Ege’de 2 çoğunu kaybeden anne: Kaç çocuğun var, üç; ikisi cennette… [Selahattin Sevi]

Bir gece yarısı İzmir’de ıssız bir sahilde buluştuklarında ilk kez karşılaşıyordu 4 farklı aileden 18 kişi. Kimse diğerinin neler yaşadığını bilmiyordu. Doğdukları ve yaşadıkları ülkede başka bir çıkış bulamadıkları için yeni bir hayata adım atacaklardı. Beş kişilik Kara ailesi de diğerleri gibi KHK ile ihraç edilmişti. Ne mesleklerini yapabiliyor ne de pasaportlarına el konulduğu için yurt dışına gidebiliyorlardı…

Çıktıkları gece yolculuğunda altı yaşındaki Mustafa’sıyla sekiz yaşındaki Gülsüm’ünü kaybeden ve karşı kıyıdaki Sakız Adası’na henüz birkaç aylık Ali İhsan’la çıkabilen Kara çifti, yaşadıkları korku dolu anları ve hayatlarının en uzun gecesini anlatırken, “Bu yolculuğa çıkmaktan başka çaremiz kalmamıştı!” diyor.

25 Eylül gecesi 18 kişi bir fiber tekneye binmek için ayrı ayrı yerlerden gelir. Tam binmeye hazırlanırken birden herkes irkilir. Çünkü yüzlerine karşı güçlü bir ışık tutulmaktadır. Donup kalmışlardır, “Polis veya askerdir. Demek buraya kadarmış yolculuğumuz, başlamadan bitecekmiş” diye düşünürler. O anı yaşayan Ebubekir Kara, “Sonra çekip gittiler.” diyor. Meğer balıkçılarmış. O gün geri dönseler de ertesi gün yine aynı yerde 18 kişi ve teknenin kaptanı buluşur. Can yeleklerini giyerler, güneş battıktan sonra saat 21.30 dolaylarında da tekne kıyıdan yol almaya başlar. Tam Yunanistan sularına geçtiklerinde, kurtulduk artık, diye sevinirken kaptanın ani manevra yapması sonucu tekneleri alabora olur. 1’i bebek, 4’ü çocuk 7 kişinin hayatını kaybettiği kazada Kara ailesi de 6 ve 8 yaşında iki evladını kaybeder. “Sırf birlikte olalım diye çocuklarımızla beraber böyle bir yola çıktık. Başımıza böyle bir kaza geldi ne yapalım.” diyor Anne Gonca Kara büyük b,it tevekkülle…  “Cenab-ı Allah cennette bizi kavuştursun. Kaç çocuğun var, üç; ikisi cennette…”

Bindikleri tekne alabora olan, gece 10 saat boyunca denizin ortasında kol kola girerek hayatta kalma mücadelesi veren ve iki çocuklarını Sakız Adasına defneden Ebubekir ve Gonca Kara çifti yaşadıklarını Kronos‘a anlattı.

Nasıl duygularla terk ettiniz Türkiye’yi? Eşiniz, çocuklarınız tedirgin miydi, korkuyor muydu?

Ben ve eşim Türkiye’de bize hayat hakkı tanınmadığı için çocuklarımızla birlikte bu yolculuğa çıkmaya karar vermiştik. Çocuklarımıza, “güzel bir yere gidiyoruz, geçince her şeyi anlatacağız.” dedik. Kızım çok korkardı mesela, otobüse dahi binemezdi. Yolculuğumuz çok güzel başlamıştı. Ama bu süreçte, o yolculukta o kadar sakindi ki, belki tedirgindi ama hiç sesini çıkarmamıştı. Hepimiz can yeleklerimizi giydik. Fakat can yelekleri eksikti. İki arkadaşımız giyemedi. Onun iki çocuğu da giyemedi.

Kıyıdan ayrıldınız, hava şartları ve denizin durumu yolculuk için müsait miydi?

Hava güzeldi, deniz sakindi… Tekneye bindikten sonra epey bir yol aldık. Türk karasularını geçene kadar bir sıkıntı çıkmadı. Hatta bazı arkadaşlar sevindi, artık özgürlüğümüze kavuştuk diye. Hız yaptığımız için ufak tefek su sıçramaları oluyordu. Tam belirli bir noktaya geldiğimizde ışıklar göründü, dediler ki, “geçtik”. Herkeste büyük bir sevinç… Vefat eden ablalar falan teknenin önündeydi. Fakat bende bir endişe vardı hâlâ, “Acaba erken mi seviniyoruz!” diye, ama orada bir şey de diyemiyorsun. İnsanların moralini bozmak, kuvve-i maneviyesini kırmak da istemiyorsunuz. Biz bu düşünceler içindeyken kaptan bir anda hızlandı yakalanmamak için. Çünkü sürekli bu işi yaptığı için daha önce yakalanmış. Bize, yerleşimin olduğu bir adaya bırakacağını söylemişti fakat karar değiştirdi. İnsanların yaşamadığı bir adaya bırakacağını söyledi. Yunanistan sularında bir panik hali vardı anlayamadığımız. Fakat ışıkların olduğu yöne değil de ıssız tarafa doğru aniden dümen kırdı, bir anda sular gelmeye başladı. Bir iki saniye sonra, “eyvah”, dedim. Ben en önde köşedeydim. Benim olduğum tarafa ani manevra yapmıştı. Bir anda üzerimize sular gelince, “Bu iş burada bitti, boğuluyoruz!” dedim. O kadar, böyle, nasıl diyeyim… Tam bir can pazarı yaşandı, çığlıklar yükselmeye başladı. Her yerden ağlama sesleri geliyordu. Sanıyorum saat gece yarısı 12.30’du. İnsanlar sağa sola savrulmuştu, can yeleklerimiz vardı ama küçük bebeğimizde yoktu.

Teknenizin batacağını mı düşündünüz o anda?

Bitti, yani. Yüzme bilmiyorum, çocuklar bilmiyor, eşim bilmiyor. Hatta böyle teknenin bir köşesinden tuttum, “devrilme, devrilme” diyorum. Devrilme yani… Devrilme işte! Sanki böyle gücüm yetecekmiş gibi o sulara, o dalgalara. Yürekten istedim devrilmemesini ama Cenab-ı Allah! Bütün suya, her şeye hükmeden O. Belki kaptanın kusuru, bir kul hatası ama devrildi işte. Devrilince ben battım. Can yelekleri bizi yukarı çıkardı. Etraf can pazarı tabii, tamamen mahşeri bir atmosfer; çığlıklar, bağrışlar… Herkes kendi çocuğunu düşünüyor ilk başta. Battık, çıktık. Can yeleklerimiz vardı. Küçük bebekte yoktu. Bazı arkadaşların da bebeklerinde yoktu, kendilerinde vardı.

Ailenizi görebiliyor musunuz bu sırada?

Battık çıktık, battık çıktık, ben hemen hemen iki üç metre ilerideki eşimle göz göze geldim. Eşim küçük bebeğimizi yukarı kaldırmış, hani olur ya savaş meydanlarında bayrağı biri alır, en önde düşürmez… Musab bin Umeyr tek kolu kalıyor bayrağı bırakmıyor, onun gibi bebeği yakasından tutmuş havaya kaldırıyordu ama tekrar batıyordu. Tekrar kaldırıyor, batıyor. Ben hemen oraya atladım, sanki bir şey biliyormuşum gibi. Bebeği elinden aldım. Bu sefer de ben batıp çıkıyorum. Sonra sağ olsun gemide Yusuf adında akademisyen bir kardeşimiz vardı, o dedi ki Aliş’i bana bırakın, siz sakin olun. Kendi çocuklarını kurtarmadan bizim bebeği Ali İhsan’ı aldı götürdü. O bana emanet, siz sakin olun dedi. Ben de eşime dedim ki, “Tut elimden, ölürsek beraber öleceğiz.” Kol kola girdik eşimle. İkimiz de yüzme bilmiyoruz ve acaba teknenin üzerine çıkabilir miyiz, çocuğu götürdükten sonra Yusuf gelir mi, başka yüzme bilen var mı diye düşünürken bir dalga geldi ve bizi aldı götürdü oradan, gruptan kopardı. Sonra öğrendik ki onlar ters yatan teknenin üzerine çıkmışlar. Yardım beklemeye başlamışlar. Karanlıkta hafif hafif sesler duyuluyordu. Diğer çocukları hiç görmedik. Eşimi görmem de Allah’ın bir tesadüfü. Çünkü önümdeydi. Batarken de önüme düşmüş. Çocukları bulmak için bir hamle yapalım derken gelen dalga bizi aldı gruptan kopardı.

Siz ve eşiniz bir şeye tutunabildiniz mi bu sırada?

Hayır, sadece can yeleklerimiz var. Biz gece yarısından gündüz vaktine kadar 10 saat boyunca, ekipteki diğer arkadaşlardan haber alamadık. Neredeler, durumları nasıl haberimiz yok. Sadece eşimle birlikte ikimiz kol kola girdik, yüzme de bilmiyoruz, Kelime-i Şehadet getire getire, hani biraz sonra öleceğiz… Ölmeyi bekliyoruz, hatta diyoruz ki çocuklarımız öldü, biraz sonra biz de onlara kavuşacağız. Çünkü şöyle düşünüyoruz, o saatte, gecenin karanlığında kim yardıma gelir? Gruptan iyice uzaklaşınca, Yunus Aleyhisselam’ın kıssası gibi gece karanlık, deniz, bütün her şey aleyhine ittifak etti diyor ya Bediüzzaman, aynen öyle. Bizim aleyhimize ittifak etti her şey. Eşime de orada o an söyledim, Cenab-ı Allah’tan başka bizi kurtaracak yok. Kaderle ölüm arasındaki o ince çizgiyi orada gördük. Bir yandan da en küçük oğlum Ali İhsan’ı düşünüyoruz, sabredelim, o yaşıyor, sabredersek ona kavuşturur belki Allah diyoruz. Eşim bir kaç defa su yuttu. Ben aynı şekilde. Önce biraz, “yardım edin” diye seslendik ama sonra baktık kimse yok, gece aldı götürdü bizi. Diyoruz ki şu dağlara doğru belki gidersek, denize ölü taklidi yapalım, su ölüyü karaya götürüyor ya, bıraktık biz de kendimizi. Eşime diyorum ki, bak şeytan bizimle uğraşır, zaten çocuklarımız öldü, biraz sonra biz de öleceğiz, inşallah bu yolda cennete gideceğiz. Yani, “Endişe etme, öldürecekse Allah öldürecek, yaşatacaksa da Allah yaşatacak! Yani öbür türlü eğer şu an kendimizi bırakırsak, intihar etmiş oluruz, Allah korusun kazanırken bir anda cehenneme gideriz!” dedim. Belli bir saatten sonra uykum geldi dedi eşim. Kışın olsa donardık ama deniz suyu çok soğuk değildi ama yine de rüzgar vurdukça titriyoruz. Dedim ki ellerimizi, ayaklarımızı hareket ettirelim ama kendimizi bırakmayalım. Burada öleceğiz zaten, buradan çıkış yok ama Allah bizi öldürsün. Eşim diyor işte, ölüm nasıl acaba, nasıl olacak? Ayaklarımız üşüdü. Ben diyorum ki, cenazelerde çok bulundum, önce ayaklardan başlıyormuş soğuma falan. Acaba biz ölüyor muyuz, diyor eşim. Dedim ki bunları boşverelim, şimdi tövbe-istiğfar edelim. İkimiz bağıra bağıra tövbe-istiğfar ediyor, Kelime-i Şehadet getiriyoruz. Özellikle de öleceğimizi düşündüğümüz için de, hani son nefeste “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” söyleyelim diye, sürekli onu söylüyoruz. O an diğer duaları şey görüyorum, bunları yaparsam son ana Kelime-i Şehadet denk gelmez diye düşünüyorum. Biraz sonra, biraz sonra, biraz sonra derken gün aydınlandı… Gün aydınlanınca -gece yine bir nebze karanlık ya sakin sakin duruyoruz, çok bir yer de görünmüyor zaten- ama aydınlanınca denizin o ihtişamı, büyüklüğü, o dağların, suyun… O büyüklüğün yanında yapayalnız kalma, gariplik… Sebep tükendi, son noktadayız, daha korkutucu oldu. Allah bir şekilde sabır verdi, sabır kuvveti verdi. O imanla dalgalarla boğuştuk. Ama bu sefer de, acaba dedik, gün aydınlandı, belki, çünkü Yusuf Bey, Aliş bende abi, diye bağırdı, onu duyduk. Belki Cenab-ı Allah diğer çocuklarımızı da kurtarmıştır. Bilemeyiz. Seslerini duymadık ama. Küçük olan Mustafa, altı yaşındaydı. Gülsüm de sekiz yaşındaydı.


Hayatta kalabileceğinize dair biraz ümit belirdi mi?

Biraz daha bir cesaret geldi, sabredelim dedik. Artık yorulduk yani kollarımızda takatimiz kalmadı. Bırakıyoruz, kendimizi dinleniyoruz, üşüyünce tekrar hareket ediyoruz. Fakat hala yakınlarımızda kimse yok. Teknede beraber yola çıktığımız hiç kimseyi göremiyoruz. Meğer onlar teknenin üstüne çıkmışlar, onlar bizi görmüş, biz tabii yatar pozisyondayız. Bir elimizden can yeleği çıkıyor onu tutuyoruz, eşim de iki koluyla tutuyor. Ben de diğer kolumla su çırpmaya çalışıyorum ama hiçbir yere gidemiyoruz. Başka tarafa dönüyoruz, birilerinin gemilerini görür müyüz diye. Sonra bayağı uzaktan bir tekne gördük. Ama hiçbir şey net gözükmüyor. Can havliyle o tarafa gidebilir miyiz diye hamle yaptık ama yoruluyoruz, yoruldukça daha çok su yutuyoruz. Dedik ki, bir sakin olalım. Gemi geçti diğerlerinin yanından onu gördük. O da bıraktı gitti. Yani durmamış, projektör tuttu herhalde “bunlar kim” diye. Önce Türk gemisi sandık, zaten bizi dalgalar Türkiye tarafına sürüklemişti. Diyoruz ki, bizi alırlar, götürürler, sonra da hapse atarlar artık. Belki çocuklarımızın cenazelerine bile katılamayız diye düşünüyoruz. Nereden biliyorsunuz derseniz, daha önce oldu bu. Yakınlarının cenazesine katılamadı insanlar. Bir tarafta sağ olduğunu bildiğimiz bebeğimiz var. Karı-koca hapse atılıp çocukları ya hapishanede büyüdü ya da ortada kaldı. Fakat yaklaşık 11 saat sonra, Avrupa Birliği’nin Frontex’i, biz sahil güvenlik sandık önce. Sevindik, en azından hapishaneye girmeyeceğiz, işkencelere maruz kalmayacağız diye düşündük.  Orada dedik ki bu kadar dayandık, bir yarım saat daha dayanalım dedim eşime. Çünkü bir yarım saat daha kalsa, büyük ihtimal… Allah bilir tabii yaşatacak olan o… Öyle bir an ki, aslında kurtulduğunuza da sevinemiyorsunuz. Çocuklarımız yaşıyor mu, bundan sonra ne olacak?

Tam her şey bitti dediğiniz anda yeniden bir umut…

Artık umut kalmadı, çünkü yelek çürüdü, çıkıyordu sürekli, zayıfladı. Kafamız iyice denize gömüldü, kulağımıza su giriyordu komple. Sadece burnumuz dışarıda, ağzımızı da kapatıyorduk. Ondan sonra o gemiyi görünce tamam dedim sahil güvenlik. Bir nebze en azından kurtulacağız ama bir taraftan da tutuklanacağız diye endişe var. Sonra Cenab-ı Allah bir dalga getirdi, bizi batan teknenin üzerindeki hayatta kalan yol arkadaşlarımıza doğru sürükledi. Bayağı yaklaştık, hadi bir gayret dedik. Ben de kolumu o tarafa doğru atıyorum. Zaten kurtaracaklar belli ki ama olur ya belki bizi görmezler filan… Onları aldılar, onlar da sağ olsun işaret etmişler önce bizi alsınlar diye ama önce oradan geldikleri için onları almışlar. Tabii bu sırada bir yandan şu endişeyi yaşıyorsun, çıkacağız çocuklar hayatta mı değil mi, kim var, kim kurtuldu… Çıktık baktık ki bizim bebek arkadaşların kucağında. Ağabeyler ağlıyor iki tane bebekleri kaybolmuş boyunları bükük, bizim çocuklar yok, bir abinin eşi yok.

Onlar kimler?

Oğuz adında bir ağabeyimiz. Sadece oğlu ile o kurtulmuş sarılmış birbirlerine ağlıyorlar. Öğretmen ama daha sonra esnaf olmuş. Onun eşi vardı Meltem abla, kayın validesi Kevser abla… Nasır Abimizin de aynı. Nasır Abimizin bebeği… İbrahim’le Mahir, onlar yok. Onlar boynu bükük orada oturuyor. Eşim hemen Ali İhsan’ı aldı kucağına, ağlıyordu bizim bebek. Arka tarafa baktım Oğuz Abi yıkılmış, bir oğlu yanında ama hanımı, kayınvalidesi, küçük oğlu Mustafa Sait yok… Yusuf Bey’i gördük, bizim bebeğimizle birlikte kendi çocukları da kurtulmuş. Diyoruz ki, belki bizim bebeğimizi kurtardığı için Allah ona bağışladı çocuklarını…

Allah hepsine rahmet etsin, çok zor bir durum tabii ki, ondan sonrası nasıl oldu?

Ondan sonra bizimle ilgilendiler. Karşıya geçince de bizi Sakız Adası’na götürdüler. Sahil güvenlik de çok ilgi gösterdi. Hemen bizi hastaneye götürdüler, bütün çantalarımızı, çocuklarımızı. En azından ona sevindik, oralarda bıraksak daha çok vicdan azabı çekecektik; kayboldu gitti bedenleri bulunamadı diye… Onlar bir yandan arama yaptı, biz gemideyken oğlum bulundu ilk. Hani böyle çıkarttılar, onu gördük, yıkıldık. Bir taraftan da en azından bulundu diyoruz. Sonra hastanede bütün hemşireler, Yunan vatandaşı insanlar geldiler sarıldılar. Hastane müdüründen personeline kadar herkes gelip teselli etti. Çocuklarımız gitti, biz buraya onları kurtarmak için geldik ama onları kurtaramadık dedik… Bir yandan da birbirimize teselli vermeye çalıştık, sonuçta inançlı insanlarız. Bizi kurtaran gemideki insanların bize karşı davranışları, ilgisi alakası… Teselli etti bizi. Kıyafetlerimiz ıslanmış parçalanmıştı, yeni giysiler ayakkabılar getirdiler. En üst düzeydeki hastane müdüründen hemşirelere, temizlik personeline kadar hepsi ilgilendi. Bu da insanı memnun ediyor, insani bir muamele görme. Keşke ülkemizden çıkmak zorunda kalmasaydık da bunlar da olmasaydı. Bunu da gördük. Yunanistan’daki bütün devlet erkanı, kurumlarda çalışanlar ne iş yaptığımızı bilmiyorlar, nereden geldiğimizi bilmiyorlar, bizimle ilgili bilgileri yok. Ama sadece insan olduğumuz için bize insanca davranıyorlar. Bizi bir yere yerleştiler. Güvenliğimiz için kimseyle görüştürmediler. Burası Türkiye’ye yakın size bir şey olursa bundan biz sorumluyuz dediler.

Sakız Adası’na çıktığınızda sizi nereye götürdüler?

Bizi bir müddet adada misafir ettiler, güvenlik gerekçesiyle kimseyle görüştürmediler. Cenazelerimizin defni için arkadaşlar Atina’dan geldi. Cenazeleri iki ilahiyatçı arkadaş yıkadı. Sonra bize mezarlık gösterdiler Sakız’da, Türkiye’ye bakan bir yerde. Yüksekte yani tepede. Onların kendi mezarlığı var, onun arkasında bir bina, binanın arkasına da ayrı bir yer yapmışlar. Orada yerleri kazmışlar. Oraya gömülen Müslüman ve Türk olan ilk kişiler bizim çocuklarımız, birlikte yola çıktığımız arkadaşların yakınları. Kamplarda vefat eden Suriyeli kardeşlerimiz olmuş ama… O da garip oldu. Yedi sekiz arkadaş kendi çocuklarımızı defnedip cenaze namazlarını kıldık. 3-4 saat sürdü. O da garipti… Yani toprağı kapatmak için mücadele ediyoruz, yorgunuz gücümüz de yok. Hatta fotoğraflarımızı çekmişler mezar başında. Diyorum yani olay zaten garipti, biz gariptik… Orada Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nden bir kadın vardı, o kadıncağız geldi toprak atıyor. O bizim çabamızı gördü. Sonra Yunan bir avukat geldi, toprak atmaya çalışıyor. Orada bir mezarlık görevlisi vardı işte o da bize yardım etti. Sahil güvenlik komutanı geldi eşimi teselli ediyor, çiçek getirdiler. O kadar muazzam insani bir muamele gösterildi ki, hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyoruz.

Size sordular mı niçin Türkiye’den kaçıyorusunuz diye? Kendinizi nasıl anlattınız?

Tabii, onlar hepsini biliyor zaten zulümlerden kaçtığımızı… Nasıl olur yani bu kadar eğitim görmüş insan, mesela akademisyen doçent bir arkadaşımız, hakim ablamız, öğretmen, yine öğretmen ama aynı zamanda iş adamı.. Bu insanlar yurdunu yuvasını niye terk etsin? Çoluğunu çocuğunu alıp niye böyle yollara düşsün? Onlar diyor ki bunun bir mantığı var, orada sıkıntı görmese kimse bunu yapmaz. Durduk yere kimse çıkmaz. Fakat, acımızı paylaştılar. Bir de onlar bize kötü muamele etseydi daha da üzücü olurdu.

Şimdi adadan Atina’ya getirildiniz? Neler düşünüyorsunuz? Bundan sonraki hayatınızla ilgili planlarınız var mı?

Bundan sonrası için yani… Bu yola çıkarken de amacımız özgürlüğümüz olsundu, rızkı veren Allah’tır. Şuraya gidelim, şu işi yapalım diye çok fazla planımız yoktu. Dedik ki Allah’a emanet çıktık gidiyoruz. Bundan sonrası için de şu an çocuklarımızı orada bıraktık buraya gelmek zorunda kaldık. Ama dedik onlar da şehitler inşallah, oraya mühür gibi. O adada ilk defa olmuş zaten bu tarz bir olay. Eşimle de biz hep konuştuk, çocuklarımızın cennete gittiğinden en ufak şüphemiz yok. Zaten bütün karineler; yolda şehit olması, boğularak ölmesi, hicret ederken ölmesi, sabi sübyan küçük bebekler olması itibariyle zaten şehitler.

Biz de onlara layık olmak için daha çok dikkat edeceğiz. Ölümle hayatı sana veren Allah, bunu en net ve çıplak şekliyle müşahede ettik. Bundan sonra inşallah ahirete ne zaman gideceğiz, buradaki insanlara nasıl faydalı olup bu hicreti hayırlı ederiz, bundan sonraki amacımız bu. Yoksa şuyumuz olsun, buyumuz olsun falan değil, eskiden de zaten hiç böyle bir hedefimiz olmadı.

Cenab-ı Allah inşallah hayırlı bir yere gitmeyi, hayırlı insanlarla karşılaşmayı, çocuğumuza hayırlı bir şekilde yetişmeyi nasip eder. Bütün arkadaşlarımızın inşallah kurtulmalarına vesile olur.

Peki, sizi bu yollara çıkmaya sevk eden sebepler ne? Türkiye’den ayrılmaya nasıl karar verdiniz?

Ben Gazi Üniversitesi mezunu bir öğretmenim. 2010’da eşimle evlendik, Allah üç evlat nasip etti. Bu süreçte çok sıkıntı yaşadık. 15 Temmuz’dan sonra hakkımızda soruşturmalar başladı. Çalıştığımız okullar kapatıldı, bu okullarda çalıştığımız için bizler de suçlu ilan edildik. Değişik baskılara maruz kaldık. Biz de çok sevdiğimiz güzel vatanımızı terk etmek zorunda kaldık. Ne kendimiz için ne çocuklarımız için hiçbir şekilde yaşama şansı kalmadı. Eşim ceza aldı, benim hala yargılamam devam ediyor.

Sungurlu’da özel bir okulda eşimle çalışıyorduk. 15 Temmuz’dan sonra okulumuz kapatıldı, bir gecede suçlu ilan edildik. Hayat hakkından mahrum bırakıldık. Başka yerde çalışmamıza da izin verilmedi. Sebep bu okullarda çalışmamız ve ‘terör örgütü’ne üye olmamız! Çalıştığımız okul 15 Temmuz’a kadar devlet tarafından teşvik verilen bir okul, yani devlet diyor ki ben bu okula teşvik veriyorum. Bir iki sene önce kesilmedi. Okuyan her öğrenciye devlet destek veriyordu. Bir gecede ertesi gün hain ilan edildik.

Kendi evimizi terk ettik.

Yurt dışına çıkmaya karar vermenizde en etkili sebep neydi?

Her gün görüyorduk onlarca kişi işkence görüyordu, yüzlerce bebek hapishanelerdeydi. Bütün ülkenin büyük bir hapishaneye çevrildiği günlerde aldık böyle bir kararı. Daha önce benzer şekilde yurt dışına çıkanlar olduğunu duyduğumuz için güvenli olduğunu düşündüğümüz bir yöntemle bunu denemek istedik. Bir tekneyle bir yolculuğa çıktık. Daha önce hiçbir tanışıklığımız olmayan dört aileyle yola çıktık. Hepsi değişik meslek gruplarından ve saygın işleri vardı. Kimi akademisyen, bir kısmı hâkim, iş adamı. Aynı teknedeydik ve aynı sebeplerle bir aradaydık. İçinde üç aylık, dört aylık bebekler vardı. 6 yaşında bizim evladımız. 8 yaşında kızımız. Bir arkadaşımızın 12-13 yaşlarında, 17 yaşlarında evlatları…

Türkiye’de okulunuz kapatıldıktan sonra neler yaşadınız?

Biz birçok mağdur arkadaşlar gibi belki hapishane görmedik ama, bu süreçte üç sene kaçmak, saklanmak zorunda kaldık zulümlerden. Darbeden sonra eşimle beraber başka bir ev tuttuk, beraber kaldık. Sonra Cenab-ı Allah nasip etti, böyle bir beklentimiz yoktu, iki çocuğumuz vardı, eşimin hamile olduğunu öğrendik. Hatta o zaman dedik ki bunda da bir hikmet var: Cenab-ı Allah veriyorsa boşuna vermiyordur. İlk başta korkuyorsunuz, arandığınız bir dönem; haberler duyuyorsunuz, hamile kadınlar hapishaneye atılıyor. Eşim anaokulunda çalıştığı için soruşturması var. Öğretmen olduğum için benim de hakkımda açılmış soruşturma var. Memleketteki evlerimize gelmişler, aramışlar. Böyle bir atmosferde düşünün ki çocuğunuz olacağını öğreniyorsunuz. Ama bir taraftan da inancınız; Rabbim veriyorsa bir hikmeti vardır! Tabii ilk başta biz hiç kimseye söylemedik. Mecburen doktora da gidemedik. Özelde bir doktor bulduk, ona gidip geldik. Daha sonra çocuk doğmaya yakın eşimle karar verdik, hastaneye gidip bizi gözaltına almalarına izin vermeyelim. Biz gidelim, hakkımızda böyle bir dava varmış biz de geldik, diyelim dedik. Eşim avukatla beraber gitti. Bir gün onu nezarette tuttular, değişik hakaretler yapıldı savcı tarafından sekiz ayık hamile eşime. Benimle alakalı, kendisiyle alakalı tehditler… Seni atarım, asarım, keserim gibi hakaretler. Tabii eşimi ağlatmış. Ama o dirayetli durdu, ne yapacaksanız yapın bizim suçumuz yok diye ifade etti. Sonra savcı eşimi tutuklamaya sevk etti. Tutuklamaya sevk edince, bir gün kaldığı nezaretteki 15 ablanın hepsi, küçücük bir alanda eşime ağlamış: Tamam biz zaten bu işkenceyi çekiyoruz da, kadıncağız burada doğum yapacak diye. Savcı tutuklamaya sevk etti ama hakim ev hapsi ile birlikte 15 günde bir imza karşılığında serbest bıraktı. Hakim o zaman şunu söyledi, bu insan halime, hastaneye gitmesi gerek. Bu nedenle ev hapsini il çapında sınırlandırdı. Eşim tabii o zaman bizden ayrı, anne babası ile kaldı. Eşim 15 günde bir imzaya gidecek ama daha imza gelmeden doktora gitti. Sancıları gelince de erken doğum oldu sekizinci ayda. Çocuğu küveze aldılar. Hiçbir şeklide göstermiyorlar. Sonradan öğrendik ki bebeğin kalbi durmuş. Havale geçirmiş olabilir diye endişe ettiler. Ardından eli ayağı titremeye başladı bebeğimiz Ali İhsan’ın. Yani doğduktan sonra iki üç ay kadar elleri ayakları titredi. Beyin kontrolü için şehir dışında bir hastaneye gitmesi gerekiyor ama eşimin il dışına çıkma yasağı var. Ağlaya ağlaya bir akrabamıza teslim etti. Onlar götürdü hastaneye. Sağ olsun hastaneden biri, bunun annesinin de burada olması lazım, böyle olmaz diyerek bir dilekçe yazmış. Gönderelim bakalım dedik mahkemeye. Bir rahmet olarak, mahkeme yasağı kaldırdı. Eşim hemen bebeğimizin yanına gitti. Tedavi süreci devam ederken, Rabbim nasip etti 4. aydan sonra titreme falan birden kesiliverdi. Şu anda da sağlığı çok şükür iyi. Ondan sonra yine bir sene daha eşim bir yerde ben başka yerde kaldık. Çocuklarda anne-babamın yanında okula yazıldılar. Sonra dedik ki, artık bize burada hayat hakkı yok! Bir vesile ile bu yolculuğa çıktık. Sonra İzmir taraflarında bir yere geçtik. Sonrasını zaten biliyorsunuz…

“Kaç çocuğun var, üç; ikisi cennette…”

Sizi tanıyabilir miyiz Gonca Hanım? Bir kadın olarak, anne olarak bu sürece nasıl geldiniz?

İsmim Gonca Kara, Hacettepe Üniversitesi okul öncesi öğretmenliği mezunuyum. Yani anaokulu öğretmeniyim. 15 Temmuz sürecinden sonra kadın olarak çocuklarınızı daha çok düşünüyorsunuz, ayrılmak istemiyorsunuz çocuklarınızdan, birlikte hapse girmeyelim istiyorsunuz. Arkadaşlarımızdan da duyuyorduk. Eşi hapse giriyor bir ilde, kendisi farklı bir ilde. Çocuklar ortada perişan.

“TALİMATLA MI HAMİLE KALDINIZ?”

İlk başta okulda çalıştığım için yakalama kararım olduğunu duydum. Ailem diyor ki, nasıl yani, anaokulu öğretmenisin, nasıl bir terör faaliyeti yapmış olabilirsin. Git mahkemeye bırakırlar, hep böyle söyledi akrabalarım. Öyle olmadı, bir sene kaçmak zorunda kaldım. Sonra oğluma hamile olduğumu öğrendim, dedim ki, şimdi gitsek doğumda hastanede yakalanacağız. O doğum anında hapishaneye gitmek ailelerimiz için daha büyük bir yıkım olacaktı. Gidip kendim teslim olayım dedim. 8 aylık hamileyken kendim gittim. Sadece bir gün nezarette kaldım çok şükür. Arkadaşlarım kadar şanssız değildim. Yalnızca savcının psikolojik bir baskısı oldu. “Sen buraya hamile olarak geldin ki kurtulmak istiyorsun”, “Hamile gelince seni bırakacağımızı mı zannettin?”, hatta o kadar büyük ithamlar ki, “Siz birinden talimatla mı hamile kaldınız? Sonuçta çocuğu veren Allah, dilediği zaman bilemiyorsunuz. Hatta benim vefat eden kızım tedavi ile doğmuştu, çok istemiştik. Biz o süreci de yaşadık yani. Diyor ki, “Eşin gelip buraya teslim olmazsa seni bırakmayız. Kendi hamileliğine güvenerek buradasın!” falan… Psikolojik baskı yaptı. Yapacak bir şey yok… Tutuklama kararıyla mahkemeye sevk etti. Hakime hanım da ev hapsi ya da elektronik kelepçe ile serbest bırakmaya karar verdi. Ben de hamile olduğumu, hastaneye gidip gelmem gerektiğini söyledim. Bu nedenle ev hapsini il dışına çıkma yasağına çevirdi ve adli kontrolle serbest bıraktı. İl dışına çıkamıyorum. Gözaltından sonra çocuğum 15 gün sonra erke doğumla dünyaya geldi. Küvezde kaldı. Kalp krizi geçirdi. O dönemde eşim yanımda yok, çocuğumuzun hayati tehlikesi var. Bu yaşadıklarınıza üzülüyorsunuz, bir yandan çocuğunuzun canıyla boğuşuyorsunuz.

“ÇOCUĞUMUZUN HASTALIĞI İLE CEZAMIZ KALKTI”

Sonra Allah çocuğumuza farklı bir hastalık verdi, böyle elleri ayakları titriyor. Dedik ki herhalde böyle kalacak. Allah bize iki sağlıklı çocuk verdi, bu da böyle olacak. Bulunduğumuz ilde nöroloji doktoru yok başka bir ile gitmemiz gerekiyor. Bir gece yine nöbet geçirince akrabalarım benden alıp götürdüler. Onlar öyle götürürken yaşadığım acı bambaşka. Çocuğunuzu götürüyorlar daha kırk günlük. Annesine ihtiyacı var ama siz anaokulu öğretmeni olduğunuz için çocuğunuzla hastaneye gidemiyorsunuz. Sağ olsun orada bir doktor, böyle şey olmaz çocuğun annesine ihtiyacı var dedi ve bir rapor yazdı. Avukatlarımız savcılığa başvurdu ve il dışına çıkış yasağımız kalktı şükür. Cenab-ı Allah’ın takdiriyle il dışı yasağımız kalkınca çocuğumuzun rahatsızlığı da ortadan kalktı. Dedik ki ummadığımız bir anda bu Allah’ın bir lütfu. Ummadığımız bir anda Allah bu çocuğu ihsan etti, hatta o yüzden adını İhsan koyduk. Hem babamın ismi hem bize bir ihsan gerçekten. İl dışı yasağım kalkmış oldu. Çocuklar soruyorlar tabii, anne babam nerede, çalışıyor başka bir yerde, para kazanıyor diyorum. Ama babası çalışmıyor, hiçbir şekilde maddi gelirimiz yok. Tekrar ailenizin yanına döndüğünüzde psikolojik olarak daha kötü hissediyorsunuz. Onlar sizi okutmuşlar, meslek sahibi yapmışlar. Siz onların evinde farklısınız. Çocuğunuz bir şey istiyor çekiniyorsunuz. Onlar diyor ki, biz size bakarız, çekinmeyin. Sağ olsunlar. Bazı arkadaşlardan aileleri tarafından reddedilenler oldu. Bu konuda bizim ailelerimiz destek oldular.

Sakız Adasında iki çocuğunuzu defnettiniz…

Ben bu yola çıkmadan önce çok korktum. Hani, çocukların başına bir şey gelirse diye. Ama takdir, ecel birdir değişmez. Allah onların canını alacaksa hangi tarih, hangi gün, hangi saat belli, sırf beraber olalım diye çocuklarımızla beraber böyle bir yola çıktık. Başımıza böyle bir kaza geldi ne yapalım. İnanın çok farklı, eşim de ifade etti. Yaşadığınıza sevinemiyorsunuz, gemiye çıktık ki… Kızım yok, oğlum yok… Çok farklı… O cenazeye gittiğim zaman daha çok yıprandım. Dedim ki, gelemem cenazeye… çocuklarımın defin işlemini göremem. Ama bir an önce çocuklarımızı verelim. Güvenlik için adayı terk etmemiz lazım. Kendi ellerimizle çocuklarımı defnettim, Fatma da öyle ellerimizde kürek… Uzaktan halimize bir bakıyorum, gerçekten garipsiniz yani…. Başka bir şey değil. Sonra diyorsunuz ki neden bunlar yaşanıyor? Duyuyorsunuz Türk medyasından madem suçları yoktu neden gittiler. Gitmeselerdi, böyle bir yola çocuklarını çıkarmasalardı… Kendileri sebep oldular. Ben ne yaptım mesela benim 6 yıl 10 ay 15 gün cezam var. Sebep ne, Sungurlu’daki bir özel okulda anaokulu öğretmenliği yapmak. Ben küçük çocuklarla onlara ahlaklı insan olsunlar, vatanına milletine yararlı insanlar olsunlar diye onlara bir şey öğretmeye çalışan insanlar olarak ben nasıl bir terör faaliyetinde bulunmuş olabilirim. Ne yapmış olabilirim yani. Hiçbir terör dokümanı yok, ben silah mı taşımışım, hangi terör faaliyetine katılmışım, nerede benim suçum, ama sen o okulda çalıştın. Bunun başka bir izahı yok. Bunları duyunca daha da üzülüyorsunuz.

Yunan yetkililerden nasıl bir muamele gördünüz peki?

Gerçekten sağ olsun o Sakız Adasındaki insanlar, o Birleşmiş Milletler temsilcileri ülkemizde göremediğimiz sıcaklığı onlardan gördük. Hiç biri bize neden çıktınız bu yola, niye buradasınız, hiç düşünmediniz mi demedi. Hep dediler ki siz meslek sahibi okumuş insanlarsınız. Çok zor durumda kalmasanız yola çıkmazsınız. Biz şu an sadece sizin acınızı paylaşıyoruz. Biri bile neden diye sormadı yani. Görüyoruz, hiç kimse üç çocuğunu alıp da tehlikeli bir yoldan bir problemi olmasa gelmez. Maalesef çocuklarımızı burada kaybettik, Cenab-ı Allah cennette bizi kavuştursun, öyle diyoruz. Kaç çocuğun var, üç, ikisi cennette… Cenab-ı Allah bize bir tanesini bağışladı. Rabbim orada bizi muhafaza buyursun. Çocuklarımıza kavuşacak bir yaşam bundan sonra nasip etsin. Duamız öyle.

Eşiniz denizde 10 saat boyunca hayata tutunma mücadelenizi anlatı. Siz neler hissettiniz o anlarda?

Tedirginliğim en çok bebekten tedirgin oldum. Küçük, kayarsa elimizden diye korktuk. Teknenin kaza yapma ihtimalini hiç düşünmedik. O yüzden botla gitmeyelim, tehlikeli dedik ve böyle bir yolu tercih ettik. Çok sıkı tuttum düşmeyelim diye. Çocuklar da düşünce, hani can yelekleri var, belki kurtulur ama o can yelekleriyle büyük insanların bile durması zor suda. Can yeleği çıkmasın diye sabaha kadar tuttuk. Çocuklar imkansız baş edemezler. Eşimle de diyoruz, son anlarımız, dünyalık bir şey konuşmayalım. Bak ölmeden önce bize böyle bir fırsat verdi tövbe-istiğfar edin de sizi öyle alayım diye. Sabaha kadar tövbe, Kelime-i Şehadet… Hatta bazen böyle düdük falan çalıyoruz sesimizi duyurmak için, eşim diyor ki, son anımızda düdük çalarak ölmeyelim diyor. Sürekli Kelime-i Şehadet getiriyoruz. Soğuktu, ayaklarım üşüyor acaba suyun soğukluğu mu, ölüm soğukluğu mu? O karanlıkta Cenab-ı Allah’ın eşimi yanıma göndermesi, o olmasaydı ben zaten bırakırdım kendimi. Bir süre sonra uykunuz geliyor, bunalıyorsunuz. Kendimizi bırakırsak intihar etmiş olacağız, sabret… Allah canımızı alacaksa da dalgalarla kendisi alsın yani. Burada tam kazanacakken kaybederiz. Son ana kadar dayan, o can yelekleri söndü sabaha karşı. Sadece yüzümüz kaldı suyun üstünde. Bekliyoruz. Öleceğiz artık ama ne zaman Azrail gelirse… ama kader yaşattı bizi.

Devam edecek…

[Selahattin Sevi] 9.10.2019 [Kronos.News]

‘Yanında Gülenci yazıyor, bir kanıt yok, bir şey yapamıyorum’ [Eylem Yılmaz]

Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, önce Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik harekatını, iç ve dış siyasete olası yansımalarını, sonra da biraz geçmişe dönerek “Balyoz Darbe Planı”nı ve Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın yaşadığına ilişkin tanıklıkları üzerine konuştuk.

İşte Pekin’in 15 Temmuz’dan Balyoz Darbe Planı’na dair açıklamaları:

15 Temmuz Darbe Girişimi’ni yaşadık; bugün Türkiye’de hâlâ bir darbe tehdidi var mıdır? En son CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Ordudan iyi haberler gelmiyor. Terfileri AKP yapıyor” gibi bir açıklaması oldu. Tüm bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Terfiler konusu tartışılabilir. Türkiye’de bir darbe her zaman olabilir. Türkiye’de FETÖ tehlikesinin geçtiğini zannetmiyorum.

Size göre ordu içinde ne kadar Gülenci bulunuyor?

En az 20-30 bin kişi var. Yargıda, emniyette, siyasette, özel güvenlik güçleri var onların ne olduğu belli değil. Özel güvenlik şirketleri var. Onların içerisinde 200-300 kişilik bir grup bunlar, ne olduğunu bilmiyoruz. Ne kadarı FETÖ’cüdür. Bunların bir kısmı silahlı… Büyük ihtimalle MİT’te de var. Oradan böyle bir tehdit var. Bunu öne sürerek baskı yapmak da yanlıştır. Ama gerçekten şu an FETÖ tehdidinin devam ettiğini değerlendiriyorum. İkincisi başka türlü bir darbe olabilir mi? Evet, olabilir.

Başka türlü?

Türkiye’nin ABD’nin güdümünden çıktığını hissederlerse ABD böyle bir şey yaptırabilir. Böyle bir tasarılarının olduğunu değerlendiriyorum. Türkiye’nin Atlantik ittifakından ayrılmasa bile Rusya’ya yaklaşması, Rusya’dan silah alması, bölgede ABD aleyhine faaliyetlerde bulunması, İran’la işbirliği yapması, bölgesel ittifaklar kurması gibi gelişmeler karşısında bir darbeyi bekliyorum. Bu konuda hassas ve dikkatli olmamız lazım. ABD bunu boş bırakmaz. Türkiye sanmasın ki ittifaktan ayrılıp diğer tarafa geçerim. Biz istesek bile Batı izin vermez. Direk kendileri devreye girmez ama bunu yapacak bir teşkilatı, bir yapılanması oluştururlar. Türkiye’nin ABD kontrolünden çıkması ABD’yi çok rahatsız eder. İkincisi Çin konusuyla ilgili. Çin de orta Asya üzerinden ve Türkiye üzerinden ABD’nin denizler üzerinde kurduğu hâkimiyeti bir kuşak yol planıyla aşmaya çalışıyor. Belli yerlerde limanlar alıyor. Türkiye’de yatırımlar yapıyor; yollar, demiryolları yapıyor. Çünkü denizler ABD donanmasınındır. Çin’in şu an ABD donanmasının engelleyebilmek için en az 20-30 senesi var. O kadar basit değil. Bütün bunlara karşı öyle bir şey yapılabilir.

Çok aşağıdan başladık ama yukarıdan baktığınız zaman; bir paylaşım savaşı var. Burada küresel lider olmak gerekiyor. Burada Rusya, ABD ve Çin kendi aralarında yarışıyor. AB zayıflamış durumda. Şimdi bu dünya çapındaki çatışma Ortadoğu’da karşı karşıya geliyor. ABD, Ortadoğu’yu yeniden dizayn ediyor. Karşılaştığımız şey budur. Boğazlar, Karadeniz, güney Kafkasya, Hazar Havzası ve orta Asya içinde yapıyor. Doğu Avrupa ülkelerini Rusya’ya karşı cephelendiriyor, kullanmaya çalışıyor. Aynı şey Balkanlar içinde geçerli. Mekedonya’yı destekleyerek Gürcistan’ı kontrol etmek istiyor. Oysaki bizim Balkanlarda da Rusya’yı desteklememiz gerekiyor.

Niçin NATO üyesi bir ülke de olarak ille de Rusya’yı desteklememiz gerekiyor? Üstelik demokrasisi parmakla gösterilecek bir ülke de değil…

Değil. Dengelemek açısından desteklememiz gerekiyor. Türkiye’nin tek başına ABD ile Balkanlar’da başa çıkması mümkün değil. Rusya’nın da şöyle bir şeyi var; Avrasya adı altında Slav milliyetçiliği yapmaya çalışıyorlar. Ama ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi bitmiş değil. Hâlâ devam ediyor. Başkanı kim olursa olsun devam da edecek. Bakın Türkiye ABD başkanıyla konuşuyor, Savunma Bakanı’yla, Genelkurmay Başkanı’yla vesaire görüşüyor; ısrarla operasyonu birlikte yapmak istiyor. Çünkü öbür türlü ciddi bir kopuş olur. Türkiye’nin şöyle bir şansı var; ABD şu an İran’a odaklanmış durumda, Trump’un azil süreci var ve bölgede bin civarı adamı var. Dolayısıyla bu rahatlıkla Türkiye’nin yapabileceği bir harekâttır.

Türkiye için sorun, harekâttan sonra eğer çatışma devam ederse ki eder, bölgede Türkiye’ye karşı YPG’nin oluşturduğu bir gerilla harekâtı başlar. Ona yönelik faaliyetlerde başlar. ABD’den bir güvenlik şirketinin oraya gittiği ve YPG’ye eğitim verdiği söyleniyor. Geçen hafta Wall Street Journal’da ABD’li bir yetkili şunu söylüyordu; Türkiye iki şekilde girebilir. Birincisi, az bir kuvvetle girer ve o zaman sembolik olacağı için hem bizim için hem Kürtler için sorun olmaz. İkincisi, daha büyük güçlerle gelirse o zaman ABD ile Türkiye çatışmak zorunda kalsa bile ABD çatışmaz, geri çekilir. Aynen bunu söylüyorlar. Türkiye’ye de yol gösteriyorlar aslında. Bu harekatı yapmak kolaydır ama sonrası zordur. Güneydoğu ve doğuda hatta batıda da sadece PKK’nın değil El Nusra gibi örgütlerinde faaliyete geçebileceğini, saldırabileceklerini düşünüyorum.

“TÜRKİYE’DE YÜZDE 6 CİVARINDA IŞİD SEMPATİAZANI VAR”

Peki, IŞİD’in Türkiye’deki varlığı, “uyuyan hücreleri” ne kadar?

Var.

İç güvenliğimiz için çok ciddi bir tehdit midir? Boyutu nedir?

Çok ciddi bir tehdittir. Hatta Türkiye’de şu an yüzde 6 civarında IŞİD sempatizanı olduğunu değerlendiriyorum. Onlarla beraber hareket edebilecek bir grup olduğunu düşünüyorum. Şu an belki de bir operasyon için talimat bekliyorlar. Suriyelilerin içinde ne kadar IŞİD sempatizanı, içlerinde ne kadar var bilemiyoruz. Onlarla Türkler arasında sorun çıkartabilirler. Türkiye bütün bunları göz önünde tutarak operasyonu çok iyi düşünmelidir.

Tekrar 15 Temmuz Darbe Girişimi’ne dönmek istiyorum. Ahmet Zeki Üçok’un “Hulusi Akar, 15 Temmuz’un içindeydi sonra saf değiştirdi” açıklaması oldu. Sizin hem Üçok’un bu açıklaması hem de 15 Temmuz’a ilişkin değerlendirmeleriniz nedir?

Hulusi Akar, devre arkadaşımdı. 15 Temmuz’un içinde olduğunu sanmıyorum. Hulusi Akar, biraz daha sağ görüşte olan biridir, doğru ama böyle bir şeyin içinde olduğunu sanmıyorum. 1969’dan beri tanırım, sanmıyorum. 15 Temmuz’un oluşmasında kabahati var mıdır? Evet, vardır. Benim ne kadar kabahatim varsa, onun da o kadar kabahati vardır.

Sizin ne gibi bir yanlışınız, kabahatiniz var?

Personel başkanlığı yaptığım zaman alınan adamları, mülakatlarını not etmem gerekirdi. Düşünebiliyor musunuz; 2009’da askeri sınava giriyorlar ve 120 kişi birden tam puan alıyor. Bunu incelememiz gerekirdi ama incelememişiz.

Sizin geçtiğimiz aylarda bu askerlerin “çok iyi eğitimli, çok iyi yetişmiş” olduklarını söylediğiniz bir açıklamanız olmuştu…

Evet, şöyle söyleyeyim; bu çocukları mesela Hulusi Akar niye emir subayı diye yanına aldı. Onun için söyledim. İyi eğitimli, sicilli iyi, dil biliyorlar… Aslında olay şu; Türk Silahlı Kuvvetlerini çok iyi tahlil etmişler. Bu onların da yeteneği değil. ABD istihbaratının yeteneğidir. ABD’nin yardımı olmadan böyle bir şey yapmaları mümkün değil. Hangi komutan yanına nasıl adam alır, yanlarına nasıl girebilirizekadar bizim bütün sistemimizi çözmüşler ve biz de uyanmamışız. Uyanamamızın nedenleri var; birisi AKP iktidara geldikten sonra askeri vesayet üzerinde durdu ve TSK’da hükümeti istemedi, bunu da defalarca belirtti. O zaman da iktidar ister istemez devlette örgütlenmiş olan Fetullah Gülen’i kendisine ortak etti. ABD ile birlikte bunlar TSK’yı darma duman etti.

Sıra söz dinlemeyen, ABD’nin istediği çizgiden çıkan Tayyip Erdoğan’a geldi ve Gülen ekibi Tayyip Erdoğan’ı karşısına aldı. Bu sefer bizi cezaevinden çıkartmak suretiyle askerle bir irtibat kurdu ve bu en sonunda darbeyle sonuçlandı. Bizimle ittifak kurup Gülen cemaatini temizlemiş oldu. Tabi TSK çok kan kaybetti. Hem kumpas davalarıyla hem Gülen’in ordu içine soktuğu adamların atılmasıyla çok kan kaybetti.

Sizin 15 Temmuz’da böyle bir darbenin gerçekleştirileceğine ilişkin önceden edindiğiniz bir bilgi var mıydı?

Vardı.

Ne kadar süre önce öğrenmiştiniz?

Rus uçağı düşürüldükten sonra o zaman Vatan Partisi’nden Soner Polat, bir de Beyazıt Karataş’la birlikte Türkiye ile Rusya’nın arasını bulmak üzere Rusya’ya gittik. Orada görüştüğümüz kişilerden biri Putin’in sağ koluydu. Salzgrat televizyonu vardı. Orada bir görüşme yaptık. Bu görüşme esnasında bana; “Türkiye’de darbe olacak, ne diyorsun” dedi.15 Aralık 2015. Komuta kademesinin yanına çekilmeden Türkiye’de bir darbe yapılmasının mümkün olmadığını, olsa bile başarısızlıkla sonuçlanacağını söylemiştim.

Peki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bilgilendirip bilgilendirmediklerine ilişkin bir şey söylediler mi? Siz bilgilendirdiniz mi?

Söylemediler. Ben dönüşte Dışişleri Bakanlığına yanımda büyükelçi ile birlikte gidip orada iki genel müdür ve müsteşar yardımcısına anlattım. Hatta Rusya’daki görüşmemde Putin’in sağ kolu, “Bırakın siyasi görüş ayrılıklarını, bizim İstiklal savaşında olduğu gibi bir birlikteliğe, Rusya-Türkiye ilişkisine ihtiyacımız var” dedi. Bütün bunların hepsini Bakanlığa gidip, anlattım.

Aralık ayında hükümet yetkilileri bunu biliyordu… Cumhurbaşkanı Erdoğan’a mı iletilmedi bu bilgi?

Bilemiyorum. Ben Dışişleri Bakanlığı’nda Suriye ve Rusya’dan sorumlu genel müdürlere bunu anlattım.

Peki, yine de gerçekleşmesini neye bağlıyorsunuz?

TSK’da son dakikaya kadar bu kadar çok adamları olabileceğini değerlendirmiyorlardı. Bunu neden söylüyorum. Necdet Özel’i ziyarete gitmiştim. Orada TSK içindeki FETÖ’cüler gündeme geldiğinde bana; “bin 200 kişilik liste var, hatta içlerinde bir sürü senin tanıdığın adamlarda var ama isimlerin yanında sadece Fetullah Gülenci yazıyor, bir kanıt yok. Bir şey yapamıyorum. Daha önce TSK’dan bir sürü adam tasfiye edildi şimdi de aynı şey olacak” dedi. TSK bir türlü bu kadar çok adamı olabileceğini kabullenemedi. Kendimize çok güvendik. Hatta darbeden iki, üç ay önce bir arkadaşım; “Ne kadar adamı vardır” diye sormuştu. “Yüzde 20 filan olabilir” demiştim. O da, “Bir emniyet müdürüyle görüştüm, yüzde 50 civarında var” dedi. Herkes biliyordu. Kırmızı Pazartesi gibi… Önlem alınmakta gecikildi…

TSK’dan ihraçlar dediğiniz için tekrar sormak isterim. 2010’da Taraf gazetesinde yayımlanan “Balyoz Darbe Planı” var. Buna ilişkin Nisan 2017’de de Ahmet Zeki Üçok ve Rasim Ozan Kütahyalı’nın konuk olduğu Balçiçek İlter’in Habertürk’teki programında şöyle bir ifadeniz oldu; “Kumpasın belgeleri Kozmik odadan çıkarıldı.” Şimdi bu belgelerin hep sahte olduğu iddia edilmişti. Devlet Kozmik odasında sahte belge nasıl olabiliyor?

Kozmik oda dediğiniz Arınç’a suikast iddiasıyla girilen yer mi?

Evet.

Yok, orayı dememişimdir.

Tam ifadeniz şuydu; “Kumpasın belgeleri kozmik odadan çıkarıldı.”

Kozmik odadan böyle bir belge çıktığınız zannetmiyorum. Söylediğim şeydir; o kumpasta kullanılan belgeler 1. Ordu’nun kozmik odasından çıkan şeyler. Daha evvel yapılan bir seminerden. Oradan çıkan şeyler kullanılmak, değiştirilmek suretiyle belgeler hazırlandı. Hatta bunların içerisinde 1. Ordu’nun Yunanistan’a karşı bir hareket planı vardı, o da deşifre oldu. 1980 yılında yapılan Bayrak Darbe Planı da vardı. Seminerler ilgili çok gizli çalışma planları da vardı. Kast ettiğim konu budur. Ankara’daki Kozmik Oda değil, 1. Ordu’daki. Bu belgelerin tamamı o Kozmik Oda’dan kaybolmuş vaziyette. Ne zaman kaybolduğu ortaya çıktı? İşte o Baransu çantayla birlikte götürdüğü zaman ortaya çıktı.

Kozmik odada duruyorduysa dolayısıyla o belgeler gerçekti. Devletin Kozmik odasında sahte belgenin ne işi var?

Hayır, gerçek değildi. Gerçek olanlar vardı. Ama Balyoz Planı diye bir plan yoktu. Orada alınanlarla hazırlanan bir plan o.

Gerçek miydi yani?

1. Ordu’nun odasından çalınan evraklarla, dışarı çıkarılan ya da imha edilmesi gereken evraklarla bunlar çıkarılıyor ve bu evraklardan faydalanmak suretiyle o gördüğünüz Balyoz Darbe Planı hazırlanıyor.

O zaman Çetin Doğan’ın oradaki ifadeleri doğruydu?

Doğru. Benim kast ettiğim şey budur. Onlara sahip olunması gerekiyordu. Kozmik odaya kimse giremez. O zaman şimdi yurt dışına kaçmış olan bir yarbay çıkarmış onu.

Şimdi siz Çetin Doğan’ın o dönem Genelkurmay Başkanı olan Hilmi Özkök’ün emrine de itaatsizlik ederek bu semineri düzenlendiğini ve orada anlattıklarını, bu ses kayıtlarını doğruluyorsunuz. Peki, bu bir suç değil midir? Bir ordunun görevi midir darbe planlamak?

Darbe planı yok. Bakın bir daha söyleyeyim; darbe planlamak diye bir şey yok.

Ama Çetin Doğan o seminerdeki konuşmaları bu yönde. AKOM’u gözaltı merkezi olarak kullanmak, tutuklanacaklar listesi hazırlamak…

Tamam, bütün bunlar var. Çetin Doğan’ın yapmış olduğu o seminer gerçek isimlere dayanıyor. Belki bu yanlış. Bunların jenerik olması gerekiyor.

Jenerik?

Yani isim olarak farklı haritalar kullanılır. NATO’da bile yapılırken, ülkeler alınmasın diye örneğin boğaz haritası ters çevrilir. Hayali isimler kullanılır. Burada da böyle bir şey kullanılması lazımdı. Burada gerçek isimler kullanılmış. Seminerde konuşulan konular, doğru. Her yere çekilecek laflar var. Hatta bunları kayda aldırmış. O kayıtlarda biliyorsunuz Baransu’nun valiziyle beraber gitti. Ama Balyoz planı diye bir plan yok.

Adı Balyoz olmayabilir, ama Çetin Doğan’ın dediklerinden bir darbe planı sonucu çıkıyor.

Hayır değil. Seminerde bir darbe planlamak değildir.

Tutuklanacak insanların listelenmesi, insanları stadyumda gözaltında tutmak, AKOM’un tutuklamaları takip merkezi olarak kullanılması vesaire gibi çok detaylı bir plan var orada. Dolayısıyla bu bir darbe planı değil midir?

Evet, doğru. Bunlarda hata olabilir. Yani şöyle; bunu yapmaması gerekirdi.

Ama bundan yargılanıp ceza almadı…

Amaçladığı şey, bir darbe planlamak değildi. Hatta o kayıtlarda diyor ki, “Bütün bunları konuştuk, bunları duyanlar bir darbe hazırlığı yapılıyor derler, ama böyle bir şey yok.” Konuşmasının sonunda bu söylüyor.

Genelkurmay Başkanı’nın emrine rağmen neden böyle bir seminer yapmaya ihtiyaç duyuyor? Buna nasıl darbe değil diyor? Siz de darbe değil diyorsunuz ama dediklerini kabul de ediyorsunuz…

Bilmiyorum. O zaman Emasya Planı vardı. Ona göre bir takım görevleri var. Allah korusun, 15 Temmuz gibi bir darbe olduğu zaman veya bir ayaklanma olduğu zaman birliklerin kullanılması. Hatta valilik kuvvet istemekte gecikirse Emasyakomutanları ön alabilirler, güç kullanabilirler. Ona istinaden hazırladığı bir plandır. Onun düşüncesini yansıtan, yani öyle bir şey olduğu takdirde biz ne yaparız, bunu hesaplıyor. Bu konuda şunu diyebilirsiniz; öyle bir dönemde yapılabilir miydi? Yapmasaydı, iyi olurdu.

Hakkı ve yetkisi midir? Üstelik emre itaatsizlik de var…

Söylenen şu; iki türlü seminer yapılıyor. İkincisi iç güvenlik harekâtıyla ilgili. İkinci seminerde Çetin Doğan bunu bildiriyor. O zamanki Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman ve İlker Paşa (Başbuğ) da Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı. Aytaç Paşa diyor ki; bu bölümü (iç güvenlik) yapmasınlar. Sonra Çetin Doğan tekrar bir “yapmamız gerekiyor” diye bir yazı daha gönderiyor. Bu yazı Aytaç Paşa’ya ulaşmıyor. Bunun üzerine yapıyor.

Peki, Çetin Doğan’ın değil de bugün Ahmet Altan’ın yargılanıyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ya da şöyle sorayım; bu planı yayımlamak bir gazetecilik görevi midir değil midir?

Değildir.

Neden?

Onun içerisinden, Birinci Ordu’nun Trakya’dan Yunanistan’a yapacağı muhabere planı çıktı. Çok gizli.

Yayınlanmadı bu.

Ama yayınladılar. Yunanistan’a kadar gitti plan.

Bunu bilemem ama böyle bir plan yayımlanmadı.

Ben bu konuyu o zaman Fikret Seçen’le konuştum. Işık Koşener Paşa göndermişti beni. Esas casusluk budur. Çok gizli bir planımız Yunanistan’a karşı açığa çıktı. O zaman dinlemediler.

Ahmet Altan yayımlamadı. Bir gazetecinin zaten ülkesinin güvenliğine ilişkin hazırlanan bir askeri harekâtla, onun detaylarıyla vesaire ne işi olur?

Bilemiyorum. İkincisi, Taraf gazetesi sadece Balyoz Darbe Planı ile ilgili değil. Kurulduğu andan itibaren Türk Silahlı Kuvvetlerini hedef almış bir gazetedir. Ahmet Altan’ın bu konudaki rolü çok büyük. Bizim içimizdeki birçok FETÖ’cüden de bilgi geliyordu. Belki onlar FETÖ’cü mü değil mi bilmiyorlardır, ama tamamen TSK’yı tasfiye etmek amaçlı, o maksatlı kullanılan bir gazeteydi.

Size şunu soruyorum aslında; Çetin Doğan, Genelkurmay Başkanı’nın emrine itaatsizlik ederek bir seminer düzenliyor. Bu seminerde Türkiye’nin siyasetini nasıl şekillendireceğini anlatıyor. Siz buna darbe planı değil diyorsunuz ama bana göre bir askerin siyasete müdahale planı yapması eşittir darbe demektir, bunu yapıyor, bu dışarı sızıyor ve suçlu bir gazeteci mi oluyor?

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu konuda yetkisi var biliyorsunuz.

Evet, ama burada bir yetki aşımı var. Yapılan Genelkurmay Başkanı’nın emrine rağmen yapılıyor. Yani emir komuta zincirindeki TSK’da emre ittatsizlik söz konusu. Dolayısıyla bir gazetecinin görevi kamuyu bilgilendirmektir. Bu da kamuyu oy verip seçtiği bir iktidar söz konusu olduğundan doğrudan ilgilendirmektedir. Bunu yayımlamak görevidir.

Bunu sadece Taraf gazetesi yayımlıyor. Bir gün sonra diğer gazeteler yayımladı. Böyle bir öncülüğü vardı Ahmet Altan’ın.

Sizce yargılanması doğru mu?

Doğru.

Gazetecilik yaptığı için…

Ben iki sene yattım onun yüzünden.

Niye O’nun yüzünden?

İnternet andıcını diline doladı, beni hapse attı. Onun yazmasından sonra oldu.

“YEŞİL ANTALYA’DA”

Son soru; JİTEM Ana Dava / Musa Anter davasında tanık olarak dinlenmiştiniz. Yeşil”in yaşadığını ve ağır hasta olduğunu hatta yanılmıyorsam Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde olduğunu, bunu onunla görüşen yetkililerden öğrendiğinizi söylemiştiniz. Yeşil nerede?

Evet. Şu an bununla ilgili bir bilgim yok. Mahkemede de anlattım. Şu an ne durumdadır, nerededir bilmiyorum. O arkadaşlarla bir daha görüşmedik.

Geçtiğimiz duruşmada sizin ifadenize benzer bir ifade veren oldu. Bir tanık çıktı 2008 yılında Yeşil’le aynı otel odasında kaldığını ve 2010 yılında Eskişehir emniyetine suç duyurusunda bulunduğunu anlattı. Sizin dediğiniz gibi ağır bir hastalığı olduğunu da söyledi…

Antalya’da demiştim. Şu an bilmiyorum. Onu duyduğumda ağır hasta olduğunu öğrenmiştim. Çok zaman geçti, bilemiyorum.

Peki, siyasete yeniden dönecek misiniz?

Yeni bir siyasi oluşum içindeyiz. Öztürk Yılmaz’ın liderliğinde yeni bir hareket başlattık. Merkezde olacak bir hareket. Bu hareketin zemini hazırlamaya çalışıyoruz. Üç buçuk, dört aydır çalışıyoruz. İnsanlarla görüşüyoruz.

Vatan Partisi’ne benzer bir çizgide mi olacak?

Hayır. Bütün görüşlerin içinde yer alacağı, bütün vatandaşlarımızın isteklerini gündeme getirecek bir siyasi parti olacak. 2020’de kuracağız. Şu an sadece zemin hazırlığındayız.

Bir erken seçim öngörüyor musunuz?

2020, 2021 yılında bir erken seçim olacağını öngörüyorum.

Partinin adı belli mi?

Hayır. Şu an sloganla devam ediyoruz.

Nedir?

Hepimiz buradayız.

[Eylem Yılmaz] 9.10.2019 [Kronos.News]

Varlık Fonu yandaşı kurtarmak için mi çalışıyor?

"Misyonumuz, Türkiye’nin stratejik varlıklarını geliştirmek, değerlerini artırmak ve böylece ülkemizin öncelikli yatırımları için kaynak sağlamaktır."

Bu cümle, yönetim kurulu başkanlığını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) internet sitesinde "Misyonumuz" başlığı altında yer alıyor. TVF’nin son dönemde özellikle inşaat ve enerji sektöründeki borçlu şirketleri kurtarmak için kullanılması, kurumun asıl faaliyet amacı hakkında soru işaretlerine neden oluyor.

NASIL DENETLENİYOR?

Tüm varlıkları devlete ait şirket, banka, gayrimenkul ve sermayeden oluşmasına ve yönetim kurulu başkanlığını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Başkanvekilliğini ise Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın yürütmesine rağmen 'kamu kuruluşu' statüsünde değil.

Dolayısıyla özel hukuk hükümlerine tabi olan TVF’nin denetimi de Sayıştay tarafından değil bağımsız denetçiler tarafından gerçekleştiriliyor. Türkiye Varlık Fonu’nun denetimi 6741 sayılı Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketinin Kurulması İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’da düzenleniyor.

Bu kanuna göre, Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketi, şirket tarafından kurulacak diğer şirketler, Türkiye Varlık Fonu ve Türkiye Varlık Fonu bünyesinde kurulacak alt fonlar 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu kapsamında kurumsal yönetim düzenlemelerine uygun olarak bağımsız denetime tabi bulunuyor. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin devreye girmesiyle Cumhurbaşkanlığı'na bağlanan Türkiye Varlık Fonu ve bünyesinde kurulan alt fonların mali tabloları ve faaliyetleri hakkındaki denetim ve inceleme raporları son olarak Ekim 2018’de "gizli" ibaresiyle Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerine gönderilmişti.

KAYNAKLAR NEREYE GİDİYOR?

Bugüne kadar Varlık Fonu’na Hazine’den 3,7 milyar TL’lik kaynak oluşturuldu . Ayrıca Eximbank ve Halkbank’tan 1 milyar 50 milyon euro tutarında kredi alan TVF, Citibank ve ICBC'nin (Çin Endüstrü ve Ticaret Bankası) aralarında bulunduğu bir konsorsiyumdan da 1 milyar euroluk kredi temin etti.

Ancak bugüne kadar elde edilen bu sermaye girişi, şirketin kuruluş misyonunda yer aldığı üzere Türkiye’nin stratejik varlıklarını geliştirmek veya önemli yatırımları için kaynak sağlamak yerine, kamuya karşı yükümlülüğünü yerine getirmeyen bazı şirketlerin bütçesini rahatlatmak için kullanıldı. 

"PARALEL BÜTÇE GİBİ ÇALIŞIYOR"

Dünyada Varlık Fonu kuran ülkelere bakıldığında, Suudi Arabistan ve Norveç gibi cari fazla veren ülkelerin öne çıktığına işaret eden ekonomist Mustafa Sönmez, DW Türkçe’e yaptığı açıklamada, "Yani Varlık Fonu kuran ülkeler, Türkiye gibi cari açık veren, sermaye eksiği olan ülkeler değil; tam tersi sermaye fazlasını gelecek nesillere aktarmak üzere harekete geçen ülkeler oluyor." diyor.

Türkiye’deki Varlık Fonu’nun bu tür ülkelerdeki varlık fonları ile isim benzerliği dışında bir benzerliği olmadığını dile getiren Sönmez, "Türkiye’deki Varlık Fon, adeta bir paralel bütçe gibi çalıştırılıyor. Yani Hazine görünümünün bozulduğu durumlarda devreye sokulan bir ikinci bütçe gibi işlev görülüyor" diye konuşuyor.

İNŞAAT ŞİRKETLERİNİ KURTARMA PAKETİ

TVF Genel Müdürü Zafer Sönmez yaptığı açıklamada, İstanbul Finans Merkezi inşaatını üstlenen Ağaoğlu Şirketler Grubu (Akdeniz İnşaat), YDA ve İntaş’ın taahhütlerini yerine getirememesi üzerine 1,3 milyon metrekarelik kullanım alanı olan projenin yaklaşık 465 bin metrekarelik kısmının proje, hafriyat, arsa bedelleri ve bugüne kadar tamamlanan inşaat maliyetleri dahil olmak üzere 1,67 milyar TL karşılığında devralındığı ilan etmişti.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Mehmet Bekaroğlu da TVF’nin tartışmalı faaliyetlerini 4 Ekim'de Meclis gündemine taşıdı.

MEHMET BEKAROĞLU: SORUMLU KİM?

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın cevaplaması istemiyle TBMM Başkanlığına soru önergesi veren Bekaroğlu, İFM inşaatına ortak olunmasının nedenlerini sorarken, bu ortaklığın fonun kuruluş ve işleyiş amaçlarına uygun olup olmadığına ilişkin de açıklama yapılmasını talep etmişti.

2012 yılının Kasım ayında arsa satışı karşılığı gelir paylaşımı yöntemiyle ihaleye çıkılan İstanbul Finans Merkezi projesinin tamamlanma tarihinin sürekli ertelendiğine işaret eden Bekaroğlu, "Projeyi üstlenen üç firma taahhütlerini neden yerine getirememişlerdir? Gecikmenin sorumluları kimlerdir? TOKİ ve Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı bünyesinde bunlar hakkında herhangi bir araştırma ve soruşturma yapılmış mıdır?" sorularını sordu. Henüz bu sorulara hükümetten yanıt gelmiş değil.

İNŞAAT ŞİRKETLERİ İLE ORTAKLIK

Güngen'e göre, TVF’nin yatırım yapacağı alanlarda ‘neyin stratejik’ olup olmadığını belirleme yetkisi sadece Erdoğan ve Albayrak.’ta.

Varlık Fonu’na ilişkin bir diğer soru işareti de enerji sektöründeki faaliyetlerine ilişkin ortaya çıkmış durumda. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıkladığı Yeni Ekonomi Programı (YEP) kapsamında, TVF’nin enerji sektöründe yatırım yapmasının da önü açıldı. Fon petrokimya, madencilik ve yerli kaynaklardan enerji üretimi projelerinde özel sektör veya yabancı sermaye iş birliğine dayanan ‘sıfırdan yatırım’ projelerine yatırım yapabilecek. Ancak TVF’nin faaliyetleri kapsamında algılanabilecek bu yetkinin yaklaşık 50 milyar dolarlık borcu bulunan enerji sektörü içerisinde batık kredileri olan şirketlere dönük bir finansal kaynak olarak kullanılabileceği belirtiliyor.

"BORSADA 10 MİLYAR TL YÖNETİYOR"

DW Türkçe’ye konuşan siyasal iktisat uzmanı Dr. Ali Rıza Güngen'e göre, TVF’nin yatırım yapacağı alanlar konusunda neyin ‘stratejik’ olup olmadığını belirleme yetkisi sadece Erdoğan ve Albayrak’ta bulunuyor.

Bu sebeple elde edilen ve Sayıştay tarafından denetlenemeyen kaynakların kullanım alanlarına ilişkin soru işaretleri ortaya çıktığını dile getiren Güngen, TVF’nin Borsa İstanbul’da yaklaşık 10 milyar TL’lik hisse yönettiğine de dikkat çekiyor.

Varlık Fonu bulunan diğer ülkelerde fonun iç piyasada işlem yapması önünde çeşitli engeller olduğunu kaydeden Dr. Güngen, şöyle konuşuyor:

"Türkiye’de en başından beri böyle bir kısıtlama yok. Cumhurbaşkanı ve Hazine Bakanı tarafından yönetilen bir kurum olarak, borsada bazı şirketlerin değerini etkileyebilecek bir güce kavuşmuş oluyorsunuz. Yani hem doğrudan şirketlere yapılan para transferleri var, bir de böyle borsa üzerinden dolaylı olarak yürütülen faaliyetler var."

30 MİLYAR DOLARLIK BÜYÜKLÜK

Türkiye ekonomisini yeniden canlandırma hedefi ile Ağustos 2016 sonrasında faaliyete geçirilen TVF, o günden beri pek çok tartışmanın odağında yer aldı. Türkiye Varlık Fonu’nun toplam büyüklüğünün 30 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Varlık Fonu’nun portföyünde öne çıkan bazı varlıklar ise şöyle:

THY’nin yüzde 49,12, Türk Telekom’un yüzde 6,68, Halkbank’ın yüzde 51,1 hisseleri ile Ziraat Bankası’nın, Türkiye Petrolleri A.O.’nın (TPAO), Boru Hatları ile Petrol Taşıma A.Ş.’nin (BOTAŞ), Posta ve Telgraf Teşkilatı A.Ş.’nin (PTT) ve Borsa İstanbul A.Ş.’nin Hazine’ye ait hisselerin tamamı ile Çaykur’un tamamı.

Bunlarla birlikte Milli Piyango ve Türkiye Jokey Kulübü tarafından düzenlenen çekiliş ve yarışların lisansları da Varlık Fonu’na devredilmiş durumda. Ayrıca Mülkiyeti Hazineye ait Antalya, Aydın, İstanbul, Isparta, İzmir, Kayseri ve Muğla'da bulunan bazı taşınmazlar da yine Varlık Fonu’na aktarılmış bulunuyor.

[Samanyolu Haber] 9.10.2019

Sağlık sistemini çökerttiler

Hükümet yetkilileri, sağlıkta her şeyin tıkır tıkır işleyip ilerlediğini söylese de pratik yansımaları çok farklı. Sektörde hayata geçilen ve performansı esas alan “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nın adaletsizliklere neden olduğu uyarısında bulunan sağlık örgütleri, sağlık sistemini tüketime dayalı hale getiren, müşteri memnuniyeti temelli hizmeti dayatan, şiddet doğuran ve can alan bu programdan vazgeçilmesi talepleri bugüne kadar karşılık bulmadı.

RANDEVU 90 GÜN SONRASINA VERİLİYOR

Sağlık sektöründe yaşanan sorunlar bu programla sınırlı kalmazken, randevu için 182 çağrı merkezini arayan yurttaşlara günler ya da haftalar sonraya sıra veriliyor. Günler sonra muayene olan hastalara, bu kez MR, tomografi, ultrason gibi çekimler ile mide kontrolü ve parça alınımını içeren endoskopi işlemi için 15 ile 90 gün arasında randevu veriliyor. Bu uygulamalarla hastalar, özel hastanelere yönlendirilirken, bu durum hastalar ve sağlık örgütlerinin tepkilerine neden oluyor.

‘PARAN KADAR SAĞLIK’

Sağlık alanındaki gelişmeleri değerlendiren Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Diyarbakır Şube yöneticisi Mahfuz Karaaslan, neoliberal politikalar sonucunda sağlık alanında da dönüşümler söz konusu olduğunu kaydederek, yeni yapılan hastanelerde ve özellikle Şehir Hastanelerinde bir dizi aksamaların yaşandığını söyledi. Sağlık hizmetinde “paran kadar sağlık hizmeti alabilirsin” politikasının izlendiğini belirten Karaaslan, “Sağlıkta ticarileşme ve bağımlılık politikası izleniyor. Aldığın sağlık hizmeti, derde çare olmaktan ziyade hasta eden bir yerde duruyor. Hastaneler, tedaviye gelen kişileri müşteri olarak görüyor” dedi. Koruyucu sağlık hizmetlerinde, hastalığın önceden teşhis edilmesi ve önlenmesine yönelik bir adımın olmadığını vurgulayan Karaaslan, “Kişiye hasta olduktan sonra müdahale ediliyor. Hastaneler, herkesi potansiyel müşteri olarak görüyor. Durum böyle olunca insanlar özel hastanelere gitmek durumunda kalıyor. Böylelikle paran kadar alabileceğin bir sağlık tedavisi ortaya çıkıyor. Kamu hastanelerinde günden güne kalitesiz bir sağlık hizmeti sunulmaya başlanmasıyla insanlar özel hastanelerine yöneliyor. Bu da bir kriz yaratıyor” diye konuştu.

SİSTEMİN İŞLEVSELLİĞİ

Hastanelerde oluşan uzun kuyruklarına dikkat çeken Karaaslan, oluşan bu sıranın sağlık personelinden değil, var olan sistemin işlevsizliğinden kaynaklandığını ifade etti. Sağlık emekçilerine de güvenin gittikçe azaldığını dile getiren Karaaslan, sağlık sisteminde toptan bir çürüme olduğunu vurguladı.

‘BÖLGEDEN İNSANLAR BURAYA GELİYOR’

Gazi Yarşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesine sağlık hizmeti almak için giden yurttaşlardan Zeynep Erdoğan (35) ise sadece Diyarbakırlı insanların değil bütün bölgeden insanların bu hastaneye geldiğine dikkat çekerek, “Randevu ile buraya geliyoruz. Doktor ile görüştükten sonra MR ve Röntgen gibi çekimlere yönlendiriyor. Orda da bir sıra var. En erken sıra 2 ay sonraya veriliyor. Bu da insanlar için büyük bir sorun. İnsanların ağrısı sızısı oluyor. İnsanlar bu konuda mağduriyet yaşıyor” ifadelerini kullandı.

‘BİR MR MAKİNASI VAR’

Kendisine de MR için 12 Ekim gece saat 02.00’a sıra verildiğini aktaran Erdoğan, gündüz randevu almak istemesi durumunda ise en erken 2 ay sonraya sıra verilebileceğinin belirtildiğini kaydetti.  Şu an boynunda ağrı olduğunu kaydeden Erdoğan, “2 aya kadar nasıl durabilirim. Neden bu kadar geç diye sorduğum zaman bir tane MR makinesi olduğunu söylüyorlar. Bu hastaneye insanlar her yerden geldiği için cihazlar çok yetersiz kalıyor. Bu sorunun çözülmesi için eğer personel yetersiz ise personel, eğer cihaz yetersizse cihaz alınması gerekiyor. Burası talebi karşılayamıyor. Herkesin yaşadığı bir sorun bu. Buraya gelen hasta maalesef kötü sonuçla karşılaşıyor. Çünkü birden çok kez gelmek zorunda kalıyor. Bu durum da hastayı yoran bir şey. Eğer burası eğitim araştırma hastanesi ise yeteri donanıma sahip olması gerekiyor. Genel anlamda ve arka planda bir kusur var” şeklinde konuştu.

‘3 AYDIR HASTANE BAHÇESİNDE YAŞIYORUZ’

Diyarbakır Çınar ilçesinden yakınını tedavi ettirmek için Dicle Üniversitesi Hastanesine gelen Hadi Ceylan (50) ise 3 aydır hastane bahçesinde olduğunu ve yanlarında getirdikleri battaniyelerin üzerinde yaşadıklarını aktardı. Toz duman içinde kaldıklarını belirten Ceylan, evlerinden getirdikleri tüp üzerinde pişirdikleri yemeklerle günü geçirdiklerini söyledi. Hasta yakınlarının mağdur olduğuna dikkat çeken Ceylan, “Yolumuz uzak olduğu için git gel yapamıyoruz. Ekonomik gücümüz olmadığı için geceleri otellere gidemiyoruz. Hastamızı da sahipsiz bırakamıyoruz. Bu günden sonra havalar soğuyacak ve yağışlar olacak. İki tane misafirhane var. Birini kantin yapmışlar. Yağışlı havalarda insanlar ne yapacak burada? Hasta yakınlarının durabileceği bir yerin olması gerekir” ifadelerini kullandı.

 SEVK İLE GELDİLER, 28 GÜNDÜR BEKLİYORLAR

Yurttaşlardan Seydi Demir (48) de, Urfa’ınn Ceylanpınar ilçesinden geldiğini ve 28 gündür beklediklerini dile getirdi. Urfa’da hematoloji doktoru olmadığı için Dicle Üniversitesi Hastanesi’ne sevk ile geldiklerini aktaran Demir, hastalarının yatırılarak tedavisinin sürdüğünü, kendilerinin de geceleri serdikleri halı üzerinde konakladıklarını ifade etti.

‘İSTEMİYORSANIZ ÖZELE GİDİN’

Batman’da cihaz yetersizliği nedeniyle Diyarbakır’a gelen Mehmet Çelik (55) adlı yurttaş, sıra almak için Dicle Üniversitesi Hastanesi’ne gittiği zaman sıranın olmadığının söylenildiğini dile getirerek, “Uzak yerden geldiğimiz için mecburen özel hastaneye gidip sıra aldık. Özel hastaneden aldığımız sıra 20 gün sonrasına verildi. Tahliller yapıldı. Eğer özele gitmeseydik, devlet hastanesinde 4-5 ay sonra sıra verilecekti. Aynı şekilde torunumu bu gün doktora göstermek için gittiğimiz devlet hastanesinde sıra geç tarihe verildiği için mecburen tekrar özel hastaneye gidip sıra aldık. Devlet hastanesinde 1 ay sonra gelin dediler. Bunu istemiyorsanız, özele gidin dediler.”

[Samanyolu Haber] 9.10.2019

Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-35 [Tarık Burak]

"Bu Genç İstikbal Vaat Ediyor”

“Bazen, hizmet o kadar canlı, hizmet insanları o kadar duyarlı, ifadeler o kadar sıcak, düşünceler o kadar yumuşak, hisler de o kadar coşkun bir hâl alır ki, her hizmet eri süvarisini bulmuş bir küheylan gibi, gece-gündüz demeden koşar ve çatlayacağı ana kadar da yorgunluğunu hissetmez. Çatlayınca da bunu Hak rızasının bedeli bilir..” (Düşlerdeki Türkiye, Sızıntı, Haziran 1992)

Okullar

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin çok değer verdiği okul hizmeti Bediüzzaman’ın da gaye-i hayaliydi:
"Ve Anadolu’daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilayat-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan’ın ortasında Medreset-üz Zehra manasında, Câmi-ül Ezher üslûbunda bir dâr-ül fünun; hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam elli beş senedir Risale-i Nur’un hakaikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım."(Emirdağ Lahikası-II,139. Mektup)

Bediüzzaman çok arzu etmesine ve büyük çaba ortaya koymasına rağmen okul açma teşebbüsünde kader her seferinde önüne bir engel çıkaracak ve o da şöyle buyuracaktı:

"Şark tarafından bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), bid'atlar zulümatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak. Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz)." (Risale-i Nur Külliyatı, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)

1982 yılında Kenan Evren tarafından özel okullar meselesi gündeme getirilince Hocaefendi Türkiye’nin birçok yerinde açılmış olan dershane ve öğrenci yurtlarının koleje dönüşmesi için teşvik etti. Fakat o günün şartlarında bunu hemen anlamak ve kabullenmek hiç de kolay değildi. Onun teşvikleriyle ilk olarak İzmir’deki Bozyaka Öğrenci Yurdu, Yamanlar Koleji adıyla 10 Kasım 1982 günü 28 öğrenciyle eğitime başladı. Aynı yıl İstanbul’daki Fatih Koleji ve Bursa’daki Nilüfer Koleji açıldı. Ertesi yıl eski bakanlardan Abdülkerim Doğru’nun Ankara’da verdiği arsada Samanyolu Koleji eğitime başladı. 

Hizmetle Dolu Bir Ömür

Okulların açılmasında çok büyük emeği geçen cömert insanlardan biri Aydınlı Hacı Kemal Erimez’di. Babası Osmanlı döneminde Beyrut’ta jandarma komutanlığı yapmış olan zengin bir aileden geliyordu. Erimez varlıklıydı. Yedi sülalesine yetecek zeytinlikleri, elmas madeni vardı. Türkiye'nin nabzını ve siyasetini elinde tutan insanlara çok yakındı. Adnan Menderes'i karşılamak için kamyonlara insanları doldurup götürüyordu. Başbakan Demirel, Aydın'a geldiğinde doğru Hacı Kemal'in evine gidiyor, orada ağırlanıyordu. O, çevre insanının isteklerini Ankara'ya taşıyan kişiydi.

Demirel, ona büyük ihtimalle siyasete girmeyi teklif etmişti, evinde misafir kaldığı bir gün. Veya Menderes… Bütün bunları es geçmişti Hacı Kemal. Ve kimseye de açıklamamıştı bunları. Çünkü kendisinden övgüyle söz edilmesi onu sıkıyordu. O, kendi taşralı düşüncesinden hareketle, bu millette eksik olan bir şeylerin bulunduğunu seziyor; ama adını koyamıyordu. İnsanların aydınlatılmasının yolunun eğitimden geçtiğine inanan Erimez'i ateşleyecek birilerine ihtiyaç vardı.

Hacı Kemal'in bütün dindarlara, din adamlarına büyük sevgi ve saygısı vardı ama, Edirne'den gelen bir genç çok geniş ufukluydu.  Onda çok ama çok şey bulduğu bu genç Fethullah Gülen Hocaefendi’ydi. Ona yakınlığı, kısa zamanda bağlılık halini aldı. Hocaefendi’den daha yaşlı olmasına rağmen, onun söylediklerini emir telakki etti. Bundan sonra hayatı tamamen değişti. Son nefesine kadar sürecek bir hizmet koşusuna, bir eğitim, aydınlatma maratonuna başladı.

O, Hocaefendi'den gelen işaretleri, hatta imaları bile emir olarak algılyor; gücü nisbetinde bunları yerine getirmeye çalışıyordu. Hocaefendi'nin eğitime karşı olan hassasiyeti Hacı Kemal'de de neşet etmişti. O kadar ki, bir hizmet için gittiği ilde misafir olduğu ev sahibinin kendi çocuğunu kucağına alıp sevmesini görünce gözyaşlarını tutamamış ve şöyle demişti: "Benim de kızım, oğullarım, torunlarım var. Ama onların hiçbirisini böyle kucağıma alıp doya doya sevemedim." Bunu söylerken dahi asıl niyeti sadece o hane sahibinin dikkatini hizmete çevirmekti.

İzmir Yamanlar Koleji'nin açılması için Hacı Kemal Erimez büyük maddi ve manevi destekte bulunmuştu. İstanbul’da açılacak olan Fatih Koleji için ön planda çalışan kişiler yine Kemal Erimez ile İzmir esnafı oldu.

"Hocam" dediği, yanında konuşmaya bile çekindiği Fethullah Gülen Hocaefendi'nin belki laf arasında geçirdiği bir kelimeden, belki bir imadan hareketle İstanbul'a geldi. Hocaefendi işaret etmişti, artık hizmet yeri İstanbul'du. Başka yolu yoktu bu işin. Takvimler 1982'nin Mart ayını gösterirken, İstanbul'un Fatih semtinde bulunan ve daha sonraları fizik, kimya, biyoloji, matematik dallarında dünya şampiyonları çıkartacak olan Fatih Koleji'nin ilk binası kiralandı. Okulda müdürden başka ne bir idareci, ne bir memur, ne de bir hizmetli mevcuttu. Sınıfların kapıları harap, camları kırık, duvarları çok kirli ve boyasızdı. İşte Hacı Kemal Erimez böyle bir ortamda birkaç ay öncesinden kolları sıvadı. Büyük bir azim ve kararlılıkla okulu öğretim yılına yetiştirmeye çalıştı. O tarihlerde yaşı altmışa dayanmıştı. Ayrıca şekeri, prostatı ve kalbinden rahatsızlığı vardı. Hâlinden asla şikayetçi olmayan Erimez, günde üç beş saatlik uykuyla yetinerek gece gündüz demeden büyük bir heyecan, aşk ve şevkle, gerektiğinde tamirat ve tadilat işlerinde bizzat çalışarak, kesinlikle yetişmez denilen okulu öğretim yılına yetiştirmeye çalıştı. Özel Fatih Erkek Koleji'nin harcına onun alınteri ve gözyaşı karıştı.

Binanın tadilatında para yetmeyince Kemal Erimez, Aydın’daki tarihi evini, incir ve portakal bahçelerini, dükkânlarını sattı. Yine paraya ihtiyaç olunca, bu sefer İstanbul’da iş adamlarının kapısını çaldı.

Mesela, koleje izin çıkması için laboratuvarın kurulması gerekiyordu. O sırada Ankara’da Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışan Naci Tosun ile birlikte Çolakoğlu Metalurji’nin sahibi Mehmet Çolakoğlu’ndan randevu aldılar. Randevuya geldiklerinde onları Mehmet Çolakoğlu yerine oğlu Ali Nuri Çolakoğlu karşıladı. Konu anlatılır anlatılmaz Çolakoğlu, pek ilgilenmek istemedi ve “İtalyanlarla randevum var. Sizinle görüşemem” dedi. Onlar üzüntüyle odadan çıktılar.

Ancak ilginç bir rastlantıyla o gün İtalyanlar gelmedi. Nuri Çolakoğlu’nun da içinde, Erimez ve Tosun’u bu şekilde ilgi göstermeden geri göndermenin sıkıntısı vardı. Hemen asistanını arkalarından gönderip onları geri çağırdı. Erimez ve Tosun o gün Çolakoğlu’nu Fatih’teki okulun binasına getirdiler. Okulun modern görünümü karşısında şaşıran Çolakoğlu, daha okuldayken şirketinin yöneticilerini arayıp kolejin laboratuvarını kurmaları için talimat verdi.

Bir başka gün Erimez, iş adamı Sabri Ülker’i okula getirdi. Ülker, o sırada okul müdürünü yerleri paspas ederken görünce gözyaşlarını tutamadı ve Erimez’e “Gel, okul için istediğin paranın beş katını al” dedi.

Hocaefendi, Sabri Ülker için” Türkiye’nin Maliye Bakanlığı çok rahatlıkla ona teslim edilebilir” diyordu. Sabri Ülker de Hocaefendi’den etkilenmişti. Onu dinlediği zaman, “Konuşmaları içime zeytinyağı gibi akıyor” diyordu.

Ve büyük gayretleri neticesinde yapılan okulun açılışında gözyaşını tutamayan Hacı Kemal, öğrenciler İstiklal Marşı'nı okurken hıçkırıklara boğuluyordu. O dönem okul müdürlüğü yapan Uğur Öztaş, okulun çok kısa sürede yapılıp öğretime açılmasını akıl almaz bir iş olarak yorumluyor. Öztaş, Hacı Kemal Ağabey'in kendisine: "Aman hocam, bu çocuklar yarının idarecileri olacaklar. Ülkemize ve insanımıza hizmet edecekler. Çocuklarımıza gözünüz gibi bakın. Onları çok iyi yetiştirmeye gayret edin" dediğini belirtiyor.

Hacı Kemal Erimez’in eğitim hizmeti için ne kadar maddi fedakarlıkta bulunduğunun ölçüsünü kimse tahmin edemiyor.

Hocaefendi bu hizmet insanını şöyle anlatıyor:

“Azerbaycan'da, Kazakistan'da, Özbekistan'da tesiri vardır, her yere gitti. Her yerde yaptığı şeyler kendisi için bir göz ağrısı oldu, ara sıra gidip onları gezme lüzumunu duydu. Fakat son senelerde, vefatından evvel, üç-dört sene büyük ölçüde himmetini kavganın, gürültünün bulunduğu, okulların basıldığı, insanların öldürüldüğü, şahsi hayatın pek güvenli olmadığı Tacikistan'a hasretti. O insanları, bakanları dahi Türkiye'ye getirdi, gezdirdi, görüştürdü. Kendi bir verdi, başkalarına da verdirdi. Orada 4-5 tane okul açtı. 2-3 milyonluk bir ülkede 4-5 tane okul, oraya Türk kültürünün götürülmesi, bizim tanıtılmamız, öyle lobiyle olacak şeyler değildi. Ülkemizin tanıtılması mevzuunda bile gelecekte devleti idare edecek bahtiyarlar, Hacı Kemal'in yaptığı hizmetler karşısında zannediyorum ona Nobel ödülleri takdim edeceklerdir. Dünyanın belli bir kesiminde, hususiyle Asya'da Türkiye'nin tanıtılması mevzuunda, şimdiye kadar ne bir bakan, ne bir hariciyeci, ne bir harici misyon, onun kadar önemli, onun kadar engin, onun kadar derin, onun kadar kalıcı hizmet vermemiştir. Bunu geleceğin bahtiyar tarihçileri yazacaklardır. Adeta bir okul hastası haline gelmişti.

Hanımı öldüğü zaman, burada değildi. Kızı vefat ettiğinde de dıştan geldi, zor yetişti. Bu ıstıraplar da onu çökertmişti. Evvela annesi, sonra hanımı, sonra kızı, üst üste aileden üç insan vefat etmişti ama o ince, o şefkatli insan ayakta dimdik duruyordu. Yıkılmamıştı, yerindeydi. Fakat hayrettir, deli gibiydi, "ille okul" diyordu, Asya'ya gidiyordu. Çok az ve zor tutabiliyordum onu. İşte bir hafta evinde kal, falan dedim... Hastalanıp, hastaneye kaldırılması o benim zorlamamla kaldığı süreye rastlıyor. O sırada ciddi bir kalp krizi geldi. Enfarktüs geçirdi. Hastaneye kaldırdılar koma oldu. Ama olmasaydı o, öyle yarım koma yine gidecekti. Tacikistan'da ölecekti. Zannediyorum, orada gömülmesini isteyecekti. Çünkü bizim atalarımız gittikleri yerden geriye dönmemişler. Her birisi, bir tapu gibi vefat etmiş, oralarda mezar taşlarıyla kalmışlar.”

Sıkıntılı Yıllar

İhtilal şartlarında aranmak Hocaefendi, Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki “Jean Valjean” gibi aranıyordu. Kendisini Sefiller romanındaki Jean Valjean’la özdeşleştirmesi boşuna değildi: “1980 sonrası bir tecrit dönemidir. Beş, altı senesi çok şiddetli olmuştur. Bazen bir yerde bir saat kalma imkânını bile elde edemedim. Hep dolaştım durdum. Emin bir şekilde içinde oturup dua edecek bir ev bile bulamıyorduk.”

Hocaefendi çok vefalı bir insandı. 1982 yılında bütün sıkıntılara rağmen, kalp rahatsızlığından ötürü Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde yatan Hüseyin Top Hoca’yı ziyaret etmek için hastaneye gitti. Gece yarısı, o zor vaziyette odasına kadar giderek 'geçmiş olsun' dileklerinde bulundu. Hüseyin Hoca, “Bunu tabii ben sonradan öğrendim. Hocaefendi'nin bize çok hakkı geçti, kıymetini bilemedik zamanında. Ona bir şey yapamadık. O bize fazlasıyla iltifatta bulundu.” diyerek anlatacaktı.

1983’te Hala Sıkıyönetim

Hocaefendi’yi yakalamak için onun olabileceği adreslere sürekli baskın yapan sıkıyönetim yetkilileri, 12 Şubat 1983 günü Hocaefendi’nin annesi Refia Hanım’ın İzmir’de kaldığı eve de baskın yaptılar. Aslında Hocaefendi o saatte annesinin yanında olacaktı. Ama giydiği yün çorabının delik olduğunu fark edince, yarım saat kadar çorabını dikmişti. Böylece baskından on dakika sonra evin önüne ulaştı. Baskını anlayınca, içeri girmeyip geri döndü.

Hocaefendi’yi baskınla yakalayamayınca onu yıldırmak için kardeşleri Salih ve Mesih Gülen’le birlikte onlarca kişiyi 2 Mart 1983 günü gözaltına aldılar. Hocaefendi’nin kardeşlerine bir aya yakın bir süre işkence ettikten sonra serbest bıraktılar.

1983 yılında Hocaefendi’nin uğradığı büyük baskınlardan birisi de İstanbul Altunizade’de kaldığı yere yapılan baskındı. Ekip ta İzmir’den gelmişti. Üç gün boyunca Hocaefendi’nin kaldığı mekânın karşısındaki hastanenin balkonundan Hocaefendi’yi izlemişlerdi. Ama ne hikmetse baskın yaptıklarında Hocaefendi’yi bir türlü bulamadılar. “Ya buradan göğe çıktı, ya da yerin altına girdi” diyorlardı. Hocaefendi, iki duvar arasında dizleri karnına dayalı vaziyette tam dört saat oturdu. O dört saatin vücudunda yol açtığı ağrıları uzun süre atamadı, hatta bu ayağına yansıdı ve sekerek yürümesine neden oldu. 

Hocaefendi bu bitip tükenmek bilmeyen takipler nedeniyle sürekli yer değiştiriyordu. Hocaefendi, bütün bu sıkıntılara rağmen Hizmetlerinden geri kalmıyordu. Özellikle okulların açılması için olağanüstü bir çaba sarf ediyordu.

Türkiye’de cadı avının yapıldığı bu yıllarda, 6 Kasım 1983’te seçimler yapılırken aynı zamanda 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruluyordu.

Seçimler  (6 Kasım 1983)

12 Eylül sonrası ilk sivil seçim yapıldı. Seçimlere MGK'nın onayladığı Turgut Özal önderliğinde ANAP, Necdet Calp'in Halkçı Parti'si ve generallerin desteklediği Turgut Sunalp'in Milliyetçi Demokrasi Partisi katıldı. İhtilalden sonra başbakan yardımcısı olarak görev alan Özal, tam zamanında istifa ederek, partisini kurup 1983’te seçimlere girmişti. Biraz daha görevde kalsa, ihtilal yönetimiyle iyice özdeşleşeceğinden belki de seçimlerde bu başarıyı sergileme şansı olmayacaktı.

1983 yılı Kasım ayında yapılan milletvekili seçimlerinin sonuçlarını Hocaefendi de merakla bekliyordu. Hocaefendi o akşam İzmir’deydi. Geceyarısı saat 24:00’e doğru Özal’ın oyların yüzde 46’sını aldığı hemen hemen ortaya çıkmıştı. Bu sürpriz bir sonuçtu. Hocaefendi, bu seçim sonuçlarını Atillâ İlhan’ın şu sözüyle değerlendirdi: “Tanzimat’tan beri aydınlar gelmiş bütün işleri bozmuş, Türk halkı gelmiş bu bozulan işleri düzeltmiştir!” 

Seçimde ANAP birinci, HP ikinci ve MDP üçüncü oldu.

Böylece 13 Aralık 1983’te Turgut Özal başkanlığında ANAP hükümeti kuruldu. Özal, başbakan olunca bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e Hocaefendi için şöyle diyecekti: “Ben kendisini çoktandır tanırım. Hakkında söylenen şeylerin hiçbiri varid değildir.”

Hocaefendi’ye göre, Turgut Özal partisinde dört eğilimden çok daha fazlasını bir araya getirmişti. Ve en önemlisi Özal, askeri yönetimden yeni çıkmış Türkiye’nin, yeni bir kazaya uğramadan yola devam etmesini sağlamıştı. Hocaefendi, “Ne bir imam hatip kapandı, ne bir ilahiyat fakültesi ne de bir Kur’an kursu. Aksine hepsi açılmaya devam etti” diyordu. 

Hulusi Yahyagil Ağabey ve Hocaefendi

Hocaefendi bir sohbetinde Hulusi ağabeyle alakalı bir hatırasını şöyle anlatıyor: “Hulusi abinin oğlu vefat etmişti. Biz taziye için orda (Elazığ’da) bulunuyorduk (1983). Bize güzel şeyler anlattı.”
Bediüzzaman’ın talebelerinden Salih Özcan Bey’in anlattığına göre Hulusi Ağabey Hocaefendi’yi görünce onu oradakilere göstererek şöyle demişti: "Bu gence dikkat edin, ilerde istikbal vaat ediyor” Ayrıca bu ziyaret esnasında Hulusi ağabey Üstadın İktisat risalesinde bahsettiği kerametli baldan bir kaşık alıp Hocaefendi’ye bizzat kendisi vermişti. Hocaefendi bunu şöyle anlatıyor: “Albay Hulusi Bey'e uğradım 83’de. Yani Üstad vefat ettikten tam 23 sene sonra. Hulusi Abi merhum yine bana bir yemek kaşığı bal verdi, o baldan. Bitmemiş daha”

Bediüzzaman’ın Van’daki Hayali…

Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir, İstanbul ve Ankara’daki kolejlerin açılmasının hemen ertesinde, Güneydoğu’da bir kolejin açılması için girişimlerde bulundu. 1984 yılında Van’da bu okulun açılması için ilk teşebbüste bulunan kişiler Hocaefendi’nin İzmir’den esnaf arkadaşlarıydı. Hatta Hocaefendi, Van’da açılacak kolejin arsa tapusunda sıkıntılar çıktığını öğrenince, “Gerekirse ben Van’a gidip bu işi halledeyim” diyecek kadar bu okulun açılmasına ilgi gösteriyordu. Zira, Van’da böyle bir okulun açılması aynı zamanda Üstad Bediüzzaman’ın büyük hayaliydi. Bediüzzaman, Cumhuriyetten önce tam üç kez, sonrasında ise Millet Meclisi’nde bir kez çok ciddi olarak bu okul işi üzerinde durmuştu. Ama kader her seferinde önüne bir engel çıkarmıştı. Böylece kendisinde bu okul hizmetinin sonraki zamana bırakıldığı yönünde bir kanaat oluşmuştu. 

Hocaefendi’nin Van’daki bu okulun açılması için gösterdiği heyecandan oldukça etkilenen İzmirli iki esnaf, o gün Van’a gidip tapu problemini halledip ertesi sabah, İzmir’e döndüler. O gün Van’a giden iki kişiden biri, Hocaefendi’nin tavsiyeleri doğrultusunda hayatını bu hizmetlere adamış olan Yusuf Pekmezci’ydi.  Pekmezci, tapu problemini hallettikten sonra sabaha karşı İzmir’e ulaşıp haberi verdiğinde sabah namazını yeni kılmış olan Hocaefendi’nin yüzüne yansıyan sevinci hayatı boyunca unutamayacaktı.

Ve 1984 yılında Van’daki “Serhat Koleji”nin temeli atıldı.

Yüzyılın Kurtarma Operasyonu (1985)

Bu dönemde İran-Irak savaşı devam ediyordu. Saddam Hüseyin 18 Mart 1985’te, bir gün sonra İran’a hava saldırısı başlatacağını ve sivil yolcu uçaklarını da vuracağını açıklıyordu. Bunun üzerine Batılı havayolu şirketleri, İran’ın başkenti Tahran’dan artık uçuş yapmıyor ve Japonların biletlerini iptal ediyordu. Japon havayolları bile “Tahran tehlikeli, oraya inemeyiz” diyordu. Böylece 215 Japon, âdeta İran’da rehin kalmıştı. Bir Japon firmasının Tahran’daki yetkilisi, eskiden tanıdığı Başbakan Turgut Özal’ı arayarak yardım istedi. Özal, bu yardım sesine olumlu cevap verdi ve “Uçak gönderip sizi aldıracağım” dedi. Türk Hava Yolları’nın (THY) bir uçak hazırlaması ve gönüllü bir pilotun görevlendirilmesi talimatını veren Başbakan Özal, bir yandan da Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’e mesaj göndererek, insani amaçlı yapılacak bu uçuş sırasında İran’a füze atmaması ricasında bulundu. Aralarında bazı hamile kadınların da bulunduğu Japon yolcular, 19 Mart 1985’te saldırıdan sadece birkaç saat önce Tahran’a gelen THY uçağına binerken korku içindeydiler. Nitekim uçak havadayken, Tahran’a bombaların düştüğünü gördüler. Türk uçağı âdeta bombaların arasından kalkmıştı. Ancak uçak Türk hava sahasına girince Japonların korkusu sona ermişti.

Bu olayın hemen ardından Japon Parlamentosu toplantı halindeyken, Başbakan Turgut Özal’a telefon açtılar. Özal’ın o gün Japon başbakanıyla yaptığı konuşmayı Japon milletvekilleri de dinliyordu. Japonya başbakanı, “Sayın başbakan bizim havayollarımız bile böyle bir riski almazken siz bunu neden yaptınız? Şu anda Japon Meclisi sizi dinliyor” deyince Özal’ın cevabı şöyle oldu: “Bu olay çok büyütülecek bir şey değil. Biz Japonları severiz, bunun için yaptık.”

O anda Japon Meclisi’nden kuvvetli bir alkış sesi yükseldi. O sıralarda Türkiye’ye 27 milyon dolar kredi vermeyi planlayan Japonya, bu krediyi 250 milyon dolara çıkardı ve Japonların bu kredisiyle Türkiye’de bazı otoyol projeleri hayata geçirildi.

Hocaefendi’nin Müzakereli Derslere Başlaması (1985)

12 Eylül’den sonraki süreçte Hocaefendi hiç vaaz vermedi. Ancak 1985 yılı Ekim ayından itibaren yanına aldığı belirli sayıdaki ilahiyat öğrencisine klasik İslam eserlerini okuttu. Hocaefendi, 1985’te Ankara’da on öğrenciyle başladığı bu dersleri İstanbul ve İzmir’de sürdürdü. O tarihten beri onlarca ilahiyatçı, İslam geleneğinin baş klasikleri kabul edilen ve yüzlerce ciltten oluşan bu kitapları Hocaefendi ile birlikte, “müzakere” denilen bir sistemle okudu. Örneğin Hocaefendi, 46.000 hadis içeren 16 ciltlik bir kitabın on cildini bir ayda okutuyordu.

Bu arada, 14 Kasım 1985’te eski partisi CHP ile arası açılan siyasi yasaklı Bülent Ecevit, solda yeni bir parti kurma yoluna gitti ve Demokratik Sol Parti (DSP)’yi kurdu. Başkanlığa Rahşan Ecevit getirildi.

Turgut Özal’ın Serhat Koleji’ne İlgisi

1985 yılında Van’daki “Serhat Koleji”nin inşaatı devam ediyordu. Dönemin başbakanı Turgut Özal, 1985 yılı Kasım ayında Van ve Bitlis’i kapsayan gezisi sırasında 18 Kasım 1985 günü, Van-Edremit karayolu üzerinde bulunan bu okul inşaatının önüne geldiğinde içinde bulunduğu otobüsü durdurup inşaatı dikkatlice inceledi. Okulun yapılmasını birkaç iş adamından aldığı maddi destekle İstanbul’dan koordine eden Hacı Kemal Erimez, o gün Başbakan Özal’ın Van’da halka hitap edeceğini öğrenmiş ve Van’da miting alanında Özal’ın içinde bulunduğu miting otobüsüne kadar gidip onu okulun inşaatını görmeye davet etmişti.

Serhat Koleji beş yıl sonra 1990’da eğitime başladı. Van’daki Serhat Koleji projesinin Edirne’deki Serhat Koleji’nden tam 12 yıl önce başlaması anlamlıydı. Zira, Güneydoğu’dan tehlike sinyalleri çok güçlü olarak gelmeye başlamıştı.

Ve ne yazık ki bu okulların gasp edildiği bugün bu tehlike çanları kulakları patlatırcasına çalıyor… 

Devam Edecek…

[Tarık Burak] 9.10.2019 [Samanyolu Haber]

Kur’an zalimlerin sonunu nasıl anlatıyor? [Dr. Ali Demirel]

Pazartesi günkü yazımızda Cengiz Bey’in “Allah zalime niçin mühlet veriyor?” sorusunu cevaplandırmaya çalışıyorduk.

Kaldığımız yerden devam edelim.

Zalimler yapıp ettikleriyle mi kalacaklar?

Rabbimiz zalimlere nasıl bir son hazırladığını hangi ifadelerle anlatıyor?

Kur’an, ruhunu ve vicdanını hasede teslim etmiş mücrimlerin, mazlumları inim inim inleten zalimlerin kendilerine verilen mühleti yanlış anladıklarını, pişmanlık duyup geri adım atacaklarına zulümlerinde daha da azgınlaşacaklarını ve neticede hissedemeyecekleri bir şekilde yavaş yavaş elim akıbetlerine doğru sürüklendiklerini anlatır.

Neticede hiç ummadıkları bir anda hak ettikleri bela ve musibetler, onları çepeçevre sarar ve finali, çok feci, zelil ve perişan edici bir azapla yaparlar.

Ne etraflarındaki dalkavuklar, ne böbürlenmelerine sebep olan imkanlar, ne saklandıkları korunaklı mekanlar, ne de sırtlarını dayadıkları düzenbazlar kendileri için hiçbir şey yapamazlar. (Bkz. Hac Sûresi 22/48; Ra’d Sûresi 13/32)

Kur’an,zalimlerin akıbeti adına bize pek çok örnekler verir. Bunlardan en ibretlisi şüphesiz firavun ve taraftarlarıdır.

Allah, Hz. Musa’ya peygamberlik görevi verir ve O’ndan ilk olarak Mısır’a gitmesini, iyice azgınlaşıp dengesini ve vicdanını kaybeden, erkek çocukları öldürüp kızları istismar eden, ülkede fesat çıkaran Firavun’u ve onunla beraber zulme batan halkını uyarmasını talep eder.

Yaptığı onca zulme rağmen Cenâb-ı Hak, Firavun’u hemen cezalandırmaz. Mucizelerle donattığı ve konuşma üslubuna varıncaya kadar nasıl hareket etmesi gerektiğini tarif ettiği peygamberini onun yanına gönderir. 

Firavun’nun sarayına gelen Hz. Musa, onu ve halkını, yalnız Allah’a kulluğa davet eder. Benî İsrail’e yaptığı zulme son verip onları serbest bırakmasını ister. Hak dini yalan sayıp yüz çevirenleri bekleyen azabı ve Allah’ın o güne kadar ona ihsan ettiği nimetleri hatırlatır ve Allah’a karşı saygılı olmaya çağırır. (Bkz. Bakara Sûresi 2/49; Tâ Hâ Sûresi 20/24; Şuarâ Sûresi 26/16, 17; Nâziât Sûresi 79/19)

Hz. Musa’nın bu daveti karşısında daha bir despotlaşan Firavun, onu yalanlar. Hz. Musa’yı zindana atmakla tehdit eder. İnsanları yerinden yurdundan edip memlekette bozgunculuk yapmakla ve atalarından onlara miras kalan dinden onları çıkarıp yeni bir yapılanmayla ülkeyi ele geçirmekle suçlar ve sarayında koltuk vermekle cesaretlendirdiği sihirbazları karşısına diker. (Yunus Sûresi 10/79)

Sarayındaki danışmanların da kışkırtmasıyla bütün mesaisini, Hz. Musa’yı bitirmeye ayırır. Gördükleri manzaradan etkilenip iman eden sihirbazları, ellerini, ayaklarını çaprazlama kesip darağacına asmakla tehdit eder.

Bütün bunlara karşılık Cenâb-ı Hak, onu hemen cezalandırmaz ve kendisine zulüm ve cürümlerini anlaması için vakit tanır. Üstelik yaptığı hataların farkına varması için bu süre zarfında zaman zaman ülkeye kuraklık, kıtlık ve ekonomik kriz gibi musibetler gönderir. 

Ancak ülkedeki bolluğu kendinden bilen Firavun, bu musibetleri Hz. Musa ve etrafındakilerin uğursuzluğu olarak yorumlar. (Bkz. A’râf Sûresi 7/130, 131)

Yaptığı onca kötülüğe ve isyana rağmen şahsına bir bela ve musibet gelmediğini gören Firavun, halkını da hatasına ortak eder.

Nihayet verilen müddet dolar. Allah, o güne kadar sabredip yardım dileyen Hz. Musa ve yanındakileri, denizi yarıp karşıya geçirerek kurtarır. Allah’ın hükmünden kaçamayan Firavun ve taraftarları ise boğulup gider. 

Neticede Allah, hiç beklemedikleri bir zamanda onları saraylarından çıkartır; bahçelerini, pınarlarını, hazinelerini, servetlerini ve kendilerince çok değerli makam ve mevkilerini ellerinden alır ve onları hiç akıllarına getirmedikleri bir anda ebedi azaba mahkum eder. (Bkz. Âl-i İmrân 3/11; Şuarâ Sûresi 26/57, 58, 63-66; Nâziât Sûresi 79/22; Bürûc Sûresi 85/17-20)

Evet, netice itibariyle şunu ifade edelim:

 Cenâb-ı Hakk’ın kullarını hemen cezalandırmayıp mühlet vermesi bir sünnetullahtır. Bu ilahi ahlak, peygamberler için de değiştirilmemiştir. Ve mühlet, en başta, bütün kullar için bir merhamettir:

“Eğer Allah insanları işledikleri günahlar yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, dünyada tek bir insan bile bırakmazdı; ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vâdeye kadar erteler. O vâdeleri geldiği vakit hükmünü yerine getirip onları cezalandırır. Çünkü Allah kullarını tamamen görmektedir.” (Fâtır Sûresi 35/45)

Nitekim bu nimetin ve imkanın farkına varanlar, hemen istiğfara yönelmiş, tevbeye koşmuş ve üzerlerindeki haktan hukuktan kurtulmaya çalışmışlardır.

Fakat mühlet aynı zamanda kullar için ayrı bir imtihandır. Zalimler, bunu fark edememiş ve bu süre zarfında başlarına bir şey gelmemesiyle daha bir azgınlaşmışlardır. Cenâb-ı Hak da kapısını açmakla onları nimetler ile şaşırtmış, şımartmış ve yavaş yavaş kendilerini bekleyen elim azaba yaklaştırmıştır. 

Mühletleri dolunca hiç beklemedikleri bir anda onları helak etmiş ve hiç kimse de onları kurtaramamıştır. 

Yazımızı Yücel Men Hoca’nın şu final cümleleriyle bitirmiş olalım:

Müminlere düşen sünnetullaha saygılı olmak, kendilerine verilen mühlette arınma kurnalarına koşmak, kendilerine zulmeden zalimlere verilen mühlette de sabredip yollarına devam etmektir. Zira yukarda da görüldüğü üzere Allah, imhal etmekte (mühlet vermekte) ama asla ve asla ihmal etmemektedir. (Bkz.Yusuf Sûresi 12/110)

Rabbimizin zalimlere verdiği mühleti bir an önce nihayetlendirmesi ve mazlumların yüzlerini güldürmesi duasıyla...

[Dr. Ali Demirel] 9.10.2019 [Samanyolu Haber]

Allah Tarafından Sevilmenin Vesilesi [Fikret Kaplan]

Allah’ı seviyor ve O’nun tarafından sevilmek istiyorsak, bunun en önemli vesilesi Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) tâbi olmak, O’nu sevmek ve bütün aleme sevdirmektir. 

İnsanlığa hizmeti gaye edinmiş masum insanların karşısına zalimlerin çıkacağı, peşi peşine Süfyanlar’ın yol keseceği; birinin bıraktığı bir şeyi, bir başkasının devam ettireceği ama her birinin şartlar ve konjonktür, hangi argümanları kullanmayı gerektiriyorsa, onları kullanacağı hemen hemen bütün kaynaklarda ifade edilir. Bir zaman “Din yok!” denilir; o argümanlar kullanılır. Millet azıcık dine yöneldiğinde ise, şeytan bu defa o dini argümanları kullanabilecek Abdullah İbni Sebe gibi insanlar üretir.

İmtihanların çok ağır olduğu böyle zamanlarda, Allah’ın yardımıyla ancak çizgimizi koruyabilir ve Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunabildiğimiz ölçüde inşiraha mazhar olabiliriz. Allah bunaldığımız hadiseler karşısında kalbimizi açar, gönlümüzü coşturur ve bizi yeniden şahlandırır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu konuda “Allah’ı kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin.” buyuruyor. (Suyutî, el-Camiu’s-Sağîr,1/251; Kenzu’l-Ummal, 15/1186; Fevzu’l-kadir, 3/371)

Yani, samimi Hizmet gönüllüleri muhabbet ettiği insanların sinelerinde iman, mârifet ve muhabbet duygularını coşturmalı; semtine uğrayan herkese sevdiğini sevdirmeli ki Allah da o kullarını sevsin, onları tutup kaldırsın. 

Allah’ın sevmesi bizimki gibi olmaz; her zorlukta bir başka güzellikle tecelli eder. Sadece bu kısacık dünya hayatıyla sınırlı da kalmaz. Berzah hayatında devam eder; mizanda herkesin korktuğu bir dönemde bu sevgi kantarda ağır basar. Sırattan geçerken herkesin korkuyla titrediği, çengellere takılıp kaldığı, aşağılara yuvarlandığı bir anda tutar elimizden geçirir bizi.

Peki bu sevgiyi yakalamanın kolay bir yolu var mı?

Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselam) hitaben bize seslenir:

“De ki, ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız (ya da böyle olduğunu iddia ediyorsanız) gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” ( l-i İmran sûresi, 3/31)

‘Allah’a imanınız varsa Allah’ı seveceksiniz. Allah sevgisi ise, Resûl-u Ekrem’e (aleyhissalâtü vesselam) uymayı gerektirir’ buyuruyor Üstad Bediüzzaman. Çünkü Allah’ı sevmek, O’nun (cc) razı olduğu şeyleri yapmakla olur. Razı olduğu şeyler ise en mükemmel şekilde Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) zâtında ortaya çıkmış. Buradan hareketle, Resûl-u Ekrem’e (aleyhissalâtü vesselam) uymanın insanın en büyük maksatlarından ve en mühim vazifelerinden olduğu açıkça görülür. Onun için Kur’an buna benzer açık ve kesin beyanlarıyla Allah’ın sevgisine yalnız Peygamber Efendimiz’e (sallallahu  aleyhi ve  sellem) uymakla ulaşılacağını ifade eder.

Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) uymak ve O’nu sevmek ise O’nun sevdiğini sevmektir. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönlünde ise Allah’ı insanlara sevdirmek birer ızdıraba dönüşmüş ve ruhunda çıldırtan hafakanlar halinde kendini hissettirmişti.

Kur'ân-ı Kerim, O'nun bu konudaki ızdıraplarını:
"Neredeyse sen, onlar bu söze inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin" (Kehf, 18/6) diyerek dile getiriyordu. Bir başka ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem'ine:
 "Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin." (Şuara, 26/3) şeklinde hitap ediyordu.

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tek derdi buydu: Allah’ı kullarına sevdirmek.

Ahirzamandaki kardeşlerine de bu konuda ümit bağlamış O (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Biz senin kardeşlerin değil miyiz, ya Resulullah?” diye soran ashabına:

“Siz benim arkadaşlarımsınız. Siz sadık yarim ve yaranımsınız. Benim kardeşlerim henüz gelmediler. Onlar sonra gelecekler… Şerefli bir cemaat, şerefli bir millet, şerefli bir ümmet…” (Müslim, Fedail, 26) diye buyuruyordu.

O'nun (aleyhissalâtü vesselam) "Kardeşlerim" dediği, günümüzde Allah’ı ve O’nun peygamberini (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlığa sevdirecek olanlardı. Çünkü sahabe O'nun arkadaşlarıydı. O'nunla beraber yaşamışlardı. Daha sonra gelip, O`nu görmeden O’nun davası uğruna gece gündüz demeden çalışıp her türlü çile ve ızdırabı göğüsleyen ve böylece dava-yı nübüvvete vâris olduğunu gösterenler de O'nun kardeşleriydi. Zira, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara selâm gönderirken "Kardeşlerim" demişti.

O Sultanü`l Enbiya bir gün mutlaka hakiki manasıyla kalplere girecek; herkesin mahbubu ve sevgilisi olacaktır. O yüzden Allah tarafından sevilmek isteyen herkes, Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) başkasına sevdirecek…O’nu sevdirmek ise bozguncuların, fesat şebekesinin, süfyan şebekesinin tahribatına karşı tamir yolunu tutup can siperane mücadele vererek insanlığa hizmet etmektir.

Ebu Süfyan, Mekke fethedildiğinde bir sahabenin o günkü hâline bakıyor, bir de işin başlangıcını düşünüyor; Peygamber davasının bir kadın, bir çocuk ve bir köleyle başladığını ve sonrasında o günkü ihtişamına ulaştığını söyleyerek hayretini ortaya koyuyordu.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve etrafındaki fakir ve zayıf durumdaki çok az sayıda sahabe çok kısa bir süre içerisinde büyük başarılar elde etmişlerdi. Hiç şüphesiz bu başarının arkasındaki en önemli güç yüreklerini kaplayan Allah ve peygamber sevgisiydi. Bu sevginin getirdiği iman, ümit, azim ve kararlılıktı. Onlar yürüdükleri yola çok sağlam inanmış, karşılaştıkları bir kısım bela ve musibetler karşısında ümitlerini hiç kaybetmemiş, hiç duraksamadan doğru yollarında yürümeye devam etmiş, inandıkları davayı başkalarına anlatabilme adına her fırsatı değerlendirmiş ve sürekli mefkûrelerine bağlı yaşamışlardı. Neticede Cenâb-ı Hak da kendisini bu kadar seven ve başkasına da sevdiren bu kullarını inkisara uğratmamıştı.

Hz. Ebu Bekir (ra) anlatıyor:
"Bir gün huzurunda oturuyorduk. Güneşin gurubu yaklaşmış, ikindi çoktan geçmiş, güneş dağın üzerine eğilmişti. Allah Resûlü dudaklarını açtı. Ağzından çıkan cevherlere, lâl-ü güherlere dikkat ettim. Duyduklarım, benim için dünyanın yıkılması manasına gelen şeylerdi. Buyurdular ki:
‘Allah kulunu burada kalma ile öteye gitme arasında muhayyer bıraktı. Kul ötesini seçti...’
Ben hıçkırıklarımı tutamadım, ağladım. Kul Resûlullah'tı. Kapalı konuşuyordu. Allah ‘İstersen artık ruhunu kabzedeyim.’ demişti. Ben:
‘Annemiz, babamız, evladımız, iyalimizle, her şeyimizle feda olalım, kurban olalım fakat sen dur burada. Hepimiz yok olalım, fakat sen kal burada dedim." (Buhari, Menakibul-Ensar 45; Muslim, Fedailus Sahabe; Müsned 3/18)

İbni Mes'ud anlatıyor: 
"Resûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizi Hazret-i Aişe'nin evine çağırdı. Vefatına bir hafta vardı. Ortalıkta hastalık gibi bir şeyler yoktu. Başını kaldırdı. Yüzümüze baktı ve ağladı. Sadık arkadaşlarından, sadık dostlarından ayrılmak belki O'nu da müteessir ediyordu. Belki çoklarıyla Cennet'e gidecekleri zamana kadar görüşemeyeceklerdi. O havanın, o tehassürün ve o hasretin ifadesi olarak, kesik kesik cümlelerle bize şunları söyledi:
‘Merhaba size. Allah yardımcınız olsun. Allah'ın nusreti üzerinizden eksik olmasın. Allah'ın şehadeti içinde bulunun. Siz Allah'ın dinine sahip çıktınız. Allah da kıyamete kadar size sahip çıksın.’ şeklinde dualarda bulundu. Sonra da ağlayarak şunları ilave etti:
‘Şu ahiret yurdu, dünyada kibir ve gururdan çok uzak yaşayıp nazarı daima ahirete müteveccih olan kimseler içindir.’ dedi. Sonra:
 ‘İnnehu meyyitun ve innehum meyyitun’ (Sen de Öleceksin, onlar da ölecekler. Zümer, 39) âyetini okudu. Daha anlamayanlar varsa şu sözlerle onlara da anlattı:
‘Ecel yaklaştı. Allah'a dönüş zamanı geldi. Sidretü‘l-Münteha'ya teveccüh anı geldi.’ dedi ve ağladı.
İşte hepimiz o zaman anladık. Fakat kaç gün sonra olacak, onu bilmiyorduk. Ara sıra bir araya toplanıp Resûl-ü Ekrem'in gurubuna ağlaşıyorduk... Resûl-ü Ekrem de hastalığı hengamında başı sarılı çıkıyor, bize bir şeyler söylüyor, teselli ediyordu. Ama biz yalnız kaldığımız zaman hep ağlıyor, daima ağlıyorduk. Sonra dedik:
‘Ya Resûlallah, Seni kim yıkayacak. Bu hususta bir emrin, fermanın var mı?’ Allah Resûlü Fazl'ı söylüyor, Hazret-i Ali'yi söylüyor, Ehl-i Beyt'inden yakınlarını söylüyordu:
‘Seni kabrine kim koyacak?’
‘Beni ilk defa kabrimin başına koyun, siz dışarı çıkın. Çünkü ilk defa Cebrail, Mikail, İsrâfil ve Azrail namazımı kılacaklar. Sonra melekler, sonra da siz kılacaksınız’ diyordu.

Ashab Efendilerimiz ise kendilerinden geçiyor, gündüzleri gece oluyor, geceleri kabir karanlığına benziyordu. Allah Resûlü'nün gurubu onları dilgir ediyordu. Ama o anda dahi, Allah Resûlü'nün emirlerine hassasiyet gösteriyor, harfiyyen riayet ediyorlardı."(Mücmeu’z-Zevaid, 9/25)

Eğer bugün dünyanın her yanında özellikle de Müslümanların yaşadığı coğrafyada mazlumların feryâd ü figânı ciğerleri dağlıyor; yanaklardan domur domur gözyaşı boşanıyorsa bunun nedeni Hz. Muhammed`i (aleyhissalâtü vesselam) bu ölçüde…en azından buna yakın seviyede sevmemektir, bilmemektir, tanımamaktır. 

Kur`ân-ı Kerim: “Halbuki sen onların aralarında bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmaz; eğer onlar istiğfar ederlerse Allah bu takdirde de onlara azab etmez.” (Enfal, 33) buyurur.

Evet, bugün dökülen gözyaşlarının haddi hesabı yoksa, göklere yükselen ah u efganı tartacak bir kantar mevcut değilse yeryüzünde, O (aleyhissalâtü vesselam) kalplerde, gözlerde, hülyalarda, hayallerde olması gerektiği gibi değil demektir… O’nun sevdası tam oturmamış yüreklere… O’nun getirdiği mesajı inananlar imajına, yaşayışına kurban etti demektir. 

Peygamber Efendimiz’e karşı kalbi ölmemiş, hissiyatı sönmemiş ve bundan dolayı da Allah’la münasebetlerini şekle emanet etmemiş insanlar ancak bugün insanlık için bir şeyler yapabilir. 

Hz. Muhammed`in (sallallahu  aleyhi  ve  sellem) yüce şahsiyetinin anlaşılması insanlığın onulmaz dertleri için bir iksirdir. Bugün beşerin düştüğü bataklıktan kurtulması için çaredir. Bugün O’nu keşfetmeye, O’nu yaşamaya ve O’nu adım adım izlemeye her zamankinden daha çok muhtacız…

Bu gaye ile, Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlama adına bu ayı çok iyi değerlendirebiliriz. 08 Kasım Cuma günü, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kainatı şereflendirdiği Mevlid Kandili. Önümüzde tam bir ay var ve o güne kadar, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yeniden anlama adına gayretler ortaya koyabilir, kendimize bir hedef biçebiliriz. Mevlid Kandili’nde de ‘Hoş geldin gönüllerimizin Sultanı!’ diyeceğimiz manevi bir hoşamedi ile O’nu yeniden doğuyormuş gibi karşılayabiliriz.

Bugün dünyanın dört bir tarafına dağılmış Hizmet erlerinin, mağdur kardeşlerine yapacakları en büyük iyiliklerden birisi Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlamak, sevmek ve O’nu vesile kılarak Yüce Allah’tan yardım dilemektir.  Sürekli Hak ile irtibat içinde olarak, Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip başkalarına da sevdirme cehdiyle yaşamak kendilerini hizmete adamış insanların en önemli hususiyetidir.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) varlığın özü, yaratılış gayesidir. Varlık şiir gibi O'nun adına nazmedilmiştir. O'nun dünyayı şereflendirmesi, insanlığın yeniden doğuşu; peygamberliği, eşya ve hâdiselerin gerçek değerleriyle ortaya çıkmasının vesilesi; hicreti, insanlığın kurtuluş yolu; mesajı da dünya ve âhiret saadetinin köprüsüdür. Mü'min gönüller O'nun sayesinde varlığı bir meşher gibi temâşâ edip değerlendirebilir, bir kitap gibi okuyup yorumlayabilir ve O'nun aydınlık ikliminde ancak yollar bulup Hakk'a yürüyebilir.

“Allahım, hep zikrinle yaşayıp gafletten uzak kalarak Seni sürekli yâd etme, nimetlerin karşısında Sana karşı şükür hisleriyle dopdolu olma ve hakkıyla kullukta bulunup ibadetleri en güzel şekilde yerine getirme hususlarında bize yardım et. Allahım, Sen’den hidayet, takva, iffet ve (gönül) zenginliği dileriz. Allahım, her amelimizde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyoruz; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz; lütfet! Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun güzîde ailesine ve Ashâb-ı Kirâmına salat ü selam edip bunu vesile kılarak Seni ve Efendimizi sevmeyi ve başkasına da sevdirmeyi talep ediyoruz Rabbimiz!..”

[Fikret Kaplan] 9.10.2019 [Samanyolu Haber]