Businessht’nin haberine göre, JPMorgan Türkiye’de keskin şekilde değer kaybeden lira ve bozulan enflasyon beklentilerinin fiyatlama dinamikleri üzerinde ‘belirgin hasar oluşturduğunu’belirtti. Kurum 2018 yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 10,8’den yüzde 11,8’e çıkarırken, enflasyonun temmuzda yüzde 13,8 ile endeks tarihinin zirvesini yapacağını öngördü.
Kurum 2018 büyüme tahminimizi yüzde 4’ten yüzde 3,3’e, 2019 büyüme tahmini de yüzde 4,5’ten yüzde 3,6’ya revize etti.
‘SİYASİ TANSİYONUN SÜRMESİ KÖTÜLEŞMEYE YOL AÇABİLİR’
JP Morgan ekonomisti Yarkın Cebeci’nin raporunda şöyle dendi: “Her ne kadar ekonomik aktivitedeki yavaşlama ikinci yarıda fiyat baskılarını hafifletebilecek olsa da hükümetin emeklilere vaat ettiği ikramiye ödemeleri haziran ve ağustosta enflasyonist etki yaratacaktır. Makro tahminler katı bir şekilde seçimin sonucuna bağlı. Siyasi tansiyonun sürmesi ya da popülist bir hükümetin ortaya çıkması büyüme ve fiyat dinamiklerinde daha fazla kötüleşmeye yol açabilir. Reformcu bir hükümet durumunda ise tam tersi olarak beklentilerde ve makro temellerde güçlü bir iyileşme gözlenebilir. Seçim sonrası ilk TCMB PPK toplantısında 100 baz puan faiz artışı öngörmüştük. TCMB Perşembe günü bu artırımın yarısını yapabilir.”
Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımıcısı Mehmet Şimşek geçen hafta attığı bir tweet’te enflasyonun önümüzdeki aylarda ‘zirve’yi göreceğini belirtmişti. İspanyol bankası BBVA da temmuz ayı için yüksek enflasyon öngörüsünde bulunmuştu.
[Kronos Haber] 5.6.2018
Ekonominin kayıp halkası ‘güven’ [Harun Odabaşı]
Merkez Bankası’nın faizleri 3 puan artırmasının ardından piyasaların sakinleşeceğini zannedenler muhtemelen ciddi bir hayal kırıklığı yaşıyordur. Son yükseltme ile Türkiye dünyada en yüksek reel faiz veren üç ülkeden biri oldu. Normal şartlarda yaklaşık yüzde 5’lik bir reel kazanca hiçbir Hedge fonunun hayır dememesi gerekirdi. Ancak hiçte beklendiği gibi olmadığı görülüyor. Türkiye’ye para girişi çok sınırlı kalırken borsadan ciddi para çıkışı oldu. Dövizin düşüşünü fırsat bilen yerli sermaye de TL satarak aşağı yönlü hareketi engelliyor.
Müdahalelerin rahatlama sağlayamaması şaşırtıcı değil. Ekonomi yönetiminin faiz artırma ile çözemeyecekleri çok daha komplike bir ekonomik sorunlar yumağı ile karşı karşıya kaldıklarını kabul etmeleri gerekiyor. Nisan ayının ortalarından itibaren Merkez Bankası’nın reçeteleri ile altından kalkılamayacak bir kriz sürecinin içine girildi. Belki MB piyasaların faiz artırma taleplerini geciktirmeseydi dövizdeki yüksek dalgalanma seçim sonrasına ötelenebilirdi, ancak o fırsat Saray’ın inadına takıldı. Sıcak paranın küskünlüğünü gidermek için önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, hemen ardından Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya Londra’ya gitti. Erdoğan fon yöneticileriyle seçim mitinglerinde konuşur gibi konuşunca işler karıştı. Mehmet Şimşek her türlü garantiyi vermesine rağmen fon yöneticileri ağız birliği etmişçesine Türkiye’ye kaynak aktarma noktasında bir türlü ikna olmuyorlar. Ekonominin en önemli kayıp halkalarından biri güven vermek. Güven bir kere kaybolunca geri kazanmak hiç de kolay olmuyor.
Türkiye uzun süreden beri ev ödevlerini yapmıyor. Kredi derecelendirme kuruluşlarından üst üste kötü notlar gelirken itiraz ve eleştirileri dikkate almak yerine halının altına süpürmeyi tercih etti. Halbuki Türkiye’ye gelecek sıcak para önce ülke puanına bakıyor. Para bolluğunun bitmeyeceği varsayıldı. Piyasa oyuncuları ise geçmişteki gibi nasıl olsa bir çözüm bulurlar diyerek AKP hükümetini uyarmak şöyle dursun derecelendirme kuruluşlarına nazire yaparcasına borsada hisse senetlerine ralli yaptırdılar.
Söylemekten dilimizde tüy bitti, artık dünyada para bolluğunun sonuna gelindi. 2008 küresel ekonomik krizinden para bolluğu yaratarak çıkacağını düşünen kapitalizm bu sayede yepyeni bir hayat eğrisi oluşturabilmişti. Ancak 10 yıl sonra gelişmekte olan ülkelere kaptırdığı paraları geri çağırıyor. Bunun içinde FED sürekli faiz yükseltiyor. Fonlar sermayelerinin bir kısmını Türkiye gibi ülkelerden çekerek yeniden ABD tahvillerine dönüyor. Bu, Türkiye’nin tek başına tersine çeviremeyeceği kadar güçlü bir trend. Dışarıda olup bitenlere söz geçiremeyeceğine göre yeni sürece hazırlık yapmalıydı. Maalesef hiçbir hazırlık yokmuş. Hatta Türkiye’ye akan yabancı sermaye, AKP’yi hantallaştırmış, obezleştirmiş, sağlıklı düşünemez hale getirmiş. Ekonomiye milyarlarca dolar para aktarıldı ama geri dönüşüm alınamadı. Çünkü büyük kısmı betona gömüldü. Seçimden sonra çok güçlü bir hükümet kurulsa bile 233 milyar dolarlık bir borcun kemer sıkmadan nasıl çevrilebileceği belirsizliğini koruyor. 2019’daki yerel seçimlerinin kapıda olması iktidarın halka acı reçete teklif etmesini zorlaştıracaktır.
Bir de seçim telaşıyla pek odaklanamasak da reel piyasalar Trump kabusu ile yatıp kalkıyor. Trump yönetimindeki ABD ile AB, Çin ve Rusya arasında başlama sinyali veren ticaret savaşları ve onun Türkiye’ye etkisi bambaşka riskler barındırıyor. Trump gümrük tarifeleri konusunda sözünün dinlenmemesi halinde New York sokaklarından Volkswagen marka arabaları kaldıracağını söyleyecek kadar işi ileri götürdü. AB ise şimdilik kınama mesajıyla durumu geçiştiriyor. Yani sadece Türkiye değil dünyada ısınıyor. Eğer 2008’deki gibi küresel bir kriz başlarsa bu sefer teğet geçmez, içimizden geçer. Türkiye ekonomisi güçlü olsaydı belki ticaret savaşlarının lehine çevirebileceğinden söz edilebilirdi. Mevcut ekonomik ve politik görünümümüzle maalesef güven verici bir çıkış yapma potansiyelimizi de yitirdik.
[Harun Odabaşı] 5.6.2018 [Kronos Haber]
Müdahalelerin rahatlama sağlayamaması şaşırtıcı değil. Ekonomi yönetiminin faiz artırma ile çözemeyecekleri çok daha komplike bir ekonomik sorunlar yumağı ile karşı karşıya kaldıklarını kabul etmeleri gerekiyor. Nisan ayının ortalarından itibaren Merkez Bankası’nın reçeteleri ile altından kalkılamayacak bir kriz sürecinin içine girildi. Belki MB piyasaların faiz artırma taleplerini geciktirmeseydi dövizdeki yüksek dalgalanma seçim sonrasına ötelenebilirdi, ancak o fırsat Saray’ın inadına takıldı. Sıcak paranın küskünlüğünü gidermek için önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, hemen ardından Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya Londra’ya gitti. Erdoğan fon yöneticileriyle seçim mitinglerinde konuşur gibi konuşunca işler karıştı. Mehmet Şimşek her türlü garantiyi vermesine rağmen fon yöneticileri ağız birliği etmişçesine Türkiye’ye kaynak aktarma noktasında bir türlü ikna olmuyorlar. Ekonominin en önemli kayıp halkalarından biri güven vermek. Güven bir kere kaybolunca geri kazanmak hiç de kolay olmuyor.
Türkiye uzun süreden beri ev ödevlerini yapmıyor. Kredi derecelendirme kuruluşlarından üst üste kötü notlar gelirken itiraz ve eleştirileri dikkate almak yerine halının altına süpürmeyi tercih etti. Halbuki Türkiye’ye gelecek sıcak para önce ülke puanına bakıyor. Para bolluğunun bitmeyeceği varsayıldı. Piyasa oyuncuları ise geçmişteki gibi nasıl olsa bir çözüm bulurlar diyerek AKP hükümetini uyarmak şöyle dursun derecelendirme kuruluşlarına nazire yaparcasına borsada hisse senetlerine ralli yaptırdılar.
Söylemekten dilimizde tüy bitti, artık dünyada para bolluğunun sonuna gelindi. 2008 küresel ekonomik krizinden para bolluğu yaratarak çıkacağını düşünen kapitalizm bu sayede yepyeni bir hayat eğrisi oluşturabilmişti. Ancak 10 yıl sonra gelişmekte olan ülkelere kaptırdığı paraları geri çağırıyor. Bunun içinde FED sürekli faiz yükseltiyor. Fonlar sermayelerinin bir kısmını Türkiye gibi ülkelerden çekerek yeniden ABD tahvillerine dönüyor. Bu, Türkiye’nin tek başına tersine çeviremeyeceği kadar güçlü bir trend. Dışarıda olup bitenlere söz geçiremeyeceğine göre yeni sürece hazırlık yapmalıydı. Maalesef hiçbir hazırlık yokmuş. Hatta Türkiye’ye akan yabancı sermaye, AKP’yi hantallaştırmış, obezleştirmiş, sağlıklı düşünemez hale getirmiş. Ekonomiye milyarlarca dolar para aktarıldı ama geri dönüşüm alınamadı. Çünkü büyük kısmı betona gömüldü. Seçimden sonra çok güçlü bir hükümet kurulsa bile 233 milyar dolarlık bir borcun kemer sıkmadan nasıl çevrilebileceği belirsizliğini koruyor. 2019’daki yerel seçimlerinin kapıda olması iktidarın halka acı reçete teklif etmesini zorlaştıracaktır.
Bir de seçim telaşıyla pek odaklanamasak da reel piyasalar Trump kabusu ile yatıp kalkıyor. Trump yönetimindeki ABD ile AB, Çin ve Rusya arasında başlama sinyali veren ticaret savaşları ve onun Türkiye’ye etkisi bambaşka riskler barındırıyor. Trump gümrük tarifeleri konusunda sözünün dinlenmemesi halinde New York sokaklarından Volkswagen marka arabaları kaldıracağını söyleyecek kadar işi ileri götürdü. AB ise şimdilik kınama mesajıyla durumu geçiştiriyor. Yani sadece Türkiye değil dünyada ısınıyor. Eğer 2008’deki gibi küresel bir kriz başlarsa bu sefer teğet geçmez, içimizden geçer. Türkiye ekonomisi güçlü olsaydı belki ticaret savaşlarının lehine çevirebileceğinden söz edilebilirdi. Mevcut ekonomik ve politik görünümümüzle maalesef güven verici bir çıkış yapma potansiyelimizi de yitirdik.
[Harun Odabaşı] 5.6.2018 [Kronos Haber]
Güneşin doğup battığı her yere [Abdullah Aymaz]
Bizlere, “Dünyanın her tarafına dağılın, güzellikleri yayın” denildiği halde maalesef bunu gerçekleştiremedik. Yeni dünya keşfedildiği zaman bütün Avrupa ve Hıristiyan-Musevî bütün milletler oraya koşarken bizler gidemedik. Halbuki herkesin gittiği gibi bizim de gitmemiz gerekiyordu. Böyle olunca kader, bizleri Yeni Dünyaya getirmek için başka bir takdirde bulundu. İzin verdi de sömürgeciler bizden bazılarını köle olarak bilhassa Afrika'dan bu yeni kıtaya taşımaya başladılar. Ama oraya geldikten sonra dinlerini unuttular veya unutturuldular. Ama sonra genleri harekete geçti. Şuur altları uyandı ve bilir-bilmez geçmişleriyle ilgili bir şeyler hatırlamaya başladılar.
Bilhassa 1935’te bir hareket başladı. 1975’e kadar sanki temizlenme ve abdest alma dönemi yaşandı. 1975 Warisüddin Muhammed (W. Deen) işin başına geçince, iş asıl temeline oturdu.
Bugün Amerika’da 40 milyon Afrika kökenli insan var. Bunlardan 10 milyonu şu anda Müslüman… Warisüddin Muhammed grubu üç buçuk milyon… Devletin tanıyıp kabul ettiği Müslüman grup da bunlar. Şükran Gününde din adına yayınlanan beyannamede de Musevî, Katolik, Protestan liderlerin imzasının yanında Müslümanlığının temsilcisi de Warisüddin Muhammed’in imamlarından Başimam İmam Talib’in de imzası vardı.
Bu güzel insanlarla tanışmak nasip oldu. Onların samimi dünyalarına misafir olduk. Gerçekten Müslümanlık adına bu insanlar Amerika için, geleceğin ümitleri…
Detroit’te “Mascid Wali Muhammed”i ziyaret ettim. Bu Mescid, daha önce havra iken 1958’de satın alınmış.
Tarihçe hükmündeki bir bölümde, Mescid’in geçmişte olanlara şahit olduğu ziyaretlerin fotoğrafları ve bilgileri yer alıyor. İşte Fard’ın, Elijah Muhammed’in fotoğrafları… 1966’da burada Dr. Marten Luther King ile Elijah Muhammed görüşme yapmış. İşte Afrikan kökenli Müslüman ve Hıristiyan iki liderin fotoğrafları… Bu fotoğrafın çekildiği tarihten iki sene sonra Dr. Marten Luther King öldürüldü… Siyah ve beyaz iki gencin hep kardeşçe kol kola yürüdüğünü hayal eden bu insan, hayallerinin gerçek olduğunu göremeden dünyadan ayrılmıştı… İki sene önce Chicago’da Dr. Marten Luther’in taşlanıp yaralandığı parkı, Warisüddin Muhammed’in kızı Leyla Muhammed ile ziyaret etmiştik, elli sene sonra… Bu olayı şahit olan Leyla hanım o zaman genç bir kız imiş, korkup evlerine dönmüş. Babası ve annesi “Aman kızım, bir daha gitme; olaylar gittikçe şiddetleniyor. Ölebilir veya yaranabilirsin” demişler. Şimdi orada bir anıt var. Hem Warisiddin Muhammed’in hem de Dr. Marten Luther King’in resimleri hem söyledikleri, güzel sözleri taşlara, demirlere nakşedilmiş. Ama 1966’dan 2016’a gelince, 50 senede nelerin değiştiği ortadaydı. Ben de Leyla Muhammed’e Hizmetin de 1966’de başladığını, ama İzmir’de bir prototip olarak başladığını, şimdi 170 ülkede eğitim faaliyetleri verdiğini söyledim…
Detroit’teki tarihi Mescid’de şahit olduklarım beni nerelere götürdü… Tekrar dönecek olursak bu tarihçe hükmündeki bölümdeki fotoğraflardan 1935’te başlayan hareketin daha sonra nasıl bu şekle evrildiğinin karelerini de görüyorsunuz.
Mescid’in üst katında namaz kılınıyor. Biz de bir vakit burada namazı cemaatle kıldık. Alt katı, toplantıların yapıldığı salon… Bir de yemeklerin yapıldığı bir mutfak var. Yemekler o salonda yeniliyor. Salonun önünde bir konuşma kürsüsü var. Kürsünün üzerinde Yusuf Ali’nin Kur’an meali duruyor.
Bir broşür verdiler. Bu broşürde, 28 Haziran 2018’de Kurucular Onuruna bir toplantı yapılacağı belirtiliyor. Toplantıya Muhammed Ali Clay’ın kızının da katılacağını söylediler.
Masjid Wali Muhammed (Warisüddin Muhammed Mescidi) Warisüddin, demektense “Wali” demek kolay olduğu için öyle telaffuz ediyorlar. Zaten yazılarda “W. Deen Muhammed” ifadesi kullanılıyor.
Bu tarihi camide Leyla Muhammed, babası dedesi ve bu harekete emeği geçenlerin hatırasına bir belgesel çalışması da düşünüyor…
Buradan Balkan Federasyonun ziyaretine de gittik… Türk, Arnavut, Boşnak, Makedon ve Bulgar çocuklarının ve gençlerinin faaliyet bahçeleri hükmünde güzel bir yer. Anne-babalar çocuklarını değil de çocuklar onları buraya getiriyorlar. Onlar için çok câzip… Geniş bir alanda.
Ayrıca Michigan Math-Science Akademy’i de ziyaret ettik. Sanki NASA’nın bir bölümü gibi, öğrenciler çeşitli robotlar üzerinde çalışıyor. Bir teknoloji lisesi… Bizim öğretmenlerimiz eğitim veriyor. Rehberlik programları da çok güzel… Hele genç bilim adamları yetiştirme programları… Gidip girmek lâzım. Gerçekten gördüklerimden çok mutlu oldum…
Cenab-ı Hak daha güzellerini de göstersin…
[Abdullah Aymaz] 5.6.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Bilhassa 1935’te bir hareket başladı. 1975’e kadar sanki temizlenme ve abdest alma dönemi yaşandı. 1975 Warisüddin Muhammed (W. Deen) işin başına geçince, iş asıl temeline oturdu.
Bugün Amerika’da 40 milyon Afrika kökenli insan var. Bunlardan 10 milyonu şu anda Müslüman… Warisüddin Muhammed grubu üç buçuk milyon… Devletin tanıyıp kabul ettiği Müslüman grup da bunlar. Şükran Gününde din adına yayınlanan beyannamede de Musevî, Katolik, Protestan liderlerin imzasının yanında Müslümanlığının temsilcisi de Warisüddin Muhammed’in imamlarından Başimam İmam Talib’in de imzası vardı.
Bu güzel insanlarla tanışmak nasip oldu. Onların samimi dünyalarına misafir olduk. Gerçekten Müslümanlık adına bu insanlar Amerika için, geleceğin ümitleri…
Detroit’te “Mascid Wali Muhammed”i ziyaret ettim. Bu Mescid, daha önce havra iken 1958’de satın alınmış.
Tarihçe hükmündeki bir bölümde, Mescid’in geçmişte olanlara şahit olduğu ziyaretlerin fotoğrafları ve bilgileri yer alıyor. İşte Fard’ın, Elijah Muhammed’in fotoğrafları… 1966’da burada Dr. Marten Luther King ile Elijah Muhammed görüşme yapmış. İşte Afrikan kökenli Müslüman ve Hıristiyan iki liderin fotoğrafları… Bu fotoğrafın çekildiği tarihten iki sene sonra Dr. Marten Luther King öldürüldü… Siyah ve beyaz iki gencin hep kardeşçe kol kola yürüdüğünü hayal eden bu insan, hayallerinin gerçek olduğunu göremeden dünyadan ayrılmıştı… İki sene önce Chicago’da Dr. Marten Luther’in taşlanıp yaralandığı parkı, Warisüddin Muhammed’in kızı Leyla Muhammed ile ziyaret etmiştik, elli sene sonra… Bu olayı şahit olan Leyla hanım o zaman genç bir kız imiş, korkup evlerine dönmüş. Babası ve annesi “Aman kızım, bir daha gitme; olaylar gittikçe şiddetleniyor. Ölebilir veya yaranabilirsin” demişler. Şimdi orada bir anıt var. Hem Warisiddin Muhammed’in hem de Dr. Marten Luther King’in resimleri hem söyledikleri, güzel sözleri taşlara, demirlere nakşedilmiş. Ama 1966’dan 2016’a gelince, 50 senede nelerin değiştiği ortadaydı. Ben de Leyla Muhammed’e Hizmetin de 1966’de başladığını, ama İzmir’de bir prototip olarak başladığını, şimdi 170 ülkede eğitim faaliyetleri verdiğini söyledim…
Detroit’teki tarihi Mescid’de şahit olduklarım beni nerelere götürdü… Tekrar dönecek olursak bu tarihçe hükmündeki bölümdeki fotoğraflardan 1935’te başlayan hareketin daha sonra nasıl bu şekle evrildiğinin karelerini de görüyorsunuz.
Mescid’in üst katında namaz kılınıyor. Biz de bir vakit burada namazı cemaatle kıldık. Alt katı, toplantıların yapıldığı salon… Bir de yemeklerin yapıldığı bir mutfak var. Yemekler o salonda yeniliyor. Salonun önünde bir konuşma kürsüsü var. Kürsünün üzerinde Yusuf Ali’nin Kur’an meali duruyor.
Bir broşür verdiler. Bu broşürde, 28 Haziran 2018’de Kurucular Onuruna bir toplantı yapılacağı belirtiliyor. Toplantıya Muhammed Ali Clay’ın kızının da katılacağını söylediler.
Masjid Wali Muhammed (Warisüddin Muhammed Mescidi) Warisüddin, demektense “Wali” demek kolay olduğu için öyle telaffuz ediyorlar. Zaten yazılarda “W. Deen Muhammed” ifadesi kullanılıyor.
Bu tarihi camide Leyla Muhammed, babası dedesi ve bu harekete emeği geçenlerin hatırasına bir belgesel çalışması da düşünüyor…
Buradan Balkan Federasyonun ziyaretine de gittik… Türk, Arnavut, Boşnak, Makedon ve Bulgar çocuklarının ve gençlerinin faaliyet bahçeleri hükmünde güzel bir yer. Anne-babalar çocuklarını değil de çocuklar onları buraya getiriyorlar. Onlar için çok câzip… Geniş bir alanda.
Ayrıca Michigan Math-Science Akademy’i de ziyaret ettik. Sanki NASA’nın bir bölümü gibi, öğrenciler çeşitli robotlar üzerinde çalışıyor. Bir teknoloji lisesi… Bizim öğretmenlerimiz eğitim veriyor. Rehberlik programları da çok güzel… Hele genç bilim adamları yetiştirme programları… Gidip girmek lâzım. Gerçekten gördüklerimden çok mutlu oldum…
Cenab-ı Hak daha güzellerini de göstersin…
[Abdullah Aymaz] 5.6.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Dış kredi borcunda 23,5 milyar dolar ile ‘ulaştırma’ zirvede
2004 yılında bankalar hariç şirketlerin dış kredi borcu 27.5 milyar dolarken, şimdi 115.8 milyar dolar. 2004’te yüzde 60’ı sanayi şirketlerinin borcuyken, şimdiki borcun yüzde 60’ı hizmetlerin. Hizmetlerdeki hızlı artışın kaynağı esasta 4 alt sektör: Ulaştırma-depolama, inşaat, gayrimenkul ve sağlık. Ulaştırma kredilerinin toplam miktarı 23,5 milyara ulaşırken artış köprü, otoyol, havalimanı projelerinden kaynaklanıyor.
Dünya gazetesirin aberine göre, Merkez Bankası (MB), özel sektörün yurt dışından sağladığı kredi borçlarının çetelesini tutuyor. Uzun, kısa vade dağılımlarının yanı sıra, sektörel çeteleyi de yayımlıyor.
Özel sektörün kur riski sadece ‘yurtdışından sağlanan krediler’le sınırlı değil. Yurtiçi bankalardan kullanılmış döviz kredileri de doğal olarak kur hareketinden etkileniyor.
İktisatçı Hakan Özyıldız’ın, 26 Mayıs tarihli yazısında güncellediğini belirttiği verilere göre, şubat sonu itibariyle şirketlerin yurtiçi bankalardan sağladığı döviz kredilerinin tutarı 187 milyar dolar. MB’nin açıkladığı 2018 ilk çeyrek sonuçlarına göre (finans kesimi dahil) yurtdışından sağlanan kredi borçları da 245.5 milyar dolar. Bunun 115.8 milyar doları reel sektör şirketleri üzerinde. Yurtdışından kullanılmış kredilerin sektörel kırılımları, borçlanmanın en çok hangi sektörlerde yapıldığını, hangi sektörlerde hızlı artış olduğunu, hangi sektörlerin görece daha az kur riski taşıdığı hakkında da bir fikir veriyor.
YURTDIŞINDAN SAĞLANAN KREDİLERİN TOPLAMINDA YÜZDE 320.6 ARTIŞ
2004-2018 1. çeyrek tablosunun söylemeye izin verdiği olgular şöyle:
2004’te finans dışı şirketlerin yurtdışından sağladığı kredilerin toplamı 27.5 milyar dolar. Şimdi 115.8 milyar dolar. Artış oranı yüzde 320.6
2004’te alınan kredilerin yüzde 60’ı sanayiye gitmiş. 2018’de manzara tersine dönmüş. Yüzde 60’ı bu kez ‘hizmetler’e gitmiş. Borçluluk tablosunda altı çizilmesi gereken birinci olgu bu.
İkinci dikkat çeken rakam; 2004-2018 1Ç döneminde sanayi sektörlerinin dış kredilerinde yüzde 193.3 artış olmuş. Hizmetlerdeki artış yüzde 500. Sanayi ortalamanın (yüzde 320.6) altında, hizmetler üzerinde seyretmiş.
HİZMETLERDEKİ HIZLI ARTIŞIN KAYNAĞI 4 ALT SEKTÖR
Hizmetlerdeki hızlı artışın kaynağı esasta 4 alt sektör: Ulaştırma-depolama, inşaat, gayrimenkul ve sağlık.
Bunlardaki dış kredi artışı sırasıyla şöyle: yüzde 2.056, yüzde 772, yüzde 2.134 ve yüzde 2.227. ‘Ulaştırma depolama’daki artış köprü, otoyol, havalimanı projelerinden, sağlıktaki artış, sağlık kampüsü projelerinden oluşuyor.
Yüzdeler, oranlar başlı başına fazla bir şey ifade etmiyor. Miktardan bakınca durum daha çarpıcı: İnşaat, altyapı, gayrimenkul, hizmetlerde en yüksek borçlanmaları gerçekleştiren 3 sektör ve toplam 68.5 milyar dolarlık kredinin 41.5 milyar doları da (yüzde 60.1’i) bu 3 sektörde.
Hizmetlerde yüksek dış kredi borcu olan 2 sektör daha var: Bilgi ve iletişimde dış kredi büyüklüğü 9.9 milyar dolar. Operatörlerinin altyapı yatırımlarından kaynaklanıyor. İkinci yüksek borçlu sektör toptan ve perakende ticaret; 5.3 milyar dolar. Fakat bu 2 sektörde de 14 yıllık artış görece düşük. Sağlıkta da dış kredi 3.4 milyar dolar.
TARIM SEKTÖRÜNDE DIŞ KREDİ BORCU 608 MİLYON DOLAR
Sanayi sektöründe, imalatta, dış kredi borcu inşaat ve ulaştırma-depolama sektörlerine yaklaşan bir sektör yok. İmalatta en yüksek borcu olan sektör 5.4 milyar dolarla ‘gıda, içecek ve tütün ürünleri.’ Bir de kredi borç miktarı 4.4 milyar doları bulan ‘kok kömürü ve rafine edilmiş petrol ürünleri imalatı’ dikkat çekiyor. Bu sektör dış kredi artışında yüzde 7.285’le ilk sırada. İkinci sırada yüzde 4.253 artışla (inşaat makineleri kiralama, araç, uçak kiralama, tur operatörleri gibi faaliyetleri kapsayan) ‘idari ve destek hizmet faaliyetleri’ bulunuyor.
Tarım sektöründe dış kredi borcu 608 milyon dolar. Düşük düzeyde. Madencilik ve taş ocakçılığının 5 milyar dolar dış kredi borcu var ve son 14 yılda borçluluk yaklaşık 10 kat artmış.
[TR724] 5.6.2018
Dünya gazetesirin aberine göre, Merkez Bankası (MB), özel sektörün yurt dışından sağladığı kredi borçlarının çetelesini tutuyor. Uzun, kısa vade dağılımlarının yanı sıra, sektörel çeteleyi de yayımlıyor.
Özel sektörün kur riski sadece ‘yurtdışından sağlanan krediler’le sınırlı değil. Yurtiçi bankalardan kullanılmış döviz kredileri de doğal olarak kur hareketinden etkileniyor.
İktisatçı Hakan Özyıldız’ın, 26 Mayıs tarihli yazısında güncellediğini belirttiği verilere göre, şubat sonu itibariyle şirketlerin yurtiçi bankalardan sağladığı döviz kredilerinin tutarı 187 milyar dolar. MB’nin açıkladığı 2018 ilk çeyrek sonuçlarına göre (finans kesimi dahil) yurtdışından sağlanan kredi borçları da 245.5 milyar dolar. Bunun 115.8 milyar doları reel sektör şirketleri üzerinde. Yurtdışından kullanılmış kredilerin sektörel kırılımları, borçlanmanın en çok hangi sektörlerde yapıldığını, hangi sektörlerde hızlı artış olduğunu, hangi sektörlerin görece daha az kur riski taşıdığı hakkında da bir fikir veriyor.
YURTDIŞINDAN SAĞLANAN KREDİLERİN TOPLAMINDA YÜZDE 320.6 ARTIŞ
2004-2018 1. çeyrek tablosunun söylemeye izin verdiği olgular şöyle:
2004’te finans dışı şirketlerin yurtdışından sağladığı kredilerin toplamı 27.5 milyar dolar. Şimdi 115.8 milyar dolar. Artış oranı yüzde 320.6
2004’te alınan kredilerin yüzde 60’ı sanayiye gitmiş. 2018’de manzara tersine dönmüş. Yüzde 60’ı bu kez ‘hizmetler’e gitmiş. Borçluluk tablosunda altı çizilmesi gereken birinci olgu bu.
İkinci dikkat çeken rakam; 2004-2018 1Ç döneminde sanayi sektörlerinin dış kredilerinde yüzde 193.3 artış olmuş. Hizmetlerdeki artış yüzde 500. Sanayi ortalamanın (yüzde 320.6) altında, hizmetler üzerinde seyretmiş.
HİZMETLERDEKİ HIZLI ARTIŞIN KAYNAĞI 4 ALT SEKTÖR
Hizmetlerdeki hızlı artışın kaynağı esasta 4 alt sektör: Ulaştırma-depolama, inşaat, gayrimenkul ve sağlık.
Bunlardaki dış kredi artışı sırasıyla şöyle: yüzde 2.056, yüzde 772, yüzde 2.134 ve yüzde 2.227. ‘Ulaştırma depolama’daki artış köprü, otoyol, havalimanı projelerinden, sağlıktaki artış, sağlık kampüsü projelerinden oluşuyor.
Yüzdeler, oranlar başlı başına fazla bir şey ifade etmiyor. Miktardan bakınca durum daha çarpıcı: İnşaat, altyapı, gayrimenkul, hizmetlerde en yüksek borçlanmaları gerçekleştiren 3 sektör ve toplam 68.5 milyar dolarlık kredinin 41.5 milyar doları da (yüzde 60.1’i) bu 3 sektörde.
Hizmetlerde yüksek dış kredi borcu olan 2 sektör daha var: Bilgi ve iletişimde dış kredi büyüklüğü 9.9 milyar dolar. Operatörlerinin altyapı yatırımlarından kaynaklanıyor. İkinci yüksek borçlu sektör toptan ve perakende ticaret; 5.3 milyar dolar. Fakat bu 2 sektörde de 14 yıllık artış görece düşük. Sağlıkta da dış kredi 3.4 milyar dolar.
TARIM SEKTÖRÜNDE DIŞ KREDİ BORCU 608 MİLYON DOLAR
Sanayi sektöründe, imalatta, dış kredi borcu inşaat ve ulaştırma-depolama sektörlerine yaklaşan bir sektör yok. İmalatta en yüksek borcu olan sektör 5.4 milyar dolarla ‘gıda, içecek ve tütün ürünleri.’ Bir de kredi borç miktarı 4.4 milyar doları bulan ‘kok kömürü ve rafine edilmiş petrol ürünleri imalatı’ dikkat çekiyor. Bu sektör dış kredi artışında yüzde 7.285’le ilk sırada. İkinci sırada yüzde 4.253 artışla (inşaat makineleri kiralama, araç, uçak kiralama, tur operatörleri gibi faaliyetleri kapsayan) ‘idari ve destek hizmet faaliyetleri’ bulunuyor.
Tarım sektöründe dış kredi borcu 608 milyon dolar. Düşük düzeyde. Madencilik ve taş ocakçılığının 5 milyar dolar dış kredi borcu var ve son 14 yılda borçluluk yaklaşık 10 kat artmış.
[TR724] 5.6.2018
Financial Times: Borç yükü ve enflasyon Erdoğan’ı zorluyor; 200 milyar dolar lazım!
Financial Times (FT), “Borç yükü ve enflasyon Erdoğan’ı zorluyor” başlıklı haberinde, AKP’li yetkililerin zayıf TL, artan fiyatlar ve ekonomik belirsizlik döneminde döneminde seçmenlerden oy istiyor olmaktan kaygı duyduklarını yazıyor. FT, “‘Cari açık ve dış borç için yılda 200 milyar dolar gerekiyor’ dedi.
Gazetenin Ankara Muhabiri Laura Pitel’in imzasını taşıyan haberde, “yıpranmış Türk Lirası’nın son iki haftadır görece bir istikrar yaşadığı. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın uluslararası yatırımcılarla arasında uzayan gerilimi tırmandırma politikasının ardından, Merkez Bankası’nın acil faiz artırımı ve üst düzey isimlerden gelen teskin edici açıklamaların sinirleri yatıştırmış gibi göründüğü” belirtiliyor.
Dün yayınlanan enflasyon rakamlarında büyük bir artışın görüldüğünü belirten gazete, bu tablo karşısında Merkez Bankası’nın Perşembe günü yapacağı toplantıda faizleri daha da arttıracağı beklentisiyle TL’nin değer kazandığını yazıyor.
Gazete, Türkiye’nin bunun dışında büyük bir cari açık ve şirket borçları yüküyle karşı karşıya olduğunu ve her ikisinin de değerli dolar ve ABD Hazine tahvillerindeki kâr artışıyla gelişmekte olan ülkelerden uzaklaşan dış yatırımlarla finanse edildiğini aktarıyor.
‘Türkiye kırılgan hale geldi’
Financial Times’a konuşan ABD Merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Finans Enstitüsü’nden Uğraş Ülkü “Büyük resim Türkiye’nin piyasa hassasiyetlerine karşı kırılgan bir hale gelmesi” diyor.
Türkiye’nin kırılganlığının Erdoğan’ın neredeyse bir buçuk yıl erkene aldığın parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sadece üç hafta ötede olmasıyla daha da arttığını söyleyen Financial Times şöyle devam ediyor:
Son dönemde desteği yıpranan Adalet ve Kalkınma Partisi’nden yetkililer TL’nin zayıf olduğu, fiyatların ve ekonomik belirsizliğin arttığı bir dönemde seçmenlerden oy istemekten kaygılı. Ama seçim kampanyası dönemindeyken sorunun asıl nedenleriyle başa çıkmaları da zor” diyor.
Bilgi Üniversitesi’nden siyaset bilimi uzmanı Prof. İlter Turan da “Herhangi bir hükümetin seçime girerken enflasyonla mücadele önlemleri alması neredeyse imkânsızdır. Enflasyonla mücadele kemer sıkmayı ve faiz oranlarında düzenlemeleri gerektirir” diyor.
Gazete bunun yerine hükümetin, seçmenleri yanında tutmak için vaatlerde bulunduğunu ve artan petrol fiyatlarını sübvanse etme sözü verdiğini kaydediyor.
Gazete sorunun Erdoğan’ın faiz oranlarına karşı söylediği sözler ve seçimden sonra ekonomideki kontrolünü daha da sıkılaştıracağı yönündeki sözlerinin yatırımcıları korkuttuğunu ve TL’nin düşüşünü hızlandırdığını belirtiyor.
Financial Times’a en büyük kaygılardan biri de bunun 295 milyar doları bulan özel sektör borçlarına etkisi.
“Yılbaşından bu yana yüzde 18 değer kaybeden liradaki değer kaybı, dolar ve euroyla borçlanan şirketlerin borçlarını çevirmesini daha da pahalılaştırıyor” diyen gazete geçen hafta Ankara merkezli Gama Holding’in 1 milyar dolarlık borcunu yeniden yapılandırmak isteyen son şirket olduğu yazıyor.
Gazete “Merkez Bankası yatırımcıların umutlarını karşılayıp faiz arttırmazsa, yeni bir TL satışı daha çok sayıda şirketin borç yeniden yapılandırması içlemesine yol açabilir” diyor.
‘Cari açık ve dış borç için yılda 200 milyar dolar gerekiyor’
Financial Times, çok sayıda uzmanın önümüzdeki aylarda ekonomide yavaşlama, hatta durgunluk beklediğini aktarıyor. Haberde görüşlerine yer verilen Hollanda bankası ABN Amro’nun gelişmekte olan piyasalar uzmanı Nora Neuteboom “Büyük olasılıkla zirveye ulaştık ve buradan sonra ekonomik büyüme sadece düşebilir. Bu da otomatik olarak enflasyonu ve cari açığı düşürür, dolayısıyla bir anlamda bu bir düzeltme mekanizması” diyor.
Ancak Neuteboom aynı zamanda en büyük kaygının Türkiye’nin dış yatırımlara bağımlılığı olduğnu da vurguluyor ve Türkiye’nin mevcut cari açığı ve büyüyen dış borcunu finanse etmek için yılda 200 milyar dolar bulmak zorunda olduğunu aktarıyor.
Neuteboom “Şu anda en büyük kaygı yatırımcıların faiz oranları istediklerinden düşük olduğunda bile bu eksiği kapatıp kapatmak istemeyecekleri. Türkiye’nin üzerinde dolaşan kara bulut bu” diyor.
[TR724] 5.6.2018
Gazetenin Ankara Muhabiri Laura Pitel’in imzasını taşıyan haberde, “yıpranmış Türk Lirası’nın son iki haftadır görece bir istikrar yaşadığı. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın uluslararası yatırımcılarla arasında uzayan gerilimi tırmandırma politikasının ardından, Merkez Bankası’nın acil faiz artırımı ve üst düzey isimlerden gelen teskin edici açıklamaların sinirleri yatıştırmış gibi göründüğü” belirtiliyor.
Dün yayınlanan enflasyon rakamlarında büyük bir artışın görüldüğünü belirten gazete, bu tablo karşısında Merkez Bankası’nın Perşembe günü yapacağı toplantıda faizleri daha da arttıracağı beklentisiyle TL’nin değer kazandığını yazıyor.
Gazete, Türkiye’nin bunun dışında büyük bir cari açık ve şirket borçları yüküyle karşı karşıya olduğunu ve her ikisinin de değerli dolar ve ABD Hazine tahvillerindeki kâr artışıyla gelişmekte olan ülkelerden uzaklaşan dış yatırımlarla finanse edildiğini aktarıyor.
‘Türkiye kırılgan hale geldi’
Financial Times’a konuşan ABD Merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Finans Enstitüsü’nden Uğraş Ülkü “Büyük resim Türkiye’nin piyasa hassasiyetlerine karşı kırılgan bir hale gelmesi” diyor.
Türkiye’nin kırılganlığının Erdoğan’ın neredeyse bir buçuk yıl erkene aldığın parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sadece üç hafta ötede olmasıyla daha da arttığını söyleyen Financial Times şöyle devam ediyor:
Son dönemde desteği yıpranan Adalet ve Kalkınma Partisi’nden yetkililer TL’nin zayıf olduğu, fiyatların ve ekonomik belirsizliğin arttığı bir dönemde seçmenlerden oy istemekten kaygılı. Ama seçim kampanyası dönemindeyken sorunun asıl nedenleriyle başa çıkmaları da zor” diyor.
Bilgi Üniversitesi’nden siyaset bilimi uzmanı Prof. İlter Turan da “Herhangi bir hükümetin seçime girerken enflasyonla mücadele önlemleri alması neredeyse imkânsızdır. Enflasyonla mücadele kemer sıkmayı ve faiz oranlarında düzenlemeleri gerektirir” diyor.
Gazete bunun yerine hükümetin, seçmenleri yanında tutmak için vaatlerde bulunduğunu ve artan petrol fiyatlarını sübvanse etme sözü verdiğini kaydediyor.
Gazete sorunun Erdoğan’ın faiz oranlarına karşı söylediği sözler ve seçimden sonra ekonomideki kontrolünü daha da sıkılaştıracağı yönündeki sözlerinin yatırımcıları korkuttuğunu ve TL’nin düşüşünü hızlandırdığını belirtiyor.
Financial Times’a en büyük kaygılardan biri de bunun 295 milyar doları bulan özel sektör borçlarına etkisi.
“Yılbaşından bu yana yüzde 18 değer kaybeden liradaki değer kaybı, dolar ve euroyla borçlanan şirketlerin borçlarını çevirmesini daha da pahalılaştırıyor” diyen gazete geçen hafta Ankara merkezli Gama Holding’in 1 milyar dolarlık borcunu yeniden yapılandırmak isteyen son şirket olduğu yazıyor.
Gazete “Merkez Bankası yatırımcıların umutlarını karşılayıp faiz arttırmazsa, yeni bir TL satışı daha çok sayıda şirketin borç yeniden yapılandırması içlemesine yol açabilir” diyor.
‘Cari açık ve dış borç için yılda 200 milyar dolar gerekiyor’
Financial Times, çok sayıda uzmanın önümüzdeki aylarda ekonomide yavaşlama, hatta durgunluk beklediğini aktarıyor. Haberde görüşlerine yer verilen Hollanda bankası ABN Amro’nun gelişmekte olan piyasalar uzmanı Nora Neuteboom “Büyük olasılıkla zirveye ulaştık ve buradan sonra ekonomik büyüme sadece düşebilir. Bu da otomatik olarak enflasyonu ve cari açığı düşürür, dolayısıyla bir anlamda bu bir düzeltme mekanizması” diyor.
Ancak Neuteboom aynı zamanda en büyük kaygının Türkiye’nin dış yatırımlara bağımlılığı olduğnu da vurguluyor ve Türkiye’nin mevcut cari açığı ve büyüyen dış borcunu finanse etmek için yılda 200 milyar dolar bulmak zorunda olduğunu aktarıyor.
Neuteboom “Şu anda en büyük kaygı yatırımcıların faiz oranları istediklerinden düşük olduğunda bile bu eksiği kapatıp kapatmak istemeyecekleri. Türkiye’nin üzerinde dolaşan kara bulut bu” diyor.
[TR724] 5.6.2018
Ey ahali, Mustafa’yı duydunuz mu?.. [Bülent Keneş]
Bundan tam 120 yıl önce, yani 13 Ocak 1898 günü Fransız L’Aurore gazetesinin birinci sayfası baştan aşağı tek bir metinle çıktı. Bu metin, ülkede o dönem yaygın olan anti-semitizmin kurbanı olarak casusluk suçlamasıyla müebbet hapse çarptırılan Fransız subay Alfred Dreyfus’un masumiyetine dair kaleme alınmış “J’accuse – Suçluyorum” başlıklı o meşhur açık mektuptu.
Mektup ünlü yazar Emile Zola tarafından Fransa Cumhurbaşkanı Felix Faure’ye hitaben yazılmıştı. Cinnet halindeki bir toplumda korkunç bir sosyal lince tabii tutulan Dreyfus, delillerin ciddiyetine bakma gereği bile duymayan, usule ve esasa dair pek çok hata yapan bir mahkeme tarafından mahkum edilmişti. Zola mektubunda bu hukuksuzluğa, keyfiliğe, yargı yoluyla zulme, adaletsizliğe ve lince veryansın ediyordu.
Zola’nın mektubu Fransa’da olduğu kadar dünyada da büyük yankı uyandırmış, tartışmalara yol açmıştı. Ancak, ceberrut muktedirler karşısında nasıl tavır alınması gerektiğine dair bugün bile milyonlara ilham kaynağı olan ne Zola’nın bu tarihi mektubu ne de Bernard Lazare’nin makalesine benzer çabalar vicdanını yitirmiş o günkü Fransa’da işe yaramıştı.
BUGÜNÜN MAZLUMLARI KENDİ KENDİLERİNİN ZOLALARI OLDU
Tam tersine Zola, iftira ve karalamayla itham edilmiş, kovuşturmaya uğrayınca da hapse girmemek için o meşhur mektubun yayınlanmasından 40 gün sonra ülkeden ayrılarak İngiltere’ye sığınmak zorunda kalmıştı. Bununla birlikte Zola’nın mektubu ve diğer bazı Fransız aydınlarının çabası tesirini zamanla göstermişti. Dreyfus mahkeme tarafından suçlu bulunsa da 1899’da affedilmişti. Bunun üzerine Zola, 1899 Haziran’ında yeniden ülkesine dönmüştü.
Dreyfus ise, 1906’da suçsuzluğunun tescili için temyize başvurmuş ve aynı yıl sadece mahkeme masumiyetine dair karar almakla kalmamış Fransız Devleti de kendisini bir Şeref Nişanı ile taltif etmişti. İşgal ettikleri yüksek koltuklarda, giydikleri o kara savcı/hakim cübbeleri içerisinde Dreyfus’a zulm edenler ve bu zulme karşı isyan ederek kaleme sarılan Zola gibilerin hepsi tarihteki yerlerini meşreplerince ve müstahaklarınca almıştı.
Her şeye rağmen Zola, Lazare gibi fikir namusu olan cesur aydınları olan Fransızlar yine de şanslıydı. 120 yıl öncenin Fransası bile korkunç bir fikri çoraklaşma, çölleşme ve bayağılaşmadan muzdarip bugünkü Türkiye kadar bahtsız değildi. Çıldırmış kitlelerin çer çöp dolu sellere kapılmış kof kütüklermişcesine ahlaksız muktedirlerin peşinde sürüklendiği bir hengamede Zola gibi aydınlar çıkmış, o şuursuz akıntının tam tersine bir duruşla avazları çıktığı kadar muktedir zalimlerin yüzlerine “J’accuse” diye haykırabilmişlerdi. Bedelini ödemek pahasına bunu yapabilmişlerdi.
Bin yılın gördüğü en madrabaz adam olan İslamofaşist Erdoğan’ın, kin ve intikam duygularıyla, suçsuz günahsız içeri tıktığı onbinlerce masumun haklarını savunmak için ise, bugünün Türkiye’sinde neredeyse o masum mazlumların kendilerinden başka ses veren yok. Çoğu doğru dürüst bir avukattan bile mahrum olan bu mazlum insanlar, hak hukuk, ses seda geçirmeyen o kalın mahkeme duvarları arkasında mağduriyetlerinin üstesinden gelmek için mücadele etmek zorunda kalmıyor, sadece kendi kendilerinin Emile Zolaları olmak zorunda da kalıyorlar.
Bunlardan biri de yıllarca Zaman gazetesinin Ankara Temsilciliğini yapmış, nezaketli ve nezih üslubuyla bilinen sevgili gazeteci arkadaşımız Mustafa Ünal. Bir zulüm Cehennemine dönen memlekette kendisi gibi zulme uğramış binlerce masumu savunacak yiğitlikte tek bir insanın ortaya çıkmaması üzerine kendi kendisinin Emile Zola’sı olmak zorunda kalanlardan biri de Mustafa oldu.
Karar duruşması diye duyurulan 10-11 Mayıs tarihlerindeki mahkeme oturumunda yapmaya başladığı savunması, bugün sadece mahkeme duvarları arasına yankılansa da, Mustafa’nın zulüm ve adaletsizlik karşısındaki isyanı, muktedir zalimlerin suratlarına haykırışı da tıpkı etkisi asırları aşan Zola’nın o meşhur mektubu gibi tarihteki yerini aldı. Dokuz yazı başlığı, Twitter’dan her cuma bir ayet-i kerime paylaşması gibi eften püften gerekçelerle Dreyfus’u da sollayarak hakkında ağırlaştırılmış 3 müebbet istenen Mustafa’nın haykırışını duydunuz mu? Hala duymayan varsa şayet, mağdur ve mazlum olduğu kadar müstağni, mağrur bu asil sese bir nebze kulak verse iyi olur. Şimdi nefesinizi tutup kendinizi bir lahza Mustafa’nın yerine koyarak mahkeme duvarları arasına hapsedilmiş onun hak ve adalet çığlığına ses olmayı dener misiniz?…
“SANIK KÜRSÜSÜNDE BULUNMAKTAN ŞİKAYETÇİ DEĞİLİM”
Her biri birbirinden kıymetli ve her biri bir diğerinden masum ve mazlum bir grup mahpus gazeteci arkadaşımızla birlikte ertelenen karar duruşması 7-8 Haziran’da yapılacak olan Mustafa Ünal, 58 sayfalık tarihi savunmasına, “Burada yargılanan ben değilim. Benim şahsımda, bir ayet yargılanıyor. Düşünce ve fikir hürriyeti yargılanıyor. Gazetecilik ve ifade özgürlüğü yargılanıyor. Masumiyet yargılanıyor. TC’nin ‘Hukuk Devleti’ vasfı ve ‘Anayasa’ yargılanıyor. Burada aslında AK Parti yargılanıyor. Sanık kürsüsünden bulunmaktan şikayetçi değilim. Ben suç işlemedim. Utanacak bir şey yapmadım. Başım dik, alnım açık…” diye başlıyor.
Maruz kaldığı bühtanlar, suçlamalar, kara çalmalar ve iftiralara karşı isyanını da şöyle dile getiriyor: “Ayı yavrusunu yemek isterse çamura bularmış… Beni de çamura bulamak isteyenler çıktı. Kara propagandayı üzerime boca ettiler… Ama benim üzerimde çamur durmaz. Bu yargılama beni eksiltmedi, aksine çoğalttı. Evet, düşündüm… Allah’ın bana bahşettiği aklı kullandım. Düşüncesiz değilim… Düşüncelerim var. Düşündüğümü ifade ettim… Satırlara döktüm. Gazeteye köşe yazdım. Pişman değilim.”
Mustafa devam ediyor:
“Düşüncelerimi yazdığım için suçlanıyorum. Düşünmeye ve düşündüklerimi ifade etmeye devam edeceğim. Düşüncesiz olmayacağım… Kalemsiz yaşamayacağım. Velev ki cezası müebbet olsun… Allah beni akıl sahibi bir varlık olarak yarattı. Ve özgür düşünme imkânı verdi. Kimseye aklımı kiraya vermedim. Ve kalemimi satmadım. Yargılanmaktan korkmuyorum ama bu tablo bana çok dokunuyor. Ülkem adına üzülüyorum. Biz yazı yazmaktan başka eylemi olmayan gazeteci yazarlar ‘terörist’ ithamıyla karşınızdayız. Bu savunulacak bir fotoğraf değil.
“Sanık sandalyesinde oturanlara bakıyorum, teröriste benzeyen kimseyi göremiyorum. Caniliğin karası insanın simasına yansır. Kara leke buradaki hiçbir yüzde yok. Ben ya da Biz Türkiye’nin, muhafazakâr mahallenin, AK Parti sokağının yakından tanıdığı insanlarız. Biz terörist değiliz. Bizim silahla, örgütle işimiz olmaz. Düşünen ve düşündüğünü kalemle ifade eden gazeteci yazarlarız. Endişem ülkem adına… Bu görüntü demokratik sistemin üzerine bir kara leke olarak düşüyor.
“TÜRKİYE İÇİN AYIP, AKP İÇİN YÜZKARASI”
“Biz yazı yazarak hayatını idame ettiren fikir işçileriyiz. AK Parti iktidarında mahkeme salonlarına böyle bir fotoğrafın yansıyacağını hiç ummazdım. Yanıldım. AK Parti’nin rüyası bu değildi. Vaat ettiği Türkiye bu değildi. Düşünce özgür olacaktı. Fikir hürriyetinin önündeki bütün engeller kalkacaktı. Yasaklar yasaklanacaktı. Sanık sandalyesinden oturanlara iyi bakınız… Bu fotoğraf dünya döndükçe unutulmayacak. Özgürlük türküleriyle iktidara gelen AK Parti’nin utancı olarak hatırlanacak.
“Sormak zorundayım… Ey Numan Kurtulmuş! Devri iktidarınızda Ali Bulaç terörist olarak yargılanıyor… Haberiniz var mı? Ey Naci Bostancı! Devri iktidarınızda Ahmet Turan Alkan terörist olarak yargılanıyor… Haberiniz var mı? Ey Mustafa Şentop! Devri iktidarınızda Mümtaz’er Türköne terörist olarak yargılanıyor… Haberiniz var mı? Ey Nabi Avcı! Devri iktidarınızda Şahin Alpay terörist olarak yargılanıyor… Haberiniz var mı?
“Ey Recep Tayyip Erdoğan! Sayın Cumhurbaşkanım! Zat-ı Alinizi Pınarhisar Cezaevi’nde ziyaret eden BEN… Bütün medya size cüzzamlı muamelesi yaparken, yanınızda duran BEN… AK Parti’yi kapatma davasında, 27 Nisan e-muhtırasında, 15 Nisan’da hatta 15 Temmuz’da demokrasiden yana tavır koyan BEN… AK Parti’nin kuruluş günlerinde, en zor zamanlarınızda sizlere kimse ilgi göstermezken, sizin sesinizi duyuran BEN… Devr-i iktidarınızda ben terörist ve darbeci ithamı ve müebbet talebiyle yargılanıyorum… Haberiniz var mı?
“Akıl ve vicdan sahibi AK Partililere soruyorum: Biz tek eylemi yazı olan gazeteciler terörist ve darbeci iddiasıyla müebbetle yargılanıyoruz… Haberiniz var mı? Kendinizi ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’ mesajının muhatabı olarak görmüyor musunuz? Bu tablo Türkiye için AYIP, AK Parti için yüzkarasıdır. Türkiye’nin özellikle de AK Parti’nin hatırlamak ve yüzleşmek istemeyeceği bir fotoğraf karesidir bu… Bize bu hukuksuzlukları yaşatanlar, vicdanlarının azabından, tarihin ve Allah’ın gazabından kurtulamayacaktır.
BİR AYET YARGILANIYOR!
Savunmama her şeyden önce ve öncelikle ülkem ve Türkiye adına çok üzüldüğüm… Beni derinden yaralayan, ‘bir delilin’ değerlendirmesiyle başlamak istiyorum… Öncelikle dünya hukuk tarihine geçen en çarpıcı delili dikkatlerinize sunmak istiyorum. Savcı mütalaasını okurken benimle ilgili bölüme geldiğinde dikkat kesildim. Nefesimi tuttum, dinlemeye başladım. Ağzından ‘Muhakkak Allah adaleti emreder… Hayırlı Cumalar’ sözü çıkınca dondum kaldım. Duyduğuma inanamadım. Gayri ihtiyari ‘Ama o bir ayet’ diye tepki verdim. Savcı aldırmadı. Okumasına devam etti.
“Şoku uzun süre, atlatamadım. Gün boyu etkisinde kaldım. Damarlarımdan kanım çekildi adeta… Yanlış duyduğumu varsaydım. Yazılı metni beklemeye başladım. İlk tepkimi duyan savcının yanlışından dönmesini içtenlikle diledim. Bir yolunu bulup bu delili geri çekmesini temenni ettim. Ama yapmadı. Avukatım mütalaayı getirince ilk o mesaja baktım… Duyduğum doğruymuş. Söz ve yazı örtüştü.
“Evet, itiraf ediyorum… Bu tweet mesajı benim. Suçumu kabul ediyorum. Bu tweeti bir kez de yazmadım… Yıllar boyunca her Cuma tekrarladım. Suçum katmerli yani. Her Allah’ın Cuması bu suçu işledim. Pişman değilim. Hapishaneden çıkar çıkmaz kaldığım yerden devam edeceğim. Belki aylar, belki yıllar sonra işleyeceğim suçu buradan ilan ediyorum. Sadece siz yargıçlar değil dünya duysun. Geri adım atmıyorum. Aksine ileri adım atıyorum. Bu yüzden cezamı ağırlaştırarak verebilirsiniz. Bana vız gelir. Benim için şereftir. Hayatımın onur abidesidir.
“Sayın yargıçlar, bu tweetin içeriği bana ait değil. Onun için tırnak içinde yazdım. Bir alıntı yani…
Tırnak içindeki ifadelerin başka yerden alınma olduğunu bilmek için Türkçe eğitimi almaya gerek yok. Mektebe yolu düşen herkes bunu bilir. Bu bir Ayet-i Kerimedir. Kutsal bir cümledir. Nahl Süresinin 90. ayetidir. Her Cuma günü camilerde Arapçasıyla birlikte okunur. Türkçe anlamı da okunur. Bu AYET herkesin kulağına değmiştir.
“Şimdi bu söylediklerimi, Savcının ihbar kabul etmesinden korkuyorum. Hayır, ben muhbir değilim. İhbar etmiyorum. Sadece bir gerçeği ifade ediyorum. Kendimi savunuyorum. Bu bilgileri paylaştıktan sonra, savcının benim tweet mesajımda yer alan ayeti her Cuma minberden okuyan imamlarla ilgili soruşturma açmasından da endişe etmiyor değilim. Bu ayet bir gazeteci için suç delili olur da bunu topluluğun önünde her Cuma tekrarlayan imamlar için suç olmaz mı? Savcının hukuk mantığına göre suç elbette… Hem de ağır suç… Sürekli tekrarlamanın ve topluluk önünde okumanın suçu benimkinden daha hafif olamaz herhalde… Kanunların önünde herkes eşit olduğuna göre… İmamların gazetecilere ayrıcalığı düşünülemez. Bugün Türk yargısında etkilerini gördüğümüz Engizisyon zihniyeti böyle devam ederse bu ayeti okuduğu için örgüt üyeliği ve Anayasayı ihlal iddiasıyla İmamlara toplu operasyon yapılması yakındır.
“DUYUN SESİMİ!”
“Savcı bu ayeti ‘suç delili’ olarak niye yazdı? 35 gündür düşünüyorum… Ben cevabını bulamadım. Bunun bir ayet, bir kutsal cümle olduğunu bilmediğini düşünemiyorum. Bunu bilmek için camiyle, cumayla barışık bir mümin olmak gerekmiyor. Bunun ayet olduğunu bilmek için bu toprakların kültüründen haberdar olmak ve bu coğrafyada nefes alıp vermek kafidir…
“Sayın yargıçlar! Bugün Milattan Sonra 10 Mayıs 2018… Ülkenin yönetiminde kendisini muhafazakâr-demokrat olarak tanımlayan mütedeyyin kişilerin oluşturduğu AK Parti var. Buradan AK Partililerin kulaklarını çınlatıyorum. Alarm veriyorum. Duyun sesimi… Devr-i iktidarınızda bir ayeti kerime ‘suç delili’ olarak kayıtlara girdi. Ben bunu tanımlayacak bir kelime, bir kavram bulamıyorum. Dil kifayetsiz kalıyor. Skandal sözcüğü çok hafif düşüyor…
“Bir ayetin ‘suç delili’ olarak Esas Hakkındaki Mütalaada yer alması bu davanın özetidir. Benzer davalar için de fikir vermektedir. ‘Türkiye’de işler nasıl?’ diye sorarlarsa ‘Bir ayet suç delili’ olarak mahkemelerde yargılanıyor deyiniz… Kafidir. Başka soruya da, başka söze de hacet kalmaz. ‘Bekri Mustafa Ayasofya Camii’ne imam oldu’ fıkrasından daha vahimdir, daha ağırdır durum. AK Parti’nin kulakları çınlasın.
“Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’a dilekçe yazdım ‘Devri iktidarınızda bir ayet suç delili olarak yargılanıyor… Haberiniz olsun,’ diye. Kendisiyle olan hukukum ve devlet anlayışım haber vermeyi gerektiriyordu çünkü. Son dönemde hukuk skandallarına, hukuk cinayetlerine fazlasıyla aşinayım. Ama bu kadarını beklemezdim. Türk yargısının bu duruma düşeceğini hiç ummazdım. Yaralandım… Savcı beni kalbimden vurdu. Yüreğim yaralı… Dilim yanık… Aradan 35 gün geçmesine rağmen şoku üzerinden hala atamamış biri olarak konuşuyorum. Anlayın beni.
“Açıkça söylüyorum… Bu dava hukukun Kerbelasıdır… Safım Hazreti Hüseyin’in hemen yanı başıdır. Bu Kerbela’da yerini doğru seçenleri selamlıyorum. Yanlış yerde duranları tarihe ve Allah’a havale ediyorum. ‘Ben Muhakkak Allah Adaleti Emreder…’ Hayırlı Cumalar’ ayetini, tweet mesajı haline getirerek hangi suçu işlemişim? Silahlı Terör Örgütü üyeliği ve Anayasayı ihlal suçu… Savcı bu tweeti yazdığım için ağırlaştırılmış müebbetle cezalandırılmamı istiyor. Müşahhas delil… Bir ayet…
“BENİ AYETİ SAVUNAN ADAM OLARAK HATIRLAYIN”
“Bu herc-ü merçte benim payıma bir ayeti kerimeyi savunmak düştüğü için şükrediyorum. Bundan duyduğum şerefin hazzını yaşıyorum. Bir ayeti savunan dilime, yüreğime sağlık… Çocuklarıma, torunlarıma, sevenlerime bırakacağım en anlamlı miras bu. Bir ayeti kerimeyi gözünü kırpmadan, dilini yumuşatmadan, alacağı cezaya aldırmadan, başı dik savunan adam olarak hatırlasınlar beni. Bugün nerede olduklarını bilemediğim milyonlarca okurum da böyle yad etsin beni… Ayeti savunmak bana, ayeti ‘suç delili’ olarak yazmak savcıya, ayeti yargılamak siz mahkemeye, buna zemin hazırlamak da AK Parti’ye düştü.
“Siz yargıçlara hatırlatmak isterim ki… Eğer bana 1 gün bile ceza verirseniz bu Allah’ın ayetini mahkûm ettiğiniz anlamına gelir. Kelime ve cümle oyunlarınızla bu gerçeği örtemezsiniz. Tarih bu tabloyu böyle kaydedecek demiyorum, çoktan kaydetti bile… Ne mutlu ayeti savunan bana ve yanımda duranlara… Bahtsızlara acıyorum. Burası sadece ‘sanık kürsüsü’ değil… Tarihin de kürsüsü… Buradan, bu mahkeme salonundan, bu kürsüden günü geldiğinde işlem yapmak üzere tarihe dilekçe gönderiyorum. Savunmam boyunca başka dilekçelerim de olacak. İlk dilekçem bu… Savcıdan, siz yargıçlardan ve bu zemini oluşturan AK Parti’den şikayetçiyim. Nazım’dan ilhamla Vicdanımı pul diye yapıştırarak tarihe postalıyorum. Tarih hükmünü mutlaka icra edecek. Bugüne kadar tarihe hesap vermekten hiç kimse kaçamadı. Zırhlar, dokunulmazlıklar, ayrıcalıklar tarihin karşısında hiçbir işe yaramadı. Yarın da yaramayacak.
“Kendisini hesap vermez ve vazgeçilmez sananlar, tarihin ve kaderin hükmüne hep boyun eğdi. Bundan sonra da bu hakikat değişmeyecek… Bu yargılama tarihin bir parçası… Tarihi bir dava bu… Siz beni burada yargılarken, tarih de sizi yargılıyor… Bugünün tarihini verirken ‘MS’ vurgusunu niye yaptım biliyor musunuz? Bir mesaj vermek için değil bir endişeden… Bu dava zamanın ruhuyla örtüşmüyor. Yarın tarihçiler aralarında bir ayetin de yer aldığı twitter mesajlarının, gazete yazılarının, kısaca düşünce ve ifade özgürlüğünün yargılandığı, bu davanın milattan önce görüldüğünü sanmasınlar diye MS diyerek özellikle dikkat çektim. Bu dava ne AB ile tam üyelik müzakereleri yapan Türkiye, ne de dünya gerçekleriyle bağdaşıyor.
“Asırlar öncesinden, Ortaçağ Engizisyon mahkemelerinden fırlamış aktörler gibiyiz burada. Bu bir kabus olabilir ama asla gerçek olamaz. Bir kabusun içindeyiz sanki… Ama uyanacağız… Tam 22 ay önce, 27 Temmuz 2016 günü gözaltı kararını sabah saatlerinde duyduğumda suçsuz olduğuma o kadar güveniyordum ki akşam üzeri evime gelen polislere gözümü kırpmadan teslim oldum. Pişman değilim. Velakin hukuk sistemine, Türk yargısına güvenmekle yanıldım. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğunu, hukuk ne kadar zorlanırsa zorlansın suçlu ile suçsuzun günler olmasa bile haftalar içinde ayırt edileceğini düşündüm. Beni böyle düşündüren Türkiye’nin demokrasi ve hukuk geçmişiydi. 12 Eylül askeri darbesinin hukuksuzlukları, işkenceleri, zulümleri mahkemeye çıkıncaya kadardı. Mahkemede hukukun kendisini az da olsa gösterdiğini o günleri yaşayanlar hatıralarında anlatıyor. Bugün darbe dönemlerinden daha ağır tablo var karışımızda…
“Gözaltına alındığım 27 Temmuz günü bütün hayatım, gazetede yazdıklarım, televizyonlarda konuştuklarım gözlerimin önünden geçti… Bırakın suçu hiçbir şüphe, zihnime bir soru işareti takılmadı. Ben binlerce yazı yazmasına, saatlerce ekranlarda konuşmasına rağmen hakaret suçu bile işlememiş bir gazeteciydim. Adli sicilim tertemiz. Beyaz değil, bembeyazdı. İktidarda, adında ‘adalet’ olan bir parti vardı. Ayrıca yöneticilerini yakından tanıyordum. Anayasayı, yasaları az çok biliyordum. İki polisin arasında Ankara Emniyeti’ne güvenle, gönlü rahat, başı dik, alnı ak olarak girdim. 22 ay tutuklu kalacağımı aklımın ucundan bile geçirmedim. Aklıma gelmeyen başıma geldi. AK Parti iktidarında tutuklanacağımı, yıllarca hapis yatacağımı hayal bile edemezdim. Bir devlet aklının veya Anadolu sağduyusunun devreye gireceğine inanıyordum…
TURNANIN ÇIĞLIĞI…
“Fakat… Güvendiğim dağlara karlar yağdı. Kalpleri, dilleri buz tuttu. Ankara’nın yollarında beraber ıslandığım insanların bugün her biri lal kesildi ve ‘Dilsiz Şeytanlar Kulübünün’ birer üyesine dönüştü. Soruşturma ve kovuşturma süreçlerimin hiçbir safhasında hukuku göremedim. Anayasa ve yasalardan, uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan haklarım ihlal edildi. İnce ince işkencelere uğradım. Ankara’dan İstanbul’a nakil sırasında bileklerime ters kelepçe takıldı. Sigara dumanları arasında geçen yolculuğumuzda polisler sabah namazı kılmama izin vermedi. AK Parti’nin kulakları çınlasın…
“Sadece emniyette sorgulandım. Savcının yüzünü görmedim. Sorular bir suçluya sorulması gereken sorular değil anket sorularıydı. Yazdıklarım, twitter mesajlarım veya konuştuklarım üzerine hiçbir soru sorulmadı. Belli ki hukuk rafa kalkmış, hüküm çoktan verilmişti… Genel geçer 80 milyona sorulacak sorular… O sorularla hiçbir hukuk sistemi – ilkel, kabile ve aşiret hukuku dahil – bir kişiyi tutuklayamaz. Tutuklamaz. Bir proje mahkeme olan sulh ceza hakiminin bir gece yarısı ‘hepinizi tutukluyoruz’ dediği zaman romancı Anna Sephergs’in yazdığı gibi benim için de ‘bütün gündüzlere son veren o gece başladı.’ Artık gündüzler karanlık, geceler karanlıktı benim, ailem ve sevenlerim için. Bir zindanı ve tel örgülerle kaplı kampı andıran Silivri’de küçük beton hücremde ‘T.C. Hukuk Devleti’ vasfının kendisini göstereceği günleri sabırla bekledim. Ama heyhat…
Adalet çığlıklarım Arş-ı Âlâ’ya ulaştı… Fakat siz yargıçların yüreğine değmedi. Mahkemeniz her ay aynı cümle aynı kelimelerle tekrarladığı ‘tutukluluğun devamı’ kararlarını otomatiğe bağladı. Tutukluluk değerlendirmeleri öncesinde her ay en az 3 tane, turnanın çığlığı gibi çığlık çığlığa kaleme aldığım tahliye talepli dilekçelerimi okuduğunuza ve dosyaya baktığınıza inanmıyorum. Eğer okusaydınız mutlaka vicdanınızda, yüreğinizde bir karşılığı olurdu… Siz de et ve kemikten yaratılmış duyguları olan insanlarsınız. Adalet feryadına duyarsız kalamazsınız.
“EY HABİBİ NECCAR NEREDESİN?”
22 aydır beton hücremden, şehrin öte yakasından koşup gelecek bir ADAMIN hayalini kurdum. Haksızlıklara, adaletsizliklere, hadsizliklere kollarını makas gibi açarak ‘DURUN’ diyecek ‘Ey kavmim! Hukuka dönün… Adalete dönün…’ diyerek Antakyalı Habib-i Neccar gibi haykıracak birini bekledim. Anadolu’nun münbitliğine rağmen o güçlü ses çıkmadı. Koca ülke üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi sessizliğe gömüldü. Haksızlık etmeyeyim… Hiç güzel ses çıkmadı değil. Tek tük çıktı. Lakin Çok cılız ve yetersizdi… Gidişata tesir etmedi. Habib-i Neccar’ın misyonu, bayrağı sahipsiz kaldı. Ona üzülüyorum. O kahraman Habib-i Neccar’a selam olsun…
“Daha yakın bir tarihten, Bir Sırp askerinin yiğitliğini hatırlatmak istiyorum. Bosna Savaşı’nda masumların kırıldığını görünce Sırp ordusunu terk edip Müslümanların safına geçti. Dinini, ismini değiştirmeden… Vicdanı soykırıma isyan etti. Müslümanlarla omuz omuza soykırıma karşı savaşırken öldü. Saraybosna Müslüman mezarlığına defnedildi. Bu yiğitliği de göremedim. Anadolu’nun bu kadar çoraklaşacağını hiç beklemezdim.
“Sayın yargıçlar! Ben adil yargılandığıma inanmıyorum. Benim masumiyetimi göremediniz. Suçlu ile suçsuzu ayırt edemediniz. Dava sürecim hukuk skandallarıyla dolu… Türk yargısına güvenimi yok ettiniz. Verdiğiniz ve vermediğiniz kararlarla itimadımı sıfırladınız. Yüzde 85’in içindeyim yani. Ki yargıya olan güvensizlik 1071’den bu yana en yüksek seviyeye çıktı. Yüzde 90’lara dayandı. Engizisyonla yarışıyorsunuz. Yaşadığım hukuksuzluklar saymakla bitmez… Avukat görüşüm kısıtlandı. Telefon görüşüm kısıtlandı. Kapalı görüşüm kısıtlandı. Mahpusluğumun her aşamasında özel hukuksuzlukların muhatabı oldum…
“BENİM GÖKYÜZÜM TELLERİN ARDINDA”
“Hücrenin açıldığı minik bahçe bile kafeslendi. Bir avuç gökyüzü tellerle perdeli…. Bir ay önce kaybettiğimiz Ülkü Tamer’in bir dizesinde söylediği gibi ‘İçime çektiğim hava değil, gökyüzüdür’… Silivri’de içime çekebileceğim temiz, berrak gökyüzüm yok. Hayatı cezaevlerinde geçmiş Sabahattin Ali’nin meşhur şiirinde dile getirdiği gibi… ‘Görmek istersen denizi / Yukarı çevir yüzü / Deniz gibidir gökyüzü…’ Benim gökyüzüm deniz gibi değil, tellerin ardında… Devlet ya da bugünün iktidar sahipleri bana Çetin Altan’ın deyişiyle bir avuç gökyüzünü bile çok gördü… Alacakları olsun…
“Suçumu bilemeden, neden tutuklandığımı öğrenemeden aylar geldi geçti. İddianameden önce savcının hakkımda 3 defa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istediğini öğrendim. İddianame suçumun değil suçsuzluğumun belgesi. 9 yazı başlığına atıf yaptığı iddianamesinde savcı, yazılar için ‘Görünürde suç unsuruna rastlanmayan yazılar’ tespitini daha doğrusunu itirafını kayıtlara geçirdi. İlk duruşmada hepsini tek tek izah ettim. Zihinlerdeki şüphe bulutlarını dağıttım. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’daki sözünü tekrar hatırlatıyorum: ‘100 tavşandan bir at oluşturamayacağınız gibi 100 kuşkudan hiçbir zaman bir kanıt oluşturamazsınız.’ Siz yargıçlar yazı başlıklarından ‘müşahhas kanıt’ kanaati oluşturdunuz ve tutukluluğun devamına gerekçe yaptınız…”
Mustafa’nın savunması değil, yargıyı hukuku, ve adaleti esir almış insanlığın yüz karalarını, hukuk mesleğinin maskaralarını yargılaması bu minval üzere devam ediyor. Pek adetim değildir ama bu yazıyı okuyacak olanlara tavsiyem ne yapıp edip Mustafa Ünal’ın savunmasını bulun okumaları… Böylece hem mahkeme salonlarında mahkeme suratlı zalimlerin yüzüne haykıran onurlu seslerden bir ses duymuş, hem de bu kıymetlerin boğulan seslerine belki bir ses olursunuz. Ses olamazsanız bile okudukça kendinizi kaptıracağınız hissiyat, aziz mübarek bu Ramazan günlerinin hürmetine belki tüm mazlumlar için Hak katında bir dilekçe hükmüne geçiverir. Kim bilir?
SAVUNMANIN TAM METNİNİ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ
[Bülent Keneş] 5.6.2018 [TR724]
Mektup ünlü yazar Emile Zola tarafından Fransa Cumhurbaşkanı Felix Faure’ye hitaben yazılmıştı. Cinnet halindeki bir toplumda korkunç bir sosyal lince tabii tutulan Dreyfus, delillerin ciddiyetine bakma gereği bile duymayan, usule ve esasa dair pek çok hata yapan bir mahkeme tarafından mahkum edilmişti. Zola mektubunda bu hukuksuzluğa, keyfiliğe, yargı yoluyla zulme, adaletsizliğe ve lince veryansın ediyordu.
Zola’nın mektubu Fransa’da olduğu kadar dünyada da büyük yankı uyandırmış, tartışmalara yol açmıştı. Ancak, ceberrut muktedirler karşısında nasıl tavır alınması gerektiğine dair bugün bile milyonlara ilham kaynağı olan ne Zola’nın bu tarihi mektubu ne de Bernard Lazare’nin makalesine benzer çabalar vicdanını yitirmiş o günkü Fransa’da işe yaramıştı.
BUGÜNÜN MAZLUMLARI KENDİ KENDİLERİNİN ZOLALARI OLDU
Tam tersine Zola, iftira ve karalamayla itham edilmiş, kovuşturmaya uğrayınca da hapse girmemek için o meşhur mektubun yayınlanmasından 40 gün sonra ülkeden ayrılarak İngiltere’ye sığınmak zorunda kalmıştı. Bununla birlikte Zola’nın mektubu ve diğer bazı Fransız aydınlarının çabası tesirini zamanla göstermişti. Dreyfus mahkeme tarafından suçlu bulunsa da 1899’da affedilmişti. Bunun üzerine Zola, 1899 Haziran’ında yeniden ülkesine dönmüştü.
Dreyfus ise, 1906’da suçsuzluğunun tescili için temyize başvurmuş ve aynı yıl sadece mahkeme masumiyetine dair karar almakla kalmamış Fransız Devleti de kendisini bir Şeref Nişanı ile taltif etmişti. İşgal ettikleri yüksek koltuklarda, giydikleri o kara savcı/hakim cübbeleri içerisinde Dreyfus’a zulm edenler ve bu zulme karşı isyan ederek kaleme sarılan Zola gibilerin hepsi tarihteki yerlerini meşreplerince ve müstahaklarınca almıştı.
Her şeye rağmen Zola, Lazare gibi fikir namusu olan cesur aydınları olan Fransızlar yine de şanslıydı. 120 yıl öncenin Fransası bile korkunç bir fikri çoraklaşma, çölleşme ve bayağılaşmadan muzdarip bugünkü Türkiye kadar bahtsız değildi. Çıldırmış kitlelerin çer çöp dolu sellere kapılmış kof kütüklermişcesine ahlaksız muktedirlerin peşinde sürüklendiği bir hengamede Zola gibi aydınlar çıkmış, o şuursuz akıntının tam tersine bir duruşla avazları çıktığı kadar muktedir zalimlerin yüzlerine “J’accuse” diye haykırabilmişlerdi. Bedelini ödemek pahasına bunu yapabilmişlerdi.
Bin yılın gördüğü en madrabaz adam olan İslamofaşist Erdoğan’ın, kin ve intikam duygularıyla, suçsuz günahsız içeri tıktığı onbinlerce masumun haklarını savunmak için ise, bugünün Türkiye’sinde neredeyse o masum mazlumların kendilerinden başka ses veren yok. Çoğu doğru dürüst bir avukattan bile mahrum olan bu mazlum insanlar, hak hukuk, ses seda geçirmeyen o kalın mahkeme duvarları arkasında mağduriyetlerinin üstesinden gelmek için mücadele etmek zorunda kalmıyor, sadece kendi kendilerinin Emile Zolaları olmak zorunda da kalıyorlar.
Bunlardan biri de yıllarca Zaman gazetesinin Ankara Temsilciliğini yapmış, nezaketli ve nezih üslubuyla bilinen sevgili gazeteci arkadaşımız Mustafa Ünal. Bir zulüm Cehennemine dönen memlekette kendisi gibi zulme uğramış binlerce masumu savunacak yiğitlikte tek bir insanın ortaya çıkmaması üzerine kendi kendisinin Emile Zola’sı olmak zorunda kalanlardan biri de Mustafa oldu.
Karar duruşması diye duyurulan 10-11 Mayıs tarihlerindeki mahkeme oturumunda yapmaya başladığı savunması, bugün sadece mahkeme duvarları arasına yankılansa da, Mustafa’nın zulüm ve adaletsizlik karşısındaki isyanı, muktedir zalimlerin suratlarına haykırışı da tıpkı etkisi asırları aşan Zola’nın o meşhur mektubu gibi tarihteki yerini aldı. Dokuz yazı başlığı, Twitter’dan her cuma bir ayet-i kerime paylaşması gibi eften püften gerekçelerle Dreyfus’u da sollayarak hakkında ağırlaştırılmış 3 müebbet istenen Mustafa’nın haykırışını duydunuz mu? Hala duymayan varsa şayet, mağdur ve mazlum olduğu kadar müstağni, mağrur bu asil sese bir nebze kulak verse iyi olur. Şimdi nefesinizi tutup kendinizi bir lahza Mustafa’nın yerine koyarak mahkeme duvarları arasına hapsedilmiş onun hak ve adalet çığlığına ses olmayı dener misiniz?…
“SANIK KÜRSÜSÜNDE BULUNMAKTAN ŞİKAYETÇİ DEĞİLİM”
Her biri birbirinden kıymetli ve her biri bir diğerinden masum ve mazlum bir grup mahpus gazeteci arkadaşımızla birlikte ertelenen karar duruşması 7-8 Haziran’da yapılacak olan Mustafa Ünal, 58 sayfalık tarihi savunmasına, “Burada yargılanan ben değilim. Benim şahsımda, bir ayet yargılanıyor. Düşünce ve fikir hürriyeti yargılanıyor. Gazetecilik ve ifade özgürlüğü yargılanıyor. Masumiyet yargılanıyor. TC’nin ‘Hukuk Devleti’ vasfı ve ‘Anayasa’ yargılanıyor. Burada aslında AK Parti yargılanıyor. Sanık kürsüsünden bulunmaktan şikayetçi değilim. Ben suç işlemedim. Utanacak bir şey yapmadım. Başım dik, alnım açık…” diye başlıyor.
Maruz kaldığı bühtanlar, suçlamalar, kara çalmalar ve iftiralara karşı isyanını da şöyle dile getiriyor: “Ayı yavrusunu yemek isterse çamura bularmış… Beni de çamura bulamak isteyenler çıktı. Kara propagandayı üzerime boca ettiler… Ama benim üzerimde çamur durmaz. Bu yargılama beni eksiltmedi, aksine çoğalttı. Evet, düşündüm… Allah’ın bana bahşettiği aklı kullandım. Düşüncesiz değilim… Düşüncelerim var. Düşündüğümü ifade ettim… Satırlara döktüm. Gazeteye köşe yazdım. Pişman değilim.”
Mustafa devam ediyor:
“Düşüncelerimi yazdığım için suçlanıyorum. Düşünmeye ve düşündüklerimi ifade etmeye devam edeceğim. Düşüncesiz olmayacağım… Kalemsiz yaşamayacağım. Velev ki cezası müebbet olsun… Allah beni akıl sahibi bir varlık olarak yarattı. Ve özgür düşünme imkânı verdi. Kimseye aklımı kiraya vermedim. Ve kalemimi satmadım. Yargılanmaktan korkmuyorum ama bu tablo bana çok dokunuyor. Ülkem adına üzülüyorum. Biz yazı yazmaktan başka eylemi olmayan gazeteci yazarlar ‘terörist’ ithamıyla karşınızdayız. Bu savunulacak bir fotoğraf değil.
“Sanık sandalyesinde oturanlara bakıyorum, teröriste benzeyen kimseyi göremiyorum. Caniliğin karası insanın simasına yansır. Kara leke buradaki hiçbir yüzde yok. Ben ya da Biz Türkiye’nin, muhafazakâr mahallenin, AK Parti sokağının yakından tanıdığı insanlarız. Biz terörist değiliz. Bizim silahla, örgütle işimiz olmaz. Düşünen ve düşündüğünü kalemle ifade eden gazeteci yazarlarız. Endişem ülkem adına… Bu görüntü demokratik sistemin üzerine bir kara leke olarak düşüyor.
“TÜRKİYE İÇİN AYIP, AKP İÇİN YÜZKARASI”
“Biz yazı yazarak hayatını idame ettiren fikir işçileriyiz. AK Parti iktidarında mahkeme salonlarına böyle bir fotoğrafın yansıyacağını hiç ummazdım. Yanıldım. AK Parti’nin rüyası bu değildi. Vaat ettiği Türkiye bu değildi. Düşünce özgür olacaktı. Fikir hürriyetinin önündeki bütün engeller kalkacaktı. Yasaklar yasaklanacaktı. Sanık sandalyesinden oturanlara iyi bakınız… Bu fotoğraf dünya döndükçe unutulmayacak. Özgürlük türküleriyle iktidara gelen AK Parti’nin utancı olarak hatırlanacak.
“Sormak zorundayım… Ey Numan Kurtulmuş! Devri iktidarınızda Ali Bulaç terörist olarak yargılanıyor… Haberiniz var mı? Ey Naci Bostancı! Devri iktidarınızda Ahmet Turan Alkan terörist olarak yargılanıyor… Haberiniz var mı? Ey Mustafa Şentop! Devri iktidarınızda Mümtaz’er Türköne terörist olarak yargılanıyor… Haberiniz var mı? Ey Nabi Avcı! Devri iktidarınızda Şahin Alpay terörist olarak yargılanıyor… Haberiniz var mı?
“Ey Recep Tayyip Erdoğan! Sayın Cumhurbaşkanım! Zat-ı Alinizi Pınarhisar Cezaevi’nde ziyaret eden BEN… Bütün medya size cüzzamlı muamelesi yaparken, yanınızda duran BEN… AK Parti’yi kapatma davasında, 27 Nisan e-muhtırasında, 15 Nisan’da hatta 15 Temmuz’da demokrasiden yana tavır koyan BEN… AK Parti’nin kuruluş günlerinde, en zor zamanlarınızda sizlere kimse ilgi göstermezken, sizin sesinizi duyuran BEN… Devr-i iktidarınızda ben terörist ve darbeci ithamı ve müebbet talebiyle yargılanıyorum… Haberiniz var mı?
“Akıl ve vicdan sahibi AK Partililere soruyorum: Biz tek eylemi yazı olan gazeteciler terörist ve darbeci iddiasıyla müebbetle yargılanıyoruz… Haberiniz var mı? Kendinizi ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’ mesajının muhatabı olarak görmüyor musunuz? Bu tablo Türkiye için AYIP, AK Parti için yüzkarasıdır. Türkiye’nin özellikle de AK Parti’nin hatırlamak ve yüzleşmek istemeyeceği bir fotoğraf karesidir bu… Bize bu hukuksuzlukları yaşatanlar, vicdanlarının azabından, tarihin ve Allah’ın gazabından kurtulamayacaktır.
BİR AYET YARGILANIYOR!
Savunmama her şeyden önce ve öncelikle ülkem ve Türkiye adına çok üzüldüğüm… Beni derinden yaralayan, ‘bir delilin’ değerlendirmesiyle başlamak istiyorum… Öncelikle dünya hukuk tarihine geçen en çarpıcı delili dikkatlerinize sunmak istiyorum. Savcı mütalaasını okurken benimle ilgili bölüme geldiğinde dikkat kesildim. Nefesimi tuttum, dinlemeye başladım. Ağzından ‘Muhakkak Allah adaleti emreder… Hayırlı Cumalar’ sözü çıkınca dondum kaldım. Duyduğuma inanamadım. Gayri ihtiyari ‘Ama o bir ayet’ diye tepki verdim. Savcı aldırmadı. Okumasına devam etti.
“Şoku uzun süre, atlatamadım. Gün boyu etkisinde kaldım. Damarlarımdan kanım çekildi adeta… Yanlış duyduğumu varsaydım. Yazılı metni beklemeye başladım. İlk tepkimi duyan savcının yanlışından dönmesini içtenlikle diledim. Bir yolunu bulup bu delili geri çekmesini temenni ettim. Ama yapmadı. Avukatım mütalaayı getirince ilk o mesaja baktım… Duyduğum doğruymuş. Söz ve yazı örtüştü.
“Evet, itiraf ediyorum… Bu tweet mesajı benim. Suçumu kabul ediyorum. Bu tweeti bir kez de yazmadım… Yıllar boyunca her Cuma tekrarladım. Suçum katmerli yani. Her Allah’ın Cuması bu suçu işledim. Pişman değilim. Hapishaneden çıkar çıkmaz kaldığım yerden devam edeceğim. Belki aylar, belki yıllar sonra işleyeceğim suçu buradan ilan ediyorum. Sadece siz yargıçlar değil dünya duysun. Geri adım atmıyorum. Aksine ileri adım atıyorum. Bu yüzden cezamı ağırlaştırarak verebilirsiniz. Bana vız gelir. Benim için şereftir. Hayatımın onur abidesidir.
“Sayın yargıçlar, bu tweetin içeriği bana ait değil. Onun için tırnak içinde yazdım. Bir alıntı yani…
Tırnak içindeki ifadelerin başka yerden alınma olduğunu bilmek için Türkçe eğitimi almaya gerek yok. Mektebe yolu düşen herkes bunu bilir. Bu bir Ayet-i Kerimedir. Kutsal bir cümledir. Nahl Süresinin 90. ayetidir. Her Cuma günü camilerde Arapçasıyla birlikte okunur. Türkçe anlamı da okunur. Bu AYET herkesin kulağına değmiştir.
“Şimdi bu söylediklerimi, Savcının ihbar kabul etmesinden korkuyorum. Hayır, ben muhbir değilim. İhbar etmiyorum. Sadece bir gerçeği ifade ediyorum. Kendimi savunuyorum. Bu bilgileri paylaştıktan sonra, savcının benim tweet mesajımda yer alan ayeti her Cuma minberden okuyan imamlarla ilgili soruşturma açmasından da endişe etmiyor değilim. Bu ayet bir gazeteci için suç delili olur da bunu topluluğun önünde her Cuma tekrarlayan imamlar için suç olmaz mı? Savcının hukuk mantığına göre suç elbette… Hem de ağır suç… Sürekli tekrarlamanın ve topluluk önünde okumanın suçu benimkinden daha hafif olamaz herhalde… Kanunların önünde herkes eşit olduğuna göre… İmamların gazetecilere ayrıcalığı düşünülemez. Bugün Türk yargısında etkilerini gördüğümüz Engizisyon zihniyeti böyle devam ederse bu ayeti okuduğu için örgüt üyeliği ve Anayasayı ihlal iddiasıyla İmamlara toplu operasyon yapılması yakındır.
“DUYUN SESİMİ!”
“Savcı bu ayeti ‘suç delili’ olarak niye yazdı? 35 gündür düşünüyorum… Ben cevabını bulamadım. Bunun bir ayet, bir kutsal cümle olduğunu bilmediğini düşünemiyorum. Bunu bilmek için camiyle, cumayla barışık bir mümin olmak gerekmiyor. Bunun ayet olduğunu bilmek için bu toprakların kültüründen haberdar olmak ve bu coğrafyada nefes alıp vermek kafidir…
“Sayın yargıçlar! Bugün Milattan Sonra 10 Mayıs 2018… Ülkenin yönetiminde kendisini muhafazakâr-demokrat olarak tanımlayan mütedeyyin kişilerin oluşturduğu AK Parti var. Buradan AK Partililerin kulaklarını çınlatıyorum. Alarm veriyorum. Duyun sesimi… Devr-i iktidarınızda bir ayeti kerime ‘suç delili’ olarak kayıtlara girdi. Ben bunu tanımlayacak bir kelime, bir kavram bulamıyorum. Dil kifayetsiz kalıyor. Skandal sözcüğü çok hafif düşüyor…
“Bir ayetin ‘suç delili’ olarak Esas Hakkındaki Mütalaada yer alması bu davanın özetidir. Benzer davalar için de fikir vermektedir. ‘Türkiye’de işler nasıl?’ diye sorarlarsa ‘Bir ayet suç delili’ olarak mahkemelerde yargılanıyor deyiniz… Kafidir. Başka soruya da, başka söze de hacet kalmaz. ‘Bekri Mustafa Ayasofya Camii’ne imam oldu’ fıkrasından daha vahimdir, daha ağırdır durum. AK Parti’nin kulakları çınlasın.
“Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’a dilekçe yazdım ‘Devri iktidarınızda bir ayet suç delili olarak yargılanıyor… Haberiniz olsun,’ diye. Kendisiyle olan hukukum ve devlet anlayışım haber vermeyi gerektiriyordu çünkü. Son dönemde hukuk skandallarına, hukuk cinayetlerine fazlasıyla aşinayım. Ama bu kadarını beklemezdim. Türk yargısının bu duruma düşeceğini hiç ummazdım. Yaralandım… Savcı beni kalbimden vurdu. Yüreğim yaralı… Dilim yanık… Aradan 35 gün geçmesine rağmen şoku üzerinden hala atamamış biri olarak konuşuyorum. Anlayın beni.
“Açıkça söylüyorum… Bu dava hukukun Kerbelasıdır… Safım Hazreti Hüseyin’in hemen yanı başıdır. Bu Kerbela’da yerini doğru seçenleri selamlıyorum. Yanlış yerde duranları tarihe ve Allah’a havale ediyorum. ‘Ben Muhakkak Allah Adaleti Emreder…’ Hayırlı Cumalar’ ayetini, tweet mesajı haline getirerek hangi suçu işlemişim? Silahlı Terör Örgütü üyeliği ve Anayasayı ihlal suçu… Savcı bu tweeti yazdığım için ağırlaştırılmış müebbetle cezalandırılmamı istiyor. Müşahhas delil… Bir ayet…
“BENİ AYETİ SAVUNAN ADAM OLARAK HATIRLAYIN”
“Bu herc-ü merçte benim payıma bir ayeti kerimeyi savunmak düştüğü için şükrediyorum. Bundan duyduğum şerefin hazzını yaşıyorum. Bir ayeti savunan dilime, yüreğime sağlık… Çocuklarıma, torunlarıma, sevenlerime bırakacağım en anlamlı miras bu. Bir ayeti kerimeyi gözünü kırpmadan, dilini yumuşatmadan, alacağı cezaya aldırmadan, başı dik savunan adam olarak hatırlasınlar beni. Bugün nerede olduklarını bilemediğim milyonlarca okurum da böyle yad etsin beni… Ayeti savunmak bana, ayeti ‘suç delili’ olarak yazmak savcıya, ayeti yargılamak siz mahkemeye, buna zemin hazırlamak da AK Parti’ye düştü.
“Siz yargıçlara hatırlatmak isterim ki… Eğer bana 1 gün bile ceza verirseniz bu Allah’ın ayetini mahkûm ettiğiniz anlamına gelir. Kelime ve cümle oyunlarınızla bu gerçeği örtemezsiniz. Tarih bu tabloyu böyle kaydedecek demiyorum, çoktan kaydetti bile… Ne mutlu ayeti savunan bana ve yanımda duranlara… Bahtsızlara acıyorum. Burası sadece ‘sanık kürsüsü’ değil… Tarihin de kürsüsü… Buradan, bu mahkeme salonundan, bu kürsüden günü geldiğinde işlem yapmak üzere tarihe dilekçe gönderiyorum. Savunmam boyunca başka dilekçelerim de olacak. İlk dilekçem bu… Savcıdan, siz yargıçlardan ve bu zemini oluşturan AK Parti’den şikayetçiyim. Nazım’dan ilhamla Vicdanımı pul diye yapıştırarak tarihe postalıyorum. Tarih hükmünü mutlaka icra edecek. Bugüne kadar tarihe hesap vermekten hiç kimse kaçamadı. Zırhlar, dokunulmazlıklar, ayrıcalıklar tarihin karşısında hiçbir işe yaramadı. Yarın da yaramayacak.
“Kendisini hesap vermez ve vazgeçilmez sananlar, tarihin ve kaderin hükmüne hep boyun eğdi. Bundan sonra da bu hakikat değişmeyecek… Bu yargılama tarihin bir parçası… Tarihi bir dava bu… Siz beni burada yargılarken, tarih de sizi yargılıyor… Bugünün tarihini verirken ‘MS’ vurgusunu niye yaptım biliyor musunuz? Bir mesaj vermek için değil bir endişeden… Bu dava zamanın ruhuyla örtüşmüyor. Yarın tarihçiler aralarında bir ayetin de yer aldığı twitter mesajlarının, gazete yazılarının, kısaca düşünce ve ifade özgürlüğünün yargılandığı, bu davanın milattan önce görüldüğünü sanmasınlar diye MS diyerek özellikle dikkat çektim. Bu dava ne AB ile tam üyelik müzakereleri yapan Türkiye, ne de dünya gerçekleriyle bağdaşıyor.
“Asırlar öncesinden, Ortaçağ Engizisyon mahkemelerinden fırlamış aktörler gibiyiz burada. Bu bir kabus olabilir ama asla gerçek olamaz. Bir kabusun içindeyiz sanki… Ama uyanacağız… Tam 22 ay önce, 27 Temmuz 2016 günü gözaltı kararını sabah saatlerinde duyduğumda suçsuz olduğuma o kadar güveniyordum ki akşam üzeri evime gelen polislere gözümü kırpmadan teslim oldum. Pişman değilim. Velakin hukuk sistemine, Türk yargısına güvenmekle yanıldım. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğunu, hukuk ne kadar zorlanırsa zorlansın suçlu ile suçsuzun günler olmasa bile haftalar içinde ayırt edileceğini düşündüm. Beni böyle düşündüren Türkiye’nin demokrasi ve hukuk geçmişiydi. 12 Eylül askeri darbesinin hukuksuzlukları, işkenceleri, zulümleri mahkemeye çıkıncaya kadardı. Mahkemede hukukun kendisini az da olsa gösterdiğini o günleri yaşayanlar hatıralarında anlatıyor. Bugün darbe dönemlerinden daha ağır tablo var karışımızda…
“Gözaltına alındığım 27 Temmuz günü bütün hayatım, gazetede yazdıklarım, televizyonlarda konuştuklarım gözlerimin önünden geçti… Bırakın suçu hiçbir şüphe, zihnime bir soru işareti takılmadı. Ben binlerce yazı yazmasına, saatlerce ekranlarda konuşmasına rağmen hakaret suçu bile işlememiş bir gazeteciydim. Adli sicilim tertemiz. Beyaz değil, bembeyazdı. İktidarda, adında ‘adalet’ olan bir parti vardı. Ayrıca yöneticilerini yakından tanıyordum. Anayasayı, yasaları az çok biliyordum. İki polisin arasında Ankara Emniyeti’ne güvenle, gönlü rahat, başı dik, alnı ak olarak girdim. 22 ay tutuklu kalacağımı aklımın ucundan bile geçirmedim. Aklıma gelmeyen başıma geldi. AK Parti iktidarında tutuklanacağımı, yıllarca hapis yatacağımı hayal bile edemezdim. Bir devlet aklının veya Anadolu sağduyusunun devreye gireceğine inanıyordum…
TURNANIN ÇIĞLIĞI…
“Fakat… Güvendiğim dağlara karlar yağdı. Kalpleri, dilleri buz tuttu. Ankara’nın yollarında beraber ıslandığım insanların bugün her biri lal kesildi ve ‘Dilsiz Şeytanlar Kulübünün’ birer üyesine dönüştü. Soruşturma ve kovuşturma süreçlerimin hiçbir safhasında hukuku göremedim. Anayasa ve yasalardan, uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan haklarım ihlal edildi. İnce ince işkencelere uğradım. Ankara’dan İstanbul’a nakil sırasında bileklerime ters kelepçe takıldı. Sigara dumanları arasında geçen yolculuğumuzda polisler sabah namazı kılmama izin vermedi. AK Parti’nin kulakları çınlasın…
“Sadece emniyette sorgulandım. Savcının yüzünü görmedim. Sorular bir suçluya sorulması gereken sorular değil anket sorularıydı. Yazdıklarım, twitter mesajlarım veya konuştuklarım üzerine hiçbir soru sorulmadı. Belli ki hukuk rafa kalkmış, hüküm çoktan verilmişti… Genel geçer 80 milyona sorulacak sorular… O sorularla hiçbir hukuk sistemi – ilkel, kabile ve aşiret hukuku dahil – bir kişiyi tutuklayamaz. Tutuklamaz. Bir proje mahkeme olan sulh ceza hakiminin bir gece yarısı ‘hepinizi tutukluyoruz’ dediği zaman romancı Anna Sephergs’in yazdığı gibi benim için de ‘bütün gündüzlere son veren o gece başladı.’ Artık gündüzler karanlık, geceler karanlıktı benim, ailem ve sevenlerim için. Bir zindanı ve tel örgülerle kaplı kampı andıran Silivri’de küçük beton hücremde ‘T.C. Hukuk Devleti’ vasfının kendisini göstereceği günleri sabırla bekledim. Ama heyhat…
Adalet çığlıklarım Arş-ı Âlâ’ya ulaştı… Fakat siz yargıçların yüreğine değmedi. Mahkemeniz her ay aynı cümle aynı kelimelerle tekrarladığı ‘tutukluluğun devamı’ kararlarını otomatiğe bağladı. Tutukluluk değerlendirmeleri öncesinde her ay en az 3 tane, turnanın çığlığı gibi çığlık çığlığa kaleme aldığım tahliye talepli dilekçelerimi okuduğunuza ve dosyaya baktığınıza inanmıyorum. Eğer okusaydınız mutlaka vicdanınızda, yüreğinizde bir karşılığı olurdu… Siz de et ve kemikten yaratılmış duyguları olan insanlarsınız. Adalet feryadına duyarsız kalamazsınız.
“EY HABİBİ NECCAR NEREDESİN?”
22 aydır beton hücremden, şehrin öte yakasından koşup gelecek bir ADAMIN hayalini kurdum. Haksızlıklara, adaletsizliklere, hadsizliklere kollarını makas gibi açarak ‘DURUN’ diyecek ‘Ey kavmim! Hukuka dönün… Adalete dönün…’ diyerek Antakyalı Habib-i Neccar gibi haykıracak birini bekledim. Anadolu’nun münbitliğine rağmen o güçlü ses çıkmadı. Koca ülke üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi sessizliğe gömüldü. Haksızlık etmeyeyim… Hiç güzel ses çıkmadı değil. Tek tük çıktı. Lakin Çok cılız ve yetersizdi… Gidişata tesir etmedi. Habib-i Neccar’ın misyonu, bayrağı sahipsiz kaldı. Ona üzülüyorum. O kahraman Habib-i Neccar’a selam olsun…
“Daha yakın bir tarihten, Bir Sırp askerinin yiğitliğini hatırlatmak istiyorum. Bosna Savaşı’nda masumların kırıldığını görünce Sırp ordusunu terk edip Müslümanların safına geçti. Dinini, ismini değiştirmeden… Vicdanı soykırıma isyan etti. Müslümanlarla omuz omuza soykırıma karşı savaşırken öldü. Saraybosna Müslüman mezarlığına defnedildi. Bu yiğitliği de göremedim. Anadolu’nun bu kadar çoraklaşacağını hiç beklemezdim.
“Sayın yargıçlar! Ben adil yargılandığıma inanmıyorum. Benim masumiyetimi göremediniz. Suçlu ile suçsuzu ayırt edemediniz. Dava sürecim hukuk skandallarıyla dolu… Türk yargısına güvenimi yok ettiniz. Verdiğiniz ve vermediğiniz kararlarla itimadımı sıfırladınız. Yüzde 85’in içindeyim yani. Ki yargıya olan güvensizlik 1071’den bu yana en yüksek seviyeye çıktı. Yüzde 90’lara dayandı. Engizisyonla yarışıyorsunuz. Yaşadığım hukuksuzluklar saymakla bitmez… Avukat görüşüm kısıtlandı. Telefon görüşüm kısıtlandı. Kapalı görüşüm kısıtlandı. Mahpusluğumun her aşamasında özel hukuksuzlukların muhatabı oldum…
“BENİM GÖKYÜZÜM TELLERİN ARDINDA”
“Hücrenin açıldığı minik bahçe bile kafeslendi. Bir avuç gökyüzü tellerle perdeli…. Bir ay önce kaybettiğimiz Ülkü Tamer’in bir dizesinde söylediği gibi ‘İçime çektiğim hava değil, gökyüzüdür’… Silivri’de içime çekebileceğim temiz, berrak gökyüzüm yok. Hayatı cezaevlerinde geçmiş Sabahattin Ali’nin meşhur şiirinde dile getirdiği gibi… ‘Görmek istersen denizi / Yukarı çevir yüzü / Deniz gibidir gökyüzü…’ Benim gökyüzüm deniz gibi değil, tellerin ardında… Devlet ya da bugünün iktidar sahipleri bana Çetin Altan’ın deyişiyle bir avuç gökyüzünü bile çok gördü… Alacakları olsun…
“Suçumu bilemeden, neden tutuklandığımı öğrenemeden aylar geldi geçti. İddianameden önce savcının hakkımda 3 defa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istediğini öğrendim. İddianame suçumun değil suçsuzluğumun belgesi. 9 yazı başlığına atıf yaptığı iddianamesinde savcı, yazılar için ‘Görünürde suç unsuruna rastlanmayan yazılar’ tespitini daha doğrusunu itirafını kayıtlara geçirdi. İlk duruşmada hepsini tek tek izah ettim. Zihinlerdeki şüphe bulutlarını dağıttım. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’daki sözünü tekrar hatırlatıyorum: ‘100 tavşandan bir at oluşturamayacağınız gibi 100 kuşkudan hiçbir zaman bir kanıt oluşturamazsınız.’ Siz yargıçlar yazı başlıklarından ‘müşahhas kanıt’ kanaati oluşturdunuz ve tutukluluğun devamına gerekçe yaptınız…”
Mustafa’nın savunması değil, yargıyı hukuku, ve adaleti esir almış insanlığın yüz karalarını, hukuk mesleğinin maskaralarını yargılaması bu minval üzere devam ediyor. Pek adetim değildir ama bu yazıyı okuyacak olanlara tavsiyem ne yapıp edip Mustafa Ünal’ın savunmasını bulun okumaları… Böylece hem mahkeme salonlarında mahkeme suratlı zalimlerin yüzüne haykıran onurlu seslerden bir ses duymuş, hem de bu kıymetlerin boğulan seslerine belki bir ses olursunuz. Ses olamazsanız bile okudukça kendinizi kaptıracağınız hissiyat, aziz mübarek bu Ramazan günlerinin hürmetine belki tüm mazlumlar için Hak katında bir dilekçe hükmüne geçiverir. Kim bilir?
SAVUNMANIN TAM METNİNİ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ
[Bülent Keneş] 5.6.2018 [TR724]
Türkiye için mahşerin üç atlısı: Enflasyon, faiz ve kur tırmanıyor… [Semih Ardıç]
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ilan ettiği son enflasyon rakamlarına bakılırsa yaz ayları çok sıcak geçecek.
Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) mayıs ayında yüzde 1,62 arttı. Yıllık enflasyon tüketici fiyatlarında daha önce ifade ettiğim gibi (http://www.tr724.com/en-kritik-hafta/) yüzde 12’yi aştı ve yüzde 12,15 oldu.
Enflasyonun geleceği hakkında fikir veren çekirdek enflasyon ise yüzde 12,64 ile tarihin en yüksek seviyesine çıktı.
SANAYİDE DÖVİZ KURU YANGINI VAR
Yurtiçi üretici fiyatları (Yİ-ÜFE) cenahında yangın bütün mahalleyi sardı. Aylık yüzde 3,79 artan ÜFE’den yıllık artış yüzde 20,16 oldu. ÜFE 2003 senesinin Ağustos ayından beri ilk defa yüzde 20’yi geçti.
15 sene sonra en yüksek enflasyon rakamları ile karşı karşıyayız.
Açıklanan rakamlar enflasyonda 2018 yılında yüzde 11’in altına inme ihtimali kalmadığını gösteriyor. Yaz aylarında yüzde 13-14 seviyesi de aşılacak. 2004’ten bu yana en yüksek enflasyon rakamlarına hazırlıklı olalım.
İmalat sanayiindeki yüzde 20’lik enflasyon ile TÜFE arasında yüzde 8 fark var. Bu fark vatandaşa aksedecek enflasyonun tırmanacağı manasına geliyor.
Piyasadaki durgunluk talebin canlı olmadığını gösteriyor. Maliyet artıyı biraz da bu yüzden etikete birebir aksettirilemiyor.
Eski ismi ile ‘toptan eşya fiyatları’nın bu kadar yüksek seyretmesi tüketiciyi yeni zamların beklediğinin haber veriyor.
DÖVİZ ARTTIKÇA FİYATLAR DA ARTIYOR
Denklem çok basit. Döviz kuru artarak (kur geçişkenliği) imalat sanayiindeki maliyetleri artırıyor. Orada biriken enflasyon safha safha, hatta bir anda vatandaşın karşısına çıkıyor. Aynı paraya daha az ürün ve hizmet satın alıyor.
Kur artışı girdileri pahalı hale getirdikçe enflasyon sarmalından çıkmak zorlaşacak.
TÜKETİCİ FİYATLARI ENDEKSİ (TÜFE) TEK HANEYİ UNUTTU
TÜFE’de bir önceki yılın aynı ayına göre ev eşyası yüzde 16,87, çeşitli mal ve hizmetler yüzde 15,38, lokanta ve oteller yüzde 12,51 ve konut yüzde 11,24 arttı.
SEPETTEKİ 407 MADDENİN 279’U ZAMLANDI
Mayıs 2018’de enflasyon sepetinde yer alan 407 maddeden 58’inin ortalama fiyatı değişmedi. 279 maddenin ortalama fiyatı artarken, 70 maddenin fiyatı düştü.
Bir önceki aya göre en fazla artış yüzde 12,16 ile kok ve rafine petrol ürünleri, yüzde 10,68 ile ham petrol ve doğal gaz, yüzde 9,34 ile elektrik ve gaz olarak gerçekleşti.
Ana sanayi gruplarında aylık en fazla artış enerjide gerçekleşti. Bir tarafta dolar artıyor diğer tarafta petrolün veril fiyatı 80 dolara kadar yükseldi.
Bu yüzden petrol ithalatçısı Türkiye’nin enerji ithalat faturası kabaracak. 50 milyar doları geçebilir toplam maliyet.
ÜFE ve TÜFE artışları mukayese edildiğinde imalatçının kurdan ve petrolden dolayı artan maliyetleri henüz tam anlamıyla son fiyata yansıtmadığı müşahede ediliyor.
Kamunun seçim sonrasına tehir ettiği zamlar (akaryakıt, elektrik ve doğalgaz) var ki o zamlar sene bitmeden yapılacak. Haliyle enflasyon daha da yukarı çıkacak.
ENFLASYONDA DÜŞÜŞ İHTİMALİ KALMADI
Tehir edilmiş zamların bir yerlerde Beklediği dikkate alındığında önümüzdeki aylara dair ümitvar olmak neredeyse imkânsız hale geliyor.
2018, hatta 2019 senelerinde enflasyon çift hanede seyredecek. Herkes hesabını buna göre yapmalı.
Aylık yüzde 4’e yakın artan bir ÜFE sanayicinin bütün hesaplarını alt üst edecek kadar yüksektir.
Faiz ve kur artışı konut ve ulaştırma gibi sektörlere birebir tesir ediyor.
Gıda enflasyonunu ithalat ile düşürme gafletine düşen hükûmet aynı zamanda enflasyon da ithal ediyor.
Tarım ve hayvancılıkta kronik meseleleri çözmek yerine ‘dışarıdan alıp getirelim’ kolaycılığına yeltenmenin bedelini de enflasyon olarak ödüyoruz. Dolar arttıkça ithal hayvan ve kırmızı etin maliyeti de artıyor.
Zaten et fiyatlarının düşmediğini TÜİK tescil ediyor. Kuzu eti 5 ayda üç kere zam şampiyonları arasına girdi.
MERKEZ BANKASI MECBUREN FAİZ ARTIRACAK
TÜİK’in mayıs ayı verileri Merkez Bankası’nı yeni faiz artışına mecbur bıraktı.
ABD Merkez Bankası’nın (Fed) faizleri yüzde 2’ye çıkarmaya hazırladığı ve ABD ekonomisinin düzeldiği, reel faizlerin arttığı bir ortamda dolar dünyada kıymet kazanmaya devam ediyor.
Mayıs enflasyonu esas alınsa bile sıcak para yüzde 18’in altında bir repo faizini kabul etmeyecek.
Yatırımcı reel faizin TL’yi daha ağır kayıplardan muhafaza edecek seviyeye çıkmasını bekliyor. Döviz ihtiyacının had safhaya geldiği bir dönemde bu beklentiyi kale almamanın ne gibi neticeleri olduğunu iki hafta önce yaşayarak gördük. Dolar gece yarısı 4,92 TL’ye kadar yükseldi.
Yüksek enflasyon, yüksek faiz ve yüksek kur…
Türkiye için mahşerin üç atlısı…
Kaynak kıtlığına düçar olmuş bir ekonomi için bundan daha kötüsü olamazdı.
[Semih Ardıç] 5.6.2018 [TR724]
Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) mayıs ayında yüzde 1,62 arttı. Yıllık enflasyon tüketici fiyatlarında daha önce ifade ettiğim gibi (http://www.tr724.com/en-kritik-hafta/) yüzde 12’yi aştı ve yüzde 12,15 oldu.
Enflasyonun geleceği hakkında fikir veren çekirdek enflasyon ise yüzde 12,64 ile tarihin en yüksek seviyesine çıktı.
SANAYİDE DÖVİZ KURU YANGINI VAR
Yurtiçi üretici fiyatları (Yİ-ÜFE) cenahında yangın bütün mahalleyi sardı. Aylık yüzde 3,79 artan ÜFE’den yıllık artış yüzde 20,16 oldu. ÜFE 2003 senesinin Ağustos ayından beri ilk defa yüzde 20’yi geçti.
15 sene sonra en yüksek enflasyon rakamları ile karşı karşıyayız.
Açıklanan rakamlar enflasyonda 2018 yılında yüzde 11’in altına inme ihtimali kalmadığını gösteriyor. Yaz aylarında yüzde 13-14 seviyesi de aşılacak. 2004’ten bu yana en yüksek enflasyon rakamlarına hazırlıklı olalım.
İmalat sanayiindeki yüzde 20’lik enflasyon ile TÜFE arasında yüzde 8 fark var. Bu fark vatandaşa aksedecek enflasyonun tırmanacağı manasına geliyor.
Piyasadaki durgunluk talebin canlı olmadığını gösteriyor. Maliyet artıyı biraz da bu yüzden etikete birebir aksettirilemiyor.
Eski ismi ile ‘toptan eşya fiyatları’nın bu kadar yüksek seyretmesi tüketiciyi yeni zamların beklediğinin haber veriyor.
DÖVİZ ARTTIKÇA FİYATLAR DA ARTIYOR
Denklem çok basit. Döviz kuru artarak (kur geçişkenliği) imalat sanayiindeki maliyetleri artırıyor. Orada biriken enflasyon safha safha, hatta bir anda vatandaşın karşısına çıkıyor. Aynı paraya daha az ürün ve hizmet satın alıyor.
Kur artışı girdileri pahalı hale getirdikçe enflasyon sarmalından çıkmak zorlaşacak.
TÜKETİCİ FİYATLARI ENDEKSİ (TÜFE) TEK HANEYİ UNUTTU
TÜFE’de bir önceki yılın aynı ayına göre ev eşyası yüzde 16,87, çeşitli mal ve hizmetler yüzde 15,38, lokanta ve oteller yüzde 12,51 ve konut yüzde 11,24 arttı.
SEPETTEKİ 407 MADDENİN 279’U ZAMLANDI
Mayıs 2018’de enflasyon sepetinde yer alan 407 maddeden 58’inin ortalama fiyatı değişmedi. 279 maddenin ortalama fiyatı artarken, 70 maddenin fiyatı düştü.
Bir önceki aya göre en fazla artış yüzde 12,16 ile kok ve rafine petrol ürünleri, yüzde 10,68 ile ham petrol ve doğal gaz, yüzde 9,34 ile elektrik ve gaz olarak gerçekleşti.
Ana sanayi gruplarında aylık en fazla artış enerjide gerçekleşti. Bir tarafta dolar artıyor diğer tarafta petrolün veril fiyatı 80 dolara kadar yükseldi.
Bu yüzden petrol ithalatçısı Türkiye’nin enerji ithalat faturası kabaracak. 50 milyar doları geçebilir toplam maliyet.
ÜFE ve TÜFE artışları mukayese edildiğinde imalatçının kurdan ve petrolden dolayı artan maliyetleri henüz tam anlamıyla son fiyata yansıtmadığı müşahede ediliyor.
Kamunun seçim sonrasına tehir ettiği zamlar (akaryakıt, elektrik ve doğalgaz) var ki o zamlar sene bitmeden yapılacak. Haliyle enflasyon daha da yukarı çıkacak.
ENFLASYONDA DÜŞÜŞ İHTİMALİ KALMADI
Tehir edilmiş zamların bir yerlerde Beklediği dikkate alındığında önümüzdeki aylara dair ümitvar olmak neredeyse imkânsız hale geliyor.
2018, hatta 2019 senelerinde enflasyon çift hanede seyredecek. Herkes hesabını buna göre yapmalı.
Aylık yüzde 4’e yakın artan bir ÜFE sanayicinin bütün hesaplarını alt üst edecek kadar yüksektir.
Faiz ve kur artışı konut ve ulaştırma gibi sektörlere birebir tesir ediyor.
Gıda enflasyonunu ithalat ile düşürme gafletine düşen hükûmet aynı zamanda enflasyon da ithal ediyor.
Tarım ve hayvancılıkta kronik meseleleri çözmek yerine ‘dışarıdan alıp getirelim’ kolaycılığına yeltenmenin bedelini de enflasyon olarak ödüyoruz. Dolar arttıkça ithal hayvan ve kırmızı etin maliyeti de artıyor.
Zaten et fiyatlarının düşmediğini TÜİK tescil ediyor. Kuzu eti 5 ayda üç kere zam şampiyonları arasına girdi.
MERKEZ BANKASI MECBUREN FAİZ ARTIRACAK
TÜİK’in mayıs ayı verileri Merkez Bankası’nı yeni faiz artışına mecbur bıraktı.
ABD Merkez Bankası’nın (Fed) faizleri yüzde 2’ye çıkarmaya hazırladığı ve ABD ekonomisinin düzeldiği, reel faizlerin arttığı bir ortamda dolar dünyada kıymet kazanmaya devam ediyor.
Mayıs enflasyonu esas alınsa bile sıcak para yüzde 18’in altında bir repo faizini kabul etmeyecek.
Yatırımcı reel faizin TL’yi daha ağır kayıplardan muhafaza edecek seviyeye çıkmasını bekliyor. Döviz ihtiyacının had safhaya geldiği bir dönemde bu beklentiyi kale almamanın ne gibi neticeleri olduğunu iki hafta önce yaşayarak gördük. Dolar gece yarısı 4,92 TL’ye kadar yükseldi.
Yüksek enflasyon, yüksek faiz ve yüksek kur…
Türkiye için mahşerin üç atlısı…
Kaynak kıtlığına düçar olmuş bir ekonomi için bundan daha kötüsü olamazdı.
[Semih Ardıç] 5.6.2018 [TR724]
Namazın sırası mı şimdi? [Naci Karadağ]
Bizim siyasal İslamcı tayfa enteresandır.
Radikaldirler. Din ile alakalı en ufak bir olayda hemen ön plana atlar, protestolar düzenler, tepki gösterirler.
Bu anlamda samimi olabilirler, kimsenin kalbini yaramadığımız için bilemeyiz elbette.
Ancak görünür olan bir takım davranış ve reflekslere bakarak, inançlarını yaşamakta ne kadar samimi olduklarını ölçümlemek mümkündür.
Bugün size birkaç örnek vereceğim.
İnsanları rencide etmek, olayın şahitlerini zor durumda bırakmamak amacında olmadığım için isim ve yer vermeden anlatacağım yaşanmış hadiseleri.
En sonuncuyu hemen aktarayım. Taze olduğu için kahramanları bellidir. Sanırım kimsenin itiraz edecek hali de yoktur.
Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki gün Diyarbakır’da konuşma yaparken bir ara duraksadı. Biraz bekledikten sonra, merakla kendisini izleyen taraftarlarının şaşkın bakışları arasında yardımcısını çağırdı.
Durum kısa sürede anlaşıldı. Erdoğan’ın konuşma metninin aktığı prompter bozulmuştu anlaşılan.
Erdoğan öfkelenmişti ama öfkesini bastırmaktaydı belli ki.
Aşağıya olayın videosunu da koyacağım için, çok fazla detaya girmeyeceğim. Ancak bir hususa dikkatinizi çekeceğim ki o bölümü daha özenle izleyesiniz diye. (BKZ)
Bir süre prompterın (okuma cihazı) düzelmesini bekleyen Erdoğan, daha sonra yakın korumasını yanına çağırarak ilgili görevliye “yahu namaza mı gidilir”, “dangalak” ve “Allah Allah” sözleriyle tepki gösterdiği görülüyor görüntülerde.
Her konuşmasında Allah, kitap, peygamber diyen, kitlelere elinde tuttuğu Kutsal kitabı gösteren bir liderin “namaza mı gidilir?” cümlesi insanı rahatsız eder şüphesiz.
Bunu başka bir siyasi lider yapsa, eminim şimdi troller ve yandaş medya leşkerleri tekmili birden abanmış ve istifaya davet etmiş olurlardı. Twitterde “hashtag” açarlardı bile.
Aynı şansızlığı Muharrem İnce’nin yaşadığını düşünsenize bir. İnce konuşurken, prompter arızalanıyor. Bir süre sonra İnce yanındaki adamına, mikrofonlara yansıyacak şekilde, “Ne namazı, namazın sırası mı şimdi dangalak?” diye çıkışıyor!
Sizce ne yapardı AKP güruhu?
Hayatlarını inançlarına göre kodlayan, yaşamlarını Allah’ın emirlerine göre tanzim ettiklerini söyleyenlerin, inanç ve ideallerini yaşayışlarına yansıtmalarını beklemek yanlış bir beklenti olmayacaktır.
Sözgelimi; Rabia eylemleri yaparken yan tarafta okunan ezanı önemsememek, bir vakit namazı kaçırana kadar eyleme devam edip, sonra da her şeyi Allah için yaptığını iddia etmek, insanlara pek samimi gelmez.
Ya da Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde, At Meydanı’nda, Şazeli’de saatlerce nargile fokurdatırken İslam alemini kurtarmak, şeriat devleti kurmak, bunları yaparken namazı filan umursamamak en azından söylemde radikal olanların eylemde liberal olduğunun göstergesidir zannımca.
Siyasal İslamcılar için ibadethaneler her şeyden önce propaganda ve kampanya merkezleri olarak kullanılıyor sıklıkla. Şaşırtıcı olan başta cami cemaati olmak üzere, bu durumdan kimsenin rahatsız olmaması. Buna bir de milletin değil bir partinin borazanına dönüşen Diyanet İşleri eklenince, camiler Allah’a yaklaşma değil, iktidarı elde etme ve güçlendirme merkezlerine dönüşüyor maalesef. Belki bugünün siyasal İslamcıları bu durumdan memnun olabilir ama korkarım ki yakın gelecekte, insanların mabetlerden soğumasına neden olabilecek bir süreçtir bu.
Camilere bu kadar düşkün, ibadet vakitlerini bu kadar hassasiyetle takip eden zihniyetin, pratik konusunda da hassas olmasını bekliyor insan.
Ezan okunurken müziğin sesini kısmadı, diye kafeterya sahibiyle kavga eden İslamcıya, 50 metre ilerisindeki camiye gidip vakit namazı kılmak ağır geliyor nedense!
Bu ‘pratik liberalliği’ sanırım tüm siyasal dincilerin ortak paydası. Belki de bu nedenle, uyuşturucu baskını esnasında polisleri kapıda gören torbacı başlıyor Kur’an okumaya ya da köşeye sıkışan hırsız balkonda namaza duruveriyor!
Ve şu:
Biliyorum bu satırları okuyup kızanlar da olacaktır ama bunu sadece ben söylesem hadi bana kızsınlar. Başkaları da söylüyor.
Örneğin Endonezya Devlet Başkanvekili Yusuf Kalla şaşkınlıkla ifade ediyor bunu. Kalla, Türkiye’de katıldığı İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü toplantısında Tayyip Erdoğan’ın kaçan akşam namazını çok umursamamasına şaşırdığını açıkladı geçen gün.
CNN Indonesia’nın verdiği habere göre, Başkanvekili Yusuf Kalla geçtiğimiz gün düzenlenen iftarda, Türkiye’de 18 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü toplantısı hakkında konuşuyor ve Türkiye’deyken yaşadığı bir olay karşısında hayretler içinde kaldığını ifade ediyor. Kalla, Türkiye İslam ülkesi olsa bile ibadet yapma imkânı bulamadığını belirtiyor ve esas kendisini şaşırtan şeyin toplantı sırasında iftar vakti girdikten sonra akşam namazı arası verilmemiş olması olduğunu söylüyor. Kalla, “Konuşmacı konuşmaya devam etti. Bırak teravihi, akşam namazı da yok!” diyor ve ekliyor; “Ben seyahat sırasında olduğu için seferiyim, dolayısıyla akşam namazı ile yatsı namazını cem edip bile birlikte kılabileceğini ama Erdoğan’ın akşam namazı kılmamasına şaşırdığımı söylemeliyim. Ben misafirim, cem yapabilirim, oysa Erdoğan kendisi Türkiye’de yaşıyor değil mi?… Her neyse, Endonezya’da olduğum için şükürler olsun. Burada her ne iş olursa olsun namaz için mola verilir.”
Bence Kalla iyi ki bu meseleyi çok kurcalamamış. Yoksa “Namazın sırası mı şimdi Sayın Yusuf Kalla?” cevabı alıp daha da şaşırması mümkündü!
Her fırsatta Ayasofya’yı açıp namaz kılacağını söyleyen siyasal İslamcılara bu sebeple hep şüpheyle bakılacaktır.
Baştan beri söylediğim gibi mesele sadece Erdoğan ya da başka AKP’li değil, genel anlamda siyasal İslam’ın tem sıkıntısıdır bu.
Vaktiyle Başbakanlık yapmış ve toplumda dini bütün olarak bilinen bir siyasinin Balkan ülkeleri ziyaretinden bir anekdotu anlattı yeni tanıştığım bir Avrupalı soydaşımız. Misafir olduğu evde heyecan dalgası oluşturan bu lider, sohbetin tatlılığına dalıyor. Ancak şehir onun geldiğini haber aldığı için, Cuma namazına bekleniyor. Yani imam namazı kıldırmıyor, en azından nezaketen bekleyelim, diyor cemaate. Ancak namaz vakti geliyor, görünürde kimse yok.
Yarım saat, bir saat… Hayır, gelen giden yok.
Bu sırada misafir olduğu evde, ev sahipleri biraz telaşlanıyor ama misafirin namazı filan hatırladığı yok. “Herhalde seferi olduğu için Cuma kılmayacak” şeklinde yorum yapıyorlar. Ancak ikindi vakti girdiğinde misafir siyasetçi hala muhabbete devam ediyor…
Geçiyoruz…
Vaktiyle başka bir partinin lideri iken, şimdilerde iktidarda bakanlık yapan başka bir isim…
Onu çok yakından tanıyan, zamanında yediği içtiği ayrı gitmeyen bir dostu anlatıyor.
Diyor ki; “Herhangi bir şehre girdiğimizde hemen en büyük camiyi sorardı. Sonra konvoyu oraya yönlendirip büyük âlây-ı vâlâ ile içeri girerdik. Çoğu zaman abdest bile almadan namaza durduğuna şahidim!”
Yazıyı bitirirken ‘bonus’ olarak aşağıdaki videoyu koyuyorum. Dandik bir krem için din adamı kisveli şu tuhaf insanın girdiği kılığa tahammül edebilecekseniz izleyin bakalım…
[Naci Karadağ] 5.6.2018 [TR724]
Radikaldirler. Din ile alakalı en ufak bir olayda hemen ön plana atlar, protestolar düzenler, tepki gösterirler.
Bu anlamda samimi olabilirler, kimsenin kalbini yaramadığımız için bilemeyiz elbette.
Ancak görünür olan bir takım davranış ve reflekslere bakarak, inançlarını yaşamakta ne kadar samimi olduklarını ölçümlemek mümkündür.
Bugün size birkaç örnek vereceğim.
İnsanları rencide etmek, olayın şahitlerini zor durumda bırakmamak amacında olmadığım için isim ve yer vermeden anlatacağım yaşanmış hadiseleri.
En sonuncuyu hemen aktarayım. Taze olduğu için kahramanları bellidir. Sanırım kimsenin itiraz edecek hali de yoktur.
Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki gün Diyarbakır’da konuşma yaparken bir ara duraksadı. Biraz bekledikten sonra, merakla kendisini izleyen taraftarlarının şaşkın bakışları arasında yardımcısını çağırdı.
Durum kısa sürede anlaşıldı. Erdoğan’ın konuşma metninin aktığı prompter bozulmuştu anlaşılan.
Erdoğan öfkelenmişti ama öfkesini bastırmaktaydı belli ki.
Aşağıya olayın videosunu da koyacağım için, çok fazla detaya girmeyeceğim. Ancak bir hususa dikkatinizi çekeceğim ki o bölümü daha özenle izleyesiniz diye. (BKZ)
Bir süre prompterın (okuma cihazı) düzelmesini bekleyen Erdoğan, daha sonra yakın korumasını yanına çağırarak ilgili görevliye “yahu namaza mı gidilir”, “dangalak” ve “Allah Allah” sözleriyle tepki gösterdiği görülüyor görüntülerde.
Her konuşmasında Allah, kitap, peygamber diyen, kitlelere elinde tuttuğu Kutsal kitabı gösteren bir liderin “namaza mı gidilir?” cümlesi insanı rahatsız eder şüphesiz.
Bunu başka bir siyasi lider yapsa, eminim şimdi troller ve yandaş medya leşkerleri tekmili birden abanmış ve istifaya davet etmiş olurlardı. Twitterde “hashtag” açarlardı bile.
Aynı şansızlığı Muharrem İnce’nin yaşadığını düşünsenize bir. İnce konuşurken, prompter arızalanıyor. Bir süre sonra İnce yanındaki adamına, mikrofonlara yansıyacak şekilde, “Ne namazı, namazın sırası mı şimdi dangalak?” diye çıkışıyor!
Sizce ne yapardı AKP güruhu?
Hayatlarını inançlarına göre kodlayan, yaşamlarını Allah’ın emirlerine göre tanzim ettiklerini söyleyenlerin, inanç ve ideallerini yaşayışlarına yansıtmalarını beklemek yanlış bir beklenti olmayacaktır.
Sözgelimi; Rabia eylemleri yaparken yan tarafta okunan ezanı önemsememek, bir vakit namazı kaçırana kadar eyleme devam edip, sonra da her şeyi Allah için yaptığını iddia etmek, insanlara pek samimi gelmez.
Ya da Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde, At Meydanı’nda, Şazeli’de saatlerce nargile fokurdatırken İslam alemini kurtarmak, şeriat devleti kurmak, bunları yaparken namazı filan umursamamak en azından söylemde radikal olanların eylemde liberal olduğunun göstergesidir zannımca.
Siyasal İslamcılar için ibadethaneler her şeyden önce propaganda ve kampanya merkezleri olarak kullanılıyor sıklıkla. Şaşırtıcı olan başta cami cemaati olmak üzere, bu durumdan kimsenin rahatsız olmaması. Buna bir de milletin değil bir partinin borazanına dönüşen Diyanet İşleri eklenince, camiler Allah’a yaklaşma değil, iktidarı elde etme ve güçlendirme merkezlerine dönüşüyor maalesef. Belki bugünün siyasal İslamcıları bu durumdan memnun olabilir ama korkarım ki yakın gelecekte, insanların mabetlerden soğumasına neden olabilecek bir süreçtir bu.
Camilere bu kadar düşkün, ibadet vakitlerini bu kadar hassasiyetle takip eden zihniyetin, pratik konusunda da hassas olmasını bekliyor insan.
Ezan okunurken müziğin sesini kısmadı, diye kafeterya sahibiyle kavga eden İslamcıya, 50 metre ilerisindeki camiye gidip vakit namazı kılmak ağır geliyor nedense!
Bu ‘pratik liberalliği’ sanırım tüm siyasal dincilerin ortak paydası. Belki de bu nedenle, uyuşturucu baskını esnasında polisleri kapıda gören torbacı başlıyor Kur’an okumaya ya da köşeye sıkışan hırsız balkonda namaza duruveriyor!
Ve şu:
Biliyorum bu satırları okuyup kızanlar da olacaktır ama bunu sadece ben söylesem hadi bana kızsınlar. Başkaları da söylüyor.
Örneğin Endonezya Devlet Başkanvekili Yusuf Kalla şaşkınlıkla ifade ediyor bunu. Kalla, Türkiye’de katıldığı İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü toplantısında Tayyip Erdoğan’ın kaçan akşam namazını çok umursamamasına şaşırdığını açıkladı geçen gün.
CNN Indonesia’nın verdiği habere göre, Başkanvekili Yusuf Kalla geçtiğimiz gün düzenlenen iftarda, Türkiye’de 18 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü toplantısı hakkında konuşuyor ve Türkiye’deyken yaşadığı bir olay karşısında hayretler içinde kaldığını ifade ediyor. Kalla, Türkiye İslam ülkesi olsa bile ibadet yapma imkânı bulamadığını belirtiyor ve esas kendisini şaşırtan şeyin toplantı sırasında iftar vakti girdikten sonra akşam namazı arası verilmemiş olması olduğunu söylüyor. Kalla, “Konuşmacı konuşmaya devam etti. Bırak teravihi, akşam namazı da yok!” diyor ve ekliyor; “Ben seyahat sırasında olduğu için seferiyim, dolayısıyla akşam namazı ile yatsı namazını cem edip bile birlikte kılabileceğini ama Erdoğan’ın akşam namazı kılmamasına şaşırdığımı söylemeliyim. Ben misafirim, cem yapabilirim, oysa Erdoğan kendisi Türkiye’de yaşıyor değil mi?… Her neyse, Endonezya’da olduğum için şükürler olsun. Burada her ne iş olursa olsun namaz için mola verilir.”
Bence Kalla iyi ki bu meseleyi çok kurcalamamış. Yoksa “Namazın sırası mı şimdi Sayın Yusuf Kalla?” cevabı alıp daha da şaşırması mümkündü!
Her fırsatta Ayasofya’yı açıp namaz kılacağını söyleyen siyasal İslamcılara bu sebeple hep şüpheyle bakılacaktır.
Baştan beri söylediğim gibi mesele sadece Erdoğan ya da başka AKP’li değil, genel anlamda siyasal İslam’ın tem sıkıntısıdır bu.
Vaktiyle Başbakanlık yapmış ve toplumda dini bütün olarak bilinen bir siyasinin Balkan ülkeleri ziyaretinden bir anekdotu anlattı yeni tanıştığım bir Avrupalı soydaşımız. Misafir olduğu evde heyecan dalgası oluşturan bu lider, sohbetin tatlılığına dalıyor. Ancak şehir onun geldiğini haber aldığı için, Cuma namazına bekleniyor. Yani imam namazı kıldırmıyor, en azından nezaketen bekleyelim, diyor cemaate. Ancak namaz vakti geliyor, görünürde kimse yok.
Yarım saat, bir saat… Hayır, gelen giden yok.
Bu sırada misafir olduğu evde, ev sahipleri biraz telaşlanıyor ama misafirin namazı filan hatırladığı yok. “Herhalde seferi olduğu için Cuma kılmayacak” şeklinde yorum yapıyorlar. Ancak ikindi vakti girdiğinde misafir siyasetçi hala muhabbete devam ediyor…
Geçiyoruz…
Vaktiyle başka bir partinin lideri iken, şimdilerde iktidarda bakanlık yapan başka bir isim…
Onu çok yakından tanıyan, zamanında yediği içtiği ayrı gitmeyen bir dostu anlatıyor.
Diyor ki; “Herhangi bir şehre girdiğimizde hemen en büyük camiyi sorardı. Sonra konvoyu oraya yönlendirip büyük âlây-ı vâlâ ile içeri girerdik. Çoğu zaman abdest bile almadan namaza durduğuna şahidim!”
Yazıyı bitirirken ‘bonus’ olarak aşağıdaki videoyu koyuyorum. Dandik bir krem için din adamı kisveli şu tuhaf insanın girdiği kılığa tahammül edebilecekseniz izleyin bakalım…
[Naci Karadağ] 5.6.2018 [TR724]
Favoriler belli, lider kim olacak? [2018 Dünya Kupası B Grubu] [Hasan Cücük]
B Grubu’nun iki mutlak favorisi bulunuyor, Portekiz ve İspanya. Son Avrupa şampiyonu ünvanıyla Dünya Kupası’na katılacak olan Portekiz, aynı başarıyı Rusya’da gerçekleştirmek isteyecek. İspanya için Rusya 2018, Brezilya’da 4 yıl önce yaşanan hüsranı unututmak adına büyük fırsat olacak. Fas ve İran grubun iki zayıf halkası. Ancak her iki ülkede de sürpriz yapacak kapasite var.
PORTEKİZ: Herşey Cristiano Ronaldo’ya bağlı
‘Avrupa’nın Brezilyası’ olarak tanımlanan Portekiz yetiştirdiği kaliteli oyunculara rağmen uzun yllar uluslararası turnuvalarda başarı bir türlü yakalayamayan ülke olarak bilindi. Portekiz tarihinde başarıya en çok ev sahipliği yaptığı Euro 2004’te yaklaşırken, finalde Yunanistan’a kaybetmişti. Portekiz ‘altın jenerasyon’ olarak tanımlanan Rui Costa, Luis Figo, Nuno Gomes ve Deco gibi yıldızlarına rağmen uluslararası arenada kayda değer bir başarı elde edemedi. Ta ki Euro 2016’ya kadar. Cristiano Ronaldo öncülüğündeki Portekiz, ev sahibi Fransa’yı geçerek Avrupa şampiyonu oldu. Bu aynı zamanda Portekiz’in ilk ve tek uluslararası başarısıydı. Dünya Kupası tarihinde en büyük başarısı ise 1966’da efsane Eusebio’nun 9 golle katkı sağladığı dünya üçüncülüğü oldu. 2006 Dünya Kupası’nda ise Portekiz dördüncü olmuştu. Şimdi Euro 2016’dan sonra Rusya’da başarılı olmak için ter dökecekler.
Teknik patron Fernando Santos, Euro 2016 zaferinden sonra ülkesinin milli kahramanlarından biri oldu. Milli takıma gelene kadar uzun bir kulüp tecrübesi ve 2010-14 arasında Yunanistan milli takımı dönemi geçiren Santos’tan beklentiler doğal olarak yüksek. Rusya yolunda grupta uzun süre İsviçre’nin ardından ikinci sırada yer alan Portekiz son maçta evinde rakibini yenerek gruptan lider olarak adını Dünya Kupası’na yazdırmıştı. Portekiz, nasıl başladığın değil nasıl bitirdiğin örneğini verirken, Christiano Ronaldo ülkesinin attığı 32 golün 15’inin altına imzasını atmıştı.
Portekiz’in başarısı hangi açıdan bakarsanız bakın Cristiano Ronaldo’ya bağlı. Ronaldo’nun varlığı başlı başına takıma farklı bir hava katıyor. Milli forma ile 79 gol atan Ronaldo, Real Madrid başarısını ilk kez Euro 2016’da milli takıma taşımayı başarmıştı. 33 yaşındaki yıldız belkide son Dünya Kupası’nda adını altın harflerle yazdırmak isteyecek. Ronaldo ile birlikte Joao Moutinho, Andre Silva, Ricardo Quaresma, Andrien Silva ve Bernarda Silva, Rusya’da Portekiz’in etkili silahları arasında yer alacak.
İSPANYA: 2014 kabusunu unutturmak isteyecek
İspanya uzun yıllar eleme gruplarının en başarılı, turnuvaların hüsran takımı oldu. 1950 Dünya Kupası’nda 4. olduktan sonra sırra kadem basan İspanya, Del Bosque yönetiminde 2010 Dünya Kupası’nı kazanarak gerçek kalştesini ortaya koydu. 44 yıl aradan sonra Euro 2008’te Avrupa şampiyonu olan Matador’lar aynı başarıyı Güney Afrika’nın ev sahipliği yaptığı Dünya Kupası’nda da tekrarlamıştı. Euro 2012’de tekrar zirveye çıkarak üst üste 3 büyük turnuva kazanan ilk ve tek ülke olan İspanya, 2014 Dünya Kupası’nda ise tam bir hüsran yaşamıştı. Şili ve Hollanda’ya yenilerek Brezilya’ya grup maçları sonunda veda etmişti. Şimdi 4 yıl önceki hüsranı unutturma adına Rusya’da efor sarfedecekler. İspanya, Dünya Kupası grup elemelerinde en son 31 mart 1993’te Danimarka’ya yenildkten sonra oynadığı 63 maçın 50’sini kazanıp, 13’ünde sahadan berabere ayrıldı. Bir başka futbol ülkesi İtalya’nın önünde grubu lider bitirip adını Rusya’da mücadele edecek takımlar arasına yazdırdı.
Vicente Del Bosque’den sonra koltuğun yeni sahibi olan Julen Lopetegui, efsane hocayı aratmayan bir performans ortaya koydu. Takımda kısa sürede herkesin saygısını kazanan Lopetegui’in hedefi kupayı ülkesine taşımak.
İspanya kadrosunda birbirinden ünlü isimler var. Kaptan Andres Iniesta son kez sahne alacak. Real Madrid’in genç yıldızları Isco, Asensio ve Lucas Vazquez kulüp başarısını milli takıma taşımak isteyeceklerin başında bulunuyor. Kalede David De Gea, defansta Sergio Ramos, Gerard Pique, Jordi Alba orta sahada David Silva, Sergio Busquets ve Koke forvet hattında ise Diego Costa İspanya’nın Rusya’daki önemli siahları olacak.
FAS: Dümende bizim çocuklar var
20 yıl aradan sonra Dünya Kupası’na katılan Fas’ın talihsizliği Portekiz ve İspanya’nın yer aldığı gruba düşmek oldu. 20 yıllık hasret biterken Fas ortaya koyduğu futbolla beğeni topladı. Takım ruhunu sahaya yansıtan oyunculardan kurulu Fas’ın diğer bir özelliği fizik gücünün oldukça yüksek olmasıdır. Fas’ın Dünya Kupası tarihinde en büyük başarısı 1986 Meksika’da gerçekleşti. İngiltere, Polonya ve Portekiz’in yer aldığı gruptan lider çıkarak büyük bir başarıya imza atmıştı. İkinci turda Rusya’ya elenerek evine dönmüştü.
Teknik patron Herve Renard 2012’de Zambiya’yı, 2015’te ise Fildişi Sahiller’ni Afrika Uluslar Kupası’nda şampiyonluğa taşımı bir isim. Uluslararası tecrübesi oldukça iyi olan Renard’dan beklenti Fas’ı gruptan çıkarmasıdır.
Fas kadrosunda Türkiye Süper Ligi’nde top koşturan 4 oyuncu bulunuyor. Fenerbahçe’den Nabil Dirar, Galatasaray’dan Younes Belhanda, Yeni Malatyaspor’dan Khalid Boutaib ve Başakşehir’den Manuel Da Costa, Fas’ın başarısı için Rusya’da ter dökecek. Fas’ın önemli yıldızı ise Juventus formasını giyen Mehdi Benatia, ’20 yıl sonra Dünya Kupası’na katlıyoruz. Oldukça uzun bir süre 20 yıl. Ama Rusya’ya turist olarak gitmiyoruz’ diye iddialı bir demeç vermişti.
İRAN: Bu kez başarmak istiyor
Tarihinde 5. kez Dünya Kupası’nda boy gösterecek olan İran bu kez grup maçları sonunda evine dmnmek istemiyor. Rusya yolunda oldukça başarılı bir grafik çizen İran, 12 maçta kalesini gole kapatmayı başardı. İran, Brezilya’dan sonra adını Rusya’da mücadele edecek takımlar arasında yazdıran ikinci ülke oldu.
İran’ı 2011’den bu yana Portekizli Carlos Queiroz çalıştırıyor. 2004-08 arasında Alex Ferguson’un yardımcılığını yapan Queiroz’un başarısız Real Madrid ve Portekiz milli takımı dönemleri oldu. Ancak İran’ı 2014’ten sonra 2018 Dünya Kupası’na da taşıyarak kalitesini isoat etme imkanı buldu. İeran tarihinin en uzun süreli görev yapan teknik adamı olan Carlos Queiroz’dan beklentilerde doğal olarak yükek.
İran’ın Rusya’daki en güçlü silahı Rubin Kazan formasını giyen 23 yaşındaki forveti Sardar Azmoun olacak. Özellikle rakip efansın arkasına büyük ustalıkla sızmasıyla biliniyor. Reza Ghoochannejhad (Heerenveen) ve Mahdi Taremi (Al-Gharafa) İran’ın diğer öne çıkan isimleri arasında yer alıyor.
[Hasan Cücük] 5.6.2018 [TR724]
PORTEKİZ: Herşey Cristiano Ronaldo’ya bağlı
‘Avrupa’nın Brezilyası’ olarak tanımlanan Portekiz yetiştirdiği kaliteli oyunculara rağmen uzun yllar uluslararası turnuvalarda başarı bir türlü yakalayamayan ülke olarak bilindi. Portekiz tarihinde başarıya en çok ev sahipliği yaptığı Euro 2004’te yaklaşırken, finalde Yunanistan’a kaybetmişti. Portekiz ‘altın jenerasyon’ olarak tanımlanan Rui Costa, Luis Figo, Nuno Gomes ve Deco gibi yıldızlarına rağmen uluslararası arenada kayda değer bir başarı elde edemedi. Ta ki Euro 2016’ya kadar. Cristiano Ronaldo öncülüğündeki Portekiz, ev sahibi Fransa’yı geçerek Avrupa şampiyonu oldu. Bu aynı zamanda Portekiz’in ilk ve tek uluslararası başarısıydı. Dünya Kupası tarihinde en büyük başarısı ise 1966’da efsane Eusebio’nun 9 golle katkı sağladığı dünya üçüncülüğü oldu. 2006 Dünya Kupası’nda ise Portekiz dördüncü olmuştu. Şimdi Euro 2016’dan sonra Rusya’da başarılı olmak için ter dökecekler.
Teknik patron Fernando Santos, Euro 2016 zaferinden sonra ülkesinin milli kahramanlarından biri oldu. Milli takıma gelene kadar uzun bir kulüp tecrübesi ve 2010-14 arasında Yunanistan milli takımı dönemi geçiren Santos’tan beklentiler doğal olarak yüksek. Rusya yolunda grupta uzun süre İsviçre’nin ardından ikinci sırada yer alan Portekiz son maçta evinde rakibini yenerek gruptan lider olarak adını Dünya Kupası’na yazdırmıştı. Portekiz, nasıl başladığın değil nasıl bitirdiğin örneğini verirken, Christiano Ronaldo ülkesinin attığı 32 golün 15’inin altına imzasını atmıştı.
Portekiz’in başarısı hangi açıdan bakarsanız bakın Cristiano Ronaldo’ya bağlı. Ronaldo’nun varlığı başlı başına takıma farklı bir hava katıyor. Milli forma ile 79 gol atan Ronaldo, Real Madrid başarısını ilk kez Euro 2016’da milli takıma taşımayı başarmıştı. 33 yaşındaki yıldız belkide son Dünya Kupası’nda adını altın harflerle yazdırmak isteyecek. Ronaldo ile birlikte Joao Moutinho, Andre Silva, Ricardo Quaresma, Andrien Silva ve Bernarda Silva, Rusya’da Portekiz’in etkili silahları arasında yer alacak.
İSPANYA: 2014 kabusunu unutturmak isteyecek
İspanya uzun yıllar eleme gruplarının en başarılı, turnuvaların hüsran takımı oldu. 1950 Dünya Kupası’nda 4. olduktan sonra sırra kadem basan İspanya, Del Bosque yönetiminde 2010 Dünya Kupası’nı kazanarak gerçek kalştesini ortaya koydu. 44 yıl aradan sonra Euro 2008’te Avrupa şampiyonu olan Matador’lar aynı başarıyı Güney Afrika’nın ev sahipliği yaptığı Dünya Kupası’nda da tekrarlamıştı. Euro 2012’de tekrar zirveye çıkarak üst üste 3 büyük turnuva kazanan ilk ve tek ülke olan İspanya, 2014 Dünya Kupası’nda ise tam bir hüsran yaşamıştı. Şili ve Hollanda’ya yenilerek Brezilya’ya grup maçları sonunda veda etmişti. Şimdi 4 yıl önceki hüsranı unutturma adına Rusya’da efor sarfedecekler. İspanya, Dünya Kupası grup elemelerinde en son 31 mart 1993’te Danimarka’ya yenildkten sonra oynadığı 63 maçın 50’sini kazanıp, 13’ünde sahadan berabere ayrıldı. Bir başka futbol ülkesi İtalya’nın önünde grubu lider bitirip adını Rusya’da mücadele edecek takımlar arasına yazdırdı.
Vicente Del Bosque’den sonra koltuğun yeni sahibi olan Julen Lopetegui, efsane hocayı aratmayan bir performans ortaya koydu. Takımda kısa sürede herkesin saygısını kazanan Lopetegui’in hedefi kupayı ülkesine taşımak.
İspanya kadrosunda birbirinden ünlü isimler var. Kaptan Andres Iniesta son kez sahne alacak. Real Madrid’in genç yıldızları Isco, Asensio ve Lucas Vazquez kulüp başarısını milli takıma taşımak isteyeceklerin başında bulunuyor. Kalede David De Gea, defansta Sergio Ramos, Gerard Pique, Jordi Alba orta sahada David Silva, Sergio Busquets ve Koke forvet hattında ise Diego Costa İspanya’nın Rusya’daki önemli siahları olacak.
FAS: Dümende bizim çocuklar var
20 yıl aradan sonra Dünya Kupası’na katılan Fas’ın talihsizliği Portekiz ve İspanya’nın yer aldığı gruba düşmek oldu. 20 yıllık hasret biterken Fas ortaya koyduğu futbolla beğeni topladı. Takım ruhunu sahaya yansıtan oyunculardan kurulu Fas’ın diğer bir özelliği fizik gücünün oldukça yüksek olmasıdır. Fas’ın Dünya Kupası tarihinde en büyük başarısı 1986 Meksika’da gerçekleşti. İngiltere, Polonya ve Portekiz’in yer aldığı gruptan lider çıkarak büyük bir başarıya imza atmıştı. İkinci turda Rusya’ya elenerek evine dönmüştü.
Teknik patron Herve Renard 2012’de Zambiya’yı, 2015’te ise Fildişi Sahiller’ni Afrika Uluslar Kupası’nda şampiyonluğa taşımı bir isim. Uluslararası tecrübesi oldukça iyi olan Renard’dan beklenti Fas’ı gruptan çıkarmasıdır.
Fas kadrosunda Türkiye Süper Ligi’nde top koşturan 4 oyuncu bulunuyor. Fenerbahçe’den Nabil Dirar, Galatasaray’dan Younes Belhanda, Yeni Malatyaspor’dan Khalid Boutaib ve Başakşehir’den Manuel Da Costa, Fas’ın başarısı için Rusya’da ter dökecek. Fas’ın önemli yıldızı ise Juventus formasını giyen Mehdi Benatia, ’20 yıl sonra Dünya Kupası’na katlıyoruz. Oldukça uzun bir süre 20 yıl. Ama Rusya’ya turist olarak gitmiyoruz’ diye iddialı bir demeç vermişti.
İRAN: Bu kez başarmak istiyor
Tarihinde 5. kez Dünya Kupası’nda boy gösterecek olan İran bu kez grup maçları sonunda evine dmnmek istemiyor. Rusya yolunda oldukça başarılı bir grafik çizen İran, 12 maçta kalesini gole kapatmayı başardı. İran, Brezilya’dan sonra adını Rusya’da mücadele edecek takımlar arasında yazdıran ikinci ülke oldu.
İran’ı 2011’den bu yana Portekizli Carlos Queiroz çalıştırıyor. 2004-08 arasında Alex Ferguson’un yardımcılığını yapan Queiroz’un başarısız Real Madrid ve Portekiz milli takımı dönemleri oldu. Ancak İran’ı 2014’ten sonra 2018 Dünya Kupası’na da taşıyarak kalitesini isoat etme imkanı buldu. İeran tarihinin en uzun süreli görev yapan teknik adamı olan Carlos Queiroz’dan beklentilerde doğal olarak yükek.
İran’ın Rusya’daki en güçlü silahı Rubin Kazan formasını giyen 23 yaşındaki forveti Sardar Azmoun olacak. Özellikle rakip efansın arkasına büyük ustalıkla sızmasıyla biliniyor. Reza Ghoochannejhad (Heerenveen) ve Mahdi Taremi (Al-Gharafa) İran’ın diğer öne çıkan isimleri arasında yer alıyor.
[Hasan Cücük] 5.6.2018 [TR724]
Erdoğan promterını Demirtaş ketılını alsın gelsin! [Sefer Can]
İran’da bile var, seçimden önce adaylar televizyonda karşı karşıya gelip kozlarını paylaşıyor. Tayyip Erdoğan’ın herşeye karar verdiği günlerden önce bizde de öyleydi. Erdoğan artık rakipleriyle aynı ringe çıkmıyor. Diyarbakır’daki promter kazasından sonra kibir sanılan bu tercihin, bir mecburiyet olduğu anlaşıldı. Erdoğan son dört yıldır neredeyse günde üç defa aynı konuşmayı yapıyor. Konuşmanın muhatabına göre bazı nesnelerin ismi değişiyor o kadar. Açık bilgi hatalarını bile düzeltmiyor belki de düzeltemiyor. Gittiği şehirde hava alanı ya da üniversite varsa, kendi döneminde inşa edildiğini iddia ediyor. Aksi açıkça ortaya konulduğu halde, hiç oralı olmadan bir sonraki şehirde aynı konuşmayı yapıyor. Artık ezberlemiş olması gereken konuşmayı bile promtersiz yapamadı ve yaklaşık iki dakika susup bekledi.
Yandaş medya mensupları arasında bile Erdoğan’a soru sormasına izin verilenler diye bir kategori var. Mehmet Barlas ve Nihal Bengisu Karaca gibi bazı isimler gollük pas atacağım derken Reis’i küçük düşürdükleri için hem programda fırça yedi hem de takımdan kesildi. Herkes Rıdvan Dilmen kadar usta olamaz! Erdoğan’la mülakat yapmak zorunda olanlar hayatlarının en stresli anlarını yaşıyor. Kıvrım kıvrım kıvranıyorlar. Mezarlıktan geçen ve en küçük tıkırtıda ödü patlayacak adam psikolojisiyle soruları okuyorlar. Soruların kontrolden geçtiği muhakkak, hazır gelme ihtimali de düşük değil.
Böyledir ortamda liderler açık oturumu beklemek uçuk bir hayal olarak kalıyor. Ama yine de şöyle bir teklif sunabiliriz. Erdoğan promterini de alsın gelsin. Üstüne soruları Hande Fırat’la Hakan Çelik sorsun. Moderatörlüğü Meclis Başkanı İsmail Kahraman üstlensin. Temel Karamollaoğlu’na sadece Erdoğan’ın gömlek değiştirmesine yetecek kadar süre tanınsın. Meral Akşener’in ağzı yazma ile bağlansın sadece işaret dili ile konuşabilsin. Cezaevindeki Selahattin Demirtaş’ı temsilen ketılı katılsın. Muharrem İnce’ye program boyunca bu yıl üniversite sınavında çıkan fizik soruları çözdürülsün başka da söz hakkı verilmesin. Herhangi bir canlı yayın kazasına karşı yayın 10 dakika gecikmeli aktarılsın. Erdoğan’ın havaya girebilmesi için en ateşli gençlik kolu mensupları beyaz masa örtülerine sarılarak gelsin. “Reis bizi Afrin’e götür’ diye tezahürat yapsınlar. (Aman dikkat, araya bedelli sloganları karışmasın.) Salon güvenliği çok önemli, Sarayın korumalarından bin beş yüz yetmiş ikisi salonda hazır bulunsun.
Şu zor sorular sorular: Sayın Cumhurbaşkanı bu zindeliğinizi neye borçlusunuz? Biz hayal bile edemeden siz gerçekleştiriyorsunuz, bu nasıl bir ufuk? Gençler büyük bir konfor içinde büyüdü, sizin olmadığınız günleri bilmiyorlar. Onlara ne söyleyeceksiniz? Aya yapacağınız yol kaç şeritli olacak? Kendi şeyinizden doğalgaz başlattığınız İdo’nun kirvesi de olacak mısınız? Konyalı mühendislerin yaptığı hem tank hem helikopter olabilen görünmez savaş makinesinin seri üretimine ne zaman geçilecek? Bir liraya tuvalete gidebiliyoruz, teşekkür ederiz. Lakin büyük-küçük ayırımı olsa hem vatandaş kazanır hem de siz 50 kuruşa vurgu yapar seçmeninizi daha fazla coşturabilirsiniz? Zamanda yolculuk yaparak siz göreve gelmeden açılan üniversitelerin bile yapılmasını sağladığınız gibi, Divriği ve Yakutiye gibi medreselerde de harcınız olabilir mi?
Sorular burada biraz soğuk durabilir; Hakan Çelik ve Hande Fırat’ın muhteşem yorumuyla birlikte düşünün. Nasıl, güzel değil mi!
Ne dersiniz Erdoğan bu teklifi kabul eder mi?
[Sefer Can] 5.6.2018 [TR724]
Yandaş medya mensupları arasında bile Erdoğan’a soru sormasına izin verilenler diye bir kategori var. Mehmet Barlas ve Nihal Bengisu Karaca gibi bazı isimler gollük pas atacağım derken Reis’i küçük düşürdükleri için hem programda fırça yedi hem de takımdan kesildi. Herkes Rıdvan Dilmen kadar usta olamaz! Erdoğan’la mülakat yapmak zorunda olanlar hayatlarının en stresli anlarını yaşıyor. Kıvrım kıvrım kıvranıyorlar. Mezarlıktan geçen ve en küçük tıkırtıda ödü patlayacak adam psikolojisiyle soruları okuyorlar. Soruların kontrolden geçtiği muhakkak, hazır gelme ihtimali de düşük değil.
Böyledir ortamda liderler açık oturumu beklemek uçuk bir hayal olarak kalıyor. Ama yine de şöyle bir teklif sunabiliriz. Erdoğan promterini de alsın gelsin. Üstüne soruları Hande Fırat’la Hakan Çelik sorsun. Moderatörlüğü Meclis Başkanı İsmail Kahraman üstlensin. Temel Karamollaoğlu’na sadece Erdoğan’ın gömlek değiştirmesine yetecek kadar süre tanınsın. Meral Akşener’in ağzı yazma ile bağlansın sadece işaret dili ile konuşabilsin. Cezaevindeki Selahattin Demirtaş’ı temsilen ketılı katılsın. Muharrem İnce’ye program boyunca bu yıl üniversite sınavında çıkan fizik soruları çözdürülsün başka da söz hakkı verilmesin. Herhangi bir canlı yayın kazasına karşı yayın 10 dakika gecikmeli aktarılsın. Erdoğan’ın havaya girebilmesi için en ateşli gençlik kolu mensupları beyaz masa örtülerine sarılarak gelsin. “Reis bizi Afrin’e götür’ diye tezahürat yapsınlar. (Aman dikkat, araya bedelli sloganları karışmasın.) Salon güvenliği çok önemli, Sarayın korumalarından bin beş yüz yetmiş ikisi salonda hazır bulunsun.
Şu zor sorular sorular: Sayın Cumhurbaşkanı bu zindeliğinizi neye borçlusunuz? Biz hayal bile edemeden siz gerçekleştiriyorsunuz, bu nasıl bir ufuk? Gençler büyük bir konfor içinde büyüdü, sizin olmadığınız günleri bilmiyorlar. Onlara ne söyleyeceksiniz? Aya yapacağınız yol kaç şeritli olacak? Kendi şeyinizden doğalgaz başlattığınız İdo’nun kirvesi de olacak mısınız? Konyalı mühendislerin yaptığı hem tank hem helikopter olabilen görünmez savaş makinesinin seri üretimine ne zaman geçilecek? Bir liraya tuvalete gidebiliyoruz, teşekkür ederiz. Lakin büyük-küçük ayırımı olsa hem vatandaş kazanır hem de siz 50 kuruşa vurgu yapar seçmeninizi daha fazla coşturabilirsiniz? Zamanda yolculuk yaparak siz göreve gelmeden açılan üniversitelerin bile yapılmasını sağladığınız gibi, Divriği ve Yakutiye gibi medreselerde de harcınız olabilir mi?
Sorular burada biraz soğuk durabilir; Hakan Çelik ve Hande Fırat’ın muhteşem yorumuyla birlikte düşünün. Nasıl, güzel değil mi!
Ne dersiniz Erdoğan bu teklifi kabul eder mi?
[Sefer Can] 5.6.2018 [TR724]
Yıkım [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Yıkımın başladığı an ne zamandı? Ne zaman ipin ucu kaçtı? Hangi olay veya olaylardan sonra, makara boşaldı? Serbest düşüşe yol açan neydi?
Her şey 17/15 Aralık’ta başladı. Hukukun öldüğü günlerdi. Daha devletin ölmekte olduğunun farkında değildi kimse. İktidar hırsının para hırsına karıştığı bir siyaset-ticaret karşılıklı bağımlılığının devleti şiddete, yıkıma, hak ve hukuk ihlaline dönüştürdüğünü fark edenler, daha önceden demokrasi olsun diye destek oldukları Erdoğan ve AKP’den desteklerini kademeli olarak çekiyorlardı. Önce liberaller ve Kürtler, sonra bazı tek tük solcu ve nihayetinde dışlanan ve ötekileştirilen Cemaat. Sıfırlananın sadece dolarlar ve avrolar değil, hukuk olduğunu anlayacaktık. Devletle bizim aramızda tek sınırın hukuk olduğunu bu süreç bize öğretmediyse, neyi öğretti o zaman! Bu devlet, düşman ilan ettiğini ezer. Ona hukuk uygulamaz. Hukukun haricine çıkartır. Onu izole eder, sonra yok eder.
Sosyolojik grup aidiyeti, hukuk önünde fazlaca anlam ifade etmez. Açayım: bir kişinin sosyalist ya da Kürt olması tek başına suç unsuru olamaz. Nerede? Hukuk devletlerinde. Ama o kişi Kürt olup, örneğin yasadışı bir eyleme karışırsa veya PKK adına şiddet uygularsa, anayasa ve yasa önünde suçlu duruma düşer. Tek başına Kürt olduğu için değil, ama şiddete bulaştığı için. Sosyalist olmak suç değildir. Ama sosyalist ideolojiden hareketle “devrimci” bir örgüt adına şiddet eylemi yapmak suçtur. Aynı şey Cemaat için de geçerlidir. Cemaat üyesi olmanın bir yazılı belgeye veya kimlik kartına dayandığını sanmıyorum. Bu “kimin Cemaat’ten olduğu” konusunu çok karmaşıklaştırıyor. Yani Bank Asya’ya para yatıran, ya da çocuğunu Cemaat okuluna yazdıran mı Cemaat’ten? Yoksa Zaman gazetesinde fotoğraf çeken muhabir ya da arada yazı yayınlayan yazar mı? Yoksa Fethullah Gülen’le görüşmek mi buna kanıt? Hangisi? En kambur hukuk nizamlarında bile birine uygulanan hukuksal yaptırım, diğerlerine de uygulanmak zorundadır. Yani hukuk devleti olmayan bazı kanun devletlerinde bile, hukuk önünde eşitlik, otoriteryan ve hukuksuz rejimlerin ceberutluğunda bile belli seviyede bir adaleti beraberinde getirir. Mesela Fethullah Gülen’le görüşmek A kişisi için “suç teşkil ediyorsa”, B, C ve N kişileri için de aynı kıstas uygulanmalı, tüm Gülen’le görüşen bireyler için aynı “yasal işlem” yapılmalıdır. Burada sadece Gülen’le görüşmüş olmanın suç olup olmadığı gibi felsefi ve etik bir soruyu özellikle hariçte bırakıyorum. Yoksa elbette biliyorum ki, biriyle görüşmek ya da görüşmemek, tek başına bir “suç delili” ya da “suç gerekçesi” olamaz. Mesele, uygulamanın tutarlılık boyutudur. En alçak ve hukuksuz rejim bile tutarlılığa dikkat eder. Etmezse inandırıcılığını yitirir çünkü. Türkiye’de yaşanmakta olan, devletin tutarlılığını yitirmiş olmasının sonucu olarak devletin erimesi, inandırıcılığını yitirdikçe ortadan kalkmasıdır.
Bunlar suç değildir. Nerede? Hukuk devletlerinde
Birinin biriyle ya da birileriyle örneğin kermes düzenlemesi, suç değildir. Ya da bir gazetede yazı yazmak veya “yanlış gazeteye abone olmak” gibi bir suç olamaz. Nerede? Hukuk devletlerinde. Ama hukuk devleti olmasa da, bunu yapan bir devlet, suç ilan ettiği suç olmayan bir şeyi ceberutça ve keyfi olarak birilerine uygular ve onları takibata alırken, onların eş veya anne-babalarını, ya da hatta çocuklarını da takibata alıyorsa, burada ayrı bir haksızlık boyutudur söz konusu olan. Deniz Gezmişlerin anne babası hapse atılmamıştı. Hatta Abdullah Öcalan’ın aile bireylerine dokunulmamıştı. Öcalan’ın yeğeni HDP’den milletvekili olup Meclis’e girmişti hatta. Yani suçun şahsiliği ilkesi, PKK’lılara bile uygulandı Türkiye’de. Türkiye’yi diğer Ortadoğu ülkelerinden ayıran temel özelliklerin başında, bu tür bir işleyen hukuk düzenine sahip olmak gelmekteydi denebilir. Tabi bazı istisnai cinnet hallerini düşünmezsek! Oysa bu saydığım devlet olma kriterine uyulmayan birçok dönem yaşandı. 1915 Ermeni Soykırımı, Dersim Katliamı, 6/7 Eylül Olayları, Varlık Vergisi. Yani bu devletin genlerinde bu tür hukuksuzluklar var potansiyel olarak.
Ülkede kalanlar, cehennemi bu dünyada yaşıyor…
O potansiyel, o patolojik gen devreye girdi. İşte hukukun ölümü bu genin aktif hale gelmesiyle gerçekleşti. Hukuku öldürdüler. Sadece hukuk devleti değildi ölen yani. Böylece 12 Eylül’ün yapamadığını yaptılar. Devleti kendi çıkarlarına hizmet eden bir tür ip çekme makinesine dönüştürdüler. Gerekli tarihsel tecrübe ve donanım vardı zaten. İşin kötüsü bunu yaparken, yaptıklarının toplumca kabul edilmesini, kendi kumpaslarına dayalı realitelerinin tüm topluma yerleşmesini de sağlamayı başardılar. Hala Ermeni’lerin başına gelenlere “ama” ile başlayan cümlelerle yaklaşanlar çoğunlukta değil mi sanki? Rejim bunu sağlar. Bunu sağladığı ölçüde varlığını devam ettirebilir çünkü. Bu noktada önemli olan, kullandıkları kavramların ve dilin, diğer kesimlerce benimsenmesini sağlamalarıydı. Böylelikle, sadece MHP’yi yutmadılar, CHP’den İYİ Parti’ye, HDP’ye dek tüm siyasi yelpazeyi kendi dillerini konuşmaya zorladılar. Böylece ülke sathında herkes, rejimin dilini benimsedi. Yeni bir diaspora doğuyordu. Ermenilerden, Rumlardan, Yahudilerden, Kürtlerden sonra, yine memleketin öz evlatları (tıpkı kendilerinden önceki öz evlatlar gibi!) memleketi terk ediyorlar, etmek zorunda bırakılıyorlardı. Ülkede kalanlar, cehennemi bu dünyada yaşıyor, soğuk ve engin denizlere, ya da debisi ölümcül nehirlere atıyorlardı zayıf bedenlerini, çocuklarıyla beraber!
Hapishanesinde ve nezarethanesinde işkence olan, mahkemesine Saray’ın direktifi giden, sürdürülen soruşturmasına müdahil olunan ve yeri geldiğinde hâkimi veya savcısı, bazen de her ikisi birden görevden alınan bir ülke oldu artık Türkiye. Bir önceki ülke kaderini belki de en çok etkileyecek halk oylamasında Yüksek Seçim Kurulu’nca seçimlere hile karıştırılan, mühürsüz oy pusulalarının (1,5 milyon kadar!) mühürlü ve yasal oylara karıştırıldığı bir ülke! İstediğini hapse atıyor, istediğini çıkartıyor. Almanya bastırınca Deniz Yücel’i içerden çıkartıyor, ABD’ye “ver papazı, al papazı” diyerek “takas” teklif ediyor. 160 bin kişiyi kamu görevinden uyduruk KHK’larla atmış, onları hain olarak damgalamış bir rejim. Bu gözdağının ardından tüm devlet karşılarında hazırola geçmiş. Sıkıysa bir itiraz eden veya hatta bir “ama” diyen olsun! “İşte FETÖ’cü” diye yeri-göğü çınlatarak bağırmaya hazır milyonlar var nasıl olsa.
Gazetelerin yazdığı ve TV’lerde anlatılanlar hep aynı dile, söyleme, rejimin “resmi diskuruna” uygun, tekrar üstüne tekrar. Zulmü arttıkça iktidarını büyük bir hazla konsolide eden bir rejim – içinde kimler var ve hangi karar alma mekanizmaları mevcut bilmiyoruz. Görünen Erdoğan da, görünmeyen kim? Bu görünmeyen gücün mevcut yapıda belirleyici olduğunu ortaya koyan onlarca yazı yazdım. Bu türden bir rejimin ordu desteksiz yürütülmesi olanaksız. Polisi saymıyorum, çünkü o zaten rejimin apaçık kontrolü altında. Yargı gibi. Ama ya ordu? Asıl sorun şu: Erdoğan mı orduyu kontrol ediyor, yoksa ordu mu Erdoğan’ı? Başka türlü sorayım. General ve amirallerin yüzde ellisini darbeci olduğu gerekçesiyle tasfiye eden ve onları hapse atan güç hangisi? Erdoğan mı, yoksa ordudaki bir başka grup mu? Yine bir önemli soru: Erdoğan’ın Çözüm Süreci’nden vazgeçmesi ve bir anda şahin bir Kürt politikasına dönülmesinin kararını kim verdi? Erdoğan’ın kendisi mi? Yoksa ona bunu dayatan, onu pazarlıkla buna ikna eden bir güç mü vardı? İkincisiyse eğer, pazarlığın konusu neydi? 15 Temmuz’a gidilen sürecin taşlarının döşenmesi mi?
Akşener’in partisine eski Ergenekoncu subayları kim doldurdu?
Kılıçdaroğlu nasıl oldu da “Yenikapı Ruhu” denilen devletin yıkım sürecine olur verdi? Bahçeli nasıl oldu da Erdoğan’a yakınlaşma stratejisinde karar kıldı? Bu kararları kendi iradeleriyle mi aldılar, yoksa birileri onları bu kararlara zorladı mı? Akşener’in partisine eski Ergenekoncu subayları kim doldurdu? Onları nereden tanıyordu Akşener? Yoksa araya birileri mi girdi? Kim? Neden? Hangi motiflerle? Yoksa rejimin dilinin bu denli yaygın olarak benimsenmesinin arkasında bu “görünmez el” mi var? Türkiye siyasetine şekil veren bu “görünmez el” kim?
Erdoğan’ın arkasındaki güç ve bu görünmez el aynı istikamette çalışıyor. Aynı odak mıdır bu? Amacı nedir? Mesela mantar gibi Türkiye’de patlak veren anti-Batı ve anti ABD akımının temelleri nereye dayanıyor? Aynı zamanda – enteresan şekilde – Rusyacı Avrasyacı politikalar nasıl benimseniverdi? Üstelik Rus jeti düşürülmüşken, üstelik Rus büyükelçi suikaste uğrayıp öldürülmüşken? On yıllarca ABD ve İngiltere 36. paralelin üzerinde uçuşa yasak bölge ilan ederek Irak’ta fiili bir Kürdistan’ı kurdururken bundan rahatsız olmayan Türkiye, Suriye’de IŞİD’le mücadelede kullanılan Suriye Kürtlerine ABD’nin destek vermesinden neden rahatsız oldu? Bu işte bir mantık hatası yok mu? Yoksa o görünmez el, bu durumu bir tür Batı ve ABD karşıtlığı manivelası olarak mı kullandı? İyi de neden?
Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı Erdoğan, Oslo ve Çözüm Süreci’nde PKK ile doğrudan görüşmelerin siyasi kararını alan Erdoğan, Ergenekon Süreci’nin “savcısı” olduğunu söyleyen Erdoğan, nasıl oldu da bugün bunca “projesine” yüz seksen derece ters politikaları benimseyiverdi? Bu soruları sormayalım mı? Nasıl oldu da HDP’lileri İmralı’ya göndertirken, ya da sınırda PKK’lıların özgürce Türkiye’ye girişi için seyyar mahkemeler kurarak hâkim-savcıları sınıra gönderten Erdoğan, sonrasında Cizre’de, Sur’da, Diyarbakır’da ve daha onlarca yerleşim yerinde sivillerin de bulunduğu evleri, mahalleleri ağır silahlarla bombalattı? Bu tutarsızlıkların nedenini sormayalım mı? Nasıl oldu da Gülen Cemaati’ni el üstünde tutarken bir anda aynı cemaati “paralel devlet” ilan etti, sonra da “terörist”? Bu ve onlarca soru, Türkiye’de olan-bitenlerin nedenlerini anlamamıza yardımcı olabilir. Soru sormak ve sorgulamak, çelişkileri rejimin yüzüne vurmak, ama muhalefeti sorgulamayı da ihmal etmeden! Bu yapılmadan, normalleşme olamaz.
Normalleşme, bir seçimle gerçekleşecek kadar basit değil artık. Kaf dağının ardında! Pandoranın kutusunu açmak kolay. Ya kapamak?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 5.6.2018 [TR724]
Her şey 17/15 Aralık’ta başladı. Hukukun öldüğü günlerdi. Daha devletin ölmekte olduğunun farkında değildi kimse. İktidar hırsının para hırsına karıştığı bir siyaset-ticaret karşılıklı bağımlılığının devleti şiddete, yıkıma, hak ve hukuk ihlaline dönüştürdüğünü fark edenler, daha önceden demokrasi olsun diye destek oldukları Erdoğan ve AKP’den desteklerini kademeli olarak çekiyorlardı. Önce liberaller ve Kürtler, sonra bazı tek tük solcu ve nihayetinde dışlanan ve ötekileştirilen Cemaat. Sıfırlananın sadece dolarlar ve avrolar değil, hukuk olduğunu anlayacaktık. Devletle bizim aramızda tek sınırın hukuk olduğunu bu süreç bize öğretmediyse, neyi öğretti o zaman! Bu devlet, düşman ilan ettiğini ezer. Ona hukuk uygulamaz. Hukukun haricine çıkartır. Onu izole eder, sonra yok eder.
Sosyolojik grup aidiyeti, hukuk önünde fazlaca anlam ifade etmez. Açayım: bir kişinin sosyalist ya da Kürt olması tek başına suç unsuru olamaz. Nerede? Hukuk devletlerinde. Ama o kişi Kürt olup, örneğin yasadışı bir eyleme karışırsa veya PKK adına şiddet uygularsa, anayasa ve yasa önünde suçlu duruma düşer. Tek başına Kürt olduğu için değil, ama şiddete bulaştığı için. Sosyalist olmak suç değildir. Ama sosyalist ideolojiden hareketle “devrimci” bir örgüt adına şiddet eylemi yapmak suçtur. Aynı şey Cemaat için de geçerlidir. Cemaat üyesi olmanın bir yazılı belgeye veya kimlik kartına dayandığını sanmıyorum. Bu “kimin Cemaat’ten olduğu” konusunu çok karmaşıklaştırıyor. Yani Bank Asya’ya para yatıran, ya da çocuğunu Cemaat okuluna yazdıran mı Cemaat’ten? Yoksa Zaman gazetesinde fotoğraf çeken muhabir ya da arada yazı yayınlayan yazar mı? Yoksa Fethullah Gülen’le görüşmek mi buna kanıt? Hangisi? En kambur hukuk nizamlarında bile birine uygulanan hukuksal yaptırım, diğerlerine de uygulanmak zorundadır. Yani hukuk devleti olmayan bazı kanun devletlerinde bile, hukuk önünde eşitlik, otoriteryan ve hukuksuz rejimlerin ceberutluğunda bile belli seviyede bir adaleti beraberinde getirir. Mesela Fethullah Gülen’le görüşmek A kişisi için “suç teşkil ediyorsa”, B, C ve N kişileri için de aynı kıstas uygulanmalı, tüm Gülen’le görüşen bireyler için aynı “yasal işlem” yapılmalıdır. Burada sadece Gülen’le görüşmüş olmanın suç olup olmadığı gibi felsefi ve etik bir soruyu özellikle hariçte bırakıyorum. Yoksa elbette biliyorum ki, biriyle görüşmek ya da görüşmemek, tek başına bir “suç delili” ya da “suç gerekçesi” olamaz. Mesele, uygulamanın tutarlılık boyutudur. En alçak ve hukuksuz rejim bile tutarlılığa dikkat eder. Etmezse inandırıcılığını yitirir çünkü. Türkiye’de yaşanmakta olan, devletin tutarlılığını yitirmiş olmasının sonucu olarak devletin erimesi, inandırıcılığını yitirdikçe ortadan kalkmasıdır.
Bunlar suç değildir. Nerede? Hukuk devletlerinde
Birinin biriyle ya da birileriyle örneğin kermes düzenlemesi, suç değildir. Ya da bir gazetede yazı yazmak veya “yanlış gazeteye abone olmak” gibi bir suç olamaz. Nerede? Hukuk devletlerinde. Ama hukuk devleti olmasa da, bunu yapan bir devlet, suç ilan ettiği suç olmayan bir şeyi ceberutça ve keyfi olarak birilerine uygular ve onları takibata alırken, onların eş veya anne-babalarını, ya da hatta çocuklarını da takibata alıyorsa, burada ayrı bir haksızlık boyutudur söz konusu olan. Deniz Gezmişlerin anne babası hapse atılmamıştı. Hatta Abdullah Öcalan’ın aile bireylerine dokunulmamıştı. Öcalan’ın yeğeni HDP’den milletvekili olup Meclis’e girmişti hatta. Yani suçun şahsiliği ilkesi, PKK’lılara bile uygulandı Türkiye’de. Türkiye’yi diğer Ortadoğu ülkelerinden ayıran temel özelliklerin başında, bu tür bir işleyen hukuk düzenine sahip olmak gelmekteydi denebilir. Tabi bazı istisnai cinnet hallerini düşünmezsek! Oysa bu saydığım devlet olma kriterine uyulmayan birçok dönem yaşandı. 1915 Ermeni Soykırımı, Dersim Katliamı, 6/7 Eylül Olayları, Varlık Vergisi. Yani bu devletin genlerinde bu tür hukuksuzluklar var potansiyel olarak.
Ülkede kalanlar, cehennemi bu dünyada yaşıyor…
O potansiyel, o patolojik gen devreye girdi. İşte hukukun ölümü bu genin aktif hale gelmesiyle gerçekleşti. Hukuku öldürdüler. Sadece hukuk devleti değildi ölen yani. Böylece 12 Eylül’ün yapamadığını yaptılar. Devleti kendi çıkarlarına hizmet eden bir tür ip çekme makinesine dönüştürdüler. Gerekli tarihsel tecrübe ve donanım vardı zaten. İşin kötüsü bunu yaparken, yaptıklarının toplumca kabul edilmesini, kendi kumpaslarına dayalı realitelerinin tüm topluma yerleşmesini de sağlamayı başardılar. Hala Ermeni’lerin başına gelenlere “ama” ile başlayan cümlelerle yaklaşanlar çoğunlukta değil mi sanki? Rejim bunu sağlar. Bunu sağladığı ölçüde varlığını devam ettirebilir çünkü. Bu noktada önemli olan, kullandıkları kavramların ve dilin, diğer kesimlerce benimsenmesini sağlamalarıydı. Böylelikle, sadece MHP’yi yutmadılar, CHP’den İYİ Parti’ye, HDP’ye dek tüm siyasi yelpazeyi kendi dillerini konuşmaya zorladılar. Böylece ülke sathında herkes, rejimin dilini benimsedi. Yeni bir diaspora doğuyordu. Ermenilerden, Rumlardan, Yahudilerden, Kürtlerden sonra, yine memleketin öz evlatları (tıpkı kendilerinden önceki öz evlatlar gibi!) memleketi terk ediyorlar, etmek zorunda bırakılıyorlardı. Ülkede kalanlar, cehennemi bu dünyada yaşıyor, soğuk ve engin denizlere, ya da debisi ölümcül nehirlere atıyorlardı zayıf bedenlerini, çocuklarıyla beraber!
Hapishanesinde ve nezarethanesinde işkence olan, mahkemesine Saray’ın direktifi giden, sürdürülen soruşturmasına müdahil olunan ve yeri geldiğinde hâkimi veya savcısı, bazen de her ikisi birden görevden alınan bir ülke oldu artık Türkiye. Bir önceki ülke kaderini belki de en çok etkileyecek halk oylamasında Yüksek Seçim Kurulu’nca seçimlere hile karıştırılan, mühürsüz oy pusulalarının (1,5 milyon kadar!) mühürlü ve yasal oylara karıştırıldığı bir ülke! İstediğini hapse atıyor, istediğini çıkartıyor. Almanya bastırınca Deniz Yücel’i içerden çıkartıyor, ABD’ye “ver papazı, al papazı” diyerek “takas” teklif ediyor. 160 bin kişiyi kamu görevinden uyduruk KHK’larla atmış, onları hain olarak damgalamış bir rejim. Bu gözdağının ardından tüm devlet karşılarında hazırola geçmiş. Sıkıysa bir itiraz eden veya hatta bir “ama” diyen olsun! “İşte FETÖ’cü” diye yeri-göğü çınlatarak bağırmaya hazır milyonlar var nasıl olsa.
Gazetelerin yazdığı ve TV’lerde anlatılanlar hep aynı dile, söyleme, rejimin “resmi diskuruna” uygun, tekrar üstüne tekrar. Zulmü arttıkça iktidarını büyük bir hazla konsolide eden bir rejim – içinde kimler var ve hangi karar alma mekanizmaları mevcut bilmiyoruz. Görünen Erdoğan da, görünmeyen kim? Bu görünmeyen gücün mevcut yapıda belirleyici olduğunu ortaya koyan onlarca yazı yazdım. Bu türden bir rejimin ordu desteksiz yürütülmesi olanaksız. Polisi saymıyorum, çünkü o zaten rejimin apaçık kontrolü altında. Yargı gibi. Ama ya ordu? Asıl sorun şu: Erdoğan mı orduyu kontrol ediyor, yoksa ordu mu Erdoğan’ı? Başka türlü sorayım. General ve amirallerin yüzde ellisini darbeci olduğu gerekçesiyle tasfiye eden ve onları hapse atan güç hangisi? Erdoğan mı, yoksa ordudaki bir başka grup mu? Yine bir önemli soru: Erdoğan’ın Çözüm Süreci’nden vazgeçmesi ve bir anda şahin bir Kürt politikasına dönülmesinin kararını kim verdi? Erdoğan’ın kendisi mi? Yoksa ona bunu dayatan, onu pazarlıkla buna ikna eden bir güç mü vardı? İkincisiyse eğer, pazarlığın konusu neydi? 15 Temmuz’a gidilen sürecin taşlarının döşenmesi mi?
Akşener’in partisine eski Ergenekoncu subayları kim doldurdu?
Kılıçdaroğlu nasıl oldu da “Yenikapı Ruhu” denilen devletin yıkım sürecine olur verdi? Bahçeli nasıl oldu da Erdoğan’a yakınlaşma stratejisinde karar kıldı? Bu kararları kendi iradeleriyle mi aldılar, yoksa birileri onları bu kararlara zorladı mı? Akşener’in partisine eski Ergenekoncu subayları kim doldurdu? Onları nereden tanıyordu Akşener? Yoksa araya birileri mi girdi? Kim? Neden? Hangi motiflerle? Yoksa rejimin dilinin bu denli yaygın olarak benimsenmesinin arkasında bu “görünmez el” mi var? Türkiye siyasetine şekil veren bu “görünmez el” kim?
Erdoğan’ın arkasındaki güç ve bu görünmez el aynı istikamette çalışıyor. Aynı odak mıdır bu? Amacı nedir? Mesela mantar gibi Türkiye’de patlak veren anti-Batı ve anti ABD akımının temelleri nereye dayanıyor? Aynı zamanda – enteresan şekilde – Rusyacı Avrasyacı politikalar nasıl benimseniverdi? Üstelik Rus jeti düşürülmüşken, üstelik Rus büyükelçi suikaste uğrayıp öldürülmüşken? On yıllarca ABD ve İngiltere 36. paralelin üzerinde uçuşa yasak bölge ilan ederek Irak’ta fiili bir Kürdistan’ı kurdururken bundan rahatsız olmayan Türkiye, Suriye’de IŞİD’le mücadelede kullanılan Suriye Kürtlerine ABD’nin destek vermesinden neden rahatsız oldu? Bu işte bir mantık hatası yok mu? Yoksa o görünmez el, bu durumu bir tür Batı ve ABD karşıtlığı manivelası olarak mı kullandı? İyi de neden?
Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı Erdoğan, Oslo ve Çözüm Süreci’nde PKK ile doğrudan görüşmelerin siyasi kararını alan Erdoğan, Ergenekon Süreci’nin “savcısı” olduğunu söyleyen Erdoğan, nasıl oldu da bugün bunca “projesine” yüz seksen derece ters politikaları benimseyiverdi? Bu soruları sormayalım mı? Nasıl oldu da HDP’lileri İmralı’ya göndertirken, ya da sınırda PKK’lıların özgürce Türkiye’ye girişi için seyyar mahkemeler kurarak hâkim-savcıları sınıra gönderten Erdoğan, sonrasında Cizre’de, Sur’da, Diyarbakır’da ve daha onlarca yerleşim yerinde sivillerin de bulunduğu evleri, mahalleleri ağır silahlarla bombalattı? Bu tutarsızlıkların nedenini sormayalım mı? Nasıl oldu da Gülen Cemaati’ni el üstünde tutarken bir anda aynı cemaati “paralel devlet” ilan etti, sonra da “terörist”? Bu ve onlarca soru, Türkiye’de olan-bitenlerin nedenlerini anlamamıza yardımcı olabilir. Soru sormak ve sorgulamak, çelişkileri rejimin yüzüne vurmak, ama muhalefeti sorgulamayı da ihmal etmeden! Bu yapılmadan, normalleşme olamaz.
Normalleşme, bir seçimle gerçekleşecek kadar basit değil artık. Kaf dağının ardında! Pandoranın kutusunu açmak kolay. Ya kapamak?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 5.6.2018 [TR724]
Elon Musk kendi şirketinden kovulabilir!
Tesla şirketinin bugün yapılacak yıllık yönetim kurulu toplantısında Elon Musk’ın yönetim kurulu başkanlığından, kardeşi Kimbal Musk’ın da yönetim kurulu üyeliğinden alınması önerisi oylanacak.
Şirketin hissedarlarına danışmanlık veren CtW Yatırım Grubu geçen hafta Tesla hissedarlarına gönderdiği mektupta ise yönetim kurulunda Antonio Gracias, Kimball Musk ve James R. Murdoch’un yeniden üye olarak seçilmemesi çağrısında bulundu.
BBC’nin haberine göre, Tesla’da 12 hissesi bulunan Jing Zhao isimli bir hissedar, Musk’un yönetim kurulu başkanlığını bırakarak bağımsız bir yönetici pozisyonunda olmasını önerdi.
Şirketin CEO’su olarak çalışan Musk aynı zamanda yüzde 20 hisseyle yönetim kurulu başkanı olarak görev yapıyor. Tesla Motors, 2018’in ilk çeyreğinde 710 milyon dolar zarar ettiğini açıklamıştı.
Yıllık yönetim kurulu toplantısında gündeme gelecek bir diğer öneri de Elon Musk’un etkisinde hareket ettiği düşünülen üç yönetim kurulu üyesinin yeniden seçilmemesi. CtW mektubunda Tesla’nın zararının son çeyrekte yüzde 19’a çıktığını ve bu dönemde şirketin nakit rezervinin de hızla eridiği söylendi. Ayrıca 3 üyenin Musk ile yakın ya da kişisel bağlarının bulunduğu belirtildi.
Tesla’dan açıklama: İyi yönetime ihtiyaç var
Tesla yönetim kurulu ise CEO ve yönetim kurulu üyelerinin bu dönemde görevlerinden alınmaması gerektiğini savunan bir açıklama yayımladı.
Açıklamada, “Tesla gelişme döneminde ve uzun dönemli hedeflerimizi gerçekleştirmek için iyi yönetime ihtiyaç var. CEO ve Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini ayırmak şirketin ve hissedarlarının çıkarlarına hizmet etmeyecektir.” denildi.
[TR724] 5.6.2018
Şirketin hissedarlarına danışmanlık veren CtW Yatırım Grubu geçen hafta Tesla hissedarlarına gönderdiği mektupta ise yönetim kurulunda Antonio Gracias, Kimball Musk ve James R. Murdoch’un yeniden üye olarak seçilmemesi çağrısında bulundu.
BBC’nin haberine göre, Tesla’da 12 hissesi bulunan Jing Zhao isimli bir hissedar, Musk’un yönetim kurulu başkanlığını bırakarak bağımsız bir yönetici pozisyonunda olmasını önerdi.
Şirketin CEO’su olarak çalışan Musk aynı zamanda yüzde 20 hisseyle yönetim kurulu başkanı olarak görev yapıyor. Tesla Motors, 2018’in ilk çeyreğinde 710 milyon dolar zarar ettiğini açıklamıştı.
Yıllık yönetim kurulu toplantısında gündeme gelecek bir diğer öneri de Elon Musk’un etkisinde hareket ettiği düşünülen üç yönetim kurulu üyesinin yeniden seçilmemesi. CtW mektubunda Tesla’nın zararının son çeyrekte yüzde 19’a çıktığını ve bu dönemde şirketin nakit rezervinin de hızla eridiği söylendi. Ayrıca 3 üyenin Musk ile yakın ya da kişisel bağlarının bulunduğu belirtildi.
Tesla’dan açıklama: İyi yönetime ihtiyaç var
Tesla yönetim kurulu ise CEO ve yönetim kurulu üyelerinin bu dönemde görevlerinden alınmaması gerektiğini savunan bir açıklama yayımladı.
Açıklamada, “Tesla gelişme döneminde ve uzun dönemli hedeflerimizi gerçekleştirmek için iyi yönetime ihtiyaç var. CEO ve Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini ayırmak şirketin ve hissedarlarının çıkarlarına hizmet etmeyecektir.” denildi.
[TR724] 5.6.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)