Akif bebek 15 günlükken girdiği cezaevinden 2 yaşında tahliye oldu [Meriç Aydın]

Doğum yaptıktan 15 gün sonra ‘Gülen hareketine üye olma’ iddiasıyla gözaltına alınan ve tutuklanan Halime Kaman ve bebeği Vedat Akif iki yıl sonra tahliye oldu.

Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde bir yıl tutuklu kalan gazeteci Nur Ener Kılınç ile aynı koğuşta bulunan Vedat Akif bebek sosyal medyaya da gündem olmuş, başta Sezgin Tanrıkulu olmak üzere bazı siyasetçiler tarafından da kamuoyu gündemine taşınmıştı.

Gazeteci Nur Ener Kılınç tahliye edildikten sonra yaptığı konuşmada, “Tahliye olduğum an bana sorsalardı, ‘sen mi buradan çıkmak istersin yoksa Akif bebek mi?’ deselerdi ben Akif bebek çıksın derdim” ifadelerini kullanmıştı.


15 GÜNLÜKKEN NEZARETHANEYE GİRDİ, 2 YIL ANNESİYLE TUTUKLU KALDI

2017 yılının Aralık ayında Gülen Cemaatinin, ‘izdivaç abisi ve ablası’ olarak itham edilen ve evlendirme sorumlusu oldukları iddiasıyla gözaltına alınan 65 şüpheliden biri de iki çocuk annesi Halime Kaman’dı. İstanbul’da gözaltına alınan ve ev hanımı olan Kaman, gözaltına alınmadan 2 hafta önce oğlu Vedat Akif’i dünyaya getirdi. Emzirme döneminde bebeğinden ayrılmak zorunda kalan anne Kaman, yakınlarının günde 2 kez bebeği gözaltında tutulduğu Emniyet Müdürlüğü’ne getirmesiyle emzirebildi.

Vedat Akif 15 günlükken, kardeşi Murat ise 4 yaşındayken annesiyle birlikte cezaevine girmişti.

ANNESİ SADECE EV HANIMIYDI

Kaman’ın babası İbrahim Fışkındal, o dönem gazetecilere, “Kızım ev hanımı. Geçtiğimiz kurban bayramında da damadım İbrahim Kaman gözaltına alındı ve tutuklandı. Şimdi ise kızım gözaltında. Günlerdir emniyette ama ifadesi henüz alınmış değil. Bebek yollarda perişan oldu. En azından 6 ay bebeğinin yanında kalsın. 6 ay sonunda suçu varsa, ben kendi ellerimle götürür teslim ederim. Suçu neyse çeksin” şeklinde konuşmuştu.
[Meriç Aydın] 25.10.2019 [Kronos.News]

Halkbank'ın ABD'deki lobicisi 'iddianameyi görünce' bıraktı

ABD'nin ekim ayı başında Suriye'den çekileceğini açıklamasından sonra Türkiye Suriye'nin kuzeyine Barış Pınarı Harekatı'nı başlatmış ve hemen ardından İran yaptırımlarını delmekle suçlanan Halkbank ile ilgili iddianame hazırlandığı ortaya çıkmıştı.

Euronews'te yer alan habere göre Washington'un güçlü lobi şirketi olarak bilinen Ballard Partners, Trump'a yakın olan ve zaman zaman bağış yapan iş adamı Brian Ballard tarafından yönetiliyor.

Ballard Partners ile Türkiye'nin ABD Hazine Bakanlığı, Dışişleri ve Beyaz Saray'da ilişkiler ağına eriştiği belirtiliyor.

Konuya yer veren Le Monde gazetesi lobi şirketi ile Halkbank arasında 2017 yılında aylık 125 bin dolarlık anlaşma yapıldığını yazdı.

Şirket çarşamba günü Halkbank ile olan anlaşmasını sonlandırdığını açıkladı.

Ballard Partners şirketinin Türkiye adına lobicilik faaliyetleri için eski senatör Robert Wexler ile Clinton yönetiminden Jamie Rubin ve Syl Lukis'i görevlendirmişti.

Jamie Rubin gazeteci Adam Klasfeld'e yaptığı açıklamada, Halkbank adına lobi yaparken bankaya yönelik olası yaptırımların ABD ile bir NATO ülkesi (Türkiye) ilişkilerini uluslararası alanda nasıl zora sokacağı konusunda Amerikalı yetkilileri ikna etme çabalarında bulunduklarını söylemişti.

Amerika Birleşik Devletleri'nde İran ambargosunu deldiği gerekçesiyle Halkbank'a karşı açılan ceza davasının ilk celsesinde, duruşmaya katılmayan bankaya 5 Kasım tarihine kadar ek süre verildi.

[Samanyolu Haber] 25.10.2019

Beylere para lazım tabii!

SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Muhiddin Gülal ve Boydak Holding’in kayyım genel müdürü Alpaslan Baki Ertekin imza attıkları yolsuzlukların üzerini örtmek için “Boydak” ismini değiştirdi.

TMSF’nin 62 yıllık bir maziye sahip holdingin isminin Genel Kurul onayı olmaksızın “Erciyes Anadolu Holding” olarak değiştirmesine ilk tepki ana hissedarlardan Mustafa Boydak’tan geldi.

MUSTAFA BOYDAK: BOYDAK İSMİ BİZİMDİR

Boydak şahsi Twitter hesabında TMSF Başkanı ve kayyımların hukuksuzluğa imza attığını belirtti.

Boydak, “Boydak ismi bizimdir. Hiç kuşkunuz olmasın hukuk geldiğinde bu işlerin tamamını bir çırpıda hallederiz. Görevde kalabilmek ve başarısızlıklarını örtmeye yönelik hukuksuz yanlışları ibretle izliyorsunuzdur. Beylerine de bütçe lazım tabii ki!” ifadelerini kullandı.


TMSF Başkanı Muhiddin Gülal (arka sırada, sağdan 7'nci) ve kayyım Alpaslan Baki Ertekin (arka sırada, sağdan 6'ncı) Boydak'ta on milyonlarca euroluk yolsuzluk skandalının üzerini örtmek için hukuku bir kere daha çiğneyerek 62 yıllık bir markanın ismini değiştirdi.

Boydak, Genel Kurul onayı gerektiren bir işlemin yönetim kurulu kararı ile icra edilmesi halinde TMSF Başkanı Gülal ve kayyım Ertekin başta olmak üzere kararda imzası olan herkes hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını kaydetmişti.

YÜZDE 47’LİK PAY BOYDAK AİLESİNDE

İstikbal, Bellona, Mondi, Boyteks ve HES Kablo gibi sektörlerinin lider markalarını bünyesinde barındıran Boydak Holding’in yüzde 47’lik payı Boydak ailesi fertlerine ait. Kalan yüzde 53’lük pay ise TMSF’nin kontrolünde.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin keyfi kararı ile 2016 yılı eylül ayından beri kayyım tarafından idare edilen Boydak’ın terör ya da darbe ile irtibatlı olduğunu gösteren tek delil tespit edilemedi.

Buna rağmen Hacı Boydak'a 11 yıl 10 ay 15 gün, Şükrü Boydak'a 10 yıl ve Memduh Boydak'a 18 yıl hapis cezası verildi. Kayseri 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nin siyasi talimatla verdiği bu karar Bölge İstinaf Mahkemesi'ne götürüldü.

DAVA TEMYİZDE

Boydak'ta temyiz safahatı henüz tamamlanmadı. Dolayısı ile kesinleşmiş mahkeme kararı olmadan şirketin marka değerini etkileyebilecek, şirkete zarar verecek her türlü karara karşı ailenin açacağı davalarda TMSF Başkanı Gülal ile kayyımlar yüklü tazminat cezaları ile karşı karşıya gelecek.

AMERİKA’DA PARAVAN ŞİRKET ÜZERİNDEN CEBİNİ DOLDURUYOR

Amerika'da yıllardır faal bir şirket olmasına rağmen "Hudson Furniture LLC" ticari unvanı ile paravan bir şirket kurduğu ve holdingin parasını bu şirket üzerinden cebine aktardığı iddiaları karşısında Ertekin sessiz kalırken, Ertekin'in ekim ayında Amerika'ya yapmaya planladığı ziyareti de ertelediği kaydedilmişti. 

Ertekin, Boydak’ın imkânlarını şahsi menfaati için nasıl kullandığını yedi yerel televizyon ve 10 radyo tarafından ortaklaşa yayınlanan programda (masrafları Boydak'ın sponsorluk bedeli ile karşılandı) itiraf etmişti.

Ertekin’in yakın arkadaşı Birbey Ergün’e ait paravan şirket Garanti Barter’ın Boydak’a milyonlarca liralık fatura kestiği belirtiliyor.

25 BİN LİRALIK REKLAM İÇİN 1 MİLYON TL NİYE ÖDENİR?

TMSF Başkanı Muhittin Gülal'ın imzası ile piyasa rayici 25 bin Türk Lirası olan açık hava reklamına Boydak'tan 1 milyon Türk Lirası ödendi.

Konuya yakın bir kaynak, isminin açıklanmaması şartı ile şunları söyledi: "Bir kalem reklamda Boydak'ın kasasında 975 bin TL fazladan para çıktı. İlanların satın almasını ve medya planlamasını yapan Pak Ajans ile Boydak'ta kayyım genel müdür Alpaslan Baki Ertekin'in gizli ortaklığı var. Ertekin ile Metehan Oğuz ile aralarından su sızmıyor. İkisi de cebini doldurduğu için mutlu." 

[Samanyolu Haber] 25.10.2019

Yahudi ve Hıristiyan’dan dost olmaz mı? [Dr. Ali Demirel]

Soru: Hocam son günlerde sosyal medyada bir tartışma var Yahudi ve Hıristiyanlardan dost olmaz şeklinde. Eminim sizin de bilginiz vardır. Bunu Kur’an’daki ayetlere de dayandırıyorlar. “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin” ve “Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, sen onların dinlerine tâbi olmadıkça asla senden razı olmazlar” ve benzeri mealdeki ayetleri nasıl anlamamız gerekiyor? (Fatih K.)

Öncelikle genel bir kaide olarak şu hususun altını çizelim:

Kur’an-ı Kerim’deki âyetler, Kur’ân bütünlüğü içinde, bağlamından koparılmadan ve nüzul ortamı göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Aksi takdirde maksadın dışında anlayışlara sebebiyet vererek mesele bağlamından koparılmış olur.

Malumunuz Kur’an-ı Kerim parça parça, ayet ayet inmiştir. Bütüncül bir yaklaşımla bakıldığında ayetler arasında çok mükemmel bir anlam bağının olduğu görülür. Ayetlerin içinden herhangi bir parçayı, bir ifadeyi çekip almak yanlış anlamaya, ayetleri yanlış yorumlamaya sebep olabilir.

Dolayısıyla Kur’an’a bir bütün olarak bakılmalı, ayetler arasındaki irtibat iyi anlaşılmalı ve her bir ifade kendi bağlamından koparılmadan Kur’an’ın bütünlüğü içinde anlaşılmaya çalışılmalıdır.

Bu açıklamadan sonra sorunuza geçecek olursak, kaynaklarımıza baktığımızda ilgili ayetin Müslümanlarla Yahudiler ve Kureyşli müşrikler arasında düşmanlık ve savaşın var olduğu bir dönemde indiğini görüyoruz.

O dönemde Medine’de bulunan üç ayrı Yahudi halkı, Efendimiz’e (s.a.s.) verdikleri sözleri yerine getirmemiş ve Müslümanlara ihanet etmişlerdi. O halde bu ayetlerin nazil olduğu tarihsel sürece bakıldığında Yahudi, münafık ve müşriklerin Müslümanları düşman kabul ettikleri ve onları fiilen yok etmek için mücadele içerisinde oldukları bir ortamın olduğunu görüyoruz.

İşte bu ortamda nazil olan söz konusu ayet, (Maide sûresi, 51. ayet) Müslümanlara karşı fiilî düşmanlık yapıp onlara ihanette bulunan ve her türlü imkân ve fırsatı değerlendirerek Müslümanlara hayat hakkı tanımak istemeyen gayri müslimleri muhatap almaktadır.

Yoksa savaş ortamı olmasına rağmen dindaşları ile aynı düşüncede olmayan ve onlarla birlikte hareket etmeyen Ehl-i Kitab’ın durumu bu çerçevede değerlendirilemez. Bu yüzden ilgili ayetlerin mutlak olarak bütün Yahudi ve Hıristiyanları kapsadığını söylemek asla doğru olmaz.

Nitekim kaynaklarımıza baktığımızda tefsir alimlerimizin bu ayeti karşılıklı dostlukların ve ilişkilerin yasaklanması ve onlara güzel muamele etmenin men edilmesi şeklinde anlamadıklarını görüyoruz.

Onlara göre bu ayette yasaklanan husus, ehl-i imana karşı ve onların rağmına Ehl-i Kitab’a yardım edilmesi ve onlarla işbirliği yapılmasıdır.

Eğer “Veli edinmeyin.” ifadesinden Yahudi ve Hıristiyanlarla bütün hususlarda yakınlık göstermeme, iyilik yapmama ve dostluk kurmama kastedilseydi Medine döneminde Efendimiz’in Yahudilerle vatandaşlık anlaşması yapması, Necran Hıristiyanlarıyla sulh anlaşması imzalaması ve böylece onlarla yakınlık içerisinde olup iyi ilişkiler kurması mümkün olmazdı.

Dolayısıyla ilgili ayetin manası, elbette bütün Yahudi ve Hıristiyanları kapsamaz. Eğer öyle olduğu düşünülürse, o takdirde bu âyet, Kur’an’ın başka âyetlerine ters düşmüş olurdu. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, hangi dinden olursa olsun, Müslümanlarla din hususunda savaşmayan ve onları yurtlarından çıkarmayan kimselere karşı iyilikte bulunmayı ve onlara adaletli davranmayı emreden âyetler vardır. (Mümtehine sûresi, 8. ayet;  l-i İmrân sûresi, 113. ayet)

Ayrıca dinimiz, Ehl-i kitabın hanımlarıyla evlenmeye müsaade etmiş, yemeklerini yemeyi, hastalandıkları zaman ziyaretlerine gidip hâl ve hatırlarını sormayı, komşuluk hukukuna riayet etmeyi bir vazife olarak görmüştür.

Risale-i Nur’a baktığımızda da Üstad Hazretleri’nin konumuzla alakalı özetle şu yaklaşımını okuyoruz:

Ayette yasak getirilen husus, Yahudi ve Hıristiyan kimselerle dinden kaynaklanan yönleri itibarıyla dostluk kurulamayacağıdır. Yoksa onlarla, İslâm’ın takdir ettiği güzel vasıflara sahip olmaları yönüyle dostluk kurmak, Kur’an’a aykırı değildir. Mesela Yahudi ve Hıristiyanlarla kurulacak dostluklar sayesinde, onlardan bilim, fen, teknoloji ve sanat konularında yararlanma imkânı bulunuyorsa, böyle bir dostluğun meşru sayılmaması için bir gerekçe yoktur. (Münâzarat, s. 72-74)

Bu sebeple dünyevî maslahatların sağlanmasına yönelik barış içerisinde olan farklı din mensupları arasında ittifak yapmak, yardımlaşmak ve dostluk kurmak Kur’an’a göre yasaklanmamıştır.

Müslümanlara düşmanlık yapmayan diğer din mensuplarıyla insanların ortak çıkarlarına ve dünyanın ortak problemlerine çözüm arama yolunda güzel ilişkiler kurmak ve onlarla diyalog içerisinde olmak da “veli” kavramı açısından herhangi bir mahzur oluşturmamaktadır.

Hasılı, Kur’ân, sadece İslâm’a ve Müslümanlara zarar vermeyi düşünen ve ehli imana komplolar hazırlayıp ihanet eden kitap ehlini dost edinmeyi yasaklamıştır. Başka bir deyişle Kur’ân, Müslümanlara savaş açmayan, ihanet etmeyen ve zarar vermeyen kitap ehlini dost edinmeyi, onlarla yakınlık içerisinde olmayı ve diyalog kurmayı yasaklamamaktadır.

Müslümanlar, bu özelliklere sahip kitap ehliyle, dostluk ve arkadaşlık bağları tesis edebilirler ve beşerî sosyal ve ekonomik ilişkilere yer verebilirler.

[Dr. Ali Demirel] 25.10.2019 [Samanyolu Haber]

Yusuflara Selam Olsun [Harun Tokak]

Dün gece rüyamda Koca Yusuf’u gördüm.

Apaydın, güzel bir rüya idi.

“Beni tanıyor musun” dedi.

“Tanıyorum” dedim.

“Sen Koca Yusuf’sun”

Gördüğüm er meydanlarının Koca Yusuf’u değildi.

Nur meydanlarının Koca Yusuf’uydu.

Yusuflar güzeldir.

Yusufların rüyası da hülyası da güzeldir.

Er geç çıkar onların rüyası ve bir gün muratlarına kavuşurlar.

Er meydanlarının Koca Yusuf’u da öyle değil miydi?

Daha çocukluğunda başlamıştı tosunlarla güreşmeye.

Bütün hayali bir gün Kırkpınar’da başa güreşmekti.

26 yıl Kırkpınar'ın başpehlivanlığını kimselere kaptırmayan ünlü Kel Aliço 27'inci yılda da başpehlivanlığı rakipsiz alacağını umarak gelmişti Kırkpınar'a.

Gelmişti ama ben, “başa güreşeceğim” diyen Deliormanlı Yusuf isminde körpe bir çocukla karşılaşmıştı.

Herkes Kel Aliço'nun bu “tüysüz kızan”ı karşısına çıktığına pişman edeceğini umuyordu. Ancak Deliormanlı Yusuf, öylesine yaman bir güreş çıkarıyordu ki; buna Kel Aliço da şaşırmış ve güreş âlemindeki meşhur gaddarlığını dahi ortaya koymaktan çekinmemişti.
Ancak saatler uzayıp gittiği halde Aliço tüysüz kızanı yenemiyordu. Üstelik ilerlemiş bir yaşta bulunan ünlü pehlivanda yorgunluk alametleri baş göstermeye başlamış ve durumu tehlikeye düşmüştü. 26 yılın başpehlivanı Aliço'nun böyle bir pehlivana yenilerek güreş dünyasındaki tahtını kaybetmesine kimsenin içi razı gelmiyordu. Havanın kararmasını fırsat bilenler güreşi yarıda bıraktırmak istediğinde Aliço'nun gür sesi er meydanını kapladı:

''A be burası Kırkpınar'dır... Er meydanıdır. Buncağaz, burada yenişene kadar güreş tutulur. Zift fıçıları, çıralar ne güne duruyor? Tutuşturun oncağazları... Pişmiş güreş bırakılır mı hiç? Bu kızancağıza yenilmek kaderimde varsa bırakın yensin beni...  Aliço'yu yenmek talihini bir daha bu Yusufcağız nerede bulacak?''

Aliço'nun bu sözleri Yusuf'u öylesine duygulandırır ki, gözyaşlarını tutamaz ve büyük ustanın eline sarılıp öptükten sonra titrek bir sesle ona adetâ yalvarır;

“Ustaların ustası, pehlivanların pehlivanı, koçyiğit ağam benim! Gel bırakalım şu güreşi. Sözlerinle yendin sen beni. Elimde ayağımda derman komadın. Bu söylediklerinden sonra ben seni tutamam gayri. İstersen sen tut beni, vur sırtımı yere…”

Aliço’da meydanı çevreleyen kalabalığı teşkil edenler gibi çok duygulanmıştır. Nerede ise ağlayacaktır. Deliormanlı Yusuf'un alnına sıcak bir bûse kondurur ve Kırkpınar’ı titreten şu tarihi sözler dökülür dudaklarından:

“Bu meydan bundan sonra senindir artık. Senin gibi bir pehlivan ortaya çıktıktan sonra gözüm arkada kalmadan ayrılacağım buralardan. Ödül de, başpehlivanlık da senindir. İkisine de  güle güle sahip ol. İkisi de sana helal olsun oğul”

Asıl pehlivan rakibini değil nefsini yenendir.

İşte dün gece rüyamda gördüğüm nefsini yenmeyi başaran kahramanlardan olan bir başka Koca Yusuf’tu.

Onu ilkin üniversite yıllarımda İzmir’de tanımıştım. Yeni Asya Gazetesi'nin İzmir temsilciliğini yapıyordu. Uzun boylu iri yapılı olmasından dolayı Koca Yusuf diyorlardı.

Sadece bedeni değil yüreği de kocamandı.

Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir’e geldiği yıllarda onu bir gölge gibi takip ederek hizmetlerin Ege’de kök salmasında büyük katkıları olmuştu.

Hocaefendi ile Ege’nin şehirlerini, kasabalarını kahvelerini dolaşırdı.

O dönemde camiye gelen insanların kalıplaşmış bir kitle olduğunu gören Hocaefendi, yanında bulunan dostlarına, bu kitlenin haricinde özellikle gençlere ulaşıp dinimizi anlatmanın öneminden bahseder.

Çünkü o yıllarda gençler ve yetişkinler genelde kahvelerde toplanır, bu ortamlarda vakit geçirirlerdi. Hocaefendi, "Madem diğerleri camiye gelmiyorlar; o zaman biz onların yanına gidelim." düşüncesiyle ilk kahve sohbetini İzmir'in Mersinli ilçesinden başlatır. Bu esnada yanında Muharrem Kalyoncu ve rahmetli Yusuf Öztanzan (Koca Yusuf) vardır.

Mersinli'de ilk kahve sohbetinin yapıldığı kahveyi bin bir güçlükle ayarlarlar.

Burası gençlerin, talebelerin ve aynı zamanda yetişkinlerin yoğun olduğu bir yerdir. Koca Yusuf ve arkadaşı Muharrem Kalyoncu, Hocaefendi'yi takdim etmek isterlerse de Hocaefendi kabul etmez ‘bırakın her şey fıtri olsun’ der.

Hocaefendi oturduğu sandalyeden usulca kalkar ve konuşmaya başlar.

Bu ilk kahve sohbetinde Hocaefendi konuşmasına şu cümlelerle başlar:

''Aslında bu işin buralarda olamayacağını biliyorum fakat sizlerin camiye gelmeyişiniz bizi buraya getirdi. Siz çeşitli nedenlerle camiden ve cemaatten koparıldınız, ürkütüldünüz. Bu nedenle hakikatleri size camide anlatamıyoruz. Anlatamadığımız içindir ki biz buraya geldik.''

Böyle bir şeye hazırlıklı olmayan kahve cemaati, ilk dakikalarda homurdanmaya başlar. İşte tam o dakikalardaki öfkeli bakışlar Koca Yusuf’un bağrında erir.

Kahve sohbetlerinin hemen hepsinde buna benzer olaylar yaşanırsa da Koca Yusuf’un heybetli bakışları sayesinde kazasız belasız atlatılır.

İzmir’in ve aynı zamanda hizmet hareketinin ilk ışık evi Tepecik semtindeki mütevazı bir evdir.

Bir gece Hocaefendi ve Koca Yusuf’la birlikte birkaç kişi sabaha kadar İşaretü’l İ’caz’ı okurlar.

O gece Tepecikteki o mütevazı evde yaşananları Koca Yusuf anlatıyor:

 “Biz başladık okumaya… Herkes sıra ile birkaç sayfa okuyup yanındaki arkadaşına veriyordu. Bir müddet sonra benim uykum geldi. Duvara dayanmıştım, kendimden geçmişim. Sabah namazı için abdest aldım geldim, ama bazı arkadaşlar üzerlerindeki battaniyeleri atıp sünnete durunca şaşırdım. Sonra, ne oldu diye sordum. Bana dediler ki: ‘Sen uyuduktan sonra biz devam ettik. Sıra Hocaefendi’ye gelince, o okumaya başladı. Tam; ‘Ey Habîb-i Şefik ve ey Şefik-i Habîb! Ey Saîd-i Mecid ve Mecid-i Saîd! İlâhî; rahmetin en lâtîfi, en zarîfi, en lezizi olan muhabbet ve şefkatine bakınız. O muhabbet ve şefkati, ebedî; ayrılık ve sonsuz hicranla karşıladığınız takdirde; vicdan, hayal ve ruh ne hâle gireceklerdir. O muhabbet ve o şefkat en büyük, en tatlı bir nimet iken, en büyük bir musibete, bir belâya döner. Acaba göz önünde açıkça görünen İlâhî; rahmet, ebedî; ayrılığın muhabbet ve şefkat aleyhine hücum etmesine müsaade eder mi? Vallahi hayır!.. ‘ ifadelerine gelince, duvar lerzeye gelip inledi. Biz önce yoldan geçen bir araba sesidir dedik. Hocaefendi, her tekrar edişinde inilti geliyordu. Biz dört defa duyduk. Sonra herkes bir tarafa çekildi. Üstümüze birer battaniye aldık, ama uyumak ne mümkün!.. Onun için yatsı abdestiyle sabah namazı kılmış olduk!”

Yıllar sonra Koca Yusuf’u İstanbul’daki FEM Dershanesinin üzerindeki Beşinci Kat’ta gördüm. Hocaefendi’yi ziyarete gelmişti.
Yaşlanmıştı.

“Hocaefendi sizi hep anıyor, ‘kahve sohbetlerinde Koca Yusuf olunca sanki arkamda bir dağ var gibi hissederdim” diyor.

“O dağ artık erozyona uğradı” dedi.

Dün gece o dağı gördüm rüyamda.

İzmir yıllarındaki gibi genç ve güzeldi.

“Beni tanıyor musun?” dedi.

“Sen Koca Yusuf’sun!” dedim.

O kadar tatlı gülümsedi ki, cennet bahçesinin gülleri gibi.

Yusuflara selam olsun!

[Harun Tokak] 25.10.2019 [Samanyolu Haber]

‘Sokakta yanımızda olanların hep yanlarında olacağım’ [Selahattin Sevi]

Ankara’da sekiz ay önce bir sabah evinden çıktıktan sonra kendisinden haber alınamayan Mustafa Yılmaz bulundu; ama olay gizemini koruyor.

Eşi Sümeyye Yılmaz, sosyal medya hesabından, ”Biraz önce TEM şubeden aradılar. Eşim Mustafa Yılmaz 23.30’da Karapürçek Karakolu’nda bulunmuş. Şimdi ise Ankara TEM şubede gözaltındaymış. Yarın 13:00 gibi savcı beyle görüşmemizi ve aile görüşmesi için izin almamızı istediler.” ifadelerini paylaştığı geceyi ve sonrasını Kronos‘a anlattı.

GECE YARISI TELEFONU: MUSTAFA YILMAZ’IN EŞİ MİSİNİZ?

Mustafa Yılmaz’ın ‘karakolda ortaya çıktığı’ gece, çocuğu ile birlikte eşinin anne babasının evinde kaldıklarını belirten Yılmaz, haberi nasıl aldıklarını şöyle aktarıyor: “Artık gece uykusu kalmadığı için telefonda bir şeylerle meşguldüm. Haber okuyordum, sosyal medyaya göz atıyordum. Saat 02.07’de 0312 kodu ile başlayan bir telefon geldiğinde, “Yaşasın, eşimden haber var!” dedim. Çünkü emniyetin numarasını ezberlemiştim, hemen açtım telefonu… Karşıdaki ses, “Mustafa Yılmaz’ın eşi misiniz?” dedi. Eşimin gözaltında olduğunu ve Ankara Karapürçek Karakolu’na teslim olduğunu söylediler. Ardından da sağlık durumunun iyi olduğunu, avukat istemediğini, görmek için öğlen saat 13.00’te savcılığa izin dilekçesi yazdırmamız gerektiğini belirttiler.

EVDE BAYRAM HAVASI

Aldığı habere ilk önce inanmadığını, ‘Mustafa Yılmaz’ ismi çok yaygın olduğu için başka biri olabileceğini düşündüğünü belirten Sümeyye Hanım, yine de sevincini hemen paylaşmak istediğini söylüyor. Bir yandan telefonla konuşmaya devam ederken öte yandan eşinin annesini ve babasını uyandırmış. O sırada gürültüye çocuk uyanmış. Telefonu kapatır kapatmaz da avukatını aramış. Saat çok geç olduğu için ulaşamamış. Ardından annesini ve babasını aramış ama onlara da ulaşamamış. Sonunda gece yarısı sevincini kardeşiyle paylaşmış.

AVUKATA GÖRÜŞME YASAĞI

Önce Karapürçek Karakolu’na gitmek istemiş Yılmaz. Sonra vazgeçmiş ve sabah ilk iş avukatıyla görüşmüş. Avukatı kendisinden önce eşiyle görüşmek istemiş ama görüştürmemişler. Avukatı ısrar etmiş, ‘iki dakika da olsa yüzünü göreyim, beni istemediğini kendisinden duyayım’ demiş ama polisler bu konuyu savcıyla konuşmasını istemişler.

SAVCI: AVUKATI, MUSTAFA YILMAZ İSTEMİYOR, ZORLAMAYALIM

Sümeyye Yılmaz devam ediyor:

Saat 13.00 olduğunda biz savcılıktaydık. İzin dilekçesi yazarak eşimle görüşmek istediğimi söyledim. Avukatım da yanımdaydı. Tekrar avukatımızın görüşmesini istedik. Fakat savcı Nuh diyor, peygamber demiyor… “Uygulama böyle, Urfa’da ne yapıyorsak burada da onu yapıyoruz. Eşiniz Mustafa istemiyorsa onu zorlayacak halim yok, bakın imza atmış. Aile de istemiyor.” dedi. Bu sözlere anlam verememiş Sümeyye Yılmaz: “Aile dediği bendim”, diyor.

‘EŞİ DEĞİL ANNESİ GÖRÜŞSÜN, DAHA KIYMETLİDİR’

“Aileden sadece bir kişi ile görüştürürüm anne babası veya eşi olur.” diyen savcı bununla da kalmamış “Ben olsam annesini görüştürürüm, anne daha kıymetlidir.” demiş. Yılmaz’ın avukatı ise, “Sümeyye Hanım görüşsün” demiş. “Muhtemelen annemi ikna etmek daha kolay olacaktı onlar için. İstediklerini daha kolay söyleteceklerdi. Anne duygusallığından ve yaşlı oluşundan istifade edeceklerdi. Ayrıca büyük ihtimalle benim mücadelemi ve pes etmediğimi gördüler, eşimi de ikna edebileceğimi düşündüler, o yüzden böyle bir teklif yapmış olabilirler.”

AYLAR SONRA EŞİYLE BAŞ BAŞA

Sonunda izin kağıdını alıp ailesi ve avukatıyla birlikte Ankara Söğütözü’nde bulunan Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nin (TEM) yolunu tutmuşlar. Eşiyle görüşmesini şöyle anlatıyor:

“Kapıdan beni bir polis aldı. Ailem dışarıda kaldı. Eşime vermek için birkaç parça kıyafet de vardı, onları da yanıma aldım. Kapısında, ‘Avukat Görüşme Odası’ yazan bir odaya aldılar beni. Beklemeye başladım. Bu sırada kapı açıktı. Fakat odaya açılan başka bir kapıdan beş dakika sonra eşim girdi. Yüzü gülüyordu fakat çok fazla kilo kaybetmişti. Yaklaşık yirmi-yirmibeş kilo kadar vermişti. Kısacık, küçücük kalmıştı, çocuk gibiydi. Ellerini tuttum, buz gibiydi. Karanlık, kansızlık, beslenememe… Bir yandan da tepeden tırnağa süzüyordum. Kollarına bakmak istedim iğne izi falan var mı diye. Eşim, inanmıyorsan bak, dedi. Uzun bir aradan sonra ilk görüşmemizde güvensizlik olmasın diye bakmadım. Sen ne diyorsan o, tamam, sana güveniyorum, dedim. Sadece yüzü ve elleri gözüküyordu. Dudağında uçuk vardı, vitamin eksikliğine yordum…”

‘HER ŞEYİ AİLEM VE AİLELERİMİZ İÇİN YAPIYORUM’

“Dediğim gibi kapılar açıktı, polisler başımızda beklemiyorlardı ama arada bir girip çıkıyorlardı odaya. Görüşmemiz yaklaşık yarım saat sürdü. Önce avukat meselesini konuştum fakat kabul ettiremedim. Neredeydin, çok merak ettik dedim. Saklanıyordum, dedi. Bize haber vermeden mi saklanmayı düşündün, dedim. Üstüne gittikçe susuyordu. ‘Ben ne yapıyorsam ailemiz, ailelerimiz için yapıyorum. Sadece beni dinlemen ve dediklerimi yapman gerekiyor.’ dedi. Ayrıca biraz arka planda kalmamı istedi, biraz göze batmışsın, dedi. Demek ki anlattılar yaptıklarımızı, haber verdiler. Madem saklandıysa bütün bunlardan haberi olan, bizim neler çektiğimizi gören biri neden haber vermesin? Anladığım kadarıyla anlatıldığı ve aktarıldığı kadarını biliyor. Benim annemi de eyleme çıktı diye biliyor, demek ki öyle söylemişler. Dosyasının istinafta olduğunu da bilmiyordu.

‘AĞLAMAKLA ZAMAN KAYBEDEMEZDİM’

“Görüşmemiz çok duygusaldı ama ağlamadım açıkçası. Hem ağlamayı bile unutmuştum. Eşimin gözlerinden biraz yaş geldi. Ben sıktım kendimi, hüzünlendim… Ağlamamak için mücadele ettim. Ağlamakla zaman kaybetmek istemedim. Duygusal olamazdım.”

‘O SABAH NEDEN 20 DAKİKA ERKEN EVDEN ÇIKTIN?’

“Tamam, kaçırılmanla ilgili soru sormayacağım fakat neden o sabah her gün olduğu gibi 07.40’ta değil de 07.20’de evden çıktın?” dedim. Önce sustu… “Hayır, 07.40’ta evden çıktım.” dedi. Asansörün kamera kayıtlarına baktığımı ve 07.26’da asansörde olduğunu gösteren görüntüler olduğunu söyledim. Çünkü bunu çok merak ediyordum. Buradan bir yere varabilir miydim bilmiyorum ama kafamı çok kurcalamıştı. O sabah bir mesaj mı geldi, kapıyı mı vurdular, bilemiyorum. Asansörün saati bozuktur, dedi. Sustum, daha da üzerine gitmedim.

Yine avukat meselesine döndüm ama ikna edemedim. Başka avukat istemiyorum, diye imzalatılan kağıt duruyor. Cezaevine ayakkabı istedi. Buradan beni tutukluluğa hazırladığını anladım. Pantolon veya başka bir şey istemiyordu. Masraf yapmamamı söyledi.

‘EVLİLİK YÜZÜĞÜ BİLE YOKTU PARMAĞINDA’

Üzerinde kaçırıldığı günkü elbiseler yoktu. Evlilik yüzüğü bile yoktu. Kayboldu, dedi, üzüldü…

‘ŞİMDİ BAŞKA HAK ARAYANLAR İÇİN SOKAKTA OLURUM’

Eşini kamuoyu gündemine taşımak için sosyal medya üzerinden ve sokakta verdiği mücadelenin yeni bir safhaya geçtiğini belirtiyor Sümeyye Yılmaz: “Aynı şekilde devam edeceğim. Artık sıkı bir şekilde hukuki süreci takip etmem gerekiyor. Sosyal medyadan her yeni gelişmeyi paylaşacağım. Başta eşimin doğum gününün olduğu hafta olmak üzere sokağa da çıkmıştım. Duygusal da bir anlamı vardı. Bundan sonra sokağa başka mağduriyetler için, başka insanların hak arama mücadelesi için çıkarım. Sokakta yanımızda olanları asla unutmayacağım ve onların yanında olacağım.”

KAYITLAR SİLİNDİ Mİ?

Eşinin kaçırıldığına ilişkin video kayıtlarının silindiğini söylüyor Yılmaz. “Polis bana o kayıtların kriminalde incelenmesinin mümkün olmadığını söyledi. Demek ki kayıtlar silindi.” derken hukuk mücadelesinin hiç de kolay olmayacağını biliyor.

Artık umutsuz olmadığını ama endişeleri olduğunu söyleyen Yılmaz, “Çok mücadele ettik. Türkiye’de yaşıyoruz maalesef. Eşimin bulunmasıyla en azından nefes alabildim. Ama tam anlamıyla olmadı bu. Geçen yıl 1 Ekim’de eşim gözaltına alındığı için üzülen ben aradan geçen bir yıl sonra gözaltında diye seviniyorum. Eşim de, buradan tamamen kurtulalım dünyanın en mutlu insanı biz olacağız. Bunu çok istiyoruz.” diyor.

NE OLMUŞTU?

Elvankent’te özel bir tıp merkezinde fizyoterapist olarak çalışan 33 yaşındaki Yılmaz, yürütülen Gülen Cemaati soruşturması kapsamında 1 Ekim 2018’de gözaltına alınarak tutuklandı. 8 Ocak’ta tahliye edilen Yılmaz, “örgüt üyeliği” iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Dosyası istinafta bekleyen Yılmaz’dan, 19 Şubat 2019 tarihinde bu yana haber alınamıyordu.

Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) döneminde çıkarılan KHK’larla işinden ihraç edilen altı kişi, Şubat 2019’da ortadan kaybolmuştu. Ailelerinin, avukatlarının ve sivil toplum örgütlerinin polis tarafından kaçırıldığını öne sürdüğü bu kişilerden dördünün de 28 Temmuz’da Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında oldukları duyurulmuştu.

Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Salim Zeybek 12 günlük gözaltıyı takip eden savcılık sorgularının ardından tutuklanmıştı. Tutuklamanın gerekçesi açıklanmazken, söz konusu dört kişinin de sorgularında avukatlara erişimin engellendiği belirtilmişti.

KAYIP 2 KİŞİDEN HABER YOK

Geçtiğimiz haftalarda, kayıp 6 kişiden Salim Zeybek, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Mikail Ugan’ın emniyet tarafından gözaltında tutulduğu ortaya çıkmıştı.

Uluslararası Af Örgütü, Şubat 2019’dan beri kendilerinden haber alınamayan ve silahlı kişiler tarafından kaçırıldığı iddia edilen Gökhan Türkmen ve Mustafa Yılmaz için acil eylem çağrısında bulunmuştu.

Yusuf Bilge Tunç’un eşi bugün yaptığı açıklamada, “Olmayacak denilenler oluyor… Eşim 6 Ağustos’ta kaçırıldı. Kaçıranlarla ilgili suç duyurusu dahil her türlü başvuruyu yaptık. Bu kadar zaman geçti, dosyanın savcısı hala net değil. Daha vahim olansa, dosya eşimin eski dosyasında yakalama kararını veren savcıya gönderilmiş! Bu ne demek şimdi. Eşimin dosyasında zaten taraf olan bir savcı, ‘kaçırınların peşine düşer mi’? Lütfen sesimize ses olun.” diyerek dayanışma istedi.

[Selahattin Sevi] 25.10.2019 [Kronos.News]

‘Tutsak bebekler’ dünya gündemine girdi

864 bebeğin anneleriyle birlikte Türkiye hapishanelerinde yaşamaya mecbur bırakılmasına bir tepki de Kanada’nın başkenti Ottawa’dan geldi. Şehrin sokaklarında dün yapılan eylem Twitter’da #ottowafordirev864babies etiketiyle dünya gündemine girdi.

BOLD – İnsan hakları savunucuları ve aktivistlerden oluşan bir grup Kanadalı, Türk hükumetinin yaptığı haksızlıkları daha çok insana duyurmak ve Kanada hükumetinin de dikkatini çekmek için harekete geçti. Aktivistler, araba ve kamyonetlerden oluşan yaklaşık 100 araçlık bir konvoyla başkent Ottawa sokaklarında barışçıl bir eyleme imza attılar.

İYİLİK ARABALARI KONVOYU

Eylem, Advocates of Silenced Turkey (Susturulmuş Türkiye’nin Avukatları) adlı insan hakları örgütü tarafından organize edilirken Türkiye kökenli ve yerli Kanadalılar eyleme destek verdi. Eyleme katılan araçların sağ ve sol tarafında hapishanedeki bebekleri ve Türkiye’deki ağır insan hakları ihlallerini anlatan büyük afişler yer aldı. Kanada’daki Türk Kültür Merkezi önünden yola çıkan protesto konvoyu, gün boyunca şehir merkezindeki kalabalık caddelerde tur attı. Şehrin sokaklarındaki bu eylem Twitter’da da #ottowafordirev864babies etiketiyle dünya gündemine girdi.

İyilik Arabaları konvoyu, Ottawa’nın simge yapıları konumunda olan Parliement Hill ve Alexandra Bridge gibi noktalardan birkaç kez geçerek Kanadalıların dikkatini çekmeyi başardı. Gönüllüler, zaman zaman durarak hazırladıkları broşürleri Kanadalılar ile paylaştı ve onlara yaşanan süreçle ilgili bilgi verdiler. Kanada vatandaşları yağmurlu havaya rağmen konvoya büyük ilgi gösterdi, bazıları konvoydan fotoğraf ve görüntü aldılar.

KANADA BASINI DA İLGİ GÖSTERDİ

Aktivistler tarafından yapılan basın açıklamasına Kanada basını da ilgi gösterdi. İngilizce olarak yapılan açıklamada Türkiye’de yaşanan olağan dışı sürecin yüz binlerce kişiye karşı derin insan hakları ihlallerine neden olduğu ifade edildi.

İnsanların çalışma ve seyahat haklarının ellerinden alındığı, işkence ve kötü muamelenin yanı sıra keyfi tutuklamaların devam ettiğine de dikkat çekildi. Açıklamada şöyle denildi: “Türk makamlarının endişe verici eylemlerinden biri, hamile olan veya henüz doğum yapmış kadınların hapsedilmesidir. Şu anda, altı yaşın altında olan 864 çocuk, anneleriyle birlikte hapiste tutulmaktadır. Bu yüzden bu pankartları arabalarımıza koyup Kanada’nın başkentinde dolaşıyoruz. Arabalarımızı yeni doğmuş bebeklerin hapishanede büyümemesi için sürüyoruz. Türkiye’de zulümden kaçarken Ege Denizi ve Meriç’te boğulan çocuklar hakkında farkındalık oluşturmaya çalışıyoruz. Susturulmuş Türkiye’nin gönüllü avukatları olarak Türkiye’yi demokrasiye ve insan haklarına geri döndürmeye çalışıyoruz.”

[BoldMedya] 25.10.2019

Cezaevinde çöp kovasında yıkanan Akif bebek tahliye oldu

15 günlükken cezaevine giren Akif bebek annesiyle birlikte tahliye oldu. Vedat Akif Kaman, tutsak tüm bebekler gibi iki yıl boyunca cezaevi şartlarına ve imkansızlıklarına mahkum edildi.

BOLD – Gazeteci Nur Ener Kılıç’ın koğuş arkadaşı 2 yaşındaki Akif bebek tahliye oldu. Bir yıl Bakırköy’de hapis yatan Kılıç, Akif bebeği şöyle anlatmıştı:

“Ben cezaevindeyken tutuklu kaldığım bir yıl boyunca bebeklerle ilgili çok can yakıcı hadiseye şahit oldum. 30 günlük bir bebek Vedat Akif vardı. Koğuşta banyo yapması lazımdı ama banyo küvet falan yoktu. Revirin çöp kovasında banyo yaptırdık.”

“AKİF BEBEK ÇIKSIN” DERDİM

Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde bir sene tutuklu kalan gazeteci Nur Ener Kılınç ile aynı koğuşta bulunan Vedat Akif bebek sosyal medyaya da gündem olmuş, siyasetçiler tarafından da gündemine taşınmıştı.

Gazeteci Nur Ener Kılınç tahliye edildikten sonra yaptığı konuşmada, “Tahliye olduğum an bana sorsalardı, ‘sen mi buradan çıkmak istersin yoksa Akif bebek mi?’ deselerdi ben Akif bebek çıksın derdim” ifadelerini kullanmıştı.

Akif bebek, bir görüş gününde abisi Murat (ortada) ve kuzeni Orhan ile birlikte.

15 GÜNLÜKKEN GİRDİ

Vedat Akif Kaman (2), henüz 15 günlükken annesiyle Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevine gönderildi. Lohusa kadın Halime Kaman, Aralık 2017’de örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanmıştı.

Halime Kaman’ın babası İbrahim Fışkındal “Kızım ev hanımı. Geçtiğimiz Kurban Bayramında da damadım İbrahim Kaman gözaltına alındı ve tutuklandı. Şimdi ise kızım gözaltında. Günlerdir emniyette ama ifadesi henüz alınmış değil. Bebek yollarda perişan oldu. En azından 6 ay bebeğinin yanında kalsın. 6 ay sonunda suçu varsa, ben kendi ellerimle götürür teslim ederim.” demişti.

[BoldMedya] 25.10.2019

“Şehit KHK’lı Altınok üzerinden vicdanlarını rahatlatmaya çalışanları affedecek bir din de yok, insanlık da…”

Murat Sevinç, Ağrı’da şehit olan KHK’lı Zekeriya Altınok üzerinden vicdanlarını rahatlatmaya çalışanları eleştirdi. Sevinç, “Temizlenemeyecek kadar kirli elleriniz ve sizin günahkârlığınızı affedecek bir din de yok, insanlık da” dedi.

BOLD – Haber portalı Diken yazarı Murat Sevinç, “KHK’lının şehit düşmesi ve utanmazlık üzerine” başlıklı yazısında şunları dile getirdi:

Evet, utanmazlık üzerine. Utanmazlar üzerine. Utanmayacaklar üzerine. Sünepelik üzerine. Görmezden gelme üzerine. Korkaklık üzerine. Riyakârlık üzerine. Kalın kafalılık üzerine. Aptallık üzerine. Arsızlık üzerine. Sahtekârlık üzerine…

İTİBAR DİLENCİLERİ

Muhalif görünüp tek bir risk göze almayan, rahatlarını kaçıracak tek bir sözcük sarf etmeyen, itibar dilencileri üzerine.

Bakıyorum medyaya, sosyal medyaya, iki gündür. Şehit düşmüş KHK’lı yurttaşın ardından, duygulu bir şeyler söylemeye çalışıyorlar. Yazık oldu, diyorlar. Bazı haksızlıklar yapıldı tabii, diyorlar. Aslında soruşturulmayan, diyorlar. Aslında mahkûm olmamış, diyorlar. Vebal, diyorlar…

Tüm bunları, hiçbir kötülükte payı olmamışların rahatlığı ve özgüveniyle dile getiriyorlar. Elleri temiz. Vicdanları rahat. Ne yapabilirler ki… Ne yapabilirlerdi ki…

DEVLET TÖRENİ YAPILDI

Zekeriya Altunok. 32 yaşında. 2017’de KHK ile meslekten atılmış bir polis memuru. Aylarca tutuklu yargılanmış. Yargıtay’ın bozma kararı ardından beraat etmiş. 30 bin lirası olmadığı için askere gitmiş. Üç gün önce Ağrı’da yaşamını yitirdi.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun Zekeriya’nın.

Tabutu bayrağa sarıldı. Devlet töreni yapıldı.

Şehit olmadan önce ne yaşadı Zekeriya, biliyor musunuz? Sivil ölüme mahkûm edildi. Kimi haysiyetsizler, insanları ekmeksiz bırakmanın ve yaşamdan tümüyle soyutlamanın karşılığını bu rezil, bu alçak kavramla dile getirmişti. Ne icat ama! Nasıl da yakışıyor değil mi?

DİĞERLERİ NELER YAPTI?

İşte Zekeriya da, sivil ölüye dönüşmüştür atıldıktan sonra. O cezaevindeyken ailesi neler yaşamıştır sizce? Bakkal, merhabayı kesmiştir. Komşuları aramaya korkmuştur. Meslektaşları görmezden gelmiş, yolda karşılaşanlar başını çevirmiştir. Çocuklar okula gidiyor mudur ki? Öyleyse, eyvah, kim bilir neler yaşadı ufaklıklar. Hiç kimse iş vermemiştir. Kapılar kapanmıştır. Yıllarca yarenlik ettikleri, telefonunu silmiştir rehberlerinden.

Neden peki? Bir bankaya para yatırdığı için mi? Çocuğunu bir okula gönderdiği için mi? Birilerinin torpiliyle işe girdiği için mi? Neden yaşamıştır bunları? Beraat ettiği gün sevinmiş midir sizce? Sivil ölüye dönmüş insanlar, bir günde dirilir mi sanıyorsunuz?

Nasıl da hiç umursamadınız değil mi, yüzbinlerce insanın yaşamını. İntihar edenleri. Boğulanları. Mesleklerinden başka her işi yapmak zorunda kalıp ev geçindirmeye çalışanları. Dışlanmışları. Vebalı muamelesi görenleri.

İŞİNİZ BOZULSUN İSTEMEDİNİZ

Umursamadınız değil mi? Hiç aldırmadınız. Aldırmaya dahi çekindiniz, korktunuz. Ömrünüzü ‘başınızı derde sokmamak’ üzerine inşa etmiştiniz sahi. Canınız sıkılsın, işiniz bozulsun istemediniz. Aman Allah muhafaza, yanlış anlaşılabilirdiniz üstelik, ya sizi de terörist filan zennedelerse! Eyvahlar olsun. En iyisi görmezden gelmekti…

Ama bir KHK’lı şehit düşünce… Ah, bir şeyler mi söyleseniz ki! Tam da duygusal cümleler kurma ve bir vicdanınız olduğunu kanıtlama vakti. Yarın işler değişirse, referans göstereceğiniz bir twit, bir iki satır fena mı olur? Tam zamanı hakikaten. Hem belki sizi hakikaten ciddiye alacak birileri de çıkar, ne güzel.

Askere gitmeden önce görseydiniz Zekeriya’yı, yolunuzu değiştirecektiniz. Ama şimdi öyle mi ya… Hadi, iki cümle kurun hemen, şöyle tumturaklı olsun. Mesela deyin ki, “Aslında beraat edenler işlerine dönse, iyi olmaz mı?” Of of of of… Ne yaptınız yahu, bu nasıl bir cesaret, aman Allah’ım, mangal yüreklisiniz vallahi, pes!

KALIN KAFALI SERSEMLER

Bizim gibiler, sizin gibi kalın kafalı sersemlere şu basit gerçeği dahi anlatamadı: X adlı şahıs, velev ki ‘vatan haini’ olsun; bu durum bir OHAL KHK’sı konusu olamaz. OHAL KHK’larının büyük çoğunluğu anayasaya, hukuka, evrensel ilkelere aykırı.

Yahu şuncacık temel bilgi bile girmedi kafalarınıza. Anlamıyorsunuz, hakikaten en basit düzeyde bazı ilkeleri dahi anlamıyorsunuz. Utanmadan, “Efendim hiç olmazsa bazı KHK’lılar…” diyebiliyorsunuz hâlâ. Nasıl insanlarsınız siz!

Sıkmayın canınızı sakın. Vicdan, hak, adalet sözcüklerinizi almayın ağızlarınıza. Ayıptır. Hele ki ‘sızı’. Ne işi varmış sızının sizinle. İnsanlar hak mücadelesi veriyor; sizin o süfli sızı gösterilerinize ihtiyacı yok hiç kimsenin.

TEMİZE ÇEKMEYİN KENDİNİZİ

Üç gün önce yolda görseniz selam vermeye korkacağınız bir insan, riyakârlığın mümbit toprağında şehit düştüğünde, genç yaşında, hiç olmazsa susmayı deneyin. Onun kanı üzerinden temize çekmeyin kendinizi. Temizlenemeyecek kadar kirli elleriniz ve sizin günahkârlığınızı affedecek bir din de yok, insanlık da.

Sustunuz. Sustunuz. Sustunuz. Şu ya da bu gerekçeyle, sustunuz. Bu kadarsınız çünkü. Muhalif siyasetçi. Muhalif akademi. Sesini duyurma şansı olan diğer muhalif kesimler. Muhalif…

Yazık size. Çok yazık size…

[BoldMedya] 25.10.2019

Korsan Mahkemede ikinci duruşma: İddianamelerini görmeden yargılandılar [Cevheri Güven]

Siyah Transporterla kaçırılan Yasin Ugan ve Erkan Irmak, MİT için özel kurulan mahkemede duruşmaya çıktı. Devletin dayattığı avukat “ek savunma istemiyoruz” dedi.

BOLD ÖZEL– Şubat 2019’da kaçırıldıktan 6 ay sonra ağır biçimde işkence görmüş olarak Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde bulunan Yasin Ugan ve Erkan Irmak bugün ilk kez hakim karşısına çıktılar.
Sadece MİT’le ilgili davalara bakmak için geçtiğimiz ay özel olarak kurulan Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava, Ugan için ayrı Irmak için ayrı yapıldı.

DURUŞMA SALONU TADİLATTAYMIŞ

24 Ekim’de (dün) ilk yargılamasını yapan mahkeme yine Şubat ayında kaçırılan Salim Zeybek ve Özgür Kaya’yı yargılamıştı. Ancak 34. Ağır Ceza mahkemesi salonu, yargılamanın yapıldığı saatte boştu.

CHP Milletvekili ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanvekili Sezgin Tanrıkulu, adliye içinde iki saat duruşma salonunu aramış ancak bulamıştı. Adliye görevlileri ise yargılamanın nerede yapıldığını Tanrıkulu’na da yargılananların yakınlarına da söylemediler.

Tanrıkulu olaya basın toplantısı düzenleyerek tepki verince bugünkü duruşmada ilginç bir uygulama yapıldı. Mahkeme salonunun üzerine “tadilat nedeniyle kapalı” yazısı yazıldı.
Yargılamanın 2. Katta başka bir salonda yapıldığı bilgisi verilmesi üzerine Yasin Ugan ve Erkan Irmak’ın yakınları bu salona gittiler.

Yasin Ugan 13 Şubat 2019’da siyah transporterla devlet yetkililerince komşularının gözü önünde kaçırıldı. 6 ay sonra işkence edilmiş biçimde Emniyete teslim edildi.

AVUKAT EK SÜRE DAHİ İSTEMEDİ

MİT’e özel mahkemede başlayan duruşmada, İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi de gözlemci olarak yerini aldı. Ancak mahkeme başkanı, duruşmanın gizli yapılması gerektiğine hükmederek dernek yetkililerini salondan çıkardı.

Duruşmalarda Ugan ve Irmak’ın verdiği iddia edilen 50-100 sayfalık ifade metinleri getirildi.

Aile avukatlarıyla savunma yapmalarına izin verilmeyen Ugan ve Kaya’ya Baro tarafından avukat atanmasına da izin verilmemişti. Davaya Neslihan Koçer isimli avukat katıldı.
Devlet tarafından yargılanan kişilere “uygun” bulunan avukat Koçer, duruşmada yargılananlar lehine savunma yapmadı. Koçer, hakimin “ek savunma istiyor musunuz?” şeklindeki sorusuna da “hayır” cevabı verdi.

İDDİANAMELERİNİ GÖRMEDİLER

Ardarda yaklaşık 2 saat süren duruşmanın ardından mahkeme heyeti bir sonraki celsenin 20 Kasım’da yapılmasına karar verdi. Yargılanan Ugan ve Irmak’ın haklarındaki iddianameyi görmeden duruşmaya çıktıkları öğrenildi.

BASKI MAHKEMEDE DE SÜRDÜ

Şubat ayında kaçırıldıktan sonra 6 ay boyunca MİT’e ait sorgu merkezinde tutulan Yasin Ugan, Erkan Irmak’a yönelik baskının mahkeme salonunda da devam ettiği görüldü.

Emniyet’te kendi avukatlarıyla ve baronun avukatlarıyla görüşmelerine izin verilmeyen Ugan ve Irmak; cezaevinde de tek kişilik hücrede izolasyon altında tutuluyorlar. Avukatlarıyla ve aileleriyle baş başa görüşmelerine izin verilmiyor. Görüşmeler kamera kaydına alınıyor ve gardiyanların bulunduğu ortamda yapılıyor.

Kaçırılan diğer kişilere de aynı uygulamanın yapıldığı öğrenilirken, baskının mahkeme salonunda da sürdüğü gözleniyor. Kendi avukatlarını seçemeyen tutuklu kişeler, aynı zamanda MİT için özel kurulmuş mahkemede yargılanmaları nedeniyle çok kısa savunma yapıyorlar.

Öğretmen Erkan Irmak, 16 Şubat 2019’da kaçırıldı.

AVUKATLAR İŞKENCEDEN SÖZETMİYOR

Duruşmada, Ugan ve Irmak’ın 6 ay boyunca gördükleri işkencenin gündeme gelmediği öğrenildi. Avukat Neslihan Koçer’in 6 aylık kayıp dönemden bahsetmediği ve insan hakları ihlalini gündeme getirmediği belirtiliyor.

İHD AÇIKLAMA YAPTI

Bugünkü duruşmayı izlemeleri engellenen İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi, konuyla ilgili bir açıklama yayınladı. Dernek, davaya gözlemci olarak katılmalarının engellenmesinin işkencen ve zorla kaybedilme iddialarını güçlendirdiğini belirtti.

Dernekten yapılan açıklama şöyle:

“Bugün 25 Ekim 2019 tarihinde Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Yasin Ugan’ın davasında gözlemci olmak istedik. Duruşmanın kapalı yapılması yönünde alınan kararla birlikte duruşma salonundan çıkarıldık. Ankara’da işkence merkezleri olduğuna yönelik çok güçlü iddiaların bulunduğu, aylarca kayıp olan ve bir anda karakolda ortaya çıkan insanların bulunduğu şu günlerde, insan hakları savunucularının davalara gözlemci olamaması işkence ve zorla kaybedilme iddialarını güçlendirmektedir. Aylarca kayıp olan bu insanların yaşadıklarını ortaya çıkarmak bir hakikat arayışıdır, bir insanlık görevidir! Bu ülkenin kanayan bir yarası olan İşkence ve Kötü Muamele Yasağı ile Zorla Kaybedilme Yasağı ihlalleri ile bir an önce yüzleşilmelidir. İşkence ve Kötü Muamele Yasağı ile Zorla Kaybedilme Yasağı ihlalleri insanlığa karşı işlenmiş birer suçtur! Bu kaçırılma iddialarının takipçisi olmaya devam edeceğiz! Hakikat ve adalet arayışımızdan vazgeçmiyoruz!

İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi”

[Cevheri Güven] 25.10.2019 [BoldMedya]

Tek kişilik hücreler; Beton mezarlar! [İlker Doğan]

HDP eski milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in Kandıra F Tipi Cezaevi’nden çıkışı sırasında söylediği bir ifade arada kaynadı! Şöyle diyordu Önder, “10 ayı tek başıma (tek kişilik hücrede) geçirdiğim için konuşma melekelerim de biraz zayıflamış.” AKP rejimi konuya ilişkin kesin bir rakam açıklamıyor. Ancak bugün muhalifler için açık cezaevine dönüşen Türkiye’deki 3 binden fazla tutuklu/hükümlü tek kişilik koğuşlarda ve tamamen ‘tecrit’ edilmiş durumda. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan yüzlerce hakim, savcı, öğretmen yıllardır tek kişilik hücrelerde tutuluyor. Asrın yolsuzluk soruşturması 17/25 Aralık’ta görev alan polisler ve polis müdürleri ise 5 yıldır hayattan tamamen izole edilmiş durumda. 17/25 Aralık’ta suç üstü yakalanan AKP rejimi, intikamını insanları canlı canlı beton mezarlara gömerek alıyor!

“Yaşam şartlarım her geçen gün iyice kötüleşmekte ve ben kötüye doğru gitmekteyim. Yaşam hakkımın elimden alınmamasını, iyileştirilmesi için çoklu koğuşa alınmamı insaniyet namına talep ediyorum.” Bu satırların sahibi sözde ‘f.tö’ soruşturmaları kapsamında tutuklanan KHK’lı bir öğretmendi. Muzaffer Özcengiz (58) ölümünden sadece 5 gün önce cezaevi yönetimine yazdığı mektupta ‘insaniyet namına’ yardım istiyordu. Ancak cezaevi yönetimi ‘oralı’ bile olmadı. Ve Özcengiz, 27 Nisan 2019’da Çorum Cezaevi’nde tutulduğu tek kişilik hücrede hayatını kaybetti. Son mektubunda, ‘hiçbir gerekçe gösterilmeden’ 14 aydır tek kişilik hücrede tutulduğunu anlatıyordu.

HAKİM, ÖĞRETMEN, DOKTOR!

Eski Ankara İstihbarat Şube Müdürü Zeki Güven de Sincan’da tutulduğu tek kişilik hücrede kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmişti. Özcengiz ve Güven, bugüne kadar ‘tek kişilik hücrelerde’ hayatını kaybeden onlarca tutuklu/hükümlüden sadece ikisi… Bugün Türkiye’de sözde ‘F.tö’ soruşturmaları kapsamında tutuklanan yüzlerce yargı mensubu, emniyet personeli, doktor, öğretmen hatta ev hanımı yıllardır tek kişilik hücrelerde tutuluyor.

PSİKOLOJİ KALICI OLARAK BOZULUYOR

Tek kişilik hücre, en büyük işkence yöntemlerinden biri olarak kabul ediliyor. Zira uzmanlara göre hücre hapsinde, tek kişilik odalarda ve hayattan tamamen tecrit edilerek tutulan bir kişinin psikolojisinin geri dönüşü olmayacak şekilde bozulması için sadece 15 gün yetiyor. Aylarca yalnız kalan kişi zaman ve mekan algısını yitiriyor. Yalnızlaşıyor, içine kapanıyor. Algı ve duygu bozuklukları yaşıyor. Gerçeklik duygusu kayboluyor.

FİZİKSEL RAHATSIZLIKLAR BAŞLIYOR

İnfaz kanununa göre hücreye koymak bir ceza yöntemi. Ve yine aynı kanuna göre hücre cezasında süre 20 günü geçemez. Zira tecrit uygulaması sadece psikolojik değil kalıcı fiziksel rahatsızlıkları da beraberinde getiriyor. Bilimsel raporlara göre sosyal bir varlık olan ve sürekli dış etkenler tarafından ‘uyarılmak’ istenen insan çevresinde konuşabileceği, zaman geçirebileceği biri olmadığında zihinde bazı bozulmalar meydana geliyor. İletişim kuracak biri olmadığı zaman beyin zamanla körelmeye başlıyor. Uzun süre sessiz bir ortamda kalındığı için kulaklar hassaslaşıyor ve en küçük bir sese bile ‘tahammül’ etmek güçleşiyor.

GÖZLER BOZULUYOR, İNTİHAR RİSKİ 33 KAT ARTIYOR

Günün 23 saatini 8-10 metre karelik hücrede geçirdiğiniz için görebileceğiniz en uzak nokta 5 metre oluyor. Gözler zamanla uzağı görme yetinisini kaybediyor. O nedenle tutuklu ve hükümlüler 1 saat bile olsa ‘havalandırmaya’ çıktıklarında sürekli gökyüzüne bakıyor. Yıllarca tek kişilik hücrede tutulan tutuklu ve hükümlüler güven duygusunu yitiriyor. Bu nedenle diğer insanlarla iletişime geçmekte zorlanıyor. Depresyon, uyku bozuklukları, panik atak gibi çok sayıda rahatsızlık baş gösteriyor. Yine bilimsel raporlara göre intihar riski diğer tutuklulara göre 33 kat artıyor. Sözde ‘f.tö’ soruşturmaları sebebiyle son 3 yılda onlarca kişi intihar etmişti.

AKP REJİMİ ‘SESSİZLİĞİNİ’ KORUYOR

AKP iktidara geldiğinde 52 bin olan tutuklu ve hükümlü sayısı bugün 265 bine dayandı. 110 bin olan cezaevlerinin kapasitesi ek ranzalar ve yer yataklarıyla yaklaşık 219 bine çıkarıldı! Kapasite fazlası tutuklu sayısı 46 binden fazla… 2006 yılında bin 785 kişi denetimli serbestlik hükümlerine tabi tutuluyordu. Bugün bu rakam 689 bin! Ancak kaç kişinin tek kişilik koğuşlarda ‘izole’ edildiği bilinmiyor. AKP rejimi bu konuda yöneltilen hiç bir soruya cevap vermiyor. Ancak uzmanlara göre sayı 3 binden fazla. Sadece sözde ‘f.tö’ soruşturmalarında tutuklananların yüzde 5’inin bile tek kişilik hücrelerde ‘cezalandırıldığını’ düşünürseniz zaten 3 bin rakamına ulaşıyorsunuz!

KEYFİ OLARAK UYGULANIYOR

Yasalara göre tek kişilik hücre uygulaması/cezası yalnızca ağırlaştırılmış müebbet almış, ‘terör örgütü yöneticiliği’ ile yargılanan ya da disiplin cezası alanlara uygulanmalı. Ancak AKP rejimi bu ceza yöntemini bugün Türkiye’deki pek çok cezaevinde keyfi olarak uyguluyor. Haberin girişine konu olan KHK’lı öğretmen Özcengiz örneğinde olduğu gibi. AKP rejimi, hiç bir gerekçe göstermeksizin ve kanunlara da aykırı olarak insanları tecrit ediyor, tek kişilik hücrelerde yaşarken öldürüyor.

İşkence raporlarına AKP engeli

Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT), 6-17 Mayıs 2019 tarihleri arasında Türkiye’deki cezaevlerinde incelemelerde bulundu. Altı kişilik heyet Ankara, Diyarbakır, İstanbul ve Şanlıurfa’da polis nezarethanesi ve cezaevlerinde tutulan 100 kişi ile görüştü. Ancak rapor henüz yayınlanmadı zira bunun için AKP rejiminin ‘onay’ vermesi gerekiyor. Heyet Başkanı Mykola Gnatovskyy, raporu tamamladıktan sonra yaptığı açıklamada, son 3 yılda hazırladıkları hiç bir raporu ‘onay’ alamadıkları için yayınlayamadıklarını söylemişti. Gnatovskyy, “2017, 2018 raporları da hala yayınlanamadı, zira Türk hükümetinin onayı alınamadı.” ifadelerini kullanmıştı. Söz konusu raporlar yayınlanamasa da Türkiye’deki cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri artık ‘çuvala’ sığmayacak hale geldi.

[İlker Doğan] 25.10.2019 [TR724]

Doğum tarihlerimizin hükmü yok artık [Emine Eroğlu]

Bediüzzaman, Müzemmil Suresi, on yedinci ayetteki “çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek bir gün” ifadesini hatırlatarak, “Harb-i Umumîyi gören ihtiyardır.” der.

Bunu söylerken henüz kırklı yaşlarındadır. Fakat Rus esareti ile şartlar o denli ağırlaşmıştır ki, kendini seksen yaşında hisseder.

Ona göre, herkesin bu dünyada “biricik” yaratılmış olmasından kaynaklanan özel, koca bir dünyası vardır.

Aile ve toplumsal bağlar, sevgi, şefkat, ihtiyaç gibi sebeplerle birbirinin içine girmiş dünyalardır bunlar.

Fakat herkesin hususi dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit birileri o direği yıksalar hususi dünyamız çöker, kıyametimiz kopar.

Zannediyorum her gün bir yenisini yaşadığımız, onlarcasını okuyup dinlediğimiz, iliklerimize kadar işleyen hikâyelerin “yaşlandırmadığı” bir ehl-i vicdan kalmamıştır.

Mağduriyetlerden biri bile insanın belini bükecek, saçlarına ak düşürecek kadar dehşetliyken binlercesine şahitlik ediyoruz.

Ölmemek, sağlığımızı yitirmemek, yana yana kül olmamak için dinlemekten ve anlatmaktan kaçındığımız mağduriyet hikayeleri.

Bir kelime ile bile olsun kalplerini kırmaktan sakındığımız muhteremlerin dünyalarını başlarına yıkan, bastıkları toprağı gözlerimize sürme diye çekeceğimiz azizelerin kıyametlerini koparan mazlumiyet hikâyeleri…

Doğum tarihlerimizin hükmü yok artık.

Hükmü yok çocukluğumuzun, gençliğimizin.

Değil mi ki kayıpların, kalpten taşan ızdırapların ya da demir parmaklıkların arkasından bakıyoruz dünyaya.

Yüreğimizdeki acıyla uyuyup uyanıyoruz.

Hepimiz ihtiyarız…

[Emine Eroğlu] 25.10.2019 [TR724]

Metin Oktay’ın emaneti mutsuz [Hasan Cücük]

Metin Oktay, Türk futbolunun ‘Taçsız Kralı’ unvanlı ismi. Galatasaray formasıyla rekorlar kıran Metin Oktay, kulübün sembol isimlerinden biri olarak adını tarihe yazdırdı. Metin Oktay efsane olunca giydiği forma numarası da efsane oldu. 10 numaralı formaya Oktay’dan sonra özel bir anlam yüklendi. Bir numaradan çok öte olan bu formayı taşımak aynı zamanda Metin Oktay’ın emanetini de sırtlanmaktı. Şimdilerde Galatasaray’da 10 numaranın sahibi Younes Belhanda ise tartışmanın odağında…

Galatasaray’ın efsanesi Metin Oktay adı 10 numaralı forma ile özdeşlemesine rağmen, sarı-kırmızılı renklere imza atmadan önce formasını terlettiği Damlacıkspor, Yün Mensucat ve İzmirspor’da 8 ve 9 numaralı formaları giydi. İzmir doğumlu olan Metin Oktay, küçük yaştan itibaren şehrin takımları Altay, Karşıyaka, Antınordu ve Göztepe’nin maçlarını kaçırmıyordu. 9-10 yaşlarından itibaren futbolculuk hayali kuran Oktay’ın göz hapsine aldığı isim ise Altınordu takımının formasını aralıksız 27 yıl giyen Sait Altınordu oluyordu.

Soyadı kanunu sonrası kulübünün adını soyismi olarak alan Sait Altınordu’nun oyun stili, topa vuruşlarını hafızasına kaydeden o yıllarda küçük bir çocuk olan Metin Oktay oluyordu.

Futbolculuk hayali gerçeğe dönüşüp 16 yaşında amatör Damlacıkspor’da oynamaya başlayan Metin Oktay, hangi forma numarasını istediğini birazda mahçup bir ifadeyle, ‘8 numaralı formayı istiyorum. Çünkü Sait Ağabey, o numarayı giyiyor’ diye ifade edecekti. 8 numaralı forma ile gol kralı olan Metin Oktay, bir sezon sonra formasını giymeye başladığı Yün Mensucat’ta da aynı numaralı forma ile ter döküp, yine gol krallığı yaşadı.

1954’de İzmirspor ile profesyonelliğe adım atarken, yine tercihinin 8 numara olduğunu söyledi. Ancak kulüp yönetimi ‘gol kralları 9 numara giyer’ deyince itiraz etmedi. Bu kez 9 numara ile sahne alıp, gol kralı oldu. 1955 yılında adını tarihine yazdıracağı Galatasaray’a transfer olduğunda, sırtına geçirdiği forma 10 numara oldu. 1955-69 arasında 10 numaralı forma ile rakiplerin korkulu rüyası oldu. Adını sadece Galatasaray’ın değil Türk futbol tarihine altın harflerle yazdırdı. Krampon ve formasını çıkardığında geriye 10 numaralı formayı emanet bıraktı.

Efsane formayı bir çok isim giydi. Hakkını vererek giyenlerin başında ‘Karpatların Maradonası’ Gheorghe Hagi vardı. 1996-2001 arasında emaneti taşıyan Hagi’den sonra 10 numara hakettiği omuzlarda taşınamadı. Haim Revivo, Sergen Yalçın, Lincoln, Felipe ve Melo gibi isimlerle gerçek değerini bulamayan 10 numara, genç yıldız Arda Turan’la kısa sürelide olsa yeniden iade-i itibar kazandı. 2013-17 arasında Hollandalı yıldız Wesley Sneijder’in taşıdığı 10 numara, Hagi’den sonra gerçek manada hakkıyla taşındı. Hagi ve Sneijder, Metin Oktay’ın emanetini en iyi şekilde taşıyan isimler oldular.

Sneijder’in ayrılmasıyla 10 numaranın sahibi 2017’de 9 milyon Euro bedelle Dinamo Kiev’den transfer edilen Younes Belhanda oldu. 29 yaşındaki Faslı oyuncu, son yıllarda ortaya koyduğu futbolla 10 numaranın hakkını veremediği gibi saha dışı davranışları da tepki çekmeye başladı. Maç içinde rakipleriyle sık sık tartışan, gereksiz kart gören Belhanda’ya tepkinin doruğa çıktığı maç Şampiyonlar Ligi’ndeki Real Madrid mücadelesi oldu.

Real Madrid karşısında sahanın kötülerinden olan Belhanda’yı Fatih Terim 67. dakika oyundan alırken, sarı-kırmızılı taraftarlar tarafından ıslıklandı. Faslı oyuncu da taraftara küfürler savururken el kol hareketleriyle oyundan çıktı. Teknik heyet ve yedek kulübesi tarafından sakinleştirilmeye çalışılan Belhanda soyunma odasına doğru hareket etti. Başta Fatih Terim olmak üzere tüm teknik ekip taraftarı sakinleştirmeye çalıştı. Terim’in yardımcılarından Hasan Şaş,  Belhanda’nın arkasından soyunma odasına giderken oyuncuyu yedek kulübesine geri döndürdü. Yedek kulübesine dönen Belhanda’ya tepkiler devam etti. Takım yenilirken Belhanda’nın kahkahalar atması taraftarın tepkisini daha da arttırdı. Faslı oyuncunun bir ara elini şakağına getirerek silah işareti yaptığı da görüldü.

Faslı oyuncuya yönetici Abdurrahim Albayrak sahip çıkarken, “Bu futbolcular bizi iki sene üst üste şampiyon eden kardeşlerimiz. Bunlar bizim canımız, ciğerimiz. Taraftarlarımız rica ediyorum; bizim futbolcularımızın hepsi değerlidir. Aileleri bizim yanımızda oturuyor. Çok üzgün bir şekilde stattan çıktı. Taraftarlarımızın futbolcularımıza sahip çıkması lazım” diye konuştu. Teknik direktör Fatih Terim ise, ‘Herkes ufak tefek reaksiyonları hak edebilir ben de dahil ama küfür, ıslık kimse hak etmez’ diyerek, Belhanda’ya tepki gösterenleri taraftar değil seyirci diye niteledi.

Albayrak ve Terim’in sahip çıktığı Belhanda’ya sarı-kırmızıların sembol isimlerinden Cevad Prekazi ve Tugay Kerimoğlu tepki gösterdi. Prekazi, Belhanda’nın formasının hakkını vermediğini en iyi cevabı taraftatın verdiğini söyledi. Tugay Kerimoğlu ise, Belhanda’nın oyundan çıkarken tepki vermesinin yerine girecek arkadaşına büyük hakaret olduğunu belirtti.

Bu sezon lig, Şampiyonlar Ligi ve Süper Kupa’da 9 maçta forma bulan Belhanda, lig ve Süper Kupa’da birer gol attı. Ligde forma giydiği 6 maçta ise 3 sarı kart gördü. 2020- 2021 sezonunun sonuna kadar sözleşmesi bulunan, Belhanda’nın sarı kırmızılı kulüpten yıllık 3 milyon Euro kazanıyor. Galatasaray formasıyla 79 karşılaşmada forma giyen Belhanda 9 gol kaydederken 21 golünde hazırlayıcısı oldu. Faslı futbolcu sarı kırmızlı takımla birlikte 2 lig şampiyonluğu ve 1’er kez de Türkiye Kupası ve Süper Kupa sevinci yaşadı.

[Hasan Cücük] 25.10.2019 [TR724]

Yalanlarla yok edilmek istenen güvenme duygusu!… [Prof. Dr. Osman Şahin]

İlk yazılan yazıda yöneticilerin update edilmesi konusunun su-i istimal edilebileceği ifade edilmişti. Önemine binaen, yazının o kısmını bir kere daha buraya almak istiyorum.

“Dolayısıyla, bu konuda yetkili ve sorumlu olanların bu konuyu masaya yatırmaları, bu konuda yetkin olan komisyonlar/heyetler eliyle ve ciddi planlamalar yaparak bunu realize etmeleri gerekmektedir. Komisyonlarda herkesin yeterince temsili, bireysel ve kurumsal denetim vs. gibi hususlara da riayet edilmelidir ki, bu mekanizma birilerinin su-i istimal etmeleri ile bir zulüm aracına dönüşmesin. Yani birileri istemedikleri insanları tasfiye yolu olarak bunu kullanamasınlar.”

Yöneticilerin update edilmesi hususlarını realize edip planlama işi, herkesin kabulüne mazhar, ehil ve yetkin insanlardan oluşmuş heyetler eliyle ile hayata geçirilmelidir. Yoksa daha önceki tarafgirlikle ile ilgili yazılarda ifade edildiği gibi, birileri bu düşünceyi, kendilerine tarafgir olup itaat eden insanlardan ekipler oluşturmak ve onlar gibi düşünmeyen muhaliflerini tasfiye etmek amacı için kullanabilirler. Dolayısıyla böyle bir uygulamanın hakperestçe eda edilebilmesi için, öncelikle gerçek anlamda istişare müessesesinin oturmuş olması, ortak akıl ile hareket ediliyor olması, denetim mekanizmalarının işliyor olması, bireylerin isyan ahlakına sahip olarak yanlışları sorgulayıp dillendirebilmelerine ve yanlışlar karşısında sadece bir kaç kişinin değil bütün fertlerin ortak cephe almalarına ihtiyaç vardır.

Ayrıca unutulmamalıdır ki, Hizmet Hareketi Allah’ın (cc) inayet ve keremiyle, hem yönetilenlerin ve hem de yönetenlerin maddi ve manevi fedakarlıkları ile, bu insanların omuzlarında bugünlere kadar geldi. Bir çokları itibarıyla dünyevi bir çok imkanlara ve makamlara gelebilmeleri mümkün olduğu halde, Hizmet edebilmek için bunlardan vazgeçmişlerdir.  Bir çoğu da iradi olarak ülkelerini ve ailelerini geride bırakarak başka ülkelere hicret etmişlerdir. Gittikleri coğrafyalarda her türlü yokluğa ve mehalike göğüs gererek hizmet etmesini bilmişlerdir.

Üstelik yaşanan süreçte, Hizmet’i yıkabilmek için bu insanların her türlü yanlışları, hataları ve kusurları bugün devlet eliyle zulmü yapanlar tarafından araştırılmış ama Hizmet insanlarının yüzlerini yere baktıracak bir şey bulamamışlardır.  Şüphesiz ki bütün bunlar, Allah’ın (cc) çok büyük lütufları, hıfzı ve siyaneti sayesinde olmuştur. Yoksa bu kadar büyük bir toplulukta her türlü insani organizasyonda görülmesi mümkün olan çok sayıda hataların, kusurların ve su-i istimallerin bulunması gerekirdi.  Bu olaylar bize, Hizmet toplumunun ekseriyeti itibarıyla, baş tacı edilecek insanlardan oluştuğunu göstermektedir.

Birilerinin şer hesabına oluşturdukları algı yönetimlerinin ve yaşanan hadiselerin de şok etkisiyle, süreç öncesi ve süreç boyunca yapılmış bir takım hatalar üzerinden hizmet insanlarını, ister idare edenlerini ve isterse idare edilenlerini karalamak, onlar eliyle gerçekleştirilen güzellikleri görmezlikten gelmek ve böylece onları ademe mahkum etmek en büyük bir haksızlık ve zulüm değil midir?

Yine büyük bir mugalata ile, yaşananların bütün sorumluluğunu yönetimdeki insanlara fatura ederek, çok önemli hizmetlere vesile olmuş bir büyük topluluğu atf-ı cürümlerle değersizleştirmek ve cürütmek suretiyle iş yapamaz hale getirmek, hizmetlerin yapılabilmesi için zaruri olan cemaat içerisindeki güven duygusunu yok etmek, böylece insanlardaki kuvvey-i maneviyeyi sarsarak ve yeise düşürerek himmetlerini yıkmak ve neticesi itibariyle bütün insanlığın umudu olmuş bir hareketi bitirme yoluna girmek büyük bir cinayet ve insafsızlık değil midir?

Süreci planlayıp başlatanların en büyük hedefi olan, cemaati bölmek amacına ulaşmak için başvurdukları en büyük argüman da bu değil midir? Ne diyorlardı; “Cemaatin tabanındaki insanlar temiz ve masum, ama abiler ya da tepe yöneticileri kötü, suçlu ve hain insanlardır. Bu hainler tabandaki cemaatin iyi niyetlerini su-i istimal ederek, onları kandırarak çok büyük yanlışlar irtikap ediyor ve çok büyük zararlara sebebiyet veriyorlar.”

Hak davaları bitirebilmek için her zaman başvurulan taktik yalanlar olmuştur…

Bu düşüncelerini desteklemek için kullandıkları araç ise pervasızca ve sürekli yalan söylemektir. Yalanın küfür cephesi tarafından asr-ı saadette de bu amaçla kullanımını, Reşit Haylamaz hoca “Ölümüne Yalan” başlıklı yazısında ele almaktadır. Uhud muhaberesinin başlangıcında  müşrikler dağılmaya yüz tuttukları esnada, hicret öncesi Necid’li ihtiyar kılığında Dâru’n-Nedve’ye gelerek “öldürme fetvası” veren Şeytan, bu sefer de Cuâl İbn-i Sürâka suretinde ortaya çıkmış ve Ayneyn tepesinin üzerinde “Muhammed öldürüldü!” diyerek bağırmıştı. Diğer müşrikler de bu yalanı tekrarlamaya durmuşlardı. Bu arada Okçular tepesindeki zafiyet sebebiyle gidişat değişmeye başlamıştı. Ayrıca, İbn-i Kamia’nın Allah Rasül’ü (sav) zannederek, Hz. Mus’ab İbn-i Umeyr’i (ra) şehid etmesi ve  “Muhammed’i ben öldürdüm!” diye bağırması, ortaya atılan yalanın destek bulmasına yol açmış, münafıklar da bu fırsatı değerlendirerek bu yalanın yayılmasına çalışmışlardı. Bunlar sahabe efendilerimiz (r.anhum) üzerinde geçici de olsa etkili olmuş, bazılarının kuvvey-i maneviyeleri sarsılmış, bir kısmı Medine yoluna düşmüş ve bir kısmı da ne yapacağını bilemez bir halde bir kenara çekilip oturmuşlardı. Neticede bütün bu problemlerin üstesinden gelseler de, uydurulan bu yalan sahabe efendilerimizi (r.anhum) ciddi bir imtihanla karşı karşıya bırakmıştı.

Benzer bir hadiseye de “İfk” hadisesinde rastlıyoruz. Münafıklar Allah Rasulü’ne (sav) ve dolayısıyla İslam’a zarar vermek için Hz. Aişe (r.anha) annemize iftira atmışlar ve maalesef bu yalana kanarak iftirayı dillendirenler arasına müslümanlardan da katılanlar olmuştu.

Yalanlar, algı yönetimleri ve insafsız eleştiriler çok büyük zararlara yol açmaktadırlar…

Günümüzde de aynı taktikten istifade edildiğini görüyoruz. Hizmet insanlarını birbirlerine düşürmek, aralarını açmak ve en önemli sermayeleri olan güveni sarsmak için her türlü yalana başvurulmakta ve  uydurulan yalanları desteklemek için her türlü medya aracı kullanılmaktadır. Hizmet hareketi insanlarıyla alakalı ortada dolaşan en ufak dedikodular bile değerlendirilerek, habbe kubbe yapılmaktadır.

Maalesef bu yalanlar bazen hizmet insanları tarafından karşılık bulabilmekte ve bunları gerçekmiş gibi, değişik platformlarda konuşup yayabilmektedirler.Daha üzücü olanı ise, bazı hizmet insanlarının tepkisel hareket ederek ve Nebev-i üsluptan uzaklaşarak,  bunların ihtiyaçları olan malzemeleri, aralarındaki medar-ı ihtilaf olan meseleleri medya üzerinde konuşup dillendirerek bunların ellerine vermeleridir.

Maalesef bazan muhasebe yapalım, eleştirelim ki aynı hatalara düşmeyelim derken, ifrat ve tefritlere girebiliyor, dar bir kesimin hatalarını genelleştirerek herkesi suçlayabiliyor, farkında olmadan cemaatin hayatiyeti için zaruri olan hüsn-ü zan etme, güvenme, ümitli olma, kenetlenme, uhuvvet gibi çok önemli dinamiklere ve prensiplere zarar verebiliyoruz.

Hakperest olmaktan uzak insafsızca eleştiriler ve yalanların etkisiyle, güvenme duygusu hasara uğrayan Hizmet insanlarının, hizmetlerin bugüne kadar gelmesinde çok büyük bir vesile olan fedakarane himmet etme duyguları büyük zarar görmüşdür. Böyle olunca da, en çok ihtiyaç duyduğu bir zaman da yeterince himmetler toplanamamış, ihtiyaç sahiplerine muavenette bulunabilme, mevcut ve yeni ihtiyaç duyulan hizmetler  için yeterli imkanlar elde edilememiştir. Bu da zaten bir çok finansman imkanları elinden alınmış bu hizmete vurulan en büyük darbelerden biri olmuştur.

Tabi ki, geçmişin muhasebesini yapacak, yanlışlarımızdan dersler çıkaracak, şimdiki zamanın gerektirdiği değişimi gerçekleştirmek için gayret edecek, isyan ahlakına sahip bireyler olarak, uygulamada ihmal edilen ilke ve prensiplerin hayata geçmesi için mücadele edecek, bu hususlarda dilsiz şeytan olmayacak ve hakkın müdafii ve sesi olacağız.

Ama bütün bunları hakperest ve insaflı olarak, Kur’an’i ve Nebev-i üsluptan taviz vermeyerek, yıkma değil, tamir ve inşaya çalışarak, insanların hizmetten soğuyarak küsmelerine sebebiyet vermeyerek, atf-ı cürümlere girmeyerek, uhuvveti ve kenetlenmeyi arttırarak, kuvvey-i maneviyeleri ve ümitleri takviye ederek, birbirimize karşı vefalı olarak, insanların hizmet aşk ve şevklerini kamçılayarak, Hizmet’i bitirmek isteyenlerin eline malzeme vermeyerek ve onlara malzeme olmayarak  yapmak zorundayız.

Bu şekilde hareket etmediğimiz takdirde, insanlar hizmet etmek istemeyecekler, hizmette vazife almak altından kalkılmaz bir yük haline gelecektir. Bir çok insan, mesailerini harcayarak, maddi ve manevi bir çok konuda fedakarlıklarda bulunarak bu işin altına girmeyeceklerdir. Bunun yerine nefisler için daha cazip olan, maddi dünyalarını imar etme peşine düşeceklerdir. Böyle olunca da bir çok hayati öneme haiz hizmetleri yapacak insan kıtlığı baş gösterecektir. Dolayısıyla, daha önceleri hizmetleri deruhde eden insanların yaptıklarının takdir edilmesi ve vefalı olunması, haklarının korunarak verilmesi, onların ve bu işlere namzet olan diğerlerinin motivasyonlarını sağlamak açısından bir zarurettir.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 25.10.2019 [TR724]

“Arınma” uygulamalarına karşı neler yapılabilir? [Ramazan Faruk Güzel]

Bir önceki yazımızda “Arındırma” (lustration) kavramını, AKP Hükümeti’nin KHK’ları bu kavram üzerinden sunma ve AİHM’e argüman geliştirme çabasını gözler önüne sermeye çalışmıştık.

Nitekim geçtiğimiz hafta AİHM’den de Ukrayna Kararı çıkmış ve orada da “Arındırma”nın şartları, halinde hangi durumlarda yapılacağı ve usulleri ortaya konmuş, tazmin ve yaptırım durumları hükme bağlanmış idi. Daha öncesinde de AİHM’in bu konuda; Turek v. Slovakya, Matjyek v. Polonya kararları bulunmakta. Bu kararlarda da 6 ile 8. madde ihlalleri vurgulanmıştı.

Bu yazımızda ise Türkiye’nin savlarına kısaca değinip, bu argümanlara karşı nasıl hareket edilmesi ve neler ileri sürülmesi gerektiği üzerinde durmaya çalışalım.

‘ARINMA’ AMA KİME?

Öncelikle altını çizelim ki; AİHM’in Ukrayna kararındaki şartlarla Türkiye’deki yargılamalardaki şartlar çok farklı…

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ve topyekûn Avrupa Konseyi’nin (AK) temel kuruluş amacı demokrasinin korunmasıdır. Bahsedilen kararda, komünizmden demokrasiye geçen bir ülkede komünizm rejimini korumak görevli KGB ajanlarının işine son verilmesi söz konusu… Bu kimseler, tüm özlük hakları ödenerek emekliye sevk edilmişlerdi.

Oysa ülkemizde bu şartların hiçbirisi yok. Meslekten çıkartmalar demokrasinin korunmasına değil, otoriter rejimin yerleşmesine hizmet ediyor!  Bu yapılırken de insanların hiçbir özlük hakkına riayet edilmiyor.

Muhalif görülen ve “Tek Adam Rejimi”ne boyun eğmeyeceği düşünülen her meslekten insanlar, çok önceden hazırlanmış fişleme listeleri üzerinden devletten kazınmış ve bunu yaparken de hiçbir temel hakkına riayet edilmemiştir. İhraç listeleri kamuya açık olarak ilan edilmiş, isimler ifşa edilmiş, (AİHM’in ifadesi ile) “Özel hayata saygı” hakları ihlal edilmiştir.

Ayrıca insanların adil yargılanma hakları kısıtlanmış, yine AİHM ifadesi ile “Makul sürede yargılanma” hakları ellerinden alınmıştır.

Bu yönleri ile bile “Arınma” şartlarına riayet edilmemiştir.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim ki; Türkiye için asıl arınma işlemi, ileride Otoriter/ Tek Adamlı rejimden tam demokrasiye geçilmesi halinde bu rejim hesabına çalışmış, iktidarın tetikçiliğini yapmış olan devlet görevlileri için söz konusu olacaktır. Doğu blokunda baskıcı Komünist rejimlerinden demokrasiye geçişlerde, yeni dönemde suça bulaşmış olanların ve demokrasiye direnenlerin devletten arındırılması örneğinden başka, Hitler faşizmi sonrasında yapılan “Nurnberg Yargılamaları” da bu yönde paralel bir uygulamadır. Erdoğan- Avrasyacı Koalisyon İktidarı yıkıldığında da benzer süreçler yaşanabilecek; MİT, Askeriye, Polis, Yargı vb yerlerde iktidarın suçuna ortak olanların ihracı/ Arındırılması ve yargılanmaları söz konusu olabilecektir.

AİHM’İN DURUMU…

Bu süreçte AB ve AİHM, göçmen durumlarını da nazara alarak Türkiye ve Erdoğan Rejimine karşı çok tolerans ile yaklaşmaya, arayı iyi tutmaya çalıştı hep… Bu da, demokrasi ve adalet beklentisi içinde olanları hayal kırıklığına uğrattı haliyle…

AİHM’deki Türk hukukçuların ideolojik yaklaşımları, AK daimî temsilcisi Kaan Esener’in geçmişi, Ergenekon ekibinin buralarda etkili olması gibi pek çok neden AİHM’den iyimser bir beklentinin olmamasının başka bir sebebi…

Seta’nın bazı yayınlarında “Cemaat’e yönelik ihraçların lustration (arındırma) faaliyeti olduğuna” dair akademik görüşlere yer verildiği görülmekte… Dolayısıyla bu politikanın fikri alt yapısını oluştururken Doğu Avrupa ülke uygulamalarını inceledikleri ve onlardan esinlendikleri anlaşılıyor. (Fiiliyatta da Hitler Almanyası uygulamalarından esinlenildiği görülüyor.) İhraç ve tasfiyelerine kılıf bulmak için de bu argümanı sonuna kadar kullanmaya çalışıyorlar.

AİHM kararlarından önce AKPM ve Venedik Komisyonu da Doğu Avrupa ülkelerinin “lustration yasaları” ile ilgili görüşler oluşturmuş ve kılavuz ilkeleri belirlemişti. AİHM de bu görüşlerden istifade etmişti.

Avrupa’da bu konuda en yeni yasa Ukrayna’nın 2014 Turuncu Devrimi’nden sonra çıkardığı yasa. Ancak bu yasa diğerlerinden farklı olarak eski komünist görevlileri yanı sıra, eski Devlet Başbakanı Yanukovic zamanında atanmış üst düzey kamu görevlileri ve de yargı mensupları gibi çok geniş kapsamda görevliyi hedef alıyordu. (Ukrayna kanuna baktığımızda tam da 15 Temmuz sonrasında büyük insan hakları ihlalleri suçu işleyen AKP rejimi mensupları ile bu dönemde atanan üst düzey tüm görevlileri kapsayan bir kanun gibi… Aslında bizimkiler tam da düşecekleri kuyuyu kazmaktalar yani.)

Venedik Komisyonu da Ukrayna Kanunu ile ilgili görüşler yayınlamıştı. Son görüşünde; D. Avrupa lustration mevzuatları için önceleri benimsenen bazı zor kriterleri görmezden geldiği, bir nevi bu yasayı uygun gördüğü yönünde görüşler de var…

Venedik Komisyonu, Aralık 2016’da kabul edilen OHAL tedbirlerini incelediği çok kapsamlı bir rapor yayınlamıştı. O raporun bir iki yerinde lustration’dan bahsedilmiş ama onun ötesinde tedbirlerin insan hakları standartlarına aykırılığı ile ilgili çok güçlü tespitlere yer verilmişti. AİHM’e (AYM dahil) ihraçlarla ilgili başvuru hazırlanırken bu rapor ve Komisyon’un 2016 raporu temel dayanak olmalı.

BM periyodik incelemesinde de sunulacak raporlarda mutlaka atıflar ve alıntılar yapılıp BM’ye bu hususlar iletilmeli…

AİHM’E DÜŞEN…

Bunlardan hareketle öncelikle AIHM kararında ismine lustration (Arıtma), temizlik (vetting) ya da tasfiye (purge) ne derse desin, AİHM;

Venedik Komisyonu ve diğer NGO vs. raporlarını dikkate alıp ihraç süreçlerinin -adil yargılanma hakkı ve özel hayatın korunması hakkı dahil- Sözleşme’deki hakların ihlal edilip edilmediğine bakmalıdır…

İlle lustration derse de D. Avrupa ülkeleri sistemlerinde aradığı kriterlerin yerine getirilip getirilmediği, gerekli güvencelerin sağlanıp sağlanmadığı hususlarını inceleyecektir.

AİHM ayrıca; 667 sayılı KHK’nın 8. md anlamında yasa olup olmadığına, yasa kabul ederse de tedbirin demokratik toplumda gerekli olup olmadığına bakacaktır. Sonuçta lustration desin ya da demesin; “Devletin, bazı kamu görevlilerini ‘15 Temmuz’ sonrası tasfiye etmesinde meşru çıkarı var ve ben buna karışmam ama usule bakarım” diyecektir.

Nitekim “Pişkin başvurusu”nda da AİHM, “Bunu lustration bağlamında mı ele aldınız?” diye sorarken de (AIHM’in lustration ile ilgili kendi diğer kararları dikkate alındığında);

“Şahsın sözleşmesinin sona erdirilmesi cezai bir yaptırım olarak kabul edilebilir mi ki?” diye de sormakta Hükûmete… Bu yönden düşünüldüğünde esasen başvuran lehine bir durum.

Bir görüşe göre, AİHM lustration davalarında bunu böyle kabul ederse;

Aslında meslekten çıkarma idari bir yaptırımken bunu cezai bir yaptırım olarak görüp idari yargıdaki adil yargılanma hakkındakilerden daha geniş güvenceler öngören güvenceler aranmış olacak… Bu görüşe göre yine, AİHM de soru sormakla aslında bunu kabul edeceğini ima etmiştir ki, bu başvuran açısından olumlu bir durum. Bunun dışında AİHM’in sorularına baktığımızda sorabilecek tüm soruları sorduğunu görebiliyoruz. Bu yönden de olumlu.

BAŞKA NELER YAPILABİLİR?

Bu noktada, özellikle Batı’da, Avrupa’da bulunan STK’lara çok işler düşüyor. Dilekçeleri ve raporları ile Avrupa’daki yargılamaları bilgilendirebilir ve yönlendirebilirler…

Nitekim Helsinki İnsan Hakları Derneği (Helsinki Foundation for Human Rights) daha önceki lustration davaları Turek / Slovakya ve Matyjek /Polonya davalarına müdahil olmuştu, bunun da olumlu sonuçları görülmüştü.

Yeni açılan ve açılacak davalarla ilgili olarak da kurumlara, mahkemelere mail atıp konuya olan duyarlılıklar dile getirilip, Türkiye ile ilgili benzer konuda oluşacak içtihada katkı sağlanması rica edilebilir… Başka farklı alanlardaki derneklerdense, bu alana daha önce dahil olmuş STK’lardan gelecek girişimlerin etki şansı daha yüksek olacaktır.

Son olarak şunu da hatırlatalım:

AİHM’in yaptığı bazı yanlışlar, ihmaller ve uzun süreçlerinden dolayı bu uluslararası mahkemeye karşı bir ümitsizlik ve güvensizlik doğdu haliyle. Bunlardan yola çıkarak da, “Sadece BM yargılamalarına yoğunlaşılması, AİHM süreçleri bir tarafa bırakılmalı” şeklinde bir görüş oluşmaya başladı.

BM’nin Özçelik/ Karaman Kararı’nın Türkiye’deki yargılamaya sunulmasında Türk mahkemelerinin tavrı ortada… De Facto durum, Türk yargısı şu ara BM’den gelen yargılama kararlarının uygulanmasını öteliyor. Ama AİHM, öyle ya da böyle bir karşılığı olan bir mercii halen…

Özetle, hak aramada çok yönlü gitmekte, ısrarla bütün argümanları ortaya koymakta fayda var. Bu noktada da mağdur bireylerin çabası yanında, sivil toplum kuruluşlarına çok işler düşüyor.

[Ramazan Faruk Güzel] 25.10.2019 [TR724]

Bir yılda âlim olabilir misiniz? [Cemil Tokpınar]

Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Kur’an’ın bilhassa imanî ayetlerinin tefsiri olan Risale-i Nur’u çok okumayı talebelerine tavsiye ettiği gibi kendisi de hem talebelerine dersler yapmış, hem de kendi başına çok okumuştur.

Onun bu eserleri çok okuduğuna dair yakın talebelerinden aktarılan birçok hatıra vardır. Bunlardan birisini Bayram Yüksel Ağabey Necmeddin Şahiner’in Son Şahitler isimli eserinde şöyle anlatıyor:

“1954’te Isparta’da Üstad Hazretleri Arabî Mesnevî-i Nuriye’den derse başladı. Ders sabah namazından sonra başlıyor, beş altı saat devam ediyordu. Adeta 17 yaşında bir genç gibi çok hareketli idi. Bizler Arapçayı bilmiyorduk, ama Üstadımız yine derse muntazaman devam ediyordu. Tam öğle ezanı okununcaya kadar ders devam ederdi. Yorgunluktan uykumuz gelirdi. Üstadımızın başucundaki saate bakardık, Üstadımız saati ters çevirirdi. Aklımızın, kalbimizin, ruhumuzun ve bütün lâtifelerimizin derse verilmesini temin ederdi. Zübeyir Ağabey vücuduna iğne batırarak dersleri takip ederdi. Hiç Arapça bilmediğimiz hâlde, çok mükemmel anlamaya başlamıştık. Bu şekilde Arabî Mesnevî-i Nuriye’yi iki defa bitirdik.”

Gerçekten bugünkü ders ve okuma ölçülerimize baktığımızda Üstad ve talebelerinin okudukları miktarın muazzam olduğunu görüyoruz.

Peki Üstadın okuduğu miktar ne kadardır?

Bu hususta yine Bayram Yüksel Ağabeyin şu hatırası çok manidar ve ibretlidir:

“Üstadımız bazen diyordu: ‘Bugün kaç sahife okudunuz?’ Biz de üç veya beş dediğimiz zaman, ‘Ben iki yüz sahife okudum. Hem benim kalemim yok, çok ağır yazıyorum. Hem de sizin gibi gazete gibi okuyup geçmiyorum. Ben manasını da anlayarak okuyorum. Hem de bakın ne kadar tashih ettim. Elhamdülillah ben bugün bu kadar okudum, çok istifade ettim. Bugün imanım çok inkişaf etti’ derdi.”

Üstad bazen bir Risaleyi talebelerine hayretler içinde gösterir ve şöyle dermiş:

“Fesübhanallah bu eseri hiç görmemiş gibi istifade ettim. Nasıl mübarek günlerde camilerde tecdid-i iman ederler, biz de Risale-i Nur’u okumakla tecdid-i iman ediyoruz.”

“Kabul ederek ve anlayarak okumak”

Üstad Hazretleri Risale okumaya teşvik için birçok bölüm yazmış, bu eserlerin özelliklerini ve kazandırdıklarını anlatmıştır. Bunlardan birisi Lem’alar’da İhlâs Risalesi’nin sonunda bulunmaktadır.

21. Lem’a’da, “Bu eserleri bir yıl kabul ederek ve anlayarak okuyan, bu zamanın mühim ve hakikatli bir âlimi olabilir” müjdesini veren Bediüzzaman, ayrıca bu eserleri okumakla iman, tefekkür ve tebliğle ilgili beş çeşit ibadet yapılmış olacağını belirtmiştir.

Dikkat edilirse Üstadın verdiği süre çok kısa, hedef ise çok büyüktür. Bundan daha güzel bir müjde olabilir mi?

“İman” ilmini tam elde etmek, dinimizi öğrenmek, günahlardan kaçınıp ibadetleri hakkıyla yerine getirmek, âlim olmaya bağlıdır. Rabbimiz, “Allah’tan hakkıyla korkan kimselerin ancak âlimler olduğunu” belirtiyor. (Fâtır: 28) Elbette dinini hakkıyla bilmeyen, dinini yaşayamaz.

Peygamberimiz (s.a.v.), âlimler için, “Uykusu bile ibadettir” buyuruyor.  Daha ötesi var mı? Âlimin hiçbir eylem yapmadığı uykusu bile ibadet olarak kabul edilirse, diğer fiillerinin sevabını kim ölçebilir, Allah’tan başka?

Ancak bu büyük müjdenin böyle muhteşem avantajları yanında bize yüklediği küçük bir zahmeti var. O da, bu bir yıl içinde Risale-i Nur’la yoğun bir şekilde meşgul olmaktır.  Bunun için Risaleleri tam anlamak ve gönülden kabul etmek gerekir. Yoksa Risaleleri ara sıra, hatırladıkça, teberrüken ve üstünkörü okumakla, değil bir sene, bin sene de okusak âlim olamayız.

İsabetsiz olan müjde değil, vefasızlıktır

Maalesef bu eserlerle 20-30 yıldır meşgul olan, okuduğunu sanan nice insan, bir türlü âlim olamadığını görür.  Yanlış ve isabetsiz olan, Bediüzzaman’ın müjdesi değil, onu ara sıra okuyup, anlama yolunda gereken gayreti göstermeyen kimsenin vefasız, lâkayt ve sorumsuz davranışıdır.

Oysa bu muhteşem sonuca ulaşmak için o bir yıl içinde en mühim ve en yoğun meşguliyetimiz, onu okumak ve anlamak olmalıdır.

Sözgelişi sabah kalktığınızda tıpkı mesaiye gider gibi masanın başına geçecek, günlük işinizi yapar gibi en az 10 saat, belki 16 saat onunla meşgul olacaksınız.  Bu kadar süreyi fazla büyük görmeyin. Elde edeceğiniz muhteşem kazanç karşılığında bu kadar bir gayret “hiç” hükmündedir.

Böyle bir fedakârlığa girişebilir misiniz?

Durumu müsait olan, içinde aşkı ve gayreti bulunan bir kimseyseniz, girişebilirsiniz. Yeter ki, aşkla ve şevkle isteyin ve kararlı olun.  Çünkü elde edeceğiniz başarı, hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar büyüktür.

Böyle bir faaliyete giriştiğinizde Risaleleri okumak ve anlamak için ciddî bir program yapmanız gerekecektir.  İsterseniz, size tavsiye edeceğimiz örnek programı uygulayabilir ve geliştirebilir veya bambaşka bir program uygulayabilirsiniz.

Nasıl âlim olabilirsiniz?

Bu konuda çalışma yapmak isterseniz, şöyle bir program takip edebilirsiniz: Önce bir yılı dörde böleceksiniz.  Her üç ayı, plânladığınız yoğun eğitimin bir dilimi olarak kabul edin.

Birinci Dilim – İlk Üç Ay:

Diyelim ki, günde 10 saatinizi feda etmeyi göze aldınız.  Günde en az 200 sayfa Risale okuyarak, bir ayda külliyatı aktaracaksınız.  Bir ayı fazla kısa bulmayın. Çünkü 15 günde bu işi bitirenlerin olduğunu hatırlayın. Avrupa hizmetleriyle tanıdığımız ve bir seyahat sonrası Türkiye’ye dönerken kazada şehid olan Ali Uçar’ın ilk tanıdığı yıllarda günde 17 saat Risale okuduğunu ve ilk bir ayda her gece Üstadı rüyasında gördüğünü duymuştum.

İlk üç ayınız düz okumakla geçecek ve Risaleleri en az üç kez aktaracaksınız.  Böylece genel anlamda mantığına vâkıf olacak, kelimelerine alışacak, neyin nerede olduğunu öğreneceksiniz.

İkinci Dilim – İkinci Üç Ay:

İkinci üç ayda, elinize defter kalem alacak, yardımcı kaynaklardan yararlanacak, kelime ve terkipleri yazarak, öğrenerek gideceksiniz. Hatta bilemediğiniz yerleri bilenlere soracak, belki de ömrünü bu davaya vakfetmiş büyüklerimizin ders videolarını izleyeceksiniz.  Bu şekilde tümünü en az iki kez aktaracaksınız.

Üçüncü Dilim – Üçüncü Üç Ay:

Anlaşılması zor olan ve tekrarı gereken yerlerde yoğunlaşacaksınız.  Sözgelişi Onuncu ve Yirmi İkinci Söz, Yirmi Dördüncü Mektup, Otuzuncu Lem’a, Yedinci Şuâ, Yirmi Üçüncü Lem’a gibi bölümlerin derinliklerine inecek, yıllardır tanıyor olsanız bile fark etmediğiniz mânâ cevherlerini keşfedeceksiniz.  Bu şekilde genel üzerinde çalışmak yerine, bölümler ve konular üzerinde çalışacaksınız.

Dördüncü Dilim-Dördüncü Üç Ay:

Bir önceki çalışmayı sürdürmekle beraber, meslek ve meşrebinde, âdap ve erkânında, ibadet ve evradında tam mesafe alacağınız, tam mücehhez olacağınız bir devre olacak.  Bu devrede girift meseleler üzerine biraz daha eğilecek, belki genel bir tekrar yapacaksınız. Ayrıca bir yerde işlenen konunun farklı yerlerdeki açılımlarını keşf edeceksiniz.

Bir yılda 12 yıllık tahsil mümkün

Bu her üç ay, eski medrese tahsilinin, dil kurslarının veya günümüz üniversitelerinin bir yılı mesabesindedir.  Hatta bazı kabiliyeti gelişmiş insanlar için bir yılın her ayı bir yıllık eğitim değerindedir.

Böylece bir yılda en az 4, en fazla 12 yıllık bir tahsil mertebesine ulaşacağınıza kesin inanın. Çünkü günümüz eğitiminin çoğu teneffüs, yoklama, sohbet, derse giriş, imtihan, tartışma, dersi kaynatma ve boş ders gibi fuzulî şeylerle doldurulmakta, zaman hebâ olup gitmektedir.  Elbette bunların tümü boş değildir, ama tam verimli değerlendirilemediğinden vakit israfı çok olmaktadır.

Kariyer yapmış, temayüz etmiş ilim adamlarına bakın! Eğitimlerini yerleşik üniversite kural ve uygulamalarıyla mı edinmişlerdir? Hayır! Orada işin anahtarını öğrenmişler, asıl çalışmalarını evlerinde, duvarlarını kitapla ördükleri özel kütüphanelerinde, masalarının başında ve bilgisayarlarının karşısında yapmışlardır.

Siz de yaşınız, mesleğiniz, işiniz ne olursa olsun, böyle muhteşem bir hedef için program yapabilirsiniz.  Dünyanın hiçbir güzelliği, hiçbir avantajı bu müthiş gayenin yerini tutamaz.

Bugüne kadar binlerce insanı bilhassa iman ve tevhid alanında âlim yapan Risale-i Nur, inşallah sizi de âlim yapar.  Çünkü zamanında girdiği bütün münazaralardan başarıyla çıkan ve bileğini hiç kimsenin bükemediği Bediüzzaman bile bu eserleri herkesten fazla okuyup istifade ediyorsa, hepimizin onu okuyup anlamaya canımız pahasına koşmamız gerekir.

Acaba bir yıl boyunca başka şeyle meşgul olmadan ilme yoğunlaşmak mümkün olur mu?

Gençler isterse bir yıl böyle bir çalışmaya yoğunlaşabilir, emekliler de birkaç yılını ayırabilir.

Eğer tam bir yıl dolu dolu yoğunlaşmak mümkün olmazsa, bu faaliyet iki veya dört yıla yayılabilir. Hatta bir ömre bile yayılsa yine büyük bir kâr değil mi?

Bazıları, “Ne kadar gayret edersek edelim yine de hakkıyla anlayamıyoruz” diyebilirler. Üstad aynı yerde bu soruya da cevap vermektedir:

“Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı manevîsi var, şüphesiz o şahs-ı manevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı manevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyakatsiz olduğum halde, haydi hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstadlık ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır, hadîste gösterilen ecri alırsınız.” (21. Lem’a)

Haydi, şimdi program vakti. Herkes daha önce verdiği sözleri, yaptığı plânları, omuzladığı vazifeleri ve hizmetleri asla aksatmadan, kendi gücüne ve imkânına göre bir program yapabilir.

İnşallah gelecek hafta Risale-i Nur’u okumak ve anlamak için herkesin yapabileceği kolay ve hafif bir programı duyuracağız.

[Cemil Tokpınar] 25.10.2019 [TR724]

Hainler ve kahramanlar [Alper Ender Fırat]

Zekeriya Altunok’un yasalarda yazan hiçbir suçu işlemediğini adınız gibi biliyordunuz. Tıpkı işten atılmış, tutuklanmış, tecrit edilmiş, soykırıma uğramış yüzbinlerce insan gibi. Üstelik kötülüğün en küçüğüne bile bulaşmamak için ekstra dikkat ettiklerini de çok iyi biliyordunuz.

Ya bir zalim olduğunuz için, ya da bir yalancı, bir korkak, oportünist bir çıkarcı olduğunuz için yapılanlara hiç itiraz etmediniz. İtiraz etmediğiniz gibi avazınız çıktığı kadar yalanı tekrar etmekte hiçbir beis görmediniz. Sonra bu yalana iman ettiniz.

Üsteğmen Çelebi Bozbıyık da kanunların yazdığı hiçbir suçu işlememişti ama onu da aylarca hapsedip sonra cepheye sürdünüz. Kanıyla o damgayı söküp atmasaydı onu da terörle birlikte anmakta hiçbir sakınca görmeyecektiniz.

Tıpkı Eren Bülbül gibi, sizin gözünüzde değer bulması için ölmesi gerekti. Canlı olunca her türlü iftirayı, zulmü, haksızlığı yalan olduğunu bile bile reva gördünüz. Çünkü siz ölü sevicisiniz!

Bazı sümsüklü siyasiler Zekeriya Altunok’un 16 ay hapis yattıktan sonra beraat ettiğini özellikle vurguluyorlar sanki ülkede adil bir yargılama varmış, sanki ülkede hukuk varmış gibi. Beraat etmeyip ceza alanlardan bir örnek gösterir misiniz; Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suç olan bir eylem yapmış olsun. Tek bir kişi! Digitürk iptalinden 7 yıl ceza alınan bir ülkede böyle aptal bir delil bile gösteremeyip beraat ettirmek zorunda kalmalarının övünülecek tarafı yoktur. Yani bugüne kadar yargıladığınız hiçbir cemaat sempatizanına gerçekten suç olan bir şey isnat edemediniz.

Şimdi soruyorum Zekeriya Altunok gibi yüz binlerce KHK’lının gerçekten suçsuz olduğunu kim bilmiyordu? Hırsızların şahı mı bilmiyordu? MİT müsteşarı mı bilmiyordu? Hakimler mi, savcılar mı bilmiyordu? Bu ahmak tiyatrodan kim habersizdi? Hepsi de iliklerine kadar biliyordu ki bunların hiç birisi yasaların suç saydığı bir eylem yapmadılar.

Askerlik vazifesini yaparken şehit düşen KHK’lı ihraç polis memuru Zekeriya Altunok’un iki çocuğu vardı.

Bunu bile bile bu hayasız ve alçakça tiyatroyu herkes seyrediyor.

Babasını öldürdüğünüz çocuğun o sitemli, o öfkeli bakışları size bakıyor Sayın Kılıçdaroğlu! Ve size Sayın Karamollaoğlu! Sana da bakıyor Abdulhamit Gül! Ve sana Perinçek! Bu ülkede hakimlik, savcılık yapan, yazı yazan, gazete çıkaran, televizyon yöneten, partilerde yöneticilik yapanlar size bakıyor. Ve size bakıyor zalimin her sıkıştığı zaman hayat öpücüğü verip onu hayatta tutan Avrupa Birliği! Size ise bakış bile atmıyor ey zulüm çetesi!

Sizin bir aidiyeti sevmiyor olmanız onların cezalandırılmayı hak ettiği anlamına gelmeyeceğini keşke cesaretle konuşsaydınız çünkü bir zaman sonra size de çok lazım olacak. .

Zekeriya Altunok’un şehit edilmesine çok mu üzüldünüz konjonktür dinin müritleri? Biliniz ki onun gibi binlercesi hâlâ içeride, toplumdan tecrit edilmiş, iş bulmalarına müsaade edilmiyor, yardım etmek isteyen de derdest edip tutuklanıyor.

[Alper Ender Fırat] 25.10.2019 [TR724]

Dünyada yeni dip dalga [Hakan Taner]

Dünya her geçen gün daha adaletsiz bir yer haline geliyor.

Adaletsiz ve eşitliksiz dünya her coğrafyada iktidarı ellerine geçiren ve bir daha bırakmamak için türlü entrikalar çevirenlerin omuzlarında yükseliyor.

Her geçen gün yatağa aç-susuz giren, hatta evsiz-yurtsuz (homeless) olarak yaşayanların sayısının arttığı bir dünya bilerek ve isteyerek.

Kendilerini ülke ve dünyanın efendileri olarak gören bu güruh kendi elleriyle cehennemi inşâ ettiklerini fark edemeyecek kadar gözünü hırs bürümüş, çıkar ilişkilerine bağlı birlikteliklerden müteşekkil menfaat çetelerinden oluşmakta.

En demokratik ve gelişmiş kabul edilen ülkelerde bile zaman içerisinde bir bozulma ve çürüme yer yer kötüye yönelim gözlenmekte ve hissedilir hale gelmeye başladı.

İçinde yaşadığımız bu asrın en önemli handikaplarından biri ülkelerin başındaki liderlerin, öngörüsüz, vizyonsuz ve vicdansız olmalarının en büyük ortak noktaları olmasıdır.

Bu aslında halkın da genel temayülü ve davranışlarının bir yansıması…

Tarih bize öğretti ki vicdansız, hukuksuz ve izansız bir dünya sürdürülebilir bir dünya olmadı. Er ya da geç nihayet buldu, lakin etkileri ve yenisinin inşâsı uzun yıllar aldı ve o döneme denk düşen nesillerin hebası ile sonuçlandı.

Bir önceki nesillerin yanlışı bir sonraki nesiller ödüyor. Bir anlamda ebeveynlerinin yanlışları da doğruları da çocuklarına torunlarına miras kalıyor …

YOKSUL VE YOKSUNLARIN İSYANI BÜYÜYOR

Dünyanın her yanında diktatörler ve oligarşi yönetimleri ülkenin ürettiği katma değeri kendilerine eza ve cefasını millete ödetmekle meşhurdur.

Haksız ve hukuksuzluğa itiraz edenler için cezaevleri, fiziksel ve ruhsal işkence, muhaliflere envai çeşit zorluklar çıkarma diktatörlerin tüm dünyadaki ortak yöntemleridir.

Bütün bu olup bitene rağmen tüm dünyada yayılan bir yoksulluk ve haksızlık ateşi var.

Bu birilerinin yaktığı sahte Arap ateşine de benzemiyor. Umulur ki bu ateş fazla yayılmadan durumun ciddiyetinin farkına varılır ve dünya yeni bir kaos çağı ile tanışmaz.

Petrol zengini-demokrasi fakiri Venezuela uzun zamandan bu yana kamyon şoförü cahil bir diktatörün elinde adeta can çekişiyor. Halk uzun zamandır sokaklarda ve açlık susuzluk ve hukuksuzla mücadele etmeye çalışıyor. Muhalefet çeşitli işkencelere maruz kalıyor.

Şili’de zamlardan bunalan halkın en son ulaşıma ve elektriğe yapılması düşünülen yüzde 20 zammı haber almasıyla birlikte sokaklar alev almaya başladı. Elektrik idaresi ateşe verildi.

Bir başka coğrafyada Azerbayacan’da halk bu kez iktidardakilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve halka hesap vermesi için sokaklardaydı.

Bu ülkede de zenginlik hak hukuk iktidardakilerin inisiyatifinde …

Lübnan’da halk günlerdir sokaklarda. Bu ülkede de bıçak kemiğe dayanmış durumda. Görünürde WhatsApp görüşmelerinden vergi alınmak istenmesi gibi gözüken isyan, bıçağın kemiğe dayandığının göstergesi.

Arjantin’de iktidarın uygulamaları sonucu gelen fakirliğe aylardır isyanda. Hakeza Brezilya’da hukuk, yolsuzluk ve usûlsüzlükle zenginleşen, halkı fakirleştirenleri kısmen cezalandırsa da halk bu durumun yansımalarından etkilenmeye ve isyan etmeye devam ediyor.

Meksika’da yaşanan yolsuzluk ve usûlsüzlükler hükümet ve devlet başkanı değişikliği ile sonuçlandı. Yeni başkan işe ultra lüks devlet başkanlığı uçağını satışa çıkartıp herkes gibi tarifeli uçuşları tercih etmeye başlayınca ülke şimdilik daha iyi bir gelecek umuduyla şimdilik sükûnet buldu.

Bu örneklere her geçen gün yeni halkalar eklenmeye devam ediyor.

Dünyayı yönetenler ve yönettiğini sananlar biran önce bu duruma şiddet dışı bir çözüm önermez ve bulmazlarsa dünya kendileri için de yaşanır bir yer olmaktan çıkacak.

İSYANIN ORTAK NOKTASI

Huzur ve refahın gelişi ile gidişinin sebepleri aynı. Bir ülke tam ve gerçek demokrasi ile yönetiliyorsa, kuvvetler ayrılığı ilkesi arızalı değilse, iktidar birilerinin babasının tapulu malı değilse, zenginliğin kaynağı iktidar değilse, ülkenin ürettiği katma değer tüm vatandaşları arasında adil ve eşit bir şekilde bir bölüştürülüyorsa orada huzur refah ve mutluluk endeksi yüksektir.

İbn-i  Haldun’dan bu yana Mukaddime’den Daron Acemoğlu’nun Ulusların Yükselişi ve Düşüşü’ne kadar tüm temel kaynaklarda bu böyledir.

Bunları okuyup da aksini yapan kim varsa ülkesine ihanet ediyor demektir.

Okumayan da zaten ülke yönetmeye talip olmasın, okumadığı halde ülke yönetmeye talip olmuş ve halkı tarafından da münasip görülmüş ise, tercihlerinin bedelini ödemekle mükellef demektir.

Fakat başkalarının yanlış tercihlerinin bir başkasına ödettirilmesi meselesine henüz çare bulunamamış durumda bütün dünyada da en büyük acı ve zulmü de bu kesim yaşıyor maalesef.

[Hakan Taner] 25.10.2019 [TR724]