Hizmette ilahi inayet var [Safvet Senih]

Ömer Özcan Bey “Risale-i Nur Hizmetkârları AĞABEYLER ANLATIYOR-2” isimli değerli eserinde, Hizmete emeği geçmiş ağabeylerimizin hatıralarını naklediyor. Bunlardan birisi de Isparta’nın Sav köyünden Abdülkadir Zeybek’tir. O diyor ki:

“Bir torba dolusu Risale, Sav’da Ali Gül amcama tashih etmesi için veriliyor. Ali Gül, onları tashih ediyor ve ‘Kendi ellerimle Üstad Hazretlerine teslim edeyim’ düşüncesiyle tedbirsizce, bir torbaya doldurup Isparta’ya Üstadımızın evine geliyor. O günlerde de Üstadımız evinin karşısında bekleyip gelen gideni devamlı gözetleyen polis var. Polis hemen Ali Gül’ün elinden tutuyor, ‘Burada ne işin var’ diyerek Karakola götürüyor. Torba da omuzunda asılı. Ama kapıdan girerken Ali Gül torbayı karakolun kapısının dışına bırakıyor. Kendisini sorgulayacak Hâkimin karşısına çıkarılacak. Fakat, Komiser ‘Niçin geldin buraya?’ diye soruyor. Ali Gül amcam, birkaç kelime ile dolaylı bir şeyler beyan ediyor. Komiser ‘Bir daha oraya gitme!’ deyip salıveriyor. Böylece o da çıkarken torbasını tekrar alıyor ve çıkıp gidiyor. Torbaya bakmak akıllarına bile gelmiyor. Böylece bir torba Risale-i Nur müsadere edilmekten kurtulmuş oluyor.

Kuleönlü Sarıbıcak Mustafa (Mustafa Hulûsî) Ağabeyimizin keşfi açıktı. Devamlı dolaşır, dersler yapardı. Halk, onun sohbetine doyamaz, insanlar derslerinden kalkamazdı. O mübarek ağabeyimizde bir hassasiyet vardı, tıpkı Üstadımız gibi; Risale-i Nur’a bir hücum yapıldığında hasta olurdu. 1945’lerde, bir gün Sav’a geliyor ve bir eve misafir oluyor. İkindi vaktine kadar orada ders yapıyor. Ders bitiyor, ikindi namazını kılmak için kalkıyorlar. Sünneti kılıyorlar, o imam olmak için öne geçiyor. Fakat birden ‘pat’ diye yere düşüyor. Halk, ‘Hocam çok mu rahatsızsınız?’ derken, o: ‘Hemen burayı terk edin! Çabuk buradan gidin!’ diye bağırıyor. Sonra da ‘Benim koluma biriniz girsin, beni şu büyük tepeye çıkarın’ diyor. Bu hatırayı anlatan  Sav’lı Hasan Çavuş dedi ki: ‘Koluna girdim ve onu tepeye götürüp bıraktım. Hakikaten, az sonra baskına geldiler, evi didik didik aramaya başladılar.’ İşte o günler böyle idi.

O zamanda bazı Risale-i Nur talebelerinde keşif ve kerametler açılmıştı. Çobanisa Köyünden Ahmed isminde bir talebe vardı. Ahmed Efendi bir akşam toplu bir sohbet ve tesbihat esnasında gözünü bir noktaya dikiyor, epey bir zaman bakıyor. Hiçbir kimseye bir şey söylemiyor. Ders bitiyor, herkes evine gidiyor. Sabahleyin yanına bir arkadaşını çağırıyor ‘Isparta’ya gideceğiz’ diyor. Gidiyorlar. Isparta’nın Karaağaç Mahallesine varıyorlar. Orada başlıyor akşam gördüklerini takip etmeye. Yani akşam bir noktaya baktığında gördüklerini: (Meğer, görüntü de omuzunda bir çuval olan birisi o yolları yürümüş… ‘İşte şuradan geçti, şu sokaktan çıktı, şu duvardan atladı, şu bahçeye girdi, o kitapları şuraya gömdü’ diyor.) Bahçenin sahibi de bahçede imiş. ‘Amca kürek gibi şeyin varsa, şurayı eşelim.’ diyor. İçi kitap dolu çuvalı çıkarıyorlar. O çuvalı oraya gömen kimse, babasından kalan kitapları, korkusundan oraya gömmüş. Çünkü o dönemlerde, Risale-i Nur, hatta Kur’an-ı Kerim dahi araştırılıp soruşturuluyor.

Çobanisa  Köyünde o zamanlarda yaşayan Koruk Efe isimli bir eşkıya var. Çalıp Barlalı birisine sattığı atın parasını almaya geliyor. Dağ tarafından gezisinden dönen cübbeli  beyaz sarıklı Üstadı görünce, kim diye soruyor. Barlalılar da ‘O şarktan gelme, değerli bir âlim’  deyince peşinden gidip kapısını çalıyor. ‘Buyurun deyince, ‘Sizin şarklı olduğunuzu duydum. Ben antika meraklısıyım… Eğer antika tabanca ve kasatura gibi bir şeyin varsa alıvereyim.’ diyor. Hz. Üstad onun yüzüne bakarak, ‘Sana, YÂ BÂKÎ, ENTE’L-BÂKÎ vereyim’ diyor. Cahil eşkıya, bu ne demek diye düşünürken, Üstad, o mübarek isimlerin tefsirini yapıveriyor: ‘Seni, beni ve bütün alemleri yaratan Hâlık’ımın dostluğunu vereyim sana’ diyor. Koruk Efe’ye bir heyecan basıyor. Kriz gelip yere düşüyor. Hz. Üstad, tavana ibret ve tefekkür için astığı üzümlerden bir çıngıl koparıp birer birer taneleri ağzına veriyor. Sonra kolundan tutup, ‘Sana müsaade artık… Ama o atın  parasını alma. Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî okuyarak evine git’ diyor. Bu keramet karşısında içi hıçkırıklarla dolu dışarı çıkıyor: ‘Şu Barla’nın sokaklarına çıkayım da bağıra bağıra bir ağlayayım’ diyor. Öyle de yapıyor ve ‘Ben bu güne kadar ne yaptım, bu ömrü niye boşuna geçirdim, niye bunca günahları işledim’ diyerek ve ‘Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî’ okuyarak eve geliyor… Düzgün bir Müslüman ve Nur talebesi olduktan sonra, başında namaz takkesi var diye şapka kanununa muhalefetten kendisini Mahkemeye veriyorlar. Koruk Efe savcıya: ‘Ben eşkıyalık yaptım, hırsızlık yaptım, sarhoş gezdim, ahlaksızlık yaptım, tuttunuz getirdiniz. Tamam bunlar yanlış yol… Şimdi Müslümanlığımı yaşayayım diyorum, yine tutup beni buraya getiriyorsunuz. Yahu savcı bey! Varsa başka bir yolunuz, onu gösterin de ben de o yoldan gideyim!’ diyor. Savcı onu getiren jandarmalara: ‘Bu adamı niye getirdiniz?!’ diyerek salıveriyor…

Peki şimdi yapılan zulüm ve gadirler bunlardan farklı mı?..

[Safvet Senih] 18.10.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Film tadında futbol oynattılar [Efe Yiğit]

Futbol tarihinde üç takımın özel yeri vardır. Bunlar Arrigo Sacchi’nin Milan’ı, Louis van Gaal’in Ajax’ı ve Pep Guardiola’nın Barcelona’sıdır. Kazandıkları başarılar kadar ortaya koydukları oyun tarzıyla farklarını ortaya koydular. Elbette bunların yanında 27 yıl istikrarla Manchester United’ı çalıştıran Alex Ferguson’u da ayrıca anmak gerekir.

Arrigo Sacchi (Milan): 1986’da Milan’ı satın alan Silvio Berlusconi takımı, o dönem pek bilinmeyen Arrigo Sacchi’ye emanet ettiğinde kafalarda soru işaretleri vardı. O yıllarda İtalya futbolu savunmanın ön planda olduğu, liberonun yanı sıra oyuncuların rakibe bol markaj yaptığı, hücum anlayışı tamamen bireysel yetenekler üzerine kurulu bir sisteme sahipti. Seyir zevkinin olmadığı bir süreçten geçen İtalyan futbolunda Sacchi reform niteliğinde değişiklikler yapmaya karar verdi.

İtalyan Hoca, ilk olarak bireysel beceriye dayalı futbol yerine, organizasyon ve topun hareketine odaklanan bir futbolu oyuncularının mantalitesi haline getirdi. Bu hareketi takımın yıldızlarından Ruud Gullit başta olmak üzere birçok ismin tepkisine yol açtı. Antrenmanlardan rahatsız olan Gullit’e topu veren Sacchi ilginç bir teklifte bulundu: “Ben beş kişiden organize bir savunma kuracağım, istediğin 10 kişiyi seç ve hücum yapın. Topu her kaptığımızda 10 metre geriden başlayacaksınız, eğer gol atabilirseniz siz kazanırsınız.” 15 dakika sonra Gullit’in takımı için saha bitmişti. Bir daha da savunma ve organizasyon antrenmanları konusunda kimse Sacchi’yi sorgulamadı.

Sacchi’nin Milan’ı, organize bir savunma, mümkün olduğunca daraltılmış bir oyun alanı ve etkili presle harika bir futbol ortaya koydu. Takımın gücünün temeli savunmaydı ancak en hücumcu takımlardan biri olmayı da başardı. Savunma hattını olabildiğince önde kurarak rakibin alanını daraltmanın en etkili savunma yöntemi olduğu kanaatindeydi. Sacchi’nin ortaya koyduğu oyun anlayışıyla Milan, Serie A ve Avrupa’da fırtına gibi esti. İtalyan hocanın bu oyun anlayışı bugün Jose Mourinho ve Jürgen Klopp tarafından kullanılmaya devam ediyor.

Louis van Gaal (Ajax): Futbol felsefesini sistemin önünde tutan bir teknik adam olan Loius van Gaal, yönettiği takıma göre oyun anlayışını geliştirmiş bir isimdi. Ancak Van Gaal’ın Ajax’ı bir başkaydı. 1995’te Şampiyonlar Ligi finalinde Ajax, Milan’ın rakibi olurken genel kanaat favorinin İtalyan ekibi olduğuydu. Ajax’ın o akşam sahaya çıkan 11’i ayarında bir takım, Hollanda’da bir daha görülür mü bilinmez. Danny Blind’in kaptanlığını yaptığı Ajax’ta, 5 yıl sonra ülkesine geri dönen Frank Rijkaard dışında 24 yaşın üzerinde başka oyuncu bulunmazken, 4 oyuncu henüz 20 yaşını bile doldurmamıştı. Ajax, Kluivert’in golüyle Milan’ı 1-0 yenip kupayı kazanırken, kupadan ziyade takımın oyun anlayışı konuşuluyordu.

Van Gaal, son derece agresif bir ön alan presinin yanına topa olabildiğince çok sahip olma ilkesini eklemişti. Genç kadrosuyla Ajax rakiplerine sahanın her yanında pres yapıp, topu rakibinden hızlı şekilde kapıyordu. Top Ajax’ta olduğunda ise rakiplerine topu göstermiyordu. Van Gaal, savunma kurgusunda reform yapmıştı. Hem üçlü hem de dörtlü savunma oynatıyordu. Hollanda’dan savunma oyuncusu olarak gidip Milan’dan orta saha olarak dönen Rijkaard, Van Gaal’ın değişiminin kilit ismiydi. Rijkaard’ı savunmanın göbeğinde gördükten birkaç dakika sonra orta alanda görebiliyordunuz. Denis Bergkamp’ı İnter’e kaptırmışlardı ama forvet hattında Litmanen, Kluivert, Kanu üçlüsünden bazen birini bazen ikisini değişik görev ve yerleşimlerde kullanabiliyorlardı. Aynı maç içinden alınmış üç karede takımın hücum dizilimleri tamamen farklı olabiliyordu. Genç kadrosuyla mükemmel bir esneklik yakalamıştı.

Ancak 1995’te Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Ajax’ın bu kadrosu adeta Avrupa’nın devleri tarafından kapışıldı. Kluivert, Reizeger, de Boer kardeşler ve Litmanen Barcelona’nın, Seedorf, Sampdoria’nın, Edgar Davids ve Bogarde Milan’ın, Overmars Arsenal’in, Kanu İnter’in, Van der Saar Juventus’un yolunu tuttu. Ama hafızalarda Loius van Gaal’ın efsane Ajax’ı ve oyun sistemi kaldı.

Pep Guardiola (Barcelona): 2008’de Barcelona’nın başına geçen Pep Guardiola mental yorgunluk yaşayan bir takım bulmuştu. Barcelona’nın yeniden yükselişinin özüne dönmek olduğunun farkındaydı. Johan Cruyff döneminde ortaya konan ‘Tiki Taka’ anlayışını takıma adapte eden Guardiola, bütün planlarını topa en fazla sürede ve isabetli paslarla sahip olma üzerine kurmuştu.

‘Tiki- Taka’ sisteminin uygulanması için oyuncuların daha küçük yaşta bu felsefe ile yetişmesi gerekiyordu. Barcelona’nın altyapısı La Masia’da yıllarca bu sistemin uygulanması Guardiola için büyük bir avantajdı. Asıl büyük kazanç ise Guardiola’nın bu sistem içinde oynamış bir isim olmasıydı. Johan Cruyff’un tezgahından geçen Guardiola, sisteminin temel taşı olarak La Masia kökenli oyuncuları oynattı. Zlatan İbrahimoviç, Thierry Henry, Samuel Eto’o gibi yıldız olup ancak sistemde uyum sıkıntısı çeken isimleri bir kalemde sildi. Yerine La Masia’dan gelen isimleri adapte etti.

Guardiola’nın etkisi daha ilk sezonda belli oldu. Sahanın her tarafında topa hükmeden bir Barcelona vardı. Öyle ki kaleci bile uzun degaj yapmıyor bir oyuncu gibi topu ayağıyla oyuna sokuyordu. Peş peşe kısa paslarla adeta rakibin başı dönüyor, araya atılan toplarla defans çaresiz kalıyordu. Fizik gücü yüksek oyunculardan kurulu değildi ama etkili oyun anlayışıyla rakibe oynayacak alan bırakılmıyordu. Top Barcelona’nın ayağına geldiğinde ise kapmak zor oluyordu. Barcelona topa sahip olmada rakiplerine açık farkla üstünlük sağlarken, bu durum skora da yansıyıp Guardiola’nın takımını yenilmez armada hâline getirdi. Guardiola’nın Barcelona’sı son yıllarda film tadında bir oyun seyrettirdi.

[Efe Yiğit] 18.10.2017 [TR724]

Matematiği sevdirmemek için her şeyi yapıyoruz! [TR724]


Eğitim hayatı boyunca korkulan ders matematik. Onunla başa çıkmanın yolu ise ilk tanışmayı daha sevimli hale getirmek. Çünkü soyut kavramları anlayamayan 9 yaş altı çocuklar, sayı ve işaretlerle arasında camdan duvarı çoktan örüyor.


Matematik, daha birinci sınıftan itibaren gözümüzü korkutan dersler listesinde başı çekiyor. Sonraki yıllarda da adeta öğrenilmiş bir çaresizlik eşliğinde eğitim hayatı devam ediyor. Bu sadece bir gözlem değil elbette. İstatistikler de Türkiye’nin matematik konusundaki başarısızlığını ortaya koyuyor. OECD ülkeleri arasında yapılan PISA yarışmalarında, Türkiye matematik dalında son sıralarda yer alıyor.

Peki matematik, birinci sınıf öğrencisi için nasıl sevimli hale getirilebilir? Buna birçok etken sayılabilir ama pedagogların üzerinde durduğu önemli bir uyarı var; çocuklar 12 yaşa kadar soyut kavramları algılamakta zorluk çeker. Bu süreçte verilen matematik dersi sayılardan, işaretlerden çok görsel ve somut nesnelerle işlenmeli. Hatta bir çeşit oyuna dönüştürülmesi çocuğa çok daha sevimli gösterecektir. Siz de “Bizden geçti bari çocuklarımız sevsin.” diyorsanız alternatif matematik öğretme metotlarını keşfetmekte fayda var.

Öğretmenlerin çoğuna göre, mevcut sistemle 9 yaş altı bir çocuğun matematik öğrenmesi zor. Sebebi de dersin sayılar ve işaretlerle anlatılması. Oysa bu yaşlarda çocuk soyut düşünme yetisini henüz kazanmış değil. Her yaşta insan zihninin anlama kapasitesinin farklı. Örneğin 6 yaşındaki bir çocuk, sıralama ve sayı uygunluğunu kavrayamaz. Kavramları ve nedenleri ayrı evrelerde anlar ve değerlendirir. İşte bütün yanlışlığı burada yapıyoruz. Matematik dersinde çocukların başarısız olmasının asıl nedeni, en az 9 yaşına kadar somut öğretimde bulunmak yerine soyut kavramlarla öğretme yoluna gitmek.

 ***

‘Okuldan soğudum’ diyorsa dikkat!

Çocuğunuz, okulda şiddete meyyal ergen arkadaşlarının kurbanı olmasın. Araştırmalara göre, Erkek öğrencilerin yüzde 67,2’si, kız öğrencilerin yüzde 29’u zorbalık diye adlandırılabilecek üstteki eylemleri yapıyor. Okulda zorbalığa maruz kalan çocuklarda farklı psikiyatrik sorunlar ortaya çıkıyor. Depresyon, kaygı bozukluğu, başarısızlık, idrar kaçırma, stres bozukluğu gibi rahatsızlıklar bunların başında geliyor. Uzmanlar, çocukta okuldan uzaklaşma eğilimi görüldüğünde ailelerin bu ihtimali düşünmesi gerektiği kanaatinde. Çocuğun şiddet görmesi için illaki darp edilmesi gerekmiyor. Akran zorbalığı olarak değerlendirilen şu davranışlara maruz kalmış olabilir: Aşağılama, dalga geçme, lakap takma, cinsel söz ve imalar, tehdit etme, haraç toplama, kızdıracak davranışlarda ısrar, fiziksel temas, ödev yaptırma, hizmet bekleme..

[TR724] 18.10.2017

Ortadoğu’da ajanlar: Arabistanlı Lawrence [Dr. Serdar Efeoğlu]

Birinci Dünya Savaşı’nda cephelerdeki savaşların yanında istihbarat mücadeleleri de yaşandı. İngilizler kendi istihbarat teşkilatları ve Kahire’de faaliyet gösteren Arap Bürosu ile Ortadoğu’daki gelişmeleri yönlendirdiler. Teşkilat-ı Mahsusa’nın bölgede faaliyet gösteren Eşref Sencer (Kuşçubaşı) gibi elemanlarına karşılık İngilizlerin de T. E. Lawrence ve Gertrude Bell gibi ajanlarının faaliyetleri öne çıktı.

LAWRENCE NASIL MEŞHUR OLDU?

Birinci Dünya Savaşı’nda çeşitli bölgelerde faaliyet gösteren ajanlar içinde en çok tanınan İngiliz ajan Lawrence oldu. 1918’de savaş muhabiri Lowell Thomas, Lawrence’ın yardımıyla belgesel niteliğinde birçok film ve fotoğraf çekti. Ardından çeşitli ülkeleri gezerek Lawrence’ı dünyaya “efsanevi bir kişi” olarak tanıttı. Lawrence’ın da kendisini “Ortadoğu’nun tarihini değiştiren adam” olarak görmesi ve anılarında birçok ajanın çalışmalarını kendisi yapmış gibi aktarması bütün dünyada tanınmasına neden oldu.

Bazı yazarlar da Lawrence’ı gerilla savaşının mucidi olarak gösterdiler. 1962’de çekilen “Lawrence of Arabia” filmi Oscar ve Altın Küre Ödülleri kazandı. Lawrence’ın yeniden gündem olmasını sağlayan bu film, Türkiye’de yasaklandı ve ancak 1990’da bir özel TV kanalında yayınlanabildi.

LAWRENCE KİMDİR?

Thomas Edward Lawrence, 1888’de İngiltere’nin Galler bölgesinde dünyaya geldi. Çocukluğu değişik yerlerde geçtiğinden farklı dil ve kültürleri tanıdı. Oxford’da eğitim aldığı sırada iki şarkiyatçı ile tanıştı. Bunlardan birisi Arapça profesörü David Margoliouth, diğeri ise arkeolog ve aynı zamanda İngiliz istihbaratına danışmanlık yapan D. G. Hogarth’dı. Hogarth’la geliştirdiği yakınlık, fikir yapısının oluşmasında önemli bir rol oynadı.

Hogarth’ın yönlendirmesiyle Suriye’deki Haçlı askeri mimarisiyle ilgili bir tez yapmak istedi. Oxford’daki bir arkadaşından ve bir seyyahtan Arap coğrafyasında nasıl davranması gerektiğine dair bilgiler aldıktan sonra 1909’da Osmanlı coğrafyasında seyahate çıktı. Yolculuğunu Beyrut’tan Hayfa’ya kadar olan bir rota dâhilinde yaptı. Bu seyahatte Araplar gibi yiyip içip onlar gibi giyindi. İkinci yolculuğunda ise Urfa, Hatay, Lazkiye ve Şam’a gitti. Bu sırada Arapçasını geliştirdi. 1910 yılında Oxford’da savunduğu tezi çok başarılı bulundu.

Lawrence daha sonra istihbaratçıların isteği doğrultusunda arkeolojik kazılara katılarak bölgeyi yakından tanıdı. Arapçasını geliştirmek için de Beyrut’ta bir Amerikan misyoner okuluna devam etti. Bu arada Hogarth’la birlikte bölgede geziler yaptı. Bu geziler sırasında Bedevilerin arasına karışması, Osmanlı yöneticilerinin dikkatini çektiğinden 1913’de bir süre hapse atıldı.

1914’de doğrudan İngiliz istihbaratının emrine girerek Sina’daki geçitlerin ve su kuyularının yerlerinin belirlenmesi çalışmalarına iştirak etti. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, yine Hogarth’ın tavsiyesiyle Kahire’de “Arap Bürosu” adını alacak olan İngiliz askeri istihbarat biriminde görevlendirilerek savaş esnasında üstleneceği göreve geldi.

ARAPLAR VE LAWRENCE

Arap Bürosu’nda “Teğmen” rütbesiyle göreve başlayan Lawrence, önce askeri harita hazırlama ve Kanal Harekâtı’nda ele geçen Osmanlı esirlerini sorgulama çalışmaları yaptı. Bu sırada yüzbaşı rütbesindeydi ve sınırlı yetkileri vardı. İlk önemli görevi, Kut’ül-Amara’da İngiliz kuvvetlerini kuşatan Halil Paşa (Kut) ile pazarlık yapmak oldu. Önce 1 milyon, ardından 2 milyon Sterlin teklif etse de Halil Paşa, teklifi reddetmekle kalmayıp etrafa da yayarak İngilizlerin itibarlarına büyük bir darbe vurdu.

Lawrence bu sırada Arapları ayaklandırarak İngilizlerle işbirliği yapma planları yapıyordu. İngiliz tarihçilerin “kendini beğenmiş ve düzenbaz” olarak gördükleri Mekke Emiri Şerif Hüseyin ideal bir müttefik olarak seçilmiş ve pazarlıklar başlamıştı. Hüseyin en az 100.000 askerle ayaklanacağını söylese de Lawrence’ın raporuna göre, etrafındaki kuvvetlerin sayısı 15.000-20.000’i geçmedi.

Lawrence, Hüseyin’in 1916 Haziran’ında isyan etmesinden sonra Ekim ayında bir İngiliz diplomatla birlikte Hicaz’a giderek Şerif’in dört oğluyla (Abdullah, Ali, Faysal, Zeyd) görüşmeler yaptı. Kahire’ye döndükten sonra da kendisine Osmanlı’dan memnun olmayan Arap aşiretlerini altın ve para ile Hüseyin’in etrafında birleştirme görevi verildi.

Lawrence, Faysal’ın ordusunda “irtibat subayı” olarak görev yapacaktı. Nitekim İngiliz altınlarıyla Bedevilerin bir kısmını Hüseyin’in tarafına çekmeyi başardı. İngilizlerin 1916-1917’de Hüseyin ve kabile liderlerine gönderdiği paranın miktarı 1.318.000 sterlindi. Kendisi, isyanı bir “İngiliz organizasyonu” olarak göstermemek için onların geleneklerini tamamen benimsemiş görünüyor ve bu durum Arapların takdiriyle karşılanıyordu.

Anılarına bakıldığında Lawrence’ın kendisini Arap isyanının “beyni ve tek örgütleyicisi” olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Hâlbuki Arapları örgütleyen başka subaylar da vardı. Lawrence küçük birliklerle demiryolu hatlarına vur kaç taktiği ile saldırılar organize ederek Medine’deki Türk kuvvetlerinin Şam’la irtibatını kesmeye çalışıyordu.

Lawrence’in isyan sırasındaki en büyük başarısı, asi Araplarla 1917 Temmuz’unda Akabe’yi alarak Hüseyin’in İngilizlerle doğrudan bağlantı kurmasına imkân sağlaması oldu. Bundan sonraki görevi Faysal’ın kuvvetleriyle birlikte, Filistin’den Şam’a doğru ilerleyen General Allenby komutasındaki kuvvetlere destek vermekti.

Arapların “El Aurens” ve “Altınları taşıyan adam” dedikleri Lawrence, canavarca tavırlarını da açığa vurmuştur. Arap Bürosu’nun yayınladığı “Arab Bulletin”in 106. Sayısında; 1918 Eylül’ünde 4. Ordu’ya yapılan saldırılarda ele geçen bütün Türklerin öldürülerek hiç esir alınmaması emrini verdiği ve bu nedenle 5.000 Türk askerin katledildiği bilgisi yer almaktadır. Lawrence’a göre bu, Türklerin Tel Arar adlı bir Arap köyünde yaptığı katliama misilleme olarak yapılmıştı.

SAVAŞ SONRASINDA LAWRENCE

Lawrence savaş sonrasında Londra’ya dönerek Hüseyin’in oğlunun yönetiminde üç Arap devleti kurulması için çalışmalar yaptı. İngiltere’ye gelen Faysal’a danışmanlık yaptı. Siyonist hareketin Arapların refah seviyesini yükselteceğini savunarak Siyonistlerle Araplar arasında arabuluculuk görevi üstlendi.

Lawrence’ı albay rütbesine kadar yükselten İngiliz istihbaratı, savaştan sonra onu devre dışı bıraktı. O da kimliğini gizleyerek hava kuvvetlerine girdiyse de fark edilerek tank birliğine geçti. 1927-1930 arasında Hindistan’da görevlendirildi. Fakat tamamen masa başı işler verildi.

Emekli olduktan üç ay sonra 1935 Mayıs’ında motosikletle yaptığı bir kazada öldü. Ancak kendisinin bir suikasta kurban gittiği de iddia edildi. Hatta İngiliz istihbaratının isteğiyle bu şekilde bir senaryo kurgulandığı, gerçekte başka bir kimlikle hayatını sürdürdüğüne dair iddialar ortaya atıldı.

NASIL BİR KAHRAMAN?

Türk kamuoyu Lawrence’ı bir “mit” hâline getirmiş ve Şerif Hüseyin isyanının en önemli aktörü olarak görmüştür. Bununla birlikte hayatı film yapıldığında sansür konularak yasaklanmış, hatıraları ancak 1991’de, Kayseri’de bir yayınevi tarafından yayınlanmıştır. Bu ilgisizlik, siyasilerin propaganda malzemesi olarak bile kullanmasına rağmen Türk kamuoyunun gerçeklerden ne kadar uzak olduğunun göstergesidir.

Lawrence’ın ülkemizde “Bilgeliğin Yedi Direği” adıyla yayınlanan eserinde, İngiliz istihbaratının isteği doğrultusunda bütün olaylara yer verilmemiştir. Eserde, Türklerden nefret ve Arap sempatizanlığı ön planda olup yalan, yanlış ve iftira niteliğinde birçok bilgi yer almaktadır.

Lawrence’ın isyan sırasındaki rolü; Hicaz demiryolunun tahrip edilmesi ve bazı Türk birliklerine saldırılar düzenlenmesi olmuştur. En büyük başarısı, Binbaşılık rütbesine terfi etmesine neden olan Akabe’nin alınmasıdır.

1916’dan 1918 Eylül’de Şam’ın düşmesine kadar olan dönemde Arap isyanının başında bulunduğu ve bütün eylemleri organize ettiği yaygın bir kanaat olsa da; isyanın planlanmasından haberi bile olmamış, isyanın çıkmasından sonraki bir yıla yakın dönemi de Kahire, Cidde ve Süveyş’te geçirmiştir.

İngiliz istihbaratının Lawrence’ın Osmanlı istihbaratınca tespit edildiğini belirtmesine karşılık Osmanlı yazışmalarında kendisiyle ilgili bilgi yoktur. Fiilen askeri harekâta ve bilgi toplama faaliyetlerine katıldığı sürenin çok kısa olduğu tahmin edilmektedir.

Bütün bunlar ve savaş sonrasında İngilizlerin Ortadoğu politikalarında Lawrence’ın görüşlerinin temel belirleyici olmaması, onun İngiliz istihbaratı tarafından “özellikle” öne çıkarılmış bir kişi olduğunu göstermektedir.  Bugünkü Ortadoğu’nun sınırlarının belirlenmesinde çok daha etkili olan “Çöl Kraliçesi” Gertrude Bell yeterince tanınmazken Lawrence’ın bütün dünyada meşhur olması ilginç bir durumdur.

Kaynaklar: S. R. Sonyel, “Albay T. E. Lawrence Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğuna Karşı Nasıl Aldattı?”, Belleten, S. 199 (1987),  O. Koloğlu, “T. E. Lawrence”, DİA, C. 27.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 18.10.2017 [TR724]

Çizebilir misin Abidin? [Naci Karadağ]

Görmemiş tabii bugünleri Nazım. Belki de bu yüzden şanslı. Zira değil Rusya, Fizan’ı bile geçerdi gittiği mesafe ardına bile bakmadan.

Bu nedenle mutluluk gibi zor bir kavram ile imtihan etmiş Abidin Dino’yu… Saman Sarısı mutluluklar ile sınanmak eskinin kolaylıklarındanmış…

Şanslısın Abidin, bilmem kaç milyar küsur zamanlık dünya tarihinde bu siyasal İslamcı tayfanın iktidarına sen denk gelmedin tabii.

Yaşadın, çizdin ve gittin…

Bize vurdu piyango…

Bugün yaşasan, gözü gibi büyüttüğü, yemeyip yedirdiği, içmeyip içirdiği, davul zurnalarla askere yolladığı ciğerparesinden aylar yıllar boyu haber alamayan, ciğeri yanık, tıraşı gelmiş yüzü, aklar düşmüş saçları, derin göz çukurları ile gözünü bir an için eşikten ayıramayan hicran dolu babaların resmini çizebilir misin Abidin, diye soracaktık sana!

Hani şu canlı canlı yakılan Anadolu’nun mazlum çocuğunun babasının resmini.

Öfkeli çocuklar, diye mazur görülen eli kanlı cellatların diri diri yaktığı Mehmetçiğin, çeperi kan eleğine dönmüş babasının yüzünün resmini.

Ya da utanmazlığın, vurdumduymazlığın mesela…

Önce reddedip, algı oyunu deyip, sonra bizzat yakılan çocukları hain ilan edip… Arkasından montaj vesairelerle, iktidarı ayakta tutabilmek için kişiliklerini, ruhlarını payanda yapan arsızların resmini çizebilir misin Abidin, diye soracaktık sana.

Ha, çizebilir misin?

Editörün Notu: Video, terör örgütü propagandası ve vahşet görüntüsü içerdiğinden Tr724’ün basın etik ilkeleri uyarınca haberde görüntülere yer verilmemiştir.

Kendi menfaati için ülkeyi ataşe atanlarınkini çizmen çok zor, zira dediğim gibi çok nadir gelirler onlar yeryüzüne, onların portresini ancak çok daha büyük fırçaya sahip iblisler çizebilirler. Peki sen, bir haydudun sofrasının kenarına oturup, onun artıklarını tırtıklayan ve bunu da vatanseverlik olarak yutturmaya kalkışan beş para etmez ruhların resmini çizebilir misin Abidin?

Kendi askeri, Mehmetçiği için kılını kıpırdatmayanların, eğitim neferi masum, mazlum Anadolu öğretmeni için özel uçaklar kaldırmasının, bir eşkıya gibi başına çuval geçirerek getirmesinin ve bunu kale fethetmiş kumandan küstahlığıyla kendi medyasında boy boy yayınlamamasının, bu arsızlığın alçaklığın resmini çizebilir misin onu söyle bana?

Haydut devlet olmayı gururla haykıranların, höykürenlerin, gücü gördüğü an kuyruklarını bacaklarının arasına sıkıştırıp, tüm hıncını masum insanlardan alan hırsızların resmini çizebilmek hiç kolay değildir sanırım?

Gerçi bizde çizilmişi var ama sen yine de bir dene istersen Abidin!

Ya haydudun elinde maskaraya dönen kendi menfaati için memleket yansa umurunda olmayan medyacıların, çıkarcıların resmini çizmeye ne dersin?

Manşetten hem de, kanun dışı olduğunu yazabilecek kadar pervasızlaşmanın resmini de çizemezsin o yüzden kupürünü koyuyorum buraya.

Ama en azından şunu yap Abidin, zarara rızasıyla giren bir toplumun, felaketi beklerken ki umursamazlığına dair çıksın bir şeyler fırçandan.

Çıksın ki, sonra ağlarken kendi hallerine, ayna olarak kullanabilsinler!

[Naci Karadağ] 18.10.2017 [TR724]

Sayın bakanımı kızdırmışlar ya! [Barbaros J. Kartal]

Vay arkadaş ya, aile ile ilgili bir sürü iddialar ortaya atıldı. Bir kız kardeşin AKP’li belediyeleri nasıl söğüşlediği yazıldı, çizildi. Bir diğer kız kardeşin liyakatsiz bir şekilde nasıl Kuveyt’e büyükelçi atandığı tartışıldı. Bir erkek kardeşin BTK gibi kritik bir kuruma başkan olması eleştirildi. Bir diğer kardeşin aynı kurumda tepe noktada olması üzerine istifa etmesi gündem oldu. Diğer akrabaların bilmem nerelere gelmesi bir türlü bitmedi. Bakan hanım bir satır açıklama yapma gereği bile duymadı. Ne zaman “eşinden boşandı” diye bir haber çıktı. Aman Allah’ım o nasıl bir kükreme. Sanırsın ki boşanmak çok ahlaksızca bir şey. Milletin parasını çalıyorlar iddiası ciddiye bile alınmayacak, zaten adiyattan. Ne var ki, di mi?

Eşinizde Bylock çıktığı iddiasına niye bu kadar sinirleniyorsunuz? Senin biatında bir sıkıntı yok ki gelip eşini tutuklasınlar. Zaten bu Bylock denen melanet bir tek size uğramamış. Biraderin BTK başkanı. Emniyet de zaten hemen bir açıklama yaptı listelerde yokmuş eşiniz diye. Boşuna panik.

Esas siz açıklamaya gelin. Bakın ne diyor  sayın bakan Fatma Betül Sayan Kaya:

“Bugün bazı basın-yayın organlarında ve sosyal medyada ne etik ne hukuki ne de insani hiçbir değeri gözetmeksizin şahsım hakkında mesnetsiz iftiralara yer verildiği görülmektedir.”

Vay vay vay. Sayın bakanım, sizin insani değerlerden haberiniz var mı? Kadınlardan sorumlu bakan olarak sizin döneminizde Türkiye tarihinde kadınlara yönelik en büyük işkenceler gerçekleşiyor. Burada yazmaya insanın elinin, kalbinin varmadığı şeyler yaşanıyor. On binlerce kadın hiçbir gerekçe gösterilmeden cezaevinde. Yaşlı başlı teyzeler ters kelepçe ile yollarda sürükleniyor. Yeni doğmuş bebekler en iğrenç şartlarda bir hapishane hücresinde hayata tutunmaya çalışıyor. Çocuk istismarı sizin vakıfların tüzüğüne girdi. Bir kere bile hamile kadınların başında bekleyen polisleri ağzınıza aldınız mı? “Ya bu kadar da biraz fazla” dediniz de biz mi duymadık? Hangi insani değerlerden bahsetmeye hakkınız var.

Devam edelim:

“Kasıtlı olarak üretilen bu senaryolar tamamen gerçek dışıdır, hayal ürünüdür ve alçakça bir komplonun parçasıdır. Evli ve iki çocuk annesi biri olarak şahsımın özel hayatını da konu edinen bu iftiralar, bunları ortaya atan ve yayanların kirli hesapları uğruna her türlü insani ve ahlaki değeri ayaklar altına alabildiklerini göstermektedir.”

Zaten alçakça bir komplo dememiş olsa açıklama eksik kalırdı.  Bence önce “alçakça komplo” ifadesini yazmışlardır diğer cümleleri alta üste koymuşlardır. Mutlaka ilerleyen satırlarda hükümeti yıpratmak, yıkmak falan da gelir. Türkiye Cumhuriyeti bakanına bu alçak komployu başlatanlar ile ilgili hemen harekete geçtiniz inşallah. Kurtuluş savaşı veren hükümetimize karşılık bu tür hainlerin ihanetlerine devam etmelerine asla müsaade edilmemeli bence. Öyle yarım ağız bir özür ile yırtmamalı kimse değil mi? Bakın Berat’a… Damat, bütün dünyaya saçılan herzelerini ve hırsızlıklarını haber yaptı diye gazetecileri nasıl  hücrede çürütüyor. Oyuncakları elinden alınmış çocuk gibi yıktı ortalığı.

“‘Çamur at izi kalsın’ anlayışıyla itibar suikasti çabası içine girmek terör örgütü FETÖ’nün çaresiz ve ucuz taktiklerinden biridir ve anlaşılmaktadır ki; bahse konu basın mensupları tarafından bu taktikler hevesle sahiplenilmektedir.”

Ben de diyordum ne zaman gelecek FETÖ. Ruh hastaları. Ya sayın bakan, Cemaat zaten Bylock’un saçma sapan bir şey olduğunu asla delil olamayacağını söyleyip duruyor. Bylock’tan tutuklanan on binlerce masumun sebepsiz yere hapis yattığı bütün uluslararası raporlarda yer alıyor. İnanın Cemaat’in şu an en son isteyeceği şey Bylock çıktı diye kocanızı boşamanız. Bilakis, “Bylock’u var olsun, kimde yok ki? Hem kalbi temiz” demenizden başka  hiçbir şey mutlu edemez insanları.

“Şahsımız üzerinden hükümetimizi yıpratmaya yönelik bu tür algı operasyonu ve iftiralar, FETÖ ile kararlı mücadelemizden bizi alıkoyamayacaktır.”

Ha geldi işte, hükümet meselesi. Lafı söyleyen belli, nerede söylediği belli hangi ara Cemaat girdi işin içine. Cemaat bugünlerde güçlü değil. O yüzden İsmail’in (Küçükkaya) Cemaat’e yaltaklanması söz konusu bile olamaz. Ha Zaman’ın İnönü’deki locasından çıkmazdı bir de Mustafa Ünal’ın yakın dostuydu ama kripto demek çok ayıp olur. Bu arada affedersiniz de hangi bakanın bir kıymeti harbiyesi var da bir bakan yıpranacak ve hükümete bir şey olacak. Hepinizin hayatı birinin iki dudağı arasında. Seni aldım, seni attım. O kadar… Sanki bir bakan olarak bir anlamınız varmış da, sizin üzerinizden bir şey olacakmış hükümetimize. Daha neler…

Sayın bakanım bu kadar büyük büyük lafları Hollanda’da etseydiniz vallahi polis size yolları açar, size eskortluk bile ederdi. Adamların “Bizde seçim var, lütfen şimdi gelmeyin haftaya gelin” demelerine rağmen bacadan girer gibi şartları zorlayıp ama zoru görünce “Please let me go” (lütfen bırakın geçeyim) diye mırıldanıp, aynen iade olup bizi rezil etmenizden sonra büyük bir pişkinlikle Hollanda Fatihi demeleri sizi epey gaza getirmiş anlaşılan.

Ama bir konuda size haksızlık yapılıyor. Sizin kardeşlerinizin gündeme gelmesi size büyük bir yanlış. Çünkü onlar sizden dolayı değil Saray’daki efendinizin çok yakın dostu babanızdan dolayı o görevdeler. Siz de dahil. Evinize sık sık gelen ve Tayyip Amca diye hitap ettiğiniz zatın avukat babanız hatırına size dağıttığı ulufeler bunlar. Belki sadece hatır değildir.

Ama inanın siz, kısa bakanlığınız döneminde bu kirli dönemin sembol isimlerinden olmayı başardınız. Bu dönem ne zaman bahse konu olsa, siz de her zaman yad edileceksiniz. Allah güzel bir CV nasip ediyor ama içine her zaman insanlık koymuyor. Çünkü onu okulda öğretmiyorlar.

Boşanma işine de o kadar tepki göstermeyin. Bir çok kabine arkadaşınız ve partili vekiliniz boşandı. Onlara ayıp olur. Allah size, doktor eşinizle bir ömür birlik ve beraberlik nasip etsin.

Doktor demişken eşinizin ilkokulu ve ortaokulu Hakkari’de, liseyi Van’da bitirip Cerahpaşa Tıp’ı kazanması büyük bir başarı öyle değil mi? Gençlerimize çok güzel bir örnek. Ülkenin geri kalmış yerlerinde ne okullar ne öğretmeler ne dershaneler varmış demek.

[Barbaros J. Kartal] 18.10.2017 [TR724]

Madem burası dağ başı değil… [Semih Ardıç]

Kürsüde Başbakan Binali Yıldırım var. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) grubuna hitap ediyor. Söz dönüp dolaşıp ‘pamuk eller cebe’ paketine geliyor. Başbakan o fasla geçmeden mahallî idarelerin Emlak Vergisi’ne yüzde 3 bin 500 zam yapmasını ‘olacak iş değil’ diye tarif ediyor.

Akabinde sarf ettiği sözler şayan-ı dikkat: “Belediyelerde emlak vergi beyannameleri veriliyor. Bazı belediyeler para bitince vatandaşın malına göz dikiyor. 100 liralık yere 5 bin lira kıymet koyuyor. Burası dağ başı mı kardeşim?” Başbakan mevzuya el attıklarını ve artışın yüzde 50’yi geçemeyeceğini belirterek zam sağanağı altında mefluç vaziyetteki vatandaşın yüreğine bir nebze de olsa su serpiyor(!)

BÖYLE HESAP MI OLUR?

Hakkaniyetin kıyısına yanaşır gibi olsalar da Başbakan Yıldırım da Maliye Bakanı Naci Ağbal da bütçedeki kara deliği kapatmak için vatandaşın sırtına bindirilen yükleri kendilerince hafif gösterme telaşında. Sokaktaki homurdanmalar kulaklarına geliyor tabiî. Reyler düşüyor. Daha fazla düşmemesi için ne yapıp edip mevzuyu unutturmak lazım!

Başbakan’ın Emlak Vergisi için yaptığı, “Buna el attık, yüzde 50’den fazla artıramayacak” tespit de kabul edilemez. Bu nasıl bir hesap ki hükûmetin istatistik noterliği gibi çalışan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) enflasyonu bile yüzde 12 civarında iken vatandaş vergiyi niye yüzde 50 zamlı ödüyor? Memur ve emekli maaşı senelik yüzde 4+3,5 şeklinde artıyor da vergi zamları niye katmerli?

Başbakan Yıldırım buradaki tenakuzu konuşmasında kendisi itiraf ediyor zaten: “Aslında yüzde 10’u geçmemek gerek. Yüzde 3 bin 500 olur mu? Bunların hesabını verecekler. Vatandaşlarımızın basiretsiz yöneticilerin hatalarının bedelini ödemesinin önüne geçiyoruz.”

MTV ZAMMI YİNE ORTA DİREĞİ VURDU

Elhak öyle, basiretsiz idarecilerin, siyasetçilerin hatalarının bedelini niçin vatandaş ödesin? O halde Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) zammını ‘yüzde 25’e indirdik’ diyerek milletin gözünün içine baka baka yalan söyleyenler de hesap versin. Arabanın motor silindir hacmi haricinde vergisiz fiyata göre yeni bir vergi sistem icat edenler de hesap versin.

Zira 1 Ocak 2018’den itibaren fabrika çıkış fiyatı (vergisiz) 40 bin lira ila 70 bin lira arasında bir otomobil alan 2017’ye nazaran yüzde 37,5 daha fazla MTV ödemek mecburiyetinde kalacak. 71 bin liradan itibaren ödenecek MTV yüzde 50 zamlı olacak. Hani MTV yüzde 25 artmıştı? Ölümü gösterip sıtmaya razı etmenin bile bir adabı vardır. Bu nasıl bir hesap? Velhasıl yine orta direk bedel ödeyecek. Devletin her kademesine sirayet etmiş lüks ve israfın, ihale ve imar rantlarının faturası sabit ve dar gelirli kesimlere kesilecek.

Dolayısıyla orta halli sıfır kilometre bir arabanın MTV’sine yüzde 37,5 zam yapılmasına karar veren basiretsiz siyasetçiler de hesap versin, hatalarının bedelini ödesin.

CEP TELEFONUNDA VERGİ YÜZDE 50 ARTTI

Bitmedi… “Cep telefonunda vergiyi 7,5’e düşürüyoruz.” beyanatı ile en fazla kullanılan internet paketlerinin vergisinin yüzde 50 arttığını halktan saklayan Başbakan da bu çarpıtmanın hesabını versin. Ne oldu da internet kullanımında yüzde 5 olan Özel İletişim Vergisi yüzde 7,5’e çıktı?

İşin sırrı rakamlarda. 76 milyon telefon abonesi ve 40 milyona yakın ADSL abonesinin daha ziyade internet üzerinden iletişimi tercih edince devlet hemen buraya el attı. Adeta devlet eliyle kara borsacılığa teşebbüs ediliyor. Mobil sesli arama, sabit telefon aramaları eskisi kadar gelir sağlamıyor. Hal böyleyken bir manada WhatsApp, Viber, Facetime’a vergiyi de Maliye’nin icatları arasına girmiş oldu. Parayı Lidyalılar, verginin vergisini Türkler icat etti ne de olsa!

İletişim ve teknolojinin eğitimden kalkınmaya hemen her sahada katkılarını müşahede eden Avrupa Birliği (AB) 2020’den sonra internetten vergi almayacak. Türkiye’de ise bütçe açığını kapatmak için internete bir gecede yüzde 50 zam yapılıyor.

KURUMLAR VERGİSİ’NDE SON DAKİKA OYUNU

‘Pamuk eller cebe’ paketinde son anda AKP’li vekillerin teklifi ile Kurumlar Vergisi de yüzde 20’den yüzde 22’ye (artış yüzde 10) çıkarıldı. Paketin ilk halinde sadece malî kuruluşlar (banka, sigorta şirketleri, döviz büroları vd.) için böyle bir zam ibaresi vardı. Artık Kurumlar Vergisi’ni bütün şirketler zamlı tarifeden ödeyecek.

Her ne kadar zam için ‘üç sene cari olacak’ denilse de buna yeni bir ‘deprem vergisi’ demek mümkün. Madem burası dağ başı değil ve orantısız artışlar kabul edilemez o halde borç batağında yüzen şirketlerin yükünü bir anda yüzde 10 artıranlar da hesap versin.

MÜSRİF VE BECERİKSİZ İDARECİLER NE OLACAK!

Belediye başkanlarına gelince ‘burası dağ başı mı?’ diye haykırmak kolay. Kendilerine emanet edilen vergileri çarçur eden bakanlar, başbakan ve Reis-i Cumhur da müsrifliğin bedelini ödemeli.

Sene bitmeden bütçeyi yolunmuş kaza çeviren AKP iktidarı, en tepeden başlayan beceriksizlikleri, suiistimalleri unutturmak yerine okkalı bir özür beyannamesi hazırlamalı.

Yoksa belediye başkanlarını kürsüden ‘beceriksiz’ ilan etmek vatandaşın karnını doyurmadığı gibi zamları da ortadan kaldırmıyor.

BÜTÇE EMANETİ HEDER EDİLDİ

Ankara’dan liste hazırlayıp, belediye başkanlıklarında kayyımlığı tabiî hale getirmek bütçe emanetinin heder edildiği hakikatini değiştirmiyor. 2018’de zamlı vergilere rağmen bütçe açığı en az 70 milyar lira olacak. Bu sene 45-50 milyar lira. Seneye 70 milyar lira… Vatandaş didinsin dursun…

Başkanlar istifa edebiliyorsa pekâlâ başkaları da ceketini alıp gidebilir. Hazır istifa müessesesi devr-i AKP’de ilk defa aktif hale getirilmişken ‘kendi beceriksizlikleri yüzünden vatandaşa bedel ödeten’ Bakanlar Kurulu da top yekûn istifa etsin.

Madem burası dağ başı değil o halde bakanlar da halka hesap versin.

Vergi mükelleflerinin umumî talebidir. Arz ederim…

[Semih Ardıç] 18.10.2017 [TR724]

Siz siz olun, Amerikan medyasının diline düşmeyin [Adem Yavuz Arslan]

“Gerçekler sizi özgür kılar”

Sözün kaynağına dair rivayetler muhtelif.

Hz. İsa ile onu tutuklayan Roma Valisi Pilate arasında geçtiği de söylenir fakat bizim meslekte Washington Post’un efsanevi yayın yönetmeni Ben Bradlee’nin tarihe geçen makalesiyle bilinir.

Watergate Skandalı patladığında, dönemin başkanı Nixon ‘ulusal güvenlik’ bahanesiyle yayın yasağı getirmeye çalışmış, Washington Post’un yayın yönetmeni Bradlee “Hiçbir gerçek bir ülkeye uzun vadede yalanın verdiği zararı veremez. Gerçekler, insanı özgür kılar” diyerek haberleri yayınlamıştı.

Sonrasında yaşananlar malum.

Başkan Nixon, hakkındaki haberler yüzünden ABD tarihinde istifa etmek zorunda kalan tek başkan olurken yakın ekibinden 40 üst düzey isim hapse girdi.

Bradlee, “Hiçbir gerçek bir ülkeye uzun vadede yalanın verdiği zararı veremez” cümlesini 1973’te yazmış ama sanki 2017 Türkiye’sini tarif ediyor.

Düşünsenize…

17/25 Aralık 2013’te ortaya dökülen yolsuzluk ve skandalları örtmek için Türkiye’yi yakıp yıkıyorsunuz ama ‘gerçekler’ gecikmeli de olsa başka bir yerden çıkıyor.

Siz, ‘bütün bunlar Cemaat’in oyunu, tapeler montaj, kutular dolusu dolarları paralel polisler koydu’ diyorsunuz fakat dünyanın öbür ucunda bir mahkeme tapelerin gerçek olduğuna karar verip delil olarak dosyaya koyuyor!

Siz 17/25 Aralık’a dair bir şeyler yazmasınlar diye tüm muhalif medyaya el koyacak, yüzlerce gazeteciyi tutuklayacak bir o kadarını sürgünde yaşamaya mecbur bırakacaksınız fakat David Ignatius gibi dünya çapında gazeteciler, New York Times ve Washington Post gibi referans gazeteler sizin kapattığınız dosyaları didik didik ediyor!

17/25 ARTIK KÜRESEL BİR HABER

Son bir haftadır yaşananları takip etmişsinizdir.

Türkiye ile Amerika arasında yaşanan vize krizine paralel olarak Amerikan medyasında geniş analizler yayınlandı.

Gerek New York Times gerekse de Washington Post’un, çok iyi çalışıldığı her halinden belli olan haberlerinde, Erdoğan’ın Rıza Zarrab’ı kurtarmak için gösterdiği olağanüstü gayrete dair detaylar var.

Daha önce bu köşede Erdoğan’ın her görüşmede Zarrab’ı birinci gündem maddesi yaptığına dair kulisleri yazmıştım ama açıkçası bu kadarını ben de tahmin etmemiştim.

Düşünebiliyor musunuz?

Tayyip Erdoğan ABD’nin en etkili ilk 6 ismi ile 90 dakikalık bir görüşme yapıyor ve 45 dakikasını Zarrab’a ayırıyor.

Yetmiyor, eşi Emine Erdoğan da, dönemin başkan yardımcısı Joe Biden’in eşinden ‘ricacı’ oluyor.

Haberlerde Erdoğan’ın çabalarına dair başka detaylar da var. Özetle şunu söylemek mümkün: Bakmayın Türkiye’de sürekli Pensilvanya filan demesine. Erdoğan’ın ABD’den almak istediği tek isim Zarrab.

Erdoğan’ın bu cansiperane mücadelesi doğal olarak ABD’lilerin de dikkatini çekiyor. Yapılan tüm yorumlar, analizler ‘davaların Erdoğan’ın şahsına uzanabileceği, bu durumun da Erdoğan’ı fazlasıyla gerdiği’ yönünde.

Üstelik, Türkiye’de üzeri kapatılan 17/25 Aralık dosyası artık ABD medyasının öncelikli gündem maddeleri arasında. Erdoğan’ın ‘olağanüstü gayretleri’ sayesinde Türkiye’de yayınlanamayan haberler artık uluslararası haber.

Bu arada şu notu da düşeyim: ABD’li meslektaşlar konuyu o kadar iyi irdeliyorlar ki bu konudaki gelişmeleri New York Times ve Washington Post’tan izlemekte fayda var.

WASHINGTON’DA İYİMSER KİMSE YOK

Bir önceki yazıda da aktarmıştım. Erdoğan, Zarrab’ı Amerika’dan almak için çok çalıştı.

Fakat Obama döneminde istediğini alamadı. Trump’ın seçilmesi hükümet çevrelerini umutlandırdı. Hele hele Trump’ın savcı Bharara’yı görevden alması (bu arada ben bu yazıyı yazarken Bharara, CNN International’da kendisinin görevden alınması için Erdoğan’ın ABD yönetimine baskı yaptığı yönündeki haberleri teyit etti) moralleri yükseltmişti.

Ancak gelişmeler Erdoğan’ı mutlu edecek şekilde olmadı. Üstelik mahkeme soruşturmayı genişletti.

Erdoğan ihalelerle, lobi şirketleriyle Trump yönetiminde etkili olamayınca bu kez karşıya geçip ‘çatışma stratejisini’ uygulamaya başladı.

Washington’da konuşulanlara göre yakın vadede tansiyonu düşürecek bir adım beklenmiyor.

ABD tarafı ‘artık yeter’ modunda. Öyle ki Washington’da iyimser konuşan kimse yok.

Eğer Erdoğan ‘kandırıldım’ deyip radikal bir dönüş yapmazsa ABD ile ilişkiler uzun süre gergin kalacak gibi.

Erdoğan ve Havuz medyasının ‘Trump iyi, çevresi kötü’ taktiğinin Türkiye iç kamuoyuna yönelik olduğunu, suyun bu yakasında esprilere konu yapıldığını not etmekte fayda var.

DOSYA DEĞİL BEKLENTİLER KONUŞUYOR

Bu arada Zarrab dosyasına dair enteresan bir durumla karşı karşıyayız.

Şöyle ki, 17/25 Aralık’ın tüm donelerini kullanan muhalefet partileri o operasyonları yapan bürokratların 3 yılı aşkın süredir hücrede tutulmasına karşı duyarsız.

Üstelik Erdoğan’ın söylemleriyle Cemaati linç etmekten geri durmuyorlar.

Bir diğer tuhaflık ise şu: Başta muhalefet temsilcileri ve var olan az sayıdaki Erdoğan karşıtı gazeteci Zarrab dosyası üzerine analizler yazarken dosyayı değil beklentilerini konuşturuyorlar.

Oysa ki, dosya herkese açık.

İnternetten iddianameyi görmek mümkün. Dosyada -şimdilik- yer almayan suçlamalara dair projeksiyonlar yapılıyor. Yarın bir gün büyük hayal kırıklıkları yaşanabilir.

Hem kendilerinde hem de bu dosyaya umut bağlayan kitlelerde.

ABD MEDYASININ FİKRİ TAKİBİ GÜÇLÜDÜR

Daha önce de ifade ettiğim gibi, son haberler gösterdi ki 17/25 Aralık artık küresel bir gündem.

Önceleri meseleye, biraz da laik-liberal çevrelerin bu yöndeki lobisinin etkisiyle, ‘hükümet ile Cemaat arasındaki güç mücadelesi’ olarak bakan ABD medyası artık daha farklı bir perspektiften yaklaşıyor.

Amerikan medyasının fikri takip geleneği çok güçlüdür. Amerikan medya tarihi gazetecilerin muhataplarına kök söktüren fikri takip haberleriyle doludur.

O açıdan son dönemde New York Times ve Washington Post’ta yer alan haberlerin arkasının gelmesi şaşırtmamalı. Kaldı ki, Amerikan medyasında otoriter liderlere karşı kadim bir alerji var. Erdoğan’ın basın özgürlüğüne dair tutumları, icraatları dünyanın öbür ucunda bile tepki görüyor.

Bir bakıma bu haberlerin itici gücü Erdoğan’ın bizatihi kendisi. Süreç Erdoğan’a ‘keşke Türk medyasına el koymasaydım da sadece onlar yazsaydı’ dedirtebilir.

[Adem Yavuz Arslan] 18.10.2017 [TR724]

Baba beni okula gönderme! [Bülent Korucu]

Aydın Doğan medyasının çok reklamını yaptığı, çok ekmeğini yediği bir proje var. Hem ulusal ölçekte hem de uluslararası arenada fazlasıyla yararlandılar. Doğan’ın kızları bu sayede pek çok itibarlı toplantıda konuşma fırsatı buldu. ‘Baba beni okula gönder’ kampanyasından söz ediyorum. 2005 yılında başlatılan proje, Hanzade Doğan Boyner’e uluslararası prestij listelerinin yolunu açtı. Hareket noktası kız çocuklarının eğitim konusundaki fırsat eşitsizliğini gidermek. Okuma yazma bilmeyen gençlerde kızların oranının yüzde 6 ve İlköğretimin zorunlu olduğunu hesaba kattığımızda bu eşitsizliğin ilerleyen eğitim kademelerinde daha artacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Ne yazık ki çarpık durum Doğu diye genelleyeceğimiz coğrafyada yaşanıyor.

SANKİ BAHOZ ERDAL’I GETİRMİŞLER!

Haksızlık yapmak istemem, proje hem farkındalık oluşturmak hem de az da olsa okullaşmaya katkı sunmak açısından faydalıydı. Ama Doğan ailesinin samimiyetine inanmadığımı söylemek zorundayım. Pek çok sebep sayabilirim ama en sıcak ve acıtıcı olandan başlayayım. Mesut Kaçmaz ve ailesi Pakistan’dan ancak bir haydut devletin yapabileceği şekilde Türkiye’ye getirildi. Mesut Bey, oradaki Türk okullarının yöneticilerinden. AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın baskılarıyla okullar devredildi. Öğretmenlere sınırdaşı kararı verildi. Mahkemeler bu kararı durdurdu ve kesin hükme kadar ülkede kalmalarını istedi. Yetmedi Birleşmiş Milletler devreye girerek öğretmenlere koruma statüsü verdi. Yerel ve uluslararası hukukun güvencesi bu insanları korumaya kafi gelmedi. Bir gece evleri basılarak, başlarına çuval geçirildi, elleri kelepçelendi. Ve Türkiye’den gönderilen özel uçakla getirildi. Hürriyet Gazetesi, hikayeyi ‘çok özel sefer’ başlığıyla sürmanşetine taşıdı. Öyle ballandıra ballandıra anlatmış ki, askerlerimizi diri diri yakan IŞİD canilerini ya da onlarca şehit vermemize sebep olan PKK’lı Bahoz Erdal’ı getirmişler zannedebilirsiniz.

AKLINI KAYBETMİŞ DEVLET, VİCDANI SUSMUŞ TOPLUM

Devletteki çıldırmışlığa su taşıyan haber, gazetecilik ilkeleriyle lime lime edilmeyi hak ediyor. Bunun ötesinde düz mantıkla da izahı mümkün olmayan bir iktidar goygoyu.

İçerideki üç-beş AKP fanatiğinin aferini için değer mi? Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bila, Erdoğan’ın uçağındaki koltuğunu kaptırmamak adına, Doğanlar haklarındaki soruşturmaların kapağı açılmasın diye; ülkeyi ve kendilerini düşürdükleri durumun farkında değiller. Denemesi bedava, Hanzade Doğan Boyner hâlâ davet ediliyorsa, BM ile partner oldukları ‘Girl Effect’ kapsamındaki bir toplantıda bu haberi yorum katmadan okusun. “Kız çocuklarının belki en az okutulduğu bir coğrafyada, Taliban canavarını üretmiş topraklarda okul açan insanların başına çuval geçirip özel uçakla ülkemize kaçırdık” diye övünerek anlatsın, görelim. BM korumasındaki bir ailenin evine baskın yapmayı, çocuk denebilecek yaştaki genç kızların karşılaştığı muameleyi savunsun bakalım. Hatta devletin öğretmen göndermekte zorlandığı Hakkari’deki tek özel okulun kapatılıp yöneticilerinin tutuklandığını da eklesin!

HANZADE DOĞAN, NEW YORK TİMES’A DA ANLATSA

New York Times gazetesi 9 yıl önce Pakistan’daki okullarla ilgili geniş bir haber yapmıştı. Karaçi’de büyük ölçüde radikal islamı benimsemiş Peştun halkın yaşadığı kentin en fakir mahallelerinden birinde yer alan PakTürk okulunun müdürü Mesut Kaçmaz ile de konuşan gazete Kaçmaz’ın, “10 ay önce müdür oldum. Ama sorunlar hemen başladı. Sakal bırakmadığımız ve kravat taktığımız için bizim gerçek Müslümanlar olmadığımızı söylediler. Ancak bunların hepsini Pakistanlılar’a anlattık. Bizim geceleri içki içip içmediğimizi, namaz kılıp kılmadığımızı soruyorlardı. Bana kravatla camiye gelme dediler” ifadelerine yer vermişti. Abdul Bari adlı Pakistanlı ise “Türkler tamamen radikalizme karşı. Onlar gerçek Müslüman… Kardeşim bu okula giderek gerçek bir Müslüman olacak. İnsanlara karşı adil olacak” diye konuşmuştu. Hanzade Hanım, New York Times’a mülakat verip Mesut Kaçmaz’ın çok tehlikeli bir terörist olduğunu savunsun bence.

Ellerinde kalem ve kitaptan başka bir şey bulunmayan insanların terörist olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar. IŞİD’e Taliban’a reva görmedikleri muameleleri bu insanlara yapıyorlar. Boko Haram da karşı çıkmıştı okullara ama bu kadar ileri gidememişti. Bizim tatlı su solcuları, cici sekülerler ve salon demokratları sağolsun! Destekleriyle Boko Haram ve Taliban’ın yapamadığını Türkiye Cumhuriyeti başarsın diye uğraşıyorlar…

[Bülent Korucu] 18.10.2017 [TR724]