Türkiye, İran ve Rusya üçlüsü dolara alternatif para çıkarabilir mi? [Semih Ardıç]

Ne vakit iktisadî kriz patlak verse dolara alternatif para kullanılmasına dair teoriler yeniden tedavüle geriyor. Yeni para paktı Türkiye, Rusya ve İran arasında tesis edilecekmiş.

Türkiye’nin son bir senede altın rezervlerinin artması da buna işaretmiş. ABD’nin para birimi doları üç devlet dize getirebilirmiş.

FEHMİ KORU DA O KOROYA DAHİL OLDU

ABD’li iktisatçı Steve Hanke’nin “para kurulu” teorisi ile piyasada olup bitenler arasında illiyet olabilirmiş. Fehmi Koru da dahil oldu bu koroya.

Johns Hopkins Üniversitesi öğretim üyesi Hanke’nin, “Herhangi bir devletin manipüle etmesine açık olmayan altın gibi bir maddeye endeksli yeni bir para birimi” tavsiyesi kâğıt üzerinde çok parlak bir fikir gibi duruyor.

ABD başkanlığı esnasında Bill Clinton’a müşavirlik yapan 75 yaşındaki iktisatçı, “Para kurulu” sistemine dahil olmuş ülkelerin ekonomilerinin dışarıdan etkilenmesinin imkânsız olacağını iddia ediyor.

MERKEZ BANKASI’NIN ALTIN REZERVİ 602,3 TON

Fehmi Koru’nun tezini desteklemek için iktibas ettiği veriler hatalı. Türkiye’nin uzun yıllardır ABD’de sakladığı altın rezervini 2017 senesinde geri çektiği doğru. Hatta İngiltere ve İsviçre’den bir miktar altın Türkiye’ye getirildi.

Amma velakin toplam 32 ton altın yurt dışından getirildi. Brüt altın rezervleri 602,3 tona ulaştı. Altınların 31 Ağustos tarihli ons fiyatına göre 22,5 milyar dolar civarında bir karşılığı var.

Gelin görün ki külçe altınların hepsi Merkez Bankası’na (TCMB) ait değil. Nitekim Dünya Altın Konseyi (WGC) Türkiye’nin altın rezerv miktarının 602,3 ton değil 238,3 ton olduğunu açıkladı.

DÜNYA ALTIN KONSEYİ SIRALAMAYI DEĞİŞTİRDİ

Konsey, TCMB rezervlerinde görünen, ancak bankaların altın hesapları karşılığı tuttuğu (Rezerv Opsiyon Mekanizması) 364 ton altının gerçek rezerv olarak gösterilemeyeceğine dikkat çekti.

Dolayısıyla TCMB’ye ait altın tutarı 8,5 milyar dolar civarında. Türkiye, WGC’nin altın rezervleri sıralamasında 9 basamak birden gerileyerek 19’unculuğa indi.

ABD’nin dolar sayesinde kurduğu malî hâkimiyeti bu kadarcık altında yıkabileceğini zannedenler sadece hayal görüyor.

Türkiye’nin elinde avucunda altın dahil 30 milyar dolar rezervi bile yok.

EVVELA 305 MİLYAR DOLAR BORCU ÖDE!

220 milyar doları özel sektöre, 85 milyar doları devlete ait olmak üzere net 305 milyar dolar dış borcu ortada dururken “Artık dolar kullanmıyoruz.” diyemezsiniz.

Deseniz de, “Evvela borcunu öde, akabinde dilediğini yap!” cevabını alırsınız.

Dünyada senelik ticaret hacmi 20 trilyon dolara yaklaştı. Bir an için doları rafa kaldıralım.

Pekâlâ bu ticaret hangi para ya da başka bir vasıta ile devam ettirilecek. Altınla mı? Nerede o kadar altın? Yer altında, merkez bankalarında, yastık altında, kiralık kasalarda toplam kaç trilyon dolar altın vardır?

Buna makul bir cevap vermeden doların hâkimiyetine son verileceği iddiadan öte gidemez.

SANAL PARALAR O MİSYONU ÜSTLENECEK

Kripto (sanal) paralar bu mevzuda farklı bir dünyanın kapılarını açıyor. Orta vadede muhtemelen fiziki paranın yerini Bitcoin gibi sanal paralar alacak. Akşamdan sabaha olayacak elbette. Temayüle dikkat edin sadece.

Kripto paraların iniş-çıkışına bakıp ahkam kesenler ile altına dayalı takas sistemini müdafaa edenlerin müşterek taraflarının olması hiç şaşırtıcı değil.

Fehmi Koru’nun şu cümlesini okurken gülmekten kendimi alamadım: “Yoksa diyorum kendi kendime, Türkiye, Rusya ve elindeki altınların değerini saklamayı yeğleyen İran bir sürprize mi hazırlanıyorlar?”

RUBLE, RİYAL VE TL… HEPSİ ERİYOR

Fehmi Bey’e bir hatırlatma: Son bir senede dolara mukabil Rus Rublesi yüzde 15, İran Riyali yüzde 30 değer kaybetti.

Petrol-doğalgaz zenginliğine rağmen fert başına milli gelirde her iki devlet, ABD ile yan yana dahi getirilemez. Hayat kalitesini, temel hak ve hürriyetleri gösteren endekslere hiç girmiyorum.

ABD’nin sadece Apple markası Rusya ve İran borsalarının yekûnundan daha kıymetli.

ZİNCİRİN EN ZAYIF HALKASI

Zincirin üçüncü halkası Türkiye’ye gelince… Anlatmaya lüzum var mı? Türk Lirası dolara mukabil son bir senede yüzde 100’e yakın eridi.

Enflasyon tsunamisi başladı. Ucuzluk marketleri bile gece yarısı yüzlerce mamülün etiketlerine yüzde 30-40 zam yapıyor.

Zam daha fazla göze batmasın diye Ülker dahil bütün firmalar gramajı azaltıyor.

Etiket ve ambalaj hileleri vatandaşın düne kıyasla daha az miktarda mamüle ödediği paranın arttığı hakikatini değiştirmiyor. Kemal Sunal filmlerinde anlatılan “karaborsacılık” yeniden hortladı. Esnaf elindeki malı sattığında yenisini kaça alacağını bilmiyor.

PİYASA BAŞARISIZLIĞI

“Piyasa başarısızlığı (market failure)” denilen büyük girdabın ortasında ekonominin batması mukadder. Fiyatlar piyasayı dengede tutamıyor. Kimse yarın ne olacağından emin değil.

“Bu da geçer! Aldırmayın o kredi derecelendirme kuruluşu denilen düzenbazlarara! Bize diz çöktüremeyecekler.” diyen Recep Tayyip Erdoğan’ın dümenin başında olması başlı başına kriz sebebidir.

Bir zincirin mukavemeti en zayıf halkasının mukavemeti kadardır. Türkiye bahsi geçen para ittifakında maalesef en zayıf halkadır. Herşeyden evvel diğerleri gibi petrolü, doğalgazı yok.

Türkiye, İran ve Rusya bir araya gelebilir… Tamamen kendi tercihleridir.

Üçlü ittifaktan bir netice alınacağını iddia etmek ise züğürt tesellisidir.

[Semih Ardıç] 1.9.2018 [TR724]

Süreççi geldi hanım! [Naci Karadağ]

Aslında teori ile pratik arasında açılan makastan dolayı kelime tam olarak karşılamıyor ama angaje olmanın üst kimlikleri izah etmeye yeterli olduğu bir çağda ve coğrafyada yaşıyoruz.

Lügatler Angajman’ı; “yükümlülük altına girme, taahhüt etme, toplumsal, siyasal bir eylemin içinde yer alma ve ona bağlanma” olarak tanımlıyor ve ne yazık ki kelime pratiğini tam olarak ifade etmeye yetmiyor bu tanım.

Hemen izah etmeye çalışayım…

Toplumu oluşturan bireylerin kendi kimliklerini bir düşünce, ideoloji ya da başka bir mefkûre uğruna herhangi bir kategorizasyon gözetmeksizin mücadeleye adaması durumu.

Tahmin edileceği üzere marazi bir durum maalesef.

Şu anda ülkede yaşanan sıkıntıların en önemli sebeplerinden de biri olduğuna inanmaktayım.

Bir dönem devleti en büyük “tağut” olarak tanımlayanların şimdi kendilerini devlet olarak görmeleri gibi. Dolayısıyla bu kişi ve zihniyeti eleştirdiğiniz an devleti eleştirmiş sayılıyorsunuz.

Elbette yerinde durmuyor bu zihniyetin temel anlayışı. Acayip bir işgal edici yönü var. Devleti eleştirince muhalif olmakla kalmıyorsunuz, hain oluveriyorsunuz bir şekilde. İhanet içinde oluyorsunuz kişileri eleştirerek. Çünkü bizzat Erdoğan’ın ifade ettiği gibi, şahsının hedef alınması bir devletin, milletin, hatta dinin hedef alınması anlamına geliyor!

Giriş faslını uzatarak ağdalı bir akademik yazıya dönüştürme niyetinde değilim şüphesiz.

Her vasat kendi yan alan ve sektörünü oluşturuyor bir şekilde. İşin fıtratında bu var çünkü.

Örneğin bir karayolunda trafik olursa, kalıcılığıyla doğru orantılı olarak yan sektörü hemen oluşuveriyor.

Köprü trafiğinde ortaya çıkan işportacıları düşünün.

Bu insanlar trafikten önce, o yaşa kadar ne iş yapmış, neyle uğraşmış, kendileri ve ailelerini nasıl geçindirmişler gibi cevabı gizemli bir soruyla karşı karşıya kalırız.

Gişelerin hemen önünde elinde Çin malı “şarz” kablosuyla ortaya çıkan bu insanlar bu işten ekmek yediklerini gördükleri anda, meseleyi kendi çaplarında kurumsallaştırırlar da…

Örneğin yeni işportacılara yer vermek istemezler. Kendi yakınlarına imkan sağlayıp, orayı kapatmak, o habitatta hüküm sürmek isterler.

17-25 süreciyle başlayan cinnet döneminden sonra bir tür kalıcı süreç oluştu.

Aslında kalıcılıkla sürecin aynı cümlede kullanılması bir başlı başına bir paradoks, ancak pratik tam da böyle bir şey.

Tayyip Erdoğan’ın Ergenekon ile yaptığı ortaklaşa eylem planı tüm iç karartıcılığıyla devam eden, bir süreç başladı ve devam ediyor.

Açıkçası, epey acılı, sancılı ve travmatik neticeleri olan bir sürecin tam ortasındayız.

Hayatlar paramparça ediliyor, canlar kaybediliyor, insanlar acı çekiyor.

Basit bir acı ya da haksızlığa uğramak durumu değil bu. Artık kitlesel bir kırımı aşıp, sosyal bir soykırım ebadına çoktan ulaşmış durumda.

Bir taraf başka vaatlerde ele geçirdiği iktidarı kendi saltanatına dönüştürmek uğruna gözü karartmışken, diğer taraf yok olmakla yüz yüze.

Kurdun dişine kan değmesi durumu bu. Bir kere kanın tadını aldıktan sonra, artık önemsemiyor zulmün uygulayıcı tarafı. Çünkü artış önemli bir eşik aşılmış oluyor.

Bu nedenle Recep Erdoğan başta kendi ailesi olmak üzere, bir kısım kişileri bu kirli iktidar oyununun içine çoktan çekmiş durumda.

Türkiye için yeni bir durum gibi görünebilir ama insanlık için öyle değil elbette.

Bununla mücadele etme yöntemleri var…

Fakat, oluşan ek alan insanları yüzünden buna fırsat bulamıyoruz ne yazık ki.

Her yanımız yara bere içinde kan tükürürken, elindeki örgü şişiyle ikide bir sizi iğneleyen, canını yakan, zaten akan kanınıza ek olarak kan akıtan bir organizma hayal edin.

Siz, elinde devasa bir (devlet) kılıçla üzerinize hücum eden gözü dönmüşleri nasıl savuşturabileceğinizin derdine düşmüş, her yanınızdan şerha şerha kanlar akarken, kulağınızın dibinde birilerinin sürekli olarak “bik bik bik” ederek etinize paslı iğneler saplamaya çalıştığını düşünün.

Elindeki ucuz pelüş bebeği kaktırarak evine ekmek götüren işportacıya ne kadar tahammül edebilirsiniz ki?

Şöyle düşünün; büyük bir deprem yaşamışsınız. Yakınlarınızın pek çoğu enkaz altında. Kimileri çoktan ölmüş, kimileri inliyor, yardım istiyor. Siz onlar yetişmeye, el uzatmaya çabalarken birileri hemen yanınızda dikilip, “ama siz de betondan çaldınız, binayı çürük yaptınız” bilmem ne diye sallıyor da sallıyor.

Söylediklerinin içinde elbette haklı olduğu kısımlar vardır. Ve muhakkak ki böylesi büyük bir felaketin sebep bileşenlerinden sizinle ilgili olan fasıl hiç de küçümsenecek ya da göz ardı edilecek gibi olmayabilir.

Ama kardeşim, can derdindesiniz can!

Tufeyli gibi sürekli vızıldayarak etrafınızda gezinenlerin, bırakınız ellerini taşın altına koymayı,  “ya kardeş tamam haklı olabilirsin ama hele dur şu yaralılarımızı kurtaralım, ölülerimizi çıkaralım, defnedelim, yasımızı tutalım” demenize de tahammül edemiyorlar.

Çünkü hemen yanlarında tam simetrileri olan; “aslında bina yıkılmadı, bakın kolonlarımız sağlam, tekrar onaralım, işte görüyorsunuz bu kadar büyük deprem bile bize bir şey yapamadı”cılar var.

Bir tarafta, “aynaya bakıncı”lar ile, öteki yanda “acımadıki”ciler!

Al birini vur ötekine anlayacağınız.

Biri binayla ilgileniyor, diğeri enkaz altındakileri suçlamakla meşgul. Birbirleriyle uğraşmak da işlerine gelmiyor… Olan size oluyor, 24 saat beyninizi kemirip duruyorlar:

Özeleştiri yap, şeffaflaş bilmem ne.

Ötekisi de, zihniniz berrak değil, davaya olan inancınız test ediliyor filan…

Yahu can çekişiyoruz, ölüyoruz da!…

Hele bir durun, bir kalabalık etmeyin, bir nefes aldırın…

Yok…

Bu işten ekmek yemeyi meslek haline getirdikleri için vazgeçmiyorlar. Sizin yaralarınız, yarınlarınızdan daha önemli onlar için, oraya dayamışlar geçim kaplarını, beslenmeye çalışıyorlar.

Düşünsenize, gün geçmiyor ki bir katledilme, zulmedilme, masumların perişan edilme haberi gelmesin.

Hapishanede yaşanan zulümler canınızı yakıyor, siz ne yapalım, ne edelim diye iki büklümsünüz. Canhıraş sağa sola koşturuyorsunuz, eliniz kolunuz zaten kırılmış. Halinize bakmadan, başkasına yetişme derdindesiniz. Denizin dibinden ciğerlerine yosun dolmuş bebek cesedi çıkarılıyor anasına sarılmış olarak. Siz sabaha kadar gözyaşları içinde iki büklüm uyuyamıyorsunuz.

Sabah telefonunuzu açıp “Allahım ne olur bu gün bir felaket haberi görmeyelim” duası ederken karşınıza, “Efendim cemaatin niye sanatçısı yok? Bir Ahmet kaya niye yetiştiremiyorlar?” gibi abuklamalarla karşılaşıyorsunuz.

Eğer bilinçli yapsalar çok daha ağırını yazardım emin olun ama az çok biliyorum, bilinçlilikten değil yetersizlikten kaynaklandığını çok iyi görüyor ve biliyorum; zira Eminönü üst geçicindeki işportacı uzmanlığıyla pazarlıyorlar fikriyatlarını.

Oturup bunlara cevap yazmanız da nafile. Çünkü yarın, “peki öyle dedin ama bu niye böyle”ye geçecekler.

Bakınız profesyonel süreççi bunlar, oradan ekmek buluyorlar, zira oradan besleniyorlar.

Çok basit bir test aşaması var bu işin.

Bu meş’um süreç yaşanmadan önce bu isimlerin hangisini duymuştunuz?

Bakıyorsunuz kerli ferli kocaman adamlar bunlar. Ergen değiller, yeni yetme değiller. En küçüğü 40 yaşında filan.

Eh bunlar ana karnında 35 sene durmadıklarına göre bu süreçten önce de bir yerlerde olmaları lazımdı değil mi?

Ama yoklar… Çünkü trafik yoktu ki tezgâhlarını kapıp koşsunlar köprü gişelerine.

Şimdi bu süreççi beyfendilere, “kardeşim ne saçmalıyorsun” zaten başımıza ne geldiyse her işin “bizcesi”sini yapma saçmalığından dolayı geldi.

Cemaatin şarkıcısı olur mu?

Şöyle izah edeyim:

Fenerbahçe’nin yazarı olmaz, Fenerbahçeli yazar olur belki…

O da her yazdığına şüpheyle yaklaşılmasına sebep olur.

Bir şeyin bizcesi, sizcesi, iktidarcası, şucusu, bucusu olmaz, olmamalı… Oluyorsa yanlıştır. Böyle bir beklentiye girmek de saçmalıktır.

Siyasal İslamcıların en büyük sıkıntısı da budur. Her şeyi İslam’a yamama çabası bir süre sonra kendi lümpenliğini din olarak algılatıyor…

Sanattan anlamaz sanat üretimiyle ilgili fikir yürütür, siyasetten anlamaz siyaset üretir, gazetecilikte lise mektep seviyesindedir ahkam kesersiniz, vesaire…

Sonra da, yaptığınız besteyi Facetime’de büyüğünüze dinleterek meşrulaşmaya, oradan ekmek yemeye çabalıyorsunuz.

Ahmet Kaya olacağım derken şebelek olup çıkıyorsunuz maalesef.

Hz. Osman Efendimiz’i sırf eleştirmek için yaşayan bir güruh var asr-ı saadetten hemen sonra.

Sırf canını sıkmak amacıyla, herkesin içinde biri şöyle soruyor:

“Ya Osman, Peygamber Efendimiz (SAV) zamanında bu kadar fitne, fesat yoktu. Senin zamanında fitne kaynıyor. Nedendir?”

Hayâ abidesi Hz. Osman (RA)’ın cevabı aslında bizim süreççilere kapak olacak cinsten:

“Efendimizin etrafında bizler vardık, bizim etrafımızda ise sizler varsınız.. Muhtemelen bundandır!”

Mesele çok su götürür ama kimseyi rencide etmek niyetinde olmadığımız için bitirelim.

Diyeceğim budur…

[Naci Karadağ] 1.9.2018 [TR724]

Toplum seyisliği [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Yalan ve manipülasyon olmadan Türkiye’deki durumun devamı mümkün değil. Uluslararası alanda eşi benzeri görülmemiş baskılara, çifte standart ve operasyonlara maruz kalan mağdur ama başı dik bir Türkiye imajı yaratmak için görevlendirilmiş bir ekip var. Mizanseni onlar yazıyor, başrolde Recep Tayyip Erdoğan Oscar’lık bir performansla bunu kitlelere aktarıyor. Kimi zaman gözyaşı, kimi zaman intikam yeminleri, kimi zaman tehditler veya bağırış-çağırışlarla, verilen rolü başarıyla oynuyor. Sahnelenen oyunun ana kurgusu, “gerçeklik yaratmak” olarak özetlenebilir. Var olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek, bu illüzyonun püf noktası. Ne diyor diktatör, gelin bakalım: “… Bölgemiz ile birlikte ülkemizi de kendi senaryolarına göre biçimlendirmeye çalışanların karşısına kendi irademizle (ve) kendi hedeflerimizle çıkma kararını verdiğimiz andan itibaren zorlu bir mücadelenin içine düştük. Ülke ve millet olarak tercihimizden asla pişman değiliz. (…) Her tercih gibi bunun da elbet bir bedeli var. (…) Bu bedeli kimi zaman işte son günlerde olduğu gibi ekonomik faturalarla ödüyoruz”.

Buna Türkiye’de siyaset deniyor. Ortadoğu’da çok yaygın olarak bu tür manipülatif manevralara “ilm-i siyaset” denir. İslam medeniyeti, siyaseti bir tür manipülatif illüzyonistlik olarak görüyor. Etimolojik köken olarak antik Yunan uygarlığının ürünü olan polis (şehir) kavramına dayanan politika kavramının karşılığı olarak, Türkiye’de Arapça siyaset kavramı kullanılıyor. Arapça bu kavram köken olarak seyislikle, yani at kontrolü veya ata hâkim olma olgularıyla bağlantılı. Polis’ten gelen politika bir karşılıklı etkileşim içerirken, Arapçadan gelme siyaset bir üst varlığın (ata binen seyisin) bir alt varlığa (hayvan olan ata) binerek onu kullanması, kendi yararına ondan istifade etmesi, yararlanması bağlamında olması bakımından önemli bir farklılık arz ediyor. Batı’da yerleşik politika kavramı daima birbiriyle karşılıklı ilişki ve etkileşimde olan öğelerin kurallandırılmış bir sahada beraber var olması ve ortak geleceğe ilişkin karar süreçlerinde rol oynaması olgusunu içerirken, Ortadoğu’da ve İslam kültürünün etkisinde olan bölgelerde siyaset kavramı daima yöneten ve yönetilen, ezen ve ezilen, kullanan ve kullanılan ilişkileri ile ilgili, bu nedenle de içinde ciddi bir manipülasyon ve kontrol mekanizması bulundurmak durumunda. İşte Türkiye’de yerleşik “ilm-i siyaset” anlayışında işin “püf noktası”, manipülasyon, başka bir değişle hileli yönlendirme.

Tıpkı çamurlu bir tarlada yürürken paçalarınıza bulaşan çamur gibi…

İslam kültüründe iktidarda kalmak için hile yapmak kabul edilebilir bir olgu olarak dikkat çekiyor. Dinin bu amaç uğruna kullanılması son derece kabul edilebilir bir olgu olarak göze çarpıyor. Ahlaki standartların son derece göreceli olduğu bir alandan bahsediyoruz. Rüşvetin, kötü yönetimin, yalanın, şantajın, ahlaksız ittifakların, bencilliğin, hırsızlığın, haksızlık ve zulmün normalleştirildiği bir sahadan söz ediyoruz. Siyaset Ortadoğu’da ve İslam’ın hâkim kültür olduğu diğer coğrafyalarda budur. Ulvi ve kutsal değerlerin amacı meşrulaştırmakta kullanılmasının sıradan bir olay olarak kabul edildiği “toplum seyisliği”, insanı ve insana ilişkin tüm hassas şeyleri “hayvana indirgeyerek” onu yöneten ve kendi menfaatine yönlendiren bir mekanizmadır siyaset. Bu nedenle de siyasete girmek, “siyasete bulaşmaktır” bu kültürel ortamda. Tıpkı çamurlu bir tarlada yürürken paçalarınıza bulaşan çamur gibi, polis’e (kent veya devlet yönetimine) ilişkin sahada faaliyet gösteren bireyler de siyasete bulaşırlar. İstenmeyen, hoş olmayan, akan ve bulaşan bir şey gibidir siyaset – bu nedenle politika ile teknik olarak eşanlamlı olarak kabul edilmesine karşın, politika kavramından farklıdır. Bir nevi kuralsız, ahlaksızlaştırılmış veya etik normlardan ayıklanmış bir nevi anarşik sahadır. Bu sahada kazanmak için her şey mubah kabul edilmektedir. Bu sahada etkin olan şahıslar ve kurumların yazılı olmayan manifestolarında, şahsi fayda elde etmek önemli, hatta başat amaçlardan biridir. Dahası, bu sahada rakipleri ortadan kaldırmak, adil bir yarışta rakipleri yenmekten çok daha fazla kabul görmektedir. Adil bir yarış değil, adi bir yarıştır siyaset, politikanın aksine. Antik Yunan’da kente ilişkin uygar ve uzlaşmacı bir etkileşim varken, İslami toplum seyisliğinde ikna değil zorlama, güç birliği (işbirliği) değil denetim ve kontrol, konsensüs değil sindirme ve tasfiye söz konusudur. Yasaların güçlülerin gücünü sınırlamasından ziyade, güçlülerin manipülatif kontrollerini artırmasına yönelik bir genel geçer yönelim mevcuttur. İşte böyle bir ortam vardır Türkiye’de bugün – bu manada Türkiye evet, özüne geri dönmekte, ait olduğu kültürel kökene eskisine göre çok daha uygun davranmaktadır. Amaç için her şeyin mubah olduğu kurallandırılmamış saha vardır. Avcı ile av ilişkisi! Bu nedenle Türkiye’de “bal tutan parmağını yalar” – siyasette ilkeler değil menfaatler vardır, yasaların görevi yasakları belirlemektir, özgürlükleri değil. Bir de güce tapınma, büyük olanı, güçlü olanı övme ve ona öykünme vardır. İktidar ve güç eş anlamlıdır, ama iktidar her zaman toplum seyisliği boyutunu vurgular. Güçten daha güçlü olan şeydir iktidar. Liderler gücü arttırarak mutlak iktidara sahip olmak ister. Liderleri lider kılan, birbirinden farklı güç odaklarının üzerlerinde anlaştıkları uzlaştırıcı ve birleştirici güç unsuru olmaktan çok, birbirinden farklı güç odaklarını yok eden, onları asimile eden ve kendine dönüştüren, dönüşmek istemeyenleri yok eden bir mekanizmayı işletmesi, devreye sokmasıdır ki bu böyle toplumlarda genelde çok normal kabul edilir. Tasfiye edilenlerin de bildikleri tek metot rakiplerin tasfiyesi olduğundan, tasfiye edilenler tasfiye edildikleri esnada uğradığı haksızlık ve hukuksuzlukların giderilmesiyle alakadar olmazlar. Farklı olanın tasfiye edilmesi, ona yaşam şansı tanınmaması üzerinde büyük bir uzlaşı vardır. Belki de bu tür toplumların üzerinde uzlaştıkları tek şey de budur.

“Siz tabi daha iyi bilirsiniz…”

Bu ortamda, liderler çocuklarını eğiten bir baba gibi hareket eder. Sevgisiz, dengesiz bir baba. Uyarmaktan çok bağıran çağıran, yeri gelince şiddet kullanan, kompleksli ve sevgisiz, despotik bir varlık. Her şeyi daha iyi bilen (!) bir güç figürü. Dalkavuk danışmanların her cümlelerine “siz tabi daha iyi bilirsiniz ama…” diye başladıkları bir saray, o sarayda geceler gündüzlere akarken, bir sonraki günün manipülasyonunun planlandığı toplantılar!

Dış ve iç düşman algıları oluşturmak ve bunları toplum seyisliğinin âli menfaati uğruna dayatmak, iktidarın ana dayanağıdır. Eşitler arası ilişkiler yerine, bazılarının diğerlerinden “daha eşit” olduğu (!) bir sistemde, (otoritesini kabullenen) herkese rızkını veren bir tanrısal mutlak lider figürü üzerinden rant dağıtımı üzerine inşa edilen domino taşlarından bir kale, bir çıkarlar zinciri, bir tür parazitler koalisyonu – kanlı-canlı bir kafayı emen bitler gibi, toplumun iliğini kemiğini kurutan! İşte bu ortamda, kurbanların acılarını ve ıstıraplarını kabul etmelerini sağlayacak “ulvi bir direniş hikâyesi”, bir tür “kahramanlık manzumesi”, bir çeşit “fedakârlık edebiyatı”, ölümü kutsayan bir “şehitlik miti” kurgulamak ve gelen büyük dip dalganın yıkımını halka kabullendirmek, toplum seyisliği tekniği bakımından olmazsa olmazdır.

Patolojik ruh hali

Ekonomik savaş verildiğine ikna edilen halk, ekonomik savaştaki kaçınılmaz acılarının ve hatta yok oluşlarının “gazilik” ve “şehitliğine” ikna edilirken, dürüstçe olanı söyleyen ve uyaranlar “vatan hainliği” ve “mankurtlukla” itham edilerek toplum dışına itilir. Talan böylelikle mukaddesleştirilerek kabul edilebilirliği sağlanır, bir ulvi amaç için kendisini feda eden bireyler, yüzyüze kaldıkları yıkıma razı olur, ahlaksızlık ve üçkâğıtçılığın neden olduğu her şeyin “uluslararası finans çevreleri”, “Amerika”, “Batı”, “Yahudiler”, “faiz lobisi”, “gâvurlar ve kefereler”, “Ermeniler ve Rumlar”, “Geziciler”, her hatanın müsebbibi “paralel devletçi ‘FETÖ’” ve diğer tüm iç ve dış düşmanlar tarafından yapıldığı kabullendirilir. Bu savaş kaybedecek, ama kazanan yine lider ve yakın çevresi olacaktır! Olsun! Direnen ve dik duran bu halk, fakirlik fukaralık da olsa, bir “Kurtuluş Savaşı mücadelesi” daha verecek (!), 1071’den 2023’e uzanan bir tarihsel düzlemde, şizofren aklın ürettiği ütopyanın salt hayallerde olduğunu, esasında bunun bir distopya olduğunu ekmek alamadığı ana dek anlayamayacaktır. Ortalama 65-70 yıl yaşanan bu dünyada, esas olanın onuruyla var olarak, çocuklarının daha iyi bir geleceğe sahip olması için çabalaması olduğunu hiç kavramadan yaşamaya devam edecektir. Biricik çocuğunu “Erdoğan için feda olsun!” diyecek kadar sadece gözünü değil, dimağ ve aklını da karartmış bu patolojik ruh hali, bu habis toplumsal buhran, bu izansız kafa karışıklığı, Ortadoğu ve İslam’ın başat olduğu coğrafyalarda haksızlıkların, hukuksuzlukların, zulmün, acıların, ekonomik sorunların, kültür çürümesi ve sosyo-moleküler seviyelerdeki erime ve yok oluşun ana sebebidir.

Bir an evvel toplum seyisliğinden politikaya geçmek gerekiyor. Şart olan ne? Ne yapmalı? Zaman yitirmeden esas değerin insan ve insanı yaşatmak üzerine kurgulandığı yeni bir toplumsal anlayışa evrilmek, daha fazla eşitlik, hukuk, ekmek ve mutluluk üreten bir sistemi talep etmek, var olan bu sirke ve şarlatanlarına razı olmamak, “küçük oyunculuğu” terk ederek, sizin için uygun görülen figüranlığı elinizin tersiyle iterek, çevrenize gerçeği deklare etmeye başlamak! Size “ilm-i siyaset” olarak dayatılanın reddi! Ve esas sırrı her gün, bıkmadan usanmadan tekrarlamak: “sistemi ayakta tutan biziz!”.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.9.2018 [TR724]

Vinicius Jr. ya Neymar ya da Ödegaard olacak [Hasan Cücük]

Dünya futbolunun bir numaralı kulüplerinden olan Real Madrid denilince akla yıldızlar topluluğu oyuncular gelir. Zidane, Figo, Ronaldinho, Beckham, Cristiano Ronaldo ve Gareth Bale gibi yıldızları rekor ücretle kadrosuna katan Real Madrid’in bu sezon kadrosuna kattığı en pahalı oyuncu Vinicius Jr. oldu. 45 milyon Euro ödenerek kadroya katılan Vinicius’dan beklentiler oldukça yüksek. Herkes ‘Yeni Neymar’ diyor ama Martin Ödegaard olma ihtimali de yok değil.

Yıldız oyuncusu Cristiano Ronaldo’yu Juventus’a satan Real Madrid, listesinde bulunan Harry Kane, Eden Hazard gibi isimleri kadrosuna katmaya muvaffak olamadı. Real Madrid’in listesinin değişmez ismi Neymar’dı. Barcelona’dan PSG’ye geçen sezon 222 milyon Euro gibi rekor bir ücretle giden Neymar’ı kadrosunda görmek için kesenin ağzını sonuna kadar açmıştı. Ancak karşısında paraya ihtiyacı olmayan bir PSG bulmuştu. Real Madrid’in Neymar aşkı yeni değildi. Yıldız oyuncu için Barcelona ile verdiği transfer savaşından yenik çıkmıştı. Neymar’ı elinden kaçıran Real Madrid, ‘yeni Neymar’ olarak tanımlanan Vinicius Jr. için elini bu kez çabuk tutmak istiyordu. İşte 45 milyon Euro ödeyip sezonun en pahalı transferi olarak kadrosuna kattığı Vicicius Jr.’nin hikayesi böyle başlıyordu.

12 Temmuz 2000’de Rio’nun kenar semtlerinden Sao Goncalo’da dünyaya gelen Vinicius meşin yuvarlakla henüz 5 yaşında tanışıyordu. Ülkenin güçlü takımlarından Flamengo’nun kapısından adımını içeri attıp, yeteneğini daha küçük yaşta sergileme şansı buluyordu. Oynadığı futbolla akranlarına fark atıyordu. Yaşı büyükdükçe futbolu gelişiyordu. Henüz 10 yaşına girdiğinde Vinicius Jr. adı bir çok menajerin listesine giriyordu. Ancak küçük bir problem vardı. Annesine oldukça bağlı olan Vinicius Jr. evden ayrılmak için çok erken olduğunu düşünüyordu.

Flamengo’da 11 yılı geride bırakırken, Real Madrid gibi bir dünya devi Vinicius Jr. için geliyordu. 16 yaşında Flamengo’nun formasını giymeye başlayan Vinicius, Brezilya U17 milli takımıyla Güney Amerika şampiyonluğu sevinci yaşıyordu. Şampiyonluğun gelmesinde attığı 7 golle önemli rol oynuyordu. Artık herkesin ‘yeni Neymar’ gözüyle baktığı Vinicius Jr. için Real Madrid 45 milyon Euro’yu gözden çıkarıyordu. 16 yaşında kemdini Real Madrid oyuncusu yapan imzayı atıyordu. Ancak imza 2 yıl önce atılmasına rağmen, Real Madrid kadrosuna 18 yaşına geldiğinde katılmasına karar veriliyordu. Real Madrid bu kez elini hızlı tutuyordu. Genç yıldızın ezeli rakiplerinden birine gitmesine engel oluyordu.

Vinicius, Brezilya futbolunun ‘yeni Neymar’ı olarak lanse edilince doğal olarak iki futbol arasında kıyas yapılıyor. Neymar 14, Vinicius 16 yaşında profesyonel kontrat yaptı. A takım formasını Neymar 17 yaşında giyerken, Vinicius 16 yaş 10 aylıkken Brezilya 1. liginde ter dökmeye başladı. İki arasında yapılan karşılaştırmalarda Vinicius önde bulunuyor. Ancak futbol istatistiklerden ibaret değil. Sahaya yansıtmak gerekiyor. Neymar bunu genç yaşında Barcelona’da ortaya koyup, dünyanın en pahalı futbolcusu oldu.

Vinicius Jr. büyük umutlarla transfer edildi. Ya ‘yeni Neymar’ olup Real Madrid taraftarını mutlu edecek, ya da Martin Ödegaard gibi hayalkırıklığı olacak. Norveçli Martin Ödegaard, henüz 15 yaşındayken 2015’te 2,8 milyon Euro bedelle Real Madrid kadrosuna katılmıştı. Avrupa futbolunun yeni yıldız adayı olarak gösterilen Ödegaard, beklentilerin altında kalıp forma şansı bulamamıştı. Real Madrid çareyi genç oyuncusu kiralık göndermede bulmuştu. Hollanda Ligi takımlarından Heerenveen’e kiralanan Ödegaard bu sezon bir başka Hollanda ekibi Vitesse’ye kiralandı. Ancak Ödegaard, kiralık gittiği takımlarda ortaya koyduğu futbolla da gözdoldurmadı. Bakalım Vinicius Jr. nasıl bir performans gösterecek. Önünde iki yol var, ya Neymar ya da Martin Ödegaard olacak!

[Hasan Cücük] 1.9.2018 [TR724]

‘Karşılıklı bağımlılık’ paradigmasının sonuna mı gelindi? [Bülent Keneş]

Özellikle Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra küresel düzeyde bir iyimserlik havasının oluşmasına yol açan “karşılıklı bağımlılık” yaklaşımının sonuna gelindiğine dair ciddi göstergeler belirmeye başladı. Aslında bu yönde ilk sinyali veren ve Brexit’le bu yönde ilk adımı atan İngiltere oldu.

Şüphesiz ki İngiltere, egoistçe diyebileceğimiz bu tür bir yaklaşımı ilk kez göstermiyordu. 19. yüzyılın sonlarında ‘üzerinde güneş batmayan’ sömürgeleri ile olan ilişkilerinin kendisi için yeterli olduğu varsayımıyla ‘görkemli yalnızlık’ (splendid isolation) siyaseti izleyen İngiltere, o dönemde de kıta Avrupasının çetrefil meseleleri ile arasına ciddi bir mesafe koymayı tercih etmişti. Bu yüzden, sıklıkla Birinci Dünya Savaşı’na ve akabinde İkinci Dünya Savaşı’na giden devletlerarası rekabet sürecinin altyapısının oluşumuna katkı vermekle suçlanmıştı.

İngiltere, modern zamanlar boyunca da kendisini hep kıta Avrupasından ziyade Trans-Atlantik ilişkilerle tanımlamayı tercih etti. Toplumsal katmanlara da sirayet eden bu ruh haletinin neticesi, AB’den ayrılmayı savunan Brexit yanlılarının 2016’da yapılan referandumda zaferle çıkması oldu. Bugün İngiltere ile AB, bu ayrılmanın taraflar için en az zararla nasıl atlatılabileceği üzerinde yoğun bir çalışma yürütüyor.

Askeri hesaplar, güvenlik kaygıları ve bloklar arası güvensizliğin had safhada olduğu Soğuk Savaş yıllarına damgasını vuran “sıfır toplamlı oyun (zero-sum game)” yaklaşımının yerini, Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılmasından sonra, “kazan-kazan” yaklaşımı almıştı. Bu durum, geçmişin rakip ülkeleri arasında bile “karşılıklı bağımlılık” yaklaşımının zemin kazanmasına imkan tanımıştı.

ULUSLARARASI SİSTEME PUTİN’İN VURAMADIĞI DARBEYİ TRUMP VURDU

Ne ilginçtir ki, Vladimir Putin’in izlediği otoriter ve totaliter politikalar sayesinde Rusya’nın küresel düzeni yeniden tehdit eden bir güç haline gelmesi, uluslararası askeri ittifaklar üzerinde gözle görülür ciddi bir gerilemeye yol açmazken, önce İngiltere’de oylanan Brexit ve ardından ABD Başkanı Donald Trump’ın gümrük vergileri silahı üzerinden şekillendirdiği korumacılığın tetiklediği ticaret savaşları uluslararası karşılıklı bağımlılığın yeşerdiği etkileşim alanlarına büyük darbe indirdi.



Oysa, 1990’larda dünya kamuoyuna hakim olan hissiyat bambaşkaydı. Dünyada korumacı, rekabetçi ve mutlak siyasal egemenlik yaklaşımlarının yerinde karşılıklı bağımlılık, kısmi egemenlik devirleri ve işbirliği rüzgarları esiyordu. AB ile Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz havzası ülkeleri arasında bile ciddi ciddi imtiyazlı ortaklık konuşuluyor ve bu yönde somut adımlar atılıyordu. İşte böyle bir ortamda Ortadoğu ve Kuzey Afrika (MENA) ülkeleri ve Körfez Ülkeleri de hem kendi aralarında hem de birbirleriyle başarılı bir model olan AB’den aldıkları ilham ve teşvikle bölgesel ekonomik işbirliği örgütleri kurmanın arayışına girmişlerdi. ABD’nin de teşvik ettiği bu girişimlere, Şimon Peres ve Yaser Arafat’a Nobel Barış Ödülü kazandıran Oslo Süreci’nin oluşturduğu yapıcı atmosferin de etkisiyle, İsrail’in dahil olması bile rahatlıkla konuşulabiliyordu.

Rusya’nın global arenada yeniden bir tehdit unsuru olarak yükselmesi; 11 Eylül 2001 terör saldırılarının yarattığı küresel travma; Afganistan ve Irak işgallerinin oluşturduğu gerilim; Arap isyanlarının büyük oranda duvara toslaması ve özellikle Libya ve Suriye’de kanayan bir yaraya dönüşmesi; ve bu çalkantılardan dolayı milyonlarca mültecinin Avrupa kapılarına dayanması yüzünden 1990’lı yıllarda büyük bir umut haline gelen ‘karşılıklı bağımlılık’ ve ‘kazan-kazan’ yaklaşımları büyük darbe yedi. Mülteci akınları yüzünden, o güne kadar demokrasi ve çoğulculuğun yerleştiği düşünülen Batılı ülkelerde ırkçılık ve yabancı düşmanlığı güçlü bir zemin kazandı. Tüm bu olumsuzluklara Brexit ve Trump’ın korumacı ve izolasyonist politikaları adeta tüy dikti.

ÇATIŞMA VE SAVAŞLARDAN UZAK KALMANIN EN MALİYETSİZ YOLU…

Halbuki, uluslararası siyasette maliyeti yüksek gerilim, çatışma ve savaşlardan uzak kalmanın en maliyetsiz yolu, uluslararası aktörlerin ulusal menfaatlerini birbirleriyle çatışma zemininden çıkararak birbirlerine yakınlaştırmalarından ve uzlaştırmalarından geçmektedir. Böyle bir şeyin ise, sadece uluslararası stratejik ortaklıklar, güvenlik alanındaki işbirlikler ve bu yöndeki örgütlenmelerle becerilemeyeceği aşikardır. Bu açık gerçeğe rağmen, ne yazık ki dünya, küresel barış, istikrar ve refahı tesis etme konusunda yakın geçmişinde edindiği tüm tecrübelerden hızla uzaklaşmaktadır.

Oysa, ülkeler ulusal egemenliklerinin önemlice bir kısmını uluslararası (international) ya da uluslarar üstü (supranational) yapılara devrettikleri ve buna paralel olarak sivil toplum aktörlerinin toplumlar arası (transnational) etkileşimine alan açarak onlara güç kazandırdıkları ölçüde, ükeler arasındaki gerilim ve güvensizliğin yerini küresel barış ve istikrara olan güven almıştır. Bu sayede, tüm dünyada yoksulluk ve sefaletin kökünün kazınarak küresel refaha erişme umudu güç kazanmıştır.

Gelişen iletişim teknolojileri ve ulaşım imkanlarının kolaylaştırıcılığı sayesinde insanlar dünyanın en ücra köşeleri ile bile iletişim kurar ve en uzak noktalarına kolayca seyahat edebilir hale gelmişlerdir. Ekonomik işbirliği, serbest ticaret, sosyo-kültürel alışveriş ve karşılıklı bağımlılık anlayışı sayesinde ülkeler ve halklar arasında güven ilişkisi kurulmuş, emeğin, mal ve sermayenin serbest dolaşımı kolaylaşmış, doğrudan yatırımların (FDI) önündeki engel ve bariyerler neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır.

‘BEAUTIFUL MIND’DAN ÇIKAN SIFIR TOPLAMLI OYUN

Ne yazık ki dünya, tüm insanlara umut veren bu süreci devam ettirememiş ve bugün bambaşka bir yöne sapmıştır. Bir anlamda, geniş kitlelerin hayat hikayesinin anlatıldığı “Beautiful Mind” filmiyle tanıdığı John Nash’ın geliştirdiği ‘oyun teorisi’ne dönüş yapmıştır. Bu teorinin ön kabulüne göre kaynakların kıt olduğu bir ortamda amaçlarını gerçekleştirmeye çalışan ülkeler büyük bir rekabet halindedir. Bu yüzden, kendilerine en yüksek menfaati sağlamak için birbirlerine karşı çeşitli stratejiler uygularlar. Bu stratejilerin mümkün olan en akılcı şekilde olduklarını varsayan oyun teorisi, çoğunlukla sıfır-toplamlı olan bu oyunlarda, aktörlerin davranışlarını değiştirmek istemediği ‘denge’yi  bulmaya çalışmaktadır. Bu denge kavramlarının en ünlüsü Nash’in geliştirdiği ‘Nash dengesi’dir.

İdealistlerin geliştirdiği “karşılıklı bağımlılık paradigması”nın aksine realist yaklaşıma damga vuran ‘oyun teorisi’nin geçmişi ulus devletlerin aralarındaki rekabetin iyice güçlendiği 20. yüzyılın başlarına kadar uzanır. Oyun teorisinin temel prensiplerİ üzerine geçmiş yüzyıllarda geliştirilen kuramsal çerçeveler bulunsa da, bugün algılandığı şekliyle kuram ilk kez John von Neumann ve Oskar Morgenstern imzasıyla 1944 yılında yayınlanan“Oyunlar ve Ekonomik Davranış Kuramı” (Theory of Games and Economic Behavior ) makalesinde ele alınmıştır.

Oyun teorisi, 1950’lerde şekillenen Soğuk Savaş yıllarında, rekabetleri sıfır-toplamlı bir sonuç üreten, yani bir kutbun kazancının doğrudan diğer kutbun kaybı anlamına geldiği, çift kutuplu dünya düzeninde daha sık başvurulan bir kurama dönüşmüştür. Sıfır toplamlı oyun, kazan-kazan mantığının tersine, uzlaşılması mümkün olmayan çatışma ya da gerilim durumlarında sıkça uygulanan bir yöntem haline gelmiştir. Nihayet bu teorinin vardığı yer “terör dengesi”nin zirve yaptığı bir dönemde “karşılıklı garantilenmiş yıkım – Mutually Assured Destruction (MAD)” stratejisi olmuştur. Bununla birlikte, teorinin Soğuk Savaş döneminde ABD tarafında etkin olarak kullanıldığı ve Soğuk Savaş’ın bir sıcak savaşa dönüşmesinin ancak bu sayede engellendiği savunulmaktadır.

AB, ÇATIŞMA ALANINI İŞBİRLİĞİ ALANINA DÖNÜŞTÜRMENİN ESERİDİR

Bıçak sırtı yürütülen bu yaklaşımın tersine “karşılıklı bağımlılık” paradigmasının ana direklerinden biri olan “kazan-kazan (win-win)” yaklaşımı, herhangi bir bölgesel ya da uluslararası çatışma konusunu, saldırmak veya savunmak ikileminden çıkararak, onu birlikte çalışma zeminine dönüştürmeyi amaçlar. 20. yüzyılın başlarında Almanya ve Fransa arasındaki en büyük gerilim konusu olan bölgedeki kömür ve çelik rezervlerinin önce iki ülke arasında Kömür-Çelik Birliği’ne, zamanla AB’ye evrilecek bir ekonomik ve siyasi birliğe dönüşmesi karşılıklı bağımlılık ve kazan-kazan yaklaşımının eseridir. Çünkü bu yaklaşım, taraflardan birinin mutlaka kaybedeceği sıfır toplamlı bir ilişkinin aksine herkesin kazanacağı bir mantığa dayanmaktadır ve uluslararası aktörler arasındaki iletişimin tüm seyrini değiştirebilecek güçtedir.

Realist yaklaşımların savunduğunun aksine “karşılıklı bağımlılık” ekonomide olduğu kadar siyasi ve askeri konularda da mümkündür. Soğuk Savaş yıllarında uluslararası siyasete yön veren realist yaklaşımlara, Joseph S. Nye ve Robert O. Keohane gibi isimler 1970’li yıllarda meydan okumuşlardır. Uluslararası ilişkiler disiplininin temel tartışma konularından olan aktör, güç ve uluslararası sistem gibi konularda realistlerin görüşlerine karşı çıkan Nye ve Keohane, 1977 yılında yayınladıkları “Power and Interdependence (Güç ve Karşılıklı Bağımlılık)” adlı kitapla “Karşılıklı Bağımlılık Teorisini” ortaya atmışlardır.

Keohane ve Nye, bağımlılığı herhangi bir devletin davranışlarının dış bir güç tarafından belirlendiği ya da etki altına alındığı bir durum olarak tanımlarken, uluslararası ilişkilerdeki karşılıklı bağımlılığı devletlerin ya da aktörlerin karşılıklı olarak birbirlerini etkilediği ve dolayısıyla bağımlılığın karşılıklı bir hale geldiği bir durum olarak tanımlamışlardır.

KARŞILIKLI BAĞIMLILIĞIN ÜÇ TEMEL DİNAMİĞİ

Uluslararası ilişkilerdeki dönüşümü üç temel etken üzerinden açıklayan Keohane ve Nye, özellikle ekonomik süreçlerin uluslararası sistemde yarattığı değişikliğe vurgu yapmışlardır. Ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki gelişme ile birlikte uluslararası ticaret hızla artmaya başlamış ve bu da ülkeler arasındaki bağlantıları artırmıştır. Ticaretin daha kolay yapılabilmesinin yanı sıra toplumların da hayat standartlarının yükseltilmesi konusunda devletlerden talepleri artmış ve bu nedenle ülkelerin milli gelirlerinin artırılması hükümetlerin öncelikli hedefi haline gelmiştir. Bu akademisyenlere göre, uluslararası sermaye ve işçi hareketlerinin artması, finans piyasalarının genişlemesi de karşılıklı bağımlılığı ihtiyaç haline getiren üçüncü ekonomik etkeni oluşturmaktadır.

Öte yandan Keohane ve Nye’e göre, uluslararası sistemde karşılıklı bağımlılığı oluşturan en önemli etken aktörler arasında oluşan bağlantıların kopması durumunda karşılaşılacak maliyetin büyüklüğüdür. Ayrıca, karşılıklı bağımlılık içerisinde olan aktörler arasında illa da eşit bir ilişki olması gerekmemektedir. Aktörler arasında asimetrik bir ilişki yaratan bu durum, daha az bağımlı olan aktörün pazarlık gücünü artırmayı ve diğer aktörün davranışlarını etkilemesini beraberinde getirmektedir. Bu asimetrik ilişki uluslararası sistemde gücü oluşturan etkenlerden biridir. Asimetrik karşılıklı bağımlılığın gücü nasıl yarattığı ise, hassasiyet (sensitivity) ve kırılganlık (vulnerability) kavramlarıyla açıklanmıştır.

Uluslararası aktörlerin bu asimetrik durumuna rağmen, ülkeler arasındaki bağlantıların artmasıyla oluşan karşılıklı bağımlılık durumu devletleri daha fazla işbirliğine yöneltmeyi başarmıştır. Neticede ülkeler bağımlılık durumunun yarattığı hassasiyet ve kırılganlığın yol açacağı maliyetten hep kaçınmak istemişlerdir. Böyle bir durumda askeri güç kullanma riskinin kendilerini çok ciddi bir maliyetle karşı karşıya bırakacağını düşünmüşlerdir.

ÇATIŞMA VE SAVAŞ YERİNE İŞBİRLİĞİ

Karşılıklı bağımlılık paradigmasının teorisyenlerinden Nye, hızlı ekonomik büyümesiyle dünya politikasında etkinliğini artıran Çin’e karşı ABD’nin bir çevreleme politikası uygulamasınının ABD’ye düşman kazandırmaktan başka bir işe yaramayacağını savunmuştur. Bunun yerine Çin ve ABD arasındaki ticari ve sosyal bağlantılar göz önünde bulundurularak işbirliğinin artırılmasını ve böylece gelecekte karşılaşılabilecek bir çatışmanın önüne geçilebileceğini ileri sürmüştür.

Bugün karşılıklı güvensizlik başta olmak üzere, ülkeler arasında vahim sonuçları olacak bir ticaret savaşını üstelik sadece Çin ile değil, geleneksel siyasi, ticari ve askeri ortağı AB ülkeleri ile bile tetikleyen Trump’ın izlediği izolasyonist ve korumacı politikalar Nye’ın savunduğu düşüncelerin tam zıddınadır. Trump, siyasi ve ekonomik entegrasyonları sayesinde ülkeler arasında çatışmadan uzak, daha istikrarlı ilişkilerin kurulabileceğini savunan karşılıklı bağımlılık yaklaşımının tam aksi yönde hareket etmektedir.

Ülkeler arasındaki tüm işbirliği, entegrasyon ve karşılıklı bağımlılık çabalarının devletler arasında diyalog ve dayanışma koşullarını güçlendirdiği, barış ve istikrarı teşvik edici ve geliştirici bir fonksiyon üstlendiği hesaba katılacak olursa İngiltere’nin Brexit’le, Trump’ın ise tetiklediği ticaret savaşlarıyla dünya istikrar ve barışına büyük bir tehdit oluşturduğu söylenebilir. Özellikle Trump’ın izlediği kutuplaştırıcı ve çatışmacı siyaset, Soğuk Savaş sonrası yıllarına hakim olan yapıcı anlayışın çok ama çok gerilerine düşmüştür.

İZLEDİĞİ POLİTİKALARLA TRUMP YAŞADIĞI TARİHİN GERİSİNE DÜŞMÜŞTÜR

Oysa, bugün devletlerin dış politika gündemlerini oluşturan konu ve olaylar Soğuk Savaş yıllarına oranla son derece çoğalmış ve çeşitlenmiştir. Askeri ve güvenlik temelli konuların yanı sıra daha pek çok konu uluslararası ilişkilerin kapsamı alanına girmiştir. Keohane ve Nye, iletişim ve ulaşımdaki gelişmelerle doğrudan bağlantılı olduğunu söyledikleri bu konuların, devletleri uluslararası örgütlenmeler aracılığıyla daha fazla işbirliği ve dayanışma içerisinde hareket etmeye yönelttiğini savunmaktadır.

Bu bakış açısı, 1970’lerden itibaren hızlanan Avrupa’daki entegrasyon çabalarını  açıklamaktadır. Bu çapta bir entegrasyon hareketinin gerçekleşmesi, İngiltere ve ABD’ye hakim olan bugünkü anlayışın aksine, uluslararası sistemin gelişim seyrine uygundu. Ayrıca karşılıklı bağımlılığın zemin kazandığı küreselleşme süreciyle de paralellik arzetmekteydi.

İngiltere ve Trump Yönetimi ise, izledikleri politikalarla, karşılıklı bağımlılığı temelsiz bir efsane olarak nitelendiren realistlere daha yakın duruyor. Realistler, güvenliklerini maksimize etmenin devletler için halen en öncelikli dış politika hedefi olduğunu savunuyor. Askeri meseleleri ‘yüksek politika (high politics)’ şeklinde nitelendiren bu yaklaşıma göre, ‘karşılıklı bağımlılık’ paradigmasının öne çıkarttığı refah ve zenginliği arttırmaya yönelik politikalar ‘ikincil politika (low politics)” kapsamına girmektedir.

Bu yaklaşımın tersine ‘karşılıklı bağımlılık’ yaklaşımı, zamanla devletlerin ve askeri güçlerinin önemini daha az vurgulayan, uluslararası şirketler ve sivil toplum örgütlerine ise daha fazla alan açan ‘karmaşık karşılıklı bağımlılık” kavramına doğru evrilmiştir. Bu yaklaşım, sanayileşmiş demokratik ülkeler arasında ön plana çıkan karşılıklı bağımlılık durumunun, bu devletlerin birbirlerine askeri güç kullanımını da içeren bir saldırıda bulunma ihtimalini yok denecek ölçüde azalttığına inanmaktadır. Almanya ve Fransa gibi geçmişleri ihtilaf ve çatışmalarla dolu olan iki ülkenin birbirlerini artık bir tehdit olarak değil ortak olarak algılamalarını bunun en somut örneği olarak sunmaktadırlar.

MESELE BİRKAÇ KALEM MALA GÜMRÜK VERGİSİ KOYMANIN ÇOK ÖTESİNDE

Geçtiğimiz on yıllar boyunca küreselleşen dünyada ulus-devlet olarak tek başına ayakta kalmanın ve diğer uluslararası aktörler ile rekabete girmenin doğurduğu sıkıntılar, pek çok devleti bölgesel bloklar oluşturarak serbest ticaret alanları yaratmaya ve hatta daha da ileri giderek ortak siyasal, hukuksal ve toplumsal sistemler kurmaya yöneltmiştir. Bunun eğilimin sonucu olarak dünya ekonomisinin ağırlıklı kısmının AB, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ile Japonya, Çin ve ABD gibi ülkeleri içinde barındıran Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) kapsamında gelişeceği öngörülmüştür.

Trump yönetimindeki ABD’nin Çin’in yanısıra, ABD’nin askeri, siyasi ve ekonomik bakımdan Trans-Atlantik ilişkilerinin bel kemiğini oluşturan Avrupa’daki ortaklarını bile hedef alacak gümrük vergilerini artırarak bir ticaret savaşını tetiklemesi, Kanada ve Meksika ile 24 yıllık NAFTA’nın sonunu getirecek adımlar atması bu beklentilerin hilafına olmuştur.

Trump’ın izlediği bu politikaların çok sayıda kanalla sadece devletlerin değil toplumları da birbirlerine bağlı hale getiren, kültürel ve sosyal etkileşim alanalarını genişleten ‘kaşılıklı bağımlılık’ paradigmasına darbe vurmakla kalmayıp, uluslararası örgütlerin etkinliğini zayıflatmakla sonuçlanacak olan uluslararası dayanışma ve güven ilişkilerini de erozyona uğratacağı aşikardır. Çelik ve alüminyuma yeni gümrük vergileri koymanın çok ötesinde bir anlam ifade eden Trump’ın hamleleri, küresel etkileri uzun yıllar sürecek çok vahim sonuçlara yol açma potansiyeli taşımaktadır.

[Bülent Keneş] 1.9.2018 [TR724]

“Yalvarıyorum; yuvalarınızı hapishanelere yapmayın”

Silivri Cezaevi’nde 765 gündür tutuklu bulunan gazeteci Emre Soncan (36), koğuşunun havalandırmasında ölen bir serçe yavrusu üzerine duygusal bir mektup kaleme aldı. Hayata tutunması için uğraştığı serçeyi kurtaramadığını anlatan Soncan, kuşların göçü, yavru serçenin ölümü, hapishane ve özgürlük arasında analoji yaptı. Mektubunu bitirirken de “Ben artık koğuşumda bir serçenin daha ölümünü izlemek istemiyorum… Dünyanın tüm serçelerine yalvarıyorum… Yuvalarınızı hapishanelere yapmayın…” diye seslendi.

Kapatılan Zaman Gazetesi’nin eski Cumhurbaşkanlığı Muhabiri Emre Soncan’ın mektubunun tamamı şöyle:

“Dünyanın Tüm Serçelerine…

Ben dayanamam; ağlayan küçük bir çocuk gördüğümde mesela, minicik gözlerindeki kocaman hüzün gelir yüreğimin perdelerini aralar, aralamakla da kalmaz, sızıverir içeri, baş köşeye oturur; oturur dediysem, bu oturmak “Hadi kalk” diye yankılanır yüreğimin tüm müşfik kuytularında… Sonra ben gözlerimi, onun ağlamaklı gözleri gibi kısarım, mimiklerimiz benzeşir bir anda, kaşlarımdan biri hafifçe yukarı kalkar, dudaklarım sevgiliye masum ve çekingen bir buse konduracakmış gibi büzüşüp hafifçe ileri uzanır… Mimiklerimiz el ele tutuşunca, ellerimiz de el ele tutuşur… Hazır tenlerimiz buluşmuşken, kucağıma alıp onu, hüznünü göğsüme bastırırım… Sesimi çocuklaştırıp “Ne oldu?” diye sorarken, alnımdaki çizgiler belirginleşir. O çizgilerin arasında ne acılar biriktirmişimdir ben, “Seni anlarım çocuk” demek isterim… Anlar çocuk, çocuk bilgeliğiyle, ne demek istediğimi… Açar derdini.. . Küçücük dünyasının kocaman dertleri, tebessümlerime çarpıp dağılıverir… Çözerim yani meseleyi, mesele her neyse… Henüz meseleye mesele diyebilecek kadar çok yaşamamış; üzmemiş, üzülmemiş; kirletmemiş, kirlenmemiş bir çocuğun meselesi ne kadar büyük olabilirse…

Bir de film sahnelerinde, roman sayfalarında, evladına istediği kırmızı bisikleti yahut pembe okul çantasını veya futbol ayakkabısını alamayacak kadar gariban bir baba gördüğümde dayanamam… Hele daha kötüsü, aynı gariban babayı haber bültenlerinde, hasta çocuğunun başında çaresiz, alnını avucunun içine dayamış perişan halde izlersem yüreğim sıkışır… Önce kitap sayfalarının arasına süzülüp, düşsel paragraflar eklemek isterim, o adam ansızın zengin olsun, akşam eve kırmızı bisiklet, pembe okul çantası ve futbol ayakkabısıyla dönebilsin diye… Sonra milyon dolarlarım olduğunu hayal ederim, tüm yoksul babaların hasta çocuklarını tedavi ettirebilecekleri varsıl bir ortam yaratabileyim diye…

Bir de serçelere dayamazmışım, hapishanede öğrendim… Banyoda, lavaboda karıncaları boğulmaktan kurtarmışlığım çoktur lakin o serçe için bir şey yapamadım, o yavru serçenin yuvasından dokuz adımlık havalandırmamın beton zeminine düşüşü, annesi tarafından terk edilişi; çırpınışları, uçmak isteyip de uçamayışı, can havliyle yaptığı her denemede, kanatlarını duvarlara vura vura betona bir kez daha bir kez daha çarpışı; sonra kaderini kabullenişi, sessizce, hafif hafif, ince ince titreyerek ölümü bekleyişi; kendi başına yemeyi henüz öğrenemediğinden, işaret parmağımın ucunda uzattığım ıslak ekmek içine kayıtsız bakışları, gözlerini yumup yeniden ölümü beklemeye başlaması; onun ölüm endişesinin tüy tüy, kanat kanat yüreğimi kaplaması, gözlerini ebediyen kapatacak diye kalbimin sızım sızım sızlaması; gagasını açık yakaladığım bir inda beyhude bir gayretle parmak uçlarımdan ağzına bir kaç damla su akıtmaya çalışmam, başaramayınca iyice kederlenmem; benim onu yaşatmaktaki başarısızlığımın, ve onun hayata tutunmadaki acemiliğinin, kol kola girip mapusun üzerine kurşun renkli bulutlar olup çökmesi…

Şimdi sonbahar geliyor… Kuşlar gitti… Kanatlarına, benim ölüm karşısındaki çaresizliğimi de yüklenip gittiler. İlkbahara kadar… Yine gelecekler… Ben artık koğuşumda bir serçenin daha ölümünü izlemek istemiyorum… Dünyanın tüm serçelerine yalvarıyorum… Yuvalarınızı hapishanelere yapmayın… Hapishane çatılarının saçaklarına, cıvıltılarınızı, havalandırmanın soğuk zeminine de ölümlerinizi bırakmayın… Çünkü bin cıvıltı, bir ölüme değmiyor…”

Emre Soncan
Silivri Hapishanesi, Ağustos 2018

[TR724] 31.8.2018