkez Bankası Başkanı Çetinkaya özetle, kısa vadede cari açığın artacağını, sanayi üretiminin üçüncü çeyrekte ikinci çeyreğin altında kalacağını ifade ediyor. Bu da büyüme ve enflasyon rakamlarına doğrudan etki edecek veriler olarak önümüzde duruyor.

Semih ARDIÇ, 28.10.2016 /TR724.com

Darbenin kanı kimin elinde? [Dr. Emin Aydın]

American Enterprise Institute’e yazan Michael Rubin, Türk basınının içinde olduğu vahim durumu ortaya koyabilmek için “Türk gazetecilerin soramadığı 12 soru” diye bir makale kaleme almış. Sorulamayan üçüncü soru “Darbe girişimin arkasında farklı bir hikâye var mı?” sorusu. Rubin’e göre darbeye katılan bazı subayların Gülen’den çok Erdoğan’a yakın oldukları gerçeği, veya Erdoğan’ın o gün 17:00 ila gece 1:30 arasında nerede olduğu konusunun hala netlik kazanamamış olması, ve tabi o gece öldürülen sivillerin çoğunun kimler tarafından öldürüldüğü henüz sorgulanamamış durumda.

Soru sorunca FETÖ’cü deniliyor

Aslında böyle zor sorular hiç sorulmuyor değil. Ama sorulduğunda, ya Bahçeli’nin ANKA muhabirine dediği gibi, “Siz zaten böyle bir soru sorarsınız. Karıştırıcısınız!” cevabı alınıyor; veya El-Cezire muhabirine Bakan Mehmet Şimşek’in dediği gibi, “Besbelli Gülen’in gazetelerini okuyorsunuz,” cevabı. Daha acısı, ertesi gün sarayın kadrolu ve gönüllü sözde-gazetecileri bu meslektaşlarını ‘FETÖ propagandası yapmakla’ itham ediyor ve sözgelimi Bahçeli’nin edep yoksunu cevabını “FETÖ sorusuna tokat gibi cevap!” başlığıyla verebiliyorlar. Vahamet orada bitmiyor; bir önceki gün mağdur olan gazeteci, ertesi gün, “Aman FETÖ’ye vurayım da başım daha fazla belaya girmesin; bize bu şartlarda namus falan lazım değil,” refleksi gösterip, “FETÖ’yle alakamız yok,” açıklaması yapıyor, veya “Biz aslında FETÖ soruşturmasına destek vermiştik,” lafazanlığına soyunuyor.

Sözüm Hürriyet’in ByLock haberini yapan İsmail Saymaz’a: Yaptığın iş bir gazetecilik başarısı ve fakat sen bunu gazetecilik için değil, FETÖ soruşturmasına destek vermek için yaptığını söyleyerek hem kendini rezil ediyorsun, hem haberinin değerini tüketiyorsun…

Can Ataklı’nın sorularının cevabı var mı?

Bakalım Can Ataklı geçen gün Sözcü’de yayınladığı “Erdoğan o gece Marmaris’ten mi geldi?” makalesinden pişmanlık duyup, “Ben aslında Erdoğan’ın ne kadar büyük bir lider olduğunun anlaşılmasını sağlamaya çalışıyordum,” diyecek mi? Zira Ataklı’nın sorduğu cesur sorular, sadece “Erdoğan sanıldığı kadar büyük bir kahramanlık yapmış olmayabilir,” sonucunu çıkarmıyor; darbenin çok daha erken bir saatte engellenmiş olabileceğini ve fakat (aynıyla aktarıyorum), “bu durumda darbe girişimi konusunda halkı inandırmak zorlaşabilirdi. Bu nedenle küçük bir grubu tahrik ederek sokağa salmış ve bunu da halk eliyle bastırmış” olabileceğini tekraren söylüyor. Ataklı bu iddiasının şu anlama da geldiğini anlayamayacak biri değil: Aslında hiç kan akıtılmadan darbe bastırılmıştı. Fakat Erdoğan, darbeye kalkışma suçunu yeterli bulmadığından, darbecilerin sivilleri öldürmesi sonucunu verebilecek bir çağrıda bulunarak halkı askerlerle çatışmaya teşvik etti.

Şimdi soruyorum: O gece şehit olan 241 insanın kanı kimin elinde?

Polisin Ankara garı saldırısıyla alakalı ihbar geldiği halde hiçbir tedbir almamış olduğu iddiası bir vahim ise, bu iddia bin kat daha vahimdir. Zira burada devlet halkını korumamış veya koruyamamış değil, bilerek, isteyerek, taammüden ölmeye göndermiştir.

ByLock’u yeniden ısıtacağız derken

İsmail Saymaz’ın ByLock’un sahibi olduğu iddia edilen David Keynes’le yaptığı röportaj, ByLock’un 16 Ocak 2016 tarihinden itibaren kullanılmadığını ortaya koyunca, Cem Küçük’ün ifade ettiği üzere çok kızmış olan MİT karşı haber atağına geçmiş görünüyor. Dün, Sabah gazetesinde çıkan iki haber ‘Darbecilerle aynı iletişim yazılımını kullanan herkes darbecidir’ mantıksız-mantığının delili olan ByLock’u kurtarmaya yönelikti. Haberlerden biri darbenin tarihinin ta 11 Ocak’ta ByLock’tan örgütün ağabeyleri tarafından verildiğini iddia ediyordu, diğeri ise ByLock’un darbe günü ve sonrasında da kullanıldığını.

Ben de gazeteci merakı ile soruyorum: ByLock’u MİT tam olarak hangi tarihte kırmış? Her örgüte sızmış olan, KCK örneğinde gördüğümüz üzere örgütlerin silahlı unsurlarında dahi yer alan MİT, Cemaate sadece ByLock’u kırarak mı sızmış? ByLock kullanıcıları arasında bir taraftan Cemaat üyesi gibi görünürken, diğer taraftan MİT’e bilgi sızdıran hiç kimse yok muymuş? Yoksa yazıklar olsun böyle MİT’e! Varsa, darbenin tarihini 11 Ocak 2016’dan bu yana bilen MİT, buna engel olmak için ne yapmış? Yoksa onlar da 15 Temmuz gecesi devletin zirvesinin yaptığı gibi, “Hele bekleyelim, suçu bir işlesinler, ondan sonra tepelerine bineriz” mi yapmışlar?

16 Temmuz sabahı başlayan sivil darbe

Bu sorulara net ve tatmin edici cevaplar verilmediği müddetçe darbe gecesi Başkanlık Sarayı’nın yakınlarını ve TBMM’yi bombalayan pilotların bu talimatı gece yarısından önce bastırıldığı anlaşılan birinci darbenin komutanlarından mı aldığını, yoksa gece yarısından sonra başlayan ikinci darbenin bir numarasından mı aldığını sorgulamanın sırası gelmeyecek. 16 Temmuz sabahı başlayan sivil darbenin dikta atmosferinde olduğumuz müddetçe bu sorular cevapsız kalacaklar…

Sorulamayan ve cevaplanamayan daha o kadar çok soru var ki…

Dr.Emin AYDIN, 28.10.2016 /TR724.com

Atatürk, Erdoğan kadar şanslı değildi! [SEFER CAN]

Eskiden ‘siyaset ısınıyor’ şeklinde bir klişe vardı. Bilhassa Ankara gazetecileri, kulislerin hareketlenmeye başladığını, politik aktör ve olaylarda bir hareketlenme gözlendiğini bu ifadeyle anlatırlardı. Parlamentoda temsil edilen küçük partilerdeki kımıldamalar bile dikkatle takip edilirdi.

Şimdilerde Ankara’da yaprak kımıldamıyor desek yeridir. Hoş kıyamet kopsa onu yazacak gazete ve gazeteci de kalmadı. Son bir yıl içinde 7 binden fazla gazeteci işsiz kaldı, yüzlerce (evet yüzlerce) medya organına kilit vuruldu. Bu susturma da Ankara’daki ölü toprağı serpilmiş halin sonucu. Ankara ve siyaset böylesine bitkisel hayatta olmasıydı, iktiadar medyayı boğazlama gücü bulamazdı.

SON DURUM RAPORU

Hayati fonksiyonları durmuş ve makinaya bağlı yaşayan siyasetin son durum raporunu şöyle özetleyebiliriz:

İktidar partisi AKP, tek parti döneminin CHP’sinin birebir kopyası. Tek adam diktasının basit bir manivelası konumunda. Siyaset üretmiyor, sadece talimat yerine getiriyor. Herkes ‘Reis’in lütfettiği kazanımları korumanın derdinde. Bunun yolu ise gözden düşmemek. Yalakalıkta bütün sınırlar aşılmış durumda. Yüzde 50 ile seçim kazanmış Başbakan Ahmet Davutoğlu, gerekçe gösterilmeksizin azledildi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı Atatürk’ten şanslı kılan da bu. ‘Gazi Hazretleri’ kendi eliyle yazdığı listelerin göstermelik seçimlerle onanmasıyla oluşan parlamentoya hükmediyordu. Reis Hazretleri, güya doğal yoldan seçilmiş ve içinde muhalefeti barındıran Meclis’le istediğini yapıyor. Atatürk, “İsmet sen biraz kenarda bekle, Ali Fethi sen Başbakan ol!” diyebiliyordu. Dünya ve Türkiye’nin şartlarında o gün daha kolaydı. Bugün şartlar daha zor ama muhataplar kolay lokma. İnönü, başvekillik benim hakkım diyemezdi, ancak Davutoğlu’nun böyle bir şansı vardı, kullanmadı.

MUHALİF GÖRÜNÜMLÜ PARTİLER

Erdoğan’ın Atatürk’le kıyasla en büyük şansı muhalefet. Mustafa Kemal, o günün şartlarında dahi tek adam görüntüsünde rahatsız olmuş ve kontrollü bir muhalefet çıkarmaya çalışmıştı. Fethi Okyar’ın Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda yaşandığı üzre muhalefetin sahtesi bile halkta heyecan uyandırmıştı. Parti apar topar kapatılarak risk bertaraf edilmişti. Erdoğan güya organik bir muhalefetle muhatap ama halkta SCF kadar heyecan uyandıramıyorlar.

Cumhuriyet Halk Partisi için siyaseten en uygun zamanlardayız. Onlar ise otobanda karşıdan gelen kamyonun farına kilitlenmiş geyik pozisyonundalar. Vatandaşa bir faydalarının dokunmasından geçtik, kamyonun altında kalacaklarını anladıkları anda iş işten geçmiş olacak.

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, salı günleri grup toplantısında esip gürlemeyi yeterli görüyor. Yenikapı gösterisinde figüran olarak kullanılmanın hesabını soramıyor, tepkisini ortaya koyamıyor. En yakın örnek 15 Temmuz’u Araştırma Komisyonu. AKP önce aylarca üye vermeyerek Komisyonu çalıştırmadı. Ardından kör parmağım gözüne anlamına gelecek üyeler vererek adete dalga geçti.

Komisyon, emekliler kahvehanesi şeklinde çalışıyor. Darbe günü görevbaşında olan ve asıl dinlenmesi gereken Genelkurmay Başkanı ve onunla saatlerce darbeyi konuşup Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın telefonlarına çıkmayan MİT Müsteşarı listede yok. Ama bütün o konumun emeklileri var. Asıl dinlenmesi gerekenleri masaya getirmek bir yana gelenlerde de AKP’nin şovuna alet oluyorlar.

MHP: DAĞILMA SÜRECİNDE

Seçimlerden önce 17-25 Aralık dosyalarının en ateşli savunucusu MHP Lideri Devlet Bahçeli’ydi. İçinde ‘Bilal’ geçen çok dayıda vecize üretmişti. Şimdilerde pek çok AKP’liden daha fazla başkanlık müdafaası yapıyor. ‘Parti içi muhalefetin bitirilmesi karşılığında teslim oldu’ iddiaları durumu izahta yeterli değil. Zira 7 Haziran seçimlerinde daha sayım tamamlanmadan koalisyona kapıyı kapatarak Erdoğan’a soluk aldırmıştı.

Erdoğan MHP’nin içini boşaltıyor, Bahçeli de ona zemin hazırlıyor. Son emniyet müdürleri kararnamesindeki tablo, Erdoğan’ın MHP tabanına oynayacağını netleştirdi. Güneydoğuda 90’lı yılları hatırlatacak sertlik yanlısı bir kadro iş başında.

Bahçeli’nin başkanlık konusundaki ‘fiili durumu legalleştirelim’ savunması inandırıcılıktan uzak. O halde PKK’nın oluşturduğu fiili durumlar ya da mafyanın işgal ettiğ araziler konusunda da teslim olalım. Başkanlığın ülkeye faydası ya da zararını konuşacağına Erdoğan’ın tatmin olmasını öne çıkarıyor.

İnönü bile yenilgiyi kabul edip partiyi Bülent Ecevit’e teslim edebilmişti. Bahçeli bu olgunluğu gösteremediği için ‘Erdoğan’ın koltuk değneği ve AKP’nin stepnesi’ tahkirlerine muhatap oldu.

HDP: EN BÜYÜK KAYBEDEN

HDP, bu sürecin en büyük kaybedeni. 7 Haziran’da kendisine yönelen umutları çarçur etti. PKK’nın sabotajlarına yerinde ve yeterince tepki veremedi. PKK da Erdoğan’la birlikte Kürt siyasetini bitiriyor. Bunu Hakkari’nin dağlarındaki kaçakçılar görüyor, Selahattin Demirtaş ve arkadaşları göremiyor.

Kobani olayları sırasında İstanbul’un merkezinde bayram ziyaretinden dönememiştik. O gün çözüm sürecini bitişini fatura etmek adına halkı sokağa dökmek gerekiyordu. O eylemler de doğal değil manipülatifti. Bunu bile göremediler. Şimdi her iki taraf şiddeti artıracak, siyaset şamar oğlanına dönecek. Her iki taraftan darbe yiyecek.

Sefer CAN, 28.10.2016 /TR724.com

Bir bakanın acınası hali… [ERHAN BAŞYURT]

Türkiye’de zülümlerden ve yaşanan mağduriyetlerden haberdar olmayan var mı?

Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilacak, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay, Mümtaz’er Türköne, Gültekin Avcı gibi ileri demokrasiyi savunan insan hakları aşığı aydınlar ‘darbe’ suçlamasıyla hapis…

Yıllardır yazdıkları ve konuştuklarıyla halkın gözü önünde olan bu aydın ve gazetecilerin, darbe karşıtı olduklarını ve otoriterleşmenin her türlüsüne savaş açtıklarını bilmeyen yok.

Nedense herkeste bir garip suskunluk bir garip tedirginlik hali var.

Havuz medyasının yalanları ve siyasilerin algı operasyonları kimilerini tereddüde düşürse bile genelin sessizliği zulmün kendilerine de dokunması kaygısından kaynaklanıyor.

Ne kötü bir tablo… Oysa zulme rıza, zulme destek olmaktır.

Aydınlar halk için cesur kalemlerinin kurbanı olurken, aydın bozuntusu kalemler zulme güzelleme düzüyorlar.

***

Bakanlığı döneminde ‘sistematik işkence’nin geri döndüğü Adalet (!) Bakanı Bekir Bozdağ ABD resmi gezisi sırasında, “Tutuklu bulunanlar arasında sadece iki tane sarı basın kartlı var, gerisi gazeteci değil” demiş…

‘’Üstüne basa basa söylüyorum, Türkiye’de işkence yoktur’’ da demişti daha birkaç gün önce…

Kendisi sadece hukukçu değil aynı zamanda bir ilahiyatçı (!) da… Siyasal İslamcıların yalanı nasıl siyasi bir huy haline getirdiğinin abideleşmiş hali…

***

Önce gazetelere polis zoruyla baskın yaptılar. Çalışanların basın kartlarını iptal ettiler.

Basın kartı komisyonunda daimi basın kartını hak edenlere keyfi ‘takdir hakkı’ kullanıp vermediler.

Muhalif gazetecileri işten attırıp basın kartlarını iptal ettiler.

Şimdi de çıkmış, pişkin pişkin “Sadece iki kişide basın kartı var, diğer tutuklular gazeteci değil” yalanını pervasızca, sanki herkes aptalmış gibi söylüyorlar…

***

Kaldı ki, basın kartı gazeteciliğin olmazsa olmaz şartı değil. Sadece resmi toplantılara katılabilmek ve Basın İlan Kurumu’ndan resmi ilan alabilmek için gerekli.

Basın kartının olmaması, bir yazarın veya muhabirin profesyonel gazeteci olduğu gerçeğini değiştirmez.

İnsanları yazdıkları, haberleri ve televizyon programlarından yaptıkları cesur eleştiriler nedeniyle hapse atıp, sonra da ‘basın kartları yok’ yalanı ile üstünü kapatmaya çalışmak, aklımızla alay etmek, halkı aptal yerine koymak, olsa olsa kendini avutmak ve aldatmaktan ibarettir.

***

ABD’ye giden Bozdağ, kendi vatandaşı gazetecilerin tutukluluğunu yalanlarla savunurken, Türkiye vatandaşı Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de iadesini en azından ABD’de tutuklanmasını talep ediyor.

Buna karşılık, İran vatandaşı kara para aklayıcısı Reza Zerrab’ın da haklarını savunuyor.

“Türkiye vatandaşı olduğu için ABD’de yargılanamaz” diyor.

Bir ilahiyatçı ve hukuk adamı (!) nasıl bu kadar zavallı hallere düşer.

Kendi vatandaşı din âlimini iftiralar ve iktidar kumpası ile ABD’de tutuklatmak, kara para aklayıcısı olduğunu kendisi de itiraf eden İranlı Zerrab’ı da hapisten kurtarabilmek için çırpınıyor.

Allah dilediğini aziz, dilediğini de işte böyle rezil eder…

Erhan BAŞYURT, 28.10.2016 /TR724.com