Zehirli bal [Süleyman Sargın]
İnsanların fakirlikten kırıldığı bir kış günü, köyün delikanlılarından biri yoksullara erzak getirmek üzere Hacı Bektaş dergâhına varır. Yanında köyden arkadaşları da vardır. Hacı Bektaş-ı Veli, delikanlıyı şöyle bir süzer; ondaki istidadı fark eder ve “buğday mı istersin, himmet mi?” diye sorar. Delikanlı himmetin ne olduğunu bilmemektedir. Dergâha da zaten dünyevi bir talep için gelmiştir. Anlayamadığı soruya “buğday” diye cevap verir. Dergâhtan buğdayları alır ve yola koyulur. Yolda yürürken soruyu ve “himmeti” düşünür. Pîr’in ne kastettiğini anlar ve hemen geriye döner. Ancak Hacı Bektaş dergâhından nasibi kapanmıştır. Hacı Bektaş-ı Velî “himmeti” aramak üzere delikanlıyı başka bir kapıya yönlendirir ve o da o kapıya gider. Rivayete göre bu delikanlı Yunus Emre’dir ve onun seyr ü sülûku bu andan itibaren başlamıştır.
Himmet ile buğday arasındaki sıkışmışlık ilk insandan itibaren âdemoğlunun imtihanıdır. İnsanın acil ihtiyaçları ve talepleriyle bu ihtiyaçlar sebebiyle ötelenen hatta bazen engellenen ahlaki erdemler arasındaki sıkışmanın adıdır hayat. Bu sıkışma ve buğday ile himmet arasında bir tercihe zorlanma, âşık Yunus’a mahsus bir imtihan değildir. Bütün insanlar aynı seçeneklerle sınanmış ve kahir ekseriyet Yunus’un ilk verdiği cevabı vermiş; tercihini buğdaydan yana yapmıştır. “Peşin olanı sevmek, daha geç geleni ve hatta ahireti göz ardı etmek” (Kıyame Sûresi, 20) Kur’an’da yanlış bir tercih olarak zikrediliyor. Peşin olanla bedenin ihtiyaçları, nefsani arzular, dünyevi talepler, menfaatler vs kastediliyor. Ötelenen ve görmezden gelinen ise hem âhiret endişesi hem de sûfilerin “hakikat-i insaniye” olarak tanımladıkları kalbin, ruhun, aklın ve letâifin ihtiyacı olan erdemlerdir.
Buğday metaforu hem dini metinlerde hem de gündelik hayatta dünya menfaatinin sembolü olarak kullanılır. “Ekmek kavgası” dünyevi gayret ve çabaların ifadesidir. Kur’an-ı Kerim de İsrailoğulları’nın yanlış tercihlerini nazara verirken mağfiret talebi ile buğdayı misal gösterir: “Şehre girin ve orada istediğiniz yerden bol bol yiyin! Şehrin kapısından secde ederek, saygılı bir tavırla girin ve ‘Affet bizi Yâ Rabbenâ (hıtta)’ deyin ki suçlarınızı affedelim… Ne var ki o zalimler sözü değiştirdiler ve başka şekle koydular.” (Bakara Sûresi, 58-59) Müfessirler, İsrailoğulları’nın “hıtta-affet bizi Allah’ım” demek yerine kelimeyi değiştirerek buğday manasına gelen “hinta” dediklerini kaydederler. Âyetin beyanına göre mağfiret talebi yerine dünyalığı, buğdayı tercih etmek bunu yapanların hem “zalimler” olarak anılmalarını hem de başlarına gökten azabın inmesini netice vermiştir. “Hıtta” sadece bir mağfiret talebi olmasa gerektir. Bu ifadede ahlaki erdemlerin, insanı insan yapan vasıfların tamamı mündemiçtir. Menkıbede himmet olarak bahsedilen şey âyette “hıtta” ile ifade edilmiştir ki o da Allah’ı aramak, O’ndan bağışlanma dilemek, O’nu temsil etmek ve bunu ahlaki erdemlerle ortaya koymaktır.
Kur’an-ı Kerim’de böyle karşıtlıklar yer aldığı gibi bazen daha üst bir anlama bağlanarak yeniden yorumlanması gereken mütekabiliyetler de zikredilir. İnsana “örtünmesi ve süslenmesi için elbisenin nimet olarak verildiğini” ifade eden âyet-i celîle (A’raf Sûresi, 26) devamında dikkatimizi başka bir yere çeker: “Takvâ elbisesi daha hayırlıdır!” Allah, kendilerine nimet olarak verdiği elbise-giyinme işini abartarak bunu bir statü ifadesi olarak görenleri ikaz eder ve “takvâ elbisesini” bir ideal ve erdem olarak ortaya koyar.
Hac için yola çıkanlara yapılan tavsiyelerin yer aldığı Bakara Sûresi 197. âyette de insanlara “yola çıkarken yanlarına azık almaları” emredilir. Devamında ise bu dünyevî azıklanmanın abartılmaması uyarısı yapılır. “Kuşkusuz en hayırlı azık, takvâdır” denilerek dikkatler daha üst bir ilkeye çekilir. Burada da insan, azık mı (buğday mı), yoksa takvâ azığı mı (ahlak başta olmak üzere insan-ı kâmili oluşturan bütün erdemler) karşıtlığıyla sınanır.
Bu imtihanların ötesinde ayrı bir imtihan daha var ki o da, Yunus’un menkıbesindeki “himmeti” tercih ettiğini zannederken “himmette gizlenmiş buğdayın” cazibesine kapılmaktır. Hazreti Âdem’in Cennet’te yaklaşmaması gereken şeyin “buğday” olduğu da rivayetlerde yer alır. Demek ki Cennet’te bile insanı kovdurmaya sebep “buğdaylar” vardır. “Size amel olarak en büyük hüsrana uğrayan kimmiş, söyleyeyim mi? Onlar, dünyada ortaya koydukları bütün çabalar, gayretler, çalışmalar boşa gittiği halde kendilerini iyi bir şey yapıyor zannedenlerdir!” (Kehf Sûresi, 104) ayeti her halde himmet sandıkları şeyin aslında buğday olduğunu fark edemeyenlerin hüsranını anlatıyor.
Bazen takdir beklentisi, alkışlanma tutkusu veya bilinme arzusu balın içindeki zehir gibi kana karışır “himmet yolunda”. Vakar zannettiğimiz şey kibir olmuştur. “Hayrı ben yapayım, işleri biz evirip çevirelim, hasenattan en fazla bizler hisseyâb olalım” düşüncesi, “bize sormadan Cennet’e bile gidemezsin, senin haddine mi bizden izinsiz hayır işlemek” nobranlığına dönüşür. “Kardeşlerinin meziyetleriyle şâkirâne iftihar etmek” düsturu, yerini “falanın önünü kesin, ademe mahkûm edin, bir şeyler yapmasına fırsat vermeyin” zavallılığına bırakır. “Birr ü takva hususunda yardımlaşmayı” emreden ilâhi beyanın (Mâide Sûresi, 2) ilgili emri değil de devamındaki “sakın günah ve düşmanlık hususunda yardımlaşmayın” nehyi hayata geçirilir. Makamlar, mevkiler, statüler ve imkânlar vesilelikten çıkar, gaye haline gelir. İşin kötüsü, kazanda ısınan kurbağa misali insan içine düştüğü bu tehlikenin farkında bile değildir. Bütün bunlar, uhuvveti zedelemekte, vifak ve ittifakı erozyona uğratmakta ve haliyle “inayet-i ilahînin gecikmesine sebep” olmaktadır. Hocaefendi’nin üzerinde çok durduğu ve ızdırabını çektiği en önemli konu da budur!
[Süleyman Sargın] 17.8.2018 [Thecrcl.ca]
Af Örgütü Sekreteri Naidoo: Erdoğan, bağımsız bir darbe soruşturması çağrısı yapmalı [Türkmen Terzi]
Uluslararası Af Örgütü Amnesty’nin yeni Genel Sekreteri Kumi Naidoo, mesaisinin ilk gününde Türkiye direktörü Taner Kılıç’ın serbest bırakılmasının sevincini yaşadığını söyledi. Memleketi Güney Afrika’da basına konuşan Naidoo, “Türkiye bağımsız bir darbe soruşturması başlatmalı” dedi.
Naidoo, bir vefa örneği olarak, bir zamanlar Güney Afrika’nın özgürlük mücadelesinde beraber olduğu Nelson Mandela’nın, Johannesburg’taki vakfında ilk toplantısını yaptı. Daha önce Greenpeace başkanlığı yapan Naidoo, Amerika Başkanı Donald Trump’ın şu ana kadar Türkiye’de hiç bir insan hakkı ihlaline ses çıkarmadığını, sadece kendi vatandaşı Papaz Brunson serbest bırakılmadı diye ambargo uygulayıp bütün Türk halkını cezalandırmasının uygun olmadığını anlattı.
Naidoo, “Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz darbesininin derinlemesine incelenmesi çok önemlidir. Darbenin hemen ardından çok sayıda insanın, haklarında hiç bir suçlama yapılmaksızın, delil olmadan hapse atıldığını izledim. Eğer Türkiye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan darbe günü ve sonrasında yaşananları araştıracak uluslararası bağımsız bir soruşturma için girişimde bulunursa, darbe sonrası yaptıklarının haklılığını göstermesi açısından çok akıllıca davranmış olur.”diye konuştu.
Türkiye de mağdurların kendi aralarında çok bölündüğünü söyleyen Naidoo, ”Şu anda Erdoğan her zamankinden daha fazla düşmana sahip , ümit ederim ki Tirkiye’deki bütün gruplar insan haklarını destekler, adaletin ve gerçek bir demokrasinin tekrar geri gelmesi için, Türkiye’deki muhalif grupların birlik ve beraberlik içindede dayanışma göstermeleri bütün ülke insanları için çok önemlidir.” diye devam etti.
Suçsuz insanların serbest bırakılması ekonomiye katkı sağlar
Naidoo, haklarında şuçlama olmadan mahkum edilen onbinlerin serbest bırakılması devlet bütçesini rahatlatır dedi. Amnesty Sekreteri şunları tavsiye etti, “Çok üzücüdür ki, Türkiye’deki halk son siyasi krizlerin faturasını ödüyor. Amerika ile Yaşanan gelişmeler hayat pahalılığını artıracak, Erdoğan’a tavsiyem, Amerika ile krizi bir anca önce çözmek için yollar bulması, gayret etmesi, haklarında iddianame olmayan binlerce insanı hapisten bırakması. Şu anda hapislerde onbinlerce insan var, bu insanların serbest bırakılası ekonomik krizin aşılmasına katkı yapar. Belki hapishanelerde harcanan para çok çok büyük değildir ama az da değildir, çok fazla insanın herhangi bir suçlama yapılmadan çok uzun zaman hapishanelerde tutulduğu düşünülürse. Umarım, siyasi karar vericiler şartların daha da kötüye gitmemesi için Türkiye’deki halkların sosyal ve ekonomik haklarını düşünürler. İnsanlar Türkiye’de çok zor şartlar altında yaşam mücadelesi veriyorlar, durumlarının daha kötüye gitmemesi lazım.”
Naidoo, Amnesty’nin önceki genel sekreteri Salil Shetty’nin Türkiye Direktörü Taner Kılıç’ı hapishanede ziyaret ettiğini anlatarak şöyle konuştu: “Shetty, Taner’in kendisinden çok hapishanelerdeki siyasi mahkumları düşündüğünü, kendisinin durumunun onlardan biraz daha iyi olduğunu söylemişti. Ben de Taner’i gelecek hafta hapishanede ziyaret etmek istiyordum ama Amnesty’deki ilk günümde Türkiye Direktörümüzün serbest bırakılması benim için en büyük hediye oldu. 1.5 milyon üyemiz Taner’in serbest bırakılması için yorulmadan kampanya düzenlediler.”
Amnesty Uluslararası genel sektererliğine seçilen Güney Afrikalı aktivist Naidoo, Johannesburg’daki Nelson Mandela Vakfı’nda düzenlenen medya konferansından sonra, Taner Kılıç ile bir canlı internet bağlantısı gerçekleştirdi. Kılıç, hapishanedeki günlerinde kendisini yalnız bırakmayan Amnesty çalışanlarına teşekkür etti. Naidoo ise, “ Taner şu anda ailenle vakit geçir, haftaya seni ziyarete geleceğim” ifadelerini kullandı.
Taner Kılıç’ın serbest bırakılmasına değil, asıl tutuklanmasına çok şaşırdığını ifade eden Naidoo, “Taner çok önce serbest bırakılmalı idi, hakkında hiçbir suçlama yapılmadan çok uzun süre hapis yattı” dedi. Kılıç’ı ziyaretinde Türkiye’deki insan hakları ihlallerini görüşeceğini belirten Naidoo, tutuklu bulunan gazetecilerin, avukatların, siyasilerin durumunu ayrıntılı olarak görüşeceğini söyledi.
[Türkmen Terzi] 17.8.2018 [TR724]
Mama isteyen bebeğin ağzına tıkıştırmak [Tarık Toros]
Ülke daha fazla dibi görür mü?
Görür veya görmez, mühim değil.
Anlaşılan şu:
Her dip dediğinizin dip olmadığı ortaya çıktı.
Dibin dibi de yokmuş meğer.
**
Şu gerileme ve çöküş…
En az iki neslin üzerinden geçti.
Yarın, her alanda kaliteli bir memlekete kavuşulsa bile…
Bu nesillerdeki kırıklık geçmeyecek.
Bir muhalif rüzgar eser de her şeyi tepetaklak eder mi, endişesi hep olacak.
**
Şu ara…
Yazının başına oturmak da…
Kamera önüne geçip bir şeyler kekelemeye çalışmak da çok zor.
Konu eksikliğinden değil.
İşe yaramadığı düşüncesinden.
**
İnsanoğlunun çocukluktan itibaren bellediği bir doğası var.
Eli yandığı için sobaya dokunmaz.
Kirlenince yıkanır.
Acıkınca bunu belli eder, karnını doyurur.
Susayınca, aynı biçimde.
Oruç tutacaksa ona göre tedbir alır.
Malın nerede ucuza satıldığını bilir.
Yalan söyleyeni bir iki uyarır, sonra yanından uzaklaştırır.
Birinden kazık yemişse, daha da gözünün yaşına bakmaz, filan.
**
Ülkede olup bitene bir şey demeye ne hacet.
Bunu, aklı olanın reddetmesi gerekir(di).
**
Lüzumsuz bir örnek:
Tam 1 sene önce..
Dolar 3.40 TL iken de birileri dolar yakıyor, beyefendinin TV’leri bunu canlı veriyordu.
6 ay önce, 3.74’e çıktı diye yine birileri dolarla burnunu siliyor, beyefendinin trolleri alkışlıyordu.
O arada, beyefendinin en büyük destekçisi pabucumun milliyetçi muhafazakar lideri, hazineden havale edilen milyonları dolara çeviriyordu.
Şimdi bunu 6 küsürden bozdurdu, kazancını kasasına koydu.
Yakacak kadar ahmak değildi nitekim.
**
Bankadaki para şu an hangi yatırım aracında değerlendiriliyor, merak eden de yok.
Partilere hazine yardımı,
-Genel seçim senelerinde üç kat,
-Yerel seçim senelerinde ise iki kat fazla ödeniyor.
Beyefendinin partisinin desteği ile barajı güç bela geçen malum parti,
-Bu sene 100 milyon TL’yi kasasına koymuştu.
-Seneye de yerel seçim var diye yaklaşık 70 milyonu koyacak.
Peki seçim kampanyası yaptı mı?
Ben görmedim.
Para dolarda nemalanıyordu çünkü.
**
Şimdi bunun gibi:
Amerikan ambargosundan girip Cumhurbaşkanı konvoyundaki GMC’lere… iPhone’dan Vestel’e… Brunson’dan Reza’ya… F35’lerden Boeing’e… Çöken köprülerden yerli milli uçaklara… Sözümona “Nazi kalıntısı” ülkelerle ilişkilere… CHP’den idam cezasına… Akşener’den Destici’ye… İnce’den Ortaçgil’e… Pirinçten soğana onlarca yazı yazabilirim.
**
Abartmıyorum.
Her gün çıkan malzeme ile bir bölüm belgesel yapar…
Ara vermeden cumartesi pazar dahil “soap-opera” gibi yayımlayabilirsiniz.
Günlük pembe dizi.
Bunu yapmak kolaydır.
Sorun şu:
Bu malzeme ile ürettiğini…
Kaç tane mala izleteceksin?
**
Her gün onlarca video çekip…
Çok bilen Twitter ahalisine hayli malzeme veren “mallar” var ya…
Kastım o.
Bilmiyorlar, bilmek de istemiyorlar.
**
Şiddet?
Budanmamış bu tipleri budaklı odunla dövsen bitecek mi yani bu iş.
Onu da zannetmiyorum.
**
Yemek istemeyen bebeğin annesinin…
Küçüğün kenetlenmiş ağzına plastik kaşıkla mama tıkıştırması gibi.
Anca sağa sola dökülüyor, ağzına kaçanı da püskürtüyor. Üstümüz başımız batıyor.
**
Zaman herkes hakkında hükmünü veriyor.
Sürecin tek yararı bu oldu.
Soldan sağa, o dernekten buna, o partiden öbürüne, o ideolojiden ötekine…
Topunun faşist… Gücü yetenin diğerini ezmeye, yok etmeye çalıştığı bir yermiş Anadolu.
24 Haziran 2018 seçimleri, turnusol kağıdı işlevi gördü.
En az 15 Temmuz 2016 kadar öğreticiydi.
**
Bugüne kadar dost toplantılarında çok konuştuk, üzerinden geçtik de…
Yazıda, ekranda dememiştim:
İki nesil gitti, üçüncüye izin vermeyin.
Çocuklarınızı kurtarın, vesselam.
[Tarık Toros] 17.8.2018 [TR724]
Balyozcular gazanız mübarek olsun… [Semih Ardıç]
Türk Lirası’nı sefalete düşüren Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın tabiri ile Türkiye’ye malî harp (savaş) açılmışsa şu anda muharebenin devam ettiği cephelerin vaziyeti “zafer” değil “hüsran”a işaret ediyor.
Son derece mahdut mühimmat rastgele harcanıyor. Harbin başkumandanlığını deruhte eden Erdoğan’ın cephe kumandanlarına yolladığı “ateş” ve “taarruz” emirleri hedef ve gayeden mahrum. Tek bir merminin bile zayi edilmemesi icap ettiği halde sağa-sola rastgele ateş açılıyor.
CEPHEDE BÜYÜK GEDİK AÇILDI
“Enflasyonun sebebi yüksek faizdir. Faiz inerse enflasyon da düşer.” aforizması ile iktisatçıları şaşkına çeviren Erdoğan merkez kuvvetlerini bu derece zayıf düşüren hatalar silsilesinin fâilidir.
Onun hatalı kararları ve demokratik dünyanın rağmına tarz-ı siyaseti yüzünden son bir haftada iktisadî ve malî cephelerde büyük gedikler açıldı.
Evvela, “Bankalardan dövizlerinizi çekmeyin. B-C planlarını tatbik ederim, haberiniz olsun.” diyerek mevduat sahibi gerçek ya da tüzel kişilerin yüreğini ağzına getirdi. Bankada parası olan soluğu şubede aldı.
Dolar gibi dünya ticaretinin yegâne değişim vasıtasının karşısına Türk Lirası’nı yerleştirerek TL’yi açık hedef haline getirdi.
ABD-TÜRKİYE KAVGASINDA PİYASA HANGİ TARAFI DESTEKLER?
ABD ile manasız bir bilek güreşine yeltenerek piyasalara yön veren, esas itibarıyla Amerika mahreçli olan yatırımcıların karşı safta yer almasını sağladı. Para baronlarının böyle bir kavgada Türkiye’yi destekleyeceklerini beklemek ham hayaldir.
İlk yaylım ateşi başladığında geri çekilmek yerine cephenin önlerine ilerlemek gibi bir hata yaptı. Türkiye tuzağa düştü.
Tahvilden hisse senetlerine kadar TL nevinden menkul kıymetlerimiz yabancıların elinde oyuncağa döndü.
Müteakip taarruzda birliklerimizin ne kadar mukavemet edebileceği şüpheli. Zira ağır yaralıyız.
Bir anda dahil olduğumuz harbin meşruiyetine dair herkeste kuvvetli tereddütler var. Balyozla Apple’ın “iPhone” marka telefonlarını kırmak cephedeki dehşeti birkaç günlüğüne unutturmaya matuf traji-komik teşebbüsten ibaret.
DÖVİZDE TANSİYON DÜŞERKEN BORSA DA İNİYOR
Perde arkasında ödenen bedelleri görünce döviz kurlarının düşmesinde sevinilecek bir tarafı yok.
Karşılıklı ateş başladığında dolar 4,92 TL, euro 5,25 TL seviyesinde idi. Hazine’nin borçlanma maliyeti yüzde 21 civarında seyrediyordu. Borsa İstanbul (BIST) da 95 bin ila 98 bin arasında salınıyordu.
Haftanın 4. işlem gününün nihayetinde dolar 5,80 TL, euro 6,60 TL oldu. Bu seviyelerin kalıcı olup olmadığını kimse tahmin edemiyor.
ABD gibi bir faktör varsa masada kimse olana göre hareket etmemelidir. En büyük risk de bu endişeli bekleyiştir.
BIST 100 endeksi 10 bin puandan fazla geriledi, 87 bin puana indi. BIST’te bankacılık, enerji, gıda, bilişim ve inşaat sektörlerinde faaliyet gösteren şirketlerde kayıpları görünce müteessir olmamak mümkün değil.
DOLARDA KAÇ TL’NİN ÜZERİ KÖPÜK?
“Dolarda 4,32 TL’nin üzeri köpük.” diyen Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Başkanı Abdurrahman Kaan, 41 milyar dolara Türkiye’de şirketlerini dörtte birinin satın alınabileceğini ağzından kaçırmıştı.
Borsada devam eden serbest düşüş şirketleri daha ucuz hale getirdi. 41 milyar dolara neredeyse şirketlerin yarısı satın alınabilecek.
GARANTİ BANKASI 7 AYDA YÜZDE 80 ERİDİ
Türkiye’nin en kıymetli markası Garanti Bankası idi. Onun piyasa rayici bile 3 milyar dolara indi. 25 Ocak 2018 tarihinde aynı banka 13,8 milyar dolar ediyordu. Garanti Bankası 7 ay içinde yüzde 80 erimiş.
Sadece bankalar değil eriyen. Koç, Sabancı, Anadolu ve Doğuş gibi holdinglerden sanayi şirketlerine kadar hemen her şirketin hisse fiyatı geriliyor.
Türkiye cazip ve emniyet veren bir piyasa olsaydı yüzde 62’si yabancıların elinde olan Borsa İstanbul’a para yağardı. Öyle olmadı. Fırsatını bulan çıktı, çıkıyor…
Erdoğan’ın başlattığı meydan muharebesinin ilk haftasında yabancı en az 200 milyon dolar hisseyi bir o kadar Hazine kâğıdını elinden çıkardı.
HAZİNE 29 MİLYAR DAHA FAZLA FAİZ ÖDEYECEK
Hazine de gidenleri geri çevirmek için “faiz” havucunu gösteriyor. Faiz geçen sene yüzde 11 seviyesindeydi. Halihazırda faizler yüzde 28’e yükseldi. Borçlanma maliyetindeki artış çok ağır bir yük getirecek bütçeye.
Yüzde 1 puanın faiz yükü 1,7 milyar TL olduğuna göre 29 milyar TL daha faiz ödemesine gidecek. Türkiye’nin senelik faiz ödemesi 80 milyar TL’yi geçecek. Bütçede faiz tahsisatı katlanacak.
Sermaye açığından kıvranın bir memleketin faiz sarmalına düşmesi deniz suyu ile susuzluğu gidermeye benziyor. Halkın refah seviyesinin artırılması için yatırımlara gitmesi icap eden paralar faiz lobisine altın tepside takdim edilecek.
İNGİLTERE’NİN SESSİZLİĞİ MANİDAR
“Para politikasında daha aktif bir Reis-i Cumhur” olarak memlekete ne kadar pahalıya patladığını cümle âleme gösteren Erdoğan, damadı Berat Albayrak’ın tele-konferansla para toplayamayacağını gayet iyi biliyor.
Damadı, imajı biraz düzeltebilirse ne âlâ! O yüzden bizzat kendisi telefon ahizesinin başında. Telefon rehberinde kim varsa alfabetik sıraya göre tek tek arıyor.
Almanya ve Fransa’dan para istiyor, eski defterler önüne getirilince sükuta bürünüyor. İngiltere ne hikmetse mesafeli.
Katar’dan gelecek esrarengiz 15 miyar dolar da olmasa bu ay belki de maaşlar verilemeyecekti. Bütçe tükendi.
AKP güya 31 Mart 2019 tarihinde yapılacak belediye seçimlerine kadar akaryakıta zam yapılsa da vergi indirimi ile fiyat artışını vatandaşa aksettirmeyecekti. Piyasa ile girilen son meydan muharebesi hesapta yoktu.
İSTANBUL’DA BENZİNİN LİTRESİ 6,75 TL
Akaryakıtta Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) artırıldı. Benzine 50 kuruş, motorine 45 kuruş, LPG’ye 30 kuruş zam yapıldı. İstanbul’da benzinin litresi 6,75 TL oldu.
Maalesef bunlar iyi günlerimiz. Zam tsunamasi eylülde kıyılarımızı vuracak.
Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani harbin ilk günlerinde mütereddit davrandı ve Erdoğan’ı öfkelendirdi. Destek için beklediği dolar balyalarını yollamadı.
Elçiler nasıl bir mesaj ulaştırdıysa Şeyh Al Sani 15 Ağustos’ta soluğu Ankara’da aldı. Saray’da mükellef bir öğle yemeği ziyafetinde 15 milyar doların nasıl teslim edileceği kararlaştırıldı.
Saray’ın sesi Anadolu Ajansı da “Katar’dan Türkiye’ye 15 milyar dolar yatırım” başlığı ile dolar krizine giren bankalara müjde verdi.
KATAR’DAN GELEN PARALAR KİMİN?
15 milyar dolar kim adına hangi yatırımlarda kullanılacak belli değil.
Daha evvel (http://www.tr724.com/paralar-katar-katar-geliyor-haber-analiz-semih-ardic/) Digitürk ve Finansbank gibi iki büyük şirketin el değiştirdiği işlemlerde olduğu gibi bu paranın kaynağı hakkında da kocaman bir soru işareti kalacak.
Erdoğan’ın harp ilan ettiği ABD kuvvetleri ise birkaç bin iPhone’un kırılıp yakılması haricinde tek zayiat vermedi.
Türkiye’nin kazandığını zannettiği muharebenin seyrini ABD’nin manevraları tayin edecek. Mütareke (ateşkes) hali göremezlerse taarruz sırası ABD tarafına geçecek.
Bu saatten sonra beyaz bayrak kaldırılsa ile Donald Trump’ın 8 Ağustos’ta bildirdiği şartlar daha da ağırlaştırılarak önümüze gelecek.
Nitekim Trump’ın yardımcısı Mike Pence, “Türkiye, din adamı Andrew Brunson ve tutuklu diğer ABD vatandaşlarının serbest bırakılmasını bekleyen Başkan Trump’ın kararlılığını test etmemeli.” dedi. Mealen “Son kez ikaz ediyoruz. Bizden günah gitti.” demek istiyorlar.
GÖZLER İZMİR 3. AĞIR CEZA’DA
“Pastör Brunson’ın ev hapsinin ve yurtdışına çıkış yasağının kaldırılması” talebi İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin önünde.
17 Ağustos Cuma günü mesai saati bitimine kadar karar vermesi beklenen mahkemeden çıkacak netice muharebede sulha varılıp varılmayacağını gösterecek.
Kendisine karşı olan herkesi “düşman” ilan eden Erdoğan’ın aile şirketi gibi idare ettiği Türkiye’de mevzular ancak “savaş” teşbihi ile anlatılabiliyor.
iPhone kırarak ABD’yi dize getireceğini zanneden balyozcular gazanız mübarek olsun…
[Semih Ardıç] 17.8.2018 [TR724]
Doremifasollasi (Ankara’nın çok odalı yerlerinden birinde…) [Naci Karadağ]
-Alın bakalım içeri…
-Efendim, sırayla mı, hepsini birden mi?
-Hepsi mi? Kaç kişi var ki?
-Saymadık efendim, isterseniz teker teker alalım…
-Alın bakalım…
-Peki efendim, (kapıyı açıp dışarı bağırır) yollayın birer birer…
-Oha, bu kim evladım?
-Basketçi efendim. Zenci olmasına aldanmayın, kendisi Kanada kökenli Amerikalı… NBA’de oynayan çocuk için takasta kullanırız diye getirmiş arkadaşlar…
-Ya oğlum bu Fenerli değil mi?
-Evet efendim, Tyler Ennis, ismi. Markette alışveriş yaparken almış arkadaşlar.
-Neyle suçlayacağız ki bunu?
-Basket atarak seçilmiş hükümeti düşürmeye çalışmak ve terör örgütüne iltisak..
-Güzel, kulağa fena gelmiyor. Başka kim var?
-Şöyle bir Fransız bulduk Cezayir sokağında..
-Fransız mı? Onlarla ne meselemiz var ki?
-Efendim yenge alışveriş yaparken indirimi uygulamamış Paris’teki çanta dükkanı, onların kasiyerine karşılık bu arkadaşı talep edeceğiz.
-Güzel, Londra’daki mağaza müdürüne karşılık da bir İngiliz bulun, aynı pakete koyalım.
-Peki efendim, bu arkadaş ise Nijerya’dan…
-Ulan yoksa yolladığımız silahlarla ilgili birileri bir şey mi ifşa etti?
-Yok efendim panik yapmayın, eski danışmanınız yeni bakanımız Sayın Vırak beyin yemek yediği lokantanın garsonunu talep ediyoruz. Uyuz olmuş bakan bey, bu arkadaşa Aksaray’da saat satarken yakaladık.
-Owww, tam ajan hain terörist potansiyeli var. Vırak’a söyleyin gittiği yerde yediklerini daha fazla devlete kitlemesin, bir de onunla uğraşmayalım.
-Peki efendim…
-Çüş, o ne lan, kapı aralığından görünen şey nedir?
-Hangisi efendim..
-Öküz…
-Efendim.
-Hayır evladım sana demiyorum, kapı aralığından bir öküz gördüm sanki..
-Ha o mu yok efendim, inek o.. İthal etten dolayı Sırbistan ile pazarlıkta işe yarar diye getirmiş arkadaşlar. Arada Hollanda ile kriz çıkarsa, kuyruğunu keserek Hollanda’yı protesto ederiz diye düşünmüşler.
-Aferin öğreniyorsunuz bu işi, şimdi bahçeye bağlayın, havuzdan birini de çağırın First Leydi inek besliyor, kendi sütünü sağıyor, ne tasarruflu mükemmel insan haberi yapsınlar.
-Tamam ef…
-Yok yok, Gezi kalkışmasında ağaçla röportaj yapan eleman kimdi, onu çağırın.
-Mevlüt mü?
-Evet onu çağırın inekle bizzat röportaj yapıp, saraydaki tasarruf hamlelerini birinci ağızdan aktarsın halkımıza.
-Tamam efendim, şimdi hakemler de var da, sadece orta hakemi mi getirelim, yoksa hakem triosunu mu alalım.
-Takımı bozmayın… FİFA, UEFA hepsini resti çekin. Şampiyonlar ligi maçlarıyla bu ülkeyi batıramayacaklarını anlasınlar!
-Emredersiniz..
-Cübbeli’yi niye getirdiniz ki?
-Efendim onu pazarlık için değil de, herhangi bir pakete ek olarak koyalım diye düşünmüş arkadaşlar. Biraz da Avrupa uğraşsın diyorlar…
-Adamlara cennete yürüten terlik satmaya kalkıp bizim Avrupalı Türkleri kazıklamasın…
-Geri mi yollayayım?
-Yok yok, Burhan hoca ile ikili bir paket yapın, Reis’in masasından yolladılar diye gönderin Merkel’e…
-Efendim Trump’un damadı buralara pek gelemiyormuş, Berat beye garanti olsun diye başka birini bulmak için araştırma yapıyor arkadaşlar.
-Her şeyi ben mi düşüncem evladım, bulun birilerini, enişte, kayınca ne olursa olsun, bulun işte…
-Emriniz olur, dolara sevinenlerle ilgili birilerini getirelim mi?
-Yok o iş doğrudan kararname yazıyorum, doların yükselmesine sevinenler, ekonomik verileri RT edenler, internette döviz fiyatı bakanların doğrudan terörist olduğuna dair.
-Efendim harikasınız şahanesiniz de, halkımız biraz şey olarak görmez mi bunu?
-Ne olarak?
-Abarttığımızı düşünmez mi?
-Kurtuluş Savaşı veriyoruz burada densizlik etme sen bakiyim…
-Peki efendim, evet efendim, sepet efendim…
[Naci Karadağ] 17.8.2018 [TR724]
Real Madrid’in büyüsü bozuldu [Hasan Cücük]
UEFA Süper Kupa’nın sahibi Atletico Madrid oldu. İki Madrid ekibini karşı karşıya getiren müsabakada Atletico, uzatma devrelerinde bulduğu gollerle Real’i 4-2 yenip, kupayı 3. kez müzesine taşıdı. Aynı şehrin iki ekibinin mücadelesi öncesinde gözler Real Madrid üzerindeydi. 2,5 yıllık Zinedine Zidane ve 9 yıllık Cristiano Ronaldo devrinin sona erdiği Real Madrid’in göstereceği performans merak konusuydu.
Real Madrid, 2009’da 94 milyon Euro gibi rekor bir rakamla Cristiano Ronaldo’yu renklerine bağladığında uzun yıllar gol yollarında sıkıntı çekmeyeceği bir döneme giriyordu. Portekizli yıldız, hızı, tekniği ve azmiyle Real’in bir numaralısı oluyordu. Gol atıyor, asist yapıyor, takıma maksimum katkı sağlıyordu. Gol olup yağan Ronaldo, adını dev kulübün tarihine altın harflerle yazdırıyordu. Ronaldo, 9 yıl sonra 33 yaşında 115 milyon Euro karşılığında Juventus’un yolunu tutarken geride kırılması çok zor rekorlar bıraktı. Ama artık Ronaldo yoktu. Real’in Ronaldo’suz ilk sınavı güçlü bir rakibe karşı olacaktı.
Ronaldo’nun yokluğunda forvet hattı Gareth Bale – Karim Benzema – Marco Asensio üçlüsünden kuruldu. Bu üçlüde eskiden Benzema – Ronaldo ikilisinin yeri garanti, form veya sakatlık durumuna göre Asensio veya Gareth Bale’den biri oynardı. Ronaldo’nun yokluğunda her iki oyuncuda ilk 11’de yer bulmuş oldu. Geçen yıl kaçırdığı pozisyonlarla dikkat çeken Benzema, Bale’nin ortasında golünü atarken, kazanılan penaltıda topun başında yıllar sonra Ronaldo dışında bir ismi gördük. Ronaldo’nun yokluğunda Real Madrid’in hücuma çıkarken zorlandığını gördük. Rakip savunma pres yapan Ronaldo olmayınca Atletico topu daha rahat bir şekilde rakip alana taşıdı. Biri penaltıdan iki gol bulan Real’in Ronaldo’suz işinin pek kolay olmayacağı aşikar. Şayet Avrupa’nın önde gelen bir santraforunu transfer etmezlerse…
Zidane’ı farklı kılan özellikleri
2,5 yıl aradan sonra Real Madrid’in kenar yönetiminde yeni bir isim vardı. Ocak 2016’da başlayan Zinedine Zidane dönemi sürpriz bir şekilde haziranda son bulmuştu. Zidane’ı farklı kılan özellikleri vardı. Real Madrid, Zidane yönetiminde çıktığı hiçbir finali kaybetmemişti. İlk kupası Mayıs 2016’da gelen Şampiyonlar Ligi olmuştu. Atletico Madrid engelini aşıp kupaya uzanırken, aynı başarıyı 3 yıl üst üste tekrarlayıp, kırılması zor bir rekorun sahibi oluyordu. Zidane, döneminde Real Madrid çıktığı 2 UEFA Süper Kupa, 2 FİFA Dünya Kulüpler Kupası, 1 İspanya Süper Kupa finalinde gülen taraf hep Zidane olmuştu. Bu kupalara kazanılan bir La Liga şampiyonluğunu eklediğimizde genç teknik adam daha kariyerinin başında tüm kupalara ambargo koymuştu.
Kupa finalinde Zidane kenarda gören Real taraftarı kaybetme korkusu yaşamıyordu. Ama artık Zidane’de yoktu. Bu kez kenarda Julen Lopetegui vardı. İspanya milli takımını Rusya’ya taşıyan isim olan Lopetegui hakkında kanaat sahibi olmamızı Real Madrid’in aceleciği önlemişti. İstifa eden Zidane’nin yerine Lopetegui ile anlaşan Real Madrid bunu deklare edince, İspanya Futbol Federasyonu kupadaki ilk maçlarına iki gün kalan sözleşmesini fesh edip, yerine Fernando Hierro’yu getirmişti. İspanya’yı, İtalya’nın önünde Dünya Kupası’na taşımıştı ama asıl notunu Rusya’da alacaktı. Ama olmadı. İşte böyle biriydi Lopetegui. İlk kez resmi bir maçta sahneye çıkıp, takımını kenardan yönetecekti. Karşısında kurt bir hoca olan Diego Simeone vardı. Şanslıydı zira UEFA’nın verdiği cezadan dolayı Simoene saha kenarında değil tribündeydi.
Lopetegui, yeni transferlere yer vermediği bir kadroyu sahaya sürdü. Yıllarca Ronaldo’lu sisteme göre oynamı Real Madrid’i nasıl bir oyun şablonuyla oynatacağı merak konusuydu. Maç başladığında aynı sisteme devam ettiği görüldü. Üstelik orta sahanın bir başka dinamosu Luca Modric’i de yedek soyundurmuştu. Modric’i Dünya Kupası yorgunluğundan dolayı yedek soyundurdursa normal karşılanır. Oyun sistemimde Modric’e yer yok anlayışına sahipse kaybeden Real olur. Hemen belirtelim, Modric’i İnter israrla istiyor. Hırvat yıldız takımdan ayrılırsa forvette Ronaldo’nun boşluğuna orta sahada Modric’in boşluğu eklenmniş olur.
Ronaldo’suz ve Zidane’siz Real çıktığı ilk sınavında başarısız oldu. 2,5 yıl aradan sonra Real’in de final kaybedeceği ortaya çıktı. Ronaldo’suz Real Madrid’e karşı hücuma çıkmanın ve savunma yapmanın daha kolay olduğu görüldü. Kısacası ayrılan Ronaldo ve Zidane geride büyük boşluk bırakıp gitti. Bu takımın adı Real olsa bile gidenlerin yerini doldurmak biraz zor olacak.
[Hasan Cücük] 17.8.2018 [TR724]
Ekonomik saldırı yok, ekonomide kriz var! [Erhan Başyurt]
Döviz aniden yükselince kolayını buldular: Ekonomik saldırı var, istiklal savaşı vereceğiz!
Oysa dövizin bu şekilde fırlamasının nedeni, Trump’un açıklamaları değil, Türk ekonomisinin bir diplomasi krizini kaldıramayacak kadar zayıf ve kırılgan hale gelmiş olması.
***
Türkiye’ye 450 milyar dolar borcu silah zoruyla mı verdiler?
Devlete haksız tazminat borcu mu yüklediler?
Yıllarca dünyadan borç toplayıp, onu da bir övünç olarak açıkladınız. En son Çin’den 3 milyar borç bulmayı gururla bir başarı gibi açıkladınız.
Aldığınız borçları da üretim getirisi olmayan, hatta kendisini finanse edemeyen, üstüne de Hazine garantisiyle her yıl sübvanse edilen dev projelere aktardınız.
Döviz borç alıp ranta dönüştürdünüz, borç parayla sahte bir saadet yaşadınız.
Şimdi de çıkmış, ‘ekonomik saldırı’, ‘ekonomik savaş’ diyorsunuz.
Sınırı yüksek bir kredi kartı ile aylarca lüks içinde yaşayan biri kişiyi düşünün.
Geliri harcamalarının çok altında. Bir süre sonra lüks yaşamın faturasını ödeyemiyor. Borcuna bir de faiz ekleniyor. Haciz riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Alacaklılar kapıya dayanınca da çıkıp bağırıyor: ‘’Ekonomik saldırı altındayım, aç kalsam da teslim olmayacağım…’’
Aile bireylerini ve yakınlarını hesapsız lüks yaşamının bedelini ödemeye çağırıyor. Yetmiyor, para desteğinde bulunmayan babasını bile ‘vatan haini’ ilan ediyor…
***
İktidarın bugün karşı karşıya kaldığı kriz, kredi kartı borçlarıyla batak yaşayan bu vatandaştan farksız.
Göreve geldiklerinde ekonomik kriz yaşayan Türkiye’nin mevcut dış borcunu 3 kat artırmış durumdalar.
Yandaşlarıyla borç aldıkları parayı paylaşmış, birlikte hesapsız lüks içinde yaşamışlar.
Şimdi de faturasını ‘saldırı altındayız’ diyerek vatandaşa ödetiyorlar.
Borç alırken ‘’IMF’ye borcumuzu kapattık, hatta IMF bizden borç istedi’’ deyip milleti aldattıkları gibi, geri ödeme zorluğu yaşarken de ‘’istiklal savaşı’’ diyerek milleti kandırıyorlar. Milletin cebinden borcu finanse etmeye çalışıyorlar.
Hamaset ve demogoji insanın nefesini kesiyor.
***
Oysa daha dün Ekonomiden sorumlu Bakan Berat Albayrak Batılı yatırımcılara açıkladı: ‘’IMF’den borç almak değil, yabancı yatırımcıyı çekmeye çalışacağız’’.
‘‘Katar 15 milyar dolarlık yatırım yapacak’’ diye manşetlere taşıdınız. Alkış tutuyorsunuz.
Yabancı sermaye gelince ‘ganimet’, dışarıya borcunuz faturası kabarınca ‘cihad’… Yazıklar olsun!
***
Evet hepimiz aynı gemideyiz ama gemiyi buzdağına çarpınca mı aklınıza geldi bu gerçek!
Yıllardır uyarıyoruz, ‘’hukukun üstünlüğünü terk etmeyin, sermaye kaçar’’, ‘’hür teşebbüse keyfi el koymayın, yatırımcı kaçar’’, ‘’inşaat ve ithalata dayalı ihracatla büyüme yerine, katma değeri yüksek teknolojik üretime yönelin’’ neden kulak asmadınız!
Gemi batarken bile, zülüm peşindesiniz!
Halen onbinlerce masum insanı demir parmaklar arkasında işkenceye maruz bırakıyorsunuz.
Halen gasp ettiğiniz özel teşebbüs şirketleri talan etmenin peşindesiniz…
Titanic batarken çalmaya devam eden orkestradan ne farkınız var!
Ortada ekonomik bir saldırı yok! Ekonomide kriz var.
Çözümü de ‘istiklal savaşı’ değil, hukuka ve serbest piyasa kurallarına geri dönmek!
Tepkileri başka tarafa yöneltmek, krizden yara almamak için halkı aldatmaya bir son verin.
[Erhan Başyurt] 17.8.2018 [TR724]
Arefe oruç, zikir ve dua günüdür [Cemil Tokpınar]
Geçen haftaki Zilhicce ayının faziletine dair yazımızı okuyan ve çevresiyle paylaşan, ömrünü hizmetle geçirmiş bir hocamız, “Bugüne kadar Zilhicce’nin faziletine dair geniş bir bilgi duymadım ve okumadım” dedi. O gün Zilhicce’nin ilk günüydü ve Kurban Bayramına kadar tutmak arzusuyla oruca başlamıştı. “Ben de geç öğrendim hocam” dedim. “Keşke çocukluğumdan beri kıymet ve faziletini bilseydim de, hem uygulasaydım, hem herkese anlatsaydım.”
2000 yılında bir radyo programında Arefe günü oruç tutmanın faziletini duymuştum. Genç bir programcı konuyla ilgili sahih hadisler okuyor, oruca ve ibadete teşvik ediyordu. Maddî ve manevî çok sıkıntılarımın olduğu yıllardı. Hemen o gece ailece oruç tutup gündüz de radyoyu açıp Arafat’ta yapılan vakfeye ve duaya iştirak ettik. Öyle duygulandık, öyle lezzet aldık ki… Rabbim vesile olan kardeşimizden razı olsun.
2007 yılında da Zilhicce’nin ilk on gününün faziletiyle ilgili Zaman’ın her hafta hediye ettiği Ailem dergisinde bir yazı okumuştum. Aman Allah’ım! Meğer Zilhicce Ramazan’a kardeş derecesinde bir ay imiş. Bu kez mümkün olduğunca ilk on günü değerlendirmeye gayret ettik. Yıllarca dinî tahsil görmüş, ama hiçbir öğretmenimizden böylesine teşvik duymamıştık.
Geç öğrenmenin tesiriyle daha bir gayretle o yıldan beri yazılı, sözlü ve görüntülü hangi mecra varsa Zilhicce’nin faziletini anlatmaya başladık. Daha başka birçok hocamız bilhassa on yıldan beri anlatıyor, teşvik ediyor. Hamdolsun belli bir şuur seviyesine geldik. Ama tıpkı Ramazan gibi hayatımıza yerleştirmemiz gerekiyor. Bir farkla… Ramazan oruçları farz, Zilhicce oruçları sünnettir. Bunun da güzel bir mesajı var. Adeta Rabbimize diyoruz ki: “Mecburiyet olmasa bile biz seni ve ibadeti seviyoruz. Bu yüzden ibadete koşuyoruz. Allah’ım, sen de bizi sev, rahmet ve mağfiretle yardım et!”
Vahiy arefede tamam oldu
Geçen haftaki yazımızda kısaca arefenin faziletinden de bahsetmiştik. Bugün hem ilavelerle, hem de bazı hadisleri tekrar hatırlatarak arefe günü oruç ve ibadete teşvik edeceğiz. Sizler de mutlaka ailenizi, çevrenizi, dost ve arkadaşlarınızı uyarırsanız, mesajlarla bilgi paylaşırsanız vesile olma sevabı alırsınız inşallah.
Arefe, Zilhicce ayının dokuzuncu günüdür. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu ayın ilk on günü hakkında büyük müjde ve teşviklerde bulunmuştur ki, bu hadisleri geçen hafta işlemiştik. Bu teşviklerde Kurban Bayramı arefesinin ayrı bir yeri vardır. Çünkü vahyin bittiğini ve Kur’an’ın tamamlandığını bildiren “Bugün dininizi tamamladım” mealindeki âyet-i kerime arefe günü nazil olmuştur.
Bu hususta bir Yahudinin Hazret-i Ömer’le (r.a.) yaptığı konuşma, Arefe gününün mana âlemimizdeki yerini ortaya koyması bakımından çok önemlidir.
Bahsi geçen Yahudi, Hz. Ömer’e “Ey Ömer, sizin kitabınızda okumakta olduğunuz bir âyet vardır ki, biz Yahudilere inmiş olsaydı, onun indiği günü bayram yapardık” dedi.
Hz. Ömer, “O âyet hangi âyettir?” diye sordu. Yahudi şu âyeti okudu:
“Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak Müslümanlığı verip ondan razı oldum.” (Maide Suresi:3)
Bunun üzerine Hz. Ömer şu cevabı verdi:
“Biz bu âyet-i kerimenin indiği günü de, indiği yeri de hakkıyla takdir ediyoruz. Bu âyet Resulullah Aleyhissalâtü Vesselama bir Cuma günü Arefe’de bulunurken nazil oldu.”
Bir başka rivayette Hz. Ömer’in şöyle dediği bildirilir:
“Bu âyet, Arefe günü olan Cuma gününde indi. Allah’a hamd olsun ki, Cuma da, Arefe de bizim için birer bayramdır.” (Buhari, İman: 34)
Arefe: Allah’ı zikir günü
Arefe günü, Allah’ı zikir, tesbih, tekbir ve dua günüdür. Kur’ân-ı Kerimde şöyle buyurulur:
“Arafat’tan (orada vakfeden sonra, seller gibi) boşanıp (Müzdelife’ye) aktığınız zaman Meş’ar-i Haramın yanında Allah’ı zikredin. O sizi nasıl hidâyete erdirdiyse siz de Onu öylece anın.” (Bakara Suresi: 198)
Bu âyette beyan edilen ve önemine işaret buyurulan gün, Arefe günüdür. Rabbimiz bugün zikir ve tesbihin çok arttırılmasını emir buyurmaktadır.
Bir başka âyette Allah yine Kendisinin zikrini emretmektedir:
“Kurban Bayramının sayılı günlerinde Allah’ı anın (telbiye ve tekbir getirin).” (Bakara Suresi: 203)
Buradaki “sayılı günler”in Arefe günü sabahından bayramın 4. günü akşama kadarki günler olduğu belirtilmektedir. Bugünlerde yüksek sesle tekbir alınır. Hz. İbrahim’e (a.s.) nisbet edilen bu tekbirlere “teşrik tekbirleri” adı verilir.
Bu âyet gereğince, Arafat günü sabahından bayramın dördüncü günü ikindisine kadar -ikindi dahil- bütün farz namazların peşinden teşrik tekbirlerini okumak vaciptir. Bu, Resulullah Aleyhissalatü Vesselamın sünnetiyle de sabittir. Hatta bazı sahabeler dışarıda bile yüksek sesle teşrik tekbirlerini okur, çevresindekiler de iştirak ederdi.
Bu mübarek günlerde getirilen tekbirler, kâinatın manevi çehresini değiştirmektedir. Bütün yer ve gökler, insanlarla birlikte bütün diğer varlıkların, dağların taşların tekbir sesleriyle çınlamaktadır. Adeta bütün varlıklar, dünya ve kainat insanlarla birlikte Allah’ı zikretmekte, Allahüekber sadaları yeri göğü inletmektedir. Bu hakikati Üstad Hazretleri şöyle ifade etmektedir:
“Allahü ekber, Allahü ekber, Allahü ekber’ler ile nev-i beşerin (insanlığın) beşte birisine, üç yüz milyon (bugün bir buçuk milyar) insanlara birden Allahü ekber dedirmesi, koca küre-i arz büyüklüğü nisbetinde o Allahü ekber kelimesi kudsiyetini semavattaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmi binden ziyade hacıların (bugün dört milyon civarında) Arafat’ta ve İydde (bayramda) beraber birden Allahü ekber demeleri, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın bin üç yüz sene evvel (şimdi bin dört yüz) âl ve Sahabeleriyle söylediği ve emrettiği Allahü ekber kelâmının ve âlemlerin Rabbi azamet-i unvanıyla külli tecellisine karşı geniş ve külli bir ubudiyetle mukabeledir, diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.” (Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, s. 196)
Arefe günü yapılan ibadetin fazileti
Arefe gecesini ve bir gün önceki gece olan Terviye Gecesini ihya etmek sünnettir. Muaz bin Cebel (r.a.) rivayetine göre, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Beş geceyi ihya edene Cennet vacip olur: Terviye gecesi (Kurban Bayramından iki gün önce Zilhicce ayının sekizinci gecesi) Arefe gecesi, Kurban Bayramı gecesi, Ramazan Bayramı gecesi ve Şaban ayının on-beşinci (Berat gecesi) gecesidir.” (Tergîb ve Terhîb Trc, 2:330)
Arefe gününün önemi, oruç tutmanın, dua ve ibadet etmenin faziletine dair hadisleri geçen hafta paylaşmıştık. Bugün birkaç tanesini tekrar hatırlatalım:
“Günlerin en faziletlisi arefe günüdür. Faziletçe cumaya benzer. O, cuma günü dışında yapılan yetmiş hacdan faziletlidir. Duaların en faziletlisi de arefe günü yapılan duadır. Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli söz de: Lailahe illallah vahdehu la şerike lehu. (Allah birdir, ondan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur) sözüdür.” (Muvatta, Hacc 246)
“Allah, hiçbir günde, arefe günündeki kadar kulu ateşten çok azat etmez. Allah mahlukata rahmetiyle yaklaşır ve onlarla meleklere karşı iftihar eder ve: “Bunlar ne istiyorlar?” der.” (Müslim, Hacc 436)
“Arefe gününde tutulan oruç geçmiş bir senenin ve gelecek senenin günahlarına kefaret olur.” (Tergîb ve Terhîb Trc, 2:457)
“Arefe gününün orucu bin gün oruç tutmak gibidir.” (Tergîb ve Terhîb Trc, 2:460)
“Kim Arafe gecesinde bin defa İhlas suresini okursa, Allah kendisine istediğini verir.”(Kenzu’l-ummal, h. No: 2737)
“Peygambermiz (s.a.v.) arefe akşamı ümmetinin affedilmesi için dua etti. Duasına, ‘Muhakkak ki ben zalimden başkasını mağfiret ettim.’ diye cevap verildi. ‘Zalimden ise mazlumun hakkını alırım.’ buyruldu. Resul-i Ekrem: ‘Ey Rabbim, dilersen mazluma cennette mükafatını verir zalimi de mağfiret edersin.’ diye dua etti ise de Arafat’ta bu duasına Allah Teâlâ’dan kabul gelmedi. Sabah vakti Müzdelife’de aynı duayı tekrarladı. Bu defa duası kabul edildi. Resulullah memnuniyetini ve sevincini belli ederek güldü. Bunun üzerine Ebu Bekir ve Ömer (r.a.): ‘Anam babam size feda olsun, bu saatte siz gülmezdiniz, sizi güldüren nedir?’ diye sordu. Resulullah(s.a.v.): ‘Allah’ın düşmanı İblîs, Allah Teâlâ’nın duamı kabul ederek ümmetimi affettiğini anlayınca toprağı alıp başına çalmaya ve vay sana helak oldun diye feryada başladı. İşte Şeytan’ın görmüş olduğum bu feryadı beni güldürdü’ buyurdu.” (İbn Mace, Menasik, 56)
“Arefe günü Resulullahın (sav) yanında bulunan bir genç, kadınları düşünüyor ve onlara bakıyordu. Resulullah (s.a.v.) eliyle birkaç defa gencin yüzünü kadınlardan çevirdi. Genç yine onları düşünmeye başladı. Resulullah (sav): ‘Kardeşimin oğlu, bugün öyle bir gündür ki, bugünde herkesin kulağına, gözüne ve diline sahip olursa günahları bağışlanır’ buyurdu.” (Müsned, 1/329)
Vakfe yapar ki dua
Arefe günü oruçlu olmalı, teşrik tekbirlerini ihmal etmemeli, bin İhlas Suresi okumalıyız. Ayrıca Arafat’taki hacıların duasına iştirak etmek için mümkünse televizyondan Arafat’ta yapılan duaları dinleyip amin demeli, sanki vakfeye durur gibi yüreğimiz yanarak, gözlerimiz dolarak dua etmeliyiz.
Her gün İslâm alemi ve ülkemizden gelen acı haberler yüreğimizi yakıyor. Rabbimize oruçlu bir şekilde yalvararak bütün mazlum, mahpus, mağdur ve mahrumların felaha ermesi, ferec ve mahreç, fetih ve nusret bulması için dua etmeliyiz.
[Cemil Tokpınar] 17.8.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)