Hizmet bu badireyi nasıl atlatacak? [Faruk Mercan]

1997 yılına gidelim...

28 Şubat süreci yaşanıyor ve Necmettin Erbakan hükümeti gitmek üzere.

Saraydaki şahıs o zaman İstanbul belediye başkanı.

Erbakan'a şöyle diyor:

“Sokağa çıkalım. Boğaz köprüsüne bir milyon insan yığalım...”

Erbakan, onun bu sözlerine çok sert tepki gösterip şöyle diyor:

“Çok istiyorsan, git ormanda istediğin kadar bağır!..”

16 yıl sonrasına, gezi olaylarının yaşandığı 2013 yılına gelelim.

Saraydaki şahıs o sırada başbakan ve Afrika ülkeleri gezisinde. Afrika'dan tehditler savurup şöyle diyordu:

“Bunların (gezi protestocuları) karşısına 500 bin kişiyi sokağa çıkarırım...”

Ve bugüne gelelim...

Saraydaki şahıs, 15 Temmuz'u bahane ederek sokak siyasetini zirvesine çıkardı.

Çünkü, toplumu kutuplaştırarak, şiddet ve nefret üreterek iktidarını korumasının yolu sokaktan geçiyor.

Gezi olaylarında insanların ölmesi, yaralanması umurunda değildi. Çünkü iktidarını sağlamlaştırdığını düşünüyordu. 7 Haziran 2015 seçimlerinde partisi tek başına iktidar olamayınca, Abdullah Öcalan ile kurduğu masayı onun için devirdi. Şehit olan yüzlerce asker ve polis cenazesinin ona iktidarı geri vereceğini düşünüyordu.

15 Temmuz gecesi SADAT milislerinin estirdiği şiddet ve Boğaz köprüsünde askerleri linç girişimleri bunun içindi. Başka türlü 15 Temmuz ona nasıl “Allah'ın lütfu” olacaktı?

Şimdi 15 Temmuz gösterileri ve anıtlarının amacı da aynı... Bu kutuplaştırma, nefret ve şiddet ortamının, iktidarını kalıcı hale getireceğini düşünüyor.

Çünkü bütün despotlar sokaktan, kandan, gözyaşından beslenirler. Başka bir sermayeleri yoktur. Despotları iktidarda tutan iksir; kan, gözyaşı ve şiddettir.

Ve ne yazık ki Türkiye'nin bugün yaşadığı trajedi, gidip ormanda bağırması gereken bir adamın, bugün devletin tepesinde olması ve devletin bütün kurumlarını güdümüne almış olmasıdır.

15 Temmuz'un yıl dönümünde yabancı medyanın yayınlarını dikkatle takip ediyorum. Bu analiz ve haberlerin iki ortak noktası şöyle:

“Erdoğan, 15 Temmuz'u bahane edip kendi darbesini yaptı, demokrasiyi ortadan kaldırdı, devleti tahrib etti. Şu ana kadar, darbenin arkasında Fethullah Gülen'in olduğuna dair kimseyi ikna edemedi.”

Bütün bu haber ve analizlerde Hizmet'le ile ilgili söylenen şey ise şu:

“Başlangıçta AK Parti ile ittifak yaptılar, sonra Erdoğan ve yakın çevresinin yolsuzluklarının üzerine gittiler, ittifak bozuldu...”

Mesela, son olarak “Foreign Policy” dergisinde yayınlanan “Erdoğan'ın darbe sonrası tasfiyesi ve özel ordusu” başlıklı makalede aynı vurgu yapılıyor.

Daha önceki bir yazıda ifade ettim. Hizmet'in parti ile ittifak yaptığı bilgisi aslında bir galat-ı meşhur... Yani doğru bilinen bir yanlış.

Mesela 2002'de iktidara gelen AK Parti hükümetlerinde Menzil Cemaati'nin her zaman kontenjanları oldu. Enerji ve sağlık bakanları uzun zaman onlardandı. Sağlık bakanı halen öyle... Ama, Hizmet'in hiçbir zaman hükümette bir mensubu olmadı.

Bir şey daha var. Hizmet'in hiçbir zaman devlet kadroları için Saraydaki şahıstan bir talebi olmadı. Hatta Saraydaki şahıstan gelen bazı teklifler geri çevrildi. Afrika ülkelerine atanacak 6 büyükelçi için Fethullah Gülen Hocaefendi'den isim istemesi ve Hocaefendi'nin bunu kabul etmemesi örneğinde olduğu gibi...

Eğer Hizmet'in kadro talebi olsaydı ve Saraydaki şahıs da bunu yerine getirmiş olsaydı, şimdiye kadar bin defa bangır bangır bağırır ve söylerdi. Dikkat ederseniz, “Ne istediler de vermedik?” dedi, ama devamını getiremedi.

Bir diğer galat-ı meşhur, Hizmet'in en çok bunların döneminde büyüdüğü... Hizmet'in açtığı okullara, kurumlara bakın, esas büyüme devresinin 1980-2000 arasındaki zaman diliminde olduğunu göreceksiniz. Hizmet'in yurtdışına açılmasının tarihi 1992'dir mesela... Saraydaki şahsın iktidara gelmesinden tam on yıl önce...

Gelelim son galat-ı meşhura... Yani, Saraydaki şahsın Hizmet'le çatışmasının 17-25 Aralık yolsuzluk olayı ile başladığı galatına...

Daha önce yazdım, Saraydaki şahıs 2011 seçimlerinde iktidarı tam ele geçirip rakipsiz kalınca, hiçbir zaman sevmediği Hizmet'e bıçak çekti. Hizmet'i bitirme görevi verdiği kişiyi MİT'in başına getirerek bu hazırlığını yapmıştı. Dikkat edin, Hizmet mensuplarını fişleme çalışmaları 2010'da, 2011'de başlıyor.

Saraydaki şahsın Hizmet hareketini bölme ve parçalama projesi de bu döneme rastlar. Bu projenin başına getirdiği şahıs Görmez efendiydi. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç görülmemiş şekilde Diyanet'i bir parti kurumu haline getiren Görmez... Yolsuzluklara, hırsızlıklara, hukuksuz tutuklamalara, ihraçlara, işkencelere gözünü kapatan Görmez...

Devam edelim... Saraydaki şahsın konuşma metinlerini yazan kişi, onun 2012'deki Türkçe Olimpiyatları'nda yaptığı “Bu hasret bitsin” konuşmasının bir tuzak olduğunu bizzat yazdı.

2013 Eylül ayında Pensilvanya'ya giden Ahmet Davutoğlu, Saraydaki şahsın talimatıyla gittiğini ve görevinin Fethullah Gülen Hocaefendi'yi Türkiye'ye dönmeye ikna ederek kontrol altına almak olduğunu bizzat açıkladı.

Bunların hepsi 17-25 Aralık öncesinin olayları...

Gelelim yazının başlığına koyduğum soruya...

Peki Hizmet yaşadığı bu badireyi nasıl atlatacak?

50 yıl boyunca nice badireler atlatan Hizmet'in bugün en büyük imtihanını yaşadığı muhakkak...

Bu zor imtihanda Hizmet'in en büyük eksiği, Saraydaki şahsın kullandığı yöntemlerden mahrum olması... Başka bir kelime aklıma gelmediği için “eksik” ve “mahrumiyet” kelimelerini kullandım.

Çünkü Hizmet'in sokakla, şiddetle, sokak siyasetiyle hiçbir zaman işi olmadı, olamaz. Bediüzzaman'dan aldığı mirasa hep sadık kaldı Hizmet... Siyasetle, sokakla, şiddetle arasına derin mesafeler koydu.

Hizmet'in 50 yıllık tarihine bakın, en zor zamanlar hep meşruiyet çizgisinde kaldığını görürsünüz. Eğer meşruiyet çizgisinde en ufak bir sapma olsaydı, dünyanın 175 ülkesindeki hizmetlerin birinde, bir kaçında bu ortaya çıkardı. Ama yıllardır dünyanın en zor coğrafyalarında binlerce Hizmet kurumu var. Bir tanesinde bile böyle bir sapmaya şahit olunmadı. Afganistan, Irak, Balkan ülkeleri, Asya ve Afrika'da çalkantılar yaşayan bir çok ülkede 1990'lı yıllardan beri Hizmet var ve hep aynı meşruiyet çizgisinde...

Avrupa'ya bakalım... Türkiye'den sonra bizim insanımızın en çok yaşadığı ülke Almanya... Bu sebeple Almanya, Türkiye'deki olaylardan en çok etkilenen ülke... Almanya'da ne oldu? Saraydaki şahıs Almanya'ya gitti, konuşma yapacak salon bulamadı. Ama Almanya'da 300 civarında Hizmet kurumu faaliyetlerine devam ediyor. İmparatorluk mirasçısı bir ülke olan Almanya, Türkiye'de kimin kim olduğun gayet iyi bilecek bir devlet kapasitesine sahip çünkü...

Hatırı sayılır bir Türkiyeli nüfusu barındıran Hollanda'da da durum aynı...

Amerika'da önde gelen yayın organları, 15 Temmuz'un yıl dönümünde Saraydaki şahsın propagandalarına değil, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sözlerine yer verdiler.

Saraydaki şahıs, demokrasi standartları düşük bazı ülke yöneticileri hariç, dünyanın değişik coğrafyalarında hiç kimseyi yalanlarına alet edemedi.

Bunun üzerine ne yaptı? Hizmet mensuplarını kaçırmak için yurtdışına ekipler göndermeye başladı. Fakat bu ekipler yakalanıyor. Son olarak, bir Asya ülkesine giden ekip yakalandı. Bir başka büyük Asya ülkesi, Hizmet mensuplarını vermeyi reddetti.

Böyle olunca Saraydaki şahıs daha da hırçınlaşıyor ve paranoyanın zirvesine çıkıyor.

Paranoyanın nasıl zirve yaptığını bakın ki, 15 Temmuz gecesi güya darbecilerin karargah olarak kullandığı Akıncı Üssü pistini bombalayan 5 pilotu da darbeci diye bir OHAL kararnamesiyle ihraç etmiş. O gece Saraydaki şahsı Marmaris'ten İstanbul'a getirdiği söylenen THY pilotu da ihraç edilmiş. Saraydaki şahıs o gece uçakta mıydı, yoksa aslında gündüzden İstanbul'da mıydı? Bu ayrı bir soru. Ama o uçuşu yapan THY pilotunu ihraç etmişler.

TSK'da uçak uçuracak pilot bırakmadı, ama uçak gemisi yapmaktan bahsediyor. Başka türlü arkasına takılmış zavallı kitleyi nasıl hipnotize etmeye devam edecek?

Hizmet hareketinin bu badireyi nasıl atlatacağı sorusuna gelelim tekrar...

Hizmet, bu badireyi sabırla, metanetle ve hizmete devam ederek aşacak...

Türkiye'de 80 milyon, dünyada 7 milyar insan var. Hizmet, bugün bütün dünyaya ait bir mesele ve Saraydaki şahıs bu yüzden paranoyada sınır tanımıyor.

Çünkü dünyada Hizmet okullarından mezun olmuş, Hizmet felsefesine gönül bağlamış her milletten yüz binlerce insan var. Bunu bitirmeye kimin gücü yetebilir?

Hizmet insanlığa bir hayat tarzı, bir düşünce felsefesi sunuyor. Ve bir despotun yalanlarının, dolanlarının bu devasa insanlık dalgasını durdurması mümkün değil...

Bu sebeple artık bütün kozlarını Türkiye içinde oynuyor. Ve faili olduğu 15 Temmuz'a dört elle sarılmış durumda... İstismarda, kara propagandada, o gece SADAT milislerine öldürttüğü insanları sömürmekte sınır tanımıyor.

Var mı başka söylediği bir şey? Yok... Türkiye'ye de, dünyaya da söyleyeceği bir şeyi kalmadı.

Ama Hizmet'in söyleyeceği çok şey var... Ve bunları dinlemeye hazır 7 milyar dünyalı...

Bunları yazarken, yüreğimde bir de sızı var. Türkiye'nin zindanlarında, işkence merkezlerinde esir olan binlerce insanın yaşadıklarının sızısı... En büyük sabır ve metanet imtihanını onlar yaşıyor.

Ama Allah büyük...

Kan ve göz yaşından beslenen bu yalan, sahte ve istismarcı Saray iktidarı uzun sürmeyecek Allah'ın izniyle...

Kendini ebedi zanneden, ama bir gün ansızın devrilip giden nice despot gibi yakın zamanda tarihin çöp sepetindeki yerini alacak...

[Faruk Mercan] 17.7.2017 [Samanyolu Haber]

Birleşmesi gerekenler - 3 (İlim-İman) [Dr. Hüseyin Kara]

''İlim, iman etmeyi gerektirir.''
Bu özlü cümle aslında bu konunun en kısa özeti hükmündedir. Yazıda ise gerekçelerini ortaya çıkarmaya çalışarak, Allah’ın 'Alîm' isminin insandaki tecellilerinin nasıl kullanılması gerektiğinin izahı yapılacaktır. İster vehbî, isterse kesbî ilim olsun, hangi insanın elinde ilim varsa o güçlü bir insandır. Yani bilgi, güçtür. İlim, insanın sahip olduğu en büyük güç kaynağıdır. Hele bu güç iman ile bütünleşirse o zaman daha üstün bir güç haline dönüşmektedir. Bu hükmü bireysellikten toplumsallığa çıkarttığınızda, yani hangi millet bilgi toplumu olabilmiş ise o millet güçlü bir millet olmuş demektir. Bu, beşer tarihi boyunca hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmiş, kıyamete kadar da böylece devam edecektir. İlmin yokluğu veya azlığı insanlık için hep felaket olmuş, cahil topluluklar hiçbir zaman dünyada insan gibi yaşayamamış, vahşetten de kurtulamamışlardır. Medeniliğin temelinde ilim harcı vardır. Medeniyetler, bilgiye dayalı yükselir.

İlmin en sağlam ve en doğru olanı, Allah’ın peygamberlere vahiy yolu ile gönderdiği bilgilerdir. Bu mukaddes bilgiyi eğer insanlar değiştirmemiş ve yerine kendi bilgilerini koymamışlarsa vahiy ile gelen bilginin doğruluğu tartışılamaz. Zira doğruları en iyi bilen ve bildiren Allah’tır. Peygamberlerin dışında kalan insanlara Allah’ın verdiği bilgilere de ilham denir. Vahiy evrensel bir bilgi olduğu kadar, ilham da bireysel bilgidir. Vahiy ile gelen bilgileri peygamberler mutlaka duyurmak zorundadırlar. Fakat ilhamı açıklamak mecburiyeti yoktur. İlham, vahye göre biraz daha bulanık bir bilgidir. Vahiy ise nettir ve berraktır. Bir de insanların kâinat kitabından elde ettikleri bilgiler vardır ki ona da müsbet ilimler denmektedir. Bu ilimlerin kaynağı da şüphesiz Allah’ın kâinatı sevk ve idare etmede kullandığı değişmez kanunlardan başka bir şey değildir. Fizik, kimya ve biyoloji gibi ilimlerinin kanun ve prensipleri bu tip bilgileri oluşturmaktadır.
        
İster dinî ilimler olsun, isterse fennî ilimler; her ikisinin de kaynağı Allah’ın 'Alîm' ismidir. Bütün bir insanlığın bildiklerini bir araya toplama imkânı olsa Allah’ın Alîm ismine nazaran deryada damla bile olamaz. Zira; birisi sınırlı bir ilim, ötekisi ise sonsuz bir Alîm. Mukayeseleri bile mantıksızdır.  Buradaki asıl konu insanın bildikleri ile; yani hayatında elde ettiği malûmat ile Allah’ı nasıl bulur da O’na iman eder. Bir hakikat daha var ki; herhangi bir kimsede gerçek bilgi çoksa, onun güçlü bir imana sahip olması gerekir, Allah’ın hidayet etmemesi müstesna. Çünkü, ilmin varacağı yer imandır. Bundan dolayı ayette; Allah’tan en  çok bilgili kulları korkar, buyrulmuştur. (35,28)  Bilen tanır, tanıyan sever ve sevense sevdiğini üzmekten korkar. Eğer insandaki bilgi bu en önemli fonksiyonu görmüyor ve ilim imanı ıskalıyorsa o bilgi yığını hamallıktan öte bir şey değildir. (62,5) Daha da vahim olanı ise insanların bildikleri konular çoğaldıkça, eğitimde sınıfları yükseldikçe Allah’a olan imanları azalıyorsa veya tamamen yok oluyorsa burada çok önemli insanî, ilmî ve imanî problemler sarmalı var demektir. Halbuki ilim ile iman birbirleri ile doğru orantılıdırlar, bileşik kaplar prensibinde olduğu gibi. İlim arttıkça iman artar, ilim azaldıkça iman da azalır. Aynı zamanda aralarında doğurgan döngü münasebeti vardır. İlim imanı, iman da ilmi besler.
            
İslam dininin, kadın-erkek her Müslümana ilim elde etmeyi farz kılmasının temel esprisi buradadır. Zira; insan, ilim sayesinde kâmil insan olur. Cahillikle kemalât olunamayacağı içindir ki İslam, ilmi farz seviyesinde tutmuştur. Temel bilgiler farz-ı ayn, branşlar ise farz-ı kifayedir. Bunun daha altı yoktur. İslam dini ilme verdiği önemden dolayıdır ki; mektep ile ma’bedi bir bütünün iki parçası olarak görmüş, ilim meclislerinde bulunmayı gönüllü olarak fazladan ibadet etmeye tercih etmiştir. Bu iki kurum, Müslümanların hayatlarında olmazsa olmaz kurumlardır. Zira mektepler ilmin teorik yanını, mabetler de ilmin ve imanın pratik yönünü teşkil etmektedir. Mektepler ne kadar doğru fonksiyon icra ederlerse mabetler o kadar anlam kazanır. İslama göre mabedin yolu mektepten geçer. İlim olmadan ne tahkikî bir iman ne de sürekli bir ibadet anlayışı gelişir. Mabetler ne kadar insanların ruh dünyalarını rahatlatırsa mektepler o kadar aranan ve özlenen kurumlar olurlar. Sonuçta; ilim imanı, iman da ibadeti  gerektirir.
       
İslam medeniyet tarihinde önceleri ilim, iman ve ibadet aynı mekânda yapılıyordu. Vahyin sağanakları altındaki talihliler, Mescid-i Nebevî'de akılları ilim ile doyuyor, kalpleri iman ile doluyor ve ibadetle coşuyorlardı. Daha sonraları bu unsurlar yine mabedin etrafında hayat buldu. Merkezde mabet, çevresinde mektep ile birlikte önemli müesseseler mabetten yükselen ezanın diriltici sesi ile hayata tutunuyorlardı.  
       
Son üç asırdır İslam coğrafyasında mabed-maktep birlikteliği can çekiştiği gibi, dinî ilimler ile fennî ilimlerin birlikteliğine de çoktan son verilmişti. Adeta dini bilen dünyayı bilemiyor, dünya ile meşgul olanlar da din ile ilgilenmiyor. Halbuki bunları birbirlerinden ayırmak, insanın ruhunu bedeninden ayırmaktan farksızdır. Dolayısıyla bugün, mektep gerçek bir ilim üretemediği için taklit ve ezbercilik yapısı ile imana yürünemiyor. Mabetler de ilim ve iman temelli bir ibadet mekânı olmaktan uzakta bulunuyor. 

Hiç şüphesiz kurumlar, içindeki insanların kalitesi ile doğru orantılı bir biçimde değer kazanır veya kaybeder. Batı dünyası müsbet ilimlerle meşgul olmayı sürdürdükçe dinî duygu ve düşüncelerden uzaklaşıyor. Bu coğrafyada ilim, iman etmeyi gerektirmiyor tezi hakim görülüyor. Müslümanlar ise 'ilim iman etmeyi gerektirir’ tezlerini isbat etmekten çok uzakta bulunuyorlar. Zira bir buçuk milyarın üstünde bir İslam coğrafyasında bilgi toplumu olabilmiş hiçbir müslüman millet bulunmamaktadır. Bir dönem Batının uyuşuk toplumlarını Müslüman Endülüs Emevileri dirilttiği gibi, insanlık dünyasının bugün ilim ve iman ile yeniden bir dirilişe şiddetle ihtiyaçları vardır. Bu da ilmin ve imanın rönesansı olacaktır.
           
İslam dininin asıl kaynakları olan kitap ve sünnete (Kur’an-Hadis) doğru bir nazarla bakan her mümin, bu ilminin bereketinden azamî derecede istifade edip marifet ufkunu yakalayabilir. Bu ilmi onun imanına takviye verebilir. Kâinat kitabının kanunları hükmünde olan fen ilimleri ile uğraşanlar ise tarafsız ve garazsız bir anlayış ile bu nizama ve intizama bakabilseler onlar da sonuçta iman ufkuna ulaşabilirler. Bu koca kâinata bu kanunları koyan Allah’a iman edip ebedî bir kurtuluşa varabilirler. Bilimlerin kanunları Allah’ın kanunlarıdır. Onları bulup formüle edenlerin değildir.
       
Bugün bizleri derinden üzen en önemli konuların başında; En son peygamberin ümmeti olmamıza ve bozulmamış bir kutsal kitap elimizde olmasına rağmen, ne İslam coğrafyasında ilmin imana yürüdüğünü görebiliyoruz ne de başkalarına böyle bir gerçeği gösterebiliyoruz. Bu mevcut durumumuzla aslında dinimize de zarar vermiş oluyoruz. Zira; dışarıdan bakanlar İslam dinini bizlerin yaşadığı sığ Müslümanlıkta görüp İslam dinini bundan ibaret sanıyor. Bu yanılgıya hal-i hazır durumumuz sebebiyet veriyor. Bu hacaletten en kısa sürede kurtulup ilmin imanı gerektirdiğini bütün dünyaya bu bu sefer HİZMET'in anlatıp göstereceğine yürekten inanıyoruz.      

[Dr. Hüseyin Kara] 17.7.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

SGK'daki kara delik büyüyor [Tarık Ziya]

2003’te bütçeden Sosyal Güvenlik Kurumu’na aktarılan tutar 15,8 milyar TL iken aynı rakam 2016’da 108 milyar liraya tırmandı. Zira SGK’nın topladığı primler emekli maaşı ve sağlık harcamalarına yetmiyor. Zarar 2017’de katlanacak. Sadece ilk iki ayda 24 milyar 552 milyon lira aktarıldı. Sene sonuna kadar 20 milyar liradan fazla kaynak bütçeden SGK’ya aktarılacak.

O HALDE VATANDAŞ SORUYOR;

-Sağlık harcamalarındaki muazzam artışta özel hastanelerde dönen dolapların payı var mı? 

-Bir günde 700 defa MR çekilmesinden erkek hasta için ödenen ultrason faturasına kadar pes dedirten yolsuzlukların önü niye alınamıyor?

-Hastane ruhsatlarında hükûmete yakın isimlere öncelik verilmesi ile SGK’nın açıklarındaki artış arasındaki illiyet neyi ifade ediyor? 

-Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun İstanbul Avcılar’da hastane işlettiği doğru mu? 

-Medipol’ün sahiplerinin AKP ile bir irtibatı var mıdır? Medicalpark’ı Hollanda’dan satın alan fon kimlerin parasını idare etmektedir?

-Kamu ve özel sektör ortaklığında inşa edilen Şehir Hastaneleri’nin zararı da gelir garantili köprü, tünel ve oto yollarda olduğu gibi SGK’nın sırtına mı binecek?

SENE SGK’YA BÜTÇEDEN AKTARILAN TUTAR (MİLYAR TL)
2003 15.88 
2004 18.83
2005 23.32
2006 22.89
2007 33.06
2008 35.02
2009 52.60
2010 55.24
2011 52.77
2012 58.73
2013 71.26
2014 77.34
2015 79.04
2016 108.07

[Tarık Ziya] 17.7.2017 [Samanyolu Haber]

Dreyfus örneği! Kumpas davaların sonu nasıl olacak?[Ali Emir Pakkan]

15 Ekim 1894’de Fransa’nın Genelkurmay Karargâhı’nda görevli Yahudi asıllı Yüzbaşı Alfred Dreyfus (1859-1935) tutuklandı.

Almanlara bazı gizli resmi bilgileri vermekle suçlanıyordu. Savcının, mahkemeye sunabildiği tek delil, imzasız bir ihbar mektubu ile Alman Askeri Ataşesi Schwartkoppen’in evindeki çöp kutusunda bulunan bir nottu.

Yüzbaşı, yazının kendisine ait olmadığını söyledi, ancak savunmasına kulak bile verilmedi. Basının bir bölümü onu çoktan suçlu ilan etmişti. Göstermelik bir mahkeme sonunda Dreyfus, 22 Aralık 1894’te “vatana ihanetten” müebbet hapse mahkûm edildi. "Yahudilere ölüm" sloganları yükseldi davalar boyunca...

Bir süre sonra ordu istihbaratının başına getirilen Binbaşı Georges Picquart, çöp kutusunda bulunan notun Dreyfus’a değil Walsin Esterhazy adında bir subaya ait olduğunu ortaya çıkardı. Mahkeme bu itirazı dikkate almadığı gibi Binbaşı Picquart görevden uzaklaştırıldı.

Fransız romancı Emile Zola’nın (1840-1902) Cumhurbaşkanı’na ‘Suçluyorum’ başlıklı açık mektubu, Dreyfus davasının dönüm noktası oldu. (13 Ocak 1898) Zola, Dreyfus’un Yahudi düşmanlığının kurbanı olduğunu savunuyordu. Dreyfus’un işkence gördüğünü, iddianamenin hukuki değeri olmadığını, sahte deliller üretildiğini, gerçeğin üzerinin örtülerek kamuoyunun yanıltıldığını örneklerle anlatıyordu. Zola’nın tarihi mektubundaki bazı bölümler şöyleydi:

"Bu iddianame hiçbir hukuksal değer taşımamaktadır. Bir insanın böylesine bir suçlama yazısı üzerine hüküm giymesi adaletsizliğin mucizesidir. Fransa’yı ayaklandırıyorlar, onun haklı coşkusunun arkasına saklanıyorlar. Yürekleri bulandırarak, kafaları karıştırarak ağızları kapatıyorlar. Bundan daha büyük bir kamu suçu olamaz. Dreyfus, “pis Yahudi” avının kurbanı olmuştur. Çağımızın yüz karasıdır bu olay. Ağır suç işlemiş lekeli kişilerin suçsuz oldukları söylenirken bir yanda yaşamı boyunca lekesiz kalmış, şerefli bir insan cezalandırılıyor! Bir toplum bu duruma geldi mi, kokuşmaya yüz tutmuş demektir!

Kamuoyunu şaşırtmak, onu çileden çıkartmak ağır bir suçtur. Sıradan ve gösterişsiz insanları zehirlemek, gericilik ve hoş görmezlik tutkularını iğrenç Yahudi düşmanlığına sığınarak körükleyip azdırmak, suçların en ağırıdır! Eğer bu hastalık iyileştirilmezse insan haklarının özgürlükçü büyük Fransa’sı yıkılacaktır. Yurtseverliği, kin ve düşmanlık için sömürmek bir cinayettir. Derin bir tutkuyla arzuladığımız gerçeğin ve adaletin hiçe sayıldığını görmek ne büyük bir yıkımdır! Daha önce söyledim, yine söylüyorum: Gerçeği yer altına kapatırsanız birikim oluşur ve gerçek bir yerde öylesine bir patlama gücü kazanır ki, patladığı gün, kendisiyle birlikte pek çok şeyi havaya uçurur. Bu tavırla ilerisi için yıkımların en gürültülüsünün hazırlanıp hazırlanmadığını herkes görecektir.

Yarbay Paty de Clam’ı adli hatanın iblisçe düzenleyicisi olarak suçluyorum. General Billot’yu, Dreyfus’un suçsuzluğu konusunda elinin altında bulundurduğu kesin kanıtları saklamakla, saygınlığı tehlikeye düşen Genelkurmay'ı siyasal amaçla kurtarmak için, insanlığa ve adalete karşı ağır suç işlemekle suçluyorum. Üç yazı uzmanı, B. Belhomme, B. Varinard ve B. Couard’ı uydurma ve hileli raporlar düzenlemekle suçluyorum. Basında özellikle l’eclair ve l’echo de Paris gazetelerini, kamuoyunu şaşırtmak ve işledikleri suçu örtbas etmek için iğrenç bir kampanya yürütmekle suçluyorum."

Dreyfus’u yargılayanların öfkesi bu sefer Zola’ya yöneldi; ülkeye ihanet etmekle suçlandı. Kitapları yakıldı, hakkında dava açıldı, bir yıl hapis cezası ve 3 bin Frank para cezası aldı. İngiltere’ye sığınarak cezaevinden kurtulabildi. 

Zola, aydın sorumluluğu içinde hareket etmiş ve korku duvarını yıkmıştı. Adaletten yana olan başka aydınlar da seslerini yükseltmeye başladı. Birçok insan ‘davanın yeniden görülmesini’ isteyen bir dilekçeye imza attı ve adını da ‘Aydınlar Bildirisi’ koydular. Dreyfus, 1906’da yeniden yargılandı ve aklandı. 

Fransa, Dreyfus davasındaki hukuksuzlukları ve ülke alnına sürülen kara lekeyi;  iadeyi itibar törenleri, özürler ve nişanlarla temizlemeye çalıştı... Cadı avı kurbanı Yüzbaşı Dreyfus'ın sökülen nişanları, aynı yerde yapılan törenle yeniden takıldı ve ayrıca Legion d’Honneur nişanı verildi. Bir süre yattığı hapishaneye anıtı dikildi. Adaletin yerine gelmesini sağlayan Emile Zola ise tarihe, bağnazlığa, ırkçılığa ve haksızlığa karşı savaşan öncü bir yazar olarak geçti. Cenazesine milletvekilleri, hukukçular ve askerlerle birlikte binler katıldı. 

Cadı avının zirveye çıktığı zamanlarda "Gerçek yürüyor ve onu hiç kimse durduramayacaktır. " demişti ünlü yazar. Tamtamlar çalıyor ama Türkiye'deki Drayfus davalarının sonu da Fransa'dan farklı olmayacak...

[Ali Emir Pakkan] 17.7.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Çağlayan [Abdullah Aymaz]

Aylık ilim ve kültür dergisi ÇAĞLAYAN’ın Temmuz 2017 sayısı da neşredildi. 

Başyazı “KAOS İÇİNDEKİ IŞIK” başlığıyla çıktı. Bazı bölümlerini beraber okuyalım:

“İç içe bunca karanlığın yanında bir ALTIN NESİL var ki, her şeye rağmen, hayatı, değerler üstü değerlere taşıma, varlığa ruhanîlerin soluklarından ses katma, herkese meleklerin kanatlarından bir tüy takma gayesi peşindeler… Peşindeler ve bugüne kadar kâbusa teslim olmuş, oturup kalkıp serap kovalayan yığınlardan ayrılarak kendi ruhlarının âbidesini inşa etmekteler. Çehrelerinde evliya, asfiya ve enbiyanın boyası, ruhlarında alev alev ebediyet humması, uğradıkları her yere mesîhî bir ruhla peygamberlerin sevgi, aşk ve muştularını götürüyor ve dört bir yanda tarihin bin senelik ruh ve mânâsını seslendiriyorlar. Ellerinde yeni bir hikmet mayası, gönüllerinde Hakikat-ı Ahmediye humması, birkaç asırdan beri bizimle beraber bütün insanlığın da üstünü örten ve her yerde insanî duyarlılığı felç eden cehalet, gaflet, bağnazlık ve aymazlık perdelerini parçalayıp, rahmetle hakikatin buluşacağı noktaya doğru uzanan yollara su serpip ikbalimize akan hadiselerin cereyanını kolaylaştırmaya çalışıyorlar.

“Ümit ediyoruz ki, onlar ve aşkla Rahmet-i Sonsuza gönüllerini açtıkları ölçüde, İlahî inayet de onlara el uzatacak ve onlara semavîleşme yollarını açacaktır ki, bu da hepimize yetecektir. Heveslerin yüksek duygulara, yüksek duyguların da vahye ve akl-ı selime ulaşacağı bu nokta, külli irade ile buluşma noktasıdır ki, mevsimi gelince herkes böyle bir buluşmayı vicdanının derinliklerinde duyacak ve bu ölçüde bir netice için çekilen her şeyin çok önemsiz kaldığını mutlaka anlayacaktır.”

Halil Demir: “Üç Boyutlu Baskının Geleceği” başlıklı yazıda: Bilgisayar ve İnternetin son 20 yılda, getirdiği değişiklikler gibi üç boyutlu baskı; üretim eğitim ve sağlık alanlarında önemli gelişmelere katkıda bulunabilir.” denilmektedir. 

Yusuf Bayram “Sineztezi HİSLERİN İMTİZACI” başlıklı yazıda da bir hissin, yeni bir uyaranla tetiklendiğinde, başka bir his de yeni bir şey algılaması olduğu beyan edilerek böyle bir özelliğe sahip olanlar, beş duyusundan bir kaçının adeta harmanlandığını fark ederler. Bazen onlarla şekiller renklenir. Sineztezi özelliği taşıyan bir insanın “O” harfini, hafif mor katılmış peygamberçiçeği mavisi renginde görmesi muhtemeldir. Klarnet ezgisinin pamuk şekeri tadı vermesi ihtimal dahilindedir. Onlar, bir hakikatı, kulaklarıyla değil gözleriyle de işitebilirler.

Kerem Umar, “Kardeşliğin Zirvesi: ENSAR OLABİLMEK” başlıklı yazısında âyetlerle Asr-ı Saadetteki olaylarla Ensar olabilmenin önemi izah ediliyor. Ayrıca bir siyer felsefesiyle günümüzün olayları ve içinde yaşadığımız süreç değerlendirilmektedir.

Selim Koç’un “En Emin Şehirlerin İNŞASI” başlıklı yazısında Kâbe ve Mescid-i Nebevî üzerinden kurulacak şehirlerin Mabed ve eğitim yuvaları merkezli olması gerektiği anlatılmaktadır. 

Prof. Dr. Galip Hastürk “Nefis ve Bazı Cibilli Özellikleri” başlıklı yazısında, nefsin mânasını, nefsin sıfatlarını, nefisle ilgili unutulmaması gereken iki hususu, nefsin cibilli bazı özelliklerini izah etmektedir.

“Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne istidrâk olarak yazılan “Rüşd” başlıklı yazıda “Rüşd’ün” tarif ve izahı ile onun karşıtı olan “sefeh”in ne mânâya geldiği izah edilmektedir.

Psikolojik açıdan, Gürkan Polat “İnsanın kendini tanıma yolculuğunda temel esaslar” adı altında mesele ele alınmakta, “İç bozukluğu, ciddiyetsizlik, kemâlât noksanlığı, şahsiyet zayıflığı gibi faktörler; ferdin ve toplumun gelişiminde bir engel teşkil ederler. Bu durumda yapılması gereken, kişinin kendini tanıma yolculuğuna çıkıp benlik bataklığından kurtulması ve iç-dış bütünlüğü kurmasıdır.” denmektedir. 

Safi Fenni’nin “Emma Sokağından Yükselen Melodi” başlıklı denemede, Kırık Mızrap’tan alınan ‘GÖKKUŞAĞI’ isimli şiir de çok ince ve derin bir yoruma tabi tutularak güzel mânalara yelken açılmıştır.

“Rüzgârla Temiz Gökyüzü” başlıklı inceleme yazısından Ulan Dakeev, insanların fıtrata yanlış müdahalelerinin zararları yanında rüzgar enerjisinin, iklim felaketleri ile yüz yüze olan dünyamıza daha temiz bir gelecek için umut vermekte olduğunu anlatmaktadır.

Bu sayıya, Fethullah Gülen Hocaefendinin “Vefalı Yâr” münacatı ve “Lütfen Gel” naatı apayrı bir yenilik ve güzellik katmaktadır.

“Rüyalar ve Bediüzzaman Hazretleri” başlıklı inceleme yazısında rüya çeşitleri Hulusî Yahyagilin meşhur rüyası ele alınarak, Yusuf Suresindeki rüya hakikatına da dayanarak Üstad Hazretlerinin ortaya koyduğu gerçekler anlatılmaya çalışılmıştır. Bu süreçte anlatılan rüyalara da önem atfetmesi bakımından Üstad Hazretlerinin yorumlarının dikkatle incelenmesi gerekmektedir.

Çağlayan dergisinin bu sayısı da işte böyle dopdoludur…

[Abdullah Aymaz] 17.7.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Erdoğan, Katar’ın acısını Türk Telekom’dan çıkaracak [Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye, Katar’a tecrit uygulayan Suudi Arabistan’a, Türk Telekom üzerinden mesaj verdi. Saudi Telecom, Türk Telekom’un en büyük ortağı. Hazine, Saudi Telecom (OTAŞ), Türk Telekom’un 580 milyon dolar kredi borcunu 23 Ağustos’a kadar ödemezse yönetime el koymaya hazırlanıyor.

Türkiye, 5 Haziran 2017’den bu yana Katar’a tecrit uygulayan Suudi Arabistan’a Türk Telekom (TT) üzerinden mesaj verdi. Türk Telekom için bankalardan aldığı kredinin taksitlerini ödeyemeyen Saudi Telecom’a Hazine Müsteşarlığı 23 Haziran’da ikaz mektubu gönderdi. Kredi taksitlerinin tahsilâtı Eylül 2016’dan beri aksadığı halde mektubun Katar krizinin hemen akabinde gönderilmesi manidar.

Ankara, bu şekilde Riyad’ın kendi hudutları haricindeki en büyük yatırımlarından birini kaybedebileceğini ima ediyor. Nitekim Türk Telekom’da altın hisse dâhil yüzde 25 hisse hâlâ Hazine’nin mülkiyetinde. Saudi Telecom (Otaş) 4,75 milyar dolar kredinin yeniden yapılandırmasında bankalarla anlaşamazsa ortaklık ana sözleşmesinin ilgili maddesi icra olunacak. Yönetim kurulunda Otaş’ı temsil eden isimler istifa etmiş sayılacak. Hazine bahsi geçen isimlerin yerine münasip gördüğü isimleri tayin edecek.

HAZİNE O KOZU KULLANACAK

Türk Telekom ana sözleşmesinin altıncı maddesi, ortaklardan birinin temerrüde düşmesi durumunda diğer ortak Hazine’ye idareyi değiştirebilme imtiyazı veriyor.

Ana sözleşmenin 6 maddesine, A grubu hisse sahibinin temerrüde düşmenin gerçekleşmesinden itibaren 60 günlük süre içerisinde bunu gideremezse, “A Grubu Hisse Sahibi’nin Yönetim Kuruluna ve her bir Grup Şirketi’nin yönetim kuruluna tayin ettiği üyeler, Madde 6/C.5’inci maddesi uyarınca otomatikman istifa etmiş addedileceklerdir” ifadeleri dercedilmiş.

ERDOĞAN’DAN HABERSİZ KUŞ UÇMAZ

2005’te özelleştirildiğinden beri Türk Telekom’da Recep Tayyip Erdoğan’dan habersiz kuşun uçmadı. Yönetime ona yakın isimler haricinde kimse giremedi. Gelinen noktada Saudi Telecom’un köşeye sıkışmış hali sadece malî ya da ticarî şartlarla izah edilemez. Böyle bir izahat eksik kalacaktır.

Şirketin içinin planlı bir şekilde boşaltılıp taahhütlerin yerine getirilememesi üzerine hareket edildiği şüphelerini kuvvetlendiriyor. Körfez’de tansiyonu yükselten krizde Katar’a destek vermek üzere asker gönderecek kadar tarafını belli eden Erdoğan’ın, Türk Telekom borç girdabında bocalarken Hazine’nin elindeki kozu kullanmaması sürpriz olurdu.

580 MİLYON DOLARI 23 AĞUSTOS’A KADAR ÖDEYEBİLECEK Mİ?

İkaz mektubundan sonra Suudilerin önünde iki yol var. Vadesi geçmiş 580 milyon dolara yakın borcu, Hazine’nin mektubunu müteakip 60 günde (23 Ağustos’a kadar) Akbank, Garanti ve İş Bankası’na ödeyecekler ya da şirketi bir nevi kayyıma devredecekler.

Gecikmiş ödemeyi yapmaları kâfi gelmeyecek. Vadesi gelen diğer taksitleri de aksatmamak mecburiyetinde. 2016’ın son üç ayında 1,3 milyar lira, senenin tamamında 724 milyon lira zarar etmiş Telekom’un bu kadar yüksek tutarda döviz kredisini ödeme kabiliyeti şu an için mevcut değil. İlaveten Saudi Telecom maliyetler arttığı için yeniden döviz borcu almak istemiyor. Türkiye’de dövizin ne olacağı tam bir muamma.

BANKALAR DA HAZIRLIK YAPIYOR

Alacaklı bankalar en menfi ihtimale göre hazırlıklara başladı. Beyne’l-milel müşavirlik firmaları ile yeni bir yol haritası üzerinde çalışıyorlar. Muhtemelen Hazine’nin idareye el koyması safhasında bankaların rehin tuttuğu Türk Telekom hisseleri satışa çıkarılacak.

O safhada Suudiler bütün hisseleri de elden çıkarabilir. Böylece Türk Telekom’un patronu değişebilir. Borç krizinde bir seneye yakın bir müddet hiç adım atmazken şimdi bu kadar kapsamlı ve süratli bir siyaseti tercih etmeyi ‘rutin’ ile bağdaştırmak mümkün mü?

Türkiye tarihinin en büyük kredisi (4,75 milyar dolar) 2013 yılında 29 bankanın katılımıyla verilmişti. Krediyi tahsis eden bankalar arasında Akbank, BNP Paribas, Citigroup, Deutsche Bank, Garanti Bankası ve JP Morgan bulunuyor. Akbank kredide 1,5 milyar dolar ile en yüksek paya sahip banka. Onu yaklaşık 1 milyar dolarla Garanti, yaklaşık 500 milyon dolarla İş Bankası izliyor.

TÜRK TELEKOM’DA ERDOĞAN’A YAKIN İSİMLER

Alacaklı bankaların hazırlıkları herkesin Erdoğan’ın gözünün içine baktığı Türkiye’de formaliteden öteye geçemeyecektir. Her bahiste olduğu gibi bu mevzuda da Erdoğan ne derse o olacak.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga, Erdoğan’ın ekonomi müşaviri Yiğit Bulut ve yine Erdoğan’a yakın isimlerden Abdullah Tivnikli, İbrahim Eren ve Fuat Oktay’ın idare ettiği Türk Telekom’da olup bitenden Saudi Telecom’u mesul tutacaklar.

Yönetim Kurulu’nu kendisine bağlayan Erdoğan, akabinde aksaklıkların faturasını Suudilere kesiyor. Erdoğan kaidelerinde zerre kadar sapma yok: Kendisine muhalefet eden daha doğrusu onu sırtında taşımaktan vazgeçen yanıyor!

Katar’ı ablukaya alarak Erdoğan’ın uykularını kaçıran Suudiler hâdiselerin seyrini muhtemelen tahmin ediyordur. Erdoğan istedi diye Medine-i Münevvere’den 17 aileyi Türkiye’ye iade eden Riyad yönetimi, Telekom’un Katar krizinin parçası haline getirilmesine mukabil ne düşünüyordur acaba? “Aldatıldık” deme ihtimali hayli fazla.

Erdoğan, katar katar paraları tehdit eden tecride mukabil masaya Türk Telekom’u sürdü.

Suudiler, Türk Telekom’u kaybedebilir.

[Semih Ardıç] 17.7.2017 [TR724]

‘Ruhunun Heykelini Dikmek’ ve yanılgı noktası (2) [Veysel Ayhan]

Bu sürecin adına “milyonlarca insanın ruh heykelinin cebri lutfi olarak dikilmesi süreci” diyebiliriz. Belki de irademizle alamadığımız mesafeler ‘Rububiyet çekici’nin darbeleri altında külli olarak telafi ediliyor.

İnsanın hem kendine hem de çevresine bu gözle bakması gerekir. Herkes bedelini ödeyerek kendi hayatında kader çekicinin darbelerini sorgulayabilir. Kadere taş atabilir. Bunun en hafif faturası Allah’ın sanat icra etmesine itiraz sonucu terbiye dairesinden atılmaktır. Bunun ötesinde insan, diğer insanların başına gelenleri hadiselerin dış yüzüne bakarak sorgulamaya kalkarsa işin ucu Allah’ın Rahmetini ittiham etmeye kadar gider.

“Eyvah falanlar ne olacak, eyvah filanlar… Şunların durumu… Bunlara sahipsiz! Kimsesiz bu insanlar hali ne olacak… Mahvettiniz bu insanları…” Bu yakınmalar bizi ıstırapla inletiyorsa, ıztırar duasına ve o insanlara yardıma, el uzatmaya sevkediyorsa iyidir, güzeldir. Ama şikayetlerimiz gördüğümüz manzarayı bize Allah’ın Rububiyet tecellilerini ‘matemhane-i umumi’ şeklinde görmemize sebep oluyorsa yanılır hata ederiz.

Hz. Bediüzzaman bu çok önemli bir hususu şöyle vurgular:

“İ’lem Eyyühel-Aziz! Afaki malûmat, yani hariçten, uzaklardan alınan malûmat, evham ve vesveselerden hâlî olamıyor. Amma bizzât vicdanî bir şuura mahal olan enfüsî ve dâhilî malûmat ise, evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh merkezden muhite, dâhilden harice bakmak lâzımdır.”

Yani Allah’ın Rububiyet’ini vicdani şuurumuzla nefsimiz açısından değerlendirebiliriz. Ama afaki olarak binlerce insanı düşünürken ‘niye niye…’ diye kaygılanırsak Allah’ın Rahmetini ittiham etmeye kalkmış oluruz, saygısızlık ederiz.

Mesela karlı ve fırtınalı bir günde pencereden bakar “Bu kuşlar ne olacak, eyvah şimdi hepsi donacak, açlıktan ölecekler diye” dertlenebilirim. Bu endişeyle balkonuma yem koyarsam doğru bir şey yaparım. Ama sanki onları sahipsiz gibi düşünürsem günaha girerim. Onların Hâlıkı o kış gününde onları aç bırakmaz. Ne güzel bir hadistir: “Eğer Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sabah yuvalarından aç ayrılıp akşam evlerine tok dönen kuşlar gibi sizi rızıklandırırdı.”

OYUNU DOĞRU OKUMAK…

Allah’a inancını ve itimadını kaybetmeyen her insan Allah’ın, himaye dairesine aldığı kadın, erkek, yaşlı, genç herkesi; binleri, milyonları… ayrı ayrı özel/ehadi tecellileriyle sarıp sarmalayacağını bilir. Hariçten ümitsizlik gazelleri okumaz.

Kendini meyûsâne gazellerin karamsarlığına terk edenler “bahar neşideleri”ni hissedemez. Baharın ayak sesini duyamaz.

Baharın muhteşem kadrosunda rol alacakların “Rububiyet çekici” altında “ruhlarının heykelini dikişini”, her geçen gün güzelleşmelerini ve nurdan birer abideye dönüşünü anlayamaz. Ve kadere taş atar.

Yani oyunu okuyamaz. “Akrebin kıskacında yoğrulanlarla” iftihar edeceğine onlara yas tutar. Baharın tüm öge ve elemanlarının rektifiyeden geçişini sezemez. Bu kutsi kadronun aziz ve azize fertlerine, anneden babadan daha erham ve eşfak olan Allah’ın Rahmetini farkında olmadan sorgular. Afaki tefekkürün sual ve vesveselerinde cedelleşir durur.

Hz. Musa’dan daha ilim sahibi kim vardı? Ama o gün için elindeki bilgiyle sadece fiziki alemi görüyordu. Hadiselerin perde arkasına, ledününe vakıf değildi. Metafiziğin ilmi Hz. Hızır’da idi. Ve Hz. Musa gibi ulu’l azm ve hakperest bir peygamber için gördüğü ‘zulüm’ veçheli hadiselere sabretmek zordu. Kur’an bize kıssaları anlatırken “masal” anlatmaz. İbret alıp hayat dersi çıkaracağımız misaller anlatır.

ZAMANIN ÇILDIRTICILIĞI VE İKİ YILDA SELİMİYE YAPMAK

Hadiselerin görünen yüzünü bilince her şeyi bildiğimizi sanıyoruz. Hiç bir işin batınını bilmiyoruz. Zahirde boğuluyoruz. Hem isyankarız hem de sabırsız.

Taş ve mermer sütunumuzu emanet ettiğimiz Rodin’in, Michelangelo’nun sanatına saygı duyup çekiç darbelerini hayranlıkla izliyoruz. Ama Michelangelo’dan Sistine Şapeli’nin tavanına yaptığı dev resmi altı yılda değil altı ayda bitirmesini istiyoruz. Rodin’den Düşünen Adamı’ı üç ayda bitirmesini bekliyoruz. Selimiye yapalım diyoruz ama Mimar Sinan’a altı yıl değil iki yıl veriyoruz. “79 yıl bekleme 40 yaşına varınca bu eseri yap” diyoruz.

Ve tüm sanatkarların ilham kaynağı olan sanatıyla Allah’ın milyonlarca insanı bin bir farklı çekiçle Ruh heykellerini inşa edişini endişeyle izliyoruz.

Kur’an’ın yüzümüze vurduğu bir aceleciliğimiz var. “Doğrusu insan, çok acelecidir.” (17/11).

BİZİ DİNLESEYDİNİZ YUSUF ZİNDANA DÜŞMEZDİ

Hz. Yusuf istiyoruz ama kuyularda kalan, esir pazarlarında satılan çocukları korkulu gözlerle takip ediyoruz. “Yedi sene zindan olmaz, iki sene kâfi” diyoruz. Küçük İsmail, bıçakla sınanmasın istiyoruz. Hz. Meryem bekliyoruz ama hep layık olduğu şekilde muamele görsün diyoruz. İftiralardan aşırı dertliyiz. Hz. Hatice istiyoruz ama ‘üç yıl Şi’bi Ebu Talip’te boykot yıllarını yaşamasın, bir yıl yetsin’ diyoruz. Uhud’suz ve Hendek’siz Mekke’ye yol arıyoruz.

Hz. Hızır ile yola çıkıyoruz ama üzerine deli gömleği geçiriyoruz. Elini kolunu bağlıyor, yol boyunca kafasını ütülüyoruz. Aslını faslını bilmediğimiz konuların bilirkişiliğe soyunuyoruz. Bizi dinleseydiniz bunlar olmazdı, “Yusuf, zindana düşmezdi” diyoruz. Bizi dinleseydiniz “İbrahim ateşe atılmazdı.”, “Bizi dinleseydiniz boykot yılları olmazdı…” falan diyoruz.

Tüm madalyonların bir yanına bakıp konuşa konuşa Hizmet’i kurtaracağımızı sanıyoruz. Hizmet sefinesini başka gemilerle karıştırıyoruz. Oysa tarih boyunca bu geminin yalnızca iki yakıtı oldu: Dua ve salih amel. Bu yakıtı olmayanlar lafla gemiyi hareket ettireceğini sanır.

[Veysel Ayhan] 17.7.2017 [TR724]

Bir bebeğin zindan günlüğü… [Selim Gündüz]

O yalnız değil. 559 bebek daha var Erdoğan zindanlarında. Bebeklere düşen bu. Büyükler içinse ‘Guantanamo işkencehaneleri’ hayal ediyor. ‘Kafalarını koparmak’tan söz ediyor.

İşte size Erdoğan rejiminin yaşattığı zulümden 4 aylık bir bebeğin payına düşenler. 

ANNESİNİN GÖZYAŞLARIYLA KALEME ALDIĞI SATIRLAR ŞÖYLE:

“4 aylık olan evladımdan ayrıldığım gün 9 Ekim 2016 Çarşamba günüydü.

Yüreğime yangın düştüğü gün…

Evimize polisler geldi ifademi vermem gerektiğini söylediler. Hiçbir açıklama yapılmadan Emniyete götürüldüm. Sağlık kontrolünden geçtikten sonra yerin 5 kat altına indik.

Memur beye ‘küçük bebeğim var, yanıma alabilir miyim’, dediğimde, ‘getirsinler ara ara doyurabilirsin’ dedi. 4 aylık yavrum her şeyden habersiz neler yaşıyordu.

Gözaltına alınıp nezarete indiğimde arkadan kapanan kapılar karanlığa gidişimin sesi idi. Kocaman alanda tuvalet karşısında bir yer kadınlara ayrılmıştı. 18 kişiydik. Biri yerde sessizce yatıyordu. Yerde beden eğitimi minderleri vardı. 6 aylık hamile bir kadın da vardı. Zaman durmuş gibiydi. Abdestli idim, hemen namaz kılmak için kıbleye yöneldim. Derdimi anlatacağım tek merci Rabbim idi.

Saatler geçmek bilmiyordu. Oğlumun kokusunu çok özlemiştim. Sanki evladımı kucağıma alınca nefes alabiliyordum. O yokken soluksuzdum.

Gece yarısı idi ama zaten orası her saat karanlıktı. Bir sürü engelleme sonrası oğlum geldi. Kucağıma aldım. Ama 4 aylık yavrum ayrılığın acısı ile ağlıyor, yüzümü yalıyordu. Bütün nezarethane onun ağlaması ile inliyordu.

Yan koğuşta erkekler vardı. Ki onlardan biri seslice dua ediyordu: ‘Allah’ım bebekleri analarından ayrı koyanları, bu yavrulara bunlara yaşatanları sana havale ediyoruz.’

O, dua ediyor herkes ‘amin’ diyordu.

Bizi emzirmek için başka odaya alan kadın memur çok kızgındı. ‘Acele et seni mi bekleyeceğim’ diyordu. Ama yavrum çok ağladığı için karnını doyuramıyordum, o ağlıyordu ben ağlıyordum. Evladımı 5 dakika sonra alıp götürdüler. Canım gitti sanki. Yakasındaki önlüğü gizlice aldım, onu koklayarak durabildim bütün gece. Sadece Rabbime dayandım. Yavrumun o ağlama sesi kulağımdan gitmiyordu. Ne kadar süreceğini bilemediğim bir bilinmezlik içinde elimde önlük uyuyakalmışım.

ZIKKIM YE!

Gelen yemekler hem soğuk ve hem de çok kötü kokuyordu. Kimse bir şey yiyemiyordu. Süt veren annelere, hamilelere dışarıdan, bir şeyler gelebiliyormuş, demişlerdi. Ailemden yemek meyve istemiştim. Memur hanım, ‘getirilen meyveyi verebilir miyim’ diye komisere sordu. Memur, ‘zıkkım ye’ deyip çöpe attı. Bu insanlar nereden gelmişti? Böyle insanlar var mıydı, yeryüzünde? Hayatımda hiç rastlamadığım insan yüzlü canavarların eline düşmüştük. Bana düşen dua idi: ‘Allah’ım o evladıma rızık olacaktı, süt olacaktı. Sana havale ediyorum’ dedim, başka ne diyeyim.

‘Abdest almak istiyoruz’ diye ısrar edince sabah namazı vakti kapıyı açtılar. Sonra kapattılar ve öğleden sonra 3’e kadar kapalı kaldı. Kadın memur istiyorduk ama erkek memur geliyordu. Onlar da bağıra bağıra, küfrederek ‘sizin pisliğinizle mi uğraşacağız, tek siz misiniz derdimiz’ diye söyleniyordu. Her yer o kadar pis ki, tuvaletler kokudan durulmuyordu. Bizim durduğumuz yere bakan tuvalet kapısı kapatılmıyordu.

Her şey bir rüya idi ve ne zaman uyanacağız diye bekliyorduk.

Sonra sorguya götürüldüm. 3 kişi sorular sordular, bağırıp suçladılar. Bir müdür masaya yumruk vurdu. ‘Gerçeği söyle’ dedi. Ben şaşkındım. Ona dönüp ‘Neyi söylememi istiyorsunuz? Ben bir öğrenci yurdunda müdireyim. Yalan söylemem, neyi diyeyim?’ deyince,  ‘Git yat kodeste aklın başına gelsin’ diye bağırdı.

Daha sonra mahkemeye çıkarılmak için adliyeye götürüldüm. Orada ailemi, eşimi ve oğlumu görünce dizlerimin bağı çözüldü.

BEBEĞİNİ DÜŞÜNÜYORSAN İSİMLER VER

Oğlumu verdiler, doyurmam için. Yer olarak bir tuvalet gösterdiler. Annem ağlayarak ‘Kızım sadece seni emiyor, mama yemiyor’ dedi. ‘Gece uyumak için çok zorlandı, Fetih Suresi okudum, bir de senin çıkardığın yazmayı alıp yüzüne koydum, öyle uyudu’ dedi.

Yüreğim paramparça oldu. Çünkü 3 günde süzülmüştü yavrum. Eşimi ise hiç öyle görmemiştim. Bana güç vermek için sıkıyordu kendini.

Mahkemeye çıktım. ‘Savcı bey, 4 aylık bir bebeğim var, bunu göz önünde bulundurmanızı istiyorum’ dedim. Savcı defalarca, ‘Bebeğini düşünüyorsan, o zaman bize isimler ver’ dedi. Benden kendimi kurtarmam için iftira atmamı istiyordu. ‘Kimin ismini vereyim, bulaşıkçının mı, temizlikçinin mi, belletmenlerin mi?’ dedim. ‘Zaten hepsi önünüzde var’ diye devam ettim.

Bebeğimle ve iftira atmak arasında seçim yapmamı istiyordu savcı.

Sorular aynıydı: ‘O yurtta niye çalıştın?’ dedi. Ben de ‘Kaçak bir yer değildi, resmi bir öğrenci yurduydu’ dedim. ‘Hatta müfettişler geldiğinde eksik bulamayıp tebrik etmişti’ dedim. ‘Ben o yurtta çalıştığım için suçluysam o yurdu açmaya izin verenler nerede?’ dedim.

Savcı tekrar öfkelendi ve tutuklanmak üzere nöbetçi mahkemeye sevketti.

O’NA EMANETİZ

Yürüyen merdivenden indiriyorlardı. Karşımda eşim, oğlum, ailem. Oğlumu kucağıma aldım ama kollarımda güç kalmamıştı. Kelepçe bileklerimi perişan etmişti. Eşim kolumdan tuttu: ‘Güçlü ol’ dedi. ‘Siz Allah’a aitsiniz, O’na emanetsiniz’, ‘Merak etme, yavrumuz Rabbimize emanet’ dedi.

Evet, öyleydi şüphem yok. Ama bebeğim mama yemiyor, ne olacak diye düşünüp kendimi tutamıyordum. Gidişimi anlayan oğlum hiç susmadı, yarın alacağımı sanarak ayrıldım.

Kadın kapalı cezaevine götürüldüm. Hala rüyadan uyanmamıştım. Kaydım yapıldı arandım. Eşyalarımın hepsi verilmedi. Oğlumun kokusu sinen önlüğünü bile aldılar. Yalvardım, vermediler, ‘ne olur onunla uyuyorum’ dedim ama memur ‘yapacak bir şey yok uyumazsan uyuma’ dedi. İnsanlar birer canavardı adeta.

İçeri girdik kapılar art arda kapandı. Beni alıp hücreye götürdüler. O an inanamadım. Nefes alamam, dedim. Kapı kapanınca aklımı yitireceğim sandım. ‘Allah’ım biz ne yaptık buraya girecek?!’ diye haykırdım. ‘Biz bir şey yapmadık, vatanın iyiliğini düşünmekten öte bir şey yapmadık’ diye söylenip kalkıp abdest aldım.

Yerler pis idi. Seccade istedim, Kur’an-ı Kerim istedim, vermediler. Yasakmış. Acı olan bunu söyleyenin türbanlı bir polis olmasıydı. Kıyafetimi serdim, yorulana kadar gözyaşları içinde namaz kıldım. ‘Belki bu çektiklerim bu namaz için değerdi’ diye de düşündüm. Kur’an’dan ezber bildiğim kısımlarını sesli okudum. Kendimi bayağı toparlamıştım. Allah sanki üzerime bir ünsiyet indirmişti.

KARŞIMDA İNSAN VAR SANIYORDUM

Zaman kavramı yoktu. Saat olmadığı için yorulup uyuya kalmıştım. Sabah olmuş evladımı alacağım sevinci ile beklerken sütümü sağmak için revire götürüldüm.

Orada memur eşimin çocuğumu getirdiğini ama çocuğumu verilmeyeceğini söyledi. O anki içimdeki acı, tarif edilemezdi. Ben Pazartesiyi nasıl bekleyecektim? Hiç bu kadar acı çekmemiştim, ‘evladımı doyurayım bari’ diye yalvardım. Bunun olmayacağını söylediler. Sağdığım sütleri de dolaba koymamışlardı ve bozulmuştu.

Memura ‘hadi ben suçluyum o masum yavrunun ne suçu var?’ diye sordum. ‘Bakın böyle olursa sütüm kesilir’ dedim ama kimin umurundaki… Ben karşımda insan varmış gibi sayıklıyordum. Ama bunlar insan olamazdı.

Güçlü olmalıydım. Evladım için eşime verdiğim sözüm buydu… O gece rahatsızlandım sütlerimi sağıp lavaboya dökmeye çalıştım ama bende ateş yaptı, sıtma tuttu. Revire götürüldüm. Sonrasını hatırlamıyorum.

Birkaç gün sonra biraz düzeldim. Resmi bayram olunca açık görüş verilmişti. Evladına kavuşma çok farklı bir duyguymuş. Eşimi, anne, babamı gördüm. Evladımı kucağıma aldım. Koğuşum belirlendi. İçeri girdiğimde beni tebessümle karşılayan o  yüzleri, o sıcak simaları ömrüm boyunca unutamam. Arkadaşlar yardım ettiler, yerleştim.

MAHCUP VE ÇARESİZDİM

Artık evladım yanımda idi ama imtihan orada da bitmemişti. 4 aylık bebeğim ihtiyaçları için memurlardan bez falan istedim. Yeni doğan bezi getirdiler. O küçük geldi. Islak mendil de verilmedi. Verilmeyecekmiş. ‘Peki altını nasıl temizleyeceğim’, deyince ‘yıkarsın lavaboda’ dedi. ‘Hasta olur kış günü soğuk suda memur hanım’ dedim. ‘Yapacak bir şey yok’ dediler.

Üzüntü ve ayrılığın sebebi ile sütüm azalmıştı. Oğlum huysuzlaşmıştı. Sanki ‘beni niye bıraktın’ diye kızıyordu. Bez çok kötü olduğu için tamamen pişik oldu. Sütüm yetmiyordu. Koğuşa oğlumun ağlayışı hâkimdi. Mahcup ve çaresizdim ki… Bir anne için en acı şey, evladının açlıktan ağlıyor oluşu ve bir şey yapamayışıymış.

Oğlum ağlıyor, o ağladıkça ben de ağlıyordum. Kantinden bir şeyler istiyorduk. En erken üç güne gelir, diyorlardı. Koğuştaki arkadaşların biri yoğurt mayaladı. Biri meyve püresi yaptı. Yedirmeye çalıştık. Ağlaya ağlaya uyudu oğlum. İlk günler çok zorlandık. Hele o ağır demir kapılar açılınca korkarak irkilmesi kalkıp ağlaması var ya, aman Allah’ım ne kadar zordu!

Koridor camları kırıktı ve rüzgâr çok estiği için oğlum hasta oldu. Sürekli düşünüyordum ‘burada bir kış nasıl geçer’ diye. Oğlumdan da ayrılmak istemiyordum. Rabbime bıraktım her şeyi. ‘Evladım bana emanet, onun ihtiyacını benden daha iyi bilen bir Rabbim var’ diye teselli ettim kalbimi.

ÖNCE SİZ ÇIKIN

Günler geçti düzenimizi kurduk aşı zamanı geldi, aşı orada olmadığı için eşime verdim. 2 gün ayrı kaldık. Süt sağdım verdim eşime o günler içinde. Koğuştaki herkes oğlumun teyzesi oldu. Çok güzel ilgileniyorlardı. Herkes dua ediyordu ‘önce siz çıkın rabbim tez vakitte bu yavrunun yüzüne baksın’ diye…

Duaların kabul edildiği günün sabahı memur hanım beni çağırdı. ‘Tahliyesin, hemen hazırlan’ dedi. İnanamadım. Memura ‘tahliye ne demek’ diye sordum. Şok olmuştum, güldüler. Koğuş arkadaşlarım eşyalarımızı topladı. Elimde 3 poşet, kucağımda oğlum kapının önüne koydular. Paramı vermediler ki telefon edeyim. Dışarıda taksi buldum. Şoföre ‘Parayı eve ulaşınca verebilirim’ dedim. Onun telefonundan eşimi aradım. İnanılmaz bir sevinçti. Kayınbabamın sevinçten dili tutulmuştu. O akşam evimiz bayram yeriydi.

Ama sevincimiz uzun sürmedi. Sabah sadece kahvaltı yaptık. Öğlen saatinde eşimi almaya geldiler. Meğer ayrılık daha bitmemiş. Oğlum tam babasına kavuşmuştu ki onu tekrar bizden aldılar.

Şimdi 9 aylık oldu oğlum. Büyüdü. Her hafta camların ardından babamızı görmeye gidiyoruz. İki ayda bir açık görüş var. Sabırla bekliyoruz ki oğlum babasına sarılsın.

Bu günlerin geçeceğine başı zehir olsa da sonu şeker şerbet olacağına inanarak umutla ve geleceğin heyecanıyla bekliyoruz…”

[Selim Gündüz] 17.7.2017 [TR724]

‘Ateistim ama Nuri için dua ediyorum’ [Murat Kâni]

Hollanda son bir haftadır Ajax’ın başarılı futbolcusu Abdelhak Nouri için yasta. Avusturya’da yeni sezon hazırlıklarını sürdüren Ajax, Werder-Bremen takımıyla  oynanan hazırlık maçında kalbinin teklemesi sonucu beyin fonksiyonları çalışamaz hale geldi ve yoğun bakıma alındı. Ajax futbol takımı bu üzücü olayın ardından kampı yarıda bırakarak Amsterdam’a geri döndü.

Nuri, inançlı ve dininin emirlerini yaşayan bir futbolcuydu. Nezaketiyle, oynadığı futboluyla milyonların gönlünü kazanmayı başardı. Hollandalı bir taraftar olan Sterre Deetman, onun için yazdığı mektupta, ‘Ateistim ama Nuri’nin yaşaması için ona her gün dua edeceğim’ ifadesini kullandı. 20 yaşındaki Abdelhak Nouri’ye (Nuri) başarılı futbolu sebebiyle taraftarlar ‘Appie’ olarak hitap ediyordu. Sempatikliğiyle ve muhteşem futboluyla milyonların gönlünü kazanmayı başaran Nuri şimdi yaşama tutunmak için mücadelesi veriyor. Sosyal medyada sevenleri #StayStrongAppie , ‘güçlü ol Appie’ etiketiyle Nuri’ye destek veriyor. Nuri adeta 7’den 70’e tüm Hollanda’yı birleştirdi.

Amsterdam Medical Centre (AMC) hastanesinde yoğun bakımda olan Ajax’lı Nuri’nin beyninde kalıcı hasar oluştuğunu açıklandı. Ajax kulübü, 20 yaşındaki oyuncunun kalp fonksiyonlarının normale döndüğünü ve zarar görmediğini belirtilirken beyinle ilgili ise sonuçların kötü olduğunu duyurdu. Nuri’nin beyninde ciddi ve kalıcı hasar tespit edildiği, baygınlık anında yeterince oksijen gitmemesi sebebiyle beyindeki birçok fonksiyonun işlevini kaybettiği belirtildi.

‘UYANINCA BİZİ TANIYAMACAK, VE BİR ŞEY HİSSETMEYECEK’

Nuri’nin abisi Abdurrahim ve kız kardeşi Ghizlan da doktorların kendilerine benzer şeyler söylediğini kamuoyu ile paylaştı. Abdurrahim Nuori, “Bunları söylemek gerçekten çok acı ama kardeşim Nuri uyandığında bizi tanımayacak, yürümeyecek ve bizim kim olduğumuzu bilmeyecek. Fakat Allah’tan ümidimizi kesmiyor ve dua ediyoruz.” dedi.

BİNLER NURİ’NİN EVİNİN ÖNÜNDE

Kötü haberin gelmesiyle birlikte binlerce vatandaş ve taraftar Nuri’nin ailesinin yaşadığı Amsterdam’ın Geuzenveld semtinde toplandı. Amsterdam Ajax’ın ezeli rakibi olan Rotterdam’ın Feyenoord takımı taraftarlarının da Nuri’ye destek olması da sporun dostluk ve kardeşlikten ibaret olduğunu gösterdi. Nuri’nin abisi ise evinin camından destek için gelenlere parmaklarıyla kalp işaretiyle teşekkür ederken, babası arabadan büyük bir acı ile felenleri selamladı.

EZELİ RAKİP TARAFTARI GÖZYAŞLARINA BOĞULDU

13 yaşındaki Feyenoord taraftarı Colin, kendisini Anti-Ajax olarak tanıtıyor. Nuri’nin yoğun bakıma alınmasına çok üzüldüğünü söyleyen Colin, şiir yazarak ona destek verdi. ‘Çok iyi bir futbolcu olduğunu biliyorum ama bunu sesli söyleyemiyordum çünkü bir Feyenoord taraftarıyım. Bir daha futbol oynayamayacağını düşünmek çok kötü bir duygu’ şeklinde yayınladığı videoda gözyaşlarına hakim olamadı.

AİLE HERKESTEN DUA BEKLİYOR

Yoğun bakımda Nuri’nin başında kuranı kerim okunduğunu söyleyen abisi Abdurrahim, kardeşi Nuri’nin göz kirpiklerinin ve yüzünde kıpırdamalar gördüğünü söyledi. Aile, Allah’tan ümidini kesmediklerini ve 7’den 70’e herkesten dua beklediğini ifade etti. Bu isteğe karşılık veren vatandaşlar ise kendi aralarında cüzler paylaştı. Müslüman olmayan vatandaşlar da Nuri için dua ettiklerini aileye iletti.

[Murat Kâni] 17.7.2017 [TR724]

İhbarcı ev kadınının olmayan yeğeni ve bir gazetecinin hikâyesi [Mehmet Yıldız]

ADALET SİZİN NEYİNİZ OLUR?

30 Temmuz 2016 günü 23.00 sıralarında ellerinde ağır silahlar olan bir grup polis, eski Zaman muhabiri bir gazetecinin evini basar. O esnada evde kimse olmadığı için gazetecinin yakınları telefonla aranır. Eşi ve kayınpederi kısa süre sonra eve gelirler. Kapı açılır ve evdeki suç (!) delilleri, Aksiyon dergisi, Yeni Bahar ve şüphelinin eski çalıştığı Zaman gazetesinin yayınladığı kitaplar başta olmak üzere hepsi de titizlikle toplanır. Tabi her Cemaat mensubunun evinde bulunan en tehlikeli silah (!) 1 doları da unutmamak lazım. O gece evde bulunan Oktay Usta’nın yemek kitapları dahil her türlü kitap alınıp götürülür.

Haberi alan muhabir, o esnada bulunduğu Ankara’dan döner ve 1 Ağustos 2016 günü emniyete giderek teslim olur. Gözaltı işlemleri yapılan muhabir, nezarethaneye alınır. 2 kişilik nezarethanede 8 kişi vardır ve yatacak yer yoktur. Günlerce beton zemin üzerinde yatmak zorunda bırakılır. Nihayet 9. gün polis tarafından ifadesi alınır ve ardından Silahlı Terör Örgütüne üyelik suçlamasıyla tutuklanıp cezaevine konulur. Şimdi o gazeteci ve kayınpederi şirin bir Anadolu şehrinin cezaevinde, 14 kişi kapasiteye sahip olduğu halde 45 kişinin kaldığı koğuşlarda çilesini doldurmakta.

***

Gazeteci gözaltında bulunduğu sırada bir ihbarcı ortaya çıkar. Ev hanımı olan ihbarcı, emniyete bizzat gelerek 3 kişi hakkında ihbarda bulunur ve ifade verir.

Birisi abisinin oğlu astsubaydır. Aslında çok da zeki bir çocuk olmayan abisinin oğlu, Cemaat yurtlarında kalmış ve Cemaatin desteğiyle astsubay yapılmıştır. Bizzat halası tarafından gammazlanan astsubay yeğenin her ay maaşının yüzde 10’unu himmet olarak verdiğini de bu ihbardan öğreniyoruz.

İkinci isim ihbarcının komşusudur. İhbarcıya göre 10-15 yıl öncesine kadar işsiz güçsüz olan şahıs, Gülen Cemaati ile tanışınca birdenbire köşeyi döner. Kavuştuğu muazzam servetle bir kasap dükkanı açar! Bank Asya aracılığıyla aslında bir ‘terör örgütü’ olan Cemaate düzenli olarak para yardımı yapmaya başlar. Tabi bu ihbarı alan polisler, kasap dükkanı açmak için muazzam bir servete ihtiyaç olup olmadığını sormamışlardır. Diğer yandan Cemaatle tanıştıktan sonra mali durumu düzelen şüphelinin, hem para yardımı yapıp hem de nasıl serveti yaptığını da merak da etmemişler. Çünkü o bir FETÖ mensubu!

Üçüncü isim komşunun damadı gazeteci. Çalıştığı işyerine kayyım atandıktan bir süre sonra işini kaybeden gazeteci, içine düştüğü ekonomik sıkıntı yüzünden okulların kapanmasıyla birlikte 2016 Haziran ayı sonunda memleketine taşınır. Henüz 2 hafta önce mahallesine taşınmış olan gazeteci hakkında her türlü istihbaratı toplayan ihbarcı ev hanımı büyük resmi görmüştür. Emniyete verdiği ifadede, 15 günlük komşusu gazetecinin Gülen Cemaatinden olduğunu, ‘hemen her ay Amerika ülkesine gittiğini, o ülkede akrabası veya yakını olmadığını, bu sebeple Fethullah Gülen’le görüşmek amacıyla’ bu seyahatleri yaptığını düşünmüştür. İhbarcı ev hanımının ifadesine göre 15 Temmuz sabahı gazeteci ve kayınpederi birlikte Ankara iline kendisinin bilmediği bir yere toplantıya gitmişlerdir!

Vatandaşlık görevi gereği bu ihbarı yaptığını belirtir  ve ifade son bulur.

İfadeyi alan polisler 15 günlük komşusunun her ay ‘Amerika ülkesine’ gittiğini nasıl bildiğini sormamışlar elbette.

***

Aradan yaklaşık 4 ay geçtikten sonra polis tarafından düzenlenen ‘araştırma tutanağı’ndan öğreniyoruz ki ihbarcı ev hanımının öyle bir yeğeni yokmuş! Olsaydı şu ana kadar çoktan tutuklanıp cezaevine gönderilecekti. Polis bilgi almak için telefonla kendisini aradığında konuşmak istemediğini belirtmiş.

Geçen duruşmada mahkeme başkanı, 15 Temmuz günü Ankara’da hangi toplantıya ne için gittiklerini gazeteciye sormuş. Öyle bir seyahat hiç olmamış tabii ki. Gazeteci ve kayınpederi 15 Temmuz günü bir yakınlarının düğününe katılmak için komşu şehre gitmişler. Allah’tan orada bulunduklarına dair ellerinde fotoğraf ve video kaydı varmış ki onu ibraz etmişler şimdilik.

İhbarcı ev hanımı, polise verdiği ifadeyi mahkeme huzurunda da vermesi için gazetecinin yargılandığı mahkeme tarafından davet edimiş ama ona da gitmemiş. Neyse ki hakkında zorla getirilme kararı çıkarıldığı için önümüzdeki duruşmaya gelir ve her şeyi anlatır diye bekliyoruz şimdilerde. Bakalım mahkeme kime inanacak…

[Mehmet Yıldız] 17.7.2017 [TR724]

Erdoğan Cumhuriyeti [Vehbi Şahin]

Erdoğan ve kurmayları kocaman bir tebriği hak ediyor.

15 Temmuz’u görkemli törenlerle kutladılar.

Geçen yıl darbeyi önlediğine inanan insanlar, Türkiye’nin dört bir yanında sokaklara döküldü çünkü…

Herkes mutlu görünüyordu.

Kalabalıklar Erdoğan’ı memnun etti.

O da meydanları dolduran seçmenini…

Ne yaptı?

Yine Cemaat’i hedef gösterdi.

Milyonlarca insan Hizmet Hareketi’ne lanet okudu.

Hem de ibadet neşvesi içinde…

Günün sonunda hedef gösteren de hedefe taş atan da evine mutlu döndü.

Uzun zamandır düşünüyorum nedir bu hâl diye…

Hipnotize edilmiş yığınlar değil zihnimi kurcalayan…

Onların cezbe halinde Cemaat’in üzerinde tepinmelerini de takılmış değilim.

Bugün bu vadide toplanırlar, yarın başka bir vadide…

Kitle psikolojisini bilenler için çok da şaşırtıcı değil, geniş kitlelerin şu anda 15 Temmuz ve Erdoğan’ı kutsaması…


YIKIM SÜRECİ

Kafama takılan husus şu:

-Türkiye nereye gidiyor?

-Millet hangi uçuruma sürükleniyor?

Sanırım bu soruların cevabını bilen insan sayısı pek az…

Daha somut birkaç soru daha soralım:

-Erdoğan, Cemaat’i bitirme bahanesiyle devletin tüm köklü kurumlarını neden darmadağın ediyor?

-Türkiye Cumhuriyeti devletinin temellerini sarsarken niye kimse Erdoğan’a engel olmuyor?

-Bırakın engel olmayı, bu yıkıma niçin göz yumuyor?

Hatta…

-Bu yıkım sürecinde Erdoğan’ın önünü neden açıyor?

Bir tuhaflık yok mu bu işte…

Neden, neden, neden?

Hemen “Cemaat’i bitirmek için…” diye kolay bir cevap vermeyin.

Sadece Cemaat olamaz, bir devletin altını üstüne getirmenin ana gerekçesi…


İKİNCİ CUMHURİYET

Erdoğan ve peşinden sürüklediği AKP’liler şu soruyu kendilerine sormalı bence…

-Biz çok güçlü olduğumuz için mi karşımıza hiç engel çıkmadan kolayca her istediğimizi yapabiliyoruz?

Yoksa…

-Bizim böyle davranacağımızı hesap eden birileri, önümüzü açarak Türkiye Cumhuriyeti devletini, Erdoğan üzerinden yeniden dizayn mı ediyor?

Erdoğan ve avanelerinin bu iki soruya cevabı şunlar olacaktır muhtemelen…

-Millet arkamızda. Milletin desteğiyle biz her istediğimizi yaparız. Kimse de bize karışamaz.

-Şu anda devlet biziz. Cumhuriyeti ikinci kez biz kuruyoruz. Başkası değil.


AİLE ŞİRKETİ GİBİ

Doğruya doğru…

Hiç kimse bu şekilde verilmiş cevaplara itiraz edemez.

Neden?

Çünkü Erdoğan 15 yıldır tek başına Türkiye’yi yönetiyor.

Cumhuriyet tarihinde görülmemiş şekilde anayasayı ihlal ediyor.

Yasaları çiğniyor.

Teamülleri ayaklar altına alıyor.

Devletin temelini oluşturan yasama, yürütme ve yargıyı istediği gibi kullanıyor.

Ülkeyi aile şirketi gibi idare ediyor.

İtiraz eden oldu mu?

Olmadı.

17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları ile suçları 2013’te ortaya çıkmasına rağmen…

Dört yıldır kendilerini masum, Cemaat’i suçlu göstermeyi başarmış bir Erdoğan ve AKP hükümeti var karşımızda…


SIRA KELLE KOPARTMAYA GELDİ

Kim karşı çıktı bu absürd duruma?

Hiçkimse…

Sağcısı, solcusu, dindarı dinsizi, liberali komünisti alkış tuttu Erdoğan’a…

-Vur, öldür, yok et Cemaat’i…

Hâlâ devam ediyor bu histeri…

Erdoğan da bu destekten cesaret alarak vurdukça vuruyor Cemaat’e…

Cumartesi günü işi kelle kopartmaya kadar getirdi.

Karşı çıkan olmadığı müddetçe de Erdoğan durmayacak.

Delil mi?

15 Temmuz’dan bu yana ülkeyi Kanun Hükmündeki Kararnameler’le (KHK) yönetmesi delil olarak yeter de artar bile…


KİŞİYE ÖZEL BUTİK DEVLET

Neden yapıyor bunu?

Kendini hukuken güvende hissetmediği için…

Bu nedenle şimdi kendi devletini kuruyor.

Dikkat ediyor musunuz?

Her yeni KHK ile onbinlerce insan devletteki işini kaybediyor.

Sonra ilgili bakanlıklar yeni personel alımı için duyuru yapıyor.

Mülakatla yandaşlar memur yapılıyor.

Asker, polis, savcı, hâkim…

Aklınıza ne gelirse…

Erdoğan, sadece kendine hizmet edecek “butik” bir devlet kuruyor şu anda…

Muhalefet eden var mı?

Yok…

Niye etsin ki…

Erdoğan, devleti Cemaat’ten kurtarıyor nasılsa…


MUZ CUMHURİYETİ

Mesele bu kadar basit mi?

Cemaat’ten temizleniyor paranoyası ile bir devletin temellerine göz göre bu şekilde dinamit konulur mu?

Konuluyor işte…

İçte ve dışta bu gidişattan ciddi rahatsız olanların çok az olması ise şaşırtıcı…

Ses çıkaran olmadığı için bu fırsatı “iyi değerlendirmiş” görünüyor Erdoğan…

Kendi devletini kurmak için acele ediyor.

İşte buna benim aklım almıyor.

Türkiye bir muz cumhuriyeti değil.

İmparatorluk geleneğine sahip birkaç nadir ülkeden biri…

Dünyanın en büyük ilk 20 ekonomisi içinde…

65 yıldır NATO üyesi…

Güçlü bir orduya sahip…

Avrupa Birliği ile köklü ilişkileri var.

Yarım yamalak da olsa demokrasi ve hukuk düzeni işliyor.

Böyle bir ülkeyi Erdoğan, elini kolunu sallaya sallaya kendi cumhuriyeti haline getiriyor.

Acaba getiriyor mu?

Soru işareti…


NİRVANAYA ULAŞTI

Cumartesi günü yaşananları izleyenler gönül rahatlığıyla şunları söyleyebilir.

-Niye Erdoğan kendi devletini inşa edemesin ki…

-Siyasi gücünün zirvesine çıktı.

-Adeta Nirvanaya ulaştı.

-Önünde hiç engel kalmadı.

Yani…

Bundan sonra devletin adını da değiştirebilir, bayrağını da…

Hatta…

Erdoğan Cumhuriyeti’ni ilân edebilir.

Paraların üzerine kendi fotoğrafını basabilir.

Evet…

Erdoğan ve ekibi de kalabalıkları görünce böyle düşünmüş olabilir.

Ama ben onlarla aynı kanaatte değilim.

Bize dayatılan sanal gerçeklik dışında, her geçen gün büyüyen bir dip dalga var bana göre…



SON GÜLEN

Bu dalganın arkasındaki odaklar, Erdoğan’ın Cemaat’i bitirmesini bekliyor.

Amaçları, anahtar teslim yeni bir devlet sistematiğini hayata geçirmek…

Kim bunlar?

Bilmiyorum.

Adını siz koyun…

Derin devlet deyin ya da Ergenekon…

Cemaat’i bitirmesi için Erdoğan’ı teşvik edenlerin kurmak istedikleri Cemaat’siz yeni devlette Erdoğan ve avanelerine yer yok…

Bu yüzden “müttefikler” arasında henüz gün yüzüne çıkmayan gizli bir çekişme var.

Alttan alta birbirleriyle didişiyorlar.

İlk kim hata yaparsa kaybedecek.

Bu kavga bir anda patlayabilir.

İki taraf birbirine girebilir.

Cemaat?

O artık minder dışında…

Her iki taraf da yeni denklemde Cemaat’e yer vermiyor.

Aralarındaki kaçınılmaz hesaplaşmaya hazırlanıyorlar.

Bakalım son gülen kim olacak.

Erdoğan Cumhuriyeti mi?

Ergenekon Cumhuriyeti mi?

Yoksa…

Türkiye Cumhuriyeti mi?

[Vehbi Şahin] 17.7.2017 [TR724]

Destan yazarken dikkat edilecek hususlar [Kemal Ay]

İsveç’te mukîm akademisyen Umut Özkırımlı, önceki gece bütün TV’lerden canlı yayınlanan, herkesin konuştuğu ve kalabalıkların sahada olduğu törenleri seyrederken Twitter adresinden şu yorumu paylaştı: “15 Temmuz müsameresini izlerken kendimi Marmara depreminden zevk alan Celal Şengör gibi hissetmemek için büyük çaba harcıyorum. Milliyetçilik çalışan biri için muazzam bir ‘görüntü’ ama yaşayanlar ve yaşamaya devam edecekler için korkunç bir kâbus!”

Bir jeoloji profesörü olan Celal Şengör de, Marmara Depremi’ni TV’de yorumlarken, tamamen jeolojik saiklerle, depremi bir hayli övmüştü. Gerçekten de gerek yıkıcı etkisi, gerek büyük kütleleri harekete geçirme kabiliyeti açısından olsun, Marmara Depremi literatüre girecek cinstendi. Gelgelelim binlerce insan hayatını kaybetti, geriye kalan belki milyona yakın insanın hayatı altüst oldu. Tıpkı 15 Temmuz gibi… Umut Özkırımlı da milliyetçilik çalışan ve ‘ulus inşası’ dediğimiz süreçleri iyi bilen bir isim. O da, 20. yüzyılın başından okumaya alışık olduğumuz bu ‘ulusal mit yaratma’ organizasyonunu seyrederken, meslekî anlamda heyecanlanıyor. Ancak yine kendi ifadesiyle bu, birçokları için bir ‘kâbus’.

TARİHİN AKIŞINA TERS DURUMLAR

Önceki gece Turkcell hattından birilerini telefonla arayanların öncesinde Erdoğan’ın 15 Temmuz mesajını dinlemek zorunda bırakılmaları, kâbusun derinliğini anlatmaya yeterli. Ülkenin en büyük cep telefonu şebekesi, her şeyiyle iktidarın çiftliğine dönüşmüş. Eski Sovyet ülkelerinde olduğu gibi devlet her şeyin ‘sahibi’ ve toplumsal birikimin ‘en önemli unsuru’ hâline gelmiş.

Hâlbuki tarih bize bunun böyle olmaması gerektiğini söylüyor. Devletler doğuyor, büyüyor ve ölüyor. Geriye o devleti var etmiş toplumun varsa biriktirdiği kültür kalıyor. Osmanlı’nın yerinde yeller esiyor ama Mimar Sinan irili ufaklı yüzlerce eseriyle ayakta. Sadece eserleri değil o eserler vasıtasıyla aktardığı bilgi ve birikim de bugün işimize yarıyor. Selçuklu’dan bugüne siyaset, idare anlamında bir şey kalmadı pek. Ancak Mevlana Celaleddin-i Rumî, bugün bütün dünyada okunan bir şair ve din âlimi.

SİSTEMLER DEĞİL FİKİRLER BÂKİDİR

Devletlerden iyi örnekler de hâsıl olmaz mı? Elbette olur. Ancak zaten devletler o iyi örnekleri sürdüremedikleri için ayakta kalamamışlardır. Hep o örneği veririz ya, Fatih Sultan Mehmet, Bizans’ın son kalesi İstanbul’u kuşattığında Bizanslı bilginler meleklerin cinsiyetini tartışıyormuş diye. Bu hikâyenin aslı var mı bilemiyorum ama faslının ortaya koyduğu bir hakikat var: Kurup işler hâle getirdiğiniz bir sistemi eğer doğru düzgün şekilde yürütmez ve zamana uygun şekilde güncellemezseniz, yıkım kaçınılmazdır.

O yüzden ‘sistemler’ bâki değildir fakat o sistemlerin inşasında katkısı olmuş, toplumsal hayata dair mühim fikirler sunmuş, insanlara yol göstermiş ‘kişiler’ uzunca bir süre ayakta kalır.

Allah’ın muradını bilemiyorum fakat İslam’ın devletler yoluyla değil fakat âlimler aracılığı ile ‘kurumsallaşması’ da benzer bir hissi uyandırıyor. Neticede fiilî anlamda bir devlet, çıkarları üzerinedir, ‘elinde topuz vardır’ ve ‘reelpolitik’ alan faziletlerin, ilke ve prensiplerin, hak ve hakikatin taşınabileceği bir kefe değildir. “Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez.” Bu yüzden de ‘Peygamber varisleri’ denilen âlimler, İslam’a tek başlarına, belki de koskoca imparatorluklardan daha fazla hizmet etmişler. İslam’ın meselelerini tek tek ele alıp toplumun güncel sorularına cevaplar üretmişler.

BİR ‘MİLLET YARATMAK’, ESKİ BİR FİKİR

20.yüzyılın başlarında ‘ulus devlet’ fikri bir hayli revaçtaydı. Hemen her ülkede milliyetçilik esas kuvvet, vatan adeta namus, sınırlar ise ne pahasına olursa olsun korunması gereken bir varlık olarak algılanıyordu. Oysa çok değil iki yüz sene evvelinde, ülkeler arası sınırlar çok hızlı şekilde değişebiliyor, ‘vatan’ kavramı pek umursanmıyor, topraklar ‘kontrol edilecek mıntıkalar’ olarak görülüyor ve ülkeler arası ticaretin bir nesnesi olarak görülüyordu. Fransız İhtilali’nin dünyayı sarsan enerjisi, milliyetçilik cereyanını da önce bütün Avrupa’ya, ardından Doğu’ya yaydı. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından ulus-devletler bütün dünyanın meselesine dönüştü.

Son dönem Osmanlı entelektüel hayatını da etkileyen bu ‘ulus fikri’, Cumhuriyet’le birlikte devletin yegâne projesi hâline geldi. Onuncu yıl marşındaki “On yılda on beş milyon fert yarattık her yaştan!” mısraları bunu ifade eder. Millet, ‘ulus devletler çağı’ itibariyle inşa edilen, ‘yaratılan’ bir şeydi. Elimizde yeni bir ‘tılsım’ vardı ve fert fert bu tılsım insanların yüreğine işlenmeliydi.

Türklük fikrinin bütün mitleriyle birlikte gündelik hayata taşınması, eğitim sisteminin bir parçası olması, her bireyin Türklükle ilgili tarihî efsaneleri (içinde gerçekler de vardı elbette) hayatı boyunca aklının bir kenarında tutacak şekilde yetişmesi, bu projenin en önemli ayağını teşkil etti hep. Kimse “Coğrafyanın, tarihin ‘millîsi’ mi olur, yaşananlar ortada, coğrafî hakikatler herkese açık” demedi uzunca bir süre. İşin ilginci ‘millî’ denilen tarihî bilgilerin ya da efsanelerin kaynağı da aslında Batılı tarihçilerdi çoğunlukla. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e esaslı bir tarihçilik tevarüs etmemişti maalesef.

SINIRLARA YENİDEN DÖNÜYORUZ AMA…

Dünyada ulus-devletler fikrinin eskimeye başladığı 1980’ler ve 90’larda, özellikle de Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla, tek kutuplu küresel bir dünya hayali kuruluyordu ancak onun da sonu iyi gitmedi. Donald Trump’ın seçim vaadi arasında, “Sınırlarımızı tekrar kazanacağız” vardı mesela. Bir süre ulus-devlet sınırlarının insanlar için yeterli olmadığını tartıştık ama bugün yeniden o sınırların içine hapsedilmek istenen bir dünya var. Mümkün mü? Değil. Zaten Trump’ın bahsettiği sınırlar da, daha ziyade ‘ekonomik’. Fransız İhtilali’nin romantik ‘vatan’ güzellemelerini değil, bugünkü dünyanın ‘çıkarlara dayalı’ ekonomik realitelerini dinliyoruz. Yani, “Yabancılar gelip işimizi elimizden almasın!” ve “Küresel pazarda rekabet etmek istemiyorum, işime gelmiyor!”

15 Temmuz törenleri, Cumhuriyet’in ilk yıllarına öykündüğü ölçüde aslında komikleşiyor. ‘Destan’ denilerek topluma gaz veriliyor ve Erdoğan kültü etrafında ‘birleşme’ öngörülüyor ancak karşımızda ‘ulus devletler fikri’nin bile gerisinde, ne idüğü belirsiz bir ‘toplum ideali’ var. Atatürk de pragmatik bir liderdi ancak arkasında modernite ve milliyetçilik gibi o vakitler insanlara taptaze görünen iki akım vardı. Bugünse üniversitede tarih dersi almış, birazcık dünya tarihi okumuş herkesin gülerek karşılayacağı bir yapaylık var karşımızda.

VALLAHİ BİR NESLİ İSRAF EDİYORSUNUZ

Bu çok pahalı bir prodüksiyon, insanların vakitlerini de, ülkenin kaynaklarını da çöpe atıyor. Ama olsun. Reis kararlı. Yeni bir millet yaratacak ve kendisi de o milletin ‘babası’ olacak. Bu yüzden bütün okullarda ‘15 Temmuz destanı’ okutulacakmış mesela. Selçuk Erdem’in karikatürleri gibi olacak yani illa. İki küçük velet medresede ders görüyor. Hoca soruyor: “İstanbul ne zaman fethedildi?” Veletlerden biri yüzü yerde cevap veriyor: “Geçen Çarşamba hocam.”

Dünya eskisi gibi de değil. O eğitimi gören çocuklar internetten dünyaya erişebiliyor artık. Türkiye’de X denene, dünyada Y dendiğini görünce, hep Türkiye’deki bilgiye mi inanacak sanıyorsunuz? Şu anki hararet söndüğünde, çocuklarınız sizin yalanlarına inanacak mı sanıyorsunuz? Diyelim ki Erdoğan ölene kadar bu propagandayla yaşadı ve sizi de ikna etti. Sizden sonraki nesillerin bu yalanları hiç sorgulamayacağını mı sanıyorsunuz? Kemalistlerin kof Atatürk sevgisine bakıp aldanmayın, Atatürk’ün devri başkaydı. 21. yüzyıldayız yahu… Bu israf nedendir? Karakterinde, fikrinde ya da eyleminde hiçbir harikalık bulunmayan bir faninin ‘ölümsüzlük’ hayali, bunca insanın hayatını çarçur etmeye değer mi?

Ey Erdoğan’a gönül vermiş ‘saf’ kardeşlerim… ‘Ulus devlet inşası ve toplumsal mitler’ mevzularını bilmiyor, duymamış, okumamış olabilirsiniz. Sizin kalabalığınızı, başındaki adamın zorbalığını gören bir takım ‘okumuşlar’ da korkularından ya da pespayelikten ötürü sizinle aynı safta görünüyor olabilir. Ama bana inanın, gelecekte size hiç de iyi bakmayacak çocuklarınız… Benden söylemesi.

[Kemal Ay] 17.7.2017 [TR724]