Türkiye 31 Mart yerel seçimlerini geride bıraktı. Beka söylemi, milliyetçiliğin yükseltilmesi ve halkın korkutulması politikası, vatandaş nezdinde beklenen etkiyi göstermedi. Peki Erdoğan bundan sonra hangi hamleleri yapacak?
BOLD/ANALİZ
İstanbul ve Ankara’yı kaybeden AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, geleneksel hale getirdiği balkon konuşmasını tek başına yaptı. Bakanların inci gibi dizildiği, aile fertlerinin boy gösterdiği balkon konuşmalarından eser yoktu. Konuşmasında birinci partiyiz dese de, aldığı büyük yaranın oluşturduğu hayal kırıklığı mimiklerine yansıdı.
BAŞARISIZLIĞI ADAYLARIN PERFORMANSINA BAĞLADI
Erdoğan balkondan, yaptığı mitingleri, televizyon konuşmalarını anlattı, çok çalıştım mesajı verdi. Seçim başarısızlığını adayların ve teşkilatların yeterince çalışmamasına bağladığını, üstü kapalı bir şekilde anlattı. Önümüzdeki günlerde parti içerisinde kesilecek faturaların sinyaliydi bu sözler.
EKONOMİK KRİZ ERKEN SEÇİM GÜNDEMİNİ AÇACAK
Erdoğan konuşmasında artık 4.5 yıl seçim yok diyerek, erken seçim tartışmalarının önünü kesmeye çalıştı. Muhalefet de erken seçim tartışmalarını sürece bıraktı. Muhalefet ekonomik krizin iktidar üzerindeki etkilerinin, olağan bir seyirle görülmesini, ardından seçim tartışmalarını başlatmayı hedefliyor.
VATANDAŞA MESAJI ALDIK DENİLECEK
Erdoğan’ın yaşanan krizi yönetmek için ilk hamlesini kabinede yapacağı konuşuluyor. Ekonomideki kötü gidişat, seçimlerden alınan başarısız neticeler, parti içerisindeki yenilenme ile aşılmaya ve vatandaşa ders çıkardık, gerekli hamleleri yapıyoruz mesajı verilmeye çalışılacak. Kabinede en çok merak edilen ekonomi yönetimine ilişkin değişiklik yapılıp yapılmayacağı olacak.
BABACAN VE ŞİMŞEK’E KABİNEDE GÖREV VERİLİR Mİ?
Bir taraftan damattan duyulan rahatsızlık, diğer taraftan ise yeni bir parti kurulacağı iddiaları; Erdoğan’ı, Ali Babacan, Mehmet Şimşek ikilisini yeniden göreve getirme girişiminde bulunmaya itebilir. Seçim sonuçlarının ardından bu gündemde giderek ısınan yeni partinin aktörü bu isimlerin böyle bir teklifi kabul edip etmeyecekleri ise şüpheli.
YILDIRIM VE ÖZHASEKİ’NİN AKIBETİ NE OLACAK?
Erdoğan’ın siyaset tarzının pek de vefa üzerine kurulu olduğu söylenemez. Erdoğan ters düştüğü veya istemediği isimleri bir anda siyasi denklemin dışına itmekten çekinmeyen bir siyasetçi. Bir zamanlar Erdoğan’ın sağ kolu olan, Efkan Ala, Yalçın Akdoğan, Bülent Arınç, Beşir Atalay ve daha çoğaltılabilecek bu isimlerin akıbeti ortada. Dolayısıyla İstanbul ve Ankara’yı kaybeden Binali Yıldırım ve Mehmet Özhaseki’nin de en yumuşak tabir ile dinlenmeye alınacağı açık.
SÜLEYMAN SOYLU KOLTUĞUNU KORUYABİLECEK Mİ?
Bu seçimlerin ençok eleştiri alan ismi ise şüphesiz İçişleri Bakanı Süleyman Soylu oldu. Soylu gerek seçim meydanlarında halkı, ve Kürtleri tehdit eden dili nedeniyle, gerekse seçim sonuçlarına etki edecek hamleleri ile çok eleştirildi. Seçim sonrası pek ortada görünmemesi ilginç. Halk nezdinde çok itici bir siyaset anlayışı izleyen Süleyman Soylu’nun da İçişleri Bakanlığı koltuğunu kaybetmesi gündemde.
PERİNÇEK NE DEMEK İSTEDİ?
Erdoğan’ı bir süredir birlikte yol aldığı Ergenekon’un da gözden çıkarmış olabileceği konuşuluyor. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, seçim sonuçlarını değerlendirdiği açıklamasında AKP iktidarının sonunun geldiğini belirtti. Türkiye’nin çalkantılı bir döneme girdiğini söyledi. “Hükümet, iktidar sorunu var. Artık Türkiye’yi AK Parti tek başına yönetemez.” dedi.
YÜZDE 50 BARAJI NASIL AŞILACAK?
MHP’ye muhtaç hale gelmiş bir AKP’nin, özellikle de kendi içerisinden yeni bir partinin çıkması durumunda mevcut durumundan daha geriye düşeceği açık. Yeni sistemde kendini yüzde 50 barajına mahkum eden Erdoğan, sadece MHP’nin desteği ile yüzde 50’leri bir daha bulamayabilir. Bunun için de yeni formüller üzerinde çalışması gerekebilir.
SİYASET SÜPRİZ GELİŞMELERE AÇIK
Yerel seçimlerin en başarılı partisi, her ne kadar kendi hanesine yeterince sayı yazdıramasa da hiç şüphesiz HDP oldu. Batıda kaybettirme politikası ile Cumhur ittifakına büyük darbe vuran HDP’nin önümüzdeki dönemde de siyasi denklemlerde önemli rol oynayacağı açık. Erdoğan’ın yeniden eski gücüne kavuşmasının yolu Kürt seçmenle arasına koyduğu mesafeyi kaldırmasından geçiyor. Bakalım siyaset süpriz gelişmelere açık…
[MedyaBold.com] 2.4.2019
Erdoğan’ın çalışmadığı yerden çıktı: Ekrem İmamoğlu [Gülden Kara]
Türkiye, Ekrem İmamoğlu adını İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için aday ilan edildiğinde duydu. CHP’nin daha önceki yıllardaki adaylarıyla kıyaslandığında- Zülfü Livaneli, Mustafa Sarıgül gibi- tanınan, bilinen bir isim değildi. Siyasi kariyeri de çok eski olmayan Ekrem İmamoğlu 31 Mart seçim kampanyasıyla üç aylık sürede oy tabanını genişletti ve resmi olmayan sonuçlara göre İstanbul’da ipi göğüsleyip Belediye Başkanlığını kazandı. (Ekrem İmamoğlu oyların 48.80’ini alırken AK Parti’nin adayı Binali Yıldırım oyların 48,51’ini aldı)
Türkiye’nin ve dünyanın konuştuğu bir isim olmayı başaran İmamoğlu’nun hayatına baktığımızda şu önemli durakları görüyoruz.
BABASI ANAP’IN KURUCULARINDAN
İmamoğlu, 1970 Trabzon doğumlu.
Trabzon Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede İnsan Kaynakları ve Yönetimi bilim dalında Yüksek Lisans eğitimi aldı.
1992 yılında ailesinin inşaat şirketlerinde çalıştı. Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı. Uzun yıllar müteahhitlik yapan İmamoğlu, Akçaabat köftecisi dükkanı da açtı.
İmamoğlu, muhafazakar/sağ kökenli bir aileden geliyor. Babası, Turgut Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi’nin (ANAP) Trabzon il kurucularından olan İmamoğlu’nun siyasetle tanışması da ANAP’ta oldu.
10 YIL ÖNCE CHP’DEN SİYASETE ATILDI
Üniversite yıllarında “sosyal demokrat değerleri” benimseyen İmamoğlu, 2008’de aktif siyaset yapma kararı aldığında adres olarak CHP’yi seçti. 2009 seçimlerinde de bu partiden Beylikdüzü belediye başkan aday adayı oldu. Aday gösterilmese de birkaç ay sonra parti ilçe başkanlığına seçildi. 2014 yerel seçimlerinde partisinin adayı olarak girdiği seçimlerde, Beylikdüzü Belediyesi’ni AKP’den alarak başkan seçildi. (Bu seçimde Ekrem İmamoğlu, oyların yüzde 50,83’ünü aldı. CHP, 2009 Yerel Seçimleri’nde ilçede yüzde 44,59 oy almıştı.)
HAYALİ KALECİ OLMAKTI
Okul yıllarında amatör olarak futbol oynayan İmamoğlu, Trabzonspor’da yöneticilik de yaparken, Trabzonspor Basketbol Kulubü’nde kurucu ve başkan yardımcılığı görevi de üstlendi. İmamoğlu’nun hayali Şenol Güneş’in yerine Trabzonspor’da kaleci olmaktı. 28 yıldır Beylikdüzü’nde yaşayan İmamoğlu, ilçenin takımı Beylikdüzüspor’da da görev aldı. İmamoğlu, bordo mavili kulubün tesislerinin oluşumu ve yapımında da katkılarda bulundu.
KILIÇDAROĞLU, BABASINDAN İSTEDİ
Beylikdüzü’ndeki başarılı bir belediyecelik geçiren belediye başkanlığı, İmamoğlu’nu CHP’nin İstanbul adaylığına taşıdı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 13 Aralık’ta 2018’de İmamoğlu ve ailesini ziyaret ederek kahvaltıda buluştu. Kılıçdaroğlu’nun adaylık teklifi de esprili bir havada gerçekleşti ve baba Hasan İmamoğlu’na, “Oğlunuzu istemeye geldik” diyerek izin istedi. Kılıçdaroğlu’nun gelininin Trabzon’lu olmasına göndermede bulunan Hasan İmamoğlu, “Zaten Akçaabat’tan bir kız aldınız. Biz de oğlan veririz, olur” sözleriyle oğlunun adaylığına onay verince, iki taraf el sıkıştı. (Şu hatırlatmayı da yapmadan geçmeyelim. CHP, geçtiğimiz yıl istifa eden eski İBB Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın yerine aday olarak Ekrem İmamoğlu’nu göstermişti. İl Meclisi’nde yapılan oylamada AK Parti’nin adayı, eski Başakşehir Belediye Başkanı Mevlüt Uysal, oyların çoğunluğunu alarak belediye başkanlığı koltuğuna oturmuştu.)
SEÇMENE KARŞI POZİTİF DİL
İmamoğlu yaklaşık 3 aylık İstanbul büyükşehir adaylığı döneminde, ötekileştirici bir dilden kaçınırken herkesi kucaklayan bir üslup geliştirdi. Sokak sokak gezmesi, kendisine oy vermeyeceğini söyleyen AKP seçmenine “canın sağolsun” diyerek teşekkür etmesiyle tanındı. AKP ve MHP sözcülerinin hedef haline getirdiği HDP seçmeni konusunda çekingen bir tavır sergilememesi de Kürt oylarının kendisine yönelmesini sağladı. Televizyona çıktığında -TV net’de Turgay Güler’in bütün saldırganlığına rağmen- sakinliği, konuya hakimiyeliyle dikkatleri çekti.
ERDOĞAN’I ZİYARETİ TARTIŞILDI
İmamoğlu’nun adaylığının partisi tarafından ilan edilmesinden sonra aldığı ilk karar, daha önce İstanbul’da belediye başkanlığı yapan isimleri ziyaret etmek oldu. Bu kapsamda, “metal yorgunluğu” gerekçesiyle, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talebi doğrultusunda yaklaşık 1,5 yıl önce görevini bırakmak zorunda kalan İstanbul’un seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, 1989’da SHP’den belediye başkanı seçilen Nurettin Sözen ve ANAP’tan seçilen Bedrettin Dalan’ı ziyaret etti.İmamoğlu “önceki başkan ziyareti” kapsamına 1994’te Refah Partisi’nden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan’ı da aldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu talebe yanıtı, “Kapım herkese açık ama bay Kemal’den izin alabilecek mi? Bay Kemal’den izin alırsa seve seve karşılarım” oldu ve kısa süre sonra da randevu verdi. CHP içinde kimi çevreler bu ziyareti eleştirse de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu görüşmenin bilgisi dahilinde gerçekleştiğini belirtip “Ayrım yapmamak gerekiyor. Her partiden belediye başkanlığı yapanlar vardı, onların görüşlerini almaya gitti. Erdoğan’a da bu çerçevede gidildi” sözleriyle görüşmeyi onayladı.
MEVLİD’E KATILIP YASİN OKUDU
Muhafazakar bir aileden geldiğini her fırsatta dile getiren İmamoğlu’nun adaylığının ilan edilmesinden sonra yaptığı ilk iş, başörtülü annesiyle video görüntüsünü sosyal medyada paylaşarak, muhafazakar kesimlere “ben de sizin gibi bir aileden geliyorum” mesajı vermek oldu. İmamoğlu’nun Yeni Zelanda’da iki camiye yönelik saldırıda yaşamını yitirenler için Eyüp Sultan’da düzenlenen mevlide katıldı. İmamoğlu’nun, burada yaşamını yitirenler için Kuran-ı Kerim’den Yasin suresini okuması dikkat çekici bulunmuştu.
“HAK YEMEM, HAKKIMI DA YEDİRMEM”
Ekrem İmamoğlu, sadece seçim sürecinde değil seçim gecesinde de yüksek bir perormans ortya koydu. Sürece iyi yönettiği birçok çevrece kabul gören İmamoğlu, saat saat medya kanalıyla halkı bilgilendirdi. Anadolu Ajansı’nın veri girişini durdurduğu saatlerde ” Hak yemedim, yemem, hakkımı da yedirmem”, “Ben tebrik etmeyi bilirim, tebrik edilmeyi de beklerim” sözleri o uzun gecenin özeti gibiydi.
EVLİ VE 3 ÇOCUK BABASI
Evli ve 3 çocuk babası olan Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü Atatürkçü Düşünce Derneği, Beylikdüzü Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Kızılay ve Gürpınarspor Kulübü olmak üzere birçok sivil toplum örgütüne üyedir.
[Gülden Kara] 2.4.2019 [Kronos.News]
Türkiye’nin ve dünyanın konuştuğu bir isim olmayı başaran İmamoğlu’nun hayatına baktığımızda şu önemli durakları görüyoruz.
BABASI ANAP’IN KURUCULARINDAN
İmamoğlu, 1970 Trabzon doğumlu.
Trabzon Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede İnsan Kaynakları ve Yönetimi bilim dalında Yüksek Lisans eğitimi aldı.
1992 yılında ailesinin inşaat şirketlerinde çalıştı. Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı. Uzun yıllar müteahhitlik yapan İmamoğlu, Akçaabat köftecisi dükkanı da açtı.
İmamoğlu, muhafazakar/sağ kökenli bir aileden geliyor. Babası, Turgut Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi’nin (ANAP) Trabzon il kurucularından olan İmamoğlu’nun siyasetle tanışması da ANAP’ta oldu.
10 YIL ÖNCE CHP’DEN SİYASETE ATILDI
Üniversite yıllarında “sosyal demokrat değerleri” benimseyen İmamoğlu, 2008’de aktif siyaset yapma kararı aldığında adres olarak CHP’yi seçti. 2009 seçimlerinde de bu partiden Beylikdüzü belediye başkan aday adayı oldu. Aday gösterilmese de birkaç ay sonra parti ilçe başkanlığına seçildi. 2014 yerel seçimlerinde partisinin adayı olarak girdiği seçimlerde, Beylikdüzü Belediyesi’ni AKP’den alarak başkan seçildi. (Bu seçimde Ekrem İmamoğlu, oyların yüzde 50,83’ünü aldı. CHP, 2009 Yerel Seçimleri’nde ilçede yüzde 44,59 oy almıştı.)
HAYALİ KALECİ OLMAKTI
Okul yıllarında amatör olarak futbol oynayan İmamoğlu, Trabzonspor’da yöneticilik de yaparken, Trabzonspor Basketbol Kulubü’nde kurucu ve başkan yardımcılığı görevi de üstlendi. İmamoğlu’nun hayali Şenol Güneş’in yerine Trabzonspor’da kaleci olmaktı. 28 yıldır Beylikdüzü’nde yaşayan İmamoğlu, ilçenin takımı Beylikdüzüspor’da da görev aldı. İmamoğlu, bordo mavili kulubün tesislerinin oluşumu ve yapımında da katkılarda bulundu.
KILIÇDAROĞLU, BABASINDAN İSTEDİ
Beylikdüzü’ndeki başarılı bir belediyecelik geçiren belediye başkanlığı, İmamoğlu’nu CHP’nin İstanbul adaylığına taşıdı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 13 Aralık’ta 2018’de İmamoğlu ve ailesini ziyaret ederek kahvaltıda buluştu. Kılıçdaroğlu’nun adaylık teklifi de esprili bir havada gerçekleşti ve baba Hasan İmamoğlu’na, “Oğlunuzu istemeye geldik” diyerek izin istedi. Kılıçdaroğlu’nun gelininin Trabzon’lu olmasına göndermede bulunan Hasan İmamoğlu, “Zaten Akçaabat’tan bir kız aldınız. Biz de oğlan veririz, olur” sözleriyle oğlunun adaylığına onay verince, iki taraf el sıkıştı. (Şu hatırlatmayı da yapmadan geçmeyelim. CHP, geçtiğimiz yıl istifa eden eski İBB Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın yerine aday olarak Ekrem İmamoğlu’nu göstermişti. İl Meclisi’nde yapılan oylamada AK Parti’nin adayı, eski Başakşehir Belediye Başkanı Mevlüt Uysal, oyların çoğunluğunu alarak belediye başkanlığı koltuğuna oturmuştu.)
SEÇMENE KARŞI POZİTİF DİL
İmamoğlu yaklaşık 3 aylık İstanbul büyükşehir adaylığı döneminde, ötekileştirici bir dilden kaçınırken herkesi kucaklayan bir üslup geliştirdi. Sokak sokak gezmesi, kendisine oy vermeyeceğini söyleyen AKP seçmenine “canın sağolsun” diyerek teşekkür etmesiyle tanındı. AKP ve MHP sözcülerinin hedef haline getirdiği HDP seçmeni konusunda çekingen bir tavır sergilememesi de Kürt oylarının kendisine yönelmesini sağladı. Televizyona çıktığında -TV net’de Turgay Güler’in bütün saldırganlığına rağmen- sakinliği, konuya hakimiyeliyle dikkatleri çekti.
ERDOĞAN’I ZİYARETİ TARTIŞILDI
İmamoğlu’nun adaylığının partisi tarafından ilan edilmesinden sonra aldığı ilk karar, daha önce İstanbul’da belediye başkanlığı yapan isimleri ziyaret etmek oldu. Bu kapsamda, “metal yorgunluğu” gerekçesiyle, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talebi doğrultusunda yaklaşık 1,5 yıl önce görevini bırakmak zorunda kalan İstanbul’un seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, 1989’da SHP’den belediye başkanı seçilen Nurettin Sözen ve ANAP’tan seçilen Bedrettin Dalan’ı ziyaret etti.İmamoğlu “önceki başkan ziyareti” kapsamına 1994’te Refah Partisi’nden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan’ı da aldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu talebe yanıtı, “Kapım herkese açık ama bay Kemal’den izin alabilecek mi? Bay Kemal’den izin alırsa seve seve karşılarım” oldu ve kısa süre sonra da randevu verdi. CHP içinde kimi çevreler bu ziyareti eleştirse de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu görüşmenin bilgisi dahilinde gerçekleştiğini belirtip “Ayrım yapmamak gerekiyor. Her partiden belediye başkanlığı yapanlar vardı, onların görüşlerini almaya gitti. Erdoğan’a da bu çerçevede gidildi” sözleriyle görüşmeyi onayladı.
MEVLİD’E KATILIP YASİN OKUDU
Muhafazakar bir aileden geldiğini her fırsatta dile getiren İmamoğlu’nun adaylığının ilan edilmesinden sonra yaptığı ilk iş, başörtülü annesiyle video görüntüsünü sosyal medyada paylaşarak, muhafazakar kesimlere “ben de sizin gibi bir aileden geliyorum” mesajı vermek oldu. İmamoğlu’nun Yeni Zelanda’da iki camiye yönelik saldırıda yaşamını yitirenler için Eyüp Sultan’da düzenlenen mevlide katıldı. İmamoğlu’nun, burada yaşamını yitirenler için Kuran-ı Kerim’den Yasin suresini okuması dikkat çekici bulunmuştu.
“HAK YEMEM, HAKKIMI DA YEDİRMEM”
Ekrem İmamoğlu, sadece seçim sürecinde değil seçim gecesinde de yüksek bir perormans ortya koydu. Sürece iyi yönettiği birçok çevrece kabul gören İmamoğlu, saat saat medya kanalıyla halkı bilgilendirdi. Anadolu Ajansı’nın veri girişini durdurduğu saatlerde ” Hak yemedim, yemem, hakkımı da yedirmem”, “Ben tebrik etmeyi bilirim, tebrik edilmeyi de beklerim” sözleri o uzun gecenin özeti gibiydi.
EVLİ VE 3 ÇOCUK BABASI
Evli ve 3 çocuk babası olan Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü Atatürkçü Düşünce Derneği, Beylikdüzü Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Kızılay ve Gürpınarspor Kulübü olmak üzere birçok sivil toplum örgütüne üyedir.
[Gülden Kara] 2.4.2019 [Kronos.News]
Sıra dışı bir CHP’li: Ekrem İmamoğlu [Yıldırım Şimşek]
27 Mart 1994’te Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlık koltuğuna oturduğu İstanbul Büyükşehir Belediyesi, o günden bu yana hep o ve onun arkadaşları tarafından yönetiliyordu. Kadir Topbaş’ın görevden alınıp yerine Mevlüt Uysal’ın atandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi, AKP iktidarı tarafından çok önemliydi. ‘Çarpık kentleşmeyi bitirip düzenli şehirler kuracağız’ diyerek yola çıkan ve ‘çarpık rantlaşma’ya imza atan, bunu da “Ne yazık ki İstanbul’umuza ihanet ettik” diyerek itiraf eden Erdoğan, bu kez İstanbul’u kazanmanın zor olduğunu biliyordu.
Zoru kolaya çevirmek için, ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden beri yanından ayırmadığı, eski başbakan, yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Binali Yıldırım’ı adaylığa ikna etti. Zor olan sadece İstanbul değildi. Türkiye’nin birçok yerinde AKP’li belediyeler, koltuğu rakiplerine kaptırabilirdi. Bu nedenle, başta İstanbul olmak üzere tüm Türkiye’de ‘gönül belediyeciliği’ni slogan olarak kullandılar.
POLEMİK VE KAVGALARDAN ISRARLA KAÇTI
Erdoğan ve adayları, herkese çamur atarak, kendilerine oy vermeyecek olanları terörist ilan ederek, rakipleri seçilse bile görev yapmalarına müsaade etmeyeceklerini söyleyerek yoğun bir ‘gönüllere girme çalışması(!)’ yaparken; CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu, sessiz bir şekilde mega kenti sokak sokak, mahalle mahalle, ev ev, pazar pazar, iş yeri iş yeri, ilçe ilçe gezerek herkesle kucaklaşıyor, daima gülümsüyor, vatandaşlarla samimi fotoğraflar çektiriyor, evine ekmek götüremeyen insanlara ümit veriyor, kutuplaşmadan ve kavgalardan bıkıp yorulan milyonlara sakin ve huzurlu bir hayat vaat vadediyordu.
İlk aday olduğunda tanınırlık oranı yüzde 16’larda olan Ekrem İmamoğlu, popülaritesini ve sempatisini istikrarlı bir şekilde yükseltiyor, ısrarla çekilmek istendiği polemiklerden ve kavgalardan olabildiğince kaçınıyor, ‘Hizmetlere Yıldırım Hızıyla Devam’ etmek isteyen Binali Yıldırım karşısındaki iddiasını gittikçe artırıyordu.
DİNLE VE DİNDARLARLA BARIŞIK BİR CHP’Lİ
Sosyal medyayı da çok iyi kullanan CHP adayı, reklâm görsellerinde ‘Ekrem’i imza görünümlü zor okunan bir fontla küçük şekilde kullanıyor, ‘İmamoğlu’nu ise kırmızı renkli büyük harflerle öne çıkarıyordu. Bu da zamanla, CHP’li bir adaya hep mesafeli duran muhafazakâr insanlarda büyük bir sempatiye dönüşüyordu. Ekrem İmamoğlu, soyadını boşuna almadığını, Yeni Zelanda’da öldürülen Müslümanlar için Eyüp Sultan Camii’nde okuttuğu mevlit programında gösteriyor, Yasin Suresi’ni gayet güzel şekilde okuyarak herkesi biraz daha şaşırtıyordu.
Ama onu yakından tanıyanlar ve Beylikdüzü’nde oturanlar pek şaşırmıyordu. Zira İmamoğlu’nun, Beylik Pazarı’nın hemen yanındaki Hazreti Ebubekir Camii ile Gürpınar Ehlibeyt Hz. İmam Rıza Camii’nin yapımına büyük destek verdiğini, Yakuplu Mahallesi’ndeki Kuvay-ı Milliye Camii ile çok amaçlı taziye evini hizmete açtığını, cenazelere ve taziyelere giderek vefat edenler için dualar ettiğini çok iyi biliyordu. Bilmeyenler ise onun şov yaptığını düşünüp cuma namazı çıkışında yuhalamaya kalkıyordu. Maruz kaldığı bu tür davranışlar karşısındaki soğukkanlı davranışları da ona puan kazandırıyordu.
ÜLKE TV’DE MÜTHİŞ PUAN KAZANDI
Ona puan kazandıranlardan biri de AKP’li kesimin izlediği Ülke TV’de Sıradışı programını sunan Turgay Güler oldu. İmamoğlu, davet edildiği programa hiçbir şart ileri sürmeden katılırken; Güler, program boyunca ısrarla PKK ile ittifak yaptıklarına dair sorular yöneltip konuğunu köşeye sıkıştırmaya çalışıyor, İmamoğlu cevap vermeye çalıştıkça da sözünü kesip konuşmaya devam ediyordu. Her şeye rağmen soğukkanlılığını koruyan İmamoğlu, Ülke TV’den puanlarını artırarak çıkıyordu. AKP’ye yakınlığıyla bilinen gazeteci Ömer Turan, İmamoğlu Ülke TV ekranlarında Turgay Güler’in sorularını yanıtladığı sırada Twitter’dan bir paylaşım yaparak “Az daha seyredersem, İmamoğlu’na oy vermeyi düşünebilirim.” diyordu: “En iyisi kanalı değiştirmek, bu yaştan sonra CHP’ye oy vermek istemiyorum. Yazık. Erdoğan’ın en büyük kozu muhalefet, muhalefetin de en büyük kozu AK Parti ve mahalle medyası.”
İmamoğlu’nun Ülke TV’de mazlum durumuna düşmesi, 1990’lı yıllarda Erdoğan’ın yükselişini hızlandıran benzer programları ve gazete manşetlerini akıllara getiriyordu. Ve 31 Mart’ta da başa baş geçen ve Anadolu Ajansı’nın bir anda(!) veri akışını kesmesiyle 1 Nisan’a sarkan seçimde Binali Yıldırım’a karşı zaferini ilan ediyordu.
İmamoğlu; annesi, babası, eşi ve çocuklarıyla.
Ekrem İmamoğlu’nun çocukluğu, daha çok annesiyle geçmiş.
PEKİ, KİM BU İMAMOĞLU?
Ve herkes Ekrem İmamoğlu’nun kim olduğunu daha çok merak ediyordu.
1970 doğumlu Ekrem İmamoğlu. Trabzon’un Akçaabat ilçesine bağlı Cevizli köyünden. Sahilden 12 kilometre içerideki bu köyde doğup büyüdü. Dedesinin iki katlı taş yığma bir evi vardı. Babası ile amcası evlenince yanına bir ev daha yaptılar. Ekrem İmamoğlu, işte bu 60 metrekarelik evde doğdu. Evin altında inekleri için ahır bulunuyordu. Ailesi hem tarım yapıyor hem de ticaretle uğraşıyordu. Tarlalarında favori ürün tütündü. Çünkü o dönem çok para kazandırıyordu. İnşaat malzemesi toptancısı olan babası daha çok ticaretle uğraştığı için Ekrem İmamoğlu annesiyle vakit geçiriyordu.
FUTBOL OYNADI, TRABZONSPOR’DA YÖNETİCİLİK YAPTI
Kendisinden 9 yaş küçük kız kardeşiyle birlikte aile planlamasına uyan bir ailenin çocuğu Ekrem İmamoğlu. 1960’lardan itibaren ülkücü ve MHP’li olan babası Hasan İmamoğlu, ANAP’ın Trabzon’da kurucusu ve merkez ilçe başkanıydı. Bir toplantıda dönemin valisi, babasını “Bak ne güzel, Hasan Bey’in iki çocuğu var.” diye örnek göstermişti.
Babasının aksine 3 çocuğu olan Ekrem İmamoğlu, Trabzon Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nü kazanıp İstanbul’un yolunu tuttu. Mezun olduktan sonra akademik kariyerini devam ettirdi. İstanbul Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları ve Yönetimi Bilim Dalı’nda Yüksek Lisans eğitimi aldı.
1992’de inşaat ve taahhüt işleri yapan aile şirketinde iş hayatına başlayan Ekrem İmamoğlu, bu şirkette Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı.
Ekrem İmamoğlu, sporla da içli dışlı. Okul yıllarında amatör olarak futbol oynadı. Trabzonspor Futbol Kulübü, Trabzonspor Basketbol Kulübü ve Beylikdüzüspor Kulübü’nde yöneticilik yaptı. Sporu biraz yakından takip edenler, aslında onun ismine Trabzonspor’dan aşinadır.
Ekrem İmamoğlu, hemen her gün bir eve misafir olup vatandaşların üzüntülerini ve sevinçlerini paylaşıyor.
AKP’Lİ BİR ADAYA KARŞI İKİNCİ ZAFERİ
Babası ANAP’ın Trabzon’daki kurucularından olan Ekrem İmamoğlu’nun siyasete aktif olarak girmesi ise 2009’da CHP Beylikdüzü İlçe Başkanı olmasıyla gerçekleşti. 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde de kendini Beylikdüzü Belediye Başkan adayı olarak buldu. Beylikdüzü Belediye Başkanlığı koltuğunu AKP’li Yusuf Uzun’dan devralan Ekrem İmamoğlu, ikinci kez AKP’ye karşı zafer elde etti. O şimdi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı. Tabii Anadolu Ajansı ve Yüksek Seçim Kurulu’nun 27 bin oy farkla seçimi kazandığını teyit ettiği sonuçlarla ilgili bir son dakika katakullisi yapılmazsa…
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, adaylık teklifini İmamoğlu ailesini ziyaret ederek iletti.
BEYLİKDÜZÜ’NDEN SONRA İSTANBUL’DA DA SEVİLDİ
İnsan Kaynakları ve Yönetimi Bilim Dalı’nda Yüksek Lisans eğitimi alan Ekrem İmamoğlu’nun vatandaşlarla diyaloğu, ilişkisi çok iyi. Çoluk çocuk, kadın-erkek, genç-yaşlı demeden çok iyi ilişkiler kurup oy versin-vermesin herkesin gönlüne girmeyi başarıyor. Beylikdüzü’nde gitmediği düğün, nişan, cenaze, taziye, ev, iş yeri neredeyse yok gibi.
Sosyal medya hesaplarını incelediğinizde hemen her gün onu ya bir evde çay-kahve içerken, misafir olduğu ev ya da mahalle ahalisiyle kahvaltı yaparken, fakir bir ailenin evinde iftar açarken, insanların acısını, üzüntüsünü ya da sevinci paylaşırken görebilirsiniz.
Sadece seçim süreçlerinde değil, diğer zamanlarda da gerçekleştirdiği bu samimi ilişkileri, 31 Mart öncesinde de herkese gösterdi. Bu samimiyetini birçok kişi fark etmiş olacak ki neredeyse hiç tanınmadan başladığı seçim süreci sonunda ciddi bir oy alarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yeni başkanı oldu.
HERKES BENİ ÇOK SEVECEK
Kendisini zor bir başkanlık süreci bekliyor. Zira İstanbul gibi sorunlar da çok büyük. İhanete uğramış, yüksek yüksek binalarla kalbi hançerlenmiş bir kenti yaşatmaya ve yaşanabilir kılmaya çalışacak. “İstanbul’un çok acil bir değişime ihtiyacı var.” diyor. İstanbul’un kent olmaktan çıkmak üzere olduğunu ifade ediyor. 25 yıldır bu kenti yönetenlerin İstanbul’a ihanet ettiklerini miting meydanlarında kendilerinin de söylediğini belirtiyor. Şu an İstanbul’da yaşayanların yüzde 60’ının mutsuz olduğunu ve ilk fırsatta kenti terk etmek istediğini dile getiriyor. Yapacakları hizmetlerle, Beylikdüzü’nde olduğu gibi, insanları mutlu edeceklerini söylüyor.
İsterseniz, Ekrem İmamoğlu portremizi, yola yeni çıktığı 17 Aralık 2018’de Hürriyet’e verdiği röportajdan bir alıntıyla noktalayalım: “Tanınma sorununu gidereceğimi biliyorum. Göreceksiniz, 350 bin Beylikdüzülü beni anlatacak İstanbul’a… Sadece onlar değil, biriktirdiğim dostlarım da arkamda olacak. Beni tanıdıklarında çok sevecekler, o kadar sevecekler ki ‘Bu benim evladım, kardeşim’ diyecekler.”
[Yıldırım Şimşek] 2.4.2019 [Kronos.News]
Zoru kolaya çevirmek için, ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden beri yanından ayırmadığı, eski başbakan, yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Binali Yıldırım’ı adaylığa ikna etti. Zor olan sadece İstanbul değildi. Türkiye’nin birçok yerinde AKP’li belediyeler, koltuğu rakiplerine kaptırabilirdi. Bu nedenle, başta İstanbul olmak üzere tüm Türkiye’de ‘gönül belediyeciliği’ni slogan olarak kullandılar.
POLEMİK VE KAVGALARDAN ISRARLA KAÇTI
Erdoğan ve adayları, herkese çamur atarak, kendilerine oy vermeyecek olanları terörist ilan ederek, rakipleri seçilse bile görev yapmalarına müsaade etmeyeceklerini söyleyerek yoğun bir ‘gönüllere girme çalışması(!)’ yaparken; CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu, sessiz bir şekilde mega kenti sokak sokak, mahalle mahalle, ev ev, pazar pazar, iş yeri iş yeri, ilçe ilçe gezerek herkesle kucaklaşıyor, daima gülümsüyor, vatandaşlarla samimi fotoğraflar çektiriyor, evine ekmek götüremeyen insanlara ümit veriyor, kutuplaşmadan ve kavgalardan bıkıp yorulan milyonlara sakin ve huzurlu bir hayat vaat vadediyordu.
İlk aday olduğunda tanınırlık oranı yüzde 16’larda olan Ekrem İmamoğlu, popülaritesini ve sempatisini istikrarlı bir şekilde yükseltiyor, ısrarla çekilmek istendiği polemiklerden ve kavgalardan olabildiğince kaçınıyor, ‘Hizmetlere Yıldırım Hızıyla Devam’ etmek isteyen Binali Yıldırım karşısındaki iddiasını gittikçe artırıyordu.
DİNLE VE DİNDARLARLA BARIŞIK BİR CHP’Lİ
Sosyal medyayı da çok iyi kullanan CHP adayı, reklâm görsellerinde ‘Ekrem’i imza görünümlü zor okunan bir fontla küçük şekilde kullanıyor, ‘İmamoğlu’nu ise kırmızı renkli büyük harflerle öne çıkarıyordu. Bu da zamanla, CHP’li bir adaya hep mesafeli duran muhafazakâr insanlarda büyük bir sempatiye dönüşüyordu. Ekrem İmamoğlu, soyadını boşuna almadığını, Yeni Zelanda’da öldürülen Müslümanlar için Eyüp Sultan Camii’nde okuttuğu mevlit programında gösteriyor, Yasin Suresi’ni gayet güzel şekilde okuyarak herkesi biraz daha şaşırtıyordu.
Ama onu yakından tanıyanlar ve Beylikdüzü’nde oturanlar pek şaşırmıyordu. Zira İmamoğlu’nun, Beylik Pazarı’nın hemen yanındaki Hazreti Ebubekir Camii ile Gürpınar Ehlibeyt Hz. İmam Rıza Camii’nin yapımına büyük destek verdiğini, Yakuplu Mahallesi’ndeki Kuvay-ı Milliye Camii ile çok amaçlı taziye evini hizmete açtığını, cenazelere ve taziyelere giderek vefat edenler için dualar ettiğini çok iyi biliyordu. Bilmeyenler ise onun şov yaptığını düşünüp cuma namazı çıkışında yuhalamaya kalkıyordu. Maruz kaldığı bu tür davranışlar karşısındaki soğukkanlı davranışları da ona puan kazandırıyordu.
ÜLKE TV’DE MÜTHİŞ PUAN KAZANDI
Ona puan kazandıranlardan biri de AKP’li kesimin izlediği Ülke TV’de Sıradışı programını sunan Turgay Güler oldu. İmamoğlu, davet edildiği programa hiçbir şart ileri sürmeden katılırken; Güler, program boyunca ısrarla PKK ile ittifak yaptıklarına dair sorular yöneltip konuğunu köşeye sıkıştırmaya çalışıyor, İmamoğlu cevap vermeye çalıştıkça da sözünü kesip konuşmaya devam ediyordu. Her şeye rağmen soğukkanlılığını koruyan İmamoğlu, Ülke TV’den puanlarını artırarak çıkıyordu. AKP’ye yakınlığıyla bilinen gazeteci Ömer Turan, İmamoğlu Ülke TV ekranlarında Turgay Güler’in sorularını yanıtladığı sırada Twitter’dan bir paylaşım yaparak “Az daha seyredersem, İmamoğlu’na oy vermeyi düşünebilirim.” diyordu: “En iyisi kanalı değiştirmek, bu yaştan sonra CHP’ye oy vermek istemiyorum. Yazık. Erdoğan’ın en büyük kozu muhalefet, muhalefetin de en büyük kozu AK Parti ve mahalle medyası.”
İmamoğlu’nun Ülke TV’de mazlum durumuna düşmesi, 1990’lı yıllarda Erdoğan’ın yükselişini hızlandıran benzer programları ve gazete manşetlerini akıllara getiriyordu. Ve 31 Mart’ta da başa baş geçen ve Anadolu Ajansı’nın bir anda(!) veri akışını kesmesiyle 1 Nisan’a sarkan seçimde Binali Yıldırım’a karşı zaferini ilan ediyordu.
İmamoğlu; annesi, babası, eşi ve çocuklarıyla.
Ekrem İmamoğlu’nun çocukluğu, daha çok annesiyle geçmiş.
PEKİ, KİM BU İMAMOĞLU?
Ve herkes Ekrem İmamoğlu’nun kim olduğunu daha çok merak ediyordu.
1970 doğumlu Ekrem İmamoğlu. Trabzon’un Akçaabat ilçesine bağlı Cevizli köyünden. Sahilden 12 kilometre içerideki bu köyde doğup büyüdü. Dedesinin iki katlı taş yığma bir evi vardı. Babası ile amcası evlenince yanına bir ev daha yaptılar. Ekrem İmamoğlu, işte bu 60 metrekarelik evde doğdu. Evin altında inekleri için ahır bulunuyordu. Ailesi hem tarım yapıyor hem de ticaretle uğraşıyordu. Tarlalarında favori ürün tütündü. Çünkü o dönem çok para kazandırıyordu. İnşaat malzemesi toptancısı olan babası daha çok ticaretle uğraştığı için Ekrem İmamoğlu annesiyle vakit geçiriyordu.
FUTBOL OYNADI, TRABZONSPOR’DA YÖNETİCİLİK YAPTI
Kendisinden 9 yaş küçük kız kardeşiyle birlikte aile planlamasına uyan bir ailenin çocuğu Ekrem İmamoğlu. 1960’lardan itibaren ülkücü ve MHP’li olan babası Hasan İmamoğlu, ANAP’ın Trabzon’da kurucusu ve merkez ilçe başkanıydı. Bir toplantıda dönemin valisi, babasını “Bak ne güzel, Hasan Bey’in iki çocuğu var.” diye örnek göstermişti.
Babasının aksine 3 çocuğu olan Ekrem İmamoğlu, Trabzon Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nü kazanıp İstanbul’un yolunu tuttu. Mezun olduktan sonra akademik kariyerini devam ettirdi. İstanbul Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları ve Yönetimi Bilim Dalı’nda Yüksek Lisans eğitimi aldı.
1992’de inşaat ve taahhüt işleri yapan aile şirketinde iş hayatına başlayan Ekrem İmamoğlu, bu şirkette Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı.
Ekrem İmamoğlu, sporla da içli dışlı. Okul yıllarında amatör olarak futbol oynadı. Trabzonspor Futbol Kulübü, Trabzonspor Basketbol Kulübü ve Beylikdüzüspor Kulübü’nde yöneticilik yaptı. Sporu biraz yakından takip edenler, aslında onun ismine Trabzonspor’dan aşinadır.
Ekrem İmamoğlu, hemen her gün bir eve misafir olup vatandaşların üzüntülerini ve sevinçlerini paylaşıyor.
AKP’Lİ BİR ADAYA KARŞI İKİNCİ ZAFERİ
Babası ANAP’ın Trabzon’daki kurucularından olan Ekrem İmamoğlu’nun siyasete aktif olarak girmesi ise 2009’da CHP Beylikdüzü İlçe Başkanı olmasıyla gerçekleşti. 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde de kendini Beylikdüzü Belediye Başkan adayı olarak buldu. Beylikdüzü Belediye Başkanlığı koltuğunu AKP’li Yusuf Uzun’dan devralan Ekrem İmamoğlu, ikinci kez AKP’ye karşı zafer elde etti. O şimdi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı. Tabii Anadolu Ajansı ve Yüksek Seçim Kurulu’nun 27 bin oy farkla seçimi kazandığını teyit ettiği sonuçlarla ilgili bir son dakika katakullisi yapılmazsa…
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, adaylık teklifini İmamoğlu ailesini ziyaret ederek iletti.
BEYLİKDÜZÜ’NDEN SONRA İSTANBUL’DA DA SEVİLDİ
İnsan Kaynakları ve Yönetimi Bilim Dalı’nda Yüksek Lisans eğitimi alan Ekrem İmamoğlu’nun vatandaşlarla diyaloğu, ilişkisi çok iyi. Çoluk çocuk, kadın-erkek, genç-yaşlı demeden çok iyi ilişkiler kurup oy versin-vermesin herkesin gönlüne girmeyi başarıyor. Beylikdüzü’nde gitmediği düğün, nişan, cenaze, taziye, ev, iş yeri neredeyse yok gibi.
Sosyal medya hesaplarını incelediğinizde hemen her gün onu ya bir evde çay-kahve içerken, misafir olduğu ev ya da mahalle ahalisiyle kahvaltı yaparken, fakir bir ailenin evinde iftar açarken, insanların acısını, üzüntüsünü ya da sevinci paylaşırken görebilirsiniz.
Sadece seçim süreçlerinde değil, diğer zamanlarda da gerçekleştirdiği bu samimi ilişkileri, 31 Mart öncesinde de herkese gösterdi. Bu samimiyetini birçok kişi fark etmiş olacak ki neredeyse hiç tanınmadan başladığı seçim süreci sonunda ciddi bir oy alarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yeni başkanı oldu.
HERKES BENİ ÇOK SEVECEK
Kendisini zor bir başkanlık süreci bekliyor. Zira İstanbul gibi sorunlar da çok büyük. İhanete uğramış, yüksek yüksek binalarla kalbi hançerlenmiş bir kenti yaşatmaya ve yaşanabilir kılmaya çalışacak. “İstanbul’un çok acil bir değişime ihtiyacı var.” diyor. İstanbul’un kent olmaktan çıkmak üzere olduğunu ifade ediyor. 25 yıldır bu kenti yönetenlerin İstanbul’a ihanet ettiklerini miting meydanlarında kendilerinin de söylediğini belirtiyor. Şu an İstanbul’da yaşayanların yüzde 60’ının mutsuz olduğunu ve ilk fırsatta kenti terk etmek istediğini dile getiriyor. Yapacakları hizmetlerle, Beylikdüzü’nde olduğu gibi, insanları mutlu edeceklerini söylüyor.
İsterseniz, Ekrem İmamoğlu portremizi, yola yeni çıktığı 17 Aralık 2018’de Hürriyet’e verdiği röportajdan bir alıntıyla noktalayalım: “Tanınma sorununu gidereceğimi biliyorum. Göreceksiniz, 350 bin Beylikdüzülü beni anlatacak İstanbul’a… Sadece onlar değil, biriktirdiğim dostlarım da arkamda olacak. Beni tanıdıklarında çok sevecekler, o kadar sevecekler ki ‘Bu benim evladım, kardeşim’ diyecekler.”
[Yıldırım Şimşek] 2.4.2019 [Kronos.News]
Para markayı tercih ediyor [Hasan Cücük]
İngiltere Ligi, şubat 1992’de Premier Lig adını alırken kısa sürede dünyanın bir numarası oluyordu. Basketbol denince akla nasıl NBA geliyorsa, futbol denince Premier Lİg gelmeye başladı. Futbolun mucidi olan İngilizler, dünya çapında yıldızlar yetiştiremedi ama dünyanın en değerli futbol markasının mimarı olmayı başardı.
İngiliz futbolunun kabus yılları 1985’de Heysel Faciası ile başladı. Juventus – Liverpool arasında oynanacak Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası (şimdinin Şampiyonlar Ligi) finali öncesi tribünlerde olay çıkaran İngiliz holiganlar 39 kişinin ölümüne yol açmıştı. UEFA, İngiliz kulüplerini 3 yıl Avrupa kupalarından men ederken, bunu yeterli görmeyen dönemin İngiltere başbakanı ’Demir Leydi’ Margaret Thatcher cezayı 5 yıla çıkarmıştı. 1985-90 arasında holiganizme savaş açan İngiltere, tribünleri esir alan bu urdan kurtulmayı başardı. Holiganizm yenilince, futbol yeniden doğduğu ülkeye döndü. İşte bu dönüşün en önemli meyvesi Premier Lig oluyordu.
Premier Lig’le birlikte ortaya çıkan bir başka marka Manchester United oldu. 1986’da İskoç Alex Ferguson’un çalıştırmaya başladığı Manchester United, Premier Lig’in ilk şampiyonu olarak tarihe geçti. 6 yıllık emeğin karşılığını şampiyonlukla alan ManU’nun bu başarısının geçici olmadığı art arda devam eden şampiyonluklarla sürdü. Alex Ferguson, 2013’te emekliye ayrılırken kulübün müzesinde 13 şampiyonluk kupası bırakıyordu.
Ferguson’un 27 yılda oluşturduğu Manchester United markası son 6 yılda teklemesine rağmen hala bir numara olmaya devam ediyor. Hem de Rus ve Arap sermayesini arkasına alan Chelsea ve Manchester City’e rağmen.. Sponsorların tercihinde hala United ilk sırada olmaya devam ediyor. 2007-08 sezonu baz alındığında sponsorluk gelirlerinde ilk sırada Manchester United yer buldu. O sezon 64 milyon Euro geliri bulunan ManU, aradan geçen 10 yılda zirveyi kimseye kaptırmadı. 2017-18 sezonunda 326 milyon Euro sponsor gelirini kasasına koydu.
United gibi son yıllarda Manchester’in diğer takımı City’de markalaşma yolunda hızla ilerliyor. 2008’de Arap sermayesine satılan City’nin kaderi değişiyordu. Paranın gücüyle gelen şampiyonluğu kalıcı hale getirmek için atılan akıllı adım teknik patronluk görevine Pep Guardiola’nın getirilmesiyle başladı. Barcelona ve Bayern Münih’te müthiş bir başarı grafiği yakalayan Guardiola, yeni nesil teknik adamların en başarılarından biri oldu. City’de 3. yılını geride bırakmaya hazırlanan İspanyol teknik adam ikinci yılında takımını şampiyonluğa taşıdı. Bu sezonda Liverpool’la nefes kesen bir şampiyonluk yarışı veren City, rakibine göre daha avantajlı konumda bulunuyor. Guardiola ile oluşan City markasının sponsor gelirleri de tavan yaptı. 10 yıl önce 21 milyon Euro olan sponsor geliri, 2017-18 sezonunda 253 milyon Euro’ya yükseldi. Guardiola ile markalaşan City, zengin sahipleri sayesinde para sıkıntısı yaşamazdı ama başarının markaya katkısıyla gelir muslukları sadece sahiplerine bağlı kalmamış oldu.
Premier Lig’in Top 6 olarak tanımlanan takımları Manchester United, Manchester City, Arsenal, Liverpool, Arsenal ve Tottenham sponsor gelirleriyle de rakiplerine fark attı. Bu başarının kasaya yansıması oldu. 1985’de kaosun adı olan İngiliz futbolu, 7 yıl gibi kısa sürede hem sorunlarının üstesinden geldi hem de dünya markası bir lig oluşturdu. Türk futbolunun devleri Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor borç batağına sağlanıp, devletin yardımıyla krizden çıkma yolunu ararken, İngiliz kulüpleri darphane gibi para basıyor. Para markaya geliyor. Renk aşkı bir yere kadar oluyor. Kurumsallaşma olmadan hamasetle kulüp gemisi yürümüyor.
Top 6 takımlarının sponsor gelirleri
2007-08
1. Manchester United: 64 milyon Euro
2. Chelsea: 60 milyon Euro
3. Liverpool: 54 milyon Euro
4. Arsenal: 50 milyon Euro
5. Tottenham: 38 milyon Euro
6. Manchester City: 21 milyon Euro
2017-18
1. Manchester United: 326 milyon Euro
2. Manchester City: 253 milyon Euro
3. Chelsea: 206 milyon Euro
4. Liverpool: 185 milyon Euro
5. Arsenal: 126 milyon Euro
6. Tottenham: 125 milyon Euro
[Hasan Cücük] 2.4.2019 [TR724]
İngiliz futbolunun kabus yılları 1985’de Heysel Faciası ile başladı. Juventus – Liverpool arasında oynanacak Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası (şimdinin Şampiyonlar Ligi) finali öncesi tribünlerde olay çıkaran İngiliz holiganlar 39 kişinin ölümüne yol açmıştı. UEFA, İngiliz kulüplerini 3 yıl Avrupa kupalarından men ederken, bunu yeterli görmeyen dönemin İngiltere başbakanı ’Demir Leydi’ Margaret Thatcher cezayı 5 yıla çıkarmıştı. 1985-90 arasında holiganizme savaş açan İngiltere, tribünleri esir alan bu urdan kurtulmayı başardı. Holiganizm yenilince, futbol yeniden doğduğu ülkeye döndü. İşte bu dönüşün en önemli meyvesi Premier Lig oluyordu.
Premier Lig’le birlikte ortaya çıkan bir başka marka Manchester United oldu. 1986’da İskoç Alex Ferguson’un çalıştırmaya başladığı Manchester United, Premier Lig’in ilk şampiyonu olarak tarihe geçti. 6 yıllık emeğin karşılığını şampiyonlukla alan ManU’nun bu başarısının geçici olmadığı art arda devam eden şampiyonluklarla sürdü. Alex Ferguson, 2013’te emekliye ayrılırken kulübün müzesinde 13 şampiyonluk kupası bırakıyordu.
Ferguson’un 27 yılda oluşturduğu Manchester United markası son 6 yılda teklemesine rağmen hala bir numara olmaya devam ediyor. Hem de Rus ve Arap sermayesini arkasına alan Chelsea ve Manchester City’e rağmen.. Sponsorların tercihinde hala United ilk sırada olmaya devam ediyor. 2007-08 sezonu baz alındığında sponsorluk gelirlerinde ilk sırada Manchester United yer buldu. O sezon 64 milyon Euro geliri bulunan ManU, aradan geçen 10 yılda zirveyi kimseye kaptırmadı. 2017-18 sezonunda 326 milyon Euro sponsor gelirini kasasına koydu.
United gibi son yıllarda Manchester’in diğer takımı City’de markalaşma yolunda hızla ilerliyor. 2008’de Arap sermayesine satılan City’nin kaderi değişiyordu. Paranın gücüyle gelen şampiyonluğu kalıcı hale getirmek için atılan akıllı adım teknik patronluk görevine Pep Guardiola’nın getirilmesiyle başladı. Barcelona ve Bayern Münih’te müthiş bir başarı grafiği yakalayan Guardiola, yeni nesil teknik adamların en başarılarından biri oldu. City’de 3. yılını geride bırakmaya hazırlanan İspanyol teknik adam ikinci yılında takımını şampiyonluğa taşıdı. Bu sezonda Liverpool’la nefes kesen bir şampiyonluk yarışı veren City, rakibine göre daha avantajlı konumda bulunuyor. Guardiola ile oluşan City markasının sponsor gelirleri de tavan yaptı. 10 yıl önce 21 milyon Euro olan sponsor geliri, 2017-18 sezonunda 253 milyon Euro’ya yükseldi. Guardiola ile markalaşan City, zengin sahipleri sayesinde para sıkıntısı yaşamazdı ama başarının markaya katkısıyla gelir muslukları sadece sahiplerine bağlı kalmamış oldu.
Premier Lig’in Top 6 olarak tanımlanan takımları Manchester United, Manchester City, Arsenal, Liverpool, Arsenal ve Tottenham sponsor gelirleriyle de rakiplerine fark attı. Bu başarının kasaya yansıması oldu. 1985’de kaosun adı olan İngiliz futbolu, 7 yıl gibi kısa sürede hem sorunlarının üstesinden geldi hem de dünya markası bir lig oluşturdu. Türk futbolunun devleri Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor borç batağına sağlanıp, devletin yardımıyla krizden çıkma yolunu ararken, İngiliz kulüpleri darphane gibi para basıyor. Para markaya geliyor. Renk aşkı bir yere kadar oluyor. Kurumsallaşma olmadan hamasetle kulüp gemisi yürümüyor.
Top 6 takımlarının sponsor gelirleri
2007-08
1. Manchester United: 64 milyon Euro
2. Chelsea: 60 milyon Euro
3. Liverpool: 54 milyon Euro
4. Arsenal: 50 milyon Euro
5. Tottenham: 38 milyon Euro
6. Manchester City: 21 milyon Euro
2017-18
1. Manchester United: 326 milyon Euro
2. Manchester City: 253 milyon Euro
3. Chelsea: 206 milyon Euro
4. Liverpool: 185 milyon Euro
5. Arsenal: 126 milyon Euro
6. Tottenham: 125 milyon Euro
[Hasan Cücük] 2.4.2019 [TR724]
Seçmen ‘kulak çekmedi’, tokat attı! [Erhan Başyurt]
31 Mart Yerel seçimleri iktidarın ‘tarihi hezimet’i ile bitti.
Seçmen, iktidarın ‘kulağını çekmek’ ile yetinmedi, net olarak ‘tokat attı’.
İktidar seçmenin mesajlarını doğru okuyamazsa, bir daha ki sefer ‘tekme’ yiyecektir…
İşte seçmenin sandıkta verdiği mesajlar…
***
BİRİNCİ MESAJ: DEMOKRASİ VE HUKUKA GERİ DÖN!
İktidar, devletin bütün kurum ve imkanlarını kullanarak, yalan ve iftiraya dayalı bir kampanya yürüttü. Kamplaştırdı, düşmanlaştırdı. Seçmenin yarısını ‘terörist’ ilan etti. Halk, kin ve nefrete dayalı politikaları beğenmediğini, seçimi ‘beka sorunu’ olarak görmediğini, AKP’nin iktidarını ‘bekası’ için sorun gördüğünü gösterdi. İktidar, yasaklar ve hukuk sopasıyla boğduğu toplumu rahatlatacak ve ileri demokrasiye geri dönecek ya da hızla kan kaybedecek…
İKİNCİ MESAJ: MHP, AKP’NİN KURDUDUR…
AKP, MHP ile kurduğu ‘Cumhur İttifakı’ sonrası söylemlerini aşırı şekilde milliyetçileştirdi. Bu hem HDP ve ılımlı Kürt seçmeni küstürdü, hem de AKP’ye değil MHP’ye yaradı. MHP, AKP ile ittifak yaptığı Manisa dışında büyük oranda AKP’nin adayları ile yarıştı ve 10 ilde AKP’nin adaylarına karşı kazandı. Ellerinden belediyeleri aldı… MHP adeta içeriden AKP’yi eritti… Hassaten Erdoğan ve medyasının söylemleri ve Süleyman Soylu’nun akla zara çıkışları, gönülsüz HDP seçmenini sandıkta akıllı davranmaya itti ve büyükşehirlerde ‘Millet İttifakı’nın kazanmasını sağladılar…
ÜÇÜNCÜ MESAJ: MİLLİ İRADEYE SAYGI ESASTIR…
AKP, HDP’nin seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp kayyım atadığı tüm belediyelerde açık ara kaybetti. Kendi belediye başkanlarını görevden istifaya zorladığı, milli iradeye saygısızlık yaptığı belediyeleri de kaybetti veya ciddi oy kaybına uğradı. Bundan sonra da benzer bir girişim daha da artan şekilde AKP’nin erimesine ve sandıkta ‘tokat’ yemesine neden olacaktır.
DÖRDÜNCÜ MESAJ: DOĞRU ADAY VE STRATEJİ SEÇİMİ KAZANDIRIR…
AKP’nin hassaten ‘Tek Adam’ rejimine geçmesi ve otoriterleşmesi sonrası en büyük kaygı, ‘’seçimleri sandıkta asla vermeyeceği’’ şeklindeydi. AKP, bu seçimde ispatlanan hile yapsaydı, meşruiyetini kaybedecekti. Muhalefet, doğru adaylarla kazandı. Doğru stratejiler ve sandığa sahip çıkan muhalefet, İstanbul örneğinde olduğu gibi bileğinin hakkıyla kazandı. 25 yıl sonra, Ankara ve İstanbul el değiştirdi. Erdoğan, siyaset basamaklarında yükselişe geçtiği İstanbul’u kaybederek, büyük darbe yedi. Kaybeden, Binali Yıldırım ya da Mehmet Özhaseki değil, bizzat kampanyayı yöneten AKP Genel Başkanı Erdoğan’dır… Onun stratejisidir. Seçim, ‘sandıkta yenilemezler’ mottosunu yıktı ve muhalefetin kendisine güven duymasını, yıllardır hayal kırıklığı yaşayan muhaliflerin de umutlarının yeşermesini sağladı.
BEŞİNCİ MESAJ: EKONOMİK KRİZ SÜRERSE AKP’Yİ BİTİRİR…
AKP’nin kendi seçmeninden de tokat yediği bir gerçek. En büyük sebep, israf, kamu ihalelerinde yolsuzluk, kayırmacılık ve kadrolaşma… İşsizlik, enflasyon, hayat pahalılığı ve uzun süren piyasalardaki durgunluk, AKP’ye kaybettirdi. AKP, ya ekonomiyi toparlar ya da erimeye devam eder. Tanzim Mağazaları gibi ‘makyaj’ hamleler ve ‘‘Mart Nisan’dan, Nisan Mayıs’tan iyi olacak’’ algı operasyonları tutmadı. İktidar, yapısal reformları gerçekleştirmek, kamuda israfı durdurmak ve hukukun üstünlüğünü tesis ederek yerli ve yabancı yatırımcıya güven vermek zorunda…. Aksi halde, çöküşü hızlanarak artacaktır…
ALTINCI MESAJ: İFADE VE FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜ KISITLANAMAZ…
İktidar, medyanın yüzde 95’ine hakim hale geldi. Sosyal medyada şantaj ve tehditle muhalif sesleri susturmaya çalıştı. 200’e yakın özgür medya kuruluşunu KHK’lar ile hukuksuz şekilde kapattı. Türkiye, dünyada en fazla gazeteci hapseden ülke konumunda. Aydınlar, gazeteciler hapis… Üstüne üstelik, muhaliflerin ‘yandaş’ ve ‘kamu’ medyasında yer almalarını, hatta reklamlarını yayınlamalarını engelledi. Sürekli medyasında canlı yayın ve iftira kampanyaları yürüttü… Sonuç tam bir felaket… İfade ve fikir hürriyeti kısıtlanamaz… Fısıltı gazetesi ve sosyal medya da olsa, iktidar hatalarını gizleyemedi ve muhaliflerinin sesini kısamadı. İktidar, özgür medya varken aldığı oylarının altına indi… İktidar, ifade ve fikir özgürlüğünü yok etmeye çalışarak, basın ve yayın özgürlüğünü, haber alma ve verme hürriyetini kısarak, sadece sadece kendi ayağına sıkıyor…
SANDIKTAN MUHALEFETE MESAJLAR…
Yerel seçimin muhalefet partilerine mesajı da küçümsenemez…
Seçimin birinci kaybedeni AKP’dir… 3’ü büyükşehir 9 belediyeyi kaybetmiştir…
Buna karşılık, 12 belediye kazanan MHP, Cumhur İttifakı’nın kazananıdır…
Seçimin asıl kazanını ise ‘Millet İttifakı’ ve CHP’dir…
CHP, ister ortak adaylar isterse tek başına olduğu bir çok ilde başarılı olmuştur. Büyük oranda doğru adaylar göstermeyi başardı ve HDP’yi de küstürmediği için adaylarına destek alabildi. Kırklareli ve Zonguldak’ta aday hatası yaptıkları bir gerçek ama, Artvin, Ardahan, Bilecik, Bolu, Kırşehir’i kazanarak bunu telafi etti. CHP, belediyecilikte kazandığı yerlerde başarısını sürdürüyor. Yeni kazandıkları belediyeler, genel seçimlerde de oy potansiyellerini olumlu etkileyecektir.
İYİ Parti ise, CHP’nin ortak adaylarının olduğu yerlerde kazandı, kendisinin ortak aday gösterdiği veya tek başına aday gösterdiği yerlerde kaybetti. Akşener, kişisel olarak beğenilen bir lider olsa da, milliyetçi söylemleri ve yanlış adaylarla Manisa ve Balıkesir’i kazanabilecekken kaybetti. Akşener, sadece MHP’den oy alma telaşı yerine, AKP’den, DYP, ANAP ve DP tabanlarından da oy alabileceği, merkez sağa doğru bir açılım yapmak zorunda. Aksi halde, küçük bir parti ve ittifakın küçülen ortağı olarak eriyecektir…
HDP, elindeki 4 belediyeyi kaybetti. Kars’ı ise kazandı… Aslında Doğu’da kaybetti, ancak Batı’da, iktidarı zayıf düşürmek için seçilemeyeceğini bildiği yerlere aday koymayarak, Millet İttifakı’na kazandırdı. İstanbul, Ankara, Adana, Mersin, Antalya onların desteği olmadan kazanılamazdı… Muhalefet, HDP’ye sahip çıkmalı, hassaten Demirtaş ve tutuklu vekillerinin, daha doğrusu ‘siyasi esirler’in tahliyesi için çaba sarfetmeli ve genel seçimlere kadar, HDP seçmeninin kalbini kazanmalıdır…
***
Sonuç olarak, AKP’nin ‘küskünleri’ ve muhalif seçmen, 31 Mart Yerel Seçimleri’nin ‘köprüden sonraki ilk çıkış’ olma özelliğini ve iktidara ‘uyarı’ya dönüştürmeyi başardı. Adeta, siyasi mühendislik yaptı. Muhalefetin umutlarını yeşertti, iktidara da toparlanma fırsatı verdi…
Türk siyasi hayatının geleceği, AKP’nin mesajı alıp almadığına, muhalefetin başarının kapısını aralayan stratejisini daha da akıllıca ileri taşıyıp taşımayacağına göre şekillenecektir…
[Erhan Başyurt] 2.4.2019 [TR724]
Seçmen, iktidarın ‘kulağını çekmek’ ile yetinmedi, net olarak ‘tokat attı’.
İktidar seçmenin mesajlarını doğru okuyamazsa, bir daha ki sefer ‘tekme’ yiyecektir…
İşte seçmenin sandıkta verdiği mesajlar…
***
BİRİNCİ MESAJ: DEMOKRASİ VE HUKUKA GERİ DÖN!
İktidar, devletin bütün kurum ve imkanlarını kullanarak, yalan ve iftiraya dayalı bir kampanya yürüttü. Kamplaştırdı, düşmanlaştırdı. Seçmenin yarısını ‘terörist’ ilan etti. Halk, kin ve nefrete dayalı politikaları beğenmediğini, seçimi ‘beka sorunu’ olarak görmediğini, AKP’nin iktidarını ‘bekası’ için sorun gördüğünü gösterdi. İktidar, yasaklar ve hukuk sopasıyla boğduğu toplumu rahatlatacak ve ileri demokrasiye geri dönecek ya da hızla kan kaybedecek…
İKİNCİ MESAJ: MHP, AKP’NİN KURDUDUR…
AKP, MHP ile kurduğu ‘Cumhur İttifakı’ sonrası söylemlerini aşırı şekilde milliyetçileştirdi. Bu hem HDP ve ılımlı Kürt seçmeni küstürdü, hem de AKP’ye değil MHP’ye yaradı. MHP, AKP ile ittifak yaptığı Manisa dışında büyük oranda AKP’nin adayları ile yarıştı ve 10 ilde AKP’nin adaylarına karşı kazandı. Ellerinden belediyeleri aldı… MHP adeta içeriden AKP’yi eritti… Hassaten Erdoğan ve medyasının söylemleri ve Süleyman Soylu’nun akla zara çıkışları, gönülsüz HDP seçmenini sandıkta akıllı davranmaya itti ve büyükşehirlerde ‘Millet İttifakı’nın kazanmasını sağladılar…
ÜÇÜNCÜ MESAJ: MİLLİ İRADEYE SAYGI ESASTIR…
AKP, HDP’nin seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp kayyım atadığı tüm belediyelerde açık ara kaybetti. Kendi belediye başkanlarını görevden istifaya zorladığı, milli iradeye saygısızlık yaptığı belediyeleri de kaybetti veya ciddi oy kaybına uğradı. Bundan sonra da benzer bir girişim daha da artan şekilde AKP’nin erimesine ve sandıkta ‘tokat’ yemesine neden olacaktır.
DÖRDÜNCÜ MESAJ: DOĞRU ADAY VE STRATEJİ SEÇİMİ KAZANDIRIR…
AKP’nin hassaten ‘Tek Adam’ rejimine geçmesi ve otoriterleşmesi sonrası en büyük kaygı, ‘’seçimleri sandıkta asla vermeyeceği’’ şeklindeydi. AKP, bu seçimde ispatlanan hile yapsaydı, meşruiyetini kaybedecekti. Muhalefet, doğru adaylarla kazandı. Doğru stratejiler ve sandığa sahip çıkan muhalefet, İstanbul örneğinde olduğu gibi bileğinin hakkıyla kazandı. 25 yıl sonra, Ankara ve İstanbul el değiştirdi. Erdoğan, siyaset basamaklarında yükselişe geçtiği İstanbul’u kaybederek, büyük darbe yedi. Kaybeden, Binali Yıldırım ya da Mehmet Özhaseki değil, bizzat kampanyayı yöneten AKP Genel Başkanı Erdoğan’dır… Onun stratejisidir. Seçim, ‘sandıkta yenilemezler’ mottosunu yıktı ve muhalefetin kendisine güven duymasını, yıllardır hayal kırıklığı yaşayan muhaliflerin de umutlarının yeşermesini sağladı.
BEŞİNCİ MESAJ: EKONOMİK KRİZ SÜRERSE AKP’Yİ BİTİRİR…
AKP’nin kendi seçmeninden de tokat yediği bir gerçek. En büyük sebep, israf, kamu ihalelerinde yolsuzluk, kayırmacılık ve kadrolaşma… İşsizlik, enflasyon, hayat pahalılığı ve uzun süren piyasalardaki durgunluk, AKP’ye kaybettirdi. AKP, ya ekonomiyi toparlar ya da erimeye devam eder. Tanzim Mağazaları gibi ‘makyaj’ hamleler ve ‘‘Mart Nisan’dan, Nisan Mayıs’tan iyi olacak’’ algı operasyonları tutmadı. İktidar, yapısal reformları gerçekleştirmek, kamuda israfı durdurmak ve hukukun üstünlüğünü tesis ederek yerli ve yabancı yatırımcıya güven vermek zorunda…. Aksi halde, çöküşü hızlanarak artacaktır…
ALTINCI MESAJ: İFADE VE FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜ KISITLANAMAZ…
İktidar, medyanın yüzde 95’ine hakim hale geldi. Sosyal medyada şantaj ve tehditle muhalif sesleri susturmaya çalıştı. 200’e yakın özgür medya kuruluşunu KHK’lar ile hukuksuz şekilde kapattı. Türkiye, dünyada en fazla gazeteci hapseden ülke konumunda. Aydınlar, gazeteciler hapis… Üstüne üstelik, muhaliflerin ‘yandaş’ ve ‘kamu’ medyasında yer almalarını, hatta reklamlarını yayınlamalarını engelledi. Sürekli medyasında canlı yayın ve iftira kampanyaları yürüttü… Sonuç tam bir felaket… İfade ve fikir hürriyeti kısıtlanamaz… Fısıltı gazetesi ve sosyal medya da olsa, iktidar hatalarını gizleyemedi ve muhaliflerinin sesini kısamadı. İktidar, özgür medya varken aldığı oylarının altına indi… İktidar, ifade ve fikir özgürlüğünü yok etmeye çalışarak, basın ve yayın özgürlüğünü, haber alma ve verme hürriyetini kısarak, sadece sadece kendi ayağına sıkıyor…
SANDIKTAN MUHALEFETE MESAJLAR…
Yerel seçimin muhalefet partilerine mesajı da küçümsenemez…
Seçimin birinci kaybedeni AKP’dir… 3’ü büyükşehir 9 belediyeyi kaybetmiştir…
Buna karşılık, 12 belediye kazanan MHP, Cumhur İttifakı’nın kazananıdır…
Seçimin asıl kazanını ise ‘Millet İttifakı’ ve CHP’dir…
CHP, ister ortak adaylar isterse tek başına olduğu bir çok ilde başarılı olmuştur. Büyük oranda doğru adaylar göstermeyi başardı ve HDP’yi de küstürmediği için adaylarına destek alabildi. Kırklareli ve Zonguldak’ta aday hatası yaptıkları bir gerçek ama, Artvin, Ardahan, Bilecik, Bolu, Kırşehir’i kazanarak bunu telafi etti. CHP, belediyecilikte kazandığı yerlerde başarısını sürdürüyor. Yeni kazandıkları belediyeler, genel seçimlerde de oy potansiyellerini olumlu etkileyecektir.
İYİ Parti ise, CHP’nin ortak adaylarının olduğu yerlerde kazandı, kendisinin ortak aday gösterdiği veya tek başına aday gösterdiği yerlerde kaybetti. Akşener, kişisel olarak beğenilen bir lider olsa da, milliyetçi söylemleri ve yanlış adaylarla Manisa ve Balıkesir’i kazanabilecekken kaybetti. Akşener, sadece MHP’den oy alma telaşı yerine, AKP’den, DYP, ANAP ve DP tabanlarından da oy alabileceği, merkez sağa doğru bir açılım yapmak zorunda. Aksi halde, küçük bir parti ve ittifakın küçülen ortağı olarak eriyecektir…
HDP, elindeki 4 belediyeyi kaybetti. Kars’ı ise kazandı… Aslında Doğu’da kaybetti, ancak Batı’da, iktidarı zayıf düşürmek için seçilemeyeceğini bildiği yerlere aday koymayarak, Millet İttifakı’na kazandırdı. İstanbul, Ankara, Adana, Mersin, Antalya onların desteği olmadan kazanılamazdı… Muhalefet, HDP’ye sahip çıkmalı, hassaten Demirtaş ve tutuklu vekillerinin, daha doğrusu ‘siyasi esirler’in tahliyesi için çaba sarfetmeli ve genel seçimlere kadar, HDP seçmeninin kalbini kazanmalıdır…
***
Sonuç olarak, AKP’nin ‘küskünleri’ ve muhalif seçmen, 31 Mart Yerel Seçimleri’nin ‘köprüden sonraki ilk çıkış’ olma özelliğini ve iktidara ‘uyarı’ya dönüştürmeyi başardı. Adeta, siyasi mühendislik yaptı. Muhalefetin umutlarını yeşertti, iktidara da toparlanma fırsatı verdi…
Türk siyasi hayatının geleceği, AKP’nin mesajı alıp almadığına, muhalefetin başarının kapısını aralayan stratejisini daha da akıllıca ileri taşıyıp taşımayacağına göre şekillenecektir…
[Erhan Başyurt] 2.4.2019 [TR724]
Avrasyacı derin yapı seçimde kimi destekledi? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Bana göre 2019 yerel seçimlerini değerlendirirken, salt belediye başkanlarının seçildiği, yerel politikanın ağır bastığı, oturmuş bir politik sistemin rutin seçimlerinden bahsedilemez. Hiçbir şeyde hemfikir olamasa da, sanırım bu noktada hemfikirdi 31 Mart 2019 akşamı Türkiye toplumu. Herkesin beklentileri farklıydı bu seçimlerde. Fakat yine herkes, bu seçimlerin sonuçlarının Türkiye genel siyasetine olacak büyük etkisinden emindi.
Ben bir siyaset bilimci olarak seçimlerden önce pozisyonumu belli ettim ve muhalefet partileri tarafından seçimin boykot edilmesinin, rejimi zor duruma düşürecek ve değişimi tetikleyecek tek opsiyon olduğunu vurguladım. Bunu hem TR724’teki yazılarımda, hem de Twitter mesajlarımla yaptım. Tabi öncelikle şunu belirteyim, bazıları tarafından çok yanlış anlaşıldım. Sanki partilerin boykotu değil de seçmenlerin boykotundan bahsediyormuşum gibi, tavsiye ettiğim şeyin rejime hizmet ettiğini söyleyenlere kadar cidden sert şekilde eleştirildim. Olsun, hiç gocunmadan ve kimseye de sitem etmeden, bu sebep olduğum polemikten bile gayet memnun olduğumu belirtmem gerek.
Halen bu seçimlerin özgür ve adil olarak gerçekleşmediğini savunuyorum. Gerekçe mi? Çok basit: bugün mevcut rejim istediğini seçilmiş belediye başkanlığı görevinden alabilmekte midir? Hatta milletvekillerini hapse tıkabilmekte midir? Başta doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesindeki Kürtlerin çoğunluk oluşturduğu iller ve ilçeler, yüzlerce belediye başkanı ve belediye meclis üyesi görevlerinden alınıp içeri tıkılmışlar mıdır? Bunlardan boşalan yerlere, rejim kendine yakın olan isimleri kayyum olarak atamış mıdır? Bu sorulara “hayır” diyeniniz var mı? Şimdi biraz gerçekçi olalım. Bu koşullar altında yeniden yerel yönetici seçmek ve bunu demokrasi diye yutturmak sadece Türkiye gibi otoriter rejimlerde mümkündür. Günümüzdeki otoriter rejimler, demokrasiden tümüyle uzaklaşmış bir görüntü vermeye çekiniyor. Özellikle de yeteri kadar yer altı ve hammadde kaynaklarına sahip olmayan ülkelerde, uluslararası işbirliği olmaksızın ekonominin çarklarının döndürülmesi olanaksız. Rusya gibi dehşet dengesi yaratacak nükleer silahlarınız ve petrol-doğal gaz denizi üzerinde yüzen bir coğrafyanız yoksa, tümüyle seçim sürecinden kopuk bir sistem oluşturmanız çok maliyetli. Türkiye, bu tür ülkelere iyi bir örnektir. Ne petrolü var, ne de doğal gazı. 1980’lerde ben ilkokula giderken “kendi kendisine yeten” bir tarım ekonomisiyle ön plandaydı. Bugün o da yok. Yani Türkiye’yi yönetenler ister istemez dünyayla işbirliğine devam etmek durumundalar.
Neden Rusya’ya yanaşıyor Ankara?
Zaten tam da bu nedenle, tıpkı ağaçtan ağaca atlayan ve sarmaşıklara tutunarak ilerleyen bir maymun gibi, diğer sarmaşığı yakalamadan tuttuğu sarmaşığı bırakmıyor! NATO’dan koparken, Rusya’ya yanaşması budur. Neden NATO’dan uzaklaşıyor? Neden Rusya’ya yanaşıyor Ankara? Bu sorular, 2019 seçimlerinde adaylar arasında hiç tartışılmamasına, hatta strateji yazan köşe yazarlarınca gündeme getirilmemesine karşın, arada bir korelasyon vardır.
Her şeyden önce şunu tespit edelim. Bu seçimlerde derin yapı neyi seçti, daha doğrusu derin yapı için alternatifler neydi buna bakmak gerekiyor. Derin yapı, Erdoğan’ın işbirliği yaptığı askeri-bürokratik etkin bir güç. Defalarca yazdım, hatta bu hipotezi ilk ortaya atan benim. 17 Aralık sonrasında “devlete kumpas” geri vitesi ile Ergenekon ve türevi ne kadar darbe tezgâhı varsa, sorumluları yargılandı ve hüküm giydi. O dönem, dönemin başbakanı Erdoğan Ergenekon (ve diğer davaların) savcısı olduğunu ilan etmişti. Venedik Komisyonu, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve Batılı müttefikler, daha önce Yunanistan’da, Portekiz’de ve İspanya’da tanık oldukları darbelerle hesaplaşma sürecine tam destek veriyorlardı. Yetmez ama evet de böyle bir şeydi. Türkiye demokratikleşiyor, normalleşiyor, sivilleşiyor, vesayet rejimi (veya Hale’in veto rejimi dediği şey) ortadan kalkıyordu.
Ergenekoncular karşılığında Erdoğan’a dokunulmazlık verdi
Sonra 17 Aralık oldu. Ergenekoncular “Türk ordusuna kumpas kuruldu” denerek serbest bırakıldı. Karşılığında Erdoğan’a dokunulmazlık verdiler. Onu ve yakın çevresini Yüce Divan’dan kurtardılar. Ve anlaşmanın gereği olarak onu Kürt siyasetinde Çözüm Sürecini sonlandırmaya zorladılar. Bu arada hem Cemaat’i ortadan kaldırmak, hem de Batı yönelimli dış politikayı sonlandırmak gibi koşulları Erdoğan’a dayattılar. Aynı zamanda bu içeriden çıkartılan Ergenekoncu tayfa TSK’ya döndü. Daha önce fişledikleri NATO yanlısı mülayim subaylarla mücadeleye başladı. Ruslarla derin ilişkileri vardı. Batı yönelimli Türkiye’nin AB kriterleri çerçevesinde fazlaca demokratikleşmesinin kendilerinin sonu olacağını biliyorlardı. Tahakkümlerini devam ettirmenin yolu Batı yörüngesinden çıkmaktı. Rusya, Batı’nın sağladığı tüm silahları ve askeri teknolojileri sağlayabilecek, burnumuzun dibindeki büyük güçtü. Rusya üzerinden Batıyı dengelemek ve Rusya ile stratejik ortaklık kurduktan sonra fiilen Batı kulübünü terk etmek stratejisiyle Suriye’de Türkiye’yi Rusya’ya mecbur ederek – ve Suriye Kürtlerine destek olan ABD paravanı üzerinden – ülkeyi Batı’dan kopardılar. Ve üçüncü sınıf, Orta Asya veya Kafkasya cumhuriyetleri ayarında bir rejimi inşa ettiler. Bu rejimin vitrininde Erdoğan’ı tuttular. Erdoğan, tüm Avrasyacı politikaları İslamcı ve merkez sağ seçmenlere “tercüme ediyor”, böylece Batı’ya kafa tutan reis söylemiyle kitleleri uyutarak, Ergenekoncuların ekmeğine yağ sürüyordu.
Biz bu sistemi biliyorduk, ama bu rejimde kim etkin güç, bundan emin olamıyorduk. Genelde bu tür rejimlerde orduyu elinde tutan rejimi kontrol eder. Erdoğan kanımca orduyu kontrol edecek enstrümanlara sahip değildi. 15 Temmuz kontrollü darbesi, bu bağlamda çok önemlidir. Her ne kadar Erdoğan bu kalkışmadan haberli de olsa, fişlemeler ve operasyon TSK içindeki bir dinamik olmadan gerçekleştirilemezdi. Bu operasyonu işte bahsettiğim Ergenekoncu derin yapı gerçekleştirdi. Perinçek bu fişlemelerin çok önceden yapıldığını söyledi zaten. Dolayısıyla bu bir sır değil. Şimdi ana mesele, Erdoğan mı bu yapıyı kontrolünde tutuyordu, yoksa bu yapı mı Erdoğan’ı kontrol etmekteydi? Bunun çok ciddi bir kanıt ya da göstergesi yoktu.
Ta ki 31 Mart seçimlerine dek!
Erdoğan 2018 yazından itibaren çok kan kaybetti ve güçsüzleşti. Ekonomideki yapısal sorunlar ciddi belirtiler vermeye başladı. Türk lirasının devalüe olması ve çakılması, ödemeler dengesini bozdu. Dahası, enflasyonu körükledi. Enflasyon özellikle vatandaşın gıda ve yaşam malzemeleri bazında yüzde 40’lara geldi. İşsizlik zaten en tepe noktalardaydı. Dış ticaret açığı, malum sebeplerden dolayı hızla yükseldi. Kişi başı gelir yüzde on-on beş geriledi. Satın alma gücü düştü. Ve Erdoğan riyaseti inandırıcılığını yitirmeye başladı.
İşte 2019 yerel seçimlerinde Ergenekon’un önünde duran manzara-ı umumiye buydu. Şimdi siz olsanız, Erdoğan sonrası bir durumun hazırlığına girişmez misiniz? Ergenekon’un Erdoğan’la işbirliğinin zeminini Erdoğan’ın karizması oluşturuyordu. Bu karizmanın ana ekseni, AKP döneminde vatandaşın yaşam standartlarında gelinen olumlu noktaydı. Bu standartlar korkunç bir şekilde düşünce, halkın giderek alternatif arayışına gireceği, adeta bir matematik gerçeklikti.
Ergenekon bu nedenle Erdoğan sonrasının hazırlığını devreye soktu. Tabi bir ani değişimden ziyade, ılıman ve yavaş bir süreç öngörüldü. Zaten CHP ve İYİ Parti rejimin diskurunu Erdoğan kadar benimsemiş durumdaydı. Gerek Kürt politikasında, gerekse Cemaat’e yönelik tutumda (“FETÖ” söylemi mesela!) gerekse de Batı’dan kopan dış politika artı anti-Batıcı söylemler konusunda CHP ve İYİ Parti Ergenekon’a çok yakın pozisyondaydılar. Bu bakımdan ikisi de Erdoğan sonrası dönemin yeni Cumhur ittifakı olabilirlerdi. MHP zaten Ergenekon’un oyuncağıydı. Nasıl şık diye MHP’yi Erdoğan’a eklemlemişlerdi? Şimdi onları aynı MHP’yi CHP-İYİ Parti mevziine eklemlemede kim tutabilirdi? Dahası, Erdoğan sonrası dönemde, Erdoğan’a yakın Truva atları da hemen bu yeni Cumhur ittifakına dâhil ediliverirlerdi.
İşte Ankara ve İstanbul’un kazanılması, CHP-İYİ Parti ittifakının derin yapı açısından dikkate değer bir yedek oyuncu, bir yeni vitrin adayı olması yönünde çok dikkate değer bir adımdır. Ergenekon seçimini şu yönde kullandı: Erdoğan’ın son kullanma tarihi daha bitmedi, ama biz kendimizi ani bir gelişmeye (mesela piyasaların bir sabah çökmüş bir halde bulunmasına, doların 10 lira seviyesine fırlamasına falan) hazırlayalım! İşte kurmay zekâ tam da budur. Riske atamayacakları şey, içeri attıkları 30 bin civarı TSK personelinin ezkaza çıkması ve kendilerine TSK’yı dar etmesidir!
Oysa ben realistim! Hepsi bu!
Bazıları bana kızıyor. Çünkü umutlular ve beni umut kırıcı olmakla itham ediyorlar. Oysa ben realistim! Hepsi bu! Size masal anlatamam. Bu sizlere haksızlık olur. CHP belediyeleri üzerinden bir demokratikleşme olmaz. Erdoğan giderse de bir demokratikleşme olmaz! Önemli olan rejimin gitmesi! Bu seçimler gösterdi ki, rejimin başat olan unsuru derin yapı. Bunu görüyorum. Ve pansumancılık yapmayacağım. Hayal tüccarlığı esasında çok kolaydır. Herkes benden iyi haberler bekliyor. Ama bu fareli köyün kavalcılığı olmaz mı? Gerçekleri görelim. Türkiye demokrasisini yitirdi. Yeniden kurmak öyle kolay değil! Özellikle 510 bin gözaltı-tutuklama olmuşsa, 30 bin öğrenci bugün siyasi nedenlerle hapisteyse, milletvekilleri, belediye başkanları gayet keyfi şekilde içeri atılıyorlarsa, 180 bin memur KHK’lık olmuşsa. Benim çocuklarımın pasaportunu bile iptal edecek kadar gözü dönmüş faşizan bir rejime demokrasi muamelesi yapacak kadar aklımı kaçırmadım! Gerçekler acıdır. Ama onları kabul etmeden, olumsuzluklarından kurtulamazsınız. Demokrasi ve insan haklarına dayalı bir hukuk devleti ise, Polyanna’cılık oynayarak gelmeyecek!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 2.4.2019 [TR724]
Ben bir siyaset bilimci olarak seçimlerden önce pozisyonumu belli ettim ve muhalefet partileri tarafından seçimin boykot edilmesinin, rejimi zor duruma düşürecek ve değişimi tetikleyecek tek opsiyon olduğunu vurguladım. Bunu hem TR724’teki yazılarımda, hem de Twitter mesajlarımla yaptım. Tabi öncelikle şunu belirteyim, bazıları tarafından çok yanlış anlaşıldım. Sanki partilerin boykotu değil de seçmenlerin boykotundan bahsediyormuşum gibi, tavsiye ettiğim şeyin rejime hizmet ettiğini söyleyenlere kadar cidden sert şekilde eleştirildim. Olsun, hiç gocunmadan ve kimseye de sitem etmeden, bu sebep olduğum polemikten bile gayet memnun olduğumu belirtmem gerek.
Halen bu seçimlerin özgür ve adil olarak gerçekleşmediğini savunuyorum. Gerekçe mi? Çok basit: bugün mevcut rejim istediğini seçilmiş belediye başkanlığı görevinden alabilmekte midir? Hatta milletvekillerini hapse tıkabilmekte midir? Başta doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesindeki Kürtlerin çoğunluk oluşturduğu iller ve ilçeler, yüzlerce belediye başkanı ve belediye meclis üyesi görevlerinden alınıp içeri tıkılmışlar mıdır? Bunlardan boşalan yerlere, rejim kendine yakın olan isimleri kayyum olarak atamış mıdır? Bu sorulara “hayır” diyeniniz var mı? Şimdi biraz gerçekçi olalım. Bu koşullar altında yeniden yerel yönetici seçmek ve bunu demokrasi diye yutturmak sadece Türkiye gibi otoriter rejimlerde mümkündür. Günümüzdeki otoriter rejimler, demokrasiden tümüyle uzaklaşmış bir görüntü vermeye çekiniyor. Özellikle de yeteri kadar yer altı ve hammadde kaynaklarına sahip olmayan ülkelerde, uluslararası işbirliği olmaksızın ekonominin çarklarının döndürülmesi olanaksız. Rusya gibi dehşet dengesi yaratacak nükleer silahlarınız ve petrol-doğal gaz denizi üzerinde yüzen bir coğrafyanız yoksa, tümüyle seçim sürecinden kopuk bir sistem oluşturmanız çok maliyetli. Türkiye, bu tür ülkelere iyi bir örnektir. Ne petrolü var, ne de doğal gazı. 1980’lerde ben ilkokula giderken “kendi kendisine yeten” bir tarım ekonomisiyle ön plandaydı. Bugün o da yok. Yani Türkiye’yi yönetenler ister istemez dünyayla işbirliğine devam etmek durumundalar.
Neden Rusya’ya yanaşıyor Ankara?
Zaten tam da bu nedenle, tıpkı ağaçtan ağaca atlayan ve sarmaşıklara tutunarak ilerleyen bir maymun gibi, diğer sarmaşığı yakalamadan tuttuğu sarmaşığı bırakmıyor! NATO’dan koparken, Rusya’ya yanaşması budur. Neden NATO’dan uzaklaşıyor? Neden Rusya’ya yanaşıyor Ankara? Bu sorular, 2019 seçimlerinde adaylar arasında hiç tartışılmamasına, hatta strateji yazan köşe yazarlarınca gündeme getirilmemesine karşın, arada bir korelasyon vardır.
Her şeyden önce şunu tespit edelim. Bu seçimlerde derin yapı neyi seçti, daha doğrusu derin yapı için alternatifler neydi buna bakmak gerekiyor. Derin yapı, Erdoğan’ın işbirliği yaptığı askeri-bürokratik etkin bir güç. Defalarca yazdım, hatta bu hipotezi ilk ortaya atan benim. 17 Aralık sonrasında “devlete kumpas” geri vitesi ile Ergenekon ve türevi ne kadar darbe tezgâhı varsa, sorumluları yargılandı ve hüküm giydi. O dönem, dönemin başbakanı Erdoğan Ergenekon (ve diğer davaların) savcısı olduğunu ilan etmişti. Venedik Komisyonu, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve Batılı müttefikler, daha önce Yunanistan’da, Portekiz’de ve İspanya’da tanık oldukları darbelerle hesaplaşma sürecine tam destek veriyorlardı. Yetmez ama evet de böyle bir şeydi. Türkiye demokratikleşiyor, normalleşiyor, sivilleşiyor, vesayet rejimi (veya Hale’in veto rejimi dediği şey) ortadan kalkıyordu.
Ergenekoncular karşılığında Erdoğan’a dokunulmazlık verdi
Sonra 17 Aralık oldu. Ergenekoncular “Türk ordusuna kumpas kuruldu” denerek serbest bırakıldı. Karşılığında Erdoğan’a dokunulmazlık verdiler. Onu ve yakın çevresini Yüce Divan’dan kurtardılar. Ve anlaşmanın gereği olarak onu Kürt siyasetinde Çözüm Sürecini sonlandırmaya zorladılar. Bu arada hem Cemaat’i ortadan kaldırmak, hem de Batı yönelimli dış politikayı sonlandırmak gibi koşulları Erdoğan’a dayattılar. Aynı zamanda bu içeriden çıkartılan Ergenekoncu tayfa TSK’ya döndü. Daha önce fişledikleri NATO yanlısı mülayim subaylarla mücadeleye başladı. Ruslarla derin ilişkileri vardı. Batı yönelimli Türkiye’nin AB kriterleri çerçevesinde fazlaca demokratikleşmesinin kendilerinin sonu olacağını biliyorlardı. Tahakkümlerini devam ettirmenin yolu Batı yörüngesinden çıkmaktı. Rusya, Batı’nın sağladığı tüm silahları ve askeri teknolojileri sağlayabilecek, burnumuzun dibindeki büyük güçtü. Rusya üzerinden Batıyı dengelemek ve Rusya ile stratejik ortaklık kurduktan sonra fiilen Batı kulübünü terk etmek stratejisiyle Suriye’de Türkiye’yi Rusya’ya mecbur ederek – ve Suriye Kürtlerine destek olan ABD paravanı üzerinden – ülkeyi Batı’dan kopardılar. Ve üçüncü sınıf, Orta Asya veya Kafkasya cumhuriyetleri ayarında bir rejimi inşa ettiler. Bu rejimin vitrininde Erdoğan’ı tuttular. Erdoğan, tüm Avrasyacı politikaları İslamcı ve merkez sağ seçmenlere “tercüme ediyor”, böylece Batı’ya kafa tutan reis söylemiyle kitleleri uyutarak, Ergenekoncuların ekmeğine yağ sürüyordu.
Biz bu sistemi biliyorduk, ama bu rejimde kim etkin güç, bundan emin olamıyorduk. Genelde bu tür rejimlerde orduyu elinde tutan rejimi kontrol eder. Erdoğan kanımca orduyu kontrol edecek enstrümanlara sahip değildi. 15 Temmuz kontrollü darbesi, bu bağlamda çok önemlidir. Her ne kadar Erdoğan bu kalkışmadan haberli de olsa, fişlemeler ve operasyon TSK içindeki bir dinamik olmadan gerçekleştirilemezdi. Bu operasyonu işte bahsettiğim Ergenekoncu derin yapı gerçekleştirdi. Perinçek bu fişlemelerin çok önceden yapıldığını söyledi zaten. Dolayısıyla bu bir sır değil. Şimdi ana mesele, Erdoğan mı bu yapıyı kontrolünde tutuyordu, yoksa bu yapı mı Erdoğan’ı kontrol etmekteydi? Bunun çok ciddi bir kanıt ya da göstergesi yoktu.
Ta ki 31 Mart seçimlerine dek!
Erdoğan 2018 yazından itibaren çok kan kaybetti ve güçsüzleşti. Ekonomideki yapısal sorunlar ciddi belirtiler vermeye başladı. Türk lirasının devalüe olması ve çakılması, ödemeler dengesini bozdu. Dahası, enflasyonu körükledi. Enflasyon özellikle vatandaşın gıda ve yaşam malzemeleri bazında yüzde 40’lara geldi. İşsizlik zaten en tepe noktalardaydı. Dış ticaret açığı, malum sebeplerden dolayı hızla yükseldi. Kişi başı gelir yüzde on-on beş geriledi. Satın alma gücü düştü. Ve Erdoğan riyaseti inandırıcılığını yitirmeye başladı.
İşte 2019 yerel seçimlerinde Ergenekon’un önünde duran manzara-ı umumiye buydu. Şimdi siz olsanız, Erdoğan sonrası bir durumun hazırlığına girişmez misiniz? Ergenekon’un Erdoğan’la işbirliğinin zeminini Erdoğan’ın karizması oluşturuyordu. Bu karizmanın ana ekseni, AKP döneminde vatandaşın yaşam standartlarında gelinen olumlu noktaydı. Bu standartlar korkunç bir şekilde düşünce, halkın giderek alternatif arayışına gireceği, adeta bir matematik gerçeklikti.
Ergenekon bu nedenle Erdoğan sonrasının hazırlığını devreye soktu. Tabi bir ani değişimden ziyade, ılıman ve yavaş bir süreç öngörüldü. Zaten CHP ve İYİ Parti rejimin diskurunu Erdoğan kadar benimsemiş durumdaydı. Gerek Kürt politikasında, gerekse Cemaat’e yönelik tutumda (“FETÖ” söylemi mesela!) gerekse de Batı’dan kopan dış politika artı anti-Batıcı söylemler konusunda CHP ve İYİ Parti Ergenekon’a çok yakın pozisyondaydılar. Bu bakımdan ikisi de Erdoğan sonrası dönemin yeni Cumhur ittifakı olabilirlerdi. MHP zaten Ergenekon’un oyuncağıydı. Nasıl şık diye MHP’yi Erdoğan’a eklemlemişlerdi? Şimdi onları aynı MHP’yi CHP-İYİ Parti mevziine eklemlemede kim tutabilirdi? Dahası, Erdoğan sonrası dönemde, Erdoğan’a yakın Truva atları da hemen bu yeni Cumhur ittifakına dâhil ediliverirlerdi.
İşte Ankara ve İstanbul’un kazanılması, CHP-İYİ Parti ittifakının derin yapı açısından dikkate değer bir yedek oyuncu, bir yeni vitrin adayı olması yönünde çok dikkate değer bir adımdır. Ergenekon seçimini şu yönde kullandı: Erdoğan’ın son kullanma tarihi daha bitmedi, ama biz kendimizi ani bir gelişmeye (mesela piyasaların bir sabah çökmüş bir halde bulunmasına, doların 10 lira seviyesine fırlamasına falan) hazırlayalım! İşte kurmay zekâ tam da budur. Riske atamayacakları şey, içeri attıkları 30 bin civarı TSK personelinin ezkaza çıkması ve kendilerine TSK’yı dar etmesidir!
Oysa ben realistim! Hepsi bu!
Bazıları bana kızıyor. Çünkü umutlular ve beni umut kırıcı olmakla itham ediyorlar. Oysa ben realistim! Hepsi bu! Size masal anlatamam. Bu sizlere haksızlık olur. CHP belediyeleri üzerinden bir demokratikleşme olmaz. Erdoğan giderse de bir demokratikleşme olmaz! Önemli olan rejimin gitmesi! Bu seçimler gösterdi ki, rejimin başat olan unsuru derin yapı. Bunu görüyorum. Ve pansumancılık yapmayacağım. Hayal tüccarlığı esasında çok kolaydır. Herkes benden iyi haberler bekliyor. Ama bu fareli köyün kavalcılığı olmaz mı? Gerçekleri görelim. Türkiye demokrasisini yitirdi. Yeniden kurmak öyle kolay değil! Özellikle 510 bin gözaltı-tutuklama olmuşsa, 30 bin öğrenci bugün siyasi nedenlerle hapisteyse, milletvekilleri, belediye başkanları gayet keyfi şekilde içeri atılıyorlarsa, 180 bin memur KHK’lık olmuşsa. Benim çocuklarımın pasaportunu bile iptal edecek kadar gözü dönmüş faşizan bir rejime demokrasi muamelesi yapacak kadar aklımı kaçırmadım! Gerçekler acıdır. Ama onları kabul etmeden, olumsuzluklarından kurtulamazsınız. Demokrasi ve insan haklarına dayalı bir hukuk devleti ise, Polyanna’cılık oynayarak gelmeyecek!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 2.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
İmamoğlu kazandı, CHP’nin ihaneti tescillendi! [Levent Kenez]
Mansur Yavaş’ın 2014 yılında da kazandığından hareketle Ankara’da yarışmayı yine önde bitireceğini birçok kişi gibi tahmin etmiştim hatta seçim süreci boyunca yapılan kara propaganda Yavaş’ın yarışta önde olduğunun bir nevi habercisiydi. Ancak İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun kazanacağına hiç ihtimal vermiyordum. Hatta Ankara için adeta çırpınan Erdoğan’ın İstanbul için o kadar endişeli görünmüyor oluşu da dikkat çekiciydi.
İmamoğlu’nun kazanamayacağındaki en temel saikim, Erdoğan’ın İstanbul’u asla kaybetmeyi göze alamayacağından hareketle mutlaka buna yönelik masabaşı önlemleri alacaklarını düşünüyordum. Dün Binali Yıldırım’ın basın açıklamasını izlediyseniz ve buna Erdoğan’ın balkon konuşmasını da eklerseniz İstanbul ile ilgili sürecin tamamlanmamış olduğunu ve geçersiz oylar üzerinden yine bir film çevrileceğini görmüşsünüzdür.
İmamoğlu’nun AKP’nin agresif, kaba ve yalanlar üzerine kurulu seçim propagandasına karşılık çok şirin kalacağını ve Binali Yıldırım gibi başbakanlık da yapmış kamuoyunun tanıdığı bir isme karşılık kimsenin tanımadığı bir aday olarak şansı olmadığını düşünmüştüm. Hatta İmamoğlu’nun adaylığı ilan edildiği zamanki alttan alan hatta Binali Yıldırım’ın istifa etmemesini bile eleştirmeyen tavrının işe yaramayacağını sanmıştım.
Peki büyük dezavantajlara rağmen, birçoğumuzu da yanıltarak İmamoğlu neden kazandı?
Öncelikle aritmetiği değiştiren olguyu en başta zikretmek lazım: HDP’nin İstanbul’da aday çıkarmaması ve tabanının önemli bir kısmının İmamoğlu’na oy vermesi. Nasıl 2014 yılında HDP’nin hem de Sırrı Süreyya Önder gibi ağır bi topu aday göstererek AKP lehine bir icraat yapmış olduğu yorumları yapıldıysa bu kez da aday göstermeyerek AKP’nin aleyhine vurucu bir karar almıştı. Ekrem İmamoğlu seçim süreci boyunca yapılan kirli propagandanın gazına gelmeyerek kendisine seçim kazandıracak olan stratejik HDP oylarını kaybettirecek bir hata yapmadı. İstanbul’da AKP’ye kaybettirmek üzerine plan yapan HDP de 7 Haziran’da baraj geçmesi için kendisine emanet gelen oylara vefasını hem de büyükşehir belediye başkanlığı hediye ederek göstermiş oldu. Hoş Demirtaş o gece daha sonra Kandil’in azarını yeme pahasına emanet oylara teşekkür etmişti ama dünden beri kimse HDP’yi ağzına almaya cesaret edemiyor.
Aslında tarihin tekerrür ettiği bir anı yaşadık evvelsi akşam. Hani tam oturmasa da “Geldikleri gibi gittiler” tarzı bir film seyrettik. 1994 yılında İstanbul’u ve Ankara’yı Refah Partisi nasıl kazandıysa benzer sahneler yaşandı hem seçim akşamı hem de seçim sürecinde. Erdoğan ve Gökçek belediye başkanı seçildiklerinde sabaha kadar sandıkların peşinde koşmuşlar, o zamanki onlara pek pas vermeyen medyanın rakiplerini kazanan ilan etmesine aldırmadan tutanakların peşinde koşmuşlardı. AKP medyası kadar kadar iğrenç ve mide bulandırıcı olmasa da o zaman da medya Erdoğan ve Gökçek’e karşıydı. Şimdi ne akım kaldı ne medya. Halbuki Gökçek ve Erdoğan o zaman dahi diğer adaylarla defalarca televizyonda programa çıkmışlardı.
Erdoğan’ın orantısız güç kullanmasına, medyasından yapılan iftiralara karşı İmamoğlu sakinliğini bozmadı. Hele hele havuz medyasındaki kibir abidesi konuşmacılar öyle bir sürreal tablo çizdiler ki İmamoğlu mağdur ve haksızlık yapılan bir adaya dönüştü. Zaten iki kez havuz medyasına çıktı ve seçimi kazandı. Bir tanesinde Turgay Güler denen zeka özürlü diğerinde de Kılıçdaroğlu karşısından sevimsiz kahkahalar atan kadının programına. Eğer bu iki programı izleyen ve fanatik derecede bir angajmana sahip olmayan kim olsa İmamoğlu’nun duruşu ile kendisini fark ettirdiğini görebilirdi.
İmamoğlu’na kazandıran en büyük gerçeklik ise sahada olması oldu. Seçim akşamı bazıları gibi kafayı çekmedi, arazi olmadı, korkmadı ve gece boyunca seçmeni ile iletişim halinde oldu. Ve bu iletişimi gerçek kılan şey de sandıklarda kurduğu ağ idi. “Elimde ıslak imzalı tutanaklar var, rakamları biliyorum” demeseydi sistem durduğu zaman aynı geçen seçimde Ankara’da olduğu gibi fişi çekip manipülasyonu yapacaklar ve tekrar fişi taktıklarında işi bitirmiş olacaklardı. Hala geçersiz oylar üzerinden bir şeyler deneyeceklerini bir kez daha hatırlayalım.
Şimdi gelelim esas soruya…Türkiye’nin kaderinin, devletin rejiminin değiştiği ve bütün bu mutlak gücün kayıt altına alınarak Erdoğan’ın ellerine verilmesini sağlayan 17 Nisan referandumundaki CHP ihaneti dünkü seçim zaferinden sonra bir kez daha kendisini göstermiştir. CHP ve Kılıçdaroğlu referandum akşamı ayyuka çıkan, pervasız oy hırsızlığı ve mühürsüz oylar üzerinden yapılan katakulliye karşı en ufak bir direnç göstermediler ve buna karşılık hiçbir hazırlıklarının olmadığını çaresizce insanlara izlettiler. Hele Kılıçdaroğlu’nun o gece yapmış olduğu basın toplantısı ancak AKP tarafından görevlendirilen biri olsa o derece konuşurdu. Ama dün İstanbul’da neye tanık olduk? Demek ki isteyince olabiliyormuş. 17 Nisan ve 24 haziranda bu kadar teyakkuzda olmayışları İmamoğlu’nun İstanbul için kurduğu sistemi bütün teşkilatları ile kuramamış olmaları bu ülkeye yapmış oldukları ihanetten başka bir şeye karşılık gelmiyor.
Seçimi İmamoğlu’na kazandıran başka bir etkenin de Saadet Partisi olduğunu düşünüyorum. Saadet Partisi İstanbul’da büyükşehir başkan adayı çıkararak büyük bir stratejik hamle yapmıştır. Nasıl mı? Eğer Saadet kendi adayını çıkarmamış olsaydı geçen seçimlerden hareketle biliyoruz ki Saadet tabanında CHP’ye yöneliş hiçbir zaman masa başındaki planlamalar gibi olmuyor. Kemik Saadet tabanı bütün hakaretlere rağmen son anda bir CHP’liye oy vermektense gidip AKP’ye oy vermeye daha yatkın. Siyasal İslamcılık geni bu. Hatta sabah saatlerinde Malatya’daki cinayet üzerine Erdoğan’ın neredeyse ağlamaklı, derinden üzülmüş gibi konuşmasının altında bu gerçek yatıyor. Ama Saadet tabanı kendi adayı olduğu için ne AKP’ye ne CHP’ye, an azından kendi adayına oy vererek kendisine bir alternatif bulmuş oldu. DSP yönetiminin de bu seçimde epey bir gelir elde ettiğini not düşelim. Ama bu gelir kurumsaldan ziyade kişisel gibi duruyor.
Sonuç olarak İstanbul’da ve Ankara’da kavl-i leyin mi kazandı? Tek başına değil ama şüphesiz etkisi oldu. Bunda herkes için dersler var. Ama bahar geldi saçmalıklarına da pek itibar etmemek gerekiyor. Bundan sonra olası iç siyasi tahminlerini de bir sonraki yazıya bırakalım.
[Levent Kenez] 2.4.2019 [TR724]
İmamoğlu’nun kazanamayacağındaki en temel saikim, Erdoğan’ın İstanbul’u asla kaybetmeyi göze alamayacağından hareketle mutlaka buna yönelik masabaşı önlemleri alacaklarını düşünüyordum. Dün Binali Yıldırım’ın basın açıklamasını izlediyseniz ve buna Erdoğan’ın balkon konuşmasını da eklerseniz İstanbul ile ilgili sürecin tamamlanmamış olduğunu ve geçersiz oylar üzerinden yine bir film çevrileceğini görmüşsünüzdür.
İmamoğlu’nun AKP’nin agresif, kaba ve yalanlar üzerine kurulu seçim propagandasına karşılık çok şirin kalacağını ve Binali Yıldırım gibi başbakanlık da yapmış kamuoyunun tanıdığı bir isme karşılık kimsenin tanımadığı bir aday olarak şansı olmadığını düşünmüştüm. Hatta İmamoğlu’nun adaylığı ilan edildiği zamanki alttan alan hatta Binali Yıldırım’ın istifa etmemesini bile eleştirmeyen tavrının işe yaramayacağını sanmıştım.
Peki büyük dezavantajlara rağmen, birçoğumuzu da yanıltarak İmamoğlu neden kazandı?
Öncelikle aritmetiği değiştiren olguyu en başta zikretmek lazım: HDP’nin İstanbul’da aday çıkarmaması ve tabanının önemli bir kısmının İmamoğlu’na oy vermesi. Nasıl 2014 yılında HDP’nin hem de Sırrı Süreyya Önder gibi ağır bi topu aday göstererek AKP lehine bir icraat yapmış olduğu yorumları yapıldıysa bu kez da aday göstermeyerek AKP’nin aleyhine vurucu bir karar almıştı. Ekrem İmamoğlu seçim süreci boyunca yapılan kirli propagandanın gazına gelmeyerek kendisine seçim kazandıracak olan stratejik HDP oylarını kaybettirecek bir hata yapmadı. İstanbul’da AKP’ye kaybettirmek üzerine plan yapan HDP de 7 Haziran’da baraj geçmesi için kendisine emanet gelen oylara vefasını hem de büyükşehir belediye başkanlığı hediye ederek göstermiş oldu. Hoş Demirtaş o gece daha sonra Kandil’in azarını yeme pahasına emanet oylara teşekkür etmişti ama dünden beri kimse HDP’yi ağzına almaya cesaret edemiyor.
Aslında tarihin tekerrür ettiği bir anı yaşadık evvelsi akşam. Hani tam oturmasa da “Geldikleri gibi gittiler” tarzı bir film seyrettik. 1994 yılında İstanbul’u ve Ankara’yı Refah Partisi nasıl kazandıysa benzer sahneler yaşandı hem seçim akşamı hem de seçim sürecinde. Erdoğan ve Gökçek belediye başkanı seçildiklerinde sabaha kadar sandıkların peşinde koşmuşlar, o zamanki onlara pek pas vermeyen medyanın rakiplerini kazanan ilan etmesine aldırmadan tutanakların peşinde koşmuşlardı. AKP medyası kadar kadar iğrenç ve mide bulandırıcı olmasa da o zaman da medya Erdoğan ve Gökçek’e karşıydı. Şimdi ne akım kaldı ne medya. Halbuki Gökçek ve Erdoğan o zaman dahi diğer adaylarla defalarca televizyonda programa çıkmışlardı.
Erdoğan’ın orantısız güç kullanmasına, medyasından yapılan iftiralara karşı İmamoğlu sakinliğini bozmadı. Hele hele havuz medyasındaki kibir abidesi konuşmacılar öyle bir sürreal tablo çizdiler ki İmamoğlu mağdur ve haksızlık yapılan bir adaya dönüştü. Zaten iki kez havuz medyasına çıktı ve seçimi kazandı. Bir tanesinde Turgay Güler denen zeka özürlü diğerinde de Kılıçdaroğlu karşısından sevimsiz kahkahalar atan kadının programına. Eğer bu iki programı izleyen ve fanatik derecede bir angajmana sahip olmayan kim olsa İmamoğlu’nun duruşu ile kendisini fark ettirdiğini görebilirdi.
İmamoğlu’na kazandıran en büyük gerçeklik ise sahada olması oldu. Seçim akşamı bazıları gibi kafayı çekmedi, arazi olmadı, korkmadı ve gece boyunca seçmeni ile iletişim halinde oldu. Ve bu iletişimi gerçek kılan şey de sandıklarda kurduğu ağ idi. “Elimde ıslak imzalı tutanaklar var, rakamları biliyorum” demeseydi sistem durduğu zaman aynı geçen seçimde Ankara’da olduğu gibi fişi çekip manipülasyonu yapacaklar ve tekrar fişi taktıklarında işi bitirmiş olacaklardı. Hala geçersiz oylar üzerinden bir şeyler deneyeceklerini bir kez daha hatırlayalım.
Şimdi gelelim esas soruya…Türkiye’nin kaderinin, devletin rejiminin değiştiği ve bütün bu mutlak gücün kayıt altına alınarak Erdoğan’ın ellerine verilmesini sağlayan 17 Nisan referandumundaki CHP ihaneti dünkü seçim zaferinden sonra bir kez daha kendisini göstermiştir. CHP ve Kılıçdaroğlu referandum akşamı ayyuka çıkan, pervasız oy hırsızlığı ve mühürsüz oylar üzerinden yapılan katakulliye karşı en ufak bir direnç göstermediler ve buna karşılık hiçbir hazırlıklarının olmadığını çaresizce insanlara izlettiler. Hele Kılıçdaroğlu’nun o gece yapmış olduğu basın toplantısı ancak AKP tarafından görevlendirilen biri olsa o derece konuşurdu. Ama dün İstanbul’da neye tanık olduk? Demek ki isteyince olabiliyormuş. 17 Nisan ve 24 haziranda bu kadar teyakkuzda olmayışları İmamoğlu’nun İstanbul için kurduğu sistemi bütün teşkilatları ile kuramamış olmaları bu ülkeye yapmış oldukları ihanetten başka bir şeye karşılık gelmiyor.
Seçimi İmamoğlu’na kazandıran başka bir etkenin de Saadet Partisi olduğunu düşünüyorum. Saadet Partisi İstanbul’da büyükşehir başkan adayı çıkararak büyük bir stratejik hamle yapmıştır. Nasıl mı? Eğer Saadet kendi adayını çıkarmamış olsaydı geçen seçimlerden hareketle biliyoruz ki Saadet tabanında CHP’ye yöneliş hiçbir zaman masa başındaki planlamalar gibi olmuyor. Kemik Saadet tabanı bütün hakaretlere rağmen son anda bir CHP’liye oy vermektense gidip AKP’ye oy vermeye daha yatkın. Siyasal İslamcılık geni bu. Hatta sabah saatlerinde Malatya’daki cinayet üzerine Erdoğan’ın neredeyse ağlamaklı, derinden üzülmüş gibi konuşmasının altında bu gerçek yatıyor. Ama Saadet tabanı kendi adayı olduğu için ne AKP’ye ne CHP’ye, an azından kendi adayına oy vererek kendisine bir alternatif bulmuş oldu. DSP yönetiminin de bu seçimde epey bir gelir elde ettiğini not düşelim. Ama bu gelir kurumsaldan ziyade kişisel gibi duruyor.
Sonuç olarak İstanbul’da ve Ankara’da kavl-i leyin mi kazandı? Tek başına değil ama şüphesiz etkisi oldu. Bunda herkes için dersler var. Ama bahar geldi saçmalıklarına da pek itibar etmemek gerekiyor. Bundan sonra olası iç siyasi tahminlerini de bir sonraki yazıya bırakalım.
[Levent Kenez] 2.4.2019 [TR724]
Demek ki diktatör değilmiş! [Alper Ender Fırat]
Dün anladık ki Recep T. Erdoğan diktatör değilmiş. Devletin sahibi değil sadece bir muvazzafmış. Yani mal sahibi değil mal sahibinin atadığı bir genel müdürmüş. Genel Müdürlükteki yetkilerini hunharca ve haddi çok aşan zalimane bir şekilde kullandığı için uzaktan bakınca diktatör zannediliyormuş.
Dünkü seçim sonuçlarında göremediğimiz bir tuzak, bir hinlik var mı bilemiyorum ama gördüğüm kadarıyla Recep T. Erdoğan kesinlikle istemediği bir seçim sonucuyla karşılaştı ve bunu değiştirecek hamleler yapmadı ya da yapamadı. Bunun çok önemli bir eşik olduğunu düşünüyorum. Asıl garip olan şey 27 bin oy farkı maniple edemeden yenilgiyi kabullenmesi.
Oysa AKP Genel Başkanının; İstanbul’a ne kadar önem verdiğini, ‘İstanbul’da teklersek, Türkiye’de tökezleriz’ dediğini bilmeyen yok. Hatta seçim öncesi Saray’ın her türlü yola başvurarak İstanbul’u ve Ankara’yı bırakmayacağı düşüncesi hakimdi kamuoyunda. Ancak AA’nın son verileri bir türlü girmemesi ve YSK’nın geç açıklamalarından başka bir şeye kalkışmadı.
AA’nın son verileri girmemesi, YSK’nın geç açıklamaları da muhalefete zafer psikolojisi yaşatmamak, Erdoğan’ın balkonda, kuyruğu biraz daha dik tutarak bir konuşma yapabilmesi içindi.
Çok komplocu bir yaklaşım olacak ama yine de düşündüğüm şeyi yazmak istiyorum. 1 Kasım ve ondan sonraki bütün seçim sonuçlarının kontrollü olduğuna ama manipülasyon Erdoğan’ın lehine de olsa kumandanın onda olmadığa iyice kanaat getirdim.
24 Haziran seçimlerinde muhalefetin, tek kurşun atmadan Selanik’i teslim eden Hasan Tahsin Paşa gibi, hemen beyaz bayrak çekmesini sağlayanların da aynı odaklar olduğunu düşünüyorum. Seçimleri kontrol edenler muhalefetten fazla direnç göstermemelerini istediler.
Her neyse yazının konusu seçim şaibeleri olmadığı için bu konuyu burada noktalayalım.
Bence 31 Mart seçimleri Recep T. Erdoğan’ın diktatör olmadığını açığa çıkarması bakımından çok önemli.
Her seçime olduğu gibi bu seçimlere de çok önem veriyordu Recep T. Erdoğan ve iyi bir sonuç alabilmek için yapabildiği her şeyi yaptı. Kutuplaştırdı, ayrıştırdı, kamplaştırdı, şeytanlaştırdı, bütün ulusal televizyonlar, bütün gazeteler ve internet siteleri aracılığıyla 7/24 propaganda yaptı. Devletin bütün imkanlarını kullandı, bütün rüşvetlerini verdi, karşı tarafa oy verenleri ve adayları tehdit etti ama istediğini alamadı.
Alamamak bir yana küçük farklarla yenilgiyi kabul etmesi bana bir hayli garip geliyor. Yani dünyaya Türkiye’de demokrasi var diye gösterme kastıyla böyle bir şeye giriştiğini hiç zannetmiyorum. Daha basit rötuşlarla da bu algıyı oluşturabilir. Ne oldu da çamura yatmadan, kargaşa çıkarmadan, oy çalmaya girişmeden İstanbul ve Ankara’yı teslim etti işte tam bir muamma.
Diktatör olmaması onun zalim, gaddar, kinci, harami olmadığı anlamına gelmiyor. Zannediyorum ülkenin yönetim kurulu üyeleri bu yüzden, yani dinci kisvesiyle hizmet hareketine zalimane tutumu nedeniyle onu şimdilik genel müdürlükte tutuyorlar.
Bu seçim sonuçları devletin kontrolünün Recep T. Erdoğan’da olmadığının çok açık gösteriyor. Zaten siyasal İslamcıların evvelden beri devlette hiç kadroları olmadı ve bunu çok da talep etmediler. Belediyeler onlar için çok daha cazip yerlerdi. İmar oyunları oynayabilir arazi rantlarından çok büyük gelir elde edebilirlerdi öyle de yaptılar. Devletin içinde bulunup laik sınır uçlarına dokunma ve işsiz kalma riski onları devletten uzak tuttu. Devletin sinir uçlarında dolaşmadan, büyük paralar kazanmak mümkünken gidip standart bir memur maaşına talim etmek onlara göre değildi. Yani şimdi AKP adı altında iş görenlerin siyasal İslamcı olmadıkları bu seçimle iyice ortaya çıktı.
[Alper Ender Fırat] 2.4.2019 [TR724]
Dünkü seçim sonuçlarında göremediğimiz bir tuzak, bir hinlik var mı bilemiyorum ama gördüğüm kadarıyla Recep T. Erdoğan kesinlikle istemediği bir seçim sonucuyla karşılaştı ve bunu değiştirecek hamleler yapmadı ya da yapamadı. Bunun çok önemli bir eşik olduğunu düşünüyorum. Asıl garip olan şey 27 bin oy farkı maniple edemeden yenilgiyi kabullenmesi.
Oysa AKP Genel Başkanının; İstanbul’a ne kadar önem verdiğini, ‘İstanbul’da teklersek, Türkiye’de tökezleriz’ dediğini bilmeyen yok. Hatta seçim öncesi Saray’ın her türlü yola başvurarak İstanbul’u ve Ankara’yı bırakmayacağı düşüncesi hakimdi kamuoyunda. Ancak AA’nın son verileri bir türlü girmemesi ve YSK’nın geç açıklamalarından başka bir şeye kalkışmadı.
AA’nın son verileri girmemesi, YSK’nın geç açıklamaları da muhalefete zafer psikolojisi yaşatmamak, Erdoğan’ın balkonda, kuyruğu biraz daha dik tutarak bir konuşma yapabilmesi içindi.
Çok komplocu bir yaklaşım olacak ama yine de düşündüğüm şeyi yazmak istiyorum. 1 Kasım ve ondan sonraki bütün seçim sonuçlarının kontrollü olduğuna ama manipülasyon Erdoğan’ın lehine de olsa kumandanın onda olmadığa iyice kanaat getirdim.
24 Haziran seçimlerinde muhalefetin, tek kurşun atmadan Selanik’i teslim eden Hasan Tahsin Paşa gibi, hemen beyaz bayrak çekmesini sağlayanların da aynı odaklar olduğunu düşünüyorum. Seçimleri kontrol edenler muhalefetten fazla direnç göstermemelerini istediler.
Her neyse yazının konusu seçim şaibeleri olmadığı için bu konuyu burada noktalayalım.
Bence 31 Mart seçimleri Recep T. Erdoğan’ın diktatör olmadığını açığa çıkarması bakımından çok önemli.
Her seçime olduğu gibi bu seçimlere de çok önem veriyordu Recep T. Erdoğan ve iyi bir sonuç alabilmek için yapabildiği her şeyi yaptı. Kutuplaştırdı, ayrıştırdı, kamplaştırdı, şeytanlaştırdı, bütün ulusal televizyonlar, bütün gazeteler ve internet siteleri aracılığıyla 7/24 propaganda yaptı. Devletin bütün imkanlarını kullandı, bütün rüşvetlerini verdi, karşı tarafa oy verenleri ve adayları tehdit etti ama istediğini alamadı.
Alamamak bir yana küçük farklarla yenilgiyi kabul etmesi bana bir hayli garip geliyor. Yani dünyaya Türkiye’de demokrasi var diye gösterme kastıyla böyle bir şeye giriştiğini hiç zannetmiyorum. Daha basit rötuşlarla da bu algıyı oluşturabilir. Ne oldu da çamura yatmadan, kargaşa çıkarmadan, oy çalmaya girişmeden İstanbul ve Ankara’yı teslim etti işte tam bir muamma.
Diktatör olmaması onun zalim, gaddar, kinci, harami olmadığı anlamına gelmiyor. Zannediyorum ülkenin yönetim kurulu üyeleri bu yüzden, yani dinci kisvesiyle hizmet hareketine zalimane tutumu nedeniyle onu şimdilik genel müdürlükte tutuyorlar.
Bu seçim sonuçları devletin kontrolünün Recep T. Erdoğan’da olmadığının çok açık gösteriyor. Zaten siyasal İslamcıların evvelden beri devlette hiç kadroları olmadı ve bunu çok da talep etmediler. Belediyeler onlar için çok daha cazip yerlerdi. İmar oyunları oynayabilir arazi rantlarından çok büyük gelir elde edebilirlerdi öyle de yaptılar. Devletin içinde bulunup laik sınır uçlarına dokunma ve işsiz kalma riski onları devletten uzak tuttu. Devletin sinir uçlarında dolaşmadan, büyük paralar kazanmak mümkünken gidip standart bir memur maaşına talim etmek onlara göre değildi. Yani şimdi AKP adı altında iş görenlerin siyasal İslamcı olmadıkları bu seçimle iyice ortaya çıktı.
[Alper Ender Fırat] 2.4.2019 [TR724]
Ağaçlar çiçek açmış ama bahar henüz gelmemiştir [Tarık Toros]
Günlük siyasi gelişmelerle heyecanlanmayı bırakalı çok oldu.
Yaşım müsait, iyi hatırlarım.
Dünkü sonuçlara bakıp…
1989’da SHP’nin,
1994’te Refah Partisi’nin belediyelerde iktidara gelmesine atıfta bulunmam.
**
AKP veya Erdoğan’ın doğal bir ömrü var, bitecek.
Mesele Türkiye ise;
-İktidar+muhalefet eliyle dibe vurması
-Ve o dipten çıkıp çıkamayacağıdır problem.
**
Çözüme dair bariz bir işaret yoktur.
Unutmayın, kimilerine göre dün ülkeye gelen “bahar”…
7 Haziran 2015’te de gelir gibi yapmıştı.
AKP o gün tek başına iktidarı yitirdi.
Lakin, yalancı bahar olduğu çok geçmeden anlaşıldı.
Ve buna sebep olan bileşenler durduğu yerde duruyor.
Bu bileşenler, Erdoğan ve AKP değil tek başına.
**
Bugün erken seçim olsa ne olur, sorusunun cevabı “il genel meclisi” oylarıdır.
Çünkü seçmen o sandıkta (kırgın olsa dahi) partisine oy verir.
**
Adil ve hür seçim şartlarını tesis etmeden gidilecek hiçbir seçim, seçim değildir.
Buraya sıralayamayacağım kadar çok nedenle…
Seçim “sonuçlarına” kocaman bir şerh koyarak, tabelaya öyle bakıyorum:
Açıklanan il genel meclisi sonuçlarına göre;
AKP+MHP %60.4’tür.
Farklı bir ideolojisine tanık olmadığım İYİ Parti’yi ekleyin, %68.5
BBP+Saadet’i ilave edin, %72.8
MHP, %18.8 oy oranıyla 2. partidir, CHP’yi geçmiştir.
Milliyetçi muhafazakâr sağda durum böyle.
**
Geçelim CHP’ye:
Rejimin resmi görüşüne muhalefet ettiği görülmemiştir.
2015’te AKP ile koalisyon görüşmesi yapan,
2016’da milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına destek veren,
15 Temmuz’dan sonra koşa koşa iktidarın Yenikapı mitingine giden,
Selahattin Demirtaş ve milletvekili arkadaşlarının tutuklanmasına vesile olan,
2017 başkanlık referandumu gecesi havlu atıp sonra “seçime şaibe karıştı” diyen,
2018 cumhurbaşkanlığı seçimi gecesi ortadan kaybolan,
Sınır ötesi harekatlara ve terörle mücadele konseptine hayır demeyen,
Avrupa’ya gidip “ülkede muhalefet etme sorunu yok” diyen,
Kürtler ve Cemaat’in şeytanlaştırılmasına payanda olan partidir.
**
Cemaat’in burada parantez açılacak hali yok.
Kürtlere bakalım.
Demirtaş’ın şu mesajı es geçilebilir mi:
-Bütün halkımıza, tabanımıza çağrım ve varsa azıcık hatırım, ricam şudur ki, gerekirse bağrınıza taş basın, ama mutlaka sandığa gidip “FAŞİZME HAYIR” anlamına gelecek oyunuzu kullanın. (Yeni Yaşam gazetesi, 23 Mart 2019)
HDP eski Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 4Kasım 2016’dan bu yana Edirne’de F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor.
**
Tek misal:
İstanbul’da HDP’nin il genel meclisi oy oranı %4.
Ekrem İmamoğlu’nun başka türlü sandıktan çıkması mümkün müydü?
**
AKP veya Erdoğan’ın doğal bir ömrü var ve bu bitecek.
Soru şu:
AKP öncesi devlet, siyaset, toplum ve medya ideolojisi ile şimdiki arasında ideolojik ne fark var?
Biri anlatabilir mi.
**
2019 çok şeylere gebedir.
Seçim müsameresi bitmiştir.
Ağaçlar çiçek açmış ama bahar henüz gelmemiştir.
[Tarık Toros] 2.4.2019 [TR724]
Yaşım müsait, iyi hatırlarım.
Dünkü sonuçlara bakıp…
1989’da SHP’nin,
1994’te Refah Partisi’nin belediyelerde iktidara gelmesine atıfta bulunmam.
**
AKP veya Erdoğan’ın doğal bir ömrü var, bitecek.
Mesele Türkiye ise;
-İktidar+muhalefet eliyle dibe vurması
-Ve o dipten çıkıp çıkamayacağıdır problem.
**
Çözüme dair bariz bir işaret yoktur.
Unutmayın, kimilerine göre dün ülkeye gelen “bahar”…
7 Haziran 2015’te de gelir gibi yapmıştı.
AKP o gün tek başına iktidarı yitirdi.
Lakin, yalancı bahar olduğu çok geçmeden anlaşıldı.
Ve buna sebep olan bileşenler durduğu yerde duruyor.
Bu bileşenler, Erdoğan ve AKP değil tek başına.
**
Bugün erken seçim olsa ne olur, sorusunun cevabı “il genel meclisi” oylarıdır.
Çünkü seçmen o sandıkta (kırgın olsa dahi) partisine oy verir.
**
Adil ve hür seçim şartlarını tesis etmeden gidilecek hiçbir seçim, seçim değildir.
Buraya sıralayamayacağım kadar çok nedenle…
Seçim “sonuçlarına” kocaman bir şerh koyarak, tabelaya öyle bakıyorum:
Açıklanan il genel meclisi sonuçlarına göre;
AKP+MHP %60.4’tür.
Farklı bir ideolojisine tanık olmadığım İYİ Parti’yi ekleyin, %68.5
BBP+Saadet’i ilave edin, %72.8
MHP, %18.8 oy oranıyla 2. partidir, CHP’yi geçmiştir.
Milliyetçi muhafazakâr sağda durum böyle.
**
Geçelim CHP’ye:
Rejimin resmi görüşüne muhalefet ettiği görülmemiştir.
2015’te AKP ile koalisyon görüşmesi yapan,
2016’da milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına destek veren,
15 Temmuz’dan sonra koşa koşa iktidarın Yenikapı mitingine giden,
Selahattin Demirtaş ve milletvekili arkadaşlarının tutuklanmasına vesile olan,
2017 başkanlık referandumu gecesi havlu atıp sonra “seçime şaibe karıştı” diyen,
2018 cumhurbaşkanlığı seçimi gecesi ortadan kaybolan,
Sınır ötesi harekatlara ve terörle mücadele konseptine hayır demeyen,
Avrupa’ya gidip “ülkede muhalefet etme sorunu yok” diyen,
Kürtler ve Cemaat’in şeytanlaştırılmasına payanda olan partidir.
**
Cemaat’in burada parantez açılacak hali yok.
Kürtlere bakalım.
Demirtaş’ın şu mesajı es geçilebilir mi:
-Bütün halkımıza, tabanımıza çağrım ve varsa azıcık hatırım, ricam şudur ki, gerekirse bağrınıza taş basın, ama mutlaka sandığa gidip “FAŞİZME HAYIR” anlamına gelecek oyunuzu kullanın. (Yeni Yaşam gazetesi, 23 Mart 2019)
HDP eski Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 4Kasım 2016’dan bu yana Edirne’de F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor.
**
Tek misal:
İstanbul’da HDP’nin il genel meclisi oy oranı %4.
Ekrem İmamoğlu’nun başka türlü sandıktan çıkması mümkün müydü?
**
AKP veya Erdoğan’ın doğal bir ömrü var ve bu bitecek.
Soru şu:
AKP öncesi devlet, siyaset, toplum ve medya ideolojisi ile şimdiki arasında ideolojik ne fark var?
Biri anlatabilir mi.
**
2019 çok şeylere gebedir.
Seçim müsameresi bitmiştir.
Ağaçlar çiçek açmış ama bahar henüz gelmemiştir.
[Tarık Toros] 2.4.2019 [TR724]
Kriz kaldığı yerden devam edecek [Semih Ardıç]
31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimi nihayete erdi. Sandıkta her parti adına zafer sayılabilecek neticeler de var ağır mağlubiyet şifreleri de…
Seçim neticelerine geçmeden evvel seçim arefesinde yayımladığım bir makaleyi ve aynı makalenin bir kısmını tekrar nazar-ı dikkatinize takdim ediyorum.
28 Mart’ta tr724.com’da “TL’yi kurtarmak mümkün… Bir şartla” başlıklı makalemi (http://www.tr724.com/tlyi-kurtarmak-mumkun-bir-sartla/) şu şekilde tamamlamıştım:
TL’Yİ NASIL KURTARABİLİRİZ?
“Erdoğan’ın dayattığı “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” isimli tuhaf rejimden vazgeçmeden TL’yi kimse kurtaramaz.
Onun içindir ki krizin çaresi yine milletin kendisidir. Milli iradenin 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü ilahi bir lütuf olarak gören ve o karanlık geceyi tek adamlığına giden yolda sıçrama tahtası olarak kullanan Erdoğan’a 31 Mart’ta “dur” diyebilecek bir cesaret ve kararlılık sergilemesinden başka bir çare görünmüyor.
Böyle bir irade ortaya çıkarsa iddia ediyorum önümüzdeki hafta Türkiye’ye yeniden para yağmaya başlar. Erdoğan’ın zayıfladığını ve erken seçim ihtimalinin kuvvetlendiğini hisseden yabancılar, alternatif siyaseti tevşik etmek için TL’ye de omuz verebilir.
TL’yi kurtarmak mümkün. Bir şartla…
Madem krizin sebebi Erdoğan’ın hukuksuz ve keyfi idaresidir. Öyleyse hukuk devletine rücu etmeden krizden çıkılabilir mi?
Krizin fâili Saray’da, damadı Hazine’nin başında iken Türkiye’de kimseye rahat yok.”
ERDOĞAN NAMINA HEZİMET, ZİRA…
Oy oranı itibarıyla yüzde 44 ile en fazla oy alan parti olarak 1’nci sırada bulunsa da 31 Mart Seçimi, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) namına ağır bir hezimettir.
İstanbul ve Ankara gibi Türkiye’de siyasetin mihenk taşı iki büyükşehiri kaybetmiş olması AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidar yolculuğunda inişe geçişinin ilk işaretidir.
Haddizatında siyaset sahnesine 1994 senesinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilerek adım atmış bir isim için 25 senenin akabinde İstanbul’u kaybetmek Türkiye’nin tamamını kaybetmekten daha beter bir hüsrandır. Erdoğan geçenlerde, “İstanbul benim canım, onu kaybetmem.” demişti.
SEÇİM HİLELERİ BU SEFER İŞE YARAMADI
Erdoğan o hüsranı son anda zafere dönüştürmek için evvela Anadolu Ajansı üzerinden, akabinde Yüksek Seçim Kurulu nezdinde baskı kurmaya çalıştı.
AA, sandıklar açıldığı andan itibaren AKP ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) müşterek adayı Binali Yıldırım’ı yüzde 72, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile İyi Parti’nin ortak adayı Ekrem İmamoğlu’nu yüzde 19 gösterdi.
Tipik AA taktiği… Oyların yüksek olduğunu gören müşahitler sandıkları terk edecekti ve meydan AKP’ye kalacaktı.
Hazine’den her sene 100 milyon liraya yakın para aktarılan AA, demokratik ve adil geçmesi beklenen bir seçimde yine “Moralleri ilk dakikada bozulsun ve sandıkları bırakıp gitsinler” hilesini tekrarladı.
BİR DEVİR SONA ERERKEN…
İmamoğlu’na son bir çelme atmak için elinden geleni yapan AKP için 31 Mart, bir devrin nihayete erdiğinin resmidir. İktidarın mevcut cesameti ile bu tam olarak anlaşılmayabilir.
AKP bu saatten sonra İstanbul’u hile ile alsa bile çöküşü durduramayacak. Tıpkı İstanbul gibi Ankara da ağır bir mağlubiyetle neticelendi. Erdoğan’ın balkon konuşmasındaki burukluğun sebebi İstanbul ve Ankara’da aranmalı.
İSTANBUL’U KAYBEDEN TÜRKİYE’Yİ KAYBEDER
“Ankara’yı kaybeden inişe geçer, İstanbul’a kaybeden Türkiye’yi kayeder” sözünün nasıl tecelli ettiğini ömrümüz vefa ederse hep beraber müşahede edeceğiz.
31 Mart’ta evvel dikkat çektiğim “başkanlık sisteminin güven oylaması” veçhesi eksikleri ile beraber tahakkuk etmiştir. Halk “tek adam” rejiminden duyduğu rahatsızlığı İstanbul, Ankara, Antalya, Adana, Mersin ve Bolu gibi büyükşehirleri Erdoğan’ın elinden alarak mücessem hale getirdi.
Kütahya, Çankırı, Erzincan ve Bayburt gibi şehirler de muhalefeti ehil ya da fikriyatına yakın görmeyen seçmen eli ile AKP’den alınıp ortağı MHP’ye emanet edilmiştir.
İttifakı İstanbul ve Ankara’yı kaybetmemek üzerine tesis eden Erdoğan bu emeline nail olamadığı gibi ittifak yüzünden yukarıdaki şehirleri müttefiğine kaptırdı.
KRİZ BELİRLEYİCİ OLDU
Halkın tercihinde ağır kriz şartları belirleyici olmuştur. Krizsiz bir seçim ikliminde Erdoğan’ın İstanbul, Ankara, Antalya, Bolu ve Bilecik’i kaybetmesi mümkün değildi.
Mahalli dinamiklerin payını da dikkate alarak Cumhur İttifakı’na karşı çok isabetli bir strateji uygulayan CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) tek adam rejiminde bile demoktratik bir çıkış olabileceğine dair ümitleri yeşertti.
HDP’nin batı illerinde aday çıkarmaması ve Cumhur İttifakı’nın karşısındaki en kuvvetli ismi desteklemesinin haritanın rengini nasıl değiştirdiğini en iyi AKP ve MHP hissetti.
Adana ve Mersin’in MHP’den CHP’ye geçmesinde en etkili âmil Kürt seçmen olmuştur.
HDP’nin Şırnak, Ağrı ve Bitlis’i kaybetmesinde 7 Haziran 2015 Milletvekili Seçimi’nin akabinde devletin asker ve özel harekâtı halkın üzerinde nasıl baskı unsuru olarak kullandığı unutulmadı.
HDP TABANINI MUHAFAZA EDİYOR
“Beka” meselesinin Doğu ve Güneydoğu’da seçmene “Ya AKP’ye oy verin ya da…” şeklinde aksettirildi. Ufak sapmalar haricinde HDP’nin tabanını muhafaza ettiği görülüyor.
Saadet’in oylarını ilk defa konsolide etti ve oylar AKP’ye gitmedi. Eski adresi Saadet’in AKP’yi yavaşlattığı bir seçimi geride bıraktık.
İyi Parti’nin hâlâ kalıcı taban teşkil edemediği tek belediye başkanlığı alamamasından anlaşılıyor. Ancak ittifak içinde bir varlık gösterebilen yüzde 7 ila yüzde 11 arasında dalgalanan bir parti hüviyetinde İyi Parti.
İMAMOĞLU VE YAVAŞ’IN GETİRDİĞİ DEĞİŞİM RÜZGÂRI KALICI OLURSA
CHP’nin İstanbul ve Ankara zaferi kendi tarihi açısından “küllerinden doğmak” sözü ile eşdeğer.
İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, Ankara’da Mansur Yavaş muhafazakâr sağ seçmenden oy alabilecek samimi ve tutarlı bir siyasi çizgi ortaya koyarak bu başarıya imza attı.
CHP’li belediye başkanlarının aynı çizgide devam etmeleri halinde müteakip seçimde partilerinin milletvekilliği sayılarını da yukarı çıkarabilecek bir potansiyeli yakaladığı ortada.
CHP muhafazakâr seçmene ulaşmanın yollarını 31 Mart tecrübesi ile tekrar tekrar aramalı.
AKP’NİN TABANI
Ekonomik kriz şartlarında yapılmış bir seçimde 20 milyon oy almış olması AKP’nin iktidarda bulunduğu 17 sene içinde kamu imkânları ile devşirdiği bir seçmen kitlesinin mevcudiyetine işaret ediyor.
O kitle devletin kasasından verilen engelli, malüllük yardımları gibi çeşitli yardımları AKP’nin gitmesi halinde kaybedeceği endişesini taşıyor. AKP’ye bu saikle sımsıkı sarılıyorlar.
Erdoğan’ın iktidarının zirvesinde iken aldığı bu darbenin siyasette, ekonomide ve diğer devletlerle münasebetlerde ciddi tesirleri olacak.
KRİZLE YÜZLEŞME VAKTİ
Erdoğan için iktisadi kriz ile yüzleşme vakti geldi. Şu ana dek seçimde oy kaybettirir diye tehir ettiği tedbirleri almazsa kriz daha da ağırlaşacak.
Patates-soğan fiyatını düşürmek vaadiyle kurduğu tanzim satış çadırlarını tahmin ettiğimiz gibi 1 Nisan’da sökmeye başlaması artık baldıran zehirini halka içirmeye başlayacağını gösteriyor.
Türkiye kendisinin tesis ettiği dört başı mamur sistem krizini 31 Mart Seçimi ile aşmayacaktı. Neticede seçim mahalli idareleri tespit için yapıldı.
Amma velâkin sandıktan çıkacak mesajın mahiyeti herkes için mühimdi.
Türkiye’nin 2014 haritası ile 2019 haritasındaki renk farklılıkları rota değişikliği için cesaret vericidir. Erdoğan’ın diktiği Başkanlık elbisesinin Türkiye’ye dar geldiğini herkes bir sene bile geçmeden iliklerine kadar hissetti.
PİYASALAR BİR MÜDDET BEKLEYECEK
Liyakatsiz damadının Hazine’yi perişan hale düşürdüğü ortada iken halk aynı tempoda hiçbir şey olmamış gibi hareket edemezdi.
Piyasaların 31 Mart Seçimi’nde en fazla dikkat kesildiği kısmı da burası. O yüzden harici faktörlere bağlı inişler çıkışlar haricinde içeriden mütevellit risk parametresi bir müddet beklemeye alınacak.
Yabancılar değişim umuduna kendi imkânları ölçüsünde destek vermeye istekli. İlk gün piyasanın tepkisi bu “bekle-gör” tavrını ortaya koydu. Geçen haftaki fırtınayı hatırlayın.
Erdoğan 50-60 milyar dolar kaynağı iki aya kadar buldu buldu, aksi takdirde değişim adına verilen muvakkat krediyi yanlış anlamasına müsaade edilmeyecek.
Hele hele ABD ile füze inadına devam ederse dolar yeniden fırlar. Kriz kaldığı yerde bekliyor.
Türk Lirası henüz kurtarılmış değil. Şimdi acı hakikatlerle yüzleşecek Türkiye. Bu yüzleşme vakti siyasette farklı filizler verebilir.
ERKEN SEÇİM İHTİMALİ GÖZARDI EDİLEMEZ
Döviz ve faiz cenahında ara ara o baskıyı hissettireceklerdir. Krizin sebepleri ortadan kalkmadıkça kriz bitmeyecek tespitimin tekrar altını çizdim.
Erdoğan olup biteni idrak edebilirse ve yıktığı hukuk devletini imar etme yolunda ikna edice adımlar atarsa 2022 senesini görebilir. Bu kendi idam fermanı imzalamak değil mi? Olabilir.
Geçmişte söylediği gibi milletin kazanması pahasına idam fermanını imzalayarak herkesi şaşırtabilme fırsatı önünde duruyor.
Son üç senedir yaptığı gibi baskı, tedhiş ve hukuk cinayetleri ile iktidarını tahkim etme hatasında ısrar ederse kriz içinde krizlerle şoke olacak.
Tıpkı 24 Haziran 2018’de çıktığı başkanlık tahtında gün yüzü görmediği gibi istibdat günlerinde kendisine duyulan umumi öfke daha da büyüyecek.
ARTIK BASKI VE ZULÜMDEN VAZGEÇMELİ
Her tutuklama haberi, temel hak ve hürriyetleri daraltıcı her adım, yolsuzluk ve rüşvet erken seçim ihtimalini kuvvetlendirdiği gibi Erdoğan’a verilen halk desteğini yüzde 20’lere kadar çekecektir.
Baskı ve zulümlere duyulan öfke de 31 Mart’ta sandığa aksetti.
Milli iradenin işaret ettiği güzergâh herkesin asgari müşterekleri adına en makul olan güzergâhtır. Hastalıklarından arınabilirse o güzergâhta AKP çizgisi de diğer siyaset kurumları gibi var olmaya devam edecektir.
31 Mart’ı yabancı gazetecilerin Türkiye’de ikamet edenlerden daha berrak teşhis ettiğini hatırlatarak seçim müzakeresinin ilkine burada nokta koyuyorum…
Devam edeceğim nasipse…
[Semih Ardıç] 2.4.2019 [TR724]
Seçim neticelerine geçmeden evvel seçim arefesinde yayımladığım bir makaleyi ve aynı makalenin bir kısmını tekrar nazar-ı dikkatinize takdim ediyorum.
28 Mart’ta tr724.com’da “TL’yi kurtarmak mümkün… Bir şartla” başlıklı makalemi (http://www.tr724.com/tlyi-kurtarmak-mumkun-bir-sartla/) şu şekilde tamamlamıştım:
TL’Yİ NASIL KURTARABİLİRİZ?
“Erdoğan’ın dayattığı “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” isimli tuhaf rejimden vazgeçmeden TL’yi kimse kurtaramaz.
Onun içindir ki krizin çaresi yine milletin kendisidir. Milli iradenin 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü ilahi bir lütuf olarak gören ve o karanlık geceyi tek adamlığına giden yolda sıçrama tahtası olarak kullanan Erdoğan’a 31 Mart’ta “dur” diyebilecek bir cesaret ve kararlılık sergilemesinden başka bir çare görünmüyor.
Böyle bir irade ortaya çıkarsa iddia ediyorum önümüzdeki hafta Türkiye’ye yeniden para yağmaya başlar. Erdoğan’ın zayıfladığını ve erken seçim ihtimalinin kuvvetlendiğini hisseden yabancılar, alternatif siyaseti tevşik etmek için TL’ye de omuz verebilir.
TL’yi kurtarmak mümkün. Bir şartla…
Madem krizin sebebi Erdoğan’ın hukuksuz ve keyfi idaresidir. Öyleyse hukuk devletine rücu etmeden krizden çıkılabilir mi?
Krizin fâili Saray’da, damadı Hazine’nin başında iken Türkiye’de kimseye rahat yok.”
ERDOĞAN NAMINA HEZİMET, ZİRA…
Oy oranı itibarıyla yüzde 44 ile en fazla oy alan parti olarak 1’nci sırada bulunsa da 31 Mart Seçimi, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) namına ağır bir hezimettir.
İstanbul ve Ankara gibi Türkiye’de siyasetin mihenk taşı iki büyükşehiri kaybetmiş olması AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidar yolculuğunda inişe geçişinin ilk işaretidir.
Haddizatında siyaset sahnesine 1994 senesinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilerek adım atmış bir isim için 25 senenin akabinde İstanbul’u kaybetmek Türkiye’nin tamamını kaybetmekten daha beter bir hüsrandır. Erdoğan geçenlerde, “İstanbul benim canım, onu kaybetmem.” demişti.
SEÇİM HİLELERİ BU SEFER İŞE YARAMADI
Erdoğan o hüsranı son anda zafere dönüştürmek için evvela Anadolu Ajansı üzerinden, akabinde Yüksek Seçim Kurulu nezdinde baskı kurmaya çalıştı.
AA, sandıklar açıldığı andan itibaren AKP ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) müşterek adayı Binali Yıldırım’ı yüzde 72, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile İyi Parti’nin ortak adayı Ekrem İmamoğlu’nu yüzde 19 gösterdi.
Tipik AA taktiği… Oyların yüksek olduğunu gören müşahitler sandıkları terk edecekti ve meydan AKP’ye kalacaktı.
Hazine’den her sene 100 milyon liraya yakın para aktarılan AA, demokratik ve adil geçmesi beklenen bir seçimde yine “Moralleri ilk dakikada bozulsun ve sandıkları bırakıp gitsinler” hilesini tekrarladı.
BİR DEVİR SONA ERERKEN…
İmamoğlu’na son bir çelme atmak için elinden geleni yapan AKP için 31 Mart, bir devrin nihayete erdiğinin resmidir. İktidarın mevcut cesameti ile bu tam olarak anlaşılmayabilir.
AKP bu saatten sonra İstanbul’u hile ile alsa bile çöküşü durduramayacak. Tıpkı İstanbul gibi Ankara da ağır bir mağlubiyetle neticelendi. Erdoğan’ın balkon konuşmasındaki burukluğun sebebi İstanbul ve Ankara’da aranmalı.
İSTANBUL’U KAYBEDEN TÜRKİYE’Yİ KAYBEDER
“Ankara’yı kaybeden inişe geçer, İstanbul’a kaybeden Türkiye’yi kayeder” sözünün nasıl tecelli ettiğini ömrümüz vefa ederse hep beraber müşahede edeceğiz.
31 Mart’ta evvel dikkat çektiğim “başkanlık sisteminin güven oylaması” veçhesi eksikleri ile beraber tahakkuk etmiştir. Halk “tek adam” rejiminden duyduğu rahatsızlığı İstanbul, Ankara, Antalya, Adana, Mersin ve Bolu gibi büyükşehirleri Erdoğan’ın elinden alarak mücessem hale getirdi.
Kütahya, Çankırı, Erzincan ve Bayburt gibi şehirler de muhalefeti ehil ya da fikriyatına yakın görmeyen seçmen eli ile AKP’den alınıp ortağı MHP’ye emanet edilmiştir.
İttifakı İstanbul ve Ankara’yı kaybetmemek üzerine tesis eden Erdoğan bu emeline nail olamadığı gibi ittifak yüzünden yukarıdaki şehirleri müttefiğine kaptırdı.
KRİZ BELİRLEYİCİ OLDU
Halkın tercihinde ağır kriz şartları belirleyici olmuştur. Krizsiz bir seçim ikliminde Erdoğan’ın İstanbul, Ankara, Antalya, Bolu ve Bilecik’i kaybetmesi mümkün değildi.
Mahalli dinamiklerin payını da dikkate alarak Cumhur İttifakı’na karşı çok isabetli bir strateji uygulayan CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) tek adam rejiminde bile demoktratik bir çıkış olabileceğine dair ümitleri yeşertti.
HDP’nin batı illerinde aday çıkarmaması ve Cumhur İttifakı’nın karşısındaki en kuvvetli ismi desteklemesinin haritanın rengini nasıl değiştirdiğini en iyi AKP ve MHP hissetti.
Adana ve Mersin’in MHP’den CHP’ye geçmesinde en etkili âmil Kürt seçmen olmuştur.
HDP’nin Şırnak, Ağrı ve Bitlis’i kaybetmesinde 7 Haziran 2015 Milletvekili Seçimi’nin akabinde devletin asker ve özel harekâtı halkın üzerinde nasıl baskı unsuru olarak kullandığı unutulmadı.
HDP TABANINI MUHAFAZA EDİYOR
“Beka” meselesinin Doğu ve Güneydoğu’da seçmene “Ya AKP’ye oy verin ya da…” şeklinde aksettirildi. Ufak sapmalar haricinde HDP’nin tabanını muhafaza ettiği görülüyor.
Saadet’in oylarını ilk defa konsolide etti ve oylar AKP’ye gitmedi. Eski adresi Saadet’in AKP’yi yavaşlattığı bir seçimi geride bıraktık.
İyi Parti’nin hâlâ kalıcı taban teşkil edemediği tek belediye başkanlığı alamamasından anlaşılıyor. Ancak ittifak içinde bir varlık gösterebilen yüzde 7 ila yüzde 11 arasında dalgalanan bir parti hüviyetinde İyi Parti.
İMAMOĞLU VE YAVAŞ’IN GETİRDİĞİ DEĞİŞİM RÜZGÂRI KALICI OLURSA
CHP’nin İstanbul ve Ankara zaferi kendi tarihi açısından “küllerinden doğmak” sözü ile eşdeğer.
İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, Ankara’da Mansur Yavaş muhafazakâr sağ seçmenden oy alabilecek samimi ve tutarlı bir siyasi çizgi ortaya koyarak bu başarıya imza attı.
CHP’li belediye başkanlarının aynı çizgide devam etmeleri halinde müteakip seçimde partilerinin milletvekilliği sayılarını da yukarı çıkarabilecek bir potansiyeli yakaladığı ortada.
CHP muhafazakâr seçmene ulaşmanın yollarını 31 Mart tecrübesi ile tekrar tekrar aramalı.
AKP’NİN TABANI
Ekonomik kriz şartlarında yapılmış bir seçimde 20 milyon oy almış olması AKP’nin iktidarda bulunduğu 17 sene içinde kamu imkânları ile devşirdiği bir seçmen kitlesinin mevcudiyetine işaret ediyor.
O kitle devletin kasasından verilen engelli, malüllük yardımları gibi çeşitli yardımları AKP’nin gitmesi halinde kaybedeceği endişesini taşıyor. AKP’ye bu saikle sımsıkı sarılıyorlar.
Erdoğan’ın iktidarının zirvesinde iken aldığı bu darbenin siyasette, ekonomide ve diğer devletlerle münasebetlerde ciddi tesirleri olacak.
KRİZLE YÜZLEŞME VAKTİ
Erdoğan için iktisadi kriz ile yüzleşme vakti geldi. Şu ana dek seçimde oy kaybettirir diye tehir ettiği tedbirleri almazsa kriz daha da ağırlaşacak.
Patates-soğan fiyatını düşürmek vaadiyle kurduğu tanzim satış çadırlarını tahmin ettiğimiz gibi 1 Nisan’da sökmeye başlaması artık baldıran zehirini halka içirmeye başlayacağını gösteriyor.
Türkiye kendisinin tesis ettiği dört başı mamur sistem krizini 31 Mart Seçimi ile aşmayacaktı. Neticede seçim mahalli idareleri tespit için yapıldı.
Amma velâkin sandıktan çıkacak mesajın mahiyeti herkes için mühimdi.
Türkiye’nin 2014 haritası ile 2019 haritasındaki renk farklılıkları rota değişikliği için cesaret vericidir. Erdoğan’ın diktiği Başkanlık elbisesinin Türkiye’ye dar geldiğini herkes bir sene bile geçmeden iliklerine kadar hissetti.
PİYASALAR BİR MÜDDET BEKLEYECEK
Liyakatsiz damadının Hazine’yi perişan hale düşürdüğü ortada iken halk aynı tempoda hiçbir şey olmamış gibi hareket edemezdi.
Piyasaların 31 Mart Seçimi’nde en fazla dikkat kesildiği kısmı da burası. O yüzden harici faktörlere bağlı inişler çıkışlar haricinde içeriden mütevellit risk parametresi bir müddet beklemeye alınacak.
Yabancılar değişim umuduna kendi imkânları ölçüsünde destek vermeye istekli. İlk gün piyasanın tepkisi bu “bekle-gör” tavrını ortaya koydu. Geçen haftaki fırtınayı hatırlayın.
Erdoğan 50-60 milyar dolar kaynağı iki aya kadar buldu buldu, aksi takdirde değişim adına verilen muvakkat krediyi yanlış anlamasına müsaade edilmeyecek.
Hele hele ABD ile füze inadına devam ederse dolar yeniden fırlar. Kriz kaldığı yerde bekliyor.
Türk Lirası henüz kurtarılmış değil. Şimdi acı hakikatlerle yüzleşecek Türkiye. Bu yüzleşme vakti siyasette farklı filizler verebilir.
ERKEN SEÇİM İHTİMALİ GÖZARDI EDİLEMEZ
Döviz ve faiz cenahında ara ara o baskıyı hissettireceklerdir. Krizin sebepleri ortadan kalkmadıkça kriz bitmeyecek tespitimin tekrar altını çizdim.
Erdoğan olup biteni idrak edebilirse ve yıktığı hukuk devletini imar etme yolunda ikna edice adımlar atarsa 2022 senesini görebilir. Bu kendi idam fermanı imzalamak değil mi? Olabilir.
Geçmişte söylediği gibi milletin kazanması pahasına idam fermanını imzalayarak herkesi şaşırtabilme fırsatı önünde duruyor.
Son üç senedir yaptığı gibi baskı, tedhiş ve hukuk cinayetleri ile iktidarını tahkim etme hatasında ısrar ederse kriz içinde krizlerle şoke olacak.
Tıpkı 24 Haziran 2018’de çıktığı başkanlık tahtında gün yüzü görmediği gibi istibdat günlerinde kendisine duyulan umumi öfke daha da büyüyecek.
ARTIK BASKI VE ZULÜMDEN VAZGEÇMELİ
Her tutuklama haberi, temel hak ve hürriyetleri daraltıcı her adım, yolsuzluk ve rüşvet erken seçim ihtimalini kuvvetlendirdiği gibi Erdoğan’a verilen halk desteğini yüzde 20’lere kadar çekecektir.
Baskı ve zulümlere duyulan öfke de 31 Mart’ta sandığa aksetti.
Milli iradenin işaret ettiği güzergâh herkesin asgari müşterekleri adına en makul olan güzergâhtır. Hastalıklarından arınabilirse o güzergâhta AKP çizgisi de diğer siyaset kurumları gibi var olmaya devam edecektir.
31 Mart’ı yabancı gazetecilerin Türkiye’de ikamet edenlerden daha berrak teşhis ettiğini hatırlatarak seçim müzakeresinin ilkine burada nokta koyuyorum…
Devam edeceğim nasipse…
[Semih Ardıç] 2.4.2019 [TR724]
Erdoğan Batı başkentlerinde de kaybetti [Adem Yavuz Arslan]
Yaklaşık 5 yıldır Washington’dayım ve bugüne kadar Türkiye konulu sayısız toplantı izledim. Amerikan yönetimini ve yönetime yakın kaynakların referans noktalarını, analizlerini ve geleceğe dair projeksiyonlarını görme imkanı buldum.
Özetleyecek olursam bugüne kadarki genel değerlendirme şu şekildeydi “Evet, Erdoğan otoriter bir lider. Hatta diktatörlüğe kayıyor. Ancak girdiği tüm seçimleri kazandı. Ardında yüzde 50’lik bir kesim var. Muhalefet umut vermiyor. Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerinin farkındayız ama sonuçta Erdoğan kazanan taraf.”
Erdoğan rejimi de hem Türkiye’nin ABD için jeopolitik önemini istismar ediyor hem de ‘alternatifsizliğe’ vurgu yapıyordu.
Hatta Washington’a gelen AKP’liler ve AKP adına hareket eden gazeteci-akademisyen yada ‘stk’ temsilcileri “sevin yada sevmeyin, Erdoğan demek Türkiye demektir ve önümüzdeki 10 yıl Erdoğan siyaset sahnesinin tek hakimi” propagandası yapıyordu.
Mesela bugünlerde eleştirel yazılar kaleme alan Etyen Mahçupyan ‘başbakan başdanışmanı’ sıfatı ile geldiği Washington’da “Erdoğan tartışmasız tek lider. Önümüzdeki on yıl boyunca yine Erdoğan olacak. Onunla çalışmak zorundasınız” demeçleri veriyordu.
Kısacası, bütün ‘bagaj’larına rağmen Erdoğan ‘kazanan taraf’ olduğu için ona göre muamele görüyordu.
Özellikle de pragmatist bir lider olan Trump için Erdoğan’ın ‘winner’ olması önemliydi. Dünkü sonuçlarla birlikte tablo değişiyor.
En başta psikolojik hava değmeye başladı bile.
Nitekim ABD medyasının ana akımını oluşturan New York Times, Washington Post ve CNN de yer alan haberlerde ortak nokta ‘Erdoğan’ın güç kaybetmeye başlaması’ydı. NPR başta olmak üzere etkili mecralar günlerdir seçimin Erdoğan için bir beka meselesi haline geldiğini, yerel seçimin güven oylaması olarak kabul edildiğini haberleştiriyordu.
Sonuç itibariyle Ankara ve İstanbul’u kaybetmiş bir Erdoğan, bugün itibariyle Washington’da daha zayıf ve kaybetme trendine girmiş bir lider. Bu durum genel psikolojiye ve müzakerelere de yansıyacaktır. Ayrıca Erdoğan’ın kaybetmeye başlaması ABD’de ki Erdoğan karşıtı kesimlerinde elini güçlendirecektir.
Öte yandan uzunca zamandır Türkiye’deki insan hakları ihlallerine dikkat çekip medya ve sivil toplumun desteklenmesini savunanlarda önemli bir mevzi kazanmış oldu. Bir başka ifadeyle demokrasi için yeniden umut doğdu.
Benzeri bir tablo Avrupa başkentleri içinde geçerli.
Erdoğan ve kurmayları ‘alternatifsizlik’ söylemini Berlin ve Paris başta olmak üzere batı başkentlerinde de kullanıyordu. Başta Merkel olmak üzere Avrupalı liderlerde Amerikan mevkidaşları gibi pragmatist yaklaşıyor ve Erdoğan’a öyle muamele ediyordu.
Erdoğan’ın İstanbul ve Ankara’yı kaybetmesi Batı başkentlerinde de ‘Erdoğan’ın büyük yenilgisi’ olarak kabul gördü. Doğal olarak Erdoğan’a karşı elleri güçlendi.
Başka bir ifadeyle Erdoğan sadece Ankara ve İstanbul’u değil Washington ve Berlin’i de kaybetmiş oldu.
ERDOĞAN’IN OYUN PLANI VE KRİZDEN ÇIKIŞ
Her ne kadar YSK kesin olmayan sonuçları açıklasa ve İstanbul’u Ekrem İmamoğlu’nun kazandığını ilan etse de AKP kurmayları seçimi masa başında kazanmanın yollarını arıyor.
Geçersiz oylar üzerinden bir hareket çekerek seçimi kazanmayı deniyorlar.
Bu saatten sonra tablo değişir mi kestirmek kolay değil. Üstelik 12 Haziran seçimleri sonrası yaşanan tablo da ortada. Ancak muhalefetin yakaladığı motivasyon muhtemel sandık oyunlarının önüne geçecek gibi. Erdoğan sonucu lehine değiştiremese de bugün itibariyle yeni oyun planını yürürlüğe koyacak.
Yeni planın ipuçları ise seçim akşamı yaptığı konuşmada var.
Erdoğan’ın konuşmasında yer alan ‘reform paketleri’ vurgusu önemliydi. Ekonomide yaşanan kriz ve üzerine eklenen seçim mağlubiyeti Erdoğan’ın işini daha da zorlaştıracak ama bu darboğazdan çıkışı yine Batı’da arayacak.
Şöyle ki ;
Erdoğan’ın kaybettiği belediyelerin aslında ‘batık’ olduğu sır değil. Bir bakıma hem İmamoğlu hem de Mansur Yavaş enkaz devralıyor. Üstelik bu iki belediyenin Erdoğan’ın hedefinde olacağı, onlara oyun alanı bırakmayacağı, başarısız olmaları için elinden geleni ardına koymayacağını bilmek için uzman olmaya da gerek yok.
Dahası geçtiğimiz aylarda bir gece yarısı operasyonu ile meclisten geçirilen bir yasayla Erdoğan’a ‘istediği belediyeye ek bütçe’ verme yetkisi tanındı. Yani Erdoğan istediği belediyeyi ihya ederken istemediğini de batırabilecek.
Erdoğan bir yandan muhalefete geçen belediyeleri hareket edemez hale getirip ‘bakın CHP iktidarında bunlar oluyor’ derken öbür taraftan ABD ve Batı başkentlerine demokrasi gösterisi yapacak.
Mealen ‘Bakın bizde demokrasi işliyor. Muhalefet seçimleri kazanıyor’ diyerek propaganda yapacak ve ekonominin toparlanması için zaman kazanacak.
Bir yandan da ekonominin başına ‘Kemal Derviş’ modeli bir isim bulmak isteyecek.
Bu kapsamda Ali Babacan’ı tekrar ekonominin başına geçirmesi sürpriz olmaz. Ardından bazı temel yapısal reformları uygulamaya koyacaklar. Ekonomi zaten dibe vurduğu için, ‘güven veren bir isim’ ve bazı temel reformlar hayata geçirilince ibre yukarı doğru dönecektir.
Erdoğan’ın kafasındaki bu planı uygulayabilmesi için hem Washington’u hem de Avrupa başkentlerini kazanmak zorunda. O yüzden bugün itibariyle Batı ile ilişkilerini düzeltmeye çalışan, bu başkentlere daha sıcak mesajlar gönderen bir Erdoğan ile karşılaşmamız kaçınılmaz.
Bu kapsamda Avrupa Birliği’nden gelen ‘ceza infaz yasasında değişiklik yapın, gazetecileri ve akademisyenleri serbest bırakın’ çağrıları sürpriz bir şekilde karşılık bulabilir.
Ancak Erdoğan’ın bu planını sorunsuz uygulayabilmesinin önünde Rusya engeli var.
Eğer Erdoğan batı ile ilişkilerini toparlama sürecine girerse Putin’i kızdırabilecektir. Rus liderin Erdoğan’ın ABD ve Avrupa saflarında yer almasından çok mutlu olmayacağı açık. Putin’in göstereceği reaksiyon ise Erdoğan rejiminin gerçek anlamda ‘bekaa sorunu’ yaşamasına neden olabilir.
Sonuç itibariyle, dünkü seçim sonuçları ile Erdoğan sadece Ankara ve İstanbul’u kaybetmedi. Washington ve Berlin’de de mevzi kaybetti. Oralarda artık ‘Erdoğan eşittir Türkiye’ kozuyla pazarlık masasına oturamayacak. Türkiye’de yaşanan ekonomik krizden çıkabilmek, politik olarak gücünü dengeleyebilmek için Batı başkentlerine yanaşmak istediği zaman ise Rusya’yı karşısına alacak. Dolayısıyla bu da çok kolay bir denklem değil.
Her şekilde Erdoğan için trend tersine döndü ve konjonktür bu trendi Erdoğan aleyhine hızlandırabilir.
[Adem Yavuz Arslan] 2.4.2019 [TR724]
Özetleyecek olursam bugüne kadarki genel değerlendirme şu şekildeydi “Evet, Erdoğan otoriter bir lider. Hatta diktatörlüğe kayıyor. Ancak girdiği tüm seçimleri kazandı. Ardında yüzde 50’lik bir kesim var. Muhalefet umut vermiyor. Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerinin farkındayız ama sonuçta Erdoğan kazanan taraf.”
Erdoğan rejimi de hem Türkiye’nin ABD için jeopolitik önemini istismar ediyor hem de ‘alternatifsizliğe’ vurgu yapıyordu.
Hatta Washington’a gelen AKP’liler ve AKP adına hareket eden gazeteci-akademisyen yada ‘stk’ temsilcileri “sevin yada sevmeyin, Erdoğan demek Türkiye demektir ve önümüzdeki 10 yıl Erdoğan siyaset sahnesinin tek hakimi” propagandası yapıyordu.
Mesela bugünlerde eleştirel yazılar kaleme alan Etyen Mahçupyan ‘başbakan başdanışmanı’ sıfatı ile geldiği Washington’da “Erdoğan tartışmasız tek lider. Önümüzdeki on yıl boyunca yine Erdoğan olacak. Onunla çalışmak zorundasınız” demeçleri veriyordu.
Kısacası, bütün ‘bagaj’larına rağmen Erdoğan ‘kazanan taraf’ olduğu için ona göre muamele görüyordu.
Özellikle de pragmatist bir lider olan Trump için Erdoğan’ın ‘winner’ olması önemliydi. Dünkü sonuçlarla birlikte tablo değişiyor.
En başta psikolojik hava değmeye başladı bile.
Nitekim ABD medyasının ana akımını oluşturan New York Times, Washington Post ve CNN de yer alan haberlerde ortak nokta ‘Erdoğan’ın güç kaybetmeye başlaması’ydı. NPR başta olmak üzere etkili mecralar günlerdir seçimin Erdoğan için bir beka meselesi haline geldiğini, yerel seçimin güven oylaması olarak kabul edildiğini haberleştiriyordu.
Sonuç itibariyle Ankara ve İstanbul’u kaybetmiş bir Erdoğan, bugün itibariyle Washington’da daha zayıf ve kaybetme trendine girmiş bir lider. Bu durum genel psikolojiye ve müzakerelere de yansıyacaktır. Ayrıca Erdoğan’ın kaybetmeye başlaması ABD’de ki Erdoğan karşıtı kesimlerinde elini güçlendirecektir.
Öte yandan uzunca zamandır Türkiye’deki insan hakları ihlallerine dikkat çekip medya ve sivil toplumun desteklenmesini savunanlarda önemli bir mevzi kazanmış oldu. Bir başka ifadeyle demokrasi için yeniden umut doğdu.
Benzeri bir tablo Avrupa başkentleri içinde geçerli.
Erdoğan ve kurmayları ‘alternatifsizlik’ söylemini Berlin ve Paris başta olmak üzere batı başkentlerinde de kullanıyordu. Başta Merkel olmak üzere Avrupalı liderlerde Amerikan mevkidaşları gibi pragmatist yaklaşıyor ve Erdoğan’a öyle muamele ediyordu.
Erdoğan’ın İstanbul ve Ankara’yı kaybetmesi Batı başkentlerinde de ‘Erdoğan’ın büyük yenilgisi’ olarak kabul gördü. Doğal olarak Erdoğan’a karşı elleri güçlendi.
Başka bir ifadeyle Erdoğan sadece Ankara ve İstanbul’u değil Washington ve Berlin’i de kaybetmiş oldu.
ERDOĞAN’IN OYUN PLANI VE KRİZDEN ÇIKIŞ
Her ne kadar YSK kesin olmayan sonuçları açıklasa ve İstanbul’u Ekrem İmamoğlu’nun kazandığını ilan etse de AKP kurmayları seçimi masa başında kazanmanın yollarını arıyor.
Geçersiz oylar üzerinden bir hareket çekerek seçimi kazanmayı deniyorlar.
Bu saatten sonra tablo değişir mi kestirmek kolay değil. Üstelik 12 Haziran seçimleri sonrası yaşanan tablo da ortada. Ancak muhalefetin yakaladığı motivasyon muhtemel sandık oyunlarının önüne geçecek gibi. Erdoğan sonucu lehine değiştiremese de bugün itibariyle yeni oyun planını yürürlüğe koyacak.
Yeni planın ipuçları ise seçim akşamı yaptığı konuşmada var.
Erdoğan’ın konuşmasında yer alan ‘reform paketleri’ vurgusu önemliydi. Ekonomide yaşanan kriz ve üzerine eklenen seçim mağlubiyeti Erdoğan’ın işini daha da zorlaştıracak ama bu darboğazdan çıkışı yine Batı’da arayacak.
Şöyle ki ;
Erdoğan’ın kaybettiği belediyelerin aslında ‘batık’ olduğu sır değil. Bir bakıma hem İmamoğlu hem de Mansur Yavaş enkaz devralıyor. Üstelik bu iki belediyenin Erdoğan’ın hedefinde olacağı, onlara oyun alanı bırakmayacağı, başarısız olmaları için elinden geleni ardına koymayacağını bilmek için uzman olmaya da gerek yok.
Dahası geçtiğimiz aylarda bir gece yarısı operasyonu ile meclisten geçirilen bir yasayla Erdoğan’a ‘istediği belediyeye ek bütçe’ verme yetkisi tanındı. Yani Erdoğan istediği belediyeyi ihya ederken istemediğini de batırabilecek.
Erdoğan bir yandan muhalefete geçen belediyeleri hareket edemez hale getirip ‘bakın CHP iktidarında bunlar oluyor’ derken öbür taraftan ABD ve Batı başkentlerine demokrasi gösterisi yapacak.
Mealen ‘Bakın bizde demokrasi işliyor. Muhalefet seçimleri kazanıyor’ diyerek propaganda yapacak ve ekonominin toparlanması için zaman kazanacak.
Bir yandan da ekonominin başına ‘Kemal Derviş’ modeli bir isim bulmak isteyecek.
Bu kapsamda Ali Babacan’ı tekrar ekonominin başına geçirmesi sürpriz olmaz. Ardından bazı temel yapısal reformları uygulamaya koyacaklar. Ekonomi zaten dibe vurduğu için, ‘güven veren bir isim’ ve bazı temel reformlar hayata geçirilince ibre yukarı doğru dönecektir.
Erdoğan’ın kafasındaki bu planı uygulayabilmesi için hem Washington’u hem de Avrupa başkentlerini kazanmak zorunda. O yüzden bugün itibariyle Batı ile ilişkilerini düzeltmeye çalışan, bu başkentlere daha sıcak mesajlar gönderen bir Erdoğan ile karşılaşmamız kaçınılmaz.
Bu kapsamda Avrupa Birliği’nden gelen ‘ceza infaz yasasında değişiklik yapın, gazetecileri ve akademisyenleri serbest bırakın’ çağrıları sürpriz bir şekilde karşılık bulabilir.
Ancak Erdoğan’ın bu planını sorunsuz uygulayabilmesinin önünde Rusya engeli var.
Eğer Erdoğan batı ile ilişkilerini toparlama sürecine girerse Putin’i kızdırabilecektir. Rus liderin Erdoğan’ın ABD ve Avrupa saflarında yer almasından çok mutlu olmayacağı açık. Putin’in göstereceği reaksiyon ise Erdoğan rejiminin gerçek anlamda ‘bekaa sorunu’ yaşamasına neden olabilir.
Sonuç itibariyle, dünkü seçim sonuçları ile Erdoğan sadece Ankara ve İstanbul’u kaybetmedi. Washington ve Berlin’de de mevzi kaybetti. Oralarda artık ‘Erdoğan eşittir Türkiye’ kozuyla pazarlık masasına oturamayacak. Türkiye’de yaşanan ekonomik krizden çıkabilmek, politik olarak gücünü dengeleyebilmek için Batı başkentlerine yanaşmak istediği zaman ise Rusya’yı karşısına alacak. Dolayısıyla bu da çok kolay bir denklem değil.
Her şekilde Erdoğan için trend tersine döndü ve konjonktür bu trendi Erdoğan aleyhine hızlandırabilir.
[Adem Yavuz Arslan] 2.4.2019 [TR724]
Seçimler üzerine birkaç not [Veysel Ayhan]
Bu seçimlerle ilgili çok şeyler söylenebilir.
Vazo çatladı.
Çatlaklar belki gizlenir ama yamanmaz. Her engebede derinleşir.
Cin şişeden çıktı. Psikolojik üstünlük muhalefete geçti.
“Türkiye artık bir diktatörlük, seçimler göstermelik” demek için henüz erken olduğu, sandığa sahip çıkıldığında demokrasi ihtimalinin devam ettiği görüldü.
AKP’de korkuyla sinmiş iç muhalefetin cesaretleneceği, kapalı kapılar ardında pazarlıklar başlayacağı öngörülebilir.
Erdoğan’ın seçim kazanma karizmasının iyice çizildiği, kendi tabanındaki sihrini bir miktar yitireceği söylenebilir.
‘Façası bozulmuş, jilet atılmış bir kabadayı o mahallede artık rahat gezemez’, derler. Bakalım neler olacak?
“Çıplak”lığının fark edildiğini anlayan “kral” ürkekleşir. Siner ve sinsileşir.
Paranoyası artar. İyice yalnızlaşır. Bu psikolojideki birinden her şey beklenebilir.
İstanbul ve Ankara sakinlerine ağır bedeller ödeteceğini ve her kötülüğü özenle kurgulayacağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok.
Vaktiyle “İstanbul’u kaybedersek Türkiye’yi kaybederiz” diyen Erdoğan için İstanbul ve Ankara’yı kaybetmenin ruhunda açacağı yaralar ve huzursuzluk hayal bile edilemez.
Günde 8 miting yapmış ve hiçbir yenilgiyi üstlenmeme psikolojisinde olan biri için bu işin faturasını ve acısını kurmaylarından çıkarması beklenebilir.
Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Bülent Arınç’ın; Efkan Ala, Bekir Bozdağ ve Kadir Topbaş’ların; siyasi mevta olarak defnedildiği ‘Hainler Mezarlığı’na Binali Yıldırım, Nihat Zeybekçi ve Mehmet Özhaseki’nin gömülmesi beklenebilir.
KAZANAN VE KAYBEDENLER
Kazananlar: Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş. Diğer ‘kazanan’lar ise; edepsizlik ve terbiyesizliğe karşı terbiye ve nezaket. Kabadayılığa karşı medeni olmak. Ağzı bozukluğa karşı efendilik. Özetle (Af buyurun) hayvanlığa karşı insanlık.
Kaybedenler: Ceketimi koysam seçtiririm pervasızlığıyla kendini masaya koyan, meydan meydan hain ve terörist kovalayan Erdoğan, Binali Yıldırım, Buket Aydın (kıkırdayan spiker), havuzun zeka engelli enkırmeni Turgay Güler, Milas’ta CHP’den AKP’ye transfer olan, yaptığı telefon konuşmasıyla yalakalık tarihine geçen Barış Saylak ve geçen yıldan Muharrem İnce!
Bunlar denebilir.
SİYASİ BAŞARILARA UMUT BAĞLAMA…
Ama asıl soru bu durumun mağdurlara, mazlumlara bakan bir yanı olur mu?
Bunu ifade etmek için geçen seçim aktardığım meşhur hikâyeyi tekrar aktarayım:
Çinli düşünür Lao Tzu sıkça öğrencilerine anlatırmış. Köyün birinde yaşlı ve bilge bir adamın dillere destan beyaz bir atı varmış. Kral bu at için ihtiyara büyük bir servet teklif etmiş ama “Bu at, sadece bir at değil benim için; bir dost. İnsan dostunu satar mı?” demiş.
Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü: “Seni zavallı ihtiyar, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Keşke krala satsaydın. Şimdi ne paran var ne de atın!” demişler.
Yaşlı bilge: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, henüz bilmiyoruz.”
Köylüler gülmüş. Bir süre sonra at geri dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş. Dönerken de vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler özür dilemişler. “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu.”
Yaşlı bilge “Gene acele ediyorsunuz” demiş. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bir sayfayı okuyarak tüm kitap hakkında nasıl yorum yapabilir, yargıda bulunabiliriz?”
Köylüler içlerinden “Bu ihtiyar sahiden saf” diye geçirmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini sağlayan oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler ihtiyara. “Bir kez daha haklı çıktın” demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş.
Birkaç hafta sonra düşmanlar hanedanlığa saldırmış. Kral eli silah tutan gençleri askere almış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
Köylüler, yine ihtiyara gelmiş. “Gene haklı olduğun ispatlandı” demişler. “Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…”
“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah bilir, sadece Allah bilir.”
Lao Tzu, öyküsünü şu öğütle tamamlıyor:
“Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Bir kapı kapanırken, bir başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”
BOŞ SEVİNÇLER YANLIŞ ÜZÜNTÜLER
Bu öğüt hepimiz için geçerli.
Ömrümüzü boş sevinçler ve yanlış üzüntülerle heba etmemize gerek yok.
Dengeli ve itidalli olmak varken aşırı sevinçler, lüzumsuz kederler ruhumuzu yaralıyor. Travmalar bırakıyor.
Maalesef hakkıyla tevekkül edemiyoruz.
“Hayır”ın ve “şer”rin Allah’tan geldiğini unutarak günübirlik, ufuksuz sevinçlere mağlub oluyoruz.
Ahiretsiz elemlere gark oluyoruz.
Hele siyasi meselelerde…
Neyin mutlak hayır neyin mutlak şer olduğunu “arif” değilsek dünyada bilemeyiz.
Siyasi bir mağlubiyete yas tutma.
Siyasi bir başarıya umut bağlama…
Mazlumların beraat ve felahı için siyasete bel bağlamak sonra da boş ümniyelerden dolayı meyus olmak mütevekkil bir mümine yakışmaz.
Allah dilerse taş ve kayalardan pınarlar fışkırabilir ama zakkum ağacından zemzem fışkırmaz.
Türdeş eşhastan farklılık sudur etmez.
Biz, yaşadığımız kötü sürprizlerle doğru orantılı iyi sürprizler bekliyoruz.
Bu sonuçlar, o sürprizlere başlangıç emaresi olabilir mi? Olabilir.
Sevinebiliriz ama sevindirik olmak için yetmez.
Seçimlerden önce bir arkadaş sormuştu. “Seçimlerden ümitli misin” diye. Ben de gülerek. “Uğradığım hiçbir mecliste seçimin tartışıldığını ve buna bel bağlandığını görmedim. Sadece bundan dolayı ümitliyim.” demiştim.
Esbaptan yüz çevirip Allah’a yönelip sadık bir kul olduğumuz ölçüde esbap bize temenna duracak, peşimizden gelecektir.
Allah bes, bâki (gerisi) heves.
[Veysel Ayhan] 2.4.2019 [TR724]
Vazo çatladı.
Çatlaklar belki gizlenir ama yamanmaz. Her engebede derinleşir.
Cin şişeden çıktı. Psikolojik üstünlük muhalefete geçti.
“Türkiye artık bir diktatörlük, seçimler göstermelik” demek için henüz erken olduğu, sandığa sahip çıkıldığında demokrasi ihtimalinin devam ettiği görüldü.
AKP’de korkuyla sinmiş iç muhalefetin cesaretleneceği, kapalı kapılar ardında pazarlıklar başlayacağı öngörülebilir.
Erdoğan’ın seçim kazanma karizmasının iyice çizildiği, kendi tabanındaki sihrini bir miktar yitireceği söylenebilir.
‘Façası bozulmuş, jilet atılmış bir kabadayı o mahallede artık rahat gezemez’, derler. Bakalım neler olacak?
“Çıplak”lığının fark edildiğini anlayan “kral” ürkekleşir. Siner ve sinsileşir.
Paranoyası artar. İyice yalnızlaşır. Bu psikolojideki birinden her şey beklenebilir.
İstanbul ve Ankara sakinlerine ağır bedeller ödeteceğini ve her kötülüğü özenle kurgulayacağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok.
Vaktiyle “İstanbul’u kaybedersek Türkiye’yi kaybederiz” diyen Erdoğan için İstanbul ve Ankara’yı kaybetmenin ruhunda açacağı yaralar ve huzursuzluk hayal bile edilemez.
Günde 8 miting yapmış ve hiçbir yenilgiyi üstlenmeme psikolojisinde olan biri için bu işin faturasını ve acısını kurmaylarından çıkarması beklenebilir.
Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Bülent Arınç’ın; Efkan Ala, Bekir Bozdağ ve Kadir Topbaş’ların; siyasi mevta olarak defnedildiği ‘Hainler Mezarlığı’na Binali Yıldırım, Nihat Zeybekçi ve Mehmet Özhaseki’nin gömülmesi beklenebilir.
KAZANAN VE KAYBEDENLER
Kazananlar: Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş. Diğer ‘kazanan’lar ise; edepsizlik ve terbiyesizliğe karşı terbiye ve nezaket. Kabadayılığa karşı medeni olmak. Ağzı bozukluğa karşı efendilik. Özetle (Af buyurun) hayvanlığa karşı insanlık.
Kaybedenler: Ceketimi koysam seçtiririm pervasızlığıyla kendini masaya koyan, meydan meydan hain ve terörist kovalayan Erdoğan, Binali Yıldırım, Buket Aydın (kıkırdayan spiker), havuzun zeka engelli enkırmeni Turgay Güler, Milas’ta CHP’den AKP’ye transfer olan, yaptığı telefon konuşmasıyla yalakalık tarihine geçen Barış Saylak ve geçen yıldan Muharrem İnce!
Bunlar denebilir.
SİYASİ BAŞARILARA UMUT BAĞLAMA…
Ama asıl soru bu durumun mağdurlara, mazlumlara bakan bir yanı olur mu?
Bunu ifade etmek için geçen seçim aktardığım meşhur hikâyeyi tekrar aktarayım:
Çinli düşünür Lao Tzu sıkça öğrencilerine anlatırmış. Köyün birinde yaşlı ve bilge bir adamın dillere destan beyaz bir atı varmış. Kral bu at için ihtiyara büyük bir servet teklif etmiş ama “Bu at, sadece bir at değil benim için; bir dost. İnsan dostunu satar mı?” demiş.
Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü: “Seni zavallı ihtiyar, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Keşke krala satsaydın. Şimdi ne paran var ne de atın!” demişler.
Yaşlı bilge: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, henüz bilmiyoruz.”
Köylüler gülmüş. Bir süre sonra at geri dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş. Dönerken de vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler özür dilemişler. “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu.”
Yaşlı bilge “Gene acele ediyorsunuz” demiş. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bir sayfayı okuyarak tüm kitap hakkında nasıl yorum yapabilir, yargıda bulunabiliriz?”
Köylüler içlerinden “Bu ihtiyar sahiden saf” diye geçirmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini sağlayan oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler ihtiyara. “Bir kez daha haklı çıktın” demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş.
Birkaç hafta sonra düşmanlar hanedanlığa saldırmış. Kral eli silah tutan gençleri askere almış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
Köylüler, yine ihtiyara gelmiş. “Gene haklı olduğun ispatlandı” demişler. “Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…”
“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah bilir, sadece Allah bilir.”
Lao Tzu, öyküsünü şu öğütle tamamlıyor:
“Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Bir kapı kapanırken, bir başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”
BOŞ SEVİNÇLER YANLIŞ ÜZÜNTÜLER
Bu öğüt hepimiz için geçerli.
Ömrümüzü boş sevinçler ve yanlış üzüntülerle heba etmemize gerek yok.
Dengeli ve itidalli olmak varken aşırı sevinçler, lüzumsuz kederler ruhumuzu yaralıyor. Travmalar bırakıyor.
Maalesef hakkıyla tevekkül edemiyoruz.
“Hayır”ın ve “şer”rin Allah’tan geldiğini unutarak günübirlik, ufuksuz sevinçlere mağlub oluyoruz.
Ahiretsiz elemlere gark oluyoruz.
Hele siyasi meselelerde…
Neyin mutlak hayır neyin mutlak şer olduğunu “arif” değilsek dünyada bilemeyiz.
Siyasi bir mağlubiyete yas tutma.
Siyasi bir başarıya umut bağlama…
Mazlumların beraat ve felahı için siyasete bel bağlamak sonra da boş ümniyelerden dolayı meyus olmak mütevekkil bir mümine yakışmaz.
Allah dilerse taş ve kayalardan pınarlar fışkırabilir ama zakkum ağacından zemzem fışkırmaz.
Türdeş eşhastan farklılık sudur etmez.
Biz, yaşadığımız kötü sürprizlerle doğru orantılı iyi sürprizler bekliyoruz.
Bu sonuçlar, o sürprizlere başlangıç emaresi olabilir mi? Olabilir.
Sevinebiliriz ama sevindirik olmak için yetmez.
Seçimlerden önce bir arkadaş sormuştu. “Seçimlerden ümitli misin” diye. Ben de gülerek. “Uğradığım hiçbir mecliste seçimin tartışıldığını ve buna bel bağlandığını görmedim. Sadece bundan dolayı ümitliyim.” demiştim.
Esbaptan yüz çevirip Allah’a yönelip sadık bir kul olduğumuz ölçüde esbap bize temenna duracak, peşimizden gelecektir.
Allah bes, bâki (gerisi) heves.
[Veysel Ayhan] 2.4.2019 [TR724]
Kurusun ellerin sağıyla soluyla [Abdullah Aymaz]
Tillo’da Fakîrullah Hazretlerinin türbesinin kapısında şu ibare yazılı: ANLARSA UZAĞIM YAKINIMDIR; ANLAMAZSA YAKINIM DA UZAĞIMDIR…
Ebu Leheb, Efendimizin (S.A.S.) amcası idi… Kibrinden, çıkarcı anlayışından dolayı Hz. Peygamberin (S.A.S.) en uzağı, hatta düşmanı oldu. Panayır panayır dolaşıp Efendimize (S.A.S.) hakaretlerde bulundu, iftiralar attı; hakkı hep engellemeye çalıştı… İsmine uygun şekilde alevli bir cehennem ateşine, kendisini sürükleyip götürdü…170 ülkede eğitim hizmetleriyle gönüllere taht kuran hizmet de kendi ülkesinde aynı ihânete uğradı…
“Önce, en yakın akrabalarını uyar.” (Şuarâ Suresi, 26/214) âyeti nâzil olunca, Peygamber Efendimiz (S.A.S.) Safâ tepesine çıkıp “Ey insanlar! Sabah oldu, uyanın!..” diye nidâ etti. “Bu kim?” dediler. Başına toplandılar. Resulullah onlara: “Ne dersiniz? Ben size şu dağın arkasından bazı atlılar çıkacak!..’ diye haber versem, beni tasdik eder misiniz?” dedi. “Biz senden şimdiye kadar doğrudan başka bir şey duymadık.” dediler. Hz. Peygamber (S.A.S.), “Öyle ise ben sizi önümüzde bulunan bir azap ile uyarıyorum” dedi. Amcası Ebu Leheb de: “Yuh olsun sana!.. Bizi bunun için mi topladım dedi.
Bazı rivayetlerde de Ebu Leheb’in, bu sözü söylemekle birlikte iki eliyle yerden bir taş alıp Resulullah’a (S.A.S.) atmak istediği de nakledilmektedir.
İbnü Abbas diyor ki: “Ebu Leheb vâdiden çıkıp Kureyş topluluğunun yanına geldiği zaman ‘Muhammed bize mâhiyetini bilmediğimiz bir takım şeyler vaad ediyor, onların ölümden sonra vuku bulacağını zannediyor, benim elime ne koydu?’ deyip iki elini üflemiş ‘Yuh olsun size… Ben sizde Muhammed’in söylediklerinden hiçbir şey görmüyorum.’ demişti.
Efendimiz (S.A.S.) “Yakın akrabalarını uyar” (26/214) âyeti inince Safa Tepesine çıktı. Galip oğullarını, Lüey oğullarını, Kilab oğullarını, Kusey oğullarını çağırdı, onlar yanına gelince, Ebu Leheb, “İşte hepsi geldi ne var?” dedi. Efendimiz de (S.A.S.) buyurdu ki: “Allah bana yakın akrabalarımı uyarmamı emretti. En yakınlarım sizlersiniz. Sizler ‘Lâ ilâhe illallah’ demedikçe ben size, ne dünyada ne de âhirette yardım edemem. Eğer Allah’ın tek ilah olduğunu söylerseniz, Rabbinizin katında onunla lehinizde yapacağım.” Tam o sırada Ebu Leheb, “Yuh sana!... Sen bizi bunun için mi çağırdın?” dedi.
Başka bir rivayette şöyle denilmiştir: “Resulullah (S.A.S.) bir gün amcalarını davet etmiş, onlara bir ziyafet sunmuştu. Ancak onlar, “Bizim, her birimiz bir koyun yer.” diyerek Hz. Peygamberi (S.A.S.) hakir görmüşlerdi. Resulullah Efendimiz de (S.A.S.) onlara, “Öyle ise yeyiniz” demişti. Yemişler, doymuşlar ancak yemekten çok az bir şey eksilmiştir. Sonra Hz. Peygamber’e (S.A.S.) “Yanında başka ne var?” diye sormuşlardı. Bunun üzerine Efendimiz (S.A.S.) onları İslam dinine davet edince, Ebu Leheb o söyleyeceklerini söylemişti.
Yine bir rivayette: Ebu Leheb, bir gün Hz. Peygamber’e (S.A.S.) “Müslüman olursam, bana ne verilecek?” diye sormuştu. Hz. Peygamber de (S.A.S.) “Müslümanlara ne verilirse, sana da o verilir.” deyince, Ebu Leheb, “Benim onlardan bir üstünlüğüm yok mu?” dedi. Hz. Peygamber (S.A.S.) “Ne ile üstün tutulacaksın?” buyurdu. O zaman Ebu Leheb “Benim ile şunları bir tutan dine yuh olsun!” dedi.
Neticede, Tebbet Suresi nâzil oldu: “Ebu Leheb’in elleri kurusun (yok olsun o), zaten yok oldu ya… Ne malı, ne kazandığı onu kurtaramadı. O, alevli bir ateşe girecektir. Karısı da odun hamalı olarak… Boynunda da hurma lifinden bir ip olacaktır.” (111/1-5)
Elmalılı M. Hamdi Yazır merhumdan bazı tasarruflarla nakiller yapmak istiyorum:
Tebbet: Helâk oldu. Bedir Savaşına katılmadığı halde kahrından hüsran içinde öldü.
Yedâ: İki eli… Sağdan soldan. Gerek olumlu, gerek olumsuz, gerek tutmak, gerek itmek için kullanmak istediği bütün sebepler ve vasıtaları, gerek dünyaya gerek dine uzatmak istediği iki eli de helâk oldu.
Ebî Lehebin; amcası olmasına rağmen Hz. Peygambere (S.A.S.) nankörlük ve düşmanlıkta ileri giden, İslam dininin yayılmasına engel olmak için her türlü fitne ve fesat ateşini alevlendirmeye çalışan Ebu Leheb’in… Bu haber bir mucizedir. Çünkü o, daha hayatta iken kâfir olarak ölüp cehenneme gideceği bildiriliyor. Buna rağmen adam dönüp Müslüman olamıyor. Bu sureyi okuyup mucizeliğini anlayarak Müslüman olanlar var.
Tebbe: Kendisi de helâk oldu. Kahrından öldü. Adese hastalığından… Bu hastalık tâun (vebâ) gibi bulaşıcı zannedildiğini kimse yanına yaklaşmadı. Ölüsü üç günde koktu kaldı. Ücretle tuttukları Sudanlılardan bazıları bir çukura kakmış, üstü örtülünceye kadar üzerine taş atmışlardır.
Mâ ağna anhü mâlühû ve mâ keseb: Ne malı, ne de kazandığı ona fayda vermedi. Burada, kazancı, ticareti ve malı ifade edilmekle beraber ayrıca oğulları da onu kurtaramadı demektir. Ebu Leheb’in oğulları ihtilafa düşmüş, babalarının yanına muhakeme olmak için gelmişlerdi. Birbirlerine girdiler hatta bir oğlunun itmesiyle yere düşmüştü; “Çıkarın yanımdan şu PİS KAZANCI” demişti. (Bizim sevgili Aksekililerimize nisbet edilen bir tabir varmış, onlar torunlarını “Kârın kârı” diye severlermiş… A.A.) (…)
Vemraetühû: Karısı da, Harb’in kızı, Ümmü Cemil de… O alevli ateşe yaslanacak.
Hammâlete’l-hatab: Cehenneme odun taşıyıcı… Koğucu, ona buna lâf taşıyan bozguncu… Bu kadın, Hz. Resulullah’ın (S.A.S.) geçeceği yol üzerine geceleyin diken dalları bırakarak eziyet etmek isterdi… Ameline uygun olarak bir ceza…
Fî cîdihâ hablün: Gerdanında da süs yerine bir ip, bir urgan… Cîd; sadece boyun mânasına değildir. Özellikle gerdanlık gibi ziynet eşyalarıyla süslü veya süslenmeye lâyık güzel boyun demektir.
Min mesedin; sağlam hurma liflerinden yapılmış, kuvvetli tellerden bükülmüş, kıvrılarak örülmüş bir ip bulunmaktaydı. Gerdanlık ziynetleri yerine bir urgan…
Düşmanlık yapıp hak ve hakikatı engelleyen fitnekâr zengin bir kadının, haysiyetine dokunan en acıklı manzara âyetin, sırtında cehennem odunu olan kocasını taşırken gerek iftihar ettiği gerdanlığını, gerekse örgülü kıvrık saçlarının gerdanından sarkmasını, kendi yanacağı ateşin odununu taşıyan bir odun hamalının boynuna düğümlenip geçirdiği, kuvvetli urganın boynundan sarkması şeklinde tasvir etmesidir…
* * *
Acaba her asra, her döneme bakan Kur’an, onun sureleri, onun âyetleri günümüze nasıl bakıyor, bizlere nasıl bir ayna tutuyor diye düşünmemiz gerekmez mi?
Hizmet hareketinin ortadan kaldırılmasıyla gençlerin deizme kaydığı, İslamiyetten uzaklaştığı, nefret söylemleriyle toplumun paramparça olduğu bilhassa toplumun her kesimi bir harç gibi tutan, toparlayan Hizmetin tutkallığının bitirilmesiyle sarsık hale gelen bir toplumla karşı karşıyayız. Bunun dünya ve âhirette varıp dayanacağı fâcia da meydanda… Zira görünen köy kılavuz istemez. Ama bütün bunlara rağmen Hizmet mensupları Türkiye’ye ve insanımıza asla küsmemeleri gerekiyor. Çünkü bu tahribatı onlardan başka tamir edecek bir cemaat de yok!...
[Abdullah Aymaz] 2.4.2019 [Samanyolu Haber]
Ebu Leheb, Efendimizin (S.A.S.) amcası idi… Kibrinden, çıkarcı anlayışından dolayı Hz. Peygamberin (S.A.S.) en uzağı, hatta düşmanı oldu. Panayır panayır dolaşıp Efendimize (S.A.S.) hakaretlerde bulundu, iftiralar attı; hakkı hep engellemeye çalıştı… İsmine uygun şekilde alevli bir cehennem ateşine, kendisini sürükleyip götürdü…170 ülkede eğitim hizmetleriyle gönüllere taht kuran hizmet de kendi ülkesinde aynı ihânete uğradı…
“Önce, en yakın akrabalarını uyar.” (Şuarâ Suresi, 26/214) âyeti nâzil olunca, Peygamber Efendimiz (S.A.S.) Safâ tepesine çıkıp “Ey insanlar! Sabah oldu, uyanın!..” diye nidâ etti. “Bu kim?” dediler. Başına toplandılar. Resulullah onlara: “Ne dersiniz? Ben size şu dağın arkasından bazı atlılar çıkacak!..’ diye haber versem, beni tasdik eder misiniz?” dedi. “Biz senden şimdiye kadar doğrudan başka bir şey duymadık.” dediler. Hz. Peygamber (S.A.S.), “Öyle ise ben sizi önümüzde bulunan bir azap ile uyarıyorum” dedi. Amcası Ebu Leheb de: “Yuh olsun sana!.. Bizi bunun için mi topladım dedi.
Bazı rivayetlerde de Ebu Leheb’in, bu sözü söylemekle birlikte iki eliyle yerden bir taş alıp Resulullah’a (S.A.S.) atmak istediği de nakledilmektedir.
İbnü Abbas diyor ki: “Ebu Leheb vâdiden çıkıp Kureyş topluluğunun yanına geldiği zaman ‘Muhammed bize mâhiyetini bilmediğimiz bir takım şeyler vaad ediyor, onların ölümden sonra vuku bulacağını zannediyor, benim elime ne koydu?’ deyip iki elini üflemiş ‘Yuh olsun size… Ben sizde Muhammed’in söylediklerinden hiçbir şey görmüyorum.’ demişti.
Efendimiz (S.A.S.) “Yakın akrabalarını uyar” (26/214) âyeti inince Safa Tepesine çıktı. Galip oğullarını, Lüey oğullarını, Kilab oğullarını, Kusey oğullarını çağırdı, onlar yanına gelince, Ebu Leheb, “İşte hepsi geldi ne var?” dedi. Efendimiz de (S.A.S.) buyurdu ki: “Allah bana yakın akrabalarımı uyarmamı emretti. En yakınlarım sizlersiniz. Sizler ‘Lâ ilâhe illallah’ demedikçe ben size, ne dünyada ne de âhirette yardım edemem. Eğer Allah’ın tek ilah olduğunu söylerseniz, Rabbinizin katında onunla lehinizde yapacağım.” Tam o sırada Ebu Leheb, “Yuh sana!... Sen bizi bunun için mi çağırdın?” dedi.
Başka bir rivayette şöyle denilmiştir: “Resulullah (S.A.S.) bir gün amcalarını davet etmiş, onlara bir ziyafet sunmuştu. Ancak onlar, “Bizim, her birimiz bir koyun yer.” diyerek Hz. Peygamberi (S.A.S.) hakir görmüşlerdi. Resulullah Efendimiz de (S.A.S.) onlara, “Öyle ise yeyiniz” demişti. Yemişler, doymuşlar ancak yemekten çok az bir şey eksilmiştir. Sonra Hz. Peygamber’e (S.A.S.) “Yanında başka ne var?” diye sormuşlardı. Bunun üzerine Efendimiz (S.A.S.) onları İslam dinine davet edince, Ebu Leheb o söyleyeceklerini söylemişti.
Yine bir rivayette: Ebu Leheb, bir gün Hz. Peygamber’e (S.A.S.) “Müslüman olursam, bana ne verilecek?” diye sormuştu. Hz. Peygamber de (S.A.S.) “Müslümanlara ne verilirse, sana da o verilir.” deyince, Ebu Leheb, “Benim onlardan bir üstünlüğüm yok mu?” dedi. Hz. Peygamber (S.A.S.) “Ne ile üstün tutulacaksın?” buyurdu. O zaman Ebu Leheb “Benim ile şunları bir tutan dine yuh olsun!” dedi.
Neticede, Tebbet Suresi nâzil oldu: “Ebu Leheb’in elleri kurusun (yok olsun o), zaten yok oldu ya… Ne malı, ne kazandığı onu kurtaramadı. O, alevli bir ateşe girecektir. Karısı da odun hamalı olarak… Boynunda da hurma lifinden bir ip olacaktır.” (111/1-5)
Elmalılı M. Hamdi Yazır merhumdan bazı tasarruflarla nakiller yapmak istiyorum:
Tebbet: Helâk oldu. Bedir Savaşına katılmadığı halde kahrından hüsran içinde öldü.
Yedâ: İki eli… Sağdan soldan. Gerek olumlu, gerek olumsuz, gerek tutmak, gerek itmek için kullanmak istediği bütün sebepler ve vasıtaları, gerek dünyaya gerek dine uzatmak istediği iki eli de helâk oldu.
Ebî Lehebin; amcası olmasına rağmen Hz. Peygambere (S.A.S.) nankörlük ve düşmanlıkta ileri giden, İslam dininin yayılmasına engel olmak için her türlü fitne ve fesat ateşini alevlendirmeye çalışan Ebu Leheb’in… Bu haber bir mucizedir. Çünkü o, daha hayatta iken kâfir olarak ölüp cehenneme gideceği bildiriliyor. Buna rağmen adam dönüp Müslüman olamıyor. Bu sureyi okuyup mucizeliğini anlayarak Müslüman olanlar var.
Tebbe: Kendisi de helâk oldu. Kahrından öldü. Adese hastalığından… Bu hastalık tâun (vebâ) gibi bulaşıcı zannedildiğini kimse yanına yaklaşmadı. Ölüsü üç günde koktu kaldı. Ücretle tuttukları Sudanlılardan bazıları bir çukura kakmış, üstü örtülünceye kadar üzerine taş atmışlardır.
Mâ ağna anhü mâlühû ve mâ keseb: Ne malı, ne de kazandığı ona fayda vermedi. Burada, kazancı, ticareti ve malı ifade edilmekle beraber ayrıca oğulları da onu kurtaramadı demektir. Ebu Leheb’in oğulları ihtilafa düşmüş, babalarının yanına muhakeme olmak için gelmişlerdi. Birbirlerine girdiler hatta bir oğlunun itmesiyle yere düşmüştü; “Çıkarın yanımdan şu PİS KAZANCI” demişti. (Bizim sevgili Aksekililerimize nisbet edilen bir tabir varmış, onlar torunlarını “Kârın kârı” diye severlermiş… A.A.) (…)
Vemraetühû: Karısı da, Harb’in kızı, Ümmü Cemil de… O alevli ateşe yaslanacak.
Hammâlete’l-hatab: Cehenneme odun taşıyıcı… Koğucu, ona buna lâf taşıyan bozguncu… Bu kadın, Hz. Resulullah’ın (S.A.S.) geçeceği yol üzerine geceleyin diken dalları bırakarak eziyet etmek isterdi… Ameline uygun olarak bir ceza…
Fî cîdihâ hablün: Gerdanında da süs yerine bir ip, bir urgan… Cîd; sadece boyun mânasına değildir. Özellikle gerdanlık gibi ziynet eşyalarıyla süslü veya süslenmeye lâyık güzel boyun demektir.
Min mesedin; sağlam hurma liflerinden yapılmış, kuvvetli tellerden bükülmüş, kıvrılarak örülmüş bir ip bulunmaktaydı. Gerdanlık ziynetleri yerine bir urgan…
Düşmanlık yapıp hak ve hakikatı engelleyen fitnekâr zengin bir kadının, haysiyetine dokunan en acıklı manzara âyetin, sırtında cehennem odunu olan kocasını taşırken gerek iftihar ettiği gerdanlığını, gerekse örgülü kıvrık saçlarının gerdanından sarkmasını, kendi yanacağı ateşin odununu taşıyan bir odun hamalının boynuna düğümlenip geçirdiği, kuvvetli urganın boynundan sarkması şeklinde tasvir etmesidir…
* * *
Acaba her asra, her döneme bakan Kur’an, onun sureleri, onun âyetleri günümüze nasıl bakıyor, bizlere nasıl bir ayna tutuyor diye düşünmemiz gerekmez mi?
Hizmet hareketinin ortadan kaldırılmasıyla gençlerin deizme kaydığı, İslamiyetten uzaklaştığı, nefret söylemleriyle toplumun paramparça olduğu bilhassa toplumun her kesimi bir harç gibi tutan, toparlayan Hizmetin tutkallığının bitirilmesiyle sarsık hale gelen bir toplumla karşı karşıyayız. Bunun dünya ve âhirette varıp dayanacağı fâcia da meydanda… Zira görünen köy kılavuz istemez. Ama bütün bunlara rağmen Hizmet mensupları Türkiye’ye ve insanımıza asla küsmemeleri gerekiyor. Çünkü bu tahribatı onlardan başka tamir edecek bir cemaat de yok!...
[Abdullah Aymaz] 2.4.2019 [Samanyolu Haber]
Miraç Ufkunda İnsanlığa Hizmet [Fikret Kaplan]
Üzüntü üzerine üzüntü… Mekke’nin, bugünkü insafsız ve hukuksuz insanlarına benzer, kindarları, hasetçileri gemi azıya almış. Günümüzde o zindanlardaki insanlara yapılanların kat katı, kadın-erkek denmeden çilenin kat kat fazlası o gün Kabe irtikâp ediliyor. Yetmiyor, bir de boykot kararı alınıyor. Bir soykırım adeta…
İnsanlığın iftihar Tablosu’nun hayatta en çok sıkıldığı dönemlerden bir tanesi… Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykot yaşıyor, üç uzun sene… Su yok, ekmek yok, çardak kurma yok, çadır yok. Çölün altında, beyin kaynatan sıcakta; bütün Beni Hâşim, orada yaşamaya mahkûm. Henüz inanmamış amcası Ebu Tâlib de onların içinde; analar anası, mübarek anamız Hazreti Hatîce de orada.. Güç bela buldukları çardaklara, çadırlara sığınıyorlar. Tam üç sene orada İnsanlığın İftihar Tablosu, Beni Hâşim ile beraber çileli bir hayat yaşıyor… Sadece kendisinin hüznünü değil, bütün müminlerin derdini de sırtlanmış, sallallâhu aleyhi ve sellem.
Daha Kur’an-ı Kerim’den çok fazla ayet nâzil olmamış, din tamamlanmamış; denecek şeylerin hepsi denmemiş ama denenleri yeterli bulmuşlar; orada O’nunla (sallallâhu aleyhi ve sellem) beraberler sıkıntı çekiyor gökteki yıldızlar. Güneşin altında, kumun üstünde, yiyecek şey ya buluyorlar, ya bulamıyorlar. Öyle bir ızdırap içinde kıvranıp duruyorlar… Ama bu mevzu ile alakalı Siyer’de, Megazî’de, Hadis kitaplarında Efendimiz’den şikayet ifade eden tek bir cümle dahi duyulmamış. “Şunu çektik, bunu çektik!” dememiş. Yanında bulunanlar da kimseyi suçlu görmemiş. Ümitsizliğe kapılıp fikrini bulandırmamış. Ne O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ne de Beni Hâşim’den başkaları en zor şartlarda dahi yıkılmamış, bozgunculuk yapmamış.
Yüce Allah’ın izniyle zamanı gelince de güveler kemiriyorlar boykot maddelerini… Zulüm bir an için sona eriyor sanki…
Ama… o üç yıl boyunca çok ağır yıpranmalar olmuş. O sıkıntılı hayat, onları orada öyle yıpratmış ki, boykot sona ermiş fakat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) iki şoku birden yaşıyor. Çocukluğundan beri kendisini himaye eden, ona kol kanat geren Ebu Talib vefat ediyor. Ve hemen arkasından, o güne kadar O’na kucak açmış, destek olmuş, her şeyi ile O’nu tasdik etmiş mübarek anamız, analar anası Hatîce validemiz de ruhunun ufkuna uçuyor, kanatlanıp gidiyor bu alemden.
Bütün bu hüzün ve kederine rağmen insanları ebedî saadete yönlendirmek için duramıyor Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem). Panayır panayır, çarşı, pazar durmadan geziyor. Ama zulüm gittikçe daha da katlanıyor. Katmerleşiyor. ‘Amcacığım, yokluğunu ne çabuk hissettirdin!’ diyerek inliyor O Şefkat ve Merhamet Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem). Taif’e gidiyor olmuyor. Geri dönüyor olmuyor. Her tarafta insanlık dışı muameleyle karşılaşıyor.
Artık iyice hırpalanmış, zulüm altında inim inim inlemiş. Sebepler tamamen sükut etmiş.
İşte böyle bir anda, İnsanlığın İftihar Tablosu, en âlî bir şey ile şereflendiriliyor, pâyelendiriliyor, taçlandırılıyor. Mirac’a davet ediliyor.
Cenâb-ı Hak, İnsanlığın İftihar Tablosu’na diyor ki:
“Ey Habibim! Yeryüzünde bunca şeye maruz kaldın. Şimdi Seni huzuruma almak ve aradaki nikâbı kaldırmak istiyorum. Seni huzuruma çağırıyorum, misafir ediyorum; mihmandârın oluyorum!”
Ve İnsanlığın İftihar Tablosu, hiçbir kimseye müyesser olmayan Miraç’a çıkıyor.
İnsanlık için çekilen o sıkıntılar, dertler, tasalar “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ”ya, vücub-imkân arası bir noktaya, bir zirveye ulaşmayı doğuruyor. Ümmet-i Muhammed’e de o noktaya giden o güzergâhı gösteriyor. Bir taraftan o sıkıntılar; bir taraftan hâlâ Kâbe’nin karşısına gidip orada bir rükûa, bir secdeye fırsat vermeyen müşriklerin vahşîce baskıları… Bütün bunların olduğu bir dönemde, bu sıkıntıların üst üste balyozlar halinde başına indiği dönemde, Allah (celle celâluhu) O’nu Mirac’ı ile sevindiriyor. Kendi cemâl-i bâ-kemâlini göstermekle, O’na “Habibim!” demekle şereflendiriyor.
Efendimiz, bütün enbiyâ-i ızâmın bulunduğu göklere uğruyor. Hazreti İsa ile görüşüyor, Hazreti Musa ile görüşüyor; zirvede Hazreti İbrahim (aleyhisselam) ile görüşüyor. Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ile şerefyâb oluyor ve Cennet’ler de O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağını basmasıyla O’nunla şerefyâb oluyor. O, Cennet’leri şereflendiriyor; aynı zamanda Kendisi de Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini görmek ile şerefleniyor.
İnsanlığın İftihar Tablosu bütün bunları ihraz ediyor. Orada kalabilir; ama, Şefkat Peygamberi, kendine has o derin merhamet hissi ve Cehennem’e sürüklenenlere karşı acıma duygusuyla, insanları ebedî saadete yönlendirmek için Mirac’tan şu mihnet yurduna geri dönüyor.
Geri döndüğü yerde sıkıntı var, ızdırap var, elem var.. boynunu sıkan, öldürmeye teşebbüs eden insanlar var.. İşkembeyi, sırtına koyan vicdansızlar var.. geçtiği yollarda önünü kesen vahşiler var.. Ashâb-ı kirâmı çarmıha gerenler var.. Bilal-i Habeşîleri, Sümeyye’leri, Yâsir’leri, Ammâr’ları kumun üstüne yatıran, kayaları onların üzerine koyan insafsızlar var… Dünya, O’nun için Cehennem. Fakat “Olsun!” diyor. O gördüğü şeyleri gördürmek, duyduğu şeyleri duyurmak, tattığı şeyleri tattırmak için Miraç’tan ayrılıyor, geliyor insanlığın içine; o Cehennem gibi hayatın içine geliyor.
O halde, “Git, kullarımı da buraya çağır!” deyip hediyelerle gönderiyor Allah cc:
“Bu, senin yolun! Bu yolda yürüyenler, aynen Senin yolunda Bana ulaşacaklar!” diyor. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) armağan olarak getirip ümmetine hediye ettiği beş vakit namaz ile onları da şereflendiriyor.
Allah Rasûlü, akın akın Cehennem seline kapılmış, o akıntıya kapılmış, Cehennem’e dökülen insanlar dökülmesin diye, ciddî bir şefkat hissi ile dünyaya dönüyor. O’nun o şefkat, o acıma duygusu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç’tan dönmesine vesile oluyor.
Dünyada iken böyle bir ufka ulaşan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetinin elinden tutmak için yine onların arasına döndüğü gibi ahirette de ümmetinden Cehennem’e gidenlerin çığlıklarını duyduğu zaman, onun kenarına kadar gidecek, onlara el uzatacak ve onları Cehennem’den çıkarmak isteyecektir.
Bediüzzaman Hazretleri, Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) ümmetine karşı olan bu benzersiz şefkatini ve merhametini şöyle ifade ediyor:
‘Sahih rivayetlerle haber verildiği gibi, mahşerin dehşetinden herkes, hatta peygamberler bile “Nefsim, nefsim!” dedikleri sırada, Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam), “Ümmetim, ümmetim!” diyerek merhametini ve şefkatini gösterecektir. O, dünyaya geldiği zaman, ehl-i keşfin tasdikiyle, validesi “Ümmetim, ümmetim!” şeklindeki yakarışını işitmiş. O’nun (aleyhissalâtü vesselam) bütün hayatı ve yaydığı şefkatli ahlâk güzellikleri, kusursuz merhametini ve şefkatini gösterir.’
Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) tattıklarını insanlığa da tattırmak için Miraç’tan dönmesi eşsiz bir “îsâr”dır ve aynı zamanda, ümmet-i Muhammed’e o fedakârlık ufkunu işaretlemektedir.
İşte dünyada kalınacaksa, bunun için kalınır: İnsanlığın elinden tutup ebedî saadete yönlendirmek… yani Hizmet için. Dünyada, böyle yüksek bir gâye-i hayal için durmaya değer.
Sultanlar Sultanı (celle celâluhu) insanlara anlatılmayacaksa.. bu mevzuda bir hizmet, say u gayret ortaya konmayacaksa.. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdirilmeyecekse.. bir insanın hidayetine Allah’ın izniyle vesile olunmayacaksa.. şahsî hayat adına böyle yüksek bir gâye-i hayale bağlanılmayacaksa… yaşamanın ne gibi bir anlamı olabilir ki? “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin!” buyruluyor.
Samimi Hizmet gönüllüleri, bugün bu gâye-i hayale daha çok talipler. Ötede şanlı, namlı, nişanlı, adlı, ünvanlı hâle getirecek bir yolda yürütüyor Allah, onları. Onun için, Cenâb-ı Hakk, öyle yüce bir şeye talip olmanın bir parça sıkıntısını çektiriyor. Büyük bir şeyi elde edecekseniz, azıcık sıkıntı çekmeniz, âdet-i İlahîdir. “Belanın en çetini, en zorlusu, enbiyâ-ı ızâma… Sonra derecesine göre diğer insanlara gelir.”
Bu sebeple, dünyanın başlarını döndürdüğü, bakışlarını bulandırdığı insanlar var gücüyle saldırıyorlar Hizmet gönüllülerine. Bu kıymetli, çok değerli olan Hizmet’i değersizleştirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Kur’an’ın ifadesiyle: “Bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih ediyorlar.”
Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm, kendi ashabına “Arkadaşlarım!” diyor, “Ashabım!” diyor, “yol arkadaşlarım, dava arkadaşlarım, mefkûre arkadaşlarım, gâye-i hayal arkadaşlarım!” diyor. Diğer taraftan, her şeyin bittiği, boyunduruğun yere konduğu, “Allah’a inandım!” diyen insanların bile şeytana zil taktırıp oynattıkları bir dönemin geleceğini haber veriyor. Halkın kendini bozgunculuğa saldığı böyle bir dönemde ellerinden geldiğince tahribatı tamire, fesadı ıslaha çalışanlara da ‘Kardeşlerim!’ diyor. ‘O gariplere müjdeler olsun!’
Boykot döneminin sonunda, hüzün senesinin ardından Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Miraç’la mükâfatlandırılması gibi, her sıkıntı fevkaladeden bir iltifatla taçlandırılmıştır. Meselenin sonucu bu ise, mü’min kaybetmiyor demektir. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.
O gün, kadınıyla erkeğiyle, geride kalanıyla hicret edeniyle, dünya yüzüne güleniyle gülmeyeniyle, gazi olanıyla şehadet şerbeti içeniyle bütün sahabîler, kendi başlarına gelenleri Hakk’ın hususî iltifati, ihsanı biliyorlardı. Dağınıklığa meydan vermeden, suçlu arama peşine düşmeden, yıkıcı, kırıcı eleştirilere kapılmadan Allah’ın kendilerine sunduğu krediyi tam değerlendirirken diğer taraftan arkada kalanlar için kederlenip kavlî ve fiilî dualar ediyorlardı. Asla taş atmıyorlardı kadere. En küçük bir imayla olsun Yüce Yaradan’ı kimseye şikâyet etmiyorlardı.
Bizler de, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize miras kalan bu “îsâr” ruhuyla hizmet ederken, gece âleminin taçları ve zamanın Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları sayılan bu mübarek gün ve gecelerde, geride kalan arkadaşlarımızı unutmayalım.
Hizmetimizin geleceği için her türlü fedakârlığa katlanarak sıkıntı çeken arkadaşlarımızı dualarımızda sık sık zikretmek bizim için öncelikli ve çok önemli bir vefa borcudur. Hislerimiz, heyecanlarımız ve beyanlarımızla her ellerimizi kaldırışımızda onlar için Cenâb-ı Hak’tan kurtuluş dilemek aynı davaya gönül vermenin gereğidir.
‘Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukût ettiği, içtimaî ahvalin boz-bulanık bir hâl aldığı, her yanda zâlimlerin "hay-hûy"unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Allahım, Sana ve dinine düşmanca davranmak suretiyle kendilerine yazık edenlerin akıllarını başlarına getir. Fakat, şayet muradın bu değilse, onların buna liyakat ve istidatları yoksa, bütün bütün gayz, kin, nefret ve düşmanlığa kilitlenmişlerse, onların haklarından gel; şerîrlerin şerlerinden bütün mü'minleri muhafaza eyle!..
Allah’ım! Zâtına ve Habîbine karşı bize, öyle delirtici bir iştiyak ver ki; başka bütün iştiyaklar, sinemizden silinip gitsin! Ey yegâne merhametli, başka bütün iştiyaklar, sinemizden silinip gitsin!.. Amin.
Miraç Kandiliniz Mübarek Olsun.
[Fikret Kaplan] 2.4.2019 [Samanyolu Haber]
İnsanlığın iftihar Tablosu’nun hayatta en çok sıkıldığı dönemlerden bir tanesi… Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykot yaşıyor, üç uzun sene… Su yok, ekmek yok, çardak kurma yok, çadır yok. Çölün altında, beyin kaynatan sıcakta; bütün Beni Hâşim, orada yaşamaya mahkûm. Henüz inanmamış amcası Ebu Tâlib de onların içinde; analar anası, mübarek anamız Hazreti Hatîce de orada.. Güç bela buldukları çardaklara, çadırlara sığınıyorlar. Tam üç sene orada İnsanlığın İftihar Tablosu, Beni Hâşim ile beraber çileli bir hayat yaşıyor… Sadece kendisinin hüznünü değil, bütün müminlerin derdini de sırtlanmış, sallallâhu aleyhi ve sellem.
Daha Kur’an-ı Kerim’den çok fazla ayet nâzil olmamış, din tamamlanmamış; denecek şeylerin hepsi denmemiş ama denenleri yeterli bulmuşlar; orada O’nunla (sallallâhu aleyhi ve sellem) beraberler sıkıntı çekiyor gökteki yıldızlar. Güneşin altında, kumun üstünde, yiyecek şey ya buluyorlar, ya bulamıyorlar. Öyle bir ızdırap içinde kıvranıp duruyorlar… Ama bu mevzu ile alakalı Siyer’de, Megazî’de, Hadis kitaplarında Efendimiz’den şikayet ifade eden tek bir cümle dahi duyulmamış. “Şunu çektik, bunu çektik!” dememiş. Yanında bulunanlar da kimseyi suçlu görmemiş. Ümitsizliğe kapılıp fikrini bulandırmamış. Ne O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ne de Beni Hâşim’den başkaları en zor şartlarda dahi yıkılmamış, bozgunculuk yapmamış.
Yüce Allah’ın izniyle zamanı gelince de güveler kemiriyorlar boykot maddelerini… Zulüm bir an için sona eriyor sanki…
Ama… o üç yıl boyunca çok ağır yıpranmalar olmuş. O sıkıntılı hayat, onları orada öyle yıpratmış ki, boykot sona ermiş fakat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) iki şoku birden yaşıyor. Çocukluğundan beri kendisini himaye eden, ona kol kanat geren Ebu Talib vefat ediyor. Ve hemen arkasından, o güne kadar O’na kucak açmış, destek olmuş, her şeyi ile O’nu tasdik etmiş mübarek anamız, analar anası Hatîce validemiz de ruhunun ufkuna uçuyor, kanatlanıp gidiyor bu alemden.
Bütün bu hüzün ve kederine rağmen insanları ebedî saadete yönlendirmek için duramıyor Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem). Panayır panayır, çarşı, pazar durmadan geziyor. Ama zulüm gittikçe daha da katlanıyor. Katmerleşiyor. ‘Amcacığım, yokluğunu ne çabuk hissettirdin!’ diyerek inliyor O Şefkat ve Merhamet Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem). Taif’e gidiyor olmuyor. Geri dönüyor olmuyor. Her tarafta insanlık dışı muameleyle karşılaşıyor.
Artık iyice hırpalanmış, zulüm altında inim inim inlemiş. Sebepler tamamen sükut etmiş.
İşte böyle bir anda, İnsanlığın İftihar Tablosu, en âlî bir şey ile şereflendiriliyor, pâyelendiriliyor, taçlandırılıyor. Mirac’a davet ediliyor.
Cenâb-ı Hak, İnsanlığın İftihar Tablosu’na diyor ki:
“Ey Habibim! Yeryüzünde bunca şeye maruz kaldın. Şimdi Seni huzuruma almak ve aradaki nikâbı kaldırmak istiyorum. Seni huzuruma çağırıyorum, misafir ediyorum; mihmandârın oluyorum!”
Ve İnsanlığın İftihar Tablosu, hiçbir kimseye müyesser olmayan Miraç’a çıkıyor.
İnsanlık için çekilen o sıkıntılar, dertler, tasalar “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ”ya, vücub-imkân arası bir noktaya, bir zirveye ulaşmayı doğuruyor. Ümmet-i Muhammed’e de o noktaya giden o güzergâhı gösteriyor. Bir taraftan o sıkıntılar; bir taraftan hâlâ Kâbe’nin karşısına gidip orada bir rükûa, bir secdeye fırsat vermeyen müşriklerin vahşîce baskıları… Bütün bunların olduğu bir dönemde, bu sıkıntıların üst üste balyozlar halinde başına indiği dönemde, Allah (celle celâluhu) O’nu Mirac’ı ile sevindiriyor. Kendi cemâl-i bâ-kemâlini göstermekle, O’na “Habibim!” demekle şereflendiriyor.
Efendimiz, bütün enbiyâ-i ızâmın bulunduğu göklere uğruyor. Hazreti İsa ile görüşüyor, Hazreti Musa ile görüşüyor; zirvede Hazreti İbrahim (aleyhisselam) ile görüşüyor. Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ile şerefyâb oluyor ve Cennet’ler de O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağını basmasıyla O’nunla şerefyâb oluyor. O, Cennet’leri şereflendiriyor; aynı zamanda Kendisi de Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini görmek ile şerefleniyor.
İnsanlığın İftihar Tablosu bütün bunları ihraz ediyor. Orada kalabilir; ama, Şefkat Peygamberi, kendine has o derin merhamet hissi ve Cehennem’e sürüklenenlere karşı acıma duygusuyla, insanları ebedî saadete yönlendirmek için Mirac’tan şu mihnet yurduna geri dönüyor.
Geri döndüğü yerde sıkıntı var, ızdırap var, elem var.. boynunu sıkan, öldürmeye teşebbüs eden insanlar var.. İşkembeyi, sırtına koyan vicdansızlar var.. geçtiği yollarda önünü kesen vahşiler var.. Ashâb-ı kirâmı çarmıha gerenler var.. Bilal-i Habeşîleri, Sümeyye’leri, Yâsir’leri, Ammâr’ları kumun üstüne yatıran, kayaları onların üzerine koyan insafsızlar var… Dünya, O’nun için Cehennem. Fakat “Olsun!” diyor. O gördüğü şeyleri gördürmek, duyduğu şeyleri duyurmak, tattığı şeyleri tattırmak için Miraç’tan ayrılıyor, geliyor insanlığın içine; o Cehennem gibi hayatın içine geliyor.
O halde, “Git, kullarımı da buraya çağır!” deyip hediyelerle gönderiyor Allah cc:
“Bu, senin yolun! Bu yolda yürüyenler, aynen Senin yolunda Bana ulaşacaklar!” diyor. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) armağan olarak getirip ümmetine hediye ettiği beş vakit namaz ile onları da şereflendiriyor.
Allah Rasûlü, akın akın Cehennem seline kapılmış, o akıntıya kapılmış, Cehennem’e dökülen insanlar dökülmesin diye, ciddî bir şefkat hissi ile dünyaya dönüyor. O’nun o şefkat, o acıma duygusu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç’tan dönmesine vesile oluyor.
Dünyada iken böyle bir ufka ulaşan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetinin elinden tutmak için yine onların arasına döndüğü gibi ahirette de ümmetinden Cehennem’e gidenlerin çığlıklarını duyduğu zaman, onun kenarına kadar gidecek, onlara el uzatacak ve onları Cehennem’den çıkarmak isteyecektir.
Bediüzzaman Hazretleri, Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) ümmetine karşı olan bu benzersiz şefkatini ve merhametini şöyle ifade ediyor:
‘Sahih rivayetlerle haber verildiği gibi, mahşerin dehşetinden herkes, hatta peygamberler bile “Nefsim, nefsim!” dedikleri sırada, Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam), “Ümmetim, ümmetim!” diyerek merhametini ve şefkatini gösterecektir. O, dünyaya geldiği zaman, ehl-i keşfin tasdikiyle, validesi “Ümmetim, ümmetim!” şeklindeki yakarışını işitmiş. O’nun (aleyhissalâtü vesselam) bütün hayatı ve yaydığı şefkatli ahlâk güzellikleri, kusursuz merhametini ve şefkatini gösterir.’
Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) tattıklarını insanlığa da tattırmak için Miraç’tan dönmesi eşsiz bir “îsâr”dır ve aynı zamanda, ümmet-i Muhammed’e o fedakârlık ufkunu işaretlemektedir.
İşte dünyada kalınacaksa, bunun için kalınır: İnsanlığın elinden tutup ebedî saadete yönlendirmek… yani Hizmet için. Dünyada, böyle yüksek bir gâye-i hayal için durmaya değer.
Sultanlar Sultanı (celle celâluhu) insanlara anlatılmayacaksa.. bu mevzuda bir hizmet, say u gayret ortaya konmayacaksa.. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdirilmeyecekse.. bir insanın hidayetine Allah’ın izniyle vesile olunmayacaksa.. şahsî hayat adına böyle yüksek bir gâye-i hayale bağlanılmayacaksa… yaşamanın ne gibi bir anlamı olabilir ki? “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin!” buyruluyor.
Samimi Hizmet gönüllüleri, bugün bu gâye-i hayale daha çok talipler. Ötede şanlı, namlı, nişanlı, adlı, ünvanlı hâle getirecek bir yolda yürütüyor Allah, onları. Onun için, Cenâb-ı Hakk, öyle yüce bir şeye talip olmanın bir parça sıkıntısını çektiriyor. Büyük bir şeyi elde edecekseniz, azıcık sıkıntı çekmeniz, âdet-i İlahîdir. “Belanın en çetini, en zorlusu, enbiyâ-ı ızâma… Sonra derecesine göre diğer insanlara gelir.”
Bu sebeple, dünyanın başlarını döndürdüğü, bakışlarını bulandırdığı insanlar var gücüyle saldırıyorlar Hizmet gönüllülerine. Bu kıymetli, çok değerli olan Hizmet’i değersizleştirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Kur’an’ın ifadesiyle: “Bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih ediyorlar.”
Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm, kendi ashabına “Arkadaşlarım!” diyor, “Ashabım!” diyor, “yol arkadaşlarım, dava arkadaşlarım, mefkûre arkadaşlarım, gâye-i hayal arkadaşlarım!” diyor. Diğer taraftan, her şeyin bittiği, boyunduruğun yere konduğu, “Allah’a inandım!” diyen insanların bile şeytana zil taktırıp oynattıkları bir dönemin geleceğini haber veriyor. Halkın kendini bozgunculuğa saldığı böyle bir dönemde ellerinden geldiğince tahribatı tamire, fesadı ıslaha çalışanlara da ‘Kardeşlerim!’ diyor. ‘O gariplere müjdeler olsun!’
Boykot döneminin sonunda, hüzün senesinin ardından Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Miraç’la mükâfatlandırılması gibi, her sıkıntı fevkaladeden bir iltifatla taçlandırılmıştır. Meselenin sonucu bu ise, mü’min kaybetmiyor demektir. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.
O gün, kadınıyla erkeğiyle, geride kalanıyla hicret edeniyle, dünya yüzüne güleniyle gülmeyeniyle, gazi olanıyla şehadet şerbeti içeniyle bütün sahabîler, kendi başlarına gelenleri Hakk’ın hususî iltifati, ihsanı biliyorlardı. Dağınıklığa meydan vermeden, suçlu arama peşine düşmeden, yıkıcı, kırıcı eleştirilere kapılmadan Allah’ın kendilerine sunduğu krediyi tam değerlendirirken diğer taraftan arkada kalanlar için kederlenip kavlî ve fiilî dualar ediyorlardı. Asla taş atmıyorlardı kadere. En küçük bir imayla olsun Yüce Yaradan’ı kimseye şikâyet etmiyorlardı.
Bizler de, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize miras kalan bu “îsâr” ruhuyla hizmet ederken, gece âleminin taçları ve zamanın Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları sayılan bu mübarek gün ve gecelerde, geride kalan arkadaşlarımızı unutmayalım.
Hizmetimizin geleceği için her türlü fedakârlığa katlanarak sıkıntı çeken arkadaşlarımızı dualarımızda sık sık zikretmek bizim için öncelikli ve çok önemli bir vefa borcudur. Hislerimiz, heyecanlarımız ve beyanlarımızla her ellerimizi kaldırışımızda onlar için Cenâb-ı Hak’tan kurtuluş dilemek aynı davaya gönül vermenin gereğidir.
‘Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukût ettiği, içtimaî ahvalin boz-bulanık bir hâl aldığı, her yanda zâlimlerin "hay-hûy"unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Allahım, Sana ve dinine düşmanca davranmak suretiyle kendilerine yazık edenlerin akıllarını başlarına getir. Fakat, şayet muradın bu değilse, onların buna liyakat ve istidatları yoksa, bütün bütün gayz, kin, nefret ve düşmanlığa kilitlenmişlerse, onların haklarından gel; şerîrlerin şerlerinden bütün mü'minleri muhafaza eyle!..
Allah’ım! Zâtına ve Habîbine karşı bize, öyle delirtici bir iştiyak ver ki; başka bütün iştiyaklar, sinemizden silinip gitsin! Ey yegâne merhametli, başka bütün iştiyaklar, sinemizden silinip gitsin!.. Amin.
Miraç Kandiliniz Mübarek Olsun.
[Fikret Kaplan] 2.4.2019 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)