BİR NEBİNİN SOYUNDAN, ALİ’LER SULBÜNDENİZ.
KUTLU BİR ŞECEREDEN, FÂTIMA GÜLLERİYİZ.
DEDEMİN MÜJDESİNDEN, CENNETİN SEYYİDİYİZ.
YEZİD TARAFTARINDAN, KERBELA ŞEHİDİYİZ.
GÖRÜNÜRDE VAHŞETTEN, BİR ZULÜM İÇİNDEYİZ.
BİZLER DE HERKES GİBİ KADERİN ESİRİYİZ.
BİDAYETİNDEN BERİ, HAVF-RECA İÇİNDEYİZ.
ZATEN BİZ ÖMÜR BOYU HEP AYNI ÇİZGİDEYİZ.
KABALIK BİZDEN IRAK, ZİRA BİZ MEDENÎYİZ.
BİLENLER BİZİ BİLİR, SEVGİ FEDAYİSİYİZ.
KERBELA’DA GURBETTE, FAKAT KURBİYETTEYİZ.
GAM DEĞİL SUSUZ KALMAK, BİZ RAHMET İÇİNDEYİZ.
KORKAKLIK VE TELÂŞIN SEMTİNİ HİÇ BİLMEYİZ.
ALLAH BİZE KÂFİDİR, GAYRİYİ DÜŞÜNMEYİZ.
DÜNYANIN HER YERİNDE NİCE HÜSEYİN’LERİZ.
ALLAH RIZASI İÇİN, HER ŞEYDEN VAZGEÇERİZ.
BU İMAN DAVASINDA, HEPİMİZ HÜSEYİN’İZ.
KİMSE ZARAR VEREMEZ, ZİRA İNAYETTEYİZ.
(Bir Muharrem hecelemesi)
[BÂRÂN] 22.9.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com
Yaratılış Orkestrasından Ahenkli Mûsıki [Safvet Senih]
Bediüzzaman Hazretleri 1919’da yazdığı manzum Lemaat (Çekirdekleri Çiçekleri) isimli Risalesinde Muazzam Bir Tevhid Delili olarak kâinatı şöyle seslendiriyor:
“Şu kâinat tamamıyla bir bürhan-ı muazzamdır. Gayb âleminin dili şehadet âleminde Sübhanallah Sübhanallah diyerek tesbih etmekte, Lâ ilahe illallah Lâ ilahe illallah diyerek de tevhidi ilân etmektedir. Evet Rahman olan Allah’ın bir olduğunu ifade etmekle, büyük bir sesle LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ… diye zikretmektedir.
“Kainatın bütün zerreleri, hücreleri, bütün erkân ve âzâsı zikreden bir dil olarak; o büyük sesle beraber LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ demektedir.
“O dillerde çeşitlilik var, o seslerde mertebeler var. Fakat onun zikri ve onun sesi onların hepsini LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ diyerek bir noktada toplanmaktadır.
“Bu kainat, büyük bir insandır, büyük sesle zikrini etmektedir; bütün eczası, zerrâtı da küçücük sesleriyle, o büyük sesin âhengine uyarak LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ demektedir.”
Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan bu muazzam orkestrayı şöyle dillendirmektedir:
“Şimşek çakar, gök gürler; ufuklar birbirine giriyor, sanırsınız!
Filler, aslanlar haykırırlar, kükrerler; zaman inim inim inler.
Bunların yanında sesleri kulaklarımızın duygu hududuna giremeyen karıncalar da vardır. Onlar da ses çıkarırlar. Çünkü yaşıyorlar. Yaradılış muazzam bir orkestradır ki, onu idare edenin elindeki değnek muhakkak ki, bazen bu karıncaya da emir verir.
Ama orkestra içinde onun yeri nedir; biz bilemeyiz; Bestekâr bilir. Her şey konuşuyor, dili var. Çünkü yaşıyor. Biz duymuyoruz anlamıyoruz diye bunları nasıl inkâr ederiz? Ayağımızın altında ezilen bir ottan, bir toprak zerresine kadar her şey konuşuyor. Çünkü hayat nizamı içindir. Başka türlü yaşanmaz.
Sırrına eremediğimiz ve eremeyeceğimiz bir âlemin içindeyiz ki, sade hayat!..
Ölümün, yokluğun nam ve nişanı yok. Çünkü var olan herşey yaşıyor.
Müsaade ederseniz ben de yaşıyorum.”
Üstad Hazretleri Lemaat’ta varlıkları şöyle konuşturuyor:
“Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, raadlardaki (gök gürlemelerindeki) rakraka, taşlardaki tıktıka birer mânidâr nevaz (okşama)…
“Havanın terennümleri, gök gürleyişlerinin naraları, dalgaların nağmeleri, Allah’ın azametini birer zikrediştir. Yağmurun şarkılara benzeyen güzel ve hoş sesi, kuşların seci’ sanatına benzeyen ritimli sesleri, Allah’ın rahmetine mazhariyetin birer teşbihleri; hakikata birer mecaz olarak tezâhürleri…
“Eşyada olan sesler, birer varlık sesidir: ‘Ben de varım’ demektedirler. O susan kainat, birden söze başlıyor: ‘Bizi cansız ve donuk varlıklar zannetmeyin, ey boşboğaz insanlar!’
“Kuşları söylettirir, ya bir nimetin lezzeti veya bir rahmetin gökten inişi… Ayrı ayrı seslerle, küçük ses ve sadâlar ile rahmeti alkışlarlar, nimet üstünde inerler ve şükrederek uçuşurlar…
“Rumuzlu bir ifadeyle onlar: ‘Ey kainat kardeşler! Ne güzeldir halimiz: Şefkatle perverdeyiz (yetiştiriliyoruz). Hâlimizden memnunuz.” derler. Sivri dimdikleriyle fezaya birer nazlı avaz ve haykırışlarını saçıyorlar.
“Güya bütün kainat ulvî bir mûsîkidir… İman nuru işitir, zikirleri ve teşbihleri… Zira hikmet reddeder tesadüfün varlığını, nizam ise tardeder evham üreten ve kuruntu yapan böyle şeyleri…”
Kur’an-ı Kerim, “En güzel isim ve vasıfların Allah’a ait olduğunu ifade ediyor. (Tâhâ Suresi, 20/8)… Üstad Hazretleri diyor ki: “Eğer o yüksek hakikatleri yakından temâşâ etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. ‘Ne diyorsun?’ de. Elbette ‘Yâ Celîl! Yâ Celîl! Yâ Azîz! Yâ Cebbâr!’ dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. ‘Ne diyorsunuz?’ de. Elbette ‘Yâ Cemîl! Yâ Cemil! Yâ Cemil! Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!’ diyecekler. Semayı dinle. Nasıl ‘Yâ Celîl-i Zül’-Cemâl!’ diyor. Arza kulak ver. Nasıl ‘Yâ Cemil-i Zül’Celâl!’ diyor. Hayvanlara dikkat et. Nasıl ‘Yâ Rahman’ Yâ Rezzak!’ diyorlar. Bahardan sor. Bak nasıl ‘Yâ Hannân! Yâ Rahman! Yâ Rahîm! Yâ Kerim! Yâ Lâtif! Yâ Atûf! Yâ Musavvir! Yâ Muhsin! Yâ Müzeyyin!’ gibi çok esmayı işiteceksin. İnsan olan bir insandan sor. Bak nasıl Cenab-ı Hakkın Esmâ-i Hüsnâsını (Güzel İsimlerini) okuyor ve alnında yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Güya kâinat, büyük bir zikir mûsikîsidir. En küçük nağme, en gür nağmelere karışmakla, haşmetli bir letâfet vermektedir.” (Yirmi Dördüncü Söz, Birinci Dal)
Üstad Hazretleri burada, hayvanların ‘Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!’ dediklerini söylediği cümlenin altına şöyle bir not, bir hâşiye düşmüştür:
“Hatta bir gün kedilere baktım. Yalnız yemeklerini yediler, oynadılar, yattılar. Hatırıma geldi: ‘Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübarek denilir?’ Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi. Sarih (açık) bir surette ‘Yâ Rahîm! Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!’ diyerek güya hatırıma gelen itirazı ve tahkiri, tâifesi namına reddedip, yüzüme çarptı.
“Aklıma geldi: ‘Acaba şu (Yâ Rahîm!) zikri bu kediye mi mahsustur. Yoksa bütün kediler bu zikri söyler mi? Hem işitmek yalnız benim gibi haksız bir itirazcıya mı münhasırdır? Yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?’ Sonra sabahleyin başka kedileri dinledim. Gerçi onun gibi sarih (net) değil, fakat değişik derecede aynı zikri tekrar ediyorlar. Başlangıçta hırhırları arkasında ‘Yâ Rahîm’ fark edilir. Git gide hırhırları, mırmırları, aynı ‘Yâ Rahîm!’ olur. Mahreçsiz fasih (düzgün ifade ile) hüzünlü bir zikir olur. Ağzını kapar, güzel ‘Yâ Rahîm!’ çeker. Bu durumu yanıma gelen kardeşlere anlattım. Onlar da dikkat ettiler. ‘Bir derece işitiyoruz’ dediler. Sonra kalbime geldi: ‘Acaba, kedilerin sadece bu ismi çekmelerinin hikmeti nedir? Ve ne için insan şîvesiyle zikrederler, hayvan lisanı ile etmiyorlar?’ Kalbime geldi: ‘Şu hayvanlar, çocuk gibi çok nazlı, nâzik ve insana karışık bir arkadaş olduğunda, çok şefkat ve merhamete muhtaçtırlar. Okşandığı vakit hoşlarına giden taltifleri gördükleri zaman o nimete bir hamd olarak, köpeğin aksine olarak, sebepleri bırakıp yalnız kendi Hâlık-ı Rahîminin rahmetini kendi âleminde ilân ile gaflet uykusunda olan insanları ikaz ve ‘Yâ Rahîm!’ nidasıyla, ‘Kimden medet gelir ve kimden rahmet beklenir’ sebeplere tapanlara ihtar ediyorlar.”
Dikkat etsek fark edeceğiz ki, âlemde herşey, ‘Allah’ diyor ve Allah’ın isimlerini zikrediyor…
[Safvet Senih] 22.9.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Af Kapısı [Mehmet Ali Şengül]
İnsan fıtrat-ı İslam üzere yaratıldığı için, dünyaya gözlerini açtığında tertemiz, pırıl pırıldır. Bir hikmete binaen, insanın yaratılışında fıtratına şer ve hayır kabiliyetler konulmuştur ki, böylece imtihan sırrı gerçekleşmiş olsun.
Bakalım Halık’ını tanıyıp, emir ve yasaklar doğrultusunda hayatını istikamet üzere yaşayarak sâdıklardan mı olacak? Yoksa, ilâhi emre muhalefet edip sonsuz nimetlere ve lütuflara karşı nankörlük yapıp kâziblerden mi?
Sebepler dairesinde bu kabiliyetlerin gelişmesine göre iman veya küfür şekil alır. İmanın korunması; her şeyi hikmetle yaratan Allah’ın koyduğu kanunlar ve kurallara itaatle, yüce ve yüksek olan İslam ahlâkıyla mütehallik ve böylece hayır kabiliyetlerini inkişaf ettirip, şer gibi görünen kabiliyetleri de ıslah ve terbiye etmek suretiyle olacaktır. Mezkur gerçeklerin ihmali ise, şer kabiliyetlerin güçlenmesine sebebiyet verecektir.
İnsanın kaşında tırnağında bile hakkı yoktur. Hayatı emaneten sırtında taşımaktadır. Bu misafirhane-yi dünyada maddi-manevi Allah’ın ikram ettiği bütün nimetlerden istifade etmektedir. İnsan nazik, zayıf bir yaratık olduğundan hangi mertebede, makamda ve kim olursa olsun Allah’a muhtaçtır. Allah (cc) yağmuru kesiverse, güneşi kapatıverse hayat biter. Böylesine aciz insanın sınırsız ihtiyaçlarını Allah’tan başka hiç kimse karşılayamaz.
Nice insanlar vardır ki, kendisi aciz ve zayıf bir varlık olduğu halde, mülkün hakiki sahibi olan Rabbini inkar ediyorlar. Buna rağmen Allah, o münkirlerin rızkını kesmiyor, hayatını hemen elinden almıyor, merhamet-i sonsuz olan Allah (cc), mehil verip hayatlarını devam ettirme imkanı veriyor.
Bununla beraber Cenab-ı Hak, kelam-ı ezelisi olan Kur’an-ı Kerim ile ve son peygamber insanlığın iftihar tablosu, nebiler Sultanı Hz.Muhammed’in (sav) rehberliğinde yol gösteriyor ve insana yaratılış gayesini anlatmak suretiyle, yaratanını tanımaya ve itaat etmeye davet ediyor.
Gel gör ki, imandan nasibi olmayan veya inanıyorum dediği halde Allah’ı, peygamberi ve Kur’an’ı dinlemeyenler ve Rabb-ül Alemin’e baş kaldırıp isyan edenler; kendi çıkarları, menfaatleri için, nice masum insanları çocuk, kadın, ihtiyar demeden yaşama haklarına engel olup zulmediyorlar.
Ehl-i iman’ın insanlık hayrına yaptıkları sosyal hizmetlerine, Allah’ın kendilerine verdiği şahsî servetlerine bile el koyarak, rızklarına mani olup hapse atıyorlar. Böylece aileler parçalanıyor, muhbirlik sistemi teşvik edilmek suretiyle korku verip aile fertlerini birbirine düşman haline getiriyorlar.
Bir insanın ferdi hayatında Allah tarafında kendisine tanınan; can, din, akıl, nesil, mal gibi -zaruriyât-ı hamse- olan hakları vardır ve buna hürriyetde dahil edilmektedir. Her insanın bu ferdî haklarını korumakla vazifelendirilmiş dünyada nice idareciler vardır ki; devletin kuvvetini arkasına alarak hem dinî kurallara, hem de beşeri ve medeni kanunlara muhalefet ederek, kul hukukuna saygı göstermeden adâletle idare etmeleri gerekirken, bu hakları çiğneyerek halklarına zulmetmektedirler. Bunu yaparken de, her türlü yalan, isnat ve iftirada bulunarak, kamuoyunda kendilerini haklı göstermeye çalışmaktadırlar.
İnsanlığın iftihar tablosu Efendimiz Hz. Muhammed (sav); Hz. Adem (as) ve şeytan ile başlayan küfür ve iman mücadelesinin kıyamete kadar devam edeceğini haber veriyor. Bu mücadelede iman cephesinde sıdk, sevgi, şefkat, adâlet, hak ve hakikatlara saygı esas alınırken; küfür ve dalalet cephesinde ise, yalan, tezvir, iftira, gayz, kin, nefret, yakma yıkma, mala el koyma, cana, namusa saldırma gibi vasıflar tercih ediliyor.
Allah (cc) Fâtır suresi 42 ve 43.ayetlerde; “…Kendilerine bir Peygamber gelip uyarınca bu, onların sadece nefretlerini arttırdı. Sebebi ise: dünyada sırf böbürlenip büyüklük taslamak ve bir de kötü bir tuzak kurmak istekleriydi.”
“Halbuki kötü tuzak, sadece hazırlayanın ayağına dolanır, sadece onu perişan eder. Onlar daha öncekilerin uğradıkları fecî âkıbetten başka bir şey mi bekliyorlar? Sen Allah’ın nizamında hiçbir tebdil, hiçbir değişiklik bulamazsın!” buyurmaktadır.
Nefis kendi haline bırakıldığı, kuvvet eline geçtiği zaman sınır tanımaz. Kendi keyfi, menfaati ve rahatı için diğer insanların can, mal, namus ve hürriyetlerine saldırır. Allah hem ferdi, hem aileyi hem de toplum huzurunu temin ve tesis için, haram ve helal sınırlarını koymuştur.
Kimsenin olmadığı yerlerde bile Allah’ın herşeyi görüp bildiğine inanan, Allah’ın vereceği azabı görmedikleri halde O’nun azabından korkan ve ona göre hayatlarını tanzim edenler, dünya ve ahiret mutluluğunu elde ederler.
Allah (cc) yanlarında anılınca iman etmeyenlerin yürekleri burkulur, kalpleri daralır, boğazları sıkılmış gibi rahatsız olurlar. Konu değişip nefislerinin hoşuna giden bir konu mevzu edilince onların yüzleri güler.
Ahirete, hesaba inanmayanların veya inanıyor gibi görünenlerin bütün dertleri, rüyaları, hülyaları; dünya zevk ve saltanatına kavuşmak, çıkar ve menfaatleri yolunda çalışmaktır. Bununla dünya hayatının mutlu olacağına inanarak hayat sürerler.
Bir gün hiç hesap etmedikleri ölüm yakalarını tutar, dünya saltanatı ellerinden gider ve yine hiç beklemedikleri, hesaplarında olmayan şeylerden sorgulanma, hakimler Hakimi Allah’a hesap verme, neticede gadab-ı İlahi, azab-ı ilahî ile karşı karşıya kalırlar.
Bu durum Kur’an’da Zümer suresi 47.ayette; “O zalim kâfirler, dünyanın bütün malları ve imkânları kendilerinin olsa, hatta onların bir misli daha bulunsaydı, kıyamet gününde azabın kötülüğünden kurtulmak için, derhal fidye olarak verirlerdi. O gün onların hiç hesaba katmadıkları öyle şeyler Allah tarafından ortaya dökülür ki tariflere sığmaz!” ifadeleriyle anlatılmaktadır.
Allah’ın dinine sahip çıkan ehl-i iman, mazlum, mağdur, günahsız çocuk ve kadınlar, pir-i fani, yaşlı insanlar kendilerine yapılan zulüm ve haksızlıklardan dolayı, ahirette haklarını almak üzere zalimlerin etraflarını sararlar. O zaman onlar, ne yapacaklarını bilemez, şaşırır kalırlar ve perişan olurlar.
Cenab-ı Hak Zümer suresi 50 ve 51.ayetlerde; “Kendilerinden önce gelip geçenler de böyle dediler. Ama, kazandıkları servet, mukadder âkıbetlerini önlemede kendilerine hiç fayda etmedi.”
“İşledikleri fenalıkların cezası başlarına geçti. (Habibim) Aynen onun gibi, senin çağdaşlarından olan zalimler de yaptıkları fenalıkların cezasına çarptırılacaklar ve elimizden kaçıp kurtulamayacaklardır.” İkazında bulunmaktadır.
Buna rağmen rahmet ve merhameti sonsuz Rabb-ül Alemin olan Allah (cc), af kapılarını açık tutuyor ve Zümer suresi 53,54 ve 55. Ayetlerde şöyle buyuruyor:
“De ki: “Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, gafur ve rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır).”
“Size azap gelip çatmadan önce, Rabbinize dönün ve O’na teslim olun, O’na itaat edin.Yoksa yardım göremezsiniz.”
“Size azap farkına varmadığınız yerden ansızın gelip çatmadan önce, Rabbiniz tarafından size gönderilen hükümlerin en güzeline tâbi olun.”
Allah’ın yarattığı her canlı, hususiyle en şerefli varlık olan insan yaşama hakkına sahiptir. ‘Ceza, suça terettüp eder.’ Elbette suçlu varsa, isbat edilerek cezasını çekmelidir. Unutulmamalıdır ki, Cenab-ı Hak Fâtır suresi 18.ayette, “Hiç kimse bir başkasının günahını yüklenemez....” buyurmaktadır.
Fakat kimseye zararı olmayan, günahsız, suçsuz, masum insanların; canına, malına, hak ve hukukuna saldırırlarsa, şehit dedelerinin emanet ettiği ülkelerinde yaşama hakkı ellerinden alınırsa, malları ve hürriyetleri gasbedilirse, verdikleri yardımlarla hayır adına yaptıkları kurumlara el konulursa, elbette bir gün herkesi beklemekte olan büyük Mahkeme’de, âdil-i mutlak olan Allah huzurunda bunun hesabı sorulacaktır.
Allah (cc) zalimden mazlumun hakkını alacak ve âdalet gerçekleşecektir.
[Mehmet Ali Şengül] 22.9.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Dolar diyecek ki: Nerede kalmıştık? [Tarık Ziya]
Türkiye’de yüksek seviyeden dolar bozdurup Borsa’nın sığ sularında gözü kapalı balık avlayanlar halinden gayet memnundu. 3,70 TL’den doları bozdur, çuval dolusu TL ile 2013 senesindeki fiyatın yarısına gerilemiş Borsa’dan ucuz kâğıt topla. Bir müddet elinde tut.
Faizler yüzde 20’ye doğru yol aldığı için dolardan TL’ye geçiş hızlansın. Nispeten döviz talebi azalsın. Bu arada dolar yeniden almak için cazip seviyelere gerilesin. Çifte kaymaklı ekmek kadayıfı…
FED, EKİM’DE 10 MİLYAR DOLAR ÇEKECEK
Amerika’da Merkez Bankası (Fed) Başkanı Janet Yellen’a dikkat kesil. Onun vereceği işareti alır almaz sattığın seviyeden 20-25 kuruş daha ucuz hale gelmiş dolarları yeniden topla ve yola koyul!
Türkiye’de piyasa denilen sıcak para tezgahında son 6 ayda olup bitenin hülâsası aynen bu şekilde. Tepede (zirve) sat, dipte (çukur) al… Alırken de satarken de kazan…
Amma velakin 20 Eylül 2017 itibarıyla daha yüksek getiri vaat eden Türkiye gibi pazarlara koşanların hareket alanı daralmaya başladı.
Zira FED Başkanı Yellen, ödünç verdiği dolar banknotlarını geri alma operasyonunda Ekim ayından itibaren vanayı daha da kısacak.
3,5 TRİLYON DOLARI GERİ ALACAK
Hem faiz artışları devam edecek hem de 10 milyar dolarlık tahvili piyasaya iade edecek. Safha safha piyasadan 3,5 trilyon doları geri alacak.
2008 krizinde elinde tahvil bulunduranlara ‘gelin paranızı ben ödeyeceğim’ diyen FED şimdi ödünç verdiği paraları talep ediyor. Doların düne nazaran ne kadar pahalı hale geleceğini buradan hesap edebilirsiniz.
O günden bu yana sadece FED değil Avrupa Merkez Bankası (ECB), Japon Merkez Bankası (BOJ) da piyasaya nakit desteği sağlamıştı. FED’i bu iki bankanın da takip etmesi an meselesi.
AVRUPA VE JAPONYA DA SIRADA
Üç merkez bankası diyet (likiditeyi kısarak) yaparak bilançodaki fazlalıkları azaltmayı hedefliyor. Aksi halde ödünç paralarla varlık fiyatları yeniden şişer ve balon patlayabilir…
Faiz artışı ve bilonçoyu küçültmek için bütün dikkatini enflasyon, büyüme ve istihdam gibi üç temel veriye teksif eden FED Başkanı Yellen, ekonominin planlanan rotada sıhhatli büyüme performansını devam ettirdiğini söyledi: “Orta vadeli enflasyon ve istihdam hedefleri doğrultusunda, ihtiyaç duyulduğu sürece Komitemiz para politikasını kullanacaktır. Komitemiz, faiz oranını ekonominin genel gidişatına göre kademeli olarak artırmayı hedeflemektedir. Böylece maksimum istihdamın sağlanması, iş gücü piyasasının desteklenmesi ve enflasyonun hedef seviyeye çekilmesi amaçlanmaktadır.” ifadelerini kullandı.
Yellen’ın bu sözlerinden Komite’nin daha evvel ilan ettiği gibi faiz artışına devam edeceğini anlıyorum. Bir başka ifadeyle döviz hem azalacak hem de maliyeti artacak.
TÜRKİYE SADECE SEYREDİYOR
Türkiye gibi sıcak para müptelası bir ekonomi için hiç iyi haberler değil bunlar. Yellen’in beyanlarının mürekkebi kurumadan doların 3,50 TL’yi geçmesi, Euro’nun 4,20’ye doğru hareket etmesi kurda sert çıkışların ilk işaretleridir. Sıcak paranın döviz topladığı bir piyasada Borsa İstanbul’un kapısına ‘serbest düşüş mevsimine hoş geldiniz’ pankartı asılabilir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) endişelenmiş olmalı ki FED’in son hamlesine dikkat çekerek, portföy (hisse senedi, tahvil, bono) akımlarında muhtemel dalgalanmalar olabileceğini vurguladı: “Böyle bir durum, gelişmiş ülkelerde menkul kıymet fiyatlarında dalgalanmalar yaratarak büyüme eğilimini zayıflatabilecektir. Ayrıca, jeopolitik gelişmelerin de etkisiyle risk iştahının azalması gelişmekte olan ülkelere yönelen portföy akımlarında da dalgalanmalara yol açabilecektir.”
DOLAR SATMAK AKILLICA OLMAZ
Döviz talebini karşılamak için rezervlere yüklenme ihtimali kalmadığına göre (net rezervler 26 milyar dolara geriledi) Merkez Bankası elinde tek kalan tek silahı, yani faizi kullanacaktır. Faiz indirimi bekleyen Saray müşavirleri anlamak istemese de vaziyet bu kadar vatandaşın aleyhine…
Yüksek enflasyon, yüksek faiz, yüksek kur… 3Y de işsizlik ve iflas gibi 2İ’ye işaret ediyor. İnişine sevinilemeyecek kadar fazla yükselişi olan inişlerle Türkiye’de bahar havası estirenlerin kulakları çınlasın.
Bilvesile hatırlatmış olayım: Yellen vanayı kısarken Türkiye’yi Londra’daki Hintli Herif bile kurtaramaz.
Aynı filmi tekrar tekrar seyrediyorsak arızayı niye televizyonda ya da filmde arıyoruz ki.
Dönüp aynaya bakabilsek keşke!
[Tarık Ziya] 22.9.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com
Tesbih kurtuluşun anahtarıdır [Cemil Tokpınar]
“Duadan başka silahımız yok” yazısıyla başlattığımız dua yazılarının bugünkü bölümünde “namaz içindeki tesbih ve duaları arttırmayı” işleyeceğiz.
Allah’ı tesbih etmek, çok önemli bir ibadettir. Rabbimiz, Kur’an’da kendisini tesbih etmeyi defalarca vurgulamış ve bizlere emretmiştir. İşte bunlardan bazıları:
“O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. Güzel isimler O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Haşir Suresi: 24)
“Sen, o ölümsüz ve daima diri olan Allah’a tevekkül et. O’nu her türlü övgüyle yücelterek tesbih et. Kullarının günahlarından hakkıyla haberdar olarak O yeter!” (Furkan Suresi: 58)
“Melekleri de Rablerini hamd ile tesbih edip yücelterek Arş’ın etrafını kuşatmış hâlde görürsün. Artık kulların arasında adaletle hüküm verilmiş ve ‘Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ denilmiştir.” (Zümer Suresi: 75)
“Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et.” (Vakıa Suresi: 96)
“O hâlde onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan önce de, batışından önce de Rabbini hamd ederek tesbih et.” (Kaf Suresi: 39)
“Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin, kalktığında Rabbini hamd ile tesbih et.” (Tûr Suresi: 48)
“Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tesbihte bulun ve O’ndan bağışlanma dile. Çünkü O tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr Suresi: 3)
Tesbihler duanın kabulüne vesiledir
Namaz kılan birçok müminin anlamını hiç düşünmeden ve aceleyle okuduğu tesbihlerin çok derin ve geniş anlamı vardır. Tesbihin (Sübhanallah’ın) kısaca manası, “Allah’ı eksik ve kusurlardan tenzih etmek; acizlik, fakirlik gibi yaratılmışlara ait sıfatlardan beri olduğunu belirtmek; şirk ehlinin yapıp yakıştırdığı olumsuz niteliklerin Onda bulunmadığını ifade etmek”tir.
Namazda tesbihi, kıyamda Sübhaneke duasıyla, rükûda Sübhane Rabbiye’l-Azîm, secdelerde Sübhane Rabbiye’l-Âlâ şeklinde okuruz. Ne yazık ki birçok mümin, “Rükû ve secdede tesbihler en az üç defa söylenmeli” ifadesini, “Yalnızca üçdefa söylenmeli” şeklinde anlamış ve uygulamıştır. Oysa hem ibadet, hem dua ve münacat, hem de duaların kabulüne vesile olan tesbihlerimizi çeşitlendirmek ve arttırmak gerekir.
Balığın yuttuğu Hz. Yunus’un (a.s.) okuduğu “Lâilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” cümlesi bir tesbihtir. “Senden başka ilâh yoktur. Seni tesbih ederim. Muhakkak ki ben zalimlerden oldum” anlamındaki bu cümlede “Beni balığın karnından kurtar” gibi bir ifade olmadığı hâlde münacat olarak kabul edilmiştir. Lem’alar isimli eserinin başında bu konuyu işleyen Bediüzzaman Hazretleri, “Hazret-i Yûnus ibn-i Mettâ’nın(a.s.) münâcâtı, en azîm bir münâcâttır ve en mühim bir vesîle-i icâbe-i duâdır” demiştir.
Demek onun bu tesbihi büyük bir dua olduğu gibi duaların kabul edilmesine vesiledir. Allah’ı tesbih etmek bir duadır ve kurtuluşa vesiledir. Nitekim Rabbimiz, tesbihin önemini anlatırken şöyle buyurur:
“Eğer o (Yunus) Allah’ı çok tesbih eden kimselerden olmasaydı, tâ mahşere kadar onun (balığın) karnında kalırdı.” (Saffat: 143-144)
Bu ayetten de anlıyoruz ki, Allah’ı çok tesbih etmek, bizi maddî ve manevî birçok sıkıntı ve ızdıraptan kurtaracaktır. Biz de müsait oldukça rükû ve secdedeki tesbihlerimizi üç adetle sınırlı tutmayıp beş, yedi ve daha fazla söyleyebiliriz.
Ayrıca rükû ve secdelerde “Sübbûhun Kuddûsün Rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh” şeklindeki tesbih de tekli sayılarda okunabilir. Bu tesbihin anlamı, “Allah’ım sen münezzehsin, mukaddessin. Sen meleklerin ve Ruh’un Rabbisin” şeklindedir.
Bu tesbihleri zaman ve imkân bakımından müsait olduğumuz gün ve vakitlerde okuyabilirsek dualarımızın kabulü için büyük bir kârdır. Unutmayalım ki, günde bir tesbih bile artırmamız bizim için büyük bir nimettir.
Namaz içindeki dualarımızı nasıl arttırabiliriz?
Namaz içindeki dua yerleri, rükû, kavme (rükûdan kalkınca), secdeler, celse (iki secde arasındaki oturuş) ve tahiyyattan sonraki bölümlerdir. Bunları kısaca işleyelim:
Rükû ve secdelerde dua: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) rükû ve secdelerde bildiğimiz tesbihlere ilâve olarak farklı tesbih ve dualar okumuştur. Bunlar sayı ve çeşit bakımından çok fazla olduğu için ilgili kitaplara havale ediyorum.
Nafile namazların secdelerinde tesbihlerden sonra Kur’an’daki dua ayetleri okunabilir. Meselâ Âmenerresûlü’de geçen “Va’fü annâ vağfirlenâ ve’rhamnâ. Ente mevlânâ fe’nsurnâ ale’l-kavmi’l-kâfirîn” gibi ayetler ile bilhassa Rabbenâ kelimesiyle başlayan dua ayetlerini okumak çok sevaplıdır. Çünkü hadiste secdenin kulun Rabbine en yakın olduğu hâl olduğu belirtilerek, burada duayı arttırmamız tavsiye edilir.
Kur’an’daki dua ayetlerini internette yapacağımız basit bir aramayla çabucak bulabiliriz. Bunlardan gücümüz yettiğince ezberlemek ve fırsat buldukça nafile namazların secdesinde okumak duadan nasibimizi arttıracaktır.
Kavmede dua: Burada da bildiğimiz hamd ve tesbihlere bazı ilaveler yapabiliriz. Sünnet olan bu dualardan birisi, “Allahuekber kebirâ, velhamdülillâhi kesîrâ ve sübhanellâhi bükraten ve esîlâ” şeklindedir. Bu dua, “Allah büyüktür büyük. Çokça hamdolsun Allah’a. Sabah ve akşam Allah’ı eksikten ve kusurdan tenzih ederim” anlamındadır.
Celsede dua: Maalesef ülkemizde namaz kılanların büyük bir kısmı iki secde arasını çok hızlı ve acele yapar. Oysa orada Sübhane Rabbiye’l-Âlâ diyecek kadar durmak Hanefî mezhebinde vaciptir, Şafilerde farzdır. İki secde arasında okunacak dua, hem dua sevabı kazandırır, hem de okurken beklediğimiz için vacibi yerine getirmemize vesile olur.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) iki secde arasında okuduğu dualardan ikisi şöyledir:
- “Rabbiğfirlî rabbiğfirlî.” Anlamı: Rabbim beni mağfiret et, Rabbim beni bağışla.
- “Allahümmağfirlî, verhamnî, ve’âfinî, vehdinî, verzuknî, vecburnî, verfa’nî.” Anlamı: Allah’ım, beni bağışla, bana merhamet eyle, bana afiyet ver, bana hidayet ihsan et, beni rızıklandır, benim eksiğimi gediğimi gider ve beni yücelt.
Zaman bakımından müsait olmayan kimseler, bu duanın “Allahümma’ğfirlî verhamnî” şeklindeki baş kısmını da okuyabilirler.
Tahiyyattan sonra dua: Namazın son oturuşunda Tahiyyat’tan sonra Salli-Bârik ve Rabbenâ duaları okunmaktadır. Zamanı müsait olan kimseler burada da Kur’an’da geçen dualardan dilediği kadarını okuyabilirler.
Bediüzzaman Hazretleri, selam vermeden önce şu duayı okumamızı tavsiye etmiştir: “Allahümme lâ tuhricnâ mineddünyâ illâ mea’ş-şehâdeti ve’l-iman.” Namaz Tesbihatı kitapçığının sonunda yer alan bu duanın anlamı şu şekildedir: “Allah’ım! Bizi bu dünyadan ancak iman ve şehadetle çıkar.”
Dua sonsuz bir okyanus olduğu gibi, namaz içinde dua ve tesbihler de bir deniz gibi geniş ve önemli bir konudur. Biz bu kadarla iktifa ediyoruz. Ne kadar istifade etsek o kadar kârdır.
Not: Namaz içi tesbih ve duaların çeşitlerini, kaynaklarını, Arapça orijinal yazılışlarını ve anlamlarını öğrenmek için Prof. Davut Aydüz Hocamızın “Namazı Anlayarak Kılmak” kitabını ailece okumanızı tavsiye ederim. Kitabı yasaklı, kendisi de hapiste olan bu hocamızın ve tüm mahpus kardeşlerimizin de en kısa zamanda hürriyetlerine kavuşmasını Rabbimizden diliyoruz.
[Cemil Tokpınar] 22.9.2017 [TR724]
Yeni başkan nasıl biri? [Faik Can]
Diyanet, tarihinin hiçbir döneminde son iki üç senede olduğu kadar tartışılmamıştı. Görmez başkan göreve başladığında akademik kariyeri, hadisçiliği, etkili hitabeti ve görüntüsüyle pek çok insanda teşkilata dair ümitlenme meydana getirmişti. Ancak süreç içinde Diyanet’in kaybolan ve hala nereye gittiğinin hesabı verilmemiş yirmi milyon lirası, başkanlık konutuna yapılan lüks harcamalar ve Görmez’le özdeşleşen Mercedes meselesi ciddi bir itibar kaybına yol açtı. Yurt dışı görevindeki imamların istihbarat elemanı gibi çalışmaları, yurt içindeki camilerin adeta AKP seçim bürosuna dönüşmesi, hutbe içeriklerinin iktidarın taleplerine göre belirlenmesi ve daha pek çok konu da Diyanet’in bu dönemde eleştirilerin odağına yerleşmesini sağladı. Görmez başkan bunca rezaletin üstüne, giderayak “tüy dikmeyi” de ihmal etmedi. Hizmet hareketi aleyhine hazırladıkları sözde raporu kamuoyuna deklare ederek çok kötü bir final yaptı.
Eski başkan Görmez’in istifasının ardından epey bir süre geçtikten sonra yeni başkan Ali Erbaş Diyanet riyasetini devraldı. Karşılaştığım hemen herkes “Yeni başkan nasıl biri?” diye soruyor. Oda TV başta, ‘Ergenekoncu tayfa’ yüklense de Erbaş hocaya dair pek ümidim yok. Yeni başkanın kimliğine ve nasıl biri olduğuna dair en önemli gösterge böyle kirli bir siyasi konjonktürde, bu kadar rezil bir siyasi irade tarafından tercih edilmesidir. İlçe teşkilatındaki çaycıya kadar kimlik sorup istihbari araştırma yapan bir siyasi anlayış ülkenin en ciddi din kurumunun başına elbette kendi gibi birini getirecektir.
Nitekim Erbaş başkan da halefini aratmayacağının sinyalini devir teslim merasiminde verdi. Başka hiçbir mesele yokmuş gibi konuşmasının ağırlığını hizmet hareketi ile mücadeleye ayırdı. Hâlbuki sorumlu bir din adamının yüreğini kanatacak, uykularını kaçıracak büyüklükte sorunları var toplumun.
Diyanet’in böyle bir derdi ya da buna yönelik bir araştırması var mı bilmiyorum ama her yerden kolaylıkla ulaşılabilen verilere göre Türkiye’de son on yılda alkollü içki tüketimi dört kat arttı. Uyuşturucu kullanımı 2007 verilerine kıyasla bugün tam yedi misli artış gösterdi. Hapishanelere giren uyuşturucu suçlusu sayısında da dört katı artış olmuş. Kullananları doğrudan ölüme götüren bonzai okul önlerinde şeker gibi satılıyor. Bonzai haberi yapmak yasaklandı ama bonzai tüketimi beş sene öncesine göre altıya katlanmış. Son on yılda fuhuş sektöründe çalışanların sayısı üç misli artmış. Bunlar resmi, vesikalı çalışanlar. Okullarda, sokaklarda, kayıt dışı gerçekleşen fuhşun oranını tahmin etmeye imkân yok. Rüşvet ve hırsızlık iktidarın milli politikası olduğu ve diyanet tarafından bile suç sayılmadığı için onlarla ilgili verileri bilemiyoruz.
Yeni başkan da tıpkı önceki gibi, aileleri çocuklarını hizmet hareketine vermemeleri konusunda uyardı (!) ama yukarıda bahsi geçen problemlerin hiçbiri hizmet müesseselerinde yoktu. Çocuklarınızı sigara bile içmeyen öğretmenlere teslim etmeyin diyen başkan, sokaklarda cirit atan uyuşturucu satıcılarına, aleniyet kesbetmiş fuhuş piyasasına ve artık sudan ucuz hale gelmiş alkollü içkilere karşı nasıl bir tedbir almayı düşünüyor? Mafyavari davranışların, kabadayı söylemlerin, işkencelerin, adam dövmelerin, kan banyosu tehditlerinin revaç bulduğu bir sosyal yapıda milletin çocuklarını korumak adına başkan, hangi adımları atacak?
Eskisi görmezdi yenisi erbaş mı olacak?
Milletin çocuklarını hizmetten korumaya (!) gösterdiği hassasiyeti, her akşam yarı çıplak kadınlarla televizyonda dans eden, içkili şaraplı yat gezilerinde kadınlarla âlem yapıp görüntülerini paylaşan Adnan Oktar’a karşı da gösterecek mi?
Daha önce ahlaksız görüntüleri sosyal medyaya düşmüş bir sahtekâr, kendi televizyonundan yanmayan kefen, peygamberimizin terliğine benzeyen terlik vs satıp ticaretini yapıyor. Sümük-ü şerif gibi garabetlerle insanları dinden soğutuyor. Eski başkan bunları Görmez’di, yeni başkan görecek mi yoksa Erbaş olarak komutanının emrini mi bekleyecek?
Pek çok televizyon kanalında din ticareti yapılıyor. Garip kıyafetli adamlar, okunmuş muskalar, şifaya vesile sular, dualar vs satıyorlar. İnsanlar bunlardan medet umup paralarını veriyorlar. Milyonlarca liralık bir pazarda Kur’an ayetleri, Peygamber duaları haraç mezat satılıyor. Buna karşı almayı düşündüğü bir önlem olacak mı?
Mustafa İslamoğlu kendi televizyonundan dinin en önemli iki kaynağından biri olan hadisi yok etmeye yönelik yayınlar yapıyor. On dört asırlık İslam kültür mirasını bir çırpıda elinin tersiyle itip hepsinin yerine kendini koyuyor. Efendimiz’in teşri buyurduğu hükümleri yok sayarak Kur’an’ı kendi keyfi yorumlarıyla insanlara aktarıyor. Hadis Profesörü başkan zamanında Diyanet, Mercedes’e sahip çıktığı kadar Hadis’in izzetine sahip çıkmadı. Bakalım yeni başkan zamanında bir şeyler değişecek mi?
Parti bürosuna dönmüş camiler, parti memuru haline gelmiş imamlar sayesinde pek çok kişi artık camiye, cumaya gitmez oldu. İnsanlar Allah karşısındaki konumlarına göre değil, Tiran’a olan sempati ve yakınlıklarına göre muamele görüyorlar. Esas misyonu toplumsal gerilimi azaltmak olması gereken camiler, tefrikanın, bölünmenin ve gerilimin müsebbibi haline geldi. Yeni başkan buna da sessiz mi kalacak, yoksa camilere hak ettiği itibarı kazandırmak için bir çabası olacak mı?
Başta Ensar vakfı olmak üzere, dini referanslı vakıf ve derneklerin kurs ve yurtlarından pek çok ahlaksızlık medyaya yansıdı. Dini vakıflar toplumda büyük itibar kaybetti. Diyanetin bu ahlaksızlıklara karşı bir ses çıkardığını şimdiye kadar duymadık. Bundan sonra Diyanet böyle meselelerde inisiyatif alacak mı?
Türkiye’nin yüzde 99’u Müslüman mı?
Boncuklu tahta oturan bir şeyh torununun görüntüleri yayıldı yakın zamanda. İçinde şirk kokan pek çok uygulamayı barındıran bu yapıların insanların itikad ve amellerine verdiği zarara karşı Diyanet’in bir planı var mı? Şeyhin ipine tutunarak yaptığı tevbeden sonra annesinden doğduğu günkü kadar tertemiz olduğuna garanti verilen, şeyhinin fotoğrafını cüzdanında taşıyan, evine asan ve sık sık o fotoğrafa bakıp rabıta yapan insanların içine düştükleri bu şirk batağından kurtulmaları için yeni başkan, ne gibi önlemler almayı planlıyor?
Yüzde 99’u Müslüman olan ülke repliği son yıllarda yerle bir oldu. Diyanet’in gerçekten toplumu analiz etmek adına yaptırdığı sağlıklı araştırma ve anketler var mı? Birkaç ay önce medyaya düşen anketlerden birinde Allah’a inandığını söyleyen insan oranı yüzde 80 civarındaydı. Bunlardan bir kısmı sadece Allah’a inanıyor peygamberlere ve kitaplara ise inanmıyordu (deist). Bildiğimiz şekliyle gerçek Müslüman oranı Türkiye’de yüzde 70’lerin altına düşmüş. Ateistler, sık sık sosyal medyada Kur’an ayetleri aleyhine tag’lar açıyorlar. Kur’an ayetlerini alaya alıyorlar ve paylaşımları milyonlara ulaşıyor. Diyanet’in milletin imanını korumak, onlara doğru itikadı öğretmek gibi bir derdi ya da önceliği var mıdır?
Önceden Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı şimdilerde İstanbul Müftüsü olan Tasavvuf Profesörü, aynı zamanda Erenköy Cemaati’nin iki numaralı adamı Hasan Kamil Yılmaz, hizmet gönüllüsü bir iş adamından gasp edilen evi kendi lojmanı olarak kullanıyor. Bütün İstanbul halkının dini ihtiyaçlarına cevap verecek kurumun başındaki kişi dinin haram saydığı bir işi hiçbir rahatsızlık duymadan yapıyor. Yeni başkanın buna yönelik bir tedbiri olacak mıdır?
Böyle daha yüzlerce soru ve sorun var Diyanet’i doğrudan ilgilendiren. Peki, bütün bunlar onların umurunda mıdır? Yolsuzluğu hırsızlık saymayan, hırsızlık ve rüşvet konulu hutbeleri yıllardır okutmayan, zulme ses çıkarmayan, binlerce masum kadının, yüzlerce bebeğin zindanlarda çürümesinden vicdanı sızlamayan bir Diyanet, bu sorunlara karşı da elbette sağır, kör ve dilsiz olacaktır. O yüzden, yeni başkan nasıl biri diye sormaya gerek yok. Böyle gelmiş dünya, bir süre daha böyle gidecek gibi görünüyor. Bakalım kaderin bu eleği daha kimleri eleyecek!
[Faik Can] 22.9.2017 [TR724]
O ilanı Aydın Doğan yayınlayabilecek mi? [Semih Ardıç]
Alman medya grubu Axel Springer’in patronu Mathias Döpfner, Almanya’nın en büyük 30 şirketinin patronlarına mektup yazdı. En az 16 şirketin kabul etmesi halinde Türkiye’de gazetelerde yayımlanacak tam sayfa ilanda Erdoğan’a ‘gazetecileri serbest bırak’ mesajı verilecek.
Türkiye’de 200’e yakın gazeteci mahpus. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın elinde boya küpüyle mahkeme kürsüsünde oturuyormuş edası ile meslektaşlarımıza ‘hırsız ya da terörist’ yaftası vurması onların gazeteciliğine zerre kadar halel getirmez.
Nitekim Erdoğan’ın kafasındaki gazeteci profiline uyanlar batıda ‘embedded gazetecilik’ başlığı altında tarif ediliyor ve bunların iktidar sahipleri namına halkla ilişkiler faaliyeti yürütmekten öte geçemeyecekleri belirtiliyor. Gazetecilik hakikati arama faaliyetidir ve bu uğurda bedel ödemeyi göze alabilmeyi icap ettirir.
Erdoğan’ın hapse attırdığı gazetecilerin müşterek tarafı hakikati haykırmalarıdır. Onların feryadı Türkiye’de duyulmasa da hakkaniyet sahibi insanlar dünyanın öbür ucunda gazeteciler için özgürlük’ diyor.
Alman Die Welt gazetesinin Türkiye Temsilcisi Deniz Yücel’in ‘terör örgütü ile iltisaklı’ iddiasıyla hapse atılması Almanya’da bu husustaki hassasiyeti en üst seviyeye çıkardı. Çeşitli vesilelerle konferans, panel ve sergiler tertip ediliyor, Türkiye’de düşünce ve ifade hürriyetinin ortadan kaldırıldığı anlatılıyor.
AXEL SPRİNGER’İN PATRONU İLK ADIMI ATTI
En son gazetecileri temsilen sendika ve cemiyetler Erdoğan’a mektup yazmıştı. Şimdi de Almanya’nın en büyük medya grubu Axel Springer taşın altına elini koyuyor. Axel Springer’in Yönetim Kurulu Başkanı Mathias Döpfner, Alman Birleşik Borsa Endeksi’ni (DAX) oluşturan 30 şirketin yönetim kurulu başkanlarına bir mektup yazarak, Türkiye’de gazetelerde yapılması planlanan bir ilan kampanyası için destek istedi.
Tam sayfa ilanda Erdoğan’a, ‘Tutuklu gazetecileri serbest bırakın’ davetinde bulunulacak. İlanda Almanya’nın önde gelen sanayi devleri, bankaları ve sigorta şirketlerinin, isimleri ve yönetim kurulu başkanlarının imzaları da yer alacak.
Türkiye’de haksız yere tutuklu bulunan Alman vatandaşları ile gazetecilerin serbest bırakılması için böyle bir kampanyaya karar verdiklerini belirten Döpfner, “Deniz Yücel bunların içinde en tanınmış tutuklu. Ancak kampanya sadece onun için yapılmıyor. Genel olarak kötü duruma dikkat çekmek istiyoruz.” ifadelerini kullanıyor. Axel Springer şirketinin Alman Haber Ajansı’na (dpa) verdiği beyanatta ise, “Deniz Yücel, istemeden Türkiye’nin özgürlükçü ve demokratik değerlere sırt çevirmesinin sembol ismi oldu.” denildi.
ALMAN ŞİRKETLER DE CAN GÜVENLİĞİNDEN ENDİŞELİ
Kampanyanın hayata geçirilebilmesi için, davet yapılan şirketlerin yarısından fazlasının iştiraki şart. En zor kısım da bu. Zira şirketlerin şu ana kadar ilana dair temkinli davrandığı ve Türkiye’deki çalışanlarına baskı uygulanabileceği endişesini taşıdığı belirtiliyor.
Axel Springer şirketi bu iddialar üzerine şöyle bir açıklama daha yaptı: “Şimdiden bazı şirketlerden müspet cevap aldık. Başarıları özgürlükçü değerler sayesinde mümkün olan yeterli sayıda Alman şirketi ilana destek verecektir.”
Esasında ilan, Türkiye’ye veya vatandaşlarına karşı olmadığı gibi verilmek istenen mesaj gayet basit ve açık. O mesaj da şu: “Hukuk devleti ilkeleri, temel haklar ile basın özgürlüğünün korunması ekonomik yatırımların yapıldığı Türkiye için esas önemdedir. Bu demokratik temeller eksik olursa ekonomi zarar görür.”
GAZETELER BASKI ALTINDA
Almanya’da ilanla alakalı müzakerelerinden müspet netice çıkması mağdur gazeteciler adına büyük bir kazanç olur. Tabiî Türkiye’deki baskı ve şiddet ikliminin Almanya’ya kadar sirayet etmesi hepimiz adına hicap edilecek bir unvan.
Tekrar edeyim: Bazı Alman şirketler ilanda isimlerinin yazması halinde Türkiye’de çalışanlarının başına bir iş gelmesinden endişe ediyor. Almanlar karar verdiğinde mesele hallolmayacak. Bu sefer Türkiye ayağında ilanı yayımlayabilecek gazete bulma arayışı başlayacak. Kuracağı yeni parti için Genel Merkez binası kiralarken nasıl zorlandığını bizzat Meral Akşener kendisi ifade etti. Bir yeri kiralıyorlar, akabinde bir telefon: “Biz vazgeçtik. Başımıza iş almak istemiyoruz.”
DOĞAN, CEM KÜÇÜK’ÜN HAKARETLERİNİ BİLE SİNEYE ÇEKTİ
Öyle ya da böyle Erdoğan korkusu insanların iliklerine işledi. Türkiye’de Döpfner’in samimi teşebbüsüne can u gönülden destek verecek kaç gazete kaldı? Diğerleri bir yana senelerce Döpfner ile ortaklık yapmış Aydın Doğan bu ilanları yayımlayabilecek mi? İhtimal vermiyorum.
Ahmet Hakan’ın evine giderken sokak ortasında öldüresiye dövülmesini, Hürriyet’in cam çerçevesinin indirilmesini, Cem Küçük’ün ‘kedinin fare ile oynadığı gibi parmağımda oynatıyorum’ hakaretlerini sineye çeken Doğan Grubu’nun mahpus gazetecilere sahip çıkmasını ve böyle bir kampanyaya destek vermesini beklemek hayal olur. Aydın Doğan, akıbetinin Erdoğan’ın iki dudağı arasında olduğunu bilecek kadar tecrübeye sahip.
DÖPFNER’İN TEŞEBBÜSÜ TAKDİRE ŞAYAN
Ümidimiz o ki bu kampanya bir şekilde mücessem hale gelir. Her ne olursa olsun kampanyanın banisi Mathias Döpfner’in hassasiyeti ve gayreti takdire şayandır. Keşke bizim işadamlarımızın, medya patronlarımızın da Döpfner kadar hassasiyeti olsaydı. Türkiye’de hukukî emniyetin, ‘kanun önünde herkes eşittir’ düsturunun ortadan kaldırılmasına sessiz kalanlar en az Erdoğan kadar hal-i hazırda işlenen hukuk katliamının suç ortağıdır.
GAZETECİ İBRAHİM KARAYEĞEN’E İŞKENCE YAPANLAR KİM?
Meslektaşım, ağabeyim İbrahim Karayeğen’in hakkında tek delil olmadığı halde üçer kez ağırlaştırılmış müebbet hapis talebi ile muhakeme edildiği davada iki gün evvel anlattıklarını duyunca bugünün zalimlerine söyleyecek söz bulamadım. İstanbul’da Emniyet Müdürlüğü’nde kameraların olmadığı kuytu hücrelerde İbrahim Ağabey’e işkence yapanlar ve de yaptıranlarla, onu aylarca tek kişilik hücrede tecritte tutanlarla aynı vatandaşlığı paylaşmaktan hicap duyuyorum.
Bir tarafta gazetecileri hapse atarak Erdoğan’a şirin görünmeye çalışan hâkimler, aynı menhus gaye ile masum insanlara işkence yapan polisler, emniyet amirleri ve savcılar var. Diğer tarafta ‘ifade hürriyetine, gazetecilere, insan haysiyet ve şerefine ilişme’ diyen Alman patronlar var…
Türkiye’deki insan müsveddelerine mukabil insan haysiyeti için mücadele veren birileri olduğunu gösterdikleri için Döpfner’in şahsında diğer Alman patronlarına bir kere daha şükranlarımı arzederim.
[Semih Ardıç] 22.9.2017 [TR724]
Bahar Neşidesi [Emine Eroğlu]
Hocaefendi’yi okumanın bir tercih değil ihtiyaç olduğunu söyleyerek bitirmiştim “darbe”den bir hafta önce yayımlanan Yolun Kaderi’ne dair yazımı.
“Dinlemek yetmiyor” demiştim. “Mutlaka okumak, yine okumak, mütalaa ederek okumak, metni merkeze alarak düşünmek gerekiyor.
Anlamak, insanı dışta ve içte çatışmalardan, çelişkilerden koruyor. O uzun, menzili çok, geçidi yok yolda yürümeyi şükür ve tefekküre dönüştürüyor. Vicdan ufku ve ruh enginliği kazandırıyor.”
OKUMAK ÜÇ TÜRLÜDÜR
Şimdi, Yolun Kaderi bizi bugünlere hazırlamak için yazılmış, diye düşünüyorum.
“Okumak üç türlüdür” diyordu ya hani İmam Gazzalî, “Dilin okuması kıraat, aklın okuması tefekkür, kalbin okuması hayattır.”
Bizden öncekilerin çektiklerini tecrübe etmeye başlayınca, yani ki yollarımız geçit vermez yeni menzillere düşünce fark ediyoruz, hakikati hayatla okumanın güzelliğini.
“Derin sular” aşina gelmeye başlıyor. Attığımız her adımda kudsilerin ayak izleri ile karşılaşıyor, her yeni durakta ‘buradan bizden önce kimler geçti’ diye bakınıyoruz.
Aczimizin mumdan gemileriyle geçmeye çalıştığımız ateş denizlerini tanıyoruz meselâ. Şeyh Galip yıllar önce o denizi Hüsn ü Aşk’ında tasvir etmişti.
Karşımıza çıkan vadileri hatırlıyoruz. Feridüddin Attar Mantıku’t Tayr’ında bütün detaylarıyla anlatmıştı. “Burası istiğna vadisi,” diyoruz birbirimize, yollarda takılıp kalma endişesi içerisinde. “Burası vahdet, burası hayret vadisi. İşte tam şurada yokluk vadisi başlıyor.”
Atıldığımız ateşte İbrahimler görüyoruz.
Gözyaşlarımızla inşa ettiğimiz hüzünler kulübesinde Yakuplar, hükm-ü İlahî’yi beklediğimiz zindanlarda Yusuflar, karanlık ve fırtınalı bir gecede bizi yutup sebepleri sukut ettiren balığın karnında Yûnuslar var.
Hazreti Ebubekir’in, Efendimiz’e (sav) yapılan eziyet karşısında zalimlere, firavun hanedanı içindeki meçhul müminin cümlesiyle seslendiği gibi sesleniyoruz. “Rabbim Allah’tır dediği için bu masum insanları öldürecek misiniz?”
Ezici mihnetlere ve zorluklara dûçar olan ve şiddetle sarsılan geçmiş Peygamber ile yanındaki müminlerin tekrar ettiği gibi tekrar ediyoruz: “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” (Bakara, 214. ayetten)
BAHAR SEVDALILARI
Ve Hızır gibi yetişiyor imdadımıza Hocaefendi’nin yeni kitabı, “Bahar Neşidesi.” Bir ümit meş’alesi, İlahî bir takvimin habercisi gibi. Güftesi kadim, bestesi yeni bir diriliş şarkısı.
Bizi unutuşun gafletinden hatırlamanın zikrine çağırıyor. Felç olmuş iradelere fer, ümitsizlikle sararıp solmuş gönüllere aşk u şevk veriyor. İsrafil’in suru gibi, virane gönüllerimize hayat üflüyor.
Kalp ve aklımızı ona muhatap kılarak okuduğumuzda, vicdanımızın en derununda duyuruyoruz, Ezelî Kelâm’ın “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır” cevabını. Bir hiss-i müşterek bu. Herkes birbirine aynı şeyi fısıldıyor. Ne zaman bilmiyoruz, ama yakınlardan yakın. Nasıl bilmiyoruz. Ama “ol” deme kolaylığında.
Bütün sır zamanın altın diliminde, yani “şimdi”de. Bahar rüyaları ile oturup kalkmada. Çevremizdekiler için enerji, ümit ve neş’e kaynağı olmada. Ciddi bir fikri ve ruhi operasyonla yarına hazırlanmada.
KENDİ DEVRİNİ BİLMEYEN MÜRŞİD OLAMAZ
“Keşke okusalardı!” demiştim kitap yasaklayanlar için, mezkûr yazımda. “Okusalardı da konuşmak için ortak kelimelerimiz, anlaşmak için makul bir zeminimiz olsaydı. Okusalardı da neye itiraz ettiklerini söyleselerdi. Hiç değilse bir metni merkeze alarak tartışabilseydik. Bu kadar delilsiz mesnetsiz, bu kadar seviyesiz atıp tutmasalardı. Kaynak’tan bu denli uzak düşmeseler, işi meczupluğa vardırmasalardı.”
Artık okumalarının da fayda vereceğini düşünmüyorum. Çok korkunç siyasi cereyanların, yalanların, baştan çıkarmaların içtimai hayatı zir ü zeber ettiği böyle bir zamanda rehbersiz yol almanın mümkün olduğunu da…
Kitabın kâmil mürşidin vasıflarına ve değişen mürid mürşid ilişkilerine çokça vurgu yapmasının sebebi bu sanıyorum. Bütün açıklığı ile, “Kendi devrini bilmeyen mürşid olamaz” diyor Hoca Efendi. Kalbi hayatın yanında fikri hayata pencereler açmayan, müridlerine kemal ve hasbilik öğretemeyen “müteşeyyihîn”e ihtiram edilemeyeceğinin de altını çizerek.
Kendine yüklenilen yüksek makamlar karşısında büründüğü tavır da aynı netlikte:
“Benim kendime en yakın gördüğüm insan, Hak adına konuştuğumu ve hareket ettiğimi düşündüğünden ötürü, bir kardeş olarak yanımda duran, bu yola sadakatle bağlı, hayatının sonuna kadar sıradan bir insan olarak dine hizmet etme azmi içinde bulunandır. Kendince beni farklı manevi makamlarda görüp de bu sebeple bana sevgi gösteren kişi gönlümden uzaktır. Beni köylü Şamil’in torunu olarak Kur’an’a hizmet ediyor diye seven ise mahbubum ve makbulümdür.”
NASIL BİR BAHAR
Bahar Neşidesi “İman edenlerin kalplerinin Allah’ı ve Cenab-ı Hak tarafından inen hakikatleri hatırlayarak yumuşayıp saygı ile dirilme vakti gelmedi mi?” (Hadid, 16) ayetinin bir tefsiri gibi. Kitabı bitirdiğimde, bütün bu yaşadıklarımız Hak katından bir hatırlatma olmalı, diye düşündüm. Ve anladım baharın “kalplerin dirilmesi” anlamına geldiğini.
“Bahar” kelimesini iktidarları için tehdit olarak algılayan, her güzel şeyden nefret ettikleri için bahardan da nefret eden buzdan adamlar ne yaparsa yapsın, “İlâhi takvime göre işleyen zaman çarkında mevsim, mevsim-i bahar olduğunda bunun önüne hiç kimse geçemeyecektir.”
Baharı sadece kendi ülkemiz için istediğimiz zannedilmesin.
“Beklediğimiz bahar hiçbir renk, hiçbir ırk, hiçbir toplum ayrımı yapmaksızın bütün bir yeryüzünün baharı, bütün bir insanlığın bayramıdır.”
[Emine Eroğlu] 22.9.2017 [TR724]
Türkiye’nin serbest düşüşü [Mehmet Efe Çaman]
Türkiye’nin tarihi boyunca yaşadığı tüm politik travmalarda görülmedik ölçüde feci bir algı çöküşü yaşanıyor dünyada. NATO üyesi olan, devlet geleneği ve devlet sürekliliğine sahip, dinamik ekonomisi gelişen, uzun soluklu ama devamlılık arz eden bir demokratikleşme geleneğini yaşatabilmiş bir Türkiye vardı 1990’lara kadar. Askeri müdahalelere, bürokratik vesayete, irrasyonel ideolojik mücadelelere ve bitmek tükenmek bilmeyen şiddet ve terörizme rağmen, devletini ve devletinin kurumlarını yaşatan ve geliştiren bir ülke görünümündeydi Türkiye. Her şeye rağmen bardağın yarısı doluydu yani.
1990’ların sonunda Avrupa Birliği (AB) tam üyelik perspektifi, yukarıdaki bardağın boş kısmını da doldurmaya başlayacak bir dinamizm kazandırdı Türkiye’ye. Makûs talihi tarihe gömecektik. Yunanistan, Portekiz, İspanya ve doğu Avrupa gibi biz de AB yolunda demokratikleşecek ve zenginleşecektik. Çocuklarımıza ve gençlerimize müreffeh ve özgür bir ülke bırakacaktık. Etnik, mezhepsel, ideolojik ve ekonomik farklılıklarımıza rağmen bütünleşecek, farklılıkların zenginlik olarak kabul edildiği rengârenk bir bahçe yapacaktık ülkemizi. İlk defa böylesi bir önemli konuda ciddi bir toplumsal mutabakat vardı demokratikleşme konusunda.
ÜMİTLENDİĞİMİZ YILLAR
2000’li yıllar başladığında bu süreç meyvelerini vermeğe başladı. İdam cezasının kalkması, Kürtlere çeşitli kültürel hakların verilmesi, basın özgürlüğünün ve insan haklarının gelişmiş ülkeler seviyesinde uygulanmaya başlanması, hukuk mevzuatımızın yapılan anayasa reformlarına paralel şekilde demokratikleştirilmesi, üretim standartlarının yükseltilmesi gibi birçok son derece olumlu gelişmeye tanık olduk. Bir Batı yönetim biçimi olup olmadığı tartışılan demokrasinin doğudaki kalesi konumuna yükseldi Türkiye. Kopenhag Kriterlerini büyük ölçüde yerine getirdiğimizde, 200 yıllık demokrasi maceramızda yeni bir evreye girmiştik artık. Dahası, kendi içerisinde çok ciddi siyasi, ekonomik ve sosyolojik sorunlar yaşamakta olan İslam dünyasına model olarak gösterilmeye başlanmıştı yıldızı parlamakta olan ülkemiz.
Kendi siyasi sistemine en sonunda İslamcıları ve Kürtleri — Kemalist devletin iki tanımlanmış ve dolayısıyla sistemden dışlanmış öğesini — dâhil etmeyi öğreniyordu Devlet. Ve bu olağanüstüydü, çünkü belki de Tanzimat’tan beri bu topraklarda ilk defa kapsayıcı bir toplumsal mutabakat doğmaktaydı. Evet, doğru, belki yolun henüz başındaydık. Ama korkmuyorduk, umutluyduk, ülkemizin güzel geleceğine, mutlu ve huzurlu günlere, müreffeh ve güvenli yarınlara büyük bir motivasyonla koşmaya hazırdık. AB bu süreçte bir kaldıraç etkisi yapmıştı şüphesiz, ancak en sonunda anlamıştık ki, yapılan reformlar AB üyeliği için değil, kendi ülkemiz ve halkımız içindi. Özgürlüğü hak ettiğimiz içindi. Çocuklarımızın geleceği içindi.
NE HAYALLERİMİZ VARDI
Tüm tarihimizde ilk kez sivil toplum denilen sihirli şeyle tanıştık bu tozpembe ortamda. Kadın hareketi, dini cemaatler, sendikalar, araştırma kurumları, dernekler ve vakıflar çığ gibi çoğaldı. Şeffaflıkla tanıştık bir de. Devlet dairelerinde ve karakollarda eli yüzü düzgün, güler yüzlü, profesyonel memurlar ve görevliler, size eziyet değil hizmet eden bir bürokrasi doğdu. Sağlık ve eğitim çiçek açmaya ve üniversiteler dünya ile rekabet etmeye başladı. Binlerce yurtdışı doktoralı beyin Türkiye’ye akıyordu. Biri de bendim. Akın! Güneşin zaptı yakın! Güneşi zapt edecek idealizmle tarihimizin en büyük tersine beyin göçü yaşandı ve bunun şahidiyim ben, çok ama çok büyük bir umut ve vatanseverlik vardı. Tek motivasyon buydu.
Kültürel bir sıçrayış yaşanıyordu. Ve bunu biz yapıyorduk. Yapabiliyorduk. Öğrencilerimden biliyorum, inanılmaz hayaller vardı. Ve bu hayalleri gerçekleştirmeye yönelik inanç. Ne zaman yerli çip üretilecek, ne zaman ilk Türk astronot yörüngede dönen Uluslararası Uzay İstasyonu’na gidecekti? Neden kendi aşımızı yapmayalım, neden yerli tohum üretmeyelim, neden Oscar alan bir Türk filmi olmasın, neden Nobel alan yazarlarımız ve bilim insanlarımız olmasın gibi sorular sorabilir olmuştuk. Ve sonra, hayallerimizin gerçekleştiğini görmeye başladık. Heybeliada Firkateyni denize indiğinde, Orhan Pamuk Nobel edebiyat ödülü aldığında, Türkiye ile AB tam üyelik müzakerelerini başlatma kararı aldığında, Ermenistan’la futbol diplomasisi başladığında, hep gurur duyduk, daha fazlasını, daha iyisini istemeye başladık. Orta Anadolu’da sanayileşme hamlesi başladığında, gurur duyduk, Max Weber’in Protestan etiği ile Kapitalist gelişme arasında kurduğu bağlantıyı kendi muhafazakâr insanımızla modernleşme arasında kurduk. Göstergeler çok olumluydu.
BUGÜN GÖRDÜKLERİM
Bu satırları yazmamın nedeni, bugün gördüklerim. Çünkü bu yazdıklarımın hiçbiri artık yok. Bunun yerine yüzlerce yazarı, gazetecisi, akademisyeni hapishanede olan, on binlerce kamu çalışanının hukuksuz kanun hükmünde kararnamelerle işinden atıldığı, binlerce profesörün üniversitelerden ve kamu görevinden çıkartıldığı, bebeklerin anneleriyle hapse atıldığı bir hukuksuzluk cehennemi oldu Türkiye. İnsanların mülkiyet hakkı bile hukuk güvencesinde değil. AB’nin üyelik müzakerelerini dondurmak üzere olduğu, NATO’nun stratejik bilgi paylaşımı yapmaktan imtina ettiği, insan hakları örgütlerinin ve Birleşmiş Milletler’in basın özgürlüğü bakımından dünyanın en tehlikeli ülkesi ilan ettiği, bölgesinde Rusya’nın oyuncağı olan, tüm dış politikasını baştaki diktatörün menfaatlerine indirgeyen bir Türkiye var. Anayasasız ve hukuksuz yönetimin kanıksandığı bir rejime dönüşmüş olan bir ülke.
İlkokul eğitiminde 200 ülke arasında 105’inci sırada, demokrasi endekslerinde artık demokratik bir rejime sahip olmadığı genel kabul gören, dünya basını tarafından diktatörlük olarak nitelenen bir ülkeden bahsediyoruz artık. İnsan hakları ihlallerinin kitleselleşmesi karşısında eski müttefiklerinden silah ve yedek parça alımında sorunlar ve engellemelerle karşılaşan Türkiye’nin, artık o yıldızı parlayan ve güzel bir geleceği olduğuna inandığımız ülke olmadığı, yaşanan tersine demokratikleşme dediğimiz süreçte tanınmayacak hale geldiği aşikâr.
ÖRNEKLER HER ŞEYİ ANLATIYOR
İmajı özetlemek yerine birkaç bildiğimiz örnek vereyim. Sonra düşüşün irtifasına siz kendiniz karar verin. Bugün Türkiye’nin eski ekonomi bakanı için ABD’de tutuklama kararı var. Erdoğan’ın yakın koruma memurları, Red Kit’ten tanıdık gelen “WANTED” broşürleriyle aranmakta. Almanya’ya sığınma başvurusunda bulunan kırmızı pasaportlu diplomatlar ve NATO tesislerinde görevli yüksek rütbeli askerler aileleriyle birlikte iltica talebinde bulunuyor, iltica başvuruları kabul ediliyor. On binlerce genç öğrenci, Türkiye dışına adeta kaçıyor. Hakkında saçma sapan ve hukuksuz atama kararı olan insanlar Meriç nehrini geçerken boğularak ölürken, polisin elinde olan ve yargılanacağı mahkeme salonuna giden insanlar “düşüp ölüyor”. Üçüncü dünya ülkelerinden Türk vatandaşları devletin istihbarat birimleri tarafından kaçırılarak uluslararası organize suç işleniyor.
Devletin başındaki zat ABD ile pazarlık yaparak konuşmasından korktuğu bir uluslararası suçluyu ne yapıp edip kendi ülkesine getirmeye çalışıyor. Ve bunu, ülkesinin kim bilir hangi ulusal çıkarlarını masaya yatırarak yapıyor. Türkiye Rusya’dan anti-füze sistemi alıyor ve NATO’nun ciddi bir şok yaşadığı konuşuluyor. Irak merkezi hükümetinin tüm uyarılarına karşın Kürt yönetiminden petrol ithal eden ve Ankara’da göndere Kürdistan bayrağı çektiren Türkiye, bugün Kürdistan referandumuna adeta parodi yapar gibi itiraz ediyor. Kendi çocuklarını yurtdışında okutan tek adam, ABD’de gençlerin yurtdışında okumasının onları ajan yaptığından dem vuruyor, canlı yayında Türkiye’de hapiste gazeteci olmadığını, içeridekilerin hırsız ve terörist olduğunu söylüyor.
Türkiye yalnızca irtifa kaybetmiyor. Serbest düşüşte.
[Mehmet Efe Çaman] 22.9.2017 [TR724]
Batı’dan kopmaya beş kala [Erman Yalaz]
Tanzimat’tan günümüze modernleşme ve batılılaşma sürecinin en büyük krizlerinden birini yaşıyor Türkiye. Demokrasi tarihinin en buhranlı günlerini… Batı, Avrupa, Amerika düşman. Türkiye, aksından kaydırılmış. Demokrasi, insan hakları rafa kaldırılmış. Ergenekon ve İttihatçıların ortak paydası Avrasyacılık, müthiş bir kafa karışıklığı ile alternatif dış politika gibi takdim ediliyor. Perinçek ile Erdoğan en iyi anlaşan iki lider. Cemaati yok ediyoruz, diye ülkeye ve mazlumlara zulmediyorlar. Hata üstüne hata yapılıyor. Rusya’dan füze alırken ülkenin kaynakları ve siyasi opsiyonları ipotek altına aldırılıyor. NATO, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler gibi kurumlarda hiç olmazsa 2002’den bu yana yani AK Parti döneminde inşa edilen iyi ilişkiler, itibar, saygınlık, söz söyleme hakkı yerle bir edilmiş vaziyette. Mimarı Tayyip Erdoğan ve iktidarı.
KENDİ HATALARIYLA KAVGALI BİR SİYASETÇİ
Her gün yeni bir hata ve ağır maliyet getiren bu tavırlarla ailesini ve şahsını boğazına kadar battıkları ‘hırsızlık, tek adamlık’ çıkmazından kurtarma hamleleriyle Türkiye’yi batıdan koparmaya devam ediyor Erdoğan. Bir yıl önce Rus Genelkurmay Başkanlığı’nın BM’ye sunduğu raporda Damat Berat ile birlikte maaile terörizm destekçisi ilan edilen kendisi. IŞİD, El Kaide gibi yapıların Suriye ve Irak’ı giriş çıkışları için sınırları kevgire çevirenler, ülkenin terörle mücadele ve itibarını yerle bir edenler de kendileri. Müslüman coğrafyasının hali içler acısı. Türkiye’nin yanı başındaki Suriye iç savaşı ve felaketinin de Irak’taki küllenen ayrılık alevlerinin de birinci aktörü Erdoğan.
MİT Tırları ile Ortadoğu’yu Esed ile aynı mantalite nedeniyle kan gölüne çeviren El Kaide El Nusra gibi örgütlere ‘ilaç diye silah gönderdiğini’ unutmuş, Suriye’deki PYD yapısına batılı ülkelerin gönderdiği TIR’ları ‘stratejik ortaklığa ihanet’ olarak değerlendiriyor. Habur Sınır kapısında resmî törenle PKK’yı karşılattığını, Barzani ile el ele Diyarbakır’da verdikleri pozları da unutmuş… Hamaset kükremeleriyle elindeki havuz ve biat medyasıyla Türkiye içine oynamaya devam ediyor. Dünyada, Avrupa’da, Amerika’da itibar sıfır. AB’yi şikâyet ediyor. 54 yıldır kapıda bekletiyorlar, diyor. ABD stratejik ortağımız, DAEŞ (IŞİD) ile mücadelede PYD’ye 3 bin tır silah verdiler. Tankları ve ağır silahları var diyor… Devletin başındaki dünya lideri söylüyor. Yanı başında PKK’nIn Suriye sınırları içinde devlet kurduğunu anlatıyor. Barzani’nin bağımsızlık referandumunu ‘Kürdistan kuruluyor kabul edemeyiz’ yaygarasına çeviriyor.
2004’te Avrupa Birliği üyelik müzakereleri başlatan siyasi iradenin de batıdan geldiğini; en büyük siyasi desteği bu sayede kazandığını tarihe gömmüş. Şimdi batı iki yüzlü, kötü. İyi ama, BM’si AB’si ifade özgürlüğü diyor, demokrasi diyor. Türkiye’yi rayından çıkarttın diyor. Yani değişen onlar değil, Erdoğan. Barzani’yi ‘yuvanıza hoşgeldiniz’ sözleriyle karşılayıp “Kuzey Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki değerli kardeşlerimizi muhabbetle selamlıyorum” diyen ve ilk kez ‘Kürdistan’ı telaffuz eden oydu. Cumhuriyeti birlikte kurduk, İslam kardeşiyiz, vs. Şimdi ‘ayağını denk al’ diyor. Ya o gün yapılan yanlıştı, ya bugün. Erdoğan her alanda hata üstüne hata yapan, yalan söyleyen biri haline geldi bu 4 yıl içinde. 17 Kasım 2013’te Barzani’nin Diyarbakır’da meydandan söylediği hatırımda kalan önemli sözlerden biri “Barış yolu ne kadar uzunsa, 1 saat savaşmaktan daha iyidir” sözleriydi. Erdoğan savaşmaya karar verdi. Çözüm sürecini açtığı gibi kapatma sebebi bugün yandaş mahkemeleri eliyle hapsettirdiği HDP Lideri Selahattin Demirtaş’ın ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ çıkışıydı. Doğru belki Demirtaş’ın politik öngörüsü yanlış çıktı. Erdoğan, başkan oldu. Nasıl peki? Savaşarak. Doğu güneydoğuyu yıkarak, ülkenin demokrasini yok ederek. Şimdi herkesle ve her şeyle kavgalı.
MİRASYEDİNİN ŞİARI: O İŞ KOLAY
İttihat ve Terakki’nin Osmanlı’yı parçalayan hataları hatırlatılarak sorulan bir soruda İsmet İnönü, Enver Paşa ile Mustafa Kemal Atatürk kıyaslaması yapmıştı: “Enver Paşa penceresinden baktığında bütün Türkistan’ı görüyordu. Atatürk baktığında Ankara’dan Türkiye’yi görürdü.” Enver Paşa’nın şahsında ittihatçılığın macerayla ülkeyi sürüklediği noktayı, üç kıtada 7 asır sulh devleti ve sulh adaları kuran Osmanlı’yı nasıl heba ettiğini anlatır. Tabi buna karşı aynı ortamlarda neşet etmesine karşın Atatürk’ün reel bir politikacı ve lider olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğunu da anlatır bu benzetme. Şahsını ve ailesini kurtarmak için koca Türkiye’yi yok eden Erdoğan’ın vizyonun ittihatçılardan bu yüzden farkı yok. Gücü ele geçirdiğinde, önünde kimse kalmadığını her tek adam gibi o da maceralara açılıyor. Ülkeyi yakıyor, dış politikayı yakıyor, gelecek nesillerin istikbalini yakıyor…
Daha dün söylediği lafa bakın. Avrupa’yı tehdit ediyor: “Kararlarını versinler, bizimki kolay” Babasının mirasını yiyor ya, öyle kolay yani. Ülkeyi kapalı bir kutu haline getirdin. İstihbarat devletine, tek adam idaresine çevirdin. Şimdi temelli batıyla Avrupa ile Amerika ile ipleri koparmaya geldi öyle mi?
[Erman Yalaz] 22.9.2017 [TR724]
Pardon ne dedin sayın savcım? [Ahmet Dönmez]
“Delil durumu” mu dedin?
Pardon, ne delili?
Hangi delil?
Sizin bile bulamadığınız, iddianameye koyamadığınız deliller mi?
Hem iddianameye tek bir delil bile koy(a)mayın hem de “delil durumundan tutukluluğun devamını” isteyin.
Olacak iş mi?
Bu dönemde evet.
Zaten mahkeme de o yönde karar verdi: “Tutuklu sanıkların üzerine atılı suçların vasıfları, kuvvetli suç şüphesi, delil durumu ve istenen ceza miktarları nazara alınarak tahliye taleplerinin reddine…”
30 gazetecinin yargılandığı Zaman Gazetesi davasından bahsediyorum.
Savcının iddianamede açık açık yazdığı “Bütün bunlar her ne kadar suç unsuru taşımasa da…” ifadesine / itirafına rağmen “delil durumu” denilerek tutukluluğun devamına hükmetmek, kendi mesleğini linç etmektir. İnsanla ve insanın doğasıyla alay etmektir. Hiç utanması, sıkılması, yarın sokağa nasıl çıkacağım diye düşünmesi, tarihe nasıl geçeceğim diye endişesi olmaması demektir.
Bu, mahkeme heyetindekilerin kendi sorunu tabii. İnsanların hayatlarına, ailelerinin huzuruna, geleceklerine, özgürlüklerine tecavüz etmeseler, hiç problem değil aslında.
Ve işin berbat tarafı, bu bir tek bu davanın sorunu da değil. Delilsiz iddianameler dönemi bu. Yeter ki cezalandırmak istensin, yeter ki zamanında muktedirin canı sıkılmış olsun… Minibüste arkandan yol ücretini uzatan yolcunun zamanın behrinde Anafen şubesinin gölgesinde 2 dakika durup nefeslenirken güvenlik kameralarına yakalanmış olması da kafidir.
Şaka değil. Şu ana kadar başka davalarda “delil durumundan tutukluluğa devam” denirken kastedilen “delillerin” çoğu bundan farklı mı?
BU SUÇLAMALAR, SADECE ‘AYI’NIN BULAŞTIRDIĞI ÇAMURLARDIR
Bence bu yargılamaları en iyi özetleyen benzetmeye, eski Ankara Temsilcim Mustafa Ünal imza attı. 420 gün sonra ilk kez hâkim karşısına çıkarken şöyle seslendi: “Bir Rus atasözü şöyle der: ‘Bir ayı yavrusunu yemek istediği zaman onu çamura bular…’ Üstümüzü başımızı çamur içinde görenler olabilir. Ama bu sadece sürekli ve yüksek sesle tekrarlanan propagandanın eseridir.”
Birileri bu gazetecilere şu anda ‘terörist’ diyor olabilir, ‘hain’ veya ‘darbeci’ diyor olabilir; kulak asmayın, onlar sadece ‘ayı’nın bulaştırdığı çamurlardır. Afiyetle yiyebilmek için önce yavrusunu kir-pasla başka bir şeye dönüştürmesi, onun olmaktan çıkarması ve yaptığı vahşeti kendisine yakışır hale getirmesi lazım.
İşte bu yüzden Mustafa Abi elinin tersiyle şöyle bir üstünü silkeledikten sonra Erdoğan’a, “Selamını alıyorum” diye seslendi. Dönemin başbakanı, 2012 yılında Zaman’ın 25. kuruluş yıldönümü kutlamalarında, “Müdahalelere çanak tutmayan, psikolojik operasyonlara selam durmayan, emir-komuta zinciri içerisinde manşet atmayan, zor zamanlarda hakkı hukuku, demokrasiyi savunan tüm yazarları buradan selamlıyorum” demişti. Mustafa Ünal, “O selamı alıyorum” dedi. “Burada tarif ettiği yazarlardan biriyim ben. İşte ben bu gazetenin Ankara yayın temsilciliğini yaptım” diye ekledi. “Üzerime attığın o çamur bana yapışmaz” mesajı verdi.
… Ve duruşma savcısı Cem Üstündağ, “delil durumu” diyerek o çamuru alıp yeniden sıvamaya kalktı. Kendi alnına kara çaldığından habersiz…
HELE ŞU HALİNE BİR BAK SAYIN SAVCI
Pardon, ne delili Sayın Savcı? Hele şu haline bir bak!
İddianameyi yazan meslektaşının bile bulamadığı, “Her ne kadar suç unsuru taşımasa da…” diyerek hukuk ilminin ırzına geçtiği hangi delilin, hangi Allah’ın cezası durumundan bahsediyorsun sen?
Öteki ‘subliminal’ davada Ahmet Altan da hançeresini yırtıp duruyordu size karşı. “Hakkımızdaki bu tuhaf iddialarla ilgili bir tek somut kanıt gösterin, ben bir daha savunma yapmayacağım ve hakkımda en ağır hüküm verilse bile temyize gitmeyeceğim. Çok net söylüyorum” diye haykırıyordu.
Yaptığı savunmayla, kayayı parçalayıp çıkan bir alıç ağacı gibi, kapatıldığı hücreyi parçalayıp tarihe kök saldı Ahmet Altan. Şöyle seslendi cüppeli figüranlara:
“Geçen celse, hakkımızda ‘somut kanıtlar’ olduğunu söylediniz. Şimdi sizin dürüstlüğünüzü ve yargıçlık vasfınızı koruyabilmeniz, devletin de devlet olma vasfını sürdürebilmesi için o ‘somut kanıtları’ göstermeniz gerekir. O kadar rahatça ‘somut kanıtlar var’ dediğinize göre o kanıtların dosyanın içinde bulunması gerekiyor. 15 Temmuz’da silahlı darbe yaptığımızın somut kanıtlarını bize ve dünyaya gösterin. Gösteremeyeceksiniz. Öyle bir kanıt olmadığını siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Çünkü bu iddialar baştan aşağı yalan. Hadi söylediklerimi çürütün ve çıkartıp gösterin o kanıtı. (…) Sadece silahlı zorbalar insanları kanıtsız bir şekilde bir yerlere kapatırlar. Eğer kanıtsız bir şekilde bizi yargılamayı ve hapsetmeyi sürdürürseniz, yargıyı ve devleti yok edeceksiniz. Çok ciddi bir suç işleyeceksiniz. Türkiye, suçluların suçsuzları yargıladığı bir haydutluk ve zorbalık cangılı olacak. Şimdi siz, dürüst bir yargıç mı yoksa bir suçlu mu olduğunuza karar vereceksiniz. Bu kadar saçma iddiaların olduğu bir iddianameyi kabul eder, ortada tek bir kanıt bile yokken ‘somut kanıtlar var’ derseniz, hayatın alaycılığıyla karşılaşır, bizi yargıladığınızı zannederken kendinizi yargılarsınız. Vereceğiniz kararı bekliyorum. Sizden çok daha tecrübeli, yaşlı bir yazar olarak size tavsiyem kendinizi, mesleğinizi ve devletinizi kurtarmanızdır.”
ZANNEDİYORSUN Kİ YERİN DİBİNE GİRECEKLER, AMA…
Zannediyorsun ki Ahmet Altan her bir cümleden sonra devleşip Gulliver olurken, bu lafları yiyen o savcılar, hakimler Lilliput cüceleri gibi sağa sola kaçışacak… Küçüldükçe küçülecek, masanın altına, hatta yerin dibine girmek isteyecekler… Zannediyorsun ki alnının çatına mermi yemiş çizgi film karakterleri gibi, kendi içine kıvrılıp rulo şeklinde yuvarlanıp gidecekler. Ya da ayıbı ayan olmuş bir mücrim gibi bir daha sokağa bile çıkamayacaklar…
Yoo, hiç de öyle olmuyor. Ufra serpilmiş hamur tahtası gibi, hiç oralı bile değiller. Her biri bir çağ ağırlığında bu kadar lafı yememiş gibi kalkıp “delil durumundan…” diyebiliyorlar.
Hayretler içinde kalıyorsun. O savcıyı, o hâkimi yakasından tutup sarsmak istiyorsun: Yahu kendine gel! İğfal ettiğin, bizzat senin kendi mesleğin! Buradaki savunmaları senin torunların okuyacak, torunların! Ahmet Altan’ı okuyacaklar! Merak edecekler. ‘Dedem ne yapmış’ diye soracaklar. Bakacaklar ki deden düşünce soykırımında cellat yamaklığı yapıp durmuş.
Hani nerde peki bu 3 müebbetlik deliller? İnanılır gibi değil ama savcının kendisi de bilmiyor. Hazırlanan iddianame, toplam 64 sayfa. Birçok sanığın adı sadece girişteki ‘Şüpheliler’ sıralamasında geçiyor. Ondan sonra iddianamede o isimleri ara ki bulasın. Yok!
BAKIN ŞU DELİLLERE
İsmini bulabildiklerinin de suçunu bulamıyorsun. Bir örnek, Ali Ünal’ın suçlarından biri ne biliyor musunuz? 12 Kasım 2012 tarihli yazısında dershanelerin kapatılması için “Özel müteşebbis hürriyetine müdahale” demiş. Savcı İsmet Bozkurt, “Görünürde normal bir eleştiri gibi görünen bu düşünceler…” diye başlayıp niyet okuyarak devam ediyor.
Zaman gazetesi için, “Örgüt menfaatleri doğrultusunda hükümete yönelik eleştiri dozajını artıran ve hukuki müeyyidelerden etkilenmemek amacıyla hükümete profesyonelce imalı ve şifreli ya da üstü kapalı hakaretler yağdıran Zaman (…)” ifadelerini kullanıyor.
Ben bu savcı için daha önce “Tanıştırayım, Zihin Savcısı John Bozkurt” başlıklı bir yazı yazmıştım. Adam savcı değil, bellek avcısı mübarek. Delil bulamayınca şapkadan ayı çıkarmış.
Şahin Alpay’ın suç delili ne peki? Savcı, “24 Aralık 2013 tarihinde Zaman yazarı Şahin Alpay, ‘Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yaşananlara seyirci kalmaması gerektiğini’ vurgulayarak kurumlar arasında çatışma yaratmayı hedeflemiştir” diyor. Ne sarsılmaz, ne yadsınmaz bir terör örgütü üyeliği delili değil mi? Yani bu kadar güçlü bir delil karşısında insan lal oluyor; “Bana 3 müebbet yetmez, delil durumundan 5 müebbet verin” diyesi geliyor.
HUKUK CELLATLARI
Bu iddianameyi okuyup duruşmaları takip edince iki seçenekle karşı karşıya kalıyorsunuz. Ya sinirden küplere bineceksiniz ya da makara yapacaksınız (‘Bakara’sız olanından). Yılların gazetecileri üçer kez müebbetle yargılanmıyor olsa, ciddiye alınacak tek bir tarafı yok da… Bazen acaba savcı bilerek mi böyle bir iddianame hazırladı diyorsunuz. Yani telefonla konuşurken çiziktirdiğin kâğıdı daha sonra iddianame diye mahkemeye sunsan ancak bu kadar ciddiyeti olurdu. O yüzden de bazen, “Acaba ileride ‘Bakın ben bir delinin boyunduruğu altında mecburen bu işi yaptım amma velakin insanlar mahkûm olmasın diye bilerek böyle saçma sapan iddianameler hazırladım’ mı diyecek?” diye düşünmüyor değilim. E ama Cidde Havaalanı’ndaki dükkân tabelalarını bile “Euzu-besmele” çekerek okuyan bizim saf Anadolu hacıları gibi mahkemelere gelen her kâğıt parçasını Saray’ın kutsal emri gibi başının üstüne koyan hakimleri de mi tanımıyor?
Yoksa eski zaman cellatları gibi kör ve sağırlardan mı seçildiler özellikle? Kurbanların masum yüzlerini göremesin, haklı feryatlarını işitemesin de merhamete gelip cinayetten dur olmasınlar diye?
Karıştırmayalım öyleyse.
Hakikate kör ve sağır cellatlar bunlar!
Hâkim, savcı değil…
Hukuk cellatları!
[Ahmet Dönmez] 22.9.2017 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)